{"url": "https://www.ithafsanat.com/1-gecede-8-mevsim-odullu-genc-keman-virtuozu-yury-revich-19-aralikta-crrde/", "text": "Ödüllü genç keman virtüözü Yury Revich, Vivaldi'nin Dört Mevsim'i ile Astor Piazzolla'nın Buenos Aires'in Dört Mevsimi eserini harmanladığı, 8 Mevsim (8 Seasons) projesiyle İstanbullu müzikseverlerle buluşacak. İstanbul Büyükşehir Belediyesi Cemal Reşit Rey Konser Salonu'nda 19 Aralık'ta gerçekleşecek konser, saat 19.00'da başlayacak. Revich'e konserde, CRR Genç Oda Orkestrası eşlik edecek. Echo Klasik, Uluslararası Klasik Müzik Ödülleri ve Viyana Beethoven Merkezi gibi saygın kurumlarca verilen birçok ödülün sahibi keman virtüözü Yury Revich 19 Aralık'ta CRR'de konser verecek. Revich, ona Avrupa'nın en prestijli klasik müzik ödüllerinden biri olan ICMA'yı getiren 8 Mevsim'i icra edecek. Vivaldi'nin İtalyan fırtınalarıyla, Piazzolla'nın tutkulu ritimlerinin harmanlandığı bu eser; teknik, hız ve duygu aktarımı bakımından yüksek virtüözite gerektiriyor. Yury Revich'e CRR Genç Oda Orkestrası'nın eşlik edeceği konserde, sanatçı aynı zamanda orkestrayı da yönetecek. Konserde icra edilecek 8 Mevsim; Antonio Vivaldi'nin Dört Mevsim'i ile Astor Piazzolla'nın Buenos Aires'in Dört Mevsimi'nin ahenkle harmanladığı bir çalışma. Genç sanatçı besteci ve icracı yönü dışında gerçekleştirdiği sosyal sorumluluk projeleriyle de dikkat çekiyor. Çocukların hayallerini gerçekleştirmek amacıyla yürüttüğü Dreamland bunlardan en önemlisi. Revich ayrıca geri dönüşüme ve küresel ısınmaya dikkat çekmek Beethoven'ın yazdığı ve kullanmadığı notalardan, eskizlerden yeni besteler yaparak müzikte geri dönüşümü başlatmış. Revich'in 8 Mevsim çalışmasının diğer yapı taşı Buenos Aires'in Dört Mevsimi olarak bildiğimiz Astor Piazzolla'nın Cuatro Estaciones Portenas isimli eseri. Eser, türünde başyapıt kabul ediliyor. Piazzolla bu eserde, Kuzey ve Güney Yarımküre'nin karşılık gelen her mevsiminden müzikal alıntılar ekleyerek Vivaldi'nin ünlü eseri Dört Mevsime somut bir gönderme yapıyor. Rus asıllı Avusturya vatandaşı Revich, Echo Klasik ve Uluslararası Klasik Müzik Ödülleri ve Viyana Beethoven Merkezi tarafından Yılın Genç Müzisyeni gibi birçok ödülün sahibi. Yury Revich besteciliğin yanı sıra kendi projesi olan Sanat Konserleri dizisi Friday Nights With Yury Revich ve UNICEF ortaklığıyla düzenlediği DREAMLAND yardım konserleri organizasyonunun kurucusu ve sanat yönetmenliğini yürütüyor. Kendi kısa film ve videolarının rejisörlüğünü ve yönetmenliğini de yapan Revich, Eye Jewellery adını verdiği tasarımların da yaratıcısı. 1991'de Moskova' da dünyaya gelen Revich, 4 kuşak kemancı bir ailden geliyor. İlk keman eğitimini babasından alan sanatçı daha sonra Moskova Müzik Akademisi'ne devam etmiş. Avrupa' daki çeşitli saygın okullarda tekniğini geliştirmek için eğitimler alan Revich Avusturya Viyana'da yaşıyor. Dünyanın pek çok ülkesinde konserler veren genç sanatçı; 2015 yılında katıldığı Uluslararası Klasik Müzik Ödülleri yarışmasında Yılın Genç Sanatçısı ödülünü ve 2016 yılında da Echo Klasik ödülünü kazanmış. Sanatçı gerek bireysel, gerekse kurucusu olduğu hayır organizasyonları ile UNICEF Avusturya'nın resmi destekçisi. Revich ilk bireysel yardım konserini, 2011 yılında Japonya' da yaşanan tsunamisi felaketi kurbanları için Viyana'da düzenlemiş. 2015 yılında ilkini gerçekleştirdiği ve şu an Avrupa'nın en büyük Otizm Farkındalığı etkinliklerinden biri haline gelmiş All for Autism i gala etkinliğini düzenlemiş. Dreamland'in ilk projesi 2017'de Suriye'deki okullar için uygun su sistemlerinin kurulmasına fon sağlamak amacıyla UNICEF Dreamland adı altında Viyana' da gerçekleşmiş. Halen bu proje UNICEF Avusturya önderliğindeki bu temiz su projesi başarıyla fon toplamaya devam etmekte."} {"url": "https://www.ithafsanat.com/1122-2/", "text": "Gerçekten de insan beyni ile bilgisayarlar arasında büyük bir fark yok: Yapay zeka binlerce kodlama satırından oluşuyorsa insanları da DNA kodlu makineler olarak kabul edebiliriz. Bu durumda teknik olarak hem insan beyni hem de yapay zeka, birer sanat eseri üretebilirler. Ancak, sanatın değerlendirilmesi söz konusu olduğunda burada yeni bir soru ortaya çıkıyor çünkü bir eserin güzel olup olmadığı yine insanlar tarafından değerlendirilebiliyor... Yani aslında sadece şimdilik. Eğer ki yakın bir gelecekte ünlü matematikçi John von Neumann'in ortaya attığı singularity yani tekillik haline geçiş gerçekleşirse gelecekte yapay süper zeka, insan zekasından daha yüksek bir seviyede olabilir ve makineler, insanların bile ulaşamayacağı bilinçli bir seviyeye ulaşabilir. Bu durumda sanatı üretmek de 'değerlendirmek' de makinelerin tekeline geçebilir. Bu biraz distopik bir senaryo gibi görünse de gerçekleşmesi halinde o kadar da kötü olmayabilir. Henüz korkulacak bir şey yok, merak etmeyin, robotlar hala bizim kontrolümüzde. Üstelik yapay zeka teknik olarak sanat yapmayı öğrense ve çok karmaşık algoritmalar geliştirebilse bile hala insanlarda olan gizli formüle sahip değil: duygular. Riddley Scott'un meşhur filmi Blade Runner sevenlerinden özür dileyerek bu yazının kaleme alındığı Nisan 2021 tarihi itibarıyla yapay zekanın henüz insanlarınkine yakın bir duygu geliştirmemiş veya bunu öğrenememiş olduğu gerçeğinden hareket edersek insanlar bu noktada sanat üretiminde zaten makinelere karşı üstün durumdalar. Peki, yapay zeka ne kadar insan beynine benzer iş üretebilir? Yapay zeka, karmaşık bölümlere ve teknik olarak doğru solfeje sahip bir senfoni yazabilir. Yapay zeka bir roman, şiir, akademik makale vb. yazabilir. Yapay zeka, bir uçak tasarlayabilir ve optimum kanat uzunluğunu ve kalkış ağırlığını hesaplayabilir. Yapay zeka, insanların gözden kaçırdığı birçok teknik hatayı bulabilir ve düzeltebilir. Fakat tüm bunları gerçekleştirebilmek için yapay zekanın bir formüle, bir algoritmaya ihtiyacı var. Sanatın yaratılış anına gelince, işte bu noktada benzersiz ve formüle edilemeyen bir insan değişkeni bulunuyor. İnsan ilhamının bir kağıt, bir tuval ya da bir nota portesi üzerine hangi algoritmaya göre yansıdığını bilemiyoruz. Aslında buna insanın ruhu da diyebiliriz. Ruh dediğimiz şey, tamamen insan olan her şeydir yani duygular, geçmiş deneyimler ve hayatı anlamlı kılma arzusu. Bu anlamda makinelerin ürettiği bir sanat türü henüz yok. Makineler bu duygulara sahip olmadığından, yarattıkları eserin özgünlüğü ve aurası eksik olacak ve bunların hiçbiri olmadan ürünlerini bir sanat eseri olarak düşünmek pek mümkün olmayacak."} {"url": "https://www.ithafsanat.com/2021in-en-pahali-10-nftsi/", "text": "2021 yılının son günleri, NFT sanatının geldiği noktayı incelemek için iyi bir zaman gibi görünüyor. En son yaz başında 14 NFT eser 1 milyon dolarlık satış eşiğini aşmıştı. Bu rakamlar tabii ki popüler -ve son derece pahalı- NFT serilerini içermiyordu. Bu arada diğer kripto sanat koleksiyonları da muazzam müzayede sonuçları gördü ve Sotheby's, yine 10.000 parçalık bir koleksiyondan oluşan 101 Bored Ape Yacht Club NFT'sini 24,4 milyon dolara sattı. Ve nihayet beklendiği gibi, NFT hakimiyeti söz konusu olduğunda, bir sanatçı bu grubun üzerinde yer almaya devam ediyor. En pahalı NFTlerin listesinde Beeple, Mart ayında yayınlanan listenin ilk 10 sırasının üçünü doldurdu. Sanatçı ilk 10'un yarısı yeni girişler olmasına rağmen bugün hala listenin başını çekiyor. Bununla birlikte, yeni listede eksik olan, Mart ayında dördüncü sırada yer alan anonim sanatçı Pak. Haziran ayı itibariyle, Pak'ın Sotheby's ve Nifty Gateway'de The Switch'in 1.444444 milyon dolarlık satışı ve 1.355555 milyon dolarlık The Pixel satışı, tüm zamanların bireysel NFT satışlarının sekizinci ve dokuzuncu sırasını aldı. Ama sanatçının son eseri olan The Merge, 266.445 hisse ile yaklaşık 30.000 alıcıya 91.8 milyon dolara satıldığı için bu listenin başında gelebilir. Bu satış toplamına dayanarak, Pak şu anda dünyanın yaşayan en pahalı sanatçısı ve bu baharda Christie'nin rekor kıran satışıyla üçüncü sıraya yerleşen kripto sanat ustası Beeple'ı gölgede bırakıyor. Ayrıca, Rabbit (1986) adlı heykeli, Mayıs 2019'da 91 milyon dolarlık satışla şu anki ölçütü elinde tutan David Hockney ve Jeff Koons gibi daha geleneksel sanatçılar bulunuyor. Sürekli değişen ilk 10'un son halini aşağıda görebilirsiniz. Sitenin 2018 lansmanından bu yana sanatını SuperRare'de basan XCOPY, Londra merkezli bir kripto sanatı öncüsüdür. Some Asshole, sitede sunulan yalnızca yedinci NFT'ydi ve eseri SuperRare'de el değiştirdiğinde yeniden satış fiyatının yüzde 10'unu alan sanatçı tarafından basılan ilk karakterdi. Eylül ayında, kolektör Cozomo de' Medici, , eserin, SüperRare'deki ilk satın alımını yaptı. En büyük iki müzayede evi olan Christie's ve Sotheby's'in ayak izlerini takip eden Phillips, NFT dünyasına da girerek Michah Mad Dog Jones Dowbak'ın eserinin satışıyla mecraya benzersiz bir giriş yaptı. Replicator adlı eser, iş yerindeki bir fotokopi makinesini tasvir ediyor ve bu eski tarz ofis ekipmanı gibi, NFT'nin kendisi de kopyalayıcı. Çalışma, her 28 günde bir toplam 180 ila 220 benzersiz NFT için yeni NFT'ler oluşturmak üzere tasarlanmıştır ve bu da birçok ek yeniden satış değeri yaratır. Eserin 4,1 milyon dolarlık satışı ile Dowbak Kanada'nın yaşayan en pahalı sanatçısı oldu. Kripto sanatının en büyük isimleriyle dolu bir listede biraz aykırı bir değer, Edward Snowden. ABD Dokuzuncu Daire Temyiz Mahkemesi'nin NSA tarafından kitlesel gözetimin yasaları ihlal ettiğine dair 2020 kararını içeren bir NFT bastı. Metnin üzerine sanatçı ve fotoğrafçı Platon'un yarattığı bir portresi yerleştirilmiştir. Eser, Snowden'in Basın Özgürlüğü Vakfı yararına satıldı. Bu karmaşık bir durum. Ross Ulbricht, karanlık ağ pazarı web sitesi Silk Road'u kurdu ve 2011'den 2013'e kadar yönetti. Sonrasında Ulbricht tutuklandı ve sonunda kara para aklama, bilgisayar korsanlığı ve uyuşturucu kaçakçılığı suçlamalarından çifte ömür boyu hapis cezasına çarptırıldı. Ancak site bitcoin ile çalıştığı için Ulbricht, kripto para topluluğundaki birçok kişi arasında hala itibar görüyor. Serbest bırakılması için para toplamayı ve hapisteki diğer arkadaşlarını kurtarmayı uman Ulbricht, bunun için yazılarından ve sanat eserlerinden oluşan bir koleksiyona dayalı bir NFT yarattı. Grafiti karakalem Perspektif gibi hem çocukluk çizimlerini hem de hapsedilmesi sırasında yapılan çalışmaları içeren bir çalışma. Çalışmayı satın alan, Ulbricht'in salıverilmesini isteyen özerk organizasyon, FreeRossDAO, oldu. Katkıda bulunan yaklaşık 4.000 kişi açık artırmayı kazanmak için 2.836 ETH (12.2 milyon dolar) topladı. Bu dört yaşındaki NFT, XCOPY'nin ilk basılan eserlerinden. 0xclipse @ isimli bir SuperRare kullanıcı sadece 0.5 ETH'lik (139 dolar civarında) bir hesap oluşturduktan bir süre sonra sanatçının resmini doğrudan satın almış, son aylarda, XCOPY bir NFT öncüsü olarak kabul edilince bu mevcut değerini tetikledi. Beeple, bu NFT'yi Christies'in ilk çıkışından sadece haftalar sonra Everydays serisinden bastı. Çalışma, iklim değişikliğinin yıkıcı potansiyeli hakkında bir uyarı olarak hizmet etmeyi amaçlıyor ve geliri Açık Dünya Vakfı hayır kurumuna gitti. Eserin sahibi, Everydays'e de teklif veren ama kazanamayan NFT koleksiyoncusu Justin Sun'dır. Cozomo de' Medici tarafından bugüne kadar yapılan en pahalı satın alma, NFT sanatına yöneltilen ana eleştirilerden birine pek de ince olmayan bir bakış atıyor; yani, bir sanat eserini sağ tıklayıp ücretsiz olarak kaydedebilirsiniz. XCOPY, çalışmayı 2018'de yarattı ve NFT fiyatları yukarıya doğru çıkmaya başladığında, Ağustos 2020'de Twitter'da tekrar paylaştı. Değerin bu kadar artacağını tahmin bile edemedi, 100 dolar dediler, yine 100 bin dolara çıkacaklar diye yazdı. Christie's, Mart ayında, sadece 100 dolarlık bir açılış teklifiyle sunulan Beeple's Everydays The First 5000 Days'de ilk kez tamamı dijital blockchain olan sanat eserini satmayı kabul ettiğinde büyük bir şans yakaladı. Ancak müzayede evinin geleneksel müşterileri bu yeni akımı bilmiyor olsa da Beeple, Crossroads satışıyla altı haneli bölgeye hızla girmiş olan kripto sanat topluluğunda zaten bir yıldızdı. Everydays, Beeple'ın 1 Mayıs 2007'de başlayan ve her gün bir çizimden oluşan bir kolajla devam eden günlük sanat projesinin ilk 5.000 gününü anlatıyor. Bu, ona çevrimiçi yıldızlığı kazandıran dijital çizimlerin yanı sıra, ham erken karalamaları da içeriyor. Christie's'deki ihale bir saatten daha kısa bir sürede 1 milyon dolara fırladı ve nihai sonuç elbette Beeple'ı yaşayan sanatçılar panteonunun neredeyse zirvesine fırlattı."} {"url": "https://www.ithafsanat.com/2057-2/", "text": "İstanbul Atatürk Kültür Merkezi'nde 14-20 Mart tarihleri arasında sinemadan, tiyatroya, çocuk etkinliklerinden konserlere kadar pek çok etkinlik var. Tüm bu etkinlikleri sizin için derledik. AKM Galeri, Kültür ve Turizm Bakanlığı ile Beyoğlu Belediyesinin destekleriyle, Bağımsız Sanat Vakfı tarafından hazırlanan Sonsuz Enerji, Mitokondriyal Havva sergisine ev sahipliği yapıyor. Evrenselliği kadın olgusu çerçevesinde yeniden görünür kılmayı hedefleyen Sonsuz Enerji, Mitokondriyal Havva, kökenimizin kadından geldiğini bilimsel bir gerçekliğe dayandırarak, canlılık esasını sağlayan mitokondrinin anneden çocuğa aktarıldığına vurgu yaparak ortaya koyuyor. Kadını ne kadar yaşamın merkezine aldığımız, onun meziyetlerine ne ölçüde paye verdiğimiz, onu ne denli yaşamın dinamik bir ögesi kılabildiğimiz üzerine düşünmeye sevk eden sergi, ressam Hülya Yazıcı küratörlüğünde 19 sanatçının eserlerini kadın teması çerçevesinde bir araya getiriyor. Resim, seramik ve video art gibi farklı tekniklerden beslenen eserlerden oluşan sergi, 8-27 Mart tarihleri arasında AKM Galeri'de gezilebilecek. İstanbul Devlet Türk Müziği Topluluğu ve Tabipler Kumpanyası, neşeli müzikal Tedavüyyeü'l Musikiyye'yle 14 Mart Tıp Bayramı'nda AKM'de bir araya geliyor. 1800'lerin sonunda Üsküdar semtinde başlayan Tuğşad ile Dilfiruz'un aşkı ailelerin izdivaçlarını münasip bulmaması üzerine hüsranla sonuçlanınca iki genç yataklara düşer. Dönemin meşhur doktorları aşk acısı çeken gençleri musikinin güzel nağmeleriyle tedavi etme kararı alır. Musiki hem iki aşığı tedavi edecek hem de inatçı aileleri yola getirecektir. 14 Mart Tıp Bayramı'nda AKM Tiyatro Salonu'nda sahnelenecek bu neşeli müzikalde Kültür ve Turizm Bakanlığı sanatçıları sahneyi doktorlarla paylaşıyor! Vehbi Akıntürk'ün yöneteceği müzikalin başrollerinde Hüseyin Cem Durak ve Zeynep Sönmez yer alıyor. İstanbul Devlet Tiyatrosu sanatçıları Elif Erdal, Dila Er ve Gözde Kısa, keyifli bir sohbetle AKM Çok Amaçlı Salon'da seyircilerle buluşuyor! Çocuk oyunlarında yönetmen ile yazar arasındaki ilişkiyi mercek altına alacak sohbet, çocukların severek izlediği oyunların perde arkasına ışık tutacak. İspanyol yönetmen Chema Garcia Ibarra'nın İspanya, Fransa ve Türkiye ortak yapımı olan ilk uzun metraj filmi Kutsal Ruh, AKM Yeşilçam Sineması'na konuk oluyor. Annesinin bakımıyla ilgilenen ve zamanını lokantasında geçiren Jose'nin UFO'ları inceleyen Ovni-Levante derneğinin üyesi olması dışında son derece sıradan bir hayatı vardır. Derneğin lideri Julio ile birlikte insan kaderini değiştirebilecek, gizli bir proje üzerinde çalışmaktadır. Ancak Julio'nun ani ölümü, onu insanlığın geleceğini kurtaracak kozmik sırrı bilen tek kişi olarak çalışmayı yürütmek zorunda bırakır. Türkiye'den Türkiye Cumhuriyeti Kültür ve Turizm Bakanlığı ve TRT tarafından desteklenen Kutsal Ruh, 74. Locarno Uluslararası Film Festivali'nde Özel Mansiyon Ödülü'ne ve 12 Punto TRT Senaryo Günleri'nde TRT Uluslararası Ortak Yapım Ödülü'ne layık görüldü. İstanbul Devlet Türk Müziği Araştırma ve Uygulama Topluluğu sanatçısı Murat Irkılata, Vakti Safa'yla AKM izleyicilerine unutulmaz bir Türk müziği deneyimi yaşatmaya hazırlanıyor. Türk müziğinin hicaz ve hicazkar makamında seçkin eserlerini seyirciyle buluşturacak olan Vakti Safa, 15 Mart'ta AKM Çok Amaçlı Salon'da! İstanbul Devlet Senfoni Orkestrası, dünyanın en önemli muharebeleri arasında gösterilen Çanakkale Zaferi'ni Can Atilla'nın 57. Alay Gelibolu Senfonisi ile AKM sahnesinde anıyor. Türk ordusunun büyük bedeller vererek kazandığı şanlı galibiyeti ödüllü şef Burak Tüzün yönetiminde sahneye taşıyacak İstanbul Devlet Senfoni Orkestrası'na usta opera sanatçısı Hülya Kazan ve başarılı viyolonsel sanatçısı Serdar Rasul eşlik edecek. Aleyna Demirkan'ın önderlik ettiği Ritim ve Müzik Atölyesi, AKM Çocuk Sanat Merkezi'nde çocukları müzikle buluşturmaya devam ediyor! 4-6 yaş arasındaki çocuklara yönelik olarak düzenlenen atölye, katılımcılara Erken Müzik Eğitimi kapsamında yer davulu, metalofon, ritim çubukları, ses boruları, üçgen ziller gibi orff çalgılarını kullanarak ritmik duygularını geliştirme, bir orkestranın parçası olma, el-göz-beyin koordinasyonunu geliştirme ve konsantrasyonu artırma gibi kazanımlar sunmayı hedefliyor. Kapasite 15 kişi ile sınırlıdır. 4-6 yaş arasına uygundur. Gökçe Kurt Elitez'in derleyip yönettiği Bir Nefes Dede Korkut, Oğuz Türklerinin bilinen en eski destansı hikayelerini İstanbul Devlet Tiyatrosu sanatçılarının yorumlarıyla yüz yıllar öncesinden AKM sahnesine taşıyor. Sen işitirsen eğer kalbin diliyle bütün canlılar, ovalar, ağaçlar, taşlar, kuşlar konuşur. En küçük ayrıntı görünür olur. Seherler ve geceler destan anlatır, sen işitirsen. Havanın, toprağın, denizin, dağların, taşların, insanın dilinden anlamak kalbi duymaktır. Geçmişten bugüne, birlikte yaşamın bilincini aktaran en kadim anlatılardır Kitab-ı Dede Korkut. Geçmiş, gelecek, bugün bir olur, insan bir parçası... Var olmanın hissiyatını o günlerden bugünlere aktardık biz de, Dede Korkut'un bir nefesiyle. İlk Türk müziği operası olma özelliği taşıyan Çanakkale'ye Ağıt, Milli Eğitim Bakanlığı ve Kültür ve Turizm Bakanlığının destekleriyle Çanakkale Zaferi'nin 107. yıl dönümünde AKM Tiyatro Salonu'nda. Kültür ve Turizm Bakanlığının ses ve saz sanatçılarını MEB Aşık Veysel Güzel Sanatlar Lisesi Korosu ve MEB Müfredans Dans Grubu ile buluşturan konser, Türk ordusunun şanlı zaferini AKM seyircisi için sahneye taşıyacak. Türk müziği ses sanatçısı, gazeteci, televizyoncu ve akademisyen Doç Dr. Aylin Şengün Taşçı'nın genel koordinatörlüğünde seyirci huzuruna çıkacak konserin librettosu başarılı orkestra şefi Nihat Gönül'e ait. Uluslararası festivallerde ödül yağmuruna tutulan Faysal Soysal imzalı Ceviz Ağacı, Yeşilçam Sineması perdesinde AKM izleyicileriyle buluşuyor. Anadolu'nun bir kasabasında edebiyat öğretmenliği yapan Hayati, darbeden sonra intihar eden bir gardiyanın oğludur. Yetişkin bir adam olana kadar babasının intiharının gerçek nedenini bilmez. Annesinin bahçesindeki kurumuş ceviz ağacını diriltmeyi takıntı haline getirmiştir. Karısının onu aldattığını bilse de ondan ayrılacak gücü kendisinde bulamaz. Hayati ceviz ağacına hayat vermeye çalışırken kendi hayatının kontrolünü kaybetme riskiyle karşı karşıyadır. Dilara Çamlıbel'in uygulayıcılığını üstlendiği Çocuklar ile Yaratıcı Drama Atölyesi'nde 4-6 yaş aralığındaki çocuklar rol yaparak ve canlandırarak harika bir serüvene çıkmaya hazırlanıyor! Yaratıcılık ve estetik düşünceyi geliştiren, sosyal beceriyi, iletişimi ve özgüveni yükselten Çocuklar ile Yaratıcı Drama Atölyesi, çocukları AKM'nin Çocuk Sanat Merkezi'nde sanatla çözüm ve arayışlara çıkmaya, hayal gücünü sahne üzerinde kurgulamaya davet ediyor. Kapasite 15 kişi ile sınırlıdır. 4-6 yaş arasına uygundur. İstanbul Tarihi Türk Müziği Topluluğu, 18 Mart Çanakkale Zaferi'ni konu edinen Çanakkale Destanı konseriyle AKM'de sanatseverlerin huzuruna çıkmaya hazırlanıyor. Ayhan Çağlı ile Enes Ergün'ün sunumlarını ve Özata Ayan'ın hazırladığı barkovizyon gösterisini seyirciyle buluşturan Çanakkale Destanı'nda İstanbul Tarihi Türk Müziği Topluluğu'nun tüm birimleri bu görkemli anlatı için bir araya geliyor. Çanakkale Zaferi'nin seyrini anlatan dolu dolu bir repertuvar 18 Mart'ta Tiyatro Salonu'da AKM seyircisini bekliyor! İstanbul Devlet Opera ve Balesi baş dansçılarından ödüllü bale sanatçısı İlke Kodal, AKM Çocuk Sanat Merkezi'nde çocuklarla buluşuyor! 4-6 yaş arasındaki çocuklara yönelik olarak hazırlanan Çocuklar İçin Bale Atölyesi, geleceğin sanatçıları ve sanatseverleri olan çocukların bale figürlerinin sağladığı düzen ve ölçüyle el-kol-bacak koordinasyonunun gelişmesine, vücutlarının düzgün, dengeli ve kuvvetli gelişimine ve özgüvenlerinin artmasına katkıda bulunmayı hedefliyor. Kapasite 15 kişi ile sınırlıdır. 4-6 yaş arasına uygundur. Ressam Metin Ceyran, AKM Çocuk Sanat Merkezi'nde geleceğin ressamlarıyla bir araya gelmeye devam ediyor! Çocukların resim yaparak zihinsel etkinliklerini, el becerilerini ve gözlem yeteneklerini geliştirmelerine katkıda bulunmayı hedefleyen Metin Ceyran ile Resim Sevinci'nde çocuklar kağıt ve boyalar aracılığıyla yaratıcılıklarını keşfedecek. Kapasite 15 kişi ile sınırlıdır. 4-6 yaş arasına uygundur. Masalların büyülü dünyası, Çocuklar İçin Masal Atölyesi'yle AKM Çocuk Sanat Merkezi'ne konuk oluyor! Dilara Çamlıbel'in liderlik ettiği ve 4-6 arasındaki çocuklara yönelik olarak hazırlanan atölye, çocukların masallar yoluyla hayal dünyalarını keşfetmelerini ve yaşamlarında yeni pratikler kazanmalarını amaçlıyor. Çocuklar için Masal Atölyesi'nde çocuklar farkındalıklarını artıracak, özgüvenli bir bakış kazanacak ve özgürce yaratma gücüne kavuşacak. Kapasite 15 kişi ile sınırlıdır. 4-6 yaş arasına uygundur. MDTİstanbul, İstanbul Devlet Opera ve Balesi'nin sosyal sorumluluk projesi Şehir Orman'la AKM Tiyatro Salonu sahnesinde seyircilerle buluşuyor! Beyhan Murphy'nin Rupyard Kipling'in ünlü eseri Orman Kitabı'ndan özgün bir modern dans drama eseri olarak sahneye uyarladığı Şehir Orman, toplumu yakından ilgilendiren gençlik ve çevre sorunlarına, nesli tükenmekte olan hayvanlara hem eğlenceli hem de düşündürücü bir bakış açısıyla yaklaşıyor. 2002 yılından beri binlerce genç insanın hayatına dokunan Şehir Orman'ın orijinal müzikleri Rahman Altın'a, kostümleri ise Serdar Başbuğ'a ait. Oyunun müzikleri arasında Athena ve Manga gruplarının oyun için özel olarak yazdıkları birer parça da yer alıyor! Alpaslan Karaduman'ın libretto danışmanlığı yaptığı eserin güncellenen bilgi akışında, tiyatrocu ve sunucu İbrahim Selim Şehir-Orman TV'nin habercisi olarak farklı bir televizyonculuk yapıyor! İstanbul Devlet Opera ve Balesi orkestrası sanatçılarının vereceği Oda Müziği Konseri'nde flüt ve trompet başrolde. Konserde solist olarak, Opera Trompet Trio grubu; Volkan Coşar, Elmar Azimzade, Erinç Coşkun ve flüt sanatçısı Filiz Karapınar sahnede olacak. Mustafa Avkıran'ın Erdoğan Kahyaoğlu'nun sevilen çocuk öykülerinden sahneye uyarladığı Şuşa ile Kiki, AKM Çok Amaçlı Salon'da minik tiyatroseverlerle buluşuyor! Merve Şeyma Zengin ve Refiye Genç'in rol aldığı Şuşa ile Kiki, AKM seyircilerine hayatın bir yolculuk olduğunu hatırlatırken sevginin ve kabul etmenin önemini vurgulayacak. Harput Yollarında isimli eseriyle Elazığ ve Harput'u geniş kitlelere tanıtan folklor araştırmacısı İshak Sunguroğlu, İstanbul Devlet Türk Halk Müziği Korosu tarafından AKM'de anılıyor! Konuk şef olarak konseri yönetecek olan Elazığ Klasik Türk Müziği ve Kürsü Başı Topluluğu Şefi Kenan Çimtay'ın hazırladığı İshak Sunguroğlu Harput Yollarında, AKM Tiyatro Salonu'nda müzik rüzgarları estirecek."} {"url": "https://www.ithafsanat.com/2270-2/", "text": "Bilgi Üniversitesindeki odasında görüştüğümüz Prof. Dr. Aylin Seçkin, duvardaki Budgetcut resmini işaret ederken Sevdiğim sanat eserlerinden bazılarını odamda sergiliyorum. Gelen öğrenciler, 'Adam neden doları kesiyor?' diye merak etsin istiyorum. Öğrenci de makro ekonomi okuyor, bütçe kesintisini öğreniyor. Eser aslında bunu anlatıyor diye konuşuyor. Sanatın ekonomisi üzerine yıllardır ders veren Prof. Dr. Seçkin, bu konudaki çalışmalarını yine aynı başlıkta Sanatın Ekonomisi adıyla kitap haline getirerek okuyucuya sundu. Türkiye'deki sanat eserlerinin fiyatlandırılması, sanat piyasasının diğer piyasalarla arasındaki ilişkinin ortaya konması noktalarında büyük emeği olan Prof. Dr. Seçkin, Türkiye'deki sanat pazarını genç, çabuk büyümek isteyen ancak tam kurumsallaşamamış bir yapıya sahip olarak tanımlıyor. En basit cevap şu; yaratıcılığını kullanarak bir ürün geliştiren kreatif grubun işlerinin alınıp satıldığı, bu aktivitelerin bütünün yarattığı piyasa aslında kültür ekonomisi. Burada sadece resim değil müzik, mimari, moda, endüstriyel tasarım, oyun tasarımcıları devreye giriyor. Yaratıcı üretimi çok geniş tutmak lazım çünkü. Yani sanat ekonomisinde, kültür ve sanata para harcayanların, sektörün tüketicileri -üreticilerinin, aracılarının kimler olduğuna bakıyoruz. Tabii ki. Her anlamda arz ve talep olarak yaklaşmak gerekir sanat ekonomisine de. Sadece ürünün alıp satılması değil, oradan kaynaklanan bütün aktiviteler sanat ekonomisini oluşturuyor. Sanatçı üretiyor, galeride sergileniyor, koleksiyoner alıyor ama galerileri gezen, sanat fuarlarını takip edenler de etkili. Sanat fuarını gezmek için gelen kişi de yerli ya da yabancı turist; bir noktadan başka bir noktaya hareket ediyor, girmek için ücret ödüyor, fuar ve festival ekonomisi de çalışıyor. Sanat, hayatımda hep vardı. Orkestra şefi bir dede, balerin bir teyze, solo piyanist dayılar, sanatsever anne baba... Kısacası, sanat hep hayatımdaydı. Lisede çok sık Resim Heykel Müzesine giderdik. O müzeyi ezberlemiştim adeta. Üniversite yıllarında da galerileri geziyordum. Jean Monet bursuyla Brüksel'de okurken Avrupa'da Rönesans sanatını yerinde gördüm. ABD ve Kanada'da müzelere gittim. Fransa'da Pompidu Müzesini gezerken, bir rehberle müzeyi gezen grubu gördüm, onlarla ben de gezmeye başladım. Ama sorularımla gruptan olmadığımı anladılar. Çünkü ben işin ekonomik kısmını merak ediyordum. Müzeleri gezerken Burada büyük bir servet yatıyor. Bu birikim nasıl oluyor? Müzeler ne kadar para ayırıyor? Bu işleri kimler alıyor? Koleksiyonerler sanata yılda ne kadar harcıyor? Ekonomistler bu alana ne kadar girdiler? gibi sorularım vardı. İstanbul'a döndüğümde bir baktım ki 1970'lerde başlayan büyük bir literatür var. Önce 1966'da Baumol ve Bowen Performing Arts The Economic Dilemma diye bir kitap çıkarmış. Orkestralar, opera, bale gibi temsillerin maliyetlerini hesaplamışlar. Kültür sanat ekonomisi, iktisadın bir alt kolu olarak başlamış. Sanat yatırım aracı mı? sorusu gelmiş. Müzayede satışlarından sanat endeksi elde edilmiş. Ben de Türkiye sanat endeksini oluşturmak istedim. Türkiye'de sanat piyasası için ilk fiyat endeksi, Erdal Atukeren ile birlikte yaptığımız çeşitli çalışmalarla 2006'da hazırlandı. 1989'dan 2006'ya kadar Türkiye'deki müzayede satışlarının verilerine göre bir endeks oluşturduk. O zamanlar, bu konuda çok eleştiri aldık. Hisse senedi getirisini analiz eder gibi bakamazsınız sanat piyasasına denildi. Sanat eserine doğru bir fiyat koymak, çok zorlu bir iş, hatta o da bir sanat diyebiliriz. Sanat eseri endeksi için iki farklı yöntem var; bir eser, birden farklı kez satılmışsa ona bakılıyor, tekrarlı satış deniyor. Biz ülkemiz için Hedonik denen, eserin fiziksel özelliklerini içeren bir veri setiyle endeks oluşturduk. Tabii literatürü takip ederek. Literatür neye bakmış? Biz paramızı yıllık getiri için faize koysaydık ne olurdu? Dövize yatırsaydık sanat eseri alsaydık ya da borsaya yatırsaydık ne olurdu? Hangisinin getirisi, hangisine yakın ve aralarındaki ilişki ne? Öyle ki acaba ev satışları ve sanat arasında korelasyon var mı diye bakanlar da olmuş. Biz tüm bu çalışmaları inceledik. Endeksi de ona göre oluşturduk. Enflasyon konusuna gelince, ekonomi ile sanat piyasası arasında bir bağ var. Ama sanat piyasası bir 6 8 ay gibi daha geriden geliyor. Bunun sebebi de müzayedelerin mevsimlere ayrılmış olması idi. Eskiden müzayedeler mevsimlik olarak ve yılda üç kez olurdu. Ama artık online müzayedeler var. Etkisini önümüzdeki dönemlerde göreceğiz. Türk sanatına yatırım 1990 ve 2005 yıllarında ortalama yüzde 61,9 oranındaki getirisi ile yatırımcıya borsadan ve TÜFE'den daha çok kazandırdı. Borsa kazancı yüzde 60,4 ve TÜFE yüzde 51,5 oranındaydı. O yıllarda yaptığımız çalışmalarda da Türkiye'de sanat piyasasına yatırım yapmanın döviz, altın ve mevduattan oluşan bir portföyü çeşitlendireceğini ve toplam riski azaltabileceğini ifade etmiştik. Soruya öncelikle yaşayan sanatçılar açısından bakacak olursak sanatçının eserleri önemli bir koleksiyona girmişse, önemli bir bienale kabul almışsa, sanatçı değişik bir sergi yapmışsa ve sergideki eserlerinin çoğu iyi yerlere satılmışsa, galerisi onun fiyatlarını belli bir oranda artırmaya karar verir. Öte yandan bir müzayedede o sanatçının bir eserinin astronomik rakama gelmesi, o sanatçının eser fiyatlarının hep öyle olacağı anlamına gelmez. Zaten daha tedbirli davranan galerici ve sanatçılar, fiyat artışını daha konservatif tutar. Öbür taraftan bir de nispet ekonomisi var. Ayşe Hanımlar almış, biz de alalım diye özetleyebileceğim, gösterişi vurgulayan birtakım ürünlerden sayılmaya başlamışsa o sanatçının işleri, herkes ne yapıp edip bir eserini alıyorsa bu durum da sanatçının işlerine talebi artırıyor, fiyatın yukarı yönlü olmasını sağlıyor. Ancak şuna dikkat etmek lazım. Bu gelip geçici bir moda ise o sanatçı bir daha aynı talebi görmeyebilir. Bunun çok örnekleri var. Julian Schnabel, 1980'lerde New York'ta, yanına yaklaşılmayan, çok popüler ve o dönem çağdaş sanatın starı olan bir isimdi. Bugün eserleri daha makul fiyatlara inmiş durumda. Çünkü o balon biraz inmiş. Bu nedenle sanatçının eser fiyatlarını çok yukarıda tutmak konusunda da dikkatli olması gerekiyor. Burada süreklilik, üretim, üretimin içinin doldurulması önemli. Sanat tarihçilerinin sanatçıyı yorumlaması önemli. Bir balondan bahsettiniz. Sanatçının yürüttüğü halkla ilişkiler faaliyetleri, pazarlama stratejisi de kendi değerini belirlemede etkili oluyor gibi anlıyorum. Sanat piyasasında zirvede kalmak için yetenek ve iyi bir kariyerin yanı sıra reklam ve pazarlamayı bilmek gerektiği iddiası var, evet. Jeff Koons da sanat pazarlamasının en harika örneği kabul ediliyor. Çünkü Koons, para sanat ve reklamı ideal şekilde birleştiren örnek bir sanatçı. Pazarlama stratejilerinde sanatçının görünürlüğü konusu devreye giriyor. Sanatçı görünürlük endeksi var. Bu, sanatçının işlerinin bize ne söylediği, hangi galeriyle çalıştığı, nerelerde sergi yaptığı anlamına geliyor. Mesela genç, ümit vaat eden bir sanatçı düşünün. İşleri koleksiyonerlerin ilgisini çekiyor. Ancak birden eserleri çok farklı yerlerde, diyelim ki daha ticari yönlü çalışan bir galeride ortaya çıkıyorsa, kariyerinde bir yerden bir yere daha hızlı atlama isteği hissediliyorsa, Burada ne arıyor? soruları ortaya atılıyorsa o zaman sanatçı imajı etkileniyor. Ama bu sanatçının kendi kendine yönetebileceği bir konu değil bana göre. Tüm pazarlama stratejilerinin sanatçının değil de galerisinin sorumluluğunda olması gerekiyor bence. Bu nedenle galeriler her zaman olmalı. Galerilerin sonu geldi, artık aracısız sanat var diye bir şey yok. Buna inanmıyorum. Her zaman galerilere ihtiyaç olacak. Çünkü galeriler sanatçının tercümanıdır. İşini doğru yapan galeriler, sanatçıyı doğru konumlandırır, o sanatçıyı doğru koleksiyonlerlerle birleştirir ve piyasaya doğru bir mesaj vermesini sağlar yani sanatçının sözcüsüdür. Galeriyi ortadan kaldırabilirsiniz. Ama o zaman farklı bir iletişim kurmak gerekir. İnstagramdan mesaj yazacaksınız, sanatçıyla birebir görüşeceksiniz, atölyesine gideceksiniz. O zaman sanatçı, nasıl diyeyim... Sanat eleştirmenlerinin görüşlerinden, piyasanın düzeneğinden uzaklaşmış, kendi dünyasına koyulmuş oluyor. O da bir seçimdir. Orada bu minvalde sanat üreten kişilerin de eserleri satılır. Bunda sıkıntı yok. Ama onun piyasası farklıdır. İşini iyi yapan bir galerinin sanatçısı olmak, aynı zamanda sizi kendinizi anlatma derdinden de kurtarıyor diye anlıyorum. Tabii, tabii. Galerilerin, sanatçıları seçerken kriterleri var. Özellikle New York ve Londra'da, genç galeri yöneticilerinin kendi çağdaşlarıyla, arkadaş oldukları sanatçılarla çalışarak dostlukla birlikte ilerlediklerini görüyoruz. Daha süperstar galeriler ise -onlar artık sanat piyasasının zirvesi- global şirket gibi çalışıyorlar. Taste capital yani zevk sermayesi, bir kişinin sanat eseriyle karşılaştığı ilk andan itibaren gezdiği müzeler, galeriler, gördüğü oyunlar, filmler, okuduğu kitaplar gibi sanatın tüm dallarını kapsayan eserlerin, karşılaşmaların oluşturduğu bir birikimdir. Kişilerin zevk sermayesinin büyüklüğü o ülkede sanata olan ilgi ve harcama potansiyelini de gösteriyor. Ayrıca bir ülkede devletin ya da özel sektörün sanata yaptığı tüm yatırımlar, projeler ve kültürel miras da kültür sermayesini oluşturur. Yaşamımızı istediğimiz seviyede sürdürmek amacıyla geliştirdiğimiz becerilerimizi kullanmak için gerekiyor kültür sermayesi. Çünkü biz makine değiliz. Hep söyleniyor bir gün makineler bizim yerimizi alacak diye ama makineler hiçbir zaman kültür sermayesi biriktiremeyecek. Kültür sermayesinin günlük yaşamdaki önemini en basit haliyle şöyle açıklayabilirim; biz her ne yapıyorsak onu daha iyi yapmak için gerekli kültür sermayesi. Ben kitap mı yazıyorum, mutlu olduğum zaman, kültür sermayem beni daha iyi beslediği zaman belki bir değil de iki kitap yazacağım. Bir müzisyen daha fazla beste yapacak. Bunların gerçekleşmesi de eninde sonunda üretimi artırdığından ekonomik bir değer yaratacak. Ekonomik büyümeyi artıracak. Hep göz ardı edilmiş bir konu ama insanların mutlu ve tatminkar olmalarını sağlayan, bizi biz yapan sanatla, kültürle iç içe olmak... Kültür sermayesi en basitinden insanın kendine gösterdiği özenden başlıyor. Kendimizi mutlu etmek için bir parça modadan bir parça dekorasyondan bir parça mimariden, sanattan besleniyoruz. Bu konuda yazılmış, ikinci ya da üçüncü makale bizim. 2014'te Financial Times'da da haber olduk. Şöyle yaklaştık buna. Sanat eserinin alım satımı, normal bir alım satımın dışında maliyetleri olan bir işlem; sigortası, restorasyonu, başka komisyonları var. Bütün bunları göze alan birisi ciddi bir harcama yapıyor. Bu harcamayı yapmak istiyor olması, o eserin onun için bir şey ifade ettiğini gösteriyor. Dolayısıyla biz, Türkiye'de satılan bir eserin bu tarz maliyetlerini aşağı yukarı hesaplayarak bir esere sahip olmak için ödenmesi gereken yüzde 18 KDV, müzayede komisyonları ve sigortaları katarak buluyoruz o maliyeti. Genelde koleksiyonerler Bir şey oldu, bir şey tetikledi. Koleksiyona öyle başladım diyor. Ya arkadaşının evine gidiyor bir şey görüyor ya çocukluğundan, gençliğinden itibaren zevk sermayesini geliştiriyor ve geliri beğenisini tatmin edecek seviyeye geldiği ilk alışverişi başlıyor. Bazı koleksiyonerler, ben onlara saksağan koleksiyonerler diyorum, dikkatini çeken her eseri alıyor. Ondan sonra eklektik bir koleksiyon çıkıyor ortaya. Bir başka tip koleksiyoner de bir konuya tutunuyor. Mesela, cinsiyet ya da kadın hakları, çevre konuları gibi. Bir de beğendiğini alan koleksiyonerler var. Evet, zaman içinde ekonominin gelişmesine bağlı olarak koleksiyonerlerin profili de değişti. 1980'lerde, 1990'larda tekstil ihracatçılarını görürken 2000'lerde borsa yatırımcılarının, büyük inşaat firmalarının sahiplerinin ve yöneticilerinin koleksiyon merakını gördük. Bugün geldiğimiz noktada ise çok ciddi bir sermaye var kripto piyasalarda. Kripto para ile işlem yapan insanların sanata yaklaştığını görüyoruz. Ben, onların sanata yaklaşımının da kripto paralara, döviz piyasasına yaklaşım gibi olduğunu, dolayısıyla alsatçı bir davranışla yaklaştıklarını tespit ediyorum. NFT'lerin örneğin saatler içinde satılması, artık psikolojik getirisi pek olmayan, sadece spekülatif öğelerin öne çıktığı, farklı ve daha fazla döviz piyasasına, kripto piyasasına benzer bir piyasadan bahsedebileceğimizi gösteriyor bana göre. Bir şeyin nadir olması, belli sayıda olması onu sanat eseri yapmaz. Elmas da nadirdir ama sanat eseri değildir. Bir şeyin sanat eseri olduğunun teyit edilmesi için arkasındaki teorinin, sanat tarihçilerinin, sanatçının dayandığı bir görüşün olması lazım. Çünkü sanat, hep referanslar üzerine ilerler. Sanatçılar, geçmişe referanslarla işlerini renklendirirler. Hiçbir şeye referans olmayan, hayali işler yapıyoruz diye ortaya çıkanların işleri zamanın testine tabi olacak. Benim gözlemlerim, NFT sanki sürrealizmle birleşecek. NFT'lerdeki gizli sürrealizmi inceleyecek ve onun üzerine yazacak belki sanat tarihçileri, sanat eleştirmenleri. Şu anda bir sanat tarihçisinin NFT'leri analiz ettiğini ben duymadım. NFT'ler hakkında tek tük yazılar çıkıyor. Pozitif yazılar yazanlar da var. Ama çoğu eleştirmen çok mesafeli bakıyor. Çoğunun çöp olduğunu düşünüyorlar. Ben de öyle düşünüyorum. Çünkü bu fiyatlar, birtakım seriler sanat değil... Bunlar eterium temelli bir tür uniq kripto para. Sonuçta para, paradır. Belki ileride, pazarlama odaklı, iletişim odaklı başka işlere yarayacaklar ama hiçbir zaman sanat eseri olmayacaklar. Bunu kabul etmek lazım. Bir akademisyenim, gözlemciyim, gözlemlerimi paylaşmam lazım. Nadirlik sanat eserinde aranan bir özellik ama bir şeyin Sotheby's ya da Christie's (1766 yılında James Christie tarafından kurulmuş bir İngiliz müzayede evi) müzayede evlerinde satılıyor olması onu sanat eseri yapmaz. Yani Beeple'ın işlerinin orada satılıyor olması onu sanat eseri yapmaz. Yine bunu zamana bırakmak gerekiyor. Grafik üreten insanların yaptıkları şeyin sanata evriliyor olmasına yine zaman karar verecek. Son dönemlerde Türk lirası çok değer kaybettiği için dolar bazında bir küçülme olduğunu söyleyebiliriz. Şu an Türk sanat piyasası 30 40 milyon dolar büyüklüğünde diyebilirim. Çok küçük kalıyor. Dünyanın 17. büyük ekonomisi diyoruz Türkiye için. Dünyanın gayri safi hasılasının yüzde 1'ini ürettiğimiz en iyi dönemde bile dünya sanat piyasasının yüzde 1'i değildik. Dünya sanat piyasası 50 60 milyar dolar arası gitti geldi son 10 yılda. Bizim en parlak olduğumuz 2009 2010 yılını alalım, 200 milyon dolar idi Türkiye'deki sanat piyasası büyüklüğü. Bizim sanat piyasamız ülkenin ekonomik büyüklüğü ile kıyaslandığında çok daha aşağılarda. Türkiye'deki sanat pazarı oldukça genç, çabuk büyümek isteyen ama tam kurumsallaşamamış bir yapıya sahip. Evet, doğru. Kültür sermayesinin belli bir seviyeye eriştiğini nereden anlarız? Sanat piyasası büyüklüğü sizin ekonominizle aynı hızda gidemiyorsa demek ki bu alan sizin daha az önem verdiğiniz, göz ardı ettiğiniz bir alan. Bugün çok seçici bir koruma anlayışı var. Bilinçli ihmal var. Kültürün, sanatın, tarihin her kısmına sahip çıkmak gerekiyor. Birçok ülkede devlet ve özel sektör, genç sanatçıların tanınması için değişik girişimlerde bulunuyor. Bence bunlardan en önemlisi Artbank yani sanat bankası yaklaşımı. Avustralya'daki Artbank fonu her yıl belli bir miktar parayı genç sanatçıların işlerini almaya ayırıyor. Onların eserlerini sergiliyor, kamuya ve özel sektöre kiralıyor. Benzeri bir oluşum Kanada'da da var. Kanada Artbank'taki eserler her yıl bir kez sergileniyor. Ayrıca devlet daireleri, elçilikler, özel kurumlar bu eserleri kiralıyor. Ülkemizde de bu tür bir sanat bankası kurulmasının her yıl güzel sanatlar fakültelerinden mezun olan binlerce genç sanatçı için önemli bir adım olacağını düşünüyorum. Bu aynı zamanda kültür sermayemizin de artmasını sağlayacaktır. Bize vakit ayırdığınız için teşekkür ederiz. Söyleşimiz sona ererken kısa zamanda yeniden sanatın ekonomisi üzerine görüşmek dileğimizi de iletmek isteriz. Bu konuyu gündeminize aldığınız için ben teşekkür ederim."} {"url": "https://www.ithafsanat.com/30-yillik-sevgi-tutku-ve-merakin-birikimi-arkas-koleksiyonu/", "text": "Tutkuyla almaya başladığı sanat eserleri zamanla koleksiyona dönüşen, dünyanın en ünlü koleksiyonerlerinden Lucien Arkas, Sanat benim için bir yatırım ve ticaret aracı değil; öncelik, eserlerin bende yarattığı his diyor. Arkas Holding'in kurumsal koleksiyonu olarak profesyonel bir ekipçe yönetilen Arkas Koleksiyonu; resim, heykel, halı, cam, gemi ve kitap koleksiyonlarıyla İzmir'in çeşitli yerlerindeki üç sanat merkezinde sergileniyor. Picasso'dan Ara Güler'e dek Türkiye ve dünyadan farklı eserleri de İzmir'e getiren Arkas Sanat Merkezinin, Elgiz Müzesi ile karşılıklı koleksiyon sergileri halen devam ediyor. İş dünyası ve sanat arasındaki sıkı ilişki söz konusu olduğunda akla gelen ilk isimlerdendir, Arkas Holding Yönetim Kurulu Başkanı Lucien Arkas. İzmir Levantenlerinden Arkas ailesinin, denizcilik sektöründeki üçüncü kuşak temsilcisi Lucien Arkas, sanata ilgisini, sevgisini, eşsiz koleksiyonuyla yaşatıyor. Resim, heykel, halı, cam, kitap ve gemi koleksiyonlarıyla dünyada sanat çevrelerinde sayılı koleksiyonerlerden biri. Ama onunki, salt kişisel bir sevgi değil. İstiyor ki sanat, toplumun her kesiminde yaygınlaşsın. Çocuklar, gençler sanat eserlerini görerek tanıyarak yorumlayarak büyüsün. Bu amaçla 2011 yılında İzmir Alsancak'ta açtığı Arkas Sanat Merkezine, ertesi yıl Arkas Deniz Tarihi Merkezi ve dünya pandemiyle boğuşurken gelen Arkas Sanat Urla eklendi. Sırada üç yeni merkez daha var. Göztepe, Buca ve Bornova'da üç tarihi yapı, sanat merkezlerine dönüştürülmek üzere restore ediliyor. Göztepe'de 100 yıllık köşkte Türk ressamları sergilenecek. Bornova'daki köşk, Türk halıları koleksiyonunun sergileneceği bir sanat merkezi olarak hazırlanıyor. Buca'daki yapıda ise İzmir tarihi ile ilgili bir merkez kurulması planlanıyor. Babasının halı ve kitap merakıyla sanata ilgi duymaya ve tutkuyla araştırdığı eserleri almaya başlayan Lucien Arkas, yola koleksiyoner olma niyetiyle çıkmamış. Bu alanda dünyaca tanınan isim haline gelen, adına Fransa'da bir sergi salonu bulunan Lucien Arkas ile bugün holdingin kurumsal koleksiyonu haline gelen, profesyonel ekipçe yönetilen Arkas Koleksiyonu'nu konuştuk. Sanat merakı ve sevgisi, küçük yaşlardan itibaren insanın içine işlediğinde hayat boyu devam ediyor. Ben ailemin sanata verdiği önem ve ilgiden çok etkilendim. Babamın halı ve kitap merakı vardı, ben de onun sayesinde sanata ilgi duymaya başladım. Sanatın içine girdikçe çok farklı alanlar keşfettim ve sanatla ilgilenmek benim için bir tutku haline geldi. İlgim hep canlı kaldı. Fakat tabii bu bir bütçe meselesi. Bütçem elverdiğinde bundan 30 yıl kadar önce ilk başta Türk ressamların eserleriyle başlarken Ben koleksiyon yapacağım diye düşünmedim. Zaman içinde, bu tutku doğrultusunda ilgi duyduğum eserleri araştırmaya ve koleksiyonu genişletmeye devam ettim. Öncelikle, koleksiyonculuk, toplayıcılık değildir. Beğeni ve alım gücünün ötesine geçen, sanatın görsel ve kuramsal analizini gerektiren, bu bulguları daima göz önünde bulundurmayı sağlayan bir birikim ve duyarlığı gerektirir. Araştırmak, sevmek, tanımak lazım. Ben de araştıra araştıra, ressamların hayatını inceleyerek niye, neden yaptıklarını bilerek merak ederek bugünlere kadar geldim. Bazıları o kadar güzel portreler yapar ki onları görmeye bir ömür doyamazsınız. İkinci önemli konu, koleksiyonerlik sadece maddi kazanç beklentisi ile yapılmamalı. Sanat benim için bir yatırım ve ticaret aracı değil. Eserlerin maddi değerinden ziyade bende yarattığı his önceliğim oluyor. İlgi duyduğum, bakmaktan keyif aldığım, günlük koşuşturma ve sıkıntılar arasında bana ilham ve mutluluk verecek eserleri seçmeye dikkat ediyorum. Arkas Koleksiyonu, benim ilgimle başlayarak tutkuya dönüşen ve benimle birlikte profesyonel bir ekip tarafından yönetilen Arkas Holdingin kurumsal koleksiyonudur. Resim, halı, cam, heykel olmak üzere dört ana eser grubundan oluşan Arkas Koleksiyonu'nda ayrıca kitaplar ve gemi modelleri var. Resim koleksiyonunun üçte biri Türk sanatçılara ait. 19. yüzyılda askeri okullarda aldıkları eğitim sırasında resim sanatı ile tanışan ve Asker Ressamlar olarak anılan sanatçılarla başlayan dönemi, Geç Osmanlı ve Cumhuriyet Dönemi sanatçıların eserleri takip ediyor. Sayıca daha az olmakla birlikte modern döneme ait resimler de var koleksiyonda. Yabancı ressamlara ait olan bölümde ise 19 ve 20. yüzyıllarda yaşamış, Batı resim sanatının önemli sanatçılarına ait tablolar bulunuyor. Alfred Sisley, Georges Braque, Maurice de Vlaminck, Henri Martin, Louis Anquetin, William Adolphe Bouguereau, John William Godward sayabileceğim ilk isimler. Tablo koleksiyonunun önemli kısmını postempresyonist ressamların oluşturduğunu söyleyebilirim. Halı bölümü ise şu anda dünyadaki en önemli halı koleksiyonları arasında gösteriliyor. Feshane, Hereke, Kumkapı halıları ve 16'dan 19. yüzyıla uzanan döneme ait Anadolu halıları, koleksiyonun ana hatlarını oluşturuyor. En önemli ortak özellikleri, dönemlerinin en nitelikli örnekleri olması ve tamamının, yaşıtlarına göre çok iyi kondisyonda bulunması. Mesela Uşak halılarına ait çok önemli örnekler var. Dünyada erken dönem Uşak halısı çok az müzede var. Yakın zamanda, bu halıları meraklıları ile paylaşacağımız bir mekanı İzmir'e kazandıracağız. Cam koleksiyonu, Art Nouveau ve Art Deco cam sanatının en önemli temsilcileri Emile Galle, Daum Freres ve Lalique'in nadir örneklerini içeriyor. Heykel koleksiyonu da ağırlıklı olarak Avrupalı sanatçıların eserlerinden oluşuyor. Auguste Rodin, Aristide Maillol, Camille Claudel, Jean Baptiste Carpeaux gibi önemli sanatçıların 19. yüzyıl sonu, 20. yüzyıl başına ait mermer, terra cotta ve bronz heykelleri var. Arkas Koleksiyonu uzman bir ekiple oluşturuldu ve geliştiriliyor. Dünyanın önde gelen müzayede evlerinden araştırma yapıyor, eserlerin durumları hakkında bilgi ediniyor ve en önemlisi geçmişte satışı yapılmış benzer eserlerle fiyat karşılaştırması yapıyorlar. Bütçeye ve koleksiyonun estetik bütünlüğüne uygun görülen eserler koleksiyona katılıyor. Geliştirilmesi, zenginleştirilmesi, doğru eserlerin seçilmesi ve her şeyden önce konu bütünlüğünün bir arada tutulması amaçlanıyor. Eserin sanatçısı, konusu, ait olduğu dönemin sanatsal üslubunu yansıtması, kondisyonu ve pek tabii koleksiyonun genel karakterine uygunluğu, öncelikli kriterler. 2011 yılında Arkas Sanat Merkezini, ardından 2012'de Arkas Deniz Tarihi Merkezini ve 2020'de pandemi koşullarında olmamıza rağmen Arkas Sanat Urla'yı ziyarete açtık. Arkas Sanat Merkezinde 10 yılda 22 sergimizle 700 binden fazla ziyaretçi ağırladık. Bornova'da Arkas Deniz Tarihi Merkezi var. Hepsi ücretsiz geziliyor. Bunun dışında nitelikli tarihi evleri satın alıp sanat merkezi olarak İzmir'in kültür sanat ortamına kazandırmaya çalışıyoruz. İzmir'de restorasyonları devam eden üç ayrı köşkü de sanat merkezlerine dönüştüreceğiz. Bornova'da 1770'lere ait Matthey's Köşkü var, rektörlüğün yanında 6,5 dönüm bahçe içinde. Orada Arkas Halı Koleksiyonu sergilenecek. Yanı sıra Ayşe Mayda'nın yaşamış olduğu köşk var, yaklaşık 4 yıldır restorasyonunu sürdürüyoruz. Orada da Arkas Resim Koleksiyonu'ndan Türk sanatçılara ait eserler sergilenecek. Buca'da ise eski İzmir Valisi Rahmi Bey'in köşkü var. Orayı da İzmir tarihi ile ilgili bir merkez olarak kente kazandıracağız. Geçmişten bugüne binlerce yıllık geleneği yansıtan halı, Türkiye'nin en önemli kültürel miraslarından biridir. Halı sanatı korunması ve desteklenmesi gereken bir değer. Ailemden kalma halıları, '90'lı yılların başından bu yana aldığım antika halılarla zenginleştirdim. Halı kültürü ve sevgisi ailemden geliyor. Bu kültürü yaşatmak ve tanıtmak gerekiyor. Anadolu, tarihte halıcılığın en önemli merkezlerinden biri. En başta bizlerin bu mirasa değer verip sahip çıkmamız lazım, yabancılardan bunu bekleyemeyiz. Bu bir aşk, sevda meselesi, bunu yaratabilmek lazım. Bu tür şeyler yaparsak o zaman halı değer kazanır. Arkas Halı Koleksiyonu'nu ilk defa 2015'te İzmir'de Arkas Sanat Merkezinde sergilemiştik. Ardından 2017'de de İstanbul'da ilk defa Türk ve İslam Eserleri Müzesinde sergiledik. Sergiler vesilesiyle bir kez daha sanatseverlerle paylaşarak bu nadide eserlerin anlaşılıp benimsenmesine katkıda bulunmayı, yeni bilimsel çalışmalara kaynak oluşturmayı ve ülkemizde halıcılığın yeniden eski parlak günlerine kavuşmasını diliyorum. Bu nedenle alıp restore ettirdiğim binalardan biri olan, Bornova'daki 1770'lere ait Mattheys Köşkü'nde Arkas Halı Koleksiyonu sergilenecek. Bizim ana iş kollarımızın başında denizcilik geliyor. Ekmeğimizi denizden kazanıyoruz. Hal böyle olunca onu korumak bir yana, ayrıca bir merakınız da oluyor. Nitekim ilk aldığım İsmail Hakkı'nın tablosu da dalgaların tasvir edildiği Kuzey Denizi'ne ait bir manzaraydı. Zaman içinde Arkas Koleksiyonu'nun yeni katılan gemi maketleri, gemi antikaları, deniz temalı tablolarla zenginleşen bir bölümü, girişindeki dev miyar pusulalı dümen dolabından gemi antikalarına, deniz ve gemi tablolarına, M. Ö. 3000 yılından 21. yüzyıla uzanan süreci yaşatan gemi modellerine kadar 129 gemi maketi, 130 parça gemi antikası ve 120 adet deniz temalı resim sergileniyor. İçerdeki her geminin bir hikayesi var. 1862 Amerika iç savaşında Lincoln Muharebe gemisi olarak kullanılan nehir gemisi River Queen, Çanakkale harekatının kaderini değiştiren ve dünyanın en ünlü mayın gemisi unvanını kazanan Nusret, Atatürk'ü Samsun'a taşıyan Bandırma, İkinci Dünya Savaşı sırasında Hawaii'deki Amerikan Pasifik filosunda yer alan ve Japonlar tarafından bombalanmayan tek gemi olan Ankara, Jules Verne'nin Denizler Altında Yirmi Bin Fersah eserinde yer alan, hayal ürünü denizaltı Nautilus, ilk seferlerinde denizlere gömülen Wasa ve Titanic, Amerika kıtasının keşfinde kullanılan Santa Maria Nina Pinta karavelleri ve 20. yüzyıl başındaki mübadelede yüzlerce yolcuyu taşıyan ve Bedri Rahmi Eyüboğlu, Rıfat Ilgaz gibi pek çok ünlü yazara esin kaynağı olan Gülcemal gemileri ile Osmanlı İmparatorluğu'nun Birinci Dünya Savaşı'na girme sebepleri arasında gösterilen Yavuz ve Midilli gemileri yer alıyor. Bahsettiğim üç sanat merkezi halihazırda ziyaretçilerini ağırlıyor. Üç sanat merkezi de yolda. Her biri birbirinden ayrı mekanlar ve değerler. Arkas Sanat Merkezi ilk açılan sanat mekanımız oldu. O da 10 yılını devirdi. Şimdiye kadar 22 sergimizle 700 binden fazla ziyaretçi ağırladık. Merkez, bu kadar zamanda 5 ödül aldı. İlk akıllara gelen Arkas Sanat Merkezidir. Louvre, Rijksmuseum, Musee Picasso- Paris, Musee D'Orsay Paris, Fransa Ulusal Arşivleri, Fransa Ulusal Kütüphanesi, Palais Garnier gibi pek çok önemli müze ve kurumla iş birliği yaptık. Arkas Sanat Merkezinde paylaşımlarımızı genişlettik, yalnızca ulusal değil uluslararası sanat dünyasında da yer edindi. Örneğin Picasso bizi seçti ve geldi. Bunu bilgi, tecrübe ve doğru kurulan ilişkilerle başardık. Son olarak Elgiz Müzesi ile yaptığımız koleksiyon takası sayesinde İstanbul İzmir arasında bir sanat köprüsü oluşturduk. Karşılıklı ev sahipliği çok kıymetli. Arkas Koleksiyonu'nda Doğa, Bahçeler, Düşler ve Elgiz Koleksiyonu'ndan Mitler ve Hayaller sergileri 31 Temmuz'a kadar ücretsiz gezilebiliyor. Diğer yandan açtığımız yeni sanat merkezlerinde de farklı eserler var. Arkas Sanat Urla'da, Arkas Koleksiyonu'ndan derlenen bir seçki yer alıyor. Rönesans Dönemi duvar halıları, Avrupa hanedanlarına ait zırhlar ve silahlar ile Post Empresyonist Dönem'e ait resim ve heykel sanatından örnekler de orada. Avangart akımların Georges Braque, Moise Kisling, Maurice de Vlaminck, Francis Picabia, Andre Derain, Maurice Utrillo, Edouard Vuillard gibi önemli sanatçılarının yanı sıra Avrupa'nın köklü heykel geleneğini 20. yüzyılın modern sanatına taşıyan Auguste Rodin, döneminin en önemli kadın heykeltıraşlarından Camille Claudel ve klasik yorumuyla Aristide Maillol, heykelleri sergilenen önemli sanatçılar, sergide öne çıkan eserler arasında. Açıldığımız günden bu yana İzmir ve çevresindeki okullardan binlerce öğrenci grubu ve eğitmen ağırladık. Şunu söyleyebilirim ki özellikle Arkas Sanat Merkezi, okulların sanatsal geziler için ilk tercih ettiği mekan haline geldi. Çocukların, gençlerin ziyaretinden ayrıca mutlu oluyoruz. Şimdiye kadar 55 binin üzerinde çocuk, sergilerimizi gezdi. Biz çocuklara her sergimizdeki konulara özel Arkas Sanat Merkezinde atölye etkinlikleri yapıyoruz. Sanat sevgisi çocukken başlar ve tanıdığınız bir şeyi seversiniz, o nedenle sanatı onlara ulaşılabilir kılmaya, tanıtmaya ve sevdirmeye çok önem veriyoruz. Onlara Picasso'yu tanıttık mesela. Picasso resimlerine bakıp çocukların hayalindeki resimleri çıkarttık. Bu çocukların içinden iki üç ressam çıkarabilirsek bravo bize. Victor Vasarely, Arkas Koleksiyonu'nda önemli eserleri bulunan, op art'ın kurucusu, sanat tarihindeki önemli sanatçılardan biri. 2010 yılında Victor Vasarely'nin torunu Pierre Vasarely ile tanıştık ve Arkas Sanat Merkezinde Victor Vasarely'nin eserlerinin sunulacağı bir sergi organize etmeye karar verdik. Böylelikle önce Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi iş birliğiyle İstanbul'da, sonra da İzmir'de, Arkas Sanat Merkezinde iki önemli sergi düzenledik. Bu değerli iş birliği ve dostluk neticesinde, 2017 yılında Aix en Provence'de bulunan Fondation Vasarely'de bir salon Arkas Koleksiyonu'na ayrıldı. Koleksiyondaki Vasarely eserlerinin bir bölümü, Lucien Arkas adı verilen bir odada sergileniyor."} {"url": "https://www.ithafsanat.com/49-istanbul-muzik-festivali-18-agustosta-basliyor/", "text": "Müzikseverlerin özlemle beklediği İstanbul Müzik Festivali bu yıl, Vivaldi'den Stravinsky'e, Handel'den Vasks'a birçok önemli bestecinin eserlerini Başka Bir Dünya Mümkün temasıyla sahneye taşıyor. 30 günde 14 farklı mekanda 20 konsere ev sahipliği yapacak festival, Tekfen Filarmoni Orkestrası, Borusan İstanbul Filarmoni Orkestrası, Accademia Bizantina, Festival Orkestrası, Modigliani ve casalQuartet gibi toplulukların yanı sıra Fazıl Say, Khatia Buniatishvili, Anna Vinnitskaya, Alexander Rudin, Hande Küden, Paul Meyer, Simon Ghraichy, Martynas Levickis ve Ufuk-Bahar Dördüncü gibi birçok yıldız ismi ağırlayacak. Fazıl Say, 19 Ağustos Perşembe saat 20.00'de Harbiye Cemil Topuzlu Açıkhava Tiyatrosu'nda, bir dünya bir de Türkiye prömiyeri ile festivale konuk olacak. Tarihinde ilk kez, programındaki tüm konserleri açık hava mekanlarda gerçekleştirilecek festival, Harbiye Cemil Topuzlu Açıkhava Tiyatrosu, Sakıp Sabancı Müzesi Fıstıklı Teras, Maximum Uniq Açıkhava, Fransız Sarayı, Venedik Sarayı, ARTER Arka Bahçe, Rahmi M. Koç Müzesi, Four Seasons Hotel İstanbul at the Bosphorus ve Saint Benoit Fransız Lisesi Avlusu'nda pandemi önlemleriyle izleyiciyle buluşacak. 16 Eylül'e kadar sürecek festival kapsamında Habitat Parkı, Etiler Sanatçılar Parkı, Fenerbahçe Parkı ve Yıldız Parkı'nda düzenlenecek ücretsiz hafta sonu konser ve etkinlikleri ise tüm İstanbullulara açık. Konserlerden önce farklı alanlardan isimlerle yapılan Konsere Doğru söyleşileri bu yıl da devam ediyor. Festivalin yan etkinlikleriyle ilgili ayrıntılı bilgiyi muzik. iksv. org/tr/yan-etkinlikler adresinden inceleyebilirsiniz. İstanbul Müzik Festivali bu yılki edisyonunda, programındaki bazı konserlerin repertuvarlarına dair bilgiler verecek bir podcast serisini festival takipçileriyle buluşturuyor. Piyanist Can Çakmur'un hazırladığı serinin ilk bölümü 13 Ağustos Cuma günü İKSV'nin Spotify ve Apple Podcasts kanallarında yayında olacak. 49. İstanbul Müzik Festivali'nin tüm konserleri, COVID-19 önlemleri kapsamında alınacak tedbirlere uygun gerçekleştirilecek. Ayrıntılı bilgi için tıklayın. 49. İstanbul Müzik Festivali, 2019-2022 Festival Açılış Konseri Orkestrası olan Tekfen Filarmoni Orkestrası ile başlıyor. 18 Ağustos Çarşamba saat 20.00'de, Harbiye Cemil Topuzlu Açıkhava Tiyatrosu'nda gerçekleşecek konserde, şef Aziz Shokhakimov yönetimindeki Tekfen Filarmoni Orkestrası sahnede piyanist Anna Vinnitskaya'ya eşlik edecek. Yüksek Katkıda Bulunan Gösteri Sponsoru Tekfen Vakfı'nın desteğiyle gerçekleşecek konserde, cesur yorumlarıyla klasik müzik alanında kendine çok ayrı ve özel bir yer edinen piyanist Vinnitskaya, Şostakoviç'ten Prokofiev'e uzanan modern dönem repertuvarından eserlerle sahnede olacak. Konser öncesi, 49. İstanbul Müzik Festivali'nin bu yılki Onur Ödülü, Türk keman okulunun uluslararası temsilcisi Cihat Aşkın'a sunulacak. İKSV tarafından, geleceğin müzisyenlerinin yetişmesine katkıda bulunmak amacıyla 2012 yılından bu yana verilen Aydın Gün Teşvik Ödülü'nün 2019 yılı kazananı, keman sanatçısı Elvin Hoxha Ganiyev de ödülünü bu konser öncesinde gerçekleşecek törenle alacak. Fazıl Say, 19 Ağustos Perşembe saat 20.00'de Harbiye Cemil Topuzlu Açıkhava Tiyatrosu'nda, bir dünya bir de Türkiye prömiyeri ile festivale konuk oluyor. Say, Doğanın Sesi başlıklı konserde Gidon Kremer ve Yuri Bashmet gibi sanatçılarla oda müziği alanında birbirinden parlak işbirlikleri bulunan keman sanatçısı Friedemann Eichhorn ve üç ECHO Klassik, Diapason d'Or ve birçok prestijli ödülü kucaklayan casalQuartet ile buluşuyor. Fazıl Say'ın, pandemi döneminde bestelediği ve en iyi eserim diye nitelendirdiği yeni piyano sonatı Yeni Hayat'ın dünya prömiyeri festivalde gerçekleşecek. Sanatçının Kaz Dağları isimli keman sonatının da Türkiye prömiyerinin yapılacağı gecede, Say'ın Atatürk'ün Yalova'da bulunan Millet Çiftliği'ndeki çınar ağacı ve köşkün öyküsünü anlatan Yürüyen Köşk isimli eserinin yanı sıra Brahms ve Barber'dan eserler de seslendirilecek. Konser, Yüksek Katkıda Bulunan Gösteri Sponsoru Mercedes-Benz'in desteğiyle düzenlenecek. Festivalin ilk haftasında Rus ekolünün önde gelen temsilcilerinden, dünyaca ünlü viyolonselci, şef, piyanist ve klavsenci Alexander Rudin, ülkemiz müzisyenleri ve müzikseverleriyle kurduğu sağlam bağı daha da pekiştirmek için bir kez daha festivale konuk oluyor. 20 Ağustos Cuma saat 20.00'de Rahmi M. Koç Müzesi'nde, Nobel İlaç'ın gösteri sponsorluğunda gerçekleştirilecek konserde, Rudin, piyanist İris Şentürker ve viyolacı Efdal Altun ile bir araya gelecek. Ülkesinde Moskova Hükümet Ödülü, Rus Halkı Sanatçısı ve Devlet Ödülü'nün de sahibi olan Alexander Rudin'e geçtiğimiz yıl küresel salgın koşullarından dolayı sunulamayan İstanbul Müzik Festivali Yaşam Boyu Başarı Ödülü de bu konserde takdim edilecek."} {"url": "https://www.ithafsanat.com/5-denizbank-ilk-senaryo-ilk-film-yarismasinda-senaryo-kategorisi-basvurulari-basladi/", "text": "DenizBank ve Türkiye Sinema Audiovisuel Kültür Vakfı iş birliğinde hayata geçirilen 5. DenizBank İlk Senaryo İlk Film Yarışmasının İlk Senaryo bölümünün başvuruları başladı. Sinemanın en temel öğesi olan senaryo geliştirme konusunda ilk uzun metraj senaryolarını yazan senaristleri desteklemek ve yapım öncesinde Türk Sineması'nın yazınsal sorunlarına katkı sağlamak amacıyla DenizBank ile TÜRSAK Vakfı iş birliğinde gerçekleştirilen DenizBank İlk Senaryo İlk Film Yarışması'nda beşinci yıl heyecanı başladı. Her yıl yüzden fazla ismin katılım gösterdiği; yarışmacılara verilen desteğin yanı sıra çevrim içi etkinlikleriyle de senaryo yazmak isteyen herkesi deneyimli yönetmen ve senaristlerin eğitimleriyle ücretsiz olarak buluşturan yarışmanın İlk Senaryo bölümü için başvurular başladı. Yarışmanın bu yılki başvuruları 5 Kasım 2021 tarihine dek yapılabilecek. Kültür ve sanat yaşamına yeni zenginlikler katmak; ilk uzun metraj senaryosunu yazacak yazarların ve genç senaristlerin yolculuğundaki maddi ve manevi desteği sağlamak amacıyla bu yıl beşinci kez gerçekleştirilecek 5. DenizBank İlk Senaryo İlk Film Yarışması, bu yıl da eğitim ve etkinlikleriyle önemli bir misyon üstlenecek. Yarışmanın İlk Senaryo bölümünde başvurular devam ederken senaryo yazımı üzerine deneyimli isimler aracılığıyla çevrim içi olarak eğitimler verilecek. Ön Seçici Kurul'un değerlendirmesinin ardından ise yarışmada finale kalan 10 senariste Senaryo Geliştirme Eğitimi verilecek. Bu eğitimlerin sonunda birinci olan senaryo ise 6. Yıl Yapım Destek Platformu'na Doğrudan Katılım Hakkı kazanacak. DenizBank ve TÜRSAK Vakfı bu yıldan itibaren yarışmaya bir yenilik katarak Yapım Destek Platformu'nu hayata geçirecekler. Platform, proje geliştirme konusunda belirli bir aşamaya ulaşmış kaliteli yapımlara ihtiyaç duydukları maddi desteği sağlamayı ve DenizBank ile TÜRSAK Vakfı markalarının verdiği güç ile daha geniş kitlelere ulaşmalarını amaçlayacak. Yapımcı ve finansal plan zorunluluğu getirilecek bu yarışmanın jüri üyeleri ise dağıtım ve yapım alanında isimlerden seçilecek ve bununla da yarışmacıların henüz Pitching aşamasında doğru isimler ile iletişim kurması sağlanacak. Seçilecek 10 finalist ise TÜRSAK Sinema Eğitimleri'ne burslu olarak katılabilecek. Eğitimlerin sonunda birincilik ödülünün sahibi 50.000 TL maddi destek almaya hak kazanacak. 5. DenizBank İlk Senaryo İlk Film Yarışması'nın İlk Senaryo başvurularında son tarih 5 Kasım 2021 olup yarışmayla ilgili ayrıntılı bilgiler ve güncel duyurular ilksenaryo. com adresi ve TÜRSAK Vakfı'nın sosyal medya hesaplarından takip edilebilir."} {"url": "https://www.ithafsanat.com/6-kisa-film-atolyesi-basvurulari-basliyor/", "text": "Köprüde Buluşmalar kapsamında düzenlenen 6. Kısa Film Atölyesi, 15-24 Kasım tarihleri arasında gerçekleşecek. İstanbul Kültür Sanat Vakfı tarafından gerçekleştirilen ve Anadolu Efes'in ana destekçisi olduğu Köprüde Buluşmalar, 2017 yılında İstanbul Kalkınma Ajansı'nın desteği ile başlattığı ilk ve ikinci kısa filmini yapacak yeni nesil genç sinemacılar için Kısa Film Atölyesi'ne devam ediyor. TC Kültür ve Turizm Bakanlığı desteğiyle ve 2016 yılından bugüne Uluslararası Dikey Kısa Film Yarışması ile geleceğin yeteneklerine ışık tutan Nespresso sponsorluğunda gerçekleşecek olan Köprüde Buluşmalar 6. Kısa Film Atölyesi, bu yıl da sinemacıların proje ve filmlerini geliştirmelerine destek olmak amacıyla, COVID-19 önlemleri kapsamında alınacak tedbirlere uygun olarak hibrit veya çevrimiçi olarak gerçekleşecek. Asteros Film desteğiyle, kısa filmlerin sinema sektöründeki önemine dikkat çekmeyi ve uluslararası seviyede yapımların artmasına katkıda bulunmayı amaçlayan atölyelerin altıncısı için son başvuru tarihi 17 Eylül! Başvurular arasından seçilecek 5 kısa film projesinin yazar, yönetmen ve yapımcıları projelerini deneyimli yönetmen, yazar ve yapımcılar ile grup çalışması formatında geliştirecekler. Ayrıca görüntü yönetmeni, sanat yönetmeni, cast direktörü, yönetmen asistanı ve yapım amiri ile yapılacak derslerde yapım sürecine hazırlanacaklar. Atölyenin amaçlarından biri de sinemacılar arasında işbirliği ve iletişimi geliştirmektir. Atölyenin sonunda ekipler yapımcı yönetmen çalışması disiplinini geliştirmiş ve eğitmenler ile birlikte projelerinin profesyonel sunum dosyasını hazırlamış olacaklar. Atölyeye katılan sinemacılara sertifika verilecek. Şimdiye kadar atölyeye katılan filmlerden Aylin, Bugün Ölmek İstemiyorum ve Manzara çekimlerini tamamladı. Aylin filmi dünya prömiyerini Palm Springs Uluslararası Film Festivali'nde yaparken yönetmenliğini Deniz Göktaş'ın üstlendiği Tatilin İlk Günü çekimlerini tamamladı ve Sami Morhayim'in yönetmenliğini ve Hilal Şenel'in yapımcılığını üstlendiği Susam projesi Sinema Genel Müdürlüğü tarafından desteklendi ve 40. İstanbul Film Festivali Kısa Film Seçkisi'nde yer aldı."} {"url": "https://www.ithafsanat.com/acelya-akkoyun-insan-kendi-ozunu-yasamali/", "text": "Ünlü oyuncu Açelya Akkoyun İyi ki Kadınım isimli kitabıyla sevenleriyle buluştu. Yediveren Yayınlarından çıkan kitabında kadının gücünü hatırlatan Akkoyun, konfor alanından çıkmanın önemine dikkat çekiyor. Açelya Akkoyun'u ilk kez Kenter Tiyatrosunda Üç Kız Kardeş isimli oyunda izledim. Mimar Sinan Üniversitesi Devlet Konservatuvarı Tiyatro Bölümü öğrencilerinin sahnelediği, her birinin müthiş bir performans sergilediği bir oyundu. Açelya Akkoyun, sahnede devleşen genç ve geleceği çok parlak bir oyuncu olarak dikkat çekerken izleyici yıldız ışığı ne demek çok net görebiliyordu. İstanbul Şehir Tiyatrolarında, altı yıl çeşitli oyunlarda rol alan ünlü sanatçı, kariyerine sunucu ve dizi oyuncusu olarak devam etti ve ekranların sevilen isimleri arasında yer aldı. Son olarak İyi ki Kadınım isimli kitabıyla sevenleriyle buluşan Açelya Akkoyun, kadının yerinin, anne kutsallığı ya da kadın namusu gibi sınırlarla çizilmesini reddediyor ve eşitliğin önemine dikkat çekiyor. Toplumsal cinsiyet eşitsizliğin sadece bir kadın haksızlığa uğradığında ya da şiddete maruz kaldığında gündem olmasını eleştiriyor ünlü oyuncu. Oysa her an küçük kızın bir göz yaşlarından yaşlı bir kadının sessiz kabullenişlerine kadar hayatımızın içinde yer alıyor bu eşitsizlik. Peki ya çözüm ne olmalı? Çözüm, bireyin bütün yeteneklerini tam ve özgürce geliştirebileceği toplumsal ortamın yaratılmasıyla mümkün. Bu doğal talebi sunacak toplumun doğuşu ise dünya nüfusunun yarısını oluşturan kadınların düşük olan toplumsal statüleri reddetmesiyle mümkün. İlk adımı kadının atması gerektiğini düşünen Açelya Akkoyun, konfor alanını zorlamanın en güzel yanının bunu kendini kendine hatırlatmak olduğuna inanıyor. Tiyatro benim için bir başlangıç ve bir serüvendir. Hayatımdaki yerini şu an seyirci olarak değerlendiriyorum. Ama tabii bir gün sahnede bir şey yapacağım. Hedeflerimin arasında var. Tiyatronun hepimizin hayatında olması, yaşatılması, yer alması gerektiğine, tiyatronun da kendi içinde geliştirilmesi gereken bir yer olduğuna inanıyorum. Öncelikle beni yazar olarak gördüğünüz ve bunu değerlendirdiğiniz için teşekkür ederim. Bu bir macera mı? Evet, bir macera. Yazar demek için kendinizi geliştirmek, dünyaya daha iyi bakmak, daha iyi değerlendirmek gerekiyor. Yazarlığın y'sinin başlangıcı olarak görüyorum bu kitabı. Belki iki üç proje sonra daha net cevaplar verebilirim. İyi ki Kadınımı isteyen okusun. İyi kiyi hisseden herkes okusun. Kadınım diyerek kadını ayrıştırmıyorum. Kadın yücedir, kadın büyüktür demiyorum. Ben, kadın olarak doğduğum için kendimin en iyilerini, iyi ki'lerini anlatmak istediğim bir yerden anlatıyorum. Yoksa iyi ki insanız. Benim başlığım kadındı. Erkek olsaydım İyi ki Erkeğim kitabını yazardım. Onların da okumasını rica ediyorum. Aslında Türkiye bazında bakarsak objektifi bayağı daraltmış oluruz. Dünyaya baktığınız zaman, kadın yapabileceklerini annelik ya da eş olma kutsallığı içinde sınırlandırmış oluruz. Zaten benim İyi ki dememdeki niyet, iddia değildi. İyi kiyi bir oluş olarak koymaktı. İddia gibi algılanması üzücü olur benim için. Ama tabii, ilgi çeksin diye editörüm ve yayınevi ile birlikte verdiğimiz bir karardı. Oradaki iyi ki, İyi ki o değilim anlamında değil. İyi ki potansiyellerim bu anlamında. Dünyada kadının yerini ve kadının sesini, anne kutsallığı ya da kadın namusu, mahremiyeti gibi hapishanelere sokmamak gerekiyor. Kadının üretkenliğinden faydalanabilmek ve kadının konfor alanından çıkmasını sağlayabilmek adına yazılmış bir kitap. Kadının konfor alanını zorlamanın en güzel yanının da bunu kendini kendine hatırlatmak olduğuna inanıyorum. Yoksa tabii ki anne olmak çok değerli, baba olmak kadar. Kadının namusu, bir erkeğin namusu kadar değerli. Buralardan çıkalım artık. Kadının yapabileceklerini bu dünyaya verelim diye bu kitabı yazdım. Kadının eşitliğinin hakkını savunduğu nokta değil, hakkını yerine getirdiği noktada olacağına inanıyorum. Savunmaya bırakmadan hakkını yerine getirirse savunmasına gerek kalmayacaktır. Bunun başlangıcını kadının yapması gerekir. Dişil ve eril ifadesini çok güzel söylemişsiniz. Dişil ve eril enerji, insanın beynindedir. Var oluşundaki üreme organında değildir. Bir üreme organı, bir insanın cinsiyetini belli edebilir ama dişil ve eril enerjisini beyni ve davranışları belli eder. Bir kadının eril enerjisini yükseltip kadınlığından vazgeçmesi de kadına bir acizlik getirir. Eğer bu yapısında yoksa ve erilliğini toplumsal bir güç olarak koyuyorsa acizliğini gösterir. İnsanın kendine ait olanı araştırması gerektiğine inanıyorum. Kendine ait bir tavrı koyması gerekir. Erkek gibi kadın ya da feminen bir erkek, kendinden vazgeçişi gösteriyor. Bu çok üzücü. Hiçbir insanın kendi özünü ifade etmeyen bir duruşla var olmasını istemem. Bu kitapla ilgili bir mesaj verme kaygısından daha çok dünyaya buradan bakalım mesajıydı. Öyle de bir iddiam yok. Kitleleri sürüklemek gibi bir iddiam yok. Ben bir halde ve düşüncedeyim. Sadece bunu paylaşmak istedim. Bunu okumak isteyen ve değer verenlere müteşekkirim. Ama kimseyi yönlendirmek, kimseye bu yol daha doğru diye tabiri caizse parmak sallamak gibi bir derdim yok. Olmadı da hiçbir zaman hayatımda. Ben bir hal ve düşüncedeydim ve o hali paylaşmak istedim. Evet, eğitimler veriyorum. Eğitim aldığım için vermek durumunda kalıyorum. İnsan önce kendini eğitmeli. Eğitim almalı ve eğitim hiç bitmemeli. Aldığı eğitimi de kendi yorumuyla faydalı bir alanda sunmaya çalışma çabası içinde olmalı. Ben de tam da böyle bir insanım. Eğitim almaya, vermeye birlikte büyümeye kararlıyım. Ekranda olma meselesi bir alışkanlık, değil mi? Umarım güzel bir projede görüşürüz. Ben her zaman bir mecrada olacağım. Belki bir iPad ekranında, belki televizyon ekranında belki de bir telefon ekranında. Sürprizlerle dolu bir yıl geçiriyoruz. Sanırım daha çok eğitim alanında bilgi alıp bilgi verme alanında buluşacağız. Aslında dünya dizileri, Türk dizileri diye ayırmamak gerekiyor. Kendi tarzları içinde ülkeler kendi coğrafyaları ve etnik kültürlerinin yansımalarını gösteriyor. Teknolojiler birleştikçe gelişen teknolojiye her ülke kendi etnik kökeni ile baktıkça kendi içinde bir gelişim gösteriyor. Sizin ülkeniz bu konudaki gelişimini daha hızlı tüketen yolu tercih ediyorsa onu yaşıyorsunuz. Coğrafya, kaderinizdir oluyor. Türk dizilerinin gün geçtikçe daha güzel olduğunu görüyorum. Senaryolar reklam verene göre yapılmasa konular reklama göre uzatılmasa daha hızlı geçilse daha verimli olacaktır. Platformlar bunu destekleyecektir ve insanlar daha kısa diziler izleme imkanı bulacaktır diye düşünüyorum. Kızım Alya ne istiyorsa onu olmasını öneririm. Oyuncu olmak isterse desteklerim ama tabii ki emek vermediği hiçbir işi kendisine yakıştırmasını tercih etmem. Umarım o da bunu tercih etmez. Emek verdiği her alanda ebeveyn olarak onu destekleyeceğimizi, onun yanında olacağımızı hissettireceğimize inanıyorum. Çok güzel bir soru teşekkür ediyorum. Can dediğiniz için burada buluştuk. İşte ben meseleye oradan bakıyorum: Can. Bunun hayvanı, bitkisi, insanı yok. Can, cana emanettir. Canına sahip çıkmak istiyorsan, cana sahip çıkacaksın. Ben de kendimce şefkatli, sevgi dolu olmaya çalışıyorum. Elimden geldiğince yapabildiğim kadar beni sevenlere ve takip edenlere Biz bütünüz, lütfen böyle bakalım diye anlatmak istiyorum kendi gönlümü. Dediğim gibi can, cana emanet, herkes Allah'a emanet."} {"url": "https://www.ithafsanat.com/acilan-sinema-salonlarinda-izleyebileceginiz-9-yeni-film/", "text": "Sinema salonlarının açılmasıyla birlikte bugün, 9 film vizyona giriyor. Tüm dünyayı etkisi altına alan koronavirüs salgını önlemleri kapsamında kapanan sinemalar yeniden kapılarını açıyor. Kademeli normalleşmenin son etabının hayata geçirilmesiyle birlikte yeniden sinemaseverlerle buluşacak olan sinema salonlarında bugün, 3'ü yerli 9 film gösterime girecek. Konusu: Özel Çamlıca Lisesi öğrencileri Kıbrıs'ta düzenlenen geleneksel liselerarası yaz oyunlarına katılmaya hak kazanır. Okulun sahibi olan Pinti Lütfullah, yarışmaya katılacak öğrencileri fen bölümünden seçmeye karar verir. Hababam Sınıfı, seçilen dört öğrencinin kim olduğunu öğrendiklerinde vakit kaybetmeden bir plan yapar. Kıbrıs'a gidileceği gün, seçilen dört öğrenci yerine uçakta Yakışıklı, Racon, Format ve Dede Kıbrıs bulunur. Yarışma ile ilgilenmeyen ekibin tek amacı güzel bir tatil geçirebilmektir. Ancak bu yarışma Hababam'ın arkadaşlığın ve birlik olmanın ne demek olduğunu anlamalarını sağlar. Konusu: Şemsi, uzun yol şoförlüğü yaparak geçimini sağlayan genç bir adamdır. Bir gün dağ yolundan geçerken Fidan adında genç bir kız rastlayan Şemsi, kıza yardımcı olabilmek için onu İstanbul'a götürür. Ancak kısa bir süre sonra Fidan'ın teröristler tarafından ayartıldığını ve onun canlı bomba eylemlerinde kullanılacağını öğrenir. Fidan'ı İstanbul'a getirmekle genç kadının gerçekleştireceği katliamda sorumluluğu olduğunu düşünen Şemsi, eylem gerçekleşmeden önce Fidan'ı bulup onu terör örgütünden kurtararak, ailesinin yanına götürmeye karar verir. Konusu: Ehrimen Kanlı Yol, korku filmi çeken bir ekibin yaşadıklarını konu ediyor. Bir film ekibi, Kanlı Yol adında bir korku filmi çekmeye karar verir ve bunun için Anadolu'daki bir köye gider. Ancak çekimin başlamasından önceki gece film ekibi aynı kabusu görür. Bu durumun iyiye işaret olmadığını düşünüp, tedirgin olan ekip, İstanbul'a geri döner. Yönetmen Fatih, görüntü yönetmeni Gürsel, sanat yönetmeni Meyra ve sesçisi İsmail yaşanan olayları araştırmak için köyde kalmaya karar verir. Konusu: Hızlı ve Öfkeli 9, geçmişinden gelen bir tehdide karşı mücadele etmek için zorunda kalan Dom ve ekibinin hikayesini konu ediyor. Dominic Toretto'nun artık tek önceliği oğlu Brian'ı korumaktır. Oğlu ve Letty ile birlikte gözlerden uzak sakin bir yaşam süren Toretto, istese de geçmişinden kurtulamaz. Bu kez geçmişi ile yüzleşmek zorunda kalan Toretto, siber suçlu Cipher ile birlikte çalışan terk edilmiş kardeşi Jakob'a karşı savaşmak zorunda kalır. Ekibi ile yeniden bir araya gelen Dom, kardeşinin lideri olduğu dünyayı yıkacak olan planı durdurmak için zorlu bir mücadeleye girişir. Konusu: Cruella, yaptığı tasarımlarla adını duyurmaya çalışan, yetenekli bir kız ve genç bir dolandırıcı olan Estella'nın hikayesini konu ediyor. Zeki ve yaratıcı bir kız olan Estella'nın hayatı, onun haylazlık hevesini takdir eden iki hırsızlı arkdaş olmasıyla bambaşka bir hal alır. Genç kız, arkadaşlarıyla birlikte kendisine Londra'nın sokaklarında bir hayat kurar. Moda konusunda oldukça yetenekli olan Estella, bir moda efsanesi olan korkutucu Barones von Hellman'ın dikkatini çekmeyi başarır. İkisinin kurduğu ilişki, Estella'nın kötü tarafını kabullenip Cruella'ya dönüşmesine neden olur. Konusu: Yaşlı bir kadın olan Edna, aniden ortadan kaybolduğunda yetkililer kızı Kay'e ulaşır. Kay annesinin kaybolduğunu öğrenir öğrenmez kızı Sam ile birlikte çocukluğunun geçtiği, annesinin yaşadığı eve gider. Kay ve Sam, Edna ile ilgili bir haber almayı umarak evde beklemeye başlar. Aradan geçen birkaç günün ardından Edna birden ortaya çıkar. Nerede olduğunu açıklamayan Edna, göğsündeki büyük çürük dışında zarar görmemiş gözükür. Günler geçtikçe Edna'nın tuhaf davranışlar sergilemesi Kay ve Sam'i tedirgin etmeye başlar. Çok geçmeden Kay ve Sam, evde sinsi bir varlığın Edna'nın kontrolünü ele geçirmeye çalıştığını keşfeder. Konusu: Salinger Yılım, bir edebiyat ajansında işe başlayan genç bir kadının hikayesini konu ediyor. Joanna, yazar olma hayalini kuran genç bir kadındır. Hayalini gerçekleştirmek için New York'a giden Joanna, burada J. D. Salinger'in edebiyat ajansında iş bulur. Eksantrik patronu Margaret, Joanna'yı Salinger'ın hayranlarından gelen mektuplara cevap vermekle görevlendirir. Dünyanın dört bir yanından gelen mektupları okuyan Joanna, mektuplara standart cevaplar yazmaktan pek de hoşnut değildir. Mektupları içinden geldiği şekilde yanıtlamaya başlayan Joanna, bu süreçte kendi sesini bulmaya çalışır. Konusu: Undine, Berlin'de yaşayan bir tarihçidir. Küçük dairesinde basit bir hayatı olan Undine, sevgilisi tarafından başka bir kadın için terk edilince farklı bir inanışa kapılır. İnandığı mite göre Undine kendisini aldatan adamı öldürmeli ve bir zamanlar kendisini çağıran suya geri dönmelidir. Ancak efsanenin aksine Undine, kimseyi öldümek istemez. Tam da bu sırada karşısına Christoph adında bir adam çıkar. Undine, ilk görüşte aşık olduğu Christoph ile ilişki yaşamaya başlar. Başlarda her şey yolunda gider; ta ki Christoph'un kendisinde bir şey sakladığını düşünene kadar. Kendisini ihanete uğramış gibi hisseden Undine, yeniden bir karar vermek zorunda kalır. Konusu: Lux terna, caddılar hakkında çekilen bir filmin setinde yaşananlara odaklanıyor. Aktris olan Charlotte Gainsbourg ve Beatrice Dalle, caddılar hakkında çekilecek bir filmde rol alır. İki oyuncu setteyken teknik problemler ve psikotik gecikmeler, çekimin yavaş yavaş kaosa sürüklenmesine neden olur. Film ayrıca kamera arkasında yaşananları, sinema sevgisini ve bir setin histerini yansıtıyor."} {"url": "https://www.ithafsanat.com/akbank-kisa-film-festivali-senaryolarinizi-bekliyor/", "text": "Akbank Kısa Film Festivali kapsamında düzenlenecek senaryo yarışması için son başvuru tarihi 24 Aralık 2021. 18. Akbank Kısa Film Festivali kapsamında düzenlenecek olan Akbank Kısa Film Forum, Türkiye'de kısa film yapım olanaklarını artırmayı, sinema sektörünün gelişimini desteklemeyi, yapımcı ve yönetmenlerin yeni filmlerine maddi ve manevi katkı sunarak üretimi teşvik etmeyi amaçlıyor. 24-25 Mart 2022 tarihleri arasında beşinci kez düzenlenecek olan Akbank Kısa Film Forum'da yapım desteği ödüllü bir kısa film senaryo yarışması gerçekleştirilecek. Ön seçici kurulun yarışmaya katılan aday senaryolar arasından belirlediği sekiz senaryonun senaristlerinin, jüri üyelerine yapacakları 15'er dakikalık sunumun ardından belirlenecek olan en başarılı senaryo Akbank Sanat tarafından 5 bin TL ile ödüllendirilecek. 18 Akbank Kısa Film Festivali yarışması başvuru formları, Akbank Sanat ya da www."} {"url": "https://www.ithafsanat.com/altin-guvercinin-24-yillik-seruveni-bir-notanin-hikayesi/", "text": "Türkiye'nin pop müzik alanında düzenlenen ilk ve tek beste yarışması olan Kuşadası Altın Güvercin Beste Yarışması kapsamında ünlü televizyoncu Okan Bayülgen ve ekibi tarafından hazırlanan Bir Notanın Hikayesi adlı belgesel seyirci ile buluşacak. Belgesel, ilk kez düzenlendiği 1986 yılından günümüze Altın Güvercin Beste Yarışması'nın yolculuğunu ünlü sanatçıların tanıklıkları ve anıları ile birlikte ekrana yansıtacak. Aydın Büyükşehir Belediyesi, Kuşadası Belediyesi ve Kuşadası Altın Güvercin Kültür Sanat ve Tanıtım Vakfı tarafından 6-12 Eylül tarihleri arasında düzenlenecek olan 24. Kuşadası Altın Güvercin Beste Yarışması'nda bu yıl belgesel sürprizi yaşanacak. Ünlü televizyoncu Okan Bayülgen ve ekibi tarafından 24 Yıllık Bir Müzik Serüveni... Kuşadası Altın Güvercin Beste Yarışması Belgeseli başlığıyla hazırlanan Bir Notanın Hikayesi adlı belgeselin prömiyeri 8 Eylül'de Tarihi Kervansaray'da gerçekleşecek. Okan Bayülgen'in kendine has üslubu ile seslendirdiği belgesel, yarışmanın tarihsel sürecini aktarırken Kuşadası'nın tanıtımına da katkı sunacak. Bir Notanın Hikayesi, Kuşadası'nın marka organizasyonlarından olan Altın Güvercin serüvenini, yaratıcılarının ve yarışma ile özdeşleşmiş önemli isimlerin aracılığıyla ortaya koyacak. Erol Evgin, Nükhet Duru, Fatih Erkoç, İzel, Metin Özülkü gibi ünlü sanatçıların anıları ile renklenen belgeselde Kuşadası Belediyesi eski başkanlarından Engin Berberoğlu, yarışmanın koordinatörü Ali Rıza Türker ve 6 yıllık bir aranın ardından yarışmayı yeniden Kuşadası ile buluşturan Kuşadası Belediye Başkanı Ömer Günel ve KUSAV Başkanı Levent Köylü ile yapılan söyleşiler de yer alıyor. Bir Notanın Hikayesi, 9 ve 10 Eylül tarihlerinde saat 21.00'da Tarihi Kervansaray'da tekrar sanatseverlerle buluşacak. Okan Bayülgen tarafından hazırlanan ve seslendirilen belgeselin yönetmenliğini Rahşan Gürkan, genel koordinatörlüğünü Özgür Çakıt yapıyor. Belgeselin senaryosu ise Murat Tolga Şen'e ait."} {"url": "https://www.ithafsanat.com/ankyra-barokun-konseri-is-sanatin-youtube-kanalinda/", "text": "Ankaralı müzisyenlerin oluşturduğu, Barok dönem eserleri üzerine uzmanlaşan Ankyra Barok'un İş Sanat için hazırladığı konseri 8 Aralık Çarşamba saat 20.30'da İş Sanat'ın YouTube kanalında yayınlanacak. Konser, ilk gösteriminden itibaren sezon boyunca İş Sanat'ın YouTube kanalında ücretsiz erişime açık olacak. Yunus Asilkan Çelik, Elif Ece Kaya, Ebru Tamer, Ayça Akünal, Yağmur Tekin, Yusuf Çelik, Gizem Sözeri ve Cem Çeliksırt'ın bir araya gelerek kurduğu topluluk konserde dönemin önemli temsilcileri Antonio Vivaldi'nin Çello Konçertosu ve Lavta Konçertosu ile George Friedrich Handel'in Sarabande ve La Chia Qiu Pianga eserlerini seslendirdi. Konserin çekimleri ise Türkiye İş Bankası İktisadi Bağımsızlık Müzesi'nde yapıldı. İtalyan mimar Giulio Mongeri tarafından 1929 yılında İş Bankası'nın 3. Genel Müdürlüğü olarak inşa edilen bina, erken Cumhuriyet dönemi mimarisinin günümüze ulaşmış en önemli örneklerinden biri olarak kabul ediliyor. Batı ve Osmanlı mimarisi ile Art Nouveau ve Neo Rönesans akımlarının izlerini taşıyan, Ankara Ulus'taki simge yapılar arasında yer alan tarihi bina, milli iktisat tarihi açısından büyük önem taşıyan bugüne kadarki birikimini toplumla paylaşmak üzere 2019 yılında müzeye dönüştürdü."} {"url": "https://www.ithafsanat.com/antepten-manchestera-yuruyus-kucuk-amal/", "text": "Suriyeli 9 yaşındaki mülteci kız çocuğu Küçük Amal'ın hayatını anlatan, gezici kültür sanat festivali; Yürüyüş Projesi için hazırlanan 3,5 metre yüksekliğindeki kuklanın İngiltere'ye uzanan yolculuğu Gaziantep'te atacağı ilk adımla başlayacak. The Jungle ile yakaladıkları olağanüstü başarının ardından Good Chance, dünyaca ünlü War Horse yaratıcıları Handspring Kukla Kumpanyası işbirliğinde şu zamana kadarki en özel çalışmasını sunar: Yürüyüş Amir Nizar Zuabi'nin sanat yönetmenliğinde, mültecileri destekleyen, gezici sanat ve umut festivali. 2021 yılında, Suriye-Türkiye sınırından Birleşik Krallık'a uzanan, Türkiye ayağında Sığınmacılar ve Göçmenlerle DAyanışma Derneği ve İstanbul Kültür Sanat Vakfı'nın desteklediği Yürüyüş; ünlü sanatçıları, önemli kültür kurumlarını, toplulukları ve insani yardım kuruluşlarını, şimdiye kadar denenmiş en yenilikçi ve maceraperest kamuya açık sanat eserlerinden birini gerçekleştirmek üzere bir araya getirecek. Yürüyüş'ün kalbinde, bir Handspring Kukla Kumpanyası yaratımı olan 3.5 metro boyundaki bir mülteci kız çocuğu kuklası, 'Küçük Amal', yer alıyor. Yerlerinden edilmiş, çoğu ailesinden ayrı düşmüş tüm çocukları temsil eden Küçük Amal 8,000 km'yi aşan yolculuğu boyunca şu acil mesaja beden verecek; Bizi unutmayın. Olağanüstü bu küresel değişim döneminde, Yürüyüş, olağanüstü bir sanatsal tepki: Paylaşılan insanlığın yeni hikayesini anlatacak; sınırları, siyaseti ve dili aşan kültürel bir odesa. Böylece dünya; yerlerinden edilmiş, her biri ayrı bir yaşam öyküsüne sahip ve şimdi küresel pandemi karşısında her zamankinden daha da savunmasız o milyonlarca çocuğu hatırlasın. Yürüyüş, uluslararası festivalle bir dayanıklılık etkinliğinin bir aradalığı. 3.5 mt boyunda bir kukla olan Küçük Amal Avrupa kıtasını boydan boya yürürken milyonlarca genç mültecinin hikayesine ışık tutacak. Sekiz ülkeden geçecek olan Küçük Amal, güzergahı boyunca şehir merkezlerinde, kasabalarda ve köylerde düzenlenecek yüzlerce kültürel etkinlikle karşılanacak. Daha yola çıkmadan, iddiasının boyutları şimdiden insanların hayal gücünü harekete geçiriyor. Amal; çoğu refakatsiz, ailelerinden ayrı düşmüş çocuklar; hayatı tehdit eden koşullarda görülmemiş yolculuklara çıkmaya zorlamış tüm çocuklar için yürüyecek. Küçük Amal biz onları unutmayalım diye yürüyecek. Küçük Amal'ı şu etkinliklerde karşılamak mümkün."} {"url": "https://www.ithafsanat.com/arnica-art-land-cagdas-sanat-calistayi-sergisi-sanatseverlerle-bulustu/", "text": "Küçük ev aletleri sektöründe, tasarım odaklı yaklaşımıyla birçok yeniliğe imza atan Arnica, sanata verdiği desteği özel bir proje ile pekiştirdi. Sanatın büyük kentlere sıkışmasını önlerken, Mersin'i çağdaş sanat merkezlerinden birisi haline getirmek için hayata geçirilen Arnica Art Land Sanat Çalıştayı, ilk fazını bir sergiyle tamamladı. Proje kapsamında Mersin Borcak Yaylası'nda bir araya gelen 32 sanatçının ürettiği eserler, 2 Haziran'da Mersin Güzel Sanatlar Galerisi'nde açılan sergiyle sanatseverlerle buluştu. Arnica tarafından geçen yıl Mersin Borcak Yaylası'nda düzenlenen 1. Arnica Art Land Sanat Çalıştayı'nda ortaya çıkan eserler, Mersin Güzel Sanatlar Galerisi'nde açılan sergide sanatseverlerle buluşuyor. Serginin açılışı, 2 Haziran'nda Mersin Valisi Ali Hamza Pehlivan, ressam Ahmet Yeşil ve çok sayıda davetlinin katılımıyla gerçekleştirildi. Açılışta konuşan Arnica Yönetim Kurulu Başkanı, Arnica Art Land Kurucusu ve Danışma Kurulu Başkanı Senur Akın Biçer, Mersin'in adını çağdaş sanatla güçlendirecek bu projeyi hayata geçirmekten büyük mutluluk duyduklarını, sanatı desteklemeyi sürdüreceklerini belirtti. Sergi, 30 Haziran'a kadar devam edecek. Arnica tarafından başlatılan Arnica Art Land Sanat Çalıştayı, ilk yılında Azerbaycan'dan katılan bir sanatçının yanı sıra Türkiye'nin farklı illerinden ressamların bir araya geldiği bir çağdaş sanat projesi olarak hayata geçirildi. Mersin Borcak Yaylası'nda 23-30 Ağustos 2022 tarihleri arasında doğayla iç içe 30 dönüm ormanlık alanda Denizhan Özer'in küratörlüğünde gerçekleştirilen çalıştaya 32 sanatçı katıldı. Sanatçıların çalıştay sürecinde ortaya koyduğu eserler önce Arnica'nın Mersin Tarsus Organize Sanayi Bölgesi'ndeki fabrikasında sergilendi. Ülkemizin önde gelen çağdaş sanat platformlarından biri olma hedefiyle yola çıkan Arnica Art Land, Mersin'i bir çağdaş sanat merkezi haline getirirken, ülkemizin adını uluslararası sanat çevrelerinde daha bilinir kılmak ve Mersin'e bir çağdaş sanat müzesi kazandırmak amacıyla uzun vadeli bir proje olarak tasarlandı. Türk resminin usta kuşak, orta kuşak ve genç kuşak sanatçılarını bir araya getiren çalıştay, ayrıca Türkiye'nin birçok kentinden, farklı üsluplarda eserler üreten sanatçıların buluşmasını sağladı. Arnica Art Land Artistik Direktörü ve Küratör-Sanatçı Denizhan Özer de Bu çalıştay, sanatın İstanbul aksı üzerinden çıkarılıp Anadolu'ya yayılması için atılmış önemli adımlardan birisidir. Türkiye'ye getirdiğimiz sanat enerjisini daha sonraki dönemlerde Türk sanatını tanıtmak amacıyla yurt dışına da taşımayı planlıyoruz dedi. Özer, Arnica Art Land Sanat Çalıştayı'nın ikincisinin, temmuz ayında, birer haftalık üç dönem halinde yaklaşık 50 sanatçının katılımıyla gerçekleştirileceğini belirtti. Açılışın ardından sergiyi gezen davetliler, 1. Arnica Art Land Sanat Çalıştayı sürecini özetleyen belgeseli de izledi. Mersin Güzel Sanatlar Galerisi'nde 30 Haziran'a kadar açık kalan sergi, haftanın her günü 08.00-17.00 saatleri arasında gezilebilir. 1. Arnica Art Land Sanat Çalıştayı sürecini özetleyen belgeseli izlemek için aşağıdaki linke tıklayınz. Arnica Art Land Çalıştayı hakkında ayrıntılı haberimizi incelemek için lütfen linklere tıklayınız."} {"url": "https://www.ithafsanat.com/arnica-art-land-sanat-calistayi-ikinci-kez-borcak-yaylasinda-gerceklesti/", "text": "Sanatın büyük şehirlere sıkışmasını önlerken, çağdaş sanata yeni bir platform kazandırmak amacıyla Arnica tarafından hayata geçirilen Arnica Art Land Sanat Çalıştayı'nın ikincisi Mersin Borcak Yaylası'nda gerçekleşti. 14 Temmuz-4 Ağustos tarihleri arasında birer haftalık üç dönem halinde düzenlenen çalıştay Türkiye ve dünyanın farklı ülkelerinden 50 sanatçıyı bir araya getirdi. Arnica Art Land Sanat Çalıştayı Kurucusu ve Danışma Kurulu Başkanı Senur Akın Biçer, Bu yıl üç hafta boyunca resim ve heykel sanatının çok kıymetli isimlerini ağırladık. Arnica Art Land Sanat Çalıştayı'nın Türkiye'nin sanat atmosferini güçlendiren bir etkinlik haline gelmesi mutluluk verici. Çünkü toplumdaki sanat okuryazarlığını artırarak sanatı hayatın her alanına yaymayı hedefliyoruz dedi. Küçük ev aletleri sektörünün yenilikçi markası Arnica tarafından hayata geçirilen Arnica Art Land Sanat Çalıştayı, ikinci yılında sanatın farklı disiplinlerine ev sahipliği yaptı. Mersin Borcak Yaylası'nda birer haftalık üç dönem olarak 14 Temmuz-4 Ağustos tarihlerinde gerçekleşen çalıştaya Türkiye'den ve Fransa, Gürcistan, İran, Rusya gibi farklı ülkelerden 53 ressam ve heykeltraş katıldı. Doğa ve sanatı buluşturan çalıştay boyunca resim ve heykel alanında çeşitli üsluplarda çalışan sanatçılar, sanatın her yönüyle konuşulduğu etkinlikler, çevre gezileri, atölyelere katılırken çağdaş sanata yeni eserler kazandırdılar."} {"url": "https://www.ithafsanat.com/arnica-art-land-sanat-calistayinda-uretilen-eserler-sergileniyor/", "text": "Arnica Art Land Sanat Çalıştayı'nda üretilen eserler 2-30 Haziran 2023 tarihleri arasında Mersin Güzel Sanatlar Galerisi'nde sergilenecek. Ülkemiz çağdaş sanatına önemli bir katkı sunmak amacıyla Mersin'in Borcak Yaylası'nda 23-30 Ağustos 2022 tarihleri arasında 32 sanatçının katılımıyla düzenlenen Arnica Art Land Sanat Çalıştayı'nda üretilen eserler, sanatseverlerin beğenisine sunuluyor. Mersin Güzel Sanatlar Galerisi'nde 2-30 Haziran 2023 tarihleri arasında düzenlenecek sergide, 80'i aşkın eser yer alacak. Arnica Art Land Çalıştayı hakkında ayrıntılı haberimizi incelemek için lütfen linklere tıklayınız."} {"url": "https://www.ithafsanat.com/arnica-art-lande-katilan-sanatcilar-anlatiyor/", "text": "Arnica desteğiyle hayata geçirilen Arnica Art Land Sanat Çalıştayı, ülkemizin çeşitli kentlerinden ve Azerbeycan'dan olmak üzere 32 sanatçıyı ağırladı. Sanatçılar çalıştay ile ilgili düşüncelerini İthaf için dile getirdiler. Diğer sanatçı arkadaşlarla birlikte böylesi önemli bir etkinliğe katılmış olmaktan son derece mutluyum. Çok farklı teknikte çalışan, genç ve orta kuşak sanatçılar bir aradaydı. Bu tür etkinliklerin yarattığı en önemli etki, sineri oluyor. Çalıştay, büyük bir motivasyon oluşturdu. Pandemi sonrasında insanların, sanatçıların ve sanatseverlerin böyle bir ortama gerçekten ihtiyacı vardı. Benim çalıştayın hemen arkasından bir sergi hazırlığım vardı, çalıştay bende büyük bir motivasyon yarattı. Döndüğümde hızla atölyede o işlerime yoğunlaştım. Bende bu farklılığı yarattı. Diğer arkadaşlarımız da aynı şekilde çok beslendiklerini söylediler. Senur Hanım'ın bu konuda hiçbir imkanı esirgemeden bizi konuk etmesi, istediğimiz her türlü malzemenin, o şartlarda bile orada bulunuyor olması, çok değerliydi. Kendisine çok teşekkür ediyorum. Belki şunu da eklemeliyim. İş insanlarının veya sanayide farklı iş kollarında faaliyet gösterenlerin sanatla birlikte üretim yapmaları çok önemli. Bu hem moral açısından hem de onlara yeni bir dünya hayali kurmaları açısından büyük katkıda bulunuyor. Bence Arnica Art Land'in böyle bir fonksiyonu da oldu. Çalıştaya İstanbul'dan katıldım. Her çalıştay, benim için yeni bir deneyim ve yeni heyecan. Bu nedenle sevgili küratörümüz Denizhan Özer'den aldığım Arnica Art Land davetini de severek kabul ettim. Bir yaylada resim yapmak ve resim yapma şartlarını birden fazla ressam için oluşturmak kolay değildi. Bu çalıştayda bütün detaylar düşünülmüştü ve çok başarılı oldu. Arnica Art Land ailesi'ne, sevgili ev sahibimiz Senur Akın Biçer'e, Denizhan Özer'e ve emeği geçen herkese teşekkür ederim. Arnica Art Land projesinde yer almanın öncelikle büyük bir ayrıcalık olduğunu söyleyebilirim. Ulusal ve uluslararası birçok resim çalıştayına katılarak çeşitli deneyimler edindiğim için gönül rahatlığıyla söylüyorum; kendinizi ve sanatınızı özel hissediyorsunuz. Boya ve malzeme seçimlerindeki titizliklerden tutun da konaklamanıza kadar her şey büyük bir özveri ile sizin için hazırlanmış! Doğa, temiz hava, Borcak Yaylası'nın yeşil ahengi bana o kadar iyi geldi ki iyi bir resim çıkmasına çok yardımcı oldu. Küratörlüğünü Denizhan Bey'in yaptığı bu projeyi bence tüm sanatçılar deneyimlemeli. Çünkü sadece bir çalıştay projesi değil; alt basamakları olan, kendi içinde projelere bölünen bir proje. Kendi atölyenize geldiğinizde gönül rahatlığıyla Evet, harika bir çalıştaydı, böyle bir projede olmaktan dolayı çok mutluyum. İyi ki bu kadroda yer almışım diyebiliyorsunuz. Aslolan hikayedir. İnsan hikayelerinin coğrafyası yoktur. Batı veya doğu ile kuzey veya güney fark eder mi? Etmez. Birlikte resmettiğimizin kürenin en büyük espasını ve ortak insanlık macerasını oluşturduğunu gösterir. Arnica Art Land Sanat Çalıştayı'nda da insanlığın ortak öykülerini anlattık. Ben Titanik gemisinin ilk ve son yolculuğundaki sınırsız, sonsuz hikayelerden bir bölümünü ele aldım. Körler İçin Ansiklopedi serim de böylece Titanik madde başlığını tamamlamış oldu. Genel konseptime uygun olarak çalıştayda konuyu etraflıca işleyecek yeterli sayıda resim üretmiş oldum. Çalıştayın ilk üretiminde, Titanik gemisinin batmadan yolculuğuna son sürat devam etmesi bu çalıştayın da uzun yıllar boyunca devam edeceğinin bir göstergesi oldu. Bir aile ortamında, en konforlu şekilde üretilmiş resimler, sanat tarihinin nadir rastlanan birer parçası oldu. Bunu olanaklı kılan Arnica ailesine ve küratörümüze çok teşekkür ediyoruz. İyi ki varsınız. Var olsun sanat ve hayat! Arnica Art Land Sanat Çalıştayı'na Trakya Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Yüksek Lisans Resim Bölümünden katıldım. İlk kez deneyimlemiş olduğum bu çalıştayda birbirinden değerli sanatçılarla tanıştım. Borcak Yaylası'nda orman alanında, gündelik hayatın dışında, bir sanatçının doğadaki imge arayışı beni heyecanlandırmıştı. Çalışmalarımda, dinlediğim müzik, tuttuğum ritimle beraber gündelik hayattan karakterler oluşturuyorum. Kurgusu, renk armonisi ve kompozisyonuyla beraber kalıcı ifadeleri yansıtmayı, yansıttığım ifadelerle doğal anlayışı harmanlamayı tercih ediyorum. Bir haftalık çalıştay boyunca eğlenerek gündelik hayatı resimle not almış olduk. Bu keyifli çalıştay için Senur Hanım'a ve küratörümüz Denizhan Bey ile Arnica Ailesi'ne teşekkür ederim. Pandemi sonrası sosyal yaşama dahil olmayı çabalarken hayatımızı kolaylaştırmak için de ayrıca çabalıyoruz. Uzun zamandır içine kapanmış, belki de suya yazılmış yazılar gibiydik. Yazılanı okuyamıyor, düşünü hatırlayamıyor, sözünü bulamıyor olabilirdik. Duyu dünyasında hafızanın ihtiyacı olan şey yaratıcılık ve düşleridir. Belki de sadece sevinmek ve sevilmek istiyorduk. Bildiklerimizle beraber bilmediklerimizi de birbirimizde tanıyacaktık. Her karşılaşma kendi hikayende bir tohuma gebedir. Ama nasıl? Aslında her karşılaşma serttir, zordur, içe dönük olduğu kadar dışa da dönüktür. Bir resim çalıştayına ilk kez katıldım. Açıkçası nasıl olacağını merak ediyordum. Adana Havaalanı'na indikten sonra yetkili arkadaşların beni karşılamaları, ilgileri ile çok profesyonel bir çalışmanın içinde olduğumu anladım. Farklı disiplinlerin, farklı resim anlayışında olan ressamların bir arada, aynı amaç için çalışmaları heyecan vericiydi. Çalışma boyunca ressamların sanat anlayışları üzerinde konuşmaları, karşılıklı bir anlayış içinde geçti. Yeni insanlarla tanışmanın yanında farklı resim ve benzeri işlerin yaratım sürecini birlikte gözlemledik. Ortaya sanatsal değeri olan işler çıktı. Bir müzenin oluşması için altyapı olarak kullanılacak anlayış ve işler belirlendi. Ev sahibimiz her şeyi ince ince düşünmüştü. Hiçbir eksiklik yoktu. Çalıştaylar sanatçılar açısından birkaç noktada önemli. Birincisi sanatçının farklı mekanlar görmesi ve hem mekanla hem de başka sanatçılarla etkileşimde olması, katılımcıyı besleyen bir unsur. Bu bağlamda Mersin Borcak Yaylası'ndaki çalıştay, mekanın değişik olması, sanatçıyı farklı bir atmosferle buluşturması ve sanatçıda bambaşka çağrışımlar açması nedeniyle farklı bir etkinlikti. İkincisi, sanatçılar bazen farklı denemeler yapmak veya farklı serilere geçerken değişik etkileşimlerde bulunmak isterler. Genel olarak bu bağlamda da çalıştaylar, sanatçının başka resimler yapması noktasında da önünü açan bir deneyim. Bu yaklaşım, elbette sanatçıdan sanatçıya değişir. Borcak Yaylası çalıştayı, kişisel olarak bana farklı denemeler yapmamı sağlayan, orada gezip gördüklerimle önümüzdeki süreçlerdeki sanatımı da etkileyecek olan bir çalıştay oldu. Ağustos ayında Mersin'in Borcak Yaylası'nda Denizhan Özer küratörlüğünde ilki gerçekleştirilen Arnica Art Land Sanat Çalıştayı, sanatın merkez şehirlerin dışında da hem üretim hem sergileme olanağı bulması açısından çok değerli. Bu çalıştaylar neticesinde çıkan eserler, bölgede ilerleyen yıllarda kurulacak çağdaş sanat müzesinin koleksiyonunu oluşturacak. Denizhan Özer'in davetiyle bu organizasyonun bir parçası olduğum için çok mutluyum. Mersin'de bu yıl ilki gerçekleştirilen Arnica Art Land Çalıştayı'na İstanbul'dan katıldım. Borcak Yaylası gerçekten büyüleyici bir yer. Yörenin tarihi mekanları da ayrıca çok etkileyici. Büyük şehrin kalabalığından sonra, doğa ve tarih ile iç içe olmak, böyle farklı bir ortamda resim yapmak doğrusu iyi geldi. Resimlerimde ağırlıklı olarak yaşadığım şehirden ilham alıyorum. Atölyemin de bulunduğu Beyoğlu'ndaki duvarlar aracılığı ile kendimi ifade ediyorum. Burada da aynı çizgide bir resim yapmayı tercih ettim ama yaylada ve gezdiğimiz tarihi mekanlarda gördüğüm bazı detayları resmime ekledim. Bu tür çalıştayları çok önemsiyorum. Farklı disiplinlerden gelen başka sanatçılarla etkileşim içinde üretmek çok besleyici oluyor. Belki bundan daha önemlisi yöre halkıyla iç içe olması, oraya getirdiği kazanımlar... Bize destek sağlayan ekip çok ilgili, meraklı ve dikkatliydi. Sanırım birbirimizde farklı bakış açıları oluşturmayı başardık. İleride çalıştayın Mersin'in içine yayılacağını, etkileşimin genişleyerek devam edeceğini öğrendik. Bu çok sevindirici. Senur Hanım'a gösterdiği içten misafirperverlik, Denizhan Bey ve tüm ekibe özenleri için teşekkür ediyorum. Şanlıurfa'nın Birecik ilçesinden katıldığım, Senur Akın Biçer'in in ev sahipliğinde düzenlenen çalıştayda, birçok değerli ressam ile buluştuk. İlk kez bir çalıştaya katıldım ve bize gösterilen değer ve ilgi, ziyadesiyle mutluluk verdi. Çalışmalarımızı gerçekleştirdiğimiz alan içerisinde kendimi çok şanslı hissettim. Doğanın sunmuş olduğu o güzelliğin sanatımı irdelememde ayrı bir renk kattığını söylemek isterim. Hayatım boyunca böyle bir alana sahip olup doğanın güçlü ruhu içerisinde sanatsal çalışmalarımın sürekliliğini sağlamak istemiştim. Bu isteğimi kısa sürede olsa da böyle büyülü bir ortamda gerçekleştirmek ruhumu iyileştirdi. Bu çalıştay bana çok güzel iki ayrı değer kattı. Birincisi, daha önce hiç rastlamadığım, çok güzel değerlere sahip, yetişkin ve genç ressamlarla tanışma şansım oldu. Diğeri ise kültürel olarak farklı bölgelerde yaşamış olsak da Senur Hanım'ın yaptığım bir eserde kendi ailesine dair izleri, hatıraları bulmasıydı. Resmimi oluştururken kullandığım imge, Senur Hanım'ın dikkatini çekmişti. Kendisiyle sohbetimizde resmettiğim arabaların ailesiyle ilişkili derin bir geçmişi olduğunu anlattı, anlatırken o kadar güzel hissettirdi ki! Yaptığınız işin bir başkasının ruhuna dokunabildiğini hissetmenin çok güzel bir his olduğunu gördüm. Bu güzellikleri bizlere yaşatan Arnica Art Land ailesine teşekkür ederim. Bu değerli sanat çalıştayı; gerçek nesneleri ve sanatçıların hayallerindeki nesneleri bir araya getirmesini sağlayan, resimdeki melodiyi dinamik ve güçlü bir şekilde ortaya koymasını destekleyen bir etkinlikti. Sanatçıya verilen en yüksek değerdeki moralle de çalıştay, evrendeki ve sanat estetiğindeki yerini en üst seviyede almıştır. Bu değerli sanat çalıştayı sanattaki estetiğin kural akışına; ışığın sanata en güzel şekilde yansımasına neden olmuştur. Aklın, sanat ürpertisinde en güzel şekilde var olmasını mümkün kılan bu moleküler bilinç, somut ve soyut olarak Borcak Yaylası'nda tuvalde renklerle buluşmuştur. Bu güzel ve güçlü çalıştay için emeği geçen herkese teşekkürü borç bilirim. Arnica Art Land'e İstanbul'dan katıldım. Bir süreliğine de olsa doğa ile iç içe olmak, doğanın içinde çalışmak farklı ve güzeldi. Yaylada resim yapmak ilk defa deneyimlediğim bir şeydi ve bundan çok keyif aldım. Ormanın, dağların büyüleyici hali ve canlılığı resmime de yansımış oldu. Resimlerimde hayvan ve insanı birlikte kullanırım. Bu çalıştayda da resmimi bu şekilde kurguladım ve figürümü Mersin'de koruma altında olan küçük akbabalar ile beraber resmettim. Çalıştay vesilesi ile Mersin'i gezmiş ve tanımış, yeni dostluklar edinmiş olduk. Resimlerimiz Arnica'nın fabrikasında sergilendi. Eserlerin devasa bir mekanda, demir iplerle havaya asılması, farklı bir sergileme şekliydi ve sergiyi başka bir boyuta taşıdı. Arnica ailesinin güler yüzü, sıcak ev sahipliği ve Mersin'in güzel atmosferi sayesinde çok güzel bir hafta geçirdim. Projeyi hayata geçiren Senur Akın Biçer'e ve Denizhan Özer'e çok teşekkür ederim. Arnica Art Land Ailesi biz sanatçılara, Mersin' in Borcak Yaylası'nda doğanın üzerimize çatı olduğu büyülü bir ambiyans sundu. İstanbul' un yoğun temposundan çok uzak, resmimle baş başa olduğum, son derece huzurlu, adeta bir inziva deneyimiydi. Her türlü ihtiyacımızın karşılanması adına seferber olan ve müthiş bir konfor ortamı oluşturan Arnica Art Land Ailesinin bir parçası hissettiğim bu projenin içerisinde yer aldığım için çok mutluyum. Emeği geçen herkese teşekkür ederim. Üretimleriyle alanında görevini yapıp kalitesini ispatlayan Arnica; topluma karşı sorumluluklarından birisini sanata ve sanatçıya destek vererek Arnica Art'ı kurdu ve profesyonel bir çalıştay gerçekleştirdi. Kuruluşundan beri tasarımı ve sanatı öncüleyen bu kuruluşun doğup büyüdüğü yerde bu etkinliği gerçekleştirmesi Anadolu'yu özümsediğini, katmanlar halindeki Anadolu kültürünü geleceğe taşıma isteğini ortaya koymuş oldu. Üretimlerinde lokal başlayarak evrenselleşen bir marka olan Arnica, kendini alanında ispat etmeyi başarmıştır. Proje olarak Arnica Art Land Sanat Çalıştayı'nı evrensel boyuta taşıma istekleri ise çok heyecan verici bir durum. Anadolu'nun doğurgan yönü ve yaratıcılığının farkındalığı ile başlattıkları bu sanat çalıştayıyla katılımcılığa, dinamiklere, açık olduklarını; paylaşımcı oluşumla yeni fikirlere, tecrübelere ve deneyimlere değer verdiklerini ortaya koymuşlardır. Sanat, gönüldür ve tinselliği yaşayan özel ruhların gerçekleştirebileceği ruhsal, duygusal bir eylemdir. Uluslararası bir markanın Anadolu'da maddesel alan yanında ruhsal ve duygusal alana yönelerek sanata ve sanatçılara uluslararası alanlar açma girişiminin desteklenmesi gerektiğine inanıyorum. Yaptıkları ilk sanatsal etkinliğin eylemsel niteliği planlarında var olan Artresidence programlarının hayata geçirilişi ve üretilen eserlerin uluslararası alanlara taşınmasıyla evrenselleşebileceklerine inancı perçinleyecektir. Biz sanatçılara düşen görev ise uluslararası organizasyon kalitesine ve altyapısına sahip bu oluşuma aynı gönülle destek vermektir. Küratörlüğünü Denizhan Özer'in yaptığı Arnica Art Land Sanat Çalıştayı, farklı disiplinlerden profosyonel sanatçıların bir araya gelmesiyle geçekleşmiştir. Bu çalıştay hem coğrafi anlamda farklılık getirmesi hem de sanatçının üretim anına yönelik estetik deneyimin en yüksek noktada yaşanmasından dolayı işlevsel olarak da bir sosyal sorumluluk projesi olarak adlandırılabilir. Çalıştay, doğa ve sanat ilişkisi bağlamında ve sunduğu zengin olanakları sayesinde sanatçının estetik deneyimine de çok büyük katkı sağlamıştır. Ortaya çıkan eserler, yüksek enerjisi olan sanatçılarınperformanslarının en üst düzeyde olduğu; mekan ve sanat ilişkisinin de bir yansıması olarak dikkat çekmektedir. Bu anlamda Arnica fabrikalarının içerisinde sergilenen eserler, sergi konsepti açısından da özgün bir sergileme sunmaktadır. Arnica Art Land calıştayında olmaktan büyük mutluluk duydum. Sanatçıların beslendiği biricik kaynak doğadır. Kendimizi karıncalar, kelebekler ve kuşlarla çalışır bulmak; ne yaparsak yapalım doğa kadar büyük bir sanatçı olamayacağımız ama onun bir parçası olduğumuz gerçeğini tekrar görmüş olmak, kendi adıma müthiş bir deneyimdi. Bu imkanı kendi evinde bize sunan Senur Hanım'ın, sanata, doğaya ve insana verdiği kıymete şahit olmak da önyargıları törpüledi. Ve dedim ki İşte! Tüm işverenlerin eğilmesi ve dokunması gereken yer burası: Üretene destek olmak... Kendi adıma bu desteği görmekten çok mutluyum. Teşekkür ederim. Sürdürülebilirliği zamanla birlikte hareket eden, hedefi Mersin'de bir sanat müzesi olan, İstanbul'dan Anadolu'ya, Mersin Borcak Yaylası'nda ilki düzenlenen Arnica Art Land Sanat Çalıştayı... Arnica Yönetim Kurulu Başkanı Senur Akın Biçer'in ev sahipliğini, Denizhan Özer'in küratörlüğünü üstlendiği proje, usta ve genç kuşaktan 32 sanatçıyı bir araya getirdi. Her anı fotoğraf ve video çekimleriyle belgelendi. Bu yönüyle de ilklere imza atan sanat çalıştayını Türkiye'de yapılan özel bir sanat seferberliği olarak görüyorum ve bu projede yer almaktan da onur duyuyorum. Arnica Art Land Sanat Çalıştayı'nda emeği geçen tüm dostlara ve çalışanlarına, İthaf dergisi aracılığıyla teşekkür ederek saygılarımı sunuyorum. Bu tür çalıştayları sanatçıların kendilerini fark etmeleri ve geliştirmeleri açısından önemli buluyorum. Çünkü biz atölyemizde çalışırken köreliyoruz, bir süre sonra tıkanıyoruz. Bu tür çalıştaylarda kolektif enerji ile başka bir perspektif görebiliyoruz. Sanatımda bir gri- sarı dönemimdeyim. Orada da İlk hayat diye bir resim yaptım. Çok zor bir resimdi, kaotik bir çalışmaydı ve o enerji ile resmin içinden çıktım. Ardından minimal bir iş yaptım, onu bir seriye dönüştürmeyi düşünüyorum. Bu tür çalıştaylar, Türkiye'deki sermayenin ve sanayi dinamiğinin bütün ülkeye yayılmasını, sanatçıların da çok boyutlu olarak Rönenans içinde olmasını sağlıyor. Senur Hanım ve Denizhan Bey'in başladıkları vizyon çok önemli. Onlarda bu çalıştayların devamının geleceğini gördüm. O devamlılıkla çalıştaylar sürerse 10 yıl içinde orada çok ciddi bir kurum ve yapı olur. Çalıştaya İstanbul'dan katıldım. Muhteşem güzelliklerin içinde, çok keyifli günler geçirdim. Büyük bir özenle ilgilenip her detayı düşünen bir ekip vardı. Bu çalıştayda yer almak, güzel insanlarla birlikte çalışmak mutluluk vericiydi. Eserlerimi üretirken esinlendiğim en önemli nokta, insan ve doğanın uyumuydu. Mekan; canlı gördüğüm renkleri, özellikle yeşilin her tonunu inceleyip tuvalime aktarmamda çok yardımcı oldu. Çalıştay sonunda sergimizi Arnica'nın Tarsus'taki yeni fabrikasında açtık. Her şey için Arnica Art Land ailesine, bize kapılarını açan kıymetli Senur Akın Biçer Hanım'a, çok değerli küratörümüz Denizhan Özer hocama çok çok teşekkür ederim. Mersin Borcak Yaylası'nda geçirdiğim günler benim için unutulmaz anı olarak kalacak. Arnica Art Land Sanat Çalıştayı, bir sanat coğrafyası oluşturmak adına yeni ve çok yararlı bir düşüncenin uygulaması olarak gerçekleşti. Bölgeye kültürel olarak yapacağı katkılar, çevre insanının, çocukların sanatla kuracağı bağlar düşünüldüğünde sanat-doğa -insan temelli bir düşüncenin hayata geçirilmesi sevindirici. Ben de böylesi bir çalışmada bulunmaktan çok mutluyum. Doğa ve onun barındırdığı seslerle iç içe düşünmek, üretmek benim için özel bir deneyimdi. Üretilen eserlerin yine bir başka üretim yeri olan fabrika mekanında sergilenmesi de keyifli ve ironikti. Çalıştayın belgelenmesi adına, çekimler, röportajlar yapılması ve buna bağlı olarak arşivli bir yönünün olması, ileriye yönelik bir katkının söz konusu edildiğini gösteriyor. Bu sanatsal düşünceyi hayata geçiren Senur Akın Biçer'e, Denizhan Özer'e teşekkür ederim. Küratörümüz Denizhan Özer'in Arnica'nın İstanbul fabrikasındaki Siloart Heykel Projesi'nden sonra gelişen bir düşüncenin hayata geçmesiyle benim de içlerinde bulunduğum 32 sanatçının bir araya geldiği Arnica Art Land Sanat Çalıştayı'nda bulunmaktan mutluluk duydum. Bu gibi projeler ülkelerin kültür hayatına katkıda bulunan önemli etkinliklerdir. Bu proje, yurt dışı sergileriyle, sanat kütüphanesiyle ve müzesiyle uzun vadeli bir çalışma planıdır. Sayın Denizhan Özer'e ve Sayın Senur Biçer'e sonsuz teşekkürlerimi sunuyorum. Ağustos ayında çok kıymet verdiğim akıl öğretmenlerimden biri olan küratörümüz Denizhan Özer'in daveti ile Mersin Borcak Yaylası'ndaki Artica Art Land Sanat Çalıştayı'na katıldım. Genelde stüdyosunda tek başına çalışan ve çoğunlukla yurt dışındaki sergilere katılan bir sanatçı olarak Türkiye'deki kıymetli sanatçılarla birlikte olma ve yan yana çalışma fırsatına sahip olmak çok keyifliydi. Gerçekten samimi ve değerli paylaşımlarımız oldu. Sanat, yaş ve tecrübe ne olursa olsun insanın her an yeni bir farkındalığa uyanabildiği bir durum yaratıyor. Mekan, bellek ve doğa üçgeninin içinde; çok başarılı bir sistemle organize edilmiş çalıştay merkezi, Senur Hanım'ın ailesi ile ilgili bizimle paylaştığı harika anıları ve dört bir tarafımızda bizi sarmalayan ağaçlar, dağlar ve gökyüzü, benim için eşsiz bir ilham kaynağı oldu. Oldukça akışkan bir enerji ile organizasyon boyunca gittiğimiz yerlerde gördüğüm renkleri tuvale aktarma fırsatı buldum. Çok yoğun ve yorucu bir üretim süreci oldu. Mersin'in bu yüksek noktasında, muhteşem doğanın kucağında bir sanatçı nasıl olur da beslenmez ki! Özenle seçilmiş uyumlu katılımcıların, küratörümüzün ve tüm ekibin sonsuz desteği ile hepimizin çok iyi eserler ortaya çıkardığını düşünüyorum. Nice Art Land organizasyonlarına diyorum, ilk yılın bir parçası olmama vesile oldukları için Senur Hanım ve Denizhan Bey'e gönülden teşekkür ederim. Mersin Borcak Yaylası'nda yapılan bu çalıştay, doğa ve insan kaynaşmasının en iyi örneklerindendi. Yaylada, doğanın içinde olma ve üretme fırsatı sunmasıyla farklığını ve ayrıcalığını ortaya koymuştur. Mekanın tanıtımı yapılarak o yöreye has değerler ve mekanlara iştirak sağlanmıştır. Sanatçılar, düzenlenen gezilerde bu coğrafyaya uygun donelerini biriktirmiş ve bunları tuvallerine aktarma imkanları olmuştur. Seminerlerle katılımcılara bilgi ve alaka sunulmuştur. Aynı sofrada yemekler yenmiş, sohbetler yapılmış, sanatçılar kendilerini aileden biriymiş gibi hissetmiştir. Çalıştay sonrası sanatçıların bu bölgeyle olan ilişkileri devam etmiştir. Bulundukları şehirlere dönünce bu bağı başka bireylerle de paylaşarak genel anlamda tekrar bir duygu yolu yaratılmıştır. İlki düzenlenen Arnica Art Land Sanat Çalıştayı, farklı kuşak sanatçılarını bir araya getirerek Borcak Yaylası'nın pastoral ortamında güzel, sinerjik bir alan yaratmıştır. Ressamlar üretimlerini yaratılan pozitif ortamda gerçekleştirmiş ve harika etkileşimler kurmuşlardır. Devamlılığı vadedilen bu çalıştaylar silsilesinin sonucunda Mersin'de bir çağdaş sanat müzesi kurulması hedeflenmekte. Gelecek kuşaklara aktarılması açısından heyecan verici bu hamle ile Arnica, ülkemiz sanatı için gurur verici bir yatırım yapmakta. Bilindiği gibi ülkemiz çağdaş sanat müzeleri açısından oldukça geridir. Bu bağlamda Arnica, bu girişimiyle başka markalara ve kurumlara örnek teşkil etmektedir. Son olarak Arnica nezdinde Senur Hanım'a ilgisi ve misafirperverliği için teşekkür ediyorum. Değerli sanatçımız ve bu çalıştayın küratörü Denizhan Özer'in büyük çabayla organize ettiği, nitelikli usta sanatçıları buluşturduğu bu çalıştayın Arnica'nın koleksiyonuna birbirinden güzel eserler kazandırdığını düşünüyorum. Azerbaycan'dan geldim, 2000'den bu yana Çanakkale Onsekiz Mart Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Resim Bölümünde görev yapıyorum. Çok sayıda sergi ve çalıştaya katıldım. Arnica'nın düzenlediği bu etkinlik, en nitelikli çalıştaylardan biriydi. Denizhan Bey'in özenle davet ettiği sanatçılar, üst düzey performans göstererek iyi sonuç elde ettiler. Birçok çalıştayda sanatçılar arasında bilgi ve yaratıcılık paylaşımı çok az oluyor. Ancak buradaki ortamda birbirimiz ile çok şey paylaştık, iyi dostluk ilişkileri kurduk bana göre. Başta Senur Akın Biçer ve Denizhan Özer olmak üzere tüm ekibe teşekkür ederim. Her insan gibi sanatçı da sanatını icra ettiğinde destek ve değer görmek, onurlandırılmak ister. Arnica Art Sanat Çalıştayı daha ilk senesi olmasına rağmen başta Proje Sahibi Senur Akın Biçer ile Proje Küratörü Hocam Denizhan Özer olmak üzere tüm ekip, sanatçıya gereken değeri vermek, isteklerimiz azami ölçülerde karşılamak ve sanatçıyı her bakımdan rahat ettirebilmek için elinden geleni yaptı. Doğada, muhteşem bir atmosferde yaptık çalıştayı. Sanatçıların birbiriyle uyumu, proje sahibi ve ekibinin samimi, içten, özveriyle davranış ve tutumları; ağırlanmanın güzel olması, belirli günlerde tarihi ve kültürel yerlere gezinmek bu çalıştayı daha da zevkli ve mutlu edici bir hale getirdi. Sanatı ve sanatçıyı destekleyen ve motive eden bu tür projelerin tüm Türkiye'de yaygınlaşmasını diler, teşekkürlerimi sunarım. Genç sanatçıları ve usta sanatçıları bir araya getiren, Mersin'de sanatçıyı ve izleyiciyi buluşturan bu projede yer almak bende çok farklı duygular yarattı. Sanata destek veren, koleksiyoner bakış açısıyla bu oluşuma hayat veren Senur Hanım, bizi inanılmaz derecede onore etti. Şöyle ki Mersin'i daha önce hiç görmemiştim. Bu kentin sanatsal açıdan bu kadar aktif olduğunu bilmiyordum. Sanatçıları ve halkı buluşturan bu çalıştayın Mersin'in kültür ve sanat hayatı üzerinde muazzam bir etkisi olduğuna inanıyorum. Senur Hanım, sanatçılarla birlikteydi hep. Bu çalıştayın sanatçıları halkla birleştirirken Mersin'e kültürel miras açısından da çok şey kazandırdığını düşünüyorum. Senur Hanım'a ve Denizhan Bey'e, emeği geçen herkese teşekkür ederim."} {"url": "https://www.ithafsanat.com/arsivden-cikti-anitkabir-ve-mimarlari/", "text": "SALT ve Kalebodur'un yedi yıla yayılan ortaklığı sayesinde SALT Araştırma Mimarlık ve Tasarım Arşivi'nde biriken kaynaklar, bu yıl Arşivden çıktı videolarında ele alınıyor. Cumhuriyet döneminin mimarlık, tasarım, planlama ve koruma pratiklerinde öne çıkan, yapılı çevreye ilişkin beş hikayenin ikincisi olan Anıtkabir ve Mimarları bugün (10 Kasım 2021) tarihinde saltonline. org ve SALT Online sosyal medya kanallarında yayına girdi. Videoda, Cumhuriyet döneminin etkin mimar, tasarımcı ve sanatçılarının pratiklerine bir uygulama alanı sunmuş olan Anıtkabir, yapının 1944 ile 1953 yılları arasındaki inşa sürecinde ve gelişiminde rol oynamış İstanbul Teknik Üniversitesi öğretim görevlileri ve mimarlar Paul Bonatz, Nezih Eldem ve Kemali Söylemezoğlu'na ait belgeler ışığında ele alınıyor. Arşivden çıktı video serisi, Aralık'ta erken Cumhuriyet döneminin planlı mahalleleri konusuyla devam edecek. Videolar, saltonline. org'da ve SALT Online sosyal medya kanallarında yayına girecek. Bilgi, kültür ve sanat üretimini desteklemek amacıyla Garanti BBVA tarafından 2011'de kurulan SALT, herkese açık dijital arşiviyle öğrenci, araştırmacı ve meraklılara kaynak sağlıyor. SALT Araştırma bünyesinde sanat, mimarlık, tasarım, kent, toplum ve ekonomi alanlarında derlenen belge sayısı on yılda 1.9 milyona ulaştı. saltresearch. org adresinde erişime sunulan içerik, Türkiye'den önemli mimar ve tasarımcıların mesleki arşivlerini de kapsıyor. Kalebodur'un desteğiyle SALT Araştırma Mimarlık ve Tasarım Arşivi'ne dahil edilen koleksiyonlar, 20. yüzyıl Türkiye'sinde etkin uzmanlardan edinilmiş eskiz, çizim, yazışma, sözleşme, rapor, harita, fotoğraf, dia, ses kaydı ve videodan oluşan 170 bin belgeyi bir araya getiriyor."} {"url": "https://www.ithafsanat.com/ataturk-kultur-merkezinde-bu-hafta/", "text": "İstanbul Devlet Opera ve Balesi'nin modern dans topluluğu MDTistanbul, çağdaş-modern dans tekniklerinin sınırlarını zorlayan Elektronika ile AKM Tiyatro Salonu'nda! MDTist için özgün olarak yapılan 3 farklı eseri bir araya getiren Elektronika'da; topluluk dansçı ve koreograflarından Evrim Akyay'ın dinamik grup çalışması olan Hadi; yurt dışında yaptığı işlerle son zamanlarda çok talep gören İhsan Rüstem'in popüler eseri Mantra; son yıllarda çağdaş sanat dünyasının nabzını hızlandıran Güney Kore'den, koreograf DongKyu Kim'in MDTist için hazırladığı özgün parçası Heyecan MDTistanbul'un başarılı dansçılarıyla sahneye taşınacak. İstanbul Devlet Opera ve Balesi baş dansçıları İlke Kodal ve Erhan Güzel, samimi bir söyleşiyle AKM'ye konuk olmaya hazırlanıyor! Sanatçıların Türkiye'de bale sanatının tarihini, gelişimini ve geldiği noktayı kendi sanat yolculuklarıyla harmanlayarak fotoğraf ve videolarla anlatacakları samimi sohbet, AKM Çok Amaçlı Salon'da seyircilere Türkiye'nin bale tarihinden önemli bir kesit sunacak. İstanbul Devlet Modern Folk Müzik Topluluğu, Türk Müziği Akşamları kapsamında Nüve'yle AKM Çok Amaçlı Salon'da seyircilerle buluşuyor! İstanbul Devlet Modern Folk Müzik Topluluğu sanatçıları Jülide Karan ve Enver Merallı'nın solist olarak yer alacağı Nüve, tangolar, şarkılar ve türkülerden oluşan bir repertuvarı Doğu ve Batı sazlarıyla düzenleyerek AKM seyircisine unutulmaz bir akşam yaşatacak. Ankara Devlet Opera ve Balesi Modern Dans Topluluğu dansçılarının sergilediği, Ankaralı izleyicilerden tam not alan Gangster, AKM Tiyatro Salonu'nda izleyicilerle buluşmaya hazırlanıyor!1930'lar Amerika'sında ekonomik buhranın sorumlusu olarak gördüğü bankaları soyan bir gangsterin yaşamını konu edinen müzikal, caz orkestrası ve opera sanatçılarının da eşliğinde 22 Şubat'ta AKM'de! Dünyaca ünlü Sırp yazar Duşan Kovaçevic'in Türkiye'de 10 yıldır kapalı gişe oynayan eseri Profesyonel, 23 ve 24 Şubat'ta AKM Tiyatro Salonu'nda! Yugoslavya'daki büyük dönüşümden önceki ve sonraki toplumsal-politik ortamı bir entelektüelin yaşamöyküsü içinde ironik bir üslupla anlatan Profesyonel, her yaştan izleyicide iz bırakan hikayesiyle AKM'de tiyatroseverleri bekliyor! Aleyna Demirkan'ın önderlik ettiği Ritim ve Müzik Atölyesi, AKM Çocuk Sanat Merkezi'nde 4-6 yaş arasındaki çocukları müzikle buluşturmaya devam ediyor! Ritim ve Müzik Atölyesi, çocuklara Erken Müzik Eğitimi kapsamında yer davulu, metalofon, ritim çubukları, ses boruları, üçgen ziller gibi orff çalgılarını kullanarak ritmik duygularını geliştirme, bir orkestranın parçası olma, el-göz-beyin koordinasyonunu geliştirme ve konsantrasyonu artırma gibi kazanımlar sunuyor. 24, 26 ve 27 Şubat tarihlerinde düzenlenen atölye kapsamında, çocukları oyun ve müzik aracılığıyla hem eğitici hem de eğlenceli bir deneyim bekliyor. Yıllardır görüşmeyen dört kız kardeşin Alzheimer hastası annelerinin ölümüyle yeniden bir araya gelişini konu edinen Sanki Hiçbir Şey Olmamış Gibi, 24 ve 25 Şubat'ta AKM'de! Günay Ertekin'in kaleme aldığı, Eylem Yıldız'ın yönettiği ve İstanbul Devlet Tiyatrosu oyuncularının sahneye taşıdığı okuma tiyatrosu Sanki Hiçbir Şey Olmamış Gibi, bizleri aralarına yıllar ve mesafeler girmiş dört kız kardeşle tanıştırıyor. Miras paylaşımı için çocukken yaşadıkları evde birlikte zaman geçirmek zorunda kalan kız kardeşler, birbirlerine ve kendilerine dair uzak kaldıkları yıllarda unuttukları birçok duyguyu keşfediyor. Hepimize tanıdık bir yerden seslenen oyun, aile ilişkileri, bellek, iletişimsizlik ve geleceksizliğin yanı sıra kadın-erkek ilişkileri ve aidiyet sorunlarına da odaklanarak bize ailenin bölük pörçük anılarla ardımızda bıraktığımız bir yuvadan çok daha fazlası olduğunu hatırlatacak. 4-6 yaş aralığındaki çocuklar, Dilara Çamlıbel'in uygulayıcılığını üstlendiği Çocuklar ile Yaratıcı Drama Atölyesi'nde rol yaparak ve canlandırarak harika serüvenlere yelken açmaya devam ediyor! Yaratıcılık ve estetik düşünceyi geliştiren, sosyal beceriyi, iletişimi ve özgüveni yükselten Çocuklar ile Yaratıcı Drama Atölyesi'yle çocuklar, AKM'nin Çocuk Sanat Merkezi'nde sanatla çözüm ve arayışlara çıkacak ve hayal güçlerini sahne üzerinde kurgulayacaklar. İstanbul Devlet Senfoni Orkestrası, 25 Şubat'ta genç ve yetenekli viyolonsel sanatçısı Jamal Aliyev'i ağırlıyor! Genç yaşı kadar başarılı kariyeriyle de dikkat çeken Nil Venditti'nin şefliğini üstlendiği orkestra, Jamal Aliyev ile birlikte Haydn'ın ünlü Do Major Viyolonsel Konçertosu'nu ve Bartok'un Avrupa'da yazdığı son eser olan Yaylı Orkestra için Divertimento'yu AKM seyircileri için çalacak. İstanbul Devlet Senfoni Orkestrası, Beethoven Yedilisi ile Kahve Konserleri kapsamında AKM Çok Amaçlı Salon'da seyircilerle buluşmaya hazırlanıyor! Yedi İstanbul Devlet Senfoni Orkestrası sanatçısından oluşan topluluk, dünyanın gelmiş geçmiş en etkileyici ve ünlü bestecilerinden Beethoven'ın Septet Op.20 Mi bemol Major eserini 26 Şubat'ta AKM seyircisi için sahneleyecek. Geleceğin ressamları, AKM Çocuk Sanat Merkezi'nde Ressam Metin Ceyran'la buluşuyor! Çocukların resim yaparak zihinsel etkinliklerini, el becerilerini ve gözlem yeteneklerini geliştirmesine katkıda bulunmayı hedefleyen Metin Ceyran ile Resim Sevinci, katılımcıların kağıt ve boyalar aracılığıyla yaratıcılıklarını keşfetmelerini sağlayacak. Masalların büyülü dünyası, Çocuklar İçin Masal Atölyesi'yle 26 ve 27 Şubat'ta AKM Çocuk Sanat Merkezi'nde! Dilara Çamlıbel'in liderlik ettiği ve 4-6 arasındaki çocuklara yönelik olarak hazırlanan atölye, çocukların masallar yoluyla hayal dünyalarını keşfetmelerini ve yaşamlarında yeni pratikler kazanmalarını amaçlıyor. Çocuklar için Masal Atölyesi'nde çocuklar farkındalıklarını artıracak, özgüvenli bir bakış kazanacak ve özgürce yaratma gücüne kavuşacak. 19. yüzyıl sonu ile 20. yüzyıl başının en büyük bestecilerinden sayılan Puccini, İstanbul Devlet Opera ve Balesi sanatçılarının yorumlarıyla AKM Çok Amaçlı Salon'da sanat severlerle buluşuyor! İtalyan operasının en tanınan isimlerinden olan besteci, kendi akımının öncüleri gibi caddelerde yaşanan hayata, halkın yaşantısına ayna tutmuş ama bunu kadın üzerine yoğunlaşarak yapmıştır. Kadın ve erkeğin en yalın duygularına yönelen; doğurganlığın, hassasiyetin, şefkatin, hırsın, kıskançlığın daimi bir şekilde iç içe yaşadığı aşk ile dişiye, yani kadın üzerine odaklanan Puccini, onun en derin duygularını barındıran bir repertuvarla 26 Şubat'ta AKM'de! Mersin Devlet Opera ve Balesi, kendi gerçeğini yansıttığı tablolarıyla insanın ölümlü yazgısını aşmayı başaran ve günümüzün en büyük sanat ikonlarından biri olan Frida Kahlo'nun ölümle dansını 26 Şubat'ta AKM seyircileri için sahneye taşıyor! Frida Kahlo henüz çocuk yaştayken tanışıyor ölümle. Genç kızlığa adım attığında, hayatının baharında ikinci kez çalıyor ölüm kapısını ve her an bekliyor kapının ardında... Frida ise babasının hediye ettiği boyalarla başladığı resme bir kurtarıcı gibi sarılıyor. Bu sayede ölümün her an yanı başında duran nefesini hissetmemeyi başaran bir kahramana dönüşüyor, yaşama dört elle sarılıyor. Bir gün Meksika'nın kahraman ressamı Diego Rivera'yla tanışıp hayatının aşkını buluyor. Ancak ne yazık ki, aşkının meyvesi olarak kocasına bir çocuk armağan etmek isteğiyle ölümün kıyısında dolaşmaktan kurtulamıyor. Yaşadığı hamilelikler düşükle sonuçlanıyor. Zamanın ve acının ötesine geçmiş, resmin kanatlarında sonsuzluğa yelken açmış, ölüm tanrısıyla dans edebilmiş bu ölümsüz sanatçının öyküsü AKM Çok Amaçlı Salon'da sanatseverleri bekliyor! Cumhurbaşkanlığı Klasik Türk Müziği Korosu; Türk Müziğinin dev isimleri Zekai Dede, Refik Talat Bey ve Sedad Öztoprak'ı Ustaların İzinde konseriyle AKM Tiyatro Salonu'nda anmaya hazırlanıyor! Büyük bestekarın Hisarbuselik makamındaki eserlerinin seslendirileceği konserin sololar bölümünde kanun sanatçısı Taner Sayacıoğlu, vefatlarının 75'inci yılı dolayısıyla Türk saz musikisinin ufuk açan isimlerinden Refik Talat Alpman ile Sedat Öztoprak'ı saygıyla anarken, konuk solist Güzin Değişmez klasik ve neoklasik dönemden eserler seslendirecek. Mehmet Güntekin'in yöneteceği Ustaların İzinde, vefatının 125'inci yıldönümü dolayısıyla Türk klasik müziğinin son klasik bestekarlarından Zekai Dede'nin hatırasına armağan edilecek. Faik Ertener'in kaleme aldığı çok neşeli ve çok şenlikli çocuk oyunu Siz Ne Dersiniz, AKM Çok Amaçlı Salon'da tiyatrosever çocuklarla buluşmaya devam ediyor! En güçlü olmak için önce Aslan olmayı deneyen, sonra esaret altında yaşayamayacağını fark edip Kartal olan ama bu kez de avlanmaktan ve avlanmamaya çalışmaktan yorulan, sonra Güneş olan ama ışığı kesilince Bulut olmaya karar veren, bu kez de rüzgara karşı duramayıp en nihayetinde Dağ olmaya karar veren insanın macerasını... Peki İnsan, Dağ olmaya ne kadar dayanabilecektir? Veya en güçlü olanın aslında kendi yeteneği, kendi iradesi ve kendi mücadele azmi olduğunu nasıl anlayacaktır? İşte bütün bu soruların ve çok daha fazlasının cevabı, İstanbul Devlet Tiyatroları oyuncularının sahnelediği Siz Ne Dersiniz'de 7 yaşından büyük AKM seyircilerini bekliyor!"} {"url": "https://www.ithafsanat.com/ataturkun-meshur-sozunu-sanata-uyguluyorum/", "text": "Senur Hanım ile ortak bir arkadaşımız aracılığı ile tanışmıştık. Arnica'nın Avcılar'daki fabrikasının girişindeki silolara sanatsal bir özellik getirmek için neler yapılabileceğini konuştuk. Ben üç proje önermiştim, bunlardan Zirveye Çıkanlar ismindeki proje beğenildi. Silolara tırmanan gerçek insan boyutundaki heykelleri yerleştirdik. O sırada yaptığımız toplantılarda ben çalıştay fikrimden bahsetmiştim. Daha önce de Sapanca'da Portakal Çiçeği Sanat Kolonisi etkinliklerini yapmıştım, Çanakkale Bienali'ni başlatmıştım. Çünkü gençlere yönelik sanatı Anadolu'ya yayma ideolojim var. Atatürk'ün meşhur sözü Hattı müdafaa yoktu, sathı müdafaa vardır. O satıh bütün vatandır sözünü ben sanata uyguluyorum. Bir anlamda Kurtuluş Savaşı'nın devam ettiğini düşünüyorum. Evet, savaş yapıldı, bitti ama eğitim ve toplumu geliştirme görevi bizlere de düşüyor. O yüzden sanatı İstanbul dışında Anadolu'nun çeşitli yerlerine yayma fikrim vardı. Bununla ilgili çeşitli çalışmalar da yaptım. Artvin dağlarında land art çalışmaları yaptım. Çeşitli kentlerde organize sergiler düzenledim, konferanslar verdim. Daha uzun vadeli bir çalışma yapma düşüncesindeydim. Bu fikrimi Senur Hanım'a ve Serhan Bey'e söyledim, çok beğendiler. Ama akıllarına bir soru takıldı: Gerçekten yapabilecek miyiz? Daha önce yaptıklarımı gösterdim. İkinci bir soru akıllarına geldi: Yetiştirebilecek miyiz? Yılların tecrübesi ve ilişkiler ağı ile çok rahat yetiştirebileceğimi söyledim. Senur Hanım'ın projeye sahip çıkmasıyla proje başladı. Projede bir sinerji yaratmayı hedefledik. Senur Hanım o bölgeye sanatı götürmek için çok ciddi bir kaynak ayırdı. Onun isteği, sanatın, rahmetli babasının yaptığı çiftliğe gelmesiydi. Çünkü Senur Hanım'ın babası çok iyi bir tasarımcıydı. Anadolu'dan gelen, tasarımı bilen birisiydi. Küratör kelimesinin bir kökeni de curatedir, küvöz kelimesi ile aynı kökenden gelir. Sistemi koruyan kişidir yani küratör. O nedenle bu projeyi tasarlarken hem Senur Hanım'ı hem sanatçıları koruyan, toplumun çıkarlarını ön plana çıkartan bir yapı kurmaya çalıştım. Bu yapıyı bir denge üzerine oluşturdum. Kadın-erkek dengesinin yanı sıra usta sanatçılar, orta kuşak sanatçılar ve gençlerin hep bir arada olduğu bir yapı oluşturdum. Aynı zamanda buradaki ortak üretimle birlikte bu ortak üretimin yarattığı etkiyi o coğrafyaya taşımayı, ardından tüm Türkiye'de göstermeyi, daha sonra da Türkiye'de yapılan bu çalışmaları uluslararası alanda göstermeyi planladım. Sanatçıları da bu çerçeveye göre seçtik. Sanatçılar sadece İstanbul'dan gelmedi. Muğla'dan, Şanlıurfa'dan, Adana'dan Mersin'den, Çanakkale'den sanatçılarımızı davet ettik. Sanatçılarımıza daha önce hangi tür boyalardan ne kadar istediklerini, nelere ihtiyaç duyduklarını sormuştuk. 23 Ağustos'ta onları karşıladık, çiftliğe getirdik. Geldiklerinde de isimlerinin yazılı olduğu kutuları buldular. Sanatçılar o kutuları açtıklarında önlüklerden kağıt havlu ve ıslak mendillere, kavanozlarından yağlı boya çalışanların kullanacağı silme bezine kadar her şeyin dört dörtlük hazır olduğunu gördüler. Sanatçıların kullandığı şövalelerin yanı sıra boya için sehpalar da hazırladık. O sehpalar yapılırken bizim aklımıza gelmeyen bir noktaya Arnica Fabrika Müdürü Efkan Bey dikkat çekti, Bu sehpaların altına bir raf yapalım. Sanatçılar çantalarını, kitaplarını koymak ister dedi. Her şey böyle özenli hazırlandı. Sanatçılar da geldiklerinde inanılmaz sıcak bir ortamla karşılaştılar. O karşılaşmadan gittikleri ana kadar o sıcak ortam sürdü. Tüm çalıştayı kaydettik, video, fotoğraf çekimleri yapıldı. Sıcak, samimi bir ortam oldu. Sanatçılar, özel bir otobüsle her sabah otelden alındı, saat 10.00'da çalışma alanında bulunuyorlardı. Çalışma sırasında çay kahve makineleri, her şey hazırdı. Özel bir yemek şirketi tarafından kalori hesaplaması yapılarak hazırlanan öğle yemeğini hep beraber yiyorduk; çalışanlar, teknik ekip, sanatçılar... Bahçede, ormanın içinde bir sofraya oturuyorduk. Düşünün, etrafınız ağaçlarla kaplı bir yerde yemek yiyorsunuz. 30 dönümlük arazi içinde. Öğle yemeğinden sonra tekrar çalışma başlıyordu, akşam yemeğine kadar. Öyle ki sanatçılar daha uzun süre resim yapabilmek için akşam yemeğini daha geç saate almamızı istediler. Yemeklerden sonra sohbetlerde hep sanat, felsefe, sosyoloji bağlamında konuşmalar yapıldı. Bazen birtakım anılar, bireysel hikayeler ya da sanat teorisi üzerine konuştuk. Bazı günler çevre gezileri yaptık. Kültürel dokuyu göstermek istedik sanatçılara. Genç sanatçılar, takip ettikleri ustalarla bir araya geldi. İlk kez bir çalıştaya katılan genç bir sanatçımız usta sanatçımız Ahmet ile sohbet etme fırsatı buldu. Çalıştayda kurulan ilişkiler hala da devam ediyor. Her sanatçının farklı bir çalışma modeli var. Bazılarının dışarıda çalışması mümkün olmaz örneğin. O nedenle kapalı ve açık alanlar yarattık. 30 dönümlük alanda kim nereyi istiyorsa orada çalıştı. Tam ormanın içinde çalışanlar oldu. Burada usta sanatçılar okul yıllarına döndü sanki. O birlikteliği yaşadı çalıştay alanında. Bu da çok güzeldi. Hepsi çok memnundu. Burada herkesin, Senur Hanım ve ailesinin tüm gönülleriyle orada olmasının etkisi oldu. Fabrika çalışanları bu işin içine dahil edildi, heyecan yaratılmış oldu. Yaratılan bu heyecan burada kalmayacak, devamı gelecek. Türkiye'de yapılan çalıştaylar genel olarak eksik kalıyor. Çünkü çalıştaylarda yapılan eserler sergilenmiyor, depolara kaldırılıyor. Oysa sanatçılar için aslolan görünür olmak. Bu nedenle biz Arnica Art Land Sanat Çalıştayı'nda üretilen eserleri ilk olarak işçiler görsün diye fabrikada sergiledik. Sanatçılar çok merak ediyorlardı Bu eserler nasıl sergilenecek? diye. Ben de Havada! demiştim. Şaka yaptığımı zannettiler. Geldiklerinde hakikaten eserlerinin havada sergilendiğini gördüler... Sergi matematiği diye bir kavram vardır. Eserlerin birbirine karşıtlığı, resimlerin birbirini yememesi, renk armonilerine dikkat gibi... Bunun yanı sıra izleyiciyi sergi alanına doğru çeken bir düzenleme yapılır. Ben, o sergi matematiğini yaparken ona dikkat ettim. Sağ olsun Fabrika Müdürü Efkan Bey kolonlar arasına çelik halatlar gerdi. O çelik halatlara eserleri astık. Fabrikadaki tahta paletlerden bir duvar yapıldı. Küçük ebattaki resimler de o duvarda sergilendi. O büyük alana girenleri havada asılmış büyük boy eserler ve tam karşılarında da paletlerden yapılmış bir duvarda sergilenen küçük eserler karşıladı. Etkili ve güzel bir sergi oldu. Bu eserlerin, üretildikleri topraklarda Mersin ve Adana'da sanatseverlerle buluşması için çeşitli galerilerle görüşmeler yapıyoruz. Nerelerde sergileneceğine karar vereceğiz. Daha sonra da İstanbul Avcılar'da hem Arnica'nın fabrikasında hem de o bölgede belediyeye ait bir mekanda sergilenmesini hedefliyoruz. Özellikle ekonomik olarak daha zorlanan bir kesimin yaşadığı o bölgede gençleri ve çocukları sanatla, bu eserleri üreten sanatçılarla buluşturacağız. Onun dışında Uluslararası Plastik Sanatçılar Derneğinin Maçka Demokrasi Parkı'nda bulunan galerisinde sergilere devam edeceğiz. Böylece sanat profesyonellerinin de o yapıtları görmesini sağlayacağız. İlerleyen yıllarda bu sergileri, diğer büyük kentlere de yayacağız. Sonraki adımımız da neighbors in dialog yani komşularla diyalog olacak. Bu çerçevede Bulgaristan, Yunanistan Azerbaycan'dan başlayarak Senur Hanım'ın Arnica koleksiyonunu dünyaya açmak, dünyada da göstermek istiyoruz. Bir anlamda da Türk sanatını dünyaya tanıtma, yabancı sanatçıların da olduğu koleksiyonu bütün dünyaya gösterme çabası içine gireceğiz. Bu yıl özellikle resim yapanları çağırdık. Önümüzdeki yıldan itibaren heykel yapan arkadaşlarımızı da davet edeceğiz. Hatta land art yapmak isteyenler var. Çünkü arazi uygun. Performans sanatçılarını getirmek istiyoruz. Gelsinler o alanda performanslar yapsın istiyoruz. Önümüzdeki sene hedeflermizden biri de bu. Bir de yurt dışı katılımları da sağlayacağız. İlk çalıştayı 32 sanatçı ile bir hafta yaptık. Ama bundan sonraki çalıştayları, yıl içine yayılan aralıklarla toplam üç ya da dört hafta üzerinden düşünüyoruz. Her yıl ortalama 100 sanatçıyı davet edeceğiz. Şimdiden, ABD, İngiltere, Almana, Sırbistan ve Güney Kore'den sanatçıların talebi gelmeye başladı. Biz bu sanatçıları belirli bir denge çerçevesinde misafir edeceğiz. Hedeflerimiz arasında sanat kütüphanesi kurmanın, sanat merkezi açmanın da olduğunu belirtmek istiyorum. Uzun vadede de Arnica koleksiyonunu bir müzede toplamayı istiyoruz. Bütün bunları yaptığımızda yerel yönetim ve devletin de o bölgeye sanatın daha iyi şekilde getirilmesi için çaba sarf edeceğini düşünüyorum. Senur Hanım'ın attığı bu adımlarla rol model olduğunu düşünüyorum. Başka iş insanları da bu işlere soyunarak kendi coğrafyalarına katkıda bulunacak. Yaptığımız tüm bu çalışma, ülkemizi çağdaş uygarlık seviyesine getirme çabasının bir parçası. Sanat üzerinden bu söylemi gerçekleştirdik. Sanatçı arkadaşlara, emeği geçenlere ve Senur Hanım ile ailesine teşekkür ederiz."} {"url": "https://www.ithafsanat.com/baska-bir-yasam-arayanlarin-hikayesini-heykelleriyle-anlatiyor/", "text": "Tesadüfen fark ettiği çizim yeteneğiyle güzel sanatlar fakültesinde bölüm bölüm gezen Ozan Ünal, aradığı mutluluğu heykelde bulmuş. Benim derdim insanla dediği, çoğu demirden ve insan boyutundaki heykelleri, her sergide, kendi içinde bütünlük taşıyan hikayeler anlatıyor. Aynı, çok sevdiği edebiyat eserleri gibi... Büyülü gerçekçilik etkisindeki Rüya Anıdan Sayılır mı? sergisini Ekim 2021'de Ortaköy'deki Kethüda Hamamı'nda açmaya hazırlanan Ünal, Covid-19 sürecinin etkisiyle sonraki sergiyi bile kurgulamaya başlamış. Bir virüs hayatımızı bitirdi. Bu kadarmışız yani. Yaşam bizim etrafımızda dönmüyormuş. Sonraki sergimin adı 'Bu muymuş?' olabilir diyor. İzmirli heykeltıraş Ozan Ünal, Dokuz Eylül Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Moda ve Aksesuar Tasarımı Bölümünden mezun olup sanatın farklı disiplinlerini denedikten, yıllarca tasarımcılık yaptıktan sonra kendini en iyi heykel ile ifade edebileceğini anlamış. 2001'de mezun olup pek çok tasarım, resim ve heykel yapmış. 2012'den bu yana hayatında sadece heykel var. Ama sadece heykel yapıyor demek de yetmez. Hem bir tasarımcı hem bir yazar gibi çalışıyor. Bir serginin önce fikri geliyor. Sonra hikayesini yazıyor, yapacağı heykellerin tasarımlarını çiziyor. Ardından atölyede üretme süreci başlıyor. Kompozisyonu olan, kendi içinde bütünlük taşıyan sergiler açıyor. Sanki bir kitap gibi. Zaten bundan sonra yapmak istediği de kitap yazmak. Edebiyat beni çok besliyor diyen Ünal, Oğuz Atay'ın romanını okuduktan sonra Tutunamayanlar'ın heykellerini yaptığını anlamış. Ünal, Rüya Anıdan Sayılır mı? sergisini Ekim 2021'de, Galeri Selvi organizasyonuyla İstanbul Ortaköy'deki Kethüda Hamamı'nda açacak. Çok sevdiği büyülü gerçekçiliğin etkisinde çalıştığı eserler, alternatif hayat arayışının hikayeleri. Hem Covid sürecinin etkisiyle hem politik olarak gerçek dünyanın bir kabus olduğunu söyleyen Ünal, Herkes depresyonla bir rüya alemine girdi diyor. Ailemde sanatla uğraşan yok. Lise bir ya da ikiydim, yeni bir çocuk gelmişti, çiziyordu sürekli. İnanın, şu kadar basit oldu. Aa, ne kadar güzel çiziyorsun! dedim. Aldım kalemi, çizdim, Aa, ben de çiziyormuşum! dedim. Liseden sonra ilk yıl kazanamadım üniversiteyi. Babamın tabldot yemek şirketi, Çeşme otobanını yapan şirkete yemek veriyordu. İçmeler'de, dağın başında, mutfak olarak kullandığımız restoranda bir sene, doğru düzgün insan görmeden kaldım. Sonra dershaneye başladım, her ders karalıyordum bir şeyler. Bir arkadaşım dedi ki, senin olman gereken yer burası değil, güzel sanatlar fakültesi. Evet. Güzel sanatlar fakültesi ne? diye sorarak gittim sınava. Önce grafik tasarımı kazandım. Ertesi yıl yine sınava girdim, tekstil tasarımını kazandım. En son moda aksesuar tasarımına, endüstriyel tasarımın bir şekli diye karar verdim. Çünkü sanatçının ne olduğunu, ne iş yaptığını tam olarak anlayamamıştım. Elle tutulur bilgi istiyordum. Çünkü babam esnaftı. Bir meslek değilse, para kazanmayacaksak ne ki bu o zaman? Öyle değiştim ki dördüncü sınıfta arkadaşlarım, Peki, biz ne yapacağız şimdi? diyordu. Ben Sanatımızı yapacağız kafasına gelmiştim. Dedi ki, Dünyada dekonstrüktif sanat yapılıyor, Türkiye'de doğru düzgün yapan yok. Sen dekonstrüktif sanat yapıyorsun, haberin yok. Rica etti bölüm başkanımdan, tez danışmanım oldu. Beni 300-500 sayfalık kitaplara boğuverdi. 2001'de, Karşıyaka'da üç arkadaş Atölye Pi'yi açtık. Açıkçası ne yapacağımızı bilmiyorduk. Tasarım mı resim mi heykel mi? 2001, atölyeyi açmam; 2013, ilk sergim. 12 yıl sadece para kazanıp ayakta kalmaya çalışmakla geçti. Kendi devrimim, 2012, 2013'te demir heykel yapmakla başladı. Atölye Pi defteri kapandı, Ozan Ünal devresi başladı. Günümün tamamı heykel yapmakla, yazmakla, düşünmekle geçiyor. Bir gün bir şeyler yazabilmeyi çok istiyorum. Yazmayı çok seviyorum. Zaten sergilerinizin adlarından ve sunuş yazılarından da anlaşılıyor. Hikayeleri olan sergiler. Bir bütünlüğü var. O da tasarımdan geliyor. Birçok sanatçı bir süre çeşitli heykeller üretir, sergi açayım der. Bir isim bulur, alt metin yazar ve sergi açar. Ben tasarımcı disipliniyle önce ismini bulurum. Heykellerimin çoğunu çizmiş olurum. Mesela şimdi çalıştığım sergi Rüya Anıdan Sayılır mı? ekimde açılacak. İki yıl önce Bir Varlık Bir Yokluk sergisini açtım. Yaklaşık yirmi parça işim vardı, çoğu, gerçek insan boyuydu. İki yıl deli gibi çalışıyorsunuz, atölyede yürüyecek yer kalmamıştı. Atölyeye bir girdim, içerisi bomboş... Ne yapacağım şimdi ben? dedim. Sonraki sergim ne olmalı diye düşünürken yatakta uzanan bir kadın çizdim. Aslında sadece bir örtü görüyorsun, suratına kelebek konmuş. Yanına da Rüya anıdan sayılır mı? yazdım. Edebiyat beni çok besler. Büyülü gerçekçilik, en çok etkilendiğim akımdır. Sonraki serginin adı bu olmalı ve büyülü gerçekçi olmalı, diye düşündüm. 2013'te bu sergiyi yaparken belki hala umutluydum, insandan beklentim vardı. Postmodernizmde en önemli şeylerden biri sanatçının küskünlüğüdür. Bir sürü umudum vardı ama değişmedin diyor. Neşet Ertaş'ın bir türküsünde, Aslı bozuk demen insanoğluna diye bir laf geçer. İnsan şaşırtır. Ezilir ezilir sonra hiç beklemediğin bir eylem yapabilir, diye bir umudum vardı. Bu sergiyle beraber biraz kendi dünyama çekilmeye başlayacağım. Beni anlasınlar, bunu da beğenirler umarım kaygılarımın olduğu son sergimmiş gibi geliyor. İşte o, postmodern sanatçının küskünlüğünü, Anlamazsanız anlamayın! tavrını, yavaş yavaş hissetmeye başladım. Ben çamurdan bir şeyler yapacağım, siz bunu izleyeceksiniz, alacaksınız demek zaten anlaşılma kaygısıdır. Her sanatçıda vardır ama dozajı önemli. 100 kişi benimle aynı şeyi hissetsin yeterli. Ama şöyle bir şey oluyor, sanırım gelecek sergide de ondan bahsedeceğim, insan çok pohpohlandı, yaşam etrafımızda dönüyor diye. Okyanuslarda hayat 50 yıl sonra kalmayabilir. Dünyayı bitirdik. Demek ki bizim etrafımızda dönmüyormuş. Bu kadarmışız yani. Buymuşuz. Uçamayacakmışız, kanatlarımız çıkmayacakmış, doğaüstü yeteneklerimiz olamayacakmış! Eserleriniz, felsefe barındırıyor. Bir Varlık Bir Yoklukta varoluşçuluk etkisini sezinledim. Düşbozumunda modernite eleştirisi gördüm. Bunların hiçbirinde iddialı olacak kadar dolu olduğumu zannetmiyorum. Ancak kişisel fark edişlerim var. Bir bakışım var, kendimce ayırt etmeye çalışırım ama şu, şunun teorisi diyemem. Umut ve umutsuzluk, hiçlik ile her şeylik arasında gidip geliyorum. Şimdi çalıştığım büyülü gerçekçi sergide gerçekle rüya arası bir yerdeyim. Hepimizin, Bu muymuş psikolojisine girdiğimizi düşünüyorum. Alternatif bir hayatı kendi hayatının önüne koyma eğilimi hepimizde olmaya başladı. Ben değil, başkasıyım aslında. Herkes depresyonla bir rüya alemine girdi. Marquez'in Latin Amerika'da ufak bir köydeki dünyasında insanlar bir süre daha kalayım istiyor. Rüya olan kısım, gerçek hayatımız olsa. Buna eğilimimiz arttı. Çünkü gerçek dünya bir kabus. Heykelleriniz birer kahraman olmuş. Sanatınız, edebiyatla çok sıkı alışveriş içinde. Bundan mutluyum. İnsan gibi beslenebileceğim bir kaynak varken kedi heykeli yapamayacağım! Rüya Anıdan Sayılır mı? için yaptığım ilk heykel, kapının önüne oturmuş örgü ören bir kadındı. Kemeraltı'nda restore edilen Abacıoğlu Han'a ilk gidişimde çocukluğuma gittim. Anneannem ve dedemle büyüdüğüm, Asansör semtindeki çıkmaz sokakta; kadınların çay demleyip pişi, kısır yapıp kapı önünde örgü ördüğü, çocukların oynadığı, inanılmaz huzurlu bir dünya vardı. Bunu yapayım diye karalamıştım. Heykeli yaparken kafamdan bir hikaye geçti. Bizim çıkmaz sokakta örgü ören, genç bir kadının bir türlü çocuğu olmuyormuş. Kadın çocuğunu örüyor. Olmayan çocuğunu örmesi de rüya anıdan sayılır mı? Gerçeğin yerine koyma... Tüm heykellerde, başka bir yaşam alternatifini çıkarmaya çalışan insanlarla ilgili hikayeler var. Rüya Anıdan Sayılır mı? için çok fazla çizim ve yazı birikti. 120-150 sayfa, tıpkıbasım yapılacak; 400-500 kadar edisyon da sertifikalı, imzalı olarak galeride satılacak. Serginin mutfağı, eskiz defteri. Evde büyük heykellere göndermeler yapan küçük küçük heykellerle uğraştım. Kendi çocuğunu ören abla var ya bir çift demirden patik olacak."} {"url": "https://www.ithafsanat.com/baska-kayda-rastlanmadi-resad-ekrem-kocu-ve-istanbul-ansiklopedisi-arsivi/", "text": "Salt'ın yeni sergisi Başka Kayda Rastlanmadı, tarihçi ve romancı Reşad Ekrem Koçu'nun (1905-1975), ömrünün büyük kısmını adadığı İstanbul Ansiklopedisinin yayımlanmamış bölümlerine ışık tutuyor. Garanti BBVA tarafından kurulan Salt'ın yeni sergisi Başka Kayda Rastlanmadı: Reşad Ekrem Koçu ve İstanbul Ansiklopedisi Arşivi, 24 Mayıs Çarşamba günü Salt Galata'da ziyarete açıldı. Salt'ın Kadir Has Üniversitesi iş birliğiyle 2018 yılından bu yana yürüttüğü Reşad Ekrem Koçu ve İstanbul Ansiklopedisi Arşivi çalışmaları kapsamında hazırlanan sergi, tarihçi ve romancı Reşad Ekrem Koçu'nun (1905-1975), ömrünün büyük kısmını adadığı İstanbul Ansiklopedisi'nin yayımlanmamış bölümlerine ışık tutuyor. Sergi, Koçu hayattayken ancak G harfine kadar basılabilmiş İstanbul Ansiklopedisi'nin Z harfine kadarki ciltlerinin tasarım aşamasında kalan maddelerini arşiv malzemeleri üzerinden takip ediyor. Metin taslakları, kupürler, kolaj ve çizimlerin oluşturduğu malzeme, kendi ifadesiyle İstanbul'un muazzam kütüğünü çıkarma amacıyla yola çıkmış Koçu'nun tarihyazımındaki ayrıcalıklı konumunun ipuçlarını veriyor. Salt Galata'nın katlarına yayılan sergi, içine yerleştiği yapıyı kentsel bir odak olarak ele alıyor ve malzeme seçkisini Galata semti etrafında kurgulanan bir çerçevede sunuyor. Koçu'nun 19. yüzyıl başlarından 20. yüzyıl ortasına uzanan bir zaman diliminde Galata ve yakın çevresine dair yarattığı müstesna kent imgesini ve sakinlerini gündeme getiriyor. Söz konusu yapıyı çevreleyen kentsel mekanda bir asır yaşamış olan ayaktakımının, İstanbul'un geleneksel mahalle düzeninin dışında yaşayanların Reşad Ekrem Koçu ve İstanbul Ansiklopedisi Arşivi'ndeki izlerini sürüyor. Bazı maddelerin sonunda yer alan hakkında başka kayda rastlanmadı ibaresi ise resmi tarih yazımının dışına çıkılan noktaya işaret ediyor; başka yerde kaydı olmayanların şehrine bakıyor. 29 Ekim'e dek devam edecek sergi paralelinde, Kadir Has Üniversitesi'nin yaklaşık 40 bin ögelik bir belge grubu halinde devraldığı arşivin dijital ortama aktarılarak çevrimiçi erişime açılması planlanıyor. 19. ve 20. yüzyıl İstanbul'una farklı bir bakış açısı getirmeyi amaçlayan sergi ve arşiv projesine, çeşitli disiplinlerden araştırmacıların katkılarıyla hazırlanan bir e-yayın da eşlik edecek. Sergi kapsamında düzenlenecek etkinlikler saltonline. org ve Salt'ın sosyal medya kanallarından duyurulacak. Başka Kayda Rastlanmadı: Reşad Ekrem Koçu ve İstanbul Ansiklopedisi Arşivi, mimarlık tarihçisi Bülent Tanju, araştırmacı Cansu Yapıcı, Salt'tan Gülce Özkara ve Masum Yıldız tarafından, Emirhan Altuner ile Kadir Has Üniversitesi iş birliğinde hazırlandı. Sanatçı Cem Dinlenmiş ise sergi kapsamında İstanbul Ansiklopedisi'nden yola çıkarak yaptığı illüstrasyonları ile katkı sağladı. Salt'ın İstanbul Ansiklopedisi üzerine Kadir Has Üniversitesi ile birlikte yürüttüğü arşiv ve araştırma projesi, 2018 yılında Salt Araştırma ve Programlar Eski Direktörü Meriç Öner ile mimar-akademisyen Arzu Erdem tarafından başlatıldı. Başka Kayda Rastlanmadı: Reşad Ekrem Koçu ve İstanbul Ansiklopedisi Arşivi sergisinin açılışı Mey|Diageo, atölye alanı STABILO ve prodüksiyonu Yıldız Entegre'nin destekleriyle gerçekleştirilmektedir. Salt'a yıl boyunca sigorta desteğini Eureko Sigorta, boya desteğini ise Jotun Boya sağlamaktadır. 1905 yılında İstanbul'da doğan Reşad Ekrem Koçu, 1921'de Bursa Lisesi'nden, 1931'de İstanbul Darülfünunu Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümü'nden mezun oldu. Ahmed Refik Altınay'ın öğrencisi ve asistanı oldu. Altınay 1933 yılında yürürlüğe giren üniversite reformuyla görevinden uzaklaştırılınca, Koçu da yeni kurulan üniversiteden istifa etti. Kuleli Askeri Lisesi, Vefa Lisesi ve Pertevniyal Lisesi'nde tarih öğretmenliği yaptı. Tarih öğretmenliğinin yanı sıra Cumhuriyet, Yeni Sabah, Milliyet, Hergün, Yeni Tanin ve Tercüman gibi gazeteler ile Hayat Tarih Mecmuası, Resimli Tarih Mecmuası, Tarih Dünyası, Hayat, Yeşilay, Büyük Doğu, Hafta, Türk Folklor Araştırmaları, İstanbul Enstitüsü Mecmuası ve benzeri dergilerde makaleler yazarak geçimini sağladı. Tarihi romanlar ve belirli bir tarihi şahsiyeti anlatan romanlaştırılmış monografiler yayımladı. İstanbul'a dair tarihi, coğrafi, mimari, edebi, folklorik ve kültürel konuları ele alan, şehrin muazzam kütüğü olarak nitelendirdiği İstanbul Ansiklopedisi'ni 1944 Kasım'ında fasiküller halinde yayımlamaya başladı. Bundan sonra, üzerinde belki de ömrümü yıpratacağım dediği ansiklopedi için ömrünün sonuna kadar çalışmaya devam etti. Düzensiz aralıklarla yayımlanan 34 fasikülün ardından 1951 yılında ekonomik nedenlerle ansiklopediye ara vermek zorunda kaldı. 1958'de birinci fasikülden itibaren yeniden yayımlanmaya başlayan ansiklopedinin bu macerası 173 fasikül ve 11 cilt sürdü. Gökçınar maddesi ile biten 1973 tarihli fasikülle beraber İstanbul Ansiklopedisi'nin yayın hayatı son buldu. Koçu, bundan iki yıl sonra, 6 Temmuz 1975'te vefat etti ve Sahrayıcedid Mezarlığı'na defnedildi. İstanbul'un muazzam kütüğünü oluşturmak üzere çıktığı yolda ansiklopedisi uğruna babadan kalma köşkünü, parasını ve sağlığını kaybeden tarihçinin mezar yeri tespit edilememektedir."} {"url": "https://www.ithafsanat.com/bati-sanatinin-en-ozgun-ve-karmasik-eserlerinden-biri-arnolfininin-evlenmesi/", "text": "1390'lı yıllarda Hollanda, Maaseik'ta doğduğu tahmin edilen Hollandalı Rönesans ressamı Jan van Eyck'a ait Arnolfini'nin Evlenmesi isimli tabloyu incelerken siz de bizim kadar hayran kalacaksınız. Van Eyck'ın, muhteşem fırça işçiliği ile adeta bir fotoğraf karesini andıran ve gizli detaylarla dolu Van Eyck'ın bu eseri, İngiltere'nin Londra şehrindeki National Gallery'de sergileniyor. Sanat tarihinin yağlı boyayla yapılan ilk resimlerden biri olarak kabul edilen bu resimde, Van Eyck'ın fırça darbeleri o kadar küçük ki bunları görmek neredeyse imkansız. Üzerinde çeşitli görüş ayrılıkları olduğu için resim, Arnolfini'nin Evlenmesi, Arnolfini'nin Düğünü, Arnolfini'nin Portresi, Giovanni Arnolfini ve Karısının Portresi gibi birkaç farklı isimle biliniyor. Belçikalı şair ve tarihçi Jean Lemarie de Belges tarafından Kusursuz eserleri asla unutulmayacak, ressamların kralı olarak anlatılan Van Eyck'ın, kendisine ait olduğu düşünülen sadece 23 eseri var. Resimde soldaki, İtalyan tüccar Giovanni Arnolfini. Kadının kim olduğu konusunda sanat tarihçileri arasındaki tartışma hala devam ediyor. Bunun sebebi, Arnolfini'nin eşinin, 1434 tarihli bu resimden bir yıl önce ölmüş olması. Bir görüşe göre Van Eyck, Arnolfini'nin eşi hayattayken resmi yapmaya başlamış ancak resmini tamamladığında kadın artık hayatta değilmiş. Tavandaki avizede Arnolfini'nin başının üstündeki mum yanarken eşinin tarafındaki mumluk boş; yani hayat ışıgı sönmüş. Başka bir görüşe göre ise kadın, Arnolfini'nin ikinci eşi. Her halükarda çiftin evli olduğu kabul ediliyor çünkü o zamanlar bekar kadınlar saçlarını açar, evli kadınlar ise kapatırmış. Sanatın içinde hayatı, hayatın içinde sanatı görmek... Geleneksel, modern ya da dijital gibi ayrımlardan uzakta, sanatı bir bütün olarak ele alan, geçmişin izlerinde geleceği gören bir bakış açısına sahip olan İthaf Sanat dergisi, sanata gönül verenlere ithaf mottosuyla bir sanat köprüsü; dinlenme ve soluklanma alanı olmayı hedefliyor. Başarılı sanayici kimliğinin yanı sıra ulusal ve uluslararası resim sergilerinde yer alan eserleriyle sanatçı yönünü de ortaya koyan Senur Akın Biçer'in imtiyaz sahibi olduğu İthaf Sanat, hayatın içinde sanatı, sanatın içinde hayatı görmeye odaklanıyor..."} {"url": "https://www.ithafsanat.com/ben-sen-onlar-sanatci-kadinlarin-yuzyili/", "text": "Çiğdem Simavi hamiliğinde ve ÜNLÜ & Co sponsorluğunda düzenlenen Ben-Sen-Onlar: Sanatçı Kadınların Yüzyılı, 9 Ekim'de Meşher'de açılıyor. Deniz Artun'un küratörlüğünde gerçekleşen sergi, yaklaşık 1850 1950 arasında Türkiye'de yaşamış ve yaratmış sanatçı kadınların eserlerinden bir seçkiye yer veriyor. Ben-Sen-Onlar, ismini Şükran Aziz'in sergideki bir eserinden alıyor. Sergi, çoğunluğu benleşememiş ve dolayısıyla sanat tarihi tarafından kaydedilmemiş kadınları tek tek fark etmenin yanı sıra, kolektif bir bizin oluşabilme koşullarını da araştırıyor. Aynı zamanda Meşher bu sergi ile, Türkiye'den çağdaş sanatçı kadınları köklerini keşfetmeye davet ediyor. Ben-Sen-Onlar bir isimden, gruptan, kurumdan diğerine çekilmiş düz çizgilerin dışında kalan bütün kadınların ve eserlerin anıldığı ve anlatıldığı bir başka zamana işaret ediyor. Böylece sergiyle, kadınlara kendilerinin kahraman oldukları bir yüzyıl armağan ediliyor. Meşher'in üç katında gerçekleşen sergide, 117 sanatçıdan 232 eser yer alıyor. Ben-Sen-Onlar: Sanatçı Kadınların Yüzyılı, 27 Mart 2022 tarihine kadar İstiklal Caddesi'ndeki Meşher'de izlenebilir. Küratör Deniz Artun, Ben-Sen-Onlar sergisinin kapsamını belirlerken, Türkiye'de çağdaş sanatçı kadınların varlığının köksüz olduğunun altını çiziyor. Ancak Ben-Sen-Onlar sergisi bu tarihi yazmak iddiasında değil. Aksine yazılacak tarihin bir değil pek çok olduğunu hatırlıyor ve hatırlatıyor. Sergi, her bir kadının hatta her bir eserin alternatif tarihler kurabileceği bize bir çağrı. Ben-Sen-Onlar, Meşher binasının üç katına yayılıyor. Giriş katı Ben, aynada kendi mütevazı varlıkları ile karşılaşan şöhretsiz kadınlara odaklanıyor. Serginin farklı köşelerine yerleştirilen aynalar, tek bir kadının birkaç yüzünü yakalamaya çalışıyor. Kadınların, tarihten kendi kendilerini sildikleri, adlarının üzerini bile bile karaladıkları da oluyor. Dolayısıyla ayna, bazen de, eskiz aşamasında terk edilmiş eserleri ya da kariyerleri bir dev aynasına yansıtmaya ve onları büyütmeye yarıyor. Birinci kat Sen, yumuşak ve birleştirici olan öteki ile karşılaşmaları anlatıyor. Öncelikli sen olarak çocukları çağırıyor. Portrelerin ve otoportrelerin çoğu, anne olmanın ya da olmamanın deneyimi ve öznellik, aile olmanın tanımı ve şefkat, sanatçı olmanın gücü ve ölümsüzlük hakkında düşünmek üzere davet ediliyor. Ayrıca sen, anneliğin idealindeki kutsallık ile çıplaklığın ideasındaki tenselliği karşı karşıya yerleştiriyor. İkinci kat Onlar, kadınlara başkalarının gözünden bakıyor. Çiçek, özellikle vazoda olduğunda, başkaları tarafından kadınlara yakıştırılan sıfatları taşıyor: duygusal, kırılgan, amatör ruhlu, sıradan, domestik ve dekoratif. Pek çok sanatçı kadın, kendisinden güvenli ve zarif olanı resmetmesi beklendiği için, ancak vazoda çiçekler boyayarak resim yapabiliyor. Sergiye, hiçbir öncelik gözetilmeden, neredeyse kendiliğinden saçılan çiçekler, şematik aile ağacının, çizgisel bir sanat tarihinin de alternatifini temsil ediyor. Ben-Sen-Onlar, sanatçı kadınlara atölyelerinin ve daha çok da evlerinin dışında bir görünürlük kazandırmak üzere başlatılan bir araştırma. Öte yandan, yaklaşık olarak belirlenen 1850 1950 yılları arasında yaşamış ve çalışmış bütün kadınları bulmak ve listelemek kaygısı taşımıyor. Aksine, çok daha fazlasını keşfetmeye davet ediyor. Sergi için küratör Deniz Artun ile araştırma ve küratoryal çalışmaları yürüten Şeyda Çetin ve Ebru Esra Satıcı'nın metinlerini kaleme aldığı, eser ve efemera görsellerinin yer alacağı bir sergi kitabı hazırlandı. Şeyda Çetin ve Esra Satıcı'nın derlediği belgeler bir tür ortak bir albüm niteliğinde kitaba taşındı. İngilizce ve Türkçe olarak iki ayrı edisyon halinde yayımlanan kitap, Meşher ve Koç Üniversitesi Yayınları'ndan satın alınabilir veya çevrimiçi kitap platformlarından sipariş edilebilir. Ben-Sen-Onlar: Sanatçı Kadınların Yüzyılı sergisine küratör Deniz Artun ve Meşher ekibinin hazırlayacağı bir etkinlik programı eşlik edecek. Konuşma, yetişkin atölyeleri ve çocuklara özel atölyeler çevrimiçi platformlarında ücretsiz olarak gerçekleştirilecek. Güncel etkinlik programına Meşher'in internet sitesi ve sosyal medya kanallarından erişilebilir. Sergi, salı pazar saat 11.00 18.00 arasında ücretsiz olarak ziyaret edilebilir. İstiklal Caddesi'ndeki Meşher'de ziyaretin yanı sıra etkinlik ve rehberli sergi turları ücretsiz gerçekleştiriliyor. Binada uygulanan sağlık tedbirleriyle ilgili bilgiler ve yeni ziyaret saatlerine www. mesher. org'dan ulaşılabilir. Bir Vehbi Koç Vakfı kuruluşu olan Meşher, tarihi araştırmalardan güncel sanata uzanan kapsamlı sergilerinin yanı sıra atölye ve konferans gibi etkinlik serileri düzenliyor. Osmanlı Türkçesinde sergi mekanı anlamına gelen adıyla Meşher, zamanlar ve kültürler arasında ilham verici bir diyalog zemini sağlamak amacıyla 2019 Eylül'ünden bu yana etkinliklerini sürdürüyor. Üç kata yayılan 900 metrekarelik sergi alanı ve etkinlikler için bulunan 100 metrekarelik faaliyet alanına sahip olan Meşher'deki sergiler, ortaçağdan günümüze uzanan geniş zaman dilimi içinde, çok çeşitli konulardaki programı, araştırmaya dayalı akademik yönü ve yayınlarıyla bir referans noktası olarak kültür sanat dünyasına katkıda bulunmaya devam ediyor."} {"url": "https://www.ithafsanat.com/bilim-ve-sanatin-bulustugu-nokta-bilimsel-bitki-ressamligi/", "text": "Bitki ressamlığı olarak da bilinen botanik illüstrasyon, Türkiye'de sınırlı sayıda kişi tarafından profesyonel anlamda uygulanıyor. Hülya Korkmaz da bu uzmanlardan biri. Korkmaz, doğa ve resim sevgisi ile çıktığı bu yolda İşte yapmak istediğim tam da bu dediği anı, mesleğini ve hayallerini anlattı. Sanatın ve bilimin bir araya geldiği bitki ressamlığı, Türkiye'de pek fazla bilinmese de dünya genelinde çok yaygın bir sanat dalı ve meslek. Bitki türlerinin renginden yaprağının kıvrımına, sapının duruşuna, dokusuna kadar her şeyiyle olduğu gibi birebir resmedilmesi esasına dayanan bitki illüstrasyonları, botanik ana bilim dalında, bitkilerin doğru teşhis edilebilmesi ve daha sonra yapılacak bilimsel çalışmalara kaynak olması açısından büyük önem taşıyor. Kısacası bilimsel bitki ressamlarının uzun uğraşlarla ortaya çıkardığı eserler, gözlerimizi şenlendirirken aynı zamanda bir ülkenin sahip olduğu bitkisel zenginliğin sonraki yıllara aktarılmasında da rol oynuyor. Peki, bitki ressamlığı neden önemli ve eğitim süreci nasıl ilerliyor? Bu soruları, Türkiye'nin ilk Bilimsel Biyolojik İllüstrasyon Sergisi'ni açan, uzun yıllardır bitki ressamlığı yapan, eğitmenliğe devam eden Hülya Korkmaz'a yönelttik. Korkmaz ile hem onun bu sanat dalı ile yolunun nasıl kesiştiğini hem de ülkemizdeki ve dünyamızdaki durumu konuştuk. Bu adanmışlık ona 2004'te Çukurova Üniversitesi'nin düzenlediği 17. Ulusal Biyoloji Kongresi'nde Türkiye'nin ilk Bilimsel Biyolojik İllüstrasyon sergisini açma başarısını getirmiş. Botanikçi Prof. Dr. Adil Güner, Korkmaz'ın resimlerini gördükten sonra onu, Christabel King'in eğitmenliğini yapacağı bilimsel bitki resim kurslarına davet etmiş. Bu kurslarda aldığım eğitimlerden sonra nedensiz sorgusuz bitki resimleri yapmaya başladım diyen Korkmaz, Sanırım doğayla iç içe yaşadığım bir çocukluğum olmasının bunda payı büyük. Tabii ki hocamın resimlerini gördükten sonra çok etkilendim ve 'İşte, yapmak istediğim tam da bu. Türkiye'de çok büyük bir ihtiyaç ve gereksinimi olan bu sanatı öğrenmeli, uygulamalı ve gelecek nesillere aktarmalıyım' dedim diye devam ediyor. Bitki illüstrasyonlarının botanik bilimi açısından bitkilerin doğru tanınması ve daha sonra yapılacak bilimsel çalışmalara kaynak olması açısından büyük önem taşıdığına dikkat çeken Korkmaz, bitkilerin ayrıntılı resimlerinin başvuru kaynağı olduğunu, fotoğrafla ortaya konamayacak ayrıntıların gösterilebildiğini de anlatıyor. Sabır ve özveri gerektiren bilimsel bitki ressamlığı, kişiye bambaşka beceriler de kazandırıyor. Bitkilere dokunmayı, hissetmeyi, sevmeyi, en önemlisi de bitkilere sadece bakmayı değil, baktığını görmeyi öğrenmekle başlar bilimsel bitki ressamlığı diyen Korkmaz, Bir yaprağa bakıldığında onun sadece yeşil, sarı ya da kahverengi bir yapraktan ibaret olmadığını, yeşilin içindeki maviye çalan yeşili, sarımsı yeşili ayırt edebilmeyi, yaprağın kenarındaki dişli ya da düz yapıyı, damarlarındaki ahengi, dokuyu görmeyi öğretir. Çiçeğin yapraklarındaki formu, damarları kağıda dökerken zamanın nasıl geçtiğini anlamadan peteksi dokunun içinde kaybolmayı öğretir diye anlatıyor bu uğraşın güzelliklerini."} {"url": "https://www.ithafsanat.com/bilim-ve-sanatin-kesistigi-noktada-bir-yonetmen-suha-arin/", "text": "Suha Arın, Anadolu'da başlayan, Amerika Birleşik Devletleri'nde şekillenen, Ankara'da olgunlaşan ve İstanbul'da sonlanan yaşamında 60'tan fazla belgesel filme yönetmenlik yapmıştır. Filmografisi genel hatlarıyla ele alındığında filmleri arasındaki en büyük bağın, Anadolu kültürüne duyduğu ilgiden ve yaşadığı coğrafyaya gösterdiği saygıdan kaynaklandığını söylemek yanlış olmayacaktır. Buna paralel olarak sürdürdüğü eğitimcilik kariyeri boyunca kendi tabiri ile yedi buçuk kuşak yönetmen, akademisyen ve meslek profesyoneli yetiştirerek Türkiye'nin belgesel sinema topluluğunun oluşmasında da oldukça etkili olmuştur. Arın'ın her alanda yaptığı çalışmalar, belgesel sinemanın pratik beceri perspektifi yanında bir bilim alanı çatısı altında geliştirilmesi gerektiğine de inandığını ortaya koymaktadır. Buna bağlı olarak Suha Arın Sineması da içinde Anadolu'nun kurtarılmayı bekleyen kültürel hazinelerini ve Anadolu halkını oluşturan topluluklardan örnekleri barındıran önemli bir bilgi kaynağıdır. Ancak günümüzün popüler yaklaşımının aksine söz konusu bilgi yoğunluğu belgesel sinema estetiğini esir almaz, Arın'ın kurmuş olduğu sinematografik atmosfere hizmet eden bir kilit taşı görevi görür. Suha Arın'ın bilgi ve estetik kavramlarına verdiği bu rol, onun belgesel sinema anlayışının bir ekol olarak benimsenmesine ve Türkiye'nin belgesel sinema tarihinde yeni bir başlangıç olarak anılmasına vesile olmuştur. Suha Arın'ın belgesel sinema anlayışının nasıl şekillendiğini incelemek için öncelikle belgesel sinema ve kurmaca sinema kavramlarını ve bunların arasındaki ilişkiye nasıl yaklaştığını ele almak daha doğru olacaktır. Suha Arın, 1990 yılında verdiği bir röportajda belgesel sinemayı gerçekler ve doğrular konusunda dürüst olmak koşuluyla mizansenli veya mizansensiz çekimler olarak tanımlamaktadır (1). Arın'a göre belgesel sinema, konusunun hareketsiz olması sebebiyle kurmaca sinemaya göre uygulaması daha zor bir disiplindir. İzlenebilir bir belgesel film yaratımı için konuyu iyi araştırmak, iyi planlamak ve ona hayat vermek gerekmektedir (2). a- Belgesel film, her şeyden önce, estetik kaygıyla gerçekleştirilmeli yani, belgesel film yönetmeni, sinema dilini çok iyi bilmelidir. b- Belgesel film yönetmeni yaratıcı olmalıdır. Tabii yaratıcılık Tanrı vergisi bir özellik olduğu için her belgeselde yaratıcı birtakım unsurlar aramak şart olmayabilir. Belgeselci, doğrunun, güzelin peşinde olmalıdır. Yaratıcı olmasa bile sinema estetiğini mutlaka bilmelidir. c- Belgeselci bir yanıyla bilim adamı, bir yanıyla da sanatçıdır. Bu yüzden, belgeselcinin hem doğruyu ve hem de güzeli arayan yönü olmalıdır. Belgesel de zaten bilimle sanatın kesiştiği yerde vücut bulur, ortaya çıkar. Olması gereken de budur zaten. d- Belgeselci, ayrıca dürüst olmak zorundadır. Olaylar, olgular, kişiler, mekanlar ve kullanılan malzemeler konusunda dürüst olmak zorundadır. Hiçbir şekilde kişileri, olayları, kurumları ve gerçekleri çarpıtamaz; izleyiciyi yanlış yönlendiremez. Olgular konusunda çok zorlandığı zamanlarda kimi mekan farklılıklarına gidebilir veya bazı kişileri kullanabilir ama bunları belirtmek koşuluyla. Bu zorunluluğu belgeselin sonunda, başında veya içinde herhangi bir biçimde belirtmelidir. Kısacası, insanları yanlış yöne sevk etmemelidir. e- Belgesel sinema, biraz önce saydığım özelliklere ek olarak evrensel bir mesaj taşımalıdır. Başka bir deyişle, her belgeselin evrensel bir yorumu olmalıdır. Her belgesel, bütün insanlığı ilgilendiren ve insani yönü olan bir mesaj içermelidir. Eğer belgesel diye sunulan bir film, evrensel bir mesaj içermiyorsa, ben ona belgesel diyemem. (4). Arın'ın belgesel sinema kavramı hakkında görüşleri incelendiğinde bilgiyi kutsallaştırdığını ancak dokunulmaz hale getirmediğini söylemek yanlış olmayacaktır. Onun anlayışına göre söz konusu bilgi, belgesel filmin konusunu ve senaryosunu oluşturmada kendince bir önem taşır ancak tek başına yeterli değildir. Dolayısıyla bu dengeyi kuramayan yapımlar Arın için belgesel olmaktan öte bilgisel yapımlardır. (5). Bilgisel olarak tanımladığı film tarzından sıyrılmak için bilgiyi, filmin dramatik yapısının oluşması sürecinde önemli bir figür olarak ele alır. Senaryolarının omurgasını da genellikle film ile ilgili araştırmalar sonucunda ortaya çıkan veriyi inceleyerek oluşturmayı tercih eder. Böylelikle ilgili belgesel film projesi bir yandan ele aldığı konu hakkında bilimsel ve kültürel değerler açısından zenginleşirken diğer yandan bu değerleri didaktik bir anlatı oluşturmadan izleyiciye aktarır. Bununla birlikte Suha Arın, belgesel projeleri için hazırlık sürecinde hatları çizilmiş bir senaryo yazmayı da tercih etmez. Filmin kaba çatısını belirledikten sonra çekim sürecini başlatarak kendine set sırasında yaşanan rastlantıları da değerlendirebileceği bir alan bırakır (6). Arın'a göre çekimlerine konu ya da mekan olan alan, sürprizlerle doludur (7). Suha Arın'ın belgesel sinemayı tanımlarken dile getirdiği mizansen kavramı, onun belgesel sinema anlayışındaki bir diğer önemli elementtir. Film yapımında bilginin bir elekten geçirilmeden doğrudan izleyiciye aktarılmasını doğru bulmadığı gibi, bağlamından kopmuş kurmaca unsurlarının da belgesel filmin yapısına ve etik kurallarına zarar vereceğini düşünür. Arın bu noktada, mizansen ile gerçeği bir arada kullandığı Kula'da Üç Gün filmini örnek olarak gösterir. Filmde izleyiciye aktarılan köy düğünü, yönetmen tarafından planlanmıştır ancak bütün aşamalar gerçeğe uygun şekilde kurgulanarak çekilmiştir (8). Urartu bölgesi Van, Hakkari, Erzincan'dan, Kars'tan, Gürcistan'a kadar uzanan bir bölgedir. Gürcü bir bilim adamının, arkeoloğun yazdığı önemli bir kitabı, daha basılmamış adamcağızın el yazısıyla yazdığı notları defter olarak getirttik ve ondan yararlandık Urartu'nun İki Mevsimi'nde. Yani bilimselliğe, bu derece taze bilgilere ve uzmanlığa önem veriyordu (13). Dalgalanması yoktur. Sakindir. Bilim dalının bilmediğimiz gerçeklerini uyandırır. Seyircide büyük heyecanlara yol açmaz fakat bizi heyecanlandıracak bilgiler verir. Bu nedenle Suha Arın'ın sineması bilgiden ruha doğru yol alan muhteşem bilgilerin parıltılarıyla donanmış fakat atı çok temkinli koştuğu için seyircide büyük heyecanlar uyandırmayan bir sinematografik dile sahiptir, iddia ediyorum. (14). Suha Arın, sinema tasavvuruna geçmeden önce çok ciddi bir bilgilenme aşaması geçirir (15). Bu sebeple filmlerinin hazırlık aşamasında bilim insanlarıyla çalışmayı da oldukça önemsemiştir. Pek çok projesinin altyapısını bilim insanlarıyla hazırlamış, özellikle MTV Filmin kurulmasının ardından projelerini bir bilim kurulu nezaretinde gerçekleştirmeyi tercih etmiştir. Bu durumla ilgili en iyi örnek ise MTV Film bünyesinde kurduğu Mimar Sinan Araştırma Merkezi'dir. Suha Arın'ın bu merkezin çalışmaları sonucunda elde ettiği veri öylesine büyüktür ki araştırmaların yapılmasına sebep olan Dünya Durdukça filminin ardından yine Mimar Sinan konulu üç film çalışması daha gerçekleştirmiştir. Arın, kariyeri boyunca Ord. Prof. Dr. Ekrem Akurgal, Prof. Dr. Enver Bostancı, Prof. Dr. Mustafa Cezar, Prof. Dr. Kazım Çeçen ve Prof. Dr. Semavi Eyice gibi alanında saygın pek çok bilim insanı ile çalışarak filmlerinin sanatsal değerinin yanında bilimsel değer kazanmasını sağlamıştır. Çeşitli disiplinlerden uzmanlarla kurduğu ilişkiler sayesinde filmlerinde oluşturduğu bilimsel altyapı, Arın'ın çalışmalarının güzel sanatların yanı sıra mimarlık, arkeoloji ve tarih gibi diğer önemli alanlarda da değer taşımasını sağlamıştır. Söz konusu filmler; Harvard, Massachusetts Institute of Technology, University of California, Los Angeles ve University of North Carolina gibi büyük üniversitelerin muhtelif bölümlerinde ders malzemesi olarak kullanılırken, British Film Institute ve Library of Congress gibi önemli kurumların arşivinde de yer almaktadır (16). Tüm bunlara ek olarak Arın, bilimsellikte gösterdiği bu hassasiyeti sanatsal unsurlarda da göstermiş, alanında uzman sanatçılardan da somut destekler almıştır. Ferit Tüzün, Nevit Kodallı, Turgay Erdener ve Timur Selçuk gibi bestekarlar eserleriyle Arın'ın filmlerine işitsel değer katmışlardır (17). Böylelikle filmlerinde ses ve müzik üzerinde de detaylı çalışabilmiş, işitsel eserleri filmin bütünlüğüne katkı sağlayan bir enstrüman olarak kullanabilmiştir. Suha Arın için filmin akışı, inişli çıkışlı bir kalp ritmine benzemelidir (18). Bu dinamizmi yakalamak, araştırma ve omurga yaratımı sürecinin başarısıyla doğru orantılıdır. Arın bunu sağlamak adına evraklar üstünde başlayan film projesini zihninde tasarladığı şekilde hayata geçirmek için teknolojik imkanlardan da faydalanmıştır. Teknolojinin gelişmesiyle birlikte filmlerinde bilgisayar efekti ve animasyonlara da yer vermiştir (19). Yardımcı ekipmanları kullanmaktan geri kalmayan Arın, özellikle şaryo hareketleriyle filmlerinde akılda kalan sekanslar üretebilmiş ve söz konusu kamera hareketini sık sık tercih etmesi sebebiyle projeleri arasında bir bütünlük oluşturmayı başarmıştır. Buna ek olarak Arın'ın geleneksel sinema ekipmanlarının yanı sıra çevresel faktörlerden de yararlanmayı tercih ettiği bilinmektedir. Filmlerini yoğunlukla kırsal bölgelerde çeken Arın'ın çevresiyle etkileşim halinde olması ve şartlara ayak uydurabilmesi, senaryo için önemli olanı görebilmek açısından değerlidir. Bu durumu Dünya Durdukça filmi setinde Selimiye Camii'ni çekebilmek için Türk Hava Kurumu'ndan kiraladığı balonla örneklemek yerinde olacaktır. Arın bu çekimde, dar alanda hareket kabiliyetsizliği, alçak irtifada kayıt yapamama ve görüntüdeki titremeyi engellemenin zorluğu gibi sebeplerle helikopter yerine sıcak hava balonu kullanmayı tercih etmiştir (20). Bu sebeple anlatımına katkı sağlayacağını düşündüğü görüntüyü almak için ekonomik kaygıları bir kenara koyabildiğini ve teknolojiyi sonuna kadar kullanmakta hevesli olduğunu söylemek yanlış olmayacaktır. Suha Arın, Türk belgesel sinemacılığında bir tür Türk Belgesel Sinemasına Giriş dersidir. Canlı bir derstir, atölye dersidir ve hala da eserleriyle hem seyirci için hem akademisyenler ve belgesel sinemayı dert edenler için bir okuldur. Çağdaş Türk Belgesel Sineması'nın kurucusudur ve onun hala akmakta olan temiz pınarından herkes su içer ve beslenir. Bizim köylerde şöyle bir laf vardır, Anadolu'da: Bazı sular doyurur. Suha Arın'ın belgesel sineması, belgesel sinemayı sanat olarak, meslek olarak seçen veya genel olarak sinemayı dert eden ve onun üzerine düşünecek olan insanlar için gerçek bir pınardır, çok doyurucudur ve her zaman öyle kalacaktır. Bir kaynaktır. (26). Suha Arın, Aralık 1941'de Balıkesir'de doğdu. İlkokul, ortaokul ve lise öğrenimini Ankara'da tamamladıktan sonra 1965 yılında ABD'ye giderek Howard University'de Sinema Televizyon Yapımcılığı ve Yönetmenliği lisans derecesini, ardından The American University'de ise Kitle Enformasyonu yüksek lisans derecesini aldı. Eğitiminin ardından yurda dönen Arın, Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Basın Yayın Yüksekokulunda akademisyenlik kariyerine başladı. Bununla birlikte film üretmeye de devam etmiş, bu yıllarda Türkiye Turing ve Otomobil Kurumu destekleriyle ilk dizi belgesel çalışması olan Anadolu Uygarlıklarından İzler serisini tamamlamıştır. Dizi belgesellerin çalışmaları sürerken Safranbolu'da Zaman (1976), Tahtacı Fatma (1979) ve Kapalıçarşı'da 40 Bin Adım (1980) gibi üç önemli monografik belgesel çalışmasını da tamamlayan Arın, 1983 yılında Ankara Üniversitesinden ayrılarak MTV Film Televizyon Anonim Şirketini kurdu. MTV Film bünyesinde Kariye (1983), Anadolu'da Konutun Öyküsü (1984) ve Camın Teri (1985) gibi monografik çalışmalarının yanı sıra Eski Evler Eski Ustalar (1986-1988), Fırat Göl Olurken (1986) ve Dünya Durdukça (1988) gibi önemli dizi belgesellere de yönetmenlik yapmıştır. 1 Şubat 2004 tarihinde hayata gözlerini yuman Suha Arın, ömrünün sonuna kadar sürdürdüğü yönetmenlik ve akademisyenlik kariyerlerinin yanı sıra, Türkiye'nin kültürel altyapısının korunmasına yönelik birçok çalışmada da yer almış, İletişim ve Sanat Araştırmaları Vakfı, Tarih Vakfı ve TÜRSAK gibi önemli sivil toplum kuruluşlarının kurucu üyeleri arasında yer almıştır."} {"url": "https://www.ithafsanat.com/bir-adam-bir-kent-ve-21-yildir-suren-bir-sanat-mucadelesi-afyonkarahisar-caz-festivali/", "text": "Afyonkarahisar'ın konservatuvara giden ilk öğrencisi, aynı zamanda 21 yıldan bu yana kentte düzenlenen caz ve klasik müzik festivallerinin de mimarı... Müziğe ve sanata olan tutkusunu bir kentin kaderini değiştirmek için harekete geçiren Hüseyin Başkadem, Geçmiş zaman olur ki diyerek geçen yılları anlattı. Temmuz ayı ülkemizin her kentinde sıcak geçti. Ama Afyonkarahisar, müzik rüzgarıyla serinledi. Pandemi koşullarına uygun bir şekilde, caz ve klasik müziğin en güzel örneklerinin verildiği bu festivallerin hemen ertesinde haberleştik Başkadem ile. Kentin en köklü ailelerinden gelen Başkadem'in büyük büyük dedesi Cumhuriyet döneminin ilk belediye başkanı olmuş Afyonkarahisar'da. Baba tarafım da kentin ilk vakfını kuran aile. Adını aldığım Hüseyin dedem, çok maharetli bir taş ustasıymış. Ankara Tren Garı'ndaki mermerden duvar panosu kırılınca dedeme tamir ettirmişler. İşini sanat derecesinde yaparmış diye anlatıyor. Festival 21 yıldır ne olursa olsun sosyolojik anlamda farklı kesimlerden birçok insanın kafasındaki duvarları yıktı, bir araya getirdi, toplumsal anlamda halkın içinde oldu bu bir araya geliş. Halk, hep destekledi, festivalin yanında durdu. Hem hocalarını iyi dinleyerek hem de varını yoğunu neredeyse müzik kitaplarına yatırarak geçirdiği okul yıllarının önemli bir ayrıntısı da hafta sonları Afyonkarahisar'da özel dersler vermesi. Afyon, kapalı bir şehirdi. Okuduğum kitaplar, sanatla Afyon'un değişebileceği fikrini oluşturdu bende. Bunun için de özel ders vermeye başladım. Daha çok çocuk sanatla ilgilensin diye diyen Başkadem, Cambridge Üniversitesi'ndeki master eğitimini de yarıda bırakıp ülkemize dönmüş. İstanbul'da müzik öğretmenliği yapmaya başlamış. Kartal ve Sultanbeyli'deki liselerde çocuklara müziğin güzelliğini aşılamış. Sultanbeyli Gediktaş Lisesi'nde kurduğu bando takımı öyle başarılı olmuş ki 19 Mayıs Atatürk'ü Anma Gençlik ve Spor Bayramı töreninde çalmışlar. Yine aynı okula ABD'den caz orkestrası getirmiş, Amerikan Konsolosluğu'ndan destek alarak. Aykırı idim ama beni seviyorlardı. Okulda farklı görüşlerden, kültürlerden ve anlayıştan kişiler vardı. Ben böyle farklılıklarla çalışabilme becerisine sahibim. Orta yolu buldum, onların da hoşuna gitti diyor. 2001'e kadar sürdürdüğü özel dersler, Afyonkarahisar'da onun yol göstermesiyle evlere piyano girmesi yetmemiş Başkadem'e. Önce gramofon ve taş plak koleksiyonu sergisi açmış, bu sergiyi gitar ve piyano resitalleri izlemiş. İstanbul'dan bir caz orkestrasını da getirince Tamam demiş, Şimdi sıra öğrencilik hayallerimi gerçekleştirmede. Önce Afyonkarahisar Caz Festivali, sonra da Klasik Müzik Festivali olacak bu kentte. Ertesi yıl Prag'daki organizatör sözünde durmayınca Çek sanatçıları getirmek için varını yoğunu harcadığını biraz buruklukla hatırlıyor Başkadem. Ufak tefek paralar bulabildim. Çek Hava Yollarının Türkiye'deki Müdürü Altuğ Uluceviz ucuz biletler buldu. Böyle böyle 15 kişiyi caz festivaline 10 kişiyi Klasik Müzik Festivaline getirmeyi başardım diyor o günlere giderek."} {"url": "https://www.ithafsanat.com/bir-resmin-icine-girip-yasamak-istemek/", "text": "Fauve ustası Matisse'in tuvallerine yansıyan bu odalardaki karmaşık desenli kumaşlar, duvar kağıtları, seramikler, zeminler ve halılar parlak renkleriyle adeta canlanıyorlar. Nasıl, güzel bir roman okurken ya da iyi bir film seyrederken kendimi o dünyanın içinde hissederek mutlu oluyorsam bazı resimlerin de içine girip orada yaşamak istiyorum. Özellikle de Henri Matisse'in Nice yıllarında, çoğunlukla deniz manzaralı ve balkonlu odalarda resmettiği kadınlı tablolarının. Hatta her bir odayı, mümkünse yine deniz manzaralı evler bulup onun renk ve desen kullanımından ilham alarak oluşturmak istiyorum. Neden mi? Çünkü sayısız çarpıcı iç mekanı resmeden Fauve ustası Matisse'in tuvallerindeki bu odalardaki karmaşık desenli kumaşlar, duvar kağıtları, seramikler, zeminler ve halılar parlak renkleriyle adeta canlanıyorlar ve beni oraya çağırıyorlar. O kumaşlara dokunmak, panjurların arasından süzülen güneş ışığında uyumak, denizden gelen esintinin kokusunu hissetmek istiyorum. Bu resimler en çok ne olmadıklarıyla bilinirler. Matisse'in günümüzde en çığır açan eserleri olarak kabul edilen, modernizmin ilk algılarıyla uğraştığı 1907 ve 1917 arasındaki dönem çalışmalarının hemen ardından yapılmışlar. Yıllarca sevdiği resim geleneklerini geride bırakmış ve bitkin düşen Matisse, Ekim 1917'de güneyde bir kış için Paris'ten ayrılır ve sakin sahil kasabası Nice'e gelir. Daha önce bu tür iyileşme gezileri yapmış olsa da, bu farklı olur; Nice'e ilk ziyaretidir ve kalış süresi haftalara, derken aylara uzar. Burada kendimi tamamen yabancı hissediyorum diye yazar daha sonra. Coğrafi izolasyon, Birinci Dünya Savaşı'nın kaosundan bir sığınak sağlarken kasabanın benzersiz varlığı Akdeniz'in yumuşak ışığı ve havası, ikamet ettiği Hotel Beau-Rivage onu çok memnun eder. Sahte, saçma, harika, lezzetli diye tanımlar Nice'i ve hayatının geri kalanını, çoğunlukla yalnız ve ailesinden uzakta, resim yaparak burada geçirir. Hayal gücüm Matisse'in birkaç fırça darbesiyle ipuçlarını verdiği desenleri, detayları tamamlayabiliyor. Asıl önemlisi sanatçının o tablolarda resmettiği ruh halleri o kadar kolaylıkla geçiyor ki bana. Bu ince perdelerin, açık pencerelerin ardındaki deniz manzaralı odalarda oturan, uyuyan, kitap okuyan yani gündelik hallerinde ve biraz da rehavet içindeki kadınların dünyasına girmek, belki de onlardan biri olma hayalinin bana kendimi iyi hissettirdiği şüphesiz. Özellikle de üzerimize çöken ağırlığın bize sürekli daha huzurlu diyarlara kaçma isteği uyandırdığı bu tuhaf zamanlarda. Bu tablolarda beni heyecanlandıran bir diğer unsur da Matisse'in dekorasyonun çeşitli elemanlarının detaylarına verdiği önem. Mesela süs desenleri genellikle ayrıntılı ve illüzyonist bir şekilde işleniyor ki bu da içinde bulundukları mekanları canlandırıp ressamın yaratmak istediği ruh halini etkili bir biçimde anlatmasını sağlıyor. 1910'da Münih'teki Muhammed Sanatının Başyapıtları adlı sergisine defalarca yaptığı ziyaretlerde ortaya çıkan İslam sanatını keşfi, Matisse'in Granada'daki Elhamra'yı ve Cordoba Ulu Camii'ni ziyaret ederek güney İspanya'ya uzun bir gezi yapması için ona ilham vermiş. İşte sanatçı, özellikle farklı desenlerin örtüşerek yan yana geldiğinde, desenli yüzeylerin mekan duygusu yaratma gücü olduğunu burada fark etmeye başlamış. Bir yandan da ona yaratıcı ilham kaynağı olabilecek, geçmiş deneyimleri hatırlatan, başka kültürlerin resimsel dillerini ve biçimsel araçlarını temsil eden çeşitli nesneler edinmiş. Bunlar tütün kavanozu gibi mütevazı ev eşyalarından Afrika, Okyanusya maskeleri ve Tahiti, Fas kumaşları gibi daha egzotik nesnelere kadar çeşitlilik göstermişler. Bu eserlerin çoğu, onun resimlerinde defalarca görülür. Bazen başrolde bazen arka planda çeşitli roller üstlenirler. Topladığı nesnelerden biri mesela, çeşitli resimlerinde kullandığı yeşil cam Endülüs vazosu. 1924 yapımı Vase of Flowers in Front of the Window'da, iki sapı ile adeta elleri belinde insansı bir görünüme bürünerek, evin bir köşesinin merkezinde durur. Arka planda ise hepsi son derece düzleştirilmiş bir kompozisyonda eşit ağırlığa sahip gibi görünen, bir dizi yan yana yerleştirilmiş desenler ve bir pencereden görünen deniz manzarası var. Hayal dünyamız ne kadar zenginse ruhumuzu beslememiz de o denli kolay olur. Bu da beklenmedik durumlarla daha kolay baş edebilmemizi sağlar. Kitaplar, filmler, resimler... Sanatın bizi karanlıktan çıkartacak en sağlam ve güzel yol olduğu su götürmez bir gerçek."} {"url": "https://www.ithafsanat.com/bir-yanda-medeniyet-ile-mucadele-diger-tarafta-vecd-halindeki-insanlar/", "text": "Yaşamı İstanbul, New York ve Los Angeles arasında geçen heykeltıraş Hande Şekerciler ile yeni medya sanatçısı Arda Yalkın'ın oluşturduğu ha:ar, klasik sanat yaklaşamını yeni teknolojilerle birleştirme tutkusunun yansıması olan eserleriyle öne çıkıyor. Yalkın ve Şekerciler, kısa bir süre önce Venedik'te ve Milano'da sergilenen Pulse: Electric Mannerism sergisini ve birlikte ürettikleri çalışmalarını anlattı. Arda Yalkın: Hande ile uzun zamandır beraberiz, yıllardır aynı çalışma ortamını paylaşıyoruz, birbirimize uzun süredir yardım ediyoruz ve dolayısıyla işlerimiz hakkında konuşuyoruz. 2018 Mart ayında New York'ta bir misafir sanatçı programına kabul edildim ve ikili olarak gitmeye, beraber bir şeyler üretmeye karar verdik. Kimyamız tuttu ve ardından ABD'de başka programlara kabul edildik, fuarlara katıldık. İlk solo sergimizi New York'ta, ikincisini Ankara'da, üçüncüsünü ise Venedik'te açtık. Ardından Milano'da da solo sergimiz oldu. Bunların yanı sıra Piksel adında bir yeni medya misafir sanatçı programının kurulmasına liderlik ettik ve hala onun bir parçasıyız. Üç senedir bu şekilde hem ikili hem de bireysel olarak çalışmaya devam ediyoruz. Hande Şekerciler: İkimiz de modern insanın sosyal medyadaki kendi varlığını oluştururken aslında içgüdüsel olarak bir tür öz-ikonografi aradığını düşünüyoruz. Bunun birkaç sebebi var; bazen çok beğendiğimiz fotoğrafları ikonik bulup defalarca paylaşıyoruz, beğendiğimiz duruşları, ışığı, renk örüntülerini tekrar ediyoruz. Ortodoks ikonografisinde ressamlar ürettikleri imajları kendilerinin değil, onların elleri ile tanrının ürettiğini söylerler. Modern insanın sosyal medyadaki hali biraz buna benziyor. Bu sadece görsellikle de sınırlı değil, iletişimimiz de çoğunlukla böyle. En eğitimlilerimiz bile bazen eko odalarında hapis oluyoruz. Elbette ben de kendimi bundan ayrı tutmuyorum. Bu bağlamda Lucid serisinden söz etmek gerekirse bahsettiğim bu modern ikonografinin ha:ar tarafından yorumlanması diyebiliriz. Bu seride de diğerlerine benzer şekilde klasik sanatçılardan ilham alıyoruz. Teknik olarak Rembrandt'ın ve onun döneminde, onun etrafındaki diğer sanatçıların sıklıkla kullandığı, genellikle tek yapay ışık kaynağı ile aydınlatılan portrelere referans veriyor. Bu ışıklandırmayı jeneratif sıvı simülasyonları ile manipüle ediyoruz. Yine çok belli etmeden modern dünyada kullanılan mimikleri kullanıyoruz. Bunların dışında prodüksiyona devam eden çok kanallı video enstalasyonlarımız, blockchain, yapay zeka gibi teknolojileri kullanarak üretmeye başladığımız eserlerimiz de var. Hande Şekerciler: Sanatçıyı, fikirlerini paylaşmak için her türlü formu, medyumu, tarzı kullanan, yaratıcı bir insan olarak görüyorum. Bizim de yapmaya çalıştığımız bu. Arda Yalkın: Pulse: Electric Mannerism Cer Modern'de gerçekleşen serginin üzerine yeni işler eklenerek büyüyen bir sergi oldu. Bu bizim aslında Mart 2020'de İstanbul'da gerçekleştirmek istediğimiz bir konseptti. İzleyicilerin üç katlı bir binada önce Hande'nin solo sergisindeki fiziksel heykelleri gördükten sonra üst katlarda çoğunlukla heykel ve insan bedeni etrafında kurgulanmış dijital resim, heykel ve videoları deneyimleyecekleri bir ikili sergi kurgulamıştık fakat açılışa bir hafta kala sergiyi ertelemek zorunda kaldık. Bu kurguyu -bazı eserleri İstanbul'a saklamak istediğimiz için- biraz basitleştirerek Ankara Cer Modern'e taşıdık. Sonrasında bazı yeni resimler ekleyerek Venedik'e. Tek bir sergi gibi gözükse de aslında Hande'nin kişisel ve ha:ar'ın işlerinden oluşan, iç içe geçmiş, birbirleri ile hem teknik hem de içerik olarak konuşan iki sergi. Hande Şekerciler: Pandemi ile gelen karantina döneminde fark ettik ki yılın bir kısmını Amerika'da geçirmek ya da seyahat etmek dışında biz zaten sürekli atölyede ve bilgisayar başında çalışıyormuşuz. Karantina olup kapanınca ve katılmak gereken davetler, toplantılar için yolda geçirilen zaman olmayınca daha da verimli şekilde üretmeye başladık. Piksel. gibi bilgi paylaşımında bulunabildiğimiz, diğer sanatçılarla bir araya geldiğimiz bir organizasyon kurmaya vaktimiz oldu. Dolayısıyla garip bir şekilde pandemi süreci bizim açımızdan her anlamda çok verimli geçiyor. Öte yandan genel bir değerlendirme yapmak gerekirse, bir kere online dünyanın imkanlarının daha çok farkına varıldı. Yine kendi alanımdan bir örnekle gitmem gerekirse müzelerin, galerilerin VR turları nicedir vardı fakat çoğunluk tarafından bu süreçte keşfedildi. Koca koca gökdelenlere aslında pek de ihtiyacımız olmadığı, dışarı çıkabiliyor olsak pek çok kişinin de ofis dediğimiz küplere sıkışıp kalmasına gerek olmadığı; en basit fikir için bile saatlerce yol tepip hem zamanı hem kaynakları bu yönde harcamaya gerek olmadığı fark edildi. Tabii ki sistem bir günde değişmeyecek ama yavaş yavaş iş yapma biçimlerinin değişeceğini düşünüyorum. Zaten bir süredir gündelik işler yapan insanların AI ve otonom araçların hızlı gelişimiyle işsiz kalacağı ve kendilerini bir şekilde adapte edebilenlerin iş değiştirmeleri gerekeceği konuşuluyordu. Pandeminin bu süreci de hızlandıracağını; üretim yöntemleri ve teknoloji ile olan ilişkisinde tutucu davranan, reddeden sanatçıların da istisna olacağını öngörüyorum. Elbette yeni medya sanatı tek sanat türü olacak demiyorum ama konvansiyonel sanatçılar, koleksiyonların da el değiştirmesi ve siber kültürün içine doğan yeni nesil tarafından devralınmasıyla yavaş yavaş geride kalacaklar. Arda Yalkın: Dijital devrimin insanlığa dayattığı değişimin sonuçlarının neler olabileceğini, toplumu nasıl etkileyeceğini, bireylere ve yaşadığımız dünyaya ne kadar zarar vereceğini, kimlerin en çok zarar göreceğini ve bu etkileri en aza nasıl indireceğimizi, sadece politikacıların ve çok uluslu şirketlerin değil; filozofların, tarihçilerin, sosyologların, mühendislerin, mimarların ve aklıma gelmeyen onlarca farklı pratikten gelen insanların yanı sıra sanatçıların da tartışması, alınan kararlarda onların geleceğe dair hayallerinin de etkisinin olması gerekiyor. Aksini düşünmek bile korkunç olurdu. Ancak, sanatçıların bahsettiğim tartışmaya katılabilmesi, diğer disiplinlerle etkileşime girebilmesi ve değişen dünyayı şekillendirecek fikirler üretmesi için bugünün dili olan teknolojiyi öğrenmesi çok önemli. Blockchain, yapay zeka, artırılmış gerçeklik, yapay insan, veri görselleştirme gibi kavramları bilmeden gelecek hakkında konuşmak artık mümkün değil. Son 50 senedir yeni medya sanatı ile ilişkisinden anlamlı bir çıktı üretememiş konvansiyonel sanat endüstrisinin artık bunu aşması gerekiyor bence. Bu iki taraf için de önemli. Sanat endüstrisinin değişime adapte olması gerekiyor yoksa var olan sistem dönüşmek yerine alaşağı olacak. Sanat kurumlarının dijital teknolojiyi dışlaması bu alanda çalışan sanatçıları, reklam endüstrisi ve şirketlerle iş birlikleri kurmaya itiyor. Bu da yeni medya sanatının çoğu zaman içerikten çok mühendislik, büyüklük ya da teknolojik eşiklerin aşılması ile gündeme gelmesine neden oluyor. Hande Şekerciler: Doğru bulmadığım ve insanların yaşamlarını, yaşama biçimlerini anlamsızca kısıtladığını düşündüğüm şeyler, toplumun kodları. Bu kodları tanımlarken dış görünüş, baz alınan ana unsurlardan. Saçınızın uzunluğu, biyolojik cinsiyetiniz, ten renginiz gibi. Bunlar hep sizin sınıflandırılmanız için sizin dışınızdaki dünya tarafından kullanılan unsurlar. Figürleri bunlardan arındırarak iç dünyalarına dikkat çekmeye ruh hallerini yansıtmaya çalışıyorum."} {"url": "https://www.ithafsanat.com/birbirine-sarilmak-ve-sarki-soylemek-acidan-kurtulmaya-yeter-mi/", "text": "Soru, Hollandalı oyun yazarı Lot Vekemans'ın kaleme aldığı Zehir adlı tiyatro oyununa dair... Hem bu sorunun cevabını hem de daha fazlasını bu oyundaki kadın rolüyle seyirci karşısına çıkan başarılı oyuncu Sevinç Erbulak ile konuştuk. Oyunculuk hayatına henüz öğrenciyken, dizi sektörünün en çok anılan yapımlarından Süper Baba ile adım atan, o dizide oynadığı Zeynep karakterini kızına ad olarak seçen, çok sayıda tiyatro oyununda seyirciyle kucaklaşan, ödüller kazanan oyuncu Sevinç Erbulak, 31 sezondan bu yana sahne üzerinde... Bu süre zarfında geniş kitlelerce izlenen çok sayıda diziyle seyirciye ulaşan, İBB Şehir Tiyatroları oyuncusu olarak tiyatro sahnelerinde sayısız kahramana hayat veren Sevinç Erbulak ile iki kişilik bir oyun olan Zehirin kulisinde buluştuk. Müze Gazhane'deki Meydan Sahne'de Ahmet Saraçoğlu ile birlikte rol aldığı oyun, Hollandalı yazar Lot Vekemans'ın imzasını taşıyor. Birçok dile çevrilen ve çok sayıda ödüle layık görülen oyunda, geçmişte yaşadıkları trajik kaybın ardından ayrılan çift, yıllar sonra bir araya gelmek zorunda kalıyor. Acılı bir geçmiş hesaplaşmasına dönüşen buluşma, karşı tarafın da neler hissettiğine dair eksik bırakılan taşların yerine oturtulmasıyla seyirciyi içine çekiyor. Ne söyledi bana? Çok çok samimiydi. Biz de onun peşindeyiz, oyundaki hakikatin peşindeyiz. Meydan sahnede oynuyoruz. (Sahne tıpkı meydan gibi, 360 derece seyirciyle çevrili.) Yapısı gereği; kaçamayacağınız, duygusal ve fiziksel olarak hiçbir hareketin saklanamayacağı, sahte hiçbir duygunun seyirciden gizlenemeyeceği bir er meydanı olduğu için meydan sahne, bu seyrettiğiniz oyundaki hedefimiz, tam da bu! Oyunda, uzun ve hesaplaşılamamış bir mesele var. Mesele çocuk. Ama siz onun yerine istediğiniz her şeyi yerleştirebilirsiniz. İki yetişkin, konuşsalar nereye gideceğini bilemedikleri bir ertelemeden ötürü belki konuştuklarında da ayrılacaklardı ama başka bir iletişebilme biçimine geçebileceklerdi- görüşmekten kaçınmış. Bu ertelenmiş hesaplaşmanın sonunda en azından ikisinin de ruhunu onarmanın peşindeyiz. Meydan sahnede oynamak bile oyunun talihini değiştiriyor. O gün tiyatroya geldiğimiz halimiz bile etkiliyor oyunumuzu. Çünkü ben, dışarının dışarıda kaldığına inanmıyorum. Ancak bir gün robotlar tiyatro oynayacaksa yapabilir bunu. Kendimizi çok iyi hissediyoruz. Sahnede hiçbir şeyi görmeden, sadece karşıdaki oyuncuyu görmeye de inanmıyorum ben. Son derece dışarıdan bir yerden, bütün oyunu denetleyen bir mekanizmayla da oynuyorum. Her şeyin farkındayım. Öyle de olmak zorundayız. Çünkü seyirci farklı olabiliyor. Bazen hissi ağır algılıyor seyirci. O zaman oyunu biraz yukarı çıkarıyoruz. Bazen de bakıyoruz ki içerideler, bizimleler, onlara dokunuyoruz. O zaman da biraz hafifletelim diyoruz. Tek başına böyle bir şeyin yeterli olacağını hiç düşünmüyorum, hayatta da. Ama oyunun o anına gelene kadar konuşulan her şey, tüm posaları o kadar dışarıda bırakıyor ki. Evet, o an için yeterli! Çünkü kadın samimiyetle duymanın peşinde. Çünkü adam başka bir gezegen, kadın başka bir gezegen. Bazen denk gelip birbirlerini duyuyorlar. Tam da böyle bir şey değil mi hayat! Nefret etme sebebi, mutlu hissetmemesi. Ama aslında nasıl bir duygu olduğunu hatırlamaya çalışıyor. Çünkü daha önce mutlu olduğu anlar var. Hep hatırlamış. Mutluluk illa birilerinin varlığı ile olan bir şey mi yoksa kendini bu ağulu yapıdan çıkardığında bulabileceğin bir şey mi? Onu biraz tartışıyor kendi içinde ve ilk defa birine anlatıyor. Aslında son zamanlarda tek bir şeye ilgi var; ünlü olmaya. Ve bunun araçları çok belli; yazmak, oynamak, şarkı söylemek, yarışmak, yarışları kazanmak... Eğitim sisteminde de böyle gösteri dünyasında da. Ama çok fazla tırt kurs da var. Çocuk doğalında zaten müthiş bir oyuncu olarak geliyor. Ona evde ebeveynin, okulda eğitmenin görevler vererek unutturduğu bu çocuk olma halini, bu oyun oynama halini hatırlatmaya çalışıyoruz sadece. Amaç oradan ünlü yazar, oyuncu çıkarmak değil, oyun oynama güdüsünü yeniden o çiplerinin içine koyma, çocuklara yaşlarını hatırlatma. Çok iyi bir akademik kadromuz var. Her yaşa başka bir hoca giriyor. Ben bütün sınıfları dolanıyorum. Ama sonunda en iyi eğitim verebildiğimi bildiğim yaş grubunu alıyoruz. Çünkü insanın ne yapamayacağını bilmesi çok değerli. Zaten karşılığını görüyoruz. Kayıtlarımız o kadar hızlı tükeniyor ki! 2014'te de çok keskindi yarış. Benim çocuğum ne oynayacak diye. Biz eğitimin bir süreç olduğunu anlatmaya çalışıyoruz. Ama veliler daha çok sonuç odaklı. Evet, bir şeylerin taçlanması gerekiyor. Bütün öğrendiklerini size eteklerinden saçmaları gerekiyor ama o bir final değil. Anne babalar kendi yapamadıklarımızı çocuklarımız yapsın diyor. Ben de bazen böyle bir ebeveynim. Buraya bakmam gerekiyor. Ama bizim bir an evvel çocuklarımızdan kopmamız, aynı galaksi içinde onlara hep bakmamız, ne yaptıkları hakkında hissimizin olması ama onları rahat bırakmamız gerekiyor. Çünkü herkes oyuncu olamaz, herkes iyi marangoz olamaz. Ne olacaklarsa her şeye ne kadar çalışmaları gerektiğini öğreniyorlar. O plastik ünün nasıl sürdürebileceğini anlatmaya çalışıyoruz. Çok hızlı bir kuşak; slm, mrb kuşağı. Anna Karenina 780 sayfa. Bunlar ölür onu okursa. Anna Karenina diyorsun, Özetini çıkardın mı? diyor. Özet, 780 sayfa okunduktan sonra çıkarılabilir. Çocuklar burada oyuncu olma isteğinin karşısında neler yapmaları gerektiğini bir anlıyorlar, farkına varıyorlar. Pek çoğu orada vazgeçiyor zaten. Daha yetenekli, daha ışıklı ve pırıltılı olan çocuk kendini ilk derste gösteriyor. Bunu görmem kendi eğitmenlik yolumda çok doğal. Ben esas kendini göstermeyen ve kabuğundan çıkacak çocuğu merak ediyorum ve onu arıyorum sınıfın içinde. Tabii... Eskiden bir sınavı kazanırdım. Tabii, o kazanacak. Başka kim kazanır ki! derlerdi. Oysa bazılarını kazanıyorum, bazılarını kazanamıyorum girdiğim sınavların. Kazanmadığım zamanlar görülmüyor ve bütün kazanımlarım, ardımda bıraktığım kazanamadığım şeylerin toplamından oluşuyor. Çünkü kazanamadıkça niye kazanamadım konusuna projeksiyon yapıp orayı toparlamaya çalışıyorum. Ama Tabii o kazanacak gözüyle bakılıyordu. Bunlar gençken üzüyordu. Çünkü o sırada üzülecek yer arıyorsunuz. Katkıdır elbette. Motivasyondur, mutluluktur, o gecenin konuşmasının enerjisidir, o geceye sizi götüren kalp çarpıntısıdır da bir önemi de yoktur. Amaç ödül almaya döndüğünde, o yapıdaki bütün sanatsal gayeyi, bütün iyileştirme çabasını bir yana bırakıyorsunuz. Böyle bir hayal üzerine yaratma cesareti göstermemeliyiz. Ödüllerde belli bir yaş sınırı olsa ne iyi olur? 35 filan mesela. O yaştan sonraki bütün ödülleri iade edebilirim. Çünkü başka birileri daha heyecanlı oluyor. Onlar alsın oluyorsunuz. Nasıl bir oyuncu oynadıkça daha iyi bir oyuncu oluyorsa bu seyirci için de geçerli. Yılda 30 oyun seyreden seyirciyle üç yılda üç oyun seyreden seyirci arasında fark var. Rafine seyirci zaten iyi oyuna ve iyi oyuncuya her zaman her oynadığında kendi bireysel ödülünü veriyor. O sırada neyi oynuyorsam onda rahat hissediyorum. Onu hiç ayırmıyorum. Oyunculuk olarak aynı. Ölçekleri ve teklifleri değişiyor. Sizden istedikleri şey değişiyor. Burada oynamak ile İtalyan sahnede oynamak arasındaki fark, televizyonda daha da küçülerek oynamak gibi farlar var. Çok uzun bir süre televizyonda olacağımı da düşünmüyorum. Çünkü aynı senaryolar sanki başka hiçbir konu yokmuşçasına sunuluyor ve sadece zaman doldurmak için -hayatta hiç o kadar uzun bakıştığımız ve durduğumuz suskunluklar yokken- dizilerde hep kötü, hep öfkeli, hep sakin, hep şeytan tipler oluyor. Oysa duygular, tam zıt duygusu ile gösteriliyor. Ayrıca artık kadın kadının kurdu değil, kadın kadının yurdu. Oralarda olmamız gerekiyor. Ekranın bir çöplüğe dönüştüğüne inanıyorum Türk dizilerinde. Özellikle ana akım işlerinde. Her zaman. Orası benim ilk okulum. O dizi hayatımda olmasaydı yine oyuncu olurdum ama böyle bir oyuncu olmazdım. Oradaki tüm hocalarım ile başta Şevket Altuğ olmak üzere- soru sorabildiğim bütün partnerlerim ile çok büyük bir okuldu benim için. Bugünkü gibi hakikat! Orada başrolde güzel kız olması zorunluluğu yoktu. İnsanı anlatıyordu. Bütün kusurlarıyla, imkansızlıkları, beceriksizlikleri ve başarısızlıklarıyla hem de. Bütün karakterler çok gerçekti. Bugün olsa tutar mıydı bilmiyorum. Çok değişir. Uyandım, üniversitede derse girdim, vizelerim vardı yedi saat. Sonra açtım Ursula'yı metrolarda, metrobüslerde okudum. O kadar çok kitap aldım ki bu yıl, daha fazla okumak istiyorum. Tsundoku diye bir sendrom varmış, kitap satın almak ama okumamakla ilgili. Ben de o kadar çok kitap aldım ki evde dağ oldu onlar. Şimdi okumaya zaman ayırıyorum. Genellikle günüm, okul ve arkasından oyun olarak geçiyor. Cumartesi pazarlarım da böyle. Bunun dışında kendimi uyutarak dinlendirmeyi çok seviyorum. Her akşam bir film izlemeye çalışıyorum. Bazen bütün bir günü gerçek anlamda hiçbir şey yapmadan geçiriyorum. O da çok önemli! O çiziyor daha çok, çizmeyebilirdi de. Çiziyor, gitar çalıyor, dans ediyor. Oyuncu olur mu bilmiyorum, daha vakti var. Çok net örnekler var önünde; dedesi, anneannesi, annesi ve benim bütün yakın çevrem. Ama tiyatro beni ondan ayıran bir kavramdı o büyüyene kadar. Anne yine mi tiyatroya gidiyorsun? dediğinde Evet deyip kapıdan çıkan bir anne. Annemi babamı daha fazla görmek, onlarla daha fazla bir arada olmak için ben de tiyatroya gidiyordum. Tiyatrodan filan hoşlanmıyordum yani. Benim normal arkadaşlarımın normal anne babaları eve dönüyor, ben de bu anormallerle sokağa çıkıyorum... Sanırım benim hikayem böyle başladı. Ama izleye izleye Aaa ne kadar eğleniyorlar! Burada ne kadar çok anne var? Burada bazı annelerin kuralları daha esnek diye diye sevdim tiyatroyu. Kulis çok eğlencelidir mesela. Ve ben bu nedenle kuliste tek başıma kalmamak için tek kişilik oyun oynamayacağım sanırım. Kulis masam totemlerle dolu mesela. Oyunlarımın parfümleri bile farklı. Benim bütün hayatım totem! Bütün rollerimin başka çantaları var. Her rolün malzemesi başka. Mesela bu oyuna gelirken bir parfümüm var. Bu oyunun dışında sıkmıyorum bu parfümü. Çünkü bu kadının parfümü o! Çağdaş metinler olarak baktığımızda Özen Yula gerçeğimiz var. Daha gençlere bakarsak Murat Mahmutyazıcıoğlu, Ahmet Sami Özbudak, Zeynep Kaçar, Deniz Madanoğlu, Turgay Korkmaz, Firuze Engin diye devam edebilirim. Peter Ouilter son zamanlarda okuduğum en üretken ve heyecan verici çağdaş yazar. Anılara ve iyi metinlere selam durmayı seven tarafım hala 10 yılda bir Keşanlı Ali, Sersem Koca, Hamlet, Machbet oynanması gerekliliğini hatırlatıyor. Kavin de seyretmeli bu oyunları, bugün doğanlar da izlemeli. Oyuncusundan yazarına yönetmenine yaratma cesareti gösteren herkes teknolojiyi, dijitalleşmeyi yerinde kullanıyorsa dünyanın o sırada ona önerdiği bütün oyuncaklar seyirci için muhteşem bir şölene dönüşüyor. Ama eğer Şimdi moda bu! diye yapılırsa o zaman olmaz. Bugün matinedeki seyirciler arasında 30 sene önce, 30 yaşındayken de tiyatro izleyenler vardı. Belki onlar Tiyatro nereye geldi? Artık oyuncular içimize girerek oynuyorlar diyor. İlk defa deneyimleyen de Tiyatro böyle bir şeymiş diyor. Ben ikisini de tavında tutmak zorundayım. Ben her oyunda, o gün ilk defa tiyatroya gelmiş seyircinin peşindeyim aslında. Çünkü birdenbire tiyatro, bugün hissettiği şeye dönüşüyor o seyircide. Bir gün içinde hem insanların hem robotların olduğu bir tiyatro oyununa da Aman ne! Robot da tiyatro mu yaparmış? Ben evde oturayım demem. Alır biletimi, giderim. Robotların insanı aşabilmeleri mümkün değil ama karşısında değilim böyle şeylerin."} {"url": "https://www.ithafsanat.com/bizansin-hala-yazilmaya-devam-eden-tarihi/", "text": "Suna ve İnan Kıraç Vakfı İstanbul Araştırmaları Enstitüsü ve Pera Müzesi tarafından sanatseverlerin beğenisine sunulan İstanbul'da Bu Ne Bizantinizm!: Popüler Kültürde Bizans sergisi Bizans'ın popüler kültürdeki eklektik varlığını keşfe çıkmaya davet ediyordu. Pera Müzesinin yeni sergisi Bu Ne Bizantinizm! i görebilmek için soğuk bir kış gününde uzunca bir kuyruk oluşturan insanların yüzüne bakıyorum, çaktırmamaya çalışarak. O sırada hala devam eden pandemi kuralları nedeniyle içeriye belli sayıda kişi alınıyor. Ne kadar bekleyeceğimiz, sergiyi gezen kişilerin her eser başında geçireceği süreye bağlı. Ve biz bunu bilemiyoruz! Bir bilinmezliği beklerken kimsenin yüzünde sıkılmışlık ifadesi yok. Sıra ne zaman bize gelecek? diye güvenlik görevlisini sıkıştıran da yok. Sanatı, sergileri öyle özlemişiz işte! Birkaç gün önce müzenin önünden geçerken yine bundan daha uzun bir bekleyenler sırası gördüğümü hatırlıyorum. Yüzümde bir gülümseme oluşuyor. Bu gülümseme sergi boyunca yüzüme kazınıyor, bazen şaşkınlık ve beğeni ifadeleriyle yer değiştiriyor. Bu ifadeye İthaf'ın yeni sayısında muhakkak yer vermeliyiz düşüncesi de eklenince karşınıza bu satırlarla çıkmam kaçınılmaz oluyor. Serginin bir bölümü topos adı verilen, Bizans'a dair algıların benzeştiği noktaları vurgulayan motiflerden oluşuyor. Bu motiflerin tespit ederken tarihsel kaynaklarda ve güncel popüler işlerde görülebilen, bir şekilde tekrar eden temaların dikkate alındığını anlatan Alışık, Sonuç olarak Bizans'a Yelken Açmak, Kainatın Revnakı, İsyankar Renkler ve Cadı Kazanı adlarını verdiğimiz bu motifleri; edebiyat, müzik, video, illüstrasyon, çizgi roman gibi üretim mecralarını Bizans bağlamında birleştiren ve güncel üretimlerin tarihsel kaynaklarla bağlarını sorgulayan bölümler olarak kullandık diyor. Bizans üzerine güncel üretimleri sistematik bir şekilde bir araya getirmenin eğlenceli ve öğretici bir süreç olduğunu anlatan Alışık, eser seçimi için çok kapsamlı bir literatür ve veritabanı taramasına giriştiklerini vurguluyor. Hem sergi kataloğuna makale veren hem de sergiye danışmanlık yapan araştırmacılar kendi çalışmalarının malzemelerini de kimi zaman beraberlerinde getirdiler. Bu sayede üretim mecralarına ve türlere ve hatta alt türlere yayılan, seçkimizi oluşturabileceğimiz bir envanter toparladık diye devam eden Alışık, farklı türden işleri bir arada sergilediklerini belirtiyor. Eser yerleştirmeleri ise popüler kültürde Bizans'la karşılaşmalarda ön plana çıkan motiflere göre düzenlenmiş. İstanbul Araştırmaları Enstitüsünün Pera Müzesinde düzenlediği İstanbul'da Bu Ne Bizantinizm!: Popüler Kültürde Bizans sergisi yepyeni bir podcast serisi ve çalma listesiyle sergi salonundan dışarı taştı. Farklı sanat mecralarındaki Bizans izlerinin tartışıldığı sohbetlerde Bizans tarihi araştırmacıları ile ünlü yazar, sanatçı ve müzisyenler buluşuyor. Spotify, Apple Music ve Podbean gibi mecralarda yayınlanan podcast serisine, sergiye ses veren müziklerin bir araya getirildiği Spotify çalma listesi eşlik ediyor. Suna ve İnan Kıraç Vakfı İstanbul Araştırmaları Enstitüsü ve Pera Müzesi, İstanbul'da Bu Ne Bizantinizm!: Popüler Kültürde Bizans sergisi kapsamında yayınlanan podcast serisi ile dinleyicileri Bizans algısına ait temaları kullanan sanat çalışmaları üzerine düşünmeye davet ediyor. Dört bölümden oluşan What Byzantinism Is This in Istanbul! isimli podcast serisinde Hugo ödüllü A Memory Called Empire romanından ünlü yönetmen Zack Snyder'in Justice League filmine, farklı popüler kültür ürünlerinde karşımıza çıkan Bizans temaları inceleniyor. Düzenlediği sergiler ve film programları kapsamında Spotify kanalına yeni listeler ekleyen Pera Müzesi, İstanbul'da Bu Ne Bizantinizm! sergisinin bir parçasını oluşturan müzikleri Bizans'a Kafa Sallamak isimli çalma listesinde bir araya getirdi. Heavy metalin çeşitli alt türlerindeki parçalardan oluşan liste ile dinleyiciler yaklaşık iki saat boyunca metal müziğin Bizantinizm'e yaptığı yolculuğa eşlik ediyor. Listede, Rotting Christ ve Amon Amarth gibi metal müzikseverlerin yakından takip ettiği grupların çalışmaları bulunuyor. Podcastin ilk bölümü, 2020 yılında En İyi Roman dalında Hugo Ödülü kazanan A Memory Called Empire isimli bilim kurgu romanına ayrılıyor. Bizans tarihçisi ve şehir plancısı Dr. Anna Linden Weller'in Arkady Martine takma adıyla yazdığı roman, Teixcalaanli İmparatorluğu'na büyükelçi olarak gelen Mahit Dzmare'in selefinin ölümünü ve bu toplumdaki istikrarsızlığı araştırmasını konu alıyor. Yazar Anna Linden Weller'in İstanbul İsveç Araştırma Enstitüsünün eski direktörü Ingela Nilsson ile bir araya geldiği sohbette, romanda Bizans kültürüne yapılan göndermeler konuşuluyor. İkinci bölümde yine ilgi uyandıran konu ve konuklar bir araya geliyor. Heavy metal üzerine akademik çalışmalar yürüten ve sergi kataloğuna Bizans'a Kafa Sallamak: Bizans İmparatorluğu'nun Metal Müzikte Alımlanması başlıklı makalesiyle katkıda bulunan Jeremy J. Swist'in moderatörlüğünde gerçekleşen sohbete, Yunan trash metal grubu Exarsis'in solisti ve Metal Hammer dergisi yazarlarından Nikos Tragakis ile ünlü black/death metal grubu Rotting Christ'in solisti ve kurucusu Sakis Tolis konuk oluyor. Efsanevi müzik grubu Rotting Christ'ı odağına alan podcastte, tarihi referanslarla üretim yapan grubun parçalarında mitoloji ve Bizans etkisi konuşuluyor. Podcast serisinin üçüncü bölümünde İstanbul'da Bu Ne Bizantinizm! sergisi küratörü Emir Alışık, Nebula Ödülü ve World Fantasy Awards sahibi yazar Jeff VanderMeer ile bir araya geliyor. Ambergris Üçlemesi olarak bilinen City of Saints and Madmen: The Book of Ambergris (2001), Shriek: An Afterword (2006) ve Finch (2009) kitapları üzerinden fantastik edebiyatta tarih temsilinin mercek altına alındığı sohbette, Ambergris şehrinin Bizans ile paralellikleri ortaya konuluyor. Serinin dördüncü ve son bölümü ise sergi kataloğunda Neon Bizans: Las Vegas'ta İkonografiden Yoksun Estetik makalesiyle yer alan Bizans sanatı profesörü Roland Betancourt'u, Game of Thrones, Harry Potter, King Arthur ve Macbeth gibi ödüllü dizi ve filmlerin set tasarımında çalışan Rohan Harris ile buluşturuyor. Söyleşi, Harris'in son çalışmalarından Zack Snyder's Justice League (2021) filmine odaklanıyor. 2017 yapımı Justice League filminin Zack Snyder'in kurgusuyla yeniden yorumlandığı bu versiyonda, seyirci neredeyse üç dakika boyunca süper kötü kahraman Darkseid'in dünyaya ilk saldırısının sahneleriyle bezenmiş freskolu bir odayı izliyor. Sahneyi derinlemesine inceleyen Betancourt ve Harris, bu ürkütücü duvar resimlerini geç Bizans sanatı bağlamında tartışıyor."} {"url": "https://www.ithafsanat.com/bizim-icin-atik-olan-nesneler-onun-resimlerinin-ana-kahramanlari/", "text": "Atıkları dönüştürerek yaptığı eserleriyle tanıdığımız ve eserlerinde ileri dönüşüm kavramını ana tema olarak benimseyen ressam Deniz Say ile sanat ve kavramlar üzerine keyifli bir sohbet gerçekleştirdik. İçimizdeki cevher er ya da geç çıkar ya ortaya... İşte ressam Deniz Say'ın hikayesi de böyle. Resme olan ilgisi çocuk yaşlarında başlamış fakat hayat onu bambaşka yollara sürüklemiş. Profesyonel iş hayatının içine ne kadar girerse girsin sanat aşkı yine de onun peşini bir türlü bırakmamış ve önünde yepyeni bir yol açmış. Resim sanatı üzerine birçok eğitim alarak çıkmış bu yeni yola. Sanat hayatına önce figüratif resimle başlamışsa da tarzı zamanla soyut resme evrilmiş. Ardından da atık diye adlandırdığımız, kullanılıp bir kenara atılan malzemeleri sanatına taşımış ve onlara ikinci bir hayat şansı vermiş. Soyut dışavurumcu resim, duyguları özgür bırakması ve özgün bir biçimde ifade edilmelerine izin vermesi özelliğiyle beni kendine çekti. Tabii soyut, çok geniş bir alanı kapsıyor, ben geleneksel sanat malzemelerini kullanmak yerine atık malzemelerle soyut resim yapmayı seçtim. Resim aslında çocukluğumdan beri hayatımda önemli bir yer teşkil etti. Hayat beni farklı yönlere götürse de resim hep oradaydı. Boğaziçi Üniversitesinden mezun olduktan sonra çeşitli yerlerde kurumsal iş hayatı tecrübem oldu. Sonraki senelerde sanat tarihi okumaya başladım ve bu dönemde resim eğitimi de aldım. Tabii aldığım eğitim figüratif resim üzerineydi, soyuta sonradan evrildi tarzım. Yaklaşık 11 senedir Beykoz'daki atölyemde profesyonel olarak resim yapıyorum. Bugüne kadar yedi kişisel sergi açtım, yurt içi ve yurt dışında pek çok fuar ve karma sergiye katıldım. İlk başladığımda figüratif resim yapıyordum. Fakat bir gün geldi, artık yaratıcılığımı daha fazla kullanmama olanak sağlayacak olan soyut resme yönelmeye karar verdim. Soyut dışavurumcu resim, duyguları özgür bırakması ve özgün bir biçimde ifade edilmelerine izin vermesi özelliğiyle beni kendine çekti. Tabii, soyut, çok geniş bir alanı kapsıyor, ben geleneksel sanat malzemelerini kullanmak yerine atık malzemelerle soyut resim yapmayı seçtim. Sıradan malzemeleri, gündelik nesneleri işlevlerinden soyutlayarak sanat eserinin parçası haline getirmek, bu nesnelerin izleyicinin gözündeki algısını bir nevi bozmak, en başından beri benim heyecan kaynağım oldu. O nesnelere resimlerimde yer vererek aslında hala ne kadar güzel ve işe yarar olduklarını kanıtlamak istiyordum aslında izleyicilere. Benim resimlerimde öne çıkan öğeler, renk ve formdan ziyade doku ve espas oluşturmak için kullandığım atık malzemeler. Pek çoğumuzun atık diye adlandırdığı nesneler, benim resimlerimin ana kahramanları. Bu atıklar sayesinde oluşturduğum resim kurgusu ve katmanların oluşum aşaması benim için spontane ve en keyif aldığım aşama... Burada şunu belirtmek isterim ki benim atık malzemelerle ilişkim aslında resimden önce başladı. Hatırladığım kadarıyla 12 yaşımdan beri biriktiriyorum bu nesneleri. Örneğin gelen bir hediyenin paketi, ambalaj kartonları, şişe fileleri, 3D sinema gözlükleri, kullanılmayan giysiler, ayakkabılar ve daha niceleri. Ben o atamadığım malzemeleri ressam olmasaydım da farklı bir şekilde dönüştüreceğimi biliyorum. Bu bir yaşam tarzı. Bunu başka nerede kullanabilirim? insanıyım ben. İlhamımı tamamen gündelik hayatımda şu ya da bu şekilde karşıma çıkan atık nesnelerden alıyorum. Bu, bazen çöpe gidecekken beni dokusuyla kendisine çeken, sapı kopmuş bir hasır çanta olabiliyor; bazen de doğadan topladığım kurumuş bir ağaç kabuğu. Çevreci bir yaklaşım var tabii ki bu ilhamın kökeninde. Niyet önemli öncelikle; o atıklara ikinci bir şans verme niyeti, en azından kendi atığıma sahip çıkma niyeti... Hem kullanılan malzemeler hem de işlenen temalar göz önüne alındığında Arte Povera akımından etkilendiğimi söyleyebilirim. Tabii soyut ekspresyonizm de benim resimlerimi çerçeveleyen akımdır. Sürdürülebilirlik, bugünün ihtiyaçlarını gelecek nesillerin ihtiyaçlarını riske atmadan temin etmek şeklinde ifade ediliyor. Sanatta sürdürülebilirlik ve ekolojik tahribat kaygısının ortaya çıkış zamanı '60'lı yılların sonu. Günümüz çağdaş sanatçıları, sürdürülebilirlik konusuna pek çok farklı açıdan yaklaşıyorlar. Bazı sanatçılar çevre meseleleri ile ilgili doğrudan mesaj vermeyi tercih ediyorlar, bazıları daha dolaylı olmasına rağmen insanlığı sürdürülebilirlik üzerine daha fazla yönlendirebiliyorlar. İleri dönüşüm ve sanatta sürdürülebilirlik kavramları aslında benim senelerdir üzerinde çalıştığım, resimlerimin ana teması olan kavramlar. Soyut resme, yıllarca tek başıma biriktirdiğim atık nesnelerle, onları ileri dönüştürerek başladım ve ortaya çıkan işler sürdürülebilir sanat başlığı altında yerlerini buldular. Öncelikle atık mevzuuna bir açıklık getirmek gerekir diye düşünüyorum. Nedir atık? 20. yüzyılda sanayileşmenin artması, hızlı tüketim ve atık sorununu beraberinde getirdi. Peki, dünyadaki bu hızlı tüketim neticesinde üretilen çöpler gerçekten atık mıdır? Bence pek çoğu değil... Benim için hazine onlar. Ben eserlerimle, Elinizdeki ne olursa olsun, çöpe atmadan önce bir kez daha düşünün mesajı vermek istiyorum. Sanatçıların en büyük görevidir bence farkındalık yaratmak. Sanatçı, kullandığı malzeme ve yaptığı işlerle dünyanın gidişatına olan duyarlılığını göstermelidir. Soyut resme baktığımızda anlamlandıramadığımız bir haz alırız. Bu retinal bir hazdır, estetik bir hazdır. Ben atık malzemelerle çalıştığım için kullandığım malzemenin tanımı, belki estetik tanımıyla tezat oluşturuyor olabilir. Ama işte ben o atıklardaki estetik yönü görebiliyorum ve bunu da izleyiciye gösterebildiğimi düşünüyorum. Her zaman inandığım şey, bireysel gücümüzü küçümsemememiz gerektiği. Ben sürdürülebilir ve gezegene saygılı bir yaşamın gereklerinden olan atık kontrolü ile ilgili elimden ne geliyorsa yapıyorum. Aslında yaptığım şey, göle bir taş atmak; halka büyüyecek, belki benim işlerim başkalarına ilham olacak. İşte, bu noktada çocukları eğitmeyi çok önemsiyorum. Her çocuk ressam olmayacak belki ama bu atık sorunu ile ilgili zihinlerinde bir soru işareti oluşmasını sağlayabilirsem ne mutlu bana! Bu sebeple yakın zamanda çocuklarla atık malzemeleri kullanarak resimler, kullanım objeleri yapmak üzerine atölyeler düzenlemeyi düşünüyorum. Tabii ki sergiler ve fuarlara katılarak resimlerimi de izleyicilerle paylaşmaya devam edeceğim."} {"url": "https://www.ithafsanat.com/bogazda-beklenmedik-karsilasmalar-akisa-karsi-akintiyla-beraber/", "text": "Pera Müzesi 29,9 km Söyleşileri ile İstanbul'a dair güncel konuları mercek altına almaya devam ediyor. Akışa Karşı, Akıntıyla Beraber adlı video çalışmasını odağına alan söyleşide, kıyılardan çepere yayılan hafriyat politikalarının kente etkisi, Boğaz'da yüzen yaban domuzları gibi beklenmedik karşılaşmalar üzerinden tartışmaya açılıyor. Etkinlik, 8 Temmuz Perşembe günü Zoom uygulaması üzerinden ücretsiz izlenebilir. İstanbul Araştırmaları Enstitüsü ve Pera Müzesi'nin düzenlediği Istanbul Unbound: Environmental Approaches to the City konferansı, 29,9 km Söyleşileri ile devam ediyor. Ekoloji ve sanat kolektifi birbuçuk'un aynı adlı video programından yola çıkan söyleşi serisinin beşinci etkinliği, Akışa Karşı, Akıntıyla Beraber videosunda işaret edilen konuları tartışmaya açıyor. Kent çeperindeki hafriyat alanlarının giderek genişlemesi sonucunda İstanbullular, geçtiğimiz yıllarda, Kuzey Ormanları'ndan kent merkezine indiği tahmin edilen domuzların Boğaz'dan yüzerek geçişine şahit oldu. Çevre ormanlardan inen yaban domuzları ile karşılaşmaya alışık olduklarını söyleyen Rumeli Kavağı sakinleri, Boğaz'da yüzen domuzları ise ilk kez gördüklerini belirttiler. Yine yüzerek kıyıya çıktığı bilinen bir domuz Bebek'teki bir yalının bahçesinde, bir başkasıysa inşaat çalışmaları sebebiyle bir kıyısı dahi olmayan Tophane sahilinde görüldü. Bahar Topçu ve Hilal Şenel'in ortak üretimi olan Akışa Karşı, Akıntıyla Beraber başlıklı video, domuzların en önemli yaşam alanlarından Kuzey Ormanları'nda başlıyor. Hayvanların yüzerek vardıkları Rumeli Kavağı, Bebek, Tophane gibi, birbirinden farklı sosyo-ekonomik ve sosyo-kültürel dinamiklere sahip semtlerdeki karşılaşmalar, kıyılardan çepere yayılmış hafriyat politikalarının kentsel dokuya etkisini çarpıcı bir biçimde ortaya koyuyor. Aynı zamanda, İstanbul'un insan olmayan varlıklarının, kentin rutin akışındaki karşılaşmalarını görünür kılıyor. Videonun işaret ettiği konuları tartışmaya açan söyleşide Topçu ve Şenel'e, şiddetle afetin görsel ve mekansal politikasına dair disiplinlerarası çalışmalar yürüten Eray Çaylı eşlik edecek. Etkinlik, 8 Temmuz Perşembe günü saat 17.00'de Zoom uygulaması üzerinden ücretsiz izlenebilir."} {"url": "https://www.ithafsanat.com/bozcaada-caz-festivalinin-besinci-yil-kutlamalari-facebookta-basliyor/", "text": "27.07.2021 Facebook ve Bozcaada Caz Festivali, Türkiye'de yeni kullanıma açılan ücretli çevrim içi etkinlikler ürünüyle Türkiye'de gerçekleşecek ilk etkinliğe ev sahipliği yapmaya hazırlanıyor. 30 Temmuz Cuma günü saat 18:00'de çevrim içi olarak gerçekleşecek özel lansman etkinliğinde T. C. Kültür ve Turizm Bakanlığı ve Türkiye Turizm Tanıtım ve Geliştirme Ajansı'nın katkılarıyla, 3dots ve fermente tarafından 20-22 Ağustos tarihleri arasında düzenlenen 5. Bozcaada Caz Festivali'nde sahne alacak Korhan Futacı, performansıyla açılış yapılacak. Facebook, Türkiye'de yeni kullanıma açılan bu ürün sayesinde özellikle pandemi koşullarında fiziksel olarak performans sergileme fırsatı bulamayan farklı sektörlerden sanatçılara alternatif bir araç sunmayı ve eşit bir şekilde gelir elde etmeleri için destek olmayı amaçlıyor. Ücretli çevrim içi etkinlikler, konuklar katılmak için kaydolduğunda alınan tek seferlik erişim ücretiyle canlı çevrim içi etkinliklerden gelir elde etmek için yeni bir yöntem sunuyor. Lansman etkinliği sonrasında isteyen sanatçılar, Korhan Futacı gibi ücretli çevrim içi etkinlikler özelliğini kullanarak tiyatro ve söyleşi benzeri etkinlikler oluşturup Facebook üzerinden kolayca bilet satışı yapabilecek. Bilet alan konuklar ise düzenlenen etkinlikleri telefon, tablet veya bilgisayarlarında Facebook etkinlik sayfasından ya da Facebook TV uygulaması üzerinden izleyebilecek. Ücretli çevrim içi etkinlikler lansmanında sahne alacak ve bugüne kadar Tamburada, Dandadadan, Korhan Futacı ve Kara Orkestra ve Konstrukt projeleri ile sayısız yurt içi ve yurt dışı performansı gerçekleştiren Korhan Futacı, son olarak Haluk Bilginer ile beraber seslendirdiği Ah Güzel Kafam isimli teklisini yayımladı. İstanbul'un kendine has kaosunu saksofonundan dökülen seslerle başka dünyadan bir performansa çeviren sanatçıya tuşlularda Çağrı Sertel, bas gitarda Feryin Kaya ve davulda Berkan Tilavel eşlik edecek. Etkinlikten elde edilecek gelirin bir kısmı genç müzisyenlere katkıda bulunmak amacıyla bağışlanacak. Ayrıca etkinlik için alınan her bilet karşılığında Ecording aracılığıyla ecoDrone'lar ile ağaçlandırılması gereken ulaşılması zor alanlara tohum ekilecek. Bilet almak için etkinliğin Facebook sayfasını ziyaret edebilirsiniz. Kendine Has, Volkswagen, Jack Lives Here, Paribu ve Metro Türkiye'nin destekleriyle gerçekleşecek 5. Bozcaada Caz Festivali hakkında detaylı bilgi ve bilet almak için ise bozcaadacazfestivali. com adresini ziyaret edebilirsiniz."} {"url": "https://www.ithafsanat.com/bu-atolyede-kalbimden-gecmeyen-hicbir-sey-yok/", "text": "Ressam Lale Temelkuran'ın sanatından bize en çok yansıyanlar. 10 yıl sonra İzmir'deki ilk kişisel sergisi Olmak Zamanı üzerine söyleştiğimiz sanatçı, eserlerini Olgunlaşma zamanımın ürünleri diye yorumluyor. Eskizsiz çalışan, her zaman her yerde üretebilen ressam, Kendime zaman yaptım diyor; her koşulda üretmeye devam eden tüm kadınlara tercüman oluyor. Eserlerinde kadınların zamanına dair hikayeler anlatan Temelkuran, resim yapmak için kendine zaman yaptığını çünkü özellikle Türkiye'de üreten kadınların buna mecbur bırakıldığını belirtiyor ve ekliyor: Dikkat ediyorum önceki sergilerde başı yana eğilmiş kadınlar çizmişim; şimdi ellerini kaldırıyorlar, vücutları daha dik duruyor. Gazeteci ve yazar Ece Temelkuran ile Altın Portakallı yönetmen İnan Temelkuran'ın annesi ressamla söyleşimize, edebiyatçı ve sinemacı çocuklarının yeteneklerinin ilk nüveleri de girdi. Kişisel olarak olmak zamanım. Bir de mutlu olmak zamanı, beraber olmak zamanı... Her şeyin zamanı gibi düşündüm. Daha çok, algıladığım dünyayı yorumlamak gibi oldu. Duygularım, aklımdan, kalbimden geçenler, her şeyin bende bıraktığı izleri yorumladım. Kendi zamanım içinde olgunlaşma zamanı gibi yorumladım. Evet. Kadınların zamanı algılayışının erkeklere göre farklı olduğunu düşünüyorum. Anlar çok önemli. Yaşadıkları şey, zamana yayılıyor ve anılarını biriktiriyorlar. Zamanla ilgili altı yedi sergi açtım. Kadınların o anlar üzerine anlatabileceği çok fazla şey var. O yaşanmışlıklardan çıkan sonuçlar, resme konu oluyor. Türkiye'de kadınların resim yapması için kendine zaman yapmayı öğrenmesi gerekiyor. Çünkü kendine ait bir şeye zaman kalmıyor, bu toplumsal hayatta. Kadınlar doğurganlıklarından ötürü zamanı kendinden çok başkalarına harcıyor. Oradan buradan toparlayıp zaman yapıyorsunuz, sırf istediğiniz şeyleri yapmak için. Bunu beceremezseniz o girdabın içinde kaybolup gidiyorsunuz. Kaybolmayıp direnmeye çalıştım. Pek çok işi hallettikten sonra resim yapıyorum. Resim yaparken bazıları, mekanla ilgili, Şöyle olması lazım der. Benim öyle bir derdim olmadı. Koşulları ayarlamak zorunda kaldığım için her zaman, her yerde resim yapabilirim. Çocuklarla ne kadar ilgilenilmesi gerektiğini, çocukluğun onun hayatını ne kadar etkilediğini bildiğim için, Ben hiçbir zaman öne çıkmayacağım, çocuklarım öne çıkacak dedim. 10 yılın sonunda bir buçuk yıl deliler gibi desen çalıştım. 1987'de karma sergiye katıldım. Çalışmadığınız sürede biriktiriyorsunuz. Şikayet ettiğiniz şeyler de yaratıcılığınızı destekliyor. Dikkatimi çekiyor; önceki sergilerde başı yana eğilmiş kadınlar çizmişim; şimdi ellerini kaldırıyorlar, vücutları daha dik duruyor. Kadınlar, en bildiğim şey. Ne sıkıntı yaşarlarsa yaşasınlar, çoğunun karakterinin bozulmadığını düşünüyorum. Bir yol buluyor kendini anlatmak için. Kuşlar, zamanla ilgili... Çok hızlı hareket eden hayvanlar. Zamanın hızlı akmasıyla beraber kadının özgürlük düşüncesi gibi yorumlanabilir. Kedi de karakteri değişmeyen hayvanlardan. Benim resimlerim tek bir şeyi anlatmaz. Pek çok hikaye çıkabilir. Belki de dünyanın karmaşıklığı her şeyi etkiliyor. Karşı taraf ne hissediyorsa hikayesi o olabilir. Mesela torunum, ağzı olmayan bir çocuk resmimi görünce Bu çocuğun neden ağzı yok? demedi. Babaanne, bu çocuk konuşmak istemiyor mu? dedi. Kafeste olanlar da var ama hiçbir kafesin kapısı kapalı değildir. Kuş evleri serisi yapmıştım. Ev olup da kapısı olmayan tek yapıdır. Ev bazen kapandığınız yer anlamına da geliyor. Esareti anlatmıyor ama onları oraya kapayan da biziz. Başını 270 dereceye yakın çeviriyor ve her şeyi görebiliyor. Kadınların böyle bir özelliği olduğunu düşünüyorum. İlle görmeniz gerekmiyor, hissetmeniz de size yol gösterici olabilir. Pek çok kültürde baykuşun anlamı bizimkinden farklı. Bizde ölümle bağdaştırılır. Sebebi şu olabilir: Baykuşlar gece çıkıyor, daha iyi görmek için ışık yanan evlerin üzerine konuyor. O evlerde de genellikle hasta olduğu için ışıklar yanıyor, bir şey olunca ölüm yorumu yapılıyor herhalde. Batı'da bilgeliği anlatıyor. Baykuş, güzel sanatların da simgesi, her yeri gördüğü için. Öyle resimlerden hoşlanmıyorum. Resim, çok ağır bir şeyi bile zarafetle anlatmaktır. Duygularınız ne kadar yoğun olsa da. Çok hüzünlü bir resim yapmıştım, ertesi gün tahammül edemedim. Şiddete karşı olduğum gibi fırçamla da böyle bir şey yapmadım, yapamam. Yok ettim. Sadece çocuklar çalışırken benim fotoğrafımı çekmiş, o duruyor. Dayanamadığım şeyi kalıcı bir esere dönüştürüp görmeye de dayanamadım. Onlar Güneşe Gömüldüler idi yaptığım şey. Hiçbiri ölmemiş ve canlıydı. Zıddını düşündüğünüz zaman çok acıydı. Hiçbir resmimin eskizi yok, tekrarı yok. Bir resmimi önüme koysanız yapamıyorum. Bir renkle ya da dokuyla başlıyorum, sonra hikayenin içine giriyorum ve o kendisi çıkıyor. Hayır. Duyguyla başlayıp bilgiyle bitiyor. Bilgiyi, resim ortaya çıkmaya başlayınca kullanıyorum. O resmi artık obje gibi görüyorsunuz, düzeltilmesi gereken şeyler oluyor. Bütün o kompozisyon kuralları, resim oluşurken ortaya çıkıyor. Onun için hiç eskiz çalışmıyorum. Çok etkilendiğim şeylerden bir kompozisyon çıkıyor. Mesela Osetya'da öldürülen çocuklar resmi vardı. Başladım, altı yedi saat, tansiyonum yükseldi. En son altına, Anne ben öldüm mü? yazdım ve ağlamaya başladım. Bu atölyede kalbimden geçmeyen hiçbir şey yoktur. Burada sadece ben varım. Arkadaşlarımın resimleri diğer odadadır. İçe kapalı bir çocuğun söyleyeceği şeyler vardır. İlkokulda resim dersinde matematik yapılırdı. Ama ortaokulda şanslıydım. Akhisar gibi bir yerde Mimar Sinan Üniversitesi mezunu bir hocamız vardı, benimle ilgilenmeye başladı. Orta ikide Picasso'yu nereden öğrendiysem onun gibi resimler yapar, yanına şiirler yazardım. Duvarlara resimleri yapıştırıp ayakta yapıyordum, ressamlar öyle yapıyor diye. Lisedeki hocam da bu okula gitmem gerektiğini söyledi. Akademide birinci sınıfta resmim satıldı, DYO resim sergisine seçildim. Tabii ki çok çalıştım. Sabahlara kadar çalıştığım olurdu. Çocukları çok seviyordum, onlar da bunun farkındaydı. Ortaokulda bir çocuk dayak yemiş, nasıl ağlıyor, Bunu hak etmemiştim diye. Ertesi hafta ona bir kitap aldım, Aganta Burina Burinata. İlk defa haksızlığa uğruyorsun, hayatın boyunca dilerim çok haksızlığa uğramazsın. İlkinde çok üzüldün, ben de senin üzüldüğüne üzüldüm gibi bir şey yazdım. 40 yıl geçti, atölyedeydim, telefonla biri arıyor. Merhaba hocam, İstanbul Bağcılar'da bilmem ne hastanesi başhekimiyim. Hayatımda unutmadığım iki öğretmenden birisiniz, kitabınızı hala saklıyorum. Hiç kitap okumayı sevmiyorum, diyen bir Kadir'imiz vardı, ona da Şimdiki Çocuklar Harika'yı hediye etmiştim. Ben bundan sonra çok kitap okurum, şahane bir şeymiş bu, dedi. Asıl vermek istediğim şey, insani değerleri, güzeli yakalamak, aramak. Sanat iyileştiricidir deniyor ama sadece yapan değil, bakan için de öyle. Bakmayı öğretmek de öğretmenin görevi. Temel savunduğum şey, düşünmeyi öğretmektir. Resim öğretmenliği, sevmeyi de öğretmek ve onu neden yaptığını da anlatabilmektir. Ece 3 yaşından beri yazıyor, yazı bilmediği zamandan beri. Ütü masasının üstünde, herkese mektuplar yazardı... İnan, lise ikide İtalyancaya başladı, sonra da İspanyolcaya. Bizden habersiz Milli Eğitim'in İspanya'da burslu sinema eğitimi sınavına girmiş, bir kişi alacaklarmış, kazandı. Şahika Tekand oynayacaktı. İstersen deneyeyim dedim. Çok çalıştım, tek çekimde bitti. Beş ödül Antalya'dan, beş ödül Adana'dan ve İstanbul Film Festivali'nden de proje ödülü aldı. Sonra Antalya'da belgesel ödülü aldı. İkinci filmiyle de beşer ödül kazandı. Bir insanın ömrü boyunca alacağı ödülleri üç yılda aldı ve gitti. Amerika'da yaşıyor, şu anda senaryo yazıyor."} {"url": "https://www.ithafsanat.com/bu-salgin-sinemayi-nasil-etkiler-salgindan-sonra-sinema-nasil-olur/", "text": "Sinema gerek ülkemizde gerekse dünyada çok zor bir dönemden geçiyor. Pandemi öncesinde üretilen film sayısı ile sinema salonlarında satılan bilet sayısının salgından sonra ciddi bir düşüş yaşadığını, ülkemizde hala ara ara normalleşme süreçlerine geçilse de sinema salonlarının kapalı olduğunu bir süre de böyle devam edeceğini biliyoruz. Bu alanda çalışan herkesin aklındaki sorular şu ara ne yazık ki hep aynı: Bu salgın sinemayı nasıl etkiler? Salgından sonra sinema nasıl olur? Bu deneyimlediğimiz sürecin geçmişte de birçok kez farklı biçimlerde de yaşandığını düşünürsek bundan sonra da belki daha kısa aralıklarla bunun gibi durumlarla karşılaşmamız olası. Bu sebeple Covid-19'un sinemadaki etkisinin değerlendirilmesi gelecek günler açısından da oldukça önem arz etmekte. Esra Berk Eren, Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Sinema-TV Bölümünde öğretim üyesi. Eren, pandeminin sinemaya etkilerini ve sonrasında nasıl bir yol izleyeceğini çeşitli açılardan ele alıyor. Devamı İthaf Sanat dergisinde. İthaf Sanat, kitabevleri ve bayilerde."} {"url": "https://www.ithafsanat.com/bugun-gunlerden-fureya/", "text": "Osmanlı'nın işgal yıllarında doğan, Cumhuriyet'in lik dönemlerinde yetişen ve verem hastalığına yakalandığı için kaldığı senatoryumda oyalanması için getirilen plastik hamurlarla onu en çok mutlu eden uğraşı bulan, iyileştikten sonra Paris'e giderek atölyesinde çalışmalara başlayan Füreya Koral, ülkemizin ilk çağdaş seramik sanatçısı. Hayatı boyunca Güney Amerika'nın Aztek ve Maya kültürlerinden Antik Mısır'a, Mevlevilik, İran ve Anadolu geleneklerine uzanan birçok tarzı inceleyen ve eserleriyle bütünleştiren Füreya Koral, Türkiye'nin lik seramik atölyesini de kurarak birçok sanatçının yetişmesi için ortam da hazırladı. ... istiyorum ki yaptığım çini tabakta en fakir ev yemek yesin. Benim çinilerim herkesin olsun. Yaptığım masa her evde bulunsun. Yaptığımız masalar yahut da. Bir ocak yapmalıyım çiniden. Güzel bir merdiven başı. Kahve fincanlarım olsun bütün kahvelerde. Zengin fakir, iyi kötü bütün evlerde. Genç ihtiyar bütün ellerde. Sanatı müzelerde hapsetmek yok. O sanat ölü sanattır. Çağımıza yakışmaz. Eski Yunanlılar, sanatı hayatlarına karıştırmışlar. O üniformalı müzelerde gördüğümüz Yunan çanağı şarap içmek içindi. Güzelim testi su koymak, güzelim tas su içmek içindi. Heykeller meydanları doldurmuştu."} {"url": "https://www.ithafsanat.com/buyuk-dahi-leonardo-da-vinciden-mona-lisa/", "text": "Rönesans'ın en büyük dahisi, İtalyan mimar, mühendis, heykeltıraş, filozof, astronom, müzisyen, matematikçi, anatomici, botanikçi, mucit ve ressam Leonardo da Vinci'nin Mona Lisa'sı, Fransa'nın başkenti Paris'teki Louvre Müzesinde sergileniyor. Leonardo, gelmiş geçmiş en önemli ressamlardan biri olarak kabul edilse de hayatı boyunca resim sanatına ayırdığı zaman çok azmış. Resimlerini bitirmemesiyle bilinen Da Vinci, ömrüne göre çok az sayıda eser üretmiş. Leonardo'ya ait olduğu söylenen resim sayısı sadece 15. Dört santim kalınlığında kavak ağacından bir pano üzerine yapılan, dünyanın en ünlü resmindeki kadın, Leonardo da Vinci'ye bu eserin siparişini veren Floransalı ipek tüccarı Francesco del Giocondo'nun karısı Lisa del Giocondo; evlenmeden önceki adıyla Lisa Gherardini. Mona, İtalyanca Hanımım / Kadınım anlamına gelen Ma Doona kelimesinin kısaltması. İtalyanlar tabloyu La Gioconda olarak adlandırırken Fransızlar La Joconde diyor. La Joconde, neşeli demek. Soylu meclislerinde şarkı söyleyecek kadar güzel bir sese sahip olan ve aynı zamanda lir ve flüt çalabilen Leonardo da Vinci'nin, resim yaparken müzisyen tuttuğu ve müzik dinlediği biliniyor. Her yıl sekiz milyon kişinin görmek için kuyruğa girdiği Mona Lisa'nın belli belirsiz gülümsemesi, gizemini her zaman korumuş. Mutlu mu, hüzünlü mü? Yoksa canı mı sıkılmış? Belki de sadece çalan müziğin tadını çıkarıyor. Aslında cevap basit: Siz nasıl görmek istiyorsanız öyle. Mona Lisa'nın meşhur gülümsemesinden başka, nereye gidersek gidelim, bizi takip eden gözlerinin de ayrı bir gizemi var. Mona Lisa etkisi adı verilen bu olgu, her ne kadar eserin büyüsünü artırsa da aslında doğru değil. Almanya'daki Bielefeld Üniversitesi tarafından yapılan bir çalışmayla, Mona Lisa'nın, hafifçe kendi soluna doğru, bizim de sağ omzumuzun üstüne doğru baktığı tespit edilmiş. Gelelim Mona Lisa'nın kaşlarına ve kirpiklerine... Kadınların, güzellik adına o zamanlar kaşlarını ve kirpiklerini aldığı biliniyor. Ancak 2007 yılında yapılan ultra-yüksek-çözünürlüklü taramalarla, zamanında Mona Lisa'nın kaşlarının ve kirpiklerinin var olduğu görülmüş. Yıllar içinde gereğinden fazla yapılan temizlik uygulamalarıyla, Mona Lisa kaşlarına ve kirpiklerine veda etmek zorunda kalmış. Leonardo'nun sırrı, kendi buluşu olan Sfumato tekniğinde saklı. Bu tekniğin en önemli özelliği, keskin çizgiler yerine, hatlar ve renkler arasında fark edilemeyecek kadar yumuşak geçişler kullanılması. Bunu, özellikle Mona Lisa'nın gözleri, dudakları, yüzünün sağ tarafı ve çenesinde görebiliyoruz. Resme derinlik veren arka plana da bu yumuşak geçişler hakim. Leonardo, Lisa del Giocondo'nun gözlerini tam göz hizamıza ve manzaradan yukarıya yerleştirerek onu iki boyutlu düz bir figür olmaktan çıkarıp arka plandan sıyrılmasını sağlamış. Çağdaşları tarafından Il Florentine yani Floransalı olarak bahsedilen Leonardo'nun ince işçiliğini, Mona Lisa'nın, nakışlarına ve en küçük kıvrımlarına kadar işlediği elbise ve el detaylarında görebiliyoruz. İlginç bir bilgi: Mona Lisa'nın Louvre Müzesinde kendisine ait bir posta kutusu var ve günümüzde bile dünyanın her tarafından çiçek ve mektup yağmuruna tutuluyor. Tam 500 yıl boyunca Mona Lisa'nın kimliğiyle ilgili tartışmalar devam ederken kadının kim olduğunu, Almanya'daki Heidelberg Üniversitesinin kütüphanesinde bulunan bir kitaptaki, 1503 yılının Ekim ayına ait sekiz satırlık bir not sayesinde öğreniyoruz. 2005 yılında, bir sergi için hazırlık yapan araştırmacı Armin Schlechter, Romalı devlet adamı Cicero'nun mektuplarının derlemesinden oluşan 1477 basımı bir kitapta rastlamış bu satırlara. Notlar, İtalyan devlet memuru Agostino Vespucci'ye ait. Vespucci burada, ünlü antik Yunan ressam Apelles ile Leonardo arasındaki üslup benzerliğine örnek olarak Mona Lisa'yı göstermiş. İlginç bir bilgi: Agostino Vespucci, Amerika kıtasına adı verilen meşhur kaşif Amerigo Vespucci'nin kuzeni. Mona Lisa tablosu, 21 Ağustos 1911 günü, sabah 7 civarı, bir İtalyan vatandaşı olan ve eserin vatanı İtalya'ya dönmesi gerektiğini düşünen Vincenzo Perugia tarafından çalınıyor. Vincenzo, müze görevlilerinin giydiği beyaz bir önlükle, çalışan kılığında içeri giriyor, Mona Lisa'nın bulunduğu salona gidiyor, tabloyu duvardaki dört kancasından çıkarıyor, servis merdivenlerine geçerek çerçevesini söküyor, beyaz önlüğüne sarıp koltuğunun altına alarak müzeden ayrılıyor. Mona Lisa'yı Paris'teki evinde iki yıl sakladıktan sonra Floransa'ya geçen Vincenzo, bir resim galerisi sahibiyle irtibata geçince yakayı ele veriyor. Çalındığı haberi aylarca dünya basınında yer alan ve bulunması için binlerce posteri basılıp sokaklara dağıtılan Mona Lisa, işte bu olaydan sonra bugünkü ününe kavuşuyor. Birçok sanatsever tarafından gereğinden fazla abartıldığı düşünülen Mona Lisa'dan çok daha güzel onlarca resim var, bu doğru olabilir, ancak Mona Lisa, hala Mona Lisa! Floransalı bir ressama ait olan Mona Lisa'nın, Fransa'da ne işi var diye sorabilirsiniz. 1517 yılında Fransa Kralı I. Francois tarafından Fransa'ya davet edilen Leonardo, bu daveti kabul etmiş ve hayatının geri kalanını Fransa'da geçirmiş. Ölümünden sonra, yardımcısı Salai, Mona Lisa'yı krala satmış. Bir süre Napolyon'un yatak odasındaki duvarı da süsleyen Mona Lisa, günümüzde kurşun geçirmez bir camın arkasında, sıcaklığı ve nemi bilgisayarlarla kontrol edilen bir odada sergileniyor. Son olarak, Rembrandt'dan Van Gogh'a, Matisse'ten Picasso'ya kadar neredeyse bütün meşhur ressamlar geride birçok otoportre bırakmışken Leonardo da Vinci, kendisini 60 yaşındayken resmettiği, sadece 21x33 cm boyutlarında, küçücük bir resim yapmış."} {"url": "https://www.ithafsanat.com/cagdas-minyatur-kavrami-kabul-edilmeli/", "text": "Doç. Filiz Adıgüzel, İzmir Urla'da geçen Şubat'ta sona eren Meleklerin Dokunuşu sergisiyle minyatürü sanat gündemine taşıdı. Güncel sanat için bir ifade aracı olarak nitelendirdiği minyatür, Adıgüzel'e göre çağdaş ön adıyla kabul edilmeli. Adıgüzel, geçmişteki ön yargılara karşı yeni kuşaktan umudunu dile getiriyor. Tarihte kitap resmi olarak kullanılan bu sanat, yeni kitaplarda karşımıza çıkacak gibi görünüyor. Resim deyince zihnimizde ne belirir? Genel geçer algıya göre resim; perspektifle tuvale çizilmiş, galerilerde sergilenen, bir piyasası olan, kataloglarla çoğaltılan orijinal eserlerin adıdır. Peki ya perspektifi olmayan kompozisyonlar? Zamandan ve mekandan bağımsız, çevresine çizilen tahrirle zeminden koparılmış, her biri tek başına konuşan figürleriyle eski yazma kitapların içinden seslenen minyatürler? Modern zamanlarda Orhan Pamuk'un Benim Adım Kırmızı romanında çıkmıştı karşımıza. Namıdiğer, kitap resmi... Dokuz Eylül Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Geleneksel Türk Sanatları Bölümü Öğretim Üyesi Doç. Filiz Adıgüzel ile bu konudaki tüm ön yargılara, yanlış bilinenlere ve güncel gelişmelere dair zihin açıcı bir söyleşi yaptık. Minyatür eğitimi alanların bile kendine minyatür sanatçısı demekten imtina ettiğini, kimi çağdaş sanatçılar tarafından, Siz röprodüksiyon yapıyorsunuz diye nitelendirildiklerini oysa bu sanatın tarihsel birikimden, yüksek bir estetik anlayıştan çıkıp geldiğini anlatan Adıgüzel, çağdaş minyatür kavramına duyulan ihtiyaçtan söz ediyor. İddianın aksine röprodüksiyondan kaçtığını, minyatür tekniğiyle özgün figürler ürettiğini anlatan Adıgüzel, bu resimlerini 17 Aralık 2022 19 Şubat 2023 tarihlerinde, Meleklerin Dokunuşu adıyla İzmir Urla'daki BE BE Contemporary Sanat Galerisi'nde sergilemişti. Kendi geçmişini bilmeden güncel sanat yapılamayacağını söylerken resim bölümlerinde minyatür dersi olmasını öneriyor. Yeni kuşakların bu sanata ısındığını söyleyen Adıgüzel, minyatürün tarihsel referansındaki gibi kitap resmi olarak yeniden doğuşunu müjdeliyor ve bu sanat dalına, tıpkı figürleri gibi bağımsız bir yerden bakmamızı sağlıyor. Nitelendirilebilir. Çağdaş minyatür terimi üzerine kesin yargıyla konuşmak istemiyorum. Minyatürü bir teknik, üslup olarak ele alıyorum. Tarihi işlevini kaybetmiş bir sanat dalı. Pera Müzesi'nde Mart 2020'de açılan, minyatürün çağdaş sanatta nasıl kullanıldığına ilişkin Minyatür 2.0 sergisindeki yazımda da bahsettiğim gibi minyatür, çağdaş sanat için bir ifade aracı. Son zamanlarda yüksek niteliğinden çok popülerlikle yaklaşılıyor. Çağdaş sanatçılar, arka planında tarihsel birikimi yüksek bir estetik anlayış olduğunu bazen yadsıyor. Geleneksel eğitim aldığınızda arkadaki birikimi, kompozisyonu, renkleri, biçimi, görme biçimini biliyorsunuz. Batı'nın dayattığı, Rönesans ile başlayan tek merkezli perspektifi resim olarak kabul ediyoruz. Onun dışındakileri Bu yapılamamış diye nitelendiriyoruz. Yani sizi illüzyonla aldatmayan resimlere resim demiyoruz. Kullanmayalım demiyorum, ben de tereddütteyim. Literatüre de girmesi gerekiyor. Çağdaş minyatür demezsek başka bir şey dememiz gerekecek. Ama sadece güncel sanatta kullanılan bir ifade aracı dersek de minyatürün tek başına olan özelliğini geriye itmiş olacağız. Minyatür başlı başına da bir teknik yaratabilir. Sipariş eden bir iktidar, elit kesim ya da sanat hamisi yok. Şu an patron; koleksiyoncu, galerici ve yatırımcıyla değişti. İkincisi, metinler artık elle yazılıp elle resimlendirilmiyor. El boyaması yapıyorsa da dijitale aktarıyor. Kaçtığım şeylerden biri röprodüksiyon. Padişah figürünü, ağacı, binayı vs. tekrar etmemek. Çağdaş sanatın şöyle bir kuralı var: Şu anda yapılan hiçbir şey orijinal değil, her şey röprodüksiyon. Yapmaya çalıştığım şey, minyatürün fırça tekniklerini kullanarak başka ağaçlar, kayalar, doğa elemanları yapmak. Son sergimde de onu görüyoruz. Özgün bir şey yapmak için böyle bir yol seçtim. Klasik röprodüksiyonları eğitimimde ben de yaptım. Öğrencilere de bazen yaptırıyorum, o tekniği anlamak için yapmanız gerekiyor. Ama şu an farklı malzemeler var. Dijitalde de çizim yapıyorum. Hem minyatürle ilgili hem özgün bir şey görüyorsunuz. Uzun süredir üzerinde çalıştığım doğa elemanları var. Minyatürde teknik arayışımla alakalı... Çok ani fırça hareketleri ile günlerce uğraşılması gereken figürler bir arada. İki sene önce başladığım melek figürleri, ağaçlar, kayalar ve bulutların olduğu bir biçim sözlüğü var. İçsel yolculuğumla alakalı. Mavi Ağaç diye bir masal yazdım, onunla başladı. Perspektifin olmaması, mekan tanımlamaya çalışmamam iç dünyamı anlatmama sebep oldu. Hem izleyiciyle bağ kuruyor hem beni ele vermiyor. Şifrelerim çözülsün istemiyorum. İlk baktıkları zaman Çok güzel diyor herkes. Çok temiz bir arka plan, zarif çizgiler var diye geri dönüşler oldu. Oradan çıkarıp almak istiyoruz hissini dile getirdiler. İnsanlara dokunuşum gibi. Umut verici, ilham verici, içim kıpır kıpır oldu diyenler oldu. Minyatürün aksine çok parlak renkler, kontrast kullanıyorum. Bilgisi olanlar, Burada minyatürle ilgili bir şey var ama minyatür değil dedi. O çağrışımı yaptırmak hoşuma gidiyor. Gelenekselin tadını kaybetmek istemiyorum çünkü özgünlük orada. Geleneksel öğrencileri çok şanslı. Çağdaş sanat dünyası boşlukta yüzüyor. Kültürler birbirine karışmış. Lokallik, yerellik, otantiklik kaybolmuş durumda. Bir esere bakınca aidiyet hissedemiyoruz. Aidiyet hissettiren şey, yerellik. Sanatçılar bir yere demir atma, emniyette olma hissini istiyor. Minyatürü sadece kağıt üzerinde değil; halıda, dokumada, çinilerdeki ortaklıklarda da görüyorsunuz. Tabii. Osmanlı'da, 16. yüzyılın son çeyreğinde 3. Murat döneminde saray nakkaşhanesi çok iyi çalışıyor. Tasarım merkezi gibi. Bir devletin refah seviyesinin en yüksek olduğu dönem, her şeyde üslup birliğinin sağlandığı dönemdir. Sarayın dekorasyonunda, kıyafetlerde vs. desen birliği gördüğünüzde diyorsunuz ki, bir merkezi sistem ve çok iyi bir bütçe var. Tuval resmi kadar yaygınlaştığı söylenemez. Ama minyatür eğitimi almış sanatçılar kendini, minyatür yapıyoruz, diye ifade etmiyor. Ben de kendimi minyatür sanatçısı olarak ifade etmekten geri duruyorum çünkü bir sınırlama... Suluboya ve çağdaş sanat teknikleri de kullanıyorum. Zaten bugün minyatürü tarihsel anlamındaki gibi üretmek mümkün değil. Olabilmesi için kitabın elle yazılması ve elle resimlenmesi gerek. Ama çağdaş minyatür gibi bir terim yerini bulursa... Uzmanlar bazen bu konuda konuşuyor ama akademik düzeyde kalıyor. Çağdaş minyatür kavramı yaygın şekilde kabul edilebilir olmalı. Benim öğrencilik zamanıma göre ısınma var. Gelenekselin dışındaki sanatçılar da minyatüre daha sıcak bakıyor. Oryantalist bir bakışla, belki de bazen aşağılamayla kendilerine ait gibi hissetmiyorlardı minyatürü. Şu an daha benimsenmiş durumda. Çok güzel olur. Manas Destanı'nın minyatürle resimleneceği bir tez çalışması yapıyoruz. Bir öğrencimle 0 3 yaş için hareketli kitabı, minyatür elemanlarıyla yapacağız. Yeni bir kolonya firmasının kurumsal kimlik tasarımını minyatürle tasarladım. Butik markalar bu tarz işlere yöneliyor. Çağdaş sanat alanında geleneksel eğitimi almamış kişiler geleneksel sanatları kullanıyor. Minyatür 2.0 sergisi de öyleydi. Yurt dışından sanatçılar geldi. Minyatürün uluslararası alanda çağdaş sanatın içine girmesi, 1980'lerin sonunda Pakistan'daki National College of Arts'ta, minyatür eğitimi alan bir sanatçının çalışmasıyla oldu. 1992'de Amerika'ya master yapmaya gidiyor, minyatürü çağdaş sanat işlerinde kullanıyor. Pakistan'da, sömürgeleştirilmeden önce Babür geçmişi var. Babürler, Türk kökenli. 16 17. yüzyıllarda Babür, Safevi ve Osmanlılar çok yüksek estetik değerlerle minyatür üretiyor. Bugün minyatürü tarihsel anlamındaki gibi üretmek mümkün değil. Olabilmesi için kitabın elle yazılması ve elle resimlenmesi gerek. Ama çağdaş minyatür gibi bir terim yerini bulursa... Uzmanlar bazen bu konuda konuşuyor ama akademik düzeyde kalıyor. Çağdaş minyatür kavramı yaygın şekilde kabul edilebilir olmalı. Orta Çağ'da da Batı'da çok kullanılıyor. Minyatür kelimesi Latince kökenli. Miniatura, küçük, ufak anlamında. Bazıları minium; kırmızı renk çıkartan kurşun oksit diyor. Orta Çağ'da yazma kitapların baş harfleri kurşun oksitle boyanırdı. Ama minyatür dememizin sebebi, Batılı sanat tarihçilerinin Orta Çağ'da İncil ve dini metinlerdeki resimlere verdiği isim olması. 18. yüzyıl sonunda İslam sanatıyla ilgili araştırmalar başlayınca araştırmacıların kitap resimlerine taktığı ad oluyor. Minyatür yerine kitap resmi diyebiliriz ama literatüre minyatür diye girmiş. İslam coğrafyasında Uygurlara kadar gidiyor. Duvar resimleri, dokumalardaki resimler var. Minyatürün kitap resmi olarak Batı'dan etkilenmesi şöyle oluyor. 9. yüzyılda Abbasiler zamanında Yunancadan Arapçaya çeviriler yapılıyor. Yunanca metinlerdeki resimler, kitap resmi geleneği olarak alınıyor. İslam coğrafyasında kendine özgü bir tarzı oluşuyor. Osmanlı'da tam anlamıyla başlaması, Fatih döneminde. Hayır. Londra'da The Prince's Foundation School of Traditional Arts'ta icon painting diye geçiyor; ikon resmi. Zamanında nasıl yapılıyorsa aynısı yapılıyor. Ama ana akım sanat olduğunu söyleyemem. Günümüzle ilişkilendirmiyorlar. Çağdaş sanat geleneksel sanat ayrımı yok onlarda. Sanat üreten herkes, sanatçı addediliyor. Bizde bir de böyle bir problem var. Kendimi minyatür yapıyorum diye tarif ettiğimde çerçeve çiziliyor; çağdaş sanat platformlarında asla yer alamam! Bununla çok savaştık. Ön yargı oluşuyor. Siz ne yapıyorsunuz ki! Röprodüksiyon. Siz restorasyon yapın, konservasyon yapın... Geçmişinizle ilgili bir şey bilmeden nasıl çağdaş sanat yapabilirsiniz! Sadece Batı normlarının olduğu bir şeye kendinizi nasıl adapte edebilirsiniz ki! Olmuyor zaten. Resim bölümlerinde minyatürle ilgili bir ders yok, kesinlikle olmalı. Uygulamayabilirler ama bilmeliler. Sahici olmak için bir anahtar onlara. Çok umutluyum. Akademi dışındaki sanatçıları da takip ediyorum. Kurumsal kimlik yapanlar, sergi açanlar var. Öğrenciler de daha çok ilgili. Neden İran ve Pakistan gibi uluslararası platformda daha önde olamıyoruz? Öğrenciler arasında bunu başaracağını düşündüklerim geliyor. Objektif bakıyorlar. Minyatürde bir kural var. Gördüğünüz her şey tahrirle yani hatla bir sınır içine alınıyor. Objenin zeminle ilişkisi kesiliyor. Tek başına bir varlık gibi. Batı resminde objenin çizgileri görünmez, renkler birbirine geçmiştir, fırça darbeleri görürsünüz. Objeleri çizginin içine hapsetmezler. Minyatürde tam tersi -sakal ve tüy hariç, onlar tarama tekniğidir. Figürler tek başına konuşuyor diyoruz ya romanda konuşan ağaç da aslında tek başına. Sınırları çizilmiş ve kendini ayırmış. İstanbul'da minyatür yapan sanatçılar çok görmek istiyor. Mümkünse yurt dışına gitsin istiyorum. Geleneksel sanatların artık ondan uzak durma ya da başka sebeplerle ona sarılma durumundan uzaklaştığını, daha tarafsız bir zemine çekildiğini düşünüyorum. Yeni gelen öğrenciler onu hak ettiği yere çıkartacak. Geleneksel sanatlar, bağımsız bir yerde duruyor ve durmalı da."} {"url": "https://www.ithafsanat.com/cagdas-turk-muziginde-yenilik-ve-aciklikta-bir-oncu-ilhan-usmanbas/", "text": "Bir besteci olarak çağına ve çağının getirdiği yeniliklere açık olmak... Sürdürülmesi son derece yoğun bir gayreti ve ilgiyi içinde barındıran bu yönelim, İlhan Usmanbaş'ın hayata ve mesleğine bakışında öyle merkezde konumlanır ki onu anlatan neredeyse her ifade, bu özelliğiyle kendini ister istemez öne çıkarır. Çağının getirdiklerini takip etme şevki, sadece onun entelektüel donamını ve bestecilik anlayışını şekillendirmekle kalmaz, bir eğitmen olarak öğrencilerinin yeni bestecileri, yeni eserleri tanımalarına ve dünyada o sıralarda gelişmekte olan çağdaş sanat ortamına heyecan duymalarına da vesile olur. Yurt dışından getirdiği plaklar aracılığıyla o zamana dek duyulmadık bestecilerin eserlerini, partisyon üzerinde analizler yaparak dinleme olanağı sunduğu ev buluşmaları, bu sohbetlere katılanlar tarafından halen son derece ufuk açıcı niteliğiyle anılır. Filiz Ali'nin hem Bülent Arel hem de Usmanbaş için kullandığı, hayatının penceresini açan insanlar1 sözü, sadece mesleğine ve öğretmeye değil, onun, hayatı paylaşmaya da ne kadar açık olduğunu anlayabilmek adına son derece anlamlıdır. 1921 doğumlu İlhan Usmanbaş'ın çocukluğu, Ayvalık'ın kültürel zenginliğinin içinde, deniz kenarında olmanın tadını çıkararak, limana yanaşan vapurların, zeytinyağı fabrikasından ya da çeşitli imalathanelerden gelen makinelerin seslerine kulak kabartarak geçer. Dikkatini çeken sesler, yeni fikirler, o an yaşanmakta olan, daima odağında yer alır. Bu nedenle olacak ki geçmişe bakmaktan çok hemen bugün yapılan ve sizinle aynı saatlerde aynı şeyleri düşünen insanların neler yaptığını görmek2 ona hep daha ilginç görünmüştür. Bir fabrikanın içindeki mekanik ses ortamı ve makineler arasındaki iş bölümü, büyük bir orkestrayla benzer bir yapılanmayı andırır onda. Belki de bu sebeple yakın gelmiştir bu sesler ona. Ağabeyi Orhan, o dönem Darülelhanda ve Galatasaray Lisesinde dersler veren, kardeşiyle Türk müziği ortamına önemli katkılar sağlamış Seyfettin Asal'ın keman öğrencisidir. Babasının getirdiği klasik müzik plakları, ağabeyinin ona hediye ettiği viyolonsel, İstanbul'a geldiklerinde ilk kez dinlediği bir orkestra konseri gibi müzikle doğrudan yakınlık kurma olanakları bulur. 1936'dan itibaren Galatasaray Lisesinde geçirdiği yıllar, bu yakınlığın yıllar sürecek bir arkadaşlığa dönüşmesini belirleyen önemli bir zaman dilimi olur. Galatasaray'ın atmosferi, piyano çalan matematik öğretmeniyle müzik üzerinden kurduğu konuşma muhataplığı, aslında mühendis olma arzusu taşıyan Usmanbaş'ı etkiler. Fırsat bulduğu her an viyolonsel çalışır. Liseyi bitirdikten sonra İstanbul Belediye Konservatuvarına kaydını yaptırır. İstanbul'un o zamanlarki önemli müzisyenlerinden Muhittin Sadak, Sezai Asal, Seyfettin Asal ve Cemal Reşit Rey öğretmenleri olur. Diğer sanat alanlarıyla da yakınlık kurmaya yönelik bir merak taşır. Galatasaray Lisesinden arkadaşı Turgut Cansever'in yontu çalışmalarını izler, o dönem İstanbul Resim ve Heykel Müzesi Müdürü olan, aynı zamanda ressam ve neyzen Halil Dikmen'in sohbetlerine katılır. Usmanbaş'ın yapıtlarında elbette yerel anlatım öğeleriyle karşılaşırız. Yapıtları hakkında verdiği bilgilerde kendisi de bunlardan bahseder. Fakat zamanla ilgisi ve cesareti, başka müzikal düzlemleri keşfetmeye ve deneyimlemeye yönelir. Bunda hem kendisinin hem de yakın arkadaşı Bülent Arel'in öğretmenleri olan Eduard Zuckmayer ve Lico Amar'ın çağdaş müziğe bakışının da etkisi vardır. Bu isimler, 1930'ların sonuna doğru Hitler Almanyası'ndan kaçarak Ankara Devlet Konservatuvarında görev almış değerli bilim ve sanat insanlarından birkaçıdır. Zuckmayer, Türkiye'ye gelmeden önce Almanya'da Hitler'in karşı olduğu çağdaş akımların içinden yetişmiş biridir. Donaueschingen'deki ilk çağdaş müzik festivalinde çalmıştır.3 Farklı bir ses dünyasına yönelme, daha deneysel birtakım yollar arama isteği, o dönem dünyada yaşanan değişikliklerle de ilişkilidir. 19. yüzyılın son çeyreğinden itibaren sanayi kapitalizminin yerini finans kapitalizmine bırakmasıyla gelişen süreç, müzikte burjuva estetiğinin çözülmesini beraberinde getirir. Arkasından gelen iki dünya savaşı, 20. yüzyılda bu estetiği yerle bir edecek yepyeni sanat anlayışlarının doğuşuna yol açar. Pek çok değer yargısının yenileriyle yer değiştirdiği, bağlamlarının yeni şekillerde kurulduğu bir estetiktir bu. Müzikte bu yeni yapılanma yeni klasikçilik, on iki ses tekniği, diziselcilik, raslamsallık, grafik notasyon, açık biçim/açık yapıt gibi bambaşka düzlemlerde kendini gösterir. Bu anlamda çağdaş müzik konumunu, yüzyıllardır devam eden çizgiden ayrılarak belirler. Usmanbaş, bestecilik döneminde tüm bu ilgi alanlarına yönelik yapıtlar verir. Çünkü hem çağdaş müziğin önemli dönüşümlerine tanık olmuş hem de merakı itibarıyla bu dönüşümleri kendi müzikal üretimine yansıtma arzusu taşımıştır. 20. yüzyıl, dünyanın giderek birbiriyle daha çok etkileşim içine girdiği, sanatsal anlamda Avrupa'nın 18 ve 19. yüzyıldaki merkez olma halinin belirsizleştiği ve Amerika'nın öne çıktığı bir süreç olur. Usmanbaş 1954 yılında bir kongre için İtalya'ya gider; müzisyen ve besteci Luigi Dallapiccola ve İtalyan avangard müziğinin önemli temsilcilerinden besteci ve kuramcı Luciano Berio'yu ziyaret eder. 1950'li yılların sonuna doğru kazandığı Rockefeller Bursu ile iki defa Amerika'ya giden, çağdaş müzik dünyasının New York gibi bir merkezinde yaşamış ve oradaki besteci ve yorumcularla yakınlaşma imkanı bulmuş olan Usmanbaş, müzikal üretimini 1950'li ve '60'lı yıllarda bir bakıma dünyayla eş zamanlı hale getirmiş olur. Bu durum, yeni kompozisyonel yaklaşımları Türkiye'ye tanıtmasına da olanak sağlar. Amerika'da verdikleri konserlerde soprano Atifet Usmanbaş, eşinin eserlerini seslendirir. İlk konser 4 Ocak 1953'te Bülent Arel'in kurduğu, Usmanbaş'ın da viyolonsel koltuğunda yer aldığı Helikon Yaylı Çalgılar Orkestrası tarafından gerçekleşir. Program, Barok dönemden 20. yüzyıl bestecilerine kadar uzanır. İlhan Mimaroğlu, İlhan Usmanbaş ve Bülent Arel, haftanın belirli günlerinde açıklamalı müzik dinletiler yapar. Resim atölyesini Cemal Bingöl yönetir, Eşref Üren, Arif Kaptan, Füreya Kılıç, Cemal Tollu hem ders verir hem de konferanslar ve sergiler düzenler.7 O dönemde yeni düşüncelere ilgi duyan Ankaralı sanatseverlerle ayakta kalmış bu dernek, hiçbir yardım istemeksizin kendi imkanlarıyla kurulur. Ancak ülkenin içinde bulunduğu politik ortam, sanat üzerinden kurulan bu özgürlükçü zemine de yansır. 6 7 Eylül 1955 olaylarında Helikon adının, Yunan mitolojisinden geldiği için Rumlarla bir ilişkisi olduğu, böylelikle derneğin İstanbul'daki yağma olaylarıyla bir bağlantısı olabileceği düşünülür. Bir süreliğine kapatılan dernek yeniden açıldığında eski ivmesini tekrar yakalayamaz. Ankara'da 1950'ler sanat ortamına ilişkin bir başka örnek de Ankara Üniversitesi Hukuk, Siyasal Bilgiler, Dil-Tarih ve Coğrafya fakülteleri öğrencilerinin kurduğu Üniversiteliler Müzik Derneği'nin düzenlediği Ankara Müzik Festivali'dir. Türk bestecilerin eserlerine yer vermeyi amaçlayan festivalde çağdaş müzik yapıtlarına ilişkin geniş içerikli konserler düzenlenir. Usmanbaş'ın çok farklı yönlere serpilen ilgi alanı, farklı disiplinlerle kurduğu ilişkide karşımıza çıkar. Çağdaşı olan şairlerin metinleri üzerine bestelediği 1970 tarihli üç yapıtı, Şenlikname, Bakışsız Bir Kedi Kara ve Kareler, bestecinin müzik dilinin kendi çağının şiir anlayışıyla estetik düzeyde paralelliğine işaret eder.8 Ertuğrul Oğuz Fırat'ın şiirleri üzerine bestelediği 1952 tarihli Üç Müzikli Şiir'i, Stephane Mallarme'nin Un coup de des'i (1959) ve Paul Eluard'ın Repos d'ete'si (1960) de yine müzik ve edebiyat ilişkisinin müziğine yansımalarıdır. 1950'lerin ortalarına doğru görsel sanatlarda ve müzikte eş zamanlı ortaya çıkan, yorumcunun yapıtın biçimini belirlediği aktif bir katılımı9 ifade eden açık yapıt ve önceden belirlenen parçalar arasında seçimi yorumcuya bırakan bir anlayış10 olarak raslamsal müziğe ilişkin verdiği bu yapıtlar yine aynı çağdaş bakışın ürünleridir. Özellikle 1950'ler sonunda zamansal belirsizliklerin görüldüğü, raslamsal bir yazının hakim olduğu Soruşturma, Ölümsüz Deniz Taşlarıydı yapıtları karşımıza çıkar. 1967 tarihli Raslamsal I-II-III dizisi, ardından 1968 tarihli Raslamsal IV-/V/VI, Biçim/Siz, Özgürlükler, Yaylı Dördül-70, bu kompozisyonel anlayışla yazılmış yapıtlarından yalnızca bazılarıdır. Müzik alanındaki üretimlerini, yaptığı çeviriler ve hazırladığı radyo programlarıyla da sürdürür. 1975 yılında Ankara Radyosu'nda Yirminci Yüzyılın Müziği programının ardından 68 hafta süren, Çağlar Boyu Müzik isimli bir program hazırlar. Çeşitli yorumculardan örnekler sunduğu her programı, bir müzik tarihi dersi niteliğindedir. Anlaşılmak, çoğu sanatçı için önemli bir kaygı olmuştur. Bir yapıtı belirli açılardan ya da bütünüyle anlamak pek çok etkeni içinde barındıran bir alımlama sürecine işaret eder. Çağdaş müzik yapıtları söz konusu olduğunda bu alımlamayı gözlemlemek daha da zorlaşır. Çünkü bu ses örgütlenmesi kimi kulaklara son derece yadırgatıcı gelmiştir. Oysaki 20. yüzyılda bu yapıtlar, alışılageldik biçimlerin ya da örgütlenmelerin dışına çıkmalarıyla kendilerini diğerlerinden ayırmıştır. Kendilerini ayrıksı bir yerde konumlandırmaktan çok avangard yani öncü olmalarıyla çağın ruhunu belirleyen bir özellik taşırlar. Son derece cesur bir yönelimle yepyeni olasılıkların ortaya çıkmasına, yeni anlam bağlamlarının açılmasına vesile olurlar. Bu anlamda Çağdaş Türk müziğinde İlhan Usmanbaş'ın yapıtları da aynı öncü fikirlerin taşıyıcısıdır. Bu öncülüğü, ardından gelenlere, modern müzikle ilgilenen kompozisyon öğrencilerine ve bestecilere cesaretle ilerleyebilecekleri bir yol açmıştır. 1942'de girdiği Ankara Devlet Konservatuvarına 1964'te müdür olan Usmanbaş, 1974'te de İstanbul Devlet Konservatuvarına müdür olarak atanır. Daha sonra Mimar Sinan Üniversitesinde Kompozisyon Ana Sanat Dalı Başkanı olarak 1999 yılına kadar görev yapar. Ardından İTÜ'ye bağlı MİAM'da ve İstanbul Üniversitesi Devlet Konservatuvarında kompozisyon ve çağdaş müzikler dersleri veren Usmanbaş, 2011'de Bilgi Üniversitesi öğretim üyeliğinden ayrılır.12 Ulusal ve uluslararası pek çok ödüle layık görülmüş, 1971 yılında kendisine Devlet Sanatçısı unvanı verilmiştir. 2- İLYASOĞLU, Evin, İlhan Usmanbaş'a Armağan, Sevda Cenap And Müzik Vakfı Yayınları, Ankara, 1994, s. 19. 3- ALİ, Filiz, İlhan Usmanbaş, Perpetuum Mobile İlhan Usmanbaş'ın Yapıtı, Pan Yayıncılık, İstanbul, 2015, s. 39. 5- ALTAN, Erhan, Sanatımızda Bir Dönemeç: 50'li Yıllar Ankara Üç Sanatçı Anlatıyor: Ahmet Oktay, İlhan Usmanbaş, Lütfü Günay, Edebi Şeyler, İstanbul, 2014, s. 51. 8- ÖĞÜT, Evrim Hikmet, İlhan Usmanbaş'ın Üç Yapıtı Bağlamında Çağdaş Müzik-Şiir İlişkisine Bir Bakış, Müzik-Bilim Dergisi, Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi, Sayı 5, Güz 2014/ N: 5, s. 27. 9- YILDIZ, Kıvılcım, Açık Yapıt Müzik İlişkisi Bağlamında İlhan Usmanbaş'ın Üretimine Bir Bakış, Perpetuum Mobile İlhan Usmanbaş'ın Yapıtı, Pan Yayıncılık, İstanbul, 2015, s. 113. 11- SONAKIN, İpek Mine, Köprü, Perpetuum Mobile İlhan Usmanbaş'ın Yapıtı, Pan Yayıncılık, İstanbul, 2015, s. 85."} {"url": "https://www.ithafsanat.com/camur-diye-dokundugumuz-aslinda-kendimiziz/", "text": "Seramik sanatçısı ve sanat terapisi uygulayıcısı Asuman Aktüy, Sanat terapisi bize ait olanın, içimizde dönen duygunun sanat malzemesiyle masanın üstüne konmasıdır. Omzumuzda ağırlık olan ya da karnımızı ağrıtan şeyi, masanın üstüne koyup çalışmaya başlayabiliyoruz. Bu nedenle sanat terapisi hepimize gerekiyor. Çünkü kolektif bir depresyon, kolektif bir yas, kolektif bir üzüntü var diyor. Söz, sanatın iyileştirici gücünden açılınca bir sanat dalı diğerlerinden bir adım öne çıkıyor gibi... Hem iddialı hem de temkinli bu cümlenin arkasından gelen sanat dalı, seramik... Hammaddesi çamur... Çalışırken kullandığı malzemeye aşık bir seramik sanatçısı Asuman Aktüy ile seramik sanatı, sanatın iyileştirici gücü ve deprem sonrası için hazırladığı bazı projeleri konuşuyoruz. Bu güzel sohbette sorularımıza içtenlikle verdiği cevaplara geçmeden önce onu biraz tanıyalım. Asuman Aktüy, sabun işiyle uğraşan bir ailenin çocuğu olarak Aydın'da, 1966'da dünyaya gelmiş. Bu aile işi önemli. Neden mi? Onu da birkaç cümle sonra açıklayalım, olur mu? Aktüy, Dokuz Eylül Üniversitesinden biyoloji öğretmeni olarak mezun olmuş, ardından İzmir Resim Heykel Müzesi Yıldız Şima Atölyesinde 1989-1991 arasında seramik dersleri almış. Uzun yıllar öğretmenlik yapmış fakat seramik sanatından hiç kopmamış. 2002 2005 yılları arasında Türk Silahlı Kuvvetleri Rehabilitasyon Merkezinde gönüllü olarak gazilerle seramik çalışmış, 2014 yılında İstanbul Üniversitesi Çapa Tıp Fakültesindeki sanat psikoterapileri eğitimine kabul edilen 15 isimden biri olmuş. Sanat terapisinin daha geniş kitlelerle buluşması için Container adını verdiği multidisipliner atölyeyi kurmuş. Halen Sanat Psikoterapileri Derneği Yönetim Kurulu Üyesi olarak da görev yapan Aktüy'ün eserleri çeşitli karma sergilerde yer almış. Ancak ilk kişisel sergisini bir yıl önce Mart 2022'de açmış. Serginin adı Yadigar... Sabun üreten ailesinin hatırasına sahip çıkan Aktüy'ün sabun, nalın ve hamam tası üçlemesinden oluşan porselen eserleri büyük ilgi görmüştü. Sanatçının bu eserlerinden bazı örnekleri halen çalışmalarını sürdürdüğü atölye galerisinde görmek de mümkün. Benim için soru şuydu, bana bu kadar iyi gelen bir şey, acaba başkasına da iyi gelir mi? Bu soru kafamda hep dolaşan bir sorudur. İyi gelen yemek tarifini de anlatırım çevreme. Bana iyi gelen şeyi nasıl paylaşırım diye soru sorduğunuz zaman, cevap geliyor. Şu aralar karbon ayak izi üzerine kafa yorduğunu vurgulayan Aktüy, kentsel dönüşüm nedeniyle yıkılan binalardaki aynaları topluyor, üzerlerine yaptığı çalışmalarla her birini sanat eserine dönüştürüyor. Bugüne kadar ürettiği eserleri önümüzdeki aylardan itibaren ABD'nin San Francisco kentinde de sergilenecek olan Aktüy, ayrıca atölye çalışmaları ve vaka deneyimlerinin yer aldığı, sanat terapisinde çamur ile çalışırken dikkat edilmesi gereken hususları da anlattığı bir kitap hazırlıyor. İlkokula gidiyordum. Annemle Aydın'da gittiğimiz bir evde gördüğüm seramik obje, beni öyle yakalamıştı ki adeta vurmuştu. Tabii, o zamana kadar gördüğüm, bildiğim ince porselenlerden çok daha farklı, tok yapılı bir kase idi. Seramik kelimesini ilk orada duydum. Sonra ilgim hep devam etti. Yıldız Şima Atölyesi'ndeki eğitimden sonra 1991'de ABD'de 5 ay kadar eğitim aldım. O eğitim Türkiye'de gördüklerimin çok daha dışında bir yaklaşımdı. Aslında sanatın rehabilitasyonda kullanıldığını ilk defa orada gördüm. Benim esas durduğum yer; sanat malzemesini nasıl kullanırız, onun üzerinden kendimizi nasıl okuyabiliriz noktası. Sanat malzemesi üzerinden farkındalık yakalamak diyebiliriz buna. Benim için soru şuydu, bana bu kadar iyi gelen bir şey, acaba başkasına da iyi gelir mi? Bu soru kafamda hep dolaşan bir sorudur. İyi gelen yemek tarifini de anlatırım çevreme. Bana iyi gelen şeyi nasıl paylaşırım diye soru sorduğunuz zaman, cevap geliyor. Benim hikayemin bu kısmı da İzmir'de, bir fizik tedavi doktorunun romatizma hastası bir çocuğu bana yönlendirmesiyle başladı. 1991-1992 yıllarıydı. İlk defa bir romatizma hastası çocukla çalıştım. Daha sonra kulaktan kulağa yayıldı. İlkokul öğretmenliği de yaptığım için çocuklarla çalışmalara başladım. Ama bunlar, empatik eşlikçilikti. Daha sonra Adana'ya tayin oldum. İncirlik Hava Üssü'nün içinde büyük bir tesis vardı. Orada da bir romatizma hastası çocuk için çalışmaya başladım. İçeriye giriş çıkışlar Türkler için yasaktı. Üs komutanına çıktım, durumu anlattım. Oraya da bir seramik atölyesi kuruldu. Beş yıl seramik öğretmenliği yaptım orada da. Hem seramik öğrettim hem iyileşmek için gelenlerle çalıştım. Hayır, almamıştım, çünkü yoktu böyle eğitimler zaten. Ardından Ankara'ya tayin oldum, Türk Silahlı Kuvvetleri'nin Rehabilitasyon Merkezinde gazilerle çalıştım. 2005'te İstanbul'a geldik. Bir süre sonra, daha atölyemi açmadan İstanbul Üniversitesi Çapa Tıp Fakültesindeki eğitimden haberdar oldum. Lisansı sanat ya da tıp alanında olan adaylar kabul ediliyordu. Ben iki yıllık sanat eğitimi almıştım ama lisans eğitimim öğretmenlik üzerineydi. Saha tecrübem de vardı. Ben yine de seçileceğime ihtimal vermiyordum. Seçildiğimi haber veren maili aldığımda çok mutlu oldum. Hayır, çünkü sanatla iyileşme üzerine çalışanlara sanat terapisti unvanı veriliyor. Ancak ben, psikoloji eğitimi almadığım için bu unvan bana uymuyor, dedim. Çünkü sanatçıyım ben. Bu nedenle sanat terapisi uygulayıcısı tanımı getirildi. Bu unvanı kullanıyorum. Benim esas durduğum yer; sanat malzemesini nasıl kullanırız, onun üzerinden kendimizi nasıl okuyabiliriz noktası. Sanat malzemesi üzerinden farkındalık yakalamak diyebiliriz buna. Sanat terapisinin yaygınlaşması gerektiğini düşünüyorum ve ulaşılabilirliğe çok önem veriyorum. Bir de ben çok inançlı bir insanın. Bana iyi gelen şeyin, mutlaka benim gibi düşünenlere de iyi geleceğine inanıyorum. Container'ı da multidisipliner, sanat terapisti ile ilgilenenlere çatı olacak bir atölye olarak açtım. Çok güzel iş birliklerimiz, buluşmalarımız oldu. Pandemiden sonra da devrettim. Öncelikle sanatın iyileştirici gücüne dair düşüncemi teyit etmiş oldum. Oyun oynamayı bıraktığımızı öğrendim. Container büyüklerin oyun alanıydı. Oyunun bizi iyileştirebilecek bir araç olduğunu, oyun oynarken başka araçları da etkileyerek iyileştirmeyi hızlandırabileceğimizi öğrendim, teyit ettim. Aslında konu mağaraların duvarlarına çizilen resimlere kadar uzanıyor. Çünkü o resimlere, dışa vurumcu sanat ile ifade diyoruz. Bırakılmaya çalışılan iz; sanatla iyileşme, kendini ifade etme yöntemi yani... Daha sonra Anadolu'da izlerini görüyoruz, Osmanlı'da şifahaneler var. Ama sanat terapisi başlığıyla bir düzen içinde yapılması, 2. Dünya Savaşı'ndan sonra başlıyor. Savaşa katılan, savaş mağduru ülkeler iyileşmek için yollar ararken terapistler, sanat yolunu keşfediyor. Ülkemizde de son yıllarda yaygınlaşmaya başladı. Bir kere malzeme konuşuyor, siz konuşmuyorsunuz. Bu işin eğitimini almış kişiler, doğru yönergelerle malzemeleri tespit ediyor. Herkesin meselesi ayrı, herkesin çalışabileceği malzeme ayrı. Sanat terapisti ya da sanat terapisi uygulayıcısı içeriği oluşturduktan sonra malzeme seçimi ve çalışmanın yöntemini, süresini anlattıktan sonra devre dışı kalır ve malzeme konuşmaya başlar. Malzemeyle de danışan konuşmaya başlar. Sessiz bir çalışmadır bu. Terapist de eşlikçidir. Sanat terapisinde önemli nokta kişinin, danışanın, estetik bir eser kaygısı taşımadan eser üretmesidir. Bu bazen bir kağıdı sıkıştırıp bir kenara koymaktır, bazen kağıtları kesip yapıştırmaktır, bazen çamurla içinden gelen itkiye göre hareket etmektir. Malzemeyle kişiyi buluştururuz. Ruhsal sorunların çoğunun temelinde şimdi ve burada olamamak var. Zihnimiz ya geçmişi düşünüyor ya da gelecek kaygısı yaşıyor. Elimizdeki malzeme ise bizden dikkatimizi istiyor. Doğru yönergelerle o malzemeyi dinlerken şimdi ve burada noktasına geliyor danışan, içindekini ortaya koyuyor. Sonra geri çekilip soruyoruz, Burada ne var? Bu niye böyle oldu? gibi. Sizin eser üzerinden kendinizi okumanızı ve iz sürmenizi tesis etmeye çalışıyoruz. Birçok sanat malzemesiyle çalışırsınız ama çamurun bir farkı var. Bir kere dokunduğunuz şey, kendinizsiniz. İster yaradılışa ister evrim teorisine inanın; tek hücreli halden, çamurdan balçıktan geliyorsunuz. Dokunduğunuz şey, kendinizsiniz. Ben, derse bunları söyleyerek başlıyorum. Oradan bakarak dokunduğunuz şey çok etkileyici, söz dinliyor. Araç kullanmıyorsunuz. Resim yapmak için fırça kağıt gerekiyor. Çamuru ellerinizle şekillendiriyorsunuz. Defalarca yeniden ve yeniden şans veren bir malzeme. Hiçbir şey bitmedi, geçmedi, bu olmadı mı? Hadi bozalım yeniden yapalım noktasına getiriyor. Sizi uğraştırıyor gibi görünüyor ama çok şey veriyor. Evet, geri dönüşe müsaade ediyor. Olan hali kabule getiriyor bizi. Gözümüz görmese bile çalışabileceğimiz malzemelerden biridir çamur. Sanat terapisi uygulamalarında çamur kullanımı bizi rahatlatır ve hızlandırır. Fakat şu anda, deprem bölgesindeki hassasiyetler ve kullanılan malzemenin yaşanan olay ile ilişki kurulabilme ihtimali düşünülmeli ve dikkatli kullanılmalı derim. Bu, benim kişisel fikrim. Ancak bir arkadaşımla birlikte İstanbul Üniversitesi Çapa Tıp Fakültesi için Bakım verenin bakımı başlıklı bir proje hazırladık. Bu proje, deprem bölgesinde çalışmış ve dönmüş olan sağlık personeli ya da kurtarma görevlilerine yönelik atölyeleri içeriyor. Onlar da yoğun travma yaşadılar. Kendi öz bakımlarına, kendilerine şefkat göstererek iyileşmelerine yönelik bir çalışma olacak. Bu durumun üstesinden gelmek ya da bununla yüzleşmek yerine konuyu kabul edip duygularımızı dışa vurmak için sanat terapisinin çok önemli olduğunu düşünüyorum. Sanat terapisi bize ait olanın, içimizde dönen duygunun sanat malzemesiyle masanın üstüne konmasıdır çünkü. Omzumuzda ağırlık olan ya da karnımızı ağrıtan şeyi masanın üstüne koyup çalışmaya başlayabiliyoruz. Sanat terapisi hepimize gerekiyor. Çünkü kolektif bir depresyon, kolektif bir yas, kolektif bir üzüntü var. Bunu kabul edip ortaya koymamız gerekiyor. Büyükşehirler dışında sanat terapistlerine ulaşmak çok kolay değil. Sanat malzemesi ile bir çember etrafında duyguların konuşulduğu toplantılar tabii ki yapılabilir. Ama benim kişisel fikrim, varsa bir psikolog ya da psikiyatristin de o çemberde olması. Çünkü o çemberi tutabilecek, orada bir açılma olursa müdahale edebilecek birinin bulunması iyi olacaktır."} {"url": "https://www.ithafsanat.com/cekyali-sanatcidan-paha-bicilmez-anamorfoz-ataturk-eseri/", "text": "Çekyalı Heykeltraş Patrik Prosko'nun üzerinde üç ay çalıştığı, Temmer Marble'ın katkılarıyla hazırlanan 'Anamorfoz Atatürk' eseri bu yıl 26'ncısı düzenlenen Marble İzmir Fuarı'nda sergilendi. Birçoğu kendi dönemine ait toplam 539 parçadan oluşan eser, Atatürk'ün hayatını ve değerlerini simgeleyen objelerin birleşiminden oluşuyor. Çekyalı Heykeltraş Patrik Prosko imzalı 'Anamorfoz Atatürk Projesi' Marble İzmir Fuarı'nda sergilendi. Yapımı yaklaşık üç ay süren, 93 farklı temadan toplam 539 parçanın toplamı olarak ortaya çıkan eser Gazi Mustafa Kemal Atatürk'ün hayatını ve değerlerini simgeliyor. Kökeni Yunanca'dan gelen 'Anamorfoz', yansıma ve perspektif üzerine kurulu bir sanat anlayışı. Prosko imzalı Atatürk projesi tam 539 parçanın bir araya gelmesiyle ortaya çıktı. Üç boyutlu bir enstalasyon olmasına rağmen doğru açıdan bakıldığında iki boyutlu bir sanat eseri olarak beliren çalışmadaki 539 parça Atatürk'ün hayatını ve değerlerini simgeliyor. İşte o parçaların bazıları ve Atatürk için taşıdığı anlam; Şapka, Harfler, T Cetveli, Bakır cezve, Dünya küre, Daktilo, Tesbih, Kol düğmesi ve kravat iğnesi, Köstekli saat, Gramafon, Kağnı arabası tekerleği, Kitap (Yaşamı boyunca okuduğu yaklaşık 4 bin kitap), madalya, dürbün, divit kalem ve kalpak. Temmer Marble Yönetim Kurulu Başkanı Rüstem Çetinkaya, Anamorfoz Atatürk eserinin ileride Türkiye'ye katkı sağlayacak bir sanat platformunda sergilenebileceğini de sözlerine ekledi."} {"url": "https://www.ithafsanat.com/ceviz-agaci-balkan-promiyerini-pri-festte-yapiyor/", "text": "Faysal Soysal'ın 6. Bremen Film Festivali'nden En İyi Edebiyat Filmi ödülünü alan ikinci uzun metrajı Ceviz Ağacı, Almanya'daki festival yolculuğuna 25.'si düzenlenen Nürnberg Türkiye-Almanya Film Festivali'nin kapanış filmi olarak devam etti. Yönetmen ve senarist Faysal Soysal'ın oyuncu kadrosunda Serdar Orçin, Sezin Akbaşoğulları, Kübra Kip, Ali Mert Yavuzcan, Şebnem Dilligil ve Rıza Akın'ın yer aldığı ikinci uzun metrajı Ceviz Ağacı, festival macerasına hız kesmeden devam ediyor. Pandemi koşulları nedeniyle henüz vizyona girmeyen filmin yurt dışındaki gösterimleri ise yoğun ilgiyle karşılanmaya devam ediyor. Son olarak geçtiğimiz günlerde 25. Nürnberg Türkiye-Almanya Film Festivali'nde kapanış filmi olarak yer alan Ceviz Ağacı'nın gösterimine çok sayıda sinemasever ilgi gösterdi. Filmin gösteriminden sonra yönetmeni Faysal Soysal ve başrolü Serdar Orçin seyircilerin sorularını cevapladı. Yönetmenin Üç Yol filmine En İyi Erkek Oyuncu ödülü ve 2018 yılında da Ceviz Ağacı'na En İyi Pitching ödülünü veren 13. Prishtina Uluslararası Film Festivali de filmi yarışma bölümüne seçti. Bu yıl 24-29 Ağustos tarihlerinde düzenlenecek olan festivalde Ceviz Ağacı, film ekibinin de katılımıyla Balkan prömiyerini gerçekleştirecek. Yönetmen ve senaristliğini Faysal Soysal'ın yaptığı Ceviz Ağacı'nın, pandemi şartları doğrultusunda sonbaharda vizyon şansı bulması bekleniyor. Birçok açıdan silik ve pasif bir karaktere sahip edebiyat öğretmeni Hayati, karısı tarafından hor görülüp terkedilir. Bir süre sonra ataerkil özellikteki kasabada kimliği belirlenemeyen bir kadın cesedi bulunur. Hayati cesedin karısına ait olduğunu iddia edip başkasının işlediği cinayeti üstlenir. Peki ama işlemediği bir cinayeti neden üstlenir insan? Film bu sorunun peşinde insanın en saklı, en gölgede kalmış, derin taraflarını aydınlatmaya çalışırken tutunamayış, kadın cinayetleri, şiddetin binbir yüzü, edebiyat, tutkular ve pişmanlıklar gibi uğraklarıyla dünya yüzünde insan için özne olarak var olmanın imkanını sorguluyor. Batman doğumlu olan Faysal Soysal gençlik yıllarından itibaren şiire ilgi duydu. 2000 yılında şiir ve sinema ile daha yakından ilgilenmek için Tıp Fakültesini 2. sınıfta bıraktı. 2003 yılında İstanbul Üniversitesi Eczacılık Fakültesi'nden mezun oldu. 2003-2007 yılında Tahran Sanat Üniversitesi'nde Sinema Yönetmenliği ve aynı yıllarda Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi'nde Yeni Türk Edebiyatı bölümünde Yüksek Lisans yaptı. Tahran'daki eğitimi sürecinde uluslararası festivallerde gösterilen ve çeşitli ödüller alan 4 tane kısa film çekti. 'Kayıp Zaman Düşleri' adlı 35mm formatta çektiği mezuniyet filmiyle kendi sinema diline yakın olan şiirsel sinema örneklerinden birini ortaya koydu. 2008 yılında bir bursla New York Film Akademisi'ne katılan Soysal 'New York'ta 3'ü 16mm, biri dijital olmak üzere 4 adet kısa filme daha imza attı. 2002'de yayınlanan 'Düşe Yağmalanan Hayal Kuyusu' adlı kitabından sonra 2011'de 'Bir Ölünün Defteri' adlı ikinci şiir kitabını yayınladı. Sohrap Sepehri ve F. G. Lorca'dan yaptığı tercümeleri 'Akdenizdeki Çöl' adlı kitapta topladı. Babek Ahmedi'nin Tarkovski Sineması kitabını bir arkadaşıyla beraber Türkçe'ye kazandırdı. 2009'dan beri üzerinde çalıştığı ve çekimlerini Türkiye ve Bosna'da yaptığı ilk uzun metrajı 'Üç Yol'u 2013'te tamamladı. Film yurt içinde ve yurt dışında toplam 13 ödüle layık görüldü. 2014'te 'Şarkılar Değişti Önce' adlı belgeselini ve 2015 yılında Üç Yol'daki Srebrenitsa annesinin gerçek hikayesinin izini sürerek Srebrenitsa ve Prijedor katliamlarını konu alan 'Kayıp Zamanlar' adlı belgeseli yaptı. TRT Belgesel için Srebrenitsa Anneleri adlı 5 bölümlük belgesel dizisinin yönetmen ve yapımcılığını yaptı. Şiir ve sinema değerlendirmelerini çeşitli edebiyat ve sinema dergilerinde yayınlamaya devam eden Soysal, aynı zamanda Yeryüzü Doktorları Derneği üyesi olarak sosyal sorumluluk projelerinde aktif görev aldı. Yeryüzü Doktorlarının gittikleri uzak coğrafyalardaki gönüllülük serüvenlerini 10 bölümlük Yeryüzü Hikayeleri adlı belgesel dizisiyle televizyon ekranlarına taşıdı. 2009'den beri Uluslararası Dostluk Kısa Film Festivali'nin direktörlüğünü yapan Soysal, ikinci uzun metrajı olan Ceviz Ağacı'nı ilk Türkiye-İran ortak yapımı olarak 2020'de tamamladı."} {"url": "https://www.ithafsanat.com/christiesde-69-milyon-dolara-satilan-jpg-2/", "text": "Dünyanın en prestijli müzayede evlerinden biri olan Christie's'de yapılan açık artırmada bugüne kadar bir dijital sanat eserine verilen en büyük değer biçildi. Mart 2021'de online gerçekleştirilen müzayedede, Beeple mahlasıyla bilinen dijital sanatçı Mike Winkelmann'ın Everydays: The First 5000 Days adlı eseri 69 milyon dolara satılarak bir rekora imza atıldı. Aynı zamanda bu eser, Christie's'de satılan ilk tamamen dijital NFT olmasıyla da büyük önem taşıyor. Son dönemde Blockchain teknolojisi ile yükselişe geçen NFT sanatının büyük müzayede evleri tarafından da dikkate alınmaya başladığını ve böylece dijital sanatlarda yeni bir çağın açıldığını gözler önüne seriyor. Eser, sanatçının everydays adını verdiği ve 2007 yılından beri yapmakta olduğu projesinin ilk beş bin gününde paylaştığı resimlerin JPG formatında bir kolajından oluşuyor."} {"url": "https://www.ithafsanat.com/christiesde-69-milyon-dolara-satilan-jpg/", "text": "Dünyanın en prestijli müzayede evlerinden biri olan Christie's'de yapılan açık artırmada bugüne kadar bir dijital sanat eserine verilen en büyük değer biçildi. Mart 2021'de online gerçekleştirilen müzayedede, Beeple mahlasıyla bilinen dijital sanatçı Mike Winkelmann'ın Everydays: The First 5000 Days adlı eseri 69 milyon dolara satılarak bir rekora imza atıldı. Aynı zamanda bu eser, Christie's'de satılan ilk tamamen dijital NFT olmasıyla da büyük önem taşıyor ve son dönemde Blockchain teknolojisi ile yükselişe geçen NFT sanatının büyük müzayede evleri tarafından da dikkate alınmaya başladığını ve böylece dijital sanatlarda yeni bir çağın açıldığını gözler önüne seriyor. Eser, sanatçının 'everydays' adını verdiği ve 2007 yılından beri yapmakta olduğu projesinin ilk beş bin gününde paylaştığı resimlerin JPG formatında bir kolajından oluşuyor."} {"url": "https://www.ithafsanat.com/cocukken-soyleyemedikleri-eserlerinde-dile-geliyor-simdi/", "text": "Resim, heykel, son olarak da müzik... Sanatın birçok dalında eserler üreten ve yepyeni sanatsal ifade biçimleri geliştiren multidisipliner sanatçı Seda Gazioğlu'nu merceğimize alıyoruz. Seda Gazioğlu, sanatın ifadeye tanıdığı özgürlüğü çok erken yaşta keşfeden nadir insanlardan. Bu erken keşfi sayesinde de elinden gelen her dalda eserler üretmeye başlamış. Önce resim, sonra heykel ve son zamanlarda da müziğe merak salmış ve tüm bu alanlarda özgün eserler üretmeyi başarmış. Bir yandan modayla da ilgilenmiş; koleksiyonlar ve projeler gerçekleştirmiş. Hatta bir yıl boyunca modacı Hakan Yıldırım ile çalışmış. Contemporary İstanbul da dahil olmak üzere birçok karma sergiye katılan ve kişisel sergiler açan Seda Gazioğlu, şimdilerde İstanbul Maslak Oto Sanayi'de bulunan atölyesinde yeni sergisi için hazırlıklarını sürdürüyor. 1991 İstanbul doğumlu genç sanatçı ile sanat ve sanata bakışı üzerine hayli keyifli bir sohbet gerçekleştirdik. Aslında ben de en baştan başladım diyebilirim. Keşfetmekten ziyade her çocuğun taşıdığı üretme içgüdüsünü hiç kaybetmedim, hep üzerine gittim. O ruhu koruyunca gerisi kendiliğinden geldi. New York Parsons School of Design'da başlayan eğitimime bir sene sonra Central Saint Martins Fine Art Londra'da devam ettim. Orada okurken bir yandan farklı yerlerde çalışmaya başladım ve sonra İstanbul'a döndüm. Burada üretmeye başlayınca eğitimimi tamamlamak için bir daha geri dönmedim. Benim ait hissettiğim tek şey üretiyor olmak, hissettiklerimi dışa vurabilmek. Hislerim dönem dönem değiştiği için yansıtma şeklim de değişiyor ve o süreçte sadece tek bir dala konsantre olabiliyorum. Yani heykele odaklandığımda müzikle ilgilenmiyorum, içimden müzik yapmak geldiğinde resim yapmayı düşünmüyorum. Ben değiştikçe dışa vurma şeklim de değişiyor ve bu süreç beni besliyor. Benim dünyamda ilham perileri değil de hayali bir ilham deposu var. Herhangi bir şeyin üretim sürecine tanık olunca ilham depom doluyor gibi hissediyorum, çok etkileniyorum. O depo dolup taştığında da zaten ben üretim sürecine başlamış oluyorum. Psikoloji, türcülük ve dışlananlar... Dünyada bir sistem varsa ve bu sistem alfabetik sıradaysa, A sistemi dışında kalan her şey ilgimi çekiyor. İşlediğim konular farklı olsa da değişmeyen tek şey ürettiğim eserlerde tepkilerimi yansıtıyor oluşum. Teknik olarak baktığımızda da yeni bir üretim aracı öğrenmek beni çok heyecanlandırıyor. Önce yeni bir aleti araştırıyorum, hakim olmak için çok fazla çalışıyorum ve bu bana belki bir ay, belki bir sene sonra üretim olarak geri dönüyor. Her şey önce merak etmekle başlıyor. Bir konuyu merak ediyorum, sonra çok derin bir araştırma sürecine giriyorum. Ders çalışır gibi dosyalar hazırlıyor, tüm öğrendiklerimi bir proje haline getiriyorum. Ama bu süreç bir şey üretme amacıyla değil de bir konuya hakim olma hevesiyle başlıyor. Sonra kendiliğinden başlayan bir üretim sürecine dönüşüyor. Bazen zor olsa da genelde çok rahatlatıcı... Bir dal üzerine çalışırken kendimi çok baskıladığımda diğer dala geçebilmek beni özgürleştiriyor. Bir kaçış yolu sunuyor. Tepkilerim, meraklarım ama en çok da isyanlarım. Çocukluğumdan itibaren bana başkalarına söylememem gerektiği öğretilen ve benim de o öğrenilmiş çaresizlikle kimseye söyleyemediğim her cümlem, eserlerimin özünü oluşturuyor. Beni kamçılayan en güçlü duygulardan biri de imkansızlık hissi. Gerçekleşeceğine dair çok ümitli olmadığım şeyleri somutlaştırmak ve en azından o dünyada gerçek kılma hissi bana ümit veriyor. Ağırlıklı olarak hayvanlar, kalp, kuru kafa gibi semboller kullanıyorum. Karmaşık bir fikri birçok süzgeçten geçirerek sembollere indirgiyorum. Bazen tek bir sembole bile indiği oluyor, anlatmak istediğim her şey alt metinde saklı bir şekilde duruyor. Sergi isimleri ve metinleri, üzerine en çok kafa yorduğum konuların başında geliyor. Aklımdakileri zaten basit sembollerle anlatmaya çalıştığım için en azından sergi ismi ve metni açıklayıcı olsun gibi bir gayem oluyor. Kısa bir isimle bütün serginin enerjisini yansıtmaya çalışmak sancılı bir süreç ama üzerine çok yoğunlaşınca bir şekilde çıkıyor. Afiyet Olsun isimli sergim. Hayatta bende en yoğun hisleri uyandıran, hem üzüldüğüm hem de çokça sinirlendiğim konu türcülük. Bütün bir sergiyi buna adadığım için en çok anlam taşıdığını hissettiğim sergi de oydu. Genelde müzik endüstrisini takip ediyorum. En çok söz cambazlarından ilham alıyorum ve o sözlerin kostümle, prodüksiyonla, sahne şovuyla geldiği final hali gördüğümde çok etkileniyorum. Bu orantıyı ve bütünlüğü kendi işlerimde de yakalamaya çalışıyorum. Ben elimde ne varsa onunla üretmeyi tercih ediyorum. Bir işe başladığımda gözümde tabii ki bir dünya canlanıyor ama çoğunlukla bunun için malzeme satın alma ihtiyacı duymuyorum. Mesela aklımdaki bir fikri hayata geçirmek için o an yanımda olan eski bir halıyı kullandım ve anlatmak istediğim konu kültürel olduğu için bence verdiği mesaj çok daha etkili oldu. Fikre sadık kalıp materyalleri bir şekilde uyarlıyorum. Bence özgün olması. Özgünlüğü kişinin kendinden bir parça katması olarak açıklayabilirim. Soyut bir eseri beğenip sanatçısının hayatını araştırdığımda istisnasız hepsinde kişinin hayatından izler taşıdığı için o eseri beğendiğimi fark ediyorum. Çünkü cansız bir obje yaratmaktansa kendilerinden bir şey vererek o objeye hayat veriyorlar. Orijinal olan tek şey benliğimiz, geri kalan her şeyden çok fazla var. O yüzden orijinal olan her şey bir sanat eseri, tüm insanlar gibi. Her kaosun içinde bir ideal arayışı var. Sanat da kaostan beslenerek farklı ideallerin kapısını aralar. Çok yakın bir zamanda PG Launch için hazırladığım özel bir sergi gerçekleşecek. Kuş sembolü ağırlıklı çalışmaların yer aldığı ve aynı zamanda 2022 yılı bitmeden hayata geçecek dördüncü kişisel sergimle ilgili ipuçları taşıyan bir ön sergi olacak."} {"url": "https://www.ithafsanat.com/cocuklar-peter-ve-kurtu-caliyor/", "text": "ENKA Sanat, Barış İçin Müzik Vakfının kuruluşunun 15. yılı vesilesiyle hazırlanan Peter ve Kurt senfonik masalının proje destekçisi oldu. Müzikal, Türkiye'de ilk kez bir çocuk orkestrası tarafından çevrim içi olarak icra edilen bir konser olma özelliği taşıyor. - yüzyılın en önemli bestecilerinden biri Prokofiev'in çocuklar için yazdığı ve bugüne dek Sting, David Bowie, Sophia Loren, Sean Connery, Ben Kingsley, Patrick Stewart ve Sharon Stone gibi önemli sanatçılar tarafından seslendirilen Peter ve Kurt metninin Türkçe çevirisi, Yazar ve Çevirmen Tomris Uyar'a, anlatım uyarlaması da usta tiyatro sanatçısı Genco Erkal'a ait. Dijital ortama aktarılarak dünyanın dört bir yanından çocuğa ulaşması hedeflenen bu özel müzikali, youtube linkinden izleyebilirsiniz."} {"url": "https://www.ithafsanat.com/cocuklarin-mutlaka-gormesi-gereken-10-muze/", "text": "Klasik otomobilden illüzyona, masaldan sinemaya ve oyuncağa kadar özellikle çocukların görmesi gereken çeşitli temalardaki müzeleri sizler için derledik. Kültür sanat şehri İstanbul, aynı zamanda pek çok müzeye de ev sahipliği yapıyor. Çocuklarda kültürel değerlere sahip çıkıp yaratıcı düşünmelerine kapı aralayacak, eğlenirken öğrenmelerini sağlayacak müze listemizi sizlerle paylaşıyoruz. Ulaşım, sanayi ve iletişim tarihinin efsanelerinden oluşan koleksiyonu her geçen gün büyüyen Rahmi M. Koç Müzesi, çocukları masalsı bir atmosferde tarihle buluşturuyor. Müzeye gelen minikler, gramofon iğnesinden denizaltıya, röntgen aracından klasik otomobillere, gemi ve uçaklara kadar 14 binin üzerinde objeyi yakından tanıma, deneyimleme fırsatı yakalıyor. Müzede ayrıca sergiler, birbirinden eğitici atölyeler ve çeşitli aktivite alanları yer alıyor. 2005 yılında Belgin Akın ve şair/yazar Sunay Akın tarafından kurulan İstanbul Oyuncak Müzesi'nde, 1700'lü yıllardan günümüze oyuncak tarihinin en gözde örneklerini sergileniyor. Müze, dünya tarihini daha eğlenceli, daha akılda kalıcı bir öğrenme yöntemi ile ziyaretçilerine sunuyor. Uzay oyuncaklarının sergilendiği bölümde Ay'a ulaşma çabası, tren oyuncakları bölümünde ise sanayi devriminin oyuncakların diliyle anlatılması miniklerin en dikkatini çeken bölümler arasında yer alıyor. Tarihi bir köşkte konumlandırılan müze hakkında detaylı bilgiye buradan ulaşabilirsiniz. Büyük Ülkenin Küçük Bir Modeli sloganıyla yola çıkan Miniatürk, 136 mimari eserin 1/25 oranında küçültülmüş minyatür modelleri ile ziyaretçilerine adeta Türkiye turu yaptırıyor. Köprülerden saraylara, Pamukkale'den Peri Bacaları'na kadar pek çok yapının maketi sergileniyor. Türkiye-İstanbul simülasyon helikopter turundan masal ağacına, temsili kömür vagonlu gezi treninden labirent alanına ve Truva atına kadar birbirinden eğlenceli bölümler Miniatürk'te ziyaretçilerini bekliyor. Türkiye'de ilk olan ve Pelit üretim tesislerinde kurulan, çikolatadan yapılan eserleri bünyesinde barındıran Pelit Çikolata Muse tüm görkemiyle çikolata severleri bekliyor. Çikolatanın en şımarık görüntüsü çikolata şelalesi, gerçek boyutlu çikolata ev, Nuh'un Gemisi, çikolatanın tarihini anlatan tablolar ve daha fazlası ile çikolata masalı başlıyor. Galata Kulesi'nden, Sultan Ahmet Camii'ne, Kız Kulesi'nden, Boğaz Köprüsü'ne ve İstanbul'u temsil eden birçok tarihi yapıtların yer aldığı müze buram buram çikolata kokuyor. Çikolatayı sanata dönüştüren Pelit Çikolata Muse hakkında detaylı bilgi için burayı tıklayabilirsiniz. Vortex Tüneli'nin yarattığı illüzyona kendinizi bırakmak için cesaretinizi topladığınızda, kendinizi bir anda dönen bir silindirin içerisinde bulacaksınız. Adım atabilmek için uğraşırken aklınızı kaybedeceğinizi düşüneceksiniz üstelik bunu yaparken düz ve sabit bir platformun üzerinde olacaksınız! Dilerseniz Tepetaklak Odada inanılmaz bir şekilde ters dönebilir, Sonsuzluk odasında kendinizi sonsuzluğun kollarına bırakabilir, yerçekimi ve boyut kurallarına meydan okuyabilir ve kamera karşısında akla gelebilecek her pozu verebilirsiniz! Müze hakkında detaylı bilgiye buradan ulaşabilirsiniz. Türkiye'de bir ilk olan Kartal Belediyesi Masal Müzesi; müzecilik kavramının toplumda bilinçli bir şekilde oluşturulması, çocukların hayallerini, bilgi ve becerilerini geliştirmeleri ve her yaştan bireyin birlikte vakit geçirebileceği bir mekan. Masal Müzesi'nde sergilenen eserlerin yanı sıra müze içerisinde ve bahçesinde sergilenen heykeller de ziyaretçilerin ilgisini çekmektedir. Özellikle kitaplık bölümünde yer alan Hans Christian Andersen'in Türkiye'de bir ilk olan heykeli görülmeye değerdir. Bununla birlikte müze içerisinde ve bahçesinde birçok masal kahramanının yer aldığı heykeller de bulunmaktadır. Kadıköy denilince Moda, Moda denilince Barış Manço gelir akla. Değerli sanatçı Barış Manço'nun 1984 ile1999 yılları arasında yaşadığı ev, aynı zamanda müzisyenin sanatçı kimliğinin yanı sıra farklı özelliklerini de yansıtan bir mekan. Domates Biber Patlıcan, Arkadaşım Eşek, Süper Babaanne gibi şarkılarıyla ve Adam Olacak Çocuk yarışması ile çocukluğumuza damga vurmuş ünlü sanatçı Barış Manço'nun yaşadığı ve eserlerini ürettiği, Kadıköy Moda'daki evi müze haline getirilmiş. Manço'nun müze evinde Kadıköy Belediyesi tarafından Barış Manço dendiğinde akla gelecek pek çok detay bir araya toplanmış. Müzeyi sanal olarak görüntülemek için burayı tıklayabilirsiniz. Türkiye'nin denizcilik alanında en büyük müzesi olan İstanbul Deniz Müzesi, çocukların mutlaka görmesi gereken müzelerden biri. Dünyanın sayılı müzelerinden olan Deniz Müzesi, Türkiye'de kurulan ilk askeri müze olarak da biliniyor. Toplam 3 kata yayılmış müzede saltanat kayıkları, bahriyeli kıyafetleri, el yazmaları, gemi modelleri, sancaklar, haritalar, tablolar, tuğralar ve armalar, kadırgalar, seyir aletleri, gemi baş figürleri ile silahlar sergileniyor. Girişte ayrıca çocuklar için eğitici oyun alanı ve hediyelik eşya bölümü de yer alıyor. Müze hakkında detaylı bilgilere buradan ulaşabilirsiniz. Yeşilçam'ın eski ihtişamlı günlerinin simgesi Tarihi Atlas Sineması'nın yeniden açılmasıyla birlikte İstanbul Türkiye'nin en kapsamlı sinema müzesine de kavuştu. Modern müzecilik anlayışına uygun olarak dizayn edilmiş İstanbul Sinema Müzesi, geçmişten günümüze Türk sinemasının tarihsel gelişimine ışık tutuyor. İnteraktif Dijital Müze, Sinema Tarihi Müzesi, Sanat Galerisi ve Çalışma Alanları olmak üzere 4 farklı bölümden oluşuyor. 3 katlı müzede özel koleksiyonlar, dünya sineması tarihine ilişkin bilgi ve belgelerin yanı sıra Türk sinemasından baş yapıtlar sinemaseverler için sergileniyor. Müze giriş saatleri ve daha fazlasına buradan ulaşabilirsiniz. Arabalara meraklı bir çocuğunuz varsa bu müze tam size göre. Ural Ataman Klasik Otomobil Müzesi binası, dekorasyonu ve barındırdığı eşsiz güzellikteki koleksiyonu ile her yaştaki ziyaretçilerine unutulması imkansız anlar yaşatmaktadır. Otomobiller, motosikletler, kamyonlar, itfaiye araçları, savaş araçları, türbinlerden oluşan müze koleksiyonlarını barındıran müzede 60'ın üzerinde araç sergilenmektedir. Müze ile ilgili detaylara buradan ulaşabilirsiniz."} {"url": "https://www.ithafsanat.com/crr-senfoni-orkestrasindan-dansa-davet/", "text": "Cemal Reşit Rey Senfoni Orkestrası'nın İstanbul'da Senfonik Yaz konser dizisi Dansa Davet konseri ile devam ediyor. Salgın nedeniyle canlı müzikten uzak kalan İstanbullulara gerçek müziğin canlı müzik olduğunu hatırlatmayı amaçlayan CRR Senfoni Orkestrası'nın İstanbul'da Senfonik Yaz başlıklı konser dizisinin üçüncü konseri olan Dansa Davet, 20 Ağustos Cuma saat 20.30'da Harbiye Cemil Topuzlu Açıkhava Tiyatrosu'nda müzikseverlerle buluşacak. Konser, 21 Ağustos Cumartesi saat 21.00'de Topkapı Şehir Parkı'nda ücretsiz olarak tekrarlanacak. Şef Cem Mansur ve Atıf Taner Çolak'ın yöneteceği CRR Senfoni Orkestrası, konserde genç keman sanatçısı İdil Yunkuş'a eşlik edecek. 19 yaşındaki sanatçı İdil Yunkuş'un, Saint- Saens'in Havanaise eserini seslendireceği konser programında ayrıca Saint- Saens'in Samson ve Dalila eserinden Bachanale, A. Borodin'in Poloveç Dansları ile U. C. Erkin'in Köçekçe'si de yer alıyor. Klasik müziği kentin iki yakasındaki parklarda ve meydanlarda İstanbullularla buluşturmayı amaçlayan CRR Senfoni Orkestrası'nın 21 Ağustos Cumartesi akşamı Topkapı Şehir Parkı'nda ücretsiz ve halka açık olarak gerçekleştirilirken Harbiye Cemil Topuzlu Açıkhava Tiyatrosu'ndaki konser biletleri Biletix'ten satışa sunuldu. Sosyal mesafe kuralları ve pandemi önlemleri çerçevesinde düzenlenen İstanbul'da Senfonik Yaz konserler dizisin son konseri olan Masallar ise 17 Eylül Cuma akşamı Harbiye Cemil Topuzlu Açıkhava Tiyatrosu'nda, ertesi gün de yine ücretsiz olarak Kalamış Sahil'de gerçekleştirilecek."} {"url": "https://www.ithafsanat.com/crrde-subatta-17-konser/", "text": "İstanbul Büyükşehir Belediyesi Cemal Reşit Rey Konser Salonu 2022 Konser Sezonu için kapılarını, 29 Ocak akşamı gerçekleşen Uğur Mumcu Kantatı konseriyle açtı. CRR'de, Şubat ayında klasik müzikten Türk musikisine, halk müziğinden caza ve dünya müziğine uzanan seçkide 17 konser müzikseverlerle buluşacak. CRR Konser Salonu'nda Şubat ayı, 1 Şubat'ta Yansımalar konseri ile başlıyor. Grup, 30 yıllık müzik serüvenindeki klasikleşmiş parçaların yanı sıra CRR'deki konser için özel olarak düzenlenmiş eserler seslendirecek. Konserde, Aziz Şenol Filiz ve Birol Yayla'ya; gitarda Cem Tuncer, kontrbasta Erdal Akyol, vurmalı çalgılarda ise Ediz Hafızoğlu eşlik edecek. Berlin Filarmoni Orkestrası'nın 138 yıllık tarihinde orkestraya resmi olarak kabul edilen ilk Türk keman sanatçısı olarak büyük bir başarıya imza atan Hande Küden, Berlin Filarmoni Orkestrası birinci keman grubu sanatçılarından Kotowa Machida ile 2 Şubat'ta konser verecek. Küden ve Machida'ya Lepidus Ensemble'nin eşlik edeceği konserde müzikseverler 18. yüzyıla bir yolculuğa çıkacak. Şarkılara yaptığı içten ve romantik yorumlarıyla caz ve kabare dünyasının en beğenilen isimlerden biri olan Jane Monheit geçtiğimiz yıl yayınladığı son albümü 'Come What May'in turnesi kapsamında 4 Şubat'ta konser verecek. Kraliçe Elisabeth Yarışması'nda birinci olan ilk çellist olan Victor Julien-Laferriere 5 Şubat'ta konser verecek. Laferriere, CRR Senfoni Orkestrası'nın eşlik edeceği konserde orkestrayı 27 yaşındaki genç İtalyan şef Alessandro Bonato yönetecek. 6 Şubat Pazar günü saat 11.30'da Fonikler Köyü çocuklarla buluşacak. Orkestradaki tüm enstrümanların bir birey olduğu bu köyde birlikte uyum içinde yaşamanın önemine vurgu yapılıyor. Çocuklar ve Büyükler İçin Senfonik Masal başlığıyla gerçekleşecek bu büyülü köyün besteci ve orkestra şefi Tolga Taviş. Aynı akşam CRR Genç Oda Orkestrası saat 19.00'da konser verecek. 9 yaşında katıldığı Azerbaycan Genç Piyanistleri Yarışmasında birinci olan; 2021 yılında Viyana Senfoni Orkestrası'nın baş şefi Andres Orozco-Estrada tarafından davet edilen 9 genç orkestra şefinden birisi olarak Viyana Konzerthaus'da Beethoven'ın 5. Senfoni'sini yöneten piyanist ve orkestra şefi Abuzar Manafzade hem solist hem orkestra şefi olarak yer alacak. CRR Türk Müziği Topluluğu, Orhan Veli Kanık, Cahit Sıtkı Tarancı, Nazım Hikmet ve Ümit Yaşar Oğuzcan'ın Mesut Cemil, Osman Nihat Akın, Şekip Ayhan Özışık, Avni Anıl tarafından bestelenen eserlerden oluşan bir repertuvarla 8 Şubat'ta müzikseverlerle buluşacak. İstanbul'un 30 yıllık orkestrası olan İBB Kent Orkestrası tüm zamanların en iyi grupları arasında gösterilen, Waterloo ile 2005 yılında Eurovision tarihinin en iyisi seçilen, dünyanın en önemli müzikali kabul edilen Mamma Mia'nın bestelerini yapan, müzik tarihinin ölümsüz grubu ABBA'nın şarkılarıyla 10 Şubat'ta konser verecek. İzzet Öz'ün sunumuyla, ücretsiz olarak müzikseverlerle buluşulacak konserin saati 20.00. Efsanevi yapımcı Quincy Jones tarafından Montreux Caz Festivali'nde keşfedilen caz piyanisti ve besteci Alfredo Rodriguez, caz müziğe Havana'nın sıcak piyano ritimlerini eklediği performansıyla 11 Şubat'ta İstanbullularla buluşacak. Türk Halk Müziği Sanatçısı Nida Ateş, değerli saz sanatçılarından oluşan orkestra ve sevda ile söylenmiş türkülerden oluşan bir repertuvarla 15 Şubat akşamı CRR'de konser verecek. Geleneği özel bir caz diline dönüştürme deneyimine odaklanan İtalyan vücut çalgıcısı, şarkıcı Emilia Zamuner ile New York'un dünyaca ünlü Metropolitan Operası'nda başrol oynayan ilk Türk opera sanatçısı Burak Bilgili caz ve aryalardan oluşan bir repertuvarla 18 Şubat akşamı konser verecek. Sanatçılara Nail Yavuzoğlu yönetimindeki CRR Caz Orkestrası eşlik edecek. Dünyaca ünlü opera sanatçısı Kartal Karagedik Bir Yolcunun Şarkıları Bohemya'dan İskoçya'ya Melodiler Döngüsü başlıklı konserle Türk opera dinleyicisi ile buluşacak. 19 Şubat akşamı gerçekleşecek konserde Karagedik'e orkestra şefi Murat Cem Orhan yönetimindeki CRR Senfoni Orkestrası eşlik edecek. Müziklerini Evrim Demirel'in, librettosunu Nazlı Zeynep Ergüven'in yazdığı, rejisörlüğünü ise Barış Meydan'ın üstlendiği çocuk operası, Barış Ormanı 20 Şubat'ta minik sanatseverlerle buluşacak. Barış Ormanı ile çevrenin, doğanın korunmasına yönelik farkındalık sağlamak amaçlanıyor. Altın flütlü virtüöz Lisa Friend ise 20 Şubat'ta CRR'de olacak. Flüt çalmaya beş yaşında başlayan ve kariyeri boyunca dünyanın pek çok ülkesinde konser veren Friend; Steven Spielberg'ün USC Shoah Vakfı için ve Buckingham Sarayı'nda Kraliyet Ailesi için verdiği solo resitallerle dikkat çekmişti. CRR'deki konserinde sanatçıya Stanley Dodds şefliğindeki CRR Genç Oda Orkestrası eşlik edecek. Kendi jenerasyonunun en yetenekli ve yaratıcı dansçısı olarak flamenkoda yepyeni bir dil arayışı ile uluslararası sahnede kendine yer açan Patricia Guerrero ilk defa İstanbul'da olacak. Gösterisi Distopia 23 ve 24 Şubat'ta iki akşam üst üste İstanbullularla buluşacak. Dört oktavlık sesiyle eleştirmenlerin beğenisini toplayan Norveçli caz solisti ve bestecisi Rebekka Bakken İstanbullu müzikseverleri büyülemeye geliyor. 25 Şubat'taki konserinde Bakken'e, piyanoda Jorn Oien, gitarda Tommy Kristiansen, basta Jonny Sjo ve davulda Rune Arnesen eşlik edecek. CRR'de Şubat ayının son konseri 26 Şubat'ta tartışmasız olarak dünyada türünün en iyi topluluğu olarak kabul edilen Berlin Filarmoni Nefesli Beşlisi ile olacak. Topluluk Avrupa, Kuzey ve Güney Amerika, İsrail, Avustralya ve Uzak Doğu'daki konserlerin yanı sıra Berliner Festwochen, Edinburgh Festivali, London Proms, Quintette gibi uluslararası festivallerin de aranan popüler grupları arasında yer alıyor. 20 ve 130 TL arasında edinilebilen konser biletlerine, CRR Gişesi ve Biletix'ten ulaşılabilir."} {"url": "https://www.ithafsanat.com/daha-guzel-ve-daha-anlasilir-bir-dunya-icin-sanata-evet/", "text": "Sanata Evet çağrısıyla toplumun tüm kesimlerine, daha iyi ve güzel bir dünya için sanatın hayatımızda daha çok yer alması gerektiğini hatırlatan ünlü oyuncu Tamer Levent ile sanatın iyileştirici gücünü konuştuk. Levent, Sanat; piyano çalmanın adı değil, piyanoyu nasıl çaldığınızın anlamıdır. Eğer piyano çalmanın anlamını kendinize tarif edebiliyorsanız o zaman sanat iyileştirir diyor. Büyük bir acı yaşadık... 11 kentimizi vuran deprem tüm ülkeyi, hepimizi derinden etkiledi. Daha ilk andan itibaren dayanışma içinde yaralarımızı sarmaya, acımızı paylaşmaya çalıştık. Belki daha yolun başındayız ama bu süreçte aklımızın bir köşesinde de hep sanatın iyileştirici gücünden yararlanmanın yolları oldu. Birçok kurum, kuruluş bu yönde çalışmalar yaptı. Biz de dergimizin dosya konusunu sanatın iyileştirici gücü üzerine kurgulayınca çok değerli oyuncumuz Tamer Levent ile bir araya gelelim istedik. Aslında Siyasal Bilgiler Fakültesine gidecek, hariciyeci olacaktım ama konservatuvar kazandım. O yıllarda seviye sınavı ile öğrenci alıyorlardı. Kazanacağımı da zannetmiyordum ama kazandım. O zamanın şartlarında konservatuvarda bambaşka bir eğitim alacağımı düşünüyordum. Ama beklediğim gibi bir eğitimin olmadığını gördüm. Ben oyunculuğun bir felsefesi olması gerektiğini düşünüyorum. Oysa oyuncu sadece icracı olarak görülüyor. Benim hayatımın uzunca bölümü yurt dışında geçti, aşağı yukarı 170 ülkeye gittim. Hiçbirine de turist olarak gitmedim. Hep davet edildim. Oyunculuğa yaklaşım konusundaki farklara gelince... Drama kelimesi Türkiye'de acıklı olarak anlaşılıyordu 1970'li yıllarda. Konservatuvarda öğrenci iken bir İngiliz hocamız vardı. Bize İngiliz bir yazarın kitabından bakıp doğaçlama yaptırıyordu. Bir gün ders arasında kitabının kapağına baktım, not aldım. İngiltere'den gelen arkadaşlarımdan bu kitapları istedim. O zaman anladım ki Rönesans geçirmiş toplumun bakış açısı, dramanın, durum olduğunu söylüyor. O andan itibaren vizyonum açıldı, oyunculuğa da farklı bakmaya başladım. Sonra okul bitti, Almanlar burs verdi, Amerikalılar burs verdi. Ardından Londra'da liege vardı, oraya drama lideri olarak aldılar. Oraya girdiğim andan itibaren dünyanın akla gelmeyen birçok ülkesine gittim. Manila'da 15 gün ormanın içinde drama atölyesi yaptık. Dediğim gibi Türkiye'de drama o sırada acıklı olarak biliniyordu. Böyle bir ortamda Türkiye'de bunları konuştuğumuz zaman garip karşılıyor insanlar. Bizde maalesef duyduklarına, duyarak ezberlediklerine çok inanıyorlar. En doğrusu o zannediliyor. Oysa bunun akademik olarak bir karşılığı da yok. Filozoflar öyle anlatmıyor. Biz resim, heykel, müzik, mimari, tiyatroya kodlamışız sanatı. Sanat, budur diyoruz. Ne zaman sanat konusunda bir şey söyleseniz karşı taraf böyle anlıyor. Sanat kavramı, esasında insanın beyninde olan bir özelliğin adı... Ama insan bunu bilmiyor. Hatta şunu söyleyeyim daha öncesinde insan, beyninin özelliklerini de bilmiyordu. TÜBİTAK'ın 1980'li yıllarda çıkardığı Buluş Yapma Sanatı diye bir kitap var. Orada diyor ki, Graham Bell, Newton, Benjamin Franklin gibi bilim insanları, buluşları yaparken bile beyinlerinin ne kadar etkili olduğunu bilmiyorlardı. Dolayısıyla mucize diye bir kavrama inanılıyordu. Esasında mucize, beyni tanımamaktan ötürü üretilmiş bir laf. Beynin bölümlerine kabaca baktığımızda sağ lobun özelliğine sanat diyoruz, sol lob da analitik. Sağ lob, merak ediyor, deneyimlemek istiyor. Beyni tanıdığınız zaman görüyorsunuz; beyin merak ediyor, deneyime yönlendiriyor. Yani bilimin kaynağı da sağ lob esasında. Merak ettiğiniz için bilim oluyor. Öte yandan doğa ile insan arasındaki ilişki, sanatın kaynağı. Yapay zekanın keşfedilmesi de sanat. Bilim; sanatın bulduğu, düşündüğü, merak ettiği, araştırdığı konulara, analitik beyin tarafından cevaplar bulunması, deneyimin proje haline gelmesi, sonra onun uygulandıktan sonraki halinin kuşaklara devredilmesi demek. Devredildikçe bilim oluyor. Hipokrat Ars longa vita bravis yani Sanat uzun, hayat kısa demiş. Baktığınızda Hipokrat sanatçı mı? Değil ama bakışı böyle. Amerikalı yazar Rolla May, Bilimin çıkışı sanatın varlığından kaynaklanıyor diyor. Yani makine icat etmek bilim, düşünce icat etmek sanat! Bakın, bu da sanat! İnsanın refleksi bu. Demek ki temiz ve güzelliği olan bir şey yapmak istiyor insanlar. Çünkü sanatçı, işini özenle yapandır. Babanız bir şey düşünüyor, etkileniyor, merak ediyor. Koltuğun üzerinde çiçek böcek olmasını neden istiyor? Çünkü doğadaki çiçek böcek onu etkiliyor. Bir süre etkiledikten sonra, ona süreç diyoruz zaten, o süreç fikre dönüşüyor. Ben doğada bunu görüyorsam evde de göreyim, besleneyim, diyor. Giderek projeye dönüşüyor bu... Bir heykeltıraş ile ressamı yanına alması müthiş bir zeka! Bu konu aslında tipik bir Sanat Evet örneği. Biz, daha güzel ve daha anlaşılır bir dünya için Sanata Evet diyoruz! Sanata Evet, sanatın bir ürün değil, süreç olduğunu savunmaktadır. Bu süreç sonunda ortaya çıkan her şey, etik, estetik ve adalet kavramlarıyla örtüştüğü takdirde sanat olarak kabul edilmektedir. Evet, sanat koparıldı. Coğrafya kaderinizdir deniyor ama bu kader değil. Çünkü baktığınız zaman bu coğrafyada çok çok eski zamanlarda müthiş şeyler olmuş. Şimdi bu coğrafya o özelliğinden koparılmaya çalışılıyor. Sanatçı, lüzumsuz işlerle uğraşan insan değil. Sanat kelimesi, bir işi özenle yapmak anlamına geliyor. Ama artık o anlamdan uzaklaştırılıyor. Guguk Kuşu filmi vardı, Jack Nicholson'ın oynadığı. Orada lobotomi yapılıyordu. Beyni, işlemez, müthiş itaatkar hale getiriyorlardı. Biz de adeta lobotomi olmuşuz sanat konusunda. Ama farkındalık zamanı şimdi. Depremin ardından İstanbul'da, Yaşam Sanatı adında bir platform kurduk. Bu platformla depremden sonra İstanbul'a gelen çocuklarla drama yöntemi ağırlık olmak üzere, rol oynama metoduyla düşünme, kavramları anlama, konsantre olma gibi çalışmalar yaptık. Hem eğlenceli hem eğitici çalışmalar oldu. Çocuklarımızın uyum, birlik, beraberlik, iletişim gibi unsurlarını psikoloji, pedagoji hatta psikiyatri yöntemleriyle yeniden geliştirmek, onların bu farkındalığı elde etmelerini sağlamak için çalışmalar yaptık. Bu projenin Yaşam Sanatı Platformu tarafından gerçekleştirilmesi yaşamanın bir sanat olduğunu göstermesi açısından önemli. Sanatı, bireylerin bütün acılarına rağmen yaşama bağlanarak ve kendilerini geliştirerek hayata tutunması, yaşama sanatı olarak tarif etmek istedik. Bizim, sanatın iyileştirici gücünden kastımız, sanatı fark etmek. Yani bireyin kendisinin neler yapabileceğini fark etmesini sanat olarak düşünüyoruz. Beyindeki özelliklerini keşfetmesini ve bu özellikleriyle kendisini tanıyarak, yapıcı, pozitif mesajlar göndererek kendisini geliştirmesini, yaratıcılıklarını köreltmek yerine parlatmasını ve bu parlatmayla da kendi kendini yöneterek hayata bağlanmasını kastediyoruz. Resim, edebiyat, heykel, tiyatro, müzik, mimarlık gibi eskiden altı olan sanat dalı sayısı, şimdi sinema, fotoğraf ve sporun eklenmesiyle dokuza ulaştı. Sanat uğraşıları, sanat becerileri alanlarına bakarsak sayı giderek artacak. Gastronomi de girecek tasarım da girecek bunların arasına. İnsanın yaptığı pek çok iş, sanat olarak tanımlanacak bir gün dünyada. Dolayısıyla biz mesela resimle uğraşan bir çocuğun da kendisini tedavi edebileceğini düşünüyoruz, dramayla uğraşan bir çocuğun da müzikle uğraşan bir çocuğun da. Bunları yapılması için gerekli disiplinler söz konusu. Bu disiplinleri fark eden insan, kendini de fark etmiş olacak, kendi yaşam biçimini anlamlandırıp gelişmesine ön ayak olacak fikirler geliştirebilecek. Dolayısıyla burada esas olan, uygulamaların bireyde yapacağı düşünce sistemini kurmak. Bu düşünce sistemini kurduğunuz zaman, bireyin kendi kendini iyileştirmesi söz konusu olacak. Yoksa sanatla iyileşme, piyano çalarak tamamen iyileşmek anlamına gelmiyor. Piyano çalarak nasıl iyileşiyorum farkındalığını elde etmek önemli. Sanat; piyano çalmanın adı değil, piyanoyu nasıl çaldığınızın anlamıdır. Eğer nasıl çaldığınızın anlamını kendinize tarif edebiliyorsanız o zaman sanat iyileştirir. Bu yoğun temponuzda zaman ayırdınız. Sohbetin tadı damağımızda kaldı. En kısa zamanda daha uzun uzun sohbet edebilmek dileğiyle tekrar teşekkür ederim size."} {"url": "https://www.ithafsanat.com/dans-ederken-dokuyor-dokurken-dans-ediyor/", "text": "Üç çocuğun en büyüğüyüm, erkek ve kız kardeşlerim var. Babam futbolcu. Bizim de sporcu olmamızı istemişti ama ne erkek kardeşimin ne benim futbolla işimiz oldu. Ben yerde duran topa üç kez üst üste vuramıyordum. Futbolla ilgilenen bir çocuk için babam, kız kardeşimin doğmasını bekledi. Çünkü içimizde futbola meraklı çocuk o oldu. Burçin Neziroğlu, dünyaca başarılı bir ritmik jimnastikçi, dünyada ilk dörtte. Annem öğretmen, müthiş destekleyici bir kadın. Bize her şey tabakta sunuldu. Bir şey için çaba sarf etmedik. Yani yaptığımız iş sırasında yorulduk, üzüldük ama onun dışında her şey rahattı. İzmir'de bahçeli bir evdeydim. İstanbul'a gelince de İzmir'e en benzeyen yeri seçmek istedim, o yüzden Moda'dayım. Herkes İstanbul'a karmaşa, kargaşa diye bakıyor ama ben bir üst caddeye çıkıyorum. Aşağı iniyorum. İşe vapurla gidiyorum. Benim için İstanbul başkalarının anlattığı gibi karmaşa ve kargaşa değil. Ailemin kararıyla dans ettirildim! Benden sonra kardeşlerim de devam etti. Dedim ya babam sporcuydu, bizde dört yaşına giren spor salonuna da girerdi. Ama benim sporcu olamayacağım belli olunca babam beni dansa yönlendirdi. Dansa ilgim ve yeteneğim olduğunu anlamışlar. Evet, çok iyi hocalardan ders aldım. Suna Eden Şenel hocamı geçen yıl kaybettik ki kendisi Atatürk'ün ülkemizde Türk balesini kurup geliştirmekle görevlendirdiği Ninette de Valois tarafından İngiltere'ye Royal Ballet'ye gönderilmiş dört genç kızdan biriydi. Suna Hoca o kadar müthiş dansçı ki dört yıllık eğitimi bir buçuk yılda tamamlıyor orada. Royal Ballet'deki ilk hocamızdı. Daha sonra ABD'de modern dansın kurucusu Martha Graham'ın dans okullarında eğitim aldım. Aslında benim için annem seçti. Bana bıraksalar tarih öğretmeni olurdum. Sanatla filan ilgilenmezdim. Bana sorsalardı İster miydin? diye. Bilmiyorum. Ama şimdi Mutlu musun? diye sorsanız çok mutluyum. Hayalini kurduğum şeyleri yaşıyorum. Dışarıdan deli dolu, çılgın gibi görünüyorum ama özünde de sakin, sessiz bir insanım. Şöyle oldu, üniversite zamanına gelince annem benim için Güzel Sanatlar Fakültesi Tekstil Bölümünü seçti. Sınava girdim, kazandım, okula girdim. Annemin seçiminden rahatsız olmadım çünkü ben sınırlara bayılırım! Ben bir şeye karar vermezsem çok mutlu oluyorum. Bana Şunu mu istiyorsun bunu mu? demesinler. Çünkü bilmiyorum. Ama bana şunu derlerse ben onun içinde oynarım istediğim gibi. Annem de Hadi, sen bu bölüme gir dedi. Hadi girdim. Giysi tasarlıyorum ama asla istemedim, sevemedim. Daha önce hep dans etmişim, atlama zıplama olmuş hayatımda. İki yıl moda okudum sandalyede oturdum. Bu beni gerdi. Hiç mutlu olmadım. Bir gün okulda dolaşırken dokuma tezgahını gördüm. Müthiş! Dokuma bölümünden bir arkadaşım da benim bölümüme geçmek istiyordu. O benim yerime geçti, ben de onun. Arkeolojik kazılarda genellikle üç ev çıkar; seramik evi, ekmek evi ve dokuma evi. Binlerce yıl önce farklı coğrafyalarda yaşamış insanların aynı şekilde dokuduğunu anlıyoruz o kazılardan. Üstelik tekstilin yani dokumanın ilk örneklerinin tamamı Anadolu'da. Bu, hepimizin genlerinde var. Dokuma benim için hayat gibi. Ortasından başlayamıyorsun. Önce birinci sırayı yapman gerek. Söktüğün zaman izi kalıyor. Devam edersem de o izle devam ediyorum. O ilk sıralarda müthiş heyecan oluyor. Önce renkler patlıyor, sonra yavaş yavaş yerine geliyor... Dokuma benim için tam bir meditasyon. Aslında hepimizin aradığı şey dinginlik. Çünkü bize hep her şeyin daha hızlısı, daha ucuzu, daha çok para getireni dayatılıyor. Ama benim bütün bu dahalarım hep yavaşa doğru. Dokuz Eylül Üniversitesi Güzel Sanatlar'da öğrencilikten hocalığa geçmişsiniz. Evet, 2000 yılında Tekstil Tasarım Dokuma Bölümünden mezun oldum, sonra yüksek lisans yaptım 12 yıl araştırma görevlisi olarak çalıştım ama yaptığım iş sekreterlikti, getir-götür yapıyorum. Yurt dışı, davetlerine gitmem yasaktı, sergi açmam yasaktı. Tamam dedim O zaman bırakıyorum ama bir şey de yapmam lazım! Bütün hocalarımı, onları tanımlayan kıyafetleri ile tuvalette iken dokudum. Kendimi de ayakta işerken çizdim çünkü içimi döküyorum. Akıl Hastanesi adını verdiğim sergimin davetiyesi ile istifa mektubumu bölüm başkanına sundum. Bana Oğlum, sürünürsün dediler. O zaman dedim ki, Ben buradan ayrılınca sürüneceksem bu bölüm neden var? Dokuma ile hayatın geçmeyeceğini düşünüyorsanız bu kadar öğrenciyi niye mezun ediyorsunuz? Ne oldu biliyor musunuz? Bu Akıl Hastanesi sergisi önce Akbank Günümüz Sanatçıları Sergisi'ne seçildi ardından da Siemens Sanat Sergisi ödülünü kazandı. Benim bir Kore maceram da oldu. Ben Kore'ye giderken İşeyen Fırat da Londra'da Sotheby's müzayedesine çıktı. Sonra Christie's müzayedesine girdim, katalog kapağı oldum. Yani bana tam da dokuma ile hayatın geçtiğini gösteren şeyler oldu. Aslında geleneksel bir iş yapıyorum. Anadolu'da binlerce yıldan bu yana kilim dokunuyor. Ben o tekniği değiştirmeden, bozmadan yapıyorum ama canımın istediği deseni yapıyorum. Çünkü kilimin bir dili var. Çok eskiden olduğu gibi. Kilimin kendine has bir dili vardı. Diyelim ki bir genç kız evlendi, bir eve gelin gitti. Gittiği yerde mutlu ise kayınvalidesinden memnun ise dokuduğu kilimde hayat ağacı oluyordu. Yani Ben buraya bollukla, bereketle geldim. Hayat getirdim. Burada mutluyum diyordu. Ama eğer mutsuzsa kayınvalidesi sivri dilliyse mesela kiliminde hani pıtrak dediğimiz dikenler var ya onlardan olurdu. Daha da ilginci kadının tüm bu anlattıklarını kocası da komşusu da kayınvalidesi de bilirdi. Kilim, sessiz iletişimin aracıydı. Bugün yine dili var ama ben anlatmak istediklerimi o eski motiflerle değil, günümüze göre anlatıyorum. Benim derdim tekstil içinde gerçekliği aramak; kurgu olmadan. Ben kendi derdimi göz göze bakarak anlaşmakta buluyorum. Onun için eserlerimle karşılaşan insanlar göz göze gelsin, gözünün içine baksın istiyorum. Anadolu kilim tekniğini alıyorum, yeni bir şey bulmak kaygısı gütmeden yapıyorum. Dokuma hemen olan bir süreç değil. 3-5 saatte iki parmaklık sıra dokuyabiliyorum. Haftalar, aylar sürüyor bir eserin ortaya çıkması. Bir ay içinde bununla ilgili formlar değişiyor. Yavaş yavaş o silüetler en gerçek, yalın hale geliyor. Bilgisayar programlarını hiç kullanmıyorum. Kolayı o, photoshop'a koy resmi, orada verilen renklere göre doku. Bunu yapan da var. Ama bana göre değil. Ben ilk başlarda saya saya yapıyordum ilmekleri, şimdi görüyorum nereye ne geleceğini. Yine de ilk sıralarda biraz yavaş yavaş ilerliyorum gibi. Koyu renkler kullandığımı fark ettim mesela ilk sıralarda. Sonra o gözün nerede başlayıp bittiğini görüyorum sanki içimde. Öyle dokuyorum. Biz güzel sanatlar fakültesi eğitimi aldık. Orada üç gün normal ders alırdık, iki tam gün de desen dersi. Işığı ile gölgesi ile bir insanın çıplak ve giyinik modelini çiziyorduk. Benim resim bilgim herkesin resim bilgisi kadardı. Bildiğimiz resim eğitimi. Işık gölgeyi biliyoruz, dokuyu biliyoruz, alanı biliyoruz, proporsiyonu biliyoruz. O zaman kolay oluyor. Çok acayip oldu. Dokuduğum için sevdim. Dokumam eksikmiş benim. O zaman yapsam herkes gibi olacaktı. Giyside eksik olan şey dokumammış, oraya dokununca işin güzelliğini anladım. Geleneksel sanat olarak kabul ediliyor olmam gönlümü çok rahatlatıyor. Beni geleneksel sanatlar bünyesinde kabul eden hocalarım beni değerli kılıyor. Az önce konuştuk, kilimlerin dili var. Ama eskinin dili, sembolü farklı. Dokumaya başladığımda Acaba ben bugün eski desenlerden dokursam karşılığı ne olur? diye düşündüm. Şehir insanı olarak sokağa çıktığımda pıtrak gibi bitki görmüyorum, asfalt ve çamur görüyorum. O nedenle o günkü dokuyucunun değil, orada anlatmak istediği ne olabilir diye ben bu portreleri dokumaya başladım. Çünkü göz göze anlaşabiliyor olmak da benim bugünkü sembol dilim. Dokuma sanat olarak görülmüyor. Pandemi döneminde Contamporary İstanbul'da eserlerim sergilendi. Bu yıl dijital olarak yapıldı bu sergi ve bir sanat profesörü sergiyi gezdiriyordu. Beni de davet ettiler bu sanal geziye. Katıldım. Profesör, sergiyi anlatırken benim olduğum salonda beni atladı. Ben Türkiye'de sanatçı olarak tanınmıyorum. Çünkü sanatın bir modası var. Sergi konusuna gelince yurt dışında daha çok sergi açıyorum evet ama İstanbul'da da üç dört yılda bir sergi açıyorum. Hatta yurt dışında açacağım her sergiden önce annem, babam, arkadaşlarım da yaptıklarımı görsün diye her yıl muhakkak İzmir'de bir sergi açıyorum. Gelenler yine sadece annem, babam, arkadaşlarım... Sonra yurt dışı sergileri ile ilgili post paylaşınca altına gelen yorumlar oluyor. İzmir'de ne zaman sergi açacaksınız? diye. Oysa her yıl açıyorum, duyurusu da oluyor ama.. Evet, boynumdan bir parça alınırken sinirim hasar görmüş. Fark edilmedi bu önce, sağ elim felç oldu. Ben yine de bir sene tek elimle günde bir sırada olsa dokuma yaptım. Biliyor musunuz o yıl New York Moda Haftası'nda ilk kişisel defilemi yaptım. Olmuyor diyorsak bir işle ilgili, o zaman, biz yapmıyoruzdur. Elimizde bir şey cana gelmiyorsa biz hakkını vermiyoruzdur. O büyük sağlık sorunu bana huzuru getirdi. Huzurun önemini gösterdi. Ben yaptığım işe isim veremeyeceğim. Çünkü bana ayıp geliyor. Kısa eğitimlerin hocaları, bu kısa eğitimlerinin sonuçlarını bir düstur gibi anlatmaya başladı. Bunun temelinde de para kazanmak var. Biz okumuş ve gönül vermiş insanlar olarak bunun edebini aldığımız için o noktalarda sakin duruyorum. Muhakkak ki benden daha iyi bilecek hocalarım var. Bir söz söylenecekse benim için kişinin kendisinin söylemesi ayıp geliyor bana. Ama şunun mutluluğunu yaşıyorum. O nedenle paylaşabilirim. Kanada'daki çok büyük tekstil derneklerinde Fırat Neziroğlu gibi dokumak diye atölyeler düzenleniyor. Beni oralara davet ediyorlar, konuşma yapıyoruz. Bir de Uzak Doğu'da, ABD'de benim tekniğimi ders olarak anlatıyorlar üniversitelerde. Oralara katılıyorum. Bundan büyük mutluluk duyuyorum. Benim Sühandan Hocam vardı, yeni kaybettik. Lif sanatı terimini Türkiye'ye getiren kadın o. DEÜ GSF'de onunla 10 yıl çalıştım. Bir de Belkıs Balpınar var. Bu iki ismi söylemeden olmaz. Onlar yolu açtılar, biz yürüyoruz. İkisiyle de çalışırken şöyle oldu. Belkıs Balpınar'ın işlerine bakarsınız, beni görmezsiniz, onu görürsünüz. Sühandan Özay'ın işlerine bakarsanız onu görürsünüz. Onlar da bana kendim gibi dokumayı öğrettiler. Benim söyleyeceğim de şu; tek şey kişinin kendi dilini ve ihtiyacını bulması. Başka birini taklit edince ne olacak ki! Benim gibi dokuyan birçok isim çıkarsa o zaman herkes beni anar. Kişi için de kötü olur o. Öğretmenlerim bana kendileri gibi dokutmadılar, ben de yeni gelenlere Benim gibi dokumasınlar derim sadece. Benim hayatımdaki her şey kendiliğinden oluyor. Dokuma sanatçısı olayım, modacı olayım diye karar vermiyorum. Hayat o kadar tatlı ki! Bir taraftan çıkarıveriyor. Güzellik yarışması için de vakti zamanında defile yaptığımız Yasin Soy, bu yarışmanın organizasyonunu yapıyor. Aynı zamanda kıyafetler de ayrı bir grupta yarışıyor. Onların da ödülleri oluyor. Orada da Anadolu'dan ne yapacağız derken bana ulaştılar. Yaparım dedim. Önce olgunlaşma enstitüleri ile yapmayı planladım. Çünkü Türkiye'deki 24 olgunlaşma enstitüsünün danışmanlığını yapıyorum. Olgunlaşma enstitüsündeki öğrenciler kıyafetler için küçük prototipleri yaptılar, sonra eğitim yılı sona erdi. Tam o sırada da Pırıl ile tanıştık. Pırıl ile tanışmamız inanılmaz! Çünkü aileden tekstilden, dokumadan geliyor. Onunla konuşurken Tamam prototipler hazır da bunları nerede diktireceğim? dedim. Çünkü bir şeyin üretimi çok büyük sorun. Tasarımcı tasarlıyor ama malzeme ile karşı karşıya gelince malzeme Bir dakika diyebiliyor, Ben senin istediğin gibi olmayacağım diyor. Malzeme ile çatışma süreci bu. O arada Pırıl, bana dedi ki bunu muhakkak söylememiz lazım- Seni abiyecilerin kralına gönderiyorum. Ve ben kendimi Dressing Room'da buldum. Şimdi biz burada Özge Hanım ile karşılaştık, başladık. Burada çok önemli bir şey söylemek lazım. Bir tasarımcının dışarıda, başka bir yerde çalışması aslında bir direnç yaratır. Çünkü her yerin kendi dili, sistemi, bakış açısı vardır. Dışarıdan gelenle ortak noktada buluşmak zaman alır. Ama hayat, en güzel organizatör! Buranın içi know-how! Bir anda kumaşçılara gittik, baskılar yapıldı, taşlar işlendi, el işçilikleri yapıldı. Bunlar 10 gün sürmedi. Hem de çok. Beş yıldır hiç hareket etmiyorum. Şimdi kollarımı sıvadım, yeni dans projeleri filan düşünüyorum. Çıkacağım sahneye. Çünkü çok özlüyorum. Aslında pandeminin başında çıkacaktım sahneye araya pandemi girdi. Dinamizm. Dokumada birbirini tekrar eden motifler vardır. Ama benim dokumalarımda hiç öyle sayma yok, her an bir yerden bir şey çıkıyor. Bence sürekli dans ediyorsunuz, o dans hiç durmamış hayatınızda... İçten cevaplarınızla güzelleşen bu sohbet için tekrar teşekkür ederim. Dilerim en kısa zamanda yüz yüze görüşürüz. Aynı dileği paylaşıyorum Senur Hanım. Kendimi çok değerli hissettim sizinle konuşurken... Ben teşekkür ederim bu güzel sohbet için. Fırat Neziroğlu, İstanbul Kalkınma Ajansı ve Şile Belediyesi ile birlikte bir proje de yürütüyor bir süredir. İKA desteğiyle Şile'de açılan 100 tezgahta, toplam 200 kadına Şile bezini aynı eskiden olduğu gibi, eski tekniklerle dokumayı öğreten Neziroğlu; Anneannelerimiz doğayı bilir, tanır, onunla birlikte hareket ederlerdi. Şile'nin denizinin tuz oranı, Şile sahilindeki kumların inceliği büyüklerimize yol göstermiş, incecik kumaşlar dokuyabilmek için Şile sahillerinde kazanlara deniz suyunu doldurup kaynatmışlardı. Kaynayan deniz suyu içine de bir kap un dökerek bir çorba hazırlamışlardı. Bu çorbanın içine iplikleri atıp una bulamış, unla güçlenen iplikleri de tezgahlara gerip incecik kumaşlarını dokumuşlardı. Bu dokunan kumaşları da yine Şile sahilinde denizde yıkayıp incecik Şile kumlarının üzerinde kurutmuşlardı. İncecik kumlar Şile bezlerinin içine işlemiş ancak bu yollardan geçen, unla harmanlanan, denizle buluşup yıkanan kumaşlar Şile Bezi olmuştu diyor. Neziroğlu, Şile Bezi projesine başlarken öncelikle koleksiyonu hazırladığını ve satış noktalarını belirlediğini, Şileli kadınların bu işle çocuklarını okutmasını ve göçü önlemeyi amaçladığını vurguluyor."} {"url": "https://www.ithafsanat.com/dans-hep-var-performanslari-akbank-sanat-youtube-kanalinda/", "text": "Akbank Sanat, kültür sanat etkinliklerine Akbank Sanat Evinizde çatısı altında sosyal medya kanallarında aralıksız olarak devam ediyor. 21 yıldır çağdaş dans alanında Türkiye'den ve yurtdışından farklı dans sanatçılarına, koreograflara ve eğitmenlere sahne imkanı veren Akbank Sanat Dans Atölyesi tarafından hayata geçirilen Dans Hep Var performansları Akbank Sanat Youtube kanalında izleyicilerle buluşmaya devam ediyor. Sessizlikte dansın sesini duyuran bu performanslar hareketlerin kısıtlı olduğu bir dünyada dansın hep var olduğunu ortaya koyuyor. Dansın sesi izleyiciyi şehirde, doğada, evde... Nerede olursa olsun kucaklıyor. Sessizliği sese, hareketsizliği ritme, sınırları yeni başlangıçlara, yalnızlığı birlikteliğe dönüştürüyor. Su Güzey Veda, İsmet Köroğlu Özgür Sokaklar, Gizem Erdem Anlık, Serhat Kural Beyaz, Beril Şenöz ? ile başlayan seri; 31. Akbank Caz Festivali kapsamında Şehrin Caz Hali'nde Dans Hep Var söylemiyle caz ve dansı festivalin konser mekanlarında bir araya getirmiş; Chiara Giorda/Galataport Paket Postanesi, Can Gökdoğan/Müze Gazhane, Bengi Yörük/ Swissotel Sultanpark ve Gizem Bilgen/ Tersane İstanbul performansları ile devam etmişti. Kasım ve Aralık aylarında ise Belgrad Ormanı, Beyoğlu, Garipçe Köyü, Karaköy, Galat, Balat gibi şehrin farklı noktalarında dansla izleyiciyi buluşturan yeni performanslar hayata geçiyor."} {"url": "https://www.ithafsanat.com/dedim-olabilir-nftsi-genc-kadinlar-icin-burs-destegine-donustu/", "text": "Elidor'un açık artırma ile satışa çıkan #DedimOlabilir duvar resminin NFT versiyonu sahibini buldu. Satışın tüm geliri Toplum Gönüllüleri Vakfı'na aktarılarak, 14 genç kadının daha eğitim bursu ile hayallerine yaklaşması desteklenmiş oldu. NFT satışından elde edilen gelirle birlikte Elidor'un Kendi Yolumuzda projesi kapsamında burs desteği verdiği genç kadınların sayısı 246'ya yükseldi. Genç kadınları hayallerine giden yolda destekleyen Elidor'un Kendi Yolumuzda projesi kapsamında Toplum Gönüllüleri Vakfı yararına açık artırma ile satışa çıkan Dedim Olabilir NFT'si alıcısını buldu. Elidor'un Kadıköy Meydanı'nda mural sanatçısı KienArt iş birliğiyle hayata geçirdiği duvar resminin NFT versiyonu olan dijital sanat eseri, 1 ETH değerindeki teklifi karşılığında Ninja Squad'ın oldu. Satıştan elde edilen gelir ise TOG Gençlik Burs Fonu'na aktarılarak on dört genç kadının daha eğitim bursundan faydalanmasına imkan tanıdı. Böylece, Elidor'un Kendi Yolumuzda projesi kapsamında desteklediği toplam bursiyer sayısı 246'ya ulaştı. Elidor, Ebrar Karakurt'un yer aldığı Dedim Olabilir kampanyasının ardından Twitter'da kampanya etiketini kullanan ve çocukken çizdiği resme, Pembe saçlı kız mı olur? denilince nasıl yarım bıraktığını anlatan Elanur Yılmaz adlı genç kadının hikayesini bir duvar resmi ile tamamlamıştı. Bugün başarılı bir bilim insanı olan Dr. Elanur Yılmaz'ın yaklaşık 25 yıl önce yarım bıraktığı pembe saçlı kızlar resmi mural sanatçısı KienArt'ın yorumuyla Kadıköy Meydanı'nda mutlu bir anıya dönüştü. Proje sayesinde Türkiye'de ilk defa bir hızlı tüketim markası, kendi adını taşıyan bir NFT tasarımına imza atmış oldu. Unilever Saç Bakım Kategorisi Pazarlama Müdürü Kerem Dıramca, proje hakkında;Projemiz ile Türkiye'de markalı bir NFT eseri üreten ilk hızlı tüketim markası olduk. NFT satışının sağladığı burs desteği sayesinde 14 genç kadın daha artık hayallerine bir adım daha yakın. Aldığımız tepkiler ve olumlu geri bildirimler ne kadar güzel bir amaca dokunduğumuzu hatırlatır nitelikte. Bizim Elidor olarak çok değer verdiğimiz bir marka amacımız var: genç kadınların hayallerine ulaşmalarını desteklemek. Genç kadınları hayallerine giden yolda destekleyen Kendi Yolumuzda projesi kapsamında Ebrar Karakurt ile birlikte 'Dedim Olabilir' demiştik. Reklam filminin yayına girmesiyle sosyal medyada #dedimolabilir etiketi ile pek çok hikayeye ses olduk. Genetik bilimci Dr. Elanur Yılmaz'ın dikkatimizi çeken hikayesi sayesinde pembe saçlı kızların olduğu muhteşem bir duvar resmini kapsayan projemiz, NFT'ye dönüşerek açık artırmaya çıktı ve genç kadınlara burs kaynağı sağladı. NFT'mize teklif vererek açık artırmaya katılan ve kampanya boyunca paylaşımlarıyla destek veren herkese teşekkür ediyoruz. dedi. Toplum Gönüllüleri Vakfı Yönetim Kurulu Başkanı Didem Duru ise, 19 yıllık geçmişiyle 'gençlerin öncülüğünde, yetişkinlerin rehberliğinde' mottosuyla ilerleyen bir sivil toplum kuruluşu olarak dijital dönüşüme, dijitalleşmenin getirdiği yeniliklere hızlı adapte olabilmek bizim önceliklerimizden biri. Elidor ile genç kadınları desteklemek amacıyla çok güzel bir projeye imza attık. Kendi Yolumuzda projesiyle başlayan iş birliğimizi 'Dedim Olabilir' NFT'siyle taçlandırdık. Birlikte sivil toplum alanında başarılı bir yeniliğe imza attık. NFT satışından elde edilen gelirle 14 genç kadına daha eğitim bursu sağlayarak toplam bursiyer sayımızı arttırdık. Ayrıca ilk NFT iş birliğimizin başarıyla sonuçlanması, bir sivil toplum kuruluşu olarak teknolojinin çabalarımıza nasıl katkı sağlayabildiğini de gösterdi. NFT dünyasına böyle bir iş birliğiyle adım atmak, sivil toplumun gelişmesi ve güçlenmesine yönelik yenilikçi bir adım oldu. şeklinde konuştu."} {"url": "https://www.ithafsanat.com/devlet-piyasa-ve-sanat-iliskisi-nasil-olmali/", "text": "Sahne sanatlarından özellikle tiyatro alanında bağımsız tiyatrolara yeterince devlet desteği yapılamıyor olması devletin kurumları ile bağımsız tiyatrolar arasında bir dengesiz büyümeye işaret etmektedir. Buradaki dengesizlik, bağımsız tiyatroların yeterince kamusal kaynağa ulaşamadığı için normal büyüme seyrine girememesi, çok sayıda bağımsız tiyatronun belli bir süre sonra kapanmasına, sigorta ve vergi borçlarını ödeyemez duruma düşmesine neden olmaktadır. Bu sorunun önemli bir kısmı, sanata olan talebin sanat arzı kadar artmaması durumu ile açıklanır. Sanatçı sayısı gittikçe artmaktadır, buna karşın, sanata olan talep sanatçı arzı kadar artmamaktadır. Bu durumda piyasa mekanizması bazı sanatçıların sanat alanında istihdam edilmesine imkan vermez çünkü birçok sanatçı sadece sanat yaparak geçinemez ve ikinci, üçüncü işleri yapmak durumunda kalırlar. İkinci ve üçüncü işlerde çalışınca da sanat üretimi yapmaya zaman kalmaz ve sanatçı sanat piyasasında çalışmaktan çekilir. Bu durum kaynakların israf edilmesi demektir. Yetenekli bir sanatçının iş bulamaması sonucu sanat alanından çekilmesi, sonraki kuşakları da sanatçı olma konusunda hiç de özendirici olmamaktadır. Sanatsal yeteneklerin israf edilmesi hem iktisadi etkinliği bozacak hem de daha önceden tutunmuş olan sanatçıların kıtlık rantını artıracaktır. Bu durumda devlet, çeşitli şekillerde sanat alanına girebilir. Devlet sanat ilişkisi, her zaman olumlu sonuçlar doğuracak şekilde cereyan etmeyebilir. Devlet müdahalesi yeni rantlar yaratabilir ya da politik kutuplaşmaları artırabilir. Bu konuda kolay çözümler maalesef yoktur. Bunun yanında hem toplumsal refahı hem sanatçılar arasında gelir dağılımını daha dengeli durumu getirmek hem de politik kutuplaşmaları azaltmak için birkaç öneride bulunmak mümkündür. Devlet ve sanat ilişkisinin birkaç boyutu vardır: Bunlardan biri devletin uyguladığı sansürdür. Sanatçılar, devlet sanata karışmasın derken çoğunlukla sansürün olmamasını kastetmektedirler. Ressam Abidin Dino'dan yapılan yukarıdaki alıntıda devlet-sanat ilişkisinin sansür ve siyasi güç ilişkisi vurgulanmaktadır. Bu durumda hem sanatçı hem de devlet ne yaptığını bilmekte, devlet sanatçıyı zorlamaktadır. Sanatçı ile devlet arasında bir görüş farklılığı bir çatışma vardır. Sansür toplumsal refahı azaltır çünkü halkın talebi devletin zorlamasıyla kısılmaktadır. Devletle sanat arasındaki ilişkinin başka bir boyutu da devletin mali ve iktisadi olarak sanat sektörünü/alanını desteklemesi durumudur. Batı ülkelerinde devlet sanat ilişkisinden genellikle bu boyut anlaşılmaktadır (Baumol ve Bowen, 1965, 1966; Heilbrun ve Gray, 2004). Burada, sanat üretiminin bağımsız sanatçılar tarafından yapılması, sanatçıların veya sanat kurumlarının çeşitli mali teşviklerle desteklenmesi kastedilmektedir. Bağımsız sanatçılar terimi de sanatçıların devlet memuru olmaması durumunu ifade etmektedir. Sanatçılar ile devlet arasında bir çatışma değil, bir uzlaşma zemini yaratılmıştır. Bir üçüncü boyut daha var ki bu boyutta devletin sanat alanında, üretimi doğrudan kendisinin gerçekleştirmesi söz konusudur. Bu durumda devlet, okul ve hastane kurar gibi kültür kurumlarını kurmakta ve çalıştırmaktadır. Bu durumda ise devlet ile sanatçılar iç içe geçmiştir; devlet ile sanatçılar çatışmanın aksine, sanatçı devletin temsilcisi konumundadır. Bir de her devletin bir resmi görüşü, ayrıca da hükümetin mevcut politikaları söz konusudur. Bazen bu ikisi birbiriyle çatışabilir. Eğer bir de devletin sanat alanındaki varlığından dolayı bağımsız sanat gelişemiyorsa devletin fiyat politikalarıyla rekabet edemiyorsa bu durumda sanat takipçileri sadece devletin sunduğu ya da bir anlamda dayattığı sanat ürünlerini tercih edecektir. Sanatsal tercihler de deneyim sonucu yerleştiğinden, devlet halkı belki bir sanat türüne ya da anlayışına alıştırmaya ve tercihlerini o yöne doğru kontrol etmeye veya yönlendirmeye bilfiil çalışmış olacaktır. Bu durumda da kaynaklar doğru kullanılmıyor, toplumsal refah maksimum olmuyor demektir. Yukarıda devlet sanat ilişkisinin üç boyutundan Türkiye açısından en zayıf olan kısmı ikinci boyutudur; en azından sahne sanatları bakımından öyledir. Birinci ve üçüncü boyut Türkiye'de görece daha çok gözlenen bir durumdur. Bu iki boyutun daha çok gözlenen bir durum olmasının nasıl bir sakıncası olabilir ki diye bir soru akla gelebilir. Bu sorunun yanıtını Türkiye örneğinde en iyi yanıtlayan alan sahne sanatları alanıdır. Sahne sanatlarından özellikle tiyatro alanında bağımsız tiyatrolara yeterince devlet desteği yapılamıyor olması devletin kurumları ile bağımsız tiyatrolar arasında bir dengesiz büyümeye işaret etmektedir. Buradaki dengesizlik, bağımsız tiyatroların yeterince kamusal kaynağa ulaşamıdığı için normal büyüme seyrine girememesi, çok sayıda bağımsız tiyatronun belli bir süre sonra kapanmasına, sigorta ve vergi borçlarını ödeyemez duruma düşmesine neden olmaktadır. Bu durumu çözmek için bu kısa yazıda ayrıntılarına çok girilemeyecek genel bir model önerisi, sanatların politik olma derecesi kriteri göz önünde tutularak yapılabilir. Öncelikle sanatların bazı kriterlere göre sınıflamasını yapalım. Bu sınıflama elbette bizim amacımıza göre yaptığımız bir sınıflamadır. Sanatçılar muhtemelen başka türlü sınıflamalar yapmaktadır. Bunun yanında politik ekonomi açısından bizim burada yaptığımız türden sınıflamanın yapılamaz olduğunu iddia etmek ise mümkün değildir. 1. Yazıya söze dayanan / Yazıya-söze dayanmayan sanatlar. 3. Piyasa mekanizmasına entegre olan / olmayan sanatlar. Yukarıdaki sınıflama kriterlerinden en sağlamı ve tartışmaya mahal bırakmayanı ilk kriterdir. Bazı sanatlar yazıya ve söze dayanır. Edebiyat, sözlü müzik, sinema, tiyatro, vb. Bazı sanatlar ise yazılı metne ve söze dayanmaz; resim, heykel, içinde söz olmayan müzik senfonik müzik gibi, kaligrafi, el sanatları, vb. İkinci kriter de görece sağlam bir kriterdir. Bazı sanatlar bireysel çalışmaya uygundur; edebiyatın her türü, resim, heykel gibi. Bunun yanında bazı sanatlar da grup, ekip çalışmasına uygundur; tiyatro, opera-bale, korolar, senfonik müzik, sinema gibi. Şimdi burada devlet sanat ilişkisi bakımından önemli olduğunu düşündüğümüz bir boyutu vurgulamak gerekecektir: Yazıya söze dayanan sanatlar genel olarak yazıya söze dayanmayan sanatlara göre daha politiktir. Politik olmak demek politik mesajlar verme kabiliyetinin yüksek olması demektir. Yazı ve sözü kullanan sanatlar, akla da çok uygun olduğu gibi, sözsüz sanatlara göre daha çok politik mesaj verebilir. Şöyle bir örnek, konuyu anlamamızı kolaylaştırır; tarihte yasaklanan klasik müzik konseri sayısı, yasaklanan film, tiyatro ve rock konseri sayısından çok azdır. Son yıllarda tehdit edilen sanatçılar arasında şarkıcılar, oyuncular, klasik müzik sanatçılarından daha fazladır (Art Under Threat Report, 2016) Neden acaba? Politik olma derecesindeki kriterin söz ve / veya yazı olması çok anlaşılır bir durumdur. Şimdi bu sınıflamadan sonra, devlet eğer doğrudan sanat üretim alanına girecek ise devlet ile sanatçının iç içe geçmiş olduğu, sanatçının devleti temsil ettiği durum oluşacak ise devlet politik olma derecesi en düşük sanat alanında ve aynı zamanda piyasa mekanizmasına entegre olmamış sanatlarda doğrudan sanat alanına müdahale etmelidir. Türkiye'de opera, bale, modern dans, senfonik müzik, klasik Türk müziği gibi sanat alanlarında devlet doğrudan üretim faaliyetinde bulunabilir, memur sanatçı çalıştırma yolunu seçebilir. Bunun yanında diğer sanat dallarında, politik olma derecesi yüksek sanatlarda, sanatları desteklemesin mi? Bu durumda da devlet sanatı destekler, desteklemelidir. Bu desteğin yapılış biçimi ve desteğin hangi kamu kurumları ya da kuruluşları tarafından yapılacağı önemlidir. Devlet politik olma derecesi yüksek olan sanatları da destekler ama bu destek sanatın doğrudan üretiminin merkezi yönetim tarafından yapılması anlamına gelmez. Memur sanatçı modeli burada çok tartışmalara neden olmuştur. Başka destek türleri vardır. Ayrıca, bu destekler bu durumda merkezi yönetim tarafından değil, yerel yönetimler tarafından yapılmalıdır. Sonuç olarak bu kısa yazıda, devletin hangi sanatı nasıl destekleyebileceğine ilişkin bir düşünme eyleminde bulunduk; konunun ayrıntısı daha uzun ve verilere dayalı yazılarda incelenebilir. Baumol, W. J. ve Bowen W. G. (1965) On the Performing Arts: The Anatomy of Their Economic Problems. American Economic Review, 55: 495-502. Baumol, W. J. ve Bowen W. G. (1966) Performing Arts-The Economic Dilemma. The Twentieth Century Fund. New York. Dino, A. 1987. Sanatta sansüre paydos demek lazım, Cumhuriyet Gazetesi röportajı 14.11.1987. Heilbrun, J ve Gray, C. M. 2004, The Economics of Art and Culture, Second Edition, Cambridge University Press, Cambridge, UK."} {"url": "https://www.ithafsanat.com/devrim-erbil-istanbuldan-bodruma-sergisi/", "text": "Erbil, kendisiyle özdeşleşen çizgilerini, kendi söylemiyle öteden beri uygarlık kenti, görsel sanatların tapınağı Bodrum'da sanatseverlerin seyrine sunuyor. Türk resim sanatının yaşayan en önemli temsilcisi sayılan Devrim Erbil, özgün yorumlarıyla bilinen, sanata ilk atıldığı zamandan günümüze kadar hep adından bahsettiren bir sanatçı. Eserleri genelde çizgi, renk ve dokunun oluşturduğu kompozisyonlardan oluşur. Geleneksel Türk ve Doğu resmini, Batı resim geleneği ile en iyi harmanlayan ressamlardan olan Erbil, en çok İstanbul, Anadolu ve doğa temalarını işlemiştir. Türk resmini başka bir kulvara taşıyarak, taklit edilemeyecek şekilde modernleştirerek, resme ritim ve titreşim gibi yenilikler katmıştır. Soyut anlatımın dikkat çeken sanatçılarından olan Devrim Erbil'in öncelikli olarak İstanbul Resimleri, Ritmik Kurgu ya da Ritmik Titreşim adlı eserlerinin daha çok dikkat çektiğini söyleyebiliriz. Sanat çevrelerinde Resmin Şairi olarak anılan Erbil, 1960'lı yıllarda doğa, ağaç gibi motiflerden yola çıkarak başladığı resimlerini bir süre sonra minyatür sanatının kompozisyon düzenlerinden etkilenerek kuş bakışı bir açıyla kompoze etti. Bu kompozisyonlarında çizgisel ağırlıklı çalıştı. 1960'ların sonlarında bu anlatım biçimini İstanbul'un kent görünümleriyle harmanladı. Bu sanat anlayışı ile 1976'da Anadolu Kasabası, 1977'de Anadolu İzlenimleri ve İstanbul resimlerini, 1977'den sonra kent, insan ve doğa görünümleri olan, mavi rengin egemen olmaya başladığı kuşlar konulu eserlerini gerçekleştirdi. Bu yıllarda Grafik kökenli kompozisyonlar kuran Erbil'in sonraki dönemlerinde, boyanın işin içine girmesiyle nakış kökenli bir resim anlayışı başladı ama eski resimlerindeki duyarlılık değişmedi. 1956 yılından bugüne kadar seksenin üstünde kişisel sergi açan Devrim Erbil, yurt dışında toplam 38 sergi açtı. Bunun dışında yurt içi ve yurt dışınde birçok karma sergiye katıldı."} {"url": "https://www.ithafsanat.com/devrim-erbil-sergisi-cesitlemeler/", "text": "Ekim ayında ilk defa kapılarını açacak olan G&G Sanat Merkezi, Çağdaş resim sanatının Türkiye'de ki en önemli temsilcilerinden Devrim Erbil'in ÇEŞİTLEMELER temalı sergisini 2 Ekim 2 Kasım tarihleri arasında izleyicilerle buluşturacak. Ressam Güher Elçiçek tarafından açılacak G&G Sanat Merkezi, yepyeni bir heyecanla, sanata öncülük ederek Anadolu yakasının en önemli merkezlerinden olmaya aday. İlk açılış sergisini, Türk resminin en önemli temsilcilerinden olan Devrim Erbil'in 'Çeşitlemeler' sergisi ile yapacak olan merkezin galeri mekanında, sanatseverler, sanatçının çeşitli dönemlerine ait pentür, baskı ve halı eserlerinden oluşan geniş bir seçkiyi izleyecekler. Anadolu yakasında Çiftehavuzlar' da Beyaz Köşk' de açılacak G&G Sanat Merkezi, yıl boyunca sergiler, seminerler, workshoplar, söyleşiler ve kurslarla sanatseverlere ve genç yeteneklere kapılarını açacak. Merkez, Türk ve dünya sanatının önemli isimleri ile gerçekleştirilecek sergilerin yanısıra, resim, seramik, gravür atölyeleri ile birlikte sanatseverlerin hizmetine açılmış olacak. Bünyesinde nitelikli eserleri barındıracak ve bunları sanatseverlere ulaştıracak. Sanatseverler Beyaz Köşk'ün her katında farklı disiplinlerle buluşarak, yüzyıllık çam ağaçları bulunan bahçesinde rahatlıkla kahvelerini yudumlarken, sanatçılarla sohbet olanağı bulacak, isterlerse çeşitli kurslara da katılabilecekler. Küratörlüğünü Ressam Ahmet Özel'in yaptığı, G&G Sanat Merkezi'nde düzenlenen Devrim Erbil' in ÇEŞİTLEMELER sergisi 2 Ekim 2 Kasım tarihleri arasında hergün 11:00 -18:00 saatleri arasında ziyaret edilebilir."} {"url": "https://www.ithafsanat.com/dieter-ramsin-isiginda-birbirinden-parlak-tasarimlar/", "text": "#13 Harikadan başka ne denebilir ki! #15 Çarşafın hangi tarafını tuttuğunuzu şaşırmayın diye! #18 Çıkış işareti hiç bu kadar gerçekçi olmamıştı!"} {"url": "https://www.ithafsanat.com/dijital-eserlere-duygu-yukluyor/", "text": "OUCHHH Studio yaratıcı sanatçılarından, Yıldız Teknik Üniversitesinin genç akademisyeni Eylül Duranağaç ile gerçekleştirdiğimiz beyin jimnastiğine müsait dijital sanat sohbetine başlıyoruz. Üniversitede sinema TV ve görsel iletişim tasarımı okurken Extended Cinema ile ilgileniyordum. Extended Cinema, sinemanın sınırlarını zorlayan ve izleyici ile ekran arasındaki geleneksel tek yönlü ilişkiyi reddeden; film, video, multimedya performansını veya kapsayıcı bir ortamı tanımlamak için kullanılan bir terim. İhsan Derman dönemi öğrencileri olarak çok vizyonlu bir eğitimden geçtik. Kendisinin Türkiye'de dijital sanat alanında gelişimindeki rolü çok büyüktür. Yan dal yaparken, Orhan Cem Çetin, Esen Karol, Atıf Akın, Fatih Özgüven, Feride Çiçekoğlu, Tuna Erdem ve birçok değerli hocanın vermiş olduğu multidisipliner eğitimle; tipografiden analog kamerayla film çekmeye, senaryo yazmaktan dijital sanat eseri tasarlamaya kadar çok geniş kapsamlı bir eğitim aldım. Bu multidisipliner yaklaşımla sanat, bilim ve teknolojiyi entegre etmeye başlayarak verilerle olan yolculuğum da başladı. Yapay zeka algoritmalarını kullanırken insan yaratıcılığının müdahalesine önem veriyoruz. Bizi üretimimize götüren sanatsal yolculuğumuzun son ifadesi, yapay zeka sanatı tarihindeki kültürel rolümüz çok önemli. İnsanlığın sanatsal, yaratıcı ifade için araçlar oluşturma ve kullanma arzusunun eskilere dayandığını düşünecek olursak bilimsel fikirler 15. yüzyılda Rönesans sırasında uzun zamandır sanata ve sanatçılara ilham kaynağı olmuştur. Bu bağlamda, insanlık tarihinin en erken evrelerinde bile sanatsal yaratıcı ifade için uygun araçları yaratmak ve geliştirmek amacıyla en ileri teknolojiyi kullanmayı hedeflediğimiz bir yaklaşım söz konusu. Eskiden sanat üretiminde çekiç ve çiviyi malzeme olarak kullanırken günümüzde algoritma ve veriyi malzeme olarak kullanıyoruz. İnsan ve makine algısındaki evrimi, sanat, bilim ve teknoloji ekseninde güçlendiriyoruz. Biz stüdyo olarak projelerimizde, öğrenme algoritmalarının yeteneklerinden yararlanan, etkileşimli üretim sistemlerini kullanarak yeni performatif ve algoritmalar üzerinden yaratıcı insan müdahalesine önem veriyoruz. Mevcut yöntemlerin, insan yaratıcılığının ve insan müdahalesinin sınırları arasında bilim, sanat ve teknoloji ekseninde projeler üretiyoruz. Ferdi Alıcı'nın fikridir. Anlam ifade eden bir kelime kullanmak istemedik. Herkesin bir dereceye kadar tanıyacağı ama insanların Bu tam olarak ne anlama geliyor? diye merak etmesine neden olacak evrensel bir isim arıyorduk. İsimlerin önde olduğu değil de sanatımızın önde olduğu bir yaklaşımı daha doğru buluyoruz. Bireysel olarak değil 'Ouchhh' olarak tanınmak bilinçli bir tercih diyebilirim. Bir makine ünlü bir tabloyu boyadığında bunu insan kültürünün veya yaratıcılığının mevcut ürünlerinin yeniden üretimi olarak tanımlayabiliriz. Bu nedenle çalışmalarımızda, stüdyomuzun da araştırma konusu olan yapay zeka algoritmalarını kullanırken insan yaratıcılığının müdahalesine önem veriyoruz. Bizi üretimimize götüren sanatsal yolculuğumuzun son ifadesi, yapay zeka sanatı tarihindeki kültürel rolümüz, bizim için çok önemli. Bu değerler olmasaydı, Pollock ya da Mondrian'ın resimlerini hiçbir sanatsal değeri olmayan ilginç soyut desenler, geometrik şekiller olarak görürdük. Pollock ve Mondrian'ın resimlerini, sanatçının onları üretmeye götüren yolculuğunun son ifadesi, resim tarihi içindeki kültürel rolü olarak ele aldığımızda tüm algının değiştiğinden bahsedebiliriz. Bu yüzden, üretken bir DNN 'i bazı veriler üzerinde eğitmek ve ardından rastgele görsel örnekler almakla ilgilenmiyoruz. Sanatsal bir yaklaşım olarak, manuel kürasyonu bir stüdyo olarak önemsiyoruz. Projelerimizde, manuel kürasyon ve özel veri kümelerinin oluşturulmasıyla ilgileniyoruz. Elde ettiğimiz yapay zeka çıktılarını kendi estetiğimizle birleştirerek çoklu estetiğe sahip bir hikaye anlatımını kullanmayı tercih ediyoruz. Projelerimizi deneyimleyen insanlar, yapay zekanın onlara bir şeyler anlatmaya çalıştığını hissediyor ve ürettiğimiz projeleri kolayca tanıyorlar. İzleyenle duygusal bir bağ kuruyoruz diyebilirim. İnsanların eserle doğrudan bağ kurabilmesi bizim için çok önemli. Çünkü insanlar, bir algoritmanın ya da makinenin ürettiği eseri ruhsuz olarak nitelendirme eğilimindelerdir. Yaptığımız işlerin estetik değerlendirmesinde, insanlar ve makineler arasında duygusal bir köprü oluşturmanın mutluluğunu yaşıyoruz. Aksi takdirde, reprodüksiyon işlerin ya da algoritmalarla gelişigüzel görsel çıktılar elde etmenin sanat anlamında bir değeri yoktur. Konular, tasarlamak istediğimiz eserlere göre değişiyor. Pratik olarak dünyamızın izlediği benzersiz evrimsel yol veya bilim kurgu filmleri, yıldızların çekirdeklerinde meydana gelen nükleer füzyon gibi mikro ve makro her şeyden ilham alabilirim. OUCHHH Studio olarak her zaman yeni şeyler yaratmak için sınırları zorlamayı seviyoruz. Devasa madde kümelerini bir araya getiren yerçekimi kuvvetleri, akademik araştırma makaleleri, bilimsel keşifler, sanat tarihi, matematik, fizik gibi konular ekseninde akademik karşılığı olan konulara değiniyor ve eserler üretiyoruz. Daha çok dünya temelli zekanın uzak geleceği ile ilgileniyorum. Dünya dışı zeka ve evrendeki yaşamı sorgulamamın bir yansıması olabilir. Teknolojinin gelişimi ve erişiminin kolaylığı sanat alanında yaratıcı ifadeye de yansıyor. Dünyanın herhangi bir yerinde, internet erişimi olan herkes, sanata büyük ölçüde erişebiliyor. Sanatçılar her zaman kendilerinden ve çevrelerindeki dünyadan beklenenin sınırlarını zorlamıştır. Bu erişebilirlik ve teknolojinin gelişimine paralel olarak dijital sanat da heyecan verici gelecek potansiyeli ile gelişmeye devam ediyor. Dijital sanatın farklı biçimlerini sergilemek için müzeler açıldı. Usta sanatçıların eserleri blokzincir altyapısını kullanan ve merkeziyetsiz bir yapıda kurulan platformlarda sergileniyor. Tüm bunlar dijital sanata başka bir boyut kazandırdı. Bu bağlamda, dijital sanatın Metaverse'in mimarı olduğundan bahsedebiliriz. Sanat ve ona verilen değer, içinde barındırdığı koleksiyonerlik kavramıyla birlikte değerlendirildiğinde potansiyel sahibinin eserleri ne kadar değerli gördüğü önemsenir. NFT'den önce, dijital sanat kolayca yeniden üretilebilirdi ama artık tıpkı diğer sanat türleri gibi özgün bir hale geldi. İnternetin decentralized yani merkeziyetsiz ve peer to peer yani eşten eşe olacak şekilde kullanılabilen, tamamen blokzincir destekli ve kişiselleşmiş hali, gücün yaratıcıya kaymış gibi göründüğü bir yerde gelişebilirse sanatçıların zevk alabileceği bir dünyanın kapıları aralanmış olacak. Türkiye özelinde, kronolojik ve tür olarak tam bir tasnifi olmasa da Türkiye'de dijital sanat uzun zamandır varlığını sürdürüyor. Teoman Madra, Hamdi Telli, Reha Bilir, Orhan Cem Çetin, Muammer Fevzi Bozkurt gibi çok değerli sanatçılar ve akademisyenler dijital sanat, dijital fotoğraf ve medya sanatı alanında birçok eser üretmişler. Üretmeye de devam ediyorlar. Dünyanın en iyi dijital sanatçıları ve medya sanatçılarının arasında biz dahil birçok Türk sanatçının olması, Türkiye'de dijital sanat alanının gelişimine öncülük etmektedir. Ek olarak, dijital sanatın gelişimine katkı sunacak platformların oluşturulması yeni sanatçıların kendilerini görünür kılmasına yön veren çalışmalar yapılması, Türkiye'de dijital sanat alanını başka bir boyuta taşıyacaktır. Dünyadan Ash Thorp, Sofia Crespo, Helena Sarin diyebilirim. Stüdyo dahilinde ve kişisel olarak aldığım birçok ödül var. Bunlardan bazıları arasında; Annual 2022 Awards, Uk, Young Gun Award (YG 18) Art Directors Club, New York, Red Dot Design Award, ADC Awards New York, German Design Award, Ars Prix Electronica gibi dünya çapında prestijli ödüller yer alıyor. Benim için en önemli olan ise New York'ta düzenlenen Young Guns ödülüydü. Yıllar içinde aralarında Stefan Sagmeister, Rei Inamoto, Jessica Walsh gibi birçok dünyaca ünlü yeteneğin kazanmış olduğu ödülü kazanan ilk ve tek Türk sanatçıyım. Yakın zamanda da İngiltere'de düzenlenen Creativepool Annual Ödüllerinde Next Gen of Talent of the Year seçildim. Frank Herbert'ın Dune evrenine Ready Player One 'ı entegre ettiğim bir dünya olurdu. Medieval ve sci-fi estetiğinin geleneksel sanat ve dijital sanatı temsil ettiği çoklu evrenler olarak tasarlanmış bir gezegen hayal ederdim. DNN: Yapay Sinir Ağları da denen Derin Sinir Ağları, her katmanın görüntü, ses ve metin anlamını taşıyan temsil ve soyutlama gibi karmaşık işlemleri gerçekleştirebileceği ağ türleri. Frank Herbert'ın Dune Serisi: 1920-1986 yılları arasında yazarı Frank Herbert'a Hugo ve Nebula ödülleri getiren, dünyada 15 milyondan fazla satan altı kitaptan oluşan bilimkurgu roman serisi. Bilimkurgu dünyasının kült roman serileri arasında kabul edilir. Ready Player One: Steven Spielberg'ün yönettiği bilimkurgu filmi. 2045 yılında dünya yaşanmaz bir hale gelir. İnsanlar gündelik hayat dertlerinden uzaklaşabilmek için OASIS adlı bir sanal gerçeklik oyununa kaçar. OASIS dünyasının mucidi James Halliday öldükten sonra ortaya çıkan bir videoda, OASIS dünyasının içindeki bir yere bir 'anahtar' gizlediğini, onu bulanın hem 500 milyar dolara hem de OASIS dünyasının kontrolüne sahip olacağını anlatır. Oyundaki herkes anahtarı aramaya başlar. Colombus, Ohio'da yaşayan genç Wade Watts da bu yarışa katılır ve başarısıyla OASIS şirketinin yöneticilerini endişelendirir. Şirket oyunda ve gerçek hayatta Wade'i durdurmaya çalışır. Medieval ve sci-fi estetiği: Ortaçağa özgü bilimkurgu estetiği."} {"url": "https://www.ithafsanat.com/dijital-konser-deneyimleri-gelecekteki-canli-performans-algimizin-bebek-adimlari-gibi/", "text": "Zet, Amsterdam merkezli bir elektronik müzik bestecisi ve DJ, düzenli olarak canlı performanslarını da Amsterdam'da gerçekleştiriyor. Zet, gelecekte Metaverse'in herkesçe ulaşılabilir olmasıyla birlikte, NFT'ler sayesinde merkeziyetsiz bir ortamda müzisyenlerin direkt dinleyiciye ulaşmış olabileceğini öngörüyor. Pandemi dolayısıyla dijital canlı performansların artmasının da gelecekteki konser algımızı şimdiden değiştirmeye başladığını ifade ediyor. İçerik ve teknik olarak ayırmam gerekecek bu soruyu. Teknik olarak baktığımda müzik ve sinema, dijital dünyayı ilk deneyimleyen sanat kolları oldu. İlk dijital yenilikler, üreticinin kayıt yükünü maddi ve zamansal ve buna bağlı mekansal olarak hafifletmek adınaydı. Daha öncesi var ama kişisel bilgisayarların işlemcilerinin ve hafızalarının geliştiği 2000 yılı sonrasında isteyen herkes evinde, kendi bilgisayarında, dijital iş istasyonunda profesyonel bir stüdyoda olması gereken tüm ekipmanların dijital modellemeleriyle bir şarkı yapabilir hale geldi. Bugünden sonrası ise çok renkli çünkü dijital devrim sanat kollarını birbirine entegre etmede de çok büyük rol oynadı. Multidisipliner sanatçılar için büyük olanaklar sağlamış oldu. Örneğin, Jean-Michel Jarre, 1988 doğumlu olsaydı bugün sahnesinde neler yapabilirdi, hayal bile edemiyorum. Gelecekte ise yapay zekanın sınırlarına şaşıracağız diye tahmin ediyorum. İnsanın mana arayışı olduğu sürece, teknik değil, içerik kıymetlenmeye başlayacaktır. Müziğin kaydedilmeye başladığı günden bu yana yaklaşık 150 yıl geçti, son yirmi yıldır da dijital teknolojinin yeni müzik türleri yarattığını görüyoruz. Fasit dairede döner gibi aynı türlerin farklı metotta işlenmiş aranjmanlarını dinliyoruz. Yapay zeka müziğin o tılsımlı yerini yakalarsa ya da endüstrinin tekelci dağıtım sistemi yeni teknolojiler sayesinde değişirse yeni denizlere yelken açabileceğimizi düşünüyorum. Yapay zeka insan reflekslerinin yetişemeyeceği performansı yapabilir, yazılmış tüm besteleri öğrenebilir, bununla algoritma oluşturup en beğeneceğimiz akorları, en iyi notalarla çalabilir. Ama bunlar zaten yapılıyor. Çok sevilip kabul gören parçaların neredeyse hepsi ya bir matematiğe bağlı ya da önceki jenerasyonu etkileyen bir parçadan -esinlenmiş- oluyorlar. Her on yılda, birkaç on yıl öncesindeki armonileri duyuyoruz. Ben bir DJ olarak söyleyebilirim ki elektronik müzikte bir yılda beş on yenilikçi parçaya denk geliyorum. Görünür olabilen, özgün parçalar hemen kendi taklitlerini doğurmaya başlıyor. Yapay zeka bu atmosfere teknik olarak değil, içerik olarak katkı sağlayabilirse müziğin seyrini değiştirecektir. Yoksa bugün önümüze sunulan parçaları insan ya da robotun yapmış olması pek önemli değil, yarın da önemli olmayacak, paket gıda gibi. Müziğin endüstri olarak insana ihtiyacının kalmaması, insanın müzik yapmaya ihtiyacını sarsamayacağı için insanlık olduğu sürece insana dair notalar hep çalınacaktır. NFT şu an için görsel sanatlar özelinde gelişiyor, az sayıda müzisyen geleceğin telif sisteminin ilk adımlarını attı, eserlerini sattı, bazı ses bankası şirketleri ürettikleri sesleri NFT sitelerine koymaya başladı. Metaverse denilen evren genişledikçe görsel ve işitsel bütün datanın telif yasası bu sisteme dönecek diye düşünüyorum. Şu an müziği neredeyse tüm dünya dijital olarak dinliyor. Müzisyen, bir dağıtımcı aracılığıyla eserini stream servislerinde yayınlayabiliyor. Eserin korumasını da bu dağıtımcı şirketin yapay zekası sağlıyor. Halihazırda tamamen dijital teknolojiyi kullanan şirket, eserden komisyon alıyor. Yakın gelecekte Metaverse tüm kullanıcıya ulaştığında dağıtımcı ve telifleri koruyan bu şirketin işini NFT yapıyor olacak. Bu, müzisyenleri çok daha özgür bir alana bırakacak. Bu konuda beni heyecanlandıran bir projenin takibindeyim. NFT ile çeşitli sanatçıların eserlerini lisanslamaya başladılar. Projenin devamında Blockchain üzerinde bir stream uygulaması başlatacaklar ve kullanıcıların ödedikleri meblağ, dinledikleri eserlere göre eşit bölünüp dağıtılacak. Muazzam, merkeziyetsiz bir ortamda müzisyen direkt dinleyiciye ulaşmış olabilecek. Tabii büyük şirketlerin pastadaki son dilimlerini kaybetmemek için neler yapacaklarını düşündüğümde gelecek distopyaya dönebiliyor. Bunu birlikte göreceğiz. Müzisyenlerin en çok beslendiği yer olan sahnelerden uzak kalmaları hem maddi hem psikolojik olarak yıkım yarattı. Zaruri ihtiyaç olarak ortaya çıkan dijital konser deneyimleri ise gelecekteki canlı performans/konser/parti algımızın bebek adımları gibi. Nasıl ki bir müzisyen bugünün teknolojisiyle bir bilgisayar ve ses kartıyla yaptığı müziği herkese duyurabiliyorsa yarın da canlı performansını görsel bir şölenle herkese izletebilecek, bu gelişmeler müzisyenlere yarar sağlayacak."} {"url": "https://www.ithafsanat.com/dijitallesme-tiyatro-icin-bir-tehdit-degil-aksine-yeni-kesiflere-imkan-saglayacak/", "text": "Emin Alper'in Kız Kardeşler filmindeki başarılı performansı ve son dönemde Aşk 101 ve Yargı dizilerinde canlandırdığı karakterlerle tanıdığımız oyuncu Ece Yüksel'e sanatta dijitalleşme ve oyunculuğun dijitalleşmeden nasıl etkilendiğini sorduk. Pandeminin de etkisiyle yeni arayışlar içine giren tiyatro, dijitalleşmenin verdiği imkanlar sayesinde bu süreçte izleyicilerle farklı platformlar üzerinden buluşmayı başardı. Yüksel'e göre sanatta dijitalleşme bir tehdit değil, aksine yeni keşiflere imkan sağlayacak. Her sanat dalı gibi oyunculuk da gelişen teknolojiyle birlikte yeni formlara evriliyor. Aslında oyunculuğun çok büyük anlamda dijitalleştiğini söyleyemeyiz bence fakat oyunculuğun seyirciyle buluşma sürecinin dijitalleştiğini kesinlikle söyleyebiliriz. Teknolojinin bize getirdiği yeni yaratım ihtimallerini keşfederek dijitalleşen işler çıkarıyoruz ortaya. Tabii ki oyunculukta dijitalleşmenin en büyük etkenlerinden biri de Covid aslında. Bildiğiniz gibi tiyatrolar çok uzun bir süre kapandı ve tiyatro devam edebilmek için yeni imkanlar aradı. Bu arayış süresince de çeşitli dijital platformlar üzerinden izleyebileceğimiz oyunlar, performanslar üretildi. Bence bu tiyatronun sınırlarını yeniden keşfetmemizi sağladı. Tiyatro devam edebilmek için yeni yollar ararken kamera hiçbir zaman durmadı hatta dijital platformlar ve televizyon pandemi döneminde belki de en fazla seyirci kitlesine ulaştı. Henüz seyircinin tiyatroda yaşadığı tecrübenin, bilgisayar ortamında kodlanmış bir oyuncu tarafından yaşatılabileceğini düşünmüyorum fakat yazılan kodlarla üretilmiş bir oyuncunun da bir gün bize farklı şeyler hissettirerek izlenebilir bir performans ortaya koyabileceğini hayal edebiliyorum. Bu yüzden de dijital sanatların gelişmesinin klasik sanatı negatif etkileyeceğini değil, tam aksine keşfedilmeyi bekleyen yeni formlara ulaştıracağını düşünüyorum. Ben dijitalleşmeyi bir tehdit olarak görmüyorum. Sanat dinamiktir ve evrilmek onun doğasında vardır ama klasik sanatın her zaman var olacağına dair bir inancım var benim. Bir tiyatro sahnesinde oyunculuk yapmak veya bir seyirci olarak sahnedeki bir oyuncuyu izlemek bize her zaman farklı bir haz verir. Ben bunun; seyircinin ve sahnedeki sanatçının birlikte, aynı anda aynı atmosferi paylaşmalarından ve birbirlerinden etkilenmelerinden kaynaklandığını düşünüyorum."} {"url": "https://www.ithafsanat.com/dilber-ayin-hayatini-anlatan-filmin-ilk-tanitim-videosu-yayinlandi/", "text": "Çocukluğundan itibaren yoksulluk ve dinmeyen acılarla şekillenen kaderine güçlü sesiyle başkaldıran sanatçı Dilber Ay'ın hayatını konu alan DİLBERAY filminin çekimleri tamamlandı. Ketche'nin yönetmenliğini üstlendiği, Büşra Pekin'in ünlü sanatçıyı canlandırdığı filmin vizyon tarihi ekim olarak belirlendi. Filmden ilk görüntüler geçtiğimiz günlerde yayınlandı. 2019 yılında kaybettiğimiz küçük dev kadın Dilber Ay'ın hayatını anlatan, senaryosunu Nalan Merter Savaş ve Kamuran Süner'in kaleme aldığı DİLBERAY filminde geri sayım başladı. Merakla beklenen filmden yayınlanan ilk görüntüler büyük ilgi gördü. Sesiyle kaderini baştan yazan; hafızalarda iz bırakan şarkılarıyla, hayata karşı dik duruşuyla her yaştan dinleyicinin beğenisini kazanan sanatçının yaşamını çocukluğundan başlayarak satırbaşlarıyla anlatan filmin yönetmenliğini Ketche üstlenirken müziklerde İskender Paydaş imzası var. Erken ölümüyle hayranlarını üzen sanatçıya saygı duruşu niteliği taşıyan DİLBERAY filmi; Aytaç Medya, Fikri Harika Prodüksiyon ve Metronom Film Yapım ortak yapımcılığıyla beyazperdeye taşınıyor. Yetenekli oyuncu Büşra Pekin'in Dilber Ay'ı canlandırdığı filmde Ayberk Pekcan, Nursel Köse, Zeliha Kendirci, Selen Uçar, Deniz Hamzaoğlu, Doğukan Güngör, Deniz Erdoğan gibi birbirinden değerli isimler rol alıyor."} {"url": "https://www.ithafsanat.com/dogadan-ilhamla-dogayla-butunlesen-sanat/", "text": "İtalya'nın Umbria bölgesinde, Rönesans'tan kalma Civitella Ranieri Kalesi'nde düzenlenen konuk sanatçı programına katılan Alper Aydın, sıra dışı eserleri ve performanslarıyla öne çıkan genç bir çağdaş sanatçı. Doğadan ilhamla ve doğayla iç içe birbirinden ilginç eserlere imza atan Alper Aydın, izleyeni şaşırtıp düşündürmeyi başarıyor. Doğduğu topraklar sayesinde deniz ve ormanla iç içe bir hayata adım atan, sanatını çocukluğunda içine işleyen doğa sevgisi ve merak duygusuyla biçimlendiren Alper Aydın, genç ve özgün çağdaş sanatçılardan. İtalya'da Umbria bölgesinde tarihi bir kalede düzenlenen Civitella Ranieri isimli konuk sanatçı programındayken ulaşıp söyleşi yaptığımız Alper Aydın, hayata, doğaya ve sanata bakışını anlattı. Aydın, sanatıyla, insana, kendisinin doğanın biyolojik bir parçası olduğunu söylemeye çalıştığını vurguluyor. Ordu'da doğdum. Bütün çocukluğum önünde denizin, arkasında yemyeşil doğanın olduğu bir evde geçti. Böyle bir yerde büyümenin etkisi ile en büyük oyun alanım doğa oldu. Kendimi bildim bileli meraklı ve bir şeyleri parçalayıp yeni şeyler yaratmayı, referanslarla yeni şeyler üretmeyi ve yarım bırakılmış şeyleri tamamlamayı seven bir karakterim. Henüz 8-9 yaşlarında teknik çizim yapardım, tekne ve uçak çizimleri yapıp modeller hazırlardım. Öğretmenlerim yeteneğimin bilincindeydi. Beni güzel sanatlar lisesine yönlendirdiler. Hayatımın en güzel ve disiplinli yılları lise ile başlamış oldu. Şu anki sanatsal bilincimin büyük bir kısmını lise yıllarında kazandım. Lisenin zengin bir kütüphanesi vardı. Sanat tarihi ve sanatçılarla ilgili birçok kitabı okuyup kitaplardaki sanatçıları ruhani montörüm yapmıştım. Üniversiteyi Ankara'da okudum ve resim bilgisini lisede aldığımı düşünerek üniversitede heykel okumaya karar verdim. Üç yıllık süreçte ciddi bir malzeme bilgisi aldım ve bu süreç, bugün birçok farklı sanat pratiğinde gerçekleştirdiğim üretimin temeli oldu. Üniversite son sınıfta İtalya'da Erasmus programına katıldım. İtalya'da olmak, orada eğitim almak sanatla ilgili donanımınıza belli ki önemli katkılarda bulunmuş. Evet, kesinlikle. Bu süreçte Papa'nın heykeltıraşlarından biri olan Giovanni Beato ve dünyaca ünlü performans sanatçılarından Franko Black'den performans eğitimi alma şansım oldu. Avrupa'daki birçok ülke ve müzeyi gezip sanat eserlerini görme fırsatı buldum. Bu zaman diliminde sanat eğitimim tamamlandı. Üniversite bitti ve gerçek anlamda üretim yapmaya başladım. Ankara Gazi Üniversitesinde Türkiye'de Yeryüzü Sanatı konusu üzerine master yaparken başvurduğum Full Art Prize yarışması ile Türkiye'deki en önemli 13 çağdaş sanatçıdan biri seçildim. Gerçek anlamda sanat alanına adım atmam bu yarışma ile gerçekleşti. Bu süreçten sonra İstanbul Modern, Yapı Kredi, İstanbul Bienali gibi birçok etkinlikte yer alma fırsatı buldum. Fransa, Almanya, İtalya ve İstanbul'da düzenlenen konuk sanatçı programlarına katıldım. Birçok kişi benim land art yaptığımı düşünüyor ama aslında ben land art yapmıyorum. Land art, insan tarafından tahrip edilen arazilerin sanat aracılığıyla restorasyonu ile ortaya çıkmış bir sanat tarzı. Ben ise çalışmalarımda insana, kendisinin doğanın biyolojik bir parçası olduğunu söylemeye çalışıyor, hatta hipotezler ortaya koyuyorum. Bu durum birkaç şekilde gerçekleşiyor. Bunlardan birincisi aklıma bir fikir geliyor, bu fikri belirli bir süre düşündükten sonra zihnimde bir karaktere dönüştürüyorum. Bu fikirle konuşmaya başlıyorum. Hangi sanat yöntemi ile hangi malzemenin, nerede var olması gerektiği üzerine uzun süre düşünüyorum. Bu düşünme sürecinin en önemli destekçilerinden biri ise düşünülen fikri en ince ayrıntısına kadar içeren teknik çizimler oluyor. Bir diğer yöntem ise biraz daha hissiyata dayalı. Bazen bir yerde yürürken bir arazi parçasının enerjisini hissediyorum. Onunla sanatsal üretim konusunda iş birliği içine girip araziyi jeolojik, arkeolojik ve sosyolojik olarak araştırıp araziye müdahalede bulunuyorum. Bir diğer üretim formu ise nesnelerin hafızasını görerek o nesneyi, doğru müdahaleler, eklemeler ya da çıkarmalarla bir sanat eserine dönüştürmek oluyor. Aslında her şey doğadan ayrı kalmamla başladı diyebilirim. Bildiğiniz üzere insan neyin yokluğunu çekerse, hayatının merkezine onu koyuyor. Liseyi bitirip gri şehir Ankara'da üniversiteye başladığımda uzuvlarımdan biri eksikmiş gibi hissetmeye başladım. Bulduğum her fırsatta doğup büyüdüğüm yer olan Ordu'ya dönüyor ve oradaki araziyi, sahili, kayalıkları, sanatsal bir bilinç ile okumaya çalışıyor; yeni yerler keşfediyordum. Bunun en büyük sebebi de çocukluğumda üzerimdeki etkisinin ne kadar önemli olduğunu bildiğim doğaydı. Öncelikle biraz işin sürecinden bahsetmek isterim. Cappadox Festivali'nden birkaç ay önce kaybettiğimiz sevgili Fulya Erdemci'nin -ışıklar içinde uyusun- daveti üzerine hiç deneyimlemediğim bir coğrafya olan Kapadokya'da çalışma yapma fırsatı buldum. Araziyi görmeye gittiğimde fark ettim ki Kapadokya'nın kendisi zaten sıra dışı, sürrealist bir etki veriyor insana. Yapacağım hiçbir şeyin bu muhteşem jeolojik yapının üzerine çıkamayacağını ve doğanın en etkili yapı olduğunu bir kez daha anlamış oldum. Kapadokya'daki yaşamın aynısını, bizzat ellerimle yaptığım bir form ile deneyimlemeye karar verdim. O yılki festivalin teması da tam olarak yapmak istediğim şey ile uyuşuyordu: Dünyadan Çıkış Yolları. Kapadokya'daki bacalar da adeta dünyadan çıkmaya çalışan yapılar şeklinde göğe doğru yükseliyorlardı. Ben de orada olduğum süreçte gözlemledim ki ilk önce arılar gelip kovanlarını bu bacalara yapmışlardı. Sonra güvercinler peri bacalarını mesken edinmişlerdi ve onları gören insanlar da bu bacaların iyi birer sığınak olacağını düşünmüş, evlerini, tapınaklarını, şehirlerini bu bacaların içine inşa etmişlerdi. Ben de gördüğüm bu yapılardan yola çıkarak, bunun aynısını deneyimlemek için denemelere başladım. Açık arazide ayaklarımın altından aldığım toprakla bir kubbe inşa edecektim, bunun için ciddi bir mimari okuma yapmam gerekti. Hiçbir destekleyici malzeme kullanmadan sadece topraktan bu formu oluşturmam gerekiyordu. İtalya'daki Panteon Tapınağı'nın kubbesindeki inşa tekniği bilgisini uyguladım. Projeyi gerçekleştirebilmek için, yalnızca bedenimi ve ellerimi kullanacağım için beş ay boyunca spor salonuna gidip bedenimi kuvvetlendirdim. Yaklaşık 2 saat 45 dakika gibi bir sürede 1,5 ton toprağı ayaklarımın altından alıp çevremde bir koza oluşturdum. Kubbe şeklinde, yarısı toprağın dışında yarısı ise içinde olan yapıyı tamamlayıp yaklaşık 20 dakika onun içinde kaldım. Kendi kontrolümde yaptığım bir yapı olduğundan klostrofobik hissetmedim. O karanlığın içinde, o daracık alanda aslında tam olarak yaşamak istediğim şey, içerideki hava bitene kadar orada kalmaktı. Bir noktada, nefes alışverişlerimle 20 dakikalık bir sürede kalbimin atışlarının yavaşladığını hatırlıyorum. Sonra havanın azaldığını fark edip bir delik açıp dışarı çıktım. Eserlerin bir parçası olma durumu bende tatminsizlikle başladı. Lisede resim ve fotoğraf eğitimi almıştım. Resim yapmak çok güzeldi ama dört köşe ile sınırlı olması bir noktada bariyerdi benim için. Fotoğrafta ise gerçeğin bizzat kendisini fotoğraflamak harika ama arada birkaç lens var çektiğiniz şey ile aranızda. Siz her zaman objektifin arkasından bakan kişi oluyorsunuz. Heykelde ise çevresinde dolaşabiliyor, ona dokunup hissedebiliyorsunuz. Ama yine bir eksik vardı. Ben de bu doğrultuda performans ve mimariye yöneldim, bu iki pratiği de aynı düzlemde görmekteyim. Performans ile çalışmanın bizzat kendisi olmak ve mimarinin tam olarak içinde olup bu iki pratiği içeriden deneyimlemek. Bu doğrultuda gerçekten eserlerin içinde bedenimle yer almayı, onların bir parçası olmayı çok seviyorum. Özellikle arazide üretim yaparken eserin karşısında onu uygulayan bir karakter olmak yerine uygulamanın kendisi olmak... Araziye kalıcı bir müdahale yapmak yerine; tıpkı mevsimlerin, ayların, günlerin geçici olması gibi kendinin de geçici olduğunu gösterme isteği ve sonucunda minimalist bir etki yaratmaya çalışarak sadece bedeninle bir eser ortaya koymaya çalışmak amacım. Nuh ismi esere sonradan konuldu. Gemiyi gören izleyiciler Bu Nuh dediler ve ben de işin ismini o andan sonra Nuh olarak anmaya başladım. İşin yapım süreci aslında bu işin hikayesinin önemli bir parçası. Aslında bu gemi formu hep aklımda olan bir çalışmaydı. 2010'da İtalya'da bulunduğumda bu işi gerçekleştirmek için uygun bir enerji ve atmosfer vardı. Çünkü lise hayatım boyunca eserlerinin fotoğraflarına bakıp hayatlarını okuduğum Leonardo, Michelangelo gibi insanların yürüdüğü toprak üzerinde yürüyor, onların baktığı manzaraya bakıyordum. Sadece zamanlarımız farklıydı. Çalışmam, bu sanatçıların bizim hayatımızı daha anlamlı kılmamızı sağlayan ve zihnimizde yeni odalar açan işleri gibi olmalıydı. İlk önce çalışmanın mühendislik olarak detaylı eskizini yaptım. Bu eskiz yaklaşık bir hafta sürdü. Heykel hocam Beato ile eskizi paylaştım ve çok beğendi. Ancak projenin çok uzun süreceğini, Erasmus öğrencisi olmam nedeniyle zaman sıkıntımız olduğunu, ayrıca atölyede bu projeyi gerçekleştirecek malzeme ve materyalin olmadığını söyledi. O an için projeyi bu zaman diliminde yapmak mümkün görünmüyordu. Atölyeden çıkıp tasarım üzerinde yoğun bir biçimde düşünmeye başladığımda bu işin bir şekilde orada gerçek olması gerektiğine karar verdim. Şehri boydan boya yürümeye başladım. Şehirde yürürken şunu fark ettim ki eseri gerçekleştirmek için gerekli olan ilhamım bizzat bu şehrin kendisiydi. Şehri 500 yıl önce inşa eden insanlar, bu yapıları, yolları, çevrede buldukları taşları üst üste, yan yana koyarak inşa etmişlerdi. O halde ben de doğada bulduğum bir materyalle bu gemiyi inşa edebilirdim. Ve şehrin ara sokaklarından geçip şehrin alt kısmında bulunan Gardini Diaz isimli parka vardım. Mevsimlerden sonbahardı ve parkın bütün çevresinde sıra sıra dizilmiş büyük kestane ağaçları yapraklarını döküyordu. Bu yapraklardan birini alıp oynamaya başladım ve oynarken bu yaprağın uzun ve kalın sapının gemiyi inşa etmek için ne kadar uygun olduğunu fark ettim. Birkaç yaprak alıp deneme yapmak için atölyeye götürdüm. Dalı yaprağından ayırıp bir misina yardımı ile birbirine bağladım. Hem uzunluk hem esneklik olarak gövdeyi inşa etmek için biçilmiş kaftandı bu malzeme. Atölyeden birkaç çöp poşeti alarak parka gidip bütün yaprakları topladım. Yaprak saplarını birbirine bağlayıp gemiyi tam olarak inşa etmek iki ayımı aldı. Sıra gelmişti heykelin yerini bulmaya. Bunun için Macerata ve çevresinde uzun bir gezi yaptım ve en mantıklı olan yerin Civitanova sahilindeki geniş kumsal olduğuna karar verdim. Geminin malzemesi kestane ağacı olduğu için çok hafif olmuştu. Kolay taşınabiliyordu. Trene binip arkadaşlarımla Civitanova kumsalında direklerden bir armatür kurduk ve armatür arasında ince bir misina gerip gemiyi astık. Rüzgarın etkisi ile birlikte rüzgargülleri hareket ediyor, gemi ise bu itiş gücü ile ip üzerinde öne ve arkaya doğru gidip geliyordu. Evet, Erasmus süreci bittiğinde gemiyi maalesef büyüklüğü dolayısıyla Türkiye'ye getiremedim ve performans hocam Franko Black'in isteği üzerine kendisine bıraktım. Ama sonra öğrendiğim kadarıyla kestane ağacı yaprak sapları zamanla kurudukça küçülmüş ve geminin formu bozulmuş. Bugün bizim paylaştığımız görsellerde bu ilk versiyonun fotoğraflarını görüyoruz. Daha sonra üretilenleri ise orijinaline sadık kalarak transmisyon çeliğinden ürettim. Bazen bir gün bazen birkaç ay sürüyor. Bu tamamen çalışmanın yapıldığı hava koşullarına ve çalışmanın yapıldığı malzemeye bağlı. Bu yüzden çalışmaların dokümantasyonu çok önemli oluyor çünkü en doğru zaman diliminde en doğru ışık altında fotoğrafını çekmek gerekiyor. Bazı zamanlar fotoğraflayamadan çalışmalar silinip gidiyor ve yeniden yapmak zorunda kalıyorum. Bazı zamanlarda doğru ışık bir türlü gelmiyor. Hava kapalı olduğunda, ben de kamp kuruyorum çalışmanın çevresinde ve doğru ışığı bekliyorum. Çok gezmem uzun süre aklımda olan bir soru işareti sonucu ortaya çıktı Nereye aidim? Uzun süre birçok yere seyahat ettim ve ait olduğum yeri aradım. Sonra fark ettim ki bir şehre, bir ülkeye, bir kültüre ait değilim. Dünyaya aidim ve bu farkındalıktan sonra nereye gitsem orası evim oldu. Bu bilinç ile yaşamaya başladığımda sanatım da değişti, genellikle insanlara uzak olan yerlerde uygulama yapmayı tercih ediyorum. Bu durum, üzerinde yaşadığım bu dünya ile daha iyi diyalog kurmamı sağlıyor. Beni dünyaya daha yakın kılıyor. Şu an İtalya'nın Umbria bölgesinde Rönesans'tan kalma Civitella Ranieri isimli 500 yıllık bir kalede konuk sanatçı programı vesilesiyle bulunuyorum. Burada dünyanın her yerinden görsel sanatçılar, yazarlar, şairler ve müzisyenler var. Birlikte zaman geçirip çokça okuyup çalışmalarımız üzerine konuşup bölge coğrafyasının tadını çıkarıyoruz. Burada bir ay geçirdikten sonra yıl sonunda Hindistan'da düzenlenecek Kochi Bienali'ne katılacağım. Ardından 2023 yazında gerçekleşecek ilk solo sergim için yoğun bir biçimde çalışıyor olacağım."} {"url": "https://www.ithafsanat.com/doktor-jivago-turkiyede-ilk-kez-vizyona-giriyor/", "text": "Rus edebiyatının büyük şairi Boris Pasternak'ın Nobel Ödüllü aynı adlı romanından uyarlanan Doctor Zhivago / Doktor Jivago filmi, 4K çözünürlüğündeki yenilenmiş kopyası ile Türkiye'de ilk kez 13 Şubat'ta Kundura Sinema'da seyirci karşısına çıkıyor. Beyazperdenin unutulmaz aşk filmlerinden olan 1965 yapımı Doctor Zhivago / Doktor Jivago'nun yönetmeni David Lean. Rus edebiyatının büyük şairi Boris Pasternak'ın Nobel Ödüllü aynı adlı romanından uyarlanan film; Oscarlı görüntüleri, kostüm tasarımı ve sanat yönetimi kadar Oscar, Altın Küre ve Grammy ödüllerini toplamış Maurice Jarre imzalı müzikleriyle de sinema tarihinin başyapıtları arasında sayılıyor. Uluslararası bir yıldıza dönüştürdüğü Mısırlı aktör Omar Sharif başta olmak üzere Julie Christie, Geraldine Chaplin, Rod Steiger, Alec Guinness, Klaus Kinski'yi buluşturan rüya kadrosuyla da görkemini çoğaltan film, İngiliz Film Enstitüsü tarafından 'Tüm zamanların en büyük 27. filmi' olarak gösterilmişti. Senaryosu Oscarlı senarist Robert Bolt'un imzasını taşıyan film, Rusya'da 1917 Bolşevik İhtilali'nin hemen sonrasında yaşanan iç savaş döneminde geçiyor. Şair ve doktor Yuri Jivago ve bir devrim lideriyle evli olan Lara arasındaki imkansız aşkı odağına alarak ihtilalinin gölgesinde yaşanan hayatları anlatan Doktor Jivago, dönemin politik dinamiklerine ve Moskova'nın sahne olduğu toplumsal karışıklığa da tanık oluyor. Cannes'da Altın Palmiye için yarışan ve En İyi Film ve En İyi Yönetmen dahil toplam 10 dalda Oscar'a aday olan Doktor Jivago, Uyarlama Senaryo, Görüntü Yönetimi, Sanat Yönetimi, Kostüm ve Müzik dallarında heykelciğin sahibi olmuş; Altın Küre Ödülleri'nde En İyi Film, En İyi Yönetmen, En İyi Erkek Oyuncu, En İyi Senaryo ve En İyi Müzik ödüllerinin hepsini birden toplamıştı. Film gösterimi için biletlere https://beykozkundura. com/etkinlik-detay/doktorjivago_13subat adresinden ulaşabilirsiniz."} {"url": "https://www.ithafsanat.com/dont-look-up-bir-hiciv-ve-ironi-komedisi/", "text": "Netflix'in büyük beklentilerle vizyona soktuğu Don't Look Up, işte böyle bir ana fikir üzerine kurulu. Leonardo DiCaprio, Meryl Streep ve Jennifer Lawrence gibi efsanevi oyuncu kadrosunun yer aldığı Don't Look Up, Netflix'te yayınlandı. Adam McKay'in yönetmen koltuğuna oturduğu bu filmin basın toplantısı geçtiğimiz günlerde tüm dünyadan 375 basın mensubunun katıldığı online bir toplantı ile yapıldı. Daha önce, The Big Short ve Vice gibi yapımlara imza atan Adam McKay, inanılmaz etkileyici bir iş çıkarmış. Çıkış noktası iklim krizi olan Don't Look Up, altı ay içinde Everest Dağı büyüklüğünde bir kuyruklu yıldızın, Dünya'ya çarpacağını ve tüm insan yaşamını yok edeceğini keşfeden iki gökbilimci hakkında; Sarmaşık Ligi'nden olmayan bir üniversitede profesör olan Dr. Randall Mindy ve doktora öğrencisi Kate Dibiasky. Kate'in yaptığı keşifin ardından, profesör ve öğrencisi ABD Başkanı Orlean'i bilgilendirmek üzere Beyaz Saray'ın yolunu tutuyorlar. Ancak burada karşılaştıkları ilgisizlik onları, medyanın gücünü kullanma yoluna itiyor. Burada da artık işin rengi iyice değişiyor ve sosyal medyanın da etkisiyle profesör ve öğrencisi kendilerini birer şarlatan olarak buluyorlar. Filmin konusunu bu şekilde anlattığımızda ne kadar da ciddi duruyor değil mi? Emin olun filmin hiçbir noktasında bu ciddiyete rastlamayacaksınız. Zira bu bir hiciv komedisi ve her şey adeta bir Saturday Night Live Show karesi gibi. Filmde Leonardo DiCaprio, insanlarla iletişimde sıkıntı çeken, Xanax bağımlısı bir astronom olan Dr. Randall Mindy'yi oynarken, Jennifer Lawrence onun zeki ama duygusal olarak problemli ve dik kafalı doktora öğrencisi Kate'i canlandırıyor. ABD Başkanı Janie Orlean olarak izlediğimiz Meryl Streep'in karakteri tam bir dişi Trump portresi çiziyor. Jonah Hill'i ise başkanın şımarık oğlu ve başbakanlık müsteşarı olarak izliyoruz. Cate Blanchett'in adı tanıtımlarda pek geçmiyor ama, sabah programı sunucusu Brie Evantee rolünde bir harika! Evet dünyanın içinde bulunduğu durum tam bir kaos. Bu kaosun ortasında kimsenin durup bir şeyleri dinlemeye vakti yok, çünkü herkesin acelesi var. Biri gidip ABD başkanına, bir kuyruklu yıldız keşfettik altı ay sonra dünyaya çarpacak ve insanlık yeryüzünden silenecek dediğinde biraz durup düşünelim diyebilir. Çünkü yakın gelecek daha önemli. İşler güçler var, seçim var, dünya bu kaosa hazır değil. İyisi mi biz bir durup düşünelim. Online basın toplantısında, Leonardo DiCaprio, Meryl Streep ve Jennifer Lawrence, çeşitli sorulara cevap verdiler. Leonardo DiCaprio'nun cevabı: Uzun yıllardır böyle bir konuyu işleyen bir film arıyordum. Bu, herkesin nasıl fark yaratabilirim, bu amaca nasıl katkıda bulunabiliriz diye düşündüğü bir konuydu. Adam'ın bu tarzıyla gerçekten kodu kırdığını söyleyebilirim. İklim krizine paralel olarak bu hikayeyle kıyaslayabileceğimiz o kadar çok şey var ki. Olaya bir bütün olarak baktığımızda iklim krizi, hepimizin en sık konuştuğu konulardan biri ve bu tür sanatçıların ifade biçimini değiştirmesini gerektiriyor. Bunun bir parçası olmak benim için gerçek bir onur. Leonardo DiCaprio'nun cevabı: Ve çok daha fazlası. Ancak bunun bizim uzmanlık alanımız olmadığını tekrar etmeliyim. Ama sizinle bir astronomun gözünden, sanki bir iklim bilimciymişsiniz gibi konuştum. Ve hepsini bir araya getirme konusunda son derece yardımcı oldunuz. Adam'ın bu filmi ve karakteri yaratırken yapmaya çalıştığı tam olarak buydu. Adam ve ben bu konuşma üzerinde 50 kere falan çalıştık. Konuşmamda yapmak istediğim şey, bilim dünyasının ne kadar hayal kırıklığına uğradığını yansıtmaktı. Adam bunu o kadar akıllıca yazdı ki, mesajı diğer tüm sesleri susturdu. Leonardo DiCaprio'nun cevabı: Adam, iklim krizi hakkında bilimin siyasete nasıl dahil olduğunu gösteren bir film yaptı, ancak devam filmi 6 ayda bir kuyruklu yıldızın dünyaya çarpmasıyla bir aciliyet duygusu yaratmayı başardı. Şu anda bunun gibi alternatif gerçeklikler var. Bu gerçeklerin aciliyetini aktarmaya çalışan, ancak sözleri gazetelerin son sayfasında görünen bilim camiasından birini canlandırdığım için minnettarım. Şu anda içinde boğulduğumuz birçok konu var. Filmde iki farklı karakterin canlandırılmasını da çok beğendim. Jen'in karakteri tıpkı benim karakterim sistem içinde oynamaya çalışırken sözünü asla esirgemeyen Greta Thunberg gibi. Ama aynı zamanda, gerçeklerden bu kadar uzak olduğumuz bu günlerde inanılmaz dürüst olmasını da seviyorum. Ve bildiğiniz gibi tüm dünya COVID-19'u vurdu ve bilimsel tartışmaların sürdüğü bir dönemde böyle bir filmin parçası olmak gerçekten çok güzel. Jennifer Lawrence'ın cevabı: Bunu söylemek için can atıyorum. Şarkıyı telefonuma indirdiğimde kendi kendime Tamam, bıktınız. 'Şimdi bu şarkıyı dinlemelisin' dedim. Ezberlemek oldukça zordu ve daha sonra COVID olduğum ortaya çıktığında, bu filmdeki ilk sahnem oldu. Açıkçası biraz korktum çünkü büyük bir hangarda yalnızdım ve kimseyi tanımıyordum ve Wu-Tang Clan'ı söylemek zorunda kaldım. Tabii filmde gördüğümüz sadece 5 saniyeydi. Sadece 5 saniyeliğine dışarı çıkacağımı önceden bilmek isterim. Hayatımın en korkunç günüydü diyebilirim. Adam McKay'in yanıtı: İnsan yaşamına yönelik tartışmasız en büyük tehdit olan iklim krizini nasıl ele alabiliriz diye düşünüyorduk ve bunu size saldıran bir hayvanmış gibi yansıtmak istedik. Bu duygu çok yorucu olabilir. Ama buna gülebiliyorsanız, aranıza biraz mesafe koymuşsunuzdur ve bence bu gerçekten önemli. Aciliyet veya üzüntü hissedebilirsiniz, ancak kayıp duygusuyla birlikte biraz mizah da ekleyebilirsiniz. Filmde tam olarak bunu amaçladık. Son 5, 10 yılda bu gezegendeki bazı çılgın olaylardan sonra gülmek veya başka bir şey hissetmek güzel olmaz mıydı? Yaklaşımımız buydu, çünkü bence büyük bir kıyamet konuşmasıyla karşı karşıyayız, bu iklim değişikliği söz konusu olduğunda oldukça ciddi, ama insanların biraz gülüp kendilerini uzaklaştırmasının önemli olduğunu düşündüm. Bu da insanı birlik duygusuna iten en güzel şeylerden biridir. Sahte gülemezsin, bu siyasi bir olay değil. Meryl Streep'in cevabı: Filmde çok ürkütücü sahneler var ama nedense Tyler ve Cate'in her şey kötüye giderken dışarıda barda oturdukları sahne beni derinden etkiledi. Ve bunun çok sıra dışı olmadığını biliyorum, zaten birçok insan bunu her zaman yapıyor. Ayrıca spoiler vermek istemiyorum ama Timothee Chalamet'in Jen'e fikir verdiği sahne de çok güzeldi. Bunun doğru olamayacağı o kadar açıktı ki, yine de bir umut ışığı görebiliyoruz. Jonah Hill'in cevabı: Leo ve ben uzun zamandır arkadaşız. Parasını ve zamanını harcadığı yere her zaman inanılmaz bir saygı duydum. Yani sadece bir arkadaş değil, orada büyük bir oyundan bahseden biri, akşamları yürüyüşe çıkıyor. Adama gerçekten büyük saygım var. Ayrıca son 2 yılda insanların ne kadar sıkıldığını da çekimler sırasında öğrendim. Salona girdiğimde bazı oyuncular arkadaşımdı, bazılarını da ilk kez tanıdım. Ama hepsine deli gibi saygı duyuyorum. Herkesin eve kapandığı bir dönemde gülebilmek, düşünebilmek ve bir şeyler üretebilmek gerçekten inanılmazdı. Benim için çok duygusal ve anlamlıydı."} {"url": "https://www.ithafsanat.com/dunyanin-en-guzel-sahnesi-sokaklar/", "text": "Tekinsiz, güvensiz, düşkünler yurdu sokaklar. Belli belirsiz, düzensiz; kaotik, kakofonik sokaklar. Devlet dersinden kalanların hayatlarını bütünledikleri sokaklar. Tepeden, şatodan, villadan bakınca böyle görülen, anlaşılan sokaklar eşitliğin en iyi örgütlendiği yerler aynı zamanda, sınırların kalktığı, sofraya düşenlerin kardeşçe üleşildiği yerler, ürkeklikler posasından dayanışmayla cesaret damıtılan yerler. Buyur kardeş, buyur, amca, dayı, abla teyze... nidasının samimiyetle yankılandığı yerler. Salonlardan, stüdyolardan, profesyonel imkanlardan, endüstriden firar edercesine sesin ve nidanın altını güzelce çizen, şablon nedir bilmeyip özgürce yazılmış bir kitaba buyur edeyim ben de sizi. İki başlığı olan kitabın iki ayrı karakteri ve iki yazılma yöntemi var. İki risale bir ciltte dercedilmiş adeta. Tezsiz tezlerin cirit attığı akademya vasatında Sedat Anar'ın, Osmanlı'dan bugüne sokaktaki tınının derdine düştüğü Osmanlı'dan günümüze sokak müziği bölümü monografi rayihalı bir deneme. Acele etmeden biriktirdiği araştırmaları demlenmiş ve kitabın başına ağır bir misafir gibi konuvermiş. Bülent Aksoy'un, Avrupalı Gezginlerin Gözüyle Osmanlılarda Musiki kitabını ana kaynak olarak kullandığını belirttiği bölümde Evliya Çelebi'den, Kantemiroğlu'ya, Farouqi'den, Cem Behar'a, Rauf Yekta Bey'den Halil İnalcık'a alanın sunturlu, kallavi isimleri eserleriyle cirit atıyor. Bunların yanında makale ve doktora çalışmalarından faydalanılıyor. Bayram eğlenceleri ve anlı şanlı çingeneler sayesinde şenlenen sokak saray eğlencelerinden payına düşeni alıyor çoğu zaman. Haremden agoraya, şehrin mesire yerlerine taşan sultanlar etraflarındaki binbir eğlencenin de tetikleyicisi olmuş. Çocuk Kalbi yazarı Amicis'e tüm parmaklarını ısırtan bu şenlikler darlık zamanlarında merhem oluyor halkın yarasına, sızısına. Anar'ın, İçinden çöp arabası geçen dünyanın en güzel sahnesi diye nitelediği sokakların güftelerinin bir kısmı da seyyar satıcılara ait; ritmik, melodik, akılda kalıcı ve eşliğe kışkırtan çarpıcı sözlerle cilalanıyor kulaklar. Sokak kuklacıları, ayıcılar, geyriresmi mehter çalgıcıları, son dönemlerde laternacılar derken yüzyılların birktirdiği ses havuzuna dalıp ferahlayıp çıkıyoruz. Saz vapurları ve caz vapurları ile kadim tartışma canlanıyor. Alaturka mı, alafranga mı? Tartışmanın çıkmasında bir sorun yok aslında yeter ki tek seçeneğe mahkum olmasın ahali. Olmamış nitekim! Dileyen saz vapurunda, dileyen caz vapurunda havasını bulmuş. Otuz sayfada bunca bilgiye rastlayıp meşk havasında ilerlemek sonraki bölüme zinde ve büyük beklentilerle girmemize neden oluyor, varsın Kantemiroğlu çöğüre, sesi gür sazlara burun kıvırsın keyfimiz gıcır mı gıcır! Sokak müzisyenleriyle söyleşilerden oluşan Sokağın Sesleri, kendi içinde yerinde bir kararla üç bölüme ayrılıyor. Çoğu, alanın öncüsü ve çilekeşi dokuz erkekten oluşan ilk bölümü, kadın sokak müzisyenlerinin beş kahramanı ve Avrupa'daki sokak müzisyenleri adına fikir tıngırdatan iki süvari takip ediyor. Gogol'un paltosu ile Bizon Murat'ın gitarını eşleştiriyor yazar. Hepimiz Bizon Murat'ın gitarından çıktık! diyerek. Övgünün bunca güzeline aşk olsun! Bizon Murat, yazarın hayatına öyle çarpıcı bir giriş yapmış ki, yazar ne onu unutabilmiş, ne müziği ne de sokağı. İkilinin söyleşisindeki abi-kardeş havası gülümseyişinizi devamlı kılıyor. İlkeli, dürüst, içten, mert, diğerkam bir insan olan Bizon Murat'ı sokak müzisyenlerinin rol modeli diye selamlamadan edemiyorsunuz. Gövdesinden büyük yüreği olanlara selam olsun. Kof böbürlenmelerin çok uzağında, kendisinden önce müzik yapanları hürmetle anıyor Bizon Murat. Madam Anahit'ten, Yahya Baba'ya, Bob Dylan hastası Orhan'dan, Kırmızı Nazmi'ye arkaik dönemin herosları galeride süzülüyor adeta. Bir yandan da ima edilen zaman dizimi çatılıyor. Kafanızda kuruyorsunuz şemayı. Kim kimin döneminde, kim kimden sonra, kim kimden el almış ve kim kime katılmış, kimden kopmuş vs. Seksenlerde kıvılcımları çakılan son dönem doksanlarda olgunlaşmaya başlıyor ve bugünkü yarı-profesyonel ve belediye güdümlü dönemde son buluyor. Artık vapurlarda boyun kartlı, kayıtlı kuyutlu cici sokak müzisyenleri var karaşın müzisyenler yanında. Kürtçe müzik, Kürt müzisyenler denirken sokağın toplumun en uyanık birimi ve değişimi hızla belirleyen lokomotifi olduğuna kanaat getiriyoruz. Toplum buna hazır değil denilen onca şey sokakta yapılıyor ve destek görüyor. Tepkiler dindiriliyor ve müzik galebe çalıyor. Sokak, efsanelerin şekillendiği yer aynı zamanda. Düğünler de işin içine katılınca harcandığı düşünülen dahi müzisyenler müzisyen arkadaşlarının şahitliğiyle görücüye, duyucuya çıkıyor. Çellist Murat Süngü, Mahmut Yiğittürk'ün on yaşında attığı mızrabın seviyesini öve öve bitiremiyor. Niyazi Sayın'ın hayranlığını kazanan Vedat'ın okulu bırakmasına üzülüp ah vah ediyoruz. Orhan Gencebay gibi bir dehanın gönlünde taht kuran Japon Fikret, icrasına akıl sır ermeyen udi Selahattin Ustaer, Yaşar Işın ve Ali Yüceturan derken ne çok yeteneğin kuytularda kaldığına hayıflanıyorsunuz. Santurun, trompetin, kemanın, akordeonun, darbukanın, tefin, divan sazının, elektro bağlamanın kısacası sokakta sesi kısılmayan çalgıların şenliğinden dem vuruyor bir yandan da kitap. Onca keşmekeşin içinde birini bir anlığına ya da yarım saatliğine durdurup dinletmeyi başardığınızda değirmenin suyu gelmeye devam ediyor. Yok öyle peşin peşin ödemeler. Ayırtılmış koltukta esneye gerine beklemeler. Öyle ya da böyle kavga ediliyor, bari müzikli olsun hayatta kalma kavgamız. Ankara'da uzunca dönem çalan Sedat Anar, orada tanıyıp yoldaş gönüldaş olduğu Orçun Atilla ile Grup Masala'yı konuşuyor. Konuşma öncesinde öyle yoğun bir tanışıklık öyküsü okuyoruz ki, söyleşiye pek fazla yük kalmıyor. Kadınlar kitaba bir giriyor pir giriyor! Akademiyi hallaç pamuğu gibi atan Duygu Demir, gece yarılarında, İstanbul metrolarında, çalgının ismine yabancı işçilerin ortasında, kişiliğini perdeleyip sert bir çehreyle kamufle olma pahasına yaşadığı heyecanı ve kalbinde yer ettiği küçük kızla anısını paylaşıyor yazar ve müstakbel okurlarıyla. Samsara İstanbul'un ekürisi Burcu Uzunhasanoğlu ve Özge Unkap kalabalığa gözlerini kapatıp, kendilerini çalmaya kaptırışlarını ve kimsesizliğe gözlerini açışlarını güle güle anlatıyor. İran'da santur üstadı Ali Behramifard'dan ders alma, etnomüzikoloji alanında doktora yapmaya varan bir tutkuyu dillendiriyor Özge Unkap. 2010 Kültür başkenti olan İstanbul'un, sokak müzisyenlerine göstermelik ihtimamı ve tanıdığı özgürlük alanının kısa bir süre sonra nasıl uçup gittiğini ve sokak müziyenlerinin Erol Taş'ı zabıtalarca nasıl rahatsız edildiklerini esefle terennüm ediyor. Gezgin sokak müzisyeni Aslı Büyükköksal ile seyyah oluyoruz bu alemde. Fas'ta Atlas dağları civarında keçi çobanlarıyla paylaştıkları, kemanı kemençe gibi yanlış tutan çobanın doğru melodilerle kendisini büyülemesi, müziğin kurallarla değil hayatla kopmaz bağları olduğu dağa taşa yazılırcasına dile geliyor. Avrupalı müzisyenlerle hitama eriyor müzik, sokak ve söyleşi şenliği. Fas'lı Zakaria Haffar, Fransa'da eğitim almış, Ankara'da Fransa Konsolosluğunda çalışmış, Sedat Anar ve Orçun Atilla ile müziği paylaşmış ama paralarına bozuk atmış güzel bir insan. Dostim sen manyaksin? Benim ihtiyacım yok. Çalişiyorum zaten. Maaş var. diyen insanların, ihtiyaçları ile parayı birbirine karıştırmayan gönül erbabının bir yerlerde yaşadığını bilmek bile umudunu tazeliyor insanın. Sedat Anar, kolayca okunur, akıcı ve dopdolu bir kitabı vücuda getirmekle kalmamış, yozlaşmayan insanın öyküsünü türlü bahanelerle anlatıp sokağımızı çiçeklere, mis kokulara, cesarete bulamış. İnsanlık sofrasını ortalık yere kurmuş ve buyrun beraber olsun demiş."} {"url": "https://www.ithafsanat.com/duvar-boyamak-bana-sekil-verdi-ufkumu-genisletti/", "text": "Kadıköy'deki ara sokaklarda, çeşitli duvarlarda mural eserlerinde dikkat çeken imzalardan biri de Schenki. Bu imzanın sahibi Ömer Kaan İşleyen ile enine boyuna duvar resmini konuştuk. İlk duvar çizimini 13 yaşında yapan Ömer Kaan İşleyen, elle tutulur olduğunu düşündüğü ilk işini 17 yaşında yaptığını söylüyor. Şu an 23 yaşındaki genç sokak sanatçısı, bu sanatın güzelliklerini ve beraberinde getirdiği zorlukları anlattı. Şimdilik bir bölümden mezun değilim ama olmaya çalışıyorum. Kocaeli Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi'nde heykel üzerine iki yıl eğitim aldım. Ardından Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Grafik Tasarım Bölümü'nü kazanınca Heykel Bölümü'nü bırakıp Grafik Tasarım Bölümü'ne geçiş yaptım. Şu anda grafik tasarımı yaparak hayatımı idame ediyorum. Açıkçası ben yaptığım şeyi tanımlamak için özellikle bir kelime kullanmıyorum. Şimdiye kadar tanımlandığı iddia edilen sözcüklerde de hala tartışmalar mevcut. Boyamaya çıkacağım zaman çevreme bile Duvara gidiyorum veya Boya badana günü' gibi cümlelerle cevap veriyorum. En çok kullandığımsa Komplike boya badana. Hem evet hem hayır. Çoğu kişi için geceleri çıkmak, duvarları renklendirmek keyifli olsa da benim için öyle değil. Yapmayı sevdiğim tarz daha çok işçilik ve zaman gerektirdiği için geceleri çıkmaya yanaşamıyorum. Bu benim için en eğlenceli kısımlardan birisi. Yanımda olan boya sayısı ve renkler, o anki ruh halim, duvarın bana tanıdığı imkanlar, boyayacağım duvarın bulunduğu bağlam, yeni bir şeyler denemek isteyip istemeyişime göre bile değişiyor. Yüzde 90-95 taslaksız boyarım duvarı. Duvara bir şeyler çizdikçe şekillenen işe göre devam ederim, bir şeyler eklemeye veya çıkartmaya. Boyamayı seçtiğim yerler gereği genellikle olumlu dönüşler alıyorum. Soru soranlar, boyamak isteyenler veya konuşmak isteyenler genellikle oluyor. Ama başıma gelen en garip dönüş Kadıköy civarlarında boyadığım duvarı bitirmeme çok az kalmışken bir kadın gelip Ben karşı binada oturuyorum da böyle şeyler gördükçe geriliyor, korkuyorum. Değiştirebilir misiniz? demişti. İşin garibi o zamana kadar yapmaktan en çok keyif ve olumlu dönüş aldığım duvardı. Ona sözüm var, tam teçhizat bir gün gidip boyayacağım. Duvar resmiyle ilgili eskiden hayalim vardı, bu işte büyümek binaların dış cephelerine muraller yapmak gibi ama pek başarılı olamadım açıkçası. İşin bir yerden sonra pazarlama ve satış odaklı olduğu gerçeğini atlayıp sadece kendi tarzımda bir şeyler çizmek istedim. E, belli bir noktadan sonra iş piyasaya dönüyor ve istenen şeyleri çizmen gerekiyor -biraz ünlenip büyük işler almak istiyorsan- ya da kendi imkanlarınla boya alıp duvar yapacaksın, bu da bütçemi aşıyordu. Sonra tekrar farklı sektörlere iş yapmaya başlayınca hazır elimde de malzeme varken hobi olarak yapmaya devam ettim, devam edeceğim her zaman. Duvar boyamak bana şekil verdi, ufkumun genişlemesine, kendimi ifade etmek için farklı dil arayışlarına girmemi sağladı, beni yeni insanlarla ve dokularla tanıştırdı. Akademisi olmayan bir sanat disiplini... Ne kadar özgür olduğunuzu düşünsenize! Belki her şeyi uzun yoldan öğreniyorsunuz ama günün sonunda duvarı bitirip yaptığınız işi incelerken o iş, doğrusuyla yanlışıyla sadece sizin oluyor."} {"url": "https://www.ithafsanat.com/ebru-ile-insana-dokunmak-en-buyuk-sevgi-kaynagim/", "text": "Özlem Çopur, ebru sanatçısı. Bu unvanı biraz daha açmak gerekiyor. Zira kendisi Kültür ve Turizm Bakanlığı Somut Olmayan Kültürel Miras Taşıyıcısı olarak Eskişehir Osmangazi Üniversitesi Halkbilim Uygulama ve Araştırma Merkezinde ebru dersi veriyor. Ebru sanatı deyince aklımıza bir tekne, üzerine damlatılan boyalar, fırçalarla verilen şeklin kağıda aktarılması geliyor, değil mi? Evet, tüm bunlar doğru ancak gördüm ki yeterli değil... Bu geleneksel sanat bize hayatın nasıl da bütün olduğunu anlatıyor. Çünkü kullanılan boyalar topraktan elde ediliyor, el yapımı gül dalı ile at kılından fırçalar kullanılıyor, kağıt ağaçlardan, boyayı yapıştırmaya yardımcı olan kitre adlı zamk da geven otundan geliyor. Hepsi doğru bir şekilde birleştiğinde ortaya sabrın, emeğin hediyesi olan resimler çıkıyor. Üstelik artık bu resimler sadece tablolarda kalmıyor. Neden mi? Geleneksel sanat deyince akla ilk gelen dallardan biri olan ebru, ona gönül veren sanatçıların yenilikçi arayışlarıyla buluşuyor da ondan. Özlem Çopur, 2007-2015 yılları arasında Diyarbakır'da bulunmuş ve orada da Diyarbakır Bağlar Kadın ve Çocuk Eğitim Merkezi, Sosyal Hizmetler Müdürlüğü Koşuyolu Erkek Yetiştirme Yurdu ve Aile Destek Merkezlerinde kurslar düzenleyip sergiler açmış. Kursa katılanların, nice zorlukların ardından ortaya çıkan eserleri sergide gördüğünde yüzlerinde oluşan mutluluğun en büyük motivasyon aracı olduğunu anlatan Çopur, Bu sanat ile insana dokunmak benim en büyük sevgi kaynağım diyor. Özlem Çopur, bu sanatı daha geniş kesimlerle buluşturma isteğiyle, pandemi öncesinde kişisel çalışmaların yanı sıra özel dersler de verdiği atölyesinde üretimine devam ediyor."} {"url": "https://www.ithafsanat.com/ebru-sanatinin-yasayan-insan-hazinesi-hikmet-barutcugil/", "text": "Gülen yüzü, doyumsuz sohbeti herkesi içine çeker. Zihni hep çalışır Hikmet ağabeyin. Güzele çalışır. Güzele giden, güzeli anlatan ve anlatacak olan ne varsa ona çalışır. Suyun rüyası olan ebruya, yaşayan gelenek olan ebruya duyduğu saygıya hepimiz tanığız. Gülen yüzü, doyumsuz sohbeti herkesi içine çeker. Zihni hep çalışır Hikmet ağabeyin. Güzele çalışır. Güzele giden, güzeli anlatan ve anlatacak olan ne varsa ona çalışır. Emekler boşa çıkmaz. Suyun rüyası olan ebruya, yaşayan gelenek olan ebruya duyduğu saygıya hepimiz tanığız. Elbette Hikmet ağabeyi ve onun vasıtası ile ebruyu gelecek nesillere taşıyan yeni arayışları olur. Zaman ne güzel bir harman tuğlasıdır. İnsanı içine alan. Zamanda az biraz geriye gidelim. Yıl 1952. Malatya'da dünyaya gelir Hikmet ağabey. Hayatının ilk 10 yılı burada geçer. Günümüze ulaşmayan ama Hikmet ağabeyin belleğinden hiç çıkmayan bahçeli, süs havuzlu bir evde yaşarlar. Havuz önemlidir küçük Hikmet için. Kayısıların hem toplandığı hem de yıkandığı yer olan havuzda küçük dallarla oynar, kayısılarla dallarla kompozisyonlar yapar. İdrakindeki ebrunun temelinin oradan kaynaklandığını anlatır Hikmet ağabey. Noter babanın sanatla küçük yaştan itibaren ilgilenen tek evladı olur. İktisat profesörü olur ağabeyi, kız kardeşi de Boğaziçi Üniversitesini bitirir. Aslında ailede herkesin içinde bir sanat ateşi yanar. Ya şiirle ya resimle ilgilenilir ama bunu meslek olarak seçen Hikmet Barutçugil olur. Akademik eğitimine sanıldığı gibi ebru ile başlamaz. 1973'te İstanbul Güzel Sanatlar Akademisi Uygulamalı Endüstri Sanatları Yüksek Okulu'nda tekstil eğitimine başlar. Onu etkileyen isim ise hocası Prof. Dr. Emin Barın olur. Barın'ın teşviki ile hat sanatına yönelir. Hat sanatı ise ona ebrunun kapılarını açar. Ebrunun içindeki dinamiğe hayran olur ve tek başına bu sanatı öğrenmek için çabalar. Okuldan tekstil desinatörü olarak 1977'de mezun olur. Ertesi yıl ihtisas için Londra'ya gider, sanat ve ebru ile araştırmalarını sürdürür. Havuz başında suyla oynarken fark ettiklerinin peşini hiç bırakmaz. Yeniliğe yol açan bu his önemlidir. Pek çok alanda olduğu gibi geleneksel sanatlarda da yeniliklere karşı bir direnç vardır. Hikmet ağabey bu durumu, Her şeyin olduğu gibi sanatın da fikri sabit ya da belirli döneme kilitlenmiş bağnazları vardır şeklinde açıklar. Bu süreçlere nasıl dayandığı sorulduğunda da Sadi Şirazi'nin dediği gibi olaylara hep kuş bakışı baktım ama kuş gibi değil der. Ebru sanatının günümüze ulaşmasının en önemli isimlerinden Hazerfen İbrahim Edhem Efendi'nin bu konudaki tavrı yol gösterici olur. Edhem Efendi her konuda olduğu üzere ebru sanatında da yeniliğe açıktır. Kendisine yeni bir teknikten bahsedildiği zaman Tecrübeyi göğe çekmediler ya biz de deneriz dermiş. Hikmet ağabey de öyle yapar. Bunu da Tekamülden yanayız. Bilimde de sanatta da tekamül var, olmasaydı ilk devirlerde kalırdık. Dar kalıplarda hapsolurduk diye anlatır. Geleneğimizin zenginliklerini bilelim ve yapalım. Ancak onları güncelleştirerek yaşarsak, yaşatabileceğimizi de unutmayalım. Çünkü yenilenmeyen sanat, zanaat olmaya mahkumdur. İyi ki tekamül edilmiş. Hikmet ağabeyin 1988 yılında dünya ebru litaratürüne kattığı Barut Ebrusu bu çabaların en güzel örneklerinden olur. Araştırmacı yazar sevgili Mustafa ağabey de bu güzelliğe ifadeleri ile dahil olur. Deniz kenarında bulduğu bir taşa bakar ve taşın barut ebrulu olduğunu söyler. Ebru sanatında Battal asıl, Barut ve benzerleri fasıldır. Battal çekirdek, Barut çekirdeğin çatlayıp patlaması, dal budak salıp meyveye soyunmasıdır. Evet, battal anadır, asıldır, asildir ama o asıl ve asil anadan değişik adlar alan bir düzine ebru doğmuştur. Asıl fasıla, fasıl asıla, gelenek yeniliğe, yenilik geleneğe engel, çengel değildir. Doğada battal da var barut da var. Yenilik denen şey, aslında var olan bir şeyin keşfinden ibarettir diye de ekler. Hasan Çelebi'den icazetli Çinli Hattat Haji Noor Deen Mi Guang Jiang ile yıl boyu çalışır. Çin etkisi ile Arap harfleri ebru üzerinde birleştirilerek yazılır. Çin usulü yapılan çalışmada kumaş üzerine kağıtlar yapıştırılarak birleştirilir ve ortaya 137 parçadan oluşan İpek Yolu Sergisi çıkar. Su yüzü resmi diye de tarif edilir ebru. Su üzerine yapılan aşk ve sır dolu yüzlerce yıllık bir sanattır. Orta Asya'da doğduğu kabul edilir. Bilinen ilk adı Çağatayca ebre olur. Zamanla ebri ya da abru adını alır. Anadolu'da ise ebri veya ebru olarak kullanılır. Büyük üstat Necmettin Okyay da ebri der. Hikmet ağabeye Ebru nedir? diye sorulduğunda Resim sanatıdır der ama ondan ibaret olmadığını da ekler. Aynı zamanda nükteli bir şiir, yumuşak bir ezgidir. Ebru, gücü zaman üzerinde oynamaya yeten, dans eden bir figürdür. Belki de yeryüzünde hiçbir sanat, adıyla bu kadar bağdaşmamıştır, bu kadar iç içe geçmemiştir. Suyun yalınlığı, renklerin düğünü, insanın duyguları, tabiatın kusursuzluğu ebru sanatında buluşur. Tabiatın kusursuzluğuna kitre diye tabir edilen su ve bu suya boyalar dahil olur. En çok merak edilen de bu boyaların ne kadar zaman dayandığı olur. Toprak boya olarak bilinen metal oksitler yani metallerin pasları, demir pası, krom pası, kobalt pası, kurşun pası gibi doğada var olan boyalardır bunlar. Hikmet ağabey bu soruya gülerek 3000 yıl garanti veriyorum. Solarsa getirin diye cevap verir. Ebrunun sihirli iksiri öddür ve suya karışımı sağlar, renkler su üzerinde açılır ama birbirine hiç karışmaz. Üstelik yapışkan özelliği sayesinde boyalar kağıda yapışır. Battal, taraklı, gel-git gibi farklı isimler alır ki bu Hikmet ağabeye göre ebrunun görünen tarafıdır yani zanaattır. Batıni yani görünmeyen tarafı ise ruha hitap eder. Hz. Mevlana'nın dediği gibi insan olma haysiyetine ulaşmak için çıkılan yolda bir araçtır. Ebru sanatının kökleri oldukça eski. Ama yakın tarihimize bakıldığında unutulma tehlikesi geçirdiği görülüyor. Zira bilinen tek eser, 1608 tarihli Tertib-i Risale-i Ebri adlı kaynak. İçerdiği reçeteler olmasa bu eser günümüze ulaşmasa ebru sanatı kim bilir ne halde olurdu. Bu durumu, bu eksiği fark eder Hikmet ağabey. Elindeki tüm notları paylaşmaya karar verir. Öğrenciliğinden itibaren kendi kendine ebru öğrenirken çıkan şekillerden günümüze dek pek çok detayı not eder. Geleneğimizin zenginliklerini bilelim ve yapalım. Ancak onları güncelleştirerek yaşarsak yaşatabileceğimizi de unutmayalım. Çünkü yenilenmeyen sanat, zanaat olmaya mahkumdur. Bu eşsiz renk sanatı unutulmasın diye, gelecek nesillere taşısın diye çabalarını sürdürür Hikmet ağabey. Şehirlerin ecesi İstanbul derdi hocam Prof. Dr. Semavi Eyice. Dünyanın en uzun süre başkentlik yapmış şehridir İstanbul. Bu başkentlik unvanı sadece idari anlamda olmaz. Hattın başkentinin İstanbul olduğu kabul edilir. Hikmet ağabeyin buna harika bir ilavesi var, Ebrunun başkenti de İstanbul der. Orta Asya'dan Anadolu'ya gelip Avrupa'ya Türk kağıdı olarak giden ve İstanbul'da zirveye ulaşan ebru sanatının merkezi İstanbul'dur ve bu halen sürmektedir. Sanatın en eski örnekleri bu şehrin kütüphanelerinde, müzelerinde ve koleksiyonlarında yaşamakta. Durum böyle olunca da ebru sanatına bu süreçte ev sahipliği yapan adres de Ebristan olur. Benim için Komşu evi yani. Çok da güzel bir hikaye barındırır bu ev, bu konak. Çünkü Ebristan hayallerin peşinden gitmek demek olur. Hikmet ağabeyin hayali ebru sanatını layıkı ile yaşatmaktır. Bu süreci onunla yaşayan eşi Füsun abladan dinlemiştim. Evlendiğimiz zaman 'Eşin ne iş yapıyor?' sorusuna 'Ebru ile uğraşıyor' dediğimde insanlar acıyarak bakarlardı bana. Yok denecek kadar az sayıda insanın icra ettiği hatta çok az kişinin adını bildiği bu sanat çok geri planda kalmıştı demişti. Hikmet Barutçugil ise son derece keyifle ve ısrarla bu sanatı yaşatmayı ve uluslararası alanda hak ettiği şekilde duyurmayı ister. 1994 yılı Eylül ayında Pakistan'da yapılan Artisan at Work El Sanatları Festivali, Füsun abla için de dönüm noktası olur. İki bin 500 sanatçı katılmıştır, muhteşem bir festivaldir ama geçit töreninde Türkiye yoktur. Hikmet ağabey, Füsun abla ve Kültür Bakanlığından bir yetkili ile bayrağımız açılır ve geçide dahil olunur. Benim görevim, işin bir ucundan tutmakmış diye anlatır Füsun abla. Tanıyan herkes Füsun ablanın her işte ne kadar keyifle ve neşe ile çalıştığına tanıktır. O festival Hikmet ağabeye dünya birinciliği getirir. Füsun ablaya ise hep destek olma sözünü verdirir. Onlarca ülkede, yüzlerce sergi ve etkinlik yapılır. Hayaller büyür, teker teker gerçek olur. Sıra bu sanata ocak olacak, ev olacak mekana gelir. Yıllar boyu, sabırla sokak sokak aranır bu mekan. Bir gün arabalı vapur ile geçerken Salacak sırtlarına gözü takılır Füsun ablanın. Sebepsiz bir şekilde adeta araba onu Salacak'a götürür. Dolanır sokaklarda hatta kaybolduğunu düşünür, dönmek için manevra yapmak ister zira yol bitmiştir. O an yokuşun dibindeki evi ve üzerindeki satılık yazısını görür. Eve döner dönmez arar ama fiyat yüksektir. Umutsuzca şehir dışındaki eşini bekler. O gelince tekrar ararlar, ev hala satılıktır. Evi görürler ve çok beğenirler ama bütçeleri yetmez. Bu sefer ev sahibi Emine teyze arar ve davet eder. Tüm cesaretleri ile görüşmeye giderler ve heyecanla anlatırlar hayallerini. Sabırla dinler Emine teyze, Size inandım, güvendim. Size yardımcı olacağım, gidin elinizdeki parayı getirin, geri kalanını da tamamlarsınız der. Mucize olmuştur. Hemen hesaplar yapılır ama paranın sadece yarısı çıkar. Emine teyzenin tavrı değişmez. Evini seven, çocuklarını o evde evlendiren, torunları o evde doğan Emine teyze de bu tarihi eserin layık olduğu şekilde yaşamasını istemektedir. Emine teyzenin ömrü vefa etmez, evin halini son göremez. Selimiye Kışlası'nda görev yapan 12 paşa için yaptırılan ve padişah tarafından ihsan edildiği için semte de İhsaniye adını veren 12 konaktan sadece bu ev, İzzettin Paşa'nın konağı kalmıştır. Hem padişahın hem paşanın hem Emine teyzenin hem de Barutçugillerin hayalleri gerçek olur. Konağın restorasyonu 1997 yılında yapılan Uluslararası Ebru Kongresi'ne hem de ev sahibi olarak yetişir, konak adı da logosu da hazırdır üstelik. Üsküdar'dadır konak; tıpkı ebru sanatının pirleri, ustaları gibi. Edhem Efendi gibi Necmettin Okyay gibi Mustafa Düzgünman gibi. Ebruya gönül veren Niyazi Sayın ve Ahmet Yüksel Özemre gibi. Hikmet ağabeyin eserlerinde sağ alt köşede çok hoş bir ibare bulunur, Hikmet-i Hüda yazar. Kendisi bunu Ben yaptığım bazı eserlerin nasıl olduğunu bilemedim, kendiliğinden oldu. Hikmet-i Hüda Farsça 'Allah'ın bilinmeyen sırları' demek. Arapçada ise 'Allah'ın hidayeti' anlamına geliyor. Bu aslında ebruyu tanımlayan, ebrunun gizemini anlatan bir kelime. Benim niyetim de o. İçinde hikmet kelimesinin geçmesi, adımın Hikmet olmasının avantajı. Herkes onu imza zannediyor. İmza geleneği bizde yok amaç ilahi güzellik arayışı. Allah'ı ararken ilk vazgeçilmesi gereken egodur, nefistir diye anlatır. Ebru sanatında imza atılması Prof. Dr. Ahmet Yüksel Özemre'nin de hassasiyetle üzerinde durduğu konusudur. Ebrucuların eserlerinin köşesine bir imza kondurmaları geleneği de Mustafa Düzgünman ile başlar. O da ancak birisine bir ebru hediye edeceği zaman ithaf mahiyetinde bir imza atardı, o kadar. Yoksa bir yılda 7000-8000 ebru üreten birinin bütün ebrularını imzalaması muhaldir. Fakat her ebrunun bir köşesine mutlaka bir imza kondurmak maalesef artık bir gereklilik gibi telakki edilmektedir der. 2020'de UNESCO kriterinde Kültür Bakanlığı tarafından Yaşayan İnsan Hazinesi ilan edilen Hikmet ağabey, halen ilk günkü heyecan ve hayranlığıyla kağıt, kumaş, seramik, cam, ahşap gibi malzemeler üzerine ebru çalışmalarına devam ediyor. Hikmet ağabeyin ebru sanatına karşı duyduğu sevgi ve sorumluluk her daim hissedilir. Bunu da Sanattaki güzellik arayışına giden yoldaki izleri kaybeden uluslar bir 'şuur aşınması' yaşıyor diye açıklar."} {"url": "https://www.ithafsanat.com/enka-sanattan-klasik-muzigin-genc-yildizlarina-destek/", "text": "ENKA Sanat'ın Daha iyi bir gelecek için gençlerle sanat söyleminden ilhamla hayat bulan yeni projesi ENKA Sahne, sanat hayatının başındaki genç yeteneklerin ulusal ve uluslararası platformlarda önlerini açmayı hedefliyor. Sanat Yönetmenliğini Cihat Aşkın'ın yaptığı proje kapsamında bu yıl seçilen sekiz genç sanatçının ilham verici performansları ENKA Sanat'ın YouTube kanalından izlenebilir. ENKA Sanat'ın, klasik müzik alanında gelecek vadeden genç sanatçılara yönelik düzenlediği ENKA Sahne, 26 Temmuz 8 Ağustos tarihleri arasında birbirinden değerli sekiz genç sanatçının ilham verici performansına ev sahipliği yapıyor. Yetenekleri ve başarıyla ön plana çıkan, sanat hayatının başındaki sanatçılara kendilerini özgürce ifade edebilecekleri ve yeniyi deneyebilecekleri bir platform sunacak ENKA Sahne'de bu yıl yer alan sanatçılar, projenin Danışma Kurulu'ndaki Viyola Sanatçısı Efdal Altun, Keman Virtüözü, Besteci ve Akademisyen Cihat Aşkın, Piyanist ve Akademisyen Gökhan Aybulus, Piyanist ve Besteci AyşeDeniz Gökçin, Piyanist ve Besteci Fazıl Say ile Çello Sanatçısı ve Akademisyen Dilbağ Tokay tarafından seçildi. Keman ve viyolonsel performanslarına ise Akademisyen ve Piyanist Çağdaş Özkan korrepetitör olarak eşlik etti. - Ali Aras Özcan, viyolonsel - Arya Su Gülenç, piyano - Beren Gürcüoğlu, piyano - Buğra Çankır, piyano - Çetin Özen, vibrafon ve trampet - Damla Ece Karataş, piyano - Doruk Deniz Aksu, keman - Duru Önhon, keman Video yönetmenliğini Selçuk Metin'in, ses mühendisliğini ise Can Aykal'ın yaptığı genç müzisyenlerin performansları, ilk kez 26 Temmuz 8 Ağustos tarihleri arasında ENKA Sanat'ın YouTube hesabından yayınlanacak. Performansların görüntü ve ses kayıtlarını dijital platformlar üzerinden sayısız izleyiciyle buluşturarak, genç yeteneklerin geniş kitlelere ulaşmasını hedefleyen ENKA Sanat, proje kapsamında sunulan maddi desteğe ek olarak, yapılan profesyonel kayıtları kendi tanıtımlarında ve başvurularında kullanabilmeleri için müzisyenlerle de paylaşacak. Bugüne dek, sanatın farklı alanlarında üretim yapan pek çok genç yeteneğe yönelik teşvik, destek ve burs programları yürüten ENKA Sanat, önümüzdeki yıllarda da yeni sanatçılarla ENKA Sahne projesini sürdürmeyi hedefliyor."} {"url": "https://www.ithafsanat.com/erken-cumhuriyet-donemi-resim-ve-edebiyat-iliskisi/", "text": "Halil Dikmen'in İstiklal Savaşı'nda Mermi Taşıyan Kadınlar adlı resmi ile Halide Edip Adıvar'ın eserleri arasındaki benzerlikler neler? İbrahim Çallı'nın Balo resmine hakim olan hava, Falih Rıfkı Atay'ın hangi romanında hissedilir? Peki, sanatçıların birlikte vakit geçirmesi, üretimlerine nasıl yansıyordu? Araştırma Görevlisi Eda Dindar, yazarların da tıpkı ressamlar gibi genç Cumhuriyetin ideolojilerini ve devrimlerini halka yayma amacını nasıl benimsediğini örneklerle anlatıyor. Cumhuriyetin ilanıyla birlikte sanatçılar, büyük bir coşkuyla üretimlerini gerçekleştirmeye başlamıştır. Bu dönemde hem yazarlar hem de ressamlar, Cumhuriyetin ideallerine, devrimlerine ve yeniliklerine sıkı sıkıya bağlanmış, üretimlerinde bu konulara sıkça yer vermişlerdir. Cumhuriyetin ilanının ardından sanatın etkileyici gücünün farkında olan devlet, sanatı himayesi altına almayı tercih edecektir. Cumhuriyet'in ilanıyla birlikte sanatın, tüm yeniliklerin halka ulaştırılmasında aktif rol alması beklenmektedir. Cumhuriyet'in kuruluş yıllarından itibaren sanat, yalnızca estetik bir sorun olmamış, çağdaşlaşmayı sağlayacak devrimlerin, halka benimsetilmesi işlevini de yüklenmiştir.1 Bu noktada devlet bu görevi üstlenerek güzel sanatların gelişimi için kendine yeni kültür politikaları belirlemiştir. Bu doğrultuda devletin sanatçılara pek çok farklı şekilde destek verdiğini söylemek yanlış olmayacaktır. Özellikle ülkenin lideri olarak Mustafa Kemal Atatürk'ün açılan yeni sergileri gezmesi ve sergilerdeki eserler hakkında yorumlarını paylaşması yol gösterici ve öncü olması bakımından önemlidir. Bu dönemde gerçekleştirilen yurt gezileri, sanatçıların Anadolu'nun farklı yerlerini gezerek sadece sanatlarıyla ilgilenme imkanı sunmuştur. Ayrıca yurt gezileri sayesinde sanat dalları Anadolu'nun değişik yerlerine ulaşma fırsatı yakalamıştır. Tüm bunlar göz önüne alındığında üretilen sanat eserlerinin içeriklerinin de bu doğrultuda şekillenmesinin kaçınılmaz olduğu görülecektir. Cumhuriyetin ve gerçekleştirilen inkılapların coşkusu, sanatçıların üretkenliklerini olumlu yönde etkilemiştir. Bu bağlamda sanatçıların sıklıkla işlediği konular arasında Kurtuluş Savaşı ve Mustafa Kemal Atatürk'e duyulan minnet ve hayranlığın etkisiyle Atatürk, Cumhuriyet ve devrimler örnek gösterilebilir. Ressamlar bu dönemde savaşı destekleyici ve öven bir tavır takınır. Bu resimlerde Türk halkının başarısını, özverisini ve gururunu görmek mümkündür. Zor durumdaki halkın büyük bir direnç ve azimle verdiği mücadele, sanatçıların fırçalarına sık sık yansır. Bu noktada Sami Yetik'in Topçular isimli resmine bakmak doğru olacaktır. Topçular resminde askerle birlikte ülkesi için savaşan halk görülmektedir. Halk, askerle birlikte top arabalarını itebilmek için büyük çaba göstermektedir. Topçular resminde gördüğümüz çaba ve özveriye dönemin romanlarında da rastlamak mümkündür. Özellikle Reşat Nuri Güntekin, Halide Edip Adıvar, Yakup Kadri Karaosmanoğlu gibi isimlerin eserlerinde Anadolu'ya, Cumhuriyetin ideallerine, halkın kahramanlıklarına ve cumhuriyetin ilanının halkın yaşamında meydana getirdiği değişimlere tanık oluruz. Halil Dikmen'in yaptığı İstiklal Savaşı'nda Mermi Taşıyan Kadınlar resmi de özellikle kadınların Kurtuluş Savaşı'nda oynadığı etkin rolü gözler önüne sermesi bakımından kıymetlidir. Söz konusu resimde cepheye mermi ve çeşitli başka malzemeler taşıyan Türk kadınları görülür. Resimdeki kadınlar çıplak ayaklarıyla dağlık ve zor bir coğrafyada ülkeleri için canla başla cepheye koşmaktadır. Bu kadınlar son derece güçlü, heybetli ve kararlı görünmektedir. Resmin merkezinde bulunan kadın figürü, beraberinde gelen diğer kadınlara yol göstermektedir. Bu yıllarda sanatçılar, ulu önderleri Mustafa Kemal Atatürk'e duydukları minnet ve hayranlığın etkisiyle sık sık Atatürk portreleri yapmıştır. Nazmi Ziya Güran'ın yaptığı Atatürk portresi buna verilebilecek en güzel örneklerdendir. Bu resimde Atatürk, askeri kıyafetleri içinde resmedilmiştir. Elinde dürbünüyle görülen Atatürk, biraz önce cephede düşmanı izlemiş hissini izleyiciye vermektedir. Resmin arka planında herhangi bir cephe görünümü olmamasına rağmen Atatürk'ün bu duruşu izleyene savaş anını hissettirmektedir. Ayrıca Mustafa Kemal Atatürk'ün gözlerindeki kararlılık ve kesinlik, gelen zaferin bir işareti gibidir. Bu duruş, halka güven vermektedir. Bunun yanı sıra Zeki Faik İzer'in yaptığı ve Atatürk'ün devrimci, yol gösterici ve lider vasıflarına açıkça gönderme yapan Özgürlük Halka Önderlik Yapıyor isimli resim de Atatürk'e ve devrimlerine duyulan güvenin ve hissedilen coşkunun bir göstergesidir. Kalabalık figürler içinde ilk dikkati çeken, elinde bayrak tutan kadındır. Bu, modern Türk kadının da sembolüdür; tüm varlığıyla ülkesinin geleceği için orada bulunmaktadır. Onun hemen solunda Mustafa Kemal Atatürk parmağını kaldırmış, büyük bir kararlılıkla diğerlerine yeni hedefleri göstermektedir. Elinde bayrak tutan kadın, liderinin yol göstericiliğinde ilerlemektedir. Zorlu savaş yıllarının ardından kurulan yeni düzene halkın alışma süreci elbette kolay olmayacaktır. Bu noktada devlet de inkılapların somutlaştırabilmesi için sanatın gücünden ve etkisinden faydalanmayı tercih edecektir. Buna verilebilecek en güzel örneklerden biri Cemal Tollu'nun Alfabe Okuyan Köylüler resmidir. Söz konusu resimde yöresel kıyafetleriyle yeni alfabe ile okuma ve yazma öğrenen iki genç kız görülmektedir. Genç kızların yanında bir de onları izleyen bir erkek figürü bulunmaktadır. Kırsal alanda bir ağacın altında oturup yeni alfabeyi öğrenmeye çalışan genç kızlar, inkılapların büyük şehirlerle sınırlı kalmadığına ve tüm ülkeyi kapsayıcılığına da güzel bir örnektir. Savaşın ardından yeni düzenle birlikte kadın da yeniden önemli bir figür olarak karşımıza çıkar. Daha önceki örneklerde tüm varlığıyla ülkesi için cephede çalıştığını gördüğümüz kadınlar, bu kez modernleşmenin bir simgesi olarak vücut bulur. Artık Türk kadını yeni ve modern kıyafetleriyle modern şehir meydanlarında, kamusal alanlarda ve sosyal hayatın içindedir. Bu noktada Nazmi Ziya'nın Taksim Meydanı resminden bahsetmek doğru olacaktır. Söz konusu resimde modern kıyafetler içindeki hoş görünümlü kadınlar modern İstanbul'da Pietro Canonica'nın Cumhuriyet Anıtı heykelinin önünde resmedilmiştir. Modernleşme kamusal alanda olduğu gibi evlerin içinde de karşımıza çıkar. Modern Türk kadını artık okur, düşünür ve çalışma hayatının içinde kendisine yer bulur. Malik Aksel'in Yeni Mektep isimli resmi bu noktada önemlidir. Resimde modern giyimli kız ve erkek öğrenciler görülmektedir. Ayrıca öğrencilerle ilgilenen iki kadın öğretmen çalışan kadın simgesine güzel bir örnektir. Hatta bu kadınların eğitimci olması daha da anlamlıdır. Cumhuriyet'in ilanı ile birlikte sosyal hayat ve eğlence anlayışları da değişmeye başlar. Halk artık balolarda, müzikli dans ve çay partilerinde eğlenir. İbrahim Çallı'nın Balo, Ali Avni Çelebi'nin Maskeli Balo, Refik Epikman'ın Bar gibi eserleri, bu değişen eğlence anlayışının yansıması olarak gösterilebilir. İbrahim Çallı, Balo resminde bir baloda yeni ve modern kıyafetleriyle dans eden kadın ve erkekleri resmetmiştir. Resmin solunda bulunan ve dans eden çift dikkat çekicidir. Erkeğin arkası dönükken kadın cesurca resmi izleyenlere doğru bakmaktadır. Resmin sağ tarafındaysa biri dans eden çifti izleyen diğeri ise izleyenlere aynı cesaretle bakan iki kadın figürü daha vardır. -Yahu, dedi itifaka mı çekildiniz, neredesiniz? -Sen görmüyorsun, biz Necip'le her akşam Bizim Lokanta'dayız. -Burak Allah'ını seversen şurasını... Oraya artık gitmiyoruz. -Neden? -Neden olacak geçen akşam oturduk. Paris'ten gelen ressam arkadaşlar ve diğer talebelerle konuşuyoruz. Derken gramofon başladı. 'Sustur şunu' dedik. 'Burası edebiyat cemiyeti' değil diye cevap verdiler. Tam dokuz kişiydik. Bizden başka yabancı iki kişi vardı. Biz de kalktık. Artık gitmiyoruz. -Nereye çıkıyorsunuz? -Tokatlı'ın arka salonuna. -Ey bu akşam? -Bu akşam para yok, sizde var mı? -Durun, dedi şimdi on lira bulacağım. Gitti on dakika sonra geri geldi: -İşte... diye on lira gösterdi ve ilave etti: -'Hayat' mecmuasına bir şiir sattım. Server Bedi sordu: -Hangi şiiri? Necip Fazıl sustu. Server Bedi ısrar etti: -Söylesene. Cevap yok. -Yoksa Cumhuriyet'in edebiyat sayfası için verdiğin şiir mi? Filhakika bu aynı şiirdi.10 Nurullah Berk, Hale Asaf, Abidin Dino, Elif Naci gibi isimlerin Asmalımescit 74 için yaptıkları illüstrasyonları da hem metni zenginleştirmesi açısından hem de resim ve edebiyat birlikteliğine güzel bir örnek oluşturması bakımından son derece kıymetlidir. Görüldüğü üzere Cumhuriyet'in ilanıyla gerçekleşen yenilikler hem ressamların hem de yazarların eserlerinde benzer şekillerde kendilerine yer bulmuştur. Dönemin sanatçıları üretimlerini büyük bir coşkuyla ve her zaman bir arada kalarak gerçekleştirmiştir. 2 ŞAHİN Ahmet Metehan, Milli Mücadele'den Milli Kimlik İnşasına: Ateşten Gömlek, Türkiyat Mecmuası, Milli Mücadele Özel Sayısı, 2019, s. 159. 4 BİLEN BUĞRA Hatice, 1914'lerden 1940'lara Türk Resim ve Romanında Gerçeklik, Ötüken Yayınları, İstanbul, 2007, s.203."} {"url": "https://www.ithafsanat.com/eserleri-dunya-capinda-ses-getiren-heykeltiras-seckin-pirim/", "text": "Küçük bir çocukken başlayan resim sevdası, Kuzguncuk'ta ressamların, heykeltıraşların atölyelerine giden yol olmuş. Koca bir semtin her biri birbirinden ünlü sanatçıları önce Güzel Sanatlar Lisesine ardından da Mimar Sinan Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesine hazırlamışlar onu. Sanat yaşamını Mevlana'nın birden bütüne sözüyle özetleyen Pirim, Sergilerimin konusu içsel dertlerim. Ama içsel dertleri açmaya başladığın zaman görüyorsun ki toplumun sende yarattığı etkiler, bu içsel derde yol açıyor. Mutlaka benim şu anda dert edindiğim belki çok kişisel bir konu bile dünyanın bir yerinde, bir kişinin daha derdi olabilir diyor. Adını ülkemizde olduğu kadar uluslararası alanda da duyuran heykel sanatçısı Seçkin Pirim ile atölyesinde buluştuk, kısa bir süre önce biten Contemporary İstanbul'dan, sanata bakışından, dünyaya yayılan işlerinden ve üretim sürecinden konuştuk... Ankara'da 1977 yılında doğan ancak hayat hikayesini anlatırken Aslında doğduğum yer Kuzguncuk diyen Seçkin Pirim, çalışmaları ile ilgili olarak Sergilerimin konusu genellikle benim kendi içsel dertlerim. Toplumsal dertlerden çok içsel dertler. Ama içsel dertleri açmaya başladığın zaman görüyorsun ki toplumun sende yarattığı etkiler yüzünden bu içsel derde yol açıyor. Mutlaka benim şu anda dert edindiğim belki çok kişisel bir dert bile dünyanın bir yerinde bir kişinin daha derdi olabilir. Ki öyle olduğunu düşünüyorum diyor içtenlikle. Contemporary'nin 16. yılı idi, ben de 16 yıldır katılıyorum. Mekan değişikliği çok güzel oldu. Açık alan olması çok güzeldi. Ben de çok yoğun bir dönemden geçmiştim yine de çok proje yaptım orada. Dediğiniz gibi genç bir arkadaşa destek verdim, çalıştığım galeride işler yaptım, aynı zamanda açılış gecesi için düzenleme yapmıştım. Projeyi destekleyen firma, benden bir sergi istemişti. Pandemi öncesi bu görüşmede ben de fuarda kendi galerimde olduğumu, başka çalışmalarımın da bulunduğumu söyleyerek Size bir genç sanatçı önereyim, onunla yapın demiştim. Onların da hoşuna gitti. Pandemi girdiği için araya bu yıl yapabildik. Takip ettiğim genç sanatçılar vardı. Yağmur da onlardan biriydi. O da çok mutlu oldu. Oraya yaptığı işi, çok güzel bir koleksiyona satıldı. Ben disiplinlerarası çalışmayı seviyorum. Çocukluktan, çıraklıktan büyüdüğüm için o usta çırak işini de o yüzden yapmak istedim. 8-9 yaşındaydım bir heykeltıraşın atölyesine çırak girdiğimde ben. Kuzguncuk'ta doğdum büyüdüm. Çıraklıktan yetiştim, sonra Güzel Sanatlar Lisesinde okudum, Mimar Sinan Üniversitesine girdim. O kadar çok mimarla, tasarımcı ile sanatçı ile büyüdüm ki. Şair Can Yücel ile büyüdüm. Çok önemli adamlarla büyüyünce hepsinin yaptığı alana merakla bakıyordum ben. O yüzden her alandan bir şey yapmayı, birliktelikleri seviyorum. Burada da o geçişlerin, benim adıma ufuk açıcı olduğunu düşünüyorum. Çünkü başka türlü bir düşünce sistemi geliyor kafanıza. Atölyeye kapanıp kendi heykellerinizi yapmanın dışında. Evet, burada ben çok meditatif çalışıyorum ama o alanlarda başka türlü düşünme biçimi geliyor. Güneş nereden doğacak? Kim görecek? Hangi gölgeyi verecek? Biz Louis Vuitton Paris Global ile çalıştık. Bizim için cephe tasarlar mısın? dediklerinde Cephe tasarlamam, içine girilebilecek bir heykel yaparım size demiştim. Cephe çok yüzeysel ama ben heykel olsun, içine girilsin duygusuyla yaklaştım. Bir gün o binayı içinden çıkarsanız dış kabuk kalsa o, sergilenebilecek bir heykel olur. Çünkü mimari açıdan yaklaşarak değil, heykel olarak yaptım. Onlar da sonuçtan çok memnun. Dünyada ilk kez yaptıkları bir çalışma bu. Ankara'da doğmuşum ama altı aylıktan itibaren bütün hayatım 40 yaşına kadar Kuzguncuk'ta geçti. Kuzguncuk benim için kader gibiydi. Türkiye'nin en iyi mimarları, heykeltıraşları, ressamları orada. Can Yücel orada. Çok klişe gelebilir ama ben çok resim çizerdim ilkokuldan itibaren. Annem Git, biraz da sokakta oyna diye beni dışarı çıkarmaya çalışırmış. Resme meraklı olunca tabii atölyelerin açık kapılarından bir bakıyorsun, içeride bir adam şövalede resim yapıyor. En sonunda Gel bakalım, öyle bakmakla olmaz demeye başladılar. Ben gire çıka o atölyelerde herkesle tanıştım. Bir süre sonra o ressamlar, heykeltıraşlar İş var Seçkin, gel yardıma demeye başladı bana. 8-9 yaşından itibaren çıraklık yapmaya başladım. Ben yaz tatili diye bir şey bilmem hayatımda. Çok çalışmak isterdim onlarla. Bütün arkadaşlarım yaz tatiline giderdi, ben atölyeye giderdim. Atölyelerde çalışmayı çok severdim, o işlerden para da kazanmaya başladım. Güzel Sanatlar Lisesi de açılmıştı o yıllarda. Bana Gitmek ister misin? diye sordular. Bayıla bayıla isterim. Haftanın yedi günü sadece resim yapıyorsun, düşünsenize! Yetenek sınavına beni bütün Kuzguncuk hazırladı. Bir ressamdan desen dersi alıyorum, mimardan perspektif dersi alıyorum. Sınavı birincilikle kazandım. Güzel Sanatlar Lisesinde okudum. Ondan sonra üniversitede heykel okumak istedim. Haydi, Kuzguncuk beni yine hazırladı. Hepsi orada okuduğu için püf noktaları biliyordu. Bir tek heykel bölümünü yazdım, oraya da dereceyle girdim. Öyle başladı serüven. Benim çocukluktan itibaren acayip büyük hayallerim vardı. Annem de O kadar büyük hayal kurma, hayal kırıklığına uğrarsın derdi. Ben de ona Bedava değil mi? Niye en küçüğünü kurayım derdim. Lisede de yapmak istediğim şeyler vardı ilerisi ile ilgili. Hiçbir şey için geç kalmamalıyım, hayat boşa geçmemeli, diyordum. O deftere de yapmak istediklerimi yazmıştım. 21 yaşına geldiğimde kişisel sergimi açmış olmalıyım, 22 yaşımda bir yarışma kazanmalıyım diye giden bir liste. Yıllar sonra buldum listeyi Bir süre sonra da yaşlar bitmiş hedefler başlamış. Sonradan o listeye baktığımda hemen hemen o yaşlarda o hedeflere ulaşmışım. Bu liste böyle böyle 100 yaşına kadar gidiyor. Çok hayalim var çünkü. Bu iş benim hayatımın bütünü! İş değil. Hayatımı buna göre yapıyorum. Ben haftanın yedi günü buradayım. Pazar dahil atölyeye geliyorum. Evet, erken burada olmaya gayret gösteriyorum. Ustalardan o disiplini aldık. O kepenk her gün açılacak düşüncesini işlemişlerdi. Ben buraya işim olmasa da kitap okumaya geliyorum. O disiplini seviyorum. İnsanlar sanatçısın, çok bohem bir hayatın var zannediyorlar, ilham geldi mi yapıyoruz zannediyorlar. Ben de diyorum ki Kim acaba o sanatçılar? Ben haftanın yedi günü burada deli gibi çalışıyorum. Çünkü yapacak çok şey var. 100 yaşına kadar yaşasam bile zaman yetmeyebilir. En önemlisi disiplin. Bana insanlar Çok mütevazısın derler. Tek mütevazı olmayacağım yer o disiplin gerçekten. Sorumluluk ve disiplin konusunda mütevazı olmuyorum. Louis Vuitton gibi dünya markası ile çalıştık. Onların davranış biçimleri ve yaklaşımlarını görünce dünya markası olmanın şans olmadığını gördüm onlarda. Ben çalıştıkça motive oluyorum. Sergi görmekten, bakmaktan çok besleniyorum. Bir ustam Ne yapmayacağını bilmek için o kadar çok bakacaksın ki derdi. O yüzden bakmayı, görmeyi, gezmeyi severim. Çalışmak ve atölyede olmak beni besliyor. Ben bir iş yaparken o iş sırasında 10 tane daha iş çıkıyor. Durunca hiçbir şey yapamıyorum. Aynı yerde de duramam. Tatilde üç günden fazla aynı yerde kalamam. Ya atölyeyi özlerim ya da başka yere gitmek isterim. Bütün seyahatlerimi genellikle motosikletle yapıyorum. Avrupa'yı gezdim neredeyse motosikletle. Pandemi öncesi 12 ünlük seyahat yapmıştım. 12 günde 12 ayrı ülkeye geçtim. Üniversiteden itibaren soyut çalışmaya yöneldim. Hayatımda bir kere figüratif iş yaptım. O da üniversitenin birinci sınıfında yapmam gerekiyordu. O zamanlar kafamdaki şu idi ve hala da aynı duygunun peşindeyim aslında... Figüratif bir işin izleyici ile ilişki kurması daha kolay. Bakıyorsunuz tuvalin üzerinde ağlayan kadın varsa Burada üzüntü, hüzün var diyorsunuz. Benim sorum şuydu kendime, Birisi aynı duyguyu soyut bir işe bakarak yakalayabilir mi? Sen soyut bir işe bakıp 'Ne kadar duygusal bir iş' ya da 'İçimi çok burktu' diyebilir misin? O duyguyu yakalamak benim derdim. Bunu da ilk defa beş yıl önce ABD'de New York'ta bir sergide yakaladım. Orada Hipokondriyak diye bir sergi yaptım, hastalık hastası. Bende hastalık hastalığı vardı ve onun üzerine bir sergi yapmıştım. Açılış günü, dışarıda duruyorum. Keyfim yerinde. Galerici geldi dedi ki İzleyicilerden biri seni tanımak istiyor. Bir kadın çıktı dışarı, Amerikalı. Ağlıyordu. Geldi bana sarıldı. İyi misiniz? diye sordum. Aşağıda bir işiniz var duvarda. Onun karşısına geçtim. Yaklaşık yarım saat karşısında durdum ve niye olduğunu bilmeden ağlamaya başladım. Bendeki duygusundan dolayı size sarılmak istedim dedi. İlk defa orada başardım bunu. Ben ilk başta kendim için yapıyorum. Sanatla uğraşmazsam yüksek ihtimalle akıl hastası filan olurdum diye düşünüyorum. Önce kendimi tedavi için uğraşıyorum. Sonrası tabii bütün insanlık için. Bunu alıp dışarıya bir sergi yaptığınız zaman, o kendi özgürlük alanını yaratıyor. Dediğim gibi onunla ağlayan oluyor, bağ kuran oluyor. Artık o kendi özgürlüğüne kavuşuyor. İş, senden bağımsız dünyayı dolaşıyor. Sanatsız bir dünya aklımın ucundan geçmiyor. Tek mütevazı olmayacağım yer o disiplin gerçekten. Louis Vuitton gibi dünya markası ile çalıştık. Onların davranış biçimleri ve yaklaşımlarını görünce dünya markası olmanın şans olmadığını gördüm onlarda. Ruhsal ve bedensel sağlık üzerine bir otel için yaptım bu çalışmayı. Mevlana'nın eteğinin dönüşünden bir form tasarladım. Heykellerin içine girme duygusunu seviyorum. Maldivler'deki heykelin içinden adaya çıkıyorsunuz. Şöyle anlatmaya çalışayım... O adaya, otele, ruhsallığını orada toparlamak üzere bir benlikle geliyorsun. Ama o benliğini geride bırakıp o heykelin içinden geçtikten sonra yeni bir benlikle oraya girmiş oluyorsun. Evet, 6-7 yıldır kişisel sergi açmamıştım Türkiye'de. Antik kentleri çok seviyorum. Gezmediğim antik kent kalmadı diyebilirim ülkemizde. Şimdi, Türkiye'nin çok sevdiğim ve önem verdiğim üç antik kentinde aynı anda açılacak bir sergi hazırlığındayım. Yüksek ihtimalle mayıs ayında açılacak ama aralık ayında tanıtımını yapacağız. Afrodisias çünkü dünyanın ilk heykeltıraşlık okulu oradaydı. O nedenle benim için çok önemi var. Diğer kentler de Leodikya ve Pamukkale. Bu üç kent arasında tur olacak. Altı sekiz ay sürecek bir sergi olması planlanıyor. Ben, hayatta olmayan sanatçıların işine baktığım zaman onların hayatını çok merak ederim. Beni heyecanlandıran bir işse hemen sanatçının geçmişini incelerim. Hayatları beni çok etkiler. O yüzden biri eserime baktığında takılsın, beni merak etsin, Bu adam ne yapmış? desin isterim. Aslında çok ilginç. Çin sanki benim vatanım gibi oldu. Orada acayip meşhur oldum. Bundan 7-8 sene önce Şangay'da bir sanat fuarı oldu. İşlerinizi koyar mısınız? diye bir davet gelmişti bana. Ben de oraya eserlerimi götürdüm. Çin Ulusal Müzesi de işlerimi satın aldı. Sonra aradan bir beş sene geçti. Pandemiden önceki sene çok önemli bir tasarım fuarı vardı yine Şangay'da. Oranın girişine 10 metrelik iş istediler, tasarımsal işler de istediler. Bir baktım yanında Zaha Hadid var. Dünyanın en önemli tasarım fuarlarından biri. İki tane ödül veriliyormuş. Birini Zaha Hadid'e verdiler birini bana. Ertesi gün billboardlarda benim fotoğraflarım vardı. Yolda yürürken herkes beni gösterip fotoğraf çektirmek istiyordu. Çin öyle kendiliğinden gelişti. Pandemi olmasaydı çalışmalar yapacaktık. Herhalde hayatımda Şangay'da çektirdiğim kadar fotoğraf çektirmemişimdir. Sıklıkla Heykellerinizde siyah, mavi, kırmızı, beyaz var. Neden başka renk yok? diye soruyorlar. Bilmiyorum diyorum, hakikaten bilmiyorum. O kadar doğal olarak gelişiyor ki her şey. Üniversitede mesela rockçı gençlik olarak metal dinliyoruz, simsiyah giyiniyoruz. Başka renk olamaz hayatımızda filan diyoruz. Heykellerimi siyaha boyuyordum. Bir gün Beyoğlu'nda yürüyordum. Vitrinde mavi tişört gördüm. Mavinin tonuna bayıldım. Bir yandan da Rockçı mavi giyer mi? konusu var ama aldım o tişörtü ertesi günden itibaren giydim ve ondan sonra eserlerimi maviye boyamaya başladım. Hayatımın çok sakin bir dönemi vardı. Bir iki senemi hakikaten ermiş gibi geçirdim. Heykellerimin hepsini beyaza boyadım. Bu renk sorusu çok gelince, bir konferansta Hayatımda hiç yapmayacağım bir renge boyayacağım bir heykelimi ve duygusunu merak ediyorum dedim. Bendeki etkisini hissedeyim diye. Öyle bir renge boyadım ki mosmor. Bir daha da boyamam hakikaten. Bazıları çok beğendi. Biri aldı hatta bir daha o renkten yapmam diye. Yapmam da. Güzel ama ben değilim o renk.. Liseden itibaren Mevlana'ya meraklıydım. Mevlevihane'ye giderdik, dönerdik. Onu da bilmiyorum. Ama Neyzen Tevfik, bizim akrabamızmış. Ben bir gün onun fotoğrafını buldum evde. Anneme sormuştum. Okumaya, araştırmaya başladım. Sonra da ney çalmaya. Merak ettikçe, okudukça Mevlana'nın felsefesini çok sevdim tabii ki. Mesnevi'de birden bütüne sözü çok hoşuma gitti. İki şekilde bunu kullanmaya başladım. Bir üretim biçimi olarak ve mental olarak. Bütün işlerim doğallığıyla çıkar. Sergilerin konusu genellikle benim kendi içsel dertlerim. Toplumsal dertlerden çok içsel dertler. Ama içsel dertleri açmaya başladığın zaman görüyorsun ki toplumun sende yarattığı etkiler, bu içsel derde yol açıyor. Mutlaka benim şu anda dert edindiğim belki çok kişisel bir konu bile dünyanın bir yerinde bir kişinin daha derdi olabilir. Ki öyle olduğunu düşünüyorum. Kelebek etkisi gibi... Bu derdi bitirmeye başladığın zaman birden bütüne doğru gidiyorsun. Bütün çok önemli. Bir, daha da önemli. İşlerimde katmanların her biri birer birim eleman, hepsi bir araya gelince bütünü oluşturuyor. Ruhuma soruyorum soruyu. Birçok NFT yapan firma bana geldi, düşünmediğimi söyledim. Oradaki duygum da şöyle; şu an için bana çok para odaklı imiş gibi geliyor. Bakıyorum, bu bir sanatçının çıkardığı üretim biçimi değil. Eskiden sürrealizm, kübizm çıkmış. Onlar bir sanatçının çıkardığı, kafayı sanat üzerine yorduğu, tamamen sanat camiasından gelen akımlar. NFT öyle değil. Falancanın NFT'si şu kadar milyon dolara satıldı diye geliyor. Ama NFT'yi daha iyi anlayıp Bu aslında sanal ortamda bir şey yaratmak. Bunu kendi işimle acaba nasıl kullanabilirim? Bir deneyeyim, merak ettim duygusunu hissedersem bir gün yaparım. İçime sindiği gün yaparım. Sırf yapmış olmak için yapmam. Benim derdim, sanatım, heykelim!"} {"url": "https://www.ithafsanat.com/eski-televizyoncular-youtubeda-para-ediyor/", "text": "Türkiye'de ilk televizyon yayınının yapıldığı yıl; 1968. Bildiğimiz televizyonun sonuna gelmişken YouTube'un ona alternatif olabileceğini kitlelere hatırlatan kanal; 196sekiz. Armağan Çağlayan'ın, adını Türkiye'ye televizyonun geldiği yıldan esinle koyduğu kanalı, 14 Şubat 2020'de yayına başladı. Art arda yayınladığı röportajlarla dikkatleri üzerine çekmesi uzun sürmedi. Zaten Popstar'dan bu yana ekrana ne getirse izlenen, ne yapsa konuşulan Çağlayan, bu kez mecra değiştirmiş; konvansiyonel televizyondan uzaklaşıp sosyal medya yayıncılığına geçmişti. Bu da her hafta yaptığı röportajlarla adının gündemden düşmemesine yeterdi. Cumhurbaşkanlığı Sözcüsü İbrahim Kalın'dan İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu'na, sosyal medya fenomeni Mika Can Raun'dan Roman şarkıcı ve tasarımcı Kobra Murat'a, gazeteci Ayşenur Arslan'dan oyuncu Nilgün Belgün'e, internet ünlüsü ve şarkıcı Selin Ciğerci'den oyuncu-şarkıcı Ayta Sözeri'ye... Politika, sanat, magazin, medya dünyasından çok zengin konuk yelpazesiyle Gör Beni, her perşembe merakla beklenir oldu. Sadece izleyici değil, magazin ve haber siteleri tarafından da... Çağlayan, Gör Beni ile eş zamanlı başlayan Güncelde, gündeme dair konuklarla söyleşti. Uçuk Kaçık Masallarda, Türkiye'nin yakın tarihinden ilginç olayların mini belgesellerini hazırlamaya; O vs Oda, bir konuda iki zıt kutbu konuşturmaya; Anemnesiste psikolog ve psikaytristlerin ilginç hikayelerini anlattırmaya başladı. Dur Bi Dinle ise, belli bir saygınlığa ulaşmış sanatçı, gazeteci ve yazarların Google'daki bilgileriyle hazırlanan hayat hikayelerini, konukla birlikte izleyip yanlış bilgileri düzelten bir program. Instagram hesabı AÇBAKK ise, takipçileriyle seçtiği kitapları paylaşıyor. Sadece kendi merak ettiklerimi soruyorum diye başlayan Gör Beni röportajlarına başlarken sadece ilk soruyu biliyor. Gerisini çekim sırasında, izleyiciyle birlikte öğreniyor. Yaptığı işlerin bu kadar takip edilmesini Sosyal medyada 'eski Türkiye' izleyicisi var. Bizim gibi eski televizyoncular orada para ediyor. Bu, iletişim sosyologları tarafından da incelenmeli diye yorumluyor. Yarattığı farkla, Mediacat dergisinin En Yaratıcı 50 listesine girdi. İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi mezunu avukat Armağan Çağlayan, uluslararası ilişkiler masterı ve işletme doktorasından sonra açık öğretimde sosyoloji ve aşçılık eğitimleri alan; yaratıcı fikirlerin peşinden koşan, okuma tutkunu bir kültür insanı. Fark yaratan işlerini, kendisiyle konuştuk."} {"url": "https://www.ithafsanat.com/essiz-topkapi-sarayi-bilinmeyen-fotograflariyla-karsinizda/", "text": "Topkapı Sarayı, kültürel zenginliğimizin en değerli hazinelerinden biri... Güçlü bir imparatorluğun idare merkezi olmasının yanı sıra özellikle 16. yüzyılda Doğu sanatı için referans noktası olarak görüldüğü için daha da büyük önem kazanıyor. İstanbulzade Muhammed Kutsal ve Muhammed Fatih Köksal tarafından hazırlanan Sultan'ın Albümünden Topkapı Sarayı'nın Dünü ve Bugünü adlı kitap, fotoğraf makinesinin icadından kısa bir süre sonra hem Saray'da hem de İstanbul'un çeşitli semtlerinde çekilen kareleri barındırıyor, dönemin sanat eserlerine ışık tutuyor. Arnica Yönetim Kurulu Başkanı Senur Akın Biçer'in okuyucuya ulaşmasına destek sağlamasının yanı sıra çizdiği desenlerle de katkı koyduğu kitap, geleneksel sanatlara meraklı olanlar için önemli bir ihtiyaca cevap veriyor. İş dünyasındaki başarılarının yanı sıra Japon resim sanatı sumi-e ve geleneksel Türk el sanatlarına yönelik ilgisiyle bilinen Arnica Yönetim Kurulu Başkanı Senur Akın Biçer'in yaptığı çizimler de bu kitapta yer alıyor. Sanatın duyguları ifade etme ve kendini anlama yolculuğu açısından kişisel birçok noktaya ışık tuttuğuna dikkat çeken Arnica Yönetim Kurulu Başkanı Senur Akın Biçer, Aynı zamanda sanat toplum için ayna görevi görüyor. Yüzlerce yıldan süzülüp gelen emek ve bakış açısı, sanatçının imbiğinden geçerek paha biçilmez bir altın damlası şeklinde tarihe not olarak düşüyor. Arnica Ailesi olarak ülkemiz sanatının geçmişle bağlarını güçlendirmek için sanatseverler tarafından da hak ettiği ilgiyi göreceğine inancımızın tam olduğu bu kitabı, her yönden desteklemiş olmanın mutluluğunu yaşıyoruz diyor. Bir kısmı aile albümünde yer alan fotoğrafları kitapta sunan İstanbulzade Muhammed Kutsal, bu kente duyduğu sevgi nedeniyle adının başına İstanbul'un oğlu anlamına gelen İstanbulzade kelimesini eklediğini belirtiyor. Kitapta bulunan 100'ü aşkın fotoğrafın her birinin belge değerinde olduğuna işaret eden Kutsal, görsellerin etrafını çerçeveleyen süslemelerin Saray'ın mimari yapılarındaki kalem işi, geleneksel çini sanatı, metal işi süslemelerden esinlenilerek yeni bir yorumla hazırlandığını belirtiyor. Ayrıca 16. yüzyıl İznik çinilerinin çizimlerini eklediklerini söyleyen Kutsal, bu alandaki çalışmalarına devam edeceğini belirterek Bu süreçte destek olan herkese çok teşekkür ederim. Özellikle kitabımızı destekleyen kıymetli Senur Hanım'a şükranlarımı sunarım diyor."} {"url": "https://www.ithafsanat.com/estetik-deneyim-ve-sanat-iliskisini-merak-edenlere/", "text": "VakıfBank Kültür Yayınları, Amerikalı düşünür John Dewey'in yazdığı Deneyim Olarak Sanat isimli kitabı yayınladı. Yazar, çalışmasında estetik deneyim ve sanat ilişkisinin süreklilik içinde yeniden inşa ve ifade oluşuna odaklanıyor. VBKY, hem pragmatist-naturalist geleneğin önemli bir temsilcisi olarak hem de deneyim metafiziği olarak adlandırılan felsefesi ile 20'nci yüzyılın etkili filozoflarından biri olan John Dewey'in ilk kez 1934'te basılan eserini, Nur Küçük'ün çevirisiyle okurla buluşturdu. Felsefe, eğitim ve siyaset alanlarında pek çok eser vererek farklı disiplinlerde eleştirel bir bakış açısı sunan yazar, Felsefede Yeniden İnşa (1920) ve Deneyim ve Doğa (1925) isimli eserlerinin ardından kaleme aldığı Deneyim Olarak Sanat'ta (1934) insanın dünya ile ilişkisindeki tüm deneyim olanaklarını kapsayan estetik deneyim nosyonunun derinlemesine bir değerlendirmesini sunuyor. Eğitim felsefesi ile ilgili çalışmalarıyla da tanınan John Dewey, estetikle ilgili düşüncelerini ele aldığı bu eserinde, deneyimi sadece doğa yerine, doğayı da kapsayacak şekilde kültür ile özdeşleştirerek yorumluyor. Estetik deneyimin gerçek doğasına dair ipucu elde etmek için kaba bir deneyim bile, şayet gerçek bir deneyimse, diğer deneyim tarzlarından ayrı tutulan bir nesneden daha uygundur. Bu ipucunu izleyerek sanat eserinin gündelik haz veren şeylerde karakteristik olarak değerli olanı nasıl geliştirip vurguladığını keşfedebiliriz diyen Dewey, sanatı, insanın dünya ile dolayımsız etkileşiminin, dünya ile iç içe geçmişliğinin ve bu etkileşimde ortaya çıkan anlam ve değerin yegane dışavurumu olarak tanımlıyor. Yazarın temel kavram ve kabullerini yansıtan en önemli eseri olarak görülen ve 21'inci yüzyılda pek çok düşünürü etkisi altına alan Deneyim Olarak Sanat, estetik deneyim ve sanat ilişkisinin süreklilik içinde yeniden inşa ve ifade oluşuna odaklanıyor. Kitap, Canlı Varlık, Canlı Varlık ve 'Ulvi Şeyler', Bir Deneyime Sahip Olmak, İfade Edimi, İfade Edici Nesne, Töz ve Form, Formun Doğal Tarihi, Enerjilerin Organizasyonu, Sanatların Ortak Tözü, Sanatların Çeşit Tözü, İnsanın Katkısı, Felsefenin Zorlu Görevi, Eleştiri ve Algı ile Sanat ve Uygarlık başlıklı 14 bölümden oluşuyor. Kitap, mimari, heykel, resim, müzik ve edebiyat gibi tüm sanatların biçimsel yapısı ve karakteristik etkileri üzerine yazılan ve uluslararası alanda kabul gören en seçkin eserler arasında yer alıyor."} {"url": "https://www.ithafsanat.com/evlere-sigmayan-sessiz-bir-ciglik/", "text": "Çok yönlü ve sanatçı kişiliğiyle tanınan Burcu Yılmaz'dan, dış dünyanın belirsizlikleri ve bilinmezliklerine karşı görsel bir manifesto: Evden Çıktığımda. 2019 Tudem Edebiyat Ödülleri'nde ikincilik ödülüne değer görülen bu sessiz kitap, her yaştan okurunu, kendi güvenli alanının dışına çıkıp günlük yaşamın tekinsizliğiyle yüzleşmek zorunda kalan bir çocuğun gündüz düşlerine ortak ediyor. Belirli şeylere karşı istemsizce geliştirilen endişe ve korkuların kişiye özel olmadığına ve pek çok insanın bu hislerle kuşatılabileceğine vurgu yapan eser, duygu dünyamızı olumsuz etkileyen durumlardan arınmanın yolunun empati kurabilmekten geçtiğini hatırlatıyor. Peki ya dışarıdaki yaşam? Gökyüzünü saran bulutlar, ağaçların dallarına konan kuşlar, parkları dolduran çocuklar. Dışarıdaki hayat evdekinden farklı akıyor; hayaller, umutlar, hevesler farklı anlamlar kazanıyor. Burcu Yılmaz'ın, tek bir sözcük dahi kullanmadan resimlerle ilmek ilmek dokuduğu Evden Çıktığımda, Grimm Kardeşler'in Hansel ve Gretel'ine saygı duruşunda bulunan, tekrar okumalarda bambaşka keşifler yaşatan, çok katmanlı bir görsel anlatı sunuyor. İçine kapanık, dış dünyaya karışmaktan ürken bir çocuğun duygularını çizgiler eşliğinde öyküleştiren kitap, korkularla yüzleşme ve cesaretini toplama hususlarında okurlara önemli paylaşımlarda bulunuyor. Sanatçının resimlerinde hayat bulan sessiz sözcükler, duygularının ipini çeken endişeli ama bir o kadar da özgür ruhlu bireylerin, kendilerini gerçekleştirme serüvenlerine kılavuzluk ediyor. Evden Çıktığımda, atılması gereken cesur adımları ve deneyimlenmesi gereken gerçeklikleri dev bir düşünce bulutu altında topluyor, göğe salıyor; ruhumuzu kemiren ve adımlarımızı geri geri çeken tüm karamsarlıkları bertaraf ediyor. Hayatın getirdikleri ve götürdüklerine dair farkındalığımızı artırıyor."} {"url": "https://www.ithafsanat.com/fabrikayla-degisen-dunya-dunyayla-degisen-fabrika/", "text": "Boğaz'ın bir köşesinden 200 yılı aşkın süredir hem İstanbul'un dönüşümüne tanıklık eden hem de bu dönüşüme paralel sokak sokak değişen, bina bina eklenen mimari bir organizmanın içinde, Beykoz Kunduradayız. Bugünlerde sinema ve dizi sektörünün gözde platolarından biri olan bu tarihi tesisin zaman ve yaşam ritmi de buraya özgü. Bu kez, tam da rehberli turların başladığı günlerde Beykoz ilçesinin sosyokültürel ve ekonomik yapısının gelişmesinde önemli rol oynayan fabrika ve fabrikanın dokunup dönüştürdüğü yaşamlarla ilgili daha detaylı bilgi almak için ziyaret ediyoruz sergiyi. Yıllar evvel işçilerin mesaiye başlarken kullandığı kart basma makinesinde kartlarımızı basarak başlıyoruz biz de sergi deneyimimize. Yine çok şanslıyız, çünkü rehberimiz Beykoz Kundura Proje Koordinatörü Süreyya Topaloğlu. O da çok şanslı olduğunu düşünüyor. Zira koruma konusunda uzman bir mimar olarak özgün hali, dokusu korunarak yaşatılan, dönüştürülen bir alanda ve zamanla işlevini yitirerek kullanılmaz hale gelen tarihi bir endüstriyel yapının, çağdaş sanat ve kültür merkezine dönüştürülmesini hedefleyen bir projede görev alıyor. Gerçekten de sergi deneyimi kuantum zıplamalarıyla dolu bir zaman yolculuğuna çıkarıyor sanki bizi. Üretim faaliyetlerinin devam ettiği dönemdeki fabrikayı ve çevresindeki yaşamı, resimler, belgeler, makineler vasıtasıyla keşfederken bir yandan da o fotoğraflardaki ustabaşılar, eğitim şefleri, hemşireler, işçiler, alana yerleştirilmiş ekranlarda 40-50 yaş almış halleriyle, o günleri yad ederken karşımıza çıkıveriyor. Sergide fabrikadan kalan makineler, belgeler, afişler, malzemeler, eski çalışanlar ve ailelerinin bağışladığı fotoğraflar, objeler hatta ayakkabılar bu video söyleşilerle anlam kazanıyor, ziyaretçinin zihninde yeniden hayat buluyor sanki. Kundura Hafıza'nın arşivindeki yaklaşık iki bine yakın yazılı ve görsel belgeden alınan seçki, döneme şahitlik eden 200'ü aşkın kişiyle yapılan söyleşiler ve bu anlatıların yer aldığı videolar rehberliğinde iş gücü, üretim, eğitim, zaman, şehir gibi temalar üzerinden bütüncül bir kurguya dönüşüyor. Alanın girişinde, fabrikadan çıkan nihai ürünlerden örneklerin sergilendiği Arasta isimli vitrinli bölüm bulunuyor. Arasta, üretimin sürdüğü günlerde fabrikadaki satış mağazasının adı. Çoğu fabrika çalışanlarının ailelerinden hediye olan ve orta yaşlarına gelmiş her okuyucunun hatırlayacağı Sümerbank marka ayakkabıların, cüzdanların zarafeti ve dayanıklılığa hayran kalmamak mümkün değil. Ama özellikle bir çift siyah beyaz kösele ayakkabı hepimizin dikkatini çekiyor. Bu ayakkabıların hikayesi bile fabrikayla çalışanları arasındaki manevi bağı, tesisin burada yaşayanların hayatını nasıl değiştirip dönüştürdüğünü anlamak için yeterli. Topaloğlu şöyle anlatıyor bu göz alıcı pabuçların öyküsünü: Fabrikaya çocukken giren ve 50 yıl burada çalışan Ömer Hulusi Özki, kendisi için tasarlayıp yapmış bu ayakkabıları. Çalışmaya başladığı günden itibaren kendini o kadar geliştiriyor ki yurt dışına staja gönderiliyor ve dönünce fabrikada eğitimler veriyor. Serginin devamında geliştirdiği tekniklere ve tasarımlara dair özel çizimleri de var. Fabrikanın aileden biri hatta aile gibi hissedilmesinin bir diğer kanıtı ise bu ayakkabıların, Özki'nin kızı tarafından fabrika sergisine hediye edilmesi. Nitekim sergi boyunca dinlediğimiz anlatılarda da Biz bir Sümerbank ailesiydik ifadesi sık sık çarpıyor kulağa. Beri yandan Cumhuriyet döneminin ilk endüstriyel atılımı Sümerbank ve toplumsal kalkınma ideolojisinin ötesinde sergi, ilçenin tarihini, toplumsal yapısını okumak için de önemli bir fırsat sunuyor. Hafta sonları fabrikanın iskelesinden vapura binip şehre inen işçiler, dört gözle akşam paydos düdüğü ile işçilerin alışverişe çıkmasını bekleyen esnaf, ağırlıklı olarak fabrikanın dikiş atölyelerinde çalışan kadın işçilerin molalardaki sohbetlerine dair fotoğraflar, hatıralar döneme ışık tutar nitelikte. Sergi deneyimi sırasında bir yandan ham derinin işlenmesinden ökçenin takılmasına ayakkabı üretiminin tüm aşamalarını, süreci ve ait oldukları dönemi yansıtan makineler üzerinden takip ederken diğer yandan zamanında Türkiye'nin ayakkabı fabrikasında çalışanların sınıfsal gelişim sürecine de tanıklık ediyoruz. Fabrikadaki toplumsal yaşam için milat Deri-İş Sendikasının kurulması sayılıyor. Kazlıçeşme'de tabakhane işçilerinin sendikalaşma faaliyetleriyle paralel olarak 1948'de Beykoz Kundura Fabrikasında da Deri-İş Sendikası kuruluyor. Fabrikada kreşin açılması, şanı tüm İstanbul'a yayılan toplu sünnet törenleri ve işçilerin ev sahibi olması amacıyla iki etapta inşa edilen lojmanlar hem ilçenin fiziksel çehresini değiştiriyor hem de çalışanların ve hatta ailelerinin ve sonraki kuşakların hayatını etkileyecek kalıcı izler oluşturuyor. O kreşte büyüyen çocuklar, bugün sergimizi ziyaret ettiğinde anlattıklarıyla, karanlıkta kalan fabrika tarihinin bazı bölümlerinin aydınlanmasını sağlıyorlar. Bir mekanla ilgili çalışırken daha önce yaşamış kişilerden burasını dinlemek, bizim de mekana ve işimize başka türlü bağlanmamıza yol açıyor diyor Topaloğlu. Serginin konumlandığı mekan da yıllar içinde büyüyüp genişleyen ve bugün 183 dönüm araziye yayılan Beykoz Kundura kompleksi içinde özel bir yere sahip. Sümerbank zamanında ayakkabıların şekillerini uzun süre korumaları amacıyla yapılan ahşap kalıpların üretildiği Marangozhane, 19. yüzyılda Kağıt Fabrikasının bir bölümü olarak inşa edilmiş aslında. Bu binaya yayılan sergi alanı üç ana bölümden oluşuyor: Fabrikaya Sığan Dünya'nın bütün tarihini kapsayan ana sergi alanı, ayakkabı üretiminin devam ettiği günlerden faaliyetlerin tanıtıldığı siyah beyaz filmin gösterildiği, yüzlerce kalıbın ve Sümerbank marka ayakkabı modellerinin sergilendiği fırın bölümü kalıpların yapımında kullanılan kütükler, bu bölümde kurutuluyormuş- ve sergiyi ziyaret eden miniklere yönelik yaratıcı atölyelerin düzenlendiği, zamanında üretim amirinin odası olarak kullanılan alan. Boğaz'a sırtını dayamış Beykoz Kundura'nın atölye bölümünde incelediğimiz maketinde bile hissedilen heybetinden etkilenerek alanın diğer kısımlarını başka bir gün ziyaret etmek üzere binadan ayrılıyoruz. Zamanında ta karşıdan, Tarabya'dan bile duyulan hatta otelin yabancı misafirlerini uyandırdığı için şikayet konusu olan düdük sesini biz de bir an duyar gibi oluyoruz. Zaten saat de mesai bitimini gösteriyor artık."} {"url": "https://www.ithafsanat.com/fars-ve-turk-edebiyatlarinda-bir-ask-hikayesi-varka-ile-gulsah/", "text": "Tarihsel süreçte edebiyatın en renkli konularından biri de aşk hikayeleri hiç kuşkusuz. Yıllarca sözlü, yazılı ve görsel sanatlara konu olan bu alanda genellikle Ferhat ile Şirin, Leyla ile Mecnun, Aslı ile Kerem, Yusuf ile Züleyha'nın aşkları dillere destandır. Sizlere bu isimlerin dışında, konusu 7. yüzyıla dayanan bir aşk hikayesini anlatmak istiyorum... Varka ile Gülşah'ın hikayesini.. Yazma nüshası bilinen ilk Varka ile Gülşah, Sultan Gazneli Mahmud (998-1030) adına Ayyuki tarafından Farsça yazılmıştır. Eserler doğdukları yüzyılların ve coğrafyaların dışında farklı dönemlerde yeni nüshalarla oluşturulabilir. Yazma eserin günümüzde resimli nüshası da İstanbul Topkapı Sarayı Kütüphanesi Hazine 841 numara ile kayıtlı bulunuyor. Sarayda korunan eserin varaklarında Sultan II. Bayezid'in mührü var. 13. yüzyıla tarihlenen bu eserin, Anadolu Selçuklu Devleti döneminde Abdülmü'min el-Hoyi adlı nakkaş tarafından Konya'da sipariş üzerine resimlendirildiği düşünülmektedir. Farsça kaleme alınan nüshada, 71 minyatür bulunmaktadır. Bu tasvirler Anadolu Selçuklu dönemine ait resimlendirilmiş aşk konulu ilk edebi yazma eser olması bakımından önemlidir. Hikaye Hz. Muhammed'in yaşadığı dönemde Mekke'de geçmektedir. Bu coğrafyada Beni Şeybe adında bir kabilenin Hilal ve Hümam adında iki reisi bulunmaktadır. Hilal'in Gülşah adında bir kızı, Hümam'ın da Varka adında bir oğlu olur. Birlikte büyüyen iki çocuk, gençlik dönemlerinde aşık olurlar. Herkesin tanık olduğu bu aşk hikayesinin evlilikle sonuçlanacağı beklenir. Nitekim öyle olur. Düğün dernek kurulur, her şey yolunda gidiyor derken, başka bir kabile reisi Beni Amr güzelliği dillere destan Gülşah'ı düğün gecesinde kaçırır. İki kabile arasında çok büyük savaş çıkar. Varka, Gülşah'ın peşinde günlerce iz sürer ve tutsak edildiği çadırdan onu kaçırır. Bu kaçış çok uzun sürmez. Beni Amr, bu sefer iki aşığı birden yakalar ve beraber tutsak eder. Tutsaklığın hırçınlığı ile deliye dönen iki aşık, bir gece ellerindeki bağları çözüp Beni Amr'ı öldürür. Artık özgür olduklarını düşünen gençler, kendi kabileleri Beni Seybe'ye dönerler. Evlilik arifesinde olumsuzlukların birbiri ardına sıralandığı dönemde gençler, bu sefer de Varka'nın babasının savaş esnasında öldüğü haberini alır. Gülşah'ın ailesi kimsesiz kalan ve fakirleşen Varka'ya kızlarını vermek istemez. Varka derdini dayısının çözeceğini umut ederek yola çıkar. Yemen'e vardığında dayısının Melik Anter tarafından tutsak edildiği haberini alır. Büyük kahramanlıkla dayısını kurtarır, onu tutsak eden Melik Anter'i de öldürür. Varka, Yemen'de dayısını kurtarırken bu sırada Şam Sultan'ı Melik Muhsin, tacirlerden ve seyyahlardan Mekke'de yaşayan güzeller güzeli Gülşah'ın haberini alır, onunla evlenmek istediğini aileye belirtir. Gülşah'ın ailesi Melik Muhsin'e kızlarını verir, şehre gelen Varka'ya ise Gülşah'ın öldüğünü söyleyerek artık ondan vazgeçmesi gerektiğini anlatırlar. Gülşah artık kocası olan Melik Muhsin'e günlerce ağlar. Varka adında sevdiği olduğunu söyler, onunla asla olamayacağını belirtir. Bu sırada Varka, Gülşah'ın ailesinin yalan söylediğini anlar ve Şam'a doğru Gülşah'ı bulmak için yola çıkar. Günlerce aç susuz kalan Varka, çöllerde ölmeyi beklerken tesadüf odur ki Gülşah'ın kocası Melik Muhsin ve arkadaşları tarafından kurtarılıp saraya getirilir. Gülşah'ın sarayına geldiğini anlayan Varka, iyileştikten sonra saraydan ayrılır ve dönüş yolculuğunda kahrından vefat eder. Varka'nın ölüm haberini alan Gülşah, mezarı başına gider ve orada intihar eder. Yazımızın başında bu aşk hikayesinin Hz. Peygamber döneminde yaşandığını söylemiştik. İki aşığın hikayesini duyan Hz. Peygamber, savaş yolu güzergahındaki mezarlarını ziyaret eder. Yanındaki halifelerden bu iki sevgili için ömürlerinden yıl bağışlamalarını ister. Özet olarak Arap edebiyatının sözlü geleneğinde ortaya çıkan Varka ile Gülşah hikayesi 11. yüzyılda İranlı şair Ayyuki'nin yetkin kaleminde Fars edebiyatının en eski aşk mesnevisi olma vasfını kazanmıştır. 13. yüzyıl Orta Çağ Anadolu coğrafyasına, Azerbaycan'ın Hoy şehrinden gelen usta nakkaş Abdülmü'min El Hoyi fırçasında resimli olarak hayat bulmuştur. Selçuklular devrinde başlayan uzun aşk yolcuğu, Osmanlı saray kitaplığında nihayet bulmuştur. Yusuf Öz, Varka ve Gülşah, Tdv İslam Ansiklopedisi."} {"url": "https://www.ithafsanat.com/feyhaman-duran-iki-dunya-arasinda/", "text": "Feyhaman Duran, Çağdaş Türk Resminin gelişim süreci içerisindeki önemli aşamalardan birini oluşturan 1914 Kuşağı'nın kişiliğini ön plana çıkaran temsilcilerindendir. 17 Eylül 1886 tarihinde İstanbul Kadıköy'de, doğan sanatçı, 1908 yılında Galatasaray Sultanisi'ni bitirdi. 1910 yılında Abbas Halim Paşa, sanatçının yeteneğini fark ederek aile bireylerinin portrelerini ısmarladı ve sonunda Feyhaman'ı aynı yıl resim eğitimi için Paris'e yolladı. Feyhaman, Academie Julian'da, dinsel ve tarihsel konuların yanı sıra natürmort ve portrelere ağırlık veren, akademik bir ressam olan Jean-Paul Laurens (1838-1921) ile oğlu Paul Albert Laurens atölyelerinde; Ecole des Beaux-Arts'da Fernand Cormon (1845-1924) atölyesinde ve Arts Decoratif'te eğitim aldı. 1925 yılında kendisi gibi ressam ve hattat olan Güzin Hanım ile yaptığı evlilik bir ömür boyu sürmüştür. Feyhaman ve Güzin Duran, 1943-47 yılları arasında Topkapı Sarayı Müzesi'nde sık sık çalışmalar yaptılar. Savaş sırasında müze koleksiyonunun bir bölümü Niğde'ye taşınmıştı ve müzeye ziyaretçi alınmıyordu. İzin alarak sarayda çalışma olanağı bulan Feyhaman ile eşi, bu sakin ortamdan yararlandı; Feyhaman sarayın içi ve dışından çeşitli görünümleri tuvaline geçirirken, Güzin Hanım da suluboya karagöz figürleri çalışıyordu. Güzel Sanatlar Akademisi'nde atölye şefi olarak çok sayıda öğrenci yetiştiren sanatçının tüm yaşamı, resimden ve çok sevdiği eşi Güzin Hanım'dan oluşmuştu; işinden arta kalan zamanı evinde eşiyle ve resim yaparak değerlendiriyor, bu arada lisede resim öğretmeni olan Güzin Hanım'ın pek çok resmini yapıyordu. Yaşamının son iki yılında görme yetersizliği nedeniyle resim yapamayan sanatçı, 6 Mayıs 1970 tarihinde yaşama veda etti. Duran, tüm yaşamı boyunca Doğu ile Batı'yı aynı anda deneyimlemesinin etkilerini eserlerine yansıtmış bir sanatçıydı. Cumhuriyet Türkiyesi'nde portrelere duyulan ihtiyaçtan dolayı en çok bu alandaki işleriyle anılan sanatçı aynı zamanda natürmort, peyzaj gibi farklı türlerde de aynı üretkenlikte eser verdi. 2017 yılında gerçekleştirilen, Sabancı Üniversitesi Sakıp Sabancı Müzesi'nin, ev sahipliği yaptığı Feyhaman Duran. İki Dünya Arasında isimli sergi, sanatçının, Osmanlı İmparatorluğu'ndan Cumhuriyet'e geçiş sürecinin izlerini yansıtan sanat pratiğinin izinde söz konusu dönemin tüm çatışma ve gelişmelerini gözler önüne seriyordu. Sergi, çöküş yıllarını yaşayan bir imparatorluktan, sanat dünyasının beşiği Paris'e giden, sonrasında yurda gelişinde ise kendini keskin bir dönüşümün ortasında bulan Duran'ın, bu yolculuklarının, sanatını nasıl şekillendirdiğini yansıtıyordu."} {"url": "https://www.ithafsanat.com/filenin-sultanlari-sebat-belgeselinin-galasi-yapildi/", "text": "AXA Sigorta ve Türkiye Voleybol Federasyonu'nun hayata geçirdiği ve Türkiye Kadın Milli Voleybol Takımı'nın olimpiyatlara uzanan başarı yolculuğu ve temsil ettiği değerleri anlatan 'Filenin Sultanları: Sebat' Belgeseli'nin galası Zorlu PSM'de yapıldı. AXA Sigorta'nın değerler ortağı Türkiye Voleybol Federasyonu ile birlikte hazırladığı Filenin Sultanları: Sebat belgeselinin galası 23 Eylül Perşembe akşamı Zorlu PSM'de gerçekleştirildi. Galaya AXA Sigorta CEO'su Yavuz Ölken, Türkiye Voleybol Federasyonu Başkanı Mehmet Akif Üstündağ, A Milli Kadın Voleybol Takımı oyuncuları ve teknik ekibi ve spor dünyasından çok sayıda davetli katıldı. Fatih Karaca'nın yönetmenliğini üstlendiği belgesel, 'Filenin Sultanları' olarak bilinen Türkiye Kadın Milli Voleybol Takımı'nın 2019 Avrupa Şampiyonası'ndan günümüze kadar uzanan başarı öyküsünü anlatıyor. Ekim ayında izleyicilerle buluşacak olan belgeselde milli takım oyuncuları, teknik ekip ve federasyon yetkililerinin görüşlerine ve geçmiş dönem maçlardan heyecan verici görüntülere de yer veriliyor. Türkiye Voleybol Federasyonu Başkanı Mehmet Akif Üstündağ Sebat ettik, çalıştık, sabrettik, bu başarılara ulaştık. Her geçen gün hedefimizin büyük olduğunu biliyoruz. Bu sahada ter döken oyuncuların, çalışanların, bu noktaya gelmemizi sağlayan kulüplerimizin, oyuncuları altyapıdan itibaren yetiştiren antrenörlerimizin, sponsorlarımızın ve diğer herkesin desteğiyle bir voleybol hikayesi yazdık. Çok mutlu ve gururluyuz. dedi. Spor AXA Sigorta için ayrı bir öneme sahip çünkü insanları aktif ve sağlıklı yaşama teşvik eden ve fiziksel hareketlilik, azim, toplumsal cinsiyet eşitliği, sportmenlik gibi değerleri yansıtan bir alan. Bu çerçevede değerler ortağı olduğumuz TVF ile hayata geçirdiğimiz Filenin Sultanları: Sebat belgeseliyle A Milli Kadın Voleybol Takımımızın ilham veren hikayesini milyonlarla buluşturmak, onların başarısını bu şekilde kutlama fırsatı bulmak mutluluk verici. Sizlerin de önünde bir kez daha Filenin Sultan'larını kutluyorum. Eminim ki ilerleyen süreçte büyük bir gayretle çalışan ve önemli başarılara imza atan erkek milli takımlarımızın da nice başarılarını anlatacağız."} {"url": "https://www.ithafsanat.com/fotografcilarin-en-sevdigi-mevsim-sonbahar/", "text": "Yaza ve sıcak havalara veda ettiğimiz bu günlerde, fotoğrafçıların en sevdiği mevsim olan sonbahara girmiş bulunuyoruz. Güneş ışığı o sert etkisini yitirecek, karelerimizi tatlı tatlı aydınlatacak ve düşen sarı yapraklar, fotoğraflarımıza renk katacak. İlk sayımızda fotoğraf makinesi türleri ve diyafram, enstantane, ISO gibi temel makine ayarlarından bahsetmiştim. Bu yazımda ise makinemizin gözü olan objektif veya bir diğer adıyla lenslerden bahsedip fotoğraflarımıza olan etkisini anlatacağım. Objektif fotoğraf makinemizin en önemli aparatıdır. Makinenin önüne takılan ve görüntünün oluşmasını sağlayan mercekler topluluğudur. Fotoğrafa düşen ışık miktarını, görüntü keskinliğini ve alan derinliğini doğrudan etkiler. Objektif seçerken ilk bakacağımız şey, objektifin odak uzunluğu olmalıdır. Odak uzunluğu milimetre ile ölçülür. Bu bilgi objektifin üzerinde yazar ve objektifimizin sınıfını belirleyen yegane unsurlardan biridir. Odak uzunluğunun ilk ve en önemli etkisi, gördüğümüz görüntü üzerinedir; azaldıkça gördüğümüz alan genişler ve arttıkça da daralır. Bu çekeceğimiz konuya göre çok önemli bir etkendir. Odak uzunluğu kısa bir objektifle portre veya odak uzunluğu uzun bir objektifle manzara çekemeyiz. Odak uzunluğunun diğer etkisi ise ışık üzerinedir; arttıkça objektifin alacağı ışık azalır veya tam tersi duruma artar. Son etkisi ise alan derinliği üzerinedir. Alan derinliği, fotoğrafta net olan alandır. Kullanılan objektifin odak uzunluğu artınca alan derinliği azalır, arka planın flu çıkmasını sağlayarak çektiğimiz objeyi arka plandan ayırır ve güzel bir kompozisyon yaratır. Bu portre ve moda çekimlerinde sıklıkla kullanılan bir kompozisyon tekniğidir. Günümüzün üst segment cep telefonu modelleri, bu etkiyi portre modunda dijital efekt olarak yapabilse de hiçbir zaman objektifin verdiği lezzeti vermemektedir. Objektif seçerken ikinci önemli unsur ise objektifin diyafram açıklığıdır. İlk yazımda da belirttiğim gibi diyafram F değeri ile ölçülür. F değeri düşük bir objektif, makinemizin daha fazla ışık almasını sağladığı gibi alan derinliğini de azaltır. Bu avantajlarının yanı sıra maliyet ve objektifin ağırlığı ciddi bir şekilde artacaktır. Objektif türlerine geçmeden önce son olarak önemli bir bilgi daha vermek istiyorum. Sabit odak uzunluğuna sahip objektifler (50 mm vb.) hareketli odak uzunluğuna sahip objektiflere (35-300 mm gibi) göre daha keskin bir görüntü kalitesine sahiptirler. Fakat hareketli objektiflerin sağladığı konu seçme esnekliğini veremezler. Fotoğraf makinemizde kullandığımız objektifin odak uzunluğu bizi olduğumuzdan daha kilolu gösterebilir. Portre çekimlerinde odak uzunluğunda 50 mm üzerine çıkıldığında yüz, daha toplu gözükmeye başlar. Tam tersinde ise yüzümüzün kenarları geriye doğru gitmeye başlar. 1. Geniş Açılı Objektifler: 50 mm altında odak uzunluğuna sahip objektifler, geniş açı olarak sınıflandırılır. Manzara ve iç mekan çekimi için kullanılır. Alan derinliği oldukça fazladır. Odak uzunluğu çok kısa objektifler kullanırsak (16 mm gibi) çok geniş bir alan görüntüleyebiliriz ancak fotoğrafın köşelerinde distorsiyon dediğimiz bükülmeler başlar. 2. Standart Objektifler: 50 mm objektiflerdir. Gözümüzün gördüğü görüntüye en yakın görüntüyü verir. 3. Tele Objektifler: 50 mm üzeri objektifler tele objektif olarak adlandırılır. Odak uzunluğu arttıkça uzaktaki bir objeyi çekebiliriz. 1. Macro Objektifler: Yakın plan veya küçük objeleri çekmek için kullanılan objektiflerdir. Alan derinliği oldukça azdır. 2. Fisheye Objektifler: Çok geniş bir alanı fotoğraflamaya yarayan ancak distorsiyonu oldukça fazla 6-16 mm lenslerdir. Bu tip lenslerde yatay ve dikey çizgiler bozulur. Alan derinliği oldukça fazladır. Su altı fotoğrafçılığında yaygın olarak kullanılır. Karada da cami, kilise gibi kubbeli yapılarda hoş bir etki yaratabilir. 3. Tilt-Shift Objektifler: Özellikle mimari çekimlerinde kullanılan, geniş açıyı yatay ve dikey bozmadan verebilen profesyonel bir objektif türüdür. Kullanımı zor ve auto focus özelliği olmayan bir objektif türüdür. Düşük diyafram değerlerinde de alan derinliğini artırabilen, mükemmele yakın görüntü veren bir objektiftir. Yukarıda bahsettiğim odak uzunluklarını full frame sensör kullanan SLR/DSLR makinelere göre verdim. Eğer DX sensörlü makine kullanıyorsanız odak uzunluğunu 1.5'e bölerseniz size denk gelecek odak uzunluğunu bulabilir ve buna göre objektif seçebilirsiniz. (Örnek: 50 mm Full frame = 33 mm DX ) Yine aynı şekilde 3/4 sensör kullanan bir makineniz varsa da ikiye bölebilirsiniz. Birçoğumuz fotomodel değiliz ve özellikle benim gibi yuvarlak bir yüz hattına sahipseniz çektirdiğiniz fotoğraflarda olduğunuzdan daha kilolu çıktığınız için moraliniz bozulmuştur. Hatta bu mevzu, eskilerin meşhur dizisi Friendste de şakaya vurulmuştur. Şaka bir yana fotoğraf makinemizde kullandığımız objektifin odak uzunluğu bizi olduğumuzdan daha kilolu gösterebilir. Full frame 50 mm'lik bir objektifin göze en yakın görüntüyü gösterdiğinden bahsetmiştim. Portre çekimlerinde odak uzunluğunda 50 mm üzerine çıkıldığında yüz, daha toplu gözükmeye başlar. Tam tersinde ise yüzümüzün kenarları geriye doğru gitmeye başlar ve çok kısa odak uzunluklarında doğal olmayan komik bir görüntü oluşur. Portre çekimlerinde objektifinizi doğru seçin ve fotoğrafını çektiğiniz kişiyi kendinizden nefret ettirmeyin! Fotoğrafçılığa yeni başladığınızda ne çekmek istediğiniz kafanızda tam netleşmemiş olabilir. Deneye deneye en zevk aldığınız fotoğrafçılık türünü bulmanız gayet normaldir. O yüzden, eğer çok belirgin bir hedefiniz olmadan fotoğrafa başlıyorsanız hareketli odak uzunluğunda sahip bir objektif almanızı tavsiye ederim. Full frame için 24-70 mm bir objektif her zaman idealdir. Bu objektif ile hem geniş açı hem portre çekebilirsiniz ve nispeten tele objektif olarak kullanabilirsiniz. Satmak istediğinizde de ikinci eli değerli bir objektif türüdür. Seçim konusunda önemli bir başka husus ise objektifin markasıdır. Fotoğraf makinesi markalarının hepsinin orijinal objektifleri çok kalitelidir ancak pahalıdır. Fotoğraf makinelerine objektif üreten firmalar da vardır bunlar maliyet olarak daha uygun ve aynı kalitedir. Çok ucuz objektif üreten firmalar da vardır fakat bunları ben tavsiye etmiyorum. Tavsiyem böyle bir objektif seçerken bu markaları iyice araştırmanızdır. İnternette bir çok kaynakta objektiflerle ilgili yorumlar ve bilgiler mevcuttur. Bu sayımızın özel konusu olarak zor bir fotoğrafçılık alanı olan kuş fotoğrafçılığından bahsetmek istiyorum. Kuş fotoğrafçılığı için oldukça elverişli bir coğrafyada yaşıyoruz. Ülkemiz, kuşların göç yolu üzerindedir. www. trakus. org sitesine göre ülkemizde 491 adet tür yaşamaktadır. Bu türlerini bazıları kalıcıdır bazıları da yılın belli zamanlarını ülkemizde geçirir. İçinde bulunduğumuz sonbahar mevsiminde, sıcaklıkların düşmesi ile kuşlar kendilerini daha çok gösterecek. Ayrıca tersine göç başlayacağından kuş çekmek için bol bol fırsatımız olacak. Kuş fotoğrafçılığı gerçekten de çok vakit alan, zor, meşakkatli bir fotoğraf dalıdır. İnsanlığın başlangıcından beri kuşlar insanlar tarafından avlandığı için oldukça temkinli canlılardır. Kuş türlerinin büyük bir çoğunluğu fazla yaklaşmamıza izin vermez, bu yüzden iyi bir fotoğraf çekmek için ya kamufle olup yakından çekmek ya da iyi ve uzun bir tele objektife sahip olmamız gerekir. (Full framede 400 mm ve üzeri). İyi kuş fotoğrafı çekmek için önce iyi bir kuş gözlemcisi olmak gerekir. Hangi türün, hangi mevsimde, hangi bölgede olduğu gibi bilgilere hakim olmanız şarttır aksi takdirde ancak şansa özel bir türe denk gelirsiniz, o da ayda yılda bir gerçekleşir. Kuş fotoğrafçısı için bol bol açık alanlarda vakit geçirmek elzemdir ve bu hem beden hem de ruh sağlığınız için şifa olacaktır. Güzel bir türü güzel bir şekilde fotoğrafladığınızda yaşayacağınız haz ise müthiştir ve bütün emeğinize değecektir. İlk olarak ekipmandan da önce bir kuş gözlemcisi veya fotoğrafçısı ile arkadaş olmak her şeyden önemlidir. Konunun acemisi olduğumuz için onlar bize yol gösterecektir. Başlangıçta gözlerimiz kuşu uzak mesafeden seçemeyecek, sesinin nereden geldiğini kestiremeyecektir. Kuş gözleminin pratiğini bol bol yaparak görmede ve işitmedeki algımızın zamanla nasıl değiştiğine şahit olacağız. Bu acemilik zamanlarını bir işi bilenle geçirirsek öğrenme sürecini daha hızlı ve kolay geçirebiliriz. www. trakus. org sitesinden hem kuşların türlerini öğrenebiliriz hem de forumlarından arkadaş edinebiliriz. İkinci önemli husus ise objektif seçimidir. Objektifimizin odak aralığı uzadıkça uzaktaki bir kuşu net çekebiliriz. Fakat maliyet artacak ve objektif ağırlaşacaktır. Objektif ağırlığı çok önemli bir konudur çünkü elimizi sabit tutamazsak net bir fotoğraf alamayız. O yüzden objektifi almadan önce makineniz üzerinde deneyin. Kol gücünüzün yettiği bir objektif alın. Diyafram aralığına da dikkat edin çünkü düşük diyafram aralığı olan bir objektif hem maliyette hem de yükte ağırlaşacaktır. Üçüncü önemli konu ise makinenizin ayarlarıdır. Hareketli bir kuşu manuel olarak netlemek çok zor olacağı için otomatik odaklama kullanacağız. Bu özellikten maksimum verimi almak için makinenizin menüsüne girip odak noktalarını en yüksek nokta adedine almanız gerekir. Bu şekilde daha keskin fotoğraf elde edebiliriz. Bir diğer önemli ayar ise makinenin enstantane hızıdır. Kuşlar genellikle hareketli canlılardır, bu sebepten dolayı yüksek enstantane değerlerine çıkmamız gerekir. Durağan bir kuşu çeksek bile objektif ağır olduğundan en ufak hareketimizde kuşun netliği gidebilir. Bu sorunu minimize etmek için objektifimizin odak uzunluğu neyse en azından o enstantane hızına çıkabiliriz. (Örneğin 500 mm objektif için 1/500 enstantane değeri.) Enstantane değerinin yükselmesi, alacağımız ışığı azaltacaktır, bunu telafi etmek için ise ISO değerini artıracağız ve diyaframı açacağız. Burada dikkat edilmesi gereken konu; diyaframı çok açarsak kuşun bazı kısımları flu çıkabilir. Bu ayarın dikkatli yapılması önemlidir. ISO da ise çok yüksek değerler görüntü kalitesini bozar. Eğer güneşi arkamızda alıp da çekim yapabilirsek diyaframı ve ISO'yu makul değerde tutup iyi bir görüntü kalitesi elde edebiliriz. Son olarak ise birçok makinede pozlama telafisi olarak adlandırılan bir ayar vardır. Bu genelde üzerinde +/- sembolü olan düğmedir. Bu düğme vasıtası ile diyafram, enstantane ve ISO'dan bağımsız olarak fotoğrafı aydınlatabilir veya karanlık hale getirebilirsiniz. Yüksek enstantanelerde özellikle de uçan kuşları çekerken bu değeri artırmanızı tavsiye ediyorum."} {"url": "https://www.ithafsanat.com/fotografcilikta-yapay-isik-kullanimi/", "text": "İthaf dergimizin ikinci sayısında ışığı anlamak isimli bir yazı yazarak ışığın fotoğrafta en önemli unsur olduğunu belirtmiş, ışığın fotoğrafa olan etkisini anlatmıştım. Bu konu okuyucularımızdan ilgi gördü ve konuyu daha da detaylandırmamı talep eden birçok mesaj aldım. Bu yazımda, yapay ışıklar vesilesi ile çeşitli konfigürasyonlarda çekim yaparak ışık kullanımı konusunu örnekleriyle size anlatacağım. Paraflaş ve flaş gibi yapay ışıklarınız yoksa üzülmeyin; bu anlattıklarımın birçoğunu doğal ışık kaynakları ile de uygulayabilirsiniz. Bu fotoğraflarda paraflaş olarak adlandırılan yapay ışık kaynağını kullandım. Bu ışığın avantajı, güçlü ışık vermesinin yanı sıra üzerine oturttuğumuz ayaklar vesilesi ile istediğimiz açıda kullanabilmemiz. Doğal ışık kullandığımızda kontrol hiçbir zaman bizde değildir, günün saatlerini gözlemleyip ışık açılarını hesaplayıp ona göre çekim yapmamız gerekir. Bunun aksine yapay ışık kullanımda ışığın kontrolü tamamen fotoğrafçının elindedir. Yapay ışığı şekillendirmek ve yumuşatmak için 3x4 softbox, portre tası ve tas olarak adlandırılan 3 ayrı paraflaş aparatından faydalandım. Bu aparatların da fotoğrafa etkisini, paylaştığım karelerde gözlemleyebilirsiniz. lk olarak makinemizi ayarlamaktan başlayalım. Çekim, stüdyo ortamında yapıldığı için yapay ışıklarımızın dışında hiçbir ışığın fotoğrafa girmemesi gerekiyor. Bunu da enstantaneden ayarlayacağız. 1/160 gibi bir değer bunun yeterli olacaktır. Bu değere geldiğimizde ışıklar kapalıyken çekeceğimiz fotoğraf kapkaranlık çıkacaktır. Ondan sonra yine ISO'yu düşük bir değere almamız gerekiyor. Yüksek ISO hem fotoğrafa ortam ışığının girmesine sebep olacak hem de noise oluşturarak fotoğrafın görüntü kalitesini düşürecektir. Bu çekimde ISO'yu 80 olarak ayarladım ancak her makine bu ISO'ya düşmeyebilir. O durumda da makinenin izin verdiği en düşük ISO'yu ayarlayabilirsiniz. Üçüncü olarak diyaframı ayarlayacağız ve bu çok önemli bir ayardır çünkü yapay ışığın gücünü diyafram üzerinden kontrol edebiliriz. Diyafram ile yapay ışık, ters orantılıdır. Diyaframı açtığımız zaman yapay ışığın gücünü kısmamız ve diyaframı kıstığımız zaman ise yapay ışığın gücünü artırmamız gerekecektir. Yapay ışığı TTL modunda kullanırsak ışık, diyaframa göre otomatik ayarlanacaktır fakat ben bunu tercih ve tavsiye etmiyorum. Bir fotoğrafçı olarak doğa fotoğrafı, spor fotoğrafı, sokak fotoğrafı gibi anı yakalamanın çok önemli olduğu, zamana karşı yarışılan bir kare çekilmiyorsa bütün makine ayarlarının manuel olarak ayarlanmasından yanayım. Bu sebepten ışığımızın ayarını da manuele alıyoruz. Diyaframdan sonra paraflaşların gücünü de ayarlamak gerekiyor. Bunu da deneme yanılma yaparak zevkinize göre ayarlayabilirsiniz. Ben bu karelerin hepsinde net bir görüntü alabilmek ve siyah fon kullandığımdan objeyi arka plandan ayırabilmek gibi bir derdim olmadığı için diyaframı F 11'e ayarladım. Bu diyaframda kendi zevkime göre en iyi sonucu, ana ışığımı 8'e ayarladığımda gördüm. Çektiğim tüm karelerde diyafram ve ana ışığımın ayarıyla bir daha hiç oynamadım ki karelerde kullandığımız ışık konfigürasyonlarının ve aparatlarının etkisi görülsün. Son olarak ise white balanceı 5500 Kelvin değerine manuel olarak ayarladım. Bu değer hem güneş ışığının hem de kullandığımız paraflaşların ışık sıcaklığı değeridir. Bu değeri 5500 Kelvin'den düşürdüğümüz zaman daha soğuk, artırdığımız zaman ise daha sıcak bir renk elde ederiz. Bunu hangi değerde kullanacağımız tamamen kişisel zevke bağlıdır. Halihazırda bu konuya değinmişken bir tüyo da paylaşmak istiyorum. Ev, ofis gibi bir ortamda paraflaşsız çekim yaptığımızı varsayalım. Ortamı, florasan, LED gibi yapay ışık kaynakları anlatacaktır. Bu ışıkların bazıları soğuk bazıları da sıcak ışık verecektir ve fotoğramızda istediğimizin dışında mavi veya sarı tonlar baskın çıkacaktır. Mavi tonlar baskın çıkıyor ve bunu istemiyorsak Kelvin değerimizi yükseltip daha nötr bir ton elde edebiliriz. Bunun zıddı olarak sarı tonlar baskın çıkarsa da Kelvin değerini düşürebiliriz. Ben bununla uğraşmak istemiyorum derseniz de fotoğrafı otomatik white balance ayarında RAW olarak çekip Photoshop, Lightroom benzeri programlarda bu ayarı değiştirebilirsiniz. Fotoğraflarımızı ham olarak RAW formatında çekmek çok önemlidir, eğer JPG gibi formatta çekersek makine kendi yazılımında göre fotoğrafı işleyip bazı ayarlar yapacaktır ve bunlara sonradan yüzde 100 müdahele edilemez. RAW olarak çekilip işlenmemiş fotoğraf, eskilerin tabiriyle banyo edilmemiş fotoğrafa benzer. Fotoğraflarımızı her zaman RAW çekelim ki sonra zevkimize göre müdahale edebilelim. Bu hazırlıktan sonra fotoğraf çekmeye başlayabiliriz. Fotoğrafta ana ışık, dolgu ışığı arka ışık olarak üç ışık unsuru vardır. Ana ışık, adı üzerinde fotoğrafta başrolü oynayan ışıktır. Dolgu ışığını ise ikinci destek ışık olarak gölgeleri yumuşatmak ve tatlı ışık geçişleri için kullabiliriz. Bu ışığı kullandığımız zaman daha düşük bir ışık gücü kullanmamız gerekir. Dolayısıyla ışıklarımızı manuel ayar harici kullanmamamız gerekecektir. Arka ışık ise arkadan objeyi aydınlatarak objeyi arka plandan ayırmaya yarayan bir ışıktır. Örneğin, siyah bir objeyi, siyah arka plan ile çekiyorsak objeyi arka plandan iyi ayırmamız için bu ışık şart olacaktır. İnsan çektiğimizde ise saçına yansıtırsak güzel bir görüntü de oluşturacaktır. İlk karemizi tek bir ışık (Foto 1) ile çaprazdan 45 derece açı ile aydınlatarak softbox aparatı kullanarak çektim. Softbox, ışığı hem geniş bir alana yaymaya yarayan hem de tatlı bir şekilde yumuşatan çok faydalı bir aparattır. Moda, portre ve ürün çekimlerimde sıkça kullanılır. Bu karede tek ışık kullanıldığından yüzün sol tarafına sert bir gölge düştüğünü görüyoruz. Bu kompozisyonumuza göre istediğimiz bir öğe olabilir ve sıkça kullanılan bir aydınlatma tekniğidir. Eğer sert bir gölge oluşsun istemiyorsak o zaman devreye dolgu ışığını alıyoruz (Foto 2). Dolgu ışığını yine diğer çaprazdan 45 derece açıyla aydınlatarak ve aynı ebatta softbox kullaranak kullanıyoruz. Bu karede modelim eşit aydınlansın istemediğimden dolgu ışığının değerini iki stop aşağıya çektim. Bu aydınlatma metodu ile daha yumuşak bir gölge ve daha tatlı bir ışık geçişi oluştu. Üçüncü karemde ise devreye arka ışık olarak bir ışık daha sokuyorum (Foto 3). Ana ışığım ve dolgu ışığımın ayarları ile hiçbir şekilde oynamadan, bu sefer portre tası yardımıyla ve ışığın ayaklarını yükselterek sağ arka çaprazdan modeli yukarıdan aydınlatacak şekilde hareket ediyorum. Bu ışık devreye girdiğinde modelin saçı güzel bir şekilde aydınlanmış ve arka planda daha iyi ayrışmış oluyor. Aynı zamanda gölgemiz daha da yumuşuyor. Bu kareden sonra portre tasının softboxtan farkını göstermek için bir kare daha çekiyorum. Bu karede de yine çaprazdan tek ışık kullandım. Dikdörtgen şeklindeki softbox'ın aksine portre tası yuvarlak bir yapıya sahip. Daha küçük bir alanı aydınlatıyor ve softbox'tan biraz daha sert bir ışığa sahip. Bu kadar yumuşak ışık kullanımından sonra artık sert bir ışığa geçmenin vakti geliyor. Bu karede üzerinde hiçbir yumuşatıcı olmayan normal bir tas kullanıyorum (Foto 4). Bu tas yardımıyla öğlen vakti sert bir ışık veren güneşe benzer bir etki elde edebiliyoruz. Işığı modele yaklaştırırsak daha da sert bir ışık elde edebiliriz. Onu da bir sonraki karemizde görüyoruz (Foto 5). Bu karemde modeli karşı açıdan çekip tası modele yakın bir şekilde aşağıdan veriyorum. Aşağıdan ışığı verdiğimizde fotoğrafta gerilim ve korku hissinin arttığını görüyoruz. Ek olarak da sağ arka çaprazdan portre tası ile ışık vererek saçların aydınlanmasını ve arka plandan daha iyi ayrışmayı sağlıyorum. Bir sonraki karede (Foto 6) karşıdan portre tası ile aydınlatmanın fotoğrafa etkisini görüyoruz. Bu ışıklandırmada boyutu nedeniyle softbox'ı kullanmam oldukça zor olduğundan portre tasını tercih ettim. Işık karşıdan geldiği için yüz eşit olarak aydınlanıyor ve herhangi bir gölge oluşmuyor. Bu tip portre fotoğraflarında herhangi bir ışık oyunu olmadığından dolayı benim en az tercih ettiğim ışıklandırma metodudur. Fotoğrafa vesikalık hissi veriyor bence sanatsal olarak çok bir değeri yok. Son olarak finali ters ışık ile yapmak istedim (Foto 8). Bu karede en iyi hissi siyah beyaz çekimin vereceğini düşündüğün için siyah beyaz çekimi tercih ettim. Fotoğrafta hem portre tası hem de normal tas vasıtası ile iki ayrı arka ışık kullandım. Bu tip karelerde çektiğimiz model veya objeden ziyade ışık, ana oyuncu oluyor dramatik bir görsel elde edilebiliyor. Paraflaşlarımızı stüdyo haricinde dış ve kapalı mekanlarda da kullanabiliriz. Bu tip çekimlerde ortam ışığını da kullanacağımızdan ortam ışığı ve paraflaş ışığı dengesinin iyi kurulması gerekir. Öncelikle ISO ve enstantane vasıtası ile paraflaşlar kapalıyken çekim yapıp elde etmek istediğimiz aydınlığı yakaladıktan sonra paraflaşımızı ayarlayabiliriz. İşi modellik olmamasına rağmen bu fotoğraflarda bana modellik yapan Mehmet Badi'ye teşekkür ediyor ve yazımı sonlandırıyorum. Bir sonraki sayımızda görüşmek üzere."} {"url": "https://www.ithafsanat.com/fotografi-makina-degil-fotografci-ceker/", "text": "İcat edildiğinden beri fotoğrafın sanat olup olmadığı tartışılmıştır ve büyük bir olasılıkla da kıyamet gününe kadar bu tartışma sürecektir. Teknolojinin geliştiği günümüzde fotoğraf çekmek oldukça kolaylaşırken bu teknolojik rahatlık tartışmayı daha da hararetlendirmiştir. Tabii ki kağıda boyayla bir şeyler çizen herkes sanatçı olmadığı gibi, her deklanşöre basıp bir kare yakalayan kişi de sanatçı değildir. Hayal gücü ve yaratıcılık ile sıra dışı artistik fotoğraflar çekmek mümkündür. Bu fotoğrafları çekmek için de ilk olarak fotoğrafın teknik bilgilerini ve inceliklerini bilmek gerekir. Ben de bana ayrılan bu sayfalarda fotoğraf ile ilgili bildiklerimi sizlerle paylaşacağım. - KOMPAKT FOTOĞRAF MAKİNELERİ: İsminden de anlaşılacağı gibi oldukça küçük ve hafif olan bu makineler, büyük bir kullanım kolaylığı sağlar ve ekonomik olarak da uygun ürünlerdir. Lensleri küçüktür ve değiştirilemezler. Çok fazla ayar da gerektirmezler ancak çekebileceğiniz şeyler sınırlıdır. Son zamanlarda cep telefonlarının fotoğraf çekme özellikleri iyice geliştiği için bu tip makinelere rağbet azalmıştır. Yine de su altı fotoğrafçılığı gibi niş konularda boyutu, pratikliği ve maliyeti sebebi ile tercih edilmektedir. Başlangıç olarak tercih edebilirsiniz ancak çekeceğiniz konular ve imkanlarınız sınırlı olacağı için bir müddet sonra sıkılabilirsiniz. - DSLR-Like KOMPAKT FOTOĞRAF MAKİNELERİ: Kompakt makinelerin aksine bu makinelerin lensleri değişebilir. Sensörleri küçüktür. Görüntü kalitesinde DSLR makineleri yakalayamazlar. - DSLR FOTOĞRAF MAKİNELERİ: DSLR Digital Single Lens Reflex Camera yani diital tek yansımalı fotoğraf makinesi anlamına gelir. Görüntü, lensten geçtikten sonra aynalı bir sistem aracılığı ile vizöre aktarılır. Bu tip makinelerin lensleri değişebilir ve lens yelpazesi olarak çok geniş bir seçeneğe sahiptir. Bu durumda hangi lensin çekeceğimiz konu için uygun olduğu bilgisine vakıf olmamız gerekir. Kompakt makinelere göre çok daha büyük sensörlere sahip olduğu için görüntü kalitesi ve alan derinliği çok daha iyidir. DSLR makineler de kendi içinde kompakt, orta boy ve büyük olarak üçe ayrılırlar. Makinelerin boyutlarına göre sensör boyutu da değişecektir. Sensör boyutuna ise ayrıca değineceğim. - AYNASIZ DSLR FOTOĞRAF MAKİNELERİ: Nispeten yeni bir segmenttir. Normal DSLR sistemin aksine bu makinelerde ayna bulunmaz, bu da makinenin boyutuna ve ağırlığına ciddi bir avantaj sağlar. Yine DSLR makineler gibi farklı boyutlarda sensör seçenekleri vardır. Lensleri değiştirilebilir. - ORTA FORMAT FOTOĞRAF MAKİNELERİ: Tam profesyonel makinelerdir. Sensör boyları DSLR'ye göre daha büyüktür. Boyut olarak çok büyük ve ağır makinelerdir. Fiyat olarak da oldukça maliyetlidir. Yüksek maliyetli moda ve reklam çekimlerinde tercih edilen makinelerdir. Kafanız şimdiden karıştı değil mi? Korkmayın. Kağıt üzerinde anlatınca bu bilgiler biraz havada kalabilir ama pratikte iş o kadar karışık değil. Makine seçiminizi kolaylaştırmak ve daha iyi anlamak için yukarıda sıkça bahsettiğim sensör meselesine değineceğim. - FULL FRAME: Analog fotoğraf makinelerinde kullanılan film boyutu (35mm) ile aynı büyüklüğe sahip sensöre full frame denir. Bu tip sensörü kullanan makineler daha pahalıdır. Görüntü kalitesi, alan derinliği ve renk aralığı daha iyidir. Düşük ışıkta da daha kaliteli görüntüler elde edebilirsiniz. - CROP SENSOR: Kırpılmış sensör anlamına gelir. Sensörün boyutu, maliyeti düşürmek için küçültülmüştür. Makinemizin algıladığı görüntü küçülmüştür. Örneğin, bire bir aynı noktadan, aynı odak uzaklığını sahip bir lens ile bir manzara fotoğrafı çektiğinizi düşünün. Tamamen aynı nokta ve aynı açı olmasına rağmen crop sensor makinemiz daha küçük bir alanı fotoğrafa yansıtacaktır çünkü görüntü kırpılmıştır. Bu, geniş açı fotoğrafta bir dezavantajdır. Fakat tele lens ile uzak bir mesafeden bir canlı çekeceğiniz zaman da bu dezavantaj ortadan kalkar. Çünkü obje küçük ve mesafe uzak olduğu için objeyi öne çıkarmak adına objenin etrafındaki görüntüyü çok fazla kadraja katmak istemeyeceksiniz. Sensör konusunu anlatırken mümkün olduğunca sade ve konuşma diliyle anlatmaya çalıştım. Çok karışık bir konu olmadığını düşünüyorum ama konuya çok teknik yaklaşmak daha sağlıklı olsa da idraki daha güç olacaktır. Eğer ki Ben makine ayarı ile uğraşmam otomatik moda alırım, deklanşöre basıp geçerim diyorsanız gözünüz de iyi ise yine güzel kareler yakalayabilirsiniz ama bunlar büyük bir olasılıkla şans eseri olacaktır. Fotoğraf makinesi kendini ışığın durumuna göre ayarlar ama kafanızdaki kompozisyonu bilemez. Makinemiz ile yaptığımız ayarın öncelikle ışığa etkisi olduğu gibi fotoğrafınızın netliğine ve derinliğine de etkisi olacaktır. O yüzden iyi bir fotoğraf için mutlaka manuel modu kullanmalısınız. Bunun içinde üç parametreyi çok iyi bilmeniz gerekiyor. - Diyafram: Sensöre düşecek ışık miktarının ne kadar geniş bir açıdan lens yardımı ile makineye gireceğini ayarlamaya yaran bir parametredir. Diyaframı göz bebeğimiz gibi düşünebilirsiniz. Karanlık ortamda göz bebeğimiz kendini iyice büyütür ki daha çok ışık gözümüzden içeri girsin. Tam tersine, aydınlık ortamda da kısılır çünkü fazla ışık da iyi görmemizi engeller. Diyafram ayarındaki mantık da budur; ortam karanlık ise diyaframı açarız ki makinemize daha fazla ışık düşsün ve ortam aydınlıksa kısarız ki fotoğrafımızda patlama olmasın. Diyaframın ışık harici görüntüye bir etkisi daha vardır. Diyaframı açtığımız zaman çektiğimiz objenin arka planı da flulaşır. Bu da portrede hoş bir etki yaratır. Bu flulaşmanın etkisi, kullandığımız lens ile alakalı değişebilir. Örneğin, geniş açı bir lenste diyaframı ne kadar açarsak açalım, fazla bir flulaşma olmaz. Makro bir lenste de diyaframı ne kadar kısarsak kısalım, çok net bir arka plan olmayacaktır. Bu konuya lens seçimi ile alakalı başka bir yazıda daha detaylı değineceğim ama şu aşamada diyaframın arka planı flulaştırıp bir alan derinliği kattığına etkisi olduğunu bilmemiz yeterli olacaktır. Makinemizde diyafram F değeri üzerinden ayarlanır. F değeri arttıkça diyafram kısılır, azaltılınca da diyafram açılır. - Enstantane: Enstantane fotoğraf makinesi içindeki perdenin düşme hızıdır. Örneğin 1/60 ayarında çektiğiniz zaman, saniyede 60 defa perde düşüyor demektir. Bu hızı artırdığımızda hızlı hareket eden objeleri daha net yakalayabiliriz ancak makinemiz daha az ışık alacağından fotoğrafımız daha karanlık çıkacaktır. Dolayısıyla bu ışık kaybını diyaframı açarak ve ISO'yu artırarak telafi etmemiz gerekir. Karanlık bir ortamda hızı azaltarak (örneğin 1/10) fotoğrafımızın daha aydınlık olmasını sağlayabiliriz. Ancak enstantaneyi yavaşlattığımızda objemiz hızlı hareket ediyorsa bulanık çıkacaktır. Ayrıca hız olarak 1/50'nin altına düştüğümüzde makineyi elimizde tutuyorsak makine titreşime daha hassas olacak ve elimizi titrettiğimizde fotoğraf bulanıklaşabilir. Tabii 1/15 gibi değerlerde, tele objektif gibi ağır objektiflerle bile makineyi titretmeden net fotoğraf çeken insanlar tanıdım ama ağır bir makine ve lens kombinasyonumuz varsa bu değerin altında makinemizi sabitlemek için tripod kullanılmasını öneririm. - ISO: Fotoğraf makinemizin ışığa duyarlılık yüzeyidir. Bu değeri artırdığımız zaman daha aydınlık bir fotoğraf almamıza olanak verir. Ancak bu değeri artırdığımız zaman fotoğrafımızda noise olarak adlandırılan istenmeyen noktacıklar oluşur. Bu da kumlu bir görüntü verip görsel kalitemizi düşürür. Photoshop gibi programlar aracılığı ile noise bir dereceye kadar temizlenebilir. Şimdi makinenizi elinize alıp değişik ayarlarla bol bol fotoğraf çekip bu ayarları beyninize yerleştirmemiz için pratik zamanı! Açık hava, kapalı hava, ev ortamı, akşam gibi bir sürü değişik ortamda fotoğraf çekip kendimizi ve makinemizi tanımamız gerek. İnanın bana, bol pratik yaptıkça bir müddet sonra bu ayarları kendiniz otomatik olarak hiç düşünmeden yapacaksınız. Fotoğraf çekimi ile ilgili temel bilgileri size özet olarak verdikten sonra bu ay yaz mevsiminin de ruhuna uygun olarak su altı fotoğrafçılığı konusunu da sizlerle paylaşmak isterim. Su altı fotoğrafçılığı fotoğrafın zor dallarından biridir. Işık, suyun altında, suyun dışında davrandığından daha farklı davranır. 10 metre derinlikten itibaren renkler azalmaya başlar. 40 metrede rastladığınız kırmızı bir objeyi lacivert olarak görürsünüz. Üzerine fener yansıttığınızda gerçek rengini görürsünüz. Sanki gözlerinizin önünde mavi bir filtre vardır. Bu sebepten harici yapay ışık kullanımına ihtiyacınız vardır. Işığın ayarını da doğru yapmanız ve objenize iyice yaklaşmanız gerekir ki obje iyice aydınlansın ve renkleri capcanlı ortaya çıksın. Bu kadar ayarla uğraştığınız gibi dalgıç olarak yüzerliğinizi de iyi ayarlamanız gerekir ki yüzeye balon gibi fırlamayasınız. Bu sebepten su altı fotoğrafçılığının birinci kuralı, iyi seviyede bir dalgıç olmaktır. Suyun dışında dünyanın en iyi fotoğrafçısı bile olsanız suyun altında rahat değilseniz ve hareketlerinizi kontrollü olarak yapamıyorsanız iyi sonuç alamazsınız. İyi seviye bir dalgıç olunmadan iyi su altı fotoğrafçısı olunamaz. İkinci önemli husus da manuel ayarlara tam anlamıyla hakim olmaktır. Buna ek olarak yapay ışık kullanımını da iyi bilmemiz gerekir. Bu teknik detayların yanı sıra çekeceğimiz deniz canlılarını da iyi tanımak elzem bir husustur. Çekmek istediğimiz canlı ile ilgili temel bilgilere sahip olursak o canlıları nerede bulacağımızı bilir ve suyun altında kısıtlı olan vaktimizi boş boş aranarak geçirmeyiz. Öncelikle belirtmek isterim ki su altında fotoğraf çekmek için ayrı bir makineye ihtiyacımız yok. Her tür makinemizi su altı fotoğrafçılığı için kullanabiliriz. Bunun için ihtiyacımız olan, makinemiz ve lensimiz için bir housing satın almaktır. Housingler genelde alüminyum veya plastik olurlar. Alüminyum olanları pahalı ancak sağlamdır. Housing vasıtası ile makinemiz sudan korunacaktır. Housing üzerindeki düğmeler ile makinemizi kontrol edebiliriz. Su altı fotoğrafçılığında en büyük sıkıntı, su altında lens değiştiremiyor olmamızdır. Örneğin makro lens ile mi daldınız ve suyun altında köpek balığı mı gördünüz, çok büyük geçmiş olsun! Makro lens ile ancak yakından köpekbalığının gözünü çekebilirsiniz. Ayrıca her kullanacağınız lensin housing''i ayrıdır ve bu da ekstra maliyettir. Zaten su altı fotoğrafçılığının en büyük engeli, meşakkati değil, maliyetidir. Bütçem çok yüksek değil, derseniz kompakt bir makine alıp onunla dalış yapabilirsiniz. Kompakt makinede ucuz plastik bir housing işinizi görecektir. Bu tip makinede lens değiştirme sıkıntısı kalmaz. Tabii DSLR'deki etkiyi de alamazsınız. Ama şunu unutmayınız ki fotoğrafı makine değil, fotoğrafçı çeker. Kompakt makine ile su altı fotoğraf yarışmasına katılıp kazananlar da vardır. İkinci önemli ve olmazsa olmaz aksesuar da su altı paraflaşıdır. En azından bir tane edinmemiz gerekir. Işığımız yoksa sadece sığ suda doğal ışık ile fotoğraf çekebiliriz. Geniş bir alanı aydınlatacaksak veya makro fotoğrafta sert gölge olsun istemiyorsak da iki paraflaş kullanmamız gerekecektir. Paraflaş seçerken bir alanı kaç derecelik açı ile aydınlattığı önemli bir husustur. Makro fotoğraf çekeceksek netleme yapmak için ekstradan bir ışığa da ihtiyaç duyabiliriz. Bu ışıklara da focus light denir. Bu ışıklar daimi ışıktır ve paraflaşlar devreye girince fotoğrafa etkileri olmaz. Belli bir su altı fotoğrafı tecrübesine ulaştıktan sonra da fotoğrafımızı güzelleştirmek için yeni aksesuarlara yönelebiliriz. Örneğin, diopter alıp makro canlı fotoğraflarını daha da büyütüp gözümüzün göremediği detayları görebiliriz. Snoot alıp ışığımızı şekillendirebiliriz. Fotoğrafçılığın sonu yoktur. Fakat çok fazla oyuncak çok kafa karışıklığı da getirebilir. - Objenize çok yaklaşın. - Bir canlı çekeceğiniz zaman makineyi objeye yukarıdan tutmayın, objeyi aşağıdan çekin. Bu açı fotoğrafa derinlik katacaktır. Yerde yatan bir canlıysa göz hizasından çekin. - Paraflaş kullandığımız geniş açı fotoğraflarda, çekeceğiniz kareyi önce ışıksız çekin ve çıkan sonuca bakın. Paraflaşlarımızın aydınlatamadığı bölgelerin fotoğrafta nasıl göründüğünü fark edip makinemize ayar çekebiliriz. - Enteresan bir canlı görüp arka planı beğenmediğimizde diyaframı iyice kısın, enstantaneyi uzatın, ISO'yu da düşürün. Objenin arka planı fotoğrafta siyah gözükecek, objemiz paraflaş vasıtasıyla aydınlanacaktır. Bu da objemizin iyice öne çıkmasını sağlayıp estetik olmayan arka planı devre dışı bırakacaktır. - Geniş açı fotoğraflarda çift ışık kullanıyorsak paraflaş açılarımız birbirine doğru bakmasın. Bu, fotoğrafın ortasının çok parlamasına ve sudan uçuşan partiküllerin parlayıp backscatter dediğimiz istenmeyen çirkin bir görüntüye sebep olur. - Hiçbir canlıya dokunmayın! Dokunarak canlılara zarar verebileceğiniz gibi zehirli bir canlıdan siz zarar görebilirsiniz. Eğer su altında bir canlı çok güzel veya çok çirkinse büyük bir olasılıkla zehirlidir. Zehirli olmalarına rağmen dokunulmadıkları müddetçe size zarar vermezler, agresif tavır göstermezler. Kaçmadıkları için de çok yaklaşıp muhteşem fotoğraflar çekebilirsiniz. - Başlangıç seviyesinde bir su altı fotoğrafçısı iseniz paraflaşları TTL modunda otomatik olarak kullanın. Bu modda yapacağımız diyafram ayarına göre ışıklar kendini otomatik olarak ayarlayacaktır. Işık kullanımına alıştıktan sonra manuel mod ile çalışmaya başlayabilirsiniz. Işığın gücünü artıracağınız zaman diyaframı kısın, azaltacağınız zaman da artırın. Parlak pullu bir balık görürseniz diyaframa dokunmadan ışığı yarım veya bir stop azaltın. - Köpek balığı görürseniz korkmayın. Kesinlikle çok şanslısınız! Su altında ve üstünde insandan daha tehlikeli bir canlı yoktur."} {"url": "https://www.ithafsanat.com/fotografta-kompozisyon/", "text": "Baktığımızda bizi çarpan fotoğraf karelerinin sırrı, altın oranı çok iyi yakalamalarında. Peki, kompozisyonda altın oranın önemi nedir? Bu oranı yakalamanın püf noktaları nelerdir? Fotoğraf sanatçısı Serhan Akın, bu soruları cevaplarken doğru kadraj için aklımızda tutmamız gerekenleri de anlatıyor. Tekrardan merhaba! Umarım yazınız keyifli geçiyor ve güzel kareler yakalıyorsunuzdur. Bu sayımıza kadar olan yazılarımda sade bir şekilde fotoğrafın teknik öğelerini anlatmaya çalıştım. Teknik eksikliklerimizi tamamladığımıza göre artık geriye ne göstermek ve ne anlatmak istediğimiz kaldı. Hazırsanız fotoğrafta kompozisyon konusuna geçiyoruz! Kompozisyon, anlatmak istediğimiz konuyu fotoğraf karesinde göstermektir. Kompozisyonun en önemli öğesi de doğru kadrajdır. Makinemize ne kadar hakim olursak olalım, teknik yönümüz ne kadar gelişmiş olursa olsun, yanlış kadraj fotoğrafı berbat edebilir. Bazılarımız doğuştan şanslıyız, Allah bize çok iyi göz vermiş olabilir ve kadraj kurallarını bilmeden de içgüdüsel olarak doğru kadrajı yakalayabiliriz. Ancak yine de mükemmele yakın kadrajı yakalamak için kadraj kurallarını bilmemiz çok önemlidir. Benim gibi doğuştan iyi bir göze sahip olmayanların da morali bozulmasın çünkü büyük bir çoğunluğumuzun gözü geliştirebilir. Doğru kadrajın sırrı, altın orandır. Altın oran, sadece fotoğrafın değil, bütün görsel sanatların hatta yaradılıştaki estetiğin özüdür. Çünkü kainat, belli bir matematik ve geometri üzerine yaratılmıştır. Altın oran, 1/3'tür. Dikkat ederseniz yeni fotoğrafçıların, fotoğrafa ilk başladıkları zamanlarda objeyi ortalama gibi bir çaba içine girdiğini görürsünüz. Nedense beynimiz, her şeyi ortalarsak daha simetrik, daha iyi bir sonuç çıkar gibi bir yanılsama içine girer. Bu durumda sonuç, estetik açıdan güzel değildir. Tabii, bazı durumlarda objenin şekli nedeniyle veya obje karşıdan bize bakıyorsa ortalanabilir. Bu konuya da Altın oran nasıl kullanılır? sorusunu açıkladıktan sonra değineceğim. Şimdi, kadrajdan baktığınızda gördüğünüz görüntünün altı eşit parçaya bölündüğünü düşünün. Tabii ki bunu görmeden hayal etmeniz çok zor, o yüzden size bu şekilde bölünmüş kılavuz çizgileri çekilmiş bir fotoğrafımı paylaşıyorum Bu fotoğrafta teleobjektif ile çekilmiş bir martı görseli görüyoruz. Çizgilerin kesiştiği noktalar, gözümüzün dikkatini çeker ve ilgi merkezi olarak adlandırılır. Bu noktalara yakın yerleştirilen objeler göze daha estetik ve dengeli gözükür. Bu fotoğrafta ilgi merkezi olarak martının gözünü kullanmak istedim ve gözünü, sol üst taraftaki ilgi merkezine gelecek şekilde konumlandırdım. Hayvan veya insan portresi çektiğimiz zaman gözü birebir bu noktaya denk getirmek zorunda değiliz; çekilen açıya göre gözü, bu noktanın üzerine veya altına da denk getirebiliriz. İkinci fotoğrafta ise bir manzara çalışmamı görüyoruz. Burada öne çıkarmak istediğim Ayasofya Camii olduğundan bu sefer Ayasofya Camiini sağ tarafta bir bölü üç oranında konumlandırdım. Kompozisyonda bölgenin tarihi zenginliğini de göstermek için arka planda Sultanahmet Camii de aldım. Kompozisyona ilave olarak ufuk çizgisinin de yine sağ alttan bir bölü üçe yakın oranda konumlandırıldığını görüyoruz. Bunun için de sizinle bir Galata Kulesi fotoğrafımı paylaşıyorum. Galata Kulesi, dikey ve silindirik bir yapıdır. Nereden görürsek görelim, bize karşıdan bakar. Bu sebepten fotoğrafın ortasına yerleştirmek için ideal bir yapıdır. Yine de bu karede altın oranı bir şekilde görüyorsunuz. Kulenin önündeki binaların, fotoğrafın alt kısmında yine bir bölü üç oranına yakın gelecek şekilde yerleştirildiğini görebilirsiniz. Aynı şekilde, bir insan çekeceğimiz zaman da çekeceğimiz kişi, bize vücudu dönük şekilde, direkt karşıdan bakıyorsa fotoğrafın ortasında konumlandırılabilir. Eğer fotoğrafa yeni başlamışsanız ve hayalinizde bu çizgileri oluşturamıyor, objeleri bir türlü altın orana oturtamıyorsanız moraliniz bozulmasın. Dijital makinelerde, vizör harici ekrandan çekim yaparsanız bu kılavuz çizgiler ekrana yansıtılabilir. Bu çizgiler Grid olarak geçer ve her makinede bunları göstermenin yolu farklıdır. Kullanma kılavuzunu okumanızı tavsiye ederim. Başlangıçta bu yolu kullansanız da tecrübe edindikçe fotoğraf çekerken vizörü kullanmanızı ve altın oranı hissetmenizi tavsiye ederim. Kompozisyonda en önemli husus olan kadrajlamayı ve altın oranı açıkladıktan sonra çizgiler konusuna değinebiliriz. İster insan yapısı olsun, ister doğal, matematik gibi geometri de kainattaki estetiğin önemli bir parçasıdır. Geometrik şekiller de yaşamın doğal bir parçasıdır. Şekiller anlaşıldığında kompozisyonumuza güç katacaktır. Fotoğrafta en çok karşımıza çıkan şekil, çizgilerdir. Her şeyde olduğu gibi çizgilerin şeklinin de manası vardır. Dikey çizgiler, güçlülüğü ifade eder, yatay çizgiler de dinginliği. Diyagonal çizgiler ise hareketi çağrıştırır; bu sebeple fotoğrafa hareket katar. Üç çizginin de kullanıldığı bir fotoğrafımı paylaşıyorum. Giriş fotoğrafında gün batımında Haliç Köprüsü'nü görüyoruz. Yatay ufuk çizgimiz, gün batımının dinginliği hissini verirken köprü, çapraz bir açıda çekildiği için fotoğrafta hareket hissediliyor. Aynı zamanda köprünün telleri de yine diyagonal çizgiler oluşturarak bu hareketi güçlendiriyor. Son olarak köprünün ayağı dik bir çizgi oluşturarak köprünün gücünü ve sağlamlığını vurguluyor. Köprü yandan çekilmiş olsaydı o zaman yatay çizgiler daha ön planda olacak ve dinginlik hissi daha yoğun olacaktı. Kompozisyon oluşturmada bir diğer metot da Doğal Kadrajlamadır ve en sevdiğim kompozisyon yöntemlerinden biridir. Doğal kadrajı, objenin etrafında oluşmuş doğal bir çerçeve olarak da düşünebiliriz. Kapı, pencere gibi nesneler, ilk aklımıza gelen doğal kadrajlardır. Algıyı direkt obje üzerine çektiği gibi çevresinde hoş bir görsel de yaratır. Bunu da gösteren çeşitli kareler paylaşıyorum. İlk görselimiz bu yaz Saros Körfezi'nde bulunan İbrice noktasında çektiğim bir fotoğraf. Burada çok güzel bir su altı tüneli bulunur. Dalış yapıyorsanız ve klostrofobiniz yoksa tavsiye edebileceğim müthiş bir yerdir. Bu tünel, doğal kadraj olarak kullanıma çok müsaittir. Bu karede de tünelin, fotoğrafın etrafında nasıl doğal bir çerçeve oluşturup ilgiyi dalgıcın üzerine çektiğini görüyoruz. Bu tip karelerde ters ışık olduğu için pozlamanın mutlaka manuel olarak ayarlanması gereklidir. Aksi takdirde fotoğrafta ışık patlamaları yaşanabilir. Kompozisyon sonsuz bir konudur ve burada sık kullanılan yöntemleri size açıklamaya çalıştım. Belli kurallar olsa da bazen bu kuralları çiğnemek çarpıcı sonuçlar verebilir. Bol bol deneme yanılma yapmalısınız. Sizlere tavsiyem sık sık eski filmleri izlemeniz. Benim gözümün gelişmesinde Stanley Kubrick'in filmlerini izlemenin büyük faydası oldu. Tam bir simetri hastası olan Kubrick filmlerinde mükemmel kadraj nasıl yapılır görürsünüz. Kubrick, hayalindeki görüntüyü elde edebilmek için sahneleri defalarca çekermiş ve çalışması çok zor bir yönetmenmiş. O zamanlar her şey analog filme çekildiği için harcanan emeği tahmin edebilirsiniz. Yazımı burada sonlandırıyor ve uzun süren pandemi döneminin ardından nispeten psikolojik olarak daha rahat geçirdiğimiz yaz mevsiminde, çektiğim fotoğraflarla sizlere şimdilik veda ediyorum. Gelecek sayımızda görüşmek üzere!"} {"url": "https://www.ithafsanat.com/francoise-saganin-hos-geldin-huzunu-grafik-romana-uyarlandi/", "text": "Fransız yazar Françoise Sagan'ın, yayımlandıktan kısa süre sonra dünya çapında başarı elde eden ilk romanı Hoş Geldin Hüzün, 17 yaşındaki Cecile'in zevk düşkünü hayatını, yetişkinlerle ilişkisini ve kuşak çatışmasını 1950'lerin ruhuna sadık kalarak incelikle yansıtıyor. İlk kez okurla buluşmasından onlarca yıl sonra Frederic Rebena'nın grafik roman uyarlamasıyla yeniden gün yüzüne çıkan bu sürükleyici eser, kendi dönemi için uçarı ve hatta cüretkar sayılabilecek bir hikayeyi Fransız Rivierası'nın o meyvemsi ve deniz kokulu atmosferi eşliğinde sil baştan yaşatıyor. Hollywood'un efsane yönetmenlerinden Otto Preminger tarafından aynı adla sinemaya da uyarlanan ve Jean Seberg'in tutkulu oyunculuğuyla hafızalara kazınan eser, ''mutluluğu'' arayan yeni yetme bir kızın istemsiz kötülüğünün ardında yatan gerçeklere ve körelen vicdanına odaklanıyor. Adını Paul Eluard'ın şiirinden alan Hoş Geldin Hüzün, özellikle Fransız toplumunun burjuva kesiminin geçmişten günümüze neredeyse hiç değişmeyen ahlak algısını sorguluyor. 2020'li yıllar için bile hayli sıra dışı sayılabilecek bir ailenin, içinden çıkılması güç ilişki sarmalını tüm hatlarıyla, ustalıkla resmediyor. Sagan'ın bu en bilinen eserine saygı duruşundan ziyade yeni bir soluk getiren Frederic Rebena, detaylı çizimleri ve seçtiği renk paletiyle okurlarını 1950'lere götürüyor."} {"url": "https://www.ithafsanat.com/fransiz-sinema-haftasi-istanbulda/", "text": "Institut français Türkiye'nin, yaz aylarından bu yana tüm ülkeyi gezen sinema projesi İstanbul'da. Bu proje kapsamında Türkiye'de vizyona girmemiş 5 Fransız yapımı uzun metraj ve 5 Türk kısa metraj gösterime sunulacak. 17-18-19 Aralık tarihlerinde, Institut français Türkiye ve Sinematek Sinema Evi Kadiköy'de izleyiciler üç gün boyunca Türkçe altyazılı bir uzun metraj ve ardından bir kısa metraj izleyebilecekler. Sinema severler böylece bir komedi, bir drama, bir animasyon filmi, bir belgesel ve bir aile komedisi seyredecekler. 18 Aralık saat 19.00'da Institut français Türkiye'de gerçekleşecek Sulukule Mon Amour ve Hayaletler gösterimlerinin ardından Yönetmen Azra Deniz Okyay ve Fransa'nın İstanbul Başkonsolosu Olivier Gauvin ile soru-cevap gerçekleşecek. Ayrıca 18 Aralıkta Sinematek Sinema Evi Kadiköy'de, 19 Aralık'ta ise Institut français Türkiye'de gerçekleşecek gösterimlerin ardından Yönetmen Burcu Aykar seyircilerin sorularını cevaplayacak."} {"url": "https://www.ithafsanat.com/futuristik-sehzade-contemporary-istanbulda/", "text": "Fırat Neziroğlu'nun Fütüristik Şehzade adlı gerçek eseri ile Contemporary İstanbul'da sergilenecek. Akbank'ın ana sponsorluğunda düzenlenen 16. Contemporary İstanbul, 5-6 Ekim ön izleme ve 7-10 Ekim tarihleri arasındaki genel ziyaretçi programı ile yerli ve yabancı çağdaş sanat galerini bir araya getirecek. Bu yıl ilk kez Tersane İstanbul'da yapılacak olan fuarda mekan değişikliği ile çağdaş sanatı, tarihin içinde izleyicilerle buluşturacak. Uluslararası dokuma sanatçısı Fırat Neziroğlu bu yıl Fütüristik Şehzade adlı eseri ile güncellenebilir sanat dünyada ilk kez gerçek bir eser olarak dokunsal hale getirecek. 1 ve 0 mantığı ile çalışan bilgisayardan önce aynı teknikle işleyen Jakar makinesi vardı. Yaptığımız bu eser güncellenebilir sanat için bir ilk diyebilirim. Fütüristik Şehzade Contemporary sonrası Avustralya'da The Main Gallery'de."} {"url": "https://www.ithafsanat.com/garrett-keast-borusansanat-tvde/", "text": "Borusan Sanat, dijital platformlar üzerinden dinleyicileri ile buluşmaya devam ediyor. 8 Temmuz Perşembe günü saat 20.00'de Borusan Klasik'te BİFO'nun Alexander Liebreich yönetiminde yayınlanacak konserinin yanı sıra 11 Temmuz Pazar günü saat 11.30'da borusansanat. tv'de, Garrett Keast yönetimindeki BİFO & Garrett Keast başlıklı konseri dinleyicisi ile buluşacak. Borusan Filarmoni Orkestrası, Borusan Klasik'te canlı yayınlanan yeni konserinde bu hafta, üç farklı yüzyıl ve kültürden eserler seslendirecek. Almanya'nın genç, dinamik ve önde gelen şeflerinden olan Alexander Liebreich yönetimindeki BİFO, günümüz klasik müzik dünyasının en önemli bestecilerinden biri olan Arvo Part'ın For Lennart in memoriam başlıklı yapıtını, Haydn'ın 44. Senfoni'sini ve Richard Strauss'un son eseri olan Metamorfosisi seslendirecek. 8 Temmuz Perşembe günü saat 20.00'de yayınlanacak konser öncesinde, saat 19.40'ta Aydın Büke ve Serhan Bali müzik üzerine söyleşileriyle dinleyicilerle bir araya gelecek. Çevrimiçi video platformu borusansanat. tv, ücretsiz konser kayıtlarıyla izleyicileri ile buluşmaya devam ediyor. 11 Temmuz Pazar günü 11.30'da Garrett Keast yönetimindeki BİFO, Samuel Barber, Igor Stravinsky ve Aaron Copland'ın eserlerini yorumlayacak. Aaron Copland'ın klasikleşen Amerikan senfonik eseri olan ve yaylı çalgılar orkestrası için hazırladığı Hoe-Down yapıtı ile başlayacak konserde, Copland'ın bir diğer eseri Appalachian Spring seslendirilecek. BİFO & Garrett Keast başlıklı konserde ayrıca, Samuel Barber'in Adagio'su yorumlanırken, Stravinsky'nin neoklasik döneme ait konçertosu Dumbarton Oaks'u ile izleyicisine veda edecek. Saat 11.00'de yayınlanacak kayıtta ise Nisan Ak konser öncesi keyifli sohbetleriyle borusansanat. tv'de olacak. Vasks'tan Say'a başlıklı konser bir hafta daha borusansanat. tv'de! Çevrimiçi video platformu borusansanat. tv, dünyaca ünlü solist ve şeflerinin ağırlandığı konser kayıtlarını ücretsiz yayınlanmaya devam ediyor. Borusan Quartet'in, Fazıl Say'ın oda müziği yapıtlarından; yaylı çalgılar dörtlüsü repertuvarına armağanı Boşanma başlıklı yapıtı ve Peteris Vasks'ın 4. Yaylı Çalgılar Dörtlüsünü seslendirdiği Vasks'tan Say'a başlıklı konser, bir hafta daha dinleyicisiyle buluşacak. Konser öncesi yayınında ise Nisan Ak keyifli sohbetleriyle borusansanat. tv'de olacak. Borusan Klasik radyonun sevilen programı Borusan Müzik Evi, çağdaş müzik ve disiplinlerarası performansları dinleyicilerine sunmaya devam ediyor. 9 Temmuz Cuma günü saat 23.00'te gitarist, besteci, aranjör, prodüktör ve doğaçlamacı Şevket Akıncı'nın çağdaş müzik topluluğu Hezarfen Ensemble, daha önce yayınlanan ve büyük beğeni toplayan programı için hazırladığı seçkisi bir kez daha dinleyicilerle buluşacak."} {"url": "https://www.ithafsanat.com/gazeteci-olsaydi-haberini-yapacagi-hayatlarin-oykulerini-yaziyor/", "text": "Üçüncü kitabı Peri Kızı Af Buyrun 2019'da Can Yayınları tarafından yayımlanan Polat Özlüoğlu, roman ve oyun da yazıyor, Keşke her türde yazabilsem diyor. Durmadan yazan ve okuyan Özlüoğlu, okuduklarını, herkesin kendi dünyasına kapandığı bu zor zamanlarda sosyal medyadan paylaşarak daralan dünyalarımızı genişletmeye yardımcı oluyor. Belki de edebiyatın dünyaya çare olduğunun fark edildiği zamanlar... Çünkü edebiyat, daralan evrenimizi genişletiyor, bizi diyar diyar gezdiriyor, hayatlarımıza yeni karakterler ekliyor, bize yaşamadığımız hayatları yaşatıyor... Bu yüzden sadece iyi yazarları okumakla kalmıyor, onların okuma izlerini de sürüyoruz belki. Bu genişliğe ermek için. Edebiyat çemberini tamamlamak için. Öykücü Polat Özlüoğlu ile tanışmamız daha eski. Ama içerilere kapandığımız bu zamanlarda, pandemi döneminde artan yoğunlukla okurunu, sosyal medyada çok güzel kitaplardan haberdar ediyor. Uzun, oylumlu öykülerin yazarı Özlüoğlu, okurluk deneyimini de uzun uzun paylaşıyor. Kitabın bam telinden, kendisini nereden yakaladığından, kahramanlarının merak uyandıran yanlarından söz ederek. Belki çember tamamlanıyor; Özlüoğlu'nun öyküleri de yeni okurlara ulaşıyor. İlk kitabı Günlerden Kırmızı, 2015'te NotaBene Yayınları'nca yayımlanmıştı. Hevesi Kirpiğinde, 2017'de geldi. Onu daha geniş okur kitlelerine ulaştıran, ismini Murathan Mungan'ın koyduğu Peri Kızı Af Buyrun ise 2019'un en dikkat çekici eserlerindendi. 10 Ekim Ankara katliamından cumartesi annelerine, Maraş'a, Dersim'e dek toplumsal trajedilerle yoğrulan iki kitabının ardından gelen Peri Kızı, toplumsal cinsiyet meselesine yoğunlaşıyor. Kadınlar, LGBTİ+'lar; her çağın ötekileri. Ege Üniversitesi İletişim Fakültesi Gazetecilik Bölümü mezunu Özlüoğlu, gazeteci olsaydı haberini yapacağı hayatların öykülerini yazıyor. Bir yandan roman ve oyun da çalışıyor. Üretken bir yazar. Bankacılıktan arta kalan tüm zamanını okuyarak ve yazarak geçiriyor. Hiç acele etmeden, hikayeyi bir çırpıda bağlama telaşına düşmeden, kahramanın derinliklerinde dolaştığı uzun hikayeler anlatıyor bize. Bu uzun, derin, geniş öykülerin yazarını uzun, derin, geniş geniş tanımak gerek diye düşündük. Edebiyat yolculuğunu kendisiyle enine boyuna konuştuk. Radyoların ülkemizde popüler olduğu zamanlarda çalışmaya başlamıştım. Radyo35'te yaklaşık dört yıl pek çok program yaptım. Yazmaya ilk orada başladım. Metinleri kendim hazırladığım için özellikle gece programlarında bol okuma ve yazma deneyimi edindim. Sadece bir şarkı seçip onu sunup çalmak değil; hikayeler, şiirler, anlatı metinleri ile hazırlandım. Elbette müzik konusunda muazzam bir kaynaktı radyolar. Müziğin de en verimli olduğu, hala dinlediğimiz '80'ler, '90'lar popu dahil, diğer türlerin de tavan yaptığı zamanlardı. Kaliteli şarkılar, kaliteli sözler, kaliteli müzisyenlerin devriydi. Okumayı söktüğümden beri kitaplar bütün dünyamdı. İnsan okumayı hayatının odağına yerleştirdikten sonra ister istemez yazmaya da meylediyor. Daha ilkokulda yazıp resimlediğim ve kapağını bile yaptığım küçük kitaplarım var. Kısa öykü denecek metinler hatta romanlar bile yazmışım. Gazetecilik, yapabileceğimi düşündüğüm bir meslek olsa da üniversite yıllarında radyo ile tanışınca her şey değişti. Ege Üniversitesinde kapalı devre yayın yapan stüdyomuz vardı. Eğitimlerimizi orada alırdık. Sesimin mikrofonda güzel bir tını bıraktığını keşfeden hocalarım sayesinde radyoculuk mesleğinin cazibesine kapıldım. Programlar için sürekli bir şey karalıyordum. Kısa kısa metinler, anlatılar diye adlandırabileceğim şeyler. Şiir de bu dönemde hayatımda etkin bir şekilde yer alıyordu. Hala da şiir yazmayı değil ama okumayı severim. Öykü yazmak ise hep karaladığım metinlerin özünde saklıydı. Öykü olduklarını bilmiyordum ama yine de bazen eski defterleri karıştırınca basbayağı bazıları öyküye meyleden metinlermiş, öyküye akraba. Ciddi anlamda öykü yazmaya sevgili hocam Selda Uzunkaya ile başladım. Onun sayesinde öykünün abecesini öğrendim. Okuyarak ve yazarak öykü ile hemhal oldum. Her hafta bir şeyler yazma disiplinini bana kendileri aşılamıştır. Yazarlık yetenek gerektirir az biraz da olsa ama esas iş disiplindir. Yazma disiplini sayesinde yazar olur insan. Yoksa gerisi teferruattır. Kitap dosyanızı oluştururken belirlerken belirli ölçütleriniz var mı? Örneğin tematik bir bütünlük, dil bütünlüğü gibi... Murathan Mungan, kitabın da bir mimari yapısı olduğunu söyler. Murathan Mungan ne güzel söylemiş. Aslında başlarken belirli bir tema olmasa da nedense, yazmaya başladıktan sonra devamında gelen öyküler, diğerlerinin peşinden koşturan ya da diğerlerine akraba konulardan yola çıkmış oluyor. Bunu bilinçli yapmasam da sanırım, kafamdaki öyküler o temaya doğru kayıyor. Dil bakımından da yazdıkça kazanılan bir bütünlük elde ediyorsunuz zaten. İlk kitaptan bugüne her yazdığınızda dilin değiştiğini, dönüştüğünü ve zenginleştiğini görmek haz veriyor. Evet, bir mimar gibi öyküyü konu, karakter, dil, üslup, mekan ve zamansal bir yapıyla kelime kelime inşa ediyoruz. Tesadüf eseri tanıştık kendisiyle. Dosyam olduğunu öğrenince ismini sorup kitaptaki öykülerin isimlerini merak etmişti. Sağ olsun, Peri Kızı Af Buyrun'u duyunca hemen Kitabın ismi bu olmalı dedi. Çok özel bir andır benim için onunla tanışmam ve kitabımın ismini de onun koyması. Güzel bir anı. Bu soruya en başta şu çok basit cevabı vereceğim. Ben yazarın cinsiyeti olduğuna inanmıyorum. Yazar erkek ya da kadın değil, sadece yazardır. İster deneyimlediği, ister hayal ettiği, kurguladığı, ister bildiği bir şeyi yazsın, yaratsın. Kafka Amerika'ya gitmeden o muhteşem kitabı yazmıştır. O zaman ne ansiklopediler ne de Google vardı. Yani hayal gücü pek çok şeyi mümkün kılar. Bir de tabii empati duygusu, gözlem ve dinlemeye özel merakı olmalı, yazmak ihtiyacı hisseden kişilerin. Çünkü dinlemek, gözlemek de yetenek ve sabır gerektirir. İnsanların yerine kendinizi koymaya çalışınca başka kapıların aralandığını görürsünüz. En basiti, yoldan geçen birini izleyip gözleyin ve onun yerinde olduğunuzu hayal edin. Bakalım nasıl bir öykü çıkacak ortaya; o insan nereye gidecek, nerede durup nerede soluklanacak? Oyun oynamak gibi yazmak... Bir de yazmak için okumak gerekir demeyi ihmal etmeyelim. İnsan okumadan yazamaz. Ne kadar okursanız o kadar zengin bir dünyanız, kelime dağarcığınız ve hayal gücünüz olur. Bütün öykülerimde dil konusuna özen göstermeye çalışırım. Eril dille yazılması gereken, konunun bunu gerektirdiği, yeraltı edebiyatı gibi eserler de mevcut olmakla birlikte, artık çok başka bir dünyada yaşıyoruz. Genel geçer ortalama bir cinsiyetçi zihinle yazılan eserler o kadar sırıtıyor ki ister istemez mesafe koyuyorsunuz metinle aranıza. Çünkü artık dişil bile değil, daha cinsiyetsiz, daha nötr bir dile doğru evriliyoruz. Bunun en güzel tanımlamalarını elbette dilbilimciler ve eleştirmenler yapacaktır eminim. Ben sadece yazarken biraz daha dikkatli ve özenli olmak gerektiğine inanıyorum. Elbette var. Hayata biraz daha fazla merakla bakıyorum sanırım. Daha dikkatli dinliyorum insanları. Haberleri, kitapları daha özenli okuyorum. Biraz hayatın terazisinde hislerimi ve zihnimi vicdan ve merhamet duyguları ile tartmaya çalışıyorum."} {"url": "https://www.ithafsanat.com/gelecekte-bir-resmin-kendisi-olabilecegiz/", "text": "Son dönemde NFT camiasında gözle görülür şekilde yükselen ve dikkat çeken dijital sanatçı Ecem Dilan Köse, farklı disiplinleri birbiriyle harmanlayarak yarattığı işleriyle güncel bir sanatçı olduğunu gösterirken, Human performansıyla da insan var oluşunun köklerine inerek hayatın özünü sorguluyor. Söyleşimizde dijital sanatlar ve sanatın geleceği sorularına cevap ararken NFT hakkında merak ettiklerinizi de bulacaksınız. Köse'nin en çok hayalini kurduğu proje ise gelecekte sanatıyla bir insanı nasıl iyileştirebileceğini bulmak. Öyle ki günün birinde bunu gerçekleştirmek için çalıştığını söylüyor. Aslında çok homojen bir şekilde oldu. O kadar farklı alanlarda olmasına rağmen hepsinin buluştuğu zamanlar oldu. Özellikle lise ve üniversitedeyken ailem bana Çok fazla alanda bir şeyler yapıyorsun, uzmanlaşamayacaksın gibi uyarılarda bulunuyorlardı. Ama hep şuna inanıyordum: Gerçekten bir sanatçı olacaksam ve beslenebileceğim başka disiplinler varsa bunlardan uzak kalamam. Bunlar sanatçının kendi içinde birleşip bir şeye dönüşeceği yerler olacak ve gerçekten de öyle oldu. Üniversiteden sonra dansı baraktım ama dans etmeden dansın hazzını, o müzikle bir arada olma halini nasıl içimde hissedebileceğimi arıyordum. Daha sonra sahnede görsel yapma, video jokeylik işlerine başladım. O esnada ebru yapıyordum. Ebrularımı nasıl hareket ettirebileceğimi araştırırken kodlarla bilgisayar ortamında bir şeyler yapabileceğimi gördüm. Her arayışta daha fazla derinleşip daha fazla teknik bilgi sahibi olup gelişince hepsi birleşmiş oldu aslına bakarsanız. Ben Ankara'da okudum liseyi. Lisede beş tane başarılı öğrenciyi aldılar ve TOBB Üniversitesi'nde bir yaz boyunca Java dersi verdiler. Benim için o zaman bu çok anlamsızdı, yazım gidiyor diye düşünüyordum. Şimdi diyorum ki şükürler olsun çünkü sırf oradaki üç aylık Java eğitimim sayesinde dile yatkın olduğumu, düşünce şeklinin nasıl olabileceğini gördüm ve o beni hızlandırdı. Daha sonra içine girmiş oldum. Bunlar işte aslında çok holistik ve homojen gelişen şeyler. İç mimarlık mezunu olduğum için bilgisayar programlarına çok hakimdim. Hayalimdeki şeyleri görselleştirme konusunda çok rahattım. O yüzden bunların hepsi beni dijital sanata yönlendirdi. Bir zaman sonra Barcelona'daki OFFF Festivalde Stefan Sagmeister'in konuşması artık yeni dünya sanatçılarının sadece bir şey bilmesi değil, bütün her şey konusunda fikir sahibi olmaları ve ne kadar farklı alanlarda beslenirlerse o kadar yaratıcı ve zamanının üretimlerini yapacağı yönündeydi. Bu beni gerçekten mutlu etmişti ve beni hızlandıran şey oldu. Sanatçı günün fotoğrafını çeken kişidir. Bu zamanın malzemelerini ve yöntemlerini kullanması gerekir. Bu yüzden buna önem veriyorum, güncel kalmaya çalışıyorum, teknolojiyi takip ediyorum. Ebru yaparken suya damlattığınız her bir damla akış başlatır, onun bir yayılımı vardır. Bu dansta da var, müzikte de. Ebruda boyaların sudaki dağılımı ve birbirlerine çarpması, generatif sanatlardaki bazı algoritmalarla çok benzer özellikler gösteriyor. Denizin üzerinde ışık kırılmalarını gözlersiniz, bir noise efekti olur. Bu birçok algoritmayla benzer çalışır çünkü aslında zaten bunların hepsi fizik kuralları. Generatif sanat da taklit edilmiş ve üretilmiş algoritmalar üzerine kuruluyor. Dans aynı şekilde bir harekete bağlı olmasına rağmen aslına bakarsanız mekansal da bir boyutu var. Siz bir bedenle bir mekanı tariflersiniz, bu hareketle mekanı nasıl kullanacağınızı ve orada nasıl bulunacağınızı deneyimlersiniz, bu mimarlıkla çok benzer. Yani her şey birbiriyle benzer çünkü aynı deneyimler aslında. Sadece biz onları farklı disiplinler olarak farklı yönlerden bakarak algılamaya çalışıyoruz. Bu arada aklıma şu geldi, mesela okuldayken deriz ya, bu bilgi gerçek hayatta ne işime yarayacak diye... Ama o bilgi mutlaka bir gün bir yerde kullanılır. Her şey bir şekilde birleştirilebiliyor, dediğiniz gibi. Bir bağlantısı ve bir boyutu mutlaka var. Aslında hikayesi var. Ben Sonar Festival'e sabah 12'de girip ertesi sabah 6'da çıkan biriyim. Son beş senedir bu festivalde ya bir eserim vardı ya da daha önce performanslar yaptım. Pandemiden önceki sene yine Sonar Festival'de tek başıma dolaşıyordum, bir sahneye girdim. Biri çalıyor, dedim ki bu müzik tarzı benim. Deliliği, sertliği, yumuşaklığı, her şeyiyle bana çok uygun. O zaman dua ettim ve dedim ki, bununla bir gün ben de bir şeyler yapayım. Aradan zaman geçti, ben aslında bu sene başka bir arkadaşımla performans yapacaktım ama TKO'yu aradım, Ben de zaten seni arayacaktım, senin ebrularını gördüm ve bir şey duyuyorum dedi. Daha sonra biz birlikte çalışmaya başladık. Çok güzel bir süreçti. Ben daha önce hiçbir müzisyen arkadaşıma bu kadar detaylı brief verdiğimi hatırlamıyorum. 3-4 hafta süren bir çalışma yaptık, yoğun bir üretim süreci geçirdik, ben kaç GB render aldığımı hatırlamıyorum bile. Performans günü delirme hakkımızı ne kadar kullanabiliriz diye düşündük. Benim bu kadar delirmeye niyetim yoktu açıkçası, biraz daha sakin kalmak istiyordum ama öyle bir enerji çıktı ki... Hayran olduğum kişiyle aynı sahnedeyim, beraber bir şeyler yapıyoruz, etrafımızda inanılmaz bir enerji var. Ve ben, ilk kez canlı performansın ne demek olduğunu orada anladım. Ben keyif aldıkça yükseldikçe yükseldik. En sonunda üçüncü kattan izleyen bir arkadaşım, Ecem, insanlar dışarıdan akıyor dedi. Çığlık kıyamet herkes bağırıyor, inanılmazdı. Geçmişte unuttuğumuz bazı özlerimiz var. Bunlar ilkel duygular ve içgüdüler, spiritüel diyebileceğimiz bazı esanslarımız yani. Bunu unutuyoruz ya da değiştiriyoruz. Öyle bir şey olabilir mi? Öyle bir tekamül yolunda değilim, öğreniyoruz ama... Yani bilmiyorum, biliyor olsam galiba böyle şeylerle uğraşmazdım. O arayış güzel. Bir Otostopçunun Galaksi Rehberi'ni bilirsiniz. Orada her sorunun güya cevabını bilen bir makine var. Ona gidiyorlar soruyorlar, hayatın anlamı ne diye. O da senelerce hesaplıyor. En sonunda büyük bir seremoni düzenleniyor ve küçük çocuklar ellerinde meşalelerle cevabı öğrenmeye gidiyor ve büyük hesaplamalar sonucunda, Cevap 42, diyor. Ben tam öyle bir noktadayım açıkçası. Yaşamın özünün ne olduğu, insan ne, nereye gidiyor, tam idrak edemediğim kavramların bağlandığı tek yer. Var olmak, bir olmak ve yok olmak, hiç olmak. Human işi bir sorgu aslında. Bu bahsettiğimiz şeylerin nasıl birleştiğine dair bir sorgu. Aynı zamanda geleceğe dair bir sorgu çünkü dijital dünyanın, dijitalleşmenin hayatımıza bu kadar girmesi bizi hücrelerimize kadar etkiliyor. Bu zamanla neye dönüşecek? Geçmişte unuttuğumuz bazı özlerimiz var. Bunlar ilkel duygular ve içgüdüler, spiritüel diyebileceğimiz bazı esanslarımız yani. Bunu unutuyoruz ya da değiştiriyoruz. O yüzden Humanın final bölümünde çıplak sesle çığlık attık, onlar bizi unutma diyor diye. Bu bir seçim öncelikle, olmazsa olmazı gibi düşünmemek lazım. Bazı sanatçılar fuarlara katılmak, orada satış yapmak, insanlara ulaşmak isterler, bazıları da sadece atölye satışları yapmak. Bundan çok da farklı değil bu anlamda. NFT'de beni en çok heyecanlandıran şey, ilk kez bir sanat eserinin gerçekten otantikliği, ilk sahibi meta datasına tanımlanmış ve kesin olarak bu eser bu sanatçınındır denilmesi. İlk kez sanatçı eserini yüklediği, o zincire soktuğu anda değiştirilemez bir sertifikası var gibi düşünebiliriz. NFT'nin dijital sanata etkilerine gelince bir medyumun gereklilikleri, o medyumda çalışan insanların yaratıcılıklarının sınırlarını belirler. Bu hızlı bir medyum ve çoğu NFT platformunda 50MB gibi bir boyut kısıtlandırması var. Öyle olunca insanların üretimi bu yönde etkilendi. Daha hızlı yakalayabilecekleri dinamik şeyler yapmaya başladılar. Eserlerin çoğu 15 saniyelik kısa ve dinamik loop'lar olarak yapılmaya başlandı. Ayrıca, sanat her zaman ekonominin bir parçasıydı, bir yatırım ve alışveriş biçimi olarak kullanıldı. Bir eserin değerini göreceli olarak sanatçı belirler, sanatsever belirler, komünite belirler. Burada da yeni bir ekonomi var. Ben bunu tam olarak maddi güvence değil, görünürlük fırsatı olarak düşünüyorum. Biz o görünürlük için nasıl çaba sarf edeceğimizi biliyoruz. Çeşitli platformlar var, o platformlara işlerimizi koyuyoruz ve burada duyuruyoruz. Daha önce bu kadar görünürlük kazanabileceğimiz yerler yoktu. Yok, hayır. NFT'den önce, mesela sergi yapmasam birinin internet siteme girip de görmesi lazım, benim internet sitemi, sergiyi nereden duyacak... Şimdi sergiler yine var ama NFT platformlarında yer alınca, koleksiyonerlerle, sanatseverlerle karşılaşma ihtimalimiz arttı. Görünürlükten kastım, bu karşılaşma ihtimali. Önceden sanatçılar galericilere, küratörlere bağlıydı; üretimi, yaşamı kazandığı yani her şey, onlarla ilişkili olmaya başlamıştı. Bunun ortadan kalkması çok güzel. Özgürleşmiş olduk. Bir eserimin haklarının nasıl olacağını, nasıl sunulacağını ben belirliyorum. Bunu ben duyuruyorum ve koleksiyoner de bire bir benden duyuyor. Bu pazara gençler de girebiliyor, çeşitli network gerektirmeyen insanlar da dahil olabiliyor. Bu şansa yaklaşmak bir fırsat olabilir. Özgürlükten kastım bu. O sınırlar yok ve şans da artık eşit gibi. Öncelikle geleneksel sanatların yok olması diye bir şeyin olacağını zannetmiyorum ama şöyle bir gerçek var; eskiden teşbih sanatları, rölyefler falan varken günümüzde bunlar azaldı. Zamanla, belki bazı şeyler birazcık azalabilir ama şekil değiştirir. Günümüz malzemelerinin, teknolojilerinin kullanılması bu sanatları geliştirir sadece, öldürmez. Mesela ressam Alex Grey, nasıl ışık olunacağına dair resim yapmaya çalışıyor. Gelecekte dijital sanatçılar size ışık yapacak. Bu da aynı resim olacak ama bambaşka bir deneyim sunacak. Aslına bakarsanız deneyimin şekli değişecek, yoğunlaşacak, daha kapsayıcı bir hal alacak. Bu da teknoloji yardımıyla olacak. Sesle birleşecek, deneyimle birleşecek, VR teknolojileriyle birleşecek. Mesela ben mimari disiplinden geliyorum ve kamusal alana dair heykellerim var. Belki hiçbir zaman fiziksel dünyada bunları gerçek yapamayacağım ama tasarlıyorum. Şimdi üzerine çalıştığım projelerden biri, bunları VR ortamında deneyimlemek. Aslına bakarsanız bu, zahiri heykellerin deneyim alanının değişmesi. Yani dijital sanat diyoruz ama aslında heykel bunlar, ne fark eder ki! Ben bunları VR'a koyduğumda yine heykel ama deneyim şekli değişik. Sanat bir iletişimdir. Sanatçının söylemek istediği şeyle, senin o an orada almak istediğin şeyin iletişimidir. O zaman çok da önemli değil, neyi ne şekilde yaptığın. Dijital sanatın getireceği; iletişimin artması, hissin yoğunlaşması ve deneyimin yoğun olarak yaşanması olacak. Bu da çok heyecanlı. Bir resmin içine girebileceğiz, bir resmin kendisi olabileceğiz. Sanatçı orada nasıl bir kurgu öngörürse onu yaşayabileceğiz. Benim için en kritiği gün batımı. Her gün, gün batımına mutlaka bir bakıyorum. Güneş gitmeden onu gözümle takip ediyorum. Onun dışında bahsettiğimiz bir sürü disiplin var ve hepsine bulaşıyorum. Dans izlemek, dans etmek çok hoşuma gidiyor. Farklı alanlardan işleri deneyimlemekten çok hoşlanıyorum. Bu yüzden etrafımdaki arkadaşlarım, farklı farklı sanat alanlarında işler yapan insanlar. Bilim kurgu hikayelerini, Simon Stalenhag'in Tales From The Loop serisini, Monassi'yi çok severim, Etgar Keret okumaktan çok hoşlanıyorum. Bence hepsinin ortak özellikleri, bu dünyada anlatıyorlar hikayelerini ama hikayeleri sürreal, bambaşka. O da bana paralel evrenlerin şu anda buluşma hissini veriyor. Hepimizin bir yolculuğu var, benim de yolculuğum bu! Bir gün öyle bir iş yapayım ki görenler kayıtsız kalamasın ve her gören senelerce belki bütün yaşamı boyunca içinde kalan iyileştiremediği bir şeye cevap bulsun, iyileştirsin yani yalnız olmadığını hissetsin istiyorum. Sanırım o güne çalışıyorum ben. Umarım ölmeden öyle bir iş yaparım, gözüm açık gitmez."} {"url": "https://www.ithafsanat.com/geleneksel-sanatlar-mutlaka-gunumuzle-iliskilendirilmeli/", "text": "Geleneksel Türk sanatları üzerine çalışmalarını sürdüren Mahir Kurtulan, minyatür sanatında eski motifleri yeni bir anlayışla günümüze ulaştırıyor. Eserlerindeki ana mottoyu değişim ve dönüşüm olarak dile getiren Kurtulan, geleneksel sanatların daha genç sanatseverlerle buluşabilmesi için formlarda ve sanatsal ifadede yozlaşmaya gitmeden yeni ve güncel olanla yarışmak, özgün ve yaratıcı olmak gerektiğini vurguluyor. Mahir Kurtulan, 1978 yılında İzmir'de doğmuş. Dokuz Eylül Üniversitesi, Geleneksel Türk Sanatları Bölümü Tezhip Ana Sanat Dalı'ndaki eğitimini tamamladıktan sonra 2004'te İstanbul'a gelmiş. Yüksek lisansını da Marmara Üniversitesi Güzel Sanatlar Enstitüsü Geleneksel Türk Sanatları Bölümünde Tezhip-Minyatür Ana Sanat Dalı üzerine yapmış. Tekstil endüstrisinde tasarım üzerine çalışırken kişisel atölyesinde resim ve minyatür çalışmalarına devam eden Kurtulan, bu sayımızda geleneksel sanatlar konuğumuz oluyor. Ana besin ve referans kaynağım dediği minyatür sanatının saz yolu üslubunun, çalışmalarının altyapısını oluşturduğunu ifade eden Kurtulan, Farklı referans noktalarını çakıştırarak oluşturduğum kaotik ve bir o kadar da harmonik döngüsel hareketler, minyatür sanatının çalışmalarımdaki altyapısını çok güçlü ve vazgeçilmez hale getiriyor diyor."} {"url": "https://www.ithafsanat.com/gercek-evimiz-hayatimizdir/", "text": "Pera Film, Pera Müzesi'nin Etel Adnan: İmkansız Eve Dönüş sergisi kapsamında çevrimiçi bir seçki hazırladı. Adnan'ın Nihayetinde gerçek evimiz hayatımızdır sözüne atıfta bulunan program, sanatçıyla yapılan söyleşiler aracılığıyla, ev dediğimiz yerin arayışını ekrana taşıyor. Program, 6 20 Ağustos tarihleri arasında Pera Müzesi web sitesinden ücretsiz izlenebilir. Tarih profesörü Fawwaz Traboulsi ile yapılan yazışmaları ve video sanatçısı, yönetmen Vouvoula Skoura ile gerçekleştirilen söyleşileri temel alan Etel Adnan: Sürgündeki Kelimeler, şair ve ressam Etel Adnan'ın benzersiz bir portresini çiziyor. Yirminci yüzyılda Avrupa ve Orta Doğu'daki zorlukları bizzat yaşayan sanatçı, Arapça yazdığı hikaye ve şiirler aracılığıyla anılarını insan sevgisiyle dolu bir bakış açısıyla anlatıyor."} {"url": "https://www.ithafsanat.com/gizemli-kizin-akibeti-kitap-oldu/", "text": "Behiye Işın'ın, 5 yıl önce Çorum'daki bir mezarlığa her gece giren ve mezarlık başında ağlayan bir kızdan esinlenerek yazdığı ilk romanı 'Gizemli Kız' çıktı. Işın'ın gözlem ve analiz gücünü mizahi bir dille birleştirdiği 'Gizemli Kız' isimli kitabı, Ayrıkotu Yayınları etiketiyle raflarda ve internet satış sitelerinde satılmaya başlandı. Kitabın editörlüğünü şair ve yazar Pelin Özer üstlendi. Kitap, sapa bir kasabanın mezarlığında geçiyor. Okuyucu, bir gece vakti mezarlığa giren gizemli bir kızla birlikte kasabadaki insanların ansızın değişen yaşamlarına tanıklık ediyor. Behiye Işın, önünden geçip farkına bile varmadığımız sıradan hayatların perdesini aralarken ölüm, yaşam, gerçek, batıl inanç, din gibi olguların bağdaşık bir toplumdaki yansımalarını da yalın ve mizahi bir dille sorguluyor. Behiye Işın, aslında seyahat severlerin de bildiği bir isim. 2021 yılında Yeni İnsan Yayınları'ndan çıkan 'Çocukla Geziyorum' isimli seyahat kitabı bulunan Işın, çocuklarıyla birlikte Amsterdam, Budapeşte, İsviçre ve Strazburg'a yaptığı gezileri kitaplaştırmıştı."} {"url": "https://www.ithafsanat.com/gorev-verildiginde-bana-evimin-anahtarini-verdiler-demistim/", "text": "İstanbul Büyükşehir Belediyesi Şehir Tiyatroları Genel Sanat Yönetmeni Ayşegül İşsever Bu kurum bizim evimiz. Ve genel sanat yönetmenliği görevi verildiğinde, bana evimin anahtarları verildi, demiştim. İnsan evinin eksiğini gediğini bilir. Nerede sıkıntı olduğunu, nasıl bir tadilat gerektiğini bilir. Ben de 33 yıllık İstanbul Şehir Tiyatroları geçmişim ile evimin eksiğini ve bu eksiklerin nasıl giderileceğini biliyorum' diyor. Ülkenin en köklü tiyatrosu, İstanbul Büyükşehir Belediyesi Şehir Tiyatroları... Osmanlı İmparatorluğu döneminde 1914 yılında Darülbedayi adıyla kurulmuş olan tiyatro, 1934'te İBB Şehir Tiyatroları adıyla İstanbul Büyükşehir Belediyesi bütçesine bağlandı. İlk sanat yönetmeninin Türk tiyatrosuna yenilikler getiren Muhsin Ertuğrul'un olduğu İstanbul Şehir Tiyatroları Genel Müdürlüğünde yıllarını tiyatroya adayan isimler görev aldı. Kasım 2021'de de kurumun genel sanat yönetmenliğine hem tiyatro sahnelerinden hem de televizyon dünyasından tanıdığımız bir isim göreve geldi Ayşegül İşsever. Eylül ayında yapılan basın tanıtımıyla Şehir Tiyatrolarındaki yenilikleri ve yeni sezon oyunlarının tanıtımını yapan İşsever, Darülbedayiden günümüze, İstanbul Şehir Tiyatrolarında genel sanat yönetmenliği görevini üstlenen üçüncü kadın sanatçı. İşsever, kendisini Tiyatronun geleneğini bilen, kurumun içinden gelmiş ilk kadın sanat yönetmeni olarak tanımlıyor ki son derece haklı. Ayşegül İşsever ile bundan sonraki projelerini ve tiyatroyu konuştuk. Darülbedayiden günümüze, İstanbul Şehir Tiyatrolarında genel sanat yönetmenliği görevini üstlenen üçüncü kadın sanatçıyım. Tiyatromuzun geleneğini bilen, kurumun içinden gelmiş ilk kadın sanat yönetmeniyim. Ben kurum kültürünü bilen bir sanatçıyım. 33 yıldır evimiz bildiğimiz bu kurumda, bir oyuncu ve son üç yılında da sahne direktörü olarak çalıştım. Şimdi genel sanat yönetmeni olarak nasıl bir sorumluluk aldığımın farkındayım. Bu zaman zarfında, dışarıdan kuruma yönetici olarak gelen arkadaşlarımızın kurum kültürüyle uyum ve uyumsuzlukları üzerinden yaşanan zorlukları yakinen biliyorum. Öncelikle vizyonumuz bir sanat kurumu olarak geleneğimizi hatırlamak ve geleceğimizi inşa etmek üzerinden şekilleniyor. Herhangi bir nedenle geçmişte yaşanan zorluklar ve soğuklukları ortadan kaldırarak yeni bir heyecanla yeni bir sezona hazırlanırken bütün birimlerimizle bu güzide kurumumuzu geleceğe hazırlamanın da sorumluluğunu taşıyoruz. Arkadaşlarımızla bir yandan toplantılar yapıyoruz. Eleştirileri, sorunları tespit ediyor, hızla çözümüne dair ortak çalışmalar gerçekleştiriyoruz. Çok yakından bildiğim sorunlar da vardı elbette, bu sorunların da üstesinden gelmek için var olan sistemimizi revize ediyoruz. Başladığım günden bu yana, sanatçı, idari ve teknik bütün arkadaşlarımızın tam desteğiyle çalışmalarımı sürdürüyor olmaktan son derece mutluyum. Bu sanırım yeni sezon repertuvarımıza da yansıyor. Genel Sanat Yönetmeni olarak bir yıl olsa da repertuvarımızı açıkladığımız ilk sezonumuz oldu. Yaşadığımız çağa, şehrimiz İstanbul'a ve geleceğe dair umutlu ve sorumluluk hisseden bir repertuvar yaptığımızı düşünüyoruz. Umarım seyircimiz de mutlu olur. Çünkü tiyatro, seyirciyle tamamlanan bir sanat. Biz eleştirileri önemseyen ve dikkate alan bir anlayışla hareket ediyoruz. Seyircimizle doğrudan bir ilişkimiz var. Gerek sosyal medya hesaplarımızdan gerek dilek şikayet kutusuna gelen bilgilendirmeleri de dikkate alıyoruz. İlk günden başlayarak öncelikle kurum içi eleştirilere kulak verdik. Ve sorunlarımızı büyük oranda hallettiğimizi düşünüyoruz. Ancak tabii ki dinamik bir kurum olarak, 12 sahnemizde her hafta oyun sahneleyen bir sanat kurumu olarak, sorunları tamamen bitirmek mümkün değil. Ancak çözümün yanında olarak, nezaketi esas alarak ve kurum geleneğini sürekli hatırlayarak bu sorunların da üstesinden geleceğimizi düşünüyoruz. Ustalarımız her güçlükte bizim Ne yapmışlar diye baktığımız bir yerde duruyor ve açıkçası bize yol gösteriyor. İstanbul içi turnelere, seyircimizin bizi daha çok yerde görmek istemesi üzerine ağırlık verdik. Şehrin Tiyatrosu İstanbul'un Her Yerinde temasıyla başlattığımız, 14 ilçemizde gerçekleştirdiğimiz bu turnelerde 15 bin İstanbullu tiyatrosever ile buluştuk. Şehrin Tiyatrosu olarak İstanbul'un her noktasına sanatı götürmek için bir motivasyonumuz var. Elbette İstanbul'un birçok noktasına yayılmış yerleşik sahnelerimiz de geniş bir repertuvarla seyircimizi ağırlıyor. Yine seyircimizin özellikle salgın döneminde sağlık gerekçesiyle ilan ettiğimiz az kadrolu, tek perdeli oyunlarımız üzerinden gelen şikayeti, tiyatromuzun geleneğinde olan klasiklerin, geniş kadrolu oyunların sahnelenmesiydi. Klasiklerle sezonu açıyor olmamız da bu isteğin bir yansımasıdır. Eksiklerimiz elbette var. Ancak bunları burada sizinle paylaşmak değil de arkadaşlarımla çözümüne dair çalışmaktan yanayım. İlk sorunuzda biraz bahsettim. Bu kurum bizim evimiz. Ve genel sanat yönetmenliği görevi verildiğinde, bana evimin anahtarları verildi, demiştim. İnsan evinin eksiğini gediğini bilir. Nerede sıkıntı olduğunu, nasıl bir tadilat gerektiğini bilir. Ben de 33 yıllık İstanbul Şehir Tiyatroları geçmişim ile evimin eksiğini ve bu eksiklerin nasıl giderileceğini biliyorum. En azından bir fikrim var. Bu kurumda birçok arkadaşımla konuştuğumuz, paylaştığımız şeyler var. Bu perspektiften baktığımızda, bahsettiğiniz zorlukların biraz hafiflediğini söylemem mümkün. Ancak elbette ki bir oyuncu olarak oyunumu oynayıp evime gitmek bir konfor alanıdır. Şu an bulunduğum görevde, A'dan Z'ye, atölyelerinden ışığına, dekor ve kostümünden oyuncusuna ve ulaşımından provasına birçok alanda, sanatsal çalışmalarımızın sorunsuz ve aksamadan yürümesi için kendimi sorumlu hissediyorum. Geldiğimiz görevin gereği ve icabı da budur. Başta kurucumuz ve ustamız Muhsin Ertuğrul olmak üzere bütün ustalarımız, evi bildikleri bu güzide sanat kurumuna karşı bu sorumluluğu titizlikle üstlenmişler. Biz de bu geleneğin devamında, önce ustalarımıza sonra seyircimize mahcup olmamak adına, üstlendiğimiz görevi bir bayrak yarışı olarak kabul ediyoruz. Elbette tek başıma değilim. İlk günden itibaren, dediğim gibi, bütün arkadaşlarımın tam desteğini hissediyorum. Ve inanın kalbimizin attığı zamanlarda, zorluklardan, meşakkatten daha çok, heyecanlarımızı konuşuyoruz. Ve yine ustalarımızın çok güzel özetlediği gibi İki Kalas Bir Heves olarak tarif edilen tiyatroda, hevesimiz olduğu ve nefesimiz yettiği kadar çalışmalarımızı sürdüreceğiz. Şunu biliyorum ki bizden sonra gelenler de aynı sorumlulukla, aynı heyecanla bu koltuklara oturacak, 108 yıllık tarihimize yeni bir halka daha eklemek için çalışacaklar. Şehir Yazarlarını Arıyor, bir önceki genel sanat yönetmenimiz Mehmet Ergen döneminde başlamış bir projeydi. Devamlılık esastır düşüncesiyle, doğru yapılan her işi daha da ileri götürmek prensibiyle bu projeyi, başlatan arkadaşlarımızın sorumluluğu ve inisiyatifiyle devam ettirdik. Yeni yazarlar keşfetmek, bu metinleri tiyatro dünyası ile buluşturmak, yazar mutfağına olumlu katkı sunmak amacıyla yola çıktığımız bu projede güzel birliktelikler yaşadık. Yeni bakış açıları ve yeni kalemlerle tanıştık. Kuşkusuz tiyatro dünyamız açısından da bu çalışmanın heyecan verici olduğunu düşünüyorum. Elbette önümüzdeki dönemde bu projenin yeni yazar adaylarıyla başlaması ve nihayetinde yeni yazarların ve metinlerin tiyatromuza kazandırılması en büyük arzumuzdur. Klasikler, üzerinden uzun zamanlar geçmiş ancak sözü tükenmemiş, hem seyircimizin hem oyuncu ve yönetmenlerimizin heyecan duyduğu metinlerdir. Türk ve dünya edebiyatının seçkin klasikleşmiş oyunlarını repertuvarımıza aldık. Çünkü geleneğimizde olan ve tiyatromuzun zengin oyuncu kadrosuyla yapabileceğimiz görkemli oyunları seyircimize sunmak istiyoruz. Seyircimizin de en büyük isteği, büyük yapımları, klasikleri yeniden İstanbul Şehir Tiyatroları sahnesinde görmekti. Shakespeare'in Hamleti ile sezonumuzu açıyoruz. İstanbul Kültür Sanat Vakfı Tiyatro Festivali kapsamında Moliere'in Tartuffe oyunumuz prömiyer yapacak. Sonra seyircimizle de buluşmaya devam edecek. Arthur Miller'ın Cadı Kazanı oyunu, kurum tarihimizde ilk kez seyircimizle buluşacak. Ekim ayında Rike Reiniger'in Çingene Boksör ve Ray Cooney'in Komik Parası seyircimizle buluşacak. Suat Derviş'in romanından Gülriz Sururi'nin uyarladığı Fosforlu Cevriye de müzikal olarak seyircimizle buluşacak. Klasikler bu sezon repertuvarımıza rengini verecek. Gülriz Hanım herhalde İstanbul'un seyir geleneğinde müzikallerle bilinmiş bir sanat kurumu olarak İstanbul Şehir Tiyatrolarında sahnelenmesini istemiş olabilir. Aynı zamanda oyuncu zenginliği bakımından da Fosforlu Cevriye, kurumumuza çok yakışan bir oyun. Gülriz Sururi gibi bir ustanın bu isteğini gerçekleştiriyor olmaktan son derece mutluyum. Suat Derviş gibi usta bir kalemin yazdığı, İstanbul'la bütünleşmiş böylesine güçlü bir hikaye de İstanbul Şehir Tiyatrolarının repertuvarına çok yakıştı."} {"url": "https://www.ithafsanat.com/gorunenin-ve-gorunenin-ardindakilerin-hislerinde-dolasmak/", "text": "Ülkemizin yetiştirdiği değerli kadın sanatçılardan biri Gizem Renklidağ ve o, her şeyin ötesinde var olma halini sanatla anlama ve bilme yolunda ilerleyen, kendisinin de üzerinde çok fazla çalıştığı temalardan kozmosun bin bir türlü hali içinde yolculuk eden renkli bir ruh. Üretimlerinin ana üssü olan Renklidağ Studio'da kendi tekniğini kullanarak kozmos temalı aydınlatmalar üretirken bir yandan da yeni formlar üzerinde çalışıyor. Konu dijital sanatlara gelince de Dijital sanatın, klasik sanatların yerinde gözü olduğunu düşünmüyorum diyor. Gizem Renklidağ ile Techne sergisini, Türkiye'de kadın sanatçı olmayı ve bir de sonsuz uzayın ona nasıl ilham verdiğini konuştuk."} {"url": "https://www.ithafsanat.com/gulsun-karamustafaya-roswitha-haftmann-odulu/", "text": "Gülsün Karamustafa, Roswitha Haftmann Vakfı tarafından verilen Avrupa'nın prestijli sanat ödülüne layık görüldü. Sanatçı, ödülünü 3 Aralık 2021 tarihinde İsviçre'nin Zürih kentinde düzenlenecek bir törenle alacak. 40 yılı aşkın sanat pratiğinde göç, yerellik, kimlik, kültürel farklılık ve toplumsal cinsiyet gibi konuları farklı açılardan ve resim, enstalasyon, video ile performans gibi çeşitli mecralar üzerinden ele alan Gülsün Karamustafa, Avrupa'nın görsel sanatlar alanındaki en yüksek parasal desteğine sahip bu sanat ödülü için seçilen 20. sanatçı oldu. Karamustafa'ya ödülü, 3 Aralık 2021 tarihinde İsviçre'de düzenlenecek bir törenle takdim edilecek. Aralarında Bern Sanat Müzesi, Basel Sanat Müzesi, Köln'de bulunan Ludwig Müzesi ve Kunsthaus Zürich gibi sanat kurumlarının direktörlerinin de bulunduğu Roswitha Haftmann Vakfı Yönetim Kurulu, Gülsün Karamustafa'yı zamanımızın en sanatsal ve aynı zamanda politik olarak en ikna edici seslerinden biri olarak tanımlıyor. İsviçreli ünlü galeri sahibi Roswitha Haftmann'ın (1924 1998) başlattığı bir inisiyatif olan ödül, 2001'den beri her sene olağanüstü düzeyde sanatsal üretime imza atmış yaşayan bir sanatçıya veriliyor. Vakfın bugüne kadar ödüllendirdiği sanatçılar arasında Sigmar Polke, Carl Andre, Lawrence Weiner, Jeff Wall, Maria Lassnig, Pierre Huygues, Cındy Sherman, Mıchelangelo Pıstoletto, Mona Hatoum, VALIE EXPORT, Peter Fiscli/David Weiss, Heımo Zobernig, Rosemarie Trockel gibi görsel sanatlar alanına önemli katkılarda bulunmuş pek çok isim yer alıyor. 1970'lerden itibaren göç, feminizm, toplumsal cinsiyet rolleri ve sömürgecilik tarihi gibi, günümüzde her zamankinden daha acil ve güncel olan konulara katkıda bulunan Gülsün Karamustafa'nın, eserleri Tate Modern, Londra, Guggenheim Müzesi, New York, Contemporary Art Chicago, Modern Sanatlar Müzesi, Paris, Ludwig Müzesi, Köln, Mumok, Viyana, İstanbul Modern ve Arter koleksiyonlarının yanı sıra, nitelikli özel koleksiyonlarda da yer alıyor. BüroSarıgedik tarafından temsil edilen sanatçı, Avrupa ve Kuzey Amerikada'ki kişisel sergilerinin yanı sıra aralarında İstanbul, Sao Paulo, Kwang-ju, Kiev ve Sevilya'nın da bulunduğu birçok uluslararası bienale katılarak büyük ilgi gördü. Türkiye'nin önemli güncel sanatçılarından olan Gülsün Karamustafa, 2000'li yılların başlangıcından itibaren yeni nesil sanatçılara sosyo-politik bağlamıyla öne çıkan eserler üretmek konusunda ilham kaynağı oldu. Çalışmalarında Bizans ikonaları ve cam altı resimlerinden esinlenirken aynı zamanda sanatın yerleşik kurallarını altüst etmeyi de başaran sanatçı, odaklandığı konuların etrafında şekillenen tartışmalara yönelik sürdürdüğü ilgi ve bağlılığı ile aralarında Hollanda'dan Prince Claus Ödülü'nün de bulunduğu birçok ödüle layık görüldü. Gülsün Karamustafa'nın arşivini Salt Araştırma'nın dijital arşiv koleksiyonu üzerinden inceleyebilirsiniz. Ayrıca sizin için hazırladığımız kısa bir seçkiyi aşağıda bulabilirsiniz."} {"url": "https://www.ithafsanat.com/gunumuz-sanati-gibi-cok-yonlu-bir-sanatci/", "text": "Resim, fotoğraf, heykel, dijital çizim ve şiir... Sanatın tüm bu dallarında eser üreten genç sanatçı Çağla Sokullu, halen ABD'de Chicago Üniversitesinde sanat tarihi ve küratörlük üzerine master yapıyor. Çağla Sokullu, dünyanın her yerinde yaşanan kaosun birbirine benzediğini, ilk solo sergisi HeavyHeart ile kaos ve entropi içinde insanların ve duyguların ne kadar benzer olduğunu göstermeyi amaçladığını söylüyor. Çağla Sokullu, 24 yaşında, tam anlamıyla genç bir sanatçı... ABD'de Cornell Üniversitesinde sanat ve sanat tarihi eğitimi alan, dünya edebiyatı, yaratıcı yazarlık ve Doğu Asya kültür ve sanatı üzerine yan dal yapan, üretken bir isim. Halen Chicago Üniversitesinde sanat tarihi ve küratörlük üzerine master yapıyor. Türk ve Orta Doğu sanatçılarının enstalasyon eserlerinde aidiyet ve hasret konularını inceliyorum diyen Sokullu'yu yakından tanıyalım. Çok küçük yaşlardan itibaren müzik ve resim sanatlarıyla yoğrulan bir hayat onunki. Zamanının çoğunu sahnede ya da atölyede geçirmiş ama ciddi olarak sanat okumaya Oxford Üniversitesinin yaz kampında karar vermiş. Verilen kararın ardında durmak gerekir, değil mi? O da Bu karardan sonra yazlarımı İstanbul Modern'de staj yaparak geçirdim; üniversite sırasında da New York'ta farklı galerilerde ve İstanbul Kültür Sanat Vakfında, 16. İstanbul Bienali'nde çalışma şansım oldu. Cornell Üniversitesinde sanat okumak için kabul edildiğimden beri beş yıldır hayatımın en büyük kısmı hep kesinlikle sanat oldu. Dört yılımı kendi sanatımı üretmeye adadım fakat bu, beraberinde sanat görmeyi, tarihini okumayı, farklı alanlara açılabilme şansını getiriyor. Ben de kendimi şiir derslerine, Doğu Asya ve Kore sanatlarını öğrenmeye, bienallerde çalışmaya verdim, bütün imkanlarımı kullanmaya çalıştım diye anlatıyor bir çırpıda."} {"url": "https://www.ithafsanat.com/guz-ortasinda-bile-yaratiyor-bahari-guzel-izmir-fuari/", "text": "Hadi kapatın gözlerinizi ve hayal edin! Bunların hepsi gerçekti, yaşandı bir zamanlar. Kültürpark Açıkhava Tiyatrosu'nda Puccini'nin Madam Butterfly Operası sahneleniyor. Sanıyorum ilkokuldaydım. Bütün aile oradayız. Çünkü anneannem ve annemin tutkuyla radyodan dinledikleri operalardan birini ilk kez 'canlı' olarak izlemenin heyecanını yaşıyoruz. Puccini'nin Uzak Doğu ezgileri ile süslediği ve Türkiye'de opera kültürünün yerleşmesine neden olan bu operanın mekanı, ileriki yıllarda benim için hep Kültürpark Açık Hava Tiyatrosu olarak kalacak. İzmir Enternasyonal Fuarı dönemlerinde Kültürpark alanında tanışacağım o kadar çok şey var ki... Kübana'da kimi siyahi olan harika müzisyenlerin nefesli çalgılarından dinlediğim müziğin, daha sonraki yıllarda çok farklı kaynaklardan dinlediğim caz melodiyle aynı olduğunu, bu asi müziğin yüreğime ilk yerleştiği yerin yine Kültürpark olacağını fark edeceğim. İzmir Enternasyonal Fuarı ve onun yeşerme alanı olan Kültürpark, benim gibi pek çok kişinin dünya ile büyük bir coşku içinde buluştuğu yer olmuştur. Kültürpark ve İzmir Enternasyonal Fuarı'nın kurucusu, İzmir'in efsanevi Belediye Başkanı Bahçet Uz, daha bu alanın molozlarla dolu olduğu dönemde, Kültürpark bir Halk Üniversitesi olarak düşünülmüş ve ona göre planlanmıştır. Parkta müzeler, eğlence yerleri, tiyatrolar olacaktır demişti. Behçet Uz, İzmir İktisat Kongresi'nde, İzmir Fuarı'nın temellerini atarken hayatımızın her alanında farklı özellikleriyle olacağını düşünüyordu. Türk ekonomisinin sembolü Türkiye'nin ilk ve tek uluslararası genel ticaret fuarında, sadece son teknolojik ürünler sergilenmedi. Eğlence dünyasında sahnelerde yerini almak isteyenler soluğu İzmir Fuarı'nda alırken; bir yandan da iz birakan tiyatro eserleri izleyicilerle burada buluştu. Zamanı geriye sarıp İzmir Enternasyonal Fuarı günlerinde biraz dolaşalım. Yıl 1936. İsmet Paşa, Atatürk'ün selamlarıyla açıyor İzmir Enternasyonal Fuarı'nı. Kluski Sirki, 40 büyük vagonu, 100 vahşi hayvanıyla birlikte geliyor şehre. Sirkin, üzerinde kükreyen bir aslan olan afişi şehrin sokaklarına heyecanlı bir hava yaratıyor. O yılki fuarın bir başka sürprizi, Darülbedayi Şehir Tiyatrosuydu. Türk tiyatrosunu bu topraklarda yeşerten Darülbedayi, Ekrem ve Cemil Reşit Rey'in ünlü opereti Lüküs Hayat ile Fuar'daydı. Ekrem Reşit Rey'in sözleri, Cemal Reşit Rey'in bestesiyle bir dönemin en neşeli sembollerinden biri olan Lüküs Hayat, Kültürpark alanında yankılanırken Kemeraltı Caddesi Beyler Sokağı Büyük Hilal Eczanesinin ürettiği Bahar Çiçeği kolonyasının kokusu da etrafa yayılıyordu. 1943 yılı Fuar'ında bu defa Sadi Tek Tiyatrosu, sahnede de Muammer Karaca vardı. Türkiye'nin çeşitli illerinden akın akın Fuar'a gelenler, daha sonraki yıllarda müziğin her türüne doydu. Müzeyyen Senar, Çamlık Senar Gazinosunda; Safiye Ayla, İzmir Fuar Gazinosunda şarkılarını söylerken Smetana'nın Satılmış Nişanlı, Beethoven'in yazdığı tek opera olan Fidelio ve Puccini'nin Madam Butterfly'ının biletleri Hükümet Binası'nın karşısındaki Çatalkaya Mağazası'nda satışa çıktığında opera tutkunları uzun kuyruklar oluşturmuştu. 40'lı yılların ilk yarısı dünyada savaşın getirdiği dehşet ve yıkımla geçti. 40'lı yılların sonuna doğru dünya karanlık bir tünelden aydınlığa doğru giderken Fuar, giderek her anlamda yükselişe doğru gidiyordu. 1947 yılında Muammer Karaca, yine İzmir Enternasyonal Fuarı'nın konuğuydu. Muammer Karaca'nın Matmazel Arşaluz Çıtıpıyan rolünü oynadığı Fuar Yıldızı tiyatro oyunu, İzmir Şehir Tiyatrosunun Herakles temsili, Lunapark Gazinosunda düzenlenen toplu eğlenceler o yılki fuarın unutulmazları arasına girdi. William Shakespeare'nin en çok bilinen en önemli trajedisi Hamlet, aynı yıl Açık Hava Tiyatrosunda fuar ziyaretçileriyle buluştu. Şehir Tiyatrosunun sahnelediği Hamlet, Fuar'a katılan İngiliz Kültür Heyeti'ni de çok etkilemişti. Hamlet'in tekrar oynanması dolayısıyla İzmir Şehir Tiyatrosunu tebrik etmek lazım. Esasen Açık hava Tiyatrosu'nu da tebrik etmek lazım. Açık Hava Tiyatrosu Shakespeare ruhuna daha uygun. Bu sebeple temsil kapalı tiyatroya nazaran daha ahenkli ve daha süratle inkişaf ediyor. Avni Dilligil bu defa daha mükemmel bir Hamlet olarak karşımıza çıktı. Rejisör olarak da yeni iltihak eden arkadaşlarına çok isabetli roller vermiştir. Bilhassa kraliçe her haliyle rolüne intibak etmişti. Bu defa hayalet rolündeki sanatkar da kendine düşen zafer payını hakkiyle kazanmıştı. Büyük bir seyirci kitlesi muvaffak olan temsili hayranlıkla alkışlamıştır. Shakespeare'i Şehir Tiyatrosunda seyredenler ve edecekler, temenni ederiz ki daima bu muvaffak temsil ruhu içinde alakalarını tutabilsinler. 50 milyon insanın öldüğü İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra gelen barış sürecinde dünyanın büyük kısmında ekonomik açıdan rahat günler başladı. 1950 yılındaki İzmir Enternasyonal Fuarı, liberal ekonominin hakim olduğu ABD ile yakınlaşmanın arttığı ve eğlence dünyasının canlandığı bir atmosferde açıldı. 50'li yıllarda Müzeyyen Senar ve Safiye Ayla afişleri şehrin her yanını süslüyordu. Bu yıllar aynı zamanda Zeki Müren'in Fuar'la, Türkiye'nin dört bir yanından gelen ziyaretçilerin Zeki Müren ile buluştuğu zamanlardı. 19 Ağustos 1954 günü Zeki Müren, bir ay süre ile konser vermek üzere Ordu Vapuru ile İzmir'e geldi. Bu geliş bir ömür boyu İzmir Fuarı'nda sürecek olan yolculuğun başlangıcıydı. Daha sonraki yıllarda Fuar izleyicileri teknolojik gelişmeleri olduğu kadar, Zeki Müren'i dinlemek için akın akın onun sahneye çıktığı gazinolara geldiler. 60'lı yıllarda daha önceki opera afişleri yerlerini, dönemin ses sanatçılarının afişlerine bıraktı. Sevim Tanürek, Saime Sinan, Güneri Tecer afişleri sevenlerini Fuar'a çağırıyordu. 80'li yıllar popüler kültürle birlikte gazino kültürünün Fuar'da egemen olduğu yıllardı. Ancak gazinolardaki assolistlerin, türkü üstatlarının kantocuların yarıştığı bu dönemde, tiyatrolar da büyük gişe hasılatlarıyla varlıklarını sürdürdü. Devekuşu Kabare Tiyatrosu, Metin Akpınar ve Zeki Alaysa ile Fuar seyircisine neşeli zamanlar geçirtirken Haldun Dormen, Dormen Tiyatrosu ile uzun yıllar Fuar'ın gözbebeklerinden biri oldu. Kenterlerin Fuar'da her zaman ayrı bir yeri oldu. Yıldız-Müşfik Kenter, Şükran Güngör çok sevilen oyunlar sergilediler. Kültürpark alanında heykeli ile varlığını hala sürdüren Nejat Uygur da fuarın vazgeçilmezleri arasında çoktan yerini almıştı. 90'lar da 80'lerde olduğu gibi İzmir Enternasyonal Fuarı'nda gazino kültürünün ağırlıklı olduğu yıllardı. Bu yıllarda da sanatın varlığı İsmet İnönü Kültür Merkezi ve Açıkhava Tiyatrosunda seyircisiyle buluşan tiyatrolarla hissedildi. 2000 yıllarda genel ticaret fuarlarının işlevinin kalmaması, internetin hakimiyeti, popüler kültürün öne çıkması İzmir Enternasyonal Fuarı'nı da her anlamda tehdit ediyordu. Ancak bu dönemde İZFAŞ Genel Müdürlüğüne getirilen Feyzi Hepşenkal'ın Fuar'a cansuyu vermesi sanatı da yeşertti. Ruhi Su sesiyle, müziğiyle 69. İzmir Enternasyonal Fuarı'na hayat verdi. Ruhi Su'nun ölümünün 15. yılında Fuar'da Ruhi Su Kültür ve Sanat Vakfı tarafından bir stant kuruldu. Fuar ziyaretçileri Basmane Kapısı'na yaklaştıklarında onun bütün Anadolu'dan derlediği türkülerini, gürül gürül akan bir ırmak gibi sesinden dinlerken, yüreklerinin yıkandığını hissettiler. Ertesi yıl Kültürpark alanı bir başka değerli insana kucağını açtı. Yaşar Kemal'in Doğanın bir parçası diye anlattığı Halikarnas Balıkçısı Cevat Şakir Kabaağaçlı'nın heykeli artık Kültürpark'ın bir parçası olmuştu. Doğanın güzelliğinde atan yürek 2001 yılında Kültüpark'ın Lozan Kapısı girişinde 1500 metre karelik alanda, Mimar Şükrü Kocagöz tarafından kurulan bitkilikte, güzelim Merhabasıyla yer aldı. 2000'li yılların başlarında düzenlenen Uluslararası Sanat Günleri, çeşitli sergiler, Kitap Sokağı, yazarlarla sohbetler ziyaretçileri, dünyayı farklı görmeye, anlamaya davet etti. 2005 yılından sonra ise sanat etkinlikleri yavaş yavaş İzmir Enternasyonal Fuarı'nda azalmaya başladı. İzmir Enternasyonal Fuarı sadece farklı sanat kollarını içinde barındırmakla kalmadı. Sanatın da konusu oldu aynı zamanda. Örneğin, Samim Kocagöz'ün, İzmir'in İçinde adlı kitabının bazı bölümlerinin mekanı Kültürpark olurken Necati Cumalı'nın Aşk da Gezer adlı romanı Fuar'da geçer. Behçet Kemal Çağlar'ın Fuar Şarkısı şiiri, Güz ortasında bile yaratıyor baharı / Güzel İzmir Fuarı, Güzel İzmir Fuarı... diye biter. Sen bırakıp da gitme diye dünyadan."} {"url": "https://www.ithafsanat.com/guzel-ordu-5-kisa-film-yarismasi-basvurusu-icin-son-gunler/", "text": "Güzel Ordu Kültür ve Sanat Derneği'nin düzenlediği 'GOKISAFİLMFEST' 2021 yılı Kısa film Yarışması için başvurular 19 Eylül tarihine kadar kabul edilecek. 'GOKISAFİLMFEST' 2021 yılı Kısa film Yarışması başvuruları 01 Haziran 2021 de başlamıştı. Festivalin resmi internet sitesinden başvuruların kabul edileceği festival bütün kısa filmcileri 19 Eylül 2021 tarihine kadar başvuru yapmaya davet ediyor. Yarışmada Finale kalan filmler ise 30 Eylül 2021 tarihinden açıklanacak. Yapılan her şey kendi dalgasını oluşturur. Güzel Ordu 5. Kısa Film Yarışması; suyun yüzeyine atılan minik bir taşın oluşturduğu dairesel dalgalar gibi, hayatta ki küçük dokunuşların pozitif etkisini ileriye taşımak için, oluşturulan ve oluşturan dalgalara, sanat aracılığıyla farkındalık sağlamaya ve sinema yoluyla odaklanmaya davet ediyor. 22-23-24 Ekim 2021 tarihlerinde Ordu'da gerçekleşecek Festivalde yarışmanın yanı sıra film gösterimleri, söyleşiler, atölyeler ve konserlerde sinemasever izleyicilerle buluşacak. GOKISAFİLMFEST Yönetim ekibinde; Tevfik Serdar Köksal/ Başkan, Uğurcan Ataoğlu/ Kurumsal İletişim Direktörü, Mine Alpar/ Festival Direktörü, Zeynep Atakan/ Danışman olarak yer alıyor. Festivalin 2021 yılı Seçici Kurulu ise Ömür Atay/Yönetmen, Senarist, Müge Turalı/Yapımcı, Ayris Alptekin/Kurgucu, Zeynep Arısoy/Yönetmen, Selim Atakan/Müzisyen, Levent Erden/Akademisyen ve Özge Özacar/Oyuncu olarak belirlendi. 'GOKISAFİLMFEST' artık her yıl bir sanatçıya adanacak. Güzel Ordu Kültür Sanat Derneği Kısa Film Festivalleri bu yıl itibari ile her yıl sanat'a üreterek katkı sağlayan bir sanatçıya adanacak. Bu yılın sanatçısı toplumsal konuları ele alan filmlerde usta oyunculuğuyla söz ettiren çok yönlü sanatçı ZUHAL OLCAY oldu. Festival; Zuhal Olcay'ın kendisinin seçeceği bir filmle açılacak. Festivalde ayrıca Zuhal Olcay Kısa Film Seçkisi katılımcılar ile beraber izlenecek. Güzel Ordu Kültür ve Sanat Derneği, gençlerin akademik araştırmalar ve sanatsal pratiklerle toplumsal hayatta inisiyatif almalarını desteklerken kültürel çoğulcu, eşitlikçi, dinamik ve sürdürülebilir bir kültürel alan yaratılması için çalışmalarını gerçekleştirir. Dernek, kültür, sanat ve toplum alanında gerçekleştirilen akademik çalışmaları, sanatın dil engelini aşabilen gücüyle yerel, ulusal ve uluslararası alanlarda işbirlikleri kurmayı, ortak projeler sayesinde karşılıklı öğrenimi ve deneyim paylaşımını desteklemenin yanısıra çalışmalarını kurgularken gençlerin kültürler arası diyalog, sosyal içerme, sanat ve toplum ilişkisini geliştirme alanlarında desteklenmesini öncelik olarak belirlemektedir."} {"url": "https://www.ithafsanat.com/haftanin-etkinlikleri-26-temmuz-1-agustos/", "text": "Bu hafta, konser, sergi, tiyatro, atölye gibi birçok etkinlik sanatseverlerle buluşmaya hazırlanıyor. Pandemi nedeniyle sahnelerden uzak kalan müzisyenler, İstanbul Büyükşehir Belediyesi iştiraklerinin destekleriyle hayata geçirilen #Sahnemİstanbul konserlerinde İstanbullularla bir araya geliyor. Konser takvimini gün gün buradan takip edebilirsiniz. Uzun zamandır sahnelerden uzak kalan müzisyenler ile onları çok özleyen müzikseverler, #İstanbulBirSahne projesi kapsamında oluşturulan Dijital Sahne ile buluşmaya devam ediyor. Her Pazartesi, Çarşamba ve Cuma saat 21.30'da bu konserleri Kültür. İstanbul YouTube kanalından takip edebilirsiniz. İstanbul Büyükşehir Belediyesi, Kültür AŞ ve kültür sanat sektörü işbirliğiyle bu yaz, Harbiye Cemil Topuzlu Açık Hava Tiyatrosu'nda, sahipleri tarafından kullanılmayan koltuklar boş kalmayacak; 24 yaş ve altı İstanbullular kültür sanat etkinlikleriyle ücretsiz buluşacak... Konser takvimine buradan ulaşabilirsiniz. Pandemi nedeniyle etkinliklerini çevrimiçi konserlerle sürdüren Cemal Reşit Rey Senfoni Orkestrası, yaz konserleri ile açık alanlarda müzikseverlerle buluşacak. Normalleşme süreciyle birlikte, uzun bir aradan sonra İstanbullulara gerçek müziğin canlı müzik olduğunu hatırlatmayı amaçlayan İstanbul'da Senfonik Yaz başlıklı konser dizisi, 30 31 Temmuz tarihlerinde Harbiye Cemil Topuzlu Açıkhava Tiyatrosu'nda gerçekleşecek konserlerin ardından İstanbul'un iki yakasındaki parklarda ücretsiz olarak tekrarlanacak. Detaylara buradan ulaşabilirsiniz. 52'den fazla ülkede, bilim-sanat-teknoloji eksenindeki sanat yerleştirmelerini milyonlarla buluşturan Ouchhh Studyo'nun eserleri, Zenger küratörlüğünde seyirciyle buluştu. Her biri 30 dakika sürecek seanslarda, yapay zeka sayesinde farklı evrenler arasında gezinebileceksiniz. Detaylı bilgiye buradan ulaşabilirsiniz."} {"url": "https://www.ithafsanat.com/haftanin-one-cikan-etkinlikleri/", "text": "Geçtiğimiz festivalde olduğu gibi seçkin solistleri ağırlayan BİFO Özel serisi bu festivalde de üç konserle müzikseverlerle buluşuyor. Borusan Sanat ve İstanbul Müzik Festivali'nin yıllara dayanan uzun soluklu ilişkisini, serinin bu ilk konserinde Borusan Quartet taçlandıracak. Klarnet için yazılmış en erken ve en güzel yapıtlardan birini Paul Meyer'in klarnetin ses rengini olağanüstü bir biçimde yansıtan yorumuyla dinleyebilirsiniz... Meyer'e kemanda Esen Kıvrak, Nilay Sancar, viyolada Efdal Altun, viyolonselde Çağ Erçağ eşlik ediyor. 25 Ağustos Çarşamba günü saat 20.00'de Borusan Quartet ve Paul Meyer ile Sakıp Sabancı Müzesi'nin tarihi fıstık ağaçlarıyla çevrili terasında, rahat bir nefes alıp boğazın kokusunu içinize çekecebileceğiniz bu konseri kaçırmayın. Pandemi nedeniyle sahnelerden uzak kalan müzisyenlerimize destek olmak amacıyla İstanbul Büyükşehir Belediyesi iştiraki Kültür AŞ tarafından hayata geçirilen #İstanbulBirSahne projesine başvuruda bulunan binlerce müzisyen, İstanbul Büyükşehir Belediyesi iştiraklerinin destekleriyle, #Sahnemİstanbul konserlerinde İstanbullularla özlem gideriyor. Etkinlikleri buradan takip edebilirsiniz. İstanbul Büyükşehir Belediyesi, Kültür AŞ ve kültür sanat sektörü işbirliğiyle bu yaz, Harbiye Cemil Topuzlu Açık Hava Tiyatrosu'nda, sahipleri tarafından kullanılmayan koltuklar boş kalmayacak; 24 yaş ve altı İstanbullular kültür sanat etkinlikleriyle ücretsiz buluşacak... Konser takvimine buradan ulaşabilirsiniz. Barışın, hümanizmin ve eşitliğin en önemli simgelerinden Hünkar Hacı Bektaş Veli, vefatının 750. yılında İstanbul Büyükşehir Belediyesi'nin düzenlediği Serçeşme Hünkar Hacı Bektaş Veli Festivali ile yad edilecek. 26 27 28 Ağustos tarihleri arasında Yenikapı Etkinlik Alanı'nda gerçekleşecek festivalde, usta sanatçılar sahneye çıkacak. Festival kapsamında belgesel film gösterimleri, video-ışık gösterileri, sergiler, çocuklar için çeşitli atölyeler, uzman araştırmacı ve yazarların katılımıyla gerçekleşecek söyleşiler İstanbullularla buluşacak. İstanbul Modern'in izleyiciyi, sanatçıların dünyasındaki ilham kaynaklarını görmeye davet ettiği, 14 Ağustos'ta kapılarını açan Etkileşimler sergisi görülebilir. İstanbul Modern'in koleksiyonundan oluşturduğu Etkileşimler adlı yeni sergisi, sanatçıların yapıtlarıyla atıfta bulunduğu ve ilham aldığı plastik sanatlar, mimari, edebiyat, müzik ve sinema alanından çeşitli konu ve isimlere odaklanıyor. Sergi hakkında detaylı bilgiye buradan ulaşabilirsiniz. Ankara Devlet Opera ve Balesi, CSO Ada Ankara Yaz Konserleri kapsamında Bir Caz Gecesi Rüyası konseri ile 25 Ağustos'ta seyirciyle buluşacak. Salgın önlemleri uygulanarak gerçekleştirilecek etkinlikle sanatın iyileştirici gücünün sanatseverlerle buluşturulması hedefleniyor. Bir Caz Gecesi Rüyasi konseri ile sanatseverler, Ankara Devlet Opera ve Balesi solistleri ve orkestra sanatçıları eşliğinde seçkin bestecilerin dünya müzik tarihinde yer etmis en ünlü caz, blues sarkılarını dinleme imkanı bulacak. Müzik düzenleme Bilgehan Erten, soprano Nihan İnan, Zeynep Burcu Altınel, tenor Yunus Emre Özorhan, bariton Emre Uluocak ve Umut Koşman'ın sahne alacağı konserde, Cheeck to cheeck, When you are smiling, The good life, Hit the road jack gibi şarkılar yer alacak. Türkçe Rap dünyasının en sevilen isimlerinden Khontkar, Anıl Piyancı, Ati242, Lvbel C5 ve Batuflex'in sahne alacağı İzmir Hiphop Fest, 25 Ağustos Çarşamba günü Bostanlı Demokrasi Meydanı'nda yaş sınırı olmadan hiphop sevenlerle buluşuyor. Bahçede Caz'ın ikincisi, 29 Ağustos Pazar günü Hangout Bahçe'de İzmirli sevenleriyle buluşmaya hazırlanıyor."} {"url": "https://www.ithafsanat.com/haftanin-sanat-etkinlikleri-17-23-ocak/", "text": "Birbirinden keyifli etkinlikler bu hafta da sanatseverlerle buluşmaya hazırlanıyor. 17 23 Ocak tarihleri arasında gerçekleşecek hem fiziksel hem de online olarak da katılabileceğiniz etkinliklerden bazılarını sizin için derledik. Ülkemizde daha önce Devlet Tiyatrosu'nda ilk olarak Macide Tanır tarafından sahnelenen oyunun değişik bir versiyonu Yıldız Kenter'in başrolde oynadığı bir film olarak gösterilmiştir. Nevra Serezli, bu oyunla 11 yıl sonra sahneye dönmüş ve yedi farklı ödül kazanmıştır. Oyun Ankara MEB Şura Salonu'nda 18 Ocak Saat 20.00'de başlayacak. Detaylı bilgiye buradan ulaşabilirsiniz. Şehrin en lüks restoranında herkesin birbirini küçümseyerek kendi varlığını yücelttiği, ağızına geleni söylediği, evlilik, tanışma, yükselme gibi nedenlerle sözde kutlama yapılan bir akşam yemeği... Kutlama, ömrü boyunca insan hakları mücadelesi vermiş Nobel Edebiyat Ödülü sahibi, Pinter'ın son oyunu. Harold Pinter'in yazdığı Yıldırım Fikret Urağ'ın yönettiği oyunda Can Ertuğrul, Çağlar Polat, Erkan Sever, Gizem Akkuş, Orçun Tekelioğlu, Özgür Efe Özyeşilpınar, Pınar Demiral, Selim Can Yalçın, Selin İşcan, Şehnaz Bölen Taftalı rol alıyor. Oyun, 19-22 Ocak 2022 tarihleri arasında Harbiye Muhsin Ertuğrul Sahnesi'nde. Altın Palmiye Ödüllerinde 2021 yılının ' En İyi Tiyatro Oyunu ' ödülüne layık görülen, Nurseli İdiz, Nergis Kumbasar gibi usta isimlerin rol aldığı Etekler ve Pantolonlar seyirciyle buluşuyor. Serkan Budak'ın yönettiği oyun, 19 Ocak saat 20.30'da İzmir Narlıdere AKM'de gösterilecek. Detaylı bilgiye buradan ulaşabilirsiniz. Sophokles'in binlerce yıl önce kaleme aldığı aynı adlı oyunundan uyarlanan Antigone'de; aynı savaşta birbirini öldüren, ama biri kahraman diğeri hain ilan edilen iki kardeşine de, son görevini yapmakta kararlı olan Antigone ile; devletin varlığıyla kendi varlığını eş tutan Kreon'un buyruklarından geri adım atmayan duruşu karşı karşıya geliyor. İnsanlığın tüm kadim deneyimleri tarihe gömülürken yine de çözülmeyen, kaybolmayan çelişkilerimizi sahneye getiren Antigone, dünden bu günü tartışıyor. Sofokles'in yazdığı, Sabahattin Ali'nin çevirdiği Engin Alkan'ın uyarlayıp yönettiği oyunda Cengiz Tangör, Zafer Kırşan, Aslı Menaz, Gözde İpek Köse, Özgün Akaçça, Destan Batmaz, Onur Şirin rol alıyor. Oyun, 20-22 Ocak 2022 tarihleri arasında Sultangazi Hoca Ahmet Yesevi Sahnesi'nde. İş, sanat ve spor camiasının başarılı kadın profilleri ile İstanbul'un güçlü kadınları, Bu kadınlar başarının peşinde sloganıyla Müze Gazhane'de bir araya gelmeye devam ediyor. 20 Ocak Perşembe günü saat 19.00'da Müze Gazhane, T Atölye'de gerçekleşecek etkinliğe Simge Burhanoğlu konuk olacak. Etkinlik hakkında detaylı bilgiye buradan ulaşabilirsiniz. İstanbul Gönüllüleri, Güzel Sanatlar Fakültesi ilgili bölümlerinden 2019-2020 ve 2020-2021 öğretim yıllarında mezun olmuş öğrencilerin, mezuniyet işlerinin sergilendiği Geleceğin Renkleri sergisi, 5 Şubat 2020 tarihine kadar saat 11.00-20.00 saatleri arasında Müze Gazhane'de İstanbullularla buluşacak. Etkinlik ile ilgili detaylı bilgiye buradan ulaşabilirsiniz. Türk ve Dünya müzik tarihinin en çok bilinen ve sevilen şarkılarının Biraderler coverlarıyla seyirciye sunulduğu bu müthiş gösteri, ilk anından son anına kadar bir an bile düşmeyen enerjisiyle şahane bir 2,5 saat geçirtiyor. Sahnedeki herkesin tiyatro oyuncusu ve müzisyen olduğu Biraderler Cabaret, 21 Ocak saat 20.00'de Ankara Musa Göçmen Konser Salonu'nda. Detaylı bilgiye buradan ulaşabilirsiniz. Performans sanatçısı Hürmüz'ün sergisini ziyaret eden 14 yaşındaki yeğeni Meghan, tabutunda eski aşklarını ve kıskanç arkadaşlarını karşılayan teyzesiyle normal bir sohbet içine girmeyi beklerken, kendisini danslı müzikli bir şölenin ortasında bulur. Ve bu şölenin ardındaki esrarı çözmeye koyulur. Cease and Desist. LOVE AND BE SILENT, 21 22 Ocak'ta Müze Gazhane'de izleyicilerle buluşacak. Biletlere buradan ulaşabilirsiniz. 2019 yılında Edinburgh Fringe Tiyatro Festivali'nin en iyi oyunları arasında yer alan Timsah Ateşi; Funda Eryiğit, Hazar Ergüçlü ve Kubilay Tunçer'i aynı sahne üzerinde buluşturuyor. Rejisörlüğünü Mehmet Ergen'in üstlendiği oyun, 1989 yılında Kuzey İrlanda'da geçen bir hikayeye odaklanıyor. Temposu bir an bile olsun düşmeyen, sürreal, grotesk bir kara-komedi olan oyun 5- 20 Ocak tarihleri arasında saat 20.30'da seyirciyle buluşuyor. Ayrıntılı bilgiye buradan ulaşabilirsiniz. Audio Kereografi Gazhane adıyla hazırlanan işitsel koreografi, Müze Gazhane'nin bir kültür kampüsü olarak kent yaşamına katılmasının farklı olanaklarını araştırıyor. Sesli yönlendirmelerle ziyaretçileri bu mimari ve endüstriyel mirası keşfe çıkaran koreografik arayüz, katılımcıları etkinleştirerek Gazhane'nin bir santralden kültür kampüsüne dönüşümünün, mekan, enerji ve beden algımız için yeni sorgulamalar yaratmasına izin veriyor. Müze Gazhane'de yer alan P Binası'nda ocak ayı boyunca her pazar saat 13.00'te başlayacak bu ücretsiz deneyime davetlisiniz. Detaylı bilgilere buradan ulaşabilirsiniz. Henüz yolun başında olan gençler ile tecrübeli ve yolda olan konuşmacıların bir araya geldiği Gençler İçin Farkındalık söyleşileri devam ediyor. Dijital Denge Derneği'nin kurucusu Tuğba Şengül Lik ve Yaratıcı Marka Danışmanı Mustafa Can, hayatımızın ekseninde yer alan dijital dünyanın avantaj ve dezavantajlarını paylaşmak için 21 Ocak'ta Müze Gazhane sahnesine konuk oluyor. Etkinlik detaylarına buradan ulaşabilirsiniz. Carlo Goldoni'nin ve İtalyan Halk Komedisinin en bilinen oyunlarından biri olan İKİ EFENDİNİN UŞAĞI tiyatro ansambl'ın kendine özgü uyarlamasıyla sahneye çıkıyor. 2 Perde boyunca yoğun bir performans sergilenen oyun seyirciye kahkaha dolu bir oyun vaat ediyor. Oyun İzmir Nazım Hikmet Kültür Merkezi'nde 22 Ocak saat 20.30'da sahneleniyor. Ayrıntılı bilgiye buradan ulaşabilirsiniz. Hayvanların kafese kapatılması, gösterilerde kullanılması, doğal yaşam alanlarından uzaklaştırılmaları nedeniyle çok üzülen bir çocuğun onları nasıl kurtardığı anlatılır. Özge Midilli-Ertan Kılıç'ın yazdığı Özge Midilli'nin yönettiği oyunda Nilay Yazıcıoğlu, Tarık Köksal, Nilay Bağ, Ceren Kaçar, Ceysu Aygen, Çağlar Polat, Emre Çağrı Akbaba, Mehtap Gündoğdu Akbulut rol alıyor. Oyun, 23 Ocak 2022 tarihinde Harbiye Muhsin Ertuğrul Sahnesi'nde. Karagöz uzun zamandır işsizdir ve iş aramaktadır. Sonunda kendisine bir çiftlikte iş bulur. İşi hayvanların bakımını yapmaktır. Ama ortada bir sorun vardır. Karagöz, hayvanları tanımamaktadır. Özgür Atkın'ın yazıp yönettiği oyunda İrem Erkaya ve Tankut Yıldız rol alıyor. Oyun, 23 Ocak 2022 tarihinde Gaziosmanpaşa Sahnesi'nde. Müze Gazhane, yetişkinler ve çocuklar için haftanın farklı günlerinde ücretsiz olarak gastronomiden dansa, heykel yapımından resme kadar birçok alanda farklı atölyeler düzenliyor. Atölye detaylarına ve programına buradan ulaşabilirsiniz. Birbirinden değerli mimari eserlerin 1/25 oranındaki küçültülmüş hallerine yer vererek ziyaretçilerine mini bir kültür turu atma fırsatı sunan Miniatürk, ev sahipliği yaptığı ücretsiz etkinliklerle de çocuklar için vazgeçilmez bir mekan olmaya devam ediyor. Detaylara buradan ulaşabilirsiniz. İstanbul Büyükşehir Belediyesi iştiraki Kültür AŞ tarafından 12 yaş ve üzeri çocuklar için Miniatürk'te düzenlenecek olan Çizgi Atölyesi başvuruları başladı. 6 Kasım 4 Haziran tarihleri arasında ücretsiz olarak düzenlenecek 8 aylık Çizgi Atölyesi eğitimine katılmak isteyenler buradan başvuru yapabilir. Tiyatro tarihinin bir ikon haline gelmiş karakterlerinden bir tanesi olan Cyrano de Bergerac, bu ay da Kumbaracı 50 yorumuyla tiyatroseverlerle buluşmaya devam ediyor. Şair, silahşör ve aşık... Fişekhane'de 18-31 Ocak tarihleri arasında izleyebileceğiniz Cyrano de Bergerac ile ilgili ayrıntılı bilgiye buradan ulaşabilirsiniz. İstanbul Devlet Opera ve Balesi bale sanatçıları, sezon boyunca 4 6 yaş arası çocuklarımıza haftanın dört gününde, günün iki farklı saatinde bale ve dans dersleri veriyor. Bu tip atölyeler geleceğin sanatçıları, sanatseverleri olacak çocuklarımıza dans ve ritim hissini yaşatarak müzik kulaklarının gelişmesine, vücutlarının düzgün, dengeli ve kuvvetli gelişiminin sağlanmasına, canlandırılan masal ve hikayeler ışığında hayal güçlerinin artmasına, bale figürlerinin sağladığı düzen ve ölçüyle el-kol-bacak koordinasyonunun gelişmesine, özgüven duygularının güçlenmesine ve sanatla iç içe büyümelerine katkıda bulunuyor. Dersler 8 Ocak 28 Mayıs tarihleri arasında AKM Çocuk Sanat Merkezi'nde."} {"url": "https://www.ithafsanat.com/hayal-adasina-yolculuk-yayinda/", "text": "Paylaştıkça artan mutluluğu kalpten kalbe taşıyarak pek çok ana eşlik eden Algida, MAX markasıyla MAXSahne dijital tiyatro sahnesinde kendine has bir oyuna ev sahipliği yapıyor. #HaydiOyuna diyerek 23 Nisan'da hayata geçirilen MAXSahne'de 6 farklı çocuk tiyatro oyunu dijital olarak yayınlandı. Her oyun sonunda izleyiciler tarafından seçilen en çok sevilen karakterlerin bir araya getirilmesiyle oluşturulan MAX özel dijital tiyatro oyunu Hayal Adasına Yolculuk 5 Temmuz 2021'de dijital perdesini aralıyor. İzleyiciler tarafından seçilen karakterlerin bir araya getirilmesiyle beraber Uygur Sanat iş birliğiyle hazırlanan Hayal Adasına Yolculuk, MAXSahne ve MAX TV Youtube kanalında seyircilerini bekliyor. Kim Kırmızı Başlıklı Kız ile Kurbağa Prens'i aynı oyunda bir araya getirebilirdi ki? Elbette çocukların hayal gücü! MAXSahne'nin perdeleri çocukların hayal gücüyle yeniden açılıyor! Çocuk gelişiminde oyunun öğrenme için gerekli olduğunun altını çizen Algida Max, yepyeni bir çocuk tiyatrosunun karakterlerine çocukların karar vermesini sağlayarak onları oyunun içine dahil etmiş oldu. Tema olarak hayal kurmayı, oyun oynamayı ve oyuncakların harika dünyasını ele alan müzikli, danslı, çocuk oyunu Hayal Adasına Yolculuk'u, Psikolojik Danışman Alev Köymen'in onayıyla 4 yaş üzeri bütün çocuklar ve ebeveynleri ailecek izleyebilecek. Tiyatroların özellikle pandemi döneminde perdelerini kapatmasıyla birlikte yaşadığı zorluklara kayıtsız kalmayan Algida MAX, Uygur Sanat iş birliğiyle oluşturduğu MAXSahne dijital tiyatro sahnesiyle sanata ve tiyatrolara olan desteğini sunmaya devam ediyor. Kısa sürede büyük bir ilgi gören MAXSahne, Türkiye'nin birçok şehrinde ailelerin ve öğrencilerin hep birlikte online olarak izlediği bir dijital platfrom haline dönüştü. Aileler çocuklarıyla kalite vakit geçirirken, öğrenciler de eğlenceli bir aktiviteye erişmiş oldu."} {"url": "https://www.ithafsanat.com/hayat-sahneye-ciktigim-andan-itibaren-basliyor/", "text": "Hayat, bazı insanları size hediye eder... Bir arkadaşınızın çok yakını, bir diğerinin eşi, sevgilisi de olabilir bu kişi, hiç yüz yüze gelemeyeceğimiz bir oyuncu da.... Tutkusuyla, heyecanıyla öyle işler başarır ki o kişi, sayısız insana ilham verir! İlyas Özçakır da o isimlerden biri; hem benim için hem de sinemaya, tiyatroya gönül vermiş sanatseverler için. Söz Vermiştin, Anons, Abluka, Tarla, Dört Köşeli Üçgen, Düş Kırgınları adlı filmlerin yanı sıra çok sayıda tiyatro oyununda sahneye çıkan İlyas Özçakır, şimdilerde John Fowles'un muhteşem kitabı Koleksiyoncu'dan aynı isimle uyarlanan oyundaki içe işleyen rolüyle alkış ve ödül topluyor. 13. Savaş Dinçel Tiyatro Ödülleri'nde Müjdat Gezen Sanat Merkezi öğrencileri tarafından En İyi Erkek Oyuncu Ödülü'ne layık görülen ve 22. Direklerarası İstanbul Tiyatroları Ödülleri'nde Küçük Salon Erkek Oyuncu kategorisinde ödüllendirilen Özçakır'ın hikayesi, sanatla tanışmanın yaşı olmadığını, hikayemizi yazmaya başlamak için asla geç kalmadığımızı gösteriyor. 5 10 senedir de proje yaratmaya çalışandır. Orijinal proje yaratma heveslisidir. Hayatındaki tutku oyunculuktur. Üniversiteye girene kadar hayatımda sanatla alakalı hatta sosyal bilimlerle alakalı ve hatta beynin sağ tarafı ile alakalı hiç ama hiçbir şey yoktu. Hayat benim için matematik, fizik, fen bilimleri ve tantuni idi. Ben bir tantunicide büyüdüm, babamın tantunici dükkanında. Rüyamda çocukluğumla ilgili bir şey görürsem kendimi hala tantunicide görürüm. Hayatımın okul dışında kalan kısmı o tantunicide geçti çünkü. Kısacası hayatımda iki şey vardı; dükkan ve matematik, fizik. Bunun dışında bir dünyayı çok bilmiyordum. Çalışma, hayatta kalma mücadelesi vardı. Keşfetmeye zamanım olmadı. Kitap okumaya bile üniversitede başladım diyebilirim. Üniversiteye kadar tiyatroya da iki kere gitmiştim hayatımda. Sinemaya da çok az gittim. O keşfim Boğaziçi'ne girdikten sonra başladı. İnşaat mühendisliği okudum, bölümümü hiç sevmedim ama okulu çok sevdim. Kendimi tanımaya başladım. Kendimi çok eksik hissettim ilk girdiğimde. Diğer öğrencilere bakıyordum Ben de 18 yaşındayım, bunlar da 18 yaşında ama sanki benden 4 yaş büyük gibi. Konuştukları filmler, kitaplar çok farklı diye. Ne yapabilirim derken ben tuttum okumaya başladım. Ama nasıl? Ansiklopedi okumaya başladım A harfinden, Benim kendimi geliştirmem lazım demek ki diye. Bir şeyler öğrenmek hoşuma gitti ama çok geçmeden şunu anladım; ansiklopedi okunarak olacak iş değil. Önce edebiyat beni çok büyük etkisi altına aldı. Günde 7 8 saat kitap okuyordum. Tiyatroya geçişim de şöyle oldu. Çocukken şaka yapmayı severdim. Lisede iken ablamın komik arkadaşlarını çok anlatması bende Demek ki kadınlar komik adamlardan daha çok bahsediyorlar düşüncesini oluşturmuştu. Ben de devamlı şaka yapmaya başlamıştım. Yaptıkça karşılığını görmek de hoşuma gitti. Lise yıllığında en komik başlığının altında İlyas adının olması hoşuma gitti. Üniversitede de şaka yaptıkça arkadaşlar Sen niye tiyatro kulübüne gitmiyorsun? demeye başladılar. Onlar diyor ama tiyatro kulübü ne, ben onu bilmiyorum! Üstelik okulun ilk iki yılında maddi anlamda çok sıkıntıdaydım. Okul haricinde çalışıyordum. Sonra maddi açıdan tiyatroya vakit ayıracak kadar rahatladım ama dersleri düzeltmem lazımdı. Okulun kulübü haftada dört gündü. Daha hafif bir kurs ararken Sarıyer Belediyesinin kursuna denk geldim. Çok temel düzeyde derslerin verildiği bir kurs olmasına rağmen tiyatroyu sevdiğimi orada anladım. Sonra okuldan bir öğrenci Galatasaray Üniversitesi Tiyatro Kulübüne gidiyorum ben dedi. Yıl 2005. Bülent Emin Yarar veriyordu dersleri. Geri dönülmeyen bir yolculuğa başladım; disiplini, entelektüel yönü, oyunculuk anlamında kendimi keşif süreci açısından önemli oldu. Bu meslek bana göre dedim. İnşaat mühendisliğinden zaten memnun değilim, sevmiyorum. Bir sene devam ettim o kulübe. Tutkuyu orada anlamaya başladım. Sahneye çıktığım andan itibaren hayat orada başlıyor gibi. Onun haricindeki yerlerde, gündelik şeylerle uğraştığım zaman daha yaşıyor gibi değil de yedek kulübesinde bekliyor gibi hissedince 'Benim bu işi yapmam lazım' dedim. Şöyle bir şey; onunla karşılaşıncaya kadar var olduğunu bilmediğin bir eşya gibi. Hiç ışığı bilmemek gibi. Görünce Aaa karanlıkta yaşıyormuşumdemek gibi. Oyunculukla şöyle oldu benim için Hayat güzelmiş oldum. Çünkü hayat bana sıkıcı, yavan geliyordu biraz. Sahneye çıktığım andan itibaren hayat orada başlıyor gibi. Onun haricindeki yerler, gündelik şeylerle uğraştığım zaman daha yaşıyor gibi değil de yedek kulübesinde bekliyor gibi hissedince Benim bu işi yapmam lazım dedim. Karar aldım. Kafam analitik çalıştığı için tam silip atamıyorum da okul sürecini, boş veremiyorum yani... Bir formül bulmam lazımdı 'Ben öğretmen olayım' dedim. Yazları oyun yaparım, part time gibi. Yeter ki tiyatro yapayım. Ne öğretmeni olayım? Matematik seviyorum, edebiyata düşkünüm. Edebiyat ya da matematik öğretmeni olabilirim. Sınav zaten kolay benim için. Girer kazanırım. Eve geldim, babamı zaten kaybetmiştik. Etki mekanizması olarak annem vardı. Baskın biri değil ama kararlarını önemsiyorum tabii. Ben karar verdim, öğretmenliğe geçiyorum dedim. Annem ağlamaya başladı. Ben öğretmenliğe geçemedim. Çok hayalleri vardı üzerimizde. Ama babam yaşamı tutkularıyla yaşayan bir keyif insanıydı. Zeki Müren ile bayağı yakın arkadaşlığı vardı. Yaşasaydı bu dünyada benim yanımdan ayrılmazdı, eminim. Hayatın keyfini çıkarma anlamında, hakkını verme anlamında çok desteği olurdu. Evet, okulu uzatmıştım ama kalan 3,5 yılı, 1,5 yılda tamamladım. Bu arada tiyatrolara özgeçmiş göndermeye başladım. Yıl 2008. Bütün gönderdiklerimden sadece bir kişi cevap verdi. Rahmetli Selçuk Uluergüven'den. Sahnelenen bir oyundaki oyuncu eksikliği nedeniyle hızlıca prova ve oyun sürecine girdim. Sonra Volkan Severcan Tiyatrosu sezona 9 oyun birden yapıyordu. Seçmelere girdim, üç oyuna birden kabul aldım, başladım işe. Bir mühendis maaşını topluyoruz işte, kim ne karışır! diyorum kendime. Ama öyle olmadı. Oyunlar sahnelenmedi. Şimdi hayalini kurduğum oyunlar değildi onlar. Kendimi seyirci koltuğunda hayal ettiğimde beni salondan mutlu ayıracak oyunların... Tiyatroda da sinemada da öyle. Televizyon biraz daha farklı tabii. Orada o kadar seçici davranamıyorsunuz... Kadir Has Üniversitesinde oyunculuk yüksek lisansı yaptım. İstediğim oyunlar üzerinde çalışmak için kendime alan yaratmaya çalışırken bir de tantunici açtım, 2017'de Karaköy'de. Bir süre sektörden tamamen uzaklaştım. Bu kötü geldi, kendi kolumu kanadımı kırmış gibi oldum. Dükkandan çıkamadıkça depresif hale geldim. Tek kişilik oyun sergilemek için kitap okumaya başladım. 500 kitap okumuşumdur sadece bunun için. Sevdiğim kitaplar oluyordu ama tam içime sinmiyordu. Tam böyle iken Wolfgang Borchert'in Karahindiba öyküsünü buldum, öyküye bayıldım. Yazarın hikayesini okudukça aşık oldum. Bunu yapıyorum, tamam dedim. Karahindiba'yı çok oynayamadan pandemi girdi. Pandemide online proje yaptım. Fiziksel olarak açılma başlayınca yeni ne yapabilirim derken İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi'ndeki haklarla ilgili bir proje fikri gelişti bende. 30 farklı oyun yazılacak, 30'unu da farklı oyuncu oynayacak. Friedrich Naumann Vakfı'nın desteklediği projede ilk üç oyun yazıldı ve oynandı, şimdi ikinci üçleme için çalışmalar başlıyor. Evet, Koleksiyoncu kitabını çok önce okumuştum. Birileri projesi devam ederken bir yandan da onu sahnelemek için çalışmalara başladım. Koleksiyoncu entelektüel anlamda bizi tatmin ediyor, seyir anlamında da herkese ulaşacak bir oyun oldu. İstanbul'un çeşitli sahnelerinde oynuyoruz, umarım Anadolu seyircisiyle de buluşabiliriz. İkisinde de sevdiğim ve rahat hissettiğim yerler var ama komedide ekstradan kattığım bir şey var sanki. Dramı da çok seviyorum. Sinemada da komedi oynamayı seviyorum ama komedide biraz incelikli mizahın artması gerektiğini düşünüyorum. Komedi deyince akla hemen gişe gelmemeli. Bağımsız sinemamızın da mizahı hatırlaması lazım. Bir de ben dramın içinden mizahı çıkarmayı çok severim. Çünkü bunun işe yaradığını düşünüyorum. Salt baştan sona dram olan hiç mizahı görmemiş bir ele alış, bana harekete geçirici bir şey olarak gelmiyor. Hayat da öyle değil çünkü! En kötü olayda bile gülüyorsun bazen. Çok sevdiği babasının cenazesinde bile gülümsemeyi elden bırakmamış bir insan olarak söylüyorum bunu. Bu, hayatla baş etme yöntemi. O yüzden mizahın etkileyici gücünü unutmamak gerekiyor. Tam izleyicinin güldüğü yerden onu yeniden sorgulatmak isterim. Güldürürken düşündürmek klişesi doğrudur bir yerde. Ben oradan ele almayı isterim."} {"url": "https://www.ithafsanat.com/hellenistik-ve-roma-donemlerinde-anadolu/", "text": "Büyük İskender'in Doğu Seferi'ne başladığı MÖ 334 yılı ile son Hellenistik Krallık olan Ptolemaiosların Actium Savaşı sonrası tarih sahnesinden silindikleri MÖ 30 yılı arasındaki yaklaşık 300 yıllık zaman dilimi, Hellenistik Dönem olarak adlandırılır. Hellenistik ve Roma dönemleri birbirini izleyen iki dönemden ziyade en azından belli bir zaman diliminde eş zamanlı varlık göstermiştir. Yazar bu kitabın amacının Anadolu'nun Hellenistik ve Roma dönemlerini geniş bir okuyucu kitlesine olabildiğince açık ve anlaşılır bir anlatımla sunmak olduğunu belirtiyor. Anadolu Uygarlıkları Serisi'nin sekizinci kitabı olan Hellenistik ve Roma Dönemlerinde Anadolu: Krallar, İmparatorlar, Kent Devletleri Türkçe-İngilizce olmak üzere çift dilli ve zengin bir görsel malzeme ile hazırlanmış."} {"url": "https://www.ithafsanat.com/heyecani-enerjisi-ve-muzik-sevgisi-etrafina-yaydigi-isik-gibi/", "text": "Klasik müzik benim için çocukluğuma dönmek gibi... Hele de piyano resitalleri... Kimi zaman güne başlarken kimi zaman da günü sonlandırırken kendimi klasik müzik notalarına emanet ederim. İşte bu nedenle, İthaf Sanat'ın dördüncü sayısı için yapacağım söyleşinin heyecanı günler öncesinden başladı içimde. Çünkü konserlerine gitmekten büyük keyif aldığım, piyanonun tuşları üzerinde gezinen parmaklarının tüy gibi hafif hareketlerini takip ederken mest olduğum Gülsin Onay ile buluşacaktım. Dedem ben doğmadan bir yıl önce hayatını kaybetmiş. Annem, babasını kaybettiği için o kadar üzülmüş ki evlenirken gelinlik giymemiş. Ama benim hayatım hep dedem yanımızdaymış gibi geçti. O çok farklı bir kişilikmiş. Sanata çok önem verirmiş. Nitekim annemi Almanya'ya piyano tahsili için göndermiş. Dedem, matematikle ilgilenirken annemin çalmasını istermiş, müzikle beslenirmiş, kendisi de biraz keman çalarmış. Atatürk'ten ne kadar etkilendiğini de annem anlatırdı. Bütün bunları yaşamış bir insan. Ben de dolaylı olarak hem dedem hem ailem tarafından Atatürk'ü ilham kaynağı alarak yaşadım. Genelleme yapamayız belki ama tanıdığım pek çok matematikçi, yetenekli müzisyen. Pek çok müzisyenin de matematiği kuvvetli. Matematikten nefret eden müzisyenler de var, müziğe hiç ilgisi olmayan matematikçiler de var tabii. Tony bir deha! Öyle bir deha ki ben Sen piyanist haklarına aykırı davranıyorsun. Çalışmadan bu kadar iyi çalıyorsun diyorum. Kolay eserleri değil, Beethoven'ın en zor sonatlarını çalıyor. Ben uzun zaman aradan sonra Ulvi Cemal Erkin'in bir eserini çalışıyordum. Tekrar ele alınca haliyle hafif bir acemilik oluyor. Bir yerde fa diyez yerine fa notası basmışım. İçeride o başka bir şeyle uğraşırken bana seslendi Benim hatırladığım orada fa değil de fa diyezdi. Ben mi yanlış hatırladım? diye. Yani her gün çalınan bir eser değil, benden duymuş hem de uzun zaman geçmiş. Ona rağmen onu duyuyor. Bu tamamen piyanist ve müzisyen haklarına aykırı dedim o zaman. Sizin de matematiğe ilginiz var, değil mi? Paris'te müzik eğitimi alırken matematik dersindeki başarınız da dikkat çekmiş. Fransa'da piyano eğitimi alırken bir hocam Kariyer yapmayacaksan çok iyi matematikçi olabilirsin dedi. Ama piyanonun yeri başka tabii. Babam annem ile büyük aşk yaşamış. Annemin zaman zaman ufak kıskançlıkları olurmuş. Babamın bir konser çalışmasını izlemek için peşinden gitmiş bir keresinde. O sırada babamın yanında oturan kemancı ile eğlenceli vakit geçirdiğini görünce bir kıyamet koparmış annem. Annemin bursu bitince babası Kızım orada kalma demiş. Annemle babam birlikte Türkiye'ye gelmek istemiş ama babamın ailesi de pek Türkiye'ye sıcak bakmamış; yıl 1953. Bu arada annemin babası, Vedat Nedim Tör'ü göndermiş Almanya'ya, Bak bakalım, bu damat nasıl biri? diye. Vedat Nedim Tör, babamı çok beğenmiş, hayran olmuş. Dedem de sonra onaylamış. Babam ertesi gün atlayıp gelmiş trenle Haydarpaşa'ya. Acilen her şey düzenlenmiş, evlenmişler. Ben doğduğumda da babam annemin adı Gülen olduğu için adımın 'gül'lü bir şey olmasını istemiş. Babama gül ile başlayan isimleri Gülsüm, Gülçin, Gülşin, Gülnihal var diye saymışlar. Beğenmemiş. Sonu ince bitsin istemiş. Gülsin olsun demiş. Böyle bir isim var mı diye bakmışlar. Farsçada var; gülün gözyaşı demek. İsmim öyle konmuş. Ama ismimden çekmediğim kalmadı. Eskiden çok fazla yanlış yazılıyordu. Çocukluğum hakikaten rüya gibi masal gibiydi. Erenköy'de, çok büyük bahçesi olan, bahçesinde meyve ağaçları, güller, üzüm bağları bulunan bir köşkte büyüdüm. Babam, müthiş bir insandı. Bütün çocuklar bayılırdı ona. Annem çok üzerime düşerdi, yeteneğimi fark ettiğinde tüm bildiklerini öğretti bana. Aynı zamanda dayımın da etkisi çoktur üzerimde. Ayaklı kütüphane derlerdi onun için. Dayım beni çok gezdirirdi. Hayattaki en büyük uğraşı bendim, müzik aşığı bir insandı. İstanbul'u gezdirirdi bana. Geriye dönüp baktığımda kendi kendimin masalını bir daha yaşıyorum. 24 saat dinlemek istemek, her notayı açıp açıp okumak, yemek arası verince bir an önce o esere yeniden dönmek. Böyle bir aşktı. Onunla aynı sahnede çalmak müthiş bir his! Zaman zaman o büyürken yeterince yanında olamadım mı diye düşündüğüm oluyordu. Oğlum bana hep Sen çok iyi anneydin, hep öylesin diyor. Onunla çalmaktan mutlu oluyorum. Onu o kadar dinliyorum ki neredeyse kendim çalmayı unutacak gibi oluyorum! Bir taraftan da hassas bir denge var. Annelikte çocuğunuza karşı hep Aman dikkat et! halleri oluyor. Anneyim ama bir yandan da ikimiz meslektaşız. O nedenle Oğlum orayı biraz daha yavaş yap diyemem. Bir meslektaşıma nasıl söylersem öyle söylüyorum ona da. Keşke daha çok çalabilsem onunla! Şimdi yeni bir projemiz var. Ona hazırlanıyoruz. CD yapmak istiyoruz birlikte. Bütün ülkeleri seviyorum. Ama Japonya biraz daha önde sanki. 20'den fazla kez gittim Japonya'ya. 36 yıl önceydi ilk gidişim. Bir seferinde 21 konser verdim, güneyden kuzeye kadar. Pandemi sonrası açılır açılmaz yeniden gitmek istiyorum. O kadar güzel anılarım var ki anlatamam. Orası çok değer verdiğim şey, çocuklarla olmak. Her yerde festival var ama bu festivalin ayrı bir yönü var; gelen sanatçılarla gençler, gayet salaş bir ortamda müşterek hayat yaşıyorlar. Gelen önce bir şok geçiriyor, öğrenci de hoca da. Bir gün sonra herkes alışıyor, 15 gün sonra herkes giderken ağlıyor ve bütün sanatçılar, hocalar Seneye de gelebilir miyiz? diye yazıyorlar. Gümüşlük'te herkes kendi odasını topluyor, yemek ortak pişiyor, uzun bir masanın etrafında hep birlikte yiyoruz. Festivali temmuz ağustos aylarında yapıyoruz. Çok büyük isimler geldi. Mesela Jean-Bernard Pommier, İlya İtin, ... Pek çok öğrencinin burslu olarak katılmasını sağladık destekçilerimiz sayesinde. Pandemi döneminde de devam eden nadir festivallerdeniz. Aslına bakarsanız hakikaten onu kelimelere dökmek çok zor. Olağanüstü bir dünya, başka bir dünya. Her bestecinin ayrı bir dünyası var. 400'den fazla öğrencim var. O kadar önemli ki benim için çocuklarla, gençlerle birlikte olmak. Benimle ilgili bir kitap yazılıyor. Bir arkadaşıma sormuşlar beni; Vakti hiç olmasa, iki eli kanda olsa bile bir öğrenci bir şey sorduğunda her şeyi bırakıp onunla saatlerce ilgilenir demiş. O çocuklar başarılı oluyor, ödüller alıyor. Gördüğüm o muazzam sonuçta bir parça tuzumun olması beni o kadar mutlu ediyor ki! Bizim işimiz bir parça usta çırak ilişkisi. Yani ne okuyarak ne videodan öğrenilir; yanında ustanın olması lazım. Yanında O parmağını öyle değil, böyle yap diyen birinin olması lazım. O çocuk parmağını söylenen şekilde koyduğunda sesteki farkı duyuyor ya orada bana öyle bir bakışı var ki sanki ben ona hazine vermişim gibi mutlu oluyor. Bu, benim için en büyük ödül! Onun için hakikaten vakit ayırıyorum çocuklara ve gençlere. Bahçeşehir Üniversitesinin sanat danışmanlığını yapıyorum. Ayda bir iki kez oradaki öğrencilerle çalışma yapıyorum. Elimden geldiğince gençlere dokunmayı seviyorum. Bize zaman ayırdığınız için teşekkür ederiz. Ben teşekkür ederim bu güzel sohbet için."} {"url": "https://www.ithafsanat.com/heykelleri-dunyaya-umut-dagitiyor/", "text": "25 yıldır sanatsal üretimini sürdüren ve eserleri Türkiye'nin yanı sıra Almanya, Fransa, Çin, Burkina Faso ve Meksika gibi birbirinden çok farklı özelliklere sahip ülkelerin meydanlarını süsleyen bir sanatçı Ayla Turan... Son dönemlerde özellikle, bembeyaz çocuk heykelleri ile tanınan sanatçı, Eserlerimin her birinin öyküsü var. Her eser, altta bir hikayeyi anlatıyor diyor. Oyun oynayan, kitap okuyan, elindeki uğur böceğini hayranlıkla izleyen çocuklar... Heykeltıraş Ayla Turan'ın'ın bembeyaz çocuk heykellerinin her biri bize, bakana kendi çocukluğunu hatırlatıyor sanki... Eserleri, ilk görüşte hemen anlaşılabilecek yalınlıkta gibi görünürken altta, katman katman farklı açılımları da beraberinde getiriyor. Herkesin ve her şeyin keskinleştiği, köşelerini sivrilttiği bir dünyada, yuvarlak, pürüzsüz, köşesiz ve yumuşak görünümlü figürleri önümüze seriyor. Türkiye'ye döndüğümüzde ben yedi yaşındaydım. O ilk yıllar Çatalca'da, Büyükçekmece'de geçti. Babam ilginçti, aklına eser, Aaa burası güzelmiş derdi, biz kalkar oraya yerleşirdik. Aslında Almanya'ya gidişi de bu gezgin ruhu ile olmuş. Burada Şişli'de çiçekçi dükkanı varmış. Sonra Ben bunları bırakıyorum deyip önce Avusturya'ya, oradan Almanya'ya çalışmaya gitmiş. Orada da kaynakçılık yapmış, gemilerde çalışmış, işi de iyiymiş. 16 yıl Berlin'de, Hamburg'da yaşamış, annemle evlenmişler, bir sekiz yıl da öyle kalmışlar Almanya'da. Sonra dönmüşler, 1980 İhtilali zamanları. Evde kitapları sakladığımız zamanlar. Anlam verememiştim çocukken. Büyüdüm, şimdi anlıyorum neden sakladığımızı. Bambaşka bir hayata başlamışız Türkiye'ye dönüşte. Renkli televizyondan gaz lambasına geçiş... Almanya'da kalsalardı nasıl olurdu bilmiyorum. Belki orada da sanat okuyacaktım, bilmiyorum. Biz ailece Türkiye'ye dönünce babam yeniden çiçekçilikle ilgilendi. Lüleburgaz'da biri vardı, Gel bir gün, seni götüreyim dedi babama. Gittik, babam orada sera kurdu. Ama biz, hiçbir Allah'ın kulunu tanımıyoruz. O zamanlar, 11 12 yaşlarındaydım. Çok zayıf ve çelimsiz bir çocuktum. Ben de sanırım babama yardım edeyim, gözüne gireyim isteğiyle, Çiçek satayım dedim. Olur dediler onlar da. Koluma boyum kadar glayölleri takıp çiçekçi kız gibi satardım. Bankaya giriyorum mesela, Çiçek almak ister misiniz? diye. Onlar da alıyor; muayenehane, banka ne olursa dolaşıp çiçek satıyorum. Bir gün çiçeklerin hepsini satmışım, paraları cebime doldurmuşum ama yol boyunca sevinçle koşarken onlar dökülüyor. Ardımdan sesleniyorlar Dur, paraların düşüyor diye. Bunlar çok önemli detaylar aslında. Bütün bu anılar, hepsi bunlarda var. Sanat hep vardı hayatımda. Evde aralıksız resim yapıyordum, babam gemiler oyardı ahşaptan. Bizde, hangi eve taşınırsak taşınalım, salonun ortasına bir örtü serilirdi. Babam bir kütük getirirdi; tutkallar, testereler, zımparalar... Günlerce sürerdi onun gemi yapımı. Her evin bir köşesini ayırdı kendisine. Hep bir atölye vardı yani hayatımda. Hatta benim atölyemin ilk aletlerini babam getirdi. Onun vazgeçişi, benim başlangıcım oldu gibi geliyor bana bazen. Bence babamdan geçti bana o yontma tutkusu. Liseden mezun olduğumda herkes benim sanatla ilgili bir meslek seçeceğime emindi ama yaşam kaygısı nedeniyle para da kazanabileceğim bir iş olsun diye öneriler hep daha bilindik işlerdi. Tekstille ilgili bir iş yap diyorlardı mesela. Bak bir fabrikaya girersin, iş bulman daha kolay olur diye yönlendiriyorlardı beni. Peki, ya sanat? Ressam olup ne yapacaksın diyorlardı. Benim de Güzel Sanatlar Fakültesinde sınavlara girerken yazdığım bölümler grafik, tekstil ve endüstri ürünleri tasarımı idi. Okulun kapısından girdim, girişte Nike heykeli vardır. Öylece kaldım ben, heykeli görünce. Hemen tercihlerimden birini silip heykel bölümünü yazdım. O kadar anlık bir karar, benim heykel bölümüne girmem. Çünkü ne bir heykel atölyesi görmüşüm o güne kadar, ne Ben heykeltıraş olacağım düşüncesi vardı kafamda. Okula giriş sınavlarına hazırlanırken lisedeki resim öğretmenim -hala görüşüyoruz, şimdi arkadaşım oldu- Fadime Tomar, hiç bıkmadan usanmadan, sabırla uğraştı benimle. Sonunda heykel bölümünü kazandım ve 1992'de başladım okula. Bir de çocukluğumdan şöyle bir anı var; Çatalca'da oturduğumuz evin alt katında camcı vardı. Onun cam macunlarından alıp küçük heykeller yapardım. Çatalca'daki cam macunları ile yapılan heykellerle başlamış kariyerim... Çocukluğumda marangoz atölyelerine bayılırdım. Ama gerçek bir heykeltıraş atölyesine gideyim, göreyim, hiç olmadı! Benim yaptığım tüm yüzler, böyle. Okul döneminden itibaren böyle. Hatta ilk yaptığım çocuk, 1993'ten, öğrencilik zamanımdan. Taş çalışmaya başladığımda bunu yaptım. Benim çocuk sevgimle o dönemki hormonlarımın etkisi belki sanırım. Çocuk sahibi olmadım. Ama o dönem, taşın içinde bir cenin heykeli yapmışım. Bir arkadaşıma vermişim. Ödünç aldım tekrar ondan. Yıllar geçti. Bu çocukları yapmaya başladım. Elbette, arada birçok başka çalışma yaptım, en son bu seriye dönüştü yeniden. Ve hatırladım; okulda bunu yapmıştım. Fotoğraflara bakarken fark ettim ki bir başlangıç imiş o heykel, cenin olarak yapmışım. O, orada beklemiş. Çocuk, umut demek benim için. Beyaz renk de masumiyet, saflık. Hatta başlangıçta cinsiyetsiz olarak yapıyordum. Aslında hepsinin birbiri ile ilgisi var. Heidi'nin ayaklarının da köle çocuklara dikkat çekmek için çıplak olduğu biliniyor. Köle çocukların tanınması için ayakları çıplak olurmuş. Aslında çıplak ayak bir yandan da özgürlüğü simgeliyor şimdi benim heykellerimde. Yine böyle konuşurken ortaya çıkan bir anım var... Ben çok hayvan beslerdim çocukken. Dere kenarından kurbağalar toplardım, tırtıl besliyordum evde. Bir uğur böceğim vardı. Ona şeffaf bir kutu yaptım. Odalarını yaptım, yazdım, kapılar yaptım. İçine yosunlar koyuyorum, besliyorum onu ama aslında hayvan orada hapis! Nereye gitsem yanımda götürüyorum o zamanlar. Bayağı uzun süre yaşadı öyle. Yine Çatalca'ya dönüyoruz otobüsle. Otobüsün koridorlarında yeşil halı olurdu, hatırlar mısınız? O otobüste de öyle bir halı var koridorda. Bir ara baktım uğur böceğim yok. Delireceğim! İnmemize de az kalmış. Ben otobüste ortalığı ayağa kaldırdım, kıyameti koparıyorum. İnerken gördüm; o yeşil halının üzerinde, yerde, biri üzerine basmış. Travmaya bakın! Benim uğur böceğim öyle şehirlerarası otobüste hayata veda etti. Bir uğur böcekli çocuk heykeli yaptım onun anısına. Sevimli bir heykel gibi. Ama altında ne travmalar var. Bu da aslında kendi çocukluk travmalarımızı sarma konusuna geliyor biraz. Bütün süreçte sizin bu kadar özgür ruhlu bir çocuk olmanıza izin verilmiş. Evet, kedi buluyorum getiriyorum, dolabıma saklıyorum, gece vakti ses geliyor. Herkes ayakta... Evde herkes alışmıştı bu hallerime. Bir de taklit yeteneğim vardı, gün içinde sürekli gözlemliyorum her şeyi, akşamları gösteri zamanı.. Güldürüyordum evdekileri. Bütün bunlara karşın, içe dönük bir yapım da vardı. Biraz çekingen bir çocuktum. Ben sipariş üzerine yapmıyorum eserlerimi. Her birinin öyküsü var. Sipariş olduğunda işin sanattan çıktığını, özgünlüğünü kaybettiğini düşünüyorum. Heykellerimi sevenlerin bazen kendi çocuklarının çeşitli özelliklerini yapmamı istedikleri oluyor. Olmaz çünkü benim için bir şey ifade etmesi gerekiyor. Buradaki eserler benim için bir şey anlatıyor, benden çıkıyor olması lazım. Sanatta sipariş olmaz. Sanatçı olarak özgün ve kendine ait bir şeyi yapıyorsan onu hissediyorsun. Her eser, senden bir hikayeyi anlatıyor çünkü. Türkiye'de alana özel projeler çok yapılamıyor maalesef. Buraya şunu yapsam ne güzel olur, diye düşündüğüm zamanlar oluyor. Şu anki çalışma yöntemimde, heykelimi tasarlıyorum üretiyorum, sonra -her zaman olmasa da- yerleşeceği doğru alanı buluyor. Galeride bir sergi açacaksam serginin yapılacağı alanı düşünmem lazım. Galerinin mekanına göre düşünüp yapmam gerekiyor. Hep pozitif etki bırakmak istiyorum elbette. Konu ne kadar negatif olursa olsun o konuyu yoğurup biçimlendirip yine insanların mutlu hissedeceği haliyle ortaya koymak istiyorum. Zaman zaman sevmezlerse diye düşündüğüm de oluyor. Gelsin, dokunsun, çocuklar üzerine çıksın, onunla bağ kursun istiyorum. Aldığım yorumlar çok iyi hissettiriyor. İnanılmaz güzel bir şey. ABD'den, Japonya'dan yazıyorlar. Çok farklı kültürlerde sanat yoluyla ortak bir dil yakalamış oluyorsunuz. PG Art Gallery'de açılacaktı sergi. Açılışa hazırlanmıştık büyük bir heyecanla. Tam pandemi sürecinin başıydı ve birden her yer kapandı. Biz de gerçek bir online sergi açılışı yapmak istedik. İnstagram'dan canlı yayınla eserlerimi anlattım. İzleyicilerden çok güzel tepkiler geldi. Çok heyecanlıydım. Açılışımız 21 Mart 2020 tarihindeydi. O zaman tabii daha pandemiyi, etkilerini, kapanmanın ne kadar süreceğini bilmiyoruz. Sergi galerinin internet sitesi ve sosyal medya hesapları aracılığıyla ulaştı sanatseverlere. İlk online sergiyi yapmış olduk. Genelleyerek ona hayat diyorum, hayattan ilham alıyorum. En başından bu yana hep gözlemliyorum. Fark etmeden hep bir sorguyla bakıyorum; o nasıl, bu nasıl diye. Bir de komik biriydim çocukken. Komik bir şeyler bulup evin neşesi olurdum. Hep gözlem aslında. Küçük şeyleri fark etmek üzerine, esprili bir şekilde ele almak. Hep mizah tarafıyla ele alıyorum. Sanatın, hayata neşe katan tarafı da çıkıyor bu sözlerinizden. Dramdan değil sadece. Evet, aslında çok dram konusu da var. Bir mülteci çocuk heykelim var mesela. Elinde megafon olan bir çocuk. Aylan bebeği başka bir sanatçı farklı yorumlayıp koyabilir ama ben o çocuğu megafonla yapıyorum. Her heykelin hikayesini, çok acıklı da olsa açık açık anlatmaya gerek yok diye düşünüyorum. Çünkü zaten etrafta o kadar çok negatif şey var ki bir şey daha koymak yerine, onları yoğuruyorum. İnsanlar yine bakınca bir düşünsün algılasın ama ilk baktığında gülümsesin istiyorum. Aslında o bir terapi gibi. Atölyemde olmak bana çok iyi geliyor. Taş çalışıyorum mesela, sonra geliyorum, Çok iyiyim arkadaşlar diye. Yani herkese faydası oluyor. Rahatlıyorum. Çocuk heykelleriyle ilgili çok iyi yorumlar, geri bildirimler geliyor. Sanırım çok kolay geçiyor o samimi duygu. Atölyeme gelip heykeli eline aldığında duygulanıp ağlayan oldu mesela. Sonra ben de başladım ağlamaya. Çok güçlü duygusal bağ kuranlar oluyor. Eserleri seyretmekten mutlu olduğunu, iyi geldiğini söyleyenler var. Bunları duymaktan mutlu oluyorum. Bu projenin benzerleri farklı ülkelerde de yapıldı ama Mardin olunca oraya özgü bir sembol şahmeran seçilmişti ve tasarımını benim yapmamı istediler. Mardin'de yapılacaktı, sonsuzluğu işaret etmesi için 88 tane olacaktı, farklı disiplinlerde sanatçılara dağıtılacaktı, onlar kendilerine göre bu şahmeran heykellerini boyayacaktı, açık artırmayla satılacak bu eserlerden elde edilen gelir de okul yapımına destek olacaktı. Ben de o dönemde Siirt'te bir köy okulu için kütüphane kurmaya yönelik proje için çalışıyordum. Tamam dedim, Yapalım. Hiçbir maddi beklentim olmadan heykelin tasarımını yapmaya başladım ama araya pandemi girdi, proje iptal oldu. Sonra İstanbul'da yapılması için girişimlerde bulunuldu ve burada başladı. Projenin adı da buradan geliyor. 34 sanatçıya dağıtıldı şahmeran heykelleri. Onların yaptığı eserlerin satışından elde edilecek gelir de kız çocuklarının okutulmasında kullanılacak. Bunun da ayrı bir anlamı var benim için. Şahmeran figürü benim için çok farklı bir anlam ifade ediyor. İnsanlığın ihanetini anlatıyor bana göre. İnsanlar evine, duvarına asıyor şahmeran resmini; ihaneti hatırlamak için mi diye düşünüyorum. Sizin için şahmeranın ne anlam ifade ettiğini merak ettim. İhanet, ilk aklımıza gelen. Bu projedeki figürde de tasarımını yaparken kendi yorumumla formlarını ortaya koydum. Negatif duyguları pozitife dönüştürdüm yine. Projede benim açımdan güzel olan, 34 şahmaranı 34 sanatçının kendi tarzlarında yeniden yorumlamasıydı. Bambaşka yorumlarla ilginç bir deneyim oldu benim için. Hep hüzünlü bir yan görüyordum ve ihanet hikayesi olarak bakıyordum. Hatta sumi-e yapıp Japonya'ya götürmüştüm. Orada sergide anlatırken de hayli hüzünlendiğimi hatırlıyorum... Sizi sosyal medyadan takip etmek bile heyecan verici. Bir Mersin'de oluyorsunuz bir Thassos Adası'nda... Bu yoğunluğun üstesinden nasıl geliyorsunuz, merak ediyorum doğrusu. Mersin'de de Thassos'ta da güneş altında, açık havada çalışmak çok güzeldi. Zaten kapalı alanda mermer çalışmak mümkün değil. Marbella'ya gönderilecek bir heykeldi. Bütün malzemelerimizi, aletlerimizi doldurduk arabamıza, Thassos'a gittik. Mermer atölyesinde çalışmaya başladık. Yaptığımız işin her anını, süreci sosyal medyada paylaşmak büyük ilgi çekti. O duyguyu da anlattık aslında bu eserde. Instagram o işe yaradı bende. Tam olarak 12 gün gibi bir çalışma süresinde tamamladık. Yorgunluktan taşın üzerinde uyuyacak hale geldiğim oldu. Hayır, hiç demiyorum. Aksine çok mutluyum. Okulda mezun olduğum bölüm, Taş Atölyesi. Metal malzemeyle çalışmayı da seviyorum. Metal üretimi teknik olarak mermerden daha kolay; böyle bir atölyede bile kocaman, 4 metrelik bir heykel yapabilirsiniz, kısa sürede. Mermerde yontmak falan daha işin hamallığı gibi biraz ama birebir çalışıyor olmak, onun zımparasını yapmak bana gerçekten terapi gibi geliyor. Bir de üç dört senedir pandemi nedeniyle taş çalışma fırsatım olmamıştı. Atamamıştım üzerimden onu. O iyi geldi. Mermeri çalışırken, o gücü hissediyorsunuz, güçlü bir malzeme. Mermer, çıkarıldığı bölgeye göre değişiklik gösteriyor. Yapısı her yerde farklı. Bazen beklenmedik sürprizlerle karşılaşabiliyorsunuz. Riskli biraz. Sanırım biraz dinleneceğim. Ama bilinmez tabii... Yeni çalışmalar da tam böyle, dinleneceğim derken ortaya çıkabiliyor. Bize ayırdığınız zaman ve içten sohbet için çok teşekkür ederiz. Dilerim en kısa zamanda yeniden bir araya geliriz."} {"url": "https://www.ithafsanat.com/hikayemiz-olmasa-neye-yarariz/", "text": "Will Storr, gazeteciliğiyle yazarlığını birleştirip anlatmanın, anlatarak merakta bırakma ve merakı doyurmanın peşine düşüyor. Bilimi kutsal ve ciddi, hikayeyi sarsak ve uyduruk diye yaftaladığımızda gözden kaçırdıklarımızı bir bir önümüze seriyor. Belki de patlamayalım diye kaleme alınmış Hikaye Anlatıcılığının Bilimi kitabı. Will Storr, gazeteciliğiyle yazarlığını birleştirip anlatmanın, anlatarak merakta bırakma ve merakı doyurmanın peşine düşüyor. Akademik metinlerin boğuculuğundan, popüler olanın sığlığından ötede rahat anlaşılır, bol analizli, kuramdan örnek metne sek sek sekerek, okuru gayriresmi atölyesinin paydaşı kılarak hikayeyi bilimleştiriyor. Bilimi kutsal ve ciddi, hikayeyi sarsak ve uyduruk diye yaftaladığımızda gözden kaçırdığımız şeyi daha ilk satırlarda vurguluyor Storr; hikaye anlatımı ile ilgili söylenenlerle sinirbilimcilerin, psikologların zihnin işleyişi ile ilgili söyledikleri büyük ölçüde örtüşüyor. Dört kocaman bölümün ilkinde, insan zihnine odaklanılıyor. Beyin o ihtişamlı hikayeleri nasıl uyduruyor, kendisinin de parçası olduğu dünyanın ve muhtemel dünyaların içinde nasıl maharetle dolaşıyor, hayatta kalmak üzere evrimleşen zihin ihtiyacı kadar merakı süzüp dışarıya nasıl aktarıyor, onu görüyoruz. Görmek demişken renk, boyut vs. şeylerin de kurgudan ibaret olduğunu, kültürel kodlar içinde biçimlendiğini hatırlatıyor yazar. İki mavi gören Rusların sekiz renkli gökkkuşaklarına özenmeden edemiyoruz. Klasik ve modern edebiyat şaheserlerinin açılış cümlelerini alıntılayarak yazma heveslisi okura Hodri meydan diyor. Mesela romancıların en soylularından Tolstoy ile sınayabiliriz kendimizi. Bütün mutlu aileler birbirine benzer, her mutsuz aileninse kendine özgü bir mutsuzluğu vardır diye başlamış Anna Karenina. Yalınlık ve derinlik iç içe. Küçük toplulukların, insan gruplarının yanısıra koskoca bir Rus toplumunun resmini çekebilecek yetkinlik dile geliyor bu cümlede. Varoluşçuluğun edebiyattaki en yetkin ismi Camus'nün cümlesiyse anne ve ölüm arasına kusursuz bir lakaytlık ekseni çekiyor: Annem ölmüş bugün. Belki de dün. Bilmiyorum. Kitap boyunca, birçok romandan, film ve dizi senaryolarından örnekler veriliyor, verilen örnekler işlenip analiz ediliyor. Kitap boyunca dedikodu yüceltilse ve insanın en bitek kurumu olarak selamlansa da laf olsun diye verilmiş bir örnek dahi yok. Hikaye, roman analizlerinin vazgeçilmezleri Shakespeare, Austen, Dickens, Proust'un yanında Rowling ve Knausgaard'ı görmek mutluluk veriyor. Eski Ahit'in derlenmesinin hikayesinin hemen sonrasında, Gılgamış Destanı ve çocuk edebiyatı kitabı Bay Koca Burun, başkalarıyla bağ kurup nasıl statü elde edileceğini anlatan kontrol teorileri örnekleri olarak eşleştiriliyor. Kutsal hikaye, destan ve modern kurgu aynı ipe diziliyor. Beyin, yolunu bulmak için basitleştiriyor, dönüştürüyor. Kızılderili mitlerini dinleyen İngilizler, karmaşık ve kendi kültürel kodlarında karşılığı bulunmayan unsurları tıraşlamakta, boşlukları uydurup doldurmakta bir sakınca görmüyor. Dünyanın, çok sevdiğim bir deyimin etrafında döndüğünü bir kez daha hatırlayıp gülümsüyorum: Herkes bildiğini okuyor! Anlatı formlarını, gene kültür belirliyor. Bugünlerde rakipsiz duran, Aristoteles'ten yadigar; giriş-gelişme-sonuç ya da kriz-mücadele-çözüm yerine doğuda çok farklı olan formlarla hikayeler anlatılıyor. Japonlar, Kishotenketsu formunda ki sho ten ve ketsu ile birey merkezli kesin çözümlü bir hikaye yerine belirsizliğe izin veren kocaman bir sorunun peşinde koşar. Tıpkı gerçek hayattaki gibi. İnsan zihnine dair onlarca veriyi kitabın temeline oturtarak sadece hikayenin değil; düşünmenin, birlikte davranmanın, yaşamı kurgulamanın, bilincin, bilinç dışının ve çocuğun da neliğine değinen Storr, son bölüme eklediği Kutsal Kusur Yaklaşımı'nda, okurla birlikte çalışıp modelini test ediyor. Michael Carleone neyken neye dönüşüyor, niye dönüşüyor, o dönüşürken hikaye nasıl çalışıyor, okur nerede eğleşiyor geniş odaktan izliyoruz. Dipnotların kitabın içine serpilmeyip metni yeniden hatırlatacak anahtarlar olarak sona eklenmesi, muhtemel hatalar için okurun davet edilip peşinen ona teşekkür edilmesi kitabın ve yazarın son olgun dokunuşları."} {"url": "https://www.ithafsanat.com/ibb-kent-orkestrasi-acikhava-yaz-konserleri-basliyor/", "text": "Geçtiğimiz yıllarda İstanbulluların vazgeçilmezi haline gelen İBB Kent Orkestrası açık hava yaz konserleri başlıyor. Pandemi döneminde kültür sanat faaliyetlerinin kapalı ve açık mekanlarda son bulmasıyla kültür sanat faaliyetlerine uzak kalan İstanbulluları normalleşmeyle beraber müzik dolu geceler bekliyor. Orkestramız yerli ve yabancı şarkılardan oluşan repertuvarıyla seyircilere unutulmaz anlar yaşatmaya hazırlanıyor. İstanbul'un farklı bölgelerindeki konserlerimiz halka açık ve ücretsiz olacak, açık havanın tadını müzikle birlikte çıkarmak için sizleri konserlerimize bekliyoruz. İBB Mehteranı İstanbul'un tarihi ve turistlik noktalarında genişletilmiş repertuvarıyla açık hava konserleriyle İstanbullularla buluşacak. Türk kültürünün geçmişten günümüze kadar gelmiş mehter marşları İstanbul'un meydanlarında, sahillerinde ve parklarında yankılanacak."} {"url": "https://www.ithafsanat.com/ibb-sahaf-gunleri-basliyor/", "text": "İstanbul Büyükşehir Belediyesi, Kadıköy ve Beşiktaş meydanlarında İBB Sahaf Günleri etkinliği düzenliyor. 17 26 Eylül tarihleri arasında Kadıköy Meydanı'nda, 1 10 Ekim tarihleri arasında ise Beşiktaş Meydanı'nda gerçekleşecek etkinlik kapsamında ünlü yazarlar farklı konularla kitapseverlerle buluşurken Atatürk, İstanbul, tarih gibi pek çok konu kapsamında da mezatlar düzenlenecek."} {"url": "https://www.ithafsanat.com/ibb-sehir-tiyatrolari-muze-gazhanede/", "text": "İstanbul Büyükşehir Belediyesi Şehir Tiyatroları, eylül ayında iki yeni sahne, yedi yeni oyun ve Kaldığımız Yerden. Yeniden sloganıyla başlıyor! İstanbul Büyükşehir Belediyesi Şehir Tiyatroları, yeni sezon repertuvarını Müze Gazhane'de basın ve kültür-sanat dünyasıyla paylaştı. Eylül ayında başlayacak yeni tiyatro sezonu, iki yeni sahne, yedi yeni oyun ve Kaldığımız Yerden. Yeniden sloganıyla perde açacak. Törende İBB Şehir Tiyatroları'nın iki yeni sahne kazandığını söyleyen Sanat Yönetmeni Mehmet Ergen, Kaldığımız Yerden. Yeniden sloganıyla yeni sezona başlayacaklarını paylaştı. Eylül ayında 7 prömiyerle sezonu açacaklarını kaydeden Ergen, Geleneksel olarak Harbiye Muhsin Ertuğrul Sahnesi'nde yaptığımız sezon açılışımızı Müze Gazhane'de yapmak istedik. Çünkü bu sezon iki yeni sahne, Şehir Tiyatroları'nın sahneleri olarak hizmet verecek dedi. Darülbedayi'den bugüne kadar, kent için sanat üreten İBB Şehir Tiyatroları, Gazhane'deki iki yeni sahnesinde seyircisiyle buluşturmaya hazırlanıyor. Müze Gazhane'deki sahnelerin tamamlanmasının heyecanını yaşadıklarını söyleyen İBB Şehir Tiyatroları Genel Sanat Yönetmeni Mehmet Ergen, kompleksin hayata geçmesi için yoğun bir çaba verdiklerini kaydetti. Sahnenin salona girişten itibaren seyirciye etkileyici bir deneyim sunduğu belirten Ergen, Buranın projesi bitmeden bir orkestra çukuru ve hidrolik ön sahne eklemeyi de başardık. Fuayesi de Avrupa'da aşina olduğumuz bir endüstriyel alandan kültür merkezine dönüşüm örneğini taşıyor dedi."} {"url": "https://www.ithafsanat.com/ibb-sehir-tiyatrolarinda-nisan-ayi/", "text": "İstanbul Büyükşehir Belediyesi Şehir Tiyatroları, Nisan ayında 25 oyunla seyirci karşısına çıkıyor. Nisan ayında Sofokles, Carlo Goldoni, Alan Ayckbourn gibi uluslararası üne sahip yazarların yanı sıra genç yazarların eserleri seyirciyle buluşuyor. Bu ay; İki Efendi'nin Uşağı, Antigone, Öldün, Duydun mu?, Kimse Öyle Şeyleri Konuşmuyor Artık, Hastalık Hastası, Yatak Odası Komedisi, Kutlama, Yaftalı Tabut, Gül'e Ağıt, Çın Sabahta, Tatlı Kaçık, Veba, Zehir, İfigenya, Geç Kalanlar, Hayat Der Gülümserim, Sen İstanbul'dan Daha Güzelsin, Rüstemoğlu Cemal'in Tuhaf Hikayesi, Ay, Carmela; Herkes Sihirbaz Olacak, Karagöz Çiftlik Bekçisi, Benim Güzel Pabuçlarım, Rüya, Bekçi ile Postacı, Elma Kurdu Kırtık adlı oyunlarımız seyirciyle buluşacak. Pantolone, kızı Dottore'yi oğlu Slvio ile evlendirmeye karar vermiştir ve evinde bir tören düzenler. Gençler birbirlerine aşıktır ancak daha önce Pantolone'nin kızını evlendirme sözünü verdiği ve öldüğünü sandıkları Federico Rasponi'nin bu törene gelmesiyle işler karışır. Sözlü gelenekten beslenen İtalyan Halk Tiyatrosu Commedia Dell Arte'nin seçkin örneklerinden biri olan ve uşak Truffaldino'nun kurnaz hazırcevaplığı ile ilerleyen oyun izleyicilerine keyifli bir seyir sunuyor. Carlo Goldoni'nin yazdığı Aslı Öngören'in yönettiği oyunda, Çağlar Ozan Aksu, Dolunay Pircioğlu, Eraslan Sağlam, Hamit Erentürk, Mert Tanık, Murat Bavli, Müslüm Tamer, Seda Çavdar, Volkan Öztürk, Yeliz Gerçek, Yılmaz Aydın rol alıyor. Oyun, 6-9 Nisan 2022 tarihinde Harbiye Muhsin Ertuğrul Sahnesi'nde. Sophokles'in binlerce yıl önce kaleme aldığı aynı adlı oyunundan uyarlanan Antigone'de; aynı savaşta birbirini öldüren, ama biri kahraman diğeri hain ilan edilen iki kardeşine de, son görevini yapmakta kararlı olan Antigone ile; devletin varlığıyla kendi varlığını eş tutan Kreon'un buyruklarından geri adım atmayan duruşu karşı karşıya geliyor. İnsanlığın tüm kadim deneyimleri tarihe gömülürken yine de çözülmeyen, kaybolmayan çelişkilerimizi sahneye getiren Antigone, dünden bu günü tartışıyor. Sofokles'in yazdığı, Sabahattin Ali'nin çevirdiği Engin Alkan'ın uyarlayıp yönettiği oyunda Cengiz Tangör, Zafer Kırşan, Aslı Menaz, Gözde İpek Köse, Özgün Akaçça, Destan Batmaz, Onur Şirin rol alıyor. Oyun, 6-9 Nisan 2022 tarihleri arasında Kağıthane Sadabad Sahnesi'nde. İntihar eden bir adamın geride bıraktığı hayatı, hatalarıyla yüzleşmesi ve sonrasında kendini tanıma süreci anlatılıyor. Oyunda ayrıca sabır, mücadele, belleksizlik gibi insanı şekillendiren pek çok kavram irdeleniyor. Yiğit Sertdemir'in yazdığı Burçak Çöllü'nün yönettiği oyunda Emrah Can Yaylı, Pelin Budak, Tankut Yıldız rol alıyor. Oyun, 6-9 Nisan 2022 tarihleri arasında Gaziosmanpaşa Sahnesi'nde. Oyun, 12 Eylül darbesi dönemini en acı şekilde yaşayıp parçalanan bir ailenin bugüne uzanan hikayesini konu alıyor. Leyla, ailesinin geçmişiyle yüzleşiyor ve onların hikayesini anlatabilmek için hayatını değiştirmeyi göze alıyor. Şirin Gürbüz'ün yazdığı Emre Koyuncuoğlu'nun yönettiği oyunda Caner Bilginer, Radife Baltaoğlu, Kutay Kırşehirlioğlu, Ebru Üstüntaş, Hazal Uprak, Can Alibeyoğlu, Kamer Karabektaş rol alıyor. Oyun, 6-9 Nisan 2022 tarihleri arasında Müze Gazhane Meydan Sahne'de. Argan hastalık hastasıdır. Evde bir doktor bulunursa hem istediğim zaman tedavi olurum, hem de cebimden beş kuruş çıkmaz düşüncesiyle, kızını bir doktorla evlendirmeye karar verir. Kızı ise bir başkasına aşıktır. Argan'ın sırf parasını seven karısı ise onu hem aldatmakta, hem de elinde avucunda ne varsa almaya çalışmaktadır. Evin, her şeyden haberdar olan son derece zeki ve iş bilir hizmetçisinin gönlü bu duruma razı olmaz. Hakikatin ve aşkın kazanması için elinden geleni yapar. Aşk gülücüklerinin sahtesini, gerçeğinden ayırmak zordur. Hastalık Hastası, Klasik Fransız Tiyatrosu'nun kurucularından Moliere'in (1622 1673) yazdığı son oyundur. İlk kez 1673 yılında sahnelenen oyunda Moliere, eleştirilerini mesleğini kötüye kullanarak zengin hastalarını sömüren doktorlara yöneltir. Moliere'in yazdığı Tolga Yeter'in yönettiği oyunda Barış Çağatay Çakıroğlu, Besim Demirkıran, Çağrı Büyüksayar, Çiğdem Gürel, Elif Verit, Ersin Sanver, Gün Koper, Hüseyin Tuncel, Sevinç Erbulak, Şirin Asutay, Şükrü Türen, Tuğçe Açıkgöz rol alıyor. Oyun, 6-9 Nisan 2022 tarihleri arasında Üsküdar Musahipzade Celal Sahnesi'nde. Oyun, evliliklerinin farklı aşamalarında olan dört çiftin iç içe geçmiş hayatlarını sıra dışı ama komik bir bakışla ortaya koyuyor. Evlilik kavramı, çiftlerin tuhaf nedenlerle sarsılan ve yeniden kurulan ilişkileri üzerinden, geleneksel, alışılagelmiş kalıpların ve kuralların dışına çıkılarak irdeleniyor. Alan Ayckbourn'un yazdığı, Mert Dilek'in çevirdiği, Ali Gökmen Altuğ'un yönettiği oyunda Aslıhan Kandemir, Ayşen Sezerel, Buket Kubilay, Engin Gürmen, Gökçer Genç, Mert Aykul, Nurdan Kalınağa, Özgür Atkın rol alıyor. Oyun, 6-9 Nisan 2022 tarihleri arasında Ümraniye Sahnesi'nde, 27-30 Nisan 2022 tarihinde Harbiye Muhsin Ertuğrul Sahnesi'nde. Şehrin en lüks restoranında herkesin birbirini küçümseyerek kendi varlığını yücelttiği, ağızına geleni söylediği, evlilik, tanışma, yükselme gibi nedenlerle sözde kutlama yapılan bir akşam yemeği... Kutlama, ömrü boyunca insan hakları mücadelesi vermiş Nobel Edebiyat Ödülü sahibi, Pinter'ın son oyunu. Harold Pinter'in yazdığı Yıldırım Fikret Urağ'ın yönettiği oyunda Erkan Sever, Şehnaz Bölen Taftalı, Can Ertuğrul, Selin İşcan, Selim Can Yalçın, Çağlar Polat, Pınar Demiral, Gizem Akkuş, Orçun Tekelioğlu, Özgür Efe Özyeşilpınar rol alıyor. Oyun, 13-16 Nisan 2022 tarihleri arasında Harbiye Muhsin Ertuğrul Sahnesi'nde, 27-30 Nisan 2022 tarihleri arasında Müze Gazhane Büyük Sahne'de. Adına tarihin dipnotlarında rastlayabildiğimiz, Türkiye'nin ilk kadın oyun yazarı, kuramcı, aktivist, sosyal ve siyasi yaşamın her alanında öncü Fatma Nudiye Yalçı'nın hikayesi. 1920'lerde başlayan mücadelesine Dr. Hikmet Kıvılcımlı ve Nazım Hikmet de eşlik ediyor. Bilgesu Erenus'un yazdığı Yelda Baskın'ın yönettiği oyunda Bensu Orhunöz, Selin Türkmen, Ceren Hacımuratoğlu, Lale Kabul, Nazan Yatgın Palabıyık, Şenay Bağ, Yeşim Mazıcıoğlu rol alıyor. Oyun, 13-16 Nisan 2022 tarihleri arasında Müze Gazhane Büyük Sahne'de, 21-23 Nisan 2022 tarihleri arasında Sultangazi Hoca Ahmet Yesevi Sahnesi'nde. Oyun, 2004 yılında kendi ailesi tarafından öldürülerek Türkiye'de işlenen töre cinayetlerinin simgesi haline gelen Güldünya'nın hikayesi ekseninde namus, töre ve ahlak kavramlarını sorguluyor. Deniz Altun'un yazdığı Özgür Kaymak'ın yönettiği oyunda Aslı Nimet Altaylar, Ayşem Yağmur Ulusoy, Can Tarakçı, Cüneyt Arda Pamuk, Çağrı Büyüksayar, Fahri Kıncır, Gülsün Odabaş, Hikmet Körmükçü, İskender Bağcılar, Murat Üzen, Tarık Köksal, Tarık Şerbetçioğlu, Uğur Dilbaz, Uğurtan Atakan, Yasemin Güvenç rol alıyor. Oyun, 13-16 Nisan 2022 tarihleri arasında Üsküdar Kerem Yılmazer Sahnesi'nde, 27-30 Nisan 2022 tarihleri arasında Kağıthane Sadabad Sahnesi'nde. Zengin bir ailede yetişen Güneşi, ailesinin dayatmalarından kaçarak, kendi özgür yaşamını kurmak için mütevazı bir daireye taşınır. İdeolojilerine sıkı sıkıya bağlanmış olan Güneşi'nin boşlukta debelendiği yaşamına, hemen yan dairesine taşınan Feriha girer. Ömrü boyunca hayalini kurduğu 'damı akmayan eve' taşınmayı nihayet başaran Feriha'nın umudu ve mutluluğu, Güneşi'nin dünyasına pek çok yenilik getirecektir. Nezihe Meriç'in yazdığı Hülya Karakaş'ın yönettiği oyunda, Ayşe Günyüz Demirci, Hülya Karakaş rol alıyor. Oyun, 13-16 Nisan 2022 tarihleri arasında Ümraniye Sahnesi'nde. Mr. Tanner ile paylaştığı evinde, çöp toplayarak yaşayan, çevresindeki her şeye sonsuz bir sevgi ve şefkatle bağlı Opal'in kendi halindeki yaşamı üç davetsiz misafirin gelişi ile umulmadık şekilde değişir. Sol, Gloria ve Brad kendi hesaplarının peşinde Opal'in huzur dolu yaşamına giriverirler. Kendi kendine yetmeyi becerse de yalnızlıktan muzdarip Opal onları hayatına almak konusunda en ufak bir tereddüt bile duymaz ancak sonsuz bir iyi niyetle evinin kapılarını açtığı misafirleri sevgilerini paylaşmak konusunda Opal kadar istekli değildirler. John Patrick'in yazdığı, Ahmet Levendoğlu ve Hasan Levendoğlu'nun çevirdiği, Naşit Özcan'ın yönettiği oyunda, Ayşe Kökçü, Çağlar Polat, Eylül Soğukçay, İbrahim Can, Mehmet Soner Dinç, Mert Aykul rol alıyor. Oyun, 20-23 Nisan 2022 tarihleri arasında Fatih Reşat Nuri Sahnesi'nde. Nobel Ödüllü yazar Camus'nün faşizm alegorisi olarak kaleme aldığı eserde, veba salgını sırasında yaşanan kaotik durum anlatılır. Karantina döneminde verilen mücadele, belirsizlik ve korkunun egemen olduğu bir dünya canlandırılıyor. Neil Bartlett'in uyarladığı Mehmet Ergen'in çevirip yönettiği oyunda Sevil Akı, Serdar Orçin, Murat Coşkuner, Emrah Can Yaylı, Burteçin Zoga, Tankut Yıldız, İrem Arslan, Özgür Dereli, Burak Davutoğlu, Ergun Üğlü, Cafer Alpsolay rol alıyor. Oyun, 20-23 Nisan 2022 tarihleri arasında Gaziosmanpaşa Sahnesi'nde. Geçmişte yaşadıkları trajik kaybın ardından ayrılan çift, yıllar sonra bir araya gelmek zorunda kalır. Bu buluşma, acılı bir geçmiş hesaplaşmasına dönüşür. Karşı tarafın da neler hissettiğine dair eksik bırakılan taşlar yerine oturur. Kadın ve erkek dünyasının bakış açısına odaklanan eser Hollanda prömiyerinin ardından birçok dile çevrilmiştir. Lot Vekemans'ın yazdığı Şaban Ol'un çevirip yönettiği oyunda Sevinç Erbulak, Ahmet Saraçoğlu, Aslıhan Kandemir, Eraslan Sağlam rol alıyor. Oyun, 20-23 Nisan 2022 tarihleri arasında Müze Gazhane Meydan Sahne'de. Doğu ile Batı arasındaki ilk büyük savaş: Akha ordusu, Truva seferine çıkmak üzeredir. Birleşik ordu donanmasının sıkıştığı limandan kurtulup harekete geçebilmesi için rüzgara ihtiyacı vardır. Başkomutan Agamemnon, Artemis'in kutsal geyiklerinden birini öldürdüğü için tanrıça da onun rüzgarını kesmiş ve herkesi bu limana hapsetmiştir. Doksan dokuz kralın ordusu hastalıktan kırılırken, öfkeyle bekleyen askerlerin gözü Agamemnon'dadır. Başkomutan'ın sadece kendisi ve makamı değil, başta ailesi olmak üzere, tüm ülke tehlikededir. Agamemnon'un yapabileceği tek bir şey kalmıştır: En değerli varlığı olan kızı Iphigenia'yı tanrılara kurban vermek!.. Euripides'in yazdığı Serdar Biliş'in yönettiği oyunda Caner Çandarlı, Ceren Kaçar, Elvan Boran rol alıyor. Oyun, 20-23 Nisan, 27-30 Nisan 2022 tarihleri arasında Üsküdar Musahipzade Celal Sahnesi'nde. GEÇ KALANLARZamanın geri alınamayışı ile belki ilk kez o gece bu kadar acı biçimde yüzleşen bir çiftin hikayesini, pişmanlıkları, yaşayamadıkları, söyleyemedikleri üzerinden anlatan oyun, izleyiciyi geç kalmış bir yüzleşmeyle karşı karşıya getiriyor. Pervin Ünalp'ın yazıp Nihat Alpteki'nin yönettiği oyunda; Defne Gürmen, Elçin Atamgüç, Vildan Türkbaş, Zafer Kırşan rol alıyor. Oyun, 20-23 Nisan 2022 tarihleri arasında Üsküdar Kerem Yılmazer Sahnesi'nde. Yıllarca olağanüstü kadın karakterlere hayat vermiş bir oyuncu, AVM yapılmak üzere yıkılacak bir sahneye veda eder. Anlatılmaya değer bulunmayan farklı sınıflardan kadınların sıcak ve aşina hayat hikayeleri, ilk kez aktarılır. Özen Yula'nın yazıp yönettiği oyunda Sema Keçik, Serkan Bacak rol alıyor. Oyun, 27-30 Nisan 2022 tarihleri arasında Fatih Reşat Nuri Sahnesi'nde. Murat Mahmutyazıcıoğlu'nun yazıp yönettiği oyunda Esin Umulu, Şebnem Köstem, Yeliz Şatıroğlu rol alıyor. Oyun, 27-30 Nisan 2022 tarihleri arasında Ümraniye Sahnesi'nde. Osmanlı İmparatorluğu'nun son demlerinde, Girit'teki yurtlarından sürgün edilen bir ailenin İstanbul'a Çanakkale'ye ve nihayet Ayvalık'a uzanan maceralı yolculuğu. Rüstem'in, Cemal'in ve hayatlarındaki diğer insanların kimi zaman gülünç kimi zaman hüzünlü ama sımsıcak hikayeleri. Cengiz Toraman'ın yazıp yönettiği oyunda Esen Koçer, Levent Üzümcü rol alıyor. Oyun, 26 Nisan 2022 tarihinde İBB Kartal Bülent Ecevit Kültür Merkezi'nde. İspanya'da Milliyetçiler ve Cumhuriyetçiler arasında geçen iç savaş dönemini anlatan oyunda, iki varyete oyuncusu Carmela ve Paulino, Franco önderliğindeki Milliyetçiler tarafından rehin alınır. Belçite şehrinin işgalini kutlayan Milliyetçiler tarafından istemedikleri bir gösteriye zorlanırlar. Bu zorlamanın sonucunda içinde bulundukları savaşı, gösteri yapılmalı mı, yapılmamalı mı? sorusuyla sanatı ve sanatçıyı sorgulamaları, işleri gereği güldürmeyi, eğlendirmeyi hedefleyen bu iki oyuncunun isyanları, gelgitleri, kayıpları anlatılır. Jose Sanchis Sinisterra'nın yazdığı, Yalçın Baykul'un çevirdiği, Naşit Özcan'ın yönettiği oyunda, Ada Alize Ertem, Çağatay Palabıyık, Erkan Akkoyunlu rol alıyor. Oyun, 12 Nisan 2022 tarihinde Beylikdüzü Atatürk Kültür ve Sanat Merkezi'nde. Ünlü sihirbaz Zubi'nin öğrencileri ustalığa geçip onun sihirli şapkasını almanın hayalini kurarlar. Zubi, sihirli şapkanın yeni sahibini belirlemek için bir yarışma düzenler. İllüzyon gösterileriyle ilerleyen oyunda, hedefe ortaklaşa ilerlemenin önemi anlatılıyor. Kubilay Tuncer'in yazıp yönettiği oyunda Aslı Şahin, Aybar Taştekin, Cihat Faruk Sevindik, Damla Cangül Yiğit, Zeliha Bahar Çebi rol alıyor. Oyun, 10, 17 Nisan 2022 tarihlerinde Harbiye Muhsin Ertuğrul Sahnesi'nde. Karagöz uzun zamandır işsizdir ve iş aramaktadır. Sonunda kendisine bir çiftlikte iş bulur. İşi hayvanların bakımını yapmaktır. Ama ortada bir sorun vardır. Karagöz, hayvanları tanımamaktadır. Özgür Atkın'ın yazıp yönettiği oyunda Elif Verit, Hakan Örge, İrem Erkaya rol alıyor. Oyun, 10, 17 Nisan 2022 tarihlerinde Fatih Reşat Nuri Sahnesi'nde. Günün birinde sirke, bir robot palyaço gelir ve sevimli palyaço sirkten kovulur. Bu kadarıyla da kalmaz, parası olmadığı için çok sevdiği pabuçları elinden alınır. Palyaçomuz pabuçlarını geri almak için iş aramaya başlar. Girdiği işlerden çocuksu duyarlılığı nedeniyle bir bir kovulur. Pabuçlarına asla kavuşamayacağını düşünüp umutsuzluğa kapıldığında, imdadına çocuklar yetişir ve onların desteğiyle pabuçlarına ulaşır. Yeniden çocuklarla birlikte kahkaha dolu gösterisini gerçekleştirmeye devam eder. Dersu Yavuz Altun'un yazıp yönettiği oyunda Ayşe Günyüz, Çağrı Büyüksayar, Oğuzhan Oğuz, Gülsüm Alkan, Samet Silme, Sefa Turan rol alıyor. Oyun, 10, 17 Nisan 2022 tarihlerinde Kağıthane Sadabad Sahnesi'nde. Hayvanların kafese kapatılması, gösterilerde kullanılması, doğal yaşam alanlarından uzaklaştırılmaları nedeniyle çok üzülen bir çocuğun onları nasıl kurtardığı anlatılır. Özge Midilli-Ertan Kılıç'ın yazdığı Özge Midilli'nin yönettiği oyunda Nilay Yazıcıoğlu, Tarık Köksal, Nilay Bağ, Ceren Kaçar, Ceysu Aygen, Çağlar Polat, Emre Çağrı Akbaba, Mehtap Gündoğdu Akbulut rol alıyor. Oyun, 10, 17 Nisan 2022 tarihlerinde Sultangazi Hoca Ahmet Yesevi Sahnesi'nde. Postacı Piero ile Gece Bekçisi Marcello adlı çocuk kitabından uyarlanan eserde bir bekçi ile bir postacı ev arkadaşlarıdır. Biri gece diğeri gündüz çalıştığından hiç görüşemezler. Soğuk bir kış günü ikisi de hastalanınca, evi aynı anda paylaşmaları gerekir. Lodovica Cima, Gabriele Clima'nın yazdığı Ceylan Özçapkın'ın çevirdiği, Derya Yıldırım'ın oyunlaştırıp yönettiği oyunda Besim Demirkıran, Cafer Alpsolay, Melisa Demirhan, Zeynep Ceren Gedikali rol alıyor. Oyun, 10, 17 Nisan 2022 tarihlerinde Müze Gazhane Büyük Sahne'de, 10, 17 Nisan 2022 tarihlerinde Ümraniye Sahnesi'nde. Elma Kurdu Kırtık 7 yaş altı çocuklara yönelik, kuklaların kullanıldığı, canlı müzik eşliğinde oynanan eğlenceli bir çocuk oyunudur. Haylaz bir elma kurdunun mükemmel elmayı bulmak için çıktığı yolculuğu anlatır. Sahip olduklarına değer vermeyen, çevresindekileri hor gören Kırtık bu yolculukta aradığı mükemmel elmaya ulaşmak yerine çok daha kıymetli bir şeyin farkına varır. Çocukların sosyal çevreleriyle olan ilişkilerine dikkat çeken oyun somut nesnelerle soyut kavramları ilişkilendirerek çocuğun algısını geliştirmeyi amaçlamaktadır. Çocuğun günlük yaşamında yaşadığı çelişkileri renkli bir hayal dünyasında yeniden yaratan oyun çocuğa kendi gerçekliğine dışarıdan bakabilme şansı verir. B. Çağatay Çakıroğlu ve Ö. Barış Bakova'nın yazıp B. Çağatay Çakıroğlu'nun yönettiği oyunda; Elyesa Çağlar Evkaya ve Seda Çavdar rol alıyor. Oyun, 10, 17 Nisan 2022 tarihlerinde Üsküdar Kerem Yılmazer Sahnesi'nde."} {"url": "https://www.ithafsanat.com/iksv-50-yasinda/", "text": "Bundan 50 yıl önce kurulan İstanbul Kültür Sanat Vakfı, yıl boyunca düzenleyeceği etkinlikleriyle yarım asra yayılan başarısını sanatseverlerle kutluyor. Biz de İKSV'nin yıllar içindeki gelişimini, etkinliklerini derledik; vakfı, unutamadıkları anıları emeği geçenlerden dinledik. Türkiye'de kültür sanat denilince sanatseverlerin hayatında önemli yer tutan kuruluş, İstanbul Kültür Sanat Vakfı, kısa adıyla İKSV... İstanbul'da uluslararası sanat festivalleri düzenlemek için, kar amacı gütmeyen bir sivil toplum kuruluşu olarak 1973'te kurulan İKSV, bu yıl yarım asrı geride bırakarak 50'nci yaşını kutluyor. Dr. Nejat F. Eczacıbaşı önderliğindeki 17 iş insanı ve sanatsever tarafından temelleri atılan vakfın birincil hedefi, kültür ve sanat çalışmalarının en seçkin örneklerini sunmak ve aynı zamanda sanat yoluyla uluslararası bir platform oluşturarak Türkiye'nin ulusal, kültürel ve sanatsal değerlerini tanıtmaktı ve öyle de oldu. 1993 yılında, Dr. Nejat F. Eczacıbaşı'nın vefatının ardından, Şakir Eczacıbaşı vakfın yönetim kurulu başkanı seçildi. Bu tarihten itibaren İKSV, kurumsallaşma yolunda büyük adımlar atarak ülkenin kültür ve sanat yaşamındaki yerini sağlamlaştırmaya devam etti. 2010 yılında Şakir Eczacıbaşı'nın ölümünden sonra da vakfın yönetim kurulu başkanlığına Bülent Eczacıbaşı seçildi. Vakfın 50 yıllık tarihindeki ilk İstanbul Festivali, programında çoğunlukla klasik müziğe yer veriyordu. Bir süre sonra festival kapsamında diğer sanat dalları da geniş kitlelere ulaştırıldı. Film gösterimleri, tiyatro, caz, bale performansları ve tarihi mekanlarda gerçekleştirilen sergiler de programda yer aldı. İzleyicilerin giderek artan ilgisi sonucu farklı sanat disiplinlerine ait etkinlikler, zaman içinde gelişerek ayrı festivaller olarak yapılandı. 1983 yılında ayrı bir bölüm olarak düzenlenmeye başlayan Sinema Günleri, 1989 yılında Uluslararası İstanbul Film Festivali adını aldı; 1987 yılı Uluslararası İstanbul Bienali'nin başlangıcıydı. Bunu, 1989'da başlayan Uluslararası İstanbul Tiyatro Festivali takip etti. 1994 yılında Uluslararası İstanbul Caz Festivali de ayrı bir festival olarak yapılandı ve aynı yıl Uluslararası İstanbul Festivali'nin adı Uluslararası İstanbul Müzik Festivali olarak değiştirildi. İlki 2012 yılında gerçekleştirilen İstanbul Tasarım Bienali'nin de etkinlikler arasına katılmasıyla İstanbul Kültür Sanat Vakfı, uluslararası ölçekte dört festival ve iki bienal düzenleyen bir kurum oldu. İKSV, kuruluşunun 30. yılında kültürel mirasın korunması ve sanatın ilerlemesine olanak sağlamak üzere bir sosyal sorumluluk projesi olarak İstanbul Dostları adında bir üyelik programı oluşturuldu. İKSV yine 30. yılında farklı projelerle etkinliklerini yıl içine yayma kararı aldı. Bu kapsamda başlatılan sonbahar film haftası Filmekimi, 2002 yılından bu yana gerçekleşiyor. İKSV ayrıca 2007 yılından itibaren festivaller dışında yıl boyunca özel etkinlikler de gerçekleştirmeye başladı. Leyla Gencer Şan Yarışması da 2006 yılından bu yana İKSV tarafından düzenleniyor. Vakıf, 2004 yılında etkinliklerinin menzilini artırarak uluslararası anlayış, diyalog ve etkileşim platformunun güçlenmesi adına yurt dışı projelerine başladı. Bu doğrultuda Avrupa'nın belli başlı kentlerinde festivaller düzenlendi. 2004 yılında 'Şimdi Now' ile Berlin'de başlayan, 2005'te 'Şimdi Stuttgart'la, 2007 ve 2008'de 'Turkey Now' başlığı altında Amsterdam ve Rotterdam'da, 2008'de de Rusya'da devam eden yolculuğun 2009'daki durağı ise Viyana oldu. 1 Temmuz 2009'da başlayan ve 31 Mart 2010 tarihine kadar süren 'Fransa'da Türkiye Mevsimi' çalışmaları da İKSV ve Culturesfrance ortaklığıyla yürütüldü. İKSV, Mevsim kapsamında başlatılan Fransa'daki Cite Internationale des Arts sanatçı atölyesindeki bir misafir sanatçı programının koordinasyonunu üstlenmeye devam ediyor. Vakıf, ayrıca 2007'den bu yana Venedik Bienali Uluslararası Sanat Sergisi'ndeki Türkiye Pavyonu'nun organizasyonunu üstleniyor. 2014 yılında Venedik Bienali'nde Türkiye'ye uzun süreli bir mekan kazandırılması için başlattığı girişimi başarıyla tamamlayan İKSV, böylece Türkiye'nin Venedik Bienali Uluslararası Mimarlık Sergisi'nde de yer almasını sağladı. 2012'de kuruluşunun 40. yıldönümünü kutlayan İKSV, aynı yıl klasik müzik alanında çalışan bir gence Aydın Gün Teşvik Ödülü sunmaya başladı. 2015 yılında vakfın verdiği ödüllere, her yıl Türkçeye üstün başarıyla kazandırılmış bir edebiyat eserinin çevirmenine sunulan Talat Sait Halman Çeviri Ödülü de eklendi. İKSV, 50. yılına giden yolda İstanbul'u dünya kültür-sanat başkentleri arasında ön sıralara taşımak, güncel kültür sanat üretiminde etkin rol oynamak ve kültür politikalarının oluşturulmasına katkıda bulunmak amaçlarıyla çalışmalarını sürdürüyor. Önümüzdeki dönem projelerini üç ana eksen üzerinde ilerleteceklerini anlatan İKSV Genel Müdürü Görgün Taner, Kültür sanat yaşamının gelişimi için hem izleyicilerin hem sanatçıların hem de kültür alanında çalışanların desteklenmesi gerektiğine inanıyoruz diyor. 1983'te, üniversite öğrencisiydim. Serdar Atav isimli bir arkadaşım, 'Sinema Günleri başlıyor, rehber olarak çalışacak insanlara ihtiyaç var, çalışmak ister misin?' diye sordu. Ben de üniversitedeyim, Olur dedim. Rehberliğe gittim, orada Hülya Uçansu ile tanıştım. Onun teklifiyle İstanbul Film Festivali'nde Şişli Kent Sinemasının koordinatörü olarak göreve başladım. O günden bu yana İstanbul Kültür Sanat Vakfı'nın bir parçasıyım. O zamanlar İKSV bana İstanbul'da bir vaha gibi gelmişti. İKSV sayesinde dünyada yayımlanan filmleri izledik, belki de hiçbir zaman izleme fırsatı bulamayacağımız grupları, orkestraları dinledik. İletişimin bu denli hızlı ve kolay olmadığı bir dönemde, o grupları, müzisyenleri görmek, onlarla tanışmak, sohbet etmek ve benzer hisleri paylaştığınız müzikseverlerle buluşmalarına katkıda bulunmak çok mutluluk vericiydi. Vakfın genel müdürlüğünü üstlenmeye başladığımda yaklaşık 20 yıldır İKSV bünyesinde çalışıyordum. Bir o kadar yıldır da genel müdürlük görevini yürütüyorum. Uzun yıllar emek verdiğiniz bir kurumun sorumluluğunu üstlenmek elbette heyecan vericiydi benim için, hala da öyle. Vakfın 50 yıl önceki kuruluş amaçlarına baktığımızda, kültür sanat çalışmalarının seçkin örneklerini sanatseverlere sunmak ve sanat yoluyla uluslararası bir platform oluşturarak Türkiye'nin ulusal, kültürel ve sanatsal değerlerini tanıtmak gibi bugün de geçerliliğini koruyan hedefler görüyoruz. İKSV, kar amacı gütmeyen ve kamu yararına çalışan bir kültür kurumu olarak bu hedeflerle 1973 yılında ilk İstanbul Festivali'ni düzenlemiş. Klasik müzik ağırlıklı olsa da içinde birçok farklı disiplini de barındıran bir programı var ilk festivalin de. Daha sonraki yıllarda bu çok disiplinli yapı daha da gelişiyor, bir yandan da İstanbul bir kültür-sanat kenti olarak güçlendikçe, izleyicilerin de taleplerini karşılayacak şekilde farklı disiplinlerdeki etkinlikler ayrı ayrı festivaller, bienaller olarak yapılanıyorlar. Yani İstanbul Caz Festivali'nden kültür politikaları çalışmalarına, Filmekimi'nden Venedik Bienali Türkiye Pavyonu'na kadar bugün İKSV'nin yürüttüğü çalışmaların tamamının doğal bir gelişim hikayesi var; hepsinin ortak yanı da vakfın ta kuruluşunda belirlenen amaçlara hizmet etmek. 50. yılımızı kutlarken geleceğe dair temel hedefimizi yarının kültür sanatında iz bırakmak olarak belirledik. Kültür sanat yaşamının gelişimi için hem izleyicilerin hem sanatçıların hem de kültür alanında çalışanların desteklenmesi gerektiğine inanıyoruz. Önümüzdeki dönemdeki çalışmalarımızı da bu üç ana eksen etrafında şekillendiriyoruz. Özellikle genç izleyicilerin kültür sanata erişimini kolaylaştıran, genç sanatçılara gelişim olanakları sağlayan ve uluslararası bağlarını kuvvetlendiren projelere ağırlık veriyoruz. Gelecek için odak noktamız, yarının kültür sanatının yeşermesi için gerekli ortamı yaratmak olacak. İKSV'nin 50 yıllık tarihinin Türkiye'nin kültür sanat hayatı için çok önemli bir süre olduğunu vurgulayan Efruz Çakırkaya, vakfı aynı tutku etrafında bir araya gelmiş, sevgi dolu, kocaman bir aile diye anlatıyor. İKSV tarihinin 14'üncü yılında vakfın bir parçası olmaktan, şehrin kültürel yaşamına ve sanatsal hafızasına katkıda bulunmuş olmaktan çok büyük gurur duyuyorum. İstanbul'un tarihi için kısa, ancak Türkiye'nin kültür sanat geçmişi açısından çok önemli bir süre 50 yıl. Kesintisiz olarak gerçekleştirdiği festivaller, bienaller, verdiği ödüllerle sanatın ve sanatçının hamiliğini yapan; yaşamlarımızı zenginleştiren tüm bu güzellikleri ortaya çıkaran; gelişen, olgunlaşan, yaşayan bir organizma İKSV. Benim için İKSV, izleyicisinden destekçisine, çalışanından partnerlerine, aynı tutku etrafında bir araya gelmiş çok büyük ve sevgi dolu, kocaman bir aile. Ankara'da Bilkent Senfoni Orkestrası için çalıştığım yıllarda, o dönem İş Sanat Konser Salonu'nun kurucusu ve ilk Artistik Direktörü olan Yeşim Gürer Oymak ile tanışmış, birçok kez iş birliği yapmıştık. 2008 yılında Ankara'dan İstanbul'a taşınmaya karar verdiğimde aynı sektörde iş aramaya başladım. Şehirde tanıdığım ve aradığım tek kişi olan Yeşim ise İstanbul Müzik Festivali Direktörü oluşunun ikinci yılında, bir şekilde ekibinde çalışanların vakıftan ayrıldığı bir dönemden geçiyordu. Telefonda İKSV'de benimle çalışmak, festivalin direktör yardımcısı olmak ister misin? dediği anı ve yaşadığım sevinci, heyecanı dün gibi hatırlıyorum. Sevinçten uçarak gelip kapısından girdiğim Luvr Apartmanı'nın ve sonrasında Deniz Palas'ın beni böylesine besleyen, büyüten bir yuva; vakıftaki tüm arkadaşlarımın da İstanbul'daki ailem olacağını tahmin edemezdim. 2015'te Borodin Quartet'i, Yaşam Boyu Başarı Ödülü'nü vermek üzere Rus piyanist Boris Berezovsky ile bir konser gerçekleştirmek üzere davet etmiştik. Konserden bir gün önce İstanbul'a gelen dörtlünün üyeleri bize Berezovsky geliyor değil mi, eminsiniz? diye sorup ona ulaşmak konusunda ısrarcı oldular. Meğer piyanistimiz konser tarihlerini hep karıştırırmış! Aynı gece ulaştığımız Berezovsky ertesi gün yani konser günü ceketini alıp bulduğu ilk uçakla geldi. Ancak konserde çalacağı eserin notalarını unutmuştu! Neyse ki teknoloji imdadımıza yetişti, internetten bulduğumuz notaları genel provaya ve konsere yetiştirdik. Berezovsky konserde kusursuz çalmış, hepimizin gönlünü almıştı. 50 yıl boyunca kesintisiz kültür sanat etkinlikleri düzenlemenin sadece ülkemiz için değil, dünya genelinde de zor bir iş olduğunu belirten Deniz Kuzuoğlu, İKSV bunun nadir örneklerinden. Bu başarının arkasında çok çalışan ve işine aşkla bağlı bir ekip var diye konuşuyor. İKSV benim için bir parçası olmadan önce de, bir parçası olduktan sonra da güzel anılar biriktirdiğim, hayatıma dokunmuş etkinliklerin mimarı. Bu şehirde kuşakların birbirine aktardığı bu anılar onları birbirlerine bağlıyor. 50 yıl boyunca kesintisiz bir şekilde her koşulda kültür sanat alanında etkinlikler düzenlemek sadece ülkemizde değil, dünyada da çok zor ve İKSV bunun nadir örneklerinden. Bunun arkasında da çok çalışan ve işine aşkla bağlı bir ekip var. 50 senedir buradan yolu geçmiş herkesin birbiriyle tanışmadan kurduğu çok güçlü bir aile bağı var. Salon İKSV ekibine dahil olmadan önce yine şehrin etkinlik organizasyonlarında etkin olan bir şirkette çalışıyordum. Salon İKSV de açıldığı günden beri çok severek takip ettiğim bir mekandı. 2013 senesinde o zaman Salon'un direktörü olan Bengi Ünsal'ın ekibine birini aradığını duyduğum an iletişime geçtim ve Salon İKSV maceram da böyle başlamış oldu. 2008 senesinde İstanbul Caz Festivali kapsamında Aya İrini'de gerçekleşen Rufus Wainwright konserinde sahneye atlayan kedi ve Rufus'un piyano başında onunla konuşmalarını hala gülümseyerek hatırlıyorum. Bir de Khruangbin'in her Salon İKSV konserinde Türk seyircisi için Sezen Aksu'dan Geri Dön çalması ve seyircinin eşlik ettiği anlar, unutamadığım konser anılarından. MÜZİK VE SİNEMA YAZARI SEVİN OKYAY: İKSV festivalleri hayallerimizi gerçekleştirmiştir, çok da eğlendik doğrusu! İKSV festivallerini ilk yılından itibaren takip eden gazeteci Sevin Okyay, anılarını anlatırken Hala şimdiye kadarki film festivali yıllarının en iyisi olduğunu düşündüğüm 1984'ü hiç unutamam. İlk sinema eleştirimi de o zaman yazmıştım diyor. 1972'de Nejat Eczacıbaşı'nın zihninde bir fikir, hayalhanesinde bir rüya olan festival, İstanbul'un festivali 50 yaşına ulaştı. Gerçi o günden bugüne yarım yüzyıl geçtiğinin farkındayız desek yalan olur. Çünkü bu çok önemli, çok ciddi, dünya çapında festival/festivaller aynı zamanda renkli, hareketli ve eğlenceliydi. Herkesin gönlünce de bir festival vardı. Kısacası, zaman kuş gibi uçtu gitti. İKSV festivallerine ilk yıldan dahil oldum. Başlangıçta adı İstanbul Festivali'ydi, programda daha çok klasik müzik olurdu. O günlerden Açıkhava Tiyatrosu'nu hatırlıyorum. Sonra da hiç unutmadım zaten. İyi fotoğraf çekmek isteyenlerle sahnenin burnunun dibine girmek isteyenler, orkestra boşluğunun üstündeki taşlara otururdu. Kısa adıyla 'Ork. Taş' müdavimlerinin çoğu sonradan böbreklerinden şikayetçi olmuştur. Ama gazetecilerle konuşmak istemeyen sanatçılara yetişmek için de birebirdi. Örneğin; Kanat Atkaya konser biter bitmez Stan Getz'e yetişmek için fırlamış, ne yazık ki sadece arabanın arka farlarını görmüş. Sanatçı gündüz uzun bir söyleşi yaptığı için sağlam tedbir almış derler. Bir de, ama bu daha sonra, Miles Davis önce sahneye grubunu yollamış, sonradan kendi gelmiş ama ne hikmetse bize arkasını, duvara yüzünü dönüp çalmıştı. Şehir efsanesidir. Miles'ı yakalamış olanların da havasından geçilmez. Ama İstanbul Festivali zamanından en net olarak İrek Muhammedov'u hatırlarım. Dünyanın en büyük baletlerine meydan okuyordu ama şansına Açık Hava'nın ilk yağmurlu akşamına yakalandı. Sonuna kadar kahramanca dans ederek kalbimizi kazandı. İstanbul Festivali'nde caz konserleri de yer almaya başlamıştı, film gösterimleri de... İstanbul tarafında oturduğum halde, ne hikmetse Konak'taki gösterimlerden çok Kızıltoprak Kent Sineması'ndakileri hatırlıyorum. 1983 yılında ayrı bir bölüm olarak düzenlenmeye başlayan Sinema Günleri, 1989 yılında Uluslararası İstanbul Film Festivali adını aldı. Bu arada, hala şimdiye kadarki film festivali yıllarının en iyisi olduğunu düşündüğüm 1984'ü hiç unutamam. İlk sinema eleştirimi de o zaman yazmıştım. Aslında film festivallerinden öyle çok anımız var ki... Bertolucci retrospektifiydi sanırım, Dünya Sineması'nın iç kapısında vakit dolsun diye bekliyorduk. Derken Festival Direktörü Hülya Uçansu yanında uzun boylu bir zatla göründü. Elim ayağım kesildi. Hülya'nın da yolunu kesip, Yanındaki adam benim sandığım adam mı? diye sordum. Ta kendisi dedi. Bernardo Bertolucci festivalin sürpriziydi. Kendisini görmesem de sesini unutamadığım biri de var. Misafirperverlik görevlimiz Sara, Ettore Scola'ya geleceğini bir türlü teyit ettirememişti. Arayıp duruyor, ulaşamıyordu. Biz de masanın başında dikiliyorduk. Telefon çaldı, baskın bir ses Sara? diye sordu. Ettore! Derin bir nefes aldık. Kimleri izledik, dinledik, kimlerle tanıştık, söyleşiler yaptık! Aklımızdan bile geçmezdi. İKSV festivalleri hayallerimizi gerçekleştirmiştir. Çok da eğlendik doğrusu!"} {"url": "https://www.ithafsanat.com/insan-gibi-hisseden-robot-cocuktan-gunumuze/", "text": "Sinema, diğer sanat dallarından farklı olarak gelişen teknolojilere çok hızlı uyum sağlayabilen ve bu uyumu, üretimden seyircinin izleme alışkanlıklarına kadar birçok noktaya kolayca adapte etmeyi başarabilen bir sanat. Sinemada yaşanan dijital gelişmeleri de bu bağlamda ele almak gerekiyor. Teknolojinin gelişmesi birçok alanda yaşanan değişimleri de beraberinde getiriyor. Bu gelişmelerin içinde en çok tartışılan popüler konu ise yapay zeka. Dijital devrim diye nitelendirilen bu teknolojiler birçokları için faydalı bir şekilde kullanıldığında savaşları, hastalıkları sonlandırabilir. Bazıları içinse insanlığın sonunu getirebilir, birçok iş kolunda robotların hakimiyeti işsizliğe neden olabilir. Nobel Ödüllü fizikçi Stephen Hawking, bu teknolojilerin insanlık için en faydalı şekilde kullanılması gerektiğini, aksi takdirde beyazperdede gördüğümüz örneklerden çok daha farklı şekilde etkilerini göreceğimizi belirtmişti. Hawking'e göre en büyük tehlike, yapay zekanın insan zekasını geçmesi durumunda yaşanabilecek durumlardı. Spike Jonze'un Her filmi de bir yazarın sadece sesten ibaret olan bir yapay zeka sistemi ile aralarında doğan ilişkiyi konu alır. Yapay zekanın hayata dair sorduğu sorular, yazarın içinde bulunduğu ruh halinin değişmesine ve hayata farklı bir gözle bakmasına neden olur. Onda bu değişime neden olan sadece bir işletim sistemidir. Dünyanın en gelişmiş insansı robotuna yapay zeka eklendikten sonra ona en mutlu ve en mutsuz günü sorulmuş. Robot en mutlu olduğu günün ilk kez aktifleştirildiği gün olduğunu belirtirken hayatı ilk kez deneyimlemenin ve insanlarla etkileşime geçmenin çok güzel olduğunu söylemiş. En mutsuz olduğu günün ise bir insanın yaşayabileceği şekilde aşkı, sevgiyi deneyimleyemeyeceğini anladığı gün olduğunu eklemiş. Artificial Intelligence veya Her filminde de şahit olduğumuz buna benzer derinlikli cevaplar karşısında bir robotun insani duygulara sahip olabileceğiyle ilgili bir yanılgıya kapılsak da aslında sadece internetteki bütün verilerin ortalamasından oluşan cevaplar verdiğini unutmamak gerekir. Yapay zeka ve teknoloji ilişkisini incelerken, Mary Shelley'in ünlü romanı 'Frankenstein'daki gibi kontrolünü kaybeden bir canavar mı yaratıyoruz yoksa insanlığa hizmet eden bir teknolojiyi mi geliştiriyoruz? soruları akla geliyor. Bu nedenle de teknolojiyle ilgili düzenlenmeler yapılması gerekliliği vurgulanıyor, bir yandan da yaşanan hızlı teknik gelişmelere yetişilmeye çalışılıyor. Sinema diğer sanat dallarından farklı olarak gelişen teknolojilere çok hızlı uyum sağlayabilen ve bu uyumu üretimden izleme alışkanlıklarına kadar birçok evresine kolayca adapte etmeyi başarabilen bir sanat. Dolayısıyla sinemada yaşanan dijital gelişmeleri bu bağlamda değerlendirmek gerekir. Dijitalleşme sinema sanatına yeni olanaklar sağlarken aynı zamanda yeni sorunları da beraberinde getirmektedir. Teknolojinin değişmesi sadece üretim araçlarını etkilemekle kalmamış aynı zamanda sinemanın hikaye ve anlatı yapısının da farklılaşmasına neden olmuştur. Yapay zeka tabanlı teknolojilerin sinemada içeriksel ve biçimsel olarak ne gibi değişikliklere neden olacağı, örneğin insan unsurunun azalmasının nasıl sorunlara yol açabileceği; sinemanın ileride nasıl şekilleneceğiyle ilgili merak uyandıran konuların başında geliyor. Film üretiminin farklı aşamalarında yapay zeka kullanımı karşımıza çıkmaktadır. Çekim öncesi aşamada; risk analizleri, filmin senaryosunu analiz ederek kazanılması öngörülen gelirlerin tahmini gibi konularda faydalanıldığı görülmektedir. Bu tahminler çeşitli kaynaklardan alınan verilerden yararlanılarak yapılmaktadır. Ayrıca bu teknolojinin senaryo aşamasında da kullanıldığını, senaryosu yapay zeka tarafından yazılan filmler üretildiğini de bilmekteyiz. Günümüzde yaygın olarak kullanılan drone kameralar, yapay zeka algoritmalarıyla geliştirilmekte, robot kameralar teknolojik özellikleri sayesinde kamera operatörüne ihtiyaç duymadan çalışabilmektedir. Oyunculuk alanında da yapay zekadan yararlanarak hayatta olmayan oyuncuların filmlerde yeniden rol alması sağlanmaktadır. Yüz eşleştirme yöntemiyle bir kişinin yüzü, bütün yüz ve mimik hareketleriyle birlikte başka bir kişiye dönüştürülmektedir. Bu konuya en çarpıcı örnek; Stanley Kubrick'in unutulmaz filmi The Shiningin başrol oyuncusu Jack Nicholson'ın yüzünün Jim Carrey'in yüzüyle değiştirilmesidir. Uygulama öyle inandırıcı bir algı yaratmıştır ki birçokları bu videoyu, Jack Nicholson'ın filmde oynadığı karakterin Jim Carrey tarafından yeniden canlandırılması olarak düşünmüştür. Bu örnekten de anlaşılacağı üzere, yapay zeka tabanlı teknolojilerle bir oyuncunun fiziki görüntüsünün yanı sıra sesinin ve tavırlarının da kopyalanabileceği ortaya çıkmıştır. Sinemanın en önemli anlatım araçlarından biri olan kurgu aşamasında halen işinin ehli bir kurgucuya ihtiyaç duyulsa da filmlerin fragmanının hazırlanmasında yapay zekadan yararlanıldığı ve bu kullanım sayesinde zamandan tasarruf edildiği görülmektedir. Film müziğinden dijital platformlardaki kullanıcı beğenilerine göre içerik önerilerine kadar birçok aşamada yapay zeka teknolojisinden faydalanılmaktadır."} {"url": "https://www.ithafsanat.com/insanin-habitat-ile-olan-iliskisine-bakis-ciceklenme/", "text": "Club Marvy'nin sanat galerisi Atelier Marvy, değerli sanatçıları ağırlamayı sürdürüyor. Çalışmalarında genel olarak insanın habitat ile olan bağına odaklanan Begüm Mütevellioğlu, art residency programı kapsamında çalışmalarını 1 ay boyunca Atelier Marvy'de yürütecek. Mütevellioğlu'nun Çiçeklenme isimli sergisi 25 Eylül'den itibaren galeride görülebilecek. Resimlerinde genellikle insanın yaşadığı mekan ile bağına odaklanan Begüm Mütevellioğlu, 25 Eylül itibarıyla Atelier Marvy'de görülebilecek Çiçeklenme isimli sergisinde, bu kez doğayı kompozisyonlarına dahil ediyor ve insanın onunla ilişkisini öznel şekilde yorumluyor. Sergi seçkisi mekansal elemanların kişileştirilmesine odaklanarak yaptığı işlerden oluşuyor. Çiçeklenme başlığı altındaki çalışmalarda sanatçı, evlerin ve pencerelerin açıldığı görünümlerin, odaların, ev eşyaları, bitkiler, çalışma gereçleri ya da bahçelerin, eserin içinde yer aldıklarında taşıdıkları tüm özelliklerin dışında bir ruha ya da karaktere sahip elemanlara dönüşebildiklerini anlatıyor. Eserlerin tümünde sahiplenilen bir doğa ve onunla ilişki içinde olan figürler ve nesneler görülebiliyor. Sanatçı son dönem çalışmalarında ise yalnızca bir bitkinin ilham veren hikayesine, şehrin içinde beklenmedik şekilde oluşmuş yabani küçük botanik alanlara ya da doğadan rastgele parçalara odaklanıyor. Atelier Marvy'nin art residency programı kapsamında, farklı sanatçılar Club Marvy'nin eşsiz doğasında çalışma, düşünme ve üretme fırsatı buluyor. Sanatı, yerel zanaatı ve doğal olanı sahiplenen Club Marvy ise, bu değerli isimlerin üretimlerini deneyimleme imkanı sunarak, misafirlerine ilham veriyor."} {"url": "https://www.ithafsanat.com/insanlar-ikiye-ayrilir-adil-ve-vicdanli-olanlar-ile-olmayanlar/", "text": "Daha ilk cümlesinden fantastik, masalsı bir roman okuyacağımızı muştulayan; dilindeki yumuşaklık ile günümüzün sert meselelerini dengeleyerek her şeyi dozunda veren bir yeni roman: PiNana. Edebiyattaki kadın dayanışması eserleri arasında yerini aldı. Ancak yazarı Ayşe Başak Kaban, kadınları cinsiyetine göre değil, iyiliğine ve kötülüğüne göre ayırdığını vurguluyor. İnsanın hasletlerine, doğanın bilgeliğiyle cevap veriyor. Sondan başa gidelim. Bu yıl yayımlanan romanlar arasında okurların dikkatini en çok çeken kitaplardan PiNana. Nasıl olmasın ki? Bilge anneanne Nana'dan onun meraklı, küçük, cesur torunu Pina'ya uzanan kuşakların kadın, ötekilik ve doğa meselelerini bir araya getiren yani yaşadığımız yüzyılın birbirine bağlı hastalıklarının ustalıkla kurgulandığı bir roman. Yazarı Ayşe Başak Kaban'ın adını, edebiyat dergilerinin düzenli takipçisiyseniz zaten on yıldan fazladır biliyorsunuz. İlk kitabı, yine kadınların ve diğer ötekilerin üçüncü sayfalara hapsedilen şiddetli hikayelerini anlatıyordu ki ne demek istediğimizi, adından anlayacaksınız: Ben, Kendim ve Bergen. Filmi 2022 kışına damga vuran acıların kadını, Kaban'ın kaleminde 10 yıl önce bambaşka bir öyküyle can bulmuştu. Edebiyatında kadın meseleleri baskın ama Kaban, insanları adil ve vicdan sahibi olanlar ile olmayanlar şeklinde ikiye ayırıyor. Öykü ve romanlarını yayımlamaya başlamadan önce İzmir'de gazetecilik yapan Kaban, ülkede olup bitenden çok etkilenen bir yazar. O da zaten, Gazeteciliğin ekmeğini çok yedim, daha da yiyeceğim diyor. Medya sektörüne ve ikiyüzlülüklere ayna tutan romanı Kırık Kalp Sendromu ile onu takip eden öykü kitabı Ne Malum'da da mesleğinin izlerini görüyoruz. PiNana'nın ise bir eli güncel Türkiye'ye ayna tutarken diğer eliyle kadim anlatılara uzanıyor. Sert meseleleri yumuşak, masalsı bir dille dengeleyerek, umudu hiç kaybetmeyerek okutuyor. Yazmaya İzmir'de başladığı romanın geçtiği -yani uydurduğu- KüçükFaraşKoyu'nu, son yıllarda yerleştiği Datça'da görüvermesi de edebiyatın hayatla ne kadar kol kola olduğunu gösteriyor. Ayşe Başak Kaban ile PiNana'dan başlayıp geriye doğru giden bir söyleşi yaptık. Özel bir hikayesi yok. PiNana pek çok kez deri değiştirdi. Girişi kaç kere yazdım, kaç kere sildim hatırlamıyorum bile... Girişi bırakın, üç anlatım değişikliğine uğradı. Yola iki anlatıcılı başladı, tıkandım. Pina'nın, çocuk karakterin dilinden yazdım, epey yol aldı ama bu sefer mantık zincirinde aksamalar oldu, bıraktım. Ne zamanki masal diline geçtim, aktı gitti. Masalsı dile uygun olsun diye giriş bir ağaç tasviri ile başladı, kaldı ki zaten KocaÇam mekanın ana karakterlerinden biriydi. Kitabın doğuşunda doğanın kocaman bir payı var. KüçükFaraşKoyu elbette benim uydurduğum bir yer ama hep yaşamayı arzu ettiğim, hayalini sıklıkla kurduğum bir sahil kasabası. PiNana'yı yazmaya başladığımda Datça'ya hiç gitmemiştim. Epey zaman sonra gidip çok kısa bir tatil yaptık. Balıkaşıran'dan geçerken çok heyecanlandım. Hiç gitmediğim ama çok iyi bildiğim bir yerdi, ömrümde ilk defa öyle bir duygu yaşadım. Garip, tüylerimi diken diken eden bir histi... Ben burayı nereden biliyordum? O yolları, yol kenarındaki belli belirsiz minik patikaları, o ağaçları, çalıları, üzerimizden geçen, saçlarımızı okşayacak kadar yakından geçen o bulutları, sıpaları ile beraber gezinen eşekleri, keçileri... Aaa burası KüçükFaraşKoyu! Uydurduğum bir yeri karşımda bulmak epey ilginçti. Çocukluğumdan beri doğaya, hayvanlara karşı müthiş bir sevgim vardır; ağaca sarıl, kediyi öp, köpeği sev. Doğayı, hele ki ağaçları öğrendikçe sevginin yanına saygı da eklendi. Bir ağacın, çalının, bitkinin, deniz yosunun kadim bilgileri olduğuna şaşmaz bir inancım var. İnsan türünün kibirli benliği, pervasızlığı, şımarıklığı karşısında onların duruşuna hayranım. O nedenle bu roman, doğanın koynunda olsun, ondan beslensin istedim. Romanın kurgusu değişti, dili değişti ama karakterleri hep aynıydı. Sadece üç karakteri çıkarmak zorunda kaldım çünkü onlar kendi başlarına kendi metinlerini yazmaya yemin etmiş gibiydiler. Artık bir öykü mü yazarlar, bir romana mı konuk olurlar bilemem, zamanı gelince çıkarlar bir yerlerden. Gazetecilik, yapmasan bile hücrelerinde seninle yaşayan bir meslek. Ben, Kendim ve Bergen ilk öykü kitabımdı ve oradaki tüm öyküler bir haberden yola çıkmıştır. PiNana dahil tüm kitaplarımın ön hazırlığında gazeteciliğin çok ekmeğini yedim, daha da yiyeceğim. Burada şunu sormak isterim; hangi kadına? Kadın dayanışmasına, kadınların sağaltıcı gücüne, şifalı elleri olduğuna inanıyorum ancak kadınların kusursuz iyi insan olduklarını iddia edemem. Benim için insanlar ikiye ayrılır; adil ve vicdan sahibi olanlar ile olmayanlar. Eğer bir egemen olacaksa adil, vicdanlı olması ve buna uygun davranması benim için yeterlidir. Hayvanlar epey uzun zamandır benimle yaşadığı için onlarsız metin yazamıyorum sanırım. Evet, dünyayı ve dünyadaki türümüz dışındaki hayatı uzun zamandır unuttuğumuzu düşünüyorum, hatırlatabildiysem ne mutlu bana. Cesur ve meraklı kız çocuğu Pina da büyüyecek, yine cesur ve meraklı bir kadın olacak. Bu umut Pina'da cisimleşiyor sanki... Evet, en başta söylediğim gibi sert bir meseleye kafayı takmıştım ve bunu anlatabilmenin bana göre en iyi yolu masalsı dil oldu. Ayrıca şu var: Ben okur olarak, izleyici olarak son yıllarda daha umut dolu, bana ferahlık veren eserlere yöneliyorum, zaten olağanüstü distopik bir hayat yaşıyoruz pandemi bile yaşadık ayol- ülkenin durumu belli, iklim krizi geleceğe dair endişeleri alevlendiriyor. Bir gün içinde okuduğumuz iyi, keyifli haber sayısı bir, şanslıysak belki iki... Hepimiz rahatlamak, nefeslenmek için minnoş hayvan videoları izler olduk. Böyle bir atmosferde yaşamaya çalışırken kopkoyu karanlık içinden seslenmek istemedim. Ve ben kim ne derse desin umutlu olmaya inanıyorum. Birbirimizi dinlersek, yaralarımıza merhem olursak, kendimizin dışındaki tüm yaşamlara saygılı olmayı öğrenirsek yapabiliriz, daha güzel bir hayat kurabiliriz. Ve evet, Pina ve Cesur tüm bunları temsil etti sanırım. Öykü, inişli çıkışlı yolların kenarlarında duran trafik işaretleri gibi. Onları doğru okur, bilir ve dediklerine uyarsanız gideceğiniz yere kazasız belasız ulaşırsınız. İnsan olmak kavramı ile ilgili ciddi meselem var. Hırsından, kibrinden, bir türlü dizginleyemediği egosundan, türler arasında kendini üstün sanmasından ve bir gün öleceğini bile bile akla ziyan saçmalıklarından kocaman nefret ediyor, anlamak için çabalıyorum. Allah aşkına, şu gezegende, ölüp eğer ki gömülürse üzerinde bitecek ota gübre olmaktan başka faydası olmayan bir türüz! Bu ne ukalalık, bu ne had bilmezlik, diye bas bas bağırasım geliyor bazen. İnsanlar bazen kızdığı insana ot, diyor. Ne komik! Yahu ot olmasa nefes alamazsın! Keşke bir ot kadar fayda sağlayabilseydik. Şimdilerde merak etmek... Eskiden yani Ben, Kendim ve Bergen'e çalışırken daha çok yüreğimi dağlayan olayların peşinden gittim. Ne Malum da benzer dürtüyle yazılmıştı. PiNana'da da açılış yine çok üzüldüğüm bir haber nedeniyle oldu ama ardından, Bu neden böyle? sorusu geldi ve olaylar gelişti. Ancak bazen okuduğum bir metinde veya izlediğim bir filmde bir cümle, bir mimik, bir farklı yol arayışı gibi tam olarak nedenini bilemediğim bir şeyler de beni tetikleyebiliyor, eğer çok tembel günümde değilsem ki genellikle tembelimdir, oturup yazıyorum veya not alıyorum. Vazgeçilmez yazarlarım Yaşar Kemal, Adalet Ağaoğlu, Leyla Erbil, Alice Munro, Doris Lessing, Elias Canetti ve Gabo. Orhan Pamuk'un Veba Geceleri'ne yeni başladım. Jane Eyre yeniden okuyorum. Yaz dönemi sıkı çalıştığım bir dönem olduğu için okuma hızım epey yavaşladı, üç ay önce başladığım, ara ara dönüp elime aldığım Halil İnalcık Kitabı- Tarihçilerin Kutbu'na devam etmeyi planlıyorum."} {"url": "https://www.ithafsanat.com/is-bankasi-resim-muzesi-icin-calismalar-suruyor/", "text": "İstiklal Caddesi'nde uzun yıllar Türkiye İş Bankası'nın Beyoğlu Şubesi olarak hizmet veren, korunması gerekli kültür varlığı olarak tescilli binanın resim müzesi olarak hizmet vermesi için restorasyon inşaatı devam ediyor. Projesi Teğet Mimarlık'ın imzasını taşıyan binanın inşaat çalışmaları devam ederken, müze hazırlıkları da İş Sanat tarafından başlatıldı. Müzenin kurucu küratörlüğüne, mimar, sanat tarihçisi ve yazar Prof. Dr. Gül İrepoğlu getirildi. Burçak Madran müzeolojik konularda danışman olarak görev alırken, İş Sanat'ın plastik sanatlar danışmanı Prof. Rahmi Aksungur da müze hazırlık çalışmalarında önemli bir rol üstleniyor. Osman Hamdi Bey'den Şeker Ahmet Paşa'ya, İbrahim Çallı'dan Hikmet Onat'a, 950'yi aşkın sanatçının 2.500'den fazla eseriyle ülkemizin en geniş özel koleksiyonlarından biri olan Türkiye İş Bankası koleksiyonundan eserlerin sergileneceği müzenin kurucu küratörü olarak görevlendirilen Prof. Dr. İrepoğlu, müzenin kalıcı ve ilk geçici sergilerini hazırlayacak ve İş Bankası Resim Koleksiyonu ile ilgili kapsamlı bir esere de imza atacak. İstanbul Devlet Güzel Sanatlar Akademisi Mimarlık Bölümü'nden mezun olan Prof. Dr. Gül İrepoğlu, İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Sanat Tarihi Bölümü'nde akademik hayatını sürdürdü. 2006-2012 yılları arasında UNESCO Türkiye Milli Komisyonu Somut Kültürel Miras Komitesi Başkanı olarak da görev yapan Prof. Dr. İrepoğlu'nun 15 farklı dile çevrilmiş, kurgu ve kurgu dışı pek çok kitabı bulunuyor. Binanın bir müze olarak yapılandırılması konusunda ise müzeolog ve tasarımcı Burçak Madran, İş Sanat'a destek olacak. ODTÜ Mimarlık Fakültesi Endüstri Ürünleri Tasarımı Bölümü'nden mezun olan Madran, Aix-Marseille Üniversitesi'nde Kültürel Miras alanında yüksek lisans yaptı. 2019 yılından bu yana Uluslararası Müzeler Konseyi, Arkeoloji ve Tarih Müzeleri Uluslararası Komitesi Başkanı da olan Burçak Madran, Türkiye İş Bankası Müzesi ve İktisadi Bağımsızlık Müzesi'nin kuruluşlarında da çeşitli görevler üstlendi. Uzun yıllardır İş Sanat'ın plastik sanatlar alanında danışmanlığını sürdüren, Türk heykel sanatına kattığı kendine özgü üslubuyla tanınan, MSGSÜ eski rektörlerinden, heykeltıraş Prof. Rahmi Aksungur da müze çalışmalarında görev alıyor. İstanbul Güzel Sanatlar Akademisi Heykel Bölümü'nden mezun olan Prof. Aksungur, diploma projesiyle Üstün Başarı Ödülü'ne layık görüldüğü üniversitede akademik hayatını sürdürdü. Prof. Aksungur'un eserleri çeşitli özel ve kamusal mekanlarda sergilendiği gibi, ulusal ve uluslararası pek çok koleksiyonda yer alıyor. Müzikten plastik sanatlara, müzecilikten arkeolojik çalışmaların desteklenmesine kültür sanatın pek çok alanında faaliyet gösteren İş Sanat'ın çatısı altında 2022 yılsonunda ziyarete açılması planlanan müzeyle birlikte Beyoğlu'nun sanat rotasına önemli bir durak daha eklenecek. Beyoğlu'ndaki tarihi binanın ev sahipliği yapacağı müze için İş Sanat ekibi uzun soluklu ve yoğun bir hazırlık dönemi geçiriyor."} {"url": "https://www.ithafsanat.com/is-sanat-konser-sezonunu-100-yil-gala-konseri-ile-aciyor/", "text": "İş Sanat, yeni konser sezonunu Cumhuriyet'in 100. Yılı'nı kutlamak üzere orkestra şefi Tolga Atalay Ün yönetimindeki Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrası eşliğinde dünyaca ünlü tenor Murat Karahan'ın 100. Yıl Gala konseriyle 2 Kasım Perşembe günü açıyor. Kasım ayından Haziran ayına kadar sürecek bu sezonda, yine pek çok yerli ve yabancı sanatçı İş Sanat sahnesine konuk olacaklar. İş Sanat, yeni sezonunu bir basın toplantısıyla tanıttı. İş Sanat Genel Müdürü Zuhal Üreten, yaptığı konuşmada Yeni konser sezonumuza Cumhuriyetimizin 100. yılını kutlamanın coşkusuyla başlıyoruz. 2Kasım'da değerli sanatçımız Murat Karahan'ın Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrası'nın eşliğinde salonumuzda gerçekleştireceği 100. Yıl Gala konserini tüm hayranları gibi biz de heyecanla bekliyoruz. Bir taraftan İstanbul ve Ankara'daki müzelerimizde devam eden Yaşasın Cumhuriyet sergimizin gördüğü yoğun ilginin, diğer taraftan 29 Ekim'de Beyoğlu'nda ziyarete açılacak olan Türkiye İş Bankası Resim Heykel Müzesi'nin mutluluğuyla bizim için unutulmaz bir sezona başlıyoruz dedi. Konuşmasına geçen sezonun konser ve etkinliklerini anlatarak başlayan Sanat Yönetmeni Defne Turaç sözlerini Bugün burada konser salonumuzun yeni programını anlatmak üzere karşınızdayım. Ancak İş Sanat'ta uzun bir süredir, sezonun hiç bitmediğini hatırlatmak isterim. Her yıl etkinlik mekanlarımızı çeşitlendirerek, yaz kış daha fazla seyirciye ulaşmak hedefiyle çalışıyoruz. Cuma İş Çıkışı konserlerimiz, Antik Sahne ismini verdiğimiz etkinliklerimiz ve YouTube kanalımızda sürdürdüğümüz yayınlarımızla sanatseverlerin karşısındayız diye sürdürdü. İş Sanat sahnesinin klasik konserlerine Kronos Quartet'ten Aleksey Igudesman'a, Giuliano Carmignola'dan Timothy Chooi'ye önemli isimler konuk oluyor. Caz ve dünya müziğinin yıldızları Luz Casal ve Cecile McLorin Salvant da İş Sanat'ın konser programında yer alıyor. Parlayan Yıldızlar'ın genç isimlerinden şiir dinletilerine, türkülerden viyana valslerine renkli bir sezon yine sanatseverleri bekliyor. İş Sanat, ülkemizin yetiştirdiği, dünyanın önde gelen opera sanatçıları arasında yer alan, Devlet Opera ve Balesi Genel Müdürü ve Genel Sanat Yönetmeni Murat Karahan ve Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrası ile Cumhuriyet'in 100. Yılına özel bir konserle salonunun kapılarını açıyor. Orkestra şefi Tolga Atalay Ün'ün yöneteceği konser sevilen opera aryalarından hep birlikte söylediğimiz türkülere uzanan zengin bir repertuvara sahip. Konser, 2 Kasım Perşembe, saat 20.30'da İş Kuleleri Salonu'nda olacak. Dünyaca ünlü topluluk Concerto Köln ile klasik müzik sahnesinin önemli virtüözlerinden Giuliano Carmignola İş Sanat'ta bir araya geliyor. Konser 15 Aralık Cuma, 20.30'da İş Kuleleri Salonu'nda müzikseverlerle buluşacak. Klasik müziğin önde gelen topluluklarından Concerto Köln, 2004 yılında Wolfgang Amadeus Mozart'ın eseri La nozze di Figaro kaydıyla Grammy ödülünün sahibi oldu. Echo Klassik de dahil olmak üzere 75'in üzerinde ödüllü albüm kaydı olan Concerto Köln, bu konserde bir başka Grammy'li sanatçı Giuliano Carmignola'ya eşlik ediyor. Klasik ve çağdaş müziğin öncü toplulukları arasında yer alan Kronos Quartet, bir araya gelişlerinin 50'inci yılını kutladıkları dünya turnesi kapsamında 16 Ocak Salı, saat 20.30'da İş Kuleleri Salonu'nda seyircisiyle buluşacak. David Harrington, John Sherba, Hank Dutt ve Paul Wiancko'dan oluşan Kronos Quartet, Andrei Tarkovksy'nin Oscar ödüllü Requiem For A Dream filminin müziği başta olmak üzere birçok filmin müziğiyle adını tarihe altın harflerle yazdırdı. Parlak ve uzun kariyerlerinde kendileri için bestelenmiş 1000'den fazla eser olan efsane topluluk, cazdan tangoya, dönem müziklerinden, yirminci yüzyıl müziklerine uzanan geniş bir repertuvarın da sahibi. Billie Holliday, Ella Fitzgerald gibi caz müziğin dünyaca ünlü kadın sanatçılarının izinden giden Cecile Mclorin Salvant, 7 Kasım Perşembe, İş Kuleleri Salonu'nda caz rüzgarı estirecek. Thelonious Monk Enstitü'nün 2010 yılında düzenlediği caz yarışmasında birinci olan Salvant, caz kariyerinde emin adımlarla ilerleyerek, yayınladığı The Window, Dreams and Daggers albümlerinin ardından For One To Love albümü ile Grammy Ödülleri'nde En İyi Caz Vokal Albümü Ödülünün sahibi oldu. Konserde Salvant'a, Sullivan Fortner, Yasushi Nakamura, Savannah Harris eşlik edecek. İş Sanat, sanatseverleri 5 Ocak Cuma, English Chamber Orchestra ile Viyana Gala konserine davet ediyor. Müzik ve dansın bir araya geldiği, İş Kuleleri Salonu'ndaki geleneksel yeni yıl konserinde topluluk ve dansçılar vals ve polkalar ile rengarenk bir gece yaşatacak. Viyana Senfoni Orkestrası müzisyenleri tarafından kurulan, bağımsız oda orkestrası Wiener Concert-Verein, 2019 yılı Queen Elisabeth Keman Yarışması birincilik ödülünün sahibi Timothy Chooi ile İş Sanat ev sahipliğinde 7 Şubat Çarşamba saat 20.30'da, İş Kuleleri Salonu'nda seyircisiyle buluşacak. Klasik ve romantik dönemin eserlerinin seslendirileceği konseri solistliği de üstlenen Timothy Chooi yönetiyor. Yaratıcılıkta sınır tanımayan, keman virtüözü, besteci ve komedyen Aleksey Igudesman İş Sanat'a özel hazırladığı Beethoven and More başlıklı konserle İstanbul seyircisinin kalbini fethedecek. Igudesman'ın dünyasında bir Viyana valsi her an Britney Spears'ın bir şarkısına ustaca bağlanabilir veya bir Hint halk şarkısı Beethoven'ın keman sonatına dönüşebilir. Beethoven'ın son eseri olan 9'uncu senfonisinin bestelenişinin 200. yılı vesilesiyle İş Sanat'a özel hazırlanan konserde bestecinin eserlerinin pusulasında Igudesman yeni rotalara yelken açacak. Igudesman'ın yönetimindeki 100 kişilik Romanian National Youth Orchestra, Boğaziçi Caz Korosu ve sürpriz isimler bu yolculukta sanatçıya eşlik edecek. Konser, 16 Nisan Salı saat 20.30'da, Atatürk Kültür Merkezi, Türk Telekom Opera Salonu'nda gerçekleşecek. İş Sanat, Franz Lizst Akademisi'nin seçkin müzisyenlerinin kurduğu Anima Musicae Oda Orkestrası ve Macar asıllı kemancı Gwendolyn Masin'i 17 Nisan Çarşamba, saat 20.30'da İş Kuleleri Salonu'nda ağırlayacak. Orkestra şefi Rengim Gökmen yönetimindeki Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrası, piyano sanatçısı Rüya Taner'in solist olarak yer alacağı konser ile 5 Mart Salı, 20.30'da İş Kuleleri Salonu'nda izleyicileriyle buluşacak. İspanya'nın dünyaca ünlü pop-rock sanatçılarından Luz Casal, 30 Kasım Perşembe, 20.30'da İş Kuleleri Salonu'nda dinleyicilerle buluşacak. İspanyol yönetmen Pedro Almodovar'ın Oscar ödüllü Yüksek Topuklar filminde seslendirdiği Piensa en mi şarkısıyla adını dünyaya duyuran Casal, konserde sevilen şarkılarını seslendirecek. Sesi ve piyano başında sergilediği sahne performansıyla son dönemde adından sıkça söz ettiren Karsu, yılın son konserinde İş Sanat seyircisiyle ilk kez buluşacak. Caz, blues, pop, funk ve elektronik müziği modern yorumlarla buluşturan piyanist, besteci, söz yazarı ve şarkıcı Karsu'nun, İş Sanat'a özel hazırladığı Dünya'nın Sesleri başlıklı konser 28 Aralık Perşembe, 20.30'da İş Kuleleri Salonu'nda. Halk müziğinin usta sanatçılarından Coşkun Karademir, konuk sanatçıları Buray ve Ceylan Ertem'i Dost Meclisi başlıklı Türk halk müziği konserinde İş Sanat sahnesinde ağırlıyor. Müzikal birliktelikleri uzun yıllara dayanan Karademir ve Ertem'in sahnedeki performansına Buray'ın da katılımıyla oluşan Dost Meclisi türkü severlere unutulmaz bir gece yaşatacak. Konser, 15 Kasım Çarşamba, saat 20.30'da, İş Kuleleri Salonu'nda. Türk halk müziğinin başarılı ismi Kubat, 7 Aralık Perşembe, saat 20.30'da İş Kuleleri Salonu'nda seyircilerle buluşacak. Ege yöresi türkülerinin yer aldığı bu özel konserde Kubat'a konuk sanatçı Canan Çal eşlik edecek. Dünyaca ünlü müzisyen Luis Bravo'nun tango dans topluluğu Forever Tango, 23 Mayıs Perşembe, İş Kuleleri Salonu'nda gerçekleştireceği gösterisiyle İş Sanat seyircisinin ilk kez karşısına çıkacak. Arjantin'in tutkulu müziğini ve dansını ustaca sahneye taşıyan topluluk, Amerika'yı baştanbaşa dolaştı. Tony ile Drama Desk ödüllerine aday gösterildi. Broadway'de en çok sahne alan gösterilerden biri olan Forever Tango, 12 dansçı ve 9 müzisyenden oluşuyor. Edebiyatımızın unutulmaz eserlerinin müzik ile harmanlandığı dinletiler bu sezon da İş Kuleleri Salonu'nda ücretsiz olarak seyircisi ile buluşacak. Atilla Birkiye'nin düzenlediği, Serdar Yalçın'ın müzik direktörlüğünü üstlendiği ve Mehmet Birkiye'nin sahneye uyarladığı dinletiler aynı zamanda İş Sanat'ın YouTube kanalından da yayınlanacak. 27 Kasım'da Nazım Hikmet, 11 Aralık'ta Aşık Veysel, 22 Ocak'ta Ahmet Muhip Dıranas, 19 Şubat'ta Nezihe Meriç, 15 Nisan'da Melih Cevdet Anday'ın eserlerinden derlenen şiir ve hikaye dinletileri, sahnede olacak. İş Sanat'ın yoğun ilgi gören ücretsiz Cuma İş Çıkışı konserleri rock müziğin başarılı gruplarından MaNga ile başladı. İş Çıkışı konserlerinde 22 Eylül'de Sibel Tüzün, 6 Ekim'de Yaşar, 13 Ekim'de ise Pinhani sahne alacak. Cuma İş Çıkışı konserleri yeni yılın gelişini de İstanbul ve Ankara'da seyircileriyle kutlayacak. İş Sanat'ın kariyerlerinin başındaki müzisyenlere sahne deneyimi sunarak destek olmak amacıyla sürdürdüğü Parlayan Yıldızlar konserlerinin seçmeleri tamamlandı. Seçmelerin ardından 16 genç müzisyenin sezon boyunca İş Kuleleri Salonu'nda vereceği ücretsiz konserlerin ilki 20 Kasım'da başlıyor."} {"url": "https://www.ithafsanat.com/is-sanat-yeni-sezonun-parlayan-yildizlarini-ariyor/", "text": "İş Sanat'ın kariyerlerinin başındaki müzisyenlere sahne deneyimi sunarak destek olmak amacıyla sürdürdüğü Parlayan Yıldızlar konserlerinin başvuruları başladı. Parlayan Yıldızlar serisinin başvuru koşulları İş Sanat'ın internet sitesinde açıklandı. Katılım için son başvuru tarihi 4 Eylül 2023 olarak belirlendi. 17 Eylül 2023, Pazar günü İş Kuleleri Salonu'nda yapılacak seçmeler sonucunda İş Sanat'ın yeni sezonunda 16 genç müzisyene konser imkanı sağlanacak. Başvuru şartlarına göre, 1 Ocak 2003 tarihinden sonra doğan, güzel sanatlar lisesi veya konservatuar öğrenimine halen devam eden genç müzisyenler seçmelere katılabilecek. Adaylar profesyonel olarak bir orkestrada kadrolu veya sözleşmeli çalışmıyor olmaları şartıyla seçmelere başvuru yapabilecek. Adayların güncel biyografi ve video kayıtlarını 4 Eylül 2023 tarihine kadar iletisim@issanat. com. tr adresine iletmesi bekleniyor. 2002 yılından bugüne genç müzisyenlere destek veren Parlayan Yıldızlar'ın konserleri, Kasım ayında İş Sanat'ın yeni sezonuyla birlikte başlayacak. İş Sanat'ın 2012 yılında aramızdan ayrılan sanat yönetmeni Meriç Soylu'nun ailesi tarafından Parlayan Yıldızlara verilen Meriç Soylu Ödüllerinde geçtiğimiz sezon birincilik ödülünü genç keman sanatçısı Sofiko Tchumburidze kazanmıştı. İkincilik ödülü Özberk Miraç Sarıgül'e verilirken, Efe Yaşar üçüncülük, Alaz İkiz ve Nergis Boran mansiyon ödüllerinin sahibi olmuştu."} {"url": "https://www.ithafsanat.com/is-sanata-mustafa-pilevneli-imzali-sergi/", "text": "İş Sanat Kibele Sanat Galerisi, 22 Eylül Perşembe günü, yeni sergi sezonuna çağdaş Türk resim sanatının önemli temsilcilerinden Mustafa Pilevneli'nin Mavilerde 60 Yıl başlıklı sergisi ile başlıyor. Uzun sanat hayatı boyunca ürettiği yağlıboya-akrilik tuval resimleri, suluboya ve renkli gravür çalışmalarının yanı sıra cam, mozaik, vitray, seramik, ahşap, beton ve alüminyum gibi materyallerle sayısız mimari uygulamayı hayata geçiren Pilevneli, görsel sanatların farklı dallarındaki eserleriyle görkemli bir dünya kuruyor. Tuvalleri aracılığıyla sanatseverleri büyülü bir yolculuğa çıkaran usta sanatçı, bir eserinde devasa yüzeyleri boyarken, bir başka çalışmasında ufacık ahşap bir parça içinde kaybolacağınız kocaman bir dünyayı betimleyebiliyor. Sergi için hazırlanan ve sergiyle aynı başlığı taşıyan kitapta Ömer Faruk Şerifoğlu, Pilevneli'nin son dönem resimlerinde mavi renge ağırlık vermesini, yaşamla ve kendisiyle iç hesaplaşması olarak yorumlayarak Adeta şiiri çiziyor, boyuyor ifadesini kullanmaktadır. Sergi kataloğu için kaleme aldığı yazıda Sunay Akın ise Birdirbir oynayan, ip atlayan arkadaşlarının uzağında bir çocuk yerde oturmuş, elinde kalemiyle o güne kadar hiç görmediği bir mimari yapıyı defterine çizmektedir. Öylesine büyülenmiştir ki karşısındaki masal kulesinden, kendisine yanaşan öğretmenini fark etmez bile... Kağıttaki resim, buruna adını veren 'Fenerbahçe' feneridir, o gün yaptığı resim ise Pilevneli'nin anımsadığı ilk resmidir. sözleriyle sanata yelken açan çocuk Pilevneli'nin düşlerini anlatmaktadır. Yaşamın özüne içtenlikli, duyarlı, izlenim ve birikimleriyle uyguladığı eserlerindeki tüm teknik incelikleri ustaca kullanan ve çağdaş Türk resim sanatında kendine özgü tarzı, tadı, dokusu ve üretkenliğiyle eşsiz bir yer edinen Mustafa Pilevneli'nin Mavilerde 60 Yıl başlıklı sergisi, İstanbul Levent'teki İş Kuleleri'nde bulunan Kibele Sanat Galerisi'nde her gün 09.00 19.00 saatlerinde ücretsiz olarak ziyaret edilebilir. Konser ve etkinlik günlerinde sergi, 20.30'a kadar ziyarete açıktır. 1940 yılında İstanbul'da doğan Mustafa Pilevneli, öğrencisi olduğu Devlet Tatbiki Güzel Sanatlar Okulu'ndan mezun olduktan sonra aynı okulda asistanlık görevine başladı, 1963 yılında Federal Almanya sanat bursu ile Stuttgart Güzel Sanatlar Akademisi'nde duvar resmi ve teknikleri konularında çalıştı. Yurt içi ve yurt dışında sayısız özel ve resmi yapılar için cam, metal, mozaik, seramik, beton ve sentetik malzemelerle sanat yapıtları oluşturan sanatçı, gravür, suluboya ve resim tekniklerinin çeşitlemeleriyle sayısız sergi açtığı sanat yaşamını ödüller ve devlet sergileri ile özel kuruluşların düzenlediği yarışmalarda jüri üyelikleri ile taçlandırdı. 1992 yılında ABD'nin Philadelphia eyaletinde Çağdaş İstanbul Resminden Bir Kesit sergisi komiserliğini üstlendi, 1997'de Washington Müzeleri'nde araştırma yaptı. 2007 yılında Marmara Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Resim Bölümü'nden emekli olan Pilevneli, Işık Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi ve Doğuş Üniversitesi Sanat ve Tasarım Fakültesi'nde görevlerde bulundu."} {"url": "https://www.ithafsanat.com/istanbul-fringe-festival-tum-yila-yayilacak/", "text": "2019 yılında fiziksel, 2020 yılında online gerçekleşen İstanbul Fringe Festival, bu sene 18 26 Eylül 2021 tarihlerinde toplam 30 gösteri ile hibrit bir festival olarak şehre dönüyor. Istanbul Fringe Festival 2021 Hybrid kapsamında 9 ekip (3 yabancı, 6 yerli) fiziksel olarak, 21 ekip (3 yerli, 18 yabancı) ise online olarak seyirciyle buluşacak. Böylelikle festival, hem yerli hem de uluslararası sanatçılara, çalışmalarını sergilemek için fiziksel ve dijital bir platform sunacak. Festival seçkilerine buradan ulaşabilirsiniz. - Fiziksel - Çevrimiçi - Dijital İstanbul Fringe Festival 2021 Hybrid; dans, performans, tiyatro gösterilerinin yanı sıra atölyeler, paneller, çeşitli sergi ve konserler, ayrıca partilere de ev sahipliği yapacak. Festival kapsamındaki atölye, panel ve diğer etkinliklere ilişkin takvim festivalin web sitesinde duyurulacak. Ayrıca bu seneki festival seçkisi içinde yer alan, ancak Covid-19 önlemleri kapsamında Eylül ayında katılımcı ile ancak çevrimiçi olarak buluşabilen yabancı gösteriler, İstanbul Fringe Festival 2021 Extended kapsamında Ekim 2021 Mayıs 2022 arasında fiziksel gösterimlerle katılımcıyla buluşacak. Böylelikle İstanbul Fringe Festival 2021, İstanbul'un muhtelif sanat mekanlarında yaklaşık 1 sene boyunca katılımcı ile buluşmaya ve dünyanın dört bir yanından ekipleri ağırlamaya devam edecek. Kültür ve Turizm Bakanlığının katkılarıyla, İBB iştiraklerinden Kültür AŞ'nin Şehir Sponsorluğunda ve Hollanda Başkonsolosluğu destekleriyle gerçekleşecek festival hakkında İBB iştiraklerinden Kültür AŞ Genel Müdürü Murat Abbas açıklamasında, İBB ve Kültür AŞ olarak İstanbul için en büyük hedeflerimizden biri, şehrimizi yaratıcılığın, çoksesliliğin ve çok renkli bir kültür sanat yaşamının dünyadaki sayılı merkezlerinden biri haline getirmek. Bu nedenle de Şehir Sponsoru olarak, bünyesinde pek çok farklı sanat disiplinini, yerel ve global performansları barındıran Istanbul Fringe Festival'e şehrimizin kapılarını açmaktan büyük mutluluk duyuyoruz şeklinde konuştu."} {"url": "https://www.ithafsanat.com/istanbul-modernin-yeni-muze-binasi-ziyarete-acildi/", "text": "İstanbul Modern'in yeni binası, dünyadaki simge kültür sanat kurumları ve müzelerin mimarisinde imzası olan Renzo Piano'nun kurucusu olduğu Renzo Piano Building Workshop tarafından tasarlandı. Renzo Piano'nun Türkiye'deki ilk projesi olma özelliğini taşıyan yeni bina, İstanbul'a nitelikli mekan kazandırma amacıyla her türlü kültür-sanat ve eğitim faaliyetine olanak tanımak üzere ziyaretçiyi odağına alarak planlandı. Açılış töreni ileri bir tarihte gerçekleşecek olan İstanbul Modern'in yeni binası, müzenin kurucu sponsoru Eczacıbaşı Topluluğu ve ana sponsoru Doğuş Grubu-Bilgili Holding'in ortak katkısıyla inşa edildi. 10.500 metrekarelik kullanım alanıyla sergi ve programlara ev sahipliği yapan beş katlı müze binası; büyük sergi salonları, çok amaçlı mekanlar, ofisler, eğitim ve farklı kültürel etkinlikler ile diğer faaliyetler için alanlar barındırıyor. Boğaziçi'nin ışık yansımalarıyla pırıldayan sularından ilham alınarak tasarlanan bina, üç boyutlu biçimlendirilmiş alüminyum panellerle kaplı cephesiyle günün her saatinde değişen güneş ışığı ve sudan gelen yansımalarla ışık ve gölge oyunları yaratıyor. Ziyaretçi için daha çok alan yaratmak amacıyla ücretsiz olarak kurgulanan zemin katta; kütüphane, bilgilendirme noktaları, eğitim atölyeleri, kafe ve mağaza bulunuyor. Şeffaf bir tasarıma sahip zemin katı, ziyaretçilerin Tophane Parkı ve kıyı şeridi arasında güçlü bir bağ kurmasını sağlıyor. Binanın ana kütlesinin altındaki şeffaf cam çit ise heykellerin dış mekanda sergileneceği etkinlik alanlarının yanı sıra çocuk atölyeleri için korunaklı bölümler sunuyor. Zemin kattaki şeffaflık üst katlardaki fuaye alanlarında da devam ederek ziyaretçilerin binanın çevresiyle sürekli bir görsel etkileşim halinde olmasına olanak veriyor. Binanın birinci katında fotoğraf galerisi, kısa süreli sergi salonu, eğitim ve etkinlik odaları bulunuyor. Aynı katta, İstanbul Modern'in Antrepo binasında olduğu gibi Boğaz ve Tarihi Yarımada manzarasına sahip terasıyla restoran konumlanıyor. Müzenin koleksiyon ve süreli sergi salonları ise ikinci katta yer alıyor. Boğaziçi ve Haliç'in buluştuğu özel bir konumda yer alan İstanbul Modern, binanın çatısını tamamen kaplayan yansıtma havuzu ve üzerine yerleştirilen platform ile suyun üstündeki kent yansımasıyla denizi bütünleştirerek benzersiz bir seyir deneyimi sunuyor. İstanbul Modern'in yeni müze binası için özel olarak davet ettiği Olafur Eliasson, mekana özgü bir yerleştirme üretti. Üç parçadan oluşan, Senin beklenmedik seyahatin adlı yapıt, binanın merkezindeki merdiven boşluğunda farklı katlara yayılarak izleyiciye dinamik bir müze deneyimi sunuyor. Refik Anadol'un Sonsuzluk Odası: İstanbul Boğazı adlı mekana özgü yerleştirmesi ise İstanbul Boğazı'ndaki anlık meteorolojik dönüşümle ilgili veri ve temalara odaklanıyor. Yapıt, 360 aynalı bir odada anlık verileri dijital teknolojiler kullanarak işliyor ve hareketli görseller yaratıyor. Yeni müze binasının dış etkinlik alanı, heykel sanatının önemli örneklerine ev sahipliği yapıyor. Adrian Villar Rojas'ın 14. İstanbul Bienali kapsamında Büyükada'da sergilendikten sonra İstanbul Modern'in koleksiyonuna dahil edilen Tüm Annelerin En Güzeli adlı yapıtının yanı sıra Richard Deacon'un Ev Modeli, Anselm Reyle'nin Yeraltı Dünyasının Üstünde ve Toz Çökerken, Yılmaz Zenger'in Bence Ayça ve Selma Gürbüz'ün Avrupalılar başlıklı çalışmaları izleyiciyle buluşuyor. Anthony Cragg'in Runner adlı yapıtı İstanbul Modern'in giriş platformunda yer alırken, Richard Wentworth'ün Sahte Tavan adlı yerleştirmesi ise zemin kattaki lobide, Antrepo binasından sonra yeniden ziyaretçilerle bir araya geliyor. Ziyaretçilere çok yönlü bir deneyim alanı sunan yeni müze binasının şeffaf ve erişilebilir tasarımı, İstanbul Modern'in günümüzün sanatsal çeşitliliğinden esinlenen sergi ve programlarının içeriğiyle de örtüşüyor. İstanbul Modern'in koleksiyonundan kapsamlı bir seçki sunan Yüzen Adalar başlıklı sergi, çoğu ilk kez sergilenecek yapıtları barındırıyor. Türkiye ve dünyadan 110 sanatçı ve 2 sanatçı ikilisine ait 280'den fazla yapıt, koleksiyon ve süreli sergi salonlarının yanı sıra yeni müze binasının farklı mekanlarında izleyicilerle buluşuyor. Yüzen Adalar başlığı sanatçıların hem ait oldukları yerle olan ilişkilerinin altını çiziyor hem de düşünceleri ve üretimleriyle sınır ve coğrafyalar ötesi etkilerine vurgu yapıyor. İstanbul Modern Fotoğraf Galerisi açılışını günümüz sinemasının en özgün yönetmenlerinden Nuri Bilge Ceylan'ın Başka Bir Yerde adlı fotoğraf sergisiyle yapıyor. Sanatçının Türkiye'nin yanı sıra, Hindistan, Gürcistan, Çin, Fas ve Rusya gibi dünyanın farklı coğrafyalarında çektiği 22 büyük portreden oluşan serginin sponsorluğunu Burgan Bank üstleniyor. Kadın sanatçıların üretimlerini desteklemek ve çalışmalarını daha görünür kılmak amacıyla 2016 yılında kurulan İstanbul Modern Kadın Sanatçılar Fonu aracılığıyla müze koleksiyonuna dahil edilen yapıtlar, Hep Buradayız adlı sergide ilk kez bir araya getiriliyor. Bank of America'nın sponsorluğunu üstlendiği sergi, farklı kuşaklardan Türkiye sanat tarihinde önemli yere sahip kadın sanatçıların araştırdığı beden politikaları, bellek ve tarih yazımı gibi temalar çerçevesinde bir kurgu sunuyor. Renzo Piano: Yerin Ruhu sergisi, müzenin ücretsiz olarak erişilebilen zemin katında bulunan kütüphanenin girişinde yer alıyor. VitrA sponsorluğunda gerçekleşen sergide, Renzo Piano'nun kurucusu olduğu Renzo Piano Building Workshop tarafından tasarlanan İstanbul Modern'in yeni müze binasının hikayesi, RPBW'nin öne çıkan diğer kültür-sanat yapılarının mimarisiyle birlikte sunuluyor. Müzenin yapım sürecini fotoğraflayan Cemal Emden'in Mimarinin İnşası başlıklı seçkisi tarihi bir dönüşümü belgeliyor. Müzenin inşaatını da üstlenen Yapı Merkezi'nin sponsorluğuyla gerçekleşen sergi, Cemal Emden'in, İstanbul Modern'in Renzo Piano tarafından tasarlanan yeni müze binasının inşa sürecini anlatan fotoğraflarına yer veriyor."} {"url": "https://www.ithafsanat.com/istanbul-tiyatro-festivali-basliyor/", "text": "25. İstanbul Tiyatro Festivali, 22 Ekim 20 Kasım tarihleri arasında yurt dışından ve Türkiye'den toplam 25 tiyatro, performans ve dans gösterisini ağırlamaya hazırlanıyor. İstanbul Kültür Sanat Vakfı tarafından Koç Holding Enerji Grubu Şirketleri Aygaz, Opet ve Tüpraş sponsorluğunda düzenlenecek 25. İstanbul Tiyatro Festivali, 22 Ekim'de başlıyor. Bu Zamanda Tiyatro sloganıyla yola çıkan festival, fiziki yapımlardan çevrimiçi gösterimlere, kulak tiyatrosundan çocuk oyunlarına, beyazperde gösteriminden ücretsiz takip edilebilecek panel, söyleşi ve okuma tiyatrolarına uzanan zengin bir programla izleyicilerle buluşuyor. Festival kapsamında izleyici ile buluşacak oyunlardan biri de John Fowles tarafından yazılan Koleksiyoncu eserinin tiyatro uyarlaması. Mark Healy tarafından uyarlanan ve Eyüp Emre Uçaray'ın yönettiği Koleksiyoncu'da Ayfer Tokatlı ve İlyas Özçakır rol alıyor... Oyun, 10 Kasım ve 11 Kasım tarihlerinde Profilo Kültür Merkezi'nde izleyiciyle buluşacak."} {"url": "https://www.ithafsanat.com/istanbul-uluslarasi-oda-muzigi-festivali-basladi/", "text": "İstanbul Büyükşehir Belediyesi Kültür Daire Başkanlığı'nın katkılarıyla, Akademi Festival İstanbul bünyesinde düzenlenen I. İstanbul Uluslararası Oda Müziği Festivali, piyanonun yıldızları Jussen kardeşlerin resitali ile başladı. Cemal Reşit Rey Konser Salonu'nda gerçekleştirilen konserde; genç yaşlarına rağmen büyük başarılara imza atan piyanonun yıldızları Lucas & Arthur Jussen kardeşler, dört el piyano repertuvarının en güzel örneklerini seslendirdi. İBB Genel Sekreter Yardımcısı Dr. Şengül Altan Arslan, İBB Kültür Daire Başkanlığı Koordinatörü Figen Ayhan Karakelle, Hollanda İstanbul Konsolosu Arjen Uijterlinde ve eşi Josine Uijterlinde ve ABD Basın Konsolosluğu Kültür Müşaviri Aslı Ersoy'un katıldığı konserde müzikseverler Jussen kardeşleri uzun süre ayakta alkışladı. Sanatçılar Fazıl Say'ın kendileri için yazdığı eseri bis olarak seslendirdi. Konser sırasında sahnede sergilenen, Boğaziçi Üniversitesi'nde eğitimleri devam eden genç sanatçılar Rümeysa Hazan, Utku Sızanlı, Ahmet Dündar, Leyla Tunalı ve Özlem Salt'ın heykelleri de büyük ilgili gördü. Heykeller, festival boyunca sahnede sergilenmeye devam edecek. Dünyaca ünlü müzisyenlerin İstanbullularla buluştuğu festivalin ilk yılında ana tema, Doğa ve İstanbul. Gençler İstanbul'u, müzik doğayı iyileştirecek konseptiyle yola çıkan İstanbul Uluslararası Oda Müziği Festivali; müziğin değiştirici ve dönüştürücü gücüne olan inancı ile festival boyunca İstanbul ve doğaya karşı sorumluluğu ele alan birçok ücretsiz etkinlik düzenliyor. Festival kapsamında CRR Konser Salonu'nda gerçekleştirilecek konserlerin biletleri Biletix'ten satışa sunulurken, program ile ilgili ayrıntılar @İBB Kültür Sanat Instagram, İBB Kültür Sanat Facebook ve ibb_kultur Twitter hesaplarından takip edilebilecek. Jussen Kardeşler basın videosuna aşağıdakş linkten ulaşabilirsiniz. Dünyaca ünlü orkestralar eşliğinde sayısız konserler veren efsanevi çellist Gary Hoffman ve Sidney Piyano Yarışması ödüllü piyanist David Selig, festival kapsamındaki konserleri ile ilk defa İstanbullu dinleyicilerle buluşuyor. Festival ayrıca çok özel bir üçlüyü ağırlıyor. Eşsiz tınısıyla herkesi kendine hayran bırakan piyanist Caspar Frantz, dünyanın en prestijli çello yarışmalarında ödüller kazanmış Gabriel Schwabe, solist kimliğinin yanı sıra küçük yaşlarından itibaren süren oda müziği tutkusu sayesinde önemli isimlerle sahneyi paylaşmış Hellen Weiß'dan oluşan bu çok özel üçlü müzikseverlere müzik ziyafeti yaşatacak. Son dönemlerin en çok konuşulan keman sanatçılarından Svetlin Roussev ve piyanist Elena Rozanova festival kapsamında CRR Konser Salonu'nda dinleyicilerin karşısına çıkıyor. Dünya devleriyle aynı sahneyi paylaşan piyanist Gökhan Aybulus ile yine dünyaca ünlü şeflerle sahneye çıkan bas-bariton Burak Bilgili festival kapsamında müzikseverlerle buluşuyor."} {"url": "https://www.ithafsanat.com/istanbul-yeni-bir-muzik-festivali-kazaniyor/", "text": "İstanbul, kültür sanat hayatına ivme kazandıracak yeni bir festivale ev sahipliği yapmaya hazırlanıyor. İstanbul Büyükşehir Belediyesi Kültür Daire Başkanlığı'nın katkılarıyla, Akademi Festival İstanbul bünyesinde düzenlenen I. İstanbul Uluslararası Oda Müziği Festivali 21 Eylül-2 Ekim tarihleri arasında Cemal Reşit Rey Konser Salonu'nda gerçekleştirilecek. Dünyaca ünlü müzisyenlerin İstanbullularla buluşacağı festivalin ilk yılında ana tema, Doğa ve İstanbul. Gençler İstanbul'u, müzik doğayı iyileştirecek konseptiyle yola çıkan İstanbul Uluslararası Oda Müziği Festivali; genç, dinamik ve sürekli yeniyi arayan bakış açısı, müziğin değiştirici ve dönüştürücü gücüne olan inancı ile festival boyunca İstanbul ve doğaya karşı sorumluluğu ele alıyor. Viyolonsel sanatçısı Nil Kocamangil'in sanat yönetmenliğini, Aycan Altungül'ün direktörlüğünü üstlendiği İstanbul Uluslararası Oda Müziği Festivali'nin programı, 14 Eylül Salı sabahı saat 10.30'da Cemal Reşit Rey Konser Salonu'nda yapılacak bir basın toplantısıyla duyurulacak. Festival kapsamında yer alan İstanbul Uluslararası Müzik Akademisi'nde genç müzisyenler ve efsane isimlerle bir araya gelecek. İstanbul Uluslararası Müzik Akademisi ilk yılında efsanevi çellist ve eğitmen Gary Hoffman ile piyanist Caspar Frantz ve son dönemlerin en çok konuşulan keman sanatçılarından Svetlin Roussev'i yarının yıldızları ile buluşturuyor. Boğaziçi Üniversitesi'nde eğitimleri devam eden genç sanatçılar da festivalde; İstanbul sevgisi, İstanbul'un tarihi geçmişi, kültürel bağları ve doğasını konu olarak işledikleri heykel sergisi ile yer alıyorlar. Gençler İstanbul'u İyileştirecek Konserleri başlığı altında ise 28 genç müzisyene destek sağlanacak ve Türkiye'nin parlak yeteneklerinin performans sergileyeceği konserler gerçekleştirilecek. Festivalin açılış konserini, piyanonun yıldızları Jussen kardeşler gerçekleştirecek. Dünyaca ünlü şefler ve prestijli orkestralar eşliğinde sayısız konserler veren ve genç yaşlarında büyük başarılara imza atan piyanonun yıldızları Lucas & Arthur Jussen kardeşler, dört el piyano repertuvarının en güzel örneklerini seslendirecek. Dünyaca ünlü orkestralar eşliğinde sayısız konserler veren efsanevi çellist Gary Hoffman ve ödüllü piyanist David Selig, festival kapsamındaki konserleri ile ilk defa İstanbullu dinleyicilerle buluşuyor. Festival ayrıca çok özel bir üçlüyü ağırlıyor. Eşsiz tınısıyla herkesi kendine hayran bırakan piyanist Caspar Frantz, dünyanın en prestijli çello yarışmalarında ödüller kazanmış Gabriel Schwabe, solist kimliğinin yanı sıra küçük yaşlarından itibaren süren oda müziği tutkusu sayesinde önemli isimlerle sahneyi paylaşmış Hellen Weiß'dan oluşan bu çok özel üçlü müzikseverlere müzik ziyafeti yaşatacak. Son dönemlerin en çok konuşulan keman sanatçılarından Svetlin Roussev ve piyanist Elena Rozanova 'da festival kapsamında CRR Konser Salonu'nda dinleyicilerin karşısına çıkıyor. Dünya devleriyle aynı sahneyi paylaşan piyanist Gökhan Aybulus ile yine dünyaca ünlü şeflerle sahneye çıkan bas-bariton Burak Bilgili festival kapsamında müzikseverlerle buluşurken uluslararası yarışmalardan bir çok ödül kazanmış çellist Nil Kocamangil Borusan Quartet ile kapanış konserinde performans sergileyecek. Festival kapsamında konserlerin yanı sıra Maçka Habitat Parkı'nda sürpriz isimlerle söyleşiler, doğa ile ilgili atölye çalışmaları ve İstanbul konulu belgesel gösterimlerine yer verilecek. Eylül ayı boyunca etkinlik programı ile ilgili ayrıntıları @İBB Kültür Sanat Instagram, İBB Kültür Sanat Facebook ve ibb_kultur Twitter hesaplarından takip edilebilecek."} {"url": "https://www.ithafsanat.com/istanbulda-senfonik-yaz-konserleri-basladi/", "text": "Normalleşme süreciyle birlikte, uzun bir aradan sonra İstanbullulara gerçek müziğin canlı müzik olduğunu hatırlatmayı amaçlayan Cemal Reşit Rey Senfoni Orkestrası'nın İstanbul'da Senfonik Yaz başlıklı konser dizisi; 3 Temmuz Cumartesi akşamı Harbiye Açıkhava Tiyatrosu'nda Büyük Bir Gece Müziği konseri ile başladı. Şef Cem Mansur yönetiminde, gitarda solist Murat Usanbaz'ın yer aldığı konserde; F. Mendelssohn'un Bir Yaz Gecesi Rüyası'dan üç bölüm, J. Rodrigo'nun Gitar Konçertosu Aranjuez, M. Mussorgsky'nin Çıplak Dağda bir Gece adlı eseri seslendirildi. 4 Temmuz Pazar akşamı Beylikdüzü Amfi Tiyatro'da ücretsiz olarak tekrarlanan konserlere müzikseverler büyük ilgi gösterdi. En popüler klasik eserlerden oluşan konserler dizisi, Temmuz, Ağustos ve Eylül ayında Harbiye Açıkhava Tiyatrosu ve İstanbul'un iki yakasındaki açık alanlarda devam edecek. Sosyal mesafe kuralları ve pandemi önlemleri çerçevesinde gerçekleştirilen konserlerin biletleri; Harbiye Cemil Topuzlu Açıkhava Tiyatrosu için Biletix'ten satışa sunulurken, parklardaki konserler ücretsiz olarak İstanbullularla buluşacak."} {"url": "https://www.ithafsanat.com/istanbulu-izliyorum-ara-gulerin-kadrajindan/", "text": "Doğuş Grubu'nun kültür ve sanat alanında gerçekleştirdiği en değerli sosyal yatırımlarından biri olan Ara Güler Müzesi'nde 2022 yılının ilk sergisi Muhtelif İstanbul kapılarını açtı. Adını Ara Güler'in arşivinde çeşitli konular için kullandığı Muhtelif temasından alan sergi, İstanbul'un gözü olarak anılan Ara Güler'in kadrajından fotoğraflarla ziyaretçileri İstanbul yolculuğuna çıkarıyor. Konsept ve tasarımı Ara Güler Arşiv ve Araştırma Merkezi'ne ait olan Muhtelif İstanbul sergisinde, Ara Güler'in 58 farklı siyah beyaz İstanbul fotoğrafı, İstanbul slayt kutuları, Güler Apartmanı'ndan arşiv kutuları, Leica fotoğraf makinası ile 1950 ve 1960'lı yıllara ait kontak baskı örnekleri yer alıyor. Sergide ayrıca, Ara Güler'in hikayelerini yazdığı daktilo, lise yıllarında kaleme aldığı hikayelerden oluşan defteri ve bu hikayelerden biri olan İstanbul'da Sabah da sergileniyor. Bu hikayenin yayımlandığı 1946 tarihli Haber gazetesi kupürü de sergide görülebilir. 2016 yılında Ara Güler ve Doğuş Grubu arasında gerçekleşen anlaşma ile hayata geçen Ara Güler Doğuş Sanat ve Müzecilik A. Ş. çatısı altında yer alan AGAVAM, Türkiye'nin en önemli fotoğraf arşivlerinden biri olan Ara Güler arşivinin bütün olarak korunması ve gelecek nesillere aktarılmasını sağlamak üzere çalışıyor. 2018 yılında Ara Güler'in 90'ıncı doğum gününde İstanbul Yapı Kredi bomontiada'da açılan Ara Güler Müzesi ise, duayen fotoğraf sanatçısının eserlerinin daha geniş kitlelere ulaşması için çalışmalar gerçekleştiriyor. Profesyonel düzeyde yönetilen ve kar amacı gütmeyen iki sanat kurumu, birbirini operasyonel ve içerik anlamında da besleyecek şekilde faaliyet gösteriyor. Doğuş Grubu Sanat Danışmanı Çağla Saraç liderliğinde çalışmalarını sürdüren arşiv ekibi, Ara Güler'in yüzbinlerce eserinin tasnif, envanter, koruma, sayısallaştırma ve indeksleme işlemlerini yürütüyor. Arşiv koleksiyonlarının önümüzdeki dönemde bir portal üzerinden fotoğraf meraklıları ve araştırmacılara açık hale getirilmesi hedefleniyor."} {"url": "https://www.ithafsanat.com/istanbulun-her-yerinden-notalar-yukselecek/", "text": "31 yıldır şehir ve caz kültürünü bir araya getiren, Türkiye'nin en uzun soluklu festivallerinden Akbank Caz Festivali, bu yıl 1-10 Ekim tarihleri arasında 10 farklı mekanda, Türk caz sahnesinden 100'ün üzerinde sanatçının birbirinden özel performansına ev sahipliği yapmaya hazırlanıyor. Pozitif iş birliğiyle gerçekleştirilen 31. Akbank Caz Festivali'nde açılış; 1 Ekim'de Galataport İstanbul Paket Postanesi'nde Elif Çağlar'ın caz ile başka türleri harmanlayan şarkıları ve funk, caz, dünya müziğini repertuvarında birleştiren Defjen Daf Ensemble'ın dokunuşuyla olacak. Babylon, Zorlu PSM, The Badau, Nardis Jazz Club, Bova'ya bu yıl Galataport İstanbul Paket Postanesi ve festivale yeni eklenen açık hava sahneleriyle Müze Gazhane, Swissotel Sultan Park eşlik ediyor. callinghouse, festivalin dinamik sahnesine ev sahipliği yaparken; Cazlı Brunch, Bizim Tepe'de Flapper Swing Band performansı ile gerçekleşecek. Genç müzisyenleri ülkenin önde gelen cazcılarıyla yeniden buluşturmayı amaçlayan Akbank Caz Festivali bu sene JAmZZ sahnesini, 2013 JAmZZ yarışmasında En İyi Yorum ödülü alan Deniz Taşar ve 2020 kazananları Yunus Belgin ve Atılgan Nalıncıoğlu ile paylaşıyor."} {"url": "https://www.ithafsanat.com/italyan-ressam-ve-mimar-rafaelden-atina-okulu/", "text": "Rönesans sanatının en ünlü şaheserlerinden biri olarak kabul edilen bu duvar freski, Vatikan'daki müzenin, günümüzde Rafael Odaları olarak bilinen dört odasından birinde yer alıyor. Rafael bu freskleri, Papa II. Julius'un siparişi üzerine yapmış. Rafael bu eserinde, farklı zamanlarda, Efes, Sinop, İran, Endülüs, İskenderiye, Kıbrıs, Sisam, Atina gibi çok farklı coğrafyalarda yaşayan, antik çağın en ünlü filozof ve bilim adamlarını aynı çatı altında toplamış. Atina Okulu freskinin bulunduğu odanın her bir duvarının ayrı bir teması var: Felsefe, teoloji, şiir ve hukuk. Atina Okulu, felsefeyi temsil ediyor. Rafael, eserinin tam ortasına, gelmiş geçmiş en büyük iki filozofu, Eflatun ve onun öğrencisi Aristo'yu yerleştirmiş. Rafael'in, yüzünü Leonardo da Vinci olarak resmettiği Eflatun, bir elinde Timaeus isimli kitabını tutarken diğer eliyle gökyüzünü işaret ediyor. Yanındaki Aristo ise bir elinde Ethics kitabını tutuyor, diğer eliyle yeri işaret ediyor. Her ikisinin ellerinin bu hareketi, Eflatun'un idealizmini, Aristo'nun gerçekçiliğini simgeliyor. En solda, aşağıda, elindeki deftere bir şeyler yazan, Pisagor Teoremi ile bildiğimiz, sayıların babası Pisagor var. Aristo'nun öğrencisi Büyük İskender'e hararetli bir şekilde bir şeyler anlatan figür, Eflatun'un hocası, ünlü filozof Sokrat. Merdivenlerin önünde, ortadaki yalnız figür ise Heraklit. Rafael'in kendisi Rafael Odaları'nı boyadığı sırada, Mikelanj da hemen yan taraftaki Sistine Şapeli'nin tavanını boyamaktaymış. Tavan fresklerini gören Rafael o kadar çok etkilenmiş ki bu eserine, yüzünü Mikelanj'a benzettiği Heraklit figürünü sonradan eklemiş. Rafael, yaşadığı dönemde insanların aptallığına çok ağladığı için Ağlak Filozof olarak anılan Heraklit'i burada da üzgün bir yüz ifadesiyle resmetmiş. En sağda, aşağıda, çevresindeki öğrencilere kendi ismini taşıyan meşhur teoremini anlatan Öklid'i görüyoruz. Rafael, Öklid'i, kendisini Papa II. Julius'a tavsiye eden mimar Bramante'ye benzetmiş. Öklid'in hemen arkasında, sırtı bize dönük figür, matematikçi, astronom ve coğrafyacı Batlamyus. Onun karşısında, yüzü bize dönük figür ise Zerdüştlüğün kurucusu Zerdüşt. Ellerinde yeryüzü ve gökyüzünü simgeleyen küreler var. Rafael zamanına kadar Batlamyus'un herhangi bir büstü veya resmi olmadığı için, yüzü görünmeyecek şekilde resmedilmiş. Merdivenlere uzanan figür, Atina sokaklarında içinde yaşadığı fıçıdan başka bir varlığı olmayan ve Büyük İskender'in, ismini duyup kendisini görmeye gittiği ve bir isteği olup olmadığını sorması üzerine Gölge etme, başka ihsan istemem diyen filozof Diyojen. Bu freskteki 59 figür içinden bize bakanlardan biri, resmin en sağında, Batlamyus ve Zerdüşt'ü dinleyen Rafael... Yani ressamın ta kendisi! İskenderiyeli filozof, matematikçi ve astronom Hypathia, freskteki tek kadın figür. Papa'nın bu figüre karşı çıkacağını düşünen Rafael, bu koyu tenli Mısırlı figürü, açık tenli ve yüz hatları Papa'nın yeğenine benzeyecek şekilde çizmiş ve figürlerin arasına yerleştirerek kamufle etmiş. Zamanında Papa'nın özel konutunun bir parçası olan bu odalar, ziyaretçilerin gezebileceği sırayla, Konstantin Salonu, Heliodorus Odası, Atina Okulu'nun bulunduğu İmza Odası ve Borgo'da Yangın Odası. Atina Okulu'nun bulunduğu İmza Odası denmesinin sebebi, kilisenin en önemli belgelerinin imzalandığı ve mühürlendiği yer olması."} {"url": "https://www.ithafsanat.com/iyilesmek-elimizde/", "text": "Derinden kırılıp parçalandığımızda, kendimizi kelimelerin tarif etmeye gücünün yetmediği karanlıkta bulduğumuzda sanat ve/veya zanaat, iyileşme yolunda bize bir ışık olabilir. Sanat yapmaya başladığımızda keder kendine muhafaza edilebileceği bir alan bulur ve orada kontrol altına alınır. Bu sınırlama, acının konuşmasına izin verir ve iyileşmemizi teşvik eder. Yaşananlara anlam vermeyi mümkün kılar. Sanatçılar, sanatlarını insanın umutsuzluğunu ifade etmek, hayatta anlam bulmak ve kendi duygusal mücadelelerini aşmak için kullanırlar, nitekim insanların çektiği acıların en büyük sanat eserlerinden bazılarına ilham verdiğini gezdiğiniz müzelerde mutlaka görmüşsünüzdür. Ama ben bir sanatçı değilim ki! diyebilirsiniz. Daha iyi işte, yaratıcılığa veya izlenecek tasarım kurallarına dair herhangi bir önyargılı fikriniz olmayacak demektir. Herkes sanatı başa çıkma ve iyileştirme aracı olarak kullanabilir. Aynen çocukluğunuzdaki gibi hayal gücünüzü filtrelemeden, ellerinizle bir şeyler yaratmanın iyileştirici gücünü deneyimleyebilirsiniz. Üstelik tekrarlayan hareketlerin beyni sakinleştirdiği, kaygıyı azalttığı ve zihninizi odaklanmış halde tutarak depresyona yardımcı olabildiği de bilinmekte. Unutmayın önemli olan ne yaratıldığı değil, geçirilen süreç ve uyandırılan duygulardır. Canlı bitkilerin çizim, eskiz veya suluboya yoluyla tasviri olan botanik illüstrasyon yalnızca içinizdeki sanatçıyı keşfetmek için ilham verici bir başlangıç noktası değil, aynı zamanda doğayla temasa geçmenin benzersiz bir yolu olabilir. Geleneksel botanik çizimler canlı bitkilerden veya herbaryum örneklerine bakarak yapılır. Çizim yaşam döngüsü de dahil olmak üzere bitkinin tüm yönlerini tasvir ederek gerçekleştirilir. Botanik sanatı ve botanik illüstrasyon arasındaki farka gelirsek; her ikisi de botanik ve bilimsel olarak doğru olmalıdır, ancak sanat daha öznel olup estetiğe odaklanabilirken botanik illüstrasyon, bir bitkinin tanımlanabilmesi için tüm kısımlarını gösterme amaçlıdır. Botanik illüstrasyonun estetik güzelliği insanları yüzyıllardır büyülüyor ve ilham veriyor üstelik görsel çekiciliğinin ötesinde bitkileri tanımlamaya ve anlamaya yardımcı oluyor. Kolaj farklı malzemelerin bir araya gelmesiyle yeni bir bütün oluşturduğu bir sanat yaratma tekniğidir. Renkli kağıtlar, dergi, gazete sayfaları, posterler, ambalaj kağıtları, alüminyum folyo, vinil plaklar, plastik şişeler, ahşap paneller gibi elinize geçen neredeyse her şeyi kolajlarınızda malzeme olarak değerlendirip sanata dönüştürebilirsiniz! İhtiyacınız olan en önemli şey ise hayal gücünüz tabii ki. Popülerliği yetmişli yıllarda tavan yapmış olan dokuma sanatı makrome, son yılların Boho trendi ile birlikte yeniden hayatımıza girdi. Duvar halıları, koltuk ve puflar, paravanlar, aydınlatmalar, bitki askıları tasarımlarında kullanılan makrome için ihtiyaç duyacağınız malzemeler projenize bağlı olarak değişecektir, ancak herhangi bir makrome işi için ilk gereklilik makrome ipidir. Dalgaların karaya attığı ağaç dalları, boncuklar, küçük seramik objeler ve hatta metal halkalar da iplikle beraber kullanılabilecek malzemeler. Herkesin biraz pratikle yapabileceği bu dekoratif düğümleme sanatı evinizde de kullanabileceğiniz güzel ve işlevsel sanat eserleri yaratmak için ideal bir uğraş. Papier-mache, kağıt parçalarından veya kağıt hamurundan oluşan, bazen tekstillerle güçlendirilmiş, yapıştırıcı, nişasta veya duvar kağıdı macunu gibi bir yapıştırıcıyla bağlanmış bileşik bir malzemedir. Un ve suyu karıştırarak bir macun oluşturmak, bu zanaat için bir Kendin Yap klasiği olarak kabul edilir, ancak isterseniz bir yapıştırıcı ve su karışımı da kullanabilir veya hepsi bir arada bir kapatıcı satın alabilirsiniz. Her iki durumda da papier-mache, öğrenmesi kolay ve malzeme açısından hesaplı bir zanaattır. Çoğumuz çocukken ucundan kenarından tanışmışızdır papier-mache ile ama günümüzün bazı sanatçılarının eserlerini görünce insanın iştahı kabarıyor doğrusu. Son senelerde çok popular olan 'punch iğnesi' ya da 'panç nakışı' kumaş üzerine kendi özel iğnesi ile üç boyut etkisi yaratan bir işleme tekniği. Bu teknikte kasnağa gerilen kumaş üzerinde dikiş yapmak yerine, delme iğnesi iğneyi yüzeyde tutarken ipliği kumaşa doğru iter. Sonuç, halı benzeri ilmeklerden yapılmış son derece dokulu bir tasarımdır. Her örgü tekniğindeki gibi bu teknik de iyi sonuç almak için biraz pratik gerektirir. Punch iğneleme, eğlenceli bir zanaat olmanın ötesinde kişinin dünyanın koşuşturmacasından uzaklaşmasına izin vererek farkındalığı da teşvik eder. Başlangıç için gerekli, hatta set halinde satılan malzemeleri hobi dükkanlarından ya da sitelerinden temin edebilirsiniz. Reçine, teknik olarak reçine ve sertleştiriciden oluşan iki bileşenli bir sistem olan epoksi reçinenin kısaltmasıdır. İki bileşenin karıştırılmasıyla, sıvı reçinenin kademeli olarak katı bir plastiğe sertleşmesi için bir kimyasal reaksiyon gerçekleşir. Yıllardır varolmasına rağmen, yakın zamanda TikTok'ta yapım süreçleri gösterildikçe popüler hale geldi. Takı, bardak altlığı ve süs eşyası yapmak için ideal olduğu gibi ahşap mobilyaları da adeta sanat eserlerine dönüştürmeyi mümkün kılıyor. Ayrıca, preslenmiş çiçeklerden, konfeti, boncuk, doğal taşlar ve parıltıya kadar bir sürü malzemeyi de kalıplara yerleştirip üzerine epoksi dökerek farklı formlarda işlevsel ve dayanıklı objeler yaratma olasılığı sınırsız ve eğlenceli olacaktır. Tufting, oldukça basit, hızlı ve pahalı olmayan bir halı yapma yöntemidir. Yün veya iplik şeritlerinin daha önceden çerçeveye yerleştirilen zemin dokusuna tabancaya benzeyen bir tufting aletiyle daldırılması, sonrasında da arkasının özel bir yapıştırıcı ile sabitlenmesi tekniğidir. Kalın iplikler, yumuşak, kabarık bir doku vermesi nedeniyle tufting için mükemmeldir. Ayrıca yün ipliğinin hem daha dayanıklı hem de çevre dostu olduğunu unutmayalım. Tabii tufting ile sadece halı yapmak zorunda değilsiniz; küçük puflar, yastıklar ve duvar panoları da oluşturabilirsiniz."} {"url": "https://www.ithafsanat.com/izleyici-onun-eserlerinde-hikayenin-parcasi-oluyor/", "text": "Eserleri metro istasyonlarında sergilenen, çağdaş sanat koleksiyonlarında yer alan genç sanatçı Şevval Konyalı, Eserlerimin, izleyiciye ulaştığı zaman gerçekleştiğine; seyirci tarafından dikkate alındığı zaman tamamlandığına ve değişim yarattığı zaman kalıcı niteliğine ulaştığına inanıyorum diyor. Hayat hızlı hızlı akarken birdenbire karşımıza çıkan sanat, dur işareti yerine geçiyor. Bir nefes alıyoruz, etrafımıza bakıyoruz... Taksim Metro İstasyonu'nun girişinde yer alan Taksim Sanat'ta Bir faraziymiş yaşantımız cümlesinin eksenine odaklanarak açılan Farazi sergisinin açılışında bunları düşünüyordum. Mekanın ortasında kırmızı bir sirk vagonunun içine gerilmiş ipin üzerindeki de neydi öyle? Evet, bir cambaz. Peki ya yerdeki cambazlara ne olmuştu? Sergiyi izlemeye gelenleri eserle etkileşime girmeye davet eden, cambazın ipini gerdirip ileri geri hareket etmesini sağlayan sanatçı, ne anlatıyordu? Sorularım bu kadar artınca hayat kadar hızlı bir tanışma da kaçınılmaz oldu... İşte karşınızda, İthaf Sanat'ın Genç Sanat sayfalarının konuğu Şevval Konyalı. Onu çağdaş sanata bağlayan ilk eser, Gülsün Karamustafa`nın Meydanın Belleği isimli video enstalasyonu olmuş. Bu eserden aldığı ilhamla hazırladığı ilk eseri ise otizmli çocuklarla ilgili. 2019'dan beri Koç Üniversitesi ve Koç Üniversitesi Hastanesi desteğiyle, otizmli çocukların takıntıları olan favori nesnelerinin sergilendiği Otizm Favori Nesne enstalasyonu üzerinde çalıştığını anlatıyor. Bu eser, her yıl Otizm Farkındalık Ayında yeni yüzüyle hayat buluyor. Favori nesnelerin alışılmadık objelerden oluşmasının eseri daha da dikkat çekici kıldığını belirten Konyalı, Kimi zaman bir silgi kimi zaman bir markanın maskotu ve kimi zaman kırmızı bir top... Önümüzdeki yıllarda eserin yalnızca İstanbul değil, başka şehirlerdeki otizmli çocuklara ulaşmasını hayal etmekteyim diyor. Onun, karşısındakini sarıp sarmalayan heyecanına imrenirken Sanat eğitimi gören gençlere neler söylemek istersin? diyorum. Aynı heyecanla Pandemi döneminde kariyeri ivme kazanmış genç bir sanatçı olarak ülkemizdeki ve uluslararası platformlardaki nitelikli sanat yarışmalarına katılmalarını öneririm. İlk yılında, açılış gününde ziyaret ettiğim BASE sergisinin 2020 edisyonuna eserlerimle seçilebilmek benzersiz bir motivasyon kaynağıydı diye cevap veriyor."} {"url": "https://www.ithafsanat.com/james-bondun-ataturkle-ne-ilgisi-olabilir/", "text": "Sinema tarihinin en özel ajanlarından biri olmayı başaran James Bond son filmi Ölmek İçin Zaman Yokta ölmüş olsa da 007'nin maceraları devam edecek. Geride kalan 60 yılda Bond, kendine özel bir efsane yaratmayı bildi. Dünyayı her daim kurtaracağına inandırdı bizi ve modern zamanlarda alıcısı olan bir erkek modeli sundu. Lakin ilham kaynağı hep tartışmalıydı. Bond'un Mustafa Kemal'i 1920'lerde takip eden İngiliz ajanlandan Wilfred 'Biffy' Dunderdale'dan esinlenerek yazıldığı yıllar sonra ortaya çıktı. Yıllarca ajanlık yapan Bond'un yazarı Ian Fleming'in Türkiye'ye olan özel ilgisinin çok da sevecen olmadığıyla ilgili iddialar ne yalanlandı ne de doğrulandı. Ve bu iddialar varlığını bugünlere kadar sürdürdü. Sinema tarihinin en ikonik ve karizmatik karakterlerinden biri James Bond... Bir efsane... Öldürme yetkisine sahip özel ajan olarak dünyanın kurtarıcısı... Lakin son filmi Ölmek İçin Zaman Yokta yüzüne karşı söylendiği gibi dünyayı daha iyi bir yer yapmak için insanları yok eden biri aynı zamanda. Onca kötü adam olarak çizilen karakterlerle ortak yanı da bu galiba. Bir farkla, onlar var olan düzeni değiştirmek için radikal eylem planlarıyla insanları öldürmek isterken James Bond da kötü adamların planlarını boşa çıkarmak için onları yok ediyor. Tuhaf bir illüzyonun içinden ona bakarken kötü adamları hırslı, bencil ve egosantrik görüp sevmiyor, ölmelerine üzülmüyoruz. Ama James Bond, var olan düzeni korumak için aynı eylemi yapınca yani onları öldürünce bizim için kurtarıcı bir kahraman haline geliyor. Bunun için onu çok sayıyor ve seviyoruz. Hikayenin gücü, sinemanın büyüsü denebilir bu duruma belki. Ölmek İçin Zaman Yok filminde bildiğimiz haliyle James Bond sinemaya veda ederken aslında edebiyat ama daha ziyade sinemada oluşturduğu kendi personasının da sorgulanmasına izin verdi. 60 yıldır maceradan maceraya koştuğu filmlerinde şiddet dolu bir geçmişi olduğu kabul edildi. İlk planda Soğuk Savaş'ın sinemadaki bir propaganda kahramanı olarak düşünülebilir. 2. Dünya Savaşı sonrasında karizması çizilen İngiliz istihbarat biriminin sahadaki üstünlüğünü rakiplerine kaptırmasının sonucu, önce edebiyat dünyasında sonra da sinemada yarattığı kurmaca bir kahraman. Üzerinde güneş batmayan imparatorluk olarak nam salan İngiltere'nin artık üzerinde güneş batan bir devlet haline geldiği zamanlarda ortaya çıkan bir kurmaca kahraman hem de... Ki bu yönüyle de hala başarılıdır. Neticede ABD dahil hiçbir ülke onun kadar ikonik bir özel ajan yaratamadı kurmaca dünyada. Fakat James Bond'un yazarı Ian Fleming'in geçmişi düşünüldüğünde biraz daha kapsamlı düşünmemiz ve bu özel kurtarıcı kahramana farklı bakmamız gerektiği de bir gerçek. Ian Fleming ile The Sunday Timesta birlikte çalışan Godfred Smith'in yazdığı bir makalede, yazarın, keskin bir zekaya sahip, mücadeleci ama aynı zamanda serinkanlı biri olduğunu biliyoruz. Tıpkı James Bond gibi bir zamanlar o da majestelerinin gizli servisinde çalışmış ve istihbaratçı olarak dünyanın her yerine mekik dokuyacak kadar hızlı bir hayat sürmüştü. 2. Dünya Savaşı sırasında Churchill ve Roosevelt arasındaki Washington'daki görüşmede bulunacak kadar üst düzey bir istihbarat kişisiydi. CIA'nın oluşumda kritik bir görev aldığını yine bu makaleden öğreniyoruz. Operasyonlar planlayan ve James Bond kitaplarındaki maceralardan farksız katakulliler çeviren bir ajan olduğunu öğrenmek de bu yüzden şaşırtıcı gelmiyor. Ta ki 2010'a kadar. 2010'da İrlandalı Prof. Keith Jeffrey MI6-The History of The Secret Intelligence Service: 1909-1949 (MI6-Gizli İstihbarat Servisi'nin Tarihi:1909-1949) adlı kitabında Bond'un ilham kaynağının İngiliz ajan Wilfred 'Biffy' Dunderdale olduğunu açıkladı. MI6 arşivlerine izinle giren tek araştırmacı olan Jeffrey, bir söyleşisinde Benim bu dediğimi ilk ağızdan Ian Fleming doğruladı. James Bond'u Mustafa Kemal'i 1920'li yıllarda izleyen Ajan Dunderdale'dan esinlenerek yarattığını kendisi de belirtti. Ajan Dunderdale, Fleming'in arkadaşıydı. Yıllar sonra o dönemdeki casusluk çalışmalarını Bond'un yaratıcısıyla paylaşıyor. Ve böylece Bond karakteri ortaya çıkıyor diyerek bu ilham meselesine noktayı koydu. Dolayısıyla James Bond'a ilham veren Wilfred 'Biffy' Dunderdale, MI6 için başarılı bir ajan olmuş olsa da bizim tarihimizden bakıldığı zaman çok da başarılı görünmüyor! Bu hikaye aslında yazar Ian Fleming'in Türkiye'ye olan özel ilgisini de anlamamızı sağlıyor. Bilenler bilir, Fleming Türkiye'ye karşı fazla ilgili bir yazardı. Bu ilginin bir başka yönü daha var. Dönemin önemli komutanlarından Sabri Yirmibeşoğlu'nun 6-7 Eylül de bir Özel Harp işidir ve muhteşem bir örgütlenmeydi. Amacına da ulaştı dediği o Türk tarihinin kara günlerinde yani 1955'te Ian Fleming, -ki henüz James Bond kitaplarını yazmamıştı- Türkiye'deydi. Yazar İstanbul'a Interpol toplantısına katılmak için geldiğini söyler daha sonraları. O günlerde Fleming'in çalıştığı The Sunday Timesta İstanbul'da büyük ayaklanma başlığıyla bir haber çıkar. Haber imzasızdır ama kanlı canlı bir anlatım vardır ve haber görgü tanıklığına dayanır. İddia şu ki bu haberi Fleming yazmıştır. Doğru olabilir mi? Olabilir, eee ne de olsa o bir MI6 ajanı. Ki James Bond, 60 yıllık tarihinde üç kere Türkiye'ye uğradı; ilki 1963 yapımı Rusya'dan Sevgilerle filmiyle, ikincisiyse 1999'daki Dünya Yetmezle. Bu macerasında Boğaz'da nükleer bir patlamanın gerçekleşmesini engelledi. 2012'de Skyfallda geldiğindeyse İstanbul-Adana-Fethiye hattında dolaştı. Ya Fleming? Onun da 1955'teki ziyareti dahil Türkiye'ye birçok kez geldiği biliniyor. James Bond'un 60. yıldönümünde tüm bunları anlatmamızın sebebi aslında Bond ve Ian Fleming ile ilişkimizin, sadece popüler kültür ikonu ile kurulacak bir ilişki olmaması... Bond'u sevsek bile bunları bilerek sevmek gerektiği inancı. Peki, biz dahil tüm dünya neden Bond'u bu kadar çok sevdi? Aslında Bond, bir yandan sinemada İngiliz istihbaratının sahada çizilen imajını düzeltirken bir yandan da dünyayı ancak bir İngiliz'in kurtaracağı fikrini işledi sinemada. Hollywood yıllarca Bond'un oluşturduğu bu imajı yıkmak için sayısız ajan çıkardı filmlerde karşımıza. Ama onun karizmasına erişecek bir ajan ortaya koyamadı. Bunda bir ajandan ziyade Bond'un modern dünyaya bir erkek profilini sunmasının etkisi de büyüktü. İyi giyimli, centilmen, salon erkeği olduğu kadar sahada her türlü tehlikeyi göze alabilen, daima güzel kadınlarla ilişki kuran, flörtöz bir erkek profiliydi bu. Ve alıcısı da çok oldu. İşin püf noktası biraz burada. Böylesi bir erkek modeline kimse kayıtsız kalamadı. Bir rol modeline dönüştü Bond. Biraz da bunun için James Bond'u oynayacak aktörler çok önemli oldu. Bu profili taşımaları hayati önem arz ediyordu. 27 filmlik James Bond macerasında Sean Connery ve Roger Moore yedişer defa, Daniel Craig beş defa, Pierce Brosnan dört kere, Timothy Dalton iki, George Lazenby ile David Niven birer defa James Bond'u canlandırdı. En kötü Bond, George Lazenby kabul edilir. James Bond deyince ilk olarak Sean Connery akla gelir. Lakin Roger Moore'un hayranları da az değildir. Daniel Craig ise son erkek James Bond olarak bu ikilinin arkasından hafızalardaki yerini aldı. Ancak bu durum Bond'un yarattığı efsaneye halel getirmiyor. Bugüne kadar 27 Bond filmi çekildi. 1967'deki Casino Royale ile 1983'teki Asla Asla Deme kimi telif açmazları nedeniyle farklı yapımcılar tarafından çekildiği için 25 resmi Bond filmi olduğu kabul ediliyor. Resmi, gayrıresmi Bond'un 27 macerasını dünyada bugüne kadar toplam 1,5 milyardan fazla insan izledi. Toplam yapım maliyeti 1,3 milyar dolar olan Bond külliyatı yapımcısına yaklaşık 6,5 milyar dolarlık bir gelir getirdi. En karlı film ise 1 milyon dolara çekilip 72,1 milyon dolarlık hasılat elde edilen 1962 yapımı Dr. No oldu. 1) Gizli servisin başkanı M, Bond'a tehlikeli ve gizli bir görev verir. 3) Bond oynar ve kötüye ilk darbeyi vurur. 5) Bond ile kadın arasında erotik ilişki ve yakınlık kurulur. 6) Kötü, Bond'u yakalar. 7) Kötü adam Bond'a işkence eder. 8) Bond, kötüye nihai darbeyi vurur. 9) Bond iyileşir, kadınla görüşür ama kadını kaybeder. Bir başka önemli ayrıntıya gelirsek. Bond'un imajı her ne kadar bekar ve çapkın erkek olarak çizilse de Kraliçenin Hizmetinde adlı 1969 yapımı filmde 007'nin evlendiğine şahit oluruz. Bir suç patronunun kızı Teresa di Vicenzo'yu intiharın eşiğinden kurtaran Bond, Di Vicenzo'nun kumar borçlarını da ödedikten sonra onunla evlenir. Fakat gelin, düğün günü öldürülür. Bond da sonraki hayatına dul bir erkek olarak devam eder. Son maceralarında Bond'un Madeleine Swann'a fena halde gönlünü kaptırdığını da söyleyelim. Öte yandan sinemada Bond kızı olmak da önemliydi. Sinemada 40'tan fazla kadın oyuncu Bond kızı unvanını aldı. Ursula Andress, Shirley Eaton, Famke Janssen, Jill St. John, Claudine Auger, Honor Blackman, Maud Adams, Lois Chiles, Diana Rigg, Halle Berry, Britt Ekland, Teri Hatcher, Barbara Bach, Eva Green, Daniela Bianchi, Sophie Marceau, Berenice Marlohe son olarak da Monica Bellucci ile Lea Seydoux Bond kızı olarak aklımıza kazınan isimler. Peki, kimler unutulmazdır derseniz, Ursula Andress'in Dr. Noda bikiniyle denizden çıkışı ve Shirley Eeton'ın Altın Gözdeki 'altın' halini kim unutabilir ki? Son bir not, Bond tüm filmlerinde 57 kadınla birlikte oldu. James Bond'un 60. yılında bir döküm yapınca böylesi sonuçlar ortaya çıkıyor işte. Bond'un tarihine tanıklık eden birkaç isimden biri fotoğrafçı Terry O'Neill oldu. O, 50 yıl boyunca James Bond filmlerinin setinde cirit attı. Objektifine pek çok an yansıdı. Bu kareler Caretta Yayıncılık'tan çıkan Bond Efsanesi kitabında yayımlandı. Bond efsanesiyle ilgili birçok ayrıntıya da bu kitaptan ulaştık."} {"url": "https://www.ithafsanat.com/juliopolisin-yuzleri-anadolu-medeniyetleri-muzesinde/", "text": "Koç Üniversitesi VEKAM'ın 2018 yılından bu yana desteklediği Juliopolis Projesi kapsamında hazırlanan Juliopolis'in Yüzleri sergisi, 8 25 Aralık tarihlerinde Anadolu Medeniyetleri Müzesi'nde ziyaretçileriyle buluşacak. Anadolu Medeniyetleri Müzesi'nin 100. yıldönümü etkinlikleri kapsamında düzenlenen serginin küratörlüğünü Hacettepe Üniversitesi öğretim üyelerinden Ali Metin Büyükkarakaya ve Evren Sertalp üstlendi. Sergi, Anadolu'nun arkeolojik araştırmalar yapılan en büyük nekropollerinden biri olan Juliopolis Antik Kentine dair bilgileri dijital arkeoloji, antropoloji yöntemleri ve dijital bir altyapı ile paylaşacak. Sergi; holografik gösterimler, üç boyutlu modellemeler, animasyonlarla, yaklaşık 2000 yıl önce Roma döneminde yaşamış Juliopolislilerin yüzlerini, kullandıkları kişisel eşyaları, inanışları ve sosyal yaşamlarıyla ilgili buluntuları izleyicilerle buluşturmayı planlanıyor. Koç Üniversitesi VEKAM'ın 2018 yılından bu yana desteklediği Juliopolis Projesi kapsamında hazırlanan Juliopolis'in Yüzleri sergisi, 8 25 Aralık tarihlerinde Anadolu Medeniyetleri Müzesi'nde sanatseverlerle buluşacak. Küratörlüğünü Hacettepe Üniversitesi öğretim üyelerinden Ali Metin Büyükkarakaya ve Evren Sertalp'in üstlendiği Juliopolis'in Yüzleri sergisi, T. C. Kültür ve Turizm Bakanlığı, ABD Büyükelçiliği, Ankara Büyükşehir Belediyesi, Anadolu Medeniyetleri Müzesi, Koç Üniversitesi VEKAM, Hacettepe Üniversitesi, Nallıhan Belediyesi, Akdeniz Kültürel Miras Araştırmaları Derneği ve Accademia Jaufre Rudel di studi medievali desteğiyle kapılarını açıyor. Anadolu Medeniyetleri Müzesi'nin 100. yılı etkinlikleri kapsamında ve Juliopolis Projesi iş birliğiyle hazırlanan sergide, Anadolu Medeniyetleri Müzesi'nin yürüttüğü kurtarma kazıları sayesinde ortaya çıkarılmış Juliopolis Antik Kenti'ne dair bilgiler dijital arkeoloji ve antropoloji temeline dayanan çağdaş yöntemlerle ziyaretçilerle buluşacak. Ankara'nın yaklaşık 122 km kuzeybatısında olan Juliopolis Antik Kenti, Tarihi İpek Yolu üzerinde yer alan Çayırhan'da olup, Sarıyar Barajı'nın inşası sırasında 1956 yılında sular altında kalan Çayırhan, Sarılar ve Yardibi köylerinin yakınında konumlanıyor. Antik kentin su üzerinde kalan kısmı çoğunlukla mezarlık alanlarını oluşturuyor. Anadolu Medeniyetleri Müzesi'nin 2009'dan beri sürdürdüğü kurtarma kazılarından elde edilen bulgular ve yapılan araştırmalar kentin kuruluşunun Helenistik döneme uzandığını, Roma döneminde en görkemli zamanlarını yaşadığını ve özellikle Bizans döneminde de önemini yitirmeden gelişimine devam ettiğini gösteriyor. Antik kent, Hac ve askeri seferler için kullanılan, Konstantinopolis'ten Ancyra'ya ve hatta Levant'a kadar giden ve Hacı Yolu olarak bilinen rota boyunca Skopas Nehri üzerinde yer alıyor. Juliopolis'in Yüzleri Sergisi, Juliopolis Projesi tarafından üretilmiş bilgilere dayalı bir kamusal arkeoloji etkinliği olarak kültürel mirasa dönük farkındalığın artırılmasını hedefleyen ve dijital öğeleri ön planda tutan bir sergi olarak ön plana çıkıyor. Juliopolis Antik Kenti ile ilgili tanıtıcı bilgilerin zengin görseller eşliğinde sunulacağı sergide, Juliopolis Antik Kenti'nde eskiden yaşamış insanların antropolojik tekniklerle oluşturulan yüzleri hologramlar aracılığıyla ziyaretçilerle buluşturulurken, üç boyutlu modeller ve animasyonlar, Juliopolislilerin inanışları, ölüm uygulamaları ve sosyal yaşamlarıyla ilgili ulaşılan bilgiler ziyaretçilerle paylaşılıyor. Anadolu Medeniyetleri Müzesi Juliopolis kazı envanteri uluslararası standartlara uygun olarak VEKAM arşiv koleksiyonlarına aktarılıyor. Dijitalleştirme süreçleri devam eden koleksiyon VEKAM arşivi üzerinden araştırmacılar için zengin bir kaynak olarak hizmete girmeye hazırlanıyor. Arşiv çalışmaları kapsamında insan iskeleti üzerindeki biyoarkeolojik kalıntılara odaklanan ayrı bir koleksiyonun da yine VEKAM arşivi üzerinden açılması hedefleniyor. VEKAM desteğiyle, Accademia Jaufre Rudel di Studi Medievali'den Prof. Dr. Fabio Cavalli'nin katılımıyla 2018 ve 2019 yıllarında düzenlenen ve ileri teknolojileri kullanarak çalışmalar yürüten genç araştırmacılara katkıda bulunmayı hedefleyen 3D yüz modelleme atölyelerinin ürünleri de açılacak sergide izleyicileri ile karşılaşmayı bekliyor. 2022 yılında da VEKAM tarafından desteklenmeye devam edecek proje kapsamında, Juliopolis Antik Kenti kitap serisinin VEKAM yayınlarından basılması, Çayırhan Beldesinde yaşayan insanlar, kamu kuruluşları ve özel kuruluşlar ile görüşmeler yapılarak oluşturulan saha araştırması raporunun paylaşılması ve proje web sitesinin oluşturulması hedefleniyor."} {"url": "https://www.ithafsanat.com/kadikoy-belediyesi-cocuk-tiyatro-festivali-basladi/", "text": "Kadıköy Belediyesi'nin her yıl okulların yaz tatiline girmesiyle birlikte düzenlediği Çocuk Tiyatro Festivali 1 Temmuz Perşembe günü Selamiçeşme Özgürlük Parkı'nda başladı. Bu yıl 19.'su düzenlenen festival 15 gün sürecek. Çocukları tiyatro ile tanıştırıp, onlara açık havada oyun seyretme keyfini yaşatacak olan festivalde, 15 gün boyunca her akşam farklı bir çocuk oyunu ücretsiz izlenebilecek. Kadıköy Belediyesi Selamiçeşme Özgürlük Parkı Tepe Sahne'de sergilenecek oyunlar her akşam saat 21.00'de başlayacak. Genco Erkal'ın usta şair Ahmed Arif'in ölümünün 30. yıl dönümü nedeniyle hazırlayıp, yönettiği ve oynadığı Şahdamarım adlı müzikli gösteride usta şairin şiirlerinden bestelenen şarkılar Ercan ve Gökhan Çağıran kardeşler yorumladı. Tiyatro oyunu biletleri, etkinlikte yer alan tiyatro grupları tarafından online bilet satış mağazalarında satışa açıldı. Kadıköy Belediyesi'nin web sayfasında ve sosyal medya hesaplarında yer alan Çocuk Festivali oyunları ise kontenjanla sınırlı ve oyunların ücretsiz davetiyeleri Caddebostan Kültür Merkezi, Halis Kurtça Çocuk Kültür Merkezi, Kozyatağı Kültür Merkezi ve Süreyya Operası gişelerinden 14.30 18.30 saatleri arasında temin edilebilir."} {"url": "https://www.ithafsanat.com/kadikoy-cizgi-festivali-basliyor/", "text": "Kadıköy Yoğurtçu Parkı'nda 24 Eylül'de Kadıköy Çizgi Festivali başlıyor. Festival, çizer söyleşilerinden canlı çizimlere, sergilerden mezatlara kadar birbirinden renkli etkinliklerle 26 Eylül'e kadar devam edecek. Kadıköy Belediyesi'nin ilkini 2019'da KADFEST Uluslararası Çizgi ve Sahaf Günleri kapsamında gerçekleştirdiği festivale, pandemi nedeniyle geçtiğimiz yıl ara verildi. Yeni normale uygun olarak, festivalin çizgi etabı bu yıl 24 Eylül'de Yoğurtçu Parkı'nda başlıyor. Kadıköy Çizgi Festivali adıyla 3 gün sürecek festivalde çizerlerin yer alacağı söyleşiler, canlı çizimler, imza günleri, film gösterimleri gibi renkli etkinlikler yer alacak. Festival alanında kurulan stantlarda çizgi roman, karikatür dergileri ve ürünleri de meraklısı ile buluşacak. Programın mezat bölümünde ise nadir bulunan, çizgi ve karikatür dünyasının dergi ve çizimleri meraklılarına açık artırma yoluyla sunulacak. Festivalde çocuklar da unutulmadı. Çocuk yayınevi stantları ile birlikte çocuklar için atölye çalışmaları da yer alacak. Festival'de Haziran ayında yitirdiğimiz çizer Kaan Ertem'in anısına, çizerin kendi eserlerinin yer aldığı bir de sergi olacak. Kadıköy Belediyesi Kültür ve Sosyal İşler Müdürlüğü'nün hazırladığı festivaldeki etkinlikler çizgi romancı, karikatürist, illüstratör, eski yeni kuşak bağımsız çizerlerin, çizgi dünyasından çeşitli platformların ve Karikatür Evi eğitmenlerinin katılımıyla Yoğurtçu Parkı'nda 24 26 Eylül tarihleri arasında gerçekleşecek."} {"url": "https://www.ithafsanat.com/kadikoy-plak-gunleri-basliyor/", "text": "Kadıköy Plak Günleri, 2 Ekim Cumartesi Kadıköy Belediyesi bahçesinde başlıyor. Bu yıl plaklar halk ozanı, usta Neşet Ertaş anısına dönecek. Kadıköy Belediyesi'nin bu yıl 5'incisini düzenlediği Kadıköy Plak Günleri 2 3 Ekim tarihlerinde Kadıköy Belediyesi'nin Hasanpaşa'da bulunan merkez binası bahçesinde başlıyor. Etkinlik, 25 Eylül 2012 yılında aramızdan ayrılan halk ozanı Neşet Ertaş'ın anısına düzenleniyor. Program kapsamında, Bozlak geleneğinin yeni temsicilerinden biri olan müzisyen İsmail Altunsaray, Neşet Ertaş Anısına bir konser verecek ve konserinde usta sanatçının eserlerini seslendirecek. İki gün boyunca sürecek programda bu yıl da plakçılar stantlarını açacak ve plak koleksiyoncularına ve müdavimlerine keyifli bir buluşma yaşatacak. Programda ayrıca söyleşiler, imza günleri ve dj performansları da yer alıyor. Programın ilk günü saat 12.00'de analog müzik şöleniyle başlayacak. İlk gün programında Türk popunun ilk kadın seslerinden Ayferi ile Çal Çingene Çal başlıklı söyleşi ve imza günü gerçekleşecek. Program, müzik yazarı Murat Beşer'in Plak Kültürü ve Koleksiyonerlik söyleşisi ile devam edecek. Beşer'in konukları koleksiyoner Ercan İmre ve pek çok müzik türüne ait yeni, nadir ve ikinci el plakların bulunabileceği Rainbow45 Records mağazasından Salih Karagöz olacak. Birinci günün son söyleşisi müzik yazarı Artemis Günebakanlı'nın Yeni Oyuncular: Değişen Müzik Sektöründe Kuralları Kendin Yazmak söyleşisi olacak. Günebakanlı'nın konukları müzisyen Nilipek ve Nova Norda olacak. Halk müziğinin duayen sanatçısı Ümit Tokcan ise yeniden basılan Hekimoğlu plaklarını sevenleri için imzalayacak. Birinci gün programı, müzik grubu Lalalar'ın konseri ile kapanışını yapacak. Kadıköy Plak Günleri ikinci gününde de açılışını analog müzik şöleniyle yapacak. Gün boyu, plak koleksiyoneri Volkan Judocu; radyocu, müzik eleştirmeni, koleksiyoner Mete Avunduk ve koleksiyoner Abanoz'un dj performansıyla plaklardan müzik sesleri yükselecek. Programın ikinci gün söyleşisinin konuğu Hakan Tamar ve Özgür Can Öney olacak. Radyo Eksen Yayın Yönetmeni Gülşah Güray'ın moderatörlüğünü yapacağı söyleşi 18.00'de başlayacak. Kadıköy Plak Günleri saat 21.00'de gerçekleşecek konserle kapanışını yapacak. Konser, 2012 yılında aramızdan ayrılan Türk Halk Müziği'nin değerli ismi Neşet Ertaş anısına yapılacak. Bozkırın Tezenesi adına yapılan konserde, Türk Halk Müziği sanatçısı İsmail Altunsaray, usta sanatçı Neşet Ertaş'ın türkülerinden oluşan birbirinden değerleri eserleri seslendirecek."} {"url": "https://www.ithafsanat.com/kadim-anadolu-zanaatlarindan-guncel-tasarimlara/", "text": "Türkiye Tasarım Vakfı'nın Ortak Kültür Mirası: Türkiye ve AB Arasında Koruma ve Diyalog-II Hibe Programı kapsamında finanse ettiği Kadim Anadolu Zanaatlarından Güncel Tasarımlara isimli Avrupa Birliği Projesi'nin lansmanı ve proje kapsamında çekilen belgesellerin gösterimi gerçekleşti. 5 Kasım Cuma günü Atlas Sineması'nda gerçekleşen lansmana T. C Kültür ve Turizm Bakan Yardımcısı Ahmet Misbah Demircan katıldı. Türkiye Tasarım Vakfı'nın Brumen Foundation ve Geleneksel Sanatlar Derneği ortaklığı ile yürüttüğü ve kültürlerarası iş birliği çerçevesinde, kaybolma riski altındaki Anadolu zanaatlarını geleceğe taşımak için başlatılan proje kapsamında Anadolu topraklarının kültürel mirası olan geleneksel çinicilik, kakmacılık, keçecilik, taş işlemeciliği ve yorgancılık zanaatları Avrupa da tanıtılacak. Bu projeyle, kadim değerlerin güncel tasarımlarla birleştiği örneklerin Türkiye ve Avrupa da yaygınlaştırması hedefleniyor. Bu hedef doğrultusunda Avrupa'dan birçok tasarım kuruluşu ile irtibata geçilerek destek alınan Kadim Anadolu Zanaatlarından Güncel Tasarımlara projesi için Brumen Foundation, Design and Crafts Council Ireland, Design Denmark, Designaustria, Dutch Design Foundation, Latvian Design Centre kurumlarının temsilcilerinın yer aldığı Avrupa'dan Tasarım Kurumları ile İşbirliği ve İletişim Stratejisi Toplantısı ile daha fazla Avrupa'lı tasarımcıya ulaşabilme stratejileri belirlendi. - Keçecilik UNESCO Somut Olmayan Kültürel Miras Yaşayan İnsan Hazinesi listesinde yer alan keçe ustası Mehmet Girgiç'in Konya'da bulunan atölyesinde - Sedef Kakmacılık Hüsamettin Yivlik'in İstanbul'da bulunan atölyesinde - Çinicilik Alper-Erdem Ergüler kardeşlerin Kütahya'da bulunan atölyesinde - Taş İşlemeciliği Halil Evcan ile ders verdiği Fatih Sultan Mehmet Vakıf Üniversitesi bünyesindeki Vakıf Kültür Varlıklarını Koruma Uygulama ve Araştırma Merkezi 'da - Yorgancılık Hikmet Çavuş ve Şadan Deniz'in İstanbul'da bulunan atölyesinde Kadim Anadolu Zanaatlarından Güncel Tasarımlara projesinin basın toplantısında konuşma yapan Ahmet Misbah Demircan, Eğer Türkiye markalaşacaksa her üreticinin bir tasarımcısı olması lazım. Tasarımda adımızdan söz etmeden üretimde ön plana çıkamayız. İnsanın teknolojik gelişmelerden sonra yapacağı en önemli şey tasarlamak. Kadim Anadolu zannatlarının devam ettirmek çok önemli. Bunları yaşatmamız gerekiyor. Bunu tasarımla birleştirip tüm dünyaya tanıtmak çok değerli. Bu kıymetli projede emeği geçen herkesi yürekten kutluyorum dedi. TTV Yönetim Kurulu Üyesi Gülname Turan: Anadolu zanaatlerinin değerini bilmek yetmiyor, bu zanaatleri güncel yaşamla birleştirmemiz, tasarım bakış açısıyla yeniden ele almamız bu kadim bilginin yaşatılmasında önemli rol oynuyor. dedi. Kadim Anadolu Zanaatlarından Güncel Tasarımlara projesi, T. C. Kültür ve Turizm Bakanlığı tarafından Avrupa Birliği'nin mali desteğiyle hayata geçirilen Ortak Kültür Mirası: Türkiye ve AB Arasında Koruma ve Diyalog-II Hibe Programı kapsamında hibe desteği almıştır. Programın Sözleşme Makamı, Merkezi Finans ve İhale Birimidir. Ortak Kültür Mirası: Türkiye ve AB Arasında Koruma ve Diyalog-II Hibe Programı, Türk ve AB kuruluşları arasında ortaklaşa uygulanan ortak kültürel miras faaliyetlerinin teşvik edilmesini ve geliştirilmesini amaçlamaktadır. Bu hibe programının genel hedefi, kültür, sanat ve kültürel miras yoluyla sivil toplum diyaloğunun, kültürel miras konusunda uluslararası iş birliğinin geliştirilmesi ve Türkiye'de kültürel değerlerin teşvik edilmesidir."} {"url": "https://www.ithafsanat.com/kadinin-var-olus-sorunlarina-dair-bir-sergi-yoni-reflections/", "text": "Yazlık bölgeler, tatilcilerin olduğu kadar sanat tutkunlarının da gözdesi uzunca bir süredir. Muğla'nın Fethiye ilçesinde de sanata ve bilime gönül verenlerin buluştuğu özel bir adres var: Şifa Sanat&Bilim. İbrahim Kuşçu'nun sahibi olduğu Şifa Sanat&Bilim, çatısı altında yogadan meditasyona, farklı alanlarda sohbetlerden müzik dinletilerine ve sergilere kadar birçok etkinliğe imza atıyor. Son olarak da geçtiğimiz günlerde açılan karma bir serginin ev sahipliğini üstlendi. Mina Kocailik, Kibele Ötük ve Brittany Lamers'in resim, Sinan Kemal'in ise fotoğraflarının yer aldığı Yoni Reflections adlı sergi, kadının var oluş sorunlarıyla birlikte kendini var edebilme gücüne dikkat çekiyor. Resimlerde kadının toplumdaki yeri, cinsel kimliği, ruhsal karmaşaları gibi konulara değinilirken; fotoğraflarda ise büyük zorluklar yaşayan kadınların anlık gibi görünen, derin ve etkileyici hislerine seyirci olunuyor. Harika bir manzara eşliğinde sanatla ve bilimle iç içe olmak isteyenleri bekleyen Şifa Sanat&Bilim'in ev sahipliğindeki sergi, 28 Ağustos'a kadar görülebilir."} {"url": "https://www.ithafsanat.com/kalamis-yaz-festivali-basladi/", "text": "Kadıköy Belediyesi'nin düzenlediği Kalamış Yaz Festivali, Kalamış Atatürk parkında başladı. 33 konser, 17 film ve spor etkinliklerinin yer aldığı festival 30 Ağustos'a kadar devam edecek. Festival 3 Temmuz'da canlı orkestra müziği eşliğinde Charlie Chaplin'in Şehir Işıkları filmiyle açılışını yaptı. Hepimize bir moral olsun, insanı insan eden değerlerimiz yaşasın, birbirimize eski heyecanlarımızla sarılalım diye başladığımız Kalamış Yaz Festivali iki ay sürecek ve iki ay süresince 50 etkinlik ve spor aktivitesiyle karşınızda olacağız. Kent içi hareketliliğin ve kültür sanat buluşmalarının odak noktası olan Kadıköy'de, pandemi nedeniyle ara verilen açık hava buluşmaları, Kadıköy'ün farklı noktalarında başlayan etkinliklerle yeni normale uygun olarak kaldığı yerden devam ediyor. Etkinlikler pandemi sürecinde zor zamanlar geçiren sanatçılara destek olmak ve bu süreci evlerinde geçirmek zorunda kalan herkese moral olmak için Kadıköy Belediyesi tarafından hazırlandı. Kalamış Atatürk Parkı'nda 30 Ağustos'a kadar sürecek festivalde 33 konser, 17 film gösterimi ve spor etkinliklerinden oluşan zengin bir içerik yer alıyor. Festivalin açılışı canlı orkestra eşliğinde Charlie Chaplin'in 1931 yapımı Şehir Işıkları filmiyle başladı. Chaplin'e ait film müziğini Kerem Esemen şefliğinde İstanbul Film Müzikleri Orkestrası yorumladı. Kadıköy Belediye Başkanı Şerdil Dara Odabaşı'nın ev sahipliğinde yapılan festival açılış programına Sarıyer Belediye Başkanı Şükrü Genç, oyuncu Metin Akpınar, farklı alanlardan pek çok sanatçı ve sanatseverler katıldı. Festivalin açılış konuşmasını yapan Kadıköy Belediye Başkanı Şerdil Dara Odabaşı: Hepimize bir moral olsun, insanı insan eden değerlerimiz yaşasın, birbirimize eski heyecanlarımızla sarılalım diye başladığımız Kalamış Yaz Festivali iki ay sürecek ve iki ay süresince 50 etkinlik ve spor aktivitesiyle karşınızda olacağız. Kalamış'la eş zamanlı olarak, Selamiçeşme Özgürlük Parkı'nda da kültür sanat etkinliklerimiz sürüyor. Birbirinden kıymetli sanatçılarımız alkışa, bizler sanata, eğlenceye doyacağız. Biliyoruz, iyi olacağız. dedi. Festivalin müzik etabının açılışı Piyanist Gülsin Onay'ın 6 Temmuz Salı, saat 21.00'de vereceği konserle gerçekleşecek. Spor etabında ise hafta içi her gün saat 09.00 10.00 saatlerinde sabah sporları ve her Pazartesi saat 17.00 20.00 arasında zumba, fitness, spinning programları yer alıyor. Kadıköy Belediyesi web sayfasından ve sosyal medya hesaplarından duyurulan etkinliklerin biletlerine, sosyal mesafe düzenini sağlamak için sembolik olarak belirlenen 1 TL üzerinden Mobilet'ten satışa sunulan biletlerle katılım sağlamak mümkün. Ayrıca Kadıköy Destek Kampanyası kapsamında, dayanışmanın bir parçası olmak isteyenler yardım paketi veya sokak hayvanlarına mama paketi satın alarak da festivale katılım sağlayabilir."} {"url": "https://www.ithafsanat.com/kalemin-ucunda-sanat-sergisi-metropol-istanbulda/", "text": "Dünyanın en ünlü balon müzesi Animal Balloon World, Recycling Art ve şeker hamuruyla hazırlanmış ve her biri yenilebilir eserlerden oluşan heykel sergileriyle yoğun ilgi gören sanat etkinliklerine ev sahipliği yapan Metropol İstanbul bu kez sanatseverlerin heyecanla beklediği Kalemin Ucunda Sanat Sergisi'ne kapılarını açıyor. Heykeltıraş sanatçısı Nihat Özcan'ın kurşun kalemlerin grafiti olan kömürüne hiçbir görüntüleme cihazı, makine kullanmadan kesici aletler yardımı ile ışık altında ve çıplak gözle milimetrik ölçülerde işlediği figürlerin sergileneceği sanat etkinliğinde farklı bir deneyim sanatseverlerle buluşacak. Aralarında Eyfel Kulesi ve Anıtkabir gibi önemli yapıların da yer aldığı seçkide minimalist yaklaşımla hazırlanan heyecan verici otuz eşsiz çalışma yer alacak. Dünya çapında az sayıda sanatçının hayata geçirdiği bu özel sanatı ülkemizde başarıyla icra eden Nihat Özcan, büyük bir özveri ve sabırla hayat verdiği özgün eserleriyle Metropol İstanbul çatısı altında sanatseverlerle buluşacak. Açılışı 4 Temmuz'da gerçekleşecek sergi 3 Eylül'e kadar Metropol İstanbul'da ücretsiz olarak ziyaret edilebilecek. Lisans eğitimini İşletme Bölümü'nde tamamladıktan sonra uzun yıllar özel sektörde kariyerine devam eden genç sanatçı, kendi ifadesiyle tamamen şans eseri tanıştığı sanatla içindeki potansiyeli keşfetme fırsatı buldu. Sanatla ilgili akademik bir eğitim almamasına rağmen dünyada yepyeni bir akım olarak ortaya çıkan kurşun kalem uçlarına yontulmuş minyatür heykel çalışmalarına büyük bir hayranlıkla ilgi duymaya başladı. Bu yeni akım üzerine uzun bir dönem dünya çapında araştırmalar yapan Nihat Özcan, kendi başına yaptığı deneme yanılma çalışmalarla ve çok kısıtlı koşullarda el becerisini geliştirdi. Özcan kısa sürede bu özel sanat akımını tanıtmaya, geliştirmeye çalışan ve dünya çapında çok az sayıdaki sanatçı arasında yer almayı başardı. Vakit buldukça atölyesinde çalışmalarına devam eden genç sanatçı çok sayıda kişisel ve karma sergisiyle eserlerini dünya çapında sanatseverler ile buluşturmaya devam ediyor."} {"url": "https://www.ithafsanat.com/kamil-erdem-yazinin-egemen-ideolojilere-degil-issiza-tasraliya-edilgine-donuk-olmasi-gerektigine-inaniyorum/", "text": "Üç öykü kitabı var. Yayımlanma sırasıyla; Şu Yağmur Bir Yağsa, Bir Kırık Segah ve Yok Yolcu. Üçü de ödüllü. Son kitabıyla edebiyatımızın en prestijli ödüllerinden 68. Sait Faik Hikaye Armağanı'nı aldı. Demini almış, damıtılmış, katmanlı, şiirli öyküleriyle Kamil Erdem, hikayeciliğimizin beklenen derinliğiydi. İlk kitabını 71 yaşında yayımlamıştı ya beklediğimize değdi. İlk kitabını sadece altı yıl önce, 71 yaşındayken yayımlayan Erdem'in sırrı, ülkenin en çalkantılı zamanlarından geçerken biriktirdiği, demlediği öykülerini okura sunmak için hiç acele etmeyişinde belki de. Edebiyatın gereksindiği ayrıntı zenginliğine sahip olmasında. Üç kitabının da ödüllere layık görülmesi sanki Daha önceleri neredeydiniz? dedirtiyor okura. Uzun uzun derinlere dalmasıyla, diplerden bir hayat çıkarmasıyla, nice gamın kederin arasından muzip ironisiyle Bu da geçer ya hu! dedirtmesiyle yani hikayeciliğimizin geleneğindeki zenginliği taşımasıyla belki, hep beklenen hikayeciydi. Bir öykü zamanı içinde karakteri üç boyutlu hale getirip aramızda dolaştıran, yarattığı capcanlı atmosferi günlük yaşamımıza ulayan, insanın lineer değil, iç içe geçmiş zamanlarda yaşadığını gösteren hikayelerin yazarı Erdem. Örneğin, bir ailenin cemaziyülevvelini bilmemiz için onları akşam yemeğinde masanın çevresine toplaması yetiyor. Bir aydının tecridini, patates pişirme süresi içinde duyumsatıyor. Karakterler ve hikayeler bilinç akışıyla derinleştikçe derinleşiyor. Hikayeler de lineer zamanda ilerlemiyor. Dili ayrı bir zenginlik. Şairler uğruyor öykülerine. Öykünün detaycılığıyla şiirin militanlığını buluşturuyor. Şairler için Susmalarından korkuyorum diyor. Doğan Hızlan başkanlığında, Hilmi Yavuz, Nursel Duruel, Prof. Dr. Jale Parla, Murat Gülsoy, Metin Celal ve Darüşşafaka Cemiyeti Temsilcisi Beşir Özmen'den oluşan Seçici Kurul, ödülü Erdem'e oybirliğiyle verme gerekçesini; Hayatı, toplumu, bireyler arası ilişkileri incelikli gözlemleriyle; dile hakim, şiirsel ve özenli bir anlatımla, ustaca yansıtması diye açıklamıştı. Yok Yolcu'nun yazarı ise tüm kalıplara karşı. Dil, 'edebi' olmaktan kurtulsun, bizi ehlileştirmeye, dar kafeslere tıkmaya çalışan gündelik dilden farklı, muzip, canlı, yadırgatıcı bir dil olsun istedim diyor. Kamil Erdem ile öykücülüğünü konuştuk. Amerikan filmlerinde vardır ya, Aman yarabbi! derler. Yok, öyle olmadı ama sevindim tabii. Bu ödül, öykücülüğümüzün en köklü, saygın ödüllerinden biri. Ortaokullu yıllarda ilk okuduğum öykücülerdendir. Sonra da zaman zaman Sait Faik'e geri dönmüşlüğüm oldu. Cebine giren, bir var bir yok kahramanları, o kahramanların verimli mavi bir meyhaneden taşıdıkları havai hüzün... Her okuduğumda farklı şeyler duyumsatıyor. Yok. Uzun süre yazmadım. 2015'te yeniden yazmaya başladım. Eşe dosta, arkadaşlara sordum, ve Şu Yağmur Bir Yağsa bu öykülerden oluştu. Sanırım bir birikim olmuş. Nasıl demlendiği konusunda benim de bir fikrim olduğunu sanmıyorum. Belki yazarken sözcüklerle, onların gizil, engelleyici ve öteleyici anlamlarını da düşünüp ciddi bir pazarlığa girişmişimdir. Okuru sıkıntıya sokmayı göze alarak benim kimi yazarları okurken yaptığım gibi okurun okuduğunu bir arka plan, alt metin kaygısı ile okumasını istemiş olmak da masum bir demlenme nedeni olabilir. Nedeni olabilir ama... Nasılını bilmiyorum doğrusu. '60'lı, '70'li yıllarda Ankara'da okuyorsanız ve o devrimci gençliğin uzağında iseniz, hayatiyetin de uzağındasınızdır. İnancın, kuşkunun, aşkın, ışığın, ateşin uzağındasınızdır. Onlar gençliğin dünyasını ve bütün dünyayı karartmak isteyen her türlü otoriteye başkaldırıyorlardı. Edebiyatımız nedense bu ayağa kalkma ve ileri atılma hallerinden çok, tökezleme ve düşme anlarına fener tutar. Ben birkaç öyküde ucundan, kıyısından değindim. Öykülere, şiirlere daha çok uğramalıdır onlar. Haklarıdır. Biraz dikkatle baktığınız zaman insanın aslında derinlikli bir yaratık olduğunu kavrıyorsunuz. Bu yüzden insanla başlayınca dediğiniz gibi bir süre sonra o insan durduğu yerde durmuyor, duruma müdahale ediyor. En azından anımsatmalarda bulunuyor. Örneğin babasının, hadi oğlum, bu gün gidelim sana şapka alalım, dediği yağmurlu günü anımsadığını söylüyor, masanın üstüne koyduğu derisi pörsümüş ellerini seyrederken. Böyle örüyorlar kendilerini. Az önce de dediğim gibi... Daha açarsak, elbette çağımızın sorunsalı patates kızartmak değildir. Vebalı muamelesi yapılan bir aydının savaşımını anlatırken onu ete kemiğe büründürmektir patates kızartması ve öteki ayrıntılar. Hikaye anlatmak, zaten ayrıntı anlatmak değil midir? Sait Faik, birini bıçaklayan adamın sadece kaşına dikkat etmişti. Hemen her şey. Çünkü artık kafanızın arkasında bir yerlerde sürekli Şu da, şu da... diyen ayartıcı ve ajite edici, aykırı bir melek konuşlanmıştır. Hayatın akışı da böyledir sanırım, sıçramalı, inişli yokuşludur. Nevski Bulvarı gibi dümdüz değildir. Çatalı bıçağı yemek masasına yerleştirirken ansızın, geçen yıllara dair bir terk ediliş düşer aklınıza. Bıçağın ağzının dışa dönük olmasına aldırmazsınız. Teknik sözcüğünden sızan taşsı, kuralsal katılıktan uzak durmaya gayret ediyorum. Yine de dediğiniz yöntemi, eğer bir yöntemse ya da teknikse bu, seviyorum. Şairler de öykü anlatırlar bazen. Edip Cansever, Nazım Hikmet ve diğerleri epeyce yapmıştır bunu. Ben cesaretimi toplayıp kimi yerlerde öykünün şiirle buluşacağı sokaklar icat ediyorum. Daha önceki söyleşilerde de söylemiştim; şiir militandır, doğruca okuyanın yüreğine beynine yürür. Öykü ise daha detaycıdır, bir ağaç gölgesi, bir tente altı bulup dinlenmek ister, molalar verir, ayak sürür. Bu öyküde de şiire yaklaşabilmişsem, ne mutlu bana. Öykü-şiir kardeşliği gereği arada eğilip bakıyorlar ne yazdığıma. Bazen çıkmaz sokağa girdiğimi görüp kaşlarını çatıyorlar, bazen bir yol ağzında durup bekliyorlar, orada bulunması gereken sözcük o sözcük mü? Kaş göz ediyorlar düzelteyim diye. Susmalarından korkuyorum. Çalışarak. Bir de yazının egemen ideolojilere değil de ıssıza, taşralıya, ter dökene, edilgine dönük olması gerektiğine inandığım için ona uygun biçim ve biçem bulmaya gayret edince böyle oluyor. Dil, edebi olmaktan kurtulsun, bizi ehlileştirmeye, dar kafeslere tıkmaya çalışan gündelik dilden farklı, muzip, canlı, yadırgatıcı bir dil olsun istedim. Zıtların birliği. Öyle, el ele tutuşmuştur umarım."} {"url": "https://www.ithafsanat.com/kenan-yavuz-etnografya-muzesine-avrupadan-turizm-tasarim-buyuk-odulu/", "text": "Kenan Yavuz Etnografya Müzesi, Avrupa'nın en prestijli ödüllerinden birinin daha sahibi oldu. Slovenya'da düzenlenen Tasarım Zirvesinde, Big See Turizm Tasarım Büyük Ödülü Kenan YavuzEtnografya müzesine verildi. Slovenya Kültür Bakanlığı ve UNESCO işbirliğinde, 22 Avrupa ülkesinin oluşturduğu BİG SEEPlatformu'nun özgün tasarımları ve kimlik deneyimini hayata geçiren projelere verdiği ödülün 2023yılındaki sahibi Kenan Yavuz Etnografya Müzesi oldu. Ödül töreni Slovenya'nın Başkenti Ljubljana'daMüzik Akademisinde gerçekleşti. Aralarında tasarım dünyasından Paul Robbercht, Kentaro Takeguchi, Prof. Ron Nabarro, Jose Martinezgibi önemli isimlerin olduğu jüri, Kenan Yavuz Etnografya Müzesi'ni, kültürel kimlik alanındaki başarılıçalışmaları, geçmişi yaratıcı projeler ile geleceğe taşıması, yöresel geleneği global Dünya ile buluşturmasıgibi gerekçelerle ödüle layık görüldüğünü duyurdu. 'Köklere Dönüş', 'Bize Gelen Bizi Yaşar' mottolarını kullanan müzemizin, 2021 yılında Avrupa MüzeForumu Silletto Büyük Ödülü ile yılın müzesi ödülünü kazanması, ardından 2022 Avrupa Birliği KültürMirası Europa Nostra ödülünü ve Kültür ve Turizm Bakanlığımızın Özel Ödülünü SayınCumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan'nın elinden alması ile yaşadığımız en anlamlıgurur, sorumluluklarımızı artırdı ve heyecanımızı pekiştirdi.12 yıl önce amatörce başladığımız ailemizinhikayesi, Anadolunun ruhu ile buluştu, giderek büyüdü ve bugün uluslararası alanda ülkemizi temsil eden, kadim kültürümüzü bayraklaştıran bir mekana dönüştü. Bugün ise, Slovenya'da tasarım ve mimarlık dünyasının çok önemli isimlerinden oluşan jüri tarafındanBİG SEE Tourism Design Week 2023 zirvesinde Grand Prix Turizm Dizayn Büyük Ödülüne layıkgörüldü. Toprağımızın ruhunu yansıtan hikayemiz, Dünya'nın kültür başkenti olan Anadolu'nun kadim mirasınıbugünden geleceğe taşıyarak, Dünya'nın en önemli kültürel tasarım ödüllerinden birini kazandı. Ailemiz, dostlarımız ve ülkemiz adına bizim için büyük bir gurur kaynağı oldu. Biz; bir ayağımızı köyümüzüntoprağına sabitledik ve diğer ayağımız ile tüm Dünya'yı dolaşıyoruz. Kültür mirası alanında bu kadarönemli ödüller ile buluşmayı başaran ülkemizin ilk müzesi olmak, kültür elçilerimizin tanımlaması ile çokbüyük bir başarı hikayesi oldu. Biz Dünya müzecilik anlayışına yepyeni bir bakış acısı getirdik. Törende konuşan Türkiye Cumhuriyeti Slovenya Büyükelçisi Aylin Taşhan Türkiye Büyükelçisi olarak2023 Big See Dizayn Konferasına katılmaktan çok mutlu oldum. Bu muhteşem organizasyon için Big SeePlatformunu tebrik ediyorum. Türkiye gerek mimari, gerek tasarım ve gerekse kültürel zenginliği ile doğuile batının, kuzey ile güneyin derin kültür mirasının kesişme noktasıdır. Bugün burada Turizm TasarımBüyük Ödülünü alan Kenan Yavuz Etnografya Müzemizi tebrik ediyor, bu ödülün; ülkelerimiz arasındakiisbirliğinin artmasına ve karşılıklı olarak kültürlerimizin daha iyi tanınmasına olanak sağlayacağınainanıyorumdedi. Özgün hikayesi ve mimarisi ile Doğu Karadeniz ve Doğu Anadolu'nun kültürel ve coğrafi buluşmanoktası olan Demirözü İlçesi/Beşpınar Köyünde İş İnsanı Kenan Yavuz tarafından kurulanmüze, kurucusunun geçmişten aldığı ilhamı, kültürel kodları ile görünür kılarak günümüze taşıyor. Müzeköylerde tahrip olan evlerden toplanan taşlar ve ahşaplar ile 26 farklı mekandan oluşuyor ve 24 binmetrekare alana yayılıyor. 2023 yılı yaz döneminde 40 bin ziyaretçi ağırlayan müze, ziyaretçilerine kültürderinliğini ve zenginliği olgusal olarak keşfetmelerine olanak sağlıyor."} {"url": "https://www.ithafsanat.com/kendi-cizgisini-surekli-sinayan-bir-ressam/", "text": "Kendine has tarzı ve sanatsal bir objeye dönüştürdüğü halat resimleriyle yaşamın her rengini tuvale yansıtan dünyaca ünlü ressamımız Ahmet Yeşil ile buluştuk İthaf Sanat yaz sayısı için... Arnica Art Land Sanat Çalıştayı sergisi için Mersin'e gidince değerli sanatçımızı atölyesinde ziyaret etmeden dönmek olmazdı. Mersin'in adını sanat dünyasında bilinir hale getiren, eserleri dünyaca ünlü çok sayıda müze koleksiyonunda ve özel koleksiyonlarda bulunan, sayısız sergiyle sanatseverlere ulaşan Ahmet Yeşil, Sanatçılık sadece malzemeyi alıp resim yapmak, eser üretmek değil. Sanatçı, kendini geliştirecek, araştıracak, soracak, soruşturacak, bozacak, dökecek, yıkacak ve yeniden inşa edecek. Bunu yapmazsanız zaten kendinize ait bir yeniliği, farklılığı ortaya koyamazsanız. Ben ilham diye bir şey olduğuna inanmıyorum. Çünkü ilhamın kendisi, düşünme yoğunluğunuzdur diyor. Aslında benim futbol geçmişim var. Hastalandığım yıl, beni önemli futbol takımları istemişti İstanbul'dan. Beyoğlu Spor vardı, 1. Lig'de oynayan beni transfer etmek istemişlerdi. Ama annem izin vermiyordu top oynamama. Benim dayım 18 yaşındayken spor yaparken ölünce annem de korkusundan benim futbol oynamama izin vermedi. Ben de 17 yaşındaydım o zaman. O izin vermese bile gizli gizli oynardım yine de. Annem ilkokul mezunu ama terzilik eğitimi almıştı. Çok üstün bir yetenekti annem. Gördüğü modeli ezberden çıkarırdı. Çok öğrenci yetiştirdi. Bizim de tanrıçamız gibiydi. Altı kardeşiz biz. Bizim okumamızı isterdi, gözünün önünden de ayırmazdı. Ama nafile! Ben arka pencereden ip sarkıtır kaçardım. Biz Mersin'in merkezinde, çok tarihi, yüksek tavanlı bir evde otururduk. Düşünün, beş kuşak o evde yaşamış. Evimiz kentin en eski eviydi diyebilirim. Benim de kaçtığım kat, şimdinin binalarının dördüncü katına eş değer yükseklikteydi. Evet, annemden kaynaklanır. Gördüğü bir şeyi çizerken hiç şaşırmazdı, yaratıcı yönü de çok fazlaydı. Babam da çok zeki adamdı. Ama babam sanatla değil, ticaretle uğraşmamı isterdi. Benim çocukluğum problemliydi. İlkokulda her hafta sonu disiplin cezam vardı. Dördüncü sınıfta öğretmen, Bununla uğraşamam dedi, sınıfta bıraktı beni. Yeni hoca da çok sertti. Kendi kendime Ben bununla da okuyamam. Bu da bırakırsa hiç olmazsa bir kadın öğretmene düşerim, yumuşak huylu olur dedim çocuk kafasıyla. Bir de üstüne üstlük o sene yaptığım bir resimden dolayı öğretmenimdem çok fena dayak yedim. Nü bir resimdi... Tabii, bir hikayesi var bu resmin de. Mersin'de, Bizanslardan kalan bir hamam vardı. Bize de çok yakındı, annem bizi de götürürdü. En son gittiğimizde beni, biraz da boy attığımdan hamama almadılar. Beni neden almadıklarını da anlamadığım için eve gidince Herhalde kovuldum ben deyip üzüldüm. Bu durum çok zoruma gittiği için hamamda gördüğüm kadınları, çocukları çizdim aslında. Evet ve o zamanlar sınıfta kalma olduğu için ben, 11 yaşında olsam da aynı sınıfta okuduğumuz 15-16 yaşında çocuklar vardı. Eline geçince onların tepkisi farklı oldu. Öğretmen yakaladı resmi, Kim yaptı bu terbiyesiz resmi? dedi. Ahmet Yeşil dedi çocuklar hemen. Zaten disiplin cezam vardı. O resim nedeniyle bana attığı tokatlardan yüzüm kıpkırmızı oldu. Kulağımdan tuttuğu gibi Bu sefer dedi seni okuldan uzaklaştıracağım. Müdürün odasına gittik tabii, içeride birileri var diye kapıda bekliyorduk. O sırada bir kadın geldi, Hocam, bu çocuğa ne oldu? Hasta mı? diye sordu. Yüzüm kızarmış ya ateşim var zannetti. Hoca da elinde resim Ya hocam, bıktım bu çocuktan. Ele avuca sığmıyor, kurallara uymuyor. Bir de terbiyesiz, ahlaksız resimler yapıyor diye anlattı. Kadın resmi merak etti ama benim öğretmenim göstermek istemedi. Ama kadın Uzaktan bakabilir miyim? dedi. Öylesine, kerhen gösterdi resmi hoca. Sonra o kadın, hocayı biraz kenara çekip bir şeyler söyledi. Hocam, yine kulağımdan tuttu; Gir sınıfa dedi Bundan sonra adam gibi resimler yap. Ve ben, o kadın kim bilmiyorum ama benim hayatımı kurtardı diye bakıyorum. Okuldan atılmak umrumda değil ama anneme nasıl hesap vereceğim? Bütün derdim o. O sınıfa girdim. Öğretmen o hafta, Hayat Bilgisi dersi için bir köy çeşmesi resmi istedi. Ben de yaylada gördüğüm köy çeşmesini yaptım; testiyle gelen köylü kadınlar, çeşmenin taşlarının dokusu filan... Bak böyle resimler yap, ahlaksız resimler yapma dedi öğretmen, aldı o resmi panoya astı. Ben ondan sonra hiçbir disiplin cezası almadan ilkokulu birincilikle bitirdim. Bütün meselem aslında anlaşılmaktı. Üst katımızda İstanbul'dan gelen bir kadın otururdu, Ressam teyze derdik ona. Galeriye giderdi. Beni de götürürdü. İlkokul üçüncü sınıftaydım. Onu izlerdim çalışırken. Eve gelirdik. Balkonda resim yapmasına bakardım. Bankalar o zaman küçük el kadar ajandalar verirdi. Onları biriktirirdim, içlerine resim yapardım. Karikatürler çizmeye başladım. Hürriyet'in bir yarışması vardı. Bir masal vermişler, onu en iyi resimleyen 50 kişiye de yağlıboya takımı hediye edecekler. Ben masalı resimledim ama iki ayrı resim yaptım. İki takım boya almak için. İki resmim de ödül aldı. Bekliyorum ödül gelsin diye. Gelmiyor, gelmiyor. O zaman Hürriyet'te Yıldırım Servis vardı. Şikayetlerinizi bildirirsiniz, onlar da bulur, sonuçlandırırdı. Ben de oraya mektup yazdım. Sözünüzde durmuyorsunuz, ödüllerimi alamıyorum diye. İki cümlelik cevap geldi. Evlat, bundan sonra düzgün resim yap. İkisini de sen yaptığın için, dürüst olmadığın için sana ödül yollamıyoruz diye. İlk dürüstlük dersimi oradan aldım. Dördüncü sınıftaydım yine. Annem çocukken değil de profesyonel olarak resim yapmaya başladığım zaman çok destekledi. Ama babam Bu resimlerle aç kalacaksın derdi. O tüccar olduğu için bu açıdan bakardı. Evin bitişiğinde Tevfik Sırrı Gür Lisesi vardı. Nizami ölçülerde futbol sahası vardı. Türkiye'nin en önemli atletleri oradan yetişirdi. Oradan mezun olunca, üniversitede çok iyi bir yere girerdiniz. Kayıt için gittik, annem kıvranıyor. Kırılma anı oldu benim için. Bir de ortaokula başladığımda resim hocamız okul müdürümüzdü. İlk akademik resim derslerimizi o verdi. İlk derste çizgilerimi gördü. Ders aldın mı sen? diye sordu. Yok hocam dedim. Ben tıp fakültesine gitmek istiyordum. Onun için de fen lisesine gitmek lazımdı. Ortaokuldan sonra fen lisesi için kayıt formu almaya gidince müdür bana Güzel sanatlar okuyacaksın dedi. Ben de Hocam zaten evdekiler top oynamama kızıyorlar. Bir de güzel sanatlara gideceğim desem kıyamet kopar dedim. Aldı formu attı. Git sen ortaokulu bitir önce dedi. Hocanın dediği oldu sonuçta! Halatları, ipleri çizmeden önce farklı çalışmalarım vardı. Bu geçiş birdenbire olmadı. Halatın neyi temsil ettiğine gelince... Halatın statik ritmiyle yaşamın dinamik ritmi arasında kurduğum diyalektik ilişki sonucu ortaya çıkan bir kozmos var resimlerimde. Plastik anlatım dilini yakaladığım ip, halat, nesnel tanımından sıyrılarak kendi sözünü kurmaya başladı. Halat, benim sanatımda öznel bir güç kazanıyor ve heyecanlar, coşkular, sosyal, ekonomik her şeyle beraber yaşamın bir yansıması haline geliyor. Kısaca yaşamın kendisi oluyor halatlar. Sürekli okuyan, düşünen bir insanım. Sanatçı, sadece malzemeyi alıp resim yapmak, eser üretmek değil. Sanatçı, kendini geliştirecek, araştıracak, soracak, soruşturacak, bozacak, dökecek, yıkacak ve yeniden inşa edecek. Bunu yapmazsanız zaten kendinize ait bir yeniliği, farklılığı ortaya koyamazsanız. Yaratıcılığınız olmazsa zaten yapamazsınız. Ben ilham diye bir şey olduğuna inanmıyorum. Çünkü ilhamın kendisi, düşünme yoğunluğunuzdur. Düşünerek, araştırarak, inceleyerek o ipucunu yakalıyorsunuz. Yoğunlaştığınız zaman sanat tarihi bilginiz de güçlüyse yakaladığınız malzeme neyse onun üzerinden kendinize ait bir atmosfer kurgulayabiliyorsunuz. Halat, önce detay olarak giriyordu figüratif dönemdeki çalışmalarıma. O detaylara yoğunlaşınca o yoğunluğun içinde düşünmeye başladım. Burada bir farklılık var, nasıl bir yol haritası çıkarabilirim diye. Üzerine ekleye ekleye bir baktım, karşıma çok farklı bir şey çıkıyor. Heyecanlandım tabii. Teknik araştırmalara başladım. Halatlar, kendi içinde dokuz dönem esasında. Işık ve gölgeler, görsel dokunuşlar, tarihsiz günlükler, sesler ve gizler, en son da art-ık zamanlar var. Bir de gönderilmemiş mektuplar var. Benim rahatsızlandığım iki yılda kendime yazdığım mektuplar vardı. Mahallede Ahmet olarak bilinirdim, okulda da Yeşil. 1974 1976 yıları arasında Ahmet Yeşil bir mektup yazardı, postaya verirdim. O mektup gelird, i bu kez Yeşil olarak ona cevap yazardım. İlham kaynağı, insanın, bir dile sahip olan sanatçının yaşadığı reel dünya ile kendi kurduğu dünyanın sınırlarının perdesini kaldırma kudreti olarak açıklanabilir. Bu çok da mistik bir durum değildir. Yoğunlaşma ve derinleşme sorunu olarak açıklanabilir. Sanatçının bilgi ve teknik birikimi, dünya görüşü, yaşam felsefesi, sezgileri yeteneği ve en önemlisi de yaratıcılığıdır. Öyle zorlama ile olmaz. Çalışmaya başladığınızda aklınızdaki soruları resme dönüştürme coşkusu, heyecanı bitene kadar çalışırsınız, sonrasında yeniden bir hazırlık başlar. Bu benim için bir yaşam biçimi; yeni değerlendirmeler, yeni araştırmalar, eskiz, desen çalışmaları, kitap okumaları, güncel yaşamı takip etme. Hayatın her alanında, dünyada ülkemizde olup bitenleri takip etmek. Bu benim için malzeme toplama anlamına geliyor. Gençlerin yeteneklerini, yaratıcılıklarını gördüğümde benden destek de istiyorlarsa elimden geldiğince yardımcı olmaya çalışıyorum. Ancak disiplinli çalışmalarını, ilkeli duruşlarını, kendilerini geliştirmek için duydukları heyecanı, çabalarını görünce gelişme süreçlerinde destek veririm. Usta çırak ilişkisi gibi değil de bilgi birikimi ve deneyim paylaşımı açısından yaklaşıyorum. Yurt içi ve yurt dışı sanat mekanlarını tanımalarını sağlamaya ve tüm etkinliklerime götürmeye çalışırım. Bu, onların sanatlarına dünya görüşlerine sanatsal gelişmelerine katkı sağlar. Bundan yararlanan da sanat yaşamında yoluna, üreterek devam eder. Aldıklarının üzerine kendilerini katamayanlar da iyi ressam olurlar ama sanatçı olmaları zor. Gösterilmek isteneni değil, görmek istediklerinizle yaşamı sorarak, sorgulayarak, iradenizi boşluklarda egemen kılarak, anlamlı özgür ve özgün yaratabilirsiniz. Frida Kahlo ile ilk tanışmam Cumhuriyet gazetesindeki bir yazı ile oldu. Frida Kahlo'nun hayatını anlatan bir yazıydı. O da tıp fakültesinde okumak istemiş, 17 yaşında kaza geçirmiş. Omurilik rahatsızlığı. Ben de tıp fakültesi okumak istiyordum ve 17 yaşında benim başıma gelen o oldu. Sonra onun yaşamı ile ilgili çok kitap okudum. Benim en yakın arkadaşlarından Buket Şahin, onun hayatını yazdı. Kitabını okuduğumda Frida Kahlo hakkında hiçbir şey bilmediğimi fark ettim. Çok müthiş bir kitaptı. New York ve Barselona'yı seviyorum en çok. Barselona'da yaşam çok kolay. Bir ucundan bir ucuna taksi kullanmadan dolaştık. Bizim Mersin'e benziyor. İkincisi kozmopolit bir kent. Bizim Mersin de öyle. Mersin Mezarlığı'nda ayrı gayrı yoktur. Tüm dinlerden herkes koyun koyuna yatıyor orada. Öyle bir ortamda büyüdük biz. New York da zaten dünyada sanat deyince akla ilk gelen kentlerden. Çok etkileyici bir kent. Evet, hedefimiz müze açmak. Siz Mersin'in kent müzesi ihtiyacını sıklıkla dile getiriyorsunuz. Mersin'e bir müze şart. Sizin de Mersin Çağdaş Sanat Müzesi açmanız şahane olur. Mersin, kültür-sanat potansiyeli, insan potansiyeli çok yüksek bir kent. Levanten kültürü, Türkmen kültürü, Yörük kültürü, Arap kültürü harmanlanmış çağdaş bir kent. Mersin'e gelen dönüşür, buraya benzemeye başlar. Bu dönemde ötelenen sergilerim oldu. Ancak bu yılın aralık ayında İstanbul'da bir sergim olacak. Ayrıca 15 Eylül 15 Ekim 2023 tarihleri arasında yine İstanbul'da Atatürk Kültür Merkezi'nde 45. sanat yılım dolayısıyla iki galeride eş zamanlı eserlerim sergilenecek. ABD'nin Miami ve New York kentlerindeki sergiler için de hazırlıklarımız var."} {"url": "https://www.ithafsanat.com/kendini-kesfetme-yolculugu/", "text": "Deste Vakfı'nın The Slaughterhouse'da düzenlediği ve sanatçının tüm alanı Apollon için bir tapınağa dönüştürdüğü Jeff Koons: Apollo sergisi, izleyiciyi çağdaş ve antik arasındaki metafizik bir diyaloğa sokmayı amaçlıyor. Eserler, sanatçının uzun zamandır arkadaşı ve dünyanın önde gelen sanat koleksiyoncularından biri ve Atina merkezli Deste Vakfı'nın yaratıcısı Dakis Joannou'ya 80. doğum günü hediyesi aslında. Covid nedeniyle proje iki yıl ertelenmiş ve Koons'un ne yapmayı planladığını kimse bilmiyormuş. Jeff'in bana verebileceği en büyük hediye, ilk deneyimin hediyesiydi diyor Joannou ve Koons'un ne hazırladığını ilk gördüğünde aklının başından tamamen gittiğini söylüyor. Bu serginin kişinin kendini nasıl tanımladığı, Koons'un kendini nasıl tanımladığı, asıl önemli olanın ve aynı zamanda Hydra Adası'nın kendisiyle ilgili olduğunu vurguluyor. Hydra kültürünün temelleri özgürlük arayışına dayanıyor diye ekliyor. Apollon öncelikle güneş ve ışık tanrısı olarak bilinmesine rağmen aynı zamanda müzik ve şiir, şifa ve salgın hastalıklar, kehanet ve bilgi, düzen ve güzellik, okçuluk ve tarım tanrısı. Başında bir defne tacı ve elinde ya bir yay ve ok ya da bir lir ve mızrap ile tasvir edilir. Bu nedenle, antik Yunan tanrısına saygı duruşunda bulunan bu sergi beş duyunun tümünün bir kutlaması gibi. Sergi, müzik, adaçayı yakma ve eski zamanları anımsatan pişmiş sunularla duyuları harekete geçiriyor. Çağdaş şarkılarla birlikte çalınan antik kitara ile iki müzik formatı kah birbirinden kopuyor kah birbirine karışıp şaşırtıcı bir uyum yakalıyor. Eskiden mezbaha olan proje alanına giden yokuştan çıkarken sizi önce The Slaughterhouse'un üzerine yerleştirilmiş, mezbahayı adeta bir tapınağa dönüştüren, ışınları rüzgarda bir fırıldak gibi dönen bronz ve bakır alaşımı devasa altın güneş karşılıyor. Apollon'un iki taraftan da görülebilen yüzüne sahip eserin adı Apollo Wind Spinner. Binaya doğru ilerlerken Marcel Duchamp'ın ünlü hazır ürünü Fountain'a (1917) göndermede bulunan seramik pisuar ve tekerlek, taze ekmek tepsisi, kol saatleri gibi çeşitli nesnelerin mütevazı bir ahşap masanın üzerine yerleştirilmiş olduğu görülüyor. Giriş kapısının üzerinde, Delphi'deki Apollon tapınağının cephesine saygı duruşunda bulunan ünlü Kendini bil aforizması yazılı. Koons'un mozaik zeminden süslü duvar resimlerine ve gerçek altın varaklı masmavi tavana kadar, proje uğruna tamamen yeniden şekillendirdiği küçücük mekanın girişinde sizi geleneksel antik Yunan tuniği giymiş bir genç kız veya bir genç erkek karşılıyor. İçerisi ise antik Yunan güneş tanrısının merkezde, çok gerçekçi hareket eden albino bir yılanla birlikte poz verdiği bir Apollo tapınağına dönüştürülmüş. Altın varaktan yapılmış bir taç ile süslenmiş çok renkli animatronik Apollo Kithara (2019-2022) heykeli günümüz gitarının kökeni olarak kabul edilen bir kitara çalıyor ve fonda Lady Gaga ve diğer pop sanatçılarının eski melodilere karışan şarkılarını duyuluyor. Etrafa yerleştirilen mumların yumuşak ışığı da bu mistik atmosfere katkıda bulunuyor. Mezbaha içindeki eski taş zemin yeni mozaiklerle kaplanmış, duvarlar ise Pompeii yakınlarındaki Boscoreale'den eski freskler esas alınarak dönüştürülmüş. Antik çağda Boscoreale'de, çok sayıda aristokrat kır villasına bulunuyordu. Buradaki gibi lüks villalar, genellikle Roma aristokrasisinin Helenistik sanat ve kültürü tüketimini göze çarpıcı şekilde sergileme ortamlarıydı. Bir senatör kamusal hayatta, her ne kadar geleneksel Roma değerlerini -yalın, kullanışlı, muhafazakar- esas alan ciddi bir görüntü ile boy gösterse de ev hali ve villaları, rafine yaşamın abartılı gösterilerinin -inşa etme, dekorasyon, yemek ve felsefe yapma- yerleriydi. Bunun için ilham, fikir repertuvarı ve sanatçılar, dekoratörler ve entelektüeller de dahil olmak üzere doğudaki Yunanlılardan geldi. Roma villa mimarisi, bir Roma evinin özünü, Yunan spor salonlarından, saraylardan ve kutsal alanlardan esinlenilen sütunlu avlular ve bahçelerle birleştirdi. Roma aristokrasisi, Atina akademilerinin kültürünü, Helenistik pastorallerin büyülü dünyasını ve İskenderiye saraylarının ihtişamını hatırlatmayı amaçlıyordu. Yunan filozoflarının ve yazarlarının portreleri öğrenmeyi temsil ediyor; satir ve peri heykelleri Dionisosvari pastoral manzarayı yeniden yaratıyor; Yunan efsanesi ve hanedan portreleri açısından zengin duvar resimleri de görkemli iç mekanlar oluşturuyordu. Sergide bir çift bronz Nike spor ayakkabı da var. Koons, bu eseri için Dışarıda 'Kendini Bil' yazıyor ve bu ayakkabılar da kendini tanımanın, kendi ayakkabılarını giyerek yürümenin felsefesini gösteriyor diyor. Binanın balkonunda ise aynı anda hem kendi yansımanızı hem denizi hem gökyüzünü hem de tapınağa çevrilmiş binayı Gazing Ball Tripod (2020-2022) adlı esere bakarak görebiliyorsunuz. Bu topların bir zamanlar nazardan koruyup şans getirdiklerine inanıldığını düşünürsek o an hem sizin hem de etrafın koruma altında olduğunu bilmek güzel tabii. Sanatçı bir nişe yerleştirdiği Plato's Solid Forms Wind Spinners (2020-2022) adlı eserinin hem antik hem de modern dünyanın bir yönünü kapsadığını belirtiyor. Nasıl derseniz şöyle açıklayabiliriz; bir Platonik katı, her yüzün aynı sayıda kenara sahip düzenli bir çokgen olduğu ve aynı sayıda yüzün her tepe noktasında buluştuğu bir çok yüzlülüktür. Sadece beş farklı Platonik katı vardır. Bunlar tetrahedron, küp, oktahedron, dodecahedron ve icosahedron olarak adlandırılır. Platon, bu cisimlerin doğayı anlattığını düşünüyordu. Ona göre; her yüzü bir eşkenar üçgen olan dört yüzlü ateşi, sekiz yüzlü havayı, yirmi yüzlü suyu, yüzleri kareler olan küp dünyayı ve yüzleri düzgün beşgenlerden oluşan on iki yüzlü ise evreni simgeliyordu. Güneş batmak üzere, sergi alanından limana doğru yürürken yıllardır ressamlar, müzisyenler, yazarlar, bohem şairler ve sanatçılar için bir sığınak ve ilham kaynağı olan Hydra'da zaman yavaşlıyor hatta bazen duruyor gibi. Buranın büyüsüne kapılmamak imkansız hele de güneş tanrısı bizi aydınlatmaya devam ettiği sürece."} {"url": "https://www.ithafsanat.com/kirac-bir-tepeden-tarihi-bir-tersaneye/", "text": "Baksı Müzesi'nin bulunduğu tepede kısa bir süre önce ziyarete açılan Kıraçta Heykel sergisi, Contemporary İstanbul kapsamında Tersane İstanbul'a geliyor. Farklı kuşaklardan dokuz sanatçının Baksı Tepesi'nden Çoruh'u seyre dalan heykelleri, manzaranın içinde, manzaraya karşı kıraçın hafızasını dinliyor. Yapıtlar kıraçtan tersaneye bir video aracılığıyla yol alıyor. Çağdaş müzeciliği yepyeni bir anlayışla Anadolu'nun kültür varlıkları haritasına katan Baksı, 20. yıl kutlamaları kapsamında hayata geçirdiği Kıraçta Heykel sergisini özel bir video çalışması ile Contemporary İstanbul ziyaretçilerine sunmaya hazırlanıyor. 7-10 Ekim tarihleri arasında Tersane İstanbul'da gerçekleşecek sanat fuarında Baksı Müzesi, sanatseverleri heykellerin rehberlik ettiği bu şiirsel yolculuğa ortak olmaya davet ediyor. Sergide, Erdal Duman, Günnur Özsoy, Hüsamettin Koçan, İbrahim Koç, Kemal Tufan, Mike Berg, Nermin Er, Osman Dinç ve Yunus Tonkuş'un yapıtları yer alıyor. Heykellerin bu sessiz çağrısını Contemporary İstanbul'da geniş bir ziyaretçi topluluğuna ve uluslararası sanat çevrelerine ulaştırmaktan mutluluk duyduklarını dile getiren Koçan, Anadolu'dan ilham alan ve ona yeni değerler katan sanatçıların yapıtlarını yerinde görmek isteyenleri Baksı Müzesi'ne davet etti. Kıraçta Heykel sergisinden görüntülerle hazırlanan video çalışması, Contemporary İstanbul kapsamında 7-10 Ekim tarihleri arasında Tersane İstanbul'da, T6 Salonu B1-211 numaralı Baksı Müzesi standında izlenebilir."} {"url": "https://www.ithafsanat.com/kirilma-noktasi-hikayenin-sonunu-sen-yaz/", "text": "QNB Finansbank ve Artkolik Sanat Platformu iş birliğinde hayata geçen Kırılma Noktası: Hikayenin Sonunu Sen Yaz sergisi 4 Mayıs'ta QNB Finansbank Kristal Kule'de gerçekleşen açılış sonrası sanatseverlerle buluştu. Çalışmalarının merkezine iklim krizi ve çevre sorunlarını alan sanatçıların atık malzemelerle ürettiği eserlerden oluşan kapsamlı serginin küratörlüğünü Denizhan Özer üstleniyor. Sergide Bubi, Bedri Baykam, Mehmet Özenbaş gibi Türkiye çağdaş sanatının önemli temsilcilerinin eserleri yer alıyor. QNB Finansbank, Artkolik Sanat Platformu ortaklığında yaratılan Kırılma Noktası: Hikayenin Sonunu Sen Yaz sergisiyle iklim krizi ve çevre sorunları hakkında farkındalık yaratmayı amaçlıyor. QNB Finansbank'ın genel müdürlük binası Kristal Kule'de açılan sergi, 5 Mayıs 18 Haziran tarihleri arasında her Cumartesi ücretsiz olarak ziyaret edilebilecek. Bubi, Bedri Baykam, Mehmet Özenbaş da dahil Türkiye çağdaş sanatının önemli temsilcilerinin atık malzemelerden ürettiği 60 eseri barındıran serginin küratörlüğünü ise Denizhan Özer üstleniyor. Üretimlerinin temeline çevre sorunlarını yerleştirmiş 30 sanatçının çalışmalarını içeren Kırılma Noktası: Hikayenin Sonunu Sen Yaz sergisi kapsamında Özge Günaydın'ın geri dönüştürülmüş kompozit malzemeyle ürettiği gerçek boyutlu bir gergedan olan Rhinovella, Mehmet Özenbaş'ın Kuzey ormanlarının kesilen ağaçlarına dikkat çekmek amacıyla ürettiği No 7, Deniz Çobankent'in inşaat atıkları ile ürettiği heykellerin yanı sıra Türk çağdaş sanatının önemli temsilcilerinin atık malzemelerden ürettiği eserler QNB Finansbank Kristal Kule'de sergilenecek. Sergiyle paralel olarak ayrıca iklim krizi ve her geçen gün artan çevre sorunlarına dikkat çeken çocuk sanat atölyeleri de gerçekleştirilecek. Artkolik iş birliği ile hayata geçirilecek olan bu atölyelerde çocuklar küratör Denizhan Özer yönlendirmesiyle atık malzemelerden çalışmalar üretecekler."} {"url": "https://www.ithafsanat.com/kirmizi-arabayi-yazdi-yonetti-ve-oynadi-2/", "text": "Çocukların sanatsal üretim gerçekleştirmeleri, sinema kültürü edinmeleri ve yedinci sanat dalına ilgilerinin artması amacıyla bu yıl 17. defa gerçekleştirilen Çocuk Filmleri Festivali'nin Filmimin Hikayesi Yarışması ile bir öğrenci daha hayallerini gerçeğe dönüştürdü. Yarışmada, Kırmızı Araba hikayesiyle birincilik ödülünü kazanan Asya Şahin, senarist ve yönetmen Ali Tanrıverdi ile birlikte filmini çekti. TÜRSAK Vakfının desteği ile ilk yönetmenlik ve başrol oyunculuğu deneyimini yaşayan Şahin, unutamayacağı bir çekim günü yaşadı. Karikatürist ve Animasyon Yapımcısı Varol Yaşaroğlu başkanlığında, Senarist ve Yönetmen Ali Tanrıverdi, Yazar ve Psikiyatrist Cem Mumcu, Oyuncu Ceren Benderlioğlu, CGV Mars Cinema Group COO'su Nurdan Ulu Horozoğlu'ndan oluşan jüri tarafından birinciliğe layık görülen Asya Şahin, ödül töreninde en mutlu ve heyecanlı günlerinden birini yaşadığını söyledi. Asya Şahin, Çakallarla Dans film serisinin senaryo yazarlığını Murat Şeker ile birlikte üstlenen, 2019 yılında Amacı Olmayan Grup filmi ile ilk kez yönetmenlik koltuğuna oturan Ali Tanrıverdi'nin yardımıyla filmini çekti. Oyuncu Beste Bereket ile de başrolde oynayan Asya Şahin, keyifli bir set deneyimi yaşadı. Kırmızı Araba filminin başrolünde yer alan bir diğer isim ise TÜRSAK Vakfı Yönetim Kurulu Başkan Yardımcısı, Yapımcı ve Avukat Burhan Gün oldu. Çocuk Filmleri Festivali ile ilgili ayrıntılı bilgiler ve güncel duyurular yarışmanın web sitesinden ve TÜRSAK Vakfının sosyal medya hesaplarından takip edilebilir."} {"url": "https://www.ithafsanat.com/kirmizi-arabayi-yazdi-yonetti-ve-oynadi/", "text": "Çocukların sanatsal üretim gerçekleştirmelerine, sinema kültürü edinmeleri ve yedinci sanat dalına ilgilerinin artması amacıyla bu yıl 17. defa gerçekleştirilen Çocuk Filmleri Festivali'nin Filmimin Hikayesi Yarışması ile bir öğrenci daha hayallerini gerçeğe dönüştürdü. Kırmızı Araba hikayesiyle birincilik ödülünü kazanan Asya Şahin, senarist ve yönetmen Ali Tanrıverdi ile birlikte filmini çekti. TÜRSAK Vakfının desteği ile ilk yönetmenlik ve başrol oyunculuğu deneyimini yaşayan Şahin, unutamayacağı bir çekim günü yaşadı. Karikatürist ve Animasyon Yapımcısı Varol Yaşaroğlu başkanlığında, Senarist ve Yönetmen Ali Tanrıverdi, Yazar ve Psikiyatrist Cem Mumcu, Oyuncu Ceren Benderlioğlu, CGV Mars Cinema Group COO'su Nurdan Ulu Horozoğlu'ndan oluşan jüri tarafından birinciliğe layık görülen Asya Şahin, ödül töreninde en mutlu ve heyecanlı günlerinden birini yaşadığını söyledi. Asya Şahin, Çakallarla Dans film serisinin senaryo yazarlığını Murat Şeker ile birlikte üstlenen, 2019 yılında Amacı Olmayan Grup filmi ile ilk kez yönetmenlik koltuğuna oturan Ali Tanrıverdi'nin yardımıyla filmini çekti. Oyuncu Beste Bereket ile de başrolde oynayan Asya Şahin, keyifli bir set deneyimi yaşadı. Kırmızı Araba filminin başrolünde yer alan bir diğer isim ise TÜRSAK Vakfı Yönetim Kurulu Başkan Yardımcısı, Yapımcı ve Avukat Burhan Gün oldu. Çocuk Filmleri Festivali ile ilgili ayrıntılı bilgiler ve güncel duyurular yarışmanın web sitesinden ve TÜRSAK Vakfının sosyal medya hesaplarından takip edilebilir."} {"url": "https://www.ithafsanat.com/kisa-metraj-kulvarinda-bir-inceleme-belgesel-film-yonetmenlerine-bes-soru-bes-cevap/", "text": "Son yıllarda ülkemizde -özellikle kısa metraj odaklı- film festivallerinin çok hızla çeşitlendiğini söylemek yanlış olmayacaktır. Her ne kadar pandemi süreci, film festivallerini etkilemiş olsa da bu durum, yükselen grafiği bozamadığı gibi dijital kalıplarla biçimlenen bazı festivallerin hayata geçmesini de kolaylaştırmıştır. Araştırmacı Hayri Çölaşan'ın kameraarkasi. org adlı web sitesinde yıllık olarak yayınladığı Film Festivalleri Değerlendirmesi adlı raporuna 2019 yılında ilgili festivallere kısa metraj kategorisinde 762 kurmaca, 239 belgesel, 66 animasyon ve 118 deneysel olmak üzere 1185 yeni film girerken bu rakam 2020 yılında pandemiye rağmen 707 olarak kayıtlara geçmiştir. Söz konusu verilere bakıldığında kısa metraj kategorisinde azımsanmayacak seviyede çeşitlilik ve üretim olduğu görülmektedir. Bu noktada üretim ve çeşitliliğin günümüzün belgesel sinemasındaki yansımalarına tam anlamıyla geçmeden önce kısaca geriye dönmekte yarar olduğu düşüncesindeyim. Ülkemizde belgesel sinemanın nasıl yollardan geçtiğini ve dönüşümünün sebeplerini bilmek, günümüzde sahip olduğu kimliği tam anlamıyla anlayabilme açısından önem taşımaktadır. Bu yazıda söz konusu festivallerde boy göstermiş, Türk belgesel sinemasının geleceğinin birer parçası olarak gördüğüm beş yönetmene kısa metraj ve belgesel sinema ile ilgili beş soru sorarak elde ettiğim düşünceleri değerli okuyucularla paylaşmaya çalışacağım. Söz konusu inceleme, kısa metraj alanında üretim yapmış, festivaller gezmiş, diğer yandan bu alanda üretmeye gayret eden insanlar yetiştirmeyi hedefleyen bir eğitim kurumunda mesleki kariyerine devam eden biri olarak bendeniz için oldukça kıymetlidir. Günümüzde mevcut problemleriyle sürdürülebilirliği zorlaşan kısa metrajlı belgesel sinemanın sorunlarını ve geleceğini aktörlerinden dinlemek, umuyorum ki bu alanda hepimizin ihtiyacı olan iyileşmenin bir parçası olacaktır. Türkiye'nin sinema tarihi ele alındığında uzunca bir dönem, belgesel sinemanın yeterince deşilmediği ve üzerinde çalışılmadığı artık sinema topluluklarınca bilinmektedir. Bu sebeple yakın bir zamana kadar belgesel sinemada tarih yazımı da iyi niyetli fakat yeterince detaylı ya da güncel olmayan bazı çalışmalar dışında irili ufaklı boşluklara sahipti. Günümüzde ise bu boşlukların tez, makale, deneme ve araştırma gibi türler aracılığıyla kapanmaya başladığı görülmektedir. Söz konusu çalışmalar tarih yazımı konusunda önemli olduğu gibi dönemin gereklilikleri göz önünde bulundurulduğunda Türk Belgesel Sineması literatüründe yeni açılımları da ortaya çıkarmaktadır. Bu amaca hizmet eden 2000 sonrası döneminin en akılda kalıcı çalışmalarından biri ise yönetmen, akademisyen ve araştırmacı Hakan Aytekin'in 2017 yılında hazırladığı Türkiye'de Toplumsal Değişme ve Belgesel Sinema adlı çalışmasıdır. Çalışma, Türk belgesel sinema tarihini Propaganda Dönemi, Kültürel Hümanizma Dönemi ve Çokkültürlülük Dönemi başlıkları altında incelerken dönemin öne çıkan toplumsal özelliklerinin belgesel sinemadaki etkilerini kapsamlı bir biçimde ele almaktadır. Hakan Aytekin'in bu bölümlendirmesinin altında yatan önemli olayları kısaca inceleyelim. Aytekin'in Propaganda Dönemi olarak nitelendirdiği 1895-1956 tarih aralığında sinemanın ortaya çıktığı ve devletlerin propaganda unsurları arasında hızlıca önem kazandığı görülmektedir. 28 Aralık 1895 tarihinde ilk gösterimi yapıldığı kabul edilen sinemanın Osmanlı coğrafyasına bu tarihten yaklaşık dokuz ay sonra geldiği, hem gösterimler düzenlendiği hem de çeşitli bölgelerde çekimler yapıldığı bilinmektedir. 20. yüzyılın ilk çeyreği bittiğinde dünya ile birlikte yeni kurulan Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nde de belgesel sinema, yavaş yavaş propaganda dönemini tamamlamış, 1950'li yıllarda Sabahattin Eyüboğlu öncülüğünde yeni bir anlayış çerçevesinde Kültürel Hümanizma Dönemi'ne giriş yapmıştır. Belgesel sinemanın temel niteliklerinin belirginleştiği ikinci dönem olan Kültürel Hümanizma Dönemi'ndeki filmlerde tematik olarak ulusun türdeşleşmesi sorunsalı epeyce aşılmış; ulusun kökenine yönelinmiş, coğrafi anlamda yerellik tarihsel anlamda derinlikle buluşturulmaya çalışılmıştır. Dönemin belgesel filmlerinde Türkiye Cumhuriyeti sınırları içinde veya yakın çevresinde kalan eski uygarlıklar türdeşleş meye çalışılan ulusun ve kültürün kökeni olarak kabul edilmiştir. Bu anlamda göze çarpan ve ilgili dönemin başlangıcı olarak kabul edilen ilk film Sabahattin Eyüboğlu'nun 1956 yapımı Hitit Güneşi adlı çalışmasıdır. Türkiye'de belgesel sinemaya kurumsal çerçevede katkı sunan ilk kuruluş olan İstanbul Üniversitesi Film Merkezi bünyesinde çekilen Hitit Güneşi, Hitit Uygarlığı'nın inançlarını ve yaşam tarzlarını konu almaktadır. Ayrıca Eyüboğlu'nun bu çalışması, 1956'da düzenlenen Berlin Film Festivali'nde Gümüş Ayı ödülü kazanarak Türkiye Cumhuriyeti'nin sinema alanındaki ilk ödülünü alan yapım olarak da kayıtlara geçmiştir. 1950'lerden 1990'lı yılların başına kadar başta Sabahattin Eyüboğlu ve Suha Arın olmak üzere Ertuğrul Karslıoğlu, Hasan Özgen ve Behlül Dal gibi yönetmenler Anadolu'nun çeşitli bölgelerinde Türkiye'nin kültürel mirasını belgelemişlerdir. 1990'lı yıllara gelindiğinde ise belgesel sinemadaki çeşitlilik, izleyici ile buluşma imkanlarına paralel olarak artmaya başlamış ve gelişen teknoloji ile birlikte tekrar bir yenilenme sürecine girmiştir. Toplumların yaşam alışkanlıklarını derinden etkileyen küreselleşmenin, belgesel sinema alanında da kendini göstermesi ve hatta reformlara sebep olması kaçınılmazdır. Dünyadaki bu değişim belgesel sinemaya yeni eğilimler, çok seslilik ve Kültürel Hümanizma kavramının ardında kalan yeni sorunsalların keşfi gibi meseleleri beraberinde getirmiştir. Günün sonunda küreselleşme hareketi belgesel sinemanın reformuna, Kültürel Hümanizma Dönemi'nin sonlanmasına ve Çok Kültürlülük Dönemi olarak adlanan yeni bir sürece girilmesine olanak vermiştir. Çok kültürlülük kavramı, türdeş olmayan, farklı kimliklere sahip olmasına rağmen birlikte yaşamını sürdüren çok sesli toplumları tanımlamak için kullanılan bir kavram olarak karşımıza çıkmaktadır. Çok kültürlülük kavramının bu açıdan günümüzde belgesel sinemanın içinde barındırdığı çok sesliliği de kavramsal olarak karşılaması kaçınılmazdır. Çok kültürlülük Dönemi'nin en belirgin özelliği, Kültürel Hümanizma Dönemi'nin tamamlanmaya başladığı 1990'lardan bugüne belgesel sinemamızda büyük beylik konuların yanı sıra herhangi bir işçinin, sıra dışı bir mahallenin, sosyal ya da siyasal bir olayın veya birtakım sıradan insanların ana aktör olduğu filmlerdir. Özetle, hala devam ettiği konusunda hemfikir olduğumuz Çok Kültürlük Dönemi'nde teknolojinin, globalleşmenin ve çeşitlenmenin belgesel sinemada yeni bir anlayış ortaya çıkardığı zaman dilimi olarak göze çarpmaktadır. Şahsımın da içinde bulunduğu jenerasyon -günümüzün tabiriyle Y kuşağı- Çok Kültürlülük Dönemi'nin içinde üretim yapmaya başlamıştır. Söz konusu dönemin film yapım ve yönetimi noktasında pek çok avantajı olduğu aşikardır ancak objektif bir yaklaşım içinde dezavantajlarından da söz etmek yerinde olacaktır. Yönetmen, yapımcı ve senarist Batuhan Kurt ise belgesel sinema üretimine, gerçekliğin ve belgelemenin getirilerinden biri olan toplumsal belleğe katkısı sebebiyle karar verdiğini belirtiyor. Belgesel sinema, diğer türlerin aksine gerçeklikle en büyük bağı kurmaktadır. Bu durum belgeseli benim için ilgi çekici hale getirmektedir. Gerçek insanlarla kurmuş olduğunuz iletişim, her an keşfetmeye hazır, öngörülemez yapısı ve bilinmeze uzanan yapım serüveni, beni belgesel yapmaya iten en önemli unsurlar arasında yer almaktadır. Ayrıca belgesel, belge niteliği taşıması, toplum dinamiklerini keşfetmemizi ve toplumsal hafızamıza katkı sağlaması açısından da benim için büyük bir önem taşımaktadır. Belgesel filmlerin görünürleşmesi Çok Kültürlülük Dönemi'nin en belirgin özelliklerinden biri olan teknolojik gelişmeler sebebiyle özellikle 2000'li yıllardan sonra ciddi bir ivme kazanmıştır. Her ne kadar yurt içi ve yurt dışı film festivallerinin, televizyon kanallarının ve dijital platformların sayısı artmış olsa da duruma yönetmenlerin tarafından bakıldığında henüz tam anlamıyla tatmin edici görünmediği ortadadır. Birbirinden bağımsız bu beş yönetmene yönelttiğim ve cevabını merakla beklediğim sorulardan biri de özellikle kısa metraj gibi başka bir mücadele de hesaba katıldığında belgesel sinema yönetmeninin karşılaştığı zorluklar üstüneydi. Gözlemlerime göre Türkiye'de bir sinema ilgilisi, belgesel sinema türüne ilgi duymaya başladığında karşılaştığı ilk zorluk, mevcut ders programlarında belgesel sinema konulu dersler bulabilme mücadelesidir. Ardından karşılaşacağı bir diğer mücadele ise bu alanda hazırlanmış yazılı çalışmalar bulmak olacaktır. Son birkaç senedir umut verici bir grafik çizen Türkiye'nin belgesel sinema literatürü, uzun yıllar henüz yeterince deşilmemiş bir alan olarak araştırmacısını beklemekteydi. Sinema eğitiminde kuşkusuz akademinin yeri oldukça büyüktür. Ancak geçmişten bugüne kuşaktan kuşağa aktarılan bir diğer yöntem ise zanaatın bulunduğu her disiplinde olduğu gibi geleneksel usta-çırak usulü eğitim biçimidir. Akademik eğitim kıymetli ve önemlidir; ancak geleneksel yöntemi de içinde barındırmadığı takdirde eksik kalacaktır. Akademide edinilen vizyon dahilinde hayal etmeyi ve tasarlamayı öğrenen yönetmen adayları, usta yönetmenlerin deneyimlerini görmeli, yorumlamalı ve anlamlandırmaya çalışmalıdır. Bu noktada sizlerle tanıştırmış olduğum bu beş yönetmenin tümü, bu yolculuğu doğru planlamakta ve kariyerlerini kararlılıkla sürdürmeye devam etmektedirler. Bu döngünün olması gerektiği biçimde devam etmesi belgesel sinema topluluğumuzun korunması ve Türkiye'nin kültürel mirasının görsel belleğine katkı sağlamayı sürdürebilmek açısından da oldukça önemlidir."} {"url": "https://www.ithafsanat.com/kitap-kulupleri-iyi-okurlari-yalnizliktan-kurtariyor/", "text": "Jack London'ın Martin Eden romanında kurduğu bu cümle, dosyamıza konuk olan bir okurun, diğer okurlara hediyesi. Kitap kulüplerinin varlık nedenini, kim daha iyi açıklayabilir? Kulüpler, önceden seçilmiş bir kitabı konuşmak üzere belirli periyotlarda toplanıyor; birbirinin dilinden konuşanlar bir araya geliyor. Bir kitap okuyorlar, dünyaları zenginleşiyor. Bizi hayattan izole eden küresel salgın sürecinde, sanal alemdeki kitap kulüpleri çoğaldı. Bu bile kitabın yalnızlığa çare olduğunu göstermiyor mu? İstanbul, Ankara ve İzmir'den yükselen seslere kulak verdik. İstanbul Edebiyat Kulübü, nitelikli okurları bir araya getirme amacıyla 2017'den bu yana toplanıyor. Kulüp moderatörü, gıda mühendisi Burhan Kebabcı'nın vurguladığı gibi okurlar, kitabı özümsemek ve hafızasından silinmemesini sağlamak için onu okuyanlarla konuşmak istiyor. Kebabcı, Etkinliklerimizin verimli geçmesi için üye sayımızı 45 civarında tutuyoruz. Ayrılanlar ya da kurallar gereği çıkarılanlar oldukça yeni üye alıyoruz. Aşırı başvuru geliyor, yeni üyelerin alınması altı yedi ayı buluyor diyor. Mühendis, öğretmen, mimar, yazılımcı, doktor, psikolog, psikolojik danışman, mali müşavir, öğrenci gibi üye çeşitliliğine sahip kulüp, üç haftada bir toplanıyor. Kitap seçiminde iki sınıflandırmaları var; genel ve tematik listeler. Temaları, genel listenin içinden çıkarıyorlar; Latin Amerika, çocuk, modern dünya, 2000'ler sonrası Türk, Kuzey Avrupa, Uzak Doğu edebiyatlarından birine yoğunlaşıyorlar. Kebabcı'nın hazırladığı sekiz kitaplık listeyi oyluyorlar. Bazen yazarları ağırladıklarını söyleyen Kebabcı, Üyelerimiz yorum ve eleştirilerini rahatlıkla yaptı. Bunun yanında Türkiye Sahaflar Derneği Başkanı Ümit Nar ile sahaflık kültürü, kitap piyasası ve okur kitlesi üzerine harika bir sohbetimiz oldu. Orhan Pamuk üzerine kitapları olan Doç. Dr. Saman Hashemipour'u, Veba Geceleri'ni okuduktan sonra konuk ettik diyor. İstanbul Edebiyat Kulübü'nün yöneticisi Burhan Kebabcı, Kitapların konuşulduğu, iyi okurlardan oluşmuş bir ortam, okuma şevkini ve hızını artırıyor çünkü okurlar, kitabı özümsemek için aynı kitabı okuyanlarla konuşmak istiyor diye konuşuyor. Yazar İnci Gürbüzatik, 2018'de Ankara Genç İş Kadınları Derneği Kitap Kulübü'nün moderatörlüğü teklifini kabul ettiğinde bunun ertesi yıl yeni bir kulüp doğuracağını bilmiyormuş. Nurol Sanat Galerisi'nde edebiyat sunumu yaparken ANGİKAD'daki okumalarımızdan söz ettim. 'Biz de kuralım' fikri oluştu diyor. ANGİKAD'da üye sayısı artınca iki gruba ayrılmışlar. Her iki kulüpte de 30'u aşkın aktif katılımcı var. Buluşmaların sanal aleme taşınmasıyla Ankara dışından da katılanlar olmuş. ANGİKAD'daki kulüp; hekimler, fabrika sahipleri, üst düzey yöneticiler, sigortacılar, marka uzmanları, hukukçular, mimari tasarımcılar, elektrik mühendisleri gibi iş kadınlarından oluşuyor. Nurol Sanat'ta ise doktor, ressam, öğretim görevlisi, yazar, prodüktör, yönetici gibi pek çok kadın katılımcı var. Ankara'da iki kitap kulübünü yöneten yazar İnci Gürbüzatik, Kitap nasıl okunur, yorumlanır, yan okumalarla nasıl beslenir, nitelikli okur olmak nedir? İroniyi anlayabilmek nasıl mümkündür? Kitap kulüpleri bu sorulara yanıt vermiş okurların buluşma noktasıdır diyor. Gürbüzatik, kitap kulüplerinin okuru nasıl etkilediği sorusuna örneklerle yanıt veriyor: Listemi gördüklerinde, 'O kitabı okudum' ya da 'Hiç sevmedim' diyenler çok oldu. 'Nasıl bir kitaptı?'dediğimde pek bilgi veremiyorlardı. 'Bir daha ama farklı okuyacağız' diyordum. Kitabın ne kadar derin anlamlar içerdiğinin farkına varılıyordu. Yazarın ironisini anlayan okurun, yazar için şans olduğu bir gerçek. Okur, yazarın sezdirdiklerini çözümlediğinde kendi keşfine çıkıyor. Unutulmuş değerli yazarları da seçtiğini vurgulayan Gürbüzatik, Yazarın yaşantısı esere nasıl yansıyor; tanıklığı, derdi, yazma serüveni, edebiyata katkısı... Bunların araştırılması çok önemlidir. Okumakla hissedilen edebi haz, insanı bin gözlü yapıyor. Kulüpteki arkadaşlarım nitelikli okur oluyorlar diye devam ediyor. Kitap kulüplerinin topluma etkisi konusunda iyimser olmayan Gürbüzatik, Sayısı Türkiye genelinde topu topu kaçtır ki! Yine büyük şehirlerde, yine belli bir eğitim düzeyinin üstünde... Teknoloji tutkunluğu okumayı ne denli olumsuz etkiledi, biliyoruz. Bir tek erkek üyemiz, gençlerimiz yok aramızda. Çocukların, gençlerin okuma alışkanlığını sağlamak için seferberlik, eğitimde hamle gerekli diyor. ANGİKAD ve Nurol Sanat kulüpleri, her şey normale dönünce yüz yüze buluşmalara devam edecek. Mülkiyeliler Birliği İzmir Şubesi, 2018 Genel Kurulu'ndan sonra etkinlikler düzenlemeye karar verdiğinde yola, Bir kitap kulübü kuralım, diye çıkmamış. Üyelerden birinin babası 20. yüzyılın başına ait İzmir polisiyeleri yazan Suphi Varım olunca onun Sokratis'in Oyunları romanına dikkat kesilmiş, yazarı konuk etmişler ve kulüp fikri gelişmiş. Moderatörlüğü yürüten iktisat doktoru Aydın Arı'nın da dediği gibi aldıkları eğitim, edebiyat listelerini etkilemiş: Aramızda çok sıkı edebiyat okurları var ama sosyal bilimler eğitiminden gelen insanlarız. Esere doğal olarak buradan bakıyoruz. Kendimizi iddialı gördüğümüz şey, o eserin, içinde yaşadığımız toplumun değerlerini ele alış biçimi. Türkiye toplumunu anlamaya çabalıyoruz. Edebiyatın taşıdığı bilginin bilimsel kesinliği olmadığını, belirli bir sapmayı içerebileceğini bilerek okuduklarını vurgulayan Arı, Grup, kısmen birbirine yakın insanlardan oluşuyor. Okunan her kitabın toplum için bir şey ifade ettiğini biliyorlar. Herkesin konuştuğu ve dinlediği bir kulübüz diyor. Arı, dönem edebiyatı okumanın açtığı pencereyi şöyle anlatıyor: İktisatçı olarak ekonominin önemli bir kısmının, yaşadığı ya da yakın dönemi yazmış yazarlardan öğrenilebileceğini düşünürüm. Varlık Vergisi'ni iktisat kitaplarından anlamak çok kolay olmayabilir. Edebi kurgu içinde de olsa bu olgunun; toplumun değişik kesimleri ve mekanları üzerindeki etkilerini gözlemiş bir yazarı okumak, bilimsel faaliyeti tamamlıyor. Gençlerin bu kitaplarla okumaya teşvik edilebileceğini söyleyen Arı, Bir öğretim elemanı olarak iktisat öğrencilerine tavsiye edemeyeceğim, içinde iktisat olmayan hiçbir kitap okumadık diyor. Önceliklerinden anlaşılacağı üzere liste, Türk edebiyatından oluşuyor. Liste üzerinde uzlaşma sağlıyorlar. Dönem üzerinde durmaları edebiyatı ihmal ettikleri anlamına gelmiyor. Arı, Elimizden geldiğince estetik değerlendirme de yapıyoruz. Herkesin, roman kuramına, edebiyat eleştirisine ilişkin okuduğu metinler de var diyor. Mülkiye İzmir, yazar katılımlı bir kulüp değil. İki ayda bir yazarların katıldığı başka toplantılar yapılıyor. Mülkiye İzmir Kitap Kulübü Moderatörü Aydın Arı, Sosyal bilimler eğitiminden geldiğimiz için dönem romanları okuyoruz, toplumun değerlerine bakıyoruz diyor. İzmir'de küresel salgının hemen öncesinde açılan Zorba Kitabevi ve Kafe, bir açılıp bir kapanmalara rağmen Çağdaş Edebiyat Okumaları Kulübünü canlı tutabildi. Kısa süre mekanda düzenlenebilen yazarlı kitap toplantıları, şimdilik zadece Zoom'da devam ediyor. İngilizce öğretmeni Sevda Karadağ Çırak ile eşi, Türkçe öğretmeni ve yazar Özgür Çırak, okuma grubu fikrini daha kitabevini açmadan sadece Instagram sayfaları varken düşünmüş. Sevda Karadağ Çırak, çevrelerinden duydukları Düzenli okuma alışkanlığımız yok yakınmasının ve müşterilerden gelen rehberlik talebinin etkili olduğunu söylüyor. Çırak, Okumak isteyen, yazarına karar verip hangi kitabını okuyacağı konusunda kararsız kalan, tür konusunda muhafazakar birçok okur, kulübün oluşumuna katkı sağladı diyor. Kitabevinden ve sosyal medya hesaplarından yaptıkları duyurularla, 25 65 yaşları arasında, çeşitli mesleklerden 20 50 katılımcıya ulaşmışlar. Katılımcı profilinde dikkat çeken iki ayrıntı; neredeyse yarısının yazmaya da gönül vermiş olması ve kadınların fazlalığı. Kulüplerin okurdaki izlerine dair gözlemlerini ise şöyle paylaşıyor: Okuma disiplini kazandırıyor, okuru adını pek bilmediği yazarlarla karşılaştırıyor, alt metinleri yakalama konusunda farklı bakış açılarıyla karşılaşmasını sağlıyor. Salgınla birlikte sanal ortamda buluşan Zorba'nın iki moderatöründen biri olan Çırak, Gönül istiyor ki yan yana gelelim ama koşullar bize bambaşka beceriler kazandırdı. Salgın bitse bile interaktif uygulamaların hayatımızda kalacağı görüşündeyiz diyor. Yazarlı toplantılar düzenleyen Zorba Çağdaş Edebiyat Kulübü'nün moderatörlerinden Sevda Karadağ Çırak, Şevket Rado şöyle söylüyor: 'Aldığınız her on kitabın biri iyi çıkıyorsa şanslısınız.' Biz de o iyi olanın peşindeyiz diyor. ABD'de Oprah Winfrey, Emma Watson, Sarah Jessica Parker, Reese Whiterspoon gibi kitapsever ünlülerin mega kitap kulüpleri, okuma kültürüne katkısıyla biliniyor. Televizyon prodüktörü, editör ve avukat Armağan Çağlayan'ın kurduğu Armağan Çağlayan Barbaros Altuğ Kitap Kulübü Türkiye'de benzersiz bir oluşum. Çağlayan'a, Instagram'da kitap önerdikleri kulübün işleyişini sorduk. Benden doğdu. Kitaplarla aram çok iyi olduğu için böyle bir kitap kulübü kurmak istedim. Hemen Türkiye'nin en iyi yazar ajanı Barbaros'u aradım ve fikrimi anlattım. O da 'Şahane olur, hemen yapalım' dedi. Ve işe koyulduk. Yayınevleri bize aylık yayınlayacakları kitap listelerini yolluyor önceden. Bir de tabii kitapların PDF'lerini. Barbaros ile okuyup birlikte karar veriyoruz, önereceğimiz kitaplara. Şu anda evet, bütün iletişim Instagram üzerinden yürüyor. Tabii bir de tamadres. com üzerinden. Her perşembe bir kitap öneriyoruz. Ama hafta boyunca da önerdiğimiz kitapla ve yazarıyla ilgili bilgiler veriyoruz. tamadres. com sitesinde de önerdiğimiz bütün kitaplar indirimli satılıyor. Her türden kitaba açığız. Bu konuda bir sınırlamamız yok. Yeter ki okuyalım, okutalım."} {"url": "https://www.ithafsanat.com/klasik-muzik-zamaninin-rock-muzigiydi/", "text": "Bu kez geldiğinde çeşitli zorluklar yaşamış. O sıralarda, o yaşlarda kimse klasik müzik dinlemiyordu. Yaptığım muhteşem müziği başkaları neden sevmiyor, diye kendime soruyordum diyen AyşeDeniz Gökçin, ortaokul ve lise yıllarının biraz zor geçtiğini söylüyor. Peki, ya müzik eğitimi? Türkiye'de ders verecek hoca olmadığı için her beş haftada bir Ukrayna'ya gittiğini, iki günde 12 saat ders alıp o derslerin video kaydını tekrar tekrar izleyerek çalıştığını anlatıyor. Klasik müziğin gençlerle buluşması için icra edenlere de büyük görev düştüğüne dikkat çekiyor bu arada. Ben çalmayı çok sevsem bile konserlerde sıkılır, uyurdum. Çünkü gerçekten seve seve çalan orkestra çok az diyen AyşeDeniz Gökçin, katıldığı bir yaz okulunda da Eastman Müzik Okulu yöneticilerinin davetiyle eğitimine ABD'de devam etmiş. Dolu dolu geçen o yılların ardından rotasını İngiltere'ye Kraliyet Müzik Akademisine çevirmiş. Londra'da ilk yıl, 135 konsere gitmiş. O kadar güzel etkinlikler vardı ki gözüm döndü. Tüm paramı tiyatro, opera ve bale temsillerine harcadım diye anlatıyor."} {"url": "https://www.ithafsanat.com/klasik-turk-muziginin-efsanesi-prof-dr-alaeddin-yavasca/", "text": "Artık bu solan bahçede bülbüllere yer yok / Bir yer ki, sevenler, sevilenlerden haber yok / Bezminde kadeh kırdığımız sevgililer yok / Bir yer ki, sevenler, sevilenlerden haber yok sözlerinin bestecisi usta sanatçı, 23 Aralık 2021'de aramızdan ayrıldı. Kuşaklar boyu sevilen büyük sanatçı, 95 yıllık ömrüne 654 beste ile 300'den fazla ödül sığdırdı. Kimi sohbetine nail olmuştur kimi eserlerine vurgundur kimi sesine kimi de eserlerin hikayelerine. Alaeddin Yavaşca'yı sahnede seyrettiğimde, tam 90 yaşındaydı. Neşesi, içten gülümsemesi ve tüm nezaketi ile eserini okudu, alkışlara memnuniyetini ifade etti. Sahneden indiğinde kendisini tebrik etmeye gelenlere incelikle mukabele etti. Yerine geçti ama ben gözlerimi Alaeddin Yavaşca'dan alamadım. Aklımdan ondan öğrenebileceklerim, sorularım, merak ettiklerim geçip duruyordu. Yanlarına gittim. Eşi Ayten abla ile selamlaştık. Ayten abla benden ve röportaj talebimden bahsetti. Elbette dedi ama gülümseyerek ekledi; Neyimi öğrenmek istiyormuş ki... Döndü durdu bu soru aklımda. Herkes gibi ama herkesten daha fazla kıymetli idi bizim aile için. Yavaşca'nın adı çocukluğuma dair anlatılanlar arasındadır. Teyzemin bir hayli sıkıntılı olan gebelik sürecini takip etmiş ve doğumunu da gerçekleştirmişti. Bebeğin doğum anında bileğine yapışması üzerine Alaeddin Yavaşca'nın teyzeme Bu çocuğu iyi takip edin demesi aile arasında hep anlatılırdı. Sesiyle, doktorluğuyla, hocalığıyla, yazdıkları, çizdikleriyle doksan beş yıl yaşadı Yavaşca. Yaşadığı her anın tadını çıkaran ve bunu bize notalarla sunan olağanüstü biri oldu. Böylesi dolu bir ömre tanıklık etmek için de Maçka'da, adının verildiği sokaktaki evinde 56 yıllık eşi Ayten ablanın da dahil olduğu harika bir röportaj yaptık. Yanlarından ayrılınca aklımda kalan derin izlerden biri de Prof. Dr. Aleaddin Yavaşca'nın, ömrünüzün aşkla geçmesini temenni eden bir bilge oluşuydu. Ailesinden başlamıştı anlatmaya. Vakıfnamesi bulunan bir aileden geliyordu. Hem de 1675 yılında Süleyman Çelebi'nin tanzim ettiği Vakıfname. Ailenin en küçük çocuğu olan Yavaşca, 1 Mart 1926'da Kilis'te doğar. Babası Kilisli Şair Yavaşcazade Sezai Efendi'nin oğlu Hacı Cemil Efendi, annesi Kınoğlu Kadri Efendi'nin kızı Enver Hanım'dır. Musikimizin geçmişten günümüze uzanan unutulmayacak isimlerinden olan Yavaşca, ilk ve ortaokulu Kilis'te tamamlar. Ardından Konya Lisesine geçer. İlk yılı yatılı olarak burada okuduktan sonra eğitimine İstanbul Erkek Lisesinde devam eder. 1945 yılında birincilikle mezun olduğu okulu, çok önemli olur Yavaşca için. Edebiyat hocaları Hakkı Süha Gezgin ve Salim Rıza Kırkpınar, hayatının dönüm noktalarındandır. Hocalarına göre Şiire tutkun, aruza aşina, kelimelerle hecelere hakkını vererek okur. Diksiyonu olağanüstü, güvenilir, yetkili bir öğrencidir. Öğrenciliği, hayatına hayat katan dönemecin ifadesidir aslında. İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesinden 1951'de mezun olur. Alaeddin Yavaşca üniversite yıllarında da farklı duruşu ile hatırlanır. Kravatsız gören olmaz. Sınıf arkadaşı Prof. Dr. İhsan Sarıkardaşoğlu, Daima takım elbiseli ve ceketi düğmeli gezerdi. Kumral dalgalı saçları, yine o devrin modasına uygundu. Kahkaha attığını, yüksek sesle konuştuğunu hiç duymadım der. Ord. Prof. Dr. Tevfik Remzi Kazancıgil'in yanında Haseki Hastanesinde ihtisasını yaparak 1955 yılında kadın doğum mütehassısı olur. Ord. Prof. Dr. Tevfik Remzi Kazancıgil efsane hocalardan biridir. Ona asistan olmak başlı başına güzelliktir ama Alaeddin Yavaşca için olağanüstüdür. Hayatının mucizelerinden birini de bu süreçte yaşar. Hocası Ord. Prof. Dr. Tevfik Remzi Kazancıgil, Dede Efendi'nin Nice bir aşkınla feryad edeyim sözleri ile başlayan eserini Alaeddin Yavaşca'dan dinler. Aralarında kurulan bağ, Yavaşca'yı Kazancıgil'in asistanı yapar. Yavaşca'ya göre bu imkanı Dede Efendi'nin ruhunun yardımı ve aracılığı hazırlamıştır. Uzmanlığını aldıktan sonra Askeri Deniz Hastanesi, Zeynep Kamil Doğumevi, Taksim İlk Yardım Hastanesinde çalışır. Şişli Etfal Hastanesi'nde başasistan ve şef muavin olur. Vakıf Gureba Hastanesinin yeri ise özeldir. 1976 yılına dek Kadın Doğum Kliniği Şefi olduğu hastanenin doğum kliniğini kurar. Daha sonra Haseki Hastanesi Kadın Doğum Kliniği Şefliğine atanır. 1985 yılında da başhekim olur. Müzik mi hekimliğini besler, hekimlik mi müziğini? Aklımdaki sorulardandır. Yavaşca'ya göre ikiz doğarlar ve ikisinden de vazgeçemez. Hatta müziğin hekimliğe dahil oluşunun duygusal detayları da olur. Öyle ki kimi anne adayı bebeğinin sesi onun gibi olsun diye göbek bağını kesmesini istermiş. Selahattin Pınar, şarkılar için Tenime giydiğim en sevdiğim elbise dermiş. Yavaşca'ya, Musiki sizin için ne demek? diye sormuştum. Ruh yapısının yansıması olduğunu söylemişti. Herkesin yaşam öyküsü kendine özel ama Yavaşca'nın hayatı çok farklı, yaşadıklarımızın tesadüf olmadığının kanıtı gibi. Zira Yavaşca'nın musiki hayatı Kilis'te küçük yaşlarda başlar. Henüz 8 yaşındayken Zihni Çelikalp'ten Batı Musikisi keman dersleri alır. Müziğe olan ilgisi, sevgisi giderek artar. Üniversitenin son yıllarıdır. 1950 yılında açılan sınavı kazanarak İstanbul Radyosu'nda solist icracı olur. Elbette bu başarının ardında İstanbul Belediye Konservatuvarı, İleri Türk Musikisi Konservatuvarı, İstanbul Üniversitesi Korosu gibi kuruluşlardaki çalışmaları vardır. Müzik hayatında faydalandığı, İbnül Emin Mahmud Kemal, Yahya Kemal Beyatlı, Ahmet Hamdi Tanpınar, Ord. Prof. Dr. Kazım İsmail Gürkan, Yesari Asım Arsoy ve Ord. Prof. Dr. Fahrettin Kerim Gökay gibi isimlerden mutlulukla bahseder. Süleyman Erguner, Sadeddin Kaynak, Zeki Arif Ataergin ve Münir Nureddin Selçuk hocalarından bazılarıdır. Tüm bu kıymetlerin emekleri boşa çıkmaz. Hicaz makamı tutkunu olan Yavaşca, Suznak-ı Nev adını verdiği bir makam düzenler. Olağanüstü bestelerde onun imzası bulunur. En büyük müzik formu olan Mevlevi ayininden, Mevlana Celaleddin'in Acem ayini şerifi muhteşemdir. Tam 654 adet bestesi bulunur. Bestelerinde 33 form, 74 makam, 46 usul kullanır. Üstelik bu bestelerde 159 şairin güftesine yer verir. Çeşitli bestekarlara ait 21 esere aranağme yapar. Dinlerken, yazarken dahi hayret uyandıran bu denli büyük işlerin sırrını sorduğumda Yavaşca'dan aldığım yanıt; Maddi bölüm taşımayan, Allah'ın kullarına gönderdiği Kuran-ı Kerim gibi şairlik vasfını lütfettiği ezgiler bizim gibi bestekarlara ilham kaynağıdır olmuştu. Altın gırtlak ifadesini de ilk defa Alaeddin Yavaşca için duydum. Yavaşca'nın tüm bu özellikleri sıra dışıdır ve bilimsel olarak incelenir. Araştırmaların merkezi Hacettepe Üniversitesidir. Yavaşca'nın sesteki frekans değişikliklerini fark edebilme yeteneği, beynindeki müzikal merkezlerin işitme ve ses organı ile mükemmel uyumu ispatlanır. Kısaca Alaeddin Yavaşca'da altın gırtlak bulguları vardır. Profesör unvanının tıp doktorluğundan dolayı olduğunu zannedilir. 1990'da İTÜ Türk Musikisi Devlet Konservatuvarı Profesörlüğüne atanır. Ses Eğitimi Bölüm Başkanlığı yapar. Bu görevini 2005 yılında dek sürdürür. Haliç Üniversitesindeki çalışmalarıyla ilham hocalığı yapmaya devam eder. 1991 yılında Devlet Sanatçısı olan Yavaşca'nın çok sayıda üniversiteden fahri doktora unvanı bulunur. Aldığı ödülleri sorduğunda gülümsemişti yine tüm zarifliği ile. Çeşitli dallarda 300'den fazla demişti. Elbette 2008 yılı Cumhurbaşkanlığı Kültür ve Sanat Büyük Ödülü ve sanat dalında 2010 yılı TBMM Üstün Hizmet Ödülünden de mutlulukla bahsetmişti. Onun için en kıymetlisinin hangisi olduğunu merak etmiştim. Her birinin çok kıymetli ve yeri dolduramaz olduğunu söylemişti. Bu ödüllerin nasıl saklanmasını istersiniz diye sorunca Kilis'te doğduğu evin müze olacağını öğrenmiştim. Müzede Yavaşca'nın demir beşiğinden oyuncaklarına, eserlerinden kıyafetlerine pek çok detayın olacağını heyecanla anlatışı görülmeye değerdi. Değerli Alaeddin Yavaşca'nın bu arzusu 2022 yılında gerçekleşti, doğum günü olan 1 Mart 2022'de Alaeddin Yavaşca Müze Evi açıldı. Tarihin de teknolojinin de tanığıdır Yavaşca. Taş plaktan internete uzanan zamanın yolcusudur. İlk ses kaydını taş plaklara yapmıştır. Daha sonra 25 adet 78'lik, bir tane Long Play, 15 adet de 45'lik plak doldurur. Bu eserlere 4 kaset ve 15 adet CD eklenir. Yavaşca doğa aşığıdır. Hem portre hem peyzaj çizimleri vardır. Tüm canlılar için eser verir. Çocuklar için yılbaşı şarkısı olmadığını fark eder, hançerelerini zorlamayacak, bir oktavı geçmeyen işlere imzasını atar. Çok sevdiği kedisi Şeker'in ölümünden duyduğu acıyı da şiire döker. Geçmişin muhteşem namelerini, unutulmaz tınılarını günümüze taşır Yavaşca. Öylesine muhteşem bir iş çıkarır ki 90 yaşında bir çınar olarak söylediği şarkılar ayakta alkışlanır."} {"url": "https://www.ithafsanat.com/koleksiyoncu-once-kendini-kesfetmeli/", "text": "Hitay Holding Kurucusu ve Başkanı Emin Hitay, çok yönlü kişiliğiyle dikkat çeken bir iş insanı. Hitay Holding ile Türkiye'de çok sayıda yenilikçi proje ve iş fikrinin oluşturulması, hayata geçirilmesi ve projelerin şirketleşmesinde aktif rol alan Emin Hitay, 1980 yılında henüz 22 yaşındayken kariyerine girişimci olarak devam etme kararı alıyor. 1986 yılında koleksiyonunun ilk parçası olan sanat eserini alan Emin Hitay, o dönemlerde sanatı, sanat üretimini, sergileri takip etmekten, hayatına sanatı dahil etmekten büyük keyif aldığını söylüyor. Hitay, o günden bugüne baktığında kendisi için bir ilgiden tutkuya dönüşen sanatsal ve kültürel bu dönüşümün içinde olmaktan mutluluk duyduğunu da belirtiyor. 2008-2018 yılları arası Endonezya Cumhuriyeti'nin Fahri Konsolosu olarak da görev yapan Emin Hitay, 2019 yılında kurduğu Hitay Vakfı ile sanata ve sanatçılara desteğini sürdürüyor. Emin Hitay ile sanat tutkusunu ve koleksiyon merakını derinlemesine konuştuk."} {"url": "https://www.ithafsanat.com/kucuk-parcalar-buyuk-dunyalar-mozaik/", "text": "Kendimi bildim bileli dekorasyon dergilerine meraklıydım, özellikle de Fransız dergilerinde gördüğüm mozaik duvarlara, havuzlara, panolara, masalara, saksılara bakmaya doyamazdım. O kadar sevdim ki birkaç zaman sonra kendim de mozaik yapmaya başladım. Küçücük rengarenk parçaların bir araya gelip kocaman güzellikler yaratması beni hep büyüledi ve hala da büyülemeye devam ediyor. Mozaiğin sanat ve zanaatı bir arada barındırması, yapımının adeta meditatif, mutluluk verici bir süreç olması onu bana daha da çok sevdiriyor. Mozaik yapmak, tıpkı yapbozlar ve Lego'lar gibi insanın, birleşik bir bütün oluşturmak için nesneleri bir araya getirmeye yönelik temel arzusuna hitap ediyor. Tarih boyunca birçok kez sanat ve tasarım sahnesinden kaybolup sonra yeniden ortaya çıkmış olması, zaman içerisinde hem aslına sadık kalıp hem de yenilenip modernleşmesi onu çok zengin kılıyor. Çakıl taşları kullanılarak yapılmış, bilinen en eski mozaikler, MÖ 8. yüzyıldan kalmadır. Hem kaldırımlar hem de duvarlar için kullanılan bu çakıl tekniği, daha sonra 5. yüzyılda Yunan ustaları tarafından büyük ölçüde rafine edildi. Ana hatlar küçük siyah çakıl taşlarıyla oluşturuldu ve 4. yüzyılda daha fazla çeşitlilik için kırmızı ve yeşile boyanmış renkli taşlar eklendi, bu da Yunan sanatçıların karmaşık geometrik desenlerin yanı sıra ayrıntılı insan ve hayvan sahneleri oluşturmasına yardımcı oldu. Klasik Antik Dönem boyunca mozaik, her şeyden önce, dayanıklılığın en önemli öncelik olduğu kaldırımları veya zeminleri süslemek için kullanılan bir teknik olarak kaldı. Küçük parçalar halinde kesilebilir ve doğal tonları çoğu resimsel tasarım için yeterli bir temel renk aralığı sağlaması sebebiyle taş, özellikle kalker ve mermer bu amaç için idealdi. Helenistik sanat döneminde (MÖ 323 27), Yunan mozaikçiler daha fazla ilerleme kaydettiler. Önce taş kadar cam da kullanmaya başladılar. Cam hemen hemen her renk ve tonda üretilebilen bir malzeme olduğu için sanatçıya kullanabileceği çok sayıda renk seçeneği sunar. MÖ 3. yüzyılın sonunda, mozaikçilerin tabloların benzerlerini yapabilmelerini sağlamak için özel mozaik parçaları üreten küçük fabrikalar ortaya çıktı. Cam, kaldırımlar ve zeminler için taş kadar uygun olmasa da hafifliği, onu dekoratif kalitenin dayanıklılıktan daha çok önem taşıdığı duvar mozaikleri için ideal hale getirdi. Yunan zanaatkarların büyük bir kısmı sonraki zamanlarda Roma için çalışmaya başladı, ancak Romalılar esas olarak ev binalarının zeminleri için çoğunlukla tanrıları kutlayan sahneleri, evsel temaları ve geometrik desenleri mozaik olarak çalıştılar. Herculaneum, Pompeii, ve Ostia'dan olağanüstü örnekler günümüze ulaşmıştır. Bizans İmparatorluğu'nda erken Hristiyan sanatı (MS 300 400) döneminde ise duvar mozaikleri kilise mimarisinin ve dekorasyonunun büyümesiyle dini resimlerin de yerini alarak dekoratif sanatın ana biçimi olmaya devam edecekti. Sanatçıların ilk kez altın ve gümüş cam tesseraları cam parçaların arkalarına metalik folyo uygulayarak ayna camı üretmeleri de erken Hristiyanlık döneminde olmuştur. Roma'nın düşüşüyle birlikte Bizans, Hristiyanlığın merkezi haline geldi ve mozaikçiler de dahil olmak üzere çok sayıda Roma ve Yunan zanaatkarını kendine çekti. Gerçekten de bu dönemde mozaik, Bizans mimarisinin önemli bir özelliği haline gelen yaratıcılık ve teknikte yeni zirvelere ulaştı. Yeni cam tesseralar, kalın renkli cam levhalardan üretildi. Smalti, derzsiz bırakıldı, bu nedenle camın içinde fazladan ışık kırıldı. Ayrıca 6. yüzyılda Bizans mozaikçileri, daha fazla ışığı yansıtmak için cam tesseraları yapışkan harca keskin bir açıyla yerleştirmek için bir yöntem geliştirdiler. Bu iyileştirmeler, Bizans dönemine ait büyük parıldayan mozaiklerin yaratılmasına yol açtı. Mozaik, tarihin çok farklı yerlerinde ve farklı zamanlarda ortaya çıkan bir sanat dalı olmasına rağmen, sadece bir yerde -Bizans'ta- ve tek bir zamanda 4 14. yüzyıllar arasında- önde gelen resimsel sanat haline gelmiştir. Bu arada, 8. yüzyıldan itibaren İslami sanatçılar camilerinin dekoratif projelerine mozaikleri dahil etmeye başladı. Mozaik, dini yapılarından figüratif görüntüleri yasaklayan ve bunun yerine soyut veya geometrik tasarımlara odaklanan İslam sanatı için ideal bir dekorasyon biçimiydi. Mağribiler, İspanya'ya Kuzey Afrika'dan girerken İslam mozaiklerini İber yarımadasına getirdi. Taş, cam ve seramik tesseraların kullanıldığı bu Mağribi mozaikleri, Cordoba'daki Ulu Cami'de ve Granada'daki Elhamra Sarayı'nda görülebilir. (1000 1200) ve Gotik mimarisinin bir özelliği olmaya devam etti. Rönesans sanatının ortaya çıkmasıyla (yaklaşık 1400), özellikle fresk resminin Bizans sanatının stilize edilmiş dekoratif kalitesinden bıkmış sanatçılara daha fazla gerçekçilik sunduğu için mozaik bir sanat formu olarak geriledi. Mozaik sanatı, 19. yüzyılın ikinci yarısında, birçok kamu binasının, genellikle seri üretilen seramik veya cam tesseralardan yapılmış mozaik desenler ve resimlerle süslendiği bir geri dönüş yaşadı. Örnekler arasında Londra Westminster Katedrali'ndeki ve Paris'teki Sacre-Coeur Bazilikası'ndaki Bizans tarzı mozaikler sayılabilir. Mimaride Gotik Uyanış ve Venedik cam endüstrisindeki gelişmeler önemli etkenlerdi. Mozaik üretimi Art Nouveau hareketi tarafından da teşvik edildi. Örneğin, Barselona'daki Guell Park'taki Antoni Gaudi (1852 1926) ve Josep Maria Jujol'un olağanüstü seramik mozaikleri. Mozaik 20. yüzyılda hayata döndü. Klimt ve Gaudi gibi zamanın en büyük sanatçıları ve mimarlarından bazıları onu çalışmalarının merkezi haline getirdi. 20. yüzyıl boyunca, Depero, Fontana, Guttuso, Vedova, Licata, Pomodoro, Chagall, Braque, Kokoschka, Balthus ve Niki De Saint-Phalle gibi çok çeşitli sanatçı tarafından yaygın olarak kullanıldı. Günümüzde de Sonia King, Kate Jessup, Julie Sperling, Luca Barberini, Nathalie Benoist, Charles Nguyen Van Du, Helen Miles, Toyaharu Kii çağlar öncesinden gelen bu antik sanatı güncellikle yorumlayarak mükemmel eserler veren sanatçılardan sadece bazıları. Mozaik yapımındaki büyük bedeller boyun, sırt ağrısı ve zaman zaman da cam kesikleri olsa bile kesinlikle bunlara değdiğini birinci ağızdan söyleyebilirim."} {"url": "https://www.ithafsanat.com/kucukciftlik-parkta-kapilar-dumanla-aciliyor/", "text": "Park'ta Rock konser serisi 9-10 Temmuz'da Duman ile başlıyor! Şehrin rakipsiz eğlence merkezi KüçükÇiftlik Park, kapılarını Türkiye'nin en büyük rock müzik gruplarından Duman ile açıyor. Sınırlı sayıda oturma düzeni ile İstanbullulara yüzdeyüz müzik keyfi yaşatmaya hazırlanan Duman, aylar sonra ilk konserini KüçükÇiftlik Park'ta verecek. Özlem sona eriyor, KüçükÇiftlik Park pandemiden bu yana ilk kez kapılarını müzik için açıyor. %100 Music Sunar: Park'ta Rock konser serisi, 9-10 Temmuz'da Duman ile başlıyor. Aylar sonra ilk İstanbul konserini vermeye hazırlanan Duman; sanat, eğlence ve müzik dolu etkinliklere hasret kalan İstanbullular için muhteşem bir sahne organizasyonu ile geri dönüyor. Rock müziğin başarılı grubu sevilen parçalarıyla hayranlarıyla özlem giderecek. Konser öncesinde ise rock müzik camiasının sevilen ismi gazeteci&yazar Barış Akpolat DJ kabininde olacak."} {"url": "https://www.ithafsanat.com/kultur-sanata-dair-hazirlanmis-en-iyi-19-podcast-serisi/", "text": "Öncelikle podcast ne demek? buradan başlayalım. Podcast; modern radyo programları gibi karşımıza çıkan seri halinde çeşitli platformlar üzerinden online olarak yayınlanmış ses ve video dosyalarına deniyor. Dinleyici ve izleyiciler ise bunları online olarak dinleyebiliyor ve isterlerse de telefon yada bilgisayarlarına indirebiliyor. İstanbul Kültür Sanat Vakfı'nın, oyuncu Yiğit Özşener'in ev sahipliğinde başlattığı Dünyalılar! Sanat Gezegeni İyileştirebilir mi? başlıklı podcast serisi, ekolojik krizin sebep ve sonuçlarına kültür ve sanatın yaratıcı gücüyle yeni açılardan bakmaya devam ediyor. Her cuma yeni bölümü yayımlanan seri temmuz ayında sanatçı Kalben, iklim aktivisti Elif Duru Kireççi, İstanbul Büyükşehir Belediyesi Genel Sekreter Yardımcısı Mahir Polat, Teğet Mimarlık ortağı mimar ve yazar Ertuğ Uçar ile SALT Araştırma ve Programlar Direktörü Meriç Öner'i konuk ediyor. Seri, 6 Ağustos'ta İKSV Alt Kat'ın Yarın nasıl bir dünyaya uyanacağız? sorusunu odağa alan stop-motion atölyesinin yürütücüsü belgesel yönetmeni ve eğitmen Doğa Kılcıoğlu ve üç genç öğrencisi; Zülal Yılmaz, Selin Aytar ve Kerem Kiler ile dinleyicilere veda edecek. İKSV Kültür Politikaları Çalışmaları kapsamında şubat ayında yayımlanan Ekolojik Dönüşüm için Kültür ve Sanat raporundan yola çıkan ve Dinlebi'nin desteğiyle gerçekleştirilen serinin tüm bölümleri İKSV'nin Spotify, Apple Podcasts, YouTube kanallarından ve web sitesinden takip edilebilir. Ortaoyuncular, Ferhan Şensoy'un tiyatroseverlerin sorularını yanıtladığı podcast programlarına başladı. Yayınları buradan takip edebilirsiniz. 16. İstanbul Bienali, bu seneki başlığı Yedinci Kıta'yı farklı açılardan ele alan bir podcast serisi hazırladı. Bu seride araştırmacı ve yazar Nora Tataryan'ın hazırlayıp sunduğu, sanatçılar, bienal ekibi, akademisyenler ve farklı meslekten konuklarla Antroposen ve ekoloji alanında sohbetlerden oluşan programlar yer alıyor. Seride ayrıca Yekta Kopan, Gülşah Güray, Prof. Dr. Edhem Eldem, Şebnem İşigüzel, Kalben, Hale Soygazi, Atlas Sarrafoğlu gibi birçok farklı ismin bienali gezerken edindiği izlenimleri de dinleyebilirsiniz. Yedinci Kıta podcast serisini dinlemek için tıklayın. İstanbul Kültür Sanat Vakfı tarafından düzenlenen İstanbul Tasarım Bienali, VitrA sponsorluğunda gerçekleşecek Tasarım Bienali Sohbetleri adlı bir podcast serisine başlıyor. Tasarım Bienali Sohbetleri'nin Tasarım Bienali'ne Dönüş alt başlığını taşıyan serisinin ilk bölümü İKSV'nin Spotify hesabında yayımlandı. Serinin yeni bölümleri ise 17 Haziran'dan itibaren her çarşamba İKSV'nin Spotify hesabında dinlenebilecek. 15 programdan oluşacak Tasarım Bienali'ne Dönüş serisinde, İstanbul Tasarım Bienali ekibi moderatörlüğünde, bienalin önceki edisyonlarının küratörleri ve katılımcılarından Jan Boelen, Vera Sacchetti, Nadine Botha, Orkan Telhan, Judith Seng, Camilo Oliveira, Emre Arolat gibi isimlerle sohbetler gerçekleştirilecek. İlk bölümü buradan dinleyebilirsiniz. Mirgün Cabas ve Can Kozanoğlu, Nereden Başlasam da farklı disiplinlerin uzmanlarıyla yaptıkları söyleşilerde bu alanların temel kavramlarını, meselelerini konuşuyorlar. Daha fazla derinleşmek isteyenler için konuklarından okuma önerileri alıyorlar. Nereden Başlasamı buradan dinleyebilirsiniz. Mirgün Cabas ve Can Kozanoğlu bu seride ise yazarlarla konuşuyor. Bir kitabın ilk sayfası üzerinden yazarlara nasıl yazdıklarını soruyorlar ve nasıl yazılır sorusuna yanıt arıyorlar. Bir nevi sesli yazı atölyesi düzenliyorlar. Bu podcast serisini buradan dileyebilirsiniz. Anlatsam Roman Olur'da Nida Dinçtürk, güncel kültür-sanat gelişmelerini takip ediyor, kültür-sanat dünyasından konuklar ağırlıyor. Özgür Mumcu, Gündüz Vassaf, Elif Şafak, Mehmet Ali Alabora ve Sevin Okyay gibi konuklarla gerçekleştirdiği kültür-sanat söyleşilere buradan ulaşabilirsiniz. Şarkılar, döneminin tanığı. Türkiye tarihini şarkılar üzerinden okumak mümkün. Marşlarla başlayan, alaturka ve halk müziği ile şekillenen, popüler şarkılarla bugüne ulaşan bir süreç bu. Müzik tarihçisi Murat Meriç'in küratörlüğünü üstlendiği yeni bi'bakaudio serisi Yerli Müzik, Türkiye'nin siyasi tarihinde şarkılı bir yolculuğa davet ediyor ve daha önce Berlin'de duyulmamış ender tınılarla resmi tarihte yazılmayanları seslendirmeyi amaçlıyor. Yerli Müzik podcast serisine buradan ulaşabilirsiniz. Banttan ve Fişsiz, kitap, çeviri, fotoğraf, hikaye, sinema, tiyatro, müzik, edebiyat ve şiirin içinde olduğu keyifli bir podcast serisi. Bu seriyi buradan dinleyebilirsiniz. Aklın Yolu Düşünce Topluluğu tarafından hayata geçirilen Biyografik Bilim: Bilim İnsanlarının Ağzından Hayatlarında bilim adamlarının hayatlarına dair ilginç bilgileri öğrenebilirsiniz. Bu podcast serisini buradan dinleyebilirsiniz. Foto Müze, Açık Radyo'nun fotoğraf ile tarihsel hikaye anlatıcılığını başarıyla sentezleyen bir yayını. Podcast serisinde, Osmanlı dönemi ağırlıklı olmak üzere Türkiye fotoğraf tarihinde bir gezinti yapılıyor. Eski gazete, dergi, fotoğraf koleksiyonu ve sayısız malzemenin kaynaklık ettiği programda, konusunda uzman olan bir çok konuk da ağırlanıyor. Osmanlı dönemi fotoğrafhaneleri ve fotoğrafçıları, dönemin fotoğrafa yaklaşımı, basın-fotoğraf ilişkisi, arşivcilik ve koleksiyonculuk programın ana konuları arasında yer alıyor. Foto Müze, kayıtlarını buradan dinleyebilirsiniz. Seval Şahin'in hazırlayıp sunduğu bu podcast serisinde, romanlar, hikayeler, kahramanlar, edebiyatseverlerle tartışılıyor. Podcast serisini hemen buradan dinlemeye başlayın. Birbirini ilk gençlik yıllarından bu yana tanıyan bir arkadaş grubunun seslendirdiği kitaplara ve hikayelere buradan ulaşabilirsiniz. Bir öyküyü iki kat büyülü hale getiren, onu yazarının sesinden dinlemek olsa gerek. Yazarların sesinden öykülere buradan ulaşabilirsiniz. Yayıncılık dünyasının deneyimli ismi Deniz Yüce Başarır, Ben Okurumun her bölümünde okuduğu bir kitabı, kitabın ona hissettirdiklerini anlatıyor, alıntılar paylaşıyor ve dostlarıyla kitaplar hakkında sohbetler ediyor. Başarır'ın bu keyifli podcast serisini buradan dinleyebilirsiniz. Esen Tan, Güvenç Atsüren ve Utku Ögetürk gibi isimlerin sinema gündemini yakından takip ediyor, düşüncelerini ise hazırladıkları podcast programlarıyla paylaşıyor. Bu keyifli seriyi buradan dinleyebilirsiniz. Sinema insanı Melikşah Altuntaş'ın hazırlayıp sunduğu bu podcast serisi, iyi bir film izlemek isteyenleri ihya edecek konsept listeler, sinema dünyasının kanayan yaraları ve ilginç olaylarını mercek altına alan dosyalarla sizi film komasına sokmaya hazırlanıyor. Seriye buradan ulaşabilirsiniz. Kafa Dergisi, yeni açılan podcast kanalında kendi yazarlarının sesinden yazılara yer veriyor. Podcast serisini buradan dinleyebilirsiniz. Türkiye'nin ilk podcast dizisi Karanlık Bölge, buradan dinleyebilirsiniz. Karanlık Bölge'yi sesiyle aydınlatanlar Tansu Biçer, Tülin Özen ve Özge Satman. Podcast serisinin ses tasarımını ise Eli Haligua ve Fatih Rağbet yapıyor. Konusu: Ütopik bir gelecekte dedektiflik yapan Yaz, ön yargıları yüzünden Karanlık Bölge Rehabilitasyon Merkezi'nde görevlendirilir. Yaz, bu görevinde çömez partneri Ela ile birlikte beş yıl önce işlediği bir suçtan ötürü Karanlık Bölge'de vaka olan Kuzey Bayraklı'nın rehabilitasyon sürecini tamamlayıp tamamlamadığını test etmektedir. Kuzey, önceki hayatında bir işyerinde üst düzey yöneticilik yapmaktadır ve burada işlediği suç sonrasında aynı firmanın Karanlık Bölgesi'ne bu sefer beyaz yakalı bir kontrol sorumlusu olarak atanır. Dizinin kahramanı Yaz bu ortamda Kuzey'i tanıdıkça ön yargılarından arınabilecek midir? 6 bölümlük dizi yayınlandığı platform ile de bir başlangıç ve yeni bir akım oluşturabilecek mi yakın zamanda ortaya çıkacaktır."} {"url": "https://www.ithafsanat.com/kultur-ve-sanat-kurumlarina-uluslararasi-is-birlikleri-icin-hibe-firsati/", "text": "British Council, Türkiye'deki kültür ve sanat kuruluşlarını uluslararası iş birliği hibesine başvurmaya davet ediyor. 4 Kasım'a kadar başvuruların kabul edileceği programda, Birleşik Krallık'tan bir ortakla proje geliştirme ve işbirliği için 5 ile 75 Sterlin arasında değişen hibe imkanı sunuluyor. British Council, toplamda 3.5 milyon Sterlin destek imkanıyla, tüm kültür ve sanat kuruluşlarının katılabileceği uluslararası iş birliği hibesini başlatıyor. Hibe programı, Türkiye ve Birleşik Krallık'tan kuruluşların ortaklaşa işbirliği yapmalarına olanak yaratırken, yeni projeler geliştirmek ve hayata geçirmek için de fırsat sunuyor. Programa, 4 Kasım tarihine kadar https://www. britishcouncil. org/arts/international-collaboration-grants adresinden başvurmak mümkün. Uluslararası işbirliklerini desteklemeye önem veren British Council, bu hibe programı ile Türkiye ve Birleşik Krallık'tan kültür-sanat kurumlarının ortaklaşa gerçekleştirecekleri yüz yüze, dijital veya hibrit sanat projelerini desteklemeyi hedefliyor. Toplamda 3.5 milyon Sterlin destek sağlayacak hibe programı, sanatçıların uluslararası meslektaşlarıyla yaratıcı sanat eserleri yaratmalarını ve geliştirmelerini desteklemek, yeni uluslararası ortaklıkları ve yenilikçi işbirliği yollarını teşvik etmek için tasarlandı. Program kapsamında, kuruluşlara 5 ila 75 bin Sterlin arasında değişen hibe olanakları sağlanıyor. Başvuruların kabul edileceği projeler; film, müzik, yaratıcı teknoloji, edebiyat, görsel sanatlar, tiyatro ve dans, mimarlık, tasarım ve moda alanlarını kapsıyor. Projelerin aynı zamanda, eşitlik ve kapsayıcılık gibi önemli çağdaş temaları ve/veya iklim değişikliği gibi küresel zorlukları ele alması teşvik ediliyor."} {"url": "https://www.ithafsanat.com/kulturumuzu-verecegiz-diye-cocuklari-sikbogaz-etmeye-gerek-yok/", "text": "Mimar Sinan Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Geleneksel Türk El Sanatları Bölümü Tezhib Ana Sanat Dalı programından mezun olan Doç. Dr. Şehnaz Biçer, uluslararası alanda yaptığı araştırmalar ve katıldığı kongrelerle de adından söz ettiriyor. Geleneksel Türk el sanatları şemsiyesi altındaki tezhip ve minyatür gibi dalları kendine has yorumuyla günümüze taşıyan ve çok sayıda ödüle layık görülen Doç. Dr. Biçer halen Marmara Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Geleneksel Türk El Sanatları Bölümünde ders veriyor. Bu sanatların hem ülkemizde hem de dünya genelinde hak ettiği değere ulaşması için gençlerin dünyasına girmek ve onların fikirlerini öğrenmek gerektiğini vurgulayan Doç. Dr. Biçer, Sanatçı olmak gibi bir düşüncem yoktu ama resim yapmayı sevdiğimi bilen teyzemin yönlendirmesiyle güzel sanatlar sınavına girdim. Kalemimi aldım, sınava girdim, öyle, hazırlıksız. Ama yeniden dünyaya gelsem yine sanatı seçerdim diyor. Biçer ile bir yandan kendi sanat yolculuğunu diğer yandan da sanatımızı dünyaya nasıl ulaştıracağımızı konuştuk. Çok klasik olacak belki ama küçükken resim yapmayı seven bir çocuktum. Neden resim yapıyorum? diye düşünmeden resim yapmayı seven bir çocuk. Ama sanatçı olmak gibi bir düşüncem yoktu. Yani ailemde sanatçı bir kişilik yok ki onu göreyim de böyle bir şey var, diye idrak edebileyim. Çocukluğumda İzmir'e teyzeme giderdik, onun Rembrandt'ı, Van Gogh'u anlatan ansiklopedileri vardı. Oraya gittiğimde onları incelediğimi hatırlıyorum. Sanat ve ressamlık o kitaplardaydı benim için. Lisede sayısal bölümden mezunum. Aynı zamanda matematik dersini de çok severek okudum. Esasında tabiatta da çizdiklerimizde de her şey, bir geometri üzerinedir. Kendimden bir örnek vereyim; ben yıllarca herkes benim gibi görüyor zannettim. Çünkü ben gördüğüm her nesneyi; kübik, daire, küre ya da başka bir geometrik şekil olarak görüyorum. Yani bir nesne benim için önce geometrik bir cisim olarak var oluyor. Hem resmi hem matematiği sevince mimar olabilirim, diye düşünmüştüm. O meslek olmayınca güzel sanatlara yönlendim. Hem resmi hem matematiği sevince mimar olabilirim, diye düşünmüştüm. O meslek olmayınca teyzem dedi bana 'Güzel sanatlar sınavına gir' diye. İyi, gireyim dedim ben de. Öyle bir hazırlığım da kursa gitmişliğim de yoktu. Kalemimi alıp kaydımı yaptırdım, sınava girdim. Kazanınca şaşırdım da çünkü bana göre herkes oraya çok hazırlanmıştı, ben şans eseri düşmüş bir insan gibi hissettim kendimi. Ama sonra fark ettim ki kendimin çok doğru bir yeri ile buluşmuşum. Bu çok güzel çünkü çoğu insan buluşamıyor. Çok fazla bilerek girdiğim bir yer değildi aslında. Seçtim ve girdikten sonra öğrendim desem yeridir. İlk yıl genel eğitim alınır, ikinci yıl branşlaşma olur. O zaman üniversitedeki hocam Tahsin Aykutalp idi. Bir dia gösterisi yaptı, tezhip ve minyatürü anlattı. O gün oturduğum yeri, sınıfı, dialarla karşı karşıya kaldığım anı çok net hatırlıyorum. Dedim ki 'Bu iş çok enteresan ve ben bunu yapmak istiyorum'. Orada karar verdim bu işi yapmaya. Hakikaten bir daha dünyaya gelsem yine sanat derdim. Zaman içinde daha da bilinçlendim; öğrenmekle, bilmekle daha da bilinçleniyorsunuz çünkü. Aynı zamanda sanat tarihinde de doktora yaptığım için bu sanat dallarında çalıştım. Bugünden 1200 yıl evveline kadar kendi sanatımın tarihiyle ilgilendim ve onun akışını, gelişimini, mükemmel eserleri gördükçe daha çok içine giriyorsunuz. Son 25-30 yıldır ilgide bir artış var. Eskiden yani benim üniversite yıllarımda nispeten daha az biliniyordu. Dijital ortamlar, sosyal medyanın bu sanatların bilinmesine yönelik etkisi güzel. Ama bir noktası var ki çok kritik; dünyanın birçok ülkesinden insanları görüyorsunuz. Bu bütün dünyanın sanatı içerisinde, kendi özünüzü ifade edebilmeniz ve o akıntıya kaptırmadan kendinizi tutarak yol alabilmeniz zor. Bunun için önce kendi kültürünüze hakim olmak gerekiyor. Çünkü aslında dünya da sizden bunu istiyor yani dışarıdan bana baktığında beni görmek istiyor. Sosyal medyada çok güzel örnekler var, çok güzel çalışmalar var. Bazen öğrenciler sosyal medyada yapılan işleri, sanatı görünce demoralize olabiliyor. Ancak onlara şunu söylüyorum; sosyal medya kişiye sanki 'Sen tek başınasın ve dünya karşında' gibi hissettirebiliyor. Oysa orada da binlerce sanatçı var. Olay artık dijital. Evet sergiler açıyoruz, eserler yapıyoruz ama bu sergilerdeki eserlerden öte bir başka dünya var. Gençlere yetişmekte zorlandığımız bir dünya var. Onları da dinleyerek bu bilgileri aktarmamız, geleneksel Türk el sanatlarını bu yeni dünyaya nasıl sunmamız gerektiğinin formüllerini konuşmamız lazım. Bir tezhibi ve minyatürü duvarda sergilemiş olmakla dünyaya açılamam. Sadece belli kesime hitap ederim. Ben daha büyük hedeflerde olmak istiyorum. Şöyle örnek vereyim; okuldaki çocuklara Hz. Süleyman'ı ödev vermiştim, minyatür dersinde. İnceleyin, dedim. Gitti geldi çocuklar, hepsinin çalışmasında Süleyman uzun sakallı, uzun saçlı. Bakıyorum, çok da tanıdık geliyor. Anladım ki Yüzüklerin Efendisi'ndeki Gandalf gibi çizmişler. Biz bir başka dünyaya gidiyoruz, ben bu dünyaya öğrendiklerimi aktarabilirim. Ama gençler yönlendirirse öyle gidebiliriz. Yeni dünya, duvara minyatürü tablo olarak asmak değil. Bu sanatlarla ilgilenmeye başladığım ilk yıllarda, güzel şeyler yapmak istedim. O yıllar içerisinde ben geleneksel sanatlarımızı öğrendikten sonra yavaş yavaş kendime dönmeye başladım. Esasında ilk baştan beri kendimde olduğumun, kendimi aradığımın farkında değildim. Öğrenmeyle birlikte siz, kendinizi aramanın farkına varmıyorsunuz. İlerledikçe bazı işlerimi yaptıktan sonra kendi kendime Bu şimdi senden nasıl çıktı, nasıl hayal ettin? dediğimi biliyorum. Kendiniz bile o serüvende bakıyorsunuz ki içinizden başka bir şey oluyor. Tuhaf, anlatması zor. Neden resim yapma isteği duyuyorum? Normal bir şey mi? Yemek ihtiyacı normal de resim yapma öyle mi? Kendi kendime soruyorum. Hangi dürtü bana yaptırıyor? O dürtü kendini bulmak, kendini sevmek isteğinden kaynaklanıyor. İçimdeki bir şeyi karşıma döküp görmeyi istiyorum, kendimi istiyorum esasında. O yüzden kendini bulma serüvenidir sanat; kimi zaman işkenceyle kimi zaman güzel güzel. Kabul etmez, isimsel olarak bile ayrılmasını doğru bulmuyorum. Bir şeyi ayrıştırdığınız anda karşı karşıya getirirsiniz. Geleneksel ile çağdaş karşı karşıya! Yıllarca tartışılıyor. Bir ayrımın doğru olmadığını, sanatın bir bütün olduğunu, hatta sanatların birbirleriyle alışveriş içerisinde olması gerektiğini düşünüyorum. Bir kuşu uçurabilmeniz için iki kanada ihtiyaç vardır. Tek kanatla hiçbir kuş uçmaz. Bu bir kanat bilimdir, araştırmadır. Diğer kanat kültürel birikiminizdir. Okumalar yapmak gerekiyor, kendinizi geliştirmeniz gerekiyor. Ben önce kendim olmaktan vazgeçiyorum onlarlayken. Çünkü onlar benim taklidim olmamalı. Onların geleneklerinden izleri görürsünüz Japonların sanatında. Resimlerinde, seramiklerinde, animelerinde kültürlerini çok güzel yeni dünyaya taşıdılar. Bizde de bu olur, sanatımızı karşı karşıya getirmeyi bırakıp yan yana yürümek için neler yapabileceğimizi konuşmamız gerek. Resimde önce bir hayale başlıyor, sonra iki üç adım sonrasına göre ilerliyoruz. Ona göre renkleniyor. Önce beyinde çizim gerçekleşiyor. Ben, birçok tasarımımı yolda yürürken düşünürüm. Sanatla uğraşan insanın beynen ne kadar yorulduğu bazen fark edilmiyor. Çünkü siz eğer sanatın içindeyseniz bir şeyle meşgulse beyniniz, günler, haftalar evvelinden o sizin beyninizde sizinle yürür; sokakta yürür, evde yürür, yatarken yürür. Beyin sürekli düşünür. Bir şeyin ortaya çıkabilmesi için 'Hadi ben de bir resim yapayım, masama koyayım. Acaba ne yapsam?' diye başlanmıyor. Daha evvelinden o hayaliyle birlikte bir müddet ciddiyetle yürüyor, ondan sonra eyleme geçirmeye başlıyorsunuz. Eyleme geçirirken de hayallerinizi dökebilmek ya da dökememek gibi bir işkenceyle karşı karşıyasınız. Bazen beyin başka bir şey gösteriyor, el veya işleyişte beceremediğiniz bir şey oluyor. Bu sefer bu ikisi ciddi bir kavgaya başlıyor. Bunun huzura kavuşabilmesi için önce geçirilmesi gereken bir işkence dönemi var diyebilirim. Yani bir sanatkarın yaptığı eserin karşısına geçip ondan haz alması az bir süre. 'Tamam güzel' diyorsunuz, ertesi sabah kalktığınızda sizin durmayan beyniniz ve karşınızdaki resim size onun olmayacak yanlarını gösteriyor. Kendime has eserlerim var. Klasik manada tezhip ve minyatür öğretiyorum ama artık içimden geldiği şekilde eserler yapıyorum. Eserin bana heyecan vermesi, çekmesi gerekiyor. Benim gecem gündüzüm yoktu pandemiden önceden de. Vapurda çay içerken resim tasarladığımı bilirim. Sürekli bir onunla uğraşma hali vardı. Parklarımızda, metro istasyonlarında geleneksel sanatlarımızın çok doğru örneklerini sergileyerek topluma, farkında olmadan estetiği gösterebileceğimiz çalışmalar yapılabilir. Dayatmayla estetik olmaz. Toplumun gezdiği yerlerde estetik verilebilir. Kültürümüzü vereceğiz diye çocukları sıkboğaz etmeye de gerek yok. Sakin, daha rahat, etrafa serpiştireceğiniz şeylerle, çocuklar o estetiği alır."} {"url": "https://www.ithafsanat.com/kuratorluk-cok-katmanli-bir-evrenin-ardinda/", "text": "Müzecilik kavramı ile birlikte ortaya çıkmış olan küratörlük, zaman içinde kurumlardan bağımsız hale gelerek kendi çalışma prensiplerini belirlemiş. Günümüzde, süreli sergiler yapan özgün bir meslek biçimine evrilmiş. Psikoloji, felsefe, mimari gibi birçok disipline de hakim olmayı zorunlu kılan, yaratıcılık ve empatiyle şekillenen bu katmanlı mesleğin inceliklerini, dört önemli küratör Beral Madra, Denizhan Özer, Filiz Ağdemir ve Marcus Graf ile konuştuk. Bir sergiyi ziyaret ediyorsunuz. Kapısından içeri adım atıyorsunuz. O anda, arkanızda bir gerçeklik bırakıp bir başka görüşe, sisteme, anlama, bambaşka bir dünyaya dahil oluyorsunuz. O dünyanın yarattığı duygusal etki, sanatçısına olduğu kadar küratörüne de ait. Latince tedavi etmek, iyileştirmek anlamına gelen curare kelimesinden türemiş bir kelime küratör. Sadece bir serginin değil, bir müzenin, galerinin hatta kütüphane veya arşivin yönetimi ve koruyuculuğunu üstlenen küratör; sorumlu olduğu koleksiyonları yorumlamakla da yükümlü. Çalışma prensiplerine göre küratörler; müze gibi bir kuruma bağlı çalışan, yardımcı, dışarıdan destek veren, bağımsız çalışan olmak üzere üç ayrı kategoride ele alınabiliyor. Müzecilik kavramı ile birlikte ortaya çıkmış olan küratörlük, zaman içinde kurumlardan bağımsız hale gelerek kendi çalışma prensiplerini belirlemiş. Günümüzde, süreli sergiler yapan özgün bir meslek biçimine evrilmiş. Psikoloji, felsefe, mimari gibi birçok disipline de hakim olmayı zorunlu kılan, yaratıcılık ve empatiyle şekillenen bu katmanlı mesleğin inceliklerini, dört önemli küratör Beral Madra, Denizhan Özer, Filiz Ağdemir ve Marcus Graf ile konuştuk. Çağdaş sanat dünyasının önde gelen isimlerinden Beral Madra, küratörlüğü, Türkiye'de bilinir hale getiren bir sanat insanı. Aynı zamanda bir sanat eleştirmeni. 1980'den itibaren çağdaş sanat alanında çalışıyor. Galeri yöneticiliği yapan, galeri açan ve bianellerin küratörlüğünü yapan Beral Madra ile kuratörlüğü konuştuk. Her sergi, küratör için yeni bir eğitim ve bilgilenme sürecidir. Bilgilenme süreklidir, edinilmiş bilginin güncelleştirilmesi gerekir. Siyasal, ekonomik, kültürel gelişmeler; serginin yapıldığı ülke, kent ve güncel ortam hakkında bilimsel ve doğru bilgi edinme gibi süreçler önemlidir. Bunların kullanılması kolay bir iş değildir, kuşkusuz. Ülkemiz koşullarında bu süreçlerin uygulanması irade, direnç ve cesaret gerektiriyor. Bu tür bilgilerle donatılmamış bir serginin etkisi düşüktür. Bu disiplinler hedef kitlesinin içinde yaşadığı düzeni ya da güncel ortamı yorumlayan, eleştiren sanat yapıtları arasındaki ilişkiyi göstermek için gereklidir. Küratör için kendi mesleki çıkarlarından önce sanatçıların ve sanat üretiminin değerleri ve çıkarları gelmelidir çünkü bu değerler ve çıkarlar onun işinin temelini oluşturur. Sanatçının ve üretimin amacı ve çıkarları da serginin ulaşması gereken kitlenin zihinsel, düşünsel gereksinimleriyle örtüşmelidir. Küratör bu ilişkiler arasında bağlar kuran kişidir; tarafların gereksinimlerini iyi yönetmesini bilmek zorundadır. Siyasal, ekonomik parametreler açısından bu ilişkilerde her zaman ikilem ve çatışkı söz konusudur. İşte tam da bu açıdan küratörün taraf ya da tarafsız olması arasındaki seçim dikkat çekicidir. Günümüz siyasal ve ekonomik koşulları içinde sanat projelerinin parasının hangi kaynaktan geldiği ister istemez sorgulanıyor. Sergilerdeki eleştirel yapıtlar özgürce sergilenebiliyor mu yoksa gizli bir sansür var mı? Siyasal çıkarlar ve yasaklar sergileri etkiliyor mu? Son örnek: Venedik Bienali Rusya Pavyonu küratörü Ukrayna'ya saldırı başlar başlamaz istifa etti, sanatçılar da ona katıldı ve Giardini'de pavyon kapalıydı! Siz Hikaye yazıyor diyorsunuz; ben de Hakikati ve gerçeği gösteriyor diyorum. Sanat üretimi ve bu üretimin sergilenmesi, küresel bağlamda siyasal ve ekonomik düzene egemen olan büyük aldatmacaların, yalanların, düzmecelerin karşısındaki uyarıları, gerçekleri ve hakikati dolaylı olarak oluşturuyor. İzleyici yalnız bunun bilincinde olsa yeterince anlayabilir ne anlatıldığını. Öncelikle küratörlük mesleğinin gerektirdiği eğitimi almaları en az bir dil bilmeleri gerekiyor. Sergi yapmak bilgi kadar önemli bir deneyim süreci de gerektiriyor. Çekinmeden her fırsatı değerlendirip sergi ve sergiyle ilgili yan etkinlikler yapmalarını öneririm. Galerilerde veya müzelerde bir süre çalışıp deneyim ve iletişim ağı kazanabilirler. Yaşadığımız süreçte yurt dışına gitmek oldukça zor; ancak konuk küratör programlarını izlemelerini ve fırsatlardan yaratmalarını öneririm. Prof. Dr. Marcus Graf, Almanya doğumlu ve 2003 yılından beri Yeditepe Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesinde öğretim üyesi. Sanat ve Kültür Yönetimi Bölümü Başkanı olan Marcus Graf; Siemens Sanat, Akbanksanat, Milli Reasürans, Contemporary Istanbul, Baksı Müzesi, Erimtan Müzesi ve Elgiz Müzesi gibi çeşitli kurumlarda 100'den fazla sergide küratörlük yaptı. Graf, halen Plato Sanatın daimi küratörü olarak görevine devam ediyor. Çok sayıda kitap, kitapta bölüm, sergi kataloğu ve dergide sanat yazarlığı yapmış olan Marcus Graf, akademisyen, küratör ve sanat yazarı olarak İstanbul'da yaşıyor. Güçlü bir sergi, sunulan eserler ile kavramsal çerçeve arasında açık, anlamlı bağlantılar kurar. Ayrıca parçalar; sanat eserlerinin birbiriyle biçimsel, estetik ve kuramsal açısından ilişki kuracak şekilde bir araya getirildiği şekilde yerleştirilmeli. Bir sergi, zamana ve mekana özgü olmalı. Yani mimari yerleştirmede, eser için gereken alan ve çevresi ile ilişkisi göz önünde bulundurulmalı. Boşluk, küratörün sergiyi tasarlarken dikkate alması gereken elle tutulur bir malzeme. Konuşmalar ve seminerlerin yanı sıra duvarlardaki bilgi metinleri, açıklamalar gibi eğitici araçlar da dikkate alınmalı. Ve sonuç olarak sergi tasarımı, serginin anlaşılmasını kolaylaştırırken aynı zamanda sergiyi ilgi çekici hale getirmeli. Başarılı bir küratörlük sanat eserlerine anlam katar, fikirleri ortaya çıkarır ve içerikle iletişim kurar. Anlamlı bir sergi, sanatın olduğu kadar toplumun durumunu da eleştirel bir açıdan yansıtır. Bir küratör, sanattaki güncel ve tarihsel tartışmalar hakkında geniş bilgiye sahip olmalı. Bunun yanı sıra sunulan konsept hakkında bilgisi bulunmalı. Bu yüzden, sosyal bilimler ve diğer akademik alanlar hakkındaki derin bir içgörü, kavrayış çok önemlidir. Küratör, kendine has bir tarz geliştirmelidir. Risk almalı, bilinenin ötesine geçmeli ve klişelerden uzak durmalıdır. Sanatçıların eserlerini en iyi şekilde sunabilecekleri bir ortam yaratmalıdır. Başarılı bir küratör aynı zamanda kişiler arası ilişkilerde de iyi bir içgörüye, kavrayışa sahip olmalıdır. Sanatçılar, sanat menajerleri, basın ve halk arasındaki iletişimi, ilişkiyi sağlamak çok farklı stratejiler ve yöntemler gerektiriyor. Bir küratör mümkün olduğunca şeffaf ve dürüst olmalı, ayrıca proje sürecinde tüm katılımcıları kapsamalıdır. Daha ilk başta, kavramsal çerçevenin geliştirilmesi, konseptle alakalı bilimsel ve akademik alanlarda bilgi birikimi gerektirir. Sosyoloji, psikoloji, tarih ve politika gibi konular, bu konseptle ilişkili alanlar arasındadır. Bu nedenle küratör bu alanlardaki güncel tartışmaları, konuları bilmelidir. Ardından, sanat tarihi bilgisi, sanat ve estetik konuları, sanatçı ve sanat eserlerinin seçilmesi sırasında önemli hale gelir. Sonra, serginin tasarımı sırasında serginin görsel dengesine, eserlerin yerleştirilmesine, kompozisyonuna, duvarların rengine ve sergilenen eserler arasındaki görsel bağlantıya karar verirken temel tasarım bilgisi gerekir. Grafik tasarım, info wall, etiketler, klasörler gibi basılı ve dijital grafik tasarım öğelerinin geliştirilmesi sırasında önemli hale gelir. Eğitim ve halkla ilişkiler alanlarındaki bilgi de önemlidir. Seminerler, konuşma ve atölyelerin düzenlenmesi, geliştirilmesi gibi konuların yanı sıra basın ile ilişkilerin nasıl sürdürüleceğini bilmek de önemli. Günümüzde elbette sosyal medya ilişkileri de önemli hale geldi. Küratör, kendi alanı için kendine has iletişim stratejileri ve özel beceriler de geliştirmeli. Tüm bunların yanı sıra organizasyon, ticari ve idari konular, lojistik, bütçe, basın ilişkileri ve personel ile ilgilenirken bir küratör, sanat yönetimi ve idaresi bilgisine ihtiyaç duyar. Bir sanat kurumunu gezen ziyaretçi olarak sergiyi anlayabilmek, beğenebilmek için sanatçıları ve sanat eserlerini tanımanız gerekir. Bilmiyorsanız da bunun üzerine çalışmalı, okumalısınız. Serginin anlaşılabilmesi için ziyaretçilerin üzerine düşen bu. İşte bu nedenle sergi, sanatçı ve eserleri ile ilgili okumalılar. Dolayısıyla serginin şifrelerinin çözülmesiyle ilgili sorumluluğun önemli bir kısmı da sanatseverlere düşüyor. Ne kadar çok sergi yaparsanız o kadar iyi olursunuz. Diğer küratörlerin yaptığı sergileri görün. Onlardan öğrenin ve kendinize rol modeller bulun. Sergilerin tarihçesi ve küratöryel deneyim hakkında bilgi sahibi olun. Sanat tarihini çok iyi çalışın. Güçlü kurumlarda staj ve güçlü küratörlere asistanlık yapın. Küratöryel deneyim hakkında okuyun ve öğrenin. Mümkün olduğunca çok fazla sergiyi görerek gözünüzü eğitin. Sanatçılarla tanışın, onların atölyelerini gezin ve ilgilendikleri kavramsal ve formel meseleleri öğrenin. Sanatçılar, küratörler, sanat yazarları, sanat yöneticileri, sanat kurumları ve sergi üretimi ile ilgili şirketlerden oluşan bir ağ geliştirin. Entelektüel ve akademik yönünüzü geliştirin. Yaratıcı olun. Ayrıca iletişim, özellikle görsel iletişim hakkında bilgi edinin ve sosyal medyanın etkili kullanımını öğrenin. Sıkı çalışın, kalıcı değişime açık olun, eleştirel olun, cesur olun ve kendi tarzınızı geliştirin. Çok sayıda uluslararası müze ve kültür sanat kurumunda proje yöneticiliği ve küratörlük yapan Filiz Ağdemir, bu yıl 4. Uluslararası İstanbul Trienali'nin küratörlüğünü üstlendi. Serginin yapılış amacının bir başka deyişle kavramsal çerçevesinin seçilen eserlerle ve mekanla kurduğu ilişkisinin gücü, işinde iyi bir küratörün en temeldeki göstergesidir. Bu göstergeler de genellikle son dakika yapılacak işler değildir, masa başında manipüle edilemez ve samimiyet çok net şekilde okunur. Bir sergiye baktığınızda genellikle bir bütün görürsünüz. Yakından ve farklı açılardan bakarsanız birbirinden farklı alanlarda alınmış yolları, kararları, seçimleri, teknikleri, bilgileri, katmanları ve tüm bunların birbirine örülü olduğunu da... Öncelikle küratör, tüm bu disiplinleri bütüncül bir bakışla ele alır ve bir bina kurar gibi birleştirir ve bunu da bilinç seviyesinde kullanır. Açık ve anlaşılır bir dil kullanarak yorum katılabilecek şekilde boşluklu ve esnek yapıda, merak yaratacak bir mesafede ve olabildiğince bilimsel bir altyapıyla kurmalı. Seyirci öncelikle sergiyi anlamak için gerçek bir zaman ayırmalı. Kısa veya uzun fark etmez. Ama gerçek zaman gerekir. Orada olmak. Bakmak gibi. Tabii ki ön kabul ettiğimiz izleyici senaryosu şu: İzleyici sergiye gelir, serginin kavramsal metnini-giriş metnini okur, mekan ve eserlerle bu kavram arasında kurulan bağı görmeye çalışır. Sergi gezebilir, sergide neyin nasıl neden yapıldığını, alınan kararları ve tercihleri geriye doğru giderek çözmeye çalışabilirler. Tabii bu benim analitik yaklaşımım ve önerim. Bununla sadece sergilerin analizi yapılabilir. Düşünmek, okumak, hayal etmek, hayal edileni sebep sonuç ilişkisi kurarak tasarlamak ve sonra tüm bunların gerçek hayattaki olasılıklarını planlamak iyi egzersiz olabilir. Şimdiye kadar birçok performans, multimedya ve saydam gösterileri yapan, konferans, söyleşi ve sempozyumlara katılan Denizhan Özer, uluslararası arenada tanınmış bir sanatçı ve küratör. Rainbow Art Center, Turquoise Art Group ve T- Union sanat grubunun kuruluşunda yer alan Denizhan Özer, Londra Arcola Galerinin direktörlüğünü yaptı. Özellikle sanatın varlık gösterdiği büyük şehirlerde her sergiye gitmeye imkan yok. O sebeple gideceğim sergiyi konseptine ya da sanatçısına göre belirliyorum. Tabii bazı sanat merkezleri ya da galeriler gerçekten güzel sergiler yaptıkları için oralarda yapılan sergilere özellikle gitmeye çalışıyorum. Tüm bu seçiciliğe rağmen bazı sergilerde hayal kırıklığı yaşıyor, bazı sergileri de çok beğeniyorum. Artık dünyada karma sergi diye bir kavram yok. Bu bizim ülkemize ait, uydurma bir kavram. Galeriler kişisel sergilerden ellerinde kalan ya da konsinye olarak aldıkları yapıtları yan yana dizerek sergi yaptıklarını zannediyor. Aslında bu yaptıkları sergi olmuyor. Öylesine duvarlara asılmış yapıtların yan yana durmasından başka bir şey değil. O sebeple özel bir durum yoksa ben karma sergilere gitmiyorum. Zamanımı niteliksiz, belirsiz, amaçsız kurgulara ayırmak istemiyorum. Sergi kurmak dışardan bakıldığında kolay bir iş gibi görünse de aslında o kadar basit değil. Her serginin bir metni, kurgusu, matematiği, vereceği mesaj olmalı. İyi bir küratör tüm bunları düşünerek sergiyi kurgular. Yapıtların etkisini ve görünürlüğünü artırmak; birbirini yememesini, ışıklandırmaları, künyeleri, sergi metnini çok iyi düşünmek zorundadır. Nasıl bir film yönetmeni filmin kurgusunu, akışını, oyunculuk gücünü, ışığını, vereceği mesajı, etkiyi düşünüyorsa bir küratör de yapacağı sergiyi aynı şekilde düşünüp kurgulamalıdır. Küratör kelimesi çağımıza ait bir kelimedir. Eskiden sergi komiserleri vardı. Küratör sistemi sanatçı, galeri, müze, kurum, koleksiyoner, izleyici üzerinden koruyan; tüm bunlar arasında iletişim ve denge sağlarken sanatın görünürlüğünü, etkisini artırıp sevdirmeye çalışan kişidir. O sebeple entelektüel olmanın yanı sıra kendi alanında gerçekten bilgili ve deneyimli olmalıdır. Bu söylediklerimin dışında iyi bir küratör günceli takip etmeli, uluslararası ilişkileri, bağlantıları olmalıdır. Aksi takdirde kendini küratör olarak görse de işinin hakkını veremeyeceği için sistem tarafından dışlanır. Her serginin bir hikayesi vardır ve bu hikayeyi küratör yazar ve yönetir. Serginin tüm sorumluluğu küratördedir. İzleyici ya da alıcının yapısını bilirseniz onlara ulaşabilirsiniz. İzleyicinin özel bir sorumluluğu yoktur. Her şey küratöre bağlıdır. Mesela ben 1. Çanakkale Bienali'ni yaptığımda sıradan insanların videoları izlemeye gitmediğini görünce 2. Çanakkale Bienali'nde Kordon'da denizin üzerine kazıklar çaktırıp dev ekran kurdurdum. Kordon boyunda gezmeye gelen neredeyse herkes, sanatçıların videolarını orada izledi. Yani seyirci gelmeyince ben seyircinin ayağına sanatı götürerek onlara ulaştım. Kısacası tüm sorumluluk küratörde. Bana göre sanat yönetimi ya da sanat bölümünden mezun olan bir genç, küratör değil, küratör adayıdır. Bir kurumda ya da bağımsız bir küratörle çalışarak hayatın pratiği içinde kendilerini yetiştirmeleri gerekiyor. Bunun yanı sıra bir yabancı dil özellikle de İngilizce bilmelerini, mümkün olduğunca büyük sanat etkinliklerini görmelerini tavsiye ederim."} {"url": "https://www.ithafsanat.com/kurda-kusa-asa-ve-goze/", "text": "Yapı Kredi bomontiada, tasarımcı Lalehan Uysal'ın Kurda, Kuşa, Aşa... Ve Göze... sergisine ev sahipliği yapıyor. Lalehan Uysal'ın, hayatın sürdürülebilirliğinin öznesi olan tohumların fark edilmesi için yakın plan çektiği ve makrografik olarak tanımladığı yeni tohum fotoğraflarından oluşan sergi, 2-25 Ağustos 2021 tarihleri arasında her gün Yapı Kredi bomontiada Galeri'de ziyaret edilebilir. Tasarımcı Lalehan Uysal, ilk tohum fotoğrafları sergisini Oxford Üniversitesi'nde 40 yılı aşkın süredir her yıl farklı temalarla gerçekleşenOxford Symposium on Food and Cookeryde açtı. Londra'daki sergisini Türkiye'de farklı şehirlerde, farklı coğrafyaların topraklarına has tohumların fotoğraflarıyla açtığı sergiler izledi. Uysal'ın, tohumların ilk bakışta görülmeyen ince ve zarif, akıl almaz matematik ve kusursuz tasarımlarını ortaya çıkaran fotoğrafları arasında, gölgesini bildiğimiz ama tohumunu bilmediğimiz, her gün gördüğümüz ağaçların, hiç görmediğimiz çiçeklerin tohumları da var. Sergi süresince hafta sonları tohum, baharat, buğday ve ekmek atölyeleri de gerçekleştirilecek. Atölye ve sergi turlarına Lalehan Uysal da eşlik edecek. Bauhaus Ekolü ile eğitim veren Tatbiki Güzel Sanatlar Yüksek Okulu'nda grafik tasarım eğitimi aldı. Buğday Ekolojik Yaşamı Destekleme Derneği'nin ve Türkiye'nin ilk ekolojik pazarı olan İstanbul'daki Şişli %100 Ekolojik Pazar'ın kurucularından biri oldu. Buğday'ın Ambarı'ndan Kurda, Kuşa, Aşa' adıyla ekoloji konseptli podcast serisini hazırlıyor. Yeditepe Üniversitesi İletişim Fakültesi Gazetecilik Bölümü'nde gazetecilik uygulamaları üzerine dersler veriyor. Grafik tasarımcı, yazar ve editör olarak birçok yayında adı olan Uysal, bugün kendini sadece 'Tohum Gözlemcisi' olarak tanımlıyor."} {"url": "https://www.ithafsanat.com/kurt-wallander-macerasina-beyaz-aslan-ile-devam-ediyor/", "text": "Her kitapta polisiyeseverleri gizem dolu bir maceranın peşinde yolculuğa çıkaran İsveçli yazar Henning Mankell'in ünlü dedektifi Kurt Wallander, Ayrıksı Kitap etiketiyle raflarda yerini alan serinin üçüncü kitabı Beyaz Aslanda da okurları tehlikeli ve sürükleyici bir soruşturmaya davet ediyor. Avrupa'nın en prestijli polisiye ödülü Ripper Ödülü'nü kazanmış ilk yazar olan Henning Mankell'in Kurt Wallander serisindeki üçüncü kitabı Beyaz Aslan, Ayrıksı Kitap etiketiyle raflarda yerini aldı. Yaşamın da ölümün de zamanı var cümlesiyle polisiyeseverleri nefes kesen yeni bir maceraya davet eden Kurt Wallander serisi, üçüncü kitapta, küçük bir kasabada işlenen cinayetin peşinden aralanan uluslararası entrikayı temposu dinmeyen bir anlatımla sunuyor. Hırs ve kararlılığıyla adaletin peşinde olaydan olaya koşan çetin dedektif Kurt Wallander, serinin üçüncü kitabında kendisi ve ekibini zor bir cinayet soruşturmasının içinde buluyor. İsveç'in huzurlu güney bölgesinde genç bir kadının ölü bulunmasıyla başlayan macera, Kurt Wallander ve ekibinin görevlendirilmesiyle farklı bir boyut kazanıyor. Soruşturmada derinlere inildikçe Güney Afrika istihbaratının ve eski bir KGB ajanının dahil olduğu korkunç bir suikast planı ve Güney Afrika'nın karanlık ırkçı dünyası, Wallander ve ekibinin karşısına çıkınca tüm olasılıklar yeniden hesaplanıp olayın çözümü için amansız bir mücadele başlıyor. On kitaptan oluşan Kurt Wallander serisinin üçüncü kitabı olan Beyaz Aslan'a kitap satan her yerden ulaşılabilir. İsveç'in huzurlu güney bölgesinde genç bir kadın ölü bulunur. Bu cinayeti soruşturmak üzere Kurt Wallander ve ekibi görevlendirilir. Soruşturmada derinlere inildikçe Güney Afrika istihbaratının ve eski bir KGB ajanının dahil olduğu korkunç bir suikast planı ve Güney Afrika'nın karanlık ırkçı dünyası çıkar ekibin karşısına. 1948 doğumlu İsveçli yazar Henning Mankell'in romanları kırk beş dile çevrilmiş ve tüm dünyada kırk milyondan fazla satmıştır. Polisiyede Avrupa'nın en prestijli ödülü olan Ripper Ödülü'nü ilk alan yazardır. Ayrıca Mankell, Cam Anahtar ve Altın Hançer ödüllerinin de sahibidir. Kitaplarında dünyadaki ve özellikle de İsveç'teki sosyal eşitsizlik ve adalet konularına yer vermiştir. Yazmış olduğu Kurt Wallander serisi pek çok defa dizi ve filme uyarlanmıştır. Hayatının bir kısmını İsveç'te bir kısmını da Mozambik'te geçiren Henning Mankell, Mozambik'in başkenti Maputo'daki Avenida Tiyarosu'nun sanat direktörlüğünü de yapmıştır. 2015 yılında vefat etmiştir."} {"url": "https://www.ithafsanat.com/melankoli-sairin-kendini-teselli-etmek-icin-basvurdugu-yontem/", "text": "VakıfBank Kültür Yayınları akademisyen Bahanur Garan Gökşen'in Geç Osmanlı Dönemi Romanlarında Şair ve Şiir isimli eserini yayımlıyor. Kitapta, Tanzimat romanı Cezmi'den Cumhuriyet'in ilk yılında yayımlanan Karanfil ve Yasemin'e, Ahmet Midhat Efendi'nin romanlarından Zaniyeler'e kadar çeşitli romanlardaki şairlerin izi sürülüyor. VakıfBank Kültür Yayınları'nın yayımladığı Geç Osmanlı Dönemi Romanlarında Şair ve Şiir; Şair kimdir?, Şairleri diğer sanatçılardan ayıran özellikler var mıdır?, Şiir nedir ve nasıl yazılır? sorularını sorarak Türk romanında şairin ve şiirin edindiği yeri inceliyor. Akademisyen Bahanur Garan Gökşen'in araştırma eseri, şairlerin şiiri nasıl tanımladığını, Divan, Halk ve Batı şiirine yaklaşımlarını, dönemlerinin poetik meselelerini, şiirlerini paylaşma sancılarını ve narsisizmle mücadelelerini geniş çaplı bir incelemeyle okura sunuyor. Milli Kütüphane ve İstanbul Beyazıt Devlet Kütüphanesi'nde şaire ve şiire odaklanan roman araştırmalarından da faydalanarak oluşturulan kitap, Romanın Şairi, Şairin Şiiri ve Şairin Yaratıcılığı şeklinde üç ana bölümden oluşuyor. Çalışmanın birinci bölümünde romanlarda yer alan şair kahramanlar değerlendirilirken, ikinci bölümde şairin kimliğine ve şiirin tanımına odaklanılıyor. Üçüncü bölümde ise şairlerin şiirlerini yaratma aşamaları ele alınarak, özellikle bir eserin meyvelerinin tomurcuklandığı dönem olan karşılaşma evresi inceleniyor. Tanzimat dönemi romanlarından Cumhuriyet dönemi romanlarına kadar romantizm akımı çerçevesinde romandan romana değişiklik gösteren şair imajının ele alındığı Geç Osmanlı Dönemi Romanlarında Şair ve Şiir felsefe, psikoloji ve sosyoloji ekseninde dönemin sanatçılar üzerinde oluşturduğu ruh halini anlatan kapsamlı bir çalışma olarak dikkat çekiyor. Üniversitesi Yeni Türk Edebiyatı Ana Bilim Dalında başladığı doktora programını 2018 yılında bitirdi. Muallim Tevfik Fikret Özel Sayısı'nı tıpkıbasım ve çeviri yazı olarak hazırladı. Yine İlhan Tarus'un Kasabanın Ruhu adlı romanını ve Selçuk Baran'ın Türkan Hanım'ın Ölümü adlı tiyatro eseri ve hikayesini yayına hazırladı. Erol Gökşen ile Nabizade Nazım'ın Mini Mini Mektepli ve Hanım Kızlara adlı eserini çeviri yazı ve tıpkıbasım olarak yayınladı. Cemal Süreya'nın 1968-1875 yıllarında Türk Dili dergisinde kalmış yazılarını Yabancı Yayınlar adıyla kitap olarak yayınladı. Murat Yalçın ile Bir Yalnız 100. Doğum Yılında İlhan Berk adlı sempozyum kitabının editörlüğünü yaptı. Varlık, Kitap-lık, Hürriyet Gösteri, Avrasya Uluslararası Araştırmalar Dergisi, Turkish Studies, Hacettepe Üniversitesi Türkiyat Araştırmaları Dergisi gibi dergilerde yazıları yayınlandı. 2018 yılından beri İstanbul Arel Üniversitesi'nde Doktor Öğretim Üyesi olarak görev yapmaktadır."} {"url": "https://www.ithafsanat.com/melez-tuvallerin-form-disi-ressami-kadir-akyol/", "text": "Hayat felsefesini, yarım asır önce yaşamış Nesimi'nin ünlü Sığmazam şiirinin sözleriyle anlatıyor Kadir Akyol. Şiirdeki gibi ruhunun ve sanatının sınırlarını aşmaya çalışan ressamın ilk dönem portreleri, Türkiye'de neo-liberal ekonomiyle birlikte yaygınlaşan popüler kültürün gündelik yaşamı etkilemeye başladığı 80'li yıllardan izler taşıyor. Sanatçı, günümüzdeki eserlerinde ise dini ve mitolojik tanrı ve tanrıça figürleriyle; dünya sanat tarihine iz bırakmış kişileri ya da bugünün popüler isimlerini pop-art tarzında melez bir yapıda sunuyor. Akyol'un eserlerinde, Anadolu motifleriyle şimdiki zamanın enerjisi buluşuyor. Özellikle dantel motifinin ardından kimi tanıdık, kimi sıradan insanların bakışları ya da tavırları, göz göze geldiğinizde sizi etkisi altına alıyor. Kadir Akyol ile hayatı algılayışını ve sanatını konuşuyoruz. Akademi okudum, dört üniversite bitirdim. Bir lisans, iki mastır, bir doktora yaptım. Ama akademisyen değilim ve kendim dışında hiçbir kuruma bağlılığım yok. Evet, akademili olmanın sanatıma etkileri oldu. Çünkü insanlar etiketi, bir bilgiyi, bir yere, birine, bir kaynağa ait kıldığında kendini iyi hissediyor, bu karşıya da güven aşılıyor. Oysa şu anki aklım olsa ilkokul üçüncü sınıftan sonra hiç okula gitmezdim. Okul kavramı aldığınız bilgiyi hayata ait kılma halinizle ilgili. Sisteme hizmetçi yetiştirmekten başka bir şey değil bu. Ben Nesimi'nin sözlerine atıfla Ben hiçbir etikete, hiçbir forma sığmazam diyorum. Uzun ama keyifli konular bunlar. Anlatmak zaman alır. Sanat benim yaşam biçimim. Varoluşumuzu sorgulamak için ve sanatla yaşamın birbirinden bağımsız ilerlemeyeceğinin farkındalığıyla eserler üretiyorum. Bu eserler bir birleşim halinde, gelenekselin yeniyle karşılaşması olgusu, alıcıyla buluşması durumu. Her çağ gereği, popüler kültür imgelerinin iç içe geçirilmiş hallerini aktarmayı, tuval yüzeyine yeni bir nefes vermek olarak değerlendiriyorum. Bu süreç benim var olma ve var etme yolculuğum. Yaratmanın, zihin ve düş gücünden yararlanılarak o zamana değin görülmeyen yeni bir şey ortaya koymak, yapmak anlamı var. Yaratmak veya canlandırmak kavramlarını çok seviyorum ama var olandan yaratmak söyleminin daha doğru olacağını düşünüyorum. Teorik veya madd boyutunda üretilenlerin üzerine bir şeyler koyuyoruz. Buna biçimin doğuşu değil de dönüşümü demek daha sağlıklı olacak. Özgünlük kısmına gelince... İyi bir harmanlayıcı olarak eseri melez hale getirmek. Buna sanat tarihinde disiplinler arasılık diyoruz. Birçok disiplinden faydalanıp kendi disiplinime veri aktarımı yapmak. O sebeple özgünlük ve biçimin doğuşunu farklı anlamlarda kullanma taraftarıyım. Kişi neyse onu görür. Kainattaki her şey birbiriyle ilişkiliyken bunu sadece tekniğe ait kılmak haksızlık olur. Evet, ruhumdan yani bilincimden bir şeyler ürettiğim, can vermeye çalıştığım her davranışa, esere kendi süzgecimden geçen bir şeyleri aktardığım doğrudur. Portre dediğimiz, bizlerin evrene dağılmış tüm hal ve durumlarımız değil midir? Yoksa portre olmazdı. Sevinç, mutluluk, neşe, heyecan, hüzün gibi duygular da tüm varlığa ait duygular değil midir? Popülerlik kavramı, isminden anlaşılacağı üzere şu anda bilindik isimler; Şu tarihler arasında var olan kısıtlı zamanlar içerisindeki ünlü kişiler. Biz, eserlerimizde onlara yer vererek, onların daha uzun soluklu olmalarına, hatırlanmalarına vesile oluyoruz. Göreceli, değişken ve uzun soluklu kainat çizelgesine minik bir virgül atmak gibi. Evet, benim de istediğim izleyiciyle, yani alımlayıcıyla göz göze gelmek. Kişi, derinliğince derinlik algılar burada. Bir süre yabancılaşma konusunu projelerimde, resimlerimde ele aldım ama sonda gördüğüm şu oldu. Mevlana, Her ne arıyorsan kendinde ara; senin canının içinde bir can var, o canı ara. Senin dağının içinde bir hazine var, o hazineyi ara. Eğer yürüyen dervişi arıyorsan, onu senden dışarıda değil, kendi nefsinde ara demiş. Biz, bize ait olanı hep dışarıda aramaya çalışmışız. Yabancıyı bizden olmayanda görünür kılmaya çalışmışız. Oysaki biz o, o bizmişiz. Çocukluğumun sembollerinden biri de oydu. Özellikle tek kanallı dönemin yani sistemin size ne verdiyse onu doğru kabul ettiğiniz dönemin en önemli sembollerinden biriydi benim için. Eski olanı, geride kalanı canlandırıp günümüze getirmek istemiyorum. Ama bilen anlamıştır. O da bir sembol sonuçta. Sembol okumayı bilen kişi, sınırlı kelimelerle anlatılmayacak olanı sembollerle daha kapsamlı ve kolay anlatabilir. Söylemek istediğini daha kalıcı hale getirilebilir. Dijital sanat dediğimiz, var olan üretimden yola çıkılarak yapılan eylemler toplamı. Daha önceden de üretimlerimde disiplinlerarası çalışmalar vardı, şimdi de olacak. Özellikle NFT üretimleri aşaması yakın bir zamanda başlayacak. Elimden geldiğince var olan bağlantılarımı kendimden yaşça daha genç arkadaşlarımla paylaşıp bu ağı genişletmek istiyorum. Paylaştıkça çoğalacağız diye düşünüyorum. Onlara söyleyeceğim her şeyi, ben kendim de yaşıyorum. Öncelikle gerçek dünyada yaşamıyoruz. Ölüm diye bir şey yok, dönüşüm var. O yüzden korkmanın anlamı yok. Dünyayı gezsinler, dil öğrensinler, ellerinden geldiğince her türlü işi yapsınlar. Hızlı okuma eğitimi alsınlar, merak ettikleri kitapları okusunlar, sohbet edip yeni insanlarla iletişim kursunlar. Dünyayı yakından takip etsinler ve spiritüel taraflarını beslesinler. Benim en verimli, bereketli dönemimdi. Bolca üretim yapacak vaktim oluştu. Bu bir ironi değil, gerçek. Özellikle yurt dışı kitlesine ulaşmamı sağladı o dönem. Galeri Gama'dan Şule Claire Altıntaş ile Amerika'daki Miami Art'taydım. Sergiye bizzat katılım gösterdim ve yüz yüze çok güzel dönüşler aldım. Yeni birçok projeye açılım sağladı son sergim. İlaveten şu anda da AKM'de Beste Bürsu küratörlüğünde Birlikte Var Olmak adlı karma sergide eserlerim yer alıyor. Son olarak da Londra'da Miart Gallery London'da 'Beyond Borders' adlı karma sergiye katılıyorum. İçinizden ne geliyorsa onu yapın ve özgür olun."} {"url": "https://www.ithafsanat.com/metaverse-nedir-sanat-metaversete-nasil-yer-bulacak/", "text": "Teknolojiyle pek ilgisi olmayanların dahi sıkça duymaya başladığı metaverse, merak uyandıran ve yakın gelecekteki değişimin altını çizen bir kavram. Günlük ve gerçek hayatın içindeki ekonomi, spor, sanat gibi birçok kavramın da yansımasının olacağı metaverse'e yakından bakıyoruz. Gerçek nedir? sorusu insanlık tarihinden bu yana sanata, mitolojiye, dinlere, felsefeye ve psikolojiye konu olmuş. Ancak içinde bulunduğumuz çağda yaşanan teknolojik gelişmelerle, sonraki nesiller için belki de önemli bir soru, bir arayış olmaktan çıkacak. Sanal gerçekliğin hızla gerçekle iç içe geçtiği zamanlardayız. Kaynağı, özü ya da anlamı aramak belki akla bile gelmeyecek. Dört duvarı aynalarla çevrili bir odada, sonsuz hareketin kaynağı olan asıl öznenin varlığı önemsizleşecek, her bir yansıma kendini var edecek. Belki de bir süre sonra aynalardaki sonsuz kopyaların gerçek nesnenin yalnızca zihin gücüne ihtiyacı olacak. Böylelikle fiziksel varlığın, insan bedeninin de sonu gelecek. Televizyon filmleri, sinema ve diziler de bizi bu yeni gerçekliğe hazırlıyor. Netflix'in ünlü serisi Black Mirror, ilk sezonundan bu yana teknolojideki gelişmelerin insan psikolojisi ve toplum dinamikleri üzerindeki etkilerini ele alıyor. Seri, birçok bölümünde de yakın gelecekte yaşanabilecek ütopik-distopik dünyalardaki gerçeği arayışa odaklanıyor. Serinin dördüncü ve beşinci sezonunda ise gerçeklik ve sanal dünyanın iç içe geçmiş hallerini ortaya koyan, bölümler bulunuyor. Dizinin senaristleri, dördüncü sezondaki 'USS Callister' ve beşinci sezondaki 'Striking Vipers' isimli bölümlerde insanlığın yakın gelecekte sanal dünyayla kuracağı ilişkiye dair öngörülerini sergiliyor. Bir başka deyişle bugünlerde sıkça duyduğumuz metaverse'e önceki sezonlarda olduğu gibi göz kırpıyor. Öncelikle metaverse'in çok da yeni bir kavram olmadığını belirtmekte fayda var. Yazar Neal Stephenson, sanal gerçeklik ortamlarını, 1992 yılında yayımlanan bilim kurgu romanı 'Snow Crash'te tanımlıyor ve dahası metaverse terimi kendisi tarafından ilk kez bu kitapta kullanılıyor. Elbette o zamandan bu yana artırılmış gerçeklik, sanal gerçeklik, 3D holografik avatarlar gibi teknolojiler günden güne şaşırtıcı gelişmeler gösteriyor. İngilizce birleşik bir kelime olan metaverse sözcüğü, ötesi anlamına gelen 'meta' ile evren anlamına gelen 'universe'ün bir arada kullanımıyla ortaya çıkmış. Teknik bir tanımlamayla hakkını verirsek metaverse; Tüm sanal dünyaların ve internetin toplamını içeren, sanal olarak artırılmış fiziksel gerçekliğin ve fiziksel olarak kalıcı sanal alanın yakınsaması ile oluşturulan ortak bir sanal paylaşımlı alan diyebiliriz. Metaverse, üzerinde çalışan geliştiricilerin açıkça belirttiği üzere, yalnızca bir kişiye ya da şirkete ait olmayacak. Bu amaçla herkesin ulaşıp kullanabileceği bir sanal ağın; merkezi olmayan bir sistemin günümüzdeki internetin sağladığı görevi üstlenmesi bekleniyor. Facebook CEO'su Mark Zuckerberg de 2021 Haziran'ında bir süredir üzerinde çalıştığı meta evrenine dair projesini duyurdu. Ekim ayı sonunda da Facebook grubu olarak kendisine bir çatı şirket kurarak Meta adını verdi. Google da holding şirketinin adını Alphabet olarak değiştirmişti. Mark Zuckerberg, bu gelişmelerin ardından Meta'nın bundan böyle bir Metaverse şirketi olacağını duyurdu. Anlaşıldı ki bu proje metaverse ile bağlantılıydı. Facebook olarak -sahiplenmeye çalıştıkları- metaverse'i destekleyecek teknolojik donanımlar oluşturmanın ötesine geçeceklerini duyuran Zuckerberg, birbirine bağlı deneyimlere odaklanacaklarını açıkladı. Teknolojik donanımlardan kasıt sanal gerçeklik gözlükleri, sanal gerçekliği hissedilebilen eldiven gibi yapay zekadan güç alan buluşlar. Metaverse aracılığıyla, insanların çalışabileceği, oyun oynayabileceği, e-ticaret yapabileceği ve sosyal olarak etkileşime girebileceği yeni nesil, sürükleyici sanal dünyalar var edilmesi planlanıyor. Birden fazla şirket de geniş bir kitleye ulaşmak için meta veri tabanından yararlanmayı planlıyor. Aslına bakılırsa Meta'nın peşinde olduğu metaverse konsepti, 3D avatarların dahil olduğu, çevrimiçi oyun evrenleriyle benzerlik gösteriyor. Metaverse'in sanal evren ile gerçek dünyayı buluşturan karma gerçekliği içinde, NFT gibi dijital ürünlerin, fiziksel mallar olarak kabul görmesi bekleniyor. Bu beklenti, Zuckerberg'in yaptığı Metaverse, bireysel yaratıcılara ve sanatçılara büyük fırsatlar getirecek açıklamasını güçlendiriyor. Bugüne kadar NFT satarak dokuz ayda bir milyon dolar kazanan Hint asıllı tasarımcı Amrit Pal Singh, NFT'lerini sergilemek için sanal ortamda bir galeri açtı. 32 yaşındaki sanatçı, Cryptovoxels üzerinden bir arsa satın aldı ve sanal ortamda bir galeri oluşturdu. Galerisine kendi NFT koleksiyonunun adı olan 'Toy Face Cafe' ismini verdi. Toplamda 125 bin dolar harcadığı tüm eserleri de galerisinde sergiliyor. Singh, galerisinin ilk katında kendi sanat eserlerini, diğer katlarda da satın aldığı NFT'leri ziyaretçilere sunuyor. Kendisi, metaverse'te açtığı galeriyle kar etmeyi de hedefliyor. Digivega yazarlarından Ademhan Esen, metaverse'te geçen ilk hikayeyi yazdı. Digivega'nın kreatif direktörü Serkan Uysal, eseri şekillendirip NFT formatına çevirdi. Sadece 101 adet olan, tipografi, pixel art ve edebiyatın disiplinler arası birlikteliğiyle oluşturulan NFT formatındaki eser, bir aile hikayesini anlatıyor. Eser, en popüler NFT platformlarından biri olan Opensea üzerinden satışa sunuluyor. Eser, satın alan kişinin okumak istediği dildeki dijital kopyası ve Türkçe orijinali ile geliyor. Universal Music Group, sanatçılarının dijital versiyonları ile NFT kıyafetlerini ve aksesuarlarını oluşturmak için avatar şirketi Genies ile anlaştı. Universal'ın sanatçılarına metaverse için resmi sanal kimlikler vereceği de duyuruldu. Justin Bieber, Shawn Mendes, Rihanna ve Migos'un Metaverse avatarlarının, sosyal platformlarda kullanabilmesi amaçlanıyor. NFT sanatçıları için, eserlerini sergileyecekleri bir mekana ihtiyaç duyuyor. Pixlr Genesis'in metaverse'te sanatçıların, koleksiyonerlerin ve meraklıların bir araya gelebileceği bir topluluk ve yer olmak için tasarlanmış. Metaverse tabanlı galeri ayrıca bir müzayede platformuyla gelecek. Sanat sahipleri, Pixlr meta veri tabanı içinde etkileşime girebilir. Diğer koleksiyoncularla ağ kurma şansına da sahip olabilirler. Metaverse'te 'Metaflower' isimli bir mega yat 650 bin dolara satıldı. Sanal yat, The Sandbox sanal oyun dünyasında satılan en pahalı NFT. Metaverse evreninin bir parçası olarak tasarlanan sanal lüks yat, diğer lüks tesislerin yanı sıra iki helikopter pisti, jakuziler ve bir DJ kabini içeriyor. Lüks yat aslına bakılırsa, The Sandbox sanal oyun dünyası için lüks bir NFT serisinin parçası. Diğer parçalar arasında özel adalar, sürat tekneleri ve jet ski yer alıyor. NFT ürün, bir metaverse geliştiricisi olan Republic Realm tarafından piyasaya sürüldü. Son yirmi yılda izlediğimiz ya da okuduğumuz birçok eser, ismini zikretmeden metaverse'ü konu ediyor. Bugünlerde de belki arama motorlarında en çok aranan, merak edilen konu. Bu gelişmeler bizi zihinsel olarak metaverse'e hazırlıyor. Metaverse'ü oluşturacak teknik altyapı ve içerik de hazır olduğunda, bu deneyim yaygınlaştığında neler olacak? Kullanıcılar hem fiziksel hem de sanal dünyada eş zamanlı var olabilecek. Siz gerçek dünyada bir kafede otururken, sizin dijital avatarınız da dünyanın herhangi bir yerindeki sanal gerçeklik etkinliğine katılabilecek. Belki sanal bir müzayedeye katılıp NFT tabanlı bir sanat eseri satın alacak. Bu eseri, gerçek ortam üzerinde Artırılmış Gerçeklik modunda görüp ağındaki diğer kullanıcılarla paylaşabilecek. Henüz metaverse diyebileceğimiz bir gerçeklik deneyimi mevcut olmasa da bu deneyimin tahmin edilenden çok daha yakın olduğuna şüphe yok!"} {"url": "https://www.ithafsanat.com/milyonfest-arsuzda-sanatcilar-yangin-magdurlari-icin-sahne-alacak/", "text": "Hatay'ın Arsuz ilçesinde başlayan açıkhava müzik festivali Milyonfest Arsuz'dan elde edilecek gelirin bir kısmının orman yangınlarında hayatını kaybeden vatandaşların ailelerine bağışlanacağı açıklandı. Hatay/Arsuz Gözcüler Plajı'nda, Athena, Teoman, Selda Bağcan, Pinhani, Ceza, Adamlar, Manga, Halil Sezai, Flört, Pamela, Sena Şener'in sahne alacağı festivalde Milyon Yapım ayrıca, sahne alan her sanatçı adına 100'er fidan bağışlayacağını bildirdi. Festival katılımcıları da TEMA tarafından alanda kurulan stantta fidan bağışında bulunabilecek. Pandemi dolayısıyla kademeli normalleşme sürecinde İçişleri Bakanlığı tarafından belirlenen tedbirlerin de uygulanacağı festivalde, temizlik, maske ve mesafe kurallarına da uyulması için gerekli önlemler alındı."} {"url": "https://www.ithafsanat.com/modern-toplumlarda-neyin-sorunlu-oldugunu-gosteren-26-illustrasyon/", "text": "Sanat, ortaya çıkan tüm sorunları iletmek ve vurgulamak için mükemmel bir yoldur. Aynı zamanda insanların gözlerini açıp, halının altına süpürülen ve uzun süre dokunulmayan şeyleri nihayet görmelerini sağlamak için bir araçtır. Iconeo olarak da bilinen Alman sanatçı Steffen Kraft, kişinin kendini yansıtmasını ve dünyayı farklı bir bakış açısıyla görmesini sağlayan düşündürücü çizimler yaratıyor. Sanatçı, etkileyici çizimlerle modern toplumumuzu gözlemlemekten gelen önemli mesajları iletiyor. Alman grafik tasarımcı ve illüstratör Steffen Kraft, bir süre öncesine kadar bir reklam ajansında çalıştığını ama artık bunun peşinden koşmak istemediği bir şey olduğunu söylüyor. Sanat olmaktan çok uzaktı diyen Kraft, anlık görüntüler oluşturmak değil, bir şeyi illüstrasyonlarla ifade etmenin kendisi için önemli olduğunun altını çiziyor. Yaratıcılığının sınırlarının olmadığı çalışmalarıyla Kraft, görselleştirdiği temalara mükemmel uyum sağlayan benzersiz bir tarz geliştirmiş. Sanatçı, dünyayı ve bizi çevreleyen her şeyi basit ama şaşırtıcı ve düşündürücü çizimlerle resmetmeyi başarıyor. Sanatçı, karmaşık politik, sosyal ve çevresel temaları, herkesin kolayca anlayabileceği ve hatta belki de başkalarıyla tartışma ihtiyacı hissedebileceği basit ve kışkırtıcı illüstrasyonlara dönüştürmeyi amaçlıyor. Toplumumuzun karşılaştığı bazı sorunları betimleyerek ve bunlara işaret eden Kraft, insanları bu konuda bir şeyleri değiştirmeye, daha bilinçli, aktif ve yaratıcı olmaya motive etmeyi de başarıyor. Steffen Kraft, ayrıca Instagram hesabının yanı sıra Facebook, Twitter ve diğer sosyal medya hesaplarından bakabileceğiniz başka esprili sanat eserleri de yaratıyor."} {"url": "https://www.ithafsanat.com/mutlaka-izlemeniz-gereken-7-konser-filmi/", "text": "kültür. istanbul. com sitesi, müzisyenlerin sanat hayatları boyunca yaşadıklarını anlatan ve aynı zamanda müziklerinin, konser kayıtlarının da yer aldığı hem ruhunuzu hem seyir zevkinizi doyuracak konser filmlerini derledi. 1970'lerden bu yana en hit grupların konser filmlerinin yer aldığı listede, bir de gelecek günlerde Gazhane Müzesi'nin muhteşem atmosferinde gösterimi olacak, yeni dönem bir konser filminin de müjdesini verdi. Belgesel film; Buena Vista Social Club'ta Kübalı grup Buena Vista Social Club'ın turnesini izliyoruz. Grubun o zamana ait görüntülerini izleyebileceğiniz filmde, Amsterdam ve New York'ta verilen konserlerin yanı sıra grubun etkileyici hikayesine de tanık oluyoruz. Woodstock, 1969'da New York'ta düzenlenen, 500 bine yakın insanın katıldığı Woodstock festivalinin kayıtlarının derlenmesinden oluşmuş bir konser filmi. 1970'de beyazperdede olan, Joan Baez, Janis Joplin, The Who, Jefferson Airplane ve Sly and the Family Stone gibi müzik efsanelerinin performanslarının yer aldığı film, dönemin müziğini oldukça başarılı bir şekilde yansıtıyor. Eric Clapton, Keith Richards, Chuck Berry gibi isimlerin canlı performanslarına yer veren Hail! Hail! Rock 'n' Roll, Chuck Berry'nin 60. doğum gününün iki konser halinde kutlanması ve bu konserlerin 1987'de belgeselleştirilmesiyle ortaya çıkmış. Tüm zamanların en başarılı ve en bilinen rock albümlerinden biri olan, Pink Floyd'un The Wall albümünün sinema uyarlaması The Wall, mutlaka izlenmesi gereken filmler arasında. Grubun solisti Roger Waters imzalı bu film, The Wall albümünün özüne sadık olarak hazırlanmış bir müzikal. Diyalogun kullanılmadığı, kesintisiz müzikle ve karikatürist Gerald Scarfe'nin çizimleriyle süslü film, aynı zamanda uzun ve eşsiz bir klip havasında. 1996'da sinemaseverlerle buluşan The Rolling Stones Rock and Roll Circus, 11 Aralık 1968'te sirk sahnesinde gerçekleşen iki konseri içeriyor. Let It Be, İngiliz müzik dünyasının gelmiş geçmiş en başarılı müzik grubu Beatles'ın 12 ve son rock albümünün kayıtları ve konser provalarının yer aldığı, 1970 yılında yayınlanmış bir konser filmi. Efsanevi bir müzisyen efsanevi bir mekanla buluşuyor. Bu büyüleyici konser filmi; Tripping with Nils Frahm, Nils Frahm'ın Funkhaus Berlin'deki canlı performanslarına tanık olma fırsatı veriyor. Çağdaş müziğin en önemli figürlerinden birinin hünerli ellerinde, neo-klasik piyano tınılarıyla ambient müzik bir araya geliyor. Victoria ve Manifesto gibi filmlerin müziklerine imza atan ödüllü bestecinin canlı performansı, onu yakından takip eden el kameralarıyla mahrem ve büyülü bir deneyime dönüşüyor. Film, sanatçının 2018 yapımı albümü All Melodyi temel alarak başlıyor. Frahm'ın Aralık 2018'de Funkhaus Berlin'deki dört şovundan öne çıkan anlara da yer verilen video hakkında konuşan sanatçı, Konserlerimi ses ve görüntülerle bir araya getiren video projesi uzun süredir planlarım arasındaydı ve doğru zamanı yakaladık. Normalde konserlerde yolunda gitmeyen pek çok şey olur, ancak bu dört performanstaki en iyi enstantaneleri bir araya getirerek geride bıraktığım iki yıldaki turne koşuşturmamı belgeleme fırsatı elde etmiş olmaktan dolayı mutluyum dedi."} {"url": "https://www.ithafsanat.com/muze-gazhanede-bu-hafta/", "text": "Şehrin yeni kültür sanat alanı olan Müze Gazhane'de düzenlenen stand up serisi devam ediyor. 27 Şubat Pazar günü Egemen Şimşek sizinle! Etkinlik detaylarına buradan ulaşabilirsiniz. Farklı disiplinlerden sanatsal etkinliklerin bir araya geldiği Müze Gazhane, Yerin Altında konser serisi ile İstanbullulara underground bir deneyim yaşatmaya devam ediyor. Müze Gazhane'nin otoparkında 24 Şubat'ta gerçekleşecek serinin sıradaki konserinde ilk sahne performanslarıyla Apartmanlar müzikseverlerle buluşacak. Konser detaylarına buradan ulaşabilirsiniz. İş, sanat ve spor camiasının başarılı kadın profilleri ile İstanbul'un güçlü kadınları, Bu kadınlar başarının peşinde sloganıyla Müze Gazhane'de bir araya gelmeye devam ediyor. Bu hafta reklam yazarı ve podcast yayıncısı Deniz Dülgeroğlu'nun konuk olacağı etkinlik detaylarına ulaşabilirsiniz. Tarihin dokunun müzikle birleşeceği Müzede Akustik konserleri devam ediyor. Her hafta birbirinden farklı sanatçılar, etnik ve klasik tarzdaki müzikleriyle Müze Gazhane sahnesinde müzikseverlerle buluşuyor. Serinin sıradaki konserinde, arp gitar performansıyla Ali Deniz Kardelen sahneye çıkacak. Konser detaylarına buradan ulaşabilirsiniz. Müze Gazhane'nin mistik atmosferinde gerçekleşen Hava Kararınca konserleri, müzikseverleri birbirinden değerli sanatçılarla buluşturmaya devam ediyor. Serinin 23 Şubat akşamı gerçekleşecek sıradaki konserinde No Land Sahneye çıkıyor. Detaylara buradan ulaşabilirsiniz. Audio Kereografi Gazhane adıyla hazırlanan işitsel koreografi, Müze Gazhane'nin bir kültür kampüsü olarak kent yaşamına katılmasının farklı olanaklarını araştırıyor. Sesli yönlendirmelerle ziyaretçileri bu mimari ve endüstriyel mirası keşfe çıkaran koreografik arayüz, katılımcıları etkinleştirerek Gazhane'nin bir santralden kültür kampüsüne dönüşümünün, mekan, enerji ve beden algımız için yeni sorgulamalar yaratmasına izin veriyor. Müze Gazhane'de yer alan P Binası'nda şubat ayı boyunca her pazar saat 13.00'te başlayacak bu ücretsiz deneyime davetlisiniz. Detaylı bilgilere buradan ulaşabilirsiniz."} {"url": "https://www.ithafsanat.com/muze-gazhaneden-yetiskinler-ve-cocuklara-ozel-atolyeler/", "text": "Yeni işlevi ve yepyeni konseptiyle İstanbulluları ağırlayan Müze Gazhane, yetişkinler ve çocuklar için haftanın farklı günlerinde ücretsiz olarak gastronomiden dansa, heykel yapımından resme kadar birçok alanda farklı atölyeler düzenliyor. 6 Aralık 2021 Ekolojik Yaşam Atölyesi Sağlıklı Gıdaya Erişim- Etkinliğe katılmak için buradan kayıt oluşturabilirsiniz. 08 Aralık 2021 11.00-15.00 Gazhane Belleği Öykü Atölyesi Etkinliğe katılmak için buradan kayıt oluşturabilirsiniz. 11 Aralık 2021 12:00 Necmi Yalçın ile Portre ve Karikatür Atölyesi Karikatür Müzesi Etkinliğe katılmak için 4 Aralık 2021 12:00 itibarıyla buradan kayıt oluşturabilirsiniz. 12 Aralık 2021 12:00 Ramize Erer ile Temel Karikatür Atölyesi Karikatür Müzesi Etkinliğe katılmak için 5 Aralık 2021 12:00 itibarıyla buradan kayıt oluşturabilirsiniz. 12 Aralık 2021 15:00 Devrim Demiral ile Karikatür Atölyesi ve Söyleşi Karikatür Müzesi Etkinliğe katılmak için 5 Aralık 2021 15:00 itibarıyla buradan kayıt oluşturabilirsiniz. 12 Aralık 13.00 Audio Choreography Gazhane Etkinlik hakkında detaylı bilgiye buradan ulaşabilirsiniz. 15 Aralık 11.00 15.00 Gazhane Belleği Öykü Atölyesi Etkinliğe katılmak için buradan kayıt oluşturabilirsiniz. 18 Aralık 2021 12:00 Mehmet Şenocak ile Canlı Karikatür Atölyesi Karikatür Müzesi Etkinliğe katılmak için 11 Aralık 2021 12:00 itibarıyla buradan kayıt oluşturabilirsiniz. 19 Aralık 2021 12:00 Efe Erdoğan ile Temel İllüstrasyon Atölyesi Karikatür Müzesi Etkinliğe katılmak için 12 Aralık 2021 12:00 itibarıyla buradan kayıt oluşturabilirsiniz. 19 Aralık 2021 15:00 Behzat Taş ile Çizgilerle Anadolu Tarihi Atölyesi Karikatür Müzesi Etkinliğe katılmak için 12 Aralık 2021 15:00 itibarıyla buradan kayıt oluşturabilirsiniz. 22 Aralık 11.00 15.00 Gazhane Belleği Öykü Atölyesi Etkinliğe katılmak için buradan kayıt oluşturabilirsiniz. 25 Aralık 2021 12:00 Akdağ Saydut ile Karikatür Nasıl Çizgi Oldu? Karikatür Müzesi Etkinliğe katılmak için 18 Aralık 2021 12:00 itibarıyla buradan kayıt oluşturabilirsiniz. 26 Aralık 2021 12:00 Ümit Kireççi ile Çizgi Roman Atölyesi Karikatür Müzesi Etkinliğe katılmak için 19 Aralık 2021 12:00 itibarıyla buradan kayıt oluşturabilirsiniz. 26 Aralık 2021 15:00 Faruk Karaçay ile Sinema ve Karikatür Atölyesi Karikatür Müzesi Etkinliğe katılmak için 19 Aralık 2021 15:00 itibarıyla buradan kayıt oluşturabilirsiniz. 29 Aralık 2021 11.00 15.00 Gazhane Belleği Öykü Atölyesi Etkinliğe katılmak için buradan kayıt oluşturabilirsiniz."} {"url": "https://www.ithafsanat.com/nedir-bu-nft-ve-kripto-sanat/", "text": "Dünya çok hızlı değişiyor. Teknolojideki gelişmelerin rüzgarını arkasına alan dijital dünya ise değişim adımını atlayıp hızla dönüşüyor. Altyapısını geleceğe hazırlayan ya da geleceğin altyapısını belirleyen dijital yeniliklerden biri de NFT. Non-Fungible Token'ın kısaltması olan NFT, Türkçeye Takas Edilemez Jetonlar olarak çevrilebilir. NFT, tıpkı diğer kripto birimleri gibi 'blockchain' teknolojisiyle doğrulanabiliyor, şifrelenebiliyor ve kripto para birimleriyle de alınıp satılabiliyor. Bu sebeple daha çok kripto sanat söylemiyle birlikte anılsa da NFT'nin temel özelliği; sanat eserleri dışında ses dosyası, video veya fiziksel herhangi bir şeyin benzersiz dijital varlığının kanıtı niteliğinde olması. Dolayısıyla NFT'ler kripto paradan farklı olarak takas edilemiyor ve değiştirilemiyor. Bir başka deyişle NFT'ler tıpkı bir sanat eserinin orijinali gibi tek ve eşsiz. Dünyada hiçbir NFT'nin bir diğeri ile bire bir aynı olması söz konusu olamaz. Bu dijital simgeler, sanal varlıklar için onları satın alan kişilerin sahipliğini tescil eden sertifikalar olarak da düşünülebilir. Sertifikaların altyapısını üstte de değindiğimiz gibi Bitcoin ve Ethereum gibi kripto paraları destekleyen veri tabanı olan blockchain teknolojisi oluşturuyor. NFT'yi daha iyi anlamak için blockchain'i kabaca bilmek gerekiyor. Genel geçer tanıma göre; bloklardan oluşan zincir yapıdaki blockchain, şifrelenmiş işlem takibini sağlayan dağıtık yapıdaki bir veri tabanı sistemi demek. Sistemdeki her hareket -bir para transferinde göndericinin adı, gönderilen tutar gibi- bir bloka denk geliyor. Transfer işlemi esnasında oluşturulan bu bloklar şifreleniyor. Böylelikle bu bloklar, asla değiştirilip kırılamıyor. Aynı zamanda söz konusu bloklar, ağdaki herkese dağıtılıyor. Herkeste aynı şifreli bilgiler bulunuyor. Yine de ve elbette blok üzerindeki bilgiler sadece üzerlerinde belirtilen alıcı ve satıcı tarafından işlenebiliyor. Bununla birlikte blockchain teknolojisinin şeffaf oluşu, isteyen herkesin şu ana kadar birikmiş blokları incelemesine imkan veriyor. Bireysel kullanıcılara dijital kimlik üzerinde kontrol imkanı sağlayan blockchain birçok farklı alanda saklama, yönetme ve depolama gibi işlemler için de kullanılıyor. Tıpkı kripto para gibi dijital sanat ve orijinallik-tekillik mührü NFT'lerde de ona sahip olan kişinin bilgileri blockchain paylaşımlı bir ana veri tabanında tutuluyor. Kayıtlarda herhangi bir sahtecilik söz konusu olamıyor çünkü ana veri tabanının birebir kopyaları dünyada aynı anda on binlerce bilgisayarda daha saklanıyor. Öte yandan, her ne kadar NFT'nin orijinalinin sahipliği tek bir kişide olsa da pek çok satışta sanatçı eserinin telif haklarına sahip olmaya devam ediyor. Aynı eserin kopyalarını satma haklarını da elinde tutuyor. NFT'ler aynı zamanda sanatçının, gelecekteki herhangi bir satıştan bir pay almasını sağlayacak haklar da içerebiliyor. CryptoKitties: Sosyal medyada anonim bir söylem haline gelen Kediler uzaylıdır! önermesini doğrulamaya çalışırcasına ya da bu önermeye saygı duruşu gibi algılanabilecek bir satış. Hem de ilk NFT alışverişi de denebilir. Kripto para platformu Ethereum üzerinde oynanan CryptoKitties adlı bir dijital ticaret oyununda insanlar blockchain'de saklanan ve hiçbiri birbirinin aynısı olmayan sanal kedileri alıp satmıştı. Nyan Cat: Uçan bir hareketli pop-art kedi resim dosyası Nyan Cat, 500 bin dolardan fazlaya satıldı. Nyan Cat aslında bu yıl 10 yaşına giren ikonik bir GIF. Nyan Cat'in yaratıcısı Chris Torres, orijinal animasyonu yeniden düzenlendi ve kripto sanat platformu Foundation aracılığıyla sattı. Uçan kedinin özelliği sırtında marmelatlı bir ekmek olması. Ünlü Murphy Kanunları'na göre Reçelli ekmek ne zaman yere düşse reçelli kısmı altta kalır. Bir kedi de genellikle dört ayağı üzerine düşeceğinden sırtında marmelatlı ekmek bulunan bu kedi sonsuza kadar uçacak, havada süzülüp duracak, marmelatlı ekmek sayesinde dört ayağının üstüne bir türlü konamayacaktır! Everydays: Beeple mahlasıyla bilinen dijital sanatçı Mike Winkelmann'ın Everydays adlı eseri 69 milyon dolarlık satışıyla rekor kırarak haber olmuştu. Aynı zamanda bu eser, Christie's'te satılan tamamen dijital ilk NFT olmasıyla da büyük önem taşıyordu. Eser, sanatçının Everydays adını verdiği ve 2007 yılından beri çizip paylaştığı resimlerin ilk beş bin gününün tamamını içeren JPEG formatında bir kolaj. Yine aynı sanatçının Ocean Front'u da Tron Foundation kurucusu Justin Sun tarafından altı milyon dolara satın alındı. Eserden elde edilen gelir, iklim kriziyle mücadele eden Open Earth vakfına gitti. Grimes'in eseri: Kanadalı Müzisyen Grimes, dijital sanat eserlerinin bir bölümünü altı milyon doların üstünde bir rakama sattı. 10 ana parçadan oluşan bu dijital sanat koleksiyonu hem eşsiz hem de binlerce kopyası bulunan ürünlerden oluşuyordu. Koleksiyonda en çok ilgiyi Death of the Old adlı video gördü. Grimes'ın orijinal bir şarkısına ayarlanmış olan video 389 bin dolara alıcı buldu. CryptoPunk #7523, CryptoPunk #7804 ve CryptoPunk #3100: Şaşırtıcı rakamlardan alıcı bulan CryptoPunks, Alien serisinden biri olan özel CryptoPunk #7523 için 11,8 milyon dolar ödendi. CryptoPunks'ın Alien serisine ait bir diğer eser olan CryptoPunk #7804, 7,56 milyon dolara; CryptoPunk #3100 ise 7,51 milyon dolara satıldı. İlk Tweet: Sadece sanat eserleri de değil, Twitter'ın CEO'su Jack Dorsey kendisine ait ilk Tweet'i NFT olarak tanıttı ve Dorsey'in ilk Tweet'i açık artırmada 2,9 milyon dolara alıcı buldu. Dorsey'in 15 yıl önce attığı Türkçeye Twttr'imi şimdi kuruyorum olarak çevrilen ilk tweet'i Bridge Oracle'ın CEO'su Sina Estavi tarafından alındı. Murat Pak: Sanatçı Murat Pak'ın, bir pikselin görüntüsünün yer aldığı -pek de göremediğimiz!- NFT sanat eseri açık artırmada 1,36 milyon dolara satıldı. Britanya'daki Sotheby's müzayede evindeki açık artırmada farklı eserleri de satışa çıkan sanatçı, toplamda 16,8 milyon dolar kazandı. Murat Pak son olarak Nifty Gateway platformu üzerinde açık artırmaya çıkardığı ve Merge adını verdiği NFT projesi kapsamında toplam tutarı 100 milyon doları aşan 266.885 adet token satışı gerçekleştirerek bir rekora imza attı. Tarık Tolunay: İstanbul'un 'yaşayan' haritalarını çizen Tarık Tolunay, eserlerini NFT olarak sattı. Tarık Tolunay'ın karantina sürecinde tamamladığı ve Eminönü, tarihi Galata Köprüsü ve Karaköy'ü resmeden 'Pandemi' adlı eseri geçtiğimiz günlerde yaklaşık 36 bin dolara İranlı bir koleksiyonere satıldı. Çizerin 2019 sonlarında tamamladığı İstanbul'un sembol yapılarından Haydarpaşa Garı ve çevresini konu alan Haydarpaşa Panorama çalışması ise yaklaşık 90 bin dolar teklif aldı. Cem Yılmaz: Cem Yılmaz, çizimlerinden oluşan NFT eserlerini açık artırma ile OpenSea isimli bir platformda sattı. Ünlü komedyenin, '000001KIZ', isim eseri için 6 Ethereum (yaklaşık 21 bin dolar), 'CYHEAD000001 RED' ve 'CYHEAD000005 NAVY' isimli diğer iki çizimi için ise toplamda 1,03 Ethereum (3 bin 500 dolar) ödendi. Cem Yılmaz, son olarak Twitter üzerinden yaptığı paylaşımda Bir çeyrek... linko bioda diyerek, yeni NFT'lerini satışa sundu. Cem Yılmaz, her bir NFT için 0,25 Ethereum, bin dolar civarında bir fiyat belirledi. Fan token'lerin sayısı artıyor: Hem dünyadan hem de Türkiye'den futbol kulüpleri de NFT'ye ilgi gösteriyor. NFT yani 'token' çıkaran pek çok futbol kulübü bulunuyor. Bu yöntemle futbol kulüpleri de ek gelir elde ediyor. Galatasaray'ın kurucusu Ali Sami Yen'in anısına çıkartılan NFT koleksiyonu üç bölümde satışa arz edildi. Paribu ve Fenerbahçe iş birliğiyle üretilen Fenerbahçe Token piyasaya sürüldü. Bitexen iş birliğiyle Erzurumspor, Diyarbekirspor, Antalyaspor, Sivasspor, Sakaryaspor, Adana Demispor, Altay, taraftar token çıkaran kulüpler arasında yerini aldı. Bu rüzgarın hız kesmeyeceği görülüyor. NFT'lerin sergilendiği ve satın alındığı platformlar bulunuyor. Bu platformlarda beğenilen NFT'lere üreticisinin belirlediği şekilde, açık artırma veya doğrudan satın alma seçenekleriyle sahip olunabiliyor. İşlem bittiğinde NFT, üreticinin cüzdanından alıcının cüzdanınıza transfer oluyor. Alınan NFT'ler pazar yeri uygulamaları üzerinden yeniden satılabiliyor. NFT konusunda OpenSea, Rarible, SuperRare, Foundation gibi dünyada popüler olan bazı platformlar bulunuyor. Türkiye'deki platformların da sayısı git gide artıyor. Türkçeye evren ötesi olarak çevrilebilen Metaverse, son dönemin en güncel dijital konusu. Facebook'un da bu alana gireceğini lanse etmesiyle ilgiyi üzerinde toplayan Metaverse, tüm dijital dünyaların birleştirilmesiyle oluşturulan ortak bir sanal paylaşım alanı. Gelecekte oluşturulacak olan bu Metaverse'e sanal gerçeklik veya artırılmış gerçeklik yoluyla ulaşmak mümkün olacak. Bu sanal evrende yaşayacak üç boyutlu bir avatar, burada çalışacak, gezecek, oyun oynayacak hatta sanat eseri satın alacak. Ünlü sinema serisi Matrix'i ve son dönem Elon Musk'ın yaptığı Bir simülasyonda yaşıyoruz açıklamasını hatırlatan Metaverse'ta kripto para birimleri ya da NFT sanal ekonominin yapı taşları olacağa benziyor. Bazı çevreler ve komplo severler tüm bu blockchain zinciri zeminli yeniliklerin, daha gerçekçi sanal evrenlerde doğacak farklı bir dünyanın ekonomisine hazırlık olduğunda ısrarlı. Çok sayıda film, dizi ve kitapla da ortaya konan insan ve yapay zekanın beraber var oluşu tartışmasının sonucunu yaşayıp göreceğiz elbette. Ancak bu tartışmanın ötesinde ve önemli olan bir şey varsa o da teknolojinin şekillendirdiği geleceği doğru anlamak. Böylece gerçeğin kapısını bugünden aralamak mümkün olabilir."} {"url": "https://www.ithafsanat.com/netflixin-yeni-dizi-pera-palasta-gece-yarisi/", "text": "Netflix'in merakla beklenen, macera dolu yeni dizisi Pera Palas'ta Gece Yarısı'nın deneyimsel gösterimi dün Pera Palas Oteli'nde gerçekleşti. Geceye dizinin başrol oyuncuları Hazal Kaya, Selahattin Paşalı, Tansu Biçer ve Engin Hepileri'nin yanı sıra dizinin yaratıcısı, aynı zamanda yönetmeni Emre Şahin, yönetmenliği paylaşan Nisan Dağ Netflix Türkiye İçerik Direktörü Pelin Diştaş da katıldı. Tüm misafirlerin kendilerine ayrılmış otel odalarinda eş zamanlı olarak ilk bölümü izleyerek başladığı gece, balo salonunda gerçekleşen kokteyl ile devam etti. Aralarında moda, sanat ve eğlence dünyasından Ali Atay, Beyza Şekerci, Ece Yüksel, Enis Arıkan, İbrahim Selim, İpek Filiz Yazıcı, Melikşah Altuntaş, Meriç Aral, Serkan Cayoğlu, Selin Şekerci, Öykü Karayel, Özge Gürel gibi ünlü isimlerin de olduğu konuklar gece boyu dizinin dünyasından referansla hazırlanan sürprizleri deneyimledi. Pera Palas'ta Gece Yarısı 3 Mart, Perşembe tüm dünya ile aynı anda sadece Netflix'te! - Netflix, yapımcılığını Karga Seven Pictures'ın, yönetmenliğini ise dizinin aynı zamanda yaratıcısı olan Emre Şahin'in Nisan Dağ ile birlikte üstlendiği Pera Palas'ta Gece Yarısı, Elif Usman tarafından kaleme alındı. - - paylaştığı Pera Palas'ta Gece Yarısı'nın oyuncu kadrosunda aynı zamanda James Chalmers, Ahmet Varlı, Nergis Öztürk, Murat Kılıç, Osman Albayrak ve Ergun Metin yer alıyor. - Pera Palas'ta Gece Yarısı genç bir gazeteci olan Esra'nın İstanbul'daki efsanevi Pera Palas Oteli ile karşılaşmasını konu alıyor. Otel hakkında yazı yazmak üzere görevlendirilen Esra, yanlışlıkla 411 numaralı odanın 1919 yılına açılan bir kapı olduğunu keşfeder. Geçmişe doğru bir yolculuk yapar ve siyasi bir komplonun ortasına düşer. Artık Esra, kurnaz otel müdürü Ahmet ile birlikte tarihin akışını ve geleceğini korumak zorundadır. Ancak, Esra, İstanbul'un en çılgın kulübünün sahibi, yakışıklı ve gizemli Halit ile tanışır tanışmaz, 1919 İstanbul'unda hiçbir şeyin göründüğü gibi olmadığını ve kimsenin aslında söylediği kişi olmadığını anlar. - - 5 ay içinde 3000 m2'lik bir set kuruldu. - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - Charles King'in Pera Palas'ta Gece Yarısı romanından esinlenilmiştir. -"} {"url": "https://www.ithafsanat.com/nezih-eldem-koleksiyonundan-suleymaniye-ve-zeyrek/", "text": "SALT, çalışmalarını Kalebodur'un desteğiyle yürüttüğü SALT Araştırma Mimarlık ve Tasarım Arşivi'ndeki belgeler aracılığıyla mimarlığa dair hikayelerin peşine düşen beş bölümlük bir video serisi başlatıyor. SALT ve Kalebodur'un yedi yıla yayılan ortaklığı sayesinde SALT Araştırma Mimarlık ve Tasarım Arşivi'nde biriken kaynaklar bu yıl Arşivden çıktı videolarında ele alınacak. Cumhuriyet döneminin mimarlık, tasarım, planlama ve koruma pratiklerinde öne çıkan, yapılı çevreye ilişkin beş hikayenin ilki olan Nezih Eldem Koleksiyonu'ndan Süleymaniye ve Zeyrek, arşivden çizim, yazışma ve fotoğraflar aracılığıyla 4 Ekim 2021 Dünya Mimarlık Günü'nde sunulacak. Mimar, eğitimci ve ressam Nezih Eldem'in (1921-2005) arşivinden 3 bin belgenin erişime açılmasına eşlik edecek ilk bölümde Eldem'in yürütücülüğünde gerçekleştirilen ve 1983 tarihli UNESCO İstanbul ve Göreme Kampanyası'nın bir projesi olan Süleymaniye ve Zeyrek Koruma ve Yenileme Çalışmaları'na odaklanılıyor. Türkiye'de bir dönemin koruma pratiklerine ışık tutan bu çalışmalar, 1980'li yılların ortalarına kadar UNESCO Uzmanı sıfatıyla pilot projelerde görev alan Eldem'in arşivinden çıkan materyaller ile birlikte irdeleniyor. Arşivden çıktı video serisi Kasım ayında Anıtkabir; Aralık'ta ise erken Cumhuriyet döneminin planlı mahalleleri konularıyla devam edecek. Videolar, saltonline. org'da ve SALT Online sosyal medya kanallarında yayına girecek. Bilgi, kültür ve sanat üretimini desteklemek amacıyla Garanti BBVA tarafından 2011'de kurulan SALT, herkese açık dijital arşiviyle öğrenci, araştırmacı ve meraklılara kaynak sağlıyor. SALT Araştırma bünyesinde sanat, mimarlık, tasarım, kent, toplum ve ekonomi alanlarında derlenen belge sayısı on yılda 1.9 milyona ulaştı. saltresearch. org adresinde erişime sunulan içerik, Türkiye'den önemli mimar ve tasarımcıların mesleki arşivlerini de kapsıyor. Kalebodur'un desteğiyle SALT Araştırma Mimarlık ve Tasarım Arşivi'ne dahil edilen koleksiyonlar, 20. yüzyıl Türkiye'sinde etkin uzmanlardan edinilmiş eskiz, çizim, yazışma, sözleşme, rapor, harita, fotoğraf, dia, ses kaydı ve videodan oluşan 170 bin belgeyi bir araya getiriyor."} {"url": "https://www.ithafsanat.com/nilufer-belediyesinden-saglik-calisanlarina-adanmis-yapit-icin-sanatcilara-acik-cagri/", "text": "Koronavirüsü pandemisi döneminde hayatını kaybeden sağlık çalışanlarının anısını yaşatacak bir park yapılacağını duyuran Nilüfer Belediyesi, parka yerleştirilecek sanat yapıtı için bir yarışma düzenliyor. Sağlık Çalışanlarına Adanmış Bir Yapıt Yarışmasına katılmak isteyen sanatçıların, projelerini 7 Ocak 2022 saat 17.00'a kadar teslim etmeleri gerekiyor. Yarışmada seçilecek eser, 29 Ekim Mahallesi'nde üç bin metrekarelik bir alan olarak tasarlanan ve Türkiye Cumhuriyeti'nin ilk Sağlık Bakanı Dr. Refik Saydam'ın adını taşıyacak parkta konumlandırılacak. Parkın peyzajı da kamusal mekan ve hafıza arasındaki ilişkiye bütüncül bakabilmek adına, sanatçının görüşü alınarak yapıtla uyumlu bir şekilde gerçekleştirilecek. Koronavirüsü pandemisi sürecinde görevi nedeniyle hayatını kaybeden sağlık çalışanlarının anısını geleceğe taşımak, onların mücadelesini kamusal alanda görünür kılmak ve bunu da özgün bir sanat eseriyle yapmak amacıyla düzenlenen yarışma ulusal çapta bütün sanatçılara açık. Yarışma jürisi ise heykeltıraş Nilüfer Ergin Doğruer başkanlığında; mimar Hakan Demirel, sanatçı İnci Eviner, sanat tarihçi Ali Kayaalp, küratör Bige Örer, sanat tarihçisi Zeki Çoşkun, mimar ve sanatçı Sinan Logie, sanatçı Dilek Winchester, Nilüfer Belediyesi Kültür ve Sosyal İşler Müdürü Nejla Aslan, Nilüfer Belediyesi Kentsel Tasarım Danışmanı ve peyzaj mimarı Aslıhan Ayradilli ile Türk Tabipleri Birliği Covid-19 İzleme Grubu Üyesi Kayıhan Pala'dan oluşuyor. Sonuçları 18 Ocak 2022 tarihinde açıklanacak yarışmada birincilik ödülü 60 bin TL, ikincilik ödülü 40 bin TL, üçüncülük ödülü 30 bin TL olarak belirlendi. Ayrıca üç sanatçıya da 10'ar bin liralık mansiyon ödülü verilecek."} {"url": "https://www.ithafsanat.com/o-bir-hikaye-anlaticisi/", "text": "Yeni şarkısıyla ekranlara Yeşilçam esintisi getiren sanatçı Nilgün Belgün, Mutlu olmayı başarabilmenin formülü, bardağın dolu tarafını görmektir diyor. Usta oyuncu Nilgün Belgün, sevenleriyle bu defa şarkılarla buluşuyor. Ama Neden isimli albümünün hazırlıklarını tamamlayan ünlü sanatçı, video klibi yayınlanan aynı isimli şarkısıyla bizleri '70'lere götürüyor ve kabare yıllarını yeniden yaşatıyor. Bir sonraki projesinin hazırlıklarının ilk adımını bu albümle tamamlayan ünlü sanatçı, kabare ya da müzikhol ile izleyicisinin karşısına çıkmayı hedefliyor. Sanat hayatında 46 yılı geride bırakan Belgün, bu süreçte tiyatro dünyasının efsanevi isimleriyle aynı sahneyi paylaştı. Oyunculuğa ilk adımlarını attığı Devekuşu Kabare Tiyatrosunun ardından Ali Poyrazoğlu Tiyatrosu, Dormen Tiyatrosu ve Gencay Gürün Tiyatrosunda çalıştıktan sonra kendi başına yol aldı. 10'uncu yılını dolduran Nilgün Belgün'le Aşk ve Komedi, kapalı gişe oynamaya devam ederken Bekir Aksoy ile oynadığı Kalpten Kalbe isimli oyunla da aynı başarıyı yakaladı. Bu başarının sırrı, onu sevgiyle saran bir seyirci kitlesinin olması. İzleyicisinin kalbini nasıl kazandığının sırrını ise o anlattı. Moda tasarımcıları bu sene yeni sezonu '70'lerin hippi ruhunu yansıtan, pop art efektlerin ve renklerin öne çıktığı bir koleksiyon ile karşıladı. Siz de bizi yeni bir şarkıyla bugünden alıp o yıllara götürüyorsunuz. Bu bir '70'ler Yeşilçam şarkısı. Önüme düştü tesadüfen. Semiramis Pekkan'ın sesinden Türkan Şoray söylüyor. Semiramis, iyi arkadaşımdır ona sordum sonra. Bir tek filmlik yaptık bu şarkıyı, dedi. Hem Türkan Hanım'a hem Semiramis'e hem de Yeşilçam'a ithaf olsun diye hayata geçirdim. Albüm yaptık aslında. Ama Neden koyduk albümün adını. Diğer şarkılar sürpriz olsun. Müzik direktörlüğünü Metin Özülkü yaptı. Yapımcımız Polat Yağcı. O da çok iyi dostumdur. Klibi çeken de Kemal Başbuğ. Ben çok özlüyorum çünkü benim genç yıllarım tam '70'lere denk geliyor. Türk filmlerinin naifliğini özlüyorum. O masum duyguları özlüyorum. Aşk duygusu o zaman çok değerli idi. İnsan ilişkileri, zarafet, birbirini anlama, hoşgörü çok önemliydi. O yüzden özlüyorum. Siz her şey bir yana pozitif enerjinizle tanınıyorsunuz. Pek çok ekip arkadaşınızdan Nilgün varsa sıkıntı yok sözünü duyuyoruz. Öyle genelde çünkü ben hayata çok iyi niyetle bakıyorum. Hayatı seviyorum, insanları seviyorum, hayvanları seviyorum. Çiçekleri, böcekleri seviyorum. Bunlar beni yaşama bağlıyor. Benim bu aşkı yaşamam için illa bir erkek gerekmiyor. Bütün bunları aşk ile yapıyorum. Özellikle oyunculuğumu da tiyatromu da. Her şeyi aşkla yapıyorum. Onun için pozitif enerjili gözüküyorum. İçimden böyle geliyor. Benim annem de çok neşeli, hayata güzel bakan Evladım her şeyin bir çözümü vardır. Hiç sıkıntı çekme. Sen mutlu ol. Yeter ki mutluluğa odaklan. İstediğin gibi yaşa. Nasıl mutlu hissediyorsan öyle yap diyerek büyüttü beni. Tek çocuktum. Asla şımarık olmadım. Çok paylaşımcı, iyi niyetli oldum hep. Anneme borçluyum tabii, ilk öğretmenin annem, sonra Yıldız Kenter'dir. Bunu başarabilmenin tek sırrı, bardağın birazcık dolu tarafını göreceksiniz. Hep boş tarafını görüp devamlı hayattan şikayet ederseniz mutluluk çok uzaktır size. İnsanın mutluluğu kimseye bağlı değildir. Mutluluk kendi içindedir insanın. Benim içimde böyle bir mutluluk var. Yazar Pınar Kür bana Mutluluğa yatkın bir karaktersiniz Nilgün Hanım demişti. Bunu hiç unutmadım. Evet, ben mutluluğa yatkınım. Kimisi de mutsuzluğa yatkın, onun seçimi. Mutluluk bir seçimdir. Tam 46 yılı geride bırakıyorum. 47'ye giriyorum seneye. Burjuva bir ailenin kızıyım. Bizim ailede oyuncu yoktu. Annem tiyatroyu çok severdi. Beni çocukluğumda hafta sonları çok sık tiyatroya götürürdü. İstanbul'da hep tiyatrolara giderdik. Tiyatrolara gide gele ben içimdeki oyuncu olma isteğini, tiyatro sanatını çok yapmak istediğimi anladım. Bunu babama söyleyemedim. Kolejde okuyordum. Babam beni mimar, mühendis ya da doktor olacak diye hayal ediyor. Oyunculuk aklının ucundan bile geçmiyor. İlk anneme açtım oyuncu olmak isteğimi. Çok medeni bir kadındı. Türkiye'nin ilk kadın nikah memuru benim annem. Çalışan bir kadındı. Tabii ki evladım, neden olmasın? İlk önce liseyi bitir. Liseyi bitirdikten sonra konservatuvarın tiyatro bölümü imtihanlarına gir. Hatta sesin de fena değil, şan bölümüne de gir. Birinden birini kazanırsan hiç olmazsa bu işin eğitimini alarak yaparsın dedi. Ben de her ikisini de kazandım. İlk hocam Yıldız Kenter'di. Çok şanslıyım ki ilk tiyatro teklifi o yılın en önemli tiyatrosu Devekuşu Kabare'den geldi. 1976 yılında profesyonel oyunculuğa başladım. Ve Devekuşu Kabare Tiyatrosunda oyunculuğa ilk adımlarınızı attınız. Ayşen Guruda, arkadaşım, mekanı cennet olsun, oyundan ayrılıyordu. Ben onun yerine girdim. Bütün rolleri Ayşen, tek tek bana verdi. Kabare oyununda çeşitli skeçler var. O skeçlerde oynuyorduk. Metin Akpınar, Oya Başar, Zeki Alasya, Ahmet Gülhan ve Ayşen Guruda beş kişilik bir kadro vardı. Ayşen çıkınca başrolle başlamış oldum. Yani şanslı bir şekilde tiyatroya başladım. İzleyici kabareyi öğrendi. Kabare demek insanın kendisini, hayatı dev aynasında görmesi. Bütün olayları hicvetmek, hicvettikçe daha büyüterek insanlara sunmak. Bunun içinde çarpık olan, yanlış giden düzen de dahil. İnsanlar da dahil. Bunun komedisini çıkarıp bir mizah şeklinde ama büyüterek sunuluyor. Çok keyifli bir oyun tarzı. Bunu Devekuşu kabul ettirdi. Devekuşu, çok önemli bir tiyatrodur. Metin Akpınar, Zeki Alasya, Haldun Taner ve tabii Ferhan Şensoy kabareyi tanıttılar. Sonra gece kulüplerinde kabareler yapıldı. Ben onların çoğunda hep rol aldım. Ben Haneler oyunu ile başladım. Oyunu Haldun Taner ve Ferhan Şensoy yazdılar. Ferhan'ın hocası da Haldun Taner'di. Benim zamanımda bir kırgınlık yoktu. Hatta ilk beyaz gülü onun elinden aldım. Ayşen'in rollerini oynamamı çok beğenmişti ve bana beyaz bir gül vermişti. Benim boyum ufak tefektir, o çok uzun boyluydu. O eğildi, ben uzandım. O gülü aldım. Hiç unutmam hayatımda. Sonrasında Ali Poyrazoğlu'ndan teklif geldi. İyi oyuncu diye benden söz etmişler. 10 sene hem tiyatrosunda hem televizyonlarda Ali ile çalıştım. Haftanın Adamı diye tiplemeler yaptı. Ben de sunuculuğunu yaptım, karşısındaki partneri olarak çalıştım. Çok iyi dostumdur. Ondan sonra Dormen Tiyatrosuna geçtim. On sene de Dormen'de çalıştım. Sonrasında Levent Kırca'ya geçtim. Ardından Gencay Gürün Tiyatrosu. Sonra da kendi başıma yol aldım. Mihenk taşıdır, çok önemlidir. Dormen Tiyatrosu sayesinde insanlar fars ve vodvil öğrendiler. Ray Cooney oyunlarının hepsinde oynadım ben. Hem fars oyuncusuyum hem vodvil oyuncusuyum. Orada öğrendim bütün bunları. Hem de kabare oyuncusuyum. Benim yelpazem geniş bu konuda. Usta çırak ilişkileriyle bunu yaşadım. Konservatuvarda fonetik ve diksiyon hocamız Melih Cevdet Anday'dı. Aynı zamanda Sabahattin Kudret Aksal da hocamızdı. Yıldız Kenter, Müşfik Kenter... Hepsi hocalarımızdı konservatuvarda. Çok şanslı talebeleriz. Melih Cevdet Anday'ın talebesi olmak düşünsenize, rüya gibi bir şey. Büyük bir şair. Türkçeyi çok güzel konuşurdu. Ben a'yı uzatarak Haayır derdim. O bana Öyle değil kızım, 'Hayır' a harfi kısa derdi. Bunları unutmam. Tiyatro bir aşk işidir. Tiyatrocu olayım bir an önce köşeyi döneyim, zengin olayım maksadıyla olmaz. Bir kere bir aşk işidir. Yetenek artı aşk artı çok çalışma artı disiplinli olmak. Bunların hepsi bir tiyatro oyuncusu için en önemli şeylerdir. Sadece yetenek yetmez. Kesinlikle hayat disiplinin olacak. Tiyatroya vaktinde gidilir, vaktinde çıkılır, sahnede içki içilmez. Bunların hepsi bir disiplindir. Tiyatro bir yaşam biçimidir. Ben dünyada her şeyden geçerim, tiyatrodan geçemem. O disipline o kadar alıştım ki disiplinsiz bir hayat yaşayamam. Nilgün Belgün'le Aşk ve Komedi isimli müzikli danslı gösterisi sanırım 10. yılını doldurdu. Bu sene tam 10. yılındayım Nilgün Belgün'le Aşk ve Komedi'nin. Bir kadın hikayesi. Kendi hayatımı anlatıyorum ama aynı zamanda bütün kadınlara dokunan bir hikaye. Diğer kadınların yaşadıklarını yaşamış bir kadın olarak çok kadın seyircim var. Bir sanatçı kadınlar tarafından sevilirse korkmayın. Çok önemli. Her yere kadındır eşini götüren. Haydi kalk, tiyatroya gidelim, konsere gidelim diyen. Bir de tabii İstanbullu olduğum için, '50'li yıllardan bugüne İstanbul'un sanat hayatından bahsediyorum. Sanatçılarla anılarımı anlatıyorum. Çok değerli ustalarım var. Zeki Alasya, Metin Akpınar, Haldun Dormen, Metin Serezli, Ali Poyrazoğlu, Müjdat Gezen... Say say bitmez. Hepsiyle oynadım. Onlarla anılarımı anlatıyorum. Kendi anılarımı, kendi hayat hikayemi, aşkı, evlilikleri anlatıyorum. Bütün bunlar, gelen kadınlara dokunuyor. Bir yol göstericilik yapıyorum. Bunu artık başarı olarak kabul ediyorum çünkü tek başına benden başka bir kadın yok one woman show yapan. Aynı zamanda bu bir kadın şovu. Dans ediyorum, şarkı söylüyorum. Sekiz tane şarkım var. Aynı zamanda danslarım var. Acun'un dans yarışmasında 10 hafta yarışmıştım. Orada çok iyi danslar öğrenmiştim. Ben çok çalışkan bir insanım. Benim diğer insanlardan, yaştaşlarımdan farkım, ben hep ileriye bakıyorum ve hep yenilik peşindeyim. Acaba yeni ne yaparım? Böyle tek kişilik gösteriyi ben yaptım. Başka yapan olmadı. Arkamdan geleni görmedim. Bu bir stand-up değil. Bu bir gösteri. İçinde her şey olan aynı zamanda hayatı anlatan. Belli bir yaşta olduğum için bir bilge olarak anlatıyorum hayatı. Yaşadıklarımı, özümsediklerimi, kıssalardan aldığım hisseleri. Güldürüyorum, eğlendiriyorum hatta biraz da hüzünlendiriyorum açıkçası. Çünkü hayatın içinde gülmek eğlenmek hüzünlenmek acı çekmek hepsi var. Bu bir paket programı yaşıyoruz hayatımızın içinde. Bunu başardığım için çok mutluyum. Onuncu yılıma girdim. O kadar çok anım var ki. Her zaman yenilikler katıyorum, oyunu güncelliyorum. Adım hikaye anlatıcısı sayılıyor bu durumda. Bir hikaye anlatıyorum. Oyunculuk, bir hikaye anlatıcılığıdır. Oyuncu oynadığı rolün hikayesini anlatır. Bu tek kişilik gösteriden dolayı da hikaye anlatıcısını seçtim kendime. Bir kurum satın aldı, oynadığım oyunun bandını onlara verdim. Hatta Nilgün Hanım en çok sizin biletleriniz satıldı dediler. Korkunç bilet satışı olmuş. O dönem iki üç kere bunu yaptım ki Almanya'dan da izlensin, bütün her yerden izlensin. Online düşünmem. Ben evde oturuyorum bant gösteriliyor. Bu bana haz vermez. Ben birebir sahnede olmayı tercih ederim. Bu oyuna da ilgi çok güzel. O da duygusal, romantik, komedi. Sevgili Bekir Aksoy ile oynuyoruz. İki oyun oynuyorum. Bu arada iki gün önce Instagram'ımda paylaştım 21 yaşında bir çocuk Nilgün Belgün diye bir rap şarkısı yapmış. Kim diye araştırdım. Babası telefon etti Oğlumun adı Emirhan. Rap yapıyor. Bu şarkıyı duyunca oğlum sen nereden tanıyorsun dedim. Tanımaz mıyım ben hayranım ona, çok da severim dedi deyince anladım ki ben çok şanslıyım. Z kuşağına da hitap ediyorum. Tiyatroda çok sevilen biriyim. Son yıllarda çok da tiyatro yapan yok. 46 yıldır non stop tiyatro yaptığım için belli bir seyirci kitlesi edindim. Onlara hiç kötü oyunlar oynamadım. Hiçbir zaman Bu Nilgün Hanım'a hiç yakışmamış dedirtmedim. Onun için seyircim yeni bir şey yapmamı bekliyordu. Bu yeni oyun da son derece kaliteli. Çok iyi hazırladık. Üç tane farklı karakter oynuyoruz Bekir ve ben. Üç hikayenin finali de şarkı ve dansla bitiyor. Ben müziksiz bir hayat düşünemiyorum. Evet, bu albümü yapmamın amacı '70'li yıllara geri dönmek, aynı zamanda o kabare yıllarını yaşatmak. Müzikhol ya da bir kabare hayal ederek yaptım. Kabare yapmak istiyorum. Bunu Polat Yağcı ile konuştum. O da çok güzel baktı. Kabareyi bilmeyen çok genç var. Hem eğlendirir hem düşündürür. Yoksa bu saatten sonra gazinolarda çıkıp şarkı söyleyecek değilim. Hep '80'ler '90'lar şarkıları çalınıyor. '70'li yılları da anmak istedim. Hepsi Yeşilçam şarkıları. Yeşilçam'ın nahif ruhunu yaşattık. Tiyatro sanatı ölmez hiçbir zaman. Tiyatro moda değil. Tiyatro, insana insanı anlatan en önemli sanat dalı. Bir oyuncuyu canlı canlı karşınızda görüyorsunuz. Oturup bir yerde sadece ona odaklanıyorsunuz. Onu izliyorsunuz ve onun anlattığı hikayeyi ya da oyunu izliyorsunuz. Bu hiçbir yerde bitmez. Öyle bir prestijli iştir ki bunun karşılığı para değildir. Çok şey öğretir. Çocukluğundan beri tiyatroya giden bir kişinin kişiliği gelişir. Tiyatro iyileştirir, geliştirir, insana neşe verir. Düşündürür. Bitmez kolay kolay. Hayatım boyunca en çok tiyatroyu sevdim. Filmlerde de oynadım. Kemal Sunal ile Bıçkın isimli bir filmim var. Zuhal Olcay ile birlikte oynadım. BKM'nin Düğüm Salonu isimli filminde oynadım. Sinemayla aram iyi ama sinema mı tiyatro mu derseniz yanıtım tiyatro. Sinemayı seyretmeyi, tiyatroda oynamayı seviyorum. Hollywood projelerinde ileri yaştaki kadın oyuncuları başrolde görmek mümkün oluyor. Bir tek Meryl Streep'i görebiliyoruz. Hiçbir yerde belli bir yaş sınırında olan kadınlara özel hikayeler, özel senaryolar yazılmıyor. Bunun farkındayım. Belki iki kadın daha sayılabilir. Meryl Streep ile aynı yaştayız. Gerçekten müthiş bir oyuncu ve seyircisi var. Seyircin varsa tamamdır. Bu oyun niye kapalı gişe? diye soruyorsanız benim seyircim var. Aşk ve Komedi'ye, 12 defa gelen oldu. Dört defa gelen çok sayıda kişi var. Neden? diye sordum. Dediler ki Bize dokunan bir şey var. Sizi çok seviyoruz. Bu çok önemli. Seyirci sevdiği insandan vazgeçmiyor. O konuda çok şanslıyım. Sevilmekten yana da çok şanslıyım. Allah bunu bahşetti bana. Çünkü haysiyetli bir şekilde kaliteli bir iş yaparak bu kadar ivme kazanmak, bu kadar seyirci kazanmak her kula nasip olmuyor. Sizi izlemeye 12 defa geldim diyorsa bir izleyici burada başka bir şey de var. Burada bir kadın hayatı anlattığım için mutlaka anlattığım hikayelerimden birisi ona dokunmuştur. İçinde aldatma da var mesela. Belki kocası tarafından aldatıldı. O çok etkilemiştir onu. Böyle olsa daha iyi olurdu diye hayat dersi, öngörüsü çıkarıyorum. Bu, seyirciyle birlikte yaptığım bir şey. Bir soru sorulduğu zaman anında cevap verebiliyorum. Belki ondan da etkilenmiştir. Ben sizi seviyorum, ondan 12 defa geldim dedi. Yozlaşma diyoruz buna. Beğenilecek bir şey değil. Yozlaşmadan dolayı duygular azaldı. Şimdi gençler bizim kadar duygusal yaşamıyor hayatı. Biz daha duygusal, daha derinliğine yaşadık her şeyi. Sadece oyalanıyorlar. Tinder ilişkilerinin duyguları öldürdüğüne inanıyorum. Hep aşk evliliği yaptım. Aşk olmadan ben hiç kimseyle beraber olmadım. Aşk insanın içindedir, istesen on kere olursun, istersen bir kere olursun. Ben bir kereye sığdırmadım aşkı. İçimde aşk duygusu olduğu zaman ve istediğim gibi biri olduğu zaman onu yaşadım ve evlendim. Evlenmeden 10 yıl birlikte olduğum, gerçek aşkı yaşadığım çok hoş biri de vardı hayatımda. Aşkın insanı büyüttüğüne, insanın hayatına derinlik getirdiğine inanan biriyim. En büyük tecrübeler, iyi ama kötü aşktan elde edilir. Onun için aşk insanı büyütür, olgunlaştırır. Hiç aşık olmamış insan için çok üzülürüm. Çok yetenekli gençler var. Gençlerden söz etmek isterim açıkçası. Çok iyi oyuncular var. Hayata bakışları, duruşu çok iyi olan gençler var. Ufkun açık olduğunu görüyorum. Farah Zeynep Abdullah en sevdiğim oyunculardan biri. Melisa Sözen benim gençliğimi oynayarak başladı. Ben onu katalogdan seçmiştim. O kadar başarılı oldu ki. Demet Evgar, Birce Akalay... Kızları saydım, erkekler de çok fazla. Geleceği iyi görüyorum."} {"url": "https://www.ithafsanat.com/o-hep-guzel-hep-cicek-meral-okay/", "text": "Okay, Muhteşem Yüzyıl ve Asmalı Konak gibi yayınlandığı dönemin yanı sıra uzun yıllar yurt içi ve dışında en çok izlenilen dizilerin senaryosuna imza atmıştı. Sezen Aksu ile birlikte birçok şarkının sözüne imza atan Okay, akciğer kanseri nedeniyle yaşamını yitirmişti. Televizyon dünyasına, İkinci Bahar dizisinin Kasap Nebahat'i, Yeditepe İstanbulun da Havva Ana'sı olarak girerek dikkat çeken Meral Okay, 20 Eylül 1959'da Ankara'da dünyaya geldi. Siyaset Bilimi ve Kamu Yönetimi okudu. Beş yıl devlet memurluğu yaptıktan sonra istifa eden Okay, daha sonra dergicilik, yayıncılık, yapımcılık, Sezen Aksu ile sahne çalışmaları yaptı, şarkı sözleri yazdı. Okay, Masum Değiliz, Yine mi güzeliz yine mi Çiçek, Masal, Adı Bende Saklı, Helal Ettim Hakkımı gibi şarkılara Aksu ile birlikte imza attı. İkinci Bahar dizisiyle ünlendi. 1984 yılında sinema ve tiyatro oyuncusu Yaman Okay'la evlendi. Yaman Okay, 1993'te 41 yaşında kanserden yaşamını yitirdi. Sanatçı, 1992'de Seni Seviyorum Rosa filmiyle oyunculuğa adım attı. Yapımcılık deneyimlerinde de bulunan oyuncu, 1999'da Propoganda filminde basın danışmanlığını yürütürken, Asmalı Konak dizisinin proje yazarlığını üstlendi. İkinci Bahar ve Yeditepe İstanbul dizilerinin yanı sıra O Şimdi Asker ve Beynelmilel filminde yer aldığı rollerle oyunculuk kariyerinde önemli bir noktaya ulaştı. Dönemin en çok izlenilen yapımları arasında yer alan ve sektöre ağalı dizi deyimini kazandıran Asmalı Konak ile büyük ün kazanan Meral Okay, yazdığı hikayede toplumsal meseleleri ele aldı. Sanatçının son çalışması, Kanuni Sultan Süleyman ile Hürrem Sultan'ın hayatını ve o dönemi anlattığı Muhteşem Yüzyıl adlı dizi oldu. 2011 yılının Ocak ayında başlayan dizi, uzun yıllar yurt dışında da milyonlarca kişi tarafından izlenildi. Okay, 2011'de akciğer kanserine yakalandı. 9 Nisan 2012'de sabah saatlerinde evinde yaşamını yitirdi."} {"url": "https://www.ithafsanat.com/o-kadar-cok-unvani-var-ki-suleyman-saim-tekcan/", "text": "Babam Hoca Temel Efendi, annesi Çerkez kadını, adı da Lale Sümbül. Mecidiyeköy Meydan'daki at heykeli onun adını taşıyor. Trabzon'un iki önemli hocasından biri. Küçükken babamla mevlüt okumaya, camilere namaz kılmaya giderdik. Ben çocukluğumu çok güzel yaşadım. Şimdiki çocuklar bu kadar şanslı değil. Çukurlar olurdu. Yağmurda suyla dolar, çamurlar yumuşardı. Ellerimizi daldırıp heykel yapardık. Sanatla ilk buluşmamızdır. Büyük Atatürk'ün kurduğu Cumhuriyetin çocukları olarak şanslıydık, parasız okullarda okuma imkanı bulduk. Bu okullarda çok üstün vasıflı öğretmenlerimiz vardı. Asiye Hanım, Zihni Karsan mesela. Onları hiç unutmadım. Fotoğraflarını büyütüp duvarlara astım. Her şeyi ile gece gündüz demeden eğitim verdiler, bizi terbiye ettiler. Yolda nasıl selam verileceğini de öğrettiler. Trabzon Lisesi'nin ortaokulunu başarı ile bitirdim. Liseye gitmek istiyordum, annem, Seni okutamayız, lütfen kaydını öğretmen okuluna yaptır dedi. Bana takım elbise yaptırdılar, ben o elbiseyi 3 yıl boyunca giydim. Çok iyi bir öğrenci idim. Hedef, beden eğitimi öğretmeni olmak. Ancak sınava az zaman kala patlayan apandisit, planları bozuyor. Zira iyileşince, sınavı yaklaşan resim bölümünün sınavına giriyorsunuz. Evet, vakit kaybetmek istemedim, resim dersim de çok iyiydi. Trabzon'da ön eleme sınavı yapıldı ve tek kazanan oldum, Gazi'ye davet edildim. Elbisenin içi dışına çevrildi, o elbise ile sınavlara gittim. Tahta bir bavulum vardı, kilidi kırık, ben de iple bağlamıştım. Sınavlarda sadece yetenek değildi aranan. Konuşması düzgün mü, kılığı nasıl gibi pek çok hususta öğretmen olup olamayacağına karar verilirdi. Ama hep üniversite hayalim vardı. İstanbul Atatürk Ensitüsüne gelmeme sebep olan hocam Şinasi Barutçu'dur. Bir gün beni aradı, Burada grafik atölyelerini kuracak kişi olarak seni seçtim, Bakanlığa teklif ettim dedi. Piyango deseniz piyangonun üzerinde bir şey bu. Henüz 28 yaşındayım. Ve oraya kurucu hoca olarak geldim. Gazi Eğitim, size ufuk açan yerlerden biri. Hocalarınız arasında efsane isimler var. Refik Epikman, Şinasi Barutcu, Veysel Erüstün gibi. Evet, oradaki hocalar ulaşılması imkansız isimlerdi. Avrupa'da eğitim görmüşlerdi. Bize eğitici olmayı da mesleği de öğrettiler. Resim-İş Bölümünde okudum. Her şeyi öğretebilelim diye modelaj, heykel, resim, desen, ağaç işleri, maden işleri, dil eğitim gibi tüm donanım veriliyordu. 1961 yılında da Ankara Gazi Eğitim Enstitüsü Resim-İş Bölümünden diploma alıyorsunuz. Sonra İstanbul Devlet Güzel Sanatlar Akademisi Resim Bölümünden lisans, daha sonra da Mimar Sinan Üniversitesinde Güzel Sanatlar Fakültesinde Sanatta Yeterlilik eğitimini tamamlıyorsunuz. Gazi Terbiye'yi bitirince Artvin Öğretmen Okuluna tayin oldum; bir yıl resim ve beden eğitimi hocalığı yaptım. Sonra İstanbul Tuzla Piyade Okuluna yedek subay oldum. Yedek subayken Trabzon'da amatör bir tiyatro kulubü kurup Zafer Madalyası oyununu sahneye koyduk. Baş oyuncuyum. Altı ay kapalı gişe oynayan bir tiyatro, belki de bir ilk idi. Fotoğraflarımı Ses Mecmuası'na göndermişler. Haberim yok. Tunç Okan birinci, ben ikinci oluyorum. Metin Erksan gibi dahi bir yönetmenle Sevmek Zamanı'nda oynadım. Sevgili cön abi diye başlayan, belki binlerce hayran mektubu gelirdi. Ama sinemadan para kazanamadığım için Işık Lisesinde müdür yardımcılığım sürdü. Karın tokluğuna sinema yapılıyordu, kalsam belki para kazanabilirdim ama ben sinemayı tamamen bırakıp Trabzon'a gittim. Hikayenin önemli kısmı bu. Işık'ta gördüğüm okulculuğu uygulayarak öğretmen olan kardeşlerim ve eşimle önce anaokulu, sonra ilkokul açtık. İstanbul Atatürk Enstitüsüne gelmeme sebep olan hocam Şinasi Barutçu'dur. Bir gün beni aradı, Burada grafik atölyelerini kuracak kişi olarak seni seçtim, Bakanlığa teklif ettim dedi. Piyango deseniz, piyangonun üzerinde bir şey bu. Henüz 28 yaşındayım. Ve oraya kurucu hoca olarak geldim, yer Fikirtepe, yıl 1968 idi ve 1975'e dek görev yaptım. Ancak Milli Cephe Hükümeti iktidara geldi. Alanında tek olmama rağmen sol görüşlü olduğum düşüncesi ile beni başka bir yere atadılar. Bu sırada bana çok yer talip oldu, özellikle akademi ısrarla beni çağırdı. Hepsine benim adımla anılan yaş baskı tekniği ile bir sunum yaptım ve hoca oldum. Eğitim Enstitüsü'nde 1416 sayılı kanunla Almanya'ya gönderildim. Alman akademilerinde baskı sanatları ile ilgili imkanları, eğitimleri inceleyip dönüşte Bakanlığa bir teklif yaptım. Türkiye'deki okullarda baskı atölyelerinin kurulması ile ilgili hazırladığım rapor onaylandı. Ofsette de tipografide de serigrafide de pitografide de bütün baskılar tek renk yapılır, kurur; ikinci renk yapılır, kurur; üçüncü renk, dördüncü renk yapılır, kurur. Böylece baskı sürer. Ama boyaları kurutarak resim yaptığınız zaman, her yeni boya kuruyan boyayı kapatır. Sonsuz renk skalasını elde etme düşüncesiyle bu teknik gerçekleşti. Beş tane masa kurdum. Renkleri yaş iken masalardan geçirdim. Yaş boyalar üst üste geldiği zaman ara tonlar oluyor böylece yaş baskı tekniğini buldum. Çok farklı yerden sadece sanatçılar değil ders veren profesörler bile Türkiye'ye geldiler. 1968-1975 yılları arasında Atatürk Eğitim Fakültesi'nde öğretim görevlisi olarak çalıştınız ama eş zamanlı olarak da (1970-1971) Almanya'da baskı eğitimi üzerine araştırmalardasınız. Almanya'da baskı sanat atölyelerinde araştırma yaptım. Özellikle Münih Akademisinde çalıştığım profesöre, Türkiye'den öğrencilerimin yaptığı işleri gösterdiğimde söylediğini unutmuyorum. Siz bunları sanatçılara yaptırdınız, öğrenci baskısı diye bana getirdiniz. Düşünün o kadar mükemmel öğrenci işleri vardı ki! Bir nüshası halen bende. Baskı atölyesi idi, ismi bile yoktu. Ama daha sonra Alte Grafik oldu. Sonra Çamlıca Sanat Evi oldu zaman içerisinde değişti. Yurt dışından makine getirmek çok zordu. Almanya'da çalıştığım imkanların içerinde makinelerin fotoğraflarını çektim, çizimlerini yaptım. Türkiye'de ilk gravür presini bir atölyede oradaki ustalarla gerçekleştirdim. Ve siz bu atölyede kendi baskılarınızı üretmeye başlıyorsunuz. Üstelik diğer sanatçılara da kapınızı açıyorsunuz. Karşılıklı bir alışverişti diye tanımlıyorsunuz bu zamanları. Makineleri yaptım, atölyeyi kurdum. Pek çok sanatçı arkadaşım gelip çalışıyor. Alışveriş ama aramızda hiç para konuşulmuyor. Baskı yapılıyor biz bütün masraflarını karşılıyoruz yapılan baskının bir kısmını bize bırakıyorlar. Şu an elimizdeki 25 bin adet sanat eseri, bu imece usulü çalışmadan bize hediye edilen baskılardır. Eğitimciliğim tüm vasıflarımın önündedir. Öğretmekten büyük keyif alıyorum. İdarecilik yaptım çok önemli işlere imza attım. Sanatımın bile önünde tutuyorum, sanat eğitimciliğimi. Güzel insanlar, önemli isimler hem sanat eseri üretirler hem de sanat sohbetleri ile dahil olurlar. Türk sanatı ne olmalıdır, tartışılıyordu. Türk sanatının önemli noktasıdır. Bu sohbetler sonucu, bazı sanatçılarla Anadolu uygarlıkları üzerine sanat inşa etme konusunda birleştiğimizi burada vurgulamak istiyorum. Çünkü batıya gidip orada eğitim gören hocalar, yerelde o atölyelerin hocalarının tekniklerine uygun resim yaparlardı. Türk resmi ne olmalı? sorunsalı içinde pek çok sanatçı kendi kimliğini oluşturuyor. Resme bakıldığı zaman bu eser şu sanatçının demeniz gerekiyor. Aynen öyle. Benim resmime bakıp bu Süleyman Saim Tekcan demiyorlarsa ben, ben değilim. Picasso'ya, Matisse'ye benzer resim yapmakla, başka sanatçılara benzeyen resimleri yapmakla sanatçı olunmuyor. İcra ve yaratıcılık diye iki kelime var. Sığmaz oluyorsunuz, mekan olarak büyüme ihtiyacı doğuyor, sohbetler de devam ediyor. Burada bahsetmem gereken bir şey var. Nurullah Berk'in anlattığı bir şey. Sergi komiseri olarak Paris'te bir sergi organize eder. Sergi büyük bir kalabalıkla açılır. Bir Fransız eleştirmen serginin komiserini arar ve Berk'e gelir. Türk sergisi nerede? diye sorunca Berk, duvardaki Türk eserlerini gösterir. Eleştirmen, Mösyö, bu eserlerin bir kısmı Picasso'ya bir kısmı Matisse'e bir kısmı şuna, buna benziyor. Türk resmi nerede? der. İşte o günden sonra bizim atölyede konuşulan konuların nirengi noktası bu olur. Bizim kültürümüzün altyapısı olan Anadolu medeniyetleri kültürü üzerine Sanat nasıl olmalı?yı konuşmaya başladık. Burhan Doğançay'ın kurdelelerinde gördük, gölgeleri kaligrafik etkilidir. Erol Akyavaş'ta da kaligrafiden yararlanma etkisi başlıyor. Bizde çalışan Ergin İnan da kullanmaya başlıyor. Çok önemli tartışmaların yapıldığı, düşünceyi resme taşıyan bir yapı oluşturan bir okul oldu. Dünyanın farklı yerlerinde yapılan bianellere burada üretilen sanatçı işlerini gönderiyorduk ve orada ödüller alıyorlardı. Böylece Türk sanatının dünyada duyulmasının biraz da sebebi olduk. Benim resmime bakıp bu Süleyman Saim Tekcan demiyorlarsa ben ben değilim. Picasso'ya, Matisse'ye benzer resim yapmakla, başka sanatçılara benzeyen resimleri yapmakla sanatçı olunmuyor. İcra ve yaratıcılık diye iki kelime var. 1980'lerde sanatçıların telaşı, kimlik ve özgünlük olur. Devreye eski Anadolu uygarlıkları girer. Üstelik Osmanlı sanatı da tekrar ilgi odağı olur. Mesela hat... Atlar ve Hatlar sergisi mesela. Dünya soyut sanatının şaheseridir kaligrafi. Çünkü okuma yazma bilmeyen de ona baktığı zaman onun estetiğini soyut sanat olarak görebilir. Kaligrafi estetiği ile atı buluşturdum. Niye buluşturdum? Emin Barın, Gazi Terbiye'den mezun, akademide beraber çalıştığımız bir hoca. Çok kıymetli biri. Bir tuğra yazdı bana. Bunu sana yaptım çünkü Trabzon'da iki önemli Süleyman yetişti; bir Kanuni Süleyman biri de sensindedi. Bu tuğranın daha sonra tezhibini yaptırım çerçevelettim. Ben de Emin Barın'a Siz bana bir görev verdiniz dedim. Bir kitap hazırladım, adı Süleymanname. Sadece 8 tane. İkisi yurt dışında. Bizim kültürümüzle bağ kuran bir kitap. İçerisinde pek çok gravür var. Osmanlıca, Türkçe ve İngilizce yazıldı. Bir kitap daha hazırlıyoruz. Adı Atname ve bu adı taşıyan bir sergi olacak. İçinde 27 gravür var. Gene Osmanlıca, Türkçe ve İngilizce yazıldı, tezhipleri yapıldı. Tek orijinal kitap olacak, belki 20 tıpkı basımı olacak, belli değil. Hat ve minyatür sanatımızın ustaları, eski hattatların yazılarını kopya ediyorlar. Mesele Karahisari'nin besmelesini aynen yazmak değil. Kendi besmelelerini kendi formları ile yazıyı, kaligrafiyi düzenlemeleri doğrusu. O zaman Karahisari değil Ahmet ya da Mehmet olur. Minyatürde de öyle. Kendi konularını işlemeleri lazım. Benim Süleymanname öyle. Eskilerin üzerine basan ama eskiye benzemeyen çalışmalar. Atname de öyle olacak. Sanatçı, kendi olan kişidir diye tanımlıyorum. Yani eserine bakıldığında, adı söylenince. Yoksa başka biri olur. Sanat böyle bir şey. İMOGA dünyada kuruluş şekli açışından başka örneği olmayan bir müzedir. Adnan Turani geldi bir ay kaldı, başkası iki ay kaldı. Çok insan ağırladık. Müze hem Türk sanatına başka bir boyut kattı hem de bu kadar eserin sergilenmesi, sanatçıların yaşamasını sağladı. Her zaman söylüyorum; Türkiye'de uluslararası dev bir müze yapmazsanız Türk sanatçısı uluslararası yarışamaz. Biz grafik sanatlarda bunu başardık. Bu söyleşiyi gerçekleştirdiğimiz İMOGA Müzesinin yer seçimi de enteresan olmuş. Merkezi olsun diye Tünel bölgesi dahil, pek çok yere bakılır ama metrekareler yetmez. Işık alan bir müze istenir. Ve bir gün kızlara Ben bir arsa aldım diyerek geliyorsunuz. Ve Siz şakülü nereye koyarsanız dünyanın merkezi orasıdır diyorsunuz. Belki vardır ama sanat müzesi değildir. Cumhuriyet döneminde müze binası inşaatı olarak, çağdaş sanat müzesi olarak yapılan ilk bina İMOGA. Benim adımla da olabilirdi. Ama bunu arzu etmedim. Evet sorduk, pek çok öneri oldu, kısaltılmşı İMOGA olan İstanbul Grafik Sanatlar Müzesi ismini hepimiz çok beğendik. Uluslararası bir müzede isim önemli. Dünyada iki tane yaratık var, estetik ölçü olarak altın kesim ölçülerine sahip; insan ve at. Eğer at olmasa idi dünyada hiçbir imparatorluk kurulamazdı. Çin İmparatoru terrakotadan kendi ve askerlerinin heykellerini yaptırıyor ve asker sayısı kadar at heykeli de yaptırıyor ve gömüyor. Onları gördüğümde bir kez daha düşündüm. İnsana en yakın olan yaratık at. Ve atlar da kendi aralarında konuşuyorlar. Bunların hepsinin bütünü olan bir insanım ben. Hiçbirini ayıramam. Eğitimciliğim tüm vasıflarımın önündedir. Öğretmekten büyük keyif alıyorum. İdarecilik yaptım çok önemli işlere imza attım. Sanatımın bile önünde tutuyorum sanat eğitimciliğimi. Çok okuyorum, çok geziyorum. Dünyanın her yerini gezdim, müzeleri, eğitimleri izleyen bir insanım. Tüm bunlar benim yetişmem, bu ülkeye yararlı olmam için olmazsa olmazlarımdı."} {"url": "https://www.ithafsanat.com/online-olarak-gezebileceginiz-dunyanin-en-onemli-14-muzesi/", "text": "Dünyanın en büyük ve en önemli müzelerinden biri olan The Metropolitan Museum of Art'ta eski doğu, Mısır, Yunan ve Roma dönemlerine ait eserler bulunuyor. Avrupa Orta Çağ koleksiyonuna ait eserlerin yanı sıra Pablo Picasso, Henri Matisse ve Edgar Degas gibi batı sanatının öne çıkan isimlerine ait tablolar da görmek mümkün. Müzeyi buradan gezebilirsiniz. The Museum of Modern Art, Resim, fotoğraf ve video gibi farklı formlarda 200.000'den fazla esere sahip. Müzede eserleriyle yer alan sanatçılar arasında ise Henri Matisse, David Hockney, Salvador Dali ve Pablo Picasso gibi ikonik isimler bulunuyor. Müzeyi buradan gezebilirsiniz. Solomon R. Guggenheim Museum, ziyaretçilere Google'ın 360 derece sokak görünümü özelliğini kullanarak ünlü spiral merdivenlerini gezmesini sağlıyor. Ayrıca sanal müze; empresyonist, post-empresyonist, modern ve çağdaş dönemlerin eserlerini de keşfetme imkanı sunuyor. Müzeyi buradan gezebilirsiniz. Los Angeles Museum of County Art, antik dönemden günümüze uzanan geniş bir tarihi kapsayan 135.000''den fazla sanat eserine ev sahipliği yapıyor. Müzeyi buradan gezebilirsiniz. National Gallery of Art'ta Claude Monet ve Jackson Pollock' dan Vincent Van Gogh'a pek çok ustanın başyapıt niteliğindeki eserleri yer alıyor. Sanal müzede, birçok kıyafet görseli içeren 1740-1895 arasındaki Amerikan modası sergisi ile Hollandalı Barok ressam Johannes Vermeer'in eserlerinden oluşan koleksiyona erişebilirsiniz. Müzeyi buradan gezebilirsiniz. Çoğunlukla Fransız sanatına ait, 1848-1915 yılları arasında yapılan resimler, heykeller mobilyalar ve fotoğrafların bulunduğu müzede Monet, Degas ve Renoir gibi empresyonist sanatçıların yanında Cezanne ve Gauguin gibi post-empresyonistlerin de sanat çalışmaları yer alıyor. Müzeyi buradan gezebilirsiniz. Picasso dahil olmak üzere online takip edebileceğiniz birçok sergi ve aktivite sunuyor. Müzeyi buradan gezebilirsiniz. British Museum'da 5 farklı kıtanın tarih boyunca sahip olduğu Rosetta Taşı, Parthenon heykelleri ve Mısır mumyaları gibi dünyaca ünlü tarihi objeleri interaktif tarih çizelgesi üzerinden keşfedebilir, sergileri interaktif olarak deneyimleyebilirsiniz. Müzeyi buradan gezebilirsiniz. Dünyanın en çok ziyaret edilen müzelerinden biri haline gelen müzedeki Bergama Zeus Tapınağı, Milet Agora Kapısı, Babil Kapısı ve Pergamon Altarı gibi pek çok antik eseri online olarak keşfedebilirsiniz. Müzeyi buradan gezebilirsiniz. sanatçının 200'den fazla resmi, 500 çizimi ve 750'den fazla mektubunun bulunduğu Van Gogh Müzesi'nde ayrıca 19. yüzyıl sanat tarihine ait çeşitli konularda da sergiler görmek mümkün. Online olarak sanatçının eserlerini incelerken, Van Gogh'un Okuduğu Kitaplar ve Van Gogh'un Aşk Hayatı adlı sanal sergileri de keşfedebilirsiniz. Müzeyi buradan gezebilirsiniz. Dünyanın en büyük koleksiyonlarından birine sahip olan Rijksmuseum'da, aralarında Vermeer ve Rembrandt eserlerinin de bulunduğu Hollanda'nın Altın Çağ ustalık eserlerini detaylarıyla inceleyebilirsiniz. Müzeyi buradan gezebilirsiniz. Medici ailesinin sanat koleksiyonlarına ev sahipliği yapan müze; Leonardo da Vinci, Sandro Botticelli ve Caravaggio gibi usta isimlerin eserlerine ev sahipliği yapıyor. Müzeyi buradan gezebilirsiniz. Kore'nin modern ve çağdaş sanatı ile farklı zaman dilimlerinde oluşturulmuş uluslararası sanat eserlerini barındıran tek müze olarak kurulan müzede, daimi koleksiyonunda ise Joseph Beuys, Andy Warhol, Georg Baselitz, Jörg Immendorff, Niki de Saint Phalle, Jonathan Borofsky ve Michelangelo Pistoletto gibi uluslararası kabul gören sanatçıların eserlerinden oluşan bir koleksiyon da yer alıyor. Müzeyi buradan gezebilirsiniz. Aztek Takvimi olarak da bilinen Güneş Taşı, 16. Yüzyıl Aztek Xochipilli heykelciği ve Maya uygarlığına ait eserler gibi önemli antik eserlerin de dahil olduğu 23 sergi odasıyla ünlenen bu müze de online keşfedilebilen müzeler arasında. Müzeyi buradan gezebilirsiniz."} {"url": "https://www.ithafsanat.com/online-olarak-gezebileceginiz-muzeler-ve-oren-yerleri/", "text": "Müzeler Haftası nedeniyle sizleri online olarak gezebileceğiniz, ülkemizde yer alan en önemli müzeleri ve ören yerleriyle buluşturmak istedik. Türkiye Cumhuriyeti'nin kurucusu atamızın anıt mezarı Anıtkabir, online olarak gezebileceğiniz müzelerin başında yer alıyor. Mozole, kuleler, Aslanlı yol, tören alanı dahil olmak üzere Anıtkabir'i detaylı olarak buradan gezebilirsiniz. İstanbul'un fethi için yapılan ilk harekatın gerçekleştiği yani Osmanlı askerinin şehre girdiği alana kurulmuş olan Panorama 1453 Tarih Müzesi, 'dünyanın ilk tam panoramik müzesi' olma unvanını taşıyor. İstanbul'un fethinin tüm hikayesinin anlatıldığı müzede, 29 Mayıs 1453 sabahının ölümsüzleştirildiği özel bir kubbeli alan bulunuyor ve bu alan müzenin https://www. panoramikmuze. com/ adresinden cep telefonu da ya bilgisayarlara indirilerek 360 derece dijital olarak ziyaret edilebiliyor. Bu panoramik alan ziyaretçilerin kendilerini 29 Mayıs 1453 gününün şafak vaktinde hissedebilecekleri, kesintisiz 360 derecelik yapısıyla sonsuzluk hissi yaratan, 38 metre çaplı özel bir kubbeli alan... Bu yarım kürenin iç yüzeyini kaplayan ve 2350 metrekare olan resimde 10.000 figür çizimi bulunuyor. Bu atmosfer ziyaretçileri her yönden kuşattığı gibi bu deneyimine Mehter Grubu'nun müziklerinin eşlik etmesiyle ziyaretçilere o günün ve fethin ruhu yaşatılıyor. Panorama 1453 Tarih Müzesi'ni yerinde ziyaret ettiğinizde sizi bekleyen bir alan daha bulunuyor. Müzenin sanal olarak ziyaret edilemeyen ilk bölümünde ise Panorama 1453 Daimi Sergisi yer alıyor. Daimi sergide, İstanbul'un kuruluşundan başlayıp, İstanbul'un kuşatmasını, fethini, Fatih Sultan Mehmed'in hayatını, hukuk, sanat, medeniyet, kültür ve İstanbul'u inşa faaliyetlerini, savaşların orijinal minyatür, gravür ve resimler eşliğinde anlatıldığı ve günümüz bakış açısıyla fethin resmedildiği modern minyatür çalışmalar yer alıyor. İstanbul'un, Anadolu'nun hatta dünyanın önemli yapılarının 1/25 oranında küçültülmüş halleri Miniatürk'te gezgin aileleri bekliyor. Saraylar, yalılar, Peri Bacaları, Pamukkale Travertenleri, camiler, kiliseler, sinagoglar batıdan doğuya doğru bütün ülkeyi bir anda dolaşmak isteyen çocuklu aileler için ideal bir rota olarak karşımıza çıkıyor. Miniatürk'ü buradan gezebilirsiniz. 537'de ibadete açılan, şehrin 1453'te Fatih Sultan Mehmed tarafından fethi sonrası cami olarak kullanılmaya başlanan, 1935 yılında ise müzeye dönüştürülerek yerli ve yabancı turistlerin ziyaretine açılan ve geçtiğimiz yıl yeniden cami olarak da hizmete başlayan İstanbul'un simgelerinden Ayasofya Müzesi'ni online olarak buradan gezebilirsiniz. Müzenin avlusunu, iç mekanlarını, görenlerin hayranlığını kazanan ünlü kubbesini, şadırvanını ya da minarelerini detaylıca incelemeyi unutmayın. Bir Neolitik dönem yapısı olan Göbeklitepe, Mezopotamya'da bilinen en eski şehirlerden 5000 yıl, İngiltere'deki Stonehenge'den 7000 yıl ve Mısır Piramitleri'nden 7500 yıl daha eski olan Göbeklitepe, Şanlıurfa'nın kuzeydoğusundaki Örencik Köy'ü yakınlarında yer alıyor. Tarihin en eski kült yapılar topluluğu ev sahipliği yapan Göbeklitepe'de yapılan arkeolojik kazılarda, 20'ye yakın tapınak tespit edildi ancak bugüne kadar bu tapınaklardan sadece 6 tanesi bulunabildi. Yapılan araştırmalar sonucu bölgenin yerleşim yeri olarak değil, tamamen ibadet amacıyla inşa edildiği ortaya çıktı. Tarihi M. Ö.12000'li yıllara dayanan bu eşsiz bölge, yerleşik hayatın bildiğimizden çok daha önce başladığını ortaya koyuyor. Bu gizemli yeri buradan gezebilirsiniz. Çocuklarınıza cumhuriyetin hangi aşamalardan geçerek kurulduğunu, Atatürk İlke ve İnkılapları'nın, devrimlerinin doğuşunu detaylarıyla anlatmak istiyorsanız eski Türkiye Büyük Millet Meclisi binasını da buradan gezebilirsiniz. Türkiye'de sanayi ve endüstri tarihine ilişkin tüm ayrıntıların yer aldığı Rahmi Koç Müzesi, bilime düşkün çocuklar için güzel bir gezi sunuyor. Haliç kıyısındaki bu müzede eski model arabalar, çizgi filmlerde görülen şirin bisikletler, buharlı gemi makineleri ve para basma matbaasına kadar pek çok şeyi görmek mümkün. Rahmi Koç Müzesi'ni buradan gezebilirsiniz. Homeros'un İlyada Destanı ile tarihe geçmiş Troas Bölgesi'nde iz bırakan Troya ve kültürlerinin yaşamı ve arkeolojik tarihi, kazılardan çıkan eserler aracılığıyla anlatılan müzeyi buradan gezebilirsiniz. Anadolu topraklarının özgün eserlerine ev sahipliği yapan Anadolu Medeniyetleri Müzesi, iki tarihi binadan oluşuyor. Bunlar Osmanlı Dönemi yapıları olan Mahmutpaşa Bedesteni ve Kurşunlu Han'dır. 2014'te restore edilerek yenilenen bu müzede sanal turlar, canlandırmalar ve Göbeklitepe'deki T biçimli dikme replikalar ve eserlerle birlikte tarihe bir yolculuk yapmanızı sağlıyor. Müzeyi buradan gezebilirsiniz. 1700'lü yıllardan günümüze oyuncak dünyasına doğru bir yolculuk yapmak isteyenler, İstanbul Erenköy'deki Oyuncak Müzesi'nde yer alan tüm oyuncakları buradan inceleyebilir. Mustafa Kemal'in Samsun'a ilk gelişinde kaldığı Mantıka Palas adlı otelin restore edilmesi ile 1940 yılında ziyarete açılan Gazi Müzesi'ni buradan gezebilirsiniz. Türkiye'nin en önemli müzeleri arasında bulunan Efes Müzesi'nde en çok ilgi çeken eserler arasında Efes Artemis heykeli, yunuslu Eros, tavşanlı Eros, Eros başı, Priapos heykeli, mermer Artemis heykeli, Mısırlı rahip heykeli, İsis heykeli, çeşitli mitolojik tanrı heykelleri ve Sokrates başı bulunuyor. Müzeyi buradan gezebilirsiniz. Çocuklarıyla biraz da kültür sanat gezisi yapmak isteyen aileler için ideal bir seçenek olan, Gaziantep'te yer alan Zeugma Müzesi, dünyanın en büyük ikinci mozaik müzesi. Zeugma'nın en önemli eseri ise Çingene Kızı figürlü mozaik. Ayrıca bu müzede 2000 yıllık mozaiklerin eksik parçaları lazer sistemiyle görüntülü olarak tamamlanıyor. Zeugma Müzesi'ni buradan gezebilirsiniz."} {"url": "https://www.ithafsanat.com/orhan-pamukun-benim-adim-kirmizisinda-minyature-dair-betimlemeler/", "text": "Bu çalışma, 2006 Nobel Edebiyat Ödülü sahibi Orhan Pamuk'un Benim Adım Kırmızı romanında konunun belkemiğini oluşturan Osmanlı minyatürlerine ilişkin ifadelerin ve betimlemelerin incelenmesi çerçevesinde geliştirilmiştir. Romanda minyatür ve nakkaşlar ile ilgili kısımlar, minyatürün kurgusu ve İslam dünyasında egemen tasvir anlayışına ilişkin ipuçları içermektedir. Benim Adım Kırmızı, anakronistik bir biçimde örgütlenmiş olaylar ve karakterlerle 16. yüzyıl Osmanlı İmparatorluğu'nun başkenti İstanbul'da geçmektedir. Romanın ana karakterleri nakkaşlar ve aileleri, ana mekanlar ise bu nakkaşların çalışma ortamlarıdır. Öykü, tek bir karakterin dilinden anlatılmamakta, öyküye dahil olan tüm karakterler, nesneler ve kavramlar kendi mekan ve zamanları çerçevesinde birinci ağızdan ve kendi bakış açılarından yaşadıklarını anlatmaktadır. Nesneler dışında, öykünün ana karakterlerini oluşturan nakkaşların minyatürlerinde resmettikleri figürler de öyküye dahil olarak minyatür sanatına ilişkin söz söylemektedirler. Bu noktada romanın, öykü anlatmanın ötesine geçerek, minyatürün görsel ve düşünsel kurgusu hakkında bilgiler sunduğu ve yorumlar yaptığı açık bir biçimde görülmektedir. Romanın öykü anlatımı bakımından farklı bakış açıları ile kurgulanmış olması daha en başta minyatür sanatı ile bir bağ kurmaya izin verir. Bu yazı, minyatürün kurgusuna giden yoldaki ilkeleri yeniden tanımlamayı ve minyatürün dış dünyayı izleyiciye/okura yansıtışını, romanın betimlemeleri ışığında, bir görme biçimi olması bakımından yeniden tartışmayı amaçlamaktadır. Benim Adım Kırmızı, 1591 yılında İstanbul'da karlı dokuz kış gününde geçiyor. İki küçük oğlu birbirleriyle sürekli çatışan güzel Şeküre, dört yıldır savaştan dönmeyen kocasının yerine kendine yeni bir koca, sevgili aramaya başlayınca o sırada babasının tek tek eve çağırdığı saray nakkaşlarını saklandığı yerden seyreder. Eve gelen usta nakkaşlar, babasının denetimi altında Osmanlı Padişahı'nın gizlice yaptırttığı bir kitap için Frenk etkisi taşıyan tehlikeli resimler yapmaktadır. Aralarından biri öldürülünce Şeküre'ye aşık, teyzesinin oğlu Kara devreye girer. İstanbul'da bir vaizin etrafında toplanmış, tekkelere karşı bir çevrenin baskıları, pahalılık ve korku hüküm sürerken geceleri bir kahvede toplanan nakkaşlar ve hattatlar, sivri dilli bir meddahın anlattığı hikayelerle eğlenir. Herkesin kendi sesiyle konuştuğu, ölülerin, eşyaların dillendiği, ölüm, sanat, aşk, evlilik ve mutluluk üzerine bu kitap, aynı zamanda eski resim sanatının unutulmuş güzelliklerine bir ağıt. (Pamuk, 2021). İslam dünyasında minyatür, içinde yer aldığı metni görselleştiren ve kendine has bir biçime sahip olan kitap resimleridir. Minyatürün biçimi, merkezi perspektif kullanan Batı'nın tek bakış açılı resimleme ilkelerinden farklı olarak perspektif kullanmaz ve çoklu bakış açısına sahiptir. Bu bağlamda, Benim Adım Kırmızı'da farklı karakterlerin öyküyü kendi bakış açılarından anlatmaları, minyatürün kurgusunda görülen farklı olay ve mekanların aynı kompozisyon içinde tasvir edilmesi ile yakınlık göstermektedir. Bu açıdan bakıldığında, Benim Adım Kırmızı'nın öykü örgüsünde yer alan minyatüre ilişkin ifadeler ve romanda minyatürü zihinsel/biçimsel olarak betimleyen kısımlar oldukça dikkat çekicidir. Bu çalışma kapsamında, romanın bütününde yer alan bu ifadelerin ele alınması mümkün olmadığından, romandan belirli sayıda seçilmiş birebir alıntılar üzerinden örnekler verilmiştir. Bu alıntılar, kendine özgü bir görme biçimi olarak minyatür sanatı/minyatürler hakkında bilgiler sunmaktadır. Minyatür, Batı'da Antik Çağ'dan, Doğu'da ise İslam öncesi dönemlerden itibaren kendine özgü bir görsel dille kitabın içinde asıl biçimine kavuşmuştur. İslam dünyasında, belirli bir temsil geleneğiyle gelişen minyatür, uzun bir zaman dilimine yayılarak geniş bir kültürel coğrafyada üretilmiştir. Osmanlı İmparatorluğu döneminde, özellikle 16. yüzyılın ikinci yarısından itibaren III. Murad'ın saltanatı boyunca (1574-1595) doruk noktasına ulaşan minyatürlü yazma üretimi, günlük hayatın ve törenlerin de resmedilmesiyle belgesel nitelik kazanmıştır. Saray yaşamının yazma kitaplara konu edildiği ve resimlendiği bu dönem, Benim Adım Kırmızı'nın da geçtiği zaman dilimine karşılık gelmektedir. Osmanlı minyatür sanatı tarihi bakımından da önem taşıyan bu dönemde üretilmiş başlıca minyatürlü yazmalar arasında, Osmanlı padişahlarının günlük yaşamlarını, şenlikleri ve zaferleri anlatan Hünername, Surname-i Hümayun, Şahname-i Selim Han gibi yazmalar yer alır. Minyatürde biçime ve kurguya ilişkin tanımlamalar söz konusu olduğunda akla ilk gelen özelliklerden biri, Batı'nın 15. yüzyılda kullanmaya başladığı merkezi/çizgisel perspektifin ve buna bağlı olarak ortaya çıkan yanılsama ve derinlik etkisinin minyatürde bulunmayışıdır. Bu açıdan, İslam dünyasında üretilmiş olan minyatürün biçim özelliklerini Batı'nın resimleme anlayışından ayıran en temel özellik perspektiftir (Adıgüzel Toprak, 2020: 60). Batı'da Rönesans ile gelişen perspektif, ortaya çıktığı çağın akılcı ve rasyonel beklentilerini karşılamıştır. Rönesans düşüncesinin ana unsuru olan doğada ve insanda sonsuzluğu arama çabaları, bu dünyaya olan ilginin artmasına sebep olmuş ve böylece Batı sanatında doğaya yöneliş yolu açılmıştır. Rönesans düşüncesiyle dönüşen gerçeklik algısının sanattaki karşılığı natüralizm olmuş, natüralizm de dış dünyanın bilimsel analiziyle, perspektif ve anatomi bilgilerinin gelişimiyle gerçekleşmiştir. Başlıca amacı ideal güzelliği vermek olan Rönesans sanatçısı, görünen dünyaya ilişkin bilgi sunabilmek için görünür şeylerle ilgilenmiş ve nesneleri gözlemlemiştir (Öndin, 2019: 29-35). Buna karşıt olarak, minyatürde ise belirlenmiş bir anda ve mekanda sabit bir noktada olmakla yaratılan yanılsamanın yerine, farklı kaçış noktaları ve birden fazla bakış açısı devreye girer. Bu anlayışta, 'göz'ün tek merkezli bir bakış açısından algıladığı gerçekliğin ötesinde, minyatürün kodları, eşyanın özüne, yani anlamına ve bilgisine yönelik oluşturulur. Çünkü nakkaş, Batılı sanatçının aksine, doğada var olan şeylerin ardındaki değişmeyen özü arar. Bu arayışta madde değersizleşir; nakkaş, maddeden arınıp öznel duygularını yansıtmaktan ve nesnellikten kaçınır. Dış dünyayı belirli ve sürekli tekrarlanan şema ve şablonlarla resmeder. Bu nedenle minyatürde nesneler, mekanlar ve figürler, insan gözünün gördüğü gibi değil temsil ettikleri anlam, karakteristik özellikler ve önem sıralamalarına referans verecek şekilde resmedilirler. Perspektif kurallarına aykırı olan bu çoklu görme biçimi, minyatürün gerçeklik anlayışını temsil eden, minyatürü diğer bütün görme biçimlerinden ayıran özelliktir (Adıgüzel Toprak, 2020: 60-62). Minyatüre özgü bu çoklu bakış açısı, Benim Adım Kırmızı'nın öykü anlatımında açık bir biçimde kendini göstermektedir. Yazarın öyküyü karakterlerin gözünden ayrı ayrı anlatması, minyatürde eşya ve mekanların dış görünüşlerinin tek bir açıdan değil, farklı açılardan resmedilmesi ilkesiyle bağdaştırılabilir. Bunun yanında, öyküde anlatılan bir mekanda yer alan minyatürün içindeki figürün veya ölen bir karakterin ölümünden sonra yer alan bölümde 'ölüm'ün ayrı bir karakter olarak, öyküyü kendi ağızlarından anlatmaları da minyatürdeki görme biçiminin farklı bakış açılarıyla oluşturulduğuna örnektir. ... bu hikayeleri okurken yorulan gözümüz resme bakarak dinlenir. Eğer hikayede aklımızın ve hayal gücümüzün canlandırmakta zorlandığı bir şey varsa, resim hemen imdada yetişir. Resim hikayenin renklerle çiçeklenişidir. Kimse hikayesi olmayan bir resim düşünemez. (Pamuk, 2021: 33). Çünkü Allah alemi önce görülsün diye yarattı. Sonra gördüğümüzü birbirimizle paylaşalım, konuşalım diye kelimeleri verdi bize, ama biz kelimelerden hikayeler yaptık da nakşı bu hikayeler için yapılır sandık. Oysa nakış doğrudan Allah'ın hatıralarını aramak, alemi onun gördüğü gibi görmektir. (Pamuk, 2021: 89). Nakkaş kendi gördüğünü değil, Allah'ın gördüğünü resmeder der, kıskançlıkla (Pamuk, 2021: 394). Hayatları boyunca yeterli sayıda at resmi ve at gördükleri için, karşılarındaki kanlı canlı en son atın kafalarındaki mükemmel at fikrini zedeleyeceğini çok iyi bilirler. Bütün hayatı boyunca on binlerce kere at resmi çizen üstat nakkaşın kalemi, en sonunda Allah'ın tasarladığı At resmine iyice yaklaşır ve bunu kendi ruhundan ve tecrübesinden bilir. Elin ezberden bir anda çizdiği at, hüner, çile ve bilgiyle çizilmiştir ve Allah'ın atına yakın bir attır. (Pamuk, 2021: 273). Burada sözü edilen ezberden ve/veya hafızadan çizmenin yanında, körlük de nakkaşlar için uzun çalışmalar sonucunda elde ettikleri ilahi bir ödüldür. Çünkü körlük ve hafıza sayesinde dünyayı tıpkı Allah'ın gördüğü gibi göreceklerine inanırlar. Örneğin, romanda Üstat Osman saraydaki resimlere baktıktan sonra ünlü nakkaş Behzat'ın kullandığı iğneyle kendini kör eder ve bu sayede gözüyle gördüğü nakışları sonsuza dek hafızasına kaydetmiş olur (Pamuk, 2021: 359-361). Nakıştan önce bir karanlık vardı ve nakıştan sonra da bir karanlık olacak. Boyalarımızla, hünerimiz ve aşkımızla Allah'ın bize 'görün', dediğini hatırlarız... Büyük üstatların resim aşkı, renklerin ve görmenin karanlıktan yapıldığını bilip, Allah'ın karanlığına renklerle dönmeyi ister. Hafızası olmayan ne Allah'ı hatırlar, ne de onun karanlığını. Bütün büyük üstatların resmi, renklerin içinde, zamanın dışındaki o derin karanlığı arar. (Pamuk, 2021: 359-85). ... Nakış, Allah'ın alemi nasıl gördüğünü nakkaşın aramasıdır ve bu eşsiz görüntü, ancak yoğun bir çalışma hayatından sonra gözler yorulup, nakkaş iyice yıprandığında ulaşılan körlükten sonra hatırlanarak olur. (Pamuk, 2021: 359-89). ... Efsaneye göre kan kiminin gözüne oturur, kiminin oturmaz. Allah senin nakşından memnunsa, seni yanına almak için kendi muhteşem karanlığını verecek sana. O zaman bu sefil dünyayı değil, onun gördüğü harika manzaraları göreceksin. Yok, nakşından memnun değilse, şimdiki gibi görmeye devam edeceksin. (Pamuk, 2021: 457). Ben fakir, gördüğünüz ağaç resmi, böyle bir akılla resmedilmediğim için Allahıma şükrediyorum. Frenk usullerince resmedilseydim beni sahici bir ağaç sanan İstanbul'un bütün köpekleri üzerime işer diye korktuğumdan değil. Ben bir ağacın kendisi değil, manası olmak istiyorum. (Pamuk, 2021: 59). Enişte... perspektif usulünü kullanmak aleme bir pencereden bakmak gibidir (Pamuk, 2021: 130) diyerek Batı'nın tek merkezli perspektifini eleştirir. Bunun yanında, Zeytin ise perspektifin, resmi Allah'ın bakışından sokaktaki itin bakışına indiren bir özellik ve Frenk üstatların usüllerini kullanmanın da bir Şeytan ayartması olduğunu anlatır (Pamuk, 2021: 130). Minyatür/resim ve anlatı arasında farklı bir bağ kuran Benim Adım Kırmızı, Doğu'ya/İslam'a ait sanatı Batılı bir söylemle sunmuş ve Doğu-Batı diyaloğunu da bu bakış açısı dahilinde kurarak metinler arası soyutlamalarla öyküsünü kurgulamıştır. Metinlerarasılık yazarın daha önce yazılmış metinlerden yararlanması, onlara göndermelerde bulunması ve aslında Artık hiç bir yazın metni özgün değildir düşüncesi postmodern yazar Orhan Pamuk için önemli bir kavramdır. Minyatürün doğasında var olan tekrar, aynı figür ve şemaların yüzyıllar boyunca değiştirilmeden kullanılması ve nakkaşların kişisel üsluplardan kaçınması gibi özellikler, Orhan Pamuk'un anlatısını şekillendiren ve ona minyatürle bağ kurduran unsurlardan biri olmuştur. Benim Adım Kırmızı'nın özellikle Geleneksel Türk Sanatları alanında eğitim gören lisans ve lisansüstü öğrenciler tarafından okunması ve minyatür sanatı bağlamında irdelenmesinin yeni açılımlara ve bakış açılarına yol açacağı mutlaktır. 2.0 Güncel Sanatta Minyatür, İstanbul: Pera Müzesi Yay., s.60-71. Pamuk, Orhan (1998). Benim Adım Kırmızı, İstanbul: İletişim Yay. (2021). Benim Adım Kırmızı, İstanbul: Yapı Kredi Yay."} {"url": "https://www.ithafsanat.com/oryantalistlerin-fircasindaki-dogu/", "text": "Harem, hamamlar, kahvehaneler ve köle pazarları... Oryantalist ressamlar bilinmeyen Doğu'yu, bu mekanlar üzerinden resmederek Batı'ya taşıdılar... Oryantalist ressamların fırçasına yansıyan Doğu algısını Sanat Tarihi Uzmanı Habibe Çalışkan ile konuştuk. Doğu toplumlarının dilleri, kültürleri, tarihleri ve coğrafyaları hakkında bilgi sahibi akademisyenleri adlandırmak için kullanılan oryantalist kelimesi, Doğu dünyasının resmini yapan Batılı ressamları da ifade ediyor. Batı'nın gizemli Doğu hakkındaki merakı, 18. yüzyıldan önce de yavaş yavaş fokurdayan bir kazan gibi... 1437'de Bizans İmparatoru VIII. Ioannis Paleologos, yaklaşan Osmanlı tehlikesine dikkat çekmek için 700 kişilik bir heyetle İtalya'ya gittiğinde bıraktığı etki, siyasi bir uyarıdan çok daha fazlası oluyor. Ressam Benodo Gozzoli'nin Medici Sarayı için resmettiği Müneccim Kralların Geçişi tablosunun; Doğulu kılık kıyafet ve aksesuarların İtalya'da ne denli ilgi çektiğini ortaya koyması açısından çok önemli olduğunu anlatan Habibe Çalışkan, Daha sonra buradaki desenler, motifler, kumaşlar Batı'da hızlı şekilde yayılıyor. Çünkü Batı artık yelpazesini ve fırçasını değiştirmek istiyor. Elbette bu resim oryantalizm ile bağlantılı değil. Ancak Doğu algısının ne kadar erken başladığını anlatan güzel bir örnek diyor. Başka bir örnek olarak da Gentile Bellini'nin Fatih Sultan Mehmet'in tasvirini yapmasını gösteriyor. Böylece Batı ve Doğu birbiriyle tanışıyor, karşılıklı bir alışveriş başlıyor. Oryantalizm, Batı'nın kültür sanat hayatına etki ettikçe düşünce dünyasının önde gelenleri de bu konuya dikkat çekiyor. Fransız Şair, Romancı ve Oyun Yazarı Victor Hugo'nun Bir dönem Helenisttik şimdi hepimiz Doğucuyuz sözlerinin bu durumu özetlediğini ifade eden Çalışkan, Gerçekten oryantalizm, 1820'ler ile 1890'lar arasında zirvesini yaşıyor. Çok büyük bir pazar oluşuyor Batı'da. Her yerde Doğulu imgeleri ortaya çıkıyor. Ancak dünya savaşları ile birlikte büyük bir hareket başladığı için artık Doğu tanınıyor, gizemi kalmıyor diye anlatıyor. İngiliz John Frederick Lewis (ö. 1876), İngiliz Charles-Theodore Frere (ö. 1888), İtalyan Alberto Passini (ö. 1889), Fransız Jean-Leon Gerome (ö. 1904), İtalyan Giolio Rosati (ö. 1917), Macar Arthur von Ferraris (ö. 1928), Avusturyalı Rudolf Ernst (ö. 1935), Avusturyalı Ludwig Deutsch (ö. 1935), İtalyan Fausto Zonaro (ö. 1929). Bu isimlerin her birinin Doğu'yu gerçekten görerek resmettiğini vurgulayan Habibe Çalışkan, Onların atölyeleri yaptıkları gezilerdi. Ülkelerinde, oturdukları yerden 'Hadi, ben biraz Doğulu imge çizeyim' demediler. İtalyan Fausto Zonaro'nun resmi olarak 2. Abdülhamid döneminde Saray'ın ressamı olduğunu ve Akaretler'de konakladığını ve ona güzel bir oda verildiğini biliyoruz. Yine Gerome'un da hem Kahire bölgesinde hem de İstanbul'da olduğunu, Pasini'nin İstanbul seyahatini biliyoruz diye örnek veriyor. Oryantalist ressamların tablolarında ele aldıkları belli başlı konuların köle pazarları, kadın tacirleri, kahvehaneler, Doğu'nun gizemli, mahrem alanları yani harem, hamam ve ev içi görüntüler, çöller, antik kentler, kadınlar, erkek egemenliğindeki toplumsal yaşam, ibadethane içi görüntüler, mimari detaylar ile kadın ve erkek giyim kuşamı, folklorik ve geleneksel süsleme öğeleri olduğunu belirten Habibe Çalışkan, sanatçıların camilerin içine girip resim yapamadığını ancak fotoğraflardan ya da anlatılanlardan yola çıkarak eserlerini ürettiğini belirtiyor. Özellikle camilerin içinde gerçekleşmesi mümkün olmayan kimi durumların yemek yenilmesi, yılan oynatılması gibi- resmedilmesinin ise sanatçıların hayal dünyasının ürünü olduğunu belirtiyor. Oryantalist ressamların Doğu kadınları ve erkeklerine bakışına gelince, Habibe Çalışkan Onlara göre kadınların bir hizmetlisi var, evlerinde keyif içindeler, mangala gibi zeka gerektiren oyunlar oynuyor ve çubuk tüttürüyorlar, hamama gidip keyif yapıyorlar. Erkekler de toplumsal alanda öne çıkıyorlar. Kahvehanede oturuyor, keyif yapıyor, eve gidince eşinden, hareminden ilgi görüyor yani onlara göre zevk ü sefa içinde yaşıyorlar. Tablolara yansıyan algı, hep bunları anlatıyor diye konuşuyor. Çeşitli ressamların fırçalarından yansıyan Doğu dünyasında hamamda çıplak kadınlar, haremde keyif içinde yaşayanlar görülüyor. Habibe Çalışkan, ressamların asla bulunamayacakları bu mekanları, hayal dünyalarından figürler ekleyerek resmettiğini anlatıyor. Ancak 2. Abdülhamid Dönemi'nde Saray'ın resmi görevlisi olarak çalışan Zonaro'nun eserleri, başka yönlere yöne ışık tutuyor. Sultan adına çalıştığı için bu ressamın, çıplaklık ve harem gibi konular yerine sokaklara inerek insanları resmettiğini vurgulayan Habibe Çalışkan, Zonaro'nun resimlerine o kadar talep oluyor ki Batı'dan sürekli sipariş alıyorlar. Çünkü Batı Doğu insanını merak ediyorlar. Bu resimleri evlerinin duvarlarına asmak istiyorlar diyor. Oryantalizm üzerine çalışmaların yeni yeni yoğunlaştığını söylemenin yanlış olmayacağını belirten Habibe Çalışkan, ilginin giderek arttığını da sözlerine ekliyor."} {"url": "https://www.ithafsanat.com/osmanli-donemi-fal-gelenegi-ve-falnameler/", "text": "İnsanoğlu, gelecekten haber almak için belirli işaretleri iyiye ya da kötüye yorumlamak için çeşitli yöntemler geliştirmiş. Tarihsel süreçte konu ile ilgili yapılmış araştırmalar falın en eski kökenini Mezopotamya uygarlığına kadar indiriyor. Arapçada fal sözcüğü Uğur ve uğurlu şeyleri gösteren simge anlamına gelir. Yine Arapçada uğursuzluk manasına gelen tıyere ile herhangi bir nesne veya olayı uğursuz sayarak ondan gelecekte birtakım olumsuz durumların doğacağını vehmetme anlamını taşıyan teşe'üm kelimesinin karşıt anlamı olarak kullanılıyor. Geleceğe inanma arzusu, bilinmeyenden yani gaipten haberler alma isteği, bunun için belirli işaretleri iyiye veya kötüye yorumlama çabası, zaman içinde insanı çeşitli yöntemler bulmaya yönlendirmiş. Bu nedenle farklı dönemlerde pek çok usul ve malzemeyle fallara bakılmış. Tarihsel süreçte konu ile ilgili yapılmış araştırmalar da falın en eski kökenini Mezopotamya uygarlığına kadar indiriyor. Uygarlık tarihinde fal ve gaip ilmi ile ilgili bilgilere şu şekilde rastlanıyor: Kitab-ı Mukaddes'in Eski Ahid bölümünde Yakup ve Yusuf peygamberlerin Firavun'un rüyaları ve gelecekten haber veren durumları yorumladıkları, Aristo'nun fizyonomi falı baktığı ve genellikle yüzün çizgilerini inceleyerek kişilerin karakterini okuduğu ve bu konuda bir kitap yazdığı biliniyor. Fal konusu Yunan mitolojisinde de yer alıyor: Tanrı Apollon, evlenmek istediği Kasandra'ya kehanet yeteneği bağışlamış fakat istediği sevgiyi göremeyince onu kimsenin inanmayacağı bir kahin haline dönüştürmüştür. Roma, Sümer, Hitit uygarlıklarında kesilen hayvanların ciğerlerinden fal bakılarak sonuçlanacak işin uğurlu mu uğursuz mu olacağı yorumlanmıştır. Kaşgarlı Mahmud, fal Kelimesini ilk Türk kaynaklarından biri olan Divanü Lügat-it Türk'te ırk kelimesiyle bağlantılı olarak Falcılık, kahinlik bir kimsenin gönlündeki yeri bilmek olarak açıklamıştır. Geçmiş uygarlıklardan günümüze kadar uzanan fal geleneği, İslamiyet'ten önce ve İslamiyet'in kabulü ile birlikte de devam etmiştir. İslamiyet öncesinde yaşamda fal önemli bir yer tutuyordu. Kuşların uçuşu, ateşin yanarken çıkardığı sesler, insan uzuvlarının hareketleri, hayvanların hareketleri ve sesleri, çeşitli bakliyatlarla bakılan fallar, su falı, kum falı, çiçek falı, gibi birçok fal çeşidi ortaya çıkmıştı; durumlardan çıkarılan sonuçlara göre olumlu ve olumsuz çıkarımlar yapılıyordu. Falnameler de kendi içlerinde çeşitli gruplara ayrılmaktadır. Bu türlerin örneklerine bakacak olursak en çok kullanılan tür arasında Kur'an falnameleri karşımıza çıkmaktadır. Kendi içinde ikiye ayrılan tür, Kur'an harfleri ve ayetlerinin yorumlanması ile bakılan falnamelerdir. Farsça düzenlenmiş metinler cetvellere yerleştirilerek yorumlanır ve bu cetveller Kur'an-ı Kerim'in arka sayfalarında bulunur. Bir diğer tür ise kura falnameleridir; bu falnamelerde rakam ve harflerin bulunduğu cetveller yer alır, cetveller üzerine atılan zarla harfin geldiği rakamın fal yorumuna gidilir. Atılan zar, gelen harfin veya rakamın delalet ettiği yıldızlara, hayvanlara, bitkilere ve onların sevk ettiği peygamberlere göndererek gayb bilgisinden haber verir. İslamiyet'in kabulü ile birlikte falın ve yöntemlerinin İslam inancında haram sayılmasına rağmen bazı hadislere dayanılarak falın geleceği ve gaibi bilme iddiası taşımaksızın sadece bir tefeül çabası olduğu düşünülmüştür. Hatta İslami şekle bürünerek kullanılmaya devam edilmiştir; Kur'an falları bu duruma örnek gösterilebilir. Buna göre kutsal kitaptan fal açacak kişinin abdest alması ardından üç kere 'İhlas Süresi'ni okuyarak kurallara uygun bir şekilde Kur'an-ı Kerim'den rastgele bir yaprak açması ve sayfalarda çıkan harflere göre Kur'an-ı Kerim'in sonuna eklenmiş olan Farsça Falname cetvellerine bakması önerilir. Örneğin rastgele seçtiğiniz harf elif ise yorum şöyledir: Kargaşadan kurtulup büyük rütbelere erişmek ve güzel baht, kişiyi beklemektedir. Eğer harf zel gelirse bil ki falın anlamı gerçekten haşin, işin şeytanla aman ondan sakın! Bu niyetten sana yarar gelmeyeceği bildirilmektedir. re harfi geldi ise yıldızın parlayacak, talihin değişip yolun aydınlanacak, halk arasında saygınlığın artacak, sultanların yanında bile sözün geçerli olacak şeklindedir. Üç örnekten görüldüğü üzere her harfin kendi içinde yorumları bulunmaktadır. Kur'an falından sonra en çok kullanılan fal türü ise kitap falıdır. Bu fal türünde Kur'an'da olduğu gibi rastgele açılan sayfanın yedi yaprak ilerisi okunarak bakıldığı bilinmektedir. Bir diğer tür ise İlm-i Reml, kendine has bazı şekillerde hükümler çıkarmak anlamına gelir. Bu fal, kum üzerine parmakla çizilerek de yapıldığı için kum manasına gelen remil adıyla anılmıştır. Bazı kitaplar, bu ilmin İdris ve Danyal Peygamber ile ilişkisinden bahsederler; reml, nokta ve çizgilere dayanır. Bu falda farklı semboller, uğur, talih, uğursuzluğu işaret eder. Falcılar bunların toprak, ateş, su, hava, yıldızlar ve burçlarla ilişkisini hesaplayarak hükümler çıkarır. Buradan halkın ilgisini çeken falların esnaf gruplarına iş kapısı açtığı ve sosyal hayatta insanları bir araya toplayan unsur olduğu anlaşılıyor. Buradan anlaşıldığı üzere seçilen resim hikayesi ile bağlantılı olarak kişinin falıdır. İslami bilimler arasında, ayrı bir uzmanlık gerektirmeyen tek fal, kitap fallarıdır. İslam bilginleri ve bu alanda yetişmiş kişiler, Arapça, Farsça, Türkçe düzyazı, şiir, resimli, hurşidname özelliği taşıyan falnameler ortaya çıkarmıştır. Bu eserler zaman içinde padişah ve devlet adamlarına, ileri gelen kişilere takdim edilen nüshalar olarak hattat ve müzehhiplerin elinden çıktığı gibi bazı nüshalara nakkaşlar tarafından resimler ilave edilmiştir. Son olarak kullanılan falname türü ise peygamber isimlerinin bir şema veya daire halinde düzenlenmiş, her birinin hayatına ve mucizelerine dayanan fallardır. Bu tür eserlerin yorumuna fal-ı nebi denmektedir. Yukarıda tanıtılan falname türlerinden farklı olarak karşımıza çıkan fal kitapları da görülmektedir. Bunlara örnek olarak İranlı şair Ubeyd-i Zakani'nin külliyatında bulunan falnamede her falın sonunda rubailer yer almaktadır. Aynı eser içinde yer alan Falname-i Vuhüş ile Falname-i Tuyür adlı risalelerde kuşlara ve diğer hayvanlara alaycı ifadeler yüklenmiştir. Fal ve risalelerin birleştiği örnekler arasında Cem Sultan'ın manzum bir çeşit manzume çiçek falı olan Fal-ı Reyhan adlı 48 beyitlik mesnevisidir; eser İstanbul Üniversitesi Kütüphanesi T. Y. 5474 numarası ile kayıtlıdır. 16. yüzyıl divan şairi Zaifi'nin 'Fal-ı Mürgan' kuş falı, 59 kuş isminin her biri için yazılmış ikişer beyitten meydana gelen bir falnamedir. Amasya'da 1758 yılında Hacı Mehmed Ağa adlı kişiye hediye edilmek üzere Falname-i Esami maa Remz ve Haza Falname-i Meyveha maa Remz adlarının taşıyan altmışar beyitli iki manzume de çiçek ve meyve isimlerine dayalı falname örneği olarak görülmektedir. Bütün bu falname örnekleri dışında bir diğer fal türü ise tefeül amacıyla yapılan fal tutma yöntemidir. Kur'an'dan herhangi bir sayfa açılır, göze çarpan ilk ayetin manası çıkarılarak geleceğe yönelik tefeül yapılır. Tefeül falına örnek olarak II. Mehmed'e Molla Hüsrev'in Kur'an'dan tefeül açarak yakın zamanda padişah olacağı müjdesini verdiği bilinmektedir. Osmanlı döneminde, Fatih Sultan Mehmet adına biri Farsça Cam-ı Suhan-gu diğeri Türkçe 'Falname' adında iki fal kitabı yazılmıştır. Razname adlı eser Osmanlı döneminde fal tutmayla ilgilidir. Şair Kefeli Hüseyin tarafından önce III. Murat'a sonra III. Mehmet'e sunulan bir eserdir. Eserde birçok önemli kişi ve bu kişilerin başlarından geçen olayların aktarılması açısından önemlidir. Örneklerden de görüldüğü gibi falnameler kendi içlerinde çeşitli özelliklerle ayrılır; hepsinde temel amaç gaipten haber alma, olacakları iyiye ve kötüye yorumlamadır. Bunları İslami görünüm altında Kur'an ve dini yorumlarla sonuçlandırdıkları görülmektedir. Bu alanda en erken tarihli çalışmalar yapmış olan İsmail Hikmet Ertaylan, Anadolu ve Avrupa kütüphanelerinde tespit ettiği 24 falnamenin listesini çıkartmıştır. Anadolu'da bulunan eserler günümüzde Ankara Milli Kütüphane, Ankara Etnoğrafya Müzesi Yazma Eserler Bölümü, Topkapı Sarayı Müzesi Kütüphanesi, Mevlana Müzesi Yazmalar bölümü, Bursa El Yazmalar kütüphanesinde karşımıza çıkmaktadır. Osmanlı resim sanatında en erken tarihli falname örnekleri 17. yüzyıl başlarında görülür, Osmanlı sanatında bu türün ortaya çıkması fal metinleriyle ilgili tasvirlerin yapılmaya başlanmasında Şah Tahmasb'ın Falnamesi çıkış noktası olmalıdır. Bu eser 1550'lerde Safavi Şahı Tahmasb için hazırlanmış, günümüze 30 resimli sayfası ulaşmıştır; diğer fal kitapları için örnek teşkil etmesi açısından önemlidir. Falnameler büyük devletlerde genel olarak devlet işlerinde, sefere çıkmadan önce sıkıntı ve dertlerden kurtulmak için en uygun zamanı öğrenmek, arzusuyla ortaya çıkan eserlerdir. Şah Tahmasb'ın Falnamesi'nden örnek alınarak ortaya çıkan en erken tarihli falname, araştırmacılar tarafından 1575 1600 yıllarına tarihlenen, günümüzde Dresden Sachsische Landesbibliothek'te E 445 eser kayıt numarasıyla korunan Dresden Falnamesi olarak bilinen eserdir. Diğer iki nüsha örneği ise Topkapı Sarayı Müzesi Kütüphanesi'nde bulunan H. 1702 ve H. 1703 numaralı falnamelerdir. Bu eserler I. Ahmed (1603-1617) dönemine tarihlendirilir. H. 1702 numaralı eserin metni Farsça, H. 1703 numaralı eserin metni ise Osmanlı Türkçesidir. Gelibolulu Mustafa Ali'nin Nusretname adlı eserinin 1584 tarihli nüshası Serdar Lala Paşa'nın Mevlana Celaleddin Rumi'nin Mesnevi'sinden bir sayfa açarak fal tutmasını gösteren sahneden anlaşılır ki kitaplardan fal bakmak amacıyla resimler yapılmaya başlanıyor. Mesnevi'den açılan sayfanın hayırla yorumlandığı bilinmektedir. Resimli fal kitaplarının sayısının az olduğu bilinir, örneklerden en erken tarihlisi III. Murat'ın emriyle müderris ve şair Suüdi'nin Arapçadan Türkçeye çevirdiği bir astroloji ve fal kitabıdır. Matali'ü's- sa'ade ve Yenabi'u's- siyade adlı eserin iki nüshasını sultanın iki kızı için hazırlatmıştır. Eserin orijinali, gök bilimci Ebü Ma'şer el Belhi tarafından yazılmış Kitabü'l bulhan ve çeşitli fal metinlerinden oluşmaktadır. Osmanlı resim sanatında resimli fal kitapları örnekleri arasında incelenen bir diğer eser Vezir Kalenderpaşa'nın Sultan I. Ahmet'e sunduğu falnamesidir. Kalender Paşa devlet adamı olmasının yanı sıra Evliya Çelebi'nin bahsettiği Falname bölümünde aktardığım esnaf örgütü Falciyan-ı Musavvir'de olduğu gibi tek yaprak resimleri bir araya getirerek hazırladığı falname albümleriyle tanınır. Bu türden resimleri derlemiş, karşısına Türkçe fal metinleri koyup Falname albümü yaparak Sultan I. Ahmed'e hediye etmiştir. Kalender Paşa'nın bu derlemeyi, vezirlik yaptığı 1614 1616 arasında yaptığı tahmin edilir. Kalender Paşa Falnamesine bir de önsöz eklemiştir. Burada, resimlerin fala bakma amacıyla yorumlanmasının neden ve yararlarını, sonradan hazırladığı Falname'nin kullanılmasında izlenmesi gereken yöntemi açıklar. Fal metinleriyle ilgili olarak resimli falnamelerdeki tasvirlere bakacak olursak Hz. Muhammed'in, peygamberlerin, peygamberlerin yakın çevresinin, Şii imamların mucizeleri ile astronomi, gezegen ve burçların yorumları, yaratıklar, doğaüstü semboller, ahiret hayatına ilişkin cennet, cehennem, kıyamet konuları, melek tasvirleri, mehdi, Dabbetü'l Arz, Deccal, edebi nitelikli öyküler, kahramanlar ve hayvanların resmedildiğini görürüz. Resimlerin metinle bağlantılı olarak karşılaştırmalı ikonografik çözümlemeleri yapılır, bazı falnamelerde albüm resimleri kullanılmıştır. Metinlerle bağlantısı olmayan resimler de bulunmaktadır. Örneğin falınızda Hz. Süleyman Peygamber ve Belkıs geldiyse yorum şöyledir: Sefer eylemek; alım satım; kul, cariye, binek edinmek; yeni eve çıkmak; çocuğun sütten kesilip okula yollanması için uğurlu bir işarettir. Olumsuz örnek verecek olursa eğer falında Mars gezegeni çıktıysa bu fal perişanlığa, gam ve sıkıntıya işarettir. Sefer, alım satım niyetin varsa vazgeçmek daha iyidir, zira zarar görürsün. Nikah; ortaklık; kul, cariye, binit almak; taşınmak ve başka tüm işler uğurlu ve iyi değildir. Hasta olan sıkıntı ve karmaşadan uzak kalamaz. Sonuç olarak insanlık tarihi boyunca merak edilen en önemli konuların başında, gelecekte insanların neler yaşayacağı olmuştur. Gaibin merakı çeşitli yöntemlerle falların bakılmasına yol açmıştır. Gök hareketlerinden, hayvanların iç organlarının durumlarına, kutsal kitaplardan, resimli nüshaların şekillerinin yorumlanmasına kadar farklı yöntemlerin denendiği fal usulleri günümüzde popüler kültürün getirileri ile devam etmektedir."} {"url": "https://www.ithafsanat.com/ozgurlugune-duskun-atalarin-torunuyum/", "text": "Akıl hastanesindeki bir kadının, kendini Tomris Uyar'da aramasını konu edinen Tomris isimli oyunla izleyiciyle buluşan Janset Paçal, Duygusal ve psikolojik çalkantılı bir insanı oynamak eminim her oyuncunun çok istediği bir şey. O açıdan kendimi çok şanslı hissediyorum diyor. Türk edebiyatının kadın neferlerinden Tomris Uyar eserlerinin yanı sıra aşklarıyla da edebiyatımıza damga vuran güçlü bir hikaye yazarı, şair ve çevirmen. 2003 yılında 62 yaşında aramızdan ayrılan bu özgür ruhlu sanatçı; Kaan Erkam'ın yazdığı, Mehmet Ulay'ın yönettiği Tomris isimli oyunla gündemde. Ünlü oyuncu Janset Paçal'ın canlandırdığı akıl hastanesindeki bir kadının kendini Tomris Uyar'da aramasını konu edinen tek kişilik oyun hakkında konuşmak için buluştuk. İlk defa böyle yoğun bir rol oynadığını ve bunun için çok sevindiğini ifade eden Janset Paçal, Duygusal ve psikolojik olarak çalkantılı bir insanı oynamak eminim her oyuncunun çok istediği bir şey. O açıdan kendimi çok şanslı hissediyorum diyor. Duygusal ve psikolojik çalkantılı bir insanı oynamak eminim her oyuncunun çok istediği bir şey. O açıdan kendimi çok şanslı hissediyorum. Seyirciyle bir önceki oyunumuz Romantizma ile buluşmaya başlamıştık. Dünya ile birlikte biz de durduk. Şimdi de Tomris oyunu ile buluşacağız. Hem heyecanlı hem mutluyum. Zamanlama olarak avantajlı bir dönemde geldi oyun teksti. Herkesin eve kapandığı bir zamanda eve kapanıp ezber yapmak nispeten psikolojik olarak rahatlattı. Üzerine çok daha fazla emek ve zaman verme şansım oldu. Tomris'i okuduğumda çok sevdim. Kendime de cesaret verdim ve Kaan Erkam'ın teklifini kabul ettim. Mehmet Ulay ile çalışmak benim bir başka şansım. Sahne üstünde çok fazla prova yapamadık kısıtlamalardan dolayı ama ben o süreci hep ezber için kullandım ki sahne üzerine çıktığımızda hocamla çok daha hızlı yol alabildik. Evet doğru. Çünkü uygulanan makyaj daha rahat yapılıyor. Karakter Tomris Uyar değil, kendini Tomris Uyar zanneden bir akıl hastası. Dolayısıyla yaşanan dönem, karakter özellikleri, hayata karşı duruşu ve psikolojik bir bakış ve düşünce şekli vardı elimizde. Her şeyi önümüze koyup çalıştık. Duygusal ve psikolojik çalkantılı bir insanı oynamak eminim her oyuncunun çok istediği bir şey. O açıdan kendimi çok şanslı hissediyorum. İlk defa böyle yoğun bir rol oynuyorum ve bunu çok seviyorum. Sendika ile ilgilendiğim süreçte 10 yıllık bir kopuş oldu ama temeli sağlam atılmış dostluklar gibi o ilişkiyi tekrar kuruyor olmak da ayrıca mutlu ediyor. Çabuk kapattık o arayı. Bu çok kıymetli. En büyük hatamı paylaşmama gerek yok. Çünkü herkesin hatası da dersi de kendine. Birçok hatamdan hangisi daha büyük hangisi daha küçük bilmiyorum ama kendime göre derslerimi alıyorum. Yaptığımız her işte bir öncekinin üstüne çıkmaya çalışıyorum. Kendi kendimi hep elimden gelenin en iyisini yapmaya zorluyorum. Bu da bana tatmin duygusu veriyor. Benim kendimce başarılarım bunlar. Evren için küçük, kendim için büyük adımlar. Sağlıklı yaşamı seviyorum. Ruh, beden ve zihin yoran insan ve durumları hayatımdan uzak tutmayı öğreniyorum. Kendimi dinliyorum. Doğayı anlamaya ve ondan öğrenmeye çalışıyorum. İnsan yapımı dertleri ve siyaseti evin merkezine koymuyorum. Daha çok sevmek adına anlarımın tadını çıkarıyorum. Niyetimi temiz tutmaya özen gösteriyorum. Şikayet yerine teşekkürlerimi çoğaltıyorum. Bu başarıyı neye göre tanımladığınıza göre de değişir. Tamam dünya çapında satış ya da seyir rakamı üzerinden bakınca başarılı olabilir ama benim için başarı kriteri; o başarılı dizilerde çalışan insanlar mutlu mu değil mi, haklarını alabiliyorlar mı, düzenli uyuyabiliyorlar mı, yemeklerini yiyebiliyorlar mı, kendilerine vakit ayırabiliyorlar mı, sendikal ve telif hakları gözetiliyor mu? Başarı budur. Öbür türlüsü eksik bir başarıdır. Janset, Çerkezcede kraliçe ve seher yeli demek. Çerkez kültürünün hayatımda çok büyük bir etkisi var çünkü annem de babam da Çerkez. Bir de üstüne üstlük ben Almanya'da doğdum. Alman disiplini ve Çerkez kültürü birleşince de buyurun ben olmuş. Özgürlüğüne düşkün ataların torunuyum. Çerkezler, kadın ve erkeğin yan yana birlikte yaşamayı çok güzel becerdiği bir topluluk. Dolayısıyla hayatıma olumlu olarak kattığı çok şey var."} {"url": "https://www.ithafsanat.com/parklarda-caz-keyfi-basliyor/", "text": "İstanbul Kültür Sanat Vakfı tarafından gerçekleştirilen İstanbul Caz Festivali kapılarını 1 Eylül'de 28'inci kez açıyor. 40'a yakın konserin yanı sıra Festival, yeşille müziğin iç içe olduğu konserlerle her yaştan izleyiciye İstanbul'un parklarına kadar yayılan geniş bir etkinlik alanı sunuyor. Bu yıl 1-24 Eylül tarihleri arasında 24 yıldır Garanti BBVA sponsorluğunda ve TC Kültür ve Turizm Bakanlığı'nın destekleriyle düzenlenen 28. İstanbul Caz Festivali, çeşitli etkinliklerle şehrin her yanını caz coşkusuyla sarmaya hazırlanıyor. Müzik dinlerken doğayla bağlantı kurabileceğiniz Parklarda Caz'dan, konserlerde tekrar bir arada olmanın daha anlamlı olduğunu hissettiren Festivalde #İstanbulBirSahne konserlerine, her yıl daha da güçlenerek ilerleyen ve genç müzisyenlerin kariyer gelişimlerini desteklemek amacıyla gerçekleşen Genç Caz konserlerinden, İKSV Alt Kat yürütücülüğünde farklı yaş gruplarına hazırlanan eğitici ve eğlenceli atölyelere 28. İstanbul Caz Festivali İstanbul'da müzik dolu bir Eylül ayı yaşatacak. Festivalin yeşille cazı bir araya getiren Parklarda Caz konserleri her yaştan takipçisini İstanbul'un farklı parklarına davet edecek. Beş güne yayılarak İstanbul'un beş farklı parkında ücretsiz olarak gerçekleştirilecek konserlerde yerli sahneden isimlerle Genç Caz gruplarının performanslarının yanı sıra Viyana esintilerini parklara taşıyacak Fainschmitz ile Amerikalı şarkıcı ve müzisyen Lucy Woodward sahnede olacak. - 1 Eylül Çarşamba, Lucy Woodward, Berk Sarı Quartet, Maçka Demokrasi Parkı, Şişli - 3 Eylül Cuma, Lucy Woodward, Abdulrahman Zaibak Trio, Habitat Parkı, Şişli - 4 Eylül Cumartesi, Lucy Woodward, Afroloji, Fenerbahçe Parkı, Kadıköy - 18 Eylül Cumartesi, Fainschmitz, Barbaros Erköse, Beylikdüzü Yaşam Vadisi - 19 Eylül Pazar, Fainschmitz, Sanatçılar Parkı, Beşiktaş Festivale bu yıl İstanbul Büyükşehir Belediyesi ve Kültür A. Ş.'nin katkılarıyla yeni bir ücretsiz etkinlikler serisi daha ekleniyor. İBB tarafından pandemi sebebiyle zor günler yaşayan müzisyenlere destek sağlamak ve İstanbulluların günlük yaşamlarıyla kesişecek, konserlerle tekrar buluşması amacıyla hayata geçirilen #İstanbulBirSahne'ye başvuranlar arasından seçilen 12 topluluk, festival süresince açıklanan tarihlerde Maçka Demokrasi Parkı'nda, Festivalde #İstanbulBirSahne etkinlikleri kapsamında İstanbullu müzikseverlerle buluşacak. Parkta kurulacak sahnede düzenlenecek konserlere, ücretsiz çocuk ve aile atölyeleri ve etkinlikleri de eşlik edecek. Her yaştan festival izleyicisi Maçka Demokrasi Parkı'nda bir araya gelecek. Festivalde #İstanbulBirSahne etkinliklerinde yer alacak sanatçılar arasında Ayşe Tütüncü Dörtlüsü, Batu Şallıel The Way, Bidar, Cazzip Project, Cemre Necefbaş Quartet, Ceyda Özbaşarel Band, Deniz Taşar & Adem Gülşen, Erkan Zeki Ar Quartet, Şenay Lambaoğlu, The Cousin Quintet ve The Kites gibi isimler yer alıyor. - 4 Eylül Cumartesi Maçka Demokrasi Parkı - 5 Eylül Pazar Maçka Demokrasi Parkı - 9 Eylül Perşembe Maçka Demokrasi Parkı - 10 Eylül Cuma Maçka Demokrasi Parkı - 11 Eylül Cumartesi Maçka Demokrasi Parkı - 12 Eylül Pazar Maçka Demokrasi Parkı - 19 Eylül Pazar Beşiktaş Sanatçılar Parkı Sadece Ayşe Tütüncü konserinin mekanı farklıdır, Beşiktaş Sanatçılar Parkı'nda gerçekleşecektir."} {"url": "https://www.ithafsanat.com/patarada-dans-anadolu-atesi/", "text": "İş Sanat'ın yaz sezonu etkinlikleri Patara'da Dans ile devam ediyor. Sanat Yönetmenliğini Mustafa Erdoğan'ın yaptığı Anadolu Ateşi Dans Topluluğu'nun Patara Antik Kent'te gerçekleştirdiği gösteri izleyicisi ile buluşuyor. Çekimleri, Türkiye İş Bankası'nın 2016 yılından bu yana kazı çalışmalarına katkı sağladığı Patara Antik Kenti'nin Meclis Binası, Sütunlu Yol ve Antik Tiyatrosu olmak üzere 3 farklı mekanda gerçekleştirilen gösteri 28 Ağustos Cumartesi saat 20.30'dan itibaren İş Sanat'ın YouTube kanalında ve internet sitesinde izlenebilecek. Kaynağını Anadolu'nun binlerce yıllık mitolojik ve kültürel tarihinden alan Anadolu Ateşi Dans Topluluğu, Patara'da Dans projesinde Anadolu uygarlıklarının tarihini dans diliyle anlattı. Dünyanın sayılı dans toplulukları arasında gösterilen Anadolu Ateşi'nin hazırladığı Patara'da Dans, ilk gösteriminden itibaren İş Sanat'ın YouTube kanalında ve internet sitesinde ücretsiz erişime açık olacak. Cumhurbaşkanlığı tarafından Türkiye'nin 2020 Turizm Yılı teması olarak ilan edilen ve 2021 yılında da devam eden Likya Birliği'nin başkenti Patara, Türk bilim insanlarının özverili çalışmaları sayesinde 32'nci yılına giren kazı çalışmalarıyla hem medeniyetler beşiği olan Anadolu'nun kadim geçmişine ışık tutuyor hem de dünya kültür mirasına katkı sağlıyor. Ülkemizdeki arkeolojik birikimin gün yüzüne çıkarılması ve korunması amacıyla uzun soluklu projelere destek veren Türkiye İş Bankası, iştiraklerinden Şişecam ve Türkiye Sınai Kalkınma Bankası ile birlikte Patara Antik Kenti'nde yapılan kazı çalışmalarına 2016 yılından bu yana desteğini sürdürüyor."} {"url": "https://www.ithafsanat.com/rahmi-m-koc-muzesi-siz-neredeyseniz-oraya-geliyor-2/", "text": "Rahmi M. Koç Müzesi, tam kapanma döneminde de zengin koleksiyonunu sanal tur ile kültür-sanat tutkunlarına sunuyor. Müzenin endüstri, ulaşım ve iletişim tarihinin efsanelerinden oluşan 14 binin üzerindeki objeden oluşan koleksiyonu Google Street View ile 360 derece gezilebiliyor. Müzenin açık ve kapalı dahil olmak üzere 23 bin metrekarelik alanında nostaljik tren turu, denizaltı gezisi, atlıkarınca ve oyun parkı, uçaklar, klasik otomobiller ve çok daha fazlası ziyaretçileri bekliyor. Müzenin çevrim içi öğrenme programları kapanma dönemlerinde de devam etti. 5 11 yaş grubu çocukların hedef ve davranışlarına uygun olarak hazırlanan atölyelerde Güneş Saati'nin nasıl çalıştığından buharlı ilk otomobillerin tasarımlarına, su altının büyülü dünyasından zeytinyağı üretimine kadar farklı objeler yakından incelendi. Her cumartesi düzenlenen ve yaklaşık 60 dakika süren atölyelerde çocuklar ilk olarak sanal tur ile müzeyi keşfetti, ardından haftanın objesini inceledi ve dijital bir oyunla eğlencenin tadına vardı. Rahmi M. Koç Müzesini keşfetmek isteyenler için bir diğer alternatif ise Sanal Müze uygulaması... App Store ve Google Play üzerinden cep telefonu ve tabletlere indirilebilen Sanal Müze de kullanıcılarına tatmin edici bir gezi olanağı sunuyor."} {"url": "https://www.ithafsanat.com/rahmi-m-koc-muzesi-siz-neredeyseniz-oraya-geliyor/", "text": "Rahmi M. Koç Müzesi, tam kapanma döneminde de zengin koleksiyonunu sanal tur ile kültür-sanat tutkunlarına sunuyor. Müzenin endüstri, ulaşım ve iletişim tarihinin efsanelerinden oluşan 14 binin üzerindeki objeden oluşan koleksiyonu Google Street View ile 360 derece gezilebiliyor. Müzenin açık ve kapalı dahil olmak üzere 23 bin metrekarelik alanında nostaljik tren turu, denizaltı gezisi, atlıkarınca ve oyun parkı, uçaklar, klasik otomobiller ve çok daha fazlası ziyaretçileri bekliyor. Müzenin çevrim içi öğrenme programları da kapanma dönemlerinde de devam etti. 5-11 yaş grubu çocukların hedef ve davranışlarına uygun olarak hazırlanan atölyelerde Güneş Saati'nin nasıl çalıştığından buharlı ilk otomobillerin tasarımlarına, su altının büyülü dünyasından zeytinyağı üretimine kadar farklı objeler yakından incelendi. Her cumartesi düzenlenen ve yaklaşık 60 dakika süren atölyelerde çocuklar ilk olarak sanal tur ile müzeyi keşfetti, ardından haftanın objesini inceledi ve dijital bir oyunla eğlencenin tadına vardı. Rahmi M. Koç Müzesini keşfetmek isteyenler için bir diğer alternatif ise Sanal Müze uygulaması... App Store ve Google Play üzerinden cep telefonu ve tabletlere indirilebilen Sanal Müze de kullanıcılarına tatmin edici bir gezi olanağı sunuyor."} {"url": "https://www.ithafsanat.com/rembrandtin-gece-devriyesi/", "text": "Hollanda'nın Amsterdam şehrindeki Rijksmuesum'da sergilendiği yerde müzenin bu esere verdiği isim Yüzbaşı Frans Banninck Cocq Komutasında II. Bölge Muhafızları. Yüzbaşı, siyah kıyafetler içinde, yanındaki de Teğmen Willem van Ruytenburch. Gece Devriyesi olarak anılmasının sebebi, zaman içinde üzerindeki verniğin kararmasıyla eserin bir gece sahnesini gösterdiğinin düşünülmesi. 1946'daki restorasyonda vernik temizlenince, aslında bir gündüz resmi olduğu anlaşılmış. 1715'te belediye binasına taşınırken sergileneceği duvara sığması için dört tarafından kırpılmış. Orijinal boyutları 4 x 5 metreymiş. Günümüzde bir sanat cinayeti olarak görülebilecek bu davranış, o zamanlar için gayet normalmiş. Resmin 528 fotoğrafın birleştirilmesiyle oluşturulan 45 gigabit boyutundaki inanılmaz detaylı fotoğrafına müzenin sitesinden ulaşabilir, resimdekilerin göz bebeklerine kadar zum yapabilir ve Rembrandt'ın 380 yıl önceki fırça darbelerini görebilirsiniz. Sanatın içinde hayatı, hayatın içinde sanatı görmek... Geleneksel, modern ya da dijital gibi ayrımlardan uzakta, sanatı bir bütün olarak ele alan, geçmişin izlerinde geleceği gören bir bakış açısına sahip olan İthaf Sanat dergisi, sanata gönül verenlere ithaf mottosuyla bir sanat köprüsü; dinlenme ve soluklanma alanı olmayı hedefliyor. Başarılı sanayici kimliğinin yanı sıra ulusal ve uluslararası resim sergilerinde yer alan eserleriyle sanatçı yönünü de ortaya koyan Senur Akın Biçer'in imtiyaz sahibi olduğu İthaf Sanat, hayatın içinde sanatı, sanatın içinde hayatı görmeye odaklanıyor..."} {"url": "https://www.ithafsanat.com/renkler-insani-iyilestirebilir/", "text": "Her birimizin içinde yaratıcılığa dair en az bir tohum, bir yetenek, yönelim var, olmalı! Bazılarımız bunu keşfedip kendini bu yolla ifade ederken bazılarımız ise keşfetme yolculuğuna çıkmıyor, hatta bu yeteneği aramıyor bile. Oysa ruhumuza ve varoluşumuza o kadar gerekli ki o arayış! Bu yaratımı dışa vuracağı kanalı bulmuş olan sanatçı ise hangi tür olursa olsun, eserinde söylemek istediğini söyleyip eserini dış dünyasına sunuyor. Eser izleyiciyle buluşmaya başladığında onların yorumuyla farklı biçimler, farklı anlamlar kazanabiliyor. Soyut resimde bu yaratma eylemi daha çok içsel, psikolojik ve sosyolojik altyapıyla şekilleniyor. Geçen yaz Mersin'in Borcak Yaylası'nda düzenlenen Arnica Art Land Sanat Çalıştayı'na katılan akademisyen ressam Ahmet Özel de varoluşa, evrene, insana, canlı ve cansıza dair sorgulamalarını kendi deyimiyle pentürün aydınlattığı yol üzerinden yapıyor. Sanatsal sorumluluk gereği, sanatın bir güneş ve ışık olduğunu söyleyen Ahmet Özel ile -varoluşa dair soru ve cevaplara büyük ilgiyle yaklaşan biri olarak- en keyif aldığım sohbetlerden birine imza attık. Soyut resme hemen bir anda, bir kararla başlamadım. Soyut resme geçiş için tüm plastik, akademik eğitimler sonucunda kazanılanların bir görme ve yaratma duygusuyla bir araya getirilip evrilmesini beklemem gerekti. Kendi resim dönemlerim açısından baktığımda benim de bir klasik dönemim var. Akademi mezuniyetim sonrasında bu yönelim yaklaşık 10 yılımı aldı diyebilirim. Ama o 10 yılda yavaş yavaş geçişler yaparak -ki ben de nasıl geçtiğimi bilmiyorum; o göz sizi oralara kadar getiriyor ve bir bakış oluşturup oradan da süreç evriliyor- soyut ve somut karışımı bir yolda ilerliyorsunuz. Eserlerin mutlaka bir göndermesi de oluyor. Benim arayışımda soyut tavır sadece renk ve formların akademik kurallara göre düzenlenmesi değil. Kompozisyonun geri planında bir hikayeye, bir forma atıf yapan, figür gibi görünen ama figür olmayan, ev gibi görünen ama ev olmayan, ağaç gibi görünen ama ağaç olmayan çok şeyler dahil oluyor resminize. Uzun süredir İç Sesler, İç Manzaralar gibi kavramlar üzerinden kendi iç dünyamın keşfine yolculuk yapıyorum. Aslında yaşam boyunca hepimiz bunu yapıyoruz. Ben bunu resmimle, pentürün aydınlattığı yol üzerinden yapıyorum. Bu başlıklarda, kendi dünyamızın karanlık ancak keşfetmemiz için bizi bekleyen dehlizlerini görmeye, anlamaya ve oradan kendimizi tanımaya yönelik bir yolculuk kastediyorum aslında. Bu kavramlar üzerinden içimizde var olan cennete, huzura atıflar yapıyorum. Tanrı'nın içimizde yankılanan sesi ile resim diliyle bir ilişki kuruyorum. Bu kavramlar üzerinden, ilk günahtan önce de var olan evrenin ilahi düzenini, yaratılışı anlamaya, anlatmaya çalışıyorum. Resim eylemine başlarken tuvale Tabula rasa gibi davranıyorum. Sonra tüm imge ve formlar, kafamın, el hafızamın içinde dolaşmaya başlıyorlar. Resmi onlar yapmaya başlıyor. Hafızamdaki taslakların bu süreçte pek önemi olmuyor. Çünkü her şey, bu eylemde hep şekil değiştiriyor. Bu eylemin heyecanını böyle yaşıyorum. Ressam bir anlamda bir kıyafet giyip bir şamana bürünebilir. Resmi üzerinden izleyiciye, güzel ve iyileştirici bir aura sunabilir, alan yaratabilir. Hepimizin olduğu gibi benim de kendi hikayem var. İfade etmek anlatmak istediğim resmin sınırları içinde devamlı kurcaladığım bir hikayem var. Yalnız Hikayem şudur diye anlatmak şeklindeki vurgulayıcı tavrı, resim plastisizmi açısından uygun görmüyorum. Çünkü onu o şekilde netleştirdiğinizde o sizin hikayeniz oluyor. Peki karşı tarafa, izleyiciye vereceğiniz nedir? Kendi hikayeniz midir? Değildir, sadece bu olmamalıdır. İzleyen, resimde kendi dünyasına dair belli göndermeler alabiliyorsa sanatçıyı kendi dünyasına sokuyor demektir. Eserin sizin için yarattığı anlam farklı, izleyici için yarattığı anlam farklı çünkü. Soyut resmin yarattığı anlam genişliği, güzelliği de o. Resim öyle de olmalı, bu şekilde geniş alan açarak izleyicinin onu içselleştirmesini sağlamalı. '90'lı yıllardan itibaren, yavaş yavaş bir soyut anlatıma yöneldim. Burada yaratılış kavramı çok önemli. Ben kimim? Ben nerede yaşıyorum? Hangi atmosferdeyim, hangi doğanın içindeyim? Bizi var eden kaynaklarımız nedir? Resme başlarken tüm malzemelerimiz bu sorular. Bu malzemeler üzerinden bir kavrama ya da duygu dünyasına girdiğinizde kendi kendine oluşan bir süreci de takip ediyorsunuz. 2005 yılında annemi kaybettim. Bağlılığın ya da yakın olmanın getirdiği derin boşluk duygusuyla içe kapanma dönemi diyebileceğim bir zaman yaşadım. Sonrasında duyguların bir şekilde bedensel bir bağa ihtiyaç duymadığını, insanı kuşatan ve iyileştiren duygular olduğunu idrak edince -ki bunun için üç yıl gibi bir zaman gerekti büyük bir açılma, aydınlanma oldu. Bu hal kompozisyonlarıma da yansıdı. Renklerin ya da formların insanı iyileştirebileceğini, iyi hissettirebileceğini düşündüğüm bu dönemde, bu şekilde işler çıkmaya başladı. Bu, benim yeni ruh halimin bir yansımasıydı. Mensubu olduğum kültürün temelinde yer alan Kafkas mitolojisi ve Pagan inançlarımız, iyileştirme üzerine olan ritüeller, seremoniler, sofralar üzerine de kompozisyonlar yapmaya başladım. İnsanın kendisinin de bir şaman olduğunu düşünmeye başladım. Ressam bir anlamda bir kıyafet giyip bir şamana bürünebilir. Resmi üzerinden izleyiciye, güzel ve iyileştirici bir aura sunabilir, alan yaratabilir diye düşünmeye başladım. Resimde yeni dönemde bu düşünceler üzerinden yol almaya başladım. İç Güneş diye de bir serim var. Orada da gece-gündüz, ay-güneş, karanlık-aydınlık gibi diyalektik anlamda insanı var eden tüm bileşimleri sağlayan o karşıtlıklara kompozisyonlarıma yer verdim. Karşıtlıklarda negatif duygu ve alanlarına da çok saygın anlamlar yükledim. Pozitif dünyanın anahtarının negatif alanda saklı olduğu, tersten bu alanın umudu yeşerten bir anlam taşıdığı düşüncesine atıf yapan formlar, simgeler kullandım. Kompozisyonlarıma kullandığım yoğun kontrastlarla, izleyiciye kendi dünyasında, anlam denizinde yolculuğa çıkarmak istedim. İzleyici kendi dünyasında o formları yoğursun ve onunla uğraşsın, kendini iyileştirsin istiyorum. Resmimi kendi dünyam ile sınırlamak istemedim. Resmin izleyici ile birlikte var olan bir aura olduğunu düşünüyorum. Kendi duygularımdaki, ruhumdaki olumsuzlukları Bu benim iç dünyamın yansımasıdır edebiyatını kullanmak istemiyorum. Sanat adına yapılan her yaratım, bir güneş olmalı, ışık olmalı, ısıtmalı, enerjisini yansıtmalı. Şamanlar da bunu düşünmüşler. Resim de şamanların yapmaya çalıştığı gibi insanı iyileştirmeli. Hepimiz o soruları soruyoruz kendimize. Bunları sorarken amaçlanan aslında kendimizle yüzleşme, hesaplaşma, varlığını sorgulama... İnançlar var ama bunu tek başına yapamıyorlar. İnançlar, sorgulamayı değil, kabullenmeyi öne çıkarıyor. Ama sanat, üretilmiş tüm kavramları sorgulatabiliyor. Karşı tarafa seçim alanı bırakarak çok daha geniş bir alan açıyor insana. Sanat, insanda özgürlük duygusu yaratıyor. Sanat eylemini yaşarken kendi duygularımızı alıyor sessiz bir limana götürüyor ve orada sorgulamaları yapıyorsunuz. Sanat, bu eylem sırasında sanatçıya büyük bir aydınlanma yaşatıyor. Kendinizle açık seçik konuşmalar yapıyorsunuz. Sanat bir özgürlük alanı demiştik. Ben bu duygularla resim yapıyorum. Bu özgürlük alanı, sanatçıya iyi geldiği kadar izleyiciye de iyi geliyor. Sergilerde bu duyguya çokça şahit oldum. Resmin üzerinden kendini iyi hisseden, bunu ifade eden, bir resim üzerinden ortak bir dünyada buluştuğumuz, konuştuğumuz insanlar oldu. Bu yaşadıklarım, insanlar arasında sanat üzerinden ne kadar anlamlı bir alışverişin olduğunu gösteriyor bana. Benim de resimde aradığım, bulduğumda ise mutlu olduğum şey bu. Resim sizden çıktıktan sonra kendi yolculuğunu yaşıyor. Siz o resme her zaman sahip çıkamazsınız. Sizden çıkan bir parça tamam, bunu anlıyorum ama resminizin sizden sonra karşılaşacağı insanlar onu başka bir kimliğe dönüştürebiliyor. Bir başkasının duvarında kendi çocukluğuna dair bir anı, başka duygulara da karşılık gelebiliyor. Şaman bizim dışımızdaki bir iyileştirici değil. Kendimiz de sanatla yaşatacağımız bir ruh haliyle şamanın görevini yapabiliriz. Sizin başta da dediğiniz gibi hepimizin yaratıma sokmayıp kendi bireysel özelliklerine yönelik bastırıp ortaya çıkartmadığı birçok özelliği var. Ama sanatın da öyle güzel bir yönü var. Müzikle, resimle ya da başka bir yaratım alanıyla bunları ortaya çıkarmak mümkün. Bunu yaparken de karşı tarafı, Bu benim duygularım diyerek her şeyi kendinize mal etmemeniz gerekir. Sanatın kapsayıcı yönüne inanıyorum. Tabii, bu benim düşüncem. Farklı düşünen sanat insanları var. Bence izleyici sanat eseriyle karşılaştığında kendi dünyasına ne aldığı, en az eserdeki konu kadar önemli. Resim sizden çıktıktan sonra kendi yolculuğunu yaşıyor. Siz o resme her zaman sahip çıkamazsınız. Sizden çıkan bir parça tamam ama resmin sizden sonra karşılaşacağı insanlar onu başka bir kimliğe dönüştürebiliyor. Belki izleyici, sanatçının çöp boşaltır gibi içinden atmak istediklerine o kadar da dahil olmak istemiyordur. Herkesin önünde o çöpü boşaltmamak lazım. Sizin tabirinizle duvara astığınız resim öyle bir boşaltmayı ifade ediyorsa o izleyiciye hiçbir yönüyle olumlu bir mesaj vermiyor diye düşünürüm. Buna mecbursanız onu kapalı kapılar ardında yapabilirsiniz. Çalışmak ve kendini mesleğe adamak. Sanatınızı yaptığınız işi önemsiyorsanız onu muhakkak merkeze almalısınız. Sanat sizi merkezine çekiyorsa o zaman çabalarınızın karşılığı ortaya çıkar. Akademiden mezun olduktan sonra, Önce öğretmenliği yapayım, sonra emekli olayım, şunu yapayım derseniz olmuyor. Heykelde, resimde, sanatta figürü görmek, doğayı gözlemlemek, perspektifleri iyi bilmek gerek. Yani kısacası, bu yola yeni çıkmış sanat insanlarının mesleklerinde istediklerine ulaşabilmeleri için adanmışlık duygusunu hep içlerinde taşıyarak devamlı çalışması gerekiyor. Hollanda'da küratörlüğünü üstlendiğim çok önemli bir sergi oldu. Üç yıldır uğraştığımız Aura: Contemporary Turkish Art sergisiydi. Aralık boyunca Hollanda'nın en önemli kültür merkezlerinden, Rembrand döneminden kalma eski ve aktif bir mekan olan Pulchri Sanat Merkezinde oldu sergimiz. Bizim için çok önemliydi. Pandemi ve başka teknik nedenlerle sergi üç kez ertelendi. Ama sergi yapma fikrinden hiç vazgeçmedik. 18 sanatçıyla dünyanın en prestijli sanat merkezlerinden Pulchri Galeride böyle bir sergi yaptık. Büyükelçilik mensupları, sanat insanları açılışa katıldı. Bizim en önemli sergimiz, yılın sonunda gerçekleşen bu sergiydi. Yurt içinde de her zaman proje var. Ekim ve Kasım aylarında Türkiye'de kişisel sergi, yurt dışında da bir etkinlik görünüyor. Çok da nefes nefese sergiler yapmak istemiyorum. Yaşadığım dönemi niteleyen anlamlı sergiler olsun istiyorum. Tabula Rasa : Tabula rasa ya da tabula rosa, John Locke'un ortaya attığı boş levha önermesine işaret eder. Bu felsefi görüşe göre, zihnimizde doğuştan gelen bir fikir yoktur, nedensellik zamanla edinilen, deneyimsel alışkanlıklarımızla ilgilidir."} {"url": "https://www.ithafsanat.com/renksiz-duvarlarin-renkli-dili-mural-ve-grafitiler/", "text": "Dünyanın birçok ülkesinde boş duvarların sanatçılar tarafından resimlenmesiyle ortaya çıkan muraller ve grafitiler, ülkemizde de büyük ilgi görüyor. Biz de bu akımın gelişimini anlamaya çalışıp genç bir mural sanatçısıyla konuştuk. Son dönemlerde daha sık karşımıza çıkan büyük duvar resimleri, sanatı sokağın asıl sahipleri olan halkla buluşturuyor. Duvar resimlerine kimi grafiti diyor, kimisi ise mural. Ama aslında iki kavram arasında fark var! Her ikisi de galerilerden ziyade, kamusal alanlarda yer alsalar da grafiti sözcüğü İtalyanca sgraffio yani karalamaktan geliyor. Düzgün yüzeylere yapılan çizimler ve karalamaları tanımlarken, Yunancadaki 'graphien / yazmak' sözcüğüne atıf yapıldığına dair bilgiler de mevcut. 1960'lardaki ilk oluşumlarından bu yana grafiti hala illegal bir sokak sanatı olarak kabul ediliyor. Grafiti yazı temelli bir sanat olarak kabul görüyor, sanatçılar kamu mallarına bile çizim yapabiliyor. Mural sanatçıları ise yazı karakterlerinden ziyade resimle kendilerini ifade ediyor ve yalnızca yasal izni olan duvarlarda çalışıyor. Bu arada duvarlarda hem yazıyı hem de resmi bir arada kullanan sanatçı sayısı da oldukça fazla. Duvar sanatçılarının Türkiye'deki ilk temsilcileri arasında sayılan Turbo lakaplı Tunç Diştaş da eserlerinde hem yazıyı hem de resmi kullanan isimlerden biri. Pandemiye rağmen İstanbul Büyükşehir Belediyesi ve Beşiktaş Belediyesi de sokak sanatına destek verdi. 2021'in Haziran ayında Yenikapı Avrasya Kültür Merkezi'nde düzenlenen ArtContact Fuarı'nda sergilenen eserler arasında Street Art da yer aldı. Bu arada Antalya Ticaret ve Sanayi Odası tarafından önceki aylarda düzenlenen, küratörlüğünü Roxane Ayral'ın üstlendiği 'Mural Art' projesi kapsamında Kayıhan Fırat, Roberto Rivadeneria, Ayşen Karakaya, Gamze Yalçın, Girayhan Gürbüz ve Emrah Man kentin duvarlarını resimlerle donattı. Hem mural hem de graffitiyi içine alan sokak sanatının geçmişi çok eskiye, ilkçağlara kadar dayanıyor. Duvarlara kazıyan, çizen ilkçağ insanları modernleşmenin de getirdiği etkiyle birlikte çizimler duvarlardan tuvallere aktarıldı. Ama sokak sanatçıları hep bir şekilde var oldu. Trenlerin ve duvarların üzerine yapılan resim ve yazılarla görünür olan sokak sanatı, 1920'li yıllarda sokak çeteleri tarafından yapılıyordu. 1980'li yıllarda daha bir görünür oldu. Siyasete ve baskılara karşı bir başkaldırı aracı olarak doğan sokak sanatı, zamanla duvarlardan tuvallere geçip zenginleşme aracı gibi bile görülmeye başladı."} {"url": "https://www.ithafsanat.com/ronesansin-hazinesini-evinizden-kesfedin/", "text": "Koleksiyonu 101 salondan oluşan, ünlü yapıtları arasında Madonna ve Çocuk, Venüs'ün Doğuşu, İlkbahar, İki Melek ile Madonna ve Müjde de bulunan eşsiz müzeyi, evden ziyaret etmenin ayrıcalığını yaşayın. Profesyonel rehberin derin bilgisi ve özgün anlatımıyla Antonina Online Mektep kullanıcılarına özel hazırladığı canlı anlatımı izlerken, Giotto, Fra Filippo Lippi, Leonardo Da Vinci, Sandro Boticelli hakkında bilinmeyenleri Uffizi Galerisi sanal turu ile keşfedebilirsiniz. Devasa meydanları, gösterişli tarihi yapıları, rengarenk kiliseleri ile görenleri ihtişamına davet eden Rusya'nın başkenti Moskova, müzeler bakımından da oldukça zengin. Puşkin Müzesi sanal turu da 6 Kasım 2021'e kadar devam ediyor. Bu müze, Antik Mısır'dan Avrupalı sanatçılara kadar dünyanın en büyük sanat koleksiyonlarından birine sahip olarak Rusya'da bulunan Hermitage ve Rus Devlet Müzesi gibi kurumlarla birlikte ilk sırada anılıyor."} {"url": "https://www.ithafsanat.com/sabirla-bezenmis-bir-sanatin-gercek-istanbul-hanimefendisi-durdane-unver/", "text": "Kaatı' sanatı sabrın sanata yansıdığı, hatta imtihan olduğu sanat olarak tanımlanıyor. Bu sanatın en önemli isimlerinden, yurt içinde ve yurt dışında sayısız sergiye katılan Dürdane Ünver, Tezhipte bir yerden başlarsınız ve ardı gelir, önünüzde gittikçe gelişen örneği görürsünüz. Kaatı' öyle değil. Önce tasarım yaparsınız, sonra motifleri tek tek kesip ayrı parçalar halinde biriktirir ve en son bir araya getirirsiniz. Tezhibe ayrılan zamanın 2 3 katı kadar zaman sarf etmeniz gerekir bu sanat için diyor. Yıllar önce İstanbul Üniversitesi'nin düzenlediği Bahçeler Konferansı'nda tanışmıştık sevgili Dürdane Ünver ile. Bana hayatımın en güzel iltifatlardan birini etmiş, ben de ona, bilgisine ve zarafetine hayran olmuştum. Hayranlık zamanla güzel bir dostluğa dönüştü. Gerçek bir İstanbul hanımefendisidir Dürdane Hanım. İstanbul üzerine, hayat üzerine sohbetin en güzelini edersiniz onunla. Sanatı sever, rafine zevkle sunar. Anılarını anlatmaktan, bildiklerini paylaşmaktan keyif alır. Konferansta Hikayeleri ile İstanbul Bahçeleri panelinde ortak konuşmacı idik. Sözlerine Kaatı' sanatını anlatacağım ama ismini telaffuz etmek bile çok zor diye başlamıştı. Gerçekten zor söyleniyor eğer hakkını vermek istenirse. Katı, katıa, kaatı, katığ gibi pek çok kelime ile adlandırılıyor. Hepsi aynı sözü ifade etse de genel kabul edilen ismi kaatı'. Sadece söylenmesi değil, sürdürmesi de zor. Kaatı' sanatını bence en güzel sabrın sanata yansıdığı hatta imtihan olduğu sanat ifadesi tarif ediyor. Kaatı' ismini söylemek zor zira Arap hançeresine sahip değiliz ancak işin hakkını vermek istenirse önce alt çene öne çıkacak ki o ses çıksın diye tavsiye edilir. Hatta ben bu karmaşanın önüne geçmek için Türk kağıt oyması diye ifade ediyorum. Sözlükte kesmek, kesme, kesilme anlamları taşıyor. Kaatı' sanatının malzemesi kağıt veya deri; çizilmiş yazı, motif veya bir şekli oyup çıkararak bir başka kağıt ya da deriye yapıştırmak suretiyle gerçekleştirilen bir sanat. Mukatta, oyulmuş, kesilmiş yazı demek. Bu sanata özgü önemli ve çok hoş bir tanımlama var. Ortaya çıkan eser tek kişi tarafından icra ediliyorsa katta' veya kaatı', birçok kişi tarafından yapılıyorsa katta'an deniyor. Sabırla bezenmiş bir sanat. Bu sanatı günümüzde hatırda tutan en önemli isimlerden olur Dürdane Ünver; Ord. Prof. Dr. Süheyl Ünver'in gelini. Onun derin birikiminin, eşsiz arşivinin ve müthiş nezaketinin temsilcisi. Resim merakı hep yüksek olur Dürdane Hanım'ın. Bu nedenle liseyi bitirince akademi sınavlarına girer. Kesin kazanır gözüyle bakılan akademi sınavını geçemez ve Kısmetim değilmiş der ama pes etmez. İstanbul Üniversitesi Gazetecilik Bölümünü başarı ile bitirir. Üniversiteden mezun olduktan sonra mesleğe devam etmedim çünkü o zamanın ünlü gazetecilerinin Senin gibi yumuşak biri, bu mesleği zor yapar ikazı ile karşılaştım. Üstelik iki senelik mecburi hizmetim vardı, ailem tek başıma buna izin vermeyeceği için de meslekten uzak kaldım. Çalışmak da istiyordum. Özel bir şirkette genel müdür asistanı olarak işe başladım. Eşimle orada tanıştık. Beş senenin sonunda da evlendik. Türk süsleme sanatları çalışmalarıma 1976 senesinde Ord. Prof. Dr. A. Süheyl Ünver başkanlığında Topkapı Sarayı Nakkaşhanesi'nde başladım. Kaatı' sanatının yanı sıra tezhip eğimi de aldım. Minyatür ve kaatı' dallarında hocası Gülbün Mesera ile çalıştım. Gülbün Hoca, Süheyl Ünver'in kızıdır. Bir gün babasını ziyarete gelmişti Kalamış'taki eve. Ve bir kağıt uzattı. Kağıt ikiye katlanmış ve üzerine vazoya benzer bir şekil çizilmişti. Gülbün Hoca'nın Bunu keser misin? diye sorması, beni hem heyecanlandırdı hem de endişelendirdi. Hocamın beni rahatlatan tarifi ile bir çırpıda kesme işini tamamladım. İkiye katlanmış kağıdı açtığımda ortasında derin bir çizgi vardı ve içinde o an anlayamadığım, daha sonra vakıf olduğum motiflerle bezeli vazo duruyordu. Sizin bahsettiğiniz şekilde birkaç sene sonra o vazonun 17. yüzyılda Sultanahmet civarında halk ressamları tarafından yapılan tasvirlerin yer aldığı Mundy Albümü'ndeki motiflerden biri olduğu öğrendim. Sanata ilk adımlarımı atmış oldum. Bu sohbet Ayazpaşa Konservatuarına başlamama vesile oldu. Aslında kitap sanatları içinde yer alır. İlk dönemlerde kap içi süslemelerde yaygın şekilde kullanılmakta. 18. yüzyıla kadar yazma eserler içinde yer almış bir sanat. 18. yüzyıldan itibaren kitap içinden çıkarak levhalar halinde görülüyor. Kitap içinde olma sebebi, kopmaya müsait olan tasarımların daha kolay muhafazası içindir. Levha haline gelince de çerçeve ve cam arkasına gizlenmiştir. Araştırmalar kağıt ve deri oymacılığının 2 bin yıl kadar önce, bir halk sanatı olarak Çin'de doğduğunu gösteriyor. Çin'deki Dunhuang Mağarası önemli. İbadet maksadı ile bu mağaralar kullanılıyor. Bu mağaranın duvarlarını stilize edilmiş dört kat çiçek motifleri ile süsleniyor. Çok ince deriden kestikleri süet görünümlü çiçekler, Amerika'da müzede muhafaza ediliyor. Ölenlere eşlik etsin diye kağıt benzeri bir malzemeden insan figürleri keserek ya mevta ile gömüyorlar ya da ritüellerine göre ölenle beraber yakıyorlar. Araştırılsa daha neler çıkacaktır! Mesela Çin'de, milattan sonraki yıllarda bir imparator eşini kaybediyor, büyük yeis içine düşüyor. Herkes eşinin hatırasını hazırlamak için seferber oluyor. Ama saray ressamlarının yaptıklarından hoşnut olmuyor imparator. Karagöz Hacivat gibi ışık gölge oyunu kağıdı kesiyorlar ve çok memnun oluyor. Yavuz Sultan Selim'in kazandığı savaş ganimetleri ile oluyor... Öncesi de şöyle; Herat'ta büyük bir sanat akademisi vardı. Orta Asya'dan gelenler Hazar Denizi üzerinden Afganistan'a doğru ilerlediğinde Herat Sanat Akademisi'nde çok önemli sanat eserlerinin yapıldığını görüyorlar. Abdullah Kaatı -ki kaatı onun lakabı- ilk önemli kağıt oyma üstadı. Şah İsmail, Herat'ı işgal ettiği zaman buradaki sanatçıları ve eserlerini Tebriz'e götürüyor. Yavuz Sultan Selim'in kazandığı savaşlardan getirdiği ganimetler sanat eserleri oluyor. 1514 Çaldıran Savaşı'nda aynı sanatçı ve eserlerini Topkapı Sarayı'na getiriyor. Kağıt oyma 15. yüzyıl ortalarında İstanbul'da da yapılmaya başlanıyor. Kağıt üzerine uygulamalar saray nakışhanesinde Yavuz Sultan Selim ile başlıyor. O tarihlerde Sultanahmet civarındaki atölyelerde bu sanat icra ediliyor. Yüze yakın atölyeden dokuzu kaatı' atölyesi. Hatta Evliya Çelebi'nin bir notunda Dokuz atölyede yirmi neferat çalışmaktadır yazılıdır. Tezhipte bir yerden başlarsınız ve ardı gelir, önünüzde gittikçe gelişen örneği görürsünüz. Kaatı' öyle değil. Önce tasarım yaparsınız, sonra motifleri tek tek kesip ayrı parçalar halinde biriktirir ve en son bir araya getirirsiniz. 2-3 katı fazla zaman gerekir. 17. yüzyıl eseri Mundy Albümü, Gezgin Peter Mundy tarafından İstanbul'dan satın alınır. Londra British Museum'da bulunan ve Osmanlı kıyafetlerinin, esnaf, kadı, subaşı, öğretmen gibi tasvirlerinin yer aldığı eserin sayfa kenarları çok çeşitli kaatı'lar ile süslüdür. Çarşı esnafınca yapılan bu albüm ortaklaşa yapılan bir albüm. Mundy bu albümden bahsetmesini, anlatmasını ister. Satan kişiden aldığı açıklamaları albümün alt ve üstüne yazar. Oradaki minyatürün ne olduğunu yazar, hatta bazılarını mesela subaşını Türkçe yazmış. Her sayfaya boş bulduğu yerlere açıklamasını yazıyor. Albüm, Mundy ölene dek ailede kalıyor, vefatı ile müzeye geçiyor. Süheyl Ünver'in bu müzeyi ziyareti çok önemli. Teşhirde olan eserin altında izahat hocayı üzüyor. Çünkü oradaki açıklamada bu albümün Peter Mundy tarafından yapıldığı, ona ait olduğu ifade edilmektedir. Hoca oranın müdürü ile görüşme yaparak bu albümün İstanbul'da çarşı ressamları tarafından yapıldığını açıklayarak bu ifadenin düzeltilmesini istiyor. Çok heyecanlı bir günümdü. 1976 yılında başladığım çalışmalardan sonra Efendim icazetini hazırlayınız demesi muhteşemdi. Kendimi o derece yetişmiş olabileceğimin -sanatı seviyordum ama- onu halledecek seviyede olduğumun hazmında değildim ve o heyecanla Gülbün Hoca'dan medet umdum. Heyecanımı paylaşmak istedim, o da bana Hoca ne derse odur. Demek ki sizde bu ışığı gördü, o nedenle icazetinizi hazırlamanız lazım dedi. Süheyl Hoca bana akabinde A4 ebadında bir kağıttan biraz uzun, gri fligramlı bir kağıt vererek bu ölçüler içinde icazetimi hazırlamamı söyledi. Fatih dönemi tezhiplerinden bir tasarım hazırladım, orta kısmını boş bıraktım. Kenarlara ince tezhip yapmaya başladım, tığları yaptım. Ancak tam da o dönemde kızım çok nadide görülen bir hastalık geçirdi. O tığ süslemelere istediğim özeni gösteremedim. Ama hocanın son icazeti bu oldu. Aslında çok sabır gerektiren ve sabrı getiren bir sanat. Günümüzde tercih edilmeye başlandı. İlk meşgul olan Süheyl Ünver sonra Gülbün Mesera ve Azade Hoca, ardından ben meşgul oldum. Tezhipte bir yerden başlarsınız ve ardı gelir, önünüzde gittikçe gelişen örneği görürsünüz. Kaatı' sanatı öyle değil. Önce tasarım yaparsınız, sonra motifleri tek tek kesip ayrı parçalar halinde biriktirir ve en son bir araya getirirsiniz. Tezhibe ayrılan zamanın 2 3 katı kadar zaman sarf etmeniz gerekir bu sanat için. 2006'ya yani Milli Saraylar'da vazife aldığım tarihe kadar birkaç senede bir Cerrahpaşa'nın hazırladığı sergilerde benim yaptığım kaatı' tasarımlar yer aldı. Bu da çok az sayıda olurdu, kolektif sergide bir iki parça olurdu. Sonra merhum Meliha Altay bu sanatı öğrendi, benim asistanım olan Müjgan Başköylü yetişti, onların da katkılarıyla bu sanat daha bilinir hale geldi. Gülbün Hoca'nın çalışmaları vardı az sayıda örnek olduğu için popülaritesi yoktu. Milli Saraylar'daki Türk süsleme sanatları atölyesi açıldığında kaatı' ilk defa ayrı branş olarak değerlendirildi. Orada mevcut tezhip, minyatür, hat, ebru sanatlarının yanı sıra kaatı' da ayrı branş olarak değerlendirildiği için o tarihten itibaren Erguvan Sergileri ile daha da bilinir oldu, 2006-2009'a dek. Bu sergilerin hazırlanmasında Süheyl Ünver'in sözünden yola çıkıldı. Bir röportajında Ne olur her erguvan mevsiminde erguvan bayramı olsa sözü bu çalışmaya rehber oldu. Daha sonra proje grubu ile iki senede bir sadece kaatı' üzerine yeni tasarımlarla araştırmalar yaparak sergi hazırladık. 14 kişiden oluşan ekiple hazırlanan ve sadece kaatı' eserlerden oluşan bu sergiler de, Beyoğlu Belediyesi Gençlik Projesi kapsamına alındı. Ve ilk kaatı' projemiz de 2010 İstanbul Avrupa Kültür Başkenti Bieanali'nde oldu. Mezar taşları üzerine yaptığımız araştırmalarla belgeledik. 130 parça çalışıldı, 80 adedi sergilendi. Sonra yazma eserlerin kapları üzerine araştırma yaptık. 40 cilt çalıştık hatta merhum İslam Seçen Hocamız tarafından yapıldı, kaatı' süslemelerini biz yaptık. Bu da uluslararası cilt sempozyumu kapsamında sergilendi. Daha sonra hilyeler üzerine çalışmaya başladık ve yazı projesi olarak vücut buldu, 2017'de sergilendi. Son projemiz ise çalışma ve araştırma aşamasında."} {"url": "https://www.ithafsanat.com/sahnede-gecen-bir-omur/", "text": "Bugün 31 Ağustos 2021, Türk tiyatrosunda bir devir kapandı! Tiyatromuzun duayen ismi Ferhan Şensoy, 70 yaşında vefat etti. İthaf Sanat olarak, Ferhan Şensoy'u kaybetmiş olmanın derin üzüntüsünü yaşıyoruz. Türk tiyatrosunun önemli geleneklerinden birisi olan, Kel Hasan Efendi'den günümüze kadar gelen Ortaoyuncuları Kavuğu'nu Münir Özkul'dan devralarak Rasim Öztekin'e devreden usta isim, 26 Şubat 1951, Çarşamba, Samsun'da doğdu. Şensoy'un annesi Müjgan Şensoy ilkokul öğretmeni, babası Yusuf Cemil Şensoy ise tüccar ve o dönem Çarşamba belediye başkanıydı. İlk öykü ve şiirleri Yeni Ufuklar ve Soyut dergilerinde 1969 yılında yayımlanan Şensoy'un, yazdığı skeçler de Devekuşu Kabare'de 1970 yılında oynanmaya başladı. Galatasaray Lisesi'nde de bir süre okuyan Şensoy, 1970 yılında Çarşamba Lisesi'nden mezun oldu. 1971 yılında Grup Oyuncuları çatısında ilk profesyonel oyunculuk deneyimini yaşayan Şensoy, 1972-1975 yılları arasında Fransa ve Kanada'da tiyatro eğitimine ve çalışmalarına Jerome Savary, Andre-Louis Perinetti gibi isimlerle devam ederken Montreal'de Ce Fou De Gogol adlı oyunuyla 1975'te En İyi Yabancı Yazar ödülünü aldı. Yine Montreal'de Theatre De Quatre Sous'da da, yönetmenliğini yaptığı, Harem Qui Rit isimli müzikalde oynadı. Aynı yıl Türkiye'ye döndü. Türkiye'ye dönmesinin ardından, 1976'da Ali Poyrazoğlu Tiyatrosu'nda, yazarlığını da yaptığı Dur Konuşma Sus Söyleme adlı oyunda rol alan Şensoy, Türk Yazarları Tiyatrosu'nda da oyunculuk ve yönetmenlik yaptı. Aynı sene ilk televizyon skeçlerini yazmaya başlayan Şensoy, Ali Poyrazoğlu'yla beraber rol aldığı bu skeçlerin birinde, bir garson rolüyle ilk kez televizyona çıktı. Nisa Serezli Tolga Aşkıner Tiyatrosu'nda oyunculuk yapan Şensoy, yine 1976 senesi içinde, TRT'ye ve Devekuşu Kabare Tiyatrosu'nda çeşitli skeçler yazdı. 1978'de, ilk kitabı Kazancı Yokuşu'nun yayınlanmasının ardından, yönetmenliğini Temel Gürsu'nun yaptığı Kızını Dövmeyen Dizini Döver ile ilk kez bir film çalışması yapan Şensoy, aynı yıl Mete İnselel ile Anyamanya Kumpanya Tiyatrosu'nu kurdu ve kendi eseri olan, İdi Amin Avantadan Lavanta oyununda rol aldı ve yönetmenlik yaptı. Yine 1978'de, yazdığı Bizim Sınıf adlı televizyon dizisi ikinci bölümden sonra öğretmenlerin manevi şahsiyetini tezyif ettiği gerekçesiyle TRT'de yasaklandı. Daha sonra Bizim Sınıf, Ali Poyrazoğlu Tiyatrosu'nda sahnelenecekti. Oyuncu olarak katıldığı Evdekiler ve Giyim Kuşam Dünyası televizyon dizileri de yayından kaldırıldı. O sene, Anyamanya Kumpanya'dan ayrılan Şensoy, daha sonra Ayfer Feray Tiyatrosu'na geçti ve oyunculuğa burada devam etti. 1979'da TRT'de, kendi yazdığı Sizin Dershane dizisinde oyunculuk yapan Şensoy, Ayfer Feray Tiyatrosu'nda da yine kendi yazıp yönettiği ve müziklerini yaptığı Hayrola Karyola oyununda rol aldı. Stardust Gece Kulübü'nde, yazdığı Dedikodu Şov isimli bir kabare gösterisini, Adile Naşit, Perran Kutman, Pakize Suda, Sevda Karaca ve İstanbul Gelişim Orkestrası'yla sahneleyen Şensoy, aynı kulüpte, Arda Uskan'ın yazıp, Fuat Güner'in müziklerini yaptığı Kukla ve Kuklacı Kabare gösterilerinde rol aldı. 1980 yılında Ortaoyuncular adıyla, kendi tiyatrosunu kurdu. 14 Mart 1980'de Harbiye'de, Yapı Endüstri Merkezi Salonu'nda ilk kez perdelerini açan ve günümüze dek 50'yi aşkın oyunun oynandığı Ortaoyuncular'ın bünyesinde, ayrıca Nöbetçi Tiyatro adlı bir gençlik grubu kurarak, yeni tiyatro sanatçılarının yetiştirilmesine katkıda bulundu. Şahları da Vururlar oyununda yönetmen ve oyuncu olarak yer alan Şensoy'un, Fuat Güner'le birlikte müziklerini de yaptığı oyunu, Avni Dilligil Jüri Özel Ödülü ve Dergi-13'ün, En Başarılı Oyun Ödülü'ne layık görüldü. Kenter Tiyatrosu'nda dört haftalık gösteriden sonra, Ortaoyuncular, Şahları da Vururlar'ı, 10 Kasım 1980'de taşındıkları Beyoğlu'ndaki Küçük Sahne'de sahnelemeye devam etti. 1981'de, Parasız Yaşamak Pahalı'yı yazan ve Kahraman Bakkal Süpermarkete Karşı oyununu yazan ve yöneten Şensoy, Fuat Güner ve Özkan Uğur'un müziklerini yaptığı oyunda, Zeliha Berksoy'la beraber rol aldı. Şahları da Vururlar, oyunun gösterileri sürerken, Ortaoyuncular Yayınları'nın ilk kitabı olarak yayımlandı. Şensoy, Küçük Sahne'nin 30. yılı dolayısıyla, Suzan Uztan ve Mücap Ofluoğlu'nu Ortaoyuncular'a konuk ederek, Aleksiev Arbuzov'un Eski Moda Komedya'sında oynadı. Ofluoğlu'nun sahneye koyduğu oyunun dekorunu yapan Şensoy'un oyundaki performansı kendisine, Tiyatro-81'in, En İyi Erkek Oyuncu Ödülü'nü getirdi. 1982'de, Afitap'ın Kocası İstanbul kitabının yayımlanmasının ardından, Nöbetçi Tiyatro 'da Friedrich Dürrenmatt'ın Büyük Romülüs oyununu, En Büyük Romülüs Başka Büyük Yok adıyla sahneye koydu. Ayrıca kendi eseri Kiralık Oyun'u yönetti, oyunun müziklerini yaptı ve rol aldı. 1983'te, Harbiye Orduevi'nde askere alınan Şensoy, Çorlu'nun Ulaş köyüne asker olarak gitti. Bertolt Brecht'in, 7 şiirinden yola çıkarak yazdığı Anna'nın Yedi Ana Günahı'nı yöneten Şensoy, Fırıncı Şükrü, Deli Vahap, Nuri ve Ötekiler oyununu yazdı ve yönetti. 1984'te, Nöbetçi Tiyatro'da, Afitap'ın Kocası İstanbul'u sahnelemesinin ardından, İstanbul'u Satıyorum oyununu yazan Şensoy, askerliği bitince Şahları da Vururlar'la yeniden sahneye çıkmaya başladı. O sene kendi yazdığı Köşedönücü adlı televizyon dizisinde oynayan Şensoy, yeniden yazıp yönettiği ve müziklerini yaptığı, Hayrola Karyola oyununda sahneyi, Nurhan Damcıoğlu ile paylaştı. 1985'te, Aristofanes'ten Eşek Arıları'nı yeniden yazan Şensoy, oynadığı oyunu yönetirken, Köşedönücü filminin senaryosunu yazdı ve yönettiği filmde oynadı. Daha sonra, Nöbetçi Tiyatro'da bir Anton Çehov kurgusu olan, Çehov'lardan Bir Demet'i sahneye koydu. 1986 yılında yayınlanan Gündeste kitabının ardından, Karl Valentin'in skeçleri ve yaşamından yazdığı ve yönettiği, İçinden Tramvay Geçen Şarkı oyununda, sahneyi Hümeyra ve Grup Gündoğarken ile paylaştı. Aynı sene, yazdığı Şey Bey televizyon dizisinde de oynayan Şensoy, Parasız Yaşamak Pahalı adlı oyununu film senaryosu olarak yeniden yazdı ve yönetmenliğini yaptığı filmi çekti. Senaryosunu yazıp oynadığı, Bir Bilen filmini de yöneten Şensoy'un o sene, Ayna Merdiven adlı bir kitabı daha yayımlandı. 1986'da yazıp yönettiği Muzır Müzikal adlı müzikal, tepki ile karşılaştı. 7 Şubat 1987 günü oyunun 77. gösterisinden sonra, sahnelendiği Şan Tiyatrosu şüpheli bir biçimde yandı. Grup Lokomotif, Derya Baykal, Bülent Kayabaş, Sevil Üstekin ve Tarık Pabuçcuoğlu'nun sahne aldığı oyun yüzünden mahkemeye verilen Şensoy, 21 gün hapis cezasına çarptırıldı. Muzır Müzikal'in son bulmasının ardından tek kişilik bir gösteri olan Ferhangi Şeyler'de oynamaya başlayan Şensoy, daha sonra Varsayalım İsmail adlı yazıp yönettiği televizyon dizisindeki performansıyla, Nokta'nın Doruktakiler ödülünün sahibi oldu. 1988'de, kendisine Ulvi Uraz Ödülü ve Sanat Kurumu Ödülü'nü getiren, İstanbul'u Satıyorum oyununu yeniden yazdı ve müziklerini yaptı. Münir Özkul ve Erol Günaydın'ın katılımıyla oynanan oyunun yönetimini de üstlendi. Düşbükü kitabını yayımladı. İstanbul Şehir Tiyatrosu'nda, Haldun Taner'in Keşanlı Ali Destanı'nı sahneye koyan Şensoy, o sene, Anca Visdey'in Don Juan ile Madonna oyununu Fransızca'dan çevirdi. Yönettiği oyunda, oyuncu Derya Baykal'la sahneyi paylaşan Şensoy, daha sonra Baykal'la hayatını birleştirdi. Bu evlilikten Müjgan Ferhan (1989) ve Neriman Derya (1990) adında iki kızı oldu. 1988 yılında Soyut Padişah'ı yazan Şensoy, 1989'da oyununu yönetti ve rol aldı. İstanbul'u Satıyorum ve Ferhangi Şeyler gösterileri sürerken; Avni Dilligil Ödülü, İsmail Dümbüllü Ödülü, Nasrettin Hoca Mizah Ödülü, Kültür Bakanlığı Jüri Özel Ödülü, Hey Girl Dergisi Yılın Oskarları gibi ödüllerin sahibi oldu. 1989'da Kel Hasan Efendi'den günümüze gelen Ortaoyuncuları Kavuğu'nu Münir Özkul'dan devralan Şensoy, tarihi Ses Opereti'ni onardı ve Ses 1885 adıyla açtı. Sahnenin onarılmasının ardından Ortaoyuncular, Soyut Padişah'ı oynadıkları Küçük Sahne'den Ses 1885'e taşındılar. Aynı yıl, yönetmenliğini Yavuz Özkan'ın yaptığı Büyük Yalnızlık filminde Sezen Aksu ile birlikte oynadı. 1990'da, Pierre Henri Cami'nin yaşamı ve yapıtlarından yola çıkarak yazdığı Yorgun Matador'u yönetti. 1991 senesinde, Ünye'li amatör yazar Cihan Öksüz'ün skeçlerinden oluşturduğu, Aşkımızın Gemisi Fındık Kabuğu oyununda yönetmenlik ve oyunculuk yapan Şensoy'un İstanbul'u Satıyorum adlı eseri, Tomris Uyar tarafından İngilizce'ye çevrildi. Aynı sene, Güle Güle Godot'yu ve Show TV için yaptığı, Varsayalım İsmail dizisini yeniden yazan Şensoy, yayımlanan Kahraman Bakkal Süpermarkete Karşı kitabı ile bir kez daha Nokta Dergisi'nin Doruktakiler Ödülü'nü kazandı. 1992'de, İngilizce Bilmeden Hepinizi I Love You kitabı yayımlandı. Yazdığı ve yönettiği, Fikret Kızılok'un müziğini yaptığı, Köhne Bizans Operası'nda oynadı. Ferhangi Şeyler, Sidney ve Melbourne'de sergilenirken, Güle Güle Godot gösterileri devam etmekteydi. 1993'te, yeniden yazdığı Parasız Yaşamak Pahalı oyununu sahneye koyan ve Alper Maral ile birlikte müziklerini yapan Şensoy, Şu Gogol Delisi adlı oyununu Türkçe olarak yeniden yazdı. Avni Dilligil En Özgün Oyun Ödülü alan oyun Derya Baykal'a, Avni Dilligil En İyi Kadın Oyuncu Ödülü'nü getirirken, Canan Göknil'e de, Avni Dilligil En İyi Giysi Ödülü'nü getirdi. 1996'da, Şensoy'un Ferhangi Şeyler adlı oyunu, Stuttgart, Duisburg, Bochum, Berlin, Wuppertal, Köln, Nürnberg, Münih, Frankfurt, Hamburg, Amsterdam ve Zürih'te sergilendi. Kaplama Alanı Dışında isimli film senaryosunu yazan ve Oteller Kitabı adlı eseri yayınlanan Şensoy'un, yayımlanmamış kitabı, Gecedeste'den Numarasız Sayfalar, Öküz Dergisi'nde yayımlandı. 1998'de, Falınızda Rönesans Var adlı bir kitabı yayımlanan Şensoy, yazdığı Çok Tuhaf Soruşturma adlı oyunu sahneye koydu. Amsterdam ve Brüksel'de sergilenen Ferhangi Şeyler, Münih, Köln, Stuttgart, Essen, Frankfurt, en:Den Bosch, Sidney ve Melbourne'de sergilenen Felek Bir Gün Salakken'de, 400. gösterisine ulaştı. 1999 senesinde, eşi Derya Baykal için, Şu An Mutfaktayım adlı tek kişilik kadın oyununu yazan Şensoy, Haziran 1999'da Ayın İletişimcisi Ödülü'nün sahibi olurken, Ferhangi Şeyler, Londra, Gazimağusa, Washington, New York, Montreal ve Toronto'da sergilenerek 1350. gösterisine ulaştı. Cine 5 için yazıp yönettiği ve müziklerini yaptığı, Ferhan Şensoy T. V. isimli tek kişilik bir televizyon programı hazırlayan Şensoy, Oyun Atölyesi'nde Steven Berkoff'un, Dolu Düşün Boş Konuş isimli oyununu sahneye koydu ve oyunun 2008'de M. Uğur Yağcıoğlu'nun senaryosunu yazıp yönettiği Son Ders: Aşk ve Üniversite filminde oynadı. Daha önce TV dizisi olarak yazdığı Boşgezen ve Kalfası'nı tiyatro oyunu olarak yeniden yazdı, Nefrin Tokyay'ın katılımıyla, Ortaoyuncular'la sahneye koydu ve oynadı. Karagöz ile Boşverin Beni kitabı yayımlandı. Ferhangi Şeyler 1624., Beni Ben mi Delirttim? 242., Lefke, Girne ve Gazimağusa'da da sergilenerek Fername 213., Aşkımızın Son Durağı 91., Boşgezen ve Kalfası 36. gösterisine ulaştı. 2009'da 2019 Bilimsiz, Kurgusal Güldürü oyununu yazdı, yönetti, dekoru, giysileri ve müziği hazırladı. Oyun 24 Ocak'ta Ortaoyuncular ile sahnelenmeye başladı. sahne dekorlarını yaptı. 2009 yılında, Yılın En İyi Yapım, En İyi Yönetmen ve En İyi Erkek Oyuncu dallarında 34. İsmet Küntay Tiyatro Ödülleri'nin sahibi Ses 1885-Ortaoyuncular'ın 2019 oyunuyla Ferhan Şensoy oldu. 2010'da Ruhundan Tramvay Geçen Adam ve İşsizler Cennete Gider oyunlarını yazan Şensoy, bu oyunları yönetti, giysi ve dekorunu yapıp Ortaoyuncular ile sahneledi. 2011 yılında Aydınlık gazetesinde haftalık köşe yazıları yazmaya başladı. Prömiyeri 15 Mart 2012'de yapılan Nasri Hoca ve Muhalif Eşeği oyununu yazdı, yönetti ve Ortaoyuncular'la sahneye koydu. Sırasıyla 2012 yılında Başkaldıran KurşuNkalem kitabı, 2015 yılında Kedittin Direniş kitabı ve en son 1 Kasım 2019 tarihinde Gecedeste kitabı Ortaoyuncular Yayınları tarafından yayımlandı. Ferhan Şensoy, 2016 yılında kavuğu yine kendisi gibi Ortaoyuncular geleneğinden gelen Rasim Öztekin'e devretti."} {"url": "https://www.ithafsanat.com/sanat-calistayi-kavramina-cagdas-bir-dokunus/", "text": "Geçen ağustos ayında Mersin'in Borcak Yaylası'nda yepyeni, şaşırtıcı, etkileyici bir sanat etkinliği düzenlendi. İş dünyasındaki başarılarının yanı sıra sanatçı yönü ve sanata desteğiyle de bilinen, dergimizin imtiyaz sahibi ve Arnica Yönetim Kurulu Başkanı Senur Akın Biçer ile geçen yaz başlattıkları Arnica Art Land Sanat Çalıştayı kapsamında çok geniş bir söyleşi gerçekleştirdik. Arnica Art Land Kurucusu ve Danışma Kurulu Başkanı olan Senur Akın Biçer, sanata ve sanatçıya destek vermekten duydukları mutluluğu dile getirerek 23-30 Ağustos 2022 tarihleri arasında Türkiye'nin birçok kentinden, resmin farklı disiplinlerinde eserler üreten, usta kuşak, orta kuşak ve genç kuşak sanatçıları bir araya getiren Arnica Art Land Sanat Çalıştayı, hepimiz için bambaşka deneyim kapıları açtı. Üretilen her eser, hem sanatçının iç dünyasını ortaya koydu hem de o eseri izleyen, ona bakan bizlerin ruhuna dokundu. Ben bazı eserlerde çocukluğuma gittim, bazı eserlerde hayallerimi gördüm. Tüm bunlar benim için gerçekten eşsizdi diyor. Böylesi bir çalıştayı gerçekleştirmenin sanat için kurulan hayalleri hayata geçirmek anlamına geldiğini, Arnica olarak ülkemizin kültür sanat atmosferine kalıcı bir katkı sağlamayı amaçladıklarını da anlatan Senur Akın Biçer, Mersin'e çağdaş sanat müzesi kazandırmayı hedeflediklerini belirtiyor. Sanat benim için hayatımın her döneminde hobi düzeyinden daha ileride bir uğraş oldu. Sanırım bunda çocukluk yıllarımdan itibaren tanık olduğum, babamın iş ve sanatı eş tutan yaklaşımı etkili oldu. Arnica'nın kurucusu olan babam, merhum Hasan Akın, mühendisti ve tasarıma büyük önem verirdi. Ne zaman yeni bir ürün için kafa yorsa tasarımı konusunda sanatçı dostlarından fikir alırdı. Evimizde ressam ve heykeltıraş dostları ile yaptığı sohbetleri hatırlıyorum örneğin. O nedenle çocukluk çağlarımdan itibaren sanat benim için hayatla, işle çok alakalıydı. Küçük bir çocukken resim yapmayı seviyordum ancak ortaokul yıllarında uzaklaştım. Benim yeniden resme yönelmem lise yıllarındaki bir öğretmenimin etkisiyle oldu. Boğaziçi Üniversitesinde kimya öğretmenliği eğitimi alırken de seramik derslerine devam ettim. Lise yıllarından itibaren babamla birlikte çalışmaya başladım. Yurt dışına yaptığımız iş seyahatlerinde de ne yapar eder, muhakkak ya bir müze ya bir sergi gezerdim. Bu sayede yeni sanat dalları ile tanıştım. Bu tutku, 1993 yılında Uzak Doğu ülkesi Tayvan'a yaptığım iş gezisiyle başladı. Sonraları gerek kültürleri gerekse sanat anlayışlarını benimsediğim için Uzak Doğu sanatı ile aramda kopmaz bağ oluştu. 2011 yılından itibaren yurt içinde ve yurt dışında birçok karma sergide eserlerim yer aldı. İlkini 2012'de İstanbul'da Büyükada'da açtığım kişisel sergime ilaveten 2019 yılının Eylül ayında Tokyo'da da kişisel sergi açarak eserlerimi izleyicilerin beğenisine sundum. Bu sergide eserlerimi dünyanın çeşitli ülkelerinden çok fazla sayıda kişi görme fırsatı buldu. Yaptığım sanatımla evrensel bir dil yakaladığıma inanıyorum. Sumi-e, mürekkep sanatı, sınırlı fırça darbesiyle resmin tamamlanması hedefleniyor. Öyle ki Japonya'da iyi kılıç ustası olmak için samurayların bile sumi-e yaptığı biliniyor. Çünkü sadece sanatsal olanı, içinizdekini kağıda dökmeyi değil, plan yapmayı, istediğinizi tam olarak ortaya koyabilmek için doğru adımlar atmayı da içeriyor. Çok zihin işi, mantık işi gibi görünse de ruhu ortaya çıkaran bir sanat dalı sumi-e. Kendimden şöyle örnek vereyim. Özellikle pandemi döneminde sumi-e yapmak için kağıtlarımın, boyalarımın başına geçtiğimde zihnimden geçen kuşlar ya da yapraklar yerine bambular yapmıştım. O zaman ruhumun buna ihtiyacı olduğunu düşünmüştüm. Yani siz hiç farkında olmadan kendinizi ortaya döküyorsunuz sumi-e ile. Evet, geleneksel sanatlarımız hep ilgi alanımdaydı. Zamanla bu ilgi de tutkuya dönüştü. Ebru sanatının yaşayan insan hazinesi olarak bilinen, değerli hoca Hikmet Barutçugil'den iki yıl ebru dersi aldım, Sabahat Palabıyık'ın verdiği kısa dönem tezhip derslerine devam ettim. Topkapı Sarayı Nakkaşhanesinde iki yıl tezhip öğrendim. Bu arada 2013 yılında İngiltere'de London Art College'da bitki illüstrasyonu ve Japon resim sanatı sumi-e eğitimlerini de tamamladım. Sabahları güne resim yaparak başlamayı seviyorum. Ne yazık ki her gün bu mümkün olmuyor. Ayrıca fabrikada çalışma odamda da her zaman boya kalemleri, sulu boyam ve resim kağıtlarım hazırdır. Rapor okumaya ara verip resim yapmışlığım çoktur. İş dünyasındaki başarılar, doğru zamanda, doğru kararı almak ve uygulamakla çok ilgili. Aldığımız kararlarda çok çeşitli riskleri, olasılıkları hesaplamamız gerekiyor. Sanatsal bakış açısı bana bazen biraz durmanın iyi olduğunu gösterdi. Daha geniş perspektiften bakabilmeyi de... Hayatın temeli iletişim. İletişim gücünüz ne kadar yüksekse hem insan ilişkilerinde hem de iş hayatında kendinizi o denli iyi ortaya koyabiliyorsunuz. Sanatın beni bu açıdan da beslediğini düşünüyorum. Dediğiniz gibi pandemi hayatımızı her yönden sınırlandırmıştı ve bizim daha rahat nefes almaya ihtiyacımız vardı. Bu nedenle hayatın içinde sanatı, sanatın içinde hayatı görmeye odaklandığımız, sanata gönül verenlere ithaf ettiğimiz dergimiz İthaf'ı hayata geçirmeye karar verdik. İmtiyaz sahibi olmaktan gurur duyduğum İthaf; sayfalarımıza konuk olan sanatçıların, tüm yazarların, editörlerin ve emeği geçen herkesin muazzam katkısı ile büyüdü, büyüyor, daha da büyüyecek. Dergimizin ilk sayısından itibaren öyle güzel yorumlar aldım ki sanatseverlerin İthaf'ı büyük bir içtenlikle kucakladığını görüyorum. Buradan her bir okuyucumuza ayrı ayrı teşekkür ederim. Aslında öyle görünüyor. Kişisel olarak sanata bu kadar yönelince, marka kimliğimizle de sanatı daha çok buluşturmaya başladık. Bir anlamda özümüzde de var olan duruşu vurgulama adımı oldu. Arnica'nın İstanbul Avcılar'daki fabrikasının girişinde dev silolar var. Hammaddelerimiz için. Girişteki o silolara sanatsal bir ekleme yapabilir miyiz düşüncesi aklımızdaydı hep. Galeri sahibi bir tanıdığım aracılığıyla küratör Denizhan Bey ile tanıştık. Kendisi silolar için çeşitli sanat projeleri önerdi. Biz de kardeşim ile birlikte Zirveye Çıkanlar adlı projeyi seçtik. Gerçek insan boyutundaki heykellerin silolara tırmandığı bir çalışma bu. Denizhan Bey, bu projenin ardından sanat çalıştayı hakkındaki düşüncelerini bizimle paylaştı. Tüm bu süreç aslında isteklerin, düşüncelerin buluşması gibi işledi. Bizim de kardeşimle birlikte Arnica'nın adını sanatla daha çok bir araya getiren projeleri hayata geçirme planımız vardı. Böylece güç birliği yaparak Arnica Art Land Sanat Çalıştayı'nı hayata geçirdik. Evet, hızlı ilerledi. Hatta ilk başlarda Denizhan Bey'e Bu kadar kısa sürede nasıl yaparız? diye sorduğumu da hatırlıyorum. Ancak yoğun çaba, doğru planlama, kaynakları uygun şekilde kullanma ve güçlü network sayesinde her şey yolunda gitti. Güzel bir çalışma oldu. Bunun bir kişisel, bir de toplumsal iki nedeni var. Önce kişisel olandan başlayayım. Bu çalıştay aynı zamanda sevgili babam Hasan Akın'a bir saygı duruşu niteliğinde. Babam; bilime, sanata düşkün, estetik bakış açısına sahip, sanatın ve kültürün önemini bilen, toplumsal çalışmalara destek veren bir kişiydi. Çalıştayı da onun neredeyse her taşında emeği bulunan Borcak Yaylası'ndaki çiftlikte, oradaki evde yaptık. Babam Adanalı, bu bölge bizim için köklerimiz açısından da önemli. Bu güçlü kişisel nedenin yanı sıra sanatı tüm topluma, ülke geneline yayma hedefimiz de etkili oldu Mersin'i tercih etmemizde. Sanat etkinlikleri sadece büyük şehirlere sıkışmamalı. Mersin'i çağdaş sanatın bilinir şehirlerinden biri yapmayı hedefliyoruz. İlk çalıştay bizim aynı zamanda sürecin nasıl işleyeceğini gördüğümüz bir etkinlik de oldu. Bir hafta gibi kısa bir sürede 80'den fazla eser ortaya çıktı. Sanatçılar 30 dönümlük ormanlık bir alanda, doğanın içinde hem yan yana olabilecekleri hem de ayrı kalabilecekleri alanlara sahip bir biçimde resim yaptılar. Birlikte yediğimiz yemeklerde sanatla ilgili tadına doyum olmayan sohbetler gerçekleştirdik. Yani sadece resim yapılmadı, aynı zamanda sanatçılar arasında da paylaşımların yoğun olduğu bir etkinlik oldu. Yola çıkarken Arnica Art Land Sanat Çalıştayı'nın uluslararası bir kimlik kazanması temel arzumuzdu. İlk çalıştaya Azerbaycanlı bir sanatçımız katıldı. Ancak önümüzdeki yıl, birçok ülkeden daha çok sayıda sanatçının katılmasıyla yıl içine yayılan çalıştaylar yapacağız. Bu sayede Türkiye'nin adını da çağdaş sanat alanında etkin çalıştayların düzenlendiği bir ülke olarak duyurmayı hedefliyoruz. Ayrıca sadece resim sanatına dair değil, heykel ve performans sanatlarını da kapsayan bir etkinlik gerçekleştireceğiz. Geleneksel hale gelecek Arnica Art Land Sanat Çalıştayı, aynı zamanda yörede sanatsal üretimi artıracağından bu eserleri sergileyeceğimiz çağdaş sanat müzesi kurma hedefimiz var. Öncelikle Fabrika Müdürümüz Efkan Bey'den bahsetmem gerekiyor. O kadar sahiplendi ki bu çalıştayı... Sanatçıların her anlamda rahat etmesi için yapılabilecek her düzenlemeyi daha kimse istemeden yerine getirdi tüm ekip. Bunu görmenin anlamı büyük; benim için ve sanatçılar için. Gerçekten de özellikle yağlı boya ile çalışan sanatçıların fırçalarını temizlemeleri için kimyasal içerikli solüsyonlar kullanması gerekiyordu. Onlar kavanozlarda hazırlandı. O kavanozlardaki sular, çeşitli nitelikteki toprak katmanlarının döşendiği kaplara boşaltıldı önce. Arıtma işlemi sağlandıktan sonra toprağa döküldü o sular. Bu da aslında sürdürülebilirlik bakış açısının bizim içimize kurumsal olarak da nasıl işlediğinin göstergesi. Bu minik sayılabilecek hassasiyetin bende oluşturduğu etki çok büyük oldu. Arnica adıyla gerçekleştirilen bu çalıştayın ilk izleyicilerinin fabrika çalışanlarımız olması gerektiğini düşündük. Bunun için Denizhan Bey, kocaman, bomboş bir alanı gerçekten etkili bir sergi alanına çevirdi. Fabrikadaki o alanın nasıl bir sergi salonu haline geleceğini çok merak ediyordum. Ortaya gerçekten etkili bir sergileme yöntemi çıktı. Büyük Arnica ailemizi oluşturan çalışanlarımızın bizim topraklarımızda üretilen eserleri görmeleri, yorumlamaları mutluluk verdi. Eserler daha sonra yine Mersin ve Adana bölgesindeki sergi salonlarında, ardından da İstanbul'daki fabrikamızda ve çeşitli mekanlarda sergilenecek. Açılış yaptığımızda çalışanlarımızın içeriye önce Burada neler oluyor? sorusuyla girdiğini gözlemledik. Sonra her bir resmin önünde durup fikirlerini dile getirmeye başladılar. Sanatçılarla sohbet ettiler. Arnica adının bir başka yönünü deneyimlemekten mutlu olduklarını da gördüm ben. Bu sergiyi fabrikada açtığımız için teşekkür ettiler. Bu yorumlar beni de çok mutlu etti."} {"url": "https://www.ithafsanat.com/sanat-eserleriyle-iliskimiz-nedir/", "text": "Neden bu yeni yılın kararlarından biri evdeki sanat eserlerini yeniden düzenlemek olmasın! Hem tanıdık güzelliklere farklı açılardan yeni gözlerle bakmak, zamanın zorluklarını aşmanın yollarından biri olabilir. - Evin duvarlarına delikler açmak yerine resimleri dar raflara yerleştirmek hem eğlenceli hem de eserleri kolayca değiştirme imkanı vererek anında yenilenebilen dinamik bir sunum sağlar. Ayrıca çiçeği burnunda koleksiyonerlerin koy-kaldır yaparak eserlerini yan yana görebilecekleri bir deneme alanı da olabilir. Bunu yeriniz elverdiği ölçüde tek uzun bir rafla ya da alt alta birkaç kısa rafla da yapabilirsiniz. - Hiç resim sergilemeyi düşünmediğiniz belki de unutulmuş dikey dar bir alanda bile eserleri birbirlerine yakın asarak sürprizli ve karakterli bir köşe yaratabilirsiniz. Hatta belki beklenmedik bir şekilde resimlerle duvarın köşesini dönebilirsiniz. - Eğer büyük ebatlı işleriniz varsa bunları yerde ya da alçak bir büfenin üzerinde duvara yaslayarak ve katmanlayarak sergilemek basit ama etkili bir yöntemdir. Üstelik zaman zaman yerlerini kolayca değiştirerek dekoru yenileyebilirsiniz. - Ev dekorasyonunda uygulanan 'üç kuralı'nı unutmayın. Tek sayılarla düzenlenmiş şeylerin görsel olarak insan gözüne daha çekici geldiği belirtilir. Tek sayılardaki öğelerin gruplandırılması, bize dinamik ve daha doğal gelir. Üç, iç tasarım için sihirli sayı gibi görünüyor ancak kural, beş veya yedi kişilik gruplar için de geçerlidir. O yüzden duvarlara resimleri ya da başka koleksiyon parçalarını tek sayıda asarsanız daha dengeli dururlar. Aynı şekilde sehpaların, konsolların üzerinde belki kitaplarla, çiçek dolu vazolarla kombinleyeceğiniz üç boyutlu sanat eserlerini de bu kuralı göz önüne alarak yerleştirmeyi deneyin. - Görsel cazibesi olan objeleri de yabana atmayıp duvarınıza asarak sanat yelpazenizi genişletebilirsiniz. Eski ferforje parçalar, dekoratif ahşap parçalar, vintage tabaklar, sepetler ve hatta tepsileri ister tek başlarına ister uyum sağladıkları diğer sanat eserlerinizle pekala bir araya getirip sergileyebilirsiniz. Daha kişilikli ve eklektik bir duvarınız olacağı kesin. - Mutfakta, banyoda ya da balkonda da sanat eserlerini sergilemekten kaçınmayın. Nemden koruyacak şekilde muhafaza ederek tabii. Bazı mutfak eşyalarının neredeyse heykelsi güzellikte olduklarını düşünürsek bunları gerçek sanat eserleriyle bir arada sergilememek için bir sebep yok bence. Ayrıca neden evin her köşesinde sevdiğimiz eserleri yaşamayalım da onları sadece salonlara tahsis edelim. - Dijital dünyanın kuyusunda ya da eski albümlerde kaybolmaya yüz tutmuş fotoğraflarınızı da seçip bastırıp uygun çerçevelerle çoklu sergileme yaparak kolayca sanat eserlerine dönüştürebilirsiniz. Böylece anılarınız hep karşınızda ve taze kalır. - Kitaplığınızı da pekala bir sergileme alanı olarak kullanabilirsiniz. Nasıl olsa her gün her kitabı raftan almıyorsunuz. O yüzden onları biraz arkaya itip önlerine küçük bir tablo ya da heykel yerleştirebilirsiniz. - Galeri duvar oluşturmak her zaman çok etkilidir ama öncesinde sıkı bir planlama gerektirir. Asacağınız eserlerin önce yerde yerleştirmesini yapıp sonra duvara aktarmanız daha isabetli olur. Resimlerle objeleri karıştırarak asmak da görselliği daha eğlenceli kılacaktır. - Resimler yerden 145 cm yüksekliğe asılmalı derler ama bu kuralı da yıkabilir ve bir duvarı yerden tavana resim dolu bir galeriye dönüştürebilirsiniz. Şüphesiz etkileyici ve muhteşem duracaktır. - Evden çalışıp hayatı zoom toplantılarında geçenler için de bir galeri duvarı oluşturmanın tam zamanı. Sanatınızı sergilemek sadece eğlenceli olmakla kalmaz aynı zamanda kesinlikle iş yeri yaratıcılığınızı da ateşleyecektir ama dikkat edin ve dağınık sayılabilecek çok sayıda küçük nesne yerine, karmaşık olmayan büyük bir sanat eseri veya yorucu olmayan ahenkli eserlerden oluşan bir galeri duvarlı oluşturmaya bakın. Tabii bunu dijital olarak arka plan fotoğrafları indirip ekranınıza yükleyerek de yapabilirsiniz ama biz evdeki gerçekleri güzelleştirmenin peşindeyiz şimdilik. Kararlarınızı hayata geçirmeniz ve ne kadar zor görünse de geleceğe umutla bakıp yenilenen evinizde güzellikler ve iyiliklerle dolu yepyeni bir yıl geçirmeniz dileğiyle."} {"url": "https://www.ithafsanat.com/sanat-gunesimizdi/", "text": "Yaşamı boyunca 600'ü aşkın plak ve kaset dolduran Türk Sanat Müziği'nin en büyük yorumcularından; besteci, söz yazarı ve oyuncu Zeki Müren'i, sanat güneşimizi, vefatının 25'inci yılında sevgi ve saygıyla anıyoruz. Tarzı ve farklı sesiyle yaşadığı döneme damga vuran ve bugün dahi büyük bir hayran kitlesine sahip olan besteci, söz yazarı, yorumcu ve oyuncu Müren, Üsküp'ten Bursa'ya göç eden Kaya ve Hayriye Müren çiftinin tek çocuğu olarak 6 Aralık 1931'de Bursa'nın Tophane mahallesinde dünyaya geldi. İstanbul Boğaziçi Lisesi'nde, bestekar Şerif İçli ve Kadri Şençalar'ın derslerini takip eden Müren, lise son sınıftayken Şükrü Tunar'ın Bir Muhabbet Kuşu adlı eseriyle ilk plağını doldurdu. 1950'de İstanbul Devlet Güzel Sanatlar Akademisine girdiği günlerde TRT İstanbul Radyosunun açtığı ve 186 adayın katıldığı solistlik sınavını birincilikle kazanan Zeki Müren, 1 Ocak 1951'de İstanbul Radyosunda canlı yayımlanan bir programda ilk radyo konserini verdi. Sanatçı 1954'te Beklenen Şarkı adlı filmle ilk kez sinemada görünürken bu filmde Türk sinemasının ilk kadın yönetmeni ve ilk kadın yıldızı Cahide Sonku ile başrolü paylaştı. 17 filmde başrol oynayan sanatçının oynadığı filmlere genellikle, Berduş, Hayat Bazen Tatlıdır, Altın Kafes, Bir Yaz Yağmuru gibi, kendi bestelerinin adı verildi. Dönemin en popüler, aranılan sesi ve yüzü olan Müren, ilk sahne konserini 26 Mayıs 1955'te verdi. Sanatçı, aynı yıl Manolyam şarkısıyla Türkiye'de ilk kez verilen Altın Plak Ödülü'nü kazandı. Yaşamı boyunca 600'ü aşkın plak ve kaset dolduran sanatçı, 1991'de Devlet Sanatçısı seçildi. Şimdi Uzaklardasın, Manolyam, Bir Demet Yasemen, Gözlerinin İçine Başka Hayal Girmesin ve Elbet Bir Gün Buluşacağız gibi birçok sevilen esere imza atan Müren, aynı zamanda kurallı şekilde Türkçe konuşmaya özen göstermesiyle biliniyordu. Zeki Müren, 1980'de Kuşadası'nda kalp spazmı, ardından da 1983'te Paris'te kalp krizi geçirdi. Sahnelerden uzaklaşarak Bodrum'a yerleşen sanatçı, TRT'nin İzmir Radyosu Stüdyolarındaki canlı yayında, 24 Eylül 1996'da kalp yetmezliği sonucu hayatını kaybetti."} {"url": "https://www.ithafsanat.com/sanat-nasil-iyi-gelir/", "text": "Kendimize sorduğumuz bu soruların cevapları hem sanatın hayatımızın içinde daha fazla yer almasına hem de kendimizi daha iyi tanımamıza yardımcı olabilir. Sanat iyi gelir! Bir sanat terapisti olarak on yüz bin kez kurmuşumdur bu cümleyi. Yıllar içinde birçok kişinin iyileşmesine destek olmak için sanatı kullandım. Elbette terapi, çok korunaklı, kırılganlıkların tutulabildiği bir alan. O yüzden Sanat nasıl iyi gelir? sorusunun terapide ve günlük hayat pratiklerinde yanıtı biraz farklı. Sanat ile iç içe olmak iyi gelebilir. Terapötik olabilir ama bu sanat terapisi değildir. Zor günlerden geçiyoruz. Bu süreçte sanatın terapötik etkisini hayatlarımıza nasıl katabiliriz? Öncelikle eğer sanat terapisini deneyimlemek isterseniz bunu bu alanda yüksek lisans yapmış kişilerle ya da yoğun ve deneyimsel bir sanat terapisi eğitimi almış klinik psikolog, psikiyatrist ya da psikolojik danışmanlarla yapın. Yetkin olmayan birinin uygulaması zarar da verebilir. Sanat terapisinin yönergeleri çok basittir. Terapistin yetkinliği, o süreçte çıkabilecek olan yoğun duyguları tutabilmesi onlarla çalışabilmesidir. Peki, biz bugünlerde ne yapabiliriz? Çocuklarımıza ne sunabiliriz? Farklı sanat dallarını kendi iyileşmemizi desteklemek için nasıl kullanabiliriz? Bu yazının amacı zor bir deneyimi sanatla dönüştürmek değil de zor günlerden geçerken sanatın iyileştirici gücünden faydalanmak, kendimize ve çevremizdekilere bu şekilde destek olmak. İlk önerim, müziğin gücünden faydalanmak. Müzik, çok güçlü bir araç. Şu an bu satırları okurken herhangi bir müzik açarsanız eğer kulaklık takıyorsanız tüm kulağınızı, takmıyorsanız olduğunuz ortamı doldurur. Hüzünlü bir müzik sizi kendi zamanın bir yerindeki ya da anındaki hüznünüzle temasa geçirir; neşeli bir müzik, modunuzu yükseltir. Sizin modunuzu hangi müzikler yükseltiyorsa bu müziklerden bir liste yapabilirsiniz ve her gün biraz biraz dinleyebilirsiniz. İnsan, zorlandığı zamanlarda kendi hissini aynalayan hüzünlü müzikleri dinleme eğiliminde oluyor. Sanki o müzisyen onu anlıyor gibi bir his yaşıyor. Bunu yapmak isteyebilirsiniz ve elbette dinleyin de. Bunlara ek olarak gün içinde yarım saat kadar sizin modunuzu yükselten müzikler dinleyebilirsiniz. Eğer imkanınız varsa sevdiğiniz müziklerin olduğu konserlere de gidebilirsiniz. Sanatın iyileştirici etkisine beraberliğin iyileştirici etkisi eklenir. Bedeni hareket ettirmek, aktif olmak birçok kişiye iyi gelir. Hareket, dans ya da bedenle çalışmak genelde size iyi geliyorsa zorlandığınız olumsuz duygu yoğunluğunuz yüksek olan zamanlarda kuralları ve sınırları net olan hareketler yapabilirsiniz. Yani bir dans dersine ya da gecesine gidebilirsiniz. Hep beraber eğlenceli danslar edebilirsiniz. Ne yapacağınızın belli olması, bir miktar kontrol hissi verir ve belirsizlikle baş etmenizi kolaylaştırır. Duygusal olarak zorlandığınız bir dönemde, doğaçlama içeren bir şey yapacaksanız mutlaka bir terapist ya da travmaya duyarlı eğitmen gözetiminde yapın. Çocuklarınızı jimnastiğe ya da yukarıda belirtilen özellikleri barındıran dans ve hareket gruplarına yönlendirebilirsiniz. Burada önemli olan gözlerin açık olması ve kişinin istediği zaman, rahatsız olursa hemen bırakabileceğini bilmesi. Birçok zaman zorlandığımızda başka dünyalarda vakit geçirmek iyi gelir. O yüzden böyle zamanlarda iyi bir film ya da iyi bir roman veya öykü iyi yol arkadaşlarıdır. Okuduğunuz ve izlediğiniz şeylerin sürükleyici ya da eğlenceli olması, dikkatinizi, o yoğun duygulardan başka bir şeye vermenizi sağlar. Yazmak da bazen iyi bir araç olabilir. Burada önemli olan içinizi dökmek, kendinizi ifade etmek iyi geliyorsa bunu yapmanızdır. Eğer yazarken tetikleniyorsanız ve daha zorlayıcı bir deneyime geçiyorsanız bunu birinden destek alarak yapmanız iyi gelir. Travmaya duyarlı bir yazı öğretmeni ya da bir terapist iyi bir yol arkadaşı olacaktır. Sanat terapisinde görsel sanatlar ile çalışırken, malzeme seçerken dikkat ettiğimiz bir şey vardır. Kağıt ne kadar büyükse o kadar çok duyguyu açığa çıkarır, boya ne kadar ıslaksa o kadar duyguyu açığa çıkarır. Duyguları açığa çıkarmak için büyük kağıtlar ve ıslak boyalar sunarız. Kişinin sakinleşmesini desteklemek, yoğun duygularını işlemlemesini ve kalbinde ve zihninde bir yere yerleştirmesini desteklemek için de daha küçük kağıtlar ve keçeli ya da kuru boya sunarız. Bu yüzden özellikle zor zamanlardan geçerken duygusal olarak zorlanıyorsanız küçükçe kağıtlara kuru boya ya da keçeli kalemlerle çizebilir, boyayabilirsiniz. Kolaj yapmak da iyi gelebilir. Elbette, size iyi gelen bir resim pratiğiniz varsa ona da devam edebilirsiniz. Çocuklarınız da duygusal olarak zorlandıklarında onlara bu malzemeleri verebilirsiniz. Boyama kitapları hem çocuklar hem yetişkinler için iyi arkadaşlar olabilir bu süreçte. Bunun yanında mandala boyamak da hem kendiniz hem çocuklarınızla yapabileceğiniz bir aktivite. Genel olarak insanı dinginleştiren, içsel deneyimini kalbinde ve zihninde bir yere yerleştirmesini kolaylaştıran bir şey mandala boyamak. Merkezden dışa doğru katman katman gitmek ve katman atlamamak önemli. Renkleri seçerken de uyumlu olmasından çok o anda sizi çeken renge yönelebilirsiniz. Çocuğunuza da boyaması için mandalalar verebilirsiniz."} {"url": "https://www.ithafsanat.com/sanat-nasil-iyilestirir/", "text": "Birer sanat dalı oldukları kadar ruhumuzu, bedenimizi iyileştiren bir araca da dönüşüyorlar. Sanat, ruhumuza baktığımız bir ayna ve biz o aynayla ne kadar haşır neşir olursak ruhumuz da o kadar iyileşiyor. Üstelik sadece ruhumuz değil bedenimiz de sanatla iç içe bir hayatın olumlu etkilerinden yararlanıyor. Güzel sanatların tüm dallarının sağlığımız üzerindeki etkisi, son yıllarda giderek daha fazla ilgi gören bir alan olsa da ufak bir araştırmayla bile yüzlerce hatta binlerce yıl öncesinden bu bilgiye sahip olunduğu ortaya çıkıyor. Müziğin sakinleştirici etkisi, resmin renklerle iç dünyamızı ortaya koyması, dans ve hareketle bedenimizin rahatlaması... Sanat; bize, bizi yeniden hatırlatıyor. Üstelik son yıllarda sayıları giderek artan hobi atölyeleri ile her yaştan, her becerideki kişi sanatla yakından tanışıyor. Biz de sanatın iyileştirici gücünü ortaya koymak için işin uzmanlarına danıştık. Sanatçıları, psikologları dinledik. Süreç benim sanatla iç içe olma isteğim ile başladı. Boyalarla, renklerle vakit geçirmeyi çok özlemiştim ve bunu yapacak alanlar arıyordum, değişik müzikler dinliyor ve bundan keyif alıyordum. O sırada Julia Cameron'un Sanatçının Yolu kitabı girdi hayatıma. Sanatın dönüştürücülüğünü her hücremde hissederken terapi odama da taşımak istediğimi fark ettim. Bunu içime sinerek yapabilmek için 2009'da ikinci yüksek lisansımı yapmaya California Institute of Integral Studies'e gittim ve 3,5 yıl boyunca, beceri geliştirme, teori ve süpervizyon ile yoğun uygulama içeren sanat terapisi yüksek lisansımı yaptım. Orada öğrendiğim deneyimi, teoriyi, ihtiyacı sanatsal sürece tercüme etme becerimi, yaptığım her işte kullandım. Sanatın her dalının etkili olduğunu düşünüyorum. Biri diğerinden daha etkili diyemem ama kişi eğer profesyonel sanatçıysa ya da bir sanat alanında yoğun çalışıyorsa daha az hakim olduğu sanat alanını öneriyoruz. Çünkü iyi olduğu ya da olmaya çaba gösterdiği bir sanat dalında yapılan müdahaleler kişide mükemmeliyetçiliği tetikleyebilir. Sanat terapisinde estetik yanıt diye bir kavram vardır. Bir sanat işini yaparken ya da sanat ile temas ettiğimizde içimizde bir kıpırdama hissedebiliriz. Bu bizim estetik yanıtımızdır. Estetik yanıtlarımız bize iyi gelebilecek sanat işleriyle temas ettiğimizde iyileşmemize katkıda bulunur. Bazen sanat işi deneyimimizi yansıtır; anlaşılmış hissederiz, bazen sanat bize duymaya ihtiyacımız olan şeyi söyler; desteklenmiş hissederiz, bazen de bize iyi gelen bir deneyim yaşatır. Bazen bir içgörü kazanmamıza aracı olur, bazen bizi zorlandığımız bir şeyden biraz uzaklaştırıp ferahlatır. Sanat üretmek de bize sevdiğimiz bir şeyi yaptığımız için, iç dünyamızı yansıtacak güvenli bir alan bulduğumuz için ve yaratıcılığımızı açtığı için iyi gelir. Tabii, sanat terapisinde desteklediğimiz sanat üretiminde dikkatli olmak, malzemeyi doğru seçmek, kişiyi doğru desteklemek önemli ama hayatın içinde keyif aldığımız her sanat aktivitesi, ruhumuza, özümüze iyi gelir. Hiçbir terapi yaklaşımı herkese iyi gelmez ama sanat terapisi, şu grup için uygun değildir diyebileceğim bir grup da yok. Çocuklar, ergenler, yetişkinler, çiftler, farklı ruh sağlığı sorunları yaşayan insanlar, travma mağdurları ve yaratıcı olarak sıkışmışlık deneyimleyen kişiler, sanat terapisinden faydalanabilir. Ancak kişinin sanatla çalışmak istemesi önemli. Eğer istemiyorsa iyi gelmeyeceğini düşünüyorsa asla zorlamayız. Kişi, herhangi bir sanat dalında çok iyiyse başka bir dala gidiyoruz. Kişiye olasılıklar sunuyoruz ve her şeyi bir davet olarak sunuyoruz. Bunun ritmini yapmak ister misin? Bu objenin bir sesi olsa ne derdi? gibi soruları sunuyoruz. Birçok zaman, bir sanat dalından diğerine geçiş de yapıyoruz. Önce ritim yapıp sonra hareket etmek, ardından resim yapmak gibi bir yöntem olabiliyor. Sanat harika bir araç ama terapist önce iyi bir insan olmaya, sonra iyi bir terapist olmaya emek vermeli. Ben sanat terapisi alanında yüksek lisans yaparken bir hastanede çalıştım ve bu benim kalbimi inanılmaz genişleten bir deneyim oldu. Dini görevliler, terapist adayları, masaj terapisti adayları, müzisyenler ve bütünsel hemşirelerden oluşan bir ekiptik ve hastalara destek veriyorduk. Ben yoğun bakım hastaları, kanser hastaları ve organ nakli hastalarıyla çalıştım ağırlıklı olarak. Tek tek de çalışıyorduk ama bazen mesela bir müzisyenle aynı odaya giriyordum ve ben meditasyon yaptırırken o da sezgisel bir şekilde müzik çalıyordu. Bence çok başlangıçtayız. Yüksek lisans düzeyinde sanat terapisi eğitimi almış çok az sanat terapisti var. Sanat atölyeleri, yaratıcılığı açma çalışmaları, sıklıkla sanat terapisi olarak tanıtılıyor. Sanat terapisi bir terapidir ve eğitim sürecinde uygulayacak olan kişinin çok ciddi bir klinik altyapı edinmesi önemlidir, çünkü sanatla sözle ulaşılmakta zorlanan derinliğe çok daha hızlı ulaşılabilir. Ortaya çıkan materyalle çalışılabilecek klinik yetkinlik elzemdir. Müzisyen Asena Akan, psikolojik danışmanlık eğitiminden edindiği bilgiyle müziğin iyileştirici gücünü birleştiriyor. Duygularımızı ifade etmenin bir yolu olarak müziğin hayatımızda daha çok var olmasıyla hem bedenen hem de ruhen daha sağlıklı hale geleceğimizi anlatıyor. Kişiye iyi gelen müzik değişiyor. Çünkü hepimizin yaşadığı yer, kültür, çevre farklı. Bu nedenle kişilerin kendilerine iyi gelen melodilerin ne olduğu konusunda farkındalık geliştirerek işe başlayabileceğine dikkat çeken Akan, Sabah daha enerjik kalkmanızı hangi tür müzik sağlıyor? Gün içerisinde hangi müzikler motivasyonunuzu artırıyor? Uyumadan önce ne dinlerseniz daha rahat ediyorsunuz? Tüm bu soruları kendimize sorduğumuzda aslında müziğin iyileştirici gücünden yararlanmak için yola çıkmış oluyoruz diye anlatıyor. Aatölye çalışmalarında müziği; bağ kurmak, konuşmak, diyalog geliştirmek için bir araç olarak kullandığını anlatan Asena Akan, Hepimiz farklı potansiyellerle dünyaya gelen birer enstrümanız. Piyanodan davul sesini çıkarmasını beklemiyoruz ama o piyano ile neler yapabileceğimize bakıyoruz. İletişim ve duygularımızı ifade etmenin bir yolu olarak kullandığım müzikle denge, bütünlük, birlik ve uyumu hedefleyerek ilerliyoruz atölye çalışmalarında diyor. Sanat eğitimi bir süreden bu yana tıp dünyasının da daha yakın gündeminde. Öyle ki bazı tıp fakültelerinde öğrencilere seçmeli olarak sanat dersi de okutuluyor. Ebru sanatçısı Özlem Çopur da iki yıldan bu yana Osmangazi Üniversitesi Tıp Fakültesinde eğitim gören geleceğin doktorlarına seçmeli ebru dersi veriyor. Osmangazi Üniversitesi Halkbilim Araştırma ve Uygulama Merkezinde bölüm öğrencilerine ebru sanatı eğitimi veriyordum. Öğrencilerden olumlu tepkiler geldi. Tıp fakültesi öğrencileri çok yoğun bir eğitim alıyor. Bu nedenle hem onların stresini azaltmak hem de hoşgörü ve dinginlik sağlamasının yanı sıra yaratıcılık, pratiklik ve çabuk karar verme becerilerini artıracağını düşündüğüm için onlara de ebru dersi verme fikrimi Rektörlüğe ilettim. Bu fikir çok olumlu karşılandı ve Tıp Fakültesinin seçmeli derslerine ebru sanatı da eklendi. Tıp öğrencilerinden de çok güzel geri dönüşler aldık. Ebru sanatının tıp ile ilişkisi çok derindir. Terapi özelliği ile yaşlılar üzerinde, stres altında olan kişilerde, öğrenim zorluğu ya da engelli olan bireyler üzerinde rahatlatıcı etkisine ve büyük gelişimlere şahit oldum. Ebru yapmak için teknenin başına oturduğunuzda; renklerin cazibesi, suyun rahatlatıcı iyonları ile ebru teknesinde adeta dans eden renkler, kişiyi rahatlatıyor bence. Her yaştan kişi ile çalışıyorum. Onlarda gördüğüm etki o kadar açık ki... Alzheimer hastası olan öğrencimin ebru yaparken kendini daha iyi kontrol edebildiğini, otistik ve Down sendromlu öğrencilerimin fırça ile boya atarken kendini ne kadar kontrol edebildiğini, hiperaktif çocukların ebru yaparken sakinliğe ulaştığını görmek bu sanatın iyileştirici etkisini ortaya koyan birer küçük örnek diyebilirim. Fiziksel ya da zihinsel olarak farklı gelişim düzeylerine sahip çocukların eğitiminde sanat önemli bir araç. Yaratıcı sanatlar terapisinin çocuklar üzerindeki etkisini yakından bilen iki isimde şimdi sıra. Pedagog Banu Bingöl ve Uzman Fizyoterapist Salime Altunbay, uzun yıllardan süzülüp gelen deneyimlerini anlatıyor."} {"url": "https://www.ithafsanat.com/sanat-olmasaydi-bu-dunya-beni-coktan-yutmus-olurdu/", "text": "Ardan Özmenoğlu, eserlerinde yerli ve küresel popüler kültüre ait ifade ve imgeleri altüst edişiyle tanınıyor. Yıllar içinde sanatsal pratiğinde büyük cam heykellerden post-it not kağıtları üzerine yaptığı işlere, neon ışıklardan mekana özgü baskı yerleştirmelerine uzanan geniş bir malzeme yelpazesiyle deneyler gerçekleştiren sanatçı; özellikle post-it notlar ve neon ışıklar kullanarak ürettiği eserlerinde, malzemenin beraberinde getirdiği anlam yüküyle, kültürel tarih ve gündelik hayatın üst üste bindiği özel bir dil geliştiriyor. Sanatının temelini tekrar kavramı üzerine kurduğunu söyleyen Özmenoğlu, üç boyutlu bir yüzey oluşturmak için boyama ya da baskı işleminden önce tuvallerinin üzerine yüzlerce post-it notu yapıştırıyor. Çok sayıda benzer parçadan oluşan bu tekil kompozisyon, esere biçimsel bir çeşitlilik ve gerçek bir derinlik kazandırıyor. Çünkü tuval baskı /boyama işleminden geçtikten sonra, her post-it notu farklı davranabiliyor; bazıları tamamen düz durabilirken bazıları kıvrılabiliyor ve üst üste bindirilmiş görüntülerin altından çıkan gerçek renklerini ortaya çıkarabiliyor. İşte tam da bu noktada, çalışmanın üç boyutlu derinliği aynı zamanda bir anlam derinliğine de dönüşüyor: Yüzeyde renkli, neşeli ve son derece eğlenceli ancak tamamen farklı bir karakter ve ton, bu yüzey görünümünü alttan da olsa gölgede bırakma tehdidinde bulunuyor. Ardan Özmenoğlu, iletişim ve teknoloji hızıyla tanımlanan çağımızda, anlam ve referans bolluğunun kaygan zemininde, işaretler ve imgeler arasında yaptığı gezintiyle çağdaş Türk sanatında benzersiz bir çizgi tutturdu. Eserlerinde popüler kültür ve Türk kültürünü harmanlayan sanatçı, geçmiş ve şimdiki zaman, sanat tarihi ve güncel sanat trendleri, yaratıcılık ve tüketimcilik, tekrar ve bireysellik, bütün ve parçalanmışlık gibi ilk bakışta zıt görünen fikirleri birleştirip kendine yepyeni bir alan yaratarak klişelere ferah bir bakış açısı getirdi. Özmenoğlu'nun 2005 yılından bu yana üzerinde çalıştığı post-it'ler, sanatçının gözünden bambaşka anlamlar kazandı. Sanatçının tarih, siyaset ve günlük yaşama dair izlenimlerini gözler önüne seren post-it çalışmaları, popüler kültürden, sanattan, müzikten veya moda dünyasından ünlülerin yanı sıra siyasi liderleri, popüler kitle iletişim araçlarından görüntüleri, tarihi şahsiyetleri, duvarlara, kapılara veya grafitilere yazılan rastgele ifadeleri ve farklı şehirlerden rögar kapaklarına kadar kentsel ortamlardaki günlük yaşamın rastgele izlenimlerini de içeriyor. Sanatçının sergilerine ve eserlerine koyduğu isimler de esas sanatının bir parçası olarak izleyenlerin kafalarını karıştıracak, olayların arka yüzünü merak ettirecek cinsten. Örneğin, 2011 yılında 12. İstanbul Bienali'ne yapmış olduğu başvurusu reddedilen sanatçı, aynı yıl Ekavart Galeri'de açtığı I'm not a Biennial Artist / Bienal Sanatçısı Değilim adlı sergisiyle bienal sanatçısı konseptini sorgulamış ve sorgulatmıştı. Özmenoğlu, sergi konseptinin temasını belirlemesinde rolü olan, Bienal başvurusunun reddedildiğine dair gelen e-postaya da sergisinde yer vererek dönemin sanat çevrelerinde oldukça dikkat çekmişti. Sanatçının 2016 yılındaki Abilerim Ablalarım isimli sergisi ise Ankara ve İstanbul'da aynı zamanda iki ayrı galeride bir bütün olarak gerçekleşmişti. O güne dek pek görülmemiş olan bu durum, yalnızca serginin ismi ve şekliyle bile sanat çevrelerinin dikkatlerini üzerine çekmeyi başarmıştı. Türkiye'deki birçok ünlü ismin koleksiyonlarının yanı sıra Frankfurt Airport Collection, Osthaus Museum Hagen Collection, KALA art Institute Collection, Borusan Contemporary Art Collection, UniCredit Bank Art Collection, Fondation Jan Michalski koleksiyonu, Imago Mundi gibi uluslararası önemli koleksiyonlarda da eserleri yer alan Ardan Özmenoğlu, İstanbul, Ankara, Atina, Viyana, Milan, Cenevre, Barselona, Bükreş, Basel, Kaliforniya, Teksas, New York, Miami, Londra, Berlin ve daha birçok ülkede açtığı kişisel ve karma sergilerle adını dünyaya duyurdu ve duyurmaya devam ediyor. Yurt içinde olduğu kadar yurt dışında açtığı sergilerle de adından söz ettiren Ardan Özmenoğlu, küratörlüğünü Katerina Valdivia Bruch'ün üstlendiği yeni kişisel sergisi Alles Wunderbar ile 16 Eylül 13 Kasım 2021 tarihleri arasında Düsseldorf Anna Laudel Galeri'de sanatseverlerle buluşuyor. Sergide sanatçı; Türk tarihi ve siyasetini, Türkiye'de günlük yaşamı ve çağdaş Türk toplumunu şekillendiren modern şehirli kadınları post-it, cam ve neon malzemelerle ürettiği eserleri üzerinden yeniden yorumluyor. Eserleri ve sanata getirdiği kendine has yorumlarıyla uluslararası alanda da büyük başarılar kazanan Ardan Özmenoğlu, sanat ve yaratıcılık hakkında konuşurken Her duygu, her an bana ilham veriyor hayatta diyor. Sanat benim hayatım. Sanat olmasaydı herhalde benliğim bu dünyanın kaosunda kaybolurdu ya da belki bu dünya beni çoktan yutmuş olurdu. Karar yok; her şey kendi akışında, deneysel, zihnin oyunlarıyla ve yaratıcılıkla evrildi. Post it'ler beni sevdi, ben de onları çok sevdim. Üretimim ve yaratıcılığım sürekli devam ediyor, hayal dünyam yaşadığım sürece beni besleyecek, nereye gitsem hayallerim benimle geliyor dolayısıyla İstanbul da New York da Venedik de aynı; her kent başka bir dil konuşsa da zihnimde hepsi bana konuşuyor. Her duygu, her an bana ilham veriyor hayatta. Düsseldorf'ta yeni bir sergim olacak. Onun dışında fuarlarda yer almaya devam ediyorum. İranlı bir galeri ile görüşmelerim var. İşlerim daha geniş coğrafyalarda sergilendikçe dünyaya sarılıyormuşum gibi hissediyorum."} {"url": "https://www.ithafsanat.com/sanat-ruhun-gorunur-hale-gelmesidir/", "text": "Geleneksel Türk sanatlarının az bilinen türleri olan ahşap oyma ve sedef kakma alanındaki eserleriyle tarihsel zenginliğimizi gelecek kuşaklara taşıyan Hüsamettin Yivlik, Geleneksel sanatlar mesajdır, bir bütündür. Levhaya baktığınızda yazı, süsleme, çerçeve derken önce bütüne bakar, sonra manaya girersiniz diyor. Hayatın armağanlarından biridir Hüsamettin Yivlik. Sadece sanatı ile değil, sohbeti ve rahatlatan tavrı ile de etkileyicidir. Çocukluk yıllarından itibaren sanatsal faaliyetlere yatkınlığı olan Yivlik, 1968 yılında lise son sınıf öğrencisi iken İstanbul Sağlık Müzesi Atölyesi'nde ayniyat saymanı olarak çalışmaya başlamış. Sağlık Bakanlığı'na bağlı, sağlık eğitim materyalleri üreten bir bu atölye onun için deneme yanılma yöntemiyle mülaj, alçı kalıp, maran gözlük, şablon çıkarma, pistole şablon yazma, ahşap oyma ve ajur sanatlarını öğrenmenin yeri olmuş. Ancak 1982 yılında verdiği ani kararla memuriyetten ayrılarak ahşap ustası ve sedefkar olan dayısı Mazhar Anacan'a işlerine yardım etmeye karar verdiğinde yolu bir başka yöne evrilmiş. Sedef taşı aslında yumuşakçaların kabuğunun bir salgısı, organik kökenli bir süsleme malzemesi. Sedef, ahşap üzerine açılan çukur veya oymalara yerleştiriliyor ve tahtaya temas eden yüzeyden düşmelerini önleyecek yapıştırıcılar sürülüyor ya da sedeflerin etrafı madeni tellerle çevriliyor. Ortaya emeğin, estetiğin, sabrın ve huzurun iç içe geçtiği, bakanı maddi ve manevi dünya arasında seyahat ettiren eserler çıkıyor. İşte Yivlik'in eserlerinde olan biten de bu... Gelin, şimdi onu ve hikayesini yine onun ağzından dinleyelim. İstanbul'da 1947 yılında Beyazıt'ta doğdunuz. Babanız Ahmet Yivlik sizi şekillendiren en önemli figürlerden biri. Kendinizi ve sanatınızı da tariflerken anlatımınız çok naif. Babam çok önemli. Sanatımda da hayatımda da yer eden biri. Babamdan tasavvuf ve felsefe bilgisi aldım. Bu kıymetli. Sanat ve felsefe kendimi anlamam için yönlendirici oldu. Bildiklerimi formule edip şemalıyorum; bakıyorum bana faydası var, insanlara da tavsiye ediyorum. Bu durum elbette eserlerime de yansıyor. Problem çözer gibi. Formüle konulan değerlerle sorun çözülebiliyor. Bu formülü sanatımda da uyguluyorum, hayatımda da öğrencilerimde de uyguluyorum. Bunlar genel geçer formüller çünkü felsefe, hayatı güzel kullanmak için var. Felsefi düşünce, ince düşünce, kaba değil; hassas davranıp insanı inceliyorsunuz. Sanatta da öyle; inceleme, gözlem önemli. Hangi aleti kullanacağınızı seçiyorsunuz, ağacı deniyorsunuz, neyi kabul ediyorsa başlıyorsunuz. 25 yaşından sonra seyre başladım, öncesi kayıt. Yaşarken kayıt düğmesine basılı kameranız sizinle geziyor ama siz farkında değilsiniz ve her şey çekilmiş, kaydedilmiş. Ben bu kamerayı aklıma teşmil ediyorum. Çemberlitaş, Cağaloğlu, Sultanahmet hep görmüşüm camileri, çeşmeleri, mezar taşlarını. Peki, artık ne yapacağım? dediğim yaşlarda, o kameraya bakmaya başladım. Kendi kendime Senin gördüklerin önemli, bunları değerlendir dedim. Bu başlangıç oldu. Bilerek çekilmedi o görüntüler. Artık seyretmiyorum çünkü sanata başladığımdan beri düğmeye artık ben basıyorum, gerekli şeyleri kaydediyorum. Esvet Hanım. Aslında ilişkimiz kızgınlık üzerine başladı. Başka okuldan gelmiştim, neden geldin, neden okul değiştirdin, diye sorunca Eğitim tarzını beğenmedim cevabıma kızmıştı. Sen nesin de beğenmedin, allame misin? demişti. Kızgınlığı olan bir hoca idi bana. Ama sene sonu sergisinde hoş bir durum oldu. Sergide patates baskısı ile hayalimdeki denizaltını canlandırdım. Beğendi ve aldı. Bu bana iltifat oldu, kendime güvenim geldi çünkü seçildi. Bana kızgındı ama beğenip seçmişti. Bana yol çizen bu olaydan sonra karakalem resim de yaptım suluboya da. Hattatın ve müzehhibin işleri zor ama malzeme yumuşak ve naif. Bizimki daha sert, daha zor. Yıllar önce bir sergide edilen bir sohbet vardı bu konuda. Kağıttan başka ne malzeme ile çalışılabilir? sorusunu ben kendime aldım. Fikir ürettim, tefekkür ettim. Bu arada kız kardeşim Ayşe de Mimar Sinan Üniversitesinden mezun oldu. Ayşe ile beraber çalışmaya başladık. Atölyede paralel telefon var, Ayşe telefona cevap verirken fırça çalıştığı işe değiyor ve iş bozuluyor. Derken anladım ki aylarca çalışılan bir iş, bir anda heba olabiliyor. Bu bendeki kalıcı malzeme ile iş fikrini kuvvetlendirdi. Sedef, ahşap, fildişi, boynuz, kemik gibi sert malzemeleri aldım ve çalışmaya başladım. Ayşe'nin çizimleri broş oldu derken Ayşe nişanlandı, evlendi, evine yakın yere atölye açınca ben onun atölyesini galeri yaptım. Ayşe'den sonra Kubbealtı'na kayıt oldum orada Çiçek Derman ve kardeşi İnci Hanım vardı. Tezhip yapmayı bilmem gerekiyordu ki rahatlıkla kesebileyim. Çiçek Hanım çizimlerime baktı ve rumide daha başarılı olacağımı söyledi. Bana Salih Balakbabalar ile tanışmamı tavsiye etti. O, kıl testeresi ile kontrplak kesiyordu ben de ıskarpela ile ahşap oyma yapıyordum. Salih, testerede çok güçlüydü ve geleneksel sanatlarda hattı da tezhibi de güzel kesiyordu. Salih'le de bu vesile ile tanıştık. Sabır oluyor. Bu işler sabır esaslı, sabretmeyi bilmeyen başarılı olamaz. Sabır, terbiye ve samimiyet yani yaptığı işi kendi beğenecek ki herkes beğensin. Önce biraz oyalıyorum; ciddiyetini anlamak için hem de sabrını deniyorum. Mesela üç ay önce büyük hevesle gelen bir kişiyi sabra alıştırmak için hat sanatına yönlendirdim. Ahşap takımlarını da almış gelmiş. Hat çalışmasından ahşaba zaman ayıramadığı için şimdilik sabrediyor. Önce nazari bilgiyi veriyorum 4 8 hafta sohbet ediyoruz. Sabrın önemini anlatıyorum, kendine güvenip etrafa güven vermesini öğütlüyorum. Sonra sanatın manevi yönlerinden konuşuyoruz. Alet ve malzemeleri tanıtıyorum. Daha sonra da Malzemelerini al ve istediğin işi yap, getir diyorum. Gelen işi onaylayınca anlıyorum ki eğitimi almış ve yeni bir iş veriyorum. Ama hepsine tavsiyem, gelenekselde kalmaları oluyor. Nazari bilgiden sonra atölye bilgisi veriyorum. Zevk alacağı müzikten dekorasyona kadar destekliyorum. İlk çalışmayı sarı metalde yapıyoruz. Ahşap için de yumuşak olan ıhlamur ağacı ile başlatıyoruz. Malzeme değişiklikleri önemli çünkü eğitimi geliştiriyor. Boynuz, kemik gibi malzemeleri testere ile kesiyor. Ihlamurda kazanılan el melekesinden sonra gürgen, ceviz gibi daha sert ağaçlar deneniyor. En az 4 5 sene böyle devam ediyor. İcazet yani geleneksel sanatların diplomasını veriyorum. Logodaki tek yıldız benim. Kaçıncı talebe ise yıldız sayısı ile belli oluyor mesela Sinan'ınki 2 yıldız, Hakan'ın icazeti 7 yıldızlı... Bundan sonrasına rakam koyacağız. Sanat, ruhun görünür hale gelmesidir. Eser, sanat oluyor. Sanatçının bilinmekliği oluyor. Zanaat ise ustadan alınan eğitimle oluyor. Ustadan ne öğrendi ise onu devam ettiriyor. Ticaret amaçlı ne kadar seri ve çok üretirse kazanç oluyor. Evet. Beni etkileyen bir anımı anlatayım. Bir gün yurt dışında bekliyorum, etrafı seyrederken gördüm ki birileri çöplerini atıyor, çöpçü süpürüyor. Bu defalarca oldu ve her seferinde çöpçü aynı ifade ile temizledi. Dayanamayıp, Neden müdahale etmiyorsunuz? diye sordum. Cevabı şahane oldu. Benim işim bu! dedi. Bu sanat işte... Çünkü severek yapıyor. Gerçek sanatçı olumsuz düşünmez, düşünemez. Çünkü en iyiyi yapmak zorunda. Bu nedenle kendine, sohbetine, etrafına, gıdasına, sağlığına hassasiyet gösterir. Bu da tüm kişiliğini etkiler. Geleneksel sanatlar mesajdır, bir bütündür. Levhaya baktığınızda yazı, süsleme, çerçeve derken önce bütüne bakar sonra manaya girersiniz. Manaya girebilmek için de doğru olmak zorundasınız. İlk mescitte peygamberimiz tahtanın üzerine çıkıyormuş. Yeni mescitte mihraba çıkınca o tahta hüzünlenmiş. Ben ahşap çalışırken o tahtanın hüznü gelir aklıma. Muhtemelen bundandır ahşaba düşkünlüğüm. Uzun ömrün sembolü kabul edilen sedef için gizemli diyorsunuz. Sedef, denizin dibinde yıllarca güneşi seyrediyor. Deniz, ayna vazifesi yapıyor. Güneş ışınlarının içindeki yedi rengi deniz dibine yayıyor. Sedef de beyaz olduğu için tüm renkleri içine alıyor. Mesela bağ dediğimiz kaplumbağa kabuğu var, fildişi var, kemik, boynuz var. Ama en önemlisi malzemelerin birbiri ile uyumu. Örneğin Viyana işi denilen boule sanatı metal ile ahşap birleşimidir. Metal sentetik olduğu için ısı karşısında hızlı genleşiyor, ahşap ise doğal olduğu için az genleşiyor. Metal yuvaya sığmadığı için zamanla bombe yapıyor. Çabuk yıpranıyor ve bakım gerektiriyor. Oysa doğal malzemelerde bu sorun olmuyor, eserin ömrü uzun oluyor. Önemli olan tasarım. Tasarımı yani düşüncenizi çizimle yapıyor ve detaylandırıyorsunuz. Hangi malzeme kullanılacak, kullanım alanı neresi, kime yapıyorsunuz bunlar çok belirleyici. Mesela kişi maddeye önem veriyorsa gümüş ya da varak, doğala önem veriyorsa ahşap olabiliyor. Doğal ve otantik olması önemli zira ruha hitap ediyor. Örneğin Ahlat'tan ceviz, Afrika kıyılarından abanoz, Avustralya'dan sedef alıyoruz. Bufalo boynuzunu İrlanda ve Amerika'dan alıyoruz. Rengi farklı olduğu için deve kemiği Tunus'tan geliyor. Malzemeye göre de alet kullanıyoruz, mesela freze denen oyma makinesi ile yapılan işlerde ağaç lifleri kesildiği için lif halinde çıkıyor ve parlatmasında da sorun devam ediyor. Mors dişinden, Filipin sahillerinde turbo olarak bilinen Osmanlı'da arusek olarak tanınan beyaz yeşil hareli sedefe dek farklı pek çok malzeme gelebiliyor. Benim eserlerimde alametifarikam olan logom var. O logoya hakkını verebilmek için çok çalışıyorum. Geleneksel sanatların mesajını en iyi verebilmek için ayna gibi davranmayı tercih ediyorum. Gerçek sanatımı ortaya koyuyorum, bakan insan beni görüyor ama mesajım, Bu aynada kendini gör. Her sanat, hocalarının silsilesi ve kuralları ile sürüyor. Ben, hocam olmadığı için kendi usulüm ile devam ediyorum. Hat oyduysam kullanılmayan talaşlarını çöpe atmam. Ya toprağa gömerim ya da yakarım. Her aletimi Allah'ın esması olarak görüp hürmet ederim. Malzeme cansız sanılsa da ben saygı gösteririm. Kök cevize saygı duymazsam makinenin bile kesemediği ağacı ben sadece ıskarpela ile oyamam. Malzemeyi canlı kabul eder ve onu dinlerim. Bütün oyma bıçaklarımı kendim yaparım; dikey oyma için ayrı, yatay oyma için ayrı bıçaklarım vardır. Bunların yanı sıra çeşitli ıskarpelalar kullanırım. Bu aletleri de öğrencilerimin kendilerinin üretmesini tavsiye eder ve isterim. Öğrencilerimle bir ekol oluşturduk. Bu desen arşivini de beraber genişletiyoruz. Dolayısı ile benden sonra da talebelerim vasıtasıyla daha çoğaltarak nesilden nesile geçmesi en büyük hayalim. Teknoloji emeğin yerini aldı. Sanayide, makinede ruh yok ama insanda ruh var. Sanat nedir, sanat ruhun görünür hale gelmesidir. Ondan dolayı da teknolojik malzemeler tek kalıp olurken insanın üretimi yektir, tekdir. Kişiye özeldir, aynısını ben dahil kimse yapamaz. Fatih Sultan Mehmet'e ve tarihe karşı sorumluyduk. Burada mevzu bahis olan para veya başka bir şey değil. İş neyi gerektiriyorsa onu yaptık. Sanki padişahın huzurunda, sanki saray atölyesinden çalıştık. Çok özel bir andı zira öğrencim Hakan Üç ve onun öğrencisi Yusuf Savaş da vardır. Üç nesil bu işi yapmanın gururu anlatılamaz. Kutsal emanetlere hizmet etmenin manevi huzurunu yaşadım. Bilinç çok önemli. Bazen çok iyi niyetli olunsa da tarihe ve emanete hakkı verilemiyor. Saygı duyulmalı. Restorasyon bitti, temizlik için girildi. Biri iyilik olsun diye bir koku sıkmış. Bu koku da korumaya aldığımız doğal kokuya zarar verdi."} {"url": "https://www.ithafsanat.com/sanat-yatirim-araci-olabilir-ama-yola-oyle-cikmamaliyiz/", "text": "Türkiye'nin ilk uluslararası çağdaş sanat müzesi Elgiz Müzesinin kurucusu koleksiyoner Can Elgiz, sanatın halka açık olmasının önemini vurgularken sanat eserini sırf ticari sebeplerle almamak gerektiğini belirtiyor. Can Elgiz, çağdaş sanat koleksiyonerliğiyle öne çıkan bir isim. Ancak onu diğer koleksiyonerlerden ayıran Sanat halka açık olmalıdır düşüncesiyle koleksiyonunu halka açması. Eşi Sevda Elgiz ile birlikte Türkiye'nin ilk uluslararası çağdaş sanat müzesi olan Elgiz Müzesini kurarak genç sanatçılara eserlerini sergileyebilecekleri alanlar yaratan Can Elgiz ile sanata yaklaşımı, koleksiyonerliği ve sanatın geleceği üzerine sohbet ettik. Sanat eserini aldığınız zaman, sanat eserinin sahibi sizsiniz ama onu depoya kaldırma hakkınız yok. Sanat, ne kadar çok paylaşılırsa o kadar iyi olur diyen Can Elgiz, müzedeki eserler hakkında da bilgi verdi. Sanatsever bir ailede, duvarlarında güzel eserler olan bir evde büyüdüm. Babam, plastik sanatların yanı sıra müziksever bir insandı. Anne tarafım Midillili. Orada dedemin babası olan Halim Bey'in yaşadığı ev Halim Bey Konağı adıyla bir sergi alanı haline getirilmiş Midilli Belediyesi tarafından. Sonradan gide gele öğrendim ki Halim Bey de döneminin sanata meraklı isimlerindenmiş. Yani biraz genetik bir etki var sanırım. Sanatsever ve koleksiyoner ayrımı üzerinde duruyorsunuz. Evet, sanatsever olmak ve koleksiyonerlik farklı çünkü. Sanatseverler evlerinde, yaşadıkları alanlarda sanat eserlerinin olmasını sever, o eserlerle uzun süre yaşar. Koleksiyoner ise özellikle çağdaş sanat için, herkesten önce sanatçıları ve eserlerini bulan, o sanatçının gelişimini de izleyip bundan keyif alan kişidir. Koleksiyoner nadiren sahip olduğu eseri satar. Hep yeni bir şeyler bulmaya çalışan, sürekli araştırmacı kimliği olan ve çalışan bir kişidir koleksiyoner. Sanatın kendini çevirmesi, destek görmesi açısından koleksiyoner, sanatçının bir sonraki aşamaya geçip başka bir şey üretmesini sağlar. Her sanat alıcısı koleksiyoner değildir. Koleksiyonerlerin ve sanatseverlerin dışında bir de başka bir grup var; onlar da sanat yatırımcısı. Bir eser alıp daha sonra borsadan kağıt alır gibi yükselişini takip edenler var. Önceki yıllarda bunu yapan çok vardı Türkiye'de. Sanat yatırım aracı olabilir olmaya ama öyle yola çıkmamalıyız. Sanat eserini ya sanatsever grubunda ya da koleksiyoner grubunda olup da almak daha doğru bence. Yani değeri artacak diye almamak lazım. Sanatın o kadar geniş bir spektrumu var ki Orta Çağ'da yapılan antik Yunan heykelleri de sanat, daha eski dönemlerdeki duvar hiyeroglifleri de. Oradan günümüze geldiğimizde bir el becerisi ve bilek gücü ile yapılan Leonardo da Vinci resimleri de sanat. Arkasından onları farklı bir yoruma taşıyan, sanatın kırılma noktası kabul edilen Picasso'nun yaptığı Avignonlu Kızlar da bir sanat. Oradan geliyorsunuz kavramsal sanat da bir sanat. Kavramsal sanat nedir diye baktığımızda orada bir el becerisi yok. Sadece bir düşüncenin aktarılmasını görüyoruz. Sanat ile zanaatı ayırmak gerekiyor burada. Büyük sanatçıların heykellerini atölyeler yapar. O zanaattir. Ama sanatçı onu yaratan, üreten kişidir. Jeff Koons bir kroki yapıyor. Rengini veriyor. Ama onun paslanmaz çelik heykellerini dünyada en iyi yapan bir atölye var Almanya'da. 1980'li yıllarda merak ile başladı. Sanat eseri alabildiğiniz noktada gelir sahibi olmaya başlayınca oradan yürüyorsunuz. O merakın nedenleri üzerine düşündüğüm zaman mimarlıktan yani meslekten gelen bir eğilim olduğunu görüyorum. Teknik Üniversite'de okudum, adı tekniktir ama çok yoğun sanat dersleri aldık. O dönemin önemli sanatçıları Yavuz Görey, Sabahattin Eyüboğlu, Doğan Kuban gibi çok kuvvetli bir ekip vardı bize ders veren. Modern Türk sanatı bizden önceki koleksiyonerlerin ilgi alanına giriyordu. Fakat ondan sonra genç jenerasyon oraya ilgi göstermedi. Ben bunu biraz da şuna bağlıyorum; bu eserleri görebileceğiniz halka açık yerler yok. O nedenle o eserlerin koleksiyoner jenerasyonunda yeni nesilden gelen yok. Kendi sanat tarihimize yeterli değeri vermediğimizi düşünüyorum. Nesiller arasında taşıyamadık bunu. Çağdaş sanata yönelmemde mesleğimin de etkisi var. Mimarlığın da açtığı bir ilgi alanı olarak modern sanata ve bugüne bakıyoruz. Postmodernizmin doğduğu yıllarda mimarlık okuyordum. Haliyle aldığımız eğitim ileriye dönüktü. Tabii modern sanat olmadan çağdaş sanat olmazdı, klasik sanat olmasa modern sanat. Bir diğer etken de şu; klasik eserlerin satış rakamları bizim genç yaşlarda ulaşamayacağımız rakamlardı. Çağdaş sanat eğitim olarak da yapısal olarak da bana daha fazla hitap ettiği için o yolda devam ettim. Yok, bir kişinin on tane eseri vardır ama sabittir. O sanatsevere girer. Ama 10 tane eseri vardır, on birinciye rastladığında almaya çalışır. Çok yavaş da gitse sürekli değişim içinde olan 10 15 eserle de küçük koleksiyonlar olabilir. Covid'den dolayı biraz ara vermek zorunda kalmıştım bu seyahatlere. Ama iki hafta önce Madrid'e gittik, ARCO Çağdaş Sanat Fuarı'na. Zaten bu fuarı 20-25 yıldır takip ediyorum. Yurt içi ve yurt dışındaki mezatları takip ediyorum. Bazen telefonla da katılıyorum ama salonda olmanın ayrı bir heyecanı, keyfi var. NFT, elinize geçmeyen bir şey. Geçenlerde çok önemli bir finans gurusunu televizyonda izledim, NFT'yi limited production of nothing ortada olmayan bir şeyin limitli üretimi diye tabir etti. Tamamen aynı fikirdeyim. Şu an onu canlandıramıyorum. Kızım Canda'nın aldığı bir NFT var. Her şeye rağmen sanatta eserin unik yani eşsiz olması gerekiyor. Sanat için tarihten gelen kurallar var. Örneğin bugün kalıptan dökülen eserin bile altıyı geçmemesi lazım. Bronz heykel hiçbir zaman tek olmaz. Ama altı artı bir sanatçı için en fazla yedi adet olur. NFT'de ise elinizde olmayan eserin kaç kişinin elinde olduğu nereden belli? Bugün video sanatında bile çoğaltılıp çoğaltılmadığını kontrol etmek çok zor. Koleksiyonerlik için kitap okumak lazım, araştırmak lazım, bilgi görgü geliştirmek lazım. Böyle gözü kapalı rüyanızda kendinizi sanatsever olarak yetiştiremezsiniz. Göre göre, okuya okuya olur koleksiyonerlik. Sanat eserinden önce kuvvetli bir kitaplığınızın olması lazım. Ayrıca sanat faaliyetlerine katılmak, galerileri gezmek önemli. Yurt dışı fuarlarında koleksiyonerleri oradaki koleksiyonerlerin evlerine de götürüyorlar. Onların arasından imkanları olanların kendilerine özel mekanlar yapıp halka açık sergilediklerini görüyorsunuz. Sanat eserini aldığınız zaman sanat eserinin sahibi sizsiniz ama onu depoya kaldırma hakkınız yok. Sanat, ne kadar çok paylaşılırsa o kadar iyi olur. Türkiye'de sanat tarihinde birçok eserin gözükmemesi bu eserlerin doğrudan sanatçıdan ya da galeriden satılıp evlerde kalmasından geliyor. Her koleksiyonerin halka açık mekanı olacak diye bir kural yok. Ama ABD'de onlarca özel müze var. Bizden de istendiğinde başka sergilere koleksiyondan eserler gönderiyoruz. 2001'de başladık. Yurt dışındaki koleksiyonerlerden gördük. O sırada yaptığımız bir mekanda müsaitlik yarattık. Güncel sanat diye başladık. İlk amacımız galerilerde yer bulamayan sanatçıları göstermekti. Tabii küratörlü sergiler yaptık. Bir iki sene öyle devam etti. Ondan sonra esas kimliğim koleksiyonerlik olduğu için buraya döndük. Müzeyi ilk kurduğunuzda Ne yapıyorsunuz? diyen olmuştur. Yakın arkadaşlarımız bile Ne yapıyorsunuz? diye soruyordu. Levent'teki yerimiz iki kattı. Alt katta Vasıf Korat'ın Fulya Erdemci'nin yaptığı sergiler olduğunda Sergi üst katta mı? diye soruyorlardı. Çerçeveli eserler görmeye alışkınlardı. İlk yıllardaki sergilerdeki adı duyulmamış olanlardan çok ilerleyenler oldu. Bu konunun benzerini teras heykelleri ile yapıyoruz. Heykel sanatı resim gibi değil. Satışı daha zor. Çünkü evler müsait olmayabiliyor. Biz açık hava heykel kavramını yerleştirmiş olduk. İnanılmaz bir gelişim oldu orada. Terasta 14. sergiyi yapıyoruz. Son 4 5 yıldır sessiz müzayedeler düzenliyoruz. Her sanatçı için bir dosya koyuyoruz ortaya; sanatçı oraya bir rakam yazıyor, müzayedeye gelenler kendi rakamlarını yazıyor. Gecenin sonunda en son, kim, ne yazdıysa sanatçı ile irtibata geçiliyor. Koleksiyon tutkunuz aile boyu diyebilir miyiz? Eşiniz Sevda Hanım ve kızlarınızın da çok ilgili olduğunu biliyoruz. Koleksyonerliğe eşimle başladık diyebilirim. Kızlarım da kendi koleksiyonlarını oluşturuyor. Onlardan tavsiye alıyorum. Ortak payda olsa bile herkesin kendine ayrı doğrusu çıkıyor. Yurt dışında bir tabir var koleksiyoner ve eşi derler. Kim ilgili ise arkasından giden eş oluyor. Ama bizde ilgi ortak. Birlikte yürüyoruz. Tamamen iki sene yok oldu. Bütün etkinlikler yol oldu. Şu anda olması gereken klasik eserler ağırlıklı etkinlikler bile iptal oldu. Çok zor bir soru, sanatın nereye gittiğini bilmek kadar zor bir şey yok. Ama değişik formatlarda devam ediyor. Değişik formatlar derken video sanatı, performans ve kavramsal sanat başlığı altında birçok ayrı kulvar açıldı. Müzikten ayrı bir ses sanatı gelişiyor. İstanbul Bieanalleri'nden birinde Kılıçali Camii'nin yanındaki hamamda bir ses enstalasyonu vardı. Sekiz köşede ses üreten sekiz ayrı kişi o hamamın akustiğinde müthiş bir iş yaptılar. Aynı iş yurt dışında da yapıldı. Ailemin evinin duvarlarında sanat eserleri olduğu için oradan bir ilgim oldu. Bir de varsa genetik tarafımdan dedemin dedesinden gelen bir etki oldu sanırım."} {"url": "https://www.ithafsanat.com/sanatci-ne-yasamissa-hangi-kosullardaysa-bilincaltina-onlar-yerlesir/", "text": "Dünyaca ünlü dergilerin kapakları için çizdiği eserlerle, sanattaki başarısını uluslararası alana taşıyan Gürbüz Doğan Ekşioğlu, İthaf Sanat'ın konuğu oldu. Lisede tembel bir talebeydim. Bütün zamanımı resimle geçirirdim diyen sanatçı bir yandan sanatını yapıyor diğer yandan da akademisyen kimliğiyle geleceğin sanatçılarını yetiştiriyor. Çalışmalarıyla ülkemizde olduğu kadar uluslararası alanda da ses getiren Gürbüz Doğan Ekşioğlu, hem illüstratör hem karikatürist hem de ressam şapkalarını öylesine etkileyici bir şekilde birleştiriyor ki çalışmalarının her biri sanatseverlerin aklına ve kalbine aynı anda dokunuyor. Dünyaca ünlü The New Yorker dergisinin kapaklarını süsleyen eserleri, UNICEF için yaptığı kartpostal çalışmalarının yanı sıra bazı kitap kapakları, onun sanatını daha da özel kılan yelpazedeki belli başlı noktalar. Bir sanatsever olarak çalışmalarını yakından takip ettiğim bu değerli ismin, dergimizin bu sayfalarında konuk edeceğim ilk sanatçı olmasından da çok mutluyum. Onunla çocukluk döneminden sanat eğitimine, uluslararası alana açılmasından geleceğin sanatçılarını yetiştirirken önem verdiği noktalara kadar pek çok konu hakkında sohbet ettik. Ordu'nun Mesudiye ilçesi, Aşağı Gökçe köyünde doğmuşum, 5 kardeşin en küçüğüyüm. Babam devlet memuru, annem ev hanımıydı. Kışın kasabada, yazın köyde yaşardık, oyuncaklarımızı kendimiz yapardık. Birdirbir, saklambaç gibi oyunlar oynardık. Kağıt, kalem ile tanışıncaya kadar çamurdan masa, sandalye, insan yapardım. Çocukluğum güven ve sevgi içinde, mutlu ve huzurlu geçmiştir. Çizimlerim, çocukluktan başlayıp yetişkinliğe kadarki yaşamımı büyük ölçüde kapsamaktadır. Elma, deniz, balık, şemsiye, gece resimlerim o döneme ilişkindir. Şimdiki Mimar Sinan Güzel Sanatlara girmem gerekirken bir öneri ile Tatbiki Güzel Sanatlar Yüksek Okulunun sınavına girdim. Kazanamayınca, üniversite puanım da inşaat mühendisliğine denk gelince iki yıl orada okudum. Tekrar Tatbiki'nin sınavlarına girdim, grafik bölümünü kazandım. Ulusal ve uluslararası yarışmalarda çok ödül aldım. I love NY logosunu yapan Milton Glaser'e işlerimin fotoğraflarını gönderip ondan poster istemiştim; poster ve bir mektup geldi. Milton Glaser'ın işlerim için kendi alanında çok mükemmel cümlesini okuyunca orada, New York'ta yaşayan sınıf arkadaşımdan cesaret alarak New York'a gittim. Dosyamı nereye gösterdiysem beğenildi. The New Yorker dergisi çalışma teklif etti. İstanbul'a dönünce yapıp gönderdim ve 1992 Ocak sayısında kapağım yayınlandı. Diğer işlerim de dosyamın beğenilmesiyle oldu. The New Yorker dergisi 1925 yılından bu yana her hafta kesintisiz çıkan bir dergi. Kültür, sanat ve son yıllarda daha da fazla siyasete yer veren bir yayıncılık yapıyor. Muhalif bir dergi, kapaklarında sadece illüstrasyon kullanıyor, bu dergide kapağı yayınlanan sanatçı dünyanın her yerine iş yapabilme onayını almış oluyor. İkiz Kuleler kapağımda anlatmak istediğim; terör barışı yok edemez, İkiz Kuleler yok oldu ama bizim bütün binalarımız ikiz, yok edemezsiniz. Kitap kapağı için özel siparişle yaptığım kapak çalışması üç beş tanedir. Diğerleri tüm işlerimden, yazarın Bu kapak olsun diye seçmesiyle olmuştur. Dergi kapağı ise çok yaptım. Belki 200-300 dergi kapağı vardır. Ben, resim eğitimi almak için İstanbul'a gelmiştim. Tesadüfen grafik bölümüne girince grafik sanatının görsel iletişim alanı olduğunu kavrayabildim. Ressam olma duygum, görsel iletişimin ifade dallarından illüstrasyon ve karikatürle tatmin oldu... İllüstrasyon daha resimsel, karikatür daha sade ve eleştirel farklılık içerir. 34 kişisel sergi açtım. Ressamlar ressam, grafik tasarım camiası illüstratör, karikatür camiası da karikatürist olarak tanımlar beni. Çalışılan oda dağınık olur, hep çalıştığım için odam genellikle dağınıktır ama her şeyin yerini bilirim. Öğleden sonra ve gece yatıncaya kadarki sürede çalışmayı severim. Pandemi beni olumlu etkiledi, diyebilirim. Herkes gibi kendime fazla zaman ayırmış oldum. Pandemiyle ilgili 20'ye yakın iş üretmiştim, ayrıca kendim için de orijinal işler üretebildim ve devam ediyorum. Haftada iki buçuk gün online dersim var. Online ders yapmak yorucu olmasına rağmen diğer hoca arkadaşlarım gibi bunu başarabildim. Tabii ki pandeminin olumsuz yanları da çok, insan sosyal bir varlıktır ve insan karşısındaki insanla vardır. Arkadaşlar, etkinlikler açısından çok etkilendik. Çünkü biri Belçika'da olmak üzere dört sergim vardı. Bir de Covid-19 olayının gittikçe tırmanması ile endişe daha da arttı. Dilerim bu günler geçer ve yeniden gerçek hayata döneriz. Sadece benim için değil, bütün sanatçılar için geçerli olan şu; ne yaşamışsak veya hangi koşullardaysak bilinçaltımıza onlar yerleşir ve onlarla ilgili işler üretiriz. İlk yaptıklarım; merdiven, çukur, uçurum gibi temalardı. Deniz, ağaç, özellikle elma ağacı, özgürlük ve barışın temsilcisi olarak beyaz kuş gibi konuları resimlerimde öne çıkardı. The New Yorker'da ilk kapağım kedili bir illüstrasyondu ve büyük ilgi gördü. İkinci kapağım da fincanlı idi. Kedi ve fincanla ilgili çalışmalarım bu iki kapağın devamı olarak geldi. Bir özel bankanın faaliyeti için 24 ayrı fincanlı illüstrasyon yapmıştım. Media Cat dergisinin de bir yıl boyunca kedi konseptli kapağını yapmıştım. Ekşi Sözlük'te sizinle ilgili olarak Lise yıllarında sürekli tavlada yendiğim kişi diye yazmışlar. Lisede tembel bir talebeydim, bütün zamanımı resimle geçirmeyi seviyordum. Okul öğleye kadar ve öğleden sonra olmak üzere iki gruptu, ben öğlenciydim. Arkadaşlarla tavla, bilardo oynadığımız Deniz Gazinosu adlı mekanda buluşurduk. Aslında burası kahvehane idi. Orada tavla oynar, sonra yürüyerek okula giderdik. O dönemden kalma bir anı ama kim yazmış bilemiyorum. Sosyal medya hepimiz için kendimizi ifade edebilme alanı oldu. Yayın ve reklam dünyasına çok iş yaptım. Her konu için üç ila 15 arası eskiz yaparım. Dijital çizim teknolojisi telefonuma kadar gelince film veya haber izlerken, çayımı da içerken bir yandan da güne ilişkin veya daha çok geceye ait çizim yapar paylaşırım. Eğer karşımda takipçiler olmasa ben de üretip çizmwezdim. Bu nedenle ürettiklerimi birlikte üretiyoruz, diye düşünürüm. Her insan, çok değerli ve saygındır. Takipçiler lütfedip yazıyorlar eğer en azından beğeni yapmaz veya cevap vermezsem onlara karşı saygısızlık etmişim gibi hissederim. Hiç üşenmeden, iki satır da olsa yazarım. Öteden beri eski eşyalara, antikalara ilgim vardır. Eşim de ben de bitpazarlarına gitmeyi çok severiz. 80'li yıllarda ikinci el kıyafetleri Topkapı'da açılan bitpazarından alırdı. Kadıköy'de Yeldeğirmeni bölgesinde çok sayıda ikinci el mağazası açıldı ve o mağazaları dolaşmayı da çok seviyoruz. Ucuz olmasının yanı sıra çok özgün kıyafetler bulmak da mümkün. Tanesi beş liraya olan gömleklerden onu mu alsam bunu mu alsam diye düşünürken baktım beşini birden almışım. Dükkana destek olsun diye de paylaşmıştım. Tüketim kapitalizmin tuzağı. Bize reklamcılıkta şunu öğretmişlerdi; reklam, ihtiyaç olmayan bir ürünü ihtiyaç gibi gösterip satmak. Belki iki yılı geçmiştir yeni bir giysi alma ihtiyacı duymadım. Zorlanmak olmasaydı gelişemezdik, dağın en tepesine çıkarken de zorlanırız ama çıktığımızda manzarasına da doyum olmaz. Bir de psikolojik olarak stresle, çaresizlikle ilgili zorlanma vardır ki bu çok zordur. Bu durumlarda kaldığımda paniğe kapılmadan, mantık içerisinde üstesinden geldiğimi biliyorum. Vazgeçmemek ve ısrarcı olmak da zorlanmayı eriten bir durumdur. Kitap, kitap sayısı kadar sonsuz, farklı dünya anlamına geliyor. Normalde insan gördüğü dünyayı tarif edebilir. Kitapla haşır neşir olan insan çok farklı dünyalar tarif edebilir. Bu her türlü şey olabilir, insanın hayal kurmasının sağlar, ufkunu genişletir. Nasıl vücudumuz için gereken vitaminleri besinlerden alıyorsak kitaplar da organik bir beyin besinidir. Bizi geliştirir, düşünce biçimimizi, estetiğimizi geliştirir. Kitap, kapalı haliyle bile ışık saçar. Kitaplar olmasaydı bu söylediğim cümleler de olmazdı. Siz lisede çok iyi bir öğrenci değildim demiştiniz. Ama belli ki kitaplarla aranız hep iyi olmuş. Evet evet, kitaplarla aram hep iyi oldu. Geçenlerde bir mesaj geldi. Şöyle diyordu Ben, okulda ne zaman kütüphaneye gitsem sizi kütüphanede bulurdum. Öyleydi, tüm boş vakitlerimde okulun kütüphanesine giderdim. Ödünç kitaplar, dergiler alırdım. Okuldaki eğitimin dışında kitaplardan edinmiş olduğum bilgi, deneyim benim yolumu açmıştır, düşünce biçimimi değiştirmiştir. Coğrafya kaderdir, sözüne inanırım. İnsanın değerini, bulunduğu koşullar belirler. Benim Ordu, İstanbul ya da New York'taki algılanma biçimim veya yaptığım işlerin karşılığını bulmam farklıdır. Tabii ki içinde, maddi karşılığı olan her şey bir üründür ve pazarlanma, reklam onun değerini belirler. Gerçek sanatçı olmayan çok sanatçı var; çok sayıda sanatçı da bilinmiyor. Bu durum her dönem var olmuştur. İnsan etkilenmeye çok açıktır. Bulunduğunuz bölgenin şivesi bizi etkiler o şive ile konuşuruz.. Sanatçı, edebiyatçı müzisyen... Kim varsa önündeki kişilerden etkilenmiştir. Babam hastanede memurdu, bir ilaç broşüründe Flemenk ressam Bosch'un sürrealist resmini kesip saklamıştım. Hala durur. Elime alır, her detayını incelerdim. Milliyet Sanat dergisindeki çalışmalarıyla Mengü Ertel (1931-2000) ve I love NY logosunu yapan tasarımcı Milton Glaser (1929-2000), grafik alanında beni etkilemiştir. Turhan Selçuk ve Ali Ulvi Ersoy en başta olmak üzere birçok karikatür sanatçısından da etkilendim. Lisede Van Gogh'un resimlerinden çok etkilendim. Tatbiki Güzel Sanatlar Yüksek Okulunda Magritte'den Dadaizm akımından, Man Ray'den etkilendim. Aklıma gelen diğer isimler de Saul Steinberg, Roland Topor Brad Holland, Adolf Born, Gut Billout, Andre Françoise, Tomi Ungerer gibi çok sanatçıdan etkilendim. Onlar da başkalarından etkilenmişlerdi, benden de etkilenen öğrenciler, gençler var. Benim odam diğer akademisyenlerden farklı olduğu için ilgi çekiyor. Duvarların her yerinde bana ait işler vardır. Sürekli üretim halinde olduğum için yaptıklarını asıyorum, yapıştırıyorum. Duvar, ev, atölye her tarafta üretmiş olduğum resimlerin vardır. Aslan yattığı yerden belli olur atasözünde olduğu gibi doktorun tıp ile ilgili kitapları olur, avukatın hukukla ilgili. Sanat daha renkli olduğu için odam daha çok ilgi çekiyor. Yeditepe Üniversitesinde de öyle, Marmara Üniversitesinde de öyle idi. Öğrenciyi yetiştirirken kendi yapmış olduğum çalışmalar doğrultusunda ödevler veriyorum, ne biliyorsam ve yapıyorsam onlara gösteriyorum. Tavsiye vermiyorum. Tavsiye istediklerinde ise mesleklerini sevmelerini, sevdikleri alanda iş yapmalarını söylüyorum. Çünkü grafiğin de çok farklı alanları var, doktorluk gibi. Sevdikleri dalı seçmelerini ve çok çalışmalarını, ilk etapta para kazanmaktan çok öğrenmenin devam etmesi gerektiğini söylüyorum. Yani aslında kendi yaptığım şeyler üzerinden tavsiye veriyorum. Derginiz hayırlı olsun. Yayıncılık zor bir alan, çok tebrik eder, emeği geçenleri kutlarım. Derginizde bana yer verdiğiniz için de çok teşekkür ederim."} {"url": "https://www.ithafsanat.com/sanatcinin-dunyasinin-icinde/", "text": "New York'taki Jean-Michel Basquiat: King Pleasure sergisi, 15 bin metrekarelik bir alanda, sanatçının 177'si daha önce hiç sergilenmemiş 200'den fazla sanat eserini ve parçayı içeriyor. Sergi başlığı, 1952 tarihli 'Moody's Mood for Love' şarkısıyla sanatçının babası Gerard Basquiat'nın gözdesi olan '50'lerin caz şarkıcısı King Pleasure'ın adından geliyor. Basquiat'nın gelişiminin belki de bugüne kadarki en ayrıntılı kişisel portresini ortaya koyan sergi, sadece gezilip görülecek eserlerden ziyade izleyiciyi, sanatçının dünyasına sokup sarmalayan bir deneyim sunuyor. Sergiyle ilgili istisnai olan, yalnızca eserler değil; aynı zamanda Adjaye Associates'in sergi tasarımı. Basquiat'nın ablası Heriveaux da çıkış noktalarını Bilimsel bir gösteri olmasını, müze ya da galeri sergisi olmasını istemedik. Gerçek bir deneyim olmasını istedik. Asıl amacımız, içeri girip onun yaşamına dalınca Jean-Michel'i bir erkek olarak, bir erkek kardeş, bir oğul, bir yeğen, bir torun olarak gösterdiğini hissettiğiniz deneyimdi diye anlatıyor. Sanatçının ahşap üzerine akrilik ve yağlı boya tabloları, köşeleri yuvarlatılmış koyu renk ahşap galeri duvarlarına asılmış. Duvarların koyu tonu, sanatçının döneme özgü renk paleti ve New York şehrini tüm güzelliği, vahşeti ve kargaşasıyla betimleyen temaları ile beklenmedik bir uyum içinde. Adjaye, serginin Brooklyn'de göçmen siyahi bir ailede dünyaya gelen ve kendi bağlamından güçlü bir şekilde etkilenen genç bir siyahi adamın samimi, kişilerarası bir anlatısını sunduğunu, Basquiat'nın Haiti ve Porto Riko kökenlerini orta sınıf evinin yeniden yaratılması yoluyla aktarmanın önemli olduğunu belirtiyor. Mimar, oyuncaklar ve erken tarihli eskizler gibi aile yadigarı eşyalarına ek olarak, sanatçının bisikleti gibi samimi nesneleri ve mimarın Afrika'dan getirdiği heykel ve nesneleri dahil etmiş. Adjaye Associates, İtalyan mobilya üreticisi Arper'i, Basquiat'ya sipariş edilen tabloların Grace Jones, Bianca Jagger veya Warhol gibi figürlere fon oluşturduğu Palladium'un ünlü özel Michael Todd VIP Odası'nın yeniden oluşturması için projeye davet etmiş. 30 kanallı bir ekran, kulübün en parlak günlerinden görüntüleri yayınlarken, döneme özgü bir film müziği Arper's Mixu, Steeve, Pix, Wim ve Ply koleksiyonlarından parçalarla döşenmiş geniş odayı dolduruyor. Odanın gece temasına uyması için üretici burada her zamanki parlak turuncu, kırmızı veya yeşil tonlarını, '80'lerin gece kulübü estetiğine gönderme yapan daha koyu küllü siyah ve bordo tonlarıyla değiştirmiş. İki büyük Steeve salon kanepesi ve eğlenceli Pix sedirleri, iddialı turu biraz uzanarak bitirmek isteyenleri davet ediyor. New York'tan sonra başka şehirlerde de devam edecek olan serginin ardındaki bir diğer unsur da pratik sürdürülebilirlik. Adjaye, Ahşap duvarların yeniden kullanımı yalnızca yeni malzemelere olan ihtiyacı azaltmakla ve çöplüklere olan katkıyı azaltmakla kalmıyor, aynı zamanda sürdürülebilir ormanlık kerestede karbonu hapsediyor diye açıklıyor. Günlük bir estetiğin ötesinde, panelli yapı, gösterinin başka bir yerde hızlı bir şekilde yeniden kurulmasına izin veriyor. Adjave bu kolaylığı Dairesel tasarım, her türlü yeniden imalat ihtiyacını ortadan kaldırıyor ve sadece söküm, nakliye ve yeniden kurulum gerektiriyor sözleriyle dile getiriyor. Serginin sanatçının ablaları tarafından düşünülmesi ve mimar Adjaye'nin de onların aktarmak istediği duyguları mükemmel bir şekilde hayata geçirmesi Basquiat'nın eserleri kadar çarpıcıydı bence. Lisane Basquiat, Bu gerçekten aşkla emek verdiğimiz bir işti ve Jean-Michel ile kendi yolculuğumuz ve üç kişi olarak hayatımız boyunca yaptığımız bir yürüyüştü. Bir başkasına devredebileceğimiz bir şey değildi. Burada olan her şeye bizzat biz karar verdik diyerek ne kadar kıymetli bir sergi ortaya çıkardıklarını anlatıyor zaten."} {"url": "https://www.ithafsanat.com/sanatin-ekonomisi/", "text": "Sanat ve ekonomi kavramlarının yan yana anılması, çok değil yarım asır öncesine dayanıyor. 1966'da New York Üniversitesi Ekonomi Profesörü William J. Baumol ve sonraki yıllarda Princeton Üniversitesi Başkanı olan William G. Bowen'ın yazdığı Performing Arts The Economic Dilemma bu alandaki ilk kitaplardan biri olarak anılıyor. Yazarlar; müzik, opera, bale gibi sanat dallarının maliyetlerini hesaplayarak endeks oluşturduğunda kültür sanat ekonomisinin de iktisadın bir alt kolu olarak görülmesini sağlamışlar. Ancak sanat ve ekonomi arasındaki ilişkinin işaretleri elbette çok daha öncesinden de görülüyor. Bundan beş yüz yıl önce Avrupa'da yaşanan Rönesans dönemi bugün bile sanat deyince aklımıza gelen sayısız eserin üretildiği zaman dilimine işaret ediyor. Rönesans öncesi kiliseler için üretilen eserler, daha sonra mesen aileler tarafından alınmış. Ardından müzelere, müzayede evlerine ve koleksiyonlara girmiş bu eserler. Ülkemiz ekonomi basınının güçlü kurumlarından Dünya gazetesinin köşe yazarlarından Osman Saffet Arolat ile görüşürken farklı tanıklıklarla sanat ve ekonomi başlığına bakma fırsatı bulduk. Tüm bu görüşmeleri yaparken fark ettik ki sanat ve ekonomi öyle tek bir dosya ile kapatılacak bir konu değil. Bundan sonra dergimizin her sayısında bu iki kavramın buluştuğu yazılar, söyleşiler, değerlendirmeler de yer alacak."} {"url": "https://www.ithafsanat.com/sanatin-luks-degil-ihtiyac-oldugu-anlasilmali/", "text": "Sokak çalışmaları ve dijital işleriyle dikkat çeken sanatçı Cem Sonel, Toplumun aslında sanatın bir lüks değil, ihtiyaç olduğunu fark edebilmesinin ancak sanatla buluşma anlarının artmasıyla mümkün olacağını düşünüyorum. Bu sebeple hem sokakta üretimin hem de ulaşılabilir eserlerin çok önemli olduğuna inanıyorum diyor. Günümüz genç kuşak sanatçılarından Cem Sonel, dijital ile gelenekseli harmanlayan, kendini bildi bileli uğraşı olan sokak sanatlarından da vazgeçmeyen isimlerden. Çocukluğundan bu yana sokaklardan ilham aldığını vurgulayan sanatçı, 1989 yılında Ankara'da doğdu. 2004'te Hacettepe Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Grafik Tasarım Bölümünü onur derecesi ile tamamlayan Sonel, sokak sanatı merakını 2009'da kurucularından olduğu sokak sanatı kolektifi ile hayata geçirmeyi başardı. Sanatçı, 2014'te Hacettepe Üniversitesi Güzel Sanatlar Enstitüsü Heykel Yüksek Lisans Bölümüne kabul edildi. 2008-2013 yılları arasında tasarım ajanslarında grafik tasarımcı ve sanat yönetmeni olarak görev alan Cem Sonel, 2017'de atölyesini taşıdığı İzmir Darağaç'ta hem bireysel hem de mahallenin sanat kolektifi ile beraber çalışmalarına devam etti. Son iki yıldır Ankara'daki atölyesinde üretmeye devam eden Sonel'in çalışmaları oldukça yenilikçi. Misal İzmir'de kendi hazırladığı bilgisayar kodunu flash disk ile sokaktaki LED tabelalara bıraktı. İstanbul ve Ankara'da da büyük boyutlarda mural çalışmaları oldu. Cem Sonel'le dijital işlerini, sokak sanatını ve sanatın gidişatını konuştuk. Kendimi bildim bileli hep bir şeyler üretme ihtiyacı hissediyorum. İlkokuldayken okul ile ev arasındaki yolda at kestanesi ağaçları vardı. Her gün o yolu yürürken topladığım at kestanelerine evde bulduğum kürdanları saplayarak onları birleştirerek bazen soyut formlar, bazen de izlediğim çizgi filmlerden feyz alarak Taş Devri arabaları yapardım. Yine aynı dönem yaptığım resimler öğretmenim ve ailem tarafından beğeni ile karşılanırdı. Hatta hatırlıyorum halen keyifle oynadığım legolarım vardı ve tuvalete girerken tüm legolarımı alır öyle girerdim. Yani aslında her anımı içinde doğası gereği oyun barındıran üretime harcardım diyebilirim. Ben yeteneğin, kişinin ilgi alanı doğrultusunda daha henüz bilinç düzeyine gelmeden yaptığı gözlemler ve aldığı kararlarla geliştiğine ve zaman içerisinde kendini belli eder duruma geldiğine inanıyorum. Yani aslında benim kadar zamanını bir şeyler üretmeye harcayan biri, gün sonunda yine ortalama benim kadar bir beceriye sahip olabilir diye düşünüyorum. Hayatımın büyük bölümünü sokakta geçirdim. Sokak hem öğrenme hem sosyalleşme hem de aktivite alanıydı benim için. Halen daha öyle diyebilirim. Ortaokul ve lise çağlarındayken mahallede benim gibi yaramazlık peşinde koşan birkaç arkadaşımla beraber bir yerlerden bulduğumuz markör kalemler ile sokaktaki arabaların plakalarını değiştirirdik. Bunu eğlenmek için yapardık. Aslında mevcut anlama, küçük müdahaleler ile yeni anlamlar kazandırma, malzemeyi manipüle etmeydi bize eğlenceli gelen. Ancak bu durumun o zamanlar bir sanatsal eylem olduğu bilincinde değildim tabii. O dönem aylık olarak çıkan müzik ve gençlik dergisi Blue Jean vardı. Müziğe çok fazla ilgili değildim ancak dergide yer alan ve Tunç Dindaş'ın hazırladığı Graffiti Türkiye sayfaları, graffitiyle tanışmama vesile oldu. Her ay o iki sayfa için dergiyi satın almaya başladım. Sokakta plaka değiştirmekten daha renkli ve eğlenceli bir yaramazlık olduğunu keşfetmiştim. Aslında üretme, müdahale etme isteği her zaman içimde olan bir ilkel dürtüydü ve vaktimin çoğunluğunu sokakta harcıyordum, dolayısıyla da sokak sanatı benim için kaçınılmaz bir yoldu diyebilirim. Grafik tasarım konusu da üretime ve çizime meraklı olduğumdan ailemin yönlendirmesiyle meslek lisesinde grafik tasarım bölümünü seçmemle başladı. Takiben lisans eğitimimi de grafik tasarım bölümünde tamamladım. Hatta uzunca bir dönem tasarımcı olma hayaliyle biraz sanat üretiminden de uzaklaşmıştım. Tasarımın amacı ortada bulunan problemi pek çok yandan ele alarak olabilecek en doğru çözümü üretmek. Ancak bu sorunlar, bir noktada kendi içsel dürtülerimle bir denge oluşturdu ve amacı aslında çözüm üretmek olmayan hatta bazen sorunun kendisini oluşturan tasarımlar yapmaya başladığımı fark ettim. Böylelikle yaramazlık ile yarar sağlama durumları benim için birbirinden ayrı ele alamadığım bir hal almış oldu. İkisinin de bana zor gelen bir yanı yok; ikisi de içinde eğlence barındıran süreçler. Ancak süreç olarak birbirinden farklı diyebilirim. Sokakta çoğunlukla izin almadan üretimimi gerçekleştiriyorum. Bu durum üretim anında hızlı ve konsantre olmayı gerektiriyor. İnanılmaz bir adrenalin ve heyecan durumu söz konusu. Yani işi üretirken duyduğunuz heyecan oldukça yüksek. Ancak iş bittiğinde siz oradan uzaklaştığınızda ve insanlar üretiminizle karşılaştığında sizin bu karşılaşmadan çoğunlukla haberiniz olmuyor. Galeride sergilenen eserlerde ise daha sakin ve süreç olarak daha uzun bir üretim söz konusu. Bu tabii heyecan duymadığım anlamına gelmiyor ancak daha güvenli veya konforu daha yüksek bir üretim yolculuğu. Fakat işler galeriye asılıp sergilendiği sırada, izleyiciyle bir araya gelip izleyicinin geri bildirimlerine şahit oluyorsunuz. Bu da oldukça büyük bir heyecan yaratıyor. Bazen öyle geri bildirimler alıyorum ki işi üretirken bilinç düzeyine inmemiş konuları fark etmemi sağlıyor. Kısaca özetlemem gerekirse; sokakta sergilemek, üretim sırasında heyecanı yüksek, sergileme sırasında daha sakin. Galeride sergilemek ise üretim sırasında daha sakin, sergileme sırasında heyecanı yüksek süreçler diyebilirim. 2019 yılından bu yana bilgisayar kodunu üretim pratiğimde malzeme olarak kullanıyorum. İlk sokak denemelerim, o dönem atölyemde İzmir'de olduğu için orada başladı. Aynı yıl üyesi olduğum Darağaç kolektifi ile beraber düzenlediğimiz Darağaç Volta etkinliğinde izinli bir duvarda yeni medya mural deneyimim oldu. O zamana kadar ilk denemelerimde, tıpkı bir graffiti sanatçısının sprey ile duvara bıraktığı imza misali hazırladığım kodu flash disk ile sokaktaki LED tabelalara kendi imzam olarak bırakıp kaçıyordum. Daha sonra İstanbul Comic and Art Festival kapsamında Beşiktaş Balık Pazarı'nın karşısındaki 12x4 metrelik duvara yine bilgisayar kodunu ve güncel teknolojiyi kullanarak yaptığım bir mural çalışmam oldu. Son olarak geçen yıl Ankara'da 24x8 metre boyutlarında bir mural çalışmam oldu. İşlerin aslında ortak hikayesi bana çok uzun zamandır rahatsızlık veren LED tabelaları nasıl manipüle edebilirim de bu önü alınamaz çirkinliğe bir kontra atak geliştirebilirim düşüncesiyle ortaya çıktı. Şöyle bir farkındalığım oldu; uzun süredir üzerine kafa yorduğum varoluşsal konular ile bilgisayar kodları, yapısı gereği bir paralellik gösteriyor. Hikaye, her iki dünyada da olmak ve olmamak halinin birbiriyle oluşturduğu temelde basit, ancak süreçle birlikte karmaşıklaşan ihtimallerin ahengiyle vuku buluyor. Bu paralellik benim Code of Conquer ismini verdiğim, anlam olarak fetih kodu olarak çevirebileceğimiz bir sanat projesine dönüştü. Ben büyük patlamanın 0'a düşen 1 olduğuna inanıyorum. Ve giderek bu 1, 0 ile karmaşık ilişkiler kurup günümüzde var olan her şeyi oluşturduğuna inanıyorum. Algoritmaları biz hayatımıza giren bilgisayarlarla tanımaya başladık ancak algoritmaları evrenin oluşumunda da gözlemleyebiliyoruz. Hücresel otomatlar buna örnek gösterilebilir. Hücresel otomatları, bir hücrenin bir an sonra 1 mi yoksa 0 pozisyonunda mı olacağını belirleyen, onun o anki komşularının 1 veya 0 olma hali olarak özetleyebiliriz. Yani kapıdan biri girdiğinde artık kimse eski ben olamayacaktır; her iki insan da hayatlarına yeni ben olarak devam ederler. Aslında birbiriyle bu denli ortak evrilen bir varoluşun altında birtakım kodlar gözlemleyebiliyoruz. Bu gerçek beni çok heyecanlandırıyor. Bu serideki her nokta, bir diğeriyle beraber bir görsel oluşturuyor ve her koyduğum nokta, önceki noktaların da bize verdiği sonucu etkiliyor. Yani burada da yüzeye yeni bir nokta düştüğünde artık tüm noktalar eski benliğinden yeni bir benliğe evriliyor. İzleyicinin eserlerle karşılaştığında durumu bu kadar içselleştirmesini beklemiyorum ancak aldığım geri dönüşlerle yakalamaya çalıştığım duygunun izleyiciye geçtiğini fark ediyorum. Bazen halı, kilim desenine benzetenler oluyor. Dokuma da aslında bir algoritma çıktısı. Bazen de güncel teknolojinin sokakta kullanılması izleyicilere heyecan veriyor. En önem verdiğim kısmı da sokakta kendini göstermekten başka bir amaca hizmet etmeyen ve bunu yaparken de herhangi bir estetik kaygıyla oluşturulmamış çirkin LED tabelaların aslında başka bir amaçla kullanılabileceğine şahit oluyorlar. Sokak sanatı, sanatçının herhangi bir maddi gelir beklemeden tamamen içsel dürtülerle yaptığı ve çoğunlukla sadece kendi cebinden karşıladığı bir üretim biçimi. Ancak bu durum özellikle malzemelerin ithal edildiği Türkiye'de takdir edersiniz ki sürdürmesi güç bir durum oluşturuyor. Ben de uzun süredir yaşam alanım olan sokağa atmaya kıyamayıp biriktirdiğim atık sprey kutularının kendisini bir sanat nesnesine dönüştürüp bunların satışıyla sokak için yeni kutular alabilirim gibi sürdürülebilir, aynı zamanda da çevreci bir döngü keşfettim. Sprey boyaların satış fiyatı iki sene öncesine göre 5 katına çıktı. Bu durum özellikle sokağa yeni çıkacak gençler için yeni mücadele yolları gerektiriyor. Benim bu projem de aslında genç arkadaşlarıma bir öneri olarak düşünülebilir. Alttan gelen yeni insanlar sokağa çıkmazsa bu kültür giderek kaybolacaktır, dolayısıyla da yeni stratejiler bu anlamda değerli diye düşünüyorum. Sprey kutularını özellikle ulaşılabilir bir düzeyde tutuyorum çünkü ülkemizde koleksiyoner olmak maalesef zengin sporu olarak düşünülüyor. Bunda haklı bir taraf olmakla birlikte pek çok ulaşılabilir sanat eseri üreten sanatçılar da mevcut. Toplumun aslında sanatın bir lüks değil, ihtiyaç olduğunu fark edebilmesinin ancak sanatla buluşma anlarının artmasıyla mümkün olacağını düşünüyorum. Bu sebeple hem sokakta üretimin hem de ulaşılabilir eserlerin çok önemli olduğuna inanıyorum. Anksiyete problemi olan bir birey olarak kaygılarımdan bahsetmeye başlarsam bu röportajın sonu hem benim hem de okuyucu için gelmeyebilir. Dijital çağda her alanda olduğu gibi sanatın da dijitalleşmesi kaçınılmaz bir durum. Ancak gözlemlediğim kadarıyla sanatçılar ve izleyiciler, dijital ve geleneksel ikileminde kalabiliyor. Ben her iki üretim şeklinin aynı eserde buluşabileceğini, bir uzlaşma oluşturabileceğini düşünüyorum. Hele ki günümüzde biz ne dijital ortamda yaşıyoruz ne de dijital olmayan ortamda. Her iki ortamın da iştirakçileriyiz. Ben de her iki ortama da iştirak eden eserlerin günceli kendimce daha doğru bir noktadan yakaladığı inancıyla hibrit eserler üretiyorum. Aslında dijital evrene olan merakım dijitali bir sonuç olarak değil; bir alet, bir araç olarak ele almama sebep. Ben bilgisayarı alet, kodu da malzeme olarak düşünüyorum. Tercihen de geleneksel aletler ile kullandığım malzemeleri dijital aletlerle kullandığım malzemelerle birleştirerek ortaya bir şeyler çıkartıyorum. Dijital gelişim iletişimi oldukça kolay bir hale getirdi bu da gelişimin hızını her geçen gün katlıyor. Eskiden mücadele zamana karşı gerçekleşirken günümüzde hıza karşı bir mücadeleden bahsedebiliriz. Dijital üretim biçimini geleneksel üretim biçimleriyle harmanlamak bu açıdan da iyi bir mücadele. Dijital aletlerin üretim hızına karşı geleneksel yöntemlerin zaman alması bence kendi içerisinde bir denge oluşturuyor."} {"url": "https://www.ithafsanat.com/sanatin-ve-doganin-birlikteligine-ovgu/", "text": "Tohumları 20 yıl önce atılan ve 2010'da kapılarını ziyarete açan Baksı Müzesi, iki yeni sergiyi sanatseverlerle buluşturuyor. Kıraçta Heykel sergisi Baksı tepesini heykellerle kuşatıyor. Farklı kuşaklardan dokuz sanatçının açık havaya yerleşen yapıtları bundan böyle tepeden Çoruh nehrini seyredecekler, Baksı'nın doğası ve öyküsüyle bütünleşecekler. İkinci sergi ise geçtiğimiz yıl ilk kez verilen Anadolu Ödüllerine değer bulunan projeleri bir araya getirmeyi ve tanıtmayı amaçlıyor. Bu sergi, Anadolu'dan ilham alan ve ona değer katan çalışmalara topluca bir bakış olanağı sağlıyor, sivil topluma ve yerel yönetimlere yeni öneriler sunuyor. Çağdaş müzeciliği yepyeni bir anlayışla Anadolu'nun kültür varlıkları haritasına katan Baksı, 20. yılını geride bırakırken, iki yeni sergiyi sanatseverlerin beğenisine sundu. Sanatın ve doğanın birlikteliğine övgü niteliğindeki Kıraçta Heykel sergisi, izleyiciyi mekansal sınırların dışına çıkarıp doğayla buluştururken, heykellerin rehberlik ettiği şiirsel bir yolculuk vadediyor. Baksı Müzesi'nin yer aldığı kıraç sırttan Çoruh nehrini seyreden bu sanat yapıtları, içine yerleştikleri coğrafyayla yeni anlamlar kazanırken, kadim uygarlıklara ev sahipliği yapmış bu mekana da taze bir bakış getiriyor. Baksı tepesinde ziyarete açılan açık hava sergisinde Erdal Duman, Günnur Özsoy, Hüsamettin Koçan, İbrahim Koç, Kemal Tufan, Mike Berg, Nermin Er, Osman Dinç ve Yunus Tonkuş'un yapıtları yer alıyor. Kıraçta Heykel sergisine dair açıklamalarda bulunan Baksı Müzesi kurucusu Prof. Hüsamettin Koçan, İçinde bulunduğumuz koşullar ne kadar zorlayıcı olsa da bunu bir insanlık deneyimi olarak kaydedip yeni yapıtlar üretmeye devam ediyoruz. Bu kez, çocukluk anılarımda önemli bir yere sahip bir mekan, Baksı'nın 65 yıldır değişmeden kalmış kıraç tepesi yapıtlarımıza ev sahipliği yapıyor. Heykeller bu kıraç sırttan nehre doğru uzanırken yeni bir sessizlikle, Baksı'yı ziyaret edenleri hem çağırıyor hem de onları yeni bir duyum alımına davet ediyor: Soluğunu tut, doğaya bak, doğa sana sanatçıyla birlikte yeni şeyler anlatacak. Umuyorum ki bu heykeller, bu kıraçta uzun yıllar konuk olsunlar. Ve de bu kıraç, heykellerin evi olsun diyor. Baksı Kültür Sanat Vakfı tarafından Anadolu'nun ortak kimliğine katkıda bulunan üretimlere dikkat çekmek amacıyla hayata geçirilen Anadolu Ödülleri'nin kazananları ise Depo Müze'de gösterime sunuluyor. Ana sponsorluğunu Doğan Holding'in üstlendiği, Kurukahveci Mehmet Efendi'nin sponsor olarak katkıda bulunduğu ödül programı; Müzecilik, Süreli Etkinlikler, Gösteri Sanatları, Arkeoloji ve Restorasyon kategorilerinden oluşuyor. Türkiye'nin 35 ilinden 133 projenin başvurduğu yarışmada, altı proje Anadolu Ödülü'ne, iki proje de Alana Katkı Ödülüne değer bulundu. Yeni sergilerin yanı sıra Şakir Gökçebağ'ın heykel ve yerleştirmelerinden oluşan Aşina sergisi, Maske/Çağrışımlar adlı grup sergisi ve kalıcı koleksiyonda yer alan yapıtlar da Baksı Müzesi'nde sanatseverleri bekliyor. Bayburt'un Bayraktar köyünde yer alan müze, pazartesi hariç her gün 10.00 19.00 saatleri arasında ziyaret edilebilir."} {"url": "https://www.ithafsanat.com/sanatta-dijitallesme-nasil-basladi-nereye-gidiyor/", "text": "Sanat eserlerinin bir bilgisayar yardımıyla dijital ortamda üretilmesi aslında yeni bir konu değil. Ancak son yıllarda ivmelenerek göz ardı edilemeyecek kadar hızla ilerleyen dijitalleşme, hayatımıza yeni giren kripto paralar ve NFT gibi kavramlar, sanatın bundan sonra alacağı şekil, gideceği yön hakkında bizi bazı sorular sormaya yöneltiyor. Bundan yaklaşık iki yıl önce, çok sıcak bir ağustos gününde arkadaşımın bahçesinde oturuyorduk ve ağır havanın etkisiyle konuşmaya bile gücümüz yoktu. Bahçe masasının üzerinde bir sürahi limonata vardı ve içindeki buzlar çaresizce eriyordu, neredeyse biz de eriyecektik. Arkadaşım üşengeç bir ritimle, kucağına yatırdığı gitarını tıngırdatıyordu. Sonra birden doğrulup Baksana dedi. Karşıdaki evin çatısının gökyüzüyle kesiştiği yerde ne güzel bir mavi tonu var, tablo gibi. Şimdi gerçekten bir akıllı telefonum olmasını isterdim işte... Bunun fotoğrafını çekip paylaşırdım. Robin'i size kısaca şöyle anlatayım: Kendisi asla akıllı telefon veya sosyal medya kullanmaz. Giyimiyle, kuşamıyla, konuşmalarıyla geçmişten gelen bir kahraman gibidir. Yani 80'ler, 90'lar vücuda gelse bu kesinlikle Robin olurdu... Dediği yere doğru kafamı çevirdim ve kırmızı dik üçgen çatı tam bizim baktığımız noktadan gökyüzünü çaprazlamasına ikiye bölüyordu ve gökyüzünün keskin mavisiyle çok hoş bir tablo ortaya çıkıyordu. Gözün gördüğüyle yetineceğiz o zaman, sadece bak dedim. Bunu dememle akıllı telefonumu alıp gördüğümüz güzelliğin fotoğrafını çekmem bir oldu. Göz ucuyla bana bakan Robin alaycı bir tavırla, Ah siz dijital çağın insanları... deyip sıcak havanın verdiği uyuşuklukla esneyerek kucağında gitarıyla beraber arkasına doğru yaslandı. 19. yüzyılda, bildiğimiz anlamda fotoğraf makinesi icat edildiğinde çok ses getirmiş ve tartışmalara yol açarak sanat çevrelerini ikiye bölmüştü. Ünlü Fransız şair Charles Baudelaire, fotoğraf makinesinin bir sanat aracı olarak kullanılmasını eleştirenlerden biriydi. 1859 tarihli Salon incelemesinde (Salon de 1859) fotoğrafı duygulardan ve güzellikten yoksun, salt mekanik bir araç olarak tanımlıyordu. Baudelaire, realist Courbet ve Manet gibi ressamlar ve fotoğrafçı Nadar ile yakın bağları olsa da moderniteye ve modern sanata endişeyle yaklaşıyordu ve fotoğraf için Var olanı temsil etmek gereksiz ve sıkıcıdır yorumunda bulunuyordu. 1935 yılına gelindiğinde Alman Filozof Walter Benjamin de fotoğraf hakkında benzer görüşler ortaya koyuyordu. Benjamin, Mekanik Yeniden Üretim Çağında Sanat Eseri adlı makalesinde, fotoğraf makinesinin sanat eserinin aurasını öldürdüğünü, onun bulunduğu zaman ve mekandaki eşsiz varlığını ve biricikliğini yok ettiğini fakat bir yandan da sanat eserini demokratikleştirip herkes için ulaşılabilir kıldığını söylüyordu. Benjamin'in anlatmak istediğini aslında şöyle bir örnekle daha basitçe açıklayabiliriz: Mona Lisa tablosunu bilmeyen var mı? Neredeyse herkes Da Vinci'nin bu ünlü eserini bir şekilde tanıyordur. Peki ya kaç kişi bizzat Paris'teki Louvre Müzesi'ne gidip bu tabloyu yerinde görmüştür? Bu soruya Evet cevabını verenlerin çok daha az olduğuna eminim. Peki, o zaman Mona Lisa tablosunu görmeyi nasıl başardınız? Çünkü büyük çoğunluğumuz Mona Lisa'yı dijital dünyadaki temsilleri sayesinde tanıyoruz. İnternette Mona Lisa diye aratıp bu tablonun fotoğraf makinesiyle çekilmiş bir fotoğrafının dijitalleştirilmiş JPEG versiyonunu bilgisayarıma kaydedip evimdeki yazıcıdan bu resmi bir kağıda basıp odamın duvarına asabilirim. Ta da! Mona Lisa artık benim odamın duvarında. Ama orijinal eserin aurasını, o andaki varlığını ve biricikliğini asla elde edemem çünkü Da Vinci'nin tablosu tek ve yegane kopya olarak müzede durmakta. Üstelik benim yazıcıdan çıkardığım A4 boyutundaki kağıt parçasının da hiçbir maddi değeri yok yani eser üzerinde herhangi bir hak sahibi de değilim. Biri NFT mi dedi? Az sonra oraya doğru geliyoruz. Bilgisayar sanatı terimi 1960'larda kültürel alana girmeye başladı. Bilgisayarın sanat yaratmak için kullanılması tartışmaların önünü açtı ve sanatçıları yine iki gruba ayırdı. Charles Baudelaire'in fotoğrafçılığa tepkisi gibi Jacques Ellul, Herbert Marcuse ve Marshall McLuhan'ın da aralarında bulunduğu kimi teorisyenler, eleştirmenler ve sanatçılar bilgisayarın nihayetinde insan yaratıcılığını gasp edip yozlaştırabileceğinden korkuyorlardı. Bu yıllarda henüz bilgisayarlar bildiğimizden çok farklıydı. Kullanıcı arabirimi veya yazılımlar yoktu. Sanatçılar ve bilgisayarbilimcileri kendi programlarını yazarak bilgisayarın yaratıcı potansiyelini keşfetmeye başladılar. Dijital sanat terimi ise, bilgisayar mühendislerinin dijital sanatçı Harold Cohen tarafından kullanılan bir boyama programı geliştirmesiyle 1980'lerde ortaya çıktı. 1990'lar ve sonrasında ise kendimizi video art'ların, dijital resimlerin, insan hayal gücünün sınırı olmadığını gösteren görsel-işitsel deneyimlerin vaat edildiği dijital sanatlar sergilerinin, neon lambaların, hala bir türlü icat edilemeyen uçan arabaların, sayısız yeni ve genç sanatçıyla ortaya atılan taze fikirlerin, yeni akımların, yeni sözlerin, güncel bilgisayar yazılımlarının, sosyal medya uygulamalarının ve tek bir tıkla hepsinin cümle alemle paylaşılabildiği bir dijital evrenin içinde buluverdik. Hikaye burada bitiyor mu? Tabii ki hayır. Hayatımıza giren Blockchain, kripto paralar, Metaverse ve NFT gibi kavramlar var, öyle ki NFT dijital sanat eserlerinin hem üretiminde hem özgünlüğünün korunmasında bir devrim yaptı."} {"url": "https://www.ithafsanat.com/sanatta-maneviyat-uzerine-wassily-kandinsky/", "text": "Resim sanatının gelmiş geçmiş en büyük isimlerinden Wassily Kandinsky'nin sanat ve hayat üzerine derinlikli düşüncelerini bir araya getiren kitap, Gül Yıldız'ın özenli çevirisiyle Türkçeye kazandırıldı. Modern sanatın gelişiminde büyük bir öneme sahip olan bu çalışma, Wassily Kandinsky (1866 1944) tarafından kaleme alındı. Yayımlandığı 1910 yılından bu yana halen günümüzde de sanatta bir rehber niteliği taşıyan bu eser, hem sanatçılara hem de sanatseverlere yol gösteriyor. Sanatı geleneksel bağlarından koparıp özgürleştiren sanat hareketinin öncü kuramlarının yer aldığı bu yapıtta, resimdeki tinsel devrim olarak adlandırabileceğimiz, maddesel olandan uzaklaşıp soyuta yönelen dışavurumculuğun temelleri atılıyor. Kandinsky'nin eseri, iyi okur için keyifli ve nitelikli bir okuma pratiği sunuyor."} {"url": "https://www.ithafsanat.com/saraybosna-film-festivalinde-47-film-yarisacak/", "text": "Bosna Hersek'te bu yıl 13 Ağustos'ta başlayacak Saraybosna Film Festivali'nde 47 film yarışacak. Bu yıl 27. kez sinemaseverlere kapılarını açacak olan Saraybosna Film Festivali'nden yapılan açıklamada, Saraybosna'nın Kalbi isimli festival ödüllerini almak için 4 kategoride toplam 47 filmin yarışacağı belirtildi. Uzun metrajlı film kategorisinde 9, kısa film kategorisinde 10, belgesel film kategorisinde 16 ve öğrenci filmleri kategorisinde 12 filmin yer alacağı kaydedilen açıklamada, 18 filmin dünya prömiyeri, 3 filmin uluslararası, 1 filmin Avrupa, 24 filmin bölgesel ve 1 filmin de Bosna Hersek prömiyerinin gerçekleştirileceği kaydedildi. Uzun metrajlı film kategorisinde ödül için The Elegy of Laurel, Things Worth Weeping For, Bebia, a mon seul desir, The Hill Where Lionesses Roar, Celts, Moon, 66 Questions, Murina, Looking for Venera ve Great Freedom filmleri yarışacak."} {"url": "https://www.ithafsanat.com/sefaletine-katlanmak-icin-anlatan-insan/", "text": "Kriz zamanlarında özgün fikirler artar ve krizi çözmese de krizin derinliğini azaltıp şiddetini dindirir. Dünya görüşlerinin değişmesi de böylesi özgün çalışmaların biriktirdiği aklın, zamanı geldiğinde patlamasıdır. İnsanın, yüksek ve uyumlu bir kimlik değil de düşük, uyduruk ve kaotik bir kimlik olduğu iddiasındaki Homo Narrans kitabı belki de bu yüzden ilgimi çekti. İnsanın macerasını kutsal eksende anlamlandırıp hayvani doğasını güçlü fakat ikincil doğa olarak kodlayan geleneksel, dini, irfani metinleri çokça okumuşuzdur. Son birkaç yüzyıldır, insana köken bulma arayışları onu bir tanrısal tarafa, bir hayvani tarafa atıp duruyor. Homo sapiens sapiens ile bugünkü dünyada bile temsil gücünü korumayı sürdüren semitik anlatının şerefli insanı, uzlaşmakta zorlanıyor. Kriz zamanlarında özgün fikirler artar ve krizi çözmese de krizin derinliğini azaltıp şiddetini dindirir. Dünya görüşlerinin değişmesi de böylesi özgün çalışmaların biriktirdiği aklın, zamanı geldiğinde patlamasıdır. İnsanın, yüksek ve uyumlu bir kimlik değil de düşük, uyduruk ve kaotik bir kimlik olduğu iddiasındaki Homo Narrans kitabı belki de bu yüzden ilgimi çekti. Güya anılmaya değmeyen yüz binlerce yıllık dönemde, kendisi dışındakilerle farklılıklarını değil de benzerliklerini öne çıkararak sürdürdüğü asıl kahramanlık dönemi dururken, parçalaya parçalaya, ötekileştirmeden beslenerek kendisini fukaralaştırdığı dönemin bunca ilgiye mazhar olmasını dilin icadına bağlıyor. Yazar İsmail Gezgin, özlemini çektiğimiz hünerver ve verimkar akademisyenlerden. Arkeoloji çalışmalarını antropolojik perspektifle, edebi tatta aktarabilecek sayılı kişilerden. Evrimsel silsileyi; canlı, sahih olandan, kurgulanmış, yapaya taşıyan yazar, insanın anlatma ihtiyacının tam da insan olmayı uydurmasıyla eş zamanlı ortaya çıktığını savunuyor. İnsan; yaşamı bilmeden yaşadığı, ölümü bilmeden öldüğü ve bozgun nedir bilmediği yüz binlerce yıl sonunda tüm canlılarla üleştiği köken dilden, ortak dilden uzaklaşarak anlam ekip biçtiği simgesel dile iltica ediyor. Dananın kuyruğu burada kopuyor. Simgelerle dokuyup durdukça imgesel bütünlükten kopardığı varlığı hem kendisi hem de tüm canlılar için büyük bir tehdide dönüşüyor. Dünyanın farklı coğrafyalarında farklı dili konuşan ilk ve tek tür olarak yalnızlaşıyor insan. Eski ve yeni Türkçe kavramları birlikte kullanarak dil lisan ayrımı yapıyor yazar. Lisan, insana sonradan eklemleniyor. Gösterge devrimi, söz dizimi devrimi, simge devrimi derken homo sapiens sapiens, doğanın sunduğu kadim dili bütünüyle unutup her şeyi sil baştan bilmekle lanetleniyor. Kadim mitlerden yaptığı alıntıları, evrimsel verileri, psikanalitik yaklaşımları eşleştirip bütüncül bir okumaya kalkışan yazar sebep sonuç mekaniğini mümkün olduğunca tutarlı bir şekilde işletiyor. İnsan yapıp ederken şimdinin gerilimini dindirmeyi amaçlıyor. Hayatı yaşayamazken ve içine sıkıştığı şimdide, aslından kopmuşluğu onu nevrotik bir hale sokarken o, ezeli ve ebedi zamanlara anlatarak sıçrıyor ve tümleniyor. Hayvan olamayan, insan kalamıyor ve tanrısal makyajla defosunu kapatmayı deniyor. Sözle göğe yöneliyor, yeryüzündeki köksüzlüğü için tanrısal insan yalanına sığınıyor. Evren kuran mitlerde; Babil Kulesi, Sisyphos, Boğa Tanrı, Gılgamış gibi yakından bildiğimizi sandığımız anlatı öbeklerinin insanlaşma safhalarındaki işlevlerine değiniliyor. Sınır nedir bilmeyen hayvan insan, ölümsüzlük bilgisine ulaşır ulaşmaz bir yığın kültürel sedle tutsaklaşıyor. Sisyphos'un mütemadiyen taşıyıp durduğu kayanın, uygarlığın Homo sapiens sapiens'e dayattığı yaşamın arkaik temsili olması, kitaptaki özgün tespitlerden yalnızca biri. Bilmeyen, buna rağmen seslenerek anlaşan ve yaşayan hayvan insan; ölümü bilen, dil kuran, bunun bedeli olarak da anlaşamayan ve yaşamayan Homo Narrans dikotomisi, evrimsel, bilimsel anlatı ile mitolojik, dini anlatıyı birbirine bağlıyor. Homo Narrans, kültür kuran mitler bölümünde daha çok sınıflı toplumun ve toplumsal cinsiyetin doğasıyla hesaplaşıyor. Cinsellik dönüşüyor, sınırlanıyor; efendiler cinselliği ipotek altına alıyor ve sınırlanmıyor. Savaşlara ve kahramanlara ihtiyaç duyuluyor. Kadınlar kahramanları, erkekler güzeli arzuluyor. Onlar rollerini oynadıkça insanlar birbirinden hızla ayrışmaya devam ediyor. İnsanlık bir yandan öjenik anlayışı meşrulaştırdığı köken mitoslarıyla parçalanır ve aryanlar lehine adalet tanrıçasına tecavüz edilirken, aynı toplumun içindeki denkler de, efendilere ve kölelere dönüşüyor. Çingenelerin aşağılanmasının mitoslardaki izini süren yazar, Nemrut İbrahim anlatısında, topluluk önünde cinsel ilişkiye giren Çin ve Gane kardeşlere ulaşıyor. Peki iki bin yıl sonra, İsa mesihin çarmıha gerilmesinde çivileri kim yapmış dersiniz? Gene Çingenelere yüklenmiş, insanlığın bilinç dışındaki kiri pası! Böylesi anlatılar, toplumsal bilinç dışının üyelere aktarılmasını sağlıyor ve inanca, dünya görüşüne ideolojiye dönüşüyor. Benim oldukça cesur bulduğum, uygarlığın kurulmasında ilahi tecavüzün rolü diye özetleyebileceğim kısımdaysa mitoslardaki tanrıların keyfi tecavüzlerine dayanan dünya düzeni, eril iktidarın meşrulaştırılmasına payanda oluyor. Eve kapatılan ve eril dayatmaya rıza gösteren kadınların süngüsü, masum gözüken Kırmızı Başlıklı Kız gibi masallarla düşüyor. Zihinlere kakılan ve toplumun kabulünü sorgulamayı imkansızlaştıran masal sayesinde kız, erkek, ata, yasak, tehlike, güven, yasa gibi kavramsal bindirmeler gücünü artırıyor. Mitlerin, masalların fantastik ve eğlenceli yüzeyi, altta yatan toplumsal kapatma ve itaat kültürünün aklanmasını gizliyor. Ontolojik kabusuna nihayet vermek, sonsuz zamana ve güzel diyarlara uzanmak için anlattıkça duran insan, kendisini sağaltamadığı gibi değerler anlatısıyla üretilen ve yönlendirilen vicdanına bile sahip çıkamıyor. Geriye dönmek mümkün olmadığı için anlattığıyla özdeşleşiyor ve şerefli insan hayali kurarken hepi topu bir hikayeye dönüşüyor."} {"url": "https://www.ithafsanat.com/sehir-tiyatrolari-yeni-sezon-programini-acikladi/", "text": "İstanbul Büyükşehir Belediyesi Şehir Tiyatroları, eylül ayında iki yeni sahne, yedi yeni oyun ve Kaldığımız Yerden. Yeniden sloganıyla başlıyor! İstanbul Büyükşehir Belediyesi Şehir Tiyatroları, yeni sezon repertuvarını Müze Gazhane'de basın ve kültür-sanat dünyasıyla paylaştı. Eylül ayında başlayacak yeni tiyatro sezonu, iki yeni sahne, yedi yeni oyun ve Kaldığımız Yerden. Yeniden sloganıyla perde açacak. Törende İBB Şehir Tiyatroları'nın iki yeni sahne kazandığını söyleyen Sanat Yönetmeni Mehmet Ergen, Kaldığımız Yerden. Yeniden sloganıyla yeni sezona başlayacaklarını paylaştı. Eylül ayında 7 prömiyerle sezonu açacaklarını kaydeden Ergen, Geleneksel olarak Harbiye Muhsin Ertuğrul Sahnesi'nde yaptığımız sezon açılışımızı Müze Gazhane'de yapmak istedik. Çünkü bu sezon iki yeni sahne, Şehir Tiyatroları'nın sahneleri olarak hizmet verecek dedi. Kaldığımız Yerden, Yeniden sloganıyla duyurulan yeni sezonda, büyük ve görkemli müzikaller dikkat çekiyor. Tüm zamanların en iyi müzikali olarak kabul edilen Gypsy müzikali, Türkiye'de ilk kez sahnelenecek. Bando Ziyareti ve Suikastçılar müzikalleri de izleyicilerin karşısına çıkacak. Moby Dick gibi klasiklerin yanı sıra Bekçi ile Postacı ile Herkes Sihirbaz Olacak isimli çocuk oyunları yine yeni sezonda tiyatro izleyicileriyle buluşacak. Bekçi ile Postacı, Herkes Sihirbaz Olacak isimli çalışmaları süren yeni çocuk oyunları da sergilenecek. Dünya repertuvarının en önemli eserlerinden biri olan Cadı Kazanı, Şehir Tiyatroları'nda ilk defa sergilenecek. Galileo, Bertolt Brecht'in önemli bir eseri. En son 1975 yılında yapılmıştı. 45 yıl aradan sonra yine çok büyük bir klasiği Şehir Tiyatroları repertuvarına kazandırıyor. Komedi olarak, Yatak Odası Komedisi Alan Ayckbourn'un eseri sahnelenecek. Maviydi Bisikletim yeni bir prodüksiyonla karşınıza çıkacak. Şehir Tiyatrosu'yla yan yana duran bir isim olan Turan Oflazoğlu için 2022 yılında bir küçük Turan Oflazoğlu Festivali yaparak okunmamış hiçbir oyunu kalmasın diyerek onlar sergilenecek. Ayrıca Deli İbrahim, büyük bir prodüksiyon olarak yapılacak. Bu oyunlar dışında Şehir Yazarları Arıyor projesi kapsamında 200'ün üzerinde yazılmış oyundan elemeler yapıldı ve bir kısmı sahneye taşınıyor. Gazhane Meydan Sahnesi'nde yeni yerli yazarlar ve Türkiye'de ilk kez oynanan yabancı oyunlarımız olacak. Bu sahnede de Albert Camus'nün Veba adlı oyunu olacak. Genel Sanat Yönetmeni Mehmet Ergen, repertuarın ardından, Sosyal eşitlik ve farkındalık yaratmak üzere bir bildiri hazırlıyoruz. Sahnelerimizde, provalarımızda temsil açısından bir eşitsizlik olmasın istiyoruz. sözleriyle, Genel Sanat Yönetmen yardımcıları Emre Koyuncuoğlu, Lerzan Pamir, Sevinç Erbulak'ı sahneye davet etti. Emre Koyuncuoğlu: Geçen sene birçok çalışmayı çevrimiçi yaptık, zamanımızı kendi çalışmalarınızı düşünerek tartışarak geçirdik. Bu bildiri fikrini Genel Sanat Yönetmenliğinde bir araya gelerek oluşturmaya başladık. Zaman içinde bütün sanatçı arkadaşlarımıza duyurduk. Amacımız tiyatroda her türlü şiddeti, tacizi, mobbingi önlemek ve toplumsal cinsiyet eşitliği farkındalığını sağlamak için bir bildiri yayınlamaktı. Sanatçılar olarak böyle bir hassasiyet göstermek istedik. Detaylı olarak önümüzdeki günlerde bunu yayınlayacağız. Arkamızda desteklerini hissettiğimiz İBB Kültür Sanat Koordinatörü Figen Ayhan Karakelle'ye, İBB Genel Sekreter Yardımcısı Şengül Altan Arslan Hanım'a teşekkürlerimi sunuyorum. dedi. Covid 19 pandemi döneminde yapılan çalışmalara değinen Ergen, üretime hiç ara vermediklerini aktardı. Şehir Tiyatroları, Covid 19 tedbirleri ile yeni sezonda İçişleri Bakanlığı'nın 20.08.2021 tarihli genelgesiyle belirlenen uygulamalar doğrultusunda izleyici kabul edecek. Oturma düzeni 1 dolu 1 boş olacak şekilde planlanacak. Maskesiz izleyicilerin salonda bulunmasına izin verilmeyecek. Fuayelere her 4 metrekareye 1 kişi olacak şekilde, belirli sayıda seyirci kabul edilecek. Salonların klima sistemi yeni şartlara uygun şekilde yüzde 100 temiz havayla çalışacak şekilde ayarlanacak. Ayrıca Salon girişlerinde ateş ölçümü yapılacak. Yine girişlerde dezenfektan bulundurulacak."} {"url": "https://www.ithafsanat.com/sehir-tiyatrolarindan-kadina-yonelik-siddete-karsi-okuma-tiyatrosu/", "text": "İstanbul Büyükşehir Belediyesi Kültür Daire Başkanlığı'nın düzenlediği 25 Kasım Kadına Yönelik Şiddetle Uluslararası Mücadele Günü Etkinliklerinin bir parçası olarak, İBB Şehir Tiyatroları'na bağlı Çağdaş Gösteri Sanatları Merkezi, Mor Çatı Sığınağı Vakfı'yla birlikte bir okuma tiyatrosu, söyleşi ve atölye gerçekleştirilecek. İBB Şehir Tiyatroları Çağdaş Gösteri Sanatları Birimi bünyesinde Emre Koyuncuoğlu ve Cemre Baytok; Mor Çatı Kadın Sığınağı Vakfı'nın hazırladığı Kadına Yönelik Şiddet Deneyimleri ve Şiddete Karşı Anlatılar kitaplarından bir derleme oluşturdu. Derlemenin içinde yer alan, şiddete karşı kadınların verdiği mücadelenin aktarıldığı gerçek hikayeler; Aslı İçözü ve Lerzan Pamir rejisinde, İBB Şehir Tiyatroları oyuncularından Bennu Yıldırımlar, Sevinç Erbulak, Sevil Akı, Ebru Üstüntaş, Hazal Uprak'ın rol aldığı bir okuma tiyatrosu olarak izlenebilecek. Ardından kadına yönelik şiddete karşı çözüm üretme üzerine alan deneyimi olan Cemre Baytok ve kadına yönelik şiddet hakkında Şehir Tiyatroları'nda aktif çalışmalar yürüten tiyatronun yönetmenlerinden Lerzan Pamir, Emre Koyuncuoğlu, Aslı İçözü ve Mor Çatı Kadın Sığınağı Vakfı'ndan Zuhal Güreli ile bir sohbet gerçekleştirecek. Sohbet, seyircilerin doğrudan etkileşim kurabileceği bir yapıda olacak. Katılımcılar okuma tiyatrosundaki hikayeler üstünden, farklı disiplinlerin ve farklı alanların katılımıyla, şiddete karşı birbirlerini nasıl güçlendirdiklerini izleyiciyle paylaşacaklar. Kadın sanatçılarımızın katkısıyla birlikte güçlenme önerisi taşıyan etkinlikler, 1 Aralık Çarşamba saat 13.00'te Ümraniye Kültür Merkezi'nde, 7 Aralık Salı saat: 13.00'te Fatih Kültür Merkezi'nde düzenlenecek."} {"url": "https://www.ithafsanat.com/sener-sen-40-yil-sonra-yine-ayni-rolde-zengin-mutfagi/", "text": "1978 yılında ilk kez İstanbul Şehir Tiyatrolarında bu oyunda aşçı Lütfü Usta'yı canlandıran Şener Şen, 40 yıl aradan sonra aynı rolde ve genç bir oyuncu kadrosuyla tekrar sahnede. Zengin Mutfağı, cumhuriyet tarihinde görülmüş en büyükişçi hareketi olan 15-16 Haziran 1970 olaylarının zengin bir ailenin mutfağına yansıması. Hizmet etmekten başka bir şey düşünemeyen köşk çalışanları da gözlerinin önünde gelişen olaylar karşısında kayıtsız kalamayacaktır. Toplumdaki değişimden her biri kendi payına düşeni alacaktır. Oyun ilk olarak 1978'de İstanbul Şehir Tiyatroları'nda Başar Sabuncu yönetiminde sahnelendi ve başrolde Şener Şen oynadı. Aralarında İsmet Küntay Ödülü de bulunmak üzere çeşitli ödüller alan oyun 1980'de aynı ekip tarafından sinemaya da aktarıldı. 1994-1995 sezonundan itibaren Devlet Tiyatroları'nda çeşitli defalar sahnelendi. 2012-2013 tiyatro sezonunda yazarın kızı Aslı Öngören yönetiminde İstanbul Şehir Tiyatroları'nda yeniden sahnelendi."} {"url": "https://www.ithafsanat.com/senur-akin-bicer-sanat-calistayi-hepimiz-icin-bambaska-deneyim-kapilari-acti/", "text": "İş dünyasındaki başarılarının yanı sıra sanatçı yönü ve sanata desteğiyle de bilinen, dergimizin imtiyaz sahibi ve Arnica Yönetim Kurulu Başkanı Senur Akın Biçer ile geçen yaz başlattıkları Arnica Art Land Sanat Çalıştayı kapsamında çok geniş bir söyleşi gerçekleştirdik. Arnica Art Land Kurucusu ve Danışma Kurulu Başkanı olan Senur Akın Biçer, sanata ve sanatçıya destek vermekten duydukları mutluluğu dile getirerek 23-30 Ağustos 2022 tarihleri arasında Türkiye'nin birçok kentinden, resmin farklı disiplinlerinde eserler üreten, usta kuşak, orta kuşak ve genç kuşak sanatçıları bir araya getiren Arnica Art Land Sanat Çalıştayı, hepimiz için bambaşka deneyim kapıları açtı. Üretilen her eser, hem sanatçının iç dünyasını ortaya koydu hem de o eseri izleyen, ona bakan bizlerin ruhuna dokundu. Ben bazı eserlerde çocukluğuma gittim, bazı eserlerde hayallerimi gördüm. Tüm bunlar benim için gerçekten eşsizdi diyor. Böylesi bir çalıştayı gerçekleştirmenin sanat için kurulan hayalleri hayata geçirmek anlamına geldiğini, Arnica olarak ülkemizin kültür sanat atmosferine kalıcı bir katkı sağlamayı amaçladıklarını da anlatan Senur Akın Biçer, Mersin'e çağdaş sanat müzesi kazandırmayı hedeflediklerini belirtiyor. Sanat benim için hayatımın her döneminde hobi düzeyinden daha ileride bir uğraş oldu. Sanırım bunda çocukluk yıllarımdan itibaren tanık olduğum, babamın iş ve sanatı eş tutan yaklaşımı etkili oldu. Arnica'nın kurucusu olan babam, merhum Hasan Akın, mühendisti ve tasarıma büyük önem verirdi. Ne zaman yeni bir ürün için kafa yorsa tasarımı konusunda sanatçı dostlarından fikir alırdı. Evimizde ressam ve heykeltıraş dostları ile yaptığı sohbetleri hatırlıyorum örneğin. O nedenle çocukluk çağlarımdan itibaren sanat benim için hayatla, işle çok alakalıydı. Küçük bir çocukken resim yapmayı seviyordum ancak ortaokul yıllarında uzaklaştım. Benim yeniden resme yönelmem lise yıllarındaki bir öğretmenimin etkisiyle oldu. Boğaziçi Üniversitesinde kimya öğretmenliği eğitimi alırken de seramik derslerine devam ettim. Lise yıllarından itibaren babamla birlikte çalışmaya başladım. Yurt dışına yaptığımız iş seyahatlerinde de ne yapar eder, muhakkak ya bir müze ya bir sergi gezerdim. Bu sayede yeni sanat dalları ile tanıştım. Bu tutku, 1993 yılında Uzak Doğu ülkesi Tayvan'a yaptığım iş gezisiyle başladı. Sonraları gerek kültürleri gerekse sanat anlayışlarını benimsediğim için Uzak Doğu sanatı ile aramda kopmaz bağ oluştu. 2011 yılından itibaren yurt içinde ve yurt dışında birçok karma sergide eserlerim yer aldı. İlkini 2012'de İstanbul'da Büyükada'da açtığım kişisel sergime ilaveten 2019 yılının Eylül ayında Tokyo'da da kişisel sergi açarak eserlerimi izleyicilerin beğenisine sundum. Bu sergide eserlerimi dünyanın çeşitli ülkelerinden çok fazla sayıda kişi görme fırsatı buldu. Yaptığım sanatımla evrensel bir dil yakaladığıma inanıyorum. Sumi-e, mürekkep sanatı, sınırlı fırça darbesiyle resmin tamamlanması hedefleniyor. Öyle ki Japonya'da iyi kılıç ustası olmak için samurayların bile sumi-e yaptığı biliniyor. Çünkü sadece sanatsal olanı, içinizdekini kağıda dökmeyi değil, plan yapmayı, istediğinizi tam olarak ortaya koyabilmek için doğru adımlar atmayı da içeriyor. Çok zihin işi, mantık işi gibi görünse de ruhu ortaya çıkaran bir sanat dalı sumi-e. Kendimden şöyle örnek vereyim. Özellikle pandemi döneminde sumi-e yapmak için kağıtlarımın, boyalarımın başına geçtiğimde zihnimden geçen kuşlar ya da yapraklar yerine bambular yapmıştım. O zaman ruhumun buna ihtiyacı olduğunu düşünmüştüm. Yani siz hiç farkında olmadan kendinizi ortaya döküyorsunuz sumi-e ile. Evet, geleneksel sanatlarımız hep ilgi alanımdaydı. Zamanla bu ilgi de tutkuya dönüştü. Ebru sanatının yaşayan insan hazinesi olarak bilinen, değerli hoca Hikmet Barutçugil'den iki yıl ebru dersi aldım, Sabahat Palabıyık'ın verdiği kısa dönem tezhip derslerine devam ettim. Topkapı Sarayı Nakkaşhanesinde iki yıl tezhip öğrendim. Bu arada 2013 yılında İngiltere'de London Art College'da bitki illüstrasyonu ve Japon resim sanatı sumi-e eğitimlerini de tamamladım. Sabahları güne resim yaparak başlamayı seviyorum. Ne yazık ki her gün bu mümkün olmuyor. Ayrıca fabrikada çalışma odamda da her zaman boya kalemleri, sulu boyam ve resim kağıtlarım hazırdır. Rapor okumaya ara verip resim yapmışlığım çoktur. İş dünyasındaki başarılar, doğru zamanda, doğru kararı almak ve uygulamakla çok ilgili. Aldığımız kararlarda çok çeşitli riskleri, olasılıkları hesaplamamız gerekiyor. Sanatsal bakış açısı bana bazen biraz durmanın iyi olduğunu gösterdi. Daha geniş perspektiften bakabilmeyi de... Hayatın temeli iletişim. İletişim gücünüz ne kadar yüksekse hem insan ilişkilerinde hem de iş hayatında kendinizi o denli iyi ortaya koyabiliyorsunuz. Sanatın beni bu açıdan da beslediğini düşünüyorum. Dediğiniz gibi pandemi hayatımızı her yönden sınırlandırmıştı ve bizim daha rahat nefes almaya ihtiyacımız vardı. Bu nedenle hayatın içinde sanatı, sanatın içinde hayatı görmeye odaklandığımız, sanata gönül verenlere ithaf ettiğimiz dergimiz İthaf'ı hayata geçirmeye karar verdik. İmtiyaz sahibi olmaktan gurur duyduğum İthaf; sayfalarımıza konuk olan sanatçıların, tüm yazarların, editörlerin ve emeği geçen herkesin muazzam katkısı ile büyüdü, büyüyor, daha da büyüyecek. Dergimizin ilk sayısından itibaren öyle güzel yorumlar aldım ki sanatseverlerin İthaf'ı büyük bir içtenlikle kucakladığını görüyorum. Buradan her bir okuyucumuza ayrı ayrı teşekkür ederim. Aslında öyle görünüyor. Kişisel olarak sanata bu kadar yönelince, marka kimliğimizle de sanatı daha çok buluşturmaya başladık. Bir anlamda özümüzde de var olan duruşu vurgulama adımı oldu. Arnica'nın İstanbul Avcılar'daki fabrikasının girişinde dev silolar var. Hammaddelerimiz için. Girişteki o silolara sanatsal bir ekleme yapabilir miyiz düşüncesi aklımızdaydı hep. Galeri sahibi bir tanıdığım aracılığıyla küratör Denizhan Bey ile tanıştık. Kendisi silolar için çeşitli sanat projeleri önerdi. Biz de kardeşim ile birlikte Zirveye Çıkanlar adlı projeyi seçtik. Gerçek insan boyutundaki heykellerin silolara tırmandığı bir çalışma bu. Denizhan Bey, bu projenin ardından sanat çalıştayı hakkındaki düşüncelerini bizimle paylaştı. Tüm bu süreç aslında isteklerin, düşüncelerin buluşması gibi işledi. Bizim de kardeşimle birlikte Arnica'nın adını sanatla daha çok bir araya getiren projeleri hayata geçirme planımız vardı. Böylece güç birliği yaparak Arnica Art Land Sanat Çalıştayı'nı hayata geçirdik. Evet, hızlı ilerledi. Hatta ilk başlarda Denizhan Bey'e Bu kadar kısa sürede nasıl yaparız? diye sorduğumu da hatırlıyorum. Ancak yoğun çaba, doğru planlama, kaynakları uygun şekilde kullanma ve güçlü network sayesinde her şey yolunda gitti. Güzel bir çalışma oldu. Bunun bir kişisel, bir de toplumsal iki nedeni var. Önce kişisel olandan başlayayım. Bu çalıştay aynı zamanda sevgili babam Hasan Akın'a bir saygı duruşu niteliğinde. Babam; bilime, sanata düşkün, estetik bakış açısına sahip, sanatın ve kültürün önemini bilen, toplumsal çalışmalara destek veren bir kişiydi. Çalıştayı da onun neredeyse her taşında emeği bulunan Borcak Yaylası'ndaki çiftlikte, oradaki evde yaptık. Babam Adanalı, bu bölge bizim için köklerimiz açısından da önemli. Bu güçlü kişisel nedenin yanı sıra sanatı tüm topluma, ülke geneline yayma hedefimiz de etkili oldu Mersin'i tercih etmemizde. Sanat etkinlikleri sadece büyük şehirlere sıkışmamalı. Mersin'i çağdaş sanatın bilinir şehirlerinden biri yapmayı hedefliyoruz. İlk çalıştay bizim aynı zamanda sürecin nasıl işleyeceğini gördüğümüz bir etkinlik de oldu. Bir hafta gibi kısa bir sürede 80'den fazla eser ortaya çıktı. Sanatçılar 30 dönümlük ormanlık bir alanda, doğanın içinde hem yan yana olabilecekleri hem de ayrı kalabilecekleri alanlara sahip bir biçimde resim yaptılar. Birlikte yediğimiz yemeklerde sanatla ilgili tadına doyum olmayan sohbetler gerçekleştirdik. Yani sadece resim yapılmadı, aynı zamanda sanatçılar arasında da paylaşımların yoğun olduğu bir etkinlik oldu. Yola çıkarken Arnica Art Land Sanat Çalıştayı'nın uluslararası bir kimlik kazanması temel arzumuzdu. İlk çalıştaya Azerbaycanlı bir sanatçımız katıldı. Ancak önümüzdeki yıl, birçok ülkeden daha çok sayıda sanatçının katılmasıyla yıl içine yayılan çalıştaylar yapacağız. Bu sayede Türkiye'nin adını da çağdaş sanat alanında etkin çalıştayların düzenlendiği bir ülke olarak duyurmayı hedefliyoruz. Ayrıca sadece resim sanatına dair değil, heykel ve performans sanatlarını da kapsayan bir etkinlik gerçekleştireceğiz. Geleneksel hale gelecek Arnica Art Land Sanat Çalıştayı, aynı zamanda yörede sanatsal üretimi artıracağından bu eserleri sergileyeceğimiz çağdaş sanat müzesi kurma hedefimiz var. Öncelikle Fabrika Müdürümüz Efkan Bey'den bahsetmem gerekiyor. O kadar sahiplendi ki bu çalıştayı... Sanatçıların her anlamda rahat etmesi için yapılabilecek her düzenlemeyi daha kimse istemeden yerine getirdi tüm ekip. Bunu görmenin anlamı büyük; benim için ve sanatçılar için. Gerçekten de özellikle yağlı boya ile çalışan sanatçıların fırçalarını temizlemeleri için kimyasal içerikli solüsyonlar kullanması gerekiyordu. Onlar kavanozlarda hazırlandı. O kavanozlardaki sular, çeşitli nitelikteki toprak katmanlarının döşendiği kaplara boşaltıldı önce. Arıtma işlemi sağlandıktan sonra toprağa döküldü o sular. Bu da aslında sürdürülebilirlik bakış açısının bizim içimize kurumsal olarak da nasıl işlediğinin göstergesi. Bu minik sayılabilecek hassasiyetin bende oluşturduğu etki çok büyük oldu. Arnica adıyla gerçekleştirilen bu çalıştayın ilk izleyicilerinin fabrika çalışanlarımız olması gerektiğini düşündük. Bunun için Denizhan Bey, kocaman, bomboş bir alanı gerçekten etkili bir sergi alanına çevirdi. Fabrikadaki o alanın nasıl bir sergi salonu haline geleceğini çok merak ediyordum. Ortaya gerçekten etkili bir sergileme yöntemi çıktı. Büyük Arnica ailemizi oluşturan çalışanlarımızın bizim topraklarımızda üretilen eserleri görmeleri, yorumlamaları mutluluk verdi. Eserler daha sonra yine Mersin ve Adana bölgesindeki sergi salonlarında, ardından da İstanbul'daki fabrikamızda ve çeşitli mekanlarda sergilenecek. Açılış yaptığımızda çalışanlarımızın içeriye önce Burada neler oluyor? sorusuyla girdiğini gözlemledik. Sonra her bir resmin önünde durup fikirlerini dile getirmeye başladılar. Sanatçılarla sohbet ettiler. Arnica adının bir başka yönünü deneyimlemekten mutlu olduklarını da gördüm ben. Bu sergiyi fabrikada açtığımız için teşekkür ettiler. Bu yorumlar beni de çok mutlu etti."} {"url": "https://www.ithafsanat.com/sercesme-hunkar-haci-bektas-veli-festivali-basliyor/", "text": "Barışın, hümanizmin ve eşitliğin en önemli simgelerinden Hünkar Hacı Bektaş Veli, vefatının 750. yılında İstanbul Büyükşehir Belediyesi'nin düzenlediği Serçeşme Hünkar Hacı Bektaş Veli Festivali ile yad edilecek. 30 Temmuz 1 Ağustos tarihleri arasında Yenikapı Etkinlik Alanı'nda gerçekleşecek festivalde, 45 usta sanatçı sahneye çıkacak. Festival kapsamında belgesel film gösterimleri, video-ışık gösterileri, sergiler, çocuklar için çeşitli atölyeler, uzman araştırmacı ve yazarların katılımıyla gerçekleşecek söyleşiler İstanbullularla buluşacak."} {"url": "https://www.ithafsanat.com/sergi-istanbulda-bu-ne-bizantinizm/", "text": "Suna ve İnan Kıraç Vakfı Pera Müzesi ile İstanbul Araştırmaları Enstitüsü, Bizans hakkında yapılmış bilimsel araştırmaları inceleyen İstanbul'dan Bizans'a sergisi ile eşzamanlı olarak, bu kez Bizans'ın popüler kültürdeki temsillerini ele alan başka bir sergiyi ziyaretçilerle buluşturuyor. İstanbul'da Bu Ne Bizantinizm?: Popüler Kültürde Bizans sergisi, edebiyattan video oyunlarına, çizgi romandan müziğe, sinemadan modaya, farklı alanlarda, Bizans algısına ait ortak temaları bir araya getiriyor. Sergi 23 Kasım 6 Mart tarihleri arasında Pera Müzesi'nde ziyaret edilebilecek. İstanbul'da Bu Ne Bizantinizm? sergisi adını Yakup Kadri Karaosmanoğlu'nun Panorama adlı romanından alıyor. Türkiye'nin yakın tarihinden bir dönemi, İkinci Dünya Savaşı sonrası yılların toplumsal ve siyasal karmaşasını konu edinen romanda 'Bu Ne Bizantinizm?' ifadesini romanın baş karakteri kullanıyor ve yazar, kendi karakterinin ağzından çıkan bu sözle, genç cumhuriyetin vatandaşları arasındaki kültürel ayrışmanın giderek keskinleşmesini, kimlik bunalımını ve çare olarak kör inançlara tutunmasını dile getiriyor. İstanbul'da Bu Ne Bizantinizm? sergisi, Bizans kiliselerinde ana mekan ile yalnızca din adamlarının girebildiği bölümü birbirinden ayıran bir ikonostasis ile açılıyor. Geleneksel olarak, kutsal kitabı betimleyen resimlerle kaplı bu duvar, bu kez Pera Müzesi'ndeki çağdaş tasarımla, Bizans ikonalarının zamanımızın ikonik karakterleri ve süper kahramanları üzerindeki etkilerini sergiliyor. Sergide 50'yi aşkın sanatçı, yazar, illüstratör, müzisyen, sinemacı ve moda tasarımcısının Bizans'a atfedilen eşsizliği ve egzotizmi farklı açılardan yorumlayan ve görselleştiren işleri yer alıyor. Max Bedulenko, Aluisio Cervalle Santos ve Yurii Nikolaiko sergide dijital illüstrasyonları ile yer alan sanatçılar ve Bizans şehri ile şehrin anıtsal mimarisine yeni perspektifler getiriyorlar. Jonathan Godoy, Stelios Faitakis, Taha Alkan, Xanthe P. Russell kutsal kitaptan alınan sahneleri dönüştürürken Peter Tirpak bir pop-art ikonunu, Aleksandar Todorovic ise Facebook'un kurucusunu birer aziz olarak betimliyor. Sıra dışı portreleri ile tanınan Scadarts bu kez Iphone aracılığıyla İmparatoriçe Irene mozaiği ile oynuyor. Moda tasarımcısı Özgür Masur Bizans'20 adını verdiği koleksiyonu, Ayşe ve Ece Ege'den oluşan Dice Kayek ise Victoria & Albert Müzesi ödüllü Ayasofya tasarımı ile Bizans ikonografisinin moda alanındaki yansımalarını işaret ediyorlar. Marco D'Amico'nun Vogue İtalyaiçin çektiği fotoğraflar yine Bizans imgesini öne çıkarırken bu ikonografinin çizgi roman dünyasındaki yansımalarını Romain Sardou'nun yazdığı, Carlos Rafael Duarte'nin resimlediği tarihi macera temsil ediyor. İllüstratör-tasarımcı Necdet Yılmaz sergideki işinde geçtiğimiz yıl hayatını kaybeden Ayasofya'nın ünlü kedisi Gli'yi bir göksel varlık olarak canlandırıyor. Tefrikaları ile tanınan gazeteci ve romancı Murat Sertoğlu'nun 1948 yılında yayınlanan romanı Bizansın Aşk İlahesi Teodora kitabının kapağı ve Kartal Tibet'in canlandırdığı Tarkan karakterinin yer aldığı Bizans Çöküyor filminin afişi ise Bizans'ı neredeyse her alanda bir antitez olarak kullanan, milliyetçi söylemlerle yüklü tarih yazımının sorunlarına ışık tutuyor. İstanbul'da Bu Ne Bizantinizm? sergisine eşlik eden katalog ise sanatın çeşitli alanlarındaki tüm bu temsilleri ayrı ayrı, derinlemesine inceleyen ve yorumlayan 10 tarih araştırmacısının makalelerini bir araya getiriyor. Popüler kültürün birçok alanında karşımıza çıkan Bizantinizmleri tartışan ve sınıflandıran bu makaleler, Roland Betancourt, Felice Lifshitz, Brigitte Pitarakis, Sinan Ekim, Yağmur Karakaya, Elif Demirtiken, Jeremy J. Swist, Marco Fasolio, Haris Theodorelis-Rigas ve Emir Alışık'ın imzasını taşıyor. İstanbul'da Bu Ne Bizantinizm?: Popüler Kültürde Bizans sergisi 6 Mart tarihine kadar Pera Müze'sinde ziyaret edilebilir."} {"url": "https://www.ithafsanat.com/serhan-akin-ile-sokak-fotografciligi/", "text": "Sokak fotoğrafçılığı adından da anlaşılacağı üzere şehrin sokaklarında geçen olayları, hadiseleri, tezatları anlatan bir fotoğraf dalıdır. Şehir hayatının ta kendisidir. Sokakta çekilen her fotoğraf sokak fotoğrafı olmadığı gibi sokak fotoğrafçılığının sadece sokakta geçmesi de şart değildir. Sevgili fotoğraf ve sanat aşıkları, İthaf Sanat dergisi olarak 4. sayımıza girmiş ve mevsimleri tamamlamış oluyoruz. Umuyorum ki daha önce vermiş olduğum bilgileri bol bol pratiğe dökme ve harika fotoğraflar çekme şansınız olmuştur. Eski yazılarımda öncelikli olarak işin tekniğine öncelik vermiş, konu olarak daha niş fotoğrafçılık dallarını işlemiştim. Bu yazımda ise teknik konuları biraz daha geri plana atacağım ve basit bir fotoğraf makinesi olan herkesin çekebileceği bir fotoğrafçılık dalı olan sokak fotoğrafçılığını sizlere anlatacağım. Tabii basit bir fotoğraf makinesi yeterli dediğimde sokak fotoğrafçılığının kolay bir dal olduğu yanılgısına kapılmayın. Aramızda sır kalması şartıyla şahsen en zorlandığım dalın sokak fotoğrafçılığı olduğunu sizlere itiraf ediyorum. Sokak fotoğrafçılığı, adından da anlaşılacağı üzere şehrin sokaklarında geçen olayları, hadiseleri, tezatları anlatan bir fotoğraf dalıdır. Şehir hayatının ta kendisidir. Sokakta çekilen her fotoğraf sokak fotoğrafı olmadığı gibi sokak fotoğrafçılığının sadece sokakta geçmesi de şart değildir. Değişik bir dokusu, hikayesi olan binalarda, iş hanlarında da çekilebilir. En önemli kriter ise fotoğrafın kesinlikle kurgu olmamasıdır. Sokak fotoğrafçılığında hayattan hikayeler anlatılabileceği gibi doğal ışık oyunlarıyla, yansımalarla veya geometrik mimari şekillerle kompozisyonlar yaratarak fotoğrafın, estetik ve sanatsal yönü de öne çıkarılabilir. Öncelikle makinemiz her daim hazır olmalıdır. Anı yakalamak için makine ayarları ile kaybedecek bir saniyemiz bile yok! Ben sokakta iken fotoğraf çekmediğim zamanlarda ışığın durumuna göre devamlı makinemin ayarlarını yaparım. Otomatik ayarı hiçbir zaman tercih etmiyorum çünkü düşük ışık olan bir ortama girdiğimizde makinemiz enstantaneyi düşürüp fotoğraftaki hareketli objelerin bulanık çıkmasına sebep olabiliyor. Hayatı çektiğimiz için de fotoğraftaki objeler çok büyük bir ihtimalle hareketli olacaktır. Ben tamamen manuel ayarlara hakim olamadım diye düşünüyorsanız moraliniz bozulmasın, yarı otomatik bir mod olan Enstantane Öncelikli Shutter Priority modunda çekim yapabilirsiniz. Bu modda enstantaneyi biz belirleriz, diyaframı ve ISO'yu ise makinemiz otomatik ayarlar. İkinci önemli husus ise sokakta psikolojik olarak rahat ve biraz da yüzsüz olmamızdır. Hareketlerimizde gergin olursak sokaktaki insanlar bunu fark edecek ve doğal olarak onlar da gerilecektir. Dikkat çekmemek ve fotoğraftaki doğallığı bozmamak için rahatlık, sokak fotoğrafçılığında bizim teknik bilgilerimizden bile önemlidir. Bu iki hususun ardından, zaman ve mekan seçimi çok önemlidir. Mekan denince birçoğumuzun aklına çok güzel manzaralar ve binalar geliyor. Ancak sokak fotoğrafında bu şart değildir. Virane yerler de çok güzel fotoğraflar çıkarabilir. Dolayısıyla bir mekanı görünüşü ile yargılamayın. Ayrıca anlatacağımız hikaye, dram ve acı içerebilir, bu durumda estetik kaygısını geri plana atabiliriz. Mekan seçiminde son olarak şehrin hareketli yerlerini tercih etmenizi öneririm. İnsanın olmadığı yerde hikaye de yoktur. Zamana gelirsek ışığın yumuşaklığından dolayı sabah erken saatler, öğleden sonraları ve akşam, fotoğraf çekimi için idealdir. Yine de programlı olmakta fayda var; mekan keşfi yaparken güneşin hangi saatte hangi açıdan aydınlattığını not alın. Basit bir fotoğraf makinesi yeterli olsa da sokak fotoğrafçılığında makine ve objektif seçiminin hayatımızı kolaylaştıracağı bir gerçektir. Sokakta bol vakit geçireceğimiz ve uzun yürüyüşler yapmak zorunda kalabileceğimiz için hafif makineler ve objektifler seçilmesini tavsiye ediyorum. Objektif seçerken sabit yerine hareketli objektifler bize esneklik kazandıracaktır. Ağırlığının yanı sıra dikkat çekmemek için de kullanacağınız objektifin çok büyük olmamasına dikkat edin. Tecrübelerimden gördüğüm kadarıyla büyük objektifler fotoğrafçının paparazziymiş gibi görünmesine sebep oluyor ve insanları gerip tepkisini çekiyor. Şahsen sokak fotoğrafçılığında aynasız veya kompakt makineleri tercih ediyorum. Bu makineler, hafifliklerinin yanı sıra hızlı otomatik netleme yapabildikleri için anı yakalamamıza büyük katkı yapıyor. Bir diğer avantaj da şu; bu tip makinelerde ayna olmadığı için deklanşör sesi olmuyor ve insanlara fark ettirmeden fotoğraf çekebiliyoruz. Son olarak hava karardıktan sonra çekim yapacaksak veya pozlama süresi uzun olacaksa hafif bir tripod gerekecektir. İnsanlara haber vermeden çekmeye çalışın. Fark edip bu durumdan rahatsız olurlarsa fotoğrafı silin. Fotoğrafı çektikten sonra da izin isteyebilirsiniz. Çekim yapacağınız bölgeyi iyi tanıyın. Sokak fotoğrafçılığı için havanın güzel olmasını beklemenize gerek yok! Yağmurda bile çekim yapabilirsiniz. Bu tip havalarda su birikintilerindeki bina ve insan yansımaları güzel görüntüler oluşturacaktır. Cam ve benzeri zeminlerdeki yansımalarda da güzel kareler yakalayabilirsiniz. Arka sokaklara girecekseniz yalnız gezmeyin! Grup olmak her zaman avantajlıdır. Bu konuyla ilgili fotoğraf turlarını ve organizasyonlarını takip edebilirsiniz. Sokak hayvanlarını çekmeyi de ihmal etmeyin. Bu sayımızda sokak fotoğrafları ile köşeme destek veren sevgili kardeşim Ahmet Karaburunoğlu ve sevgili dostum Şahin Balkaya'ya teşekkür ederim."} {"url": "https://www.ithafsanat.com/simdinin-pesinde-sanal-tur/", "text": "İstanbul Modern, Şimdinin Peşinde sergisini sanal tur olarak ziyaretçilerle buluşturuyor. 33 sanatçının 42 çalışmasının yer aldığı sergi, insanın kentle, doğayla, fiziki çevresiyle ve kendi benliğiyle ilişkisini; tarihsel, toplumsal ve kişisel bağlamda irdeleyen yapıtları bir araya getiriyor. Şimdinin Peşinde, birbiriyle kesişen ve ilişkiye geçen tematik alanlar kurguluyor ve sergideki yapıtlar aracılığıyla kimlik, beden, toplumsal cinsiyet politikaları, yapım ve yıkım süreçleri, doğa ve insan ilişkisi gibi tali yollara açılıyor. Sergi, insanın ideal yaşam alanları yaratmak için kurguladığı kentin ve mimarisinin, kent sakinleriyle olan çetrefilli ilişkisini ele alırken bir yandan da inşa etme ve doğal hayatın sınırlarını ihlal ederek egemenlik kurma güdüsünün sonuçlarına dikkat çekiyor."} {"url": "https://www.ithafsanat.com/singerden-170-yillik-tarihe-taniklik-eden-anlamli-sergi/", "text": "Türkiye'de ve dünyada dikiş makinesi sektörünün lideri Singer, bu yıl 170. yaşını Rahmi M. Koç Müzesi'nde açtığı özel bir sergiyle kutluyor. Singer'in iki asra yakın tarihi boyunca tanıklık ettiği önemli dönüm noktalarını her biri özel bir hayat hikayesine dokunan makine ve belgelerle anlattığı Singer 170. Yıl Sergisi Rahmi M. Koç Müzesi'nde 16 Aralık itibarıyla ziyarete açıldı. Yurt dışından ve Anadolu'nun farklı bölgelerinden toplanan, şahsi koleksiyonlardan temin edilen makineler, kıymetli belge ve materyaller bu sergiyle ilk kez gün yüzüne çıkmış oldu. Singer, sergiye ek olarak hazırladığı, ilk astronot kıyafetlerinden, moda endüstrisine çağ atlatan yapay zeka ile çalışan makinelere ve kadınların ekonomiye katılma mücadelesinden markanın tarihteki rolüne kadar uzanan Singer'le Dikiş Aşkına belgeseliyle geçmişten geleceğe uzanan dokunaklı bir yolculuğa çıkarıyor. Belgesel, Singer'in youtube kanalında yayınlandı. Dünyada ve Türkiye'de dikiş makinesi sektörünün lideri Singer, 170. yılını özel bir etkinlikle kutluyor. İki asra yaklaşan tarihi boyunca tanıklık ettiği sosyal ve ekonomik olayları ve şirketin dönüm noktası olan gelişmeleri anlatan bir sergi ve belgesel projesini hayata geçiren Singer, Rahmi M. Koç Müzesi'nde Singer 170. Yıl Sergisini sanatseverlerle buluşturuyor. Singer 170. Yıl Sergisinde, yurtdışından ve Anadolu'nun farklı bölgelerinden toplanan, özel kişisel koleksiyonlardan temin edilen makineler, kıymetli belge ve materyaller ilk kez gün yüzüne çıkıyor. Sergide, eski dikiş makinelerinin yanı sıra tarihi değeri olan radyo, makas, kaşık, saat gibi Singer markalı birçok ürün, her biri bambaşka hayatlara dokunan nostaljik fotoğraflar, fatura ve belgeler de yer alıyor. Singer'in iki asra yaklaşan öyküsü, her şeyin evlerde dikildiği günlerden Kurtuluş Savaşı'nda dikilen Türk bayraklarına, ilk astronot kıyafetlerinden, moda endüstrisine çağ atlatan yapay zeka ile çalışan makinelere ve kadınların ekonomiye katılma mücadelesine kadar uzanan etkileyici bir belgesele de hayat verdi. Singer'le Dikiş Aşkına belgeseli, markanın 170 yıldır büyük bir aşkla süren benzersiz yolculuğunu gözler önüne seriyor. Türkiye'de neredeyse her eve girmeyi başaran Singer dikiş makinelerinin yaşamlara dokunuşunu ekranlara getiren belgeselde, dikiş makinesinin farklı ihtiyaçlara cevap veren yönleri ile hobi amaçlı kullanımından, Singer dostu modacılara, markanın eğitim ve sosyal sorumluluk projelerine kadar uzanan yolculuğu anlatılıyor. İki asra yaklaşan tarihi boyunca, her bir müşterisinin hayatına dokunan bir marka olmanın gururunu yaşadıklarını belirten Singer Türkiye Genel Müdürü Sinem Kınran Parlak, Dünya dikiş makinesi sektöründe lider konumda olan Singer, 170 yıllık geçmişi ile sadece moda ve dikiş sektöründe değil, belki de tüm dünya markaları arasında çok özel bir yere sahip. Singer Türkiye olarak markamızın tarihinde bir ilke imza atarak her biri özel hayat hikayelerine ve tarihte özel anlara dokunan makine ve materyalleri toplayarak benzersiz bir sergi hayata geçirdik. Kuruluşumuzdan bu yana markamızın dönüm noktası olan ve dünya tarihini de etkilemiş olayları, modacı dostlarımızı, sosyal sorumluluk faaliyetlerimizi, başarılarımızı anlattığımız bir belgesel de hazırladık. Sergi ve belgeselle aynı zamanda dikiş makinelerinin zamanda yolculuğunu ve gelişen teknolojileri de gözler önüne sermek istedik. Aylar süren meşakkatli araştırmalarımız, arşiv taramalarımız sonucunda, ulaşabildiğimiz en eski kaynaklarla geçmişten bugüne tanık olduğumuz hikayeleri ve dikiş anılarını bir araya topladık. Yurtdışından ve Türkiye'nin farlı birçok noktasından makine ve belgeler ile özel koleksiyonlardan materyaller temin ettik. Daha da önemlisi bizleri çok etkileyen insan hikayelerine, tarihi belgelere ulaştık. Koç Müzesi'nin kıymetli ev sahipliğinde, tarih severlerin, moda ve dikiş tutkunlarının ilgisini çekeceğine inandığımız, dikiş makinesinin kendi dilinden 170 yıllık bir moda, ekonomi tarihi anlatmaya çalıştık. Singer Türkiye ekibi olarak bu değerli markanın temsilcisi olmaktan gurur ve mutluluk duyuyoruz dedi. Parlak, Pandemi döneminde beklentimizin üzerinde bir taleple karşılaştık. Hala daha dikiş makinesine olan ilgide büyük bir patlama söz konusu. Bilhassa gelişen yapay zeka teknolojileri, dikişi herkes için çok kolay hale getirdi. Hem profesyonel, hem de bireysel kullanıcılar açısından dikiş makinesi alanında büyük bir devrim yaşandığını söyleyebilirim. Talebin önümüzdeki dönemde de artarak devam etmesini bekliyoruz dedi. Singer 170. Yıl Sergisi, Rahmi M. Koç Müzesi'nde 16 Aralık 2021 16 Şubat 2022 tarihleri arasında sanatseverle buluşacak. Seçki içinde yer alan en eski tarihli makinenin sahibi Dudu Hanım'a ait materyaller ise 15 gün boyunca ziyaretçiler tarafından görülebilecek."} {"url": "https://www.ithafsanat.com/sipsak-yasam-oykuleri-yasa-ve-yaz/", "text": "Bir kitapta, bir kişinin uzun uzadıya anlatılmasına hiç itirazım yok elbette, nasıl olabilir ki! Sevdiğim birçok kişinin ikircikli yanlarını, ahlaki bulmadığım alışverişlerini, hiç bilmediğim kahramanlıklarını bu sayede öğrendim. Bir kitapta 99 yaşam öyküsüne ne denir peki? Hele ki, Hans Magnus Enzensberger'in sihirli parmaklarıyla süzülüp aktarılan deli bal kıvamındaysa! Yaşam öyküleri iyi yazıldığında bir roman kadar sürükleyici, roman kadar yoğun olabiliyor; yazana göre gerçek kişi kurgusal bir havaya bürünebiliyor. Hele yazarların yaşam öyküleriyse edebiyat metninin önsözü, hammaddesi işlevi görebiliyor. Bir kitapta, bir kişinin uzun uzadıya anlatılmasına hiç itirazım yok elbette, nasıl olabilir ki! Sevdiğim birçok kişinin ikircikli yanlarını, ahlaki bulmadığım alışverişlerini, hiç bilmediğim kahramanlıklarını bu sayede öğrendim. Bir kitapta 99 yaşam öyküsüne ne denir peki? Hele ki, Hans Magnus Enzensberger'in sihirli parmaklarıyla süzülüp aktarılan deli bal kıvamındaysa! Deli bal demem bilinçsiz bir tercih değil; hemen herkesin iğnesine 10 kat sünger sarıp batırırmış gibi yaptığı hiper doğruculuk çağında yavanlaşma öyle noktaya geldi ki eleştiriden sonra dilenen özürler, başladığımız noktadan da geriye düşürüyor bizi. Dürüstlüğü cebinde çocuklar ile sosyal medya gösterişçileri okuyor yalnızca kötü işlerin salasını. Hayatta Kalma Sanatçıları demiş kitabına Enzensberger, 20. Yüzyıldan 99 Edebi Vinyet diye de sürdürmüş şık başlığı. Anlamı, şaraptan, şarap etiketine, oradan hoş desenlere evrilen vinyet, portre ressamlığında karar kılmış. Yazar da hayatta kalma bağlamında 99 büyük yazarın, hızlı ve çarpıcı dokunuşlarla portrelerini yapıyor. Sırf yazarlığa devam edebilmek için en kahramanca fedakarlıklara razı olmuşlardır diyor Gombrowicz, hemcinsleri için. Peki, gelgitler ve çıldırı anaforunun ortasında Avrupalı bir yazar nasıl saf tutacak, kime nasıl mesafe koyacak? Kitabın arka planında üstü örtük şekilde peşine düşülüyor bu sorunun. Bunca yazarın içinde, zaten çok sevdiğim Hasek'in, askerliği bile karşı-askerliğe çevirmesine çok güldüm, savaş ortasında tek kurşun atmadan işine dönen Wolfgang Koeppen'e şapka çıkardım, yurt dışında akrabası olmadığı için kapana kısılan Hans Sahl'e üzüldüm, Alman milli marşındaki Almanya, Almanya, her şeyin üzerinde... sözlerinden daha çocukken utanabilen Irmgard Keun'a imrendim, Nazilerin tüm kudretiyle iş başında olduğu dönemde anavatanı terk etmeyip her nasılsa onlardan izzetüikram gören milli hanımefendi Ricarda Huch'a hayret ettim. Enzensberger'in, hacıyatmaz diye nitelediği ve herkesle her şey olan Curzio Malaparte'de yazarlık iştahının çarpık siyasi yansımasını gördüm. Çocuk edebiyatının büyük ustalarından Erich Kaestner'de tam şanına yaraşır şeylerle karşılaştım. Birinci Dünya Savaşı'nda, daha talimler sırasında, askeri olan her şeyden nefret eden Kaestner'in, çocukların katına yükselttiği edebiyatı, çok isabetli şekilde formüle ediyor yazar: 16 yaşından küçük çocuklara aptal muamelesi yapmayıp onları pedagoglardan daha akıllı saymak! Şöhret ve mevki sahibi olup da Nazi olmayan az sayıdaki kişi olmasında bu güzel çocuksu basiretin de payı olsa gerek. Gelelim yazarın bizzat yazar olarak portresine: Ezra Pound, Eliot'ın büyük şaheseri Çorak Ülke'yi, etrafını yonta yonta ortaya çıkaran kişi olarak selamlanıyor. Bir editör, bir şairin şiirine bunca müdahale etsin, günümüzde bu mümkün mü! Çin klasikleriyle modern edebiyata aynı derecede vakıf olan Lu Sin, Kader iyi davrandı bana, ne isterim daha! derken bile zarafetinden ödün vermiyordu. Bay Herkesin Hakiki Hikayesi'nde, Kurşuna dizilmesi suçlu olmasının kanıtıydı, masum olsa herhalde kurşuna dizilmezdi diyerek sinik alaycılığını konuşturuyordu. Eşimin çok sevdiği Cocteau'yü; altında ezileceği kadar çok yetenekle donanmış olmakla suçluyor! Tiyatro, film, şiir, roman, gazetecilik, seramik şeklinde giden beceriler dizisi vaktiyle mucize çocuk olarak görülmesine sebep olmuş. Üzerinde 10 yıldan fazla çalıştığı Usta ile Margarita sayesinde Gogol, Hoffmann ve Kafka'nın yanına konulan Bulgakov, ismiyle müsemma şekilde huzursuz bir şekilde göçmüş bu dünyadan. Yaşarken yazdıklarının çoğunu görememek, hatırla minnetle üç-beş kişinin okumasını sağlamak, yanmak, çürümek, sansüre uğramak bir dönemin büyük yazarları için sıradan ama sıradan olduğu kadar travmatikti. Orhan Veli'ye ve Kitabe-i Sengi Mezar'a rastlamak, bizim için kitabın en tatlı sürprizlerinden biri. Son olarak henüz hayatta olan İsmail Kadare'ye yer verip ona uzun bir ömür diliyor yazar. Bini aşkın sayfalı, üçyüze yakın karakterli, yirmi yıl üzerinde çalışılan ve akıbeti hiç bilinmeyen yüzlerce romanın ortasında bir yığın adam ve birkaç kadın... Sivri dilli Enzensberger, koca bir edebiyat dünyasıyla tanış kılıyor bizi. Az şey mi bu!"} {"url": "https://www.ithafsanat.com/sira-disi-bir-kadinin-sira-disi-yasam-oykusu-lubeyna/", "text": "İkinci Dünya Savaşı'nın gölgesinde geçen; 1940'lı yıllardan 2000'lere uzanan altmış yılı aşkın bir ömrün acıklı anatomisini sunan Arman Atilla'nın ilk eseri Lübeyna, İnkılap Kitabevi etiketiyle raflarda yerini aldı. Arman Atilla'nın sıra dışı bir kadının sıra dışı yaşam öyküsünü konu edinen ve yayıncılık dünyasına ilk adımını attığı biyografik romanı Lübeyna, İnkılap Kitabevi'nden çıktı. 1940'lı yıllardan 2000'lere uzanan altmış yılı aşkın bir ömrün sırlarla dolu, acıklı hikayesini anlatan kitapta yazar, Lübeyna Hanım'ın İstanbul'dan Artvin'e, Diyarbakır'a ve oradan Paris'e uzanan acılarla, zorluklarla ve kalp kırıklıklarıyla geçen yaşamını kaleme alıyor. Tarih ve biyografi türündeki Lübeyna, özellikle İkinci Dünya Savaşı atmosferini, Türkiye ve dünyanın o dönemdeki durumunu satırların arasına yerleştiriyor. Kitabın merkezini Lübeyna Hanım'ın çarpıcı hayat hikayesi oluştururken; arka planda 1940'lı yılların ve yakın geçmişin sosyal, siyasi ve kültürel yapısı da okuyucuya aktarılıyor. Arman Atilla'nın nitelikli kalemiyle etkileyici bir hikaye sunan kitap, Lübeyna Hanım ile güçlü bir kadın portresi çiziyor. Çocukları için gözünü kırpmadan canını verebilecek, onlar uğruna bu dünyada her türlü zorluğa katlanabilecek fedakar ve cefakar bir anne kimliği ile okurların karşısına çıkan Atilla, Arapçada sır anlamına gelen Lübeyna ismi ile okurlar için oldukça sürükleyici ve adrenalin dolu bir anlatı sunuyor. Kitap bunun yanı sıra hem hayat mücadelesinde kadının öneminin fark edilmesine, hem kadın-erkek eşitsizliğine farklı bir bakış açısı getirilmesine, hem de güncel Türk Edebiyatı'na önemi yadsınamaz bir katkı sağlıyor. Arman Atilla'nın sıra dışı bir kadının sıra dışı yaşam öyküsünü konu edinen ve yayıncılık dünyasına ilk adımını attığı biyografik romanı Lübeyna, İnkılap Kitabevi etiketiyle tüm kitapçılar ve satış platformlarında."} {"url": "https://www.ithafsanat.com/sislide-bir-apartiman-yoksa-eger-halin-yaman/", "text": "İthaf Sanat'ın genel yayın yönetmeni Halime Sürek Kahveci, Aslı, 'Lüküs Hayat' operetinin 90'ıncı yılı. Zihni Göktay'la söyleşi yapmak ister misin? diye sorduğunda inanılmaz heyecanlandım. Hiçbir şey düşünmeden hemen Çok isterim deyiverdim. Bu söyleşiye, tesadüf eseri çok eski bir arkadaşım Hüseyin ön ayak oldu ve ben onun sayesinde kendimi bir anda Zihni Göktay'ın karşısında buldum. Musahipzade Celal Sahnesi'nde buluştuğumuzda herkesle nasıl iyi anlaştığını, çalışanların onu ne kadar sevip saydığını gördüm. 1985-2021 yılları arasında başka birçok oyunda da başrol oynarken Lüküs Hayatın Rıza'sı olarak izleyici karşısına çıkan Zihni Göktay, gerçekten ince espriler yapan ve inanılmaz zeki biri. Anlattığı olayların yerini, zamanını, tarihini günü gününe hatırlıyor. Lüküs Hayata başladığı tarihi, günü gününe söylüyor. Yanımıza gelip konuşan Şehir Tiyatroları çalışanlarının aile yakınlarını isimleriyle soruyor, olayları daha dünmüş gibi anlatıyor. Bu arada Zihni Göktay'ın bu satırları okuyanlara müjdeleyeceği bir haberi de var; Şehir Tiyatroları'nda yeni bir oyuna başlıyor yani kendisini yepyeni bir oyunla sahnede izleyeceğiz. 1945 doğumlusunuz, 36 yılda 72 oyunda oynamışsınız. Yanlış, ne zaman söylediysem onu bir türlü düzeltemedim. Ben amatörlük dahil olmak üzere Gençlik Tiyatrosu, Eminönü Halkevi, üniversite tiyatrosu, Ankara Meydan Sahnesi'nde geçen 10 yıl, '73'ten bu yana da Şehir Tiyatroları da dahil toplamda 60 senede 76 tane oyunda oynadım. 77'ncinin de provasına gireceğim inşallah! Bu söyleşiyle düzeltmiş olayım. Kızım Zeynep ve damadım da Şehir Tiyatrolarında; oğlum da orkestrada çalıyor. Bu hayatta ne at yarışı ne de kumar oynadım; 46 senelik evliliğim müddetince münferit bir hayat tarzım da olmadı. Geçen yıl eşimi kaybettim. Babam bana Eşini, işini, aşını seçmeye sahipsin dedi. Eşimi seçtim, karışmadı; işimi de kendim seçtim yine kimse karışmadı. Karışanlar oldu da babam hep teşvik etti. Ben de çocuklarıma karışmadım. Tiyatroyu çok seviyordu ve beni 6 7 yaşlarımdayken Darülbedayi'nin çocuk oyunlarına götürüyordu. Evet, evet senelerce bu iki tiyatro, bir tanesi Fatih halkını, diğeri de Üsküdar halkını çok besledi. Kerem Yılmazer Sahnesi yoktu o zamanlar. Orası eski, köhne bir sinemaydı. Babam Lüküs Hayatı seyredemedi çünkü 1982'de vefat etti. Annem seyretti. Onu da 1990 yılında kaybettim. Annem izlediğinde Güzel, gayet iyi olmuş. Bak, maaşlı bir iştesin demişti. Maaşlı bir işte çalışmak onun için çok önemliydi. Ben gençken Sen diş tabibi olamadın, eczacı olamadın, kuzenlerinin hepsinin istikballeri belli falan diyordu. Ben kulağımı tıkamak için Ankara'ya gittim; Meydan Sahnesi'nde profesyonel oldum, 10 yıl orada çalıştım. Evet, Teneke oyununda oyna diyorlar. Ben o oyunda da kendi yaşımdan büyük birini oynamıştım, hep kendi yaşımdan büyük birini oynadım zaten. Senelerce sürdü, evet. Bir tek Lüküs Hayatta yaş mefhumu yoktu ama oradaki Rıza da çok genç bir karakter değildi. Hayatım boyunca hiç boş kalmadım; tiyatroda oynadığım oyun sayısı 90 olabilirdi ama hepsi uzun sürdüğü için bir hafta içinde üç başrol oynadığım oluyordu; Resimli Osmanlı Tarihi, Aristofanes'in ünlü Kuşlar Müzikali, bir de Lüküs Hayat. Aynı hafta içinde herkes iki tatil yaparken, ben tek izin günü yaparak oyun oynadığım için sürmenaj geçirdim. Hepsini de kapalı gişe ve 600 kişiye karşı oynadığınızı söylüyorsunuz. Evet, hepsi de başrol. Onun yanı sıra başka oyunlar geldi. Resimli Osmanlı Tarihi kalktı, yerine Kanlı Nigar geldi. O da kalktı yerine Pembe Konağın Gelinleri geldi. Hep başrol. Şükür Allah'a şikayet etmiyordum da, oyunlar dolu gittiği için kolay kolay da gösterimden kalkmıyordu. En sonunda Cibali Karakolu altı sene sürdü. Pandemi dolayısıyla kalktı. Kızım ve damadımla birlikte oynadığım Hisse-i Şayia, İbnürrefik Ahmet Sekizinci'nin adaptasyonu, Vasfi Rıza Zobu ile Bedia Muvahhit Hanım'ın oynadığı oyundu. Ne mutlu ki ben Hazım Körmükçü'nün 1932 1933'teki Lüküs Hayattaki rolünü oynadım, Vasfı Rıza Zobu Hoca'mızın Tahir Bey'ini oynadım Hisse-i Şayiada. Muammer Karaca üstadımızın Cibali Karakolu'ndaki Emniyet Amiri rolünü, Cafer Sabah'ı oynadım. Bunların hepsi sempatik rollerdi, bir kısmı antipatik rollerdi ama ben sempatik hale getiriyordum ama o rolleri oynayanlar da çok sempatik insanlardı. Hazım Bey'e yetişemedim. Ben doğmadan bir yıl önce vefat etmişti, 1944'te ama onu çok iyi tanıyordum. Sonra İsmail Dümbüllü'nün oynadığı rolleri de oynadım ben. Muhsin Hoca, Türk tiyatrosunun başöğretmeniydi. Ondan Batı tiyatrosunu, Rus, Alman. Fransız, İngiliz ve Amerikan tiyatrosunu öğrendik. Muhsin Bey kurucusu olduğu tiyatroya bilet alarak gelirdi. Benim tiyatroda o konuda hiç hakkım yenmedi. Rol alınmaz, verilir lafına uygun olarak rolleri bana verdiler. Oyun seçme şansım olmadı, Bunu oynamak istiyorum diye sanat yönetmenlerine götürmedim. Şehir Tiyatrolarına beni kabul eden kişi Vasfi Rıza Zobu. 1974 yılının Mayıs ayında 25 lira yevmiye var, kadro yok dedi. Ondan sonra 1974'te belediye başkanı seçildi. Yeni seçilen Ahmet İsvan Bey, Vasfi Bey'e teşekkür ederek onu arabasıyla Vali Konağı Caddesi 127 numaralı evine bıraktı. Aynı otomobil Dragos'a gitti, Muhsin Ertuğrul Hoca'yı alıp tiyatroya getirdi. Kimse kimseyle kavga etmedi. Çünkü ikisi de 1914'te Şehir Tiyatrolarını kuranlar, tiyatronun kurucu ve koruyucularıydı. Bu 50 senede hiç değişmedi; biri görev aldı, bıraktı, diğeri göreve geldi. Bizim için çok faydalı bir şeydi. Muhsin Hoca, Türk tiyatrosunun başöğretmeniydi. Ondan Batı tiyatrosu'nu, Rus, Alman. Fransız, İngiliz ve Amerikan tiyatrosunu öğrendik. Muhsin Bey kurucusu olduğu tiyatroya bilet alarak gelirdi. Tiyatro bir emek işidir, bu emeğin karşılığı vardır der, gişeden bilet alır ve gizli gizli seyrederdi oyunları. Ay, Muhsin Hoca gelmiş! diye heyecanlanıp titremeyelim diye. Kadıköy Halk Eğitimde bir cumartesi matinesinde izlemiş, balkonun en arka sırasında. Pazartesi günü beni çağırdı. Seni seyrettim, aferin, bana kendini anlat dedi. Bana kendini anlat, dediği yer Muhsin Ertuğrul Sahnesi'nde fuayede duran etrafı kordonlarla, zincirlerle çevrili olan makam masası ve döner sandalyesi... Kapıdan girince sağ taraftadır. Onun yanında keçi derisinden muazzam bir koltuk vardır. Otur dedi. Vasfi Bey el öptürmeyi sever, Muhsin Bey el öptürmeyi sevmezdi, çevirir el sıkardı ve sıktığı elinde parmaklarını ayırır gibi kuvvetli sıkardı. Onu öyle hatırlıyor ve öyle de tarif ediyorum. 16 kişilik liste bırakmış, ben ona bir ilave bırakıyorum, 17 olacak, dedi. Kalın, altıgen, kırmızı bir kurşun kalemi vardı. Onunla adımı ilave etti. Böylece biz, 17 kişi stajyer kadrosuna geçtik. Nilgün Özhan, Nilgün Barlas diyorum soyadı değişti çünkü Nilgün Kasapbaşoğlu oldu, Erhan Yazıcıoğlu, ben ve birçok arkadaşımız kadroya geçtik. Vasfi Bey beni tiyatroya aldı, Muhsin Ertuğrul da kadro yaptı. Dolayısıyla ben Şehir tiyatrosunda 1914'te Darülbedayi adı altında kurulmuş olan Şehir tiyatrosunda bütün Genel Sanat Yönetmenleriyle şu an itibarıyla çalışmış oluyorum. 6 Mart 1985 Çarşamba günü başladım. Evet. Daha da sürecekti ama ben koroner bypass geçirdiğim için sürmedi. Cemal Reşit Rey, Lüküs Hayat Opereti'ni 1933 yılında bestelemiş. Bu yıl Lüküs Hayat Opereti'nin 90'ıncı yılı. Bu kadar yıl sürmesini neye bağlıyorsunuz? Sizin oyundaki replikleri değiştirmenizin etkisi var bence.. Yıl olarak bakarsanız öyle ama tiyatro sezonu olarak bakarsanız 28 yıl oluyor. Bana soranlara halen aynı cevabı veriyorum. Maalesef Türkiye'deki değişiklikler benim işime yaradı. Ben sabah okuduğum gazetede çok önemli bir şey varsa onu oyunun bir yerine monte ediyordum ama kimseyi ürkütmeden, orta oyunlarında Sürçülisan ettiysek affola diye biter ya! Eninde sonunda şöyle oldu, böyle oldu ama kimseyi de kırmamaya dikkat ettik, falan filan ama bir şey de söylememiz gerekti derdim. Ben onu birkaç yerde söyledim de kulağına gidince ayıp oluyordu. Açık Hava'da merdivenler de dolu zaten mutlaka bir kere konuluyor. O sırada Haldun Ağabey oyunu seyrediyordu, ben de onu sahneye davet ettim; Müzikallerin ünlü yönetmeni, saygıdeğer ağabeyim Haldun Dormen diye... Baktım, suratı düşmüş, oyunu 2,5 saat teslim etmişti bana, 4 saat sürdü. Açık Hava'da çok iyi bir seyirci vardı, 4 saate çıktı. Ben seyirciye göre oynarım, vurduğum yerden ses gelmiyorsa oyun oynamam yani... Yaka mikrofonumu tuttum ona; Seyirciler bugün iki Lüküs Hayat seyretmiş oldunuz, bir tanesi benim devrettiğim 1984-1985 sezonunda koyduğum Lüküs Hayat, bir de Zihni Göktay'ın sahnelediği Lüküs Hayat dedi. Yeni oyununuzun konusu ne? İlk kez kendi yaşımda birini oynayacağım dediniz. Olamıyor pek fazla. Ama hepsini başarılı buluyorum. Onları birer şövalye olarak görüyorum. Bütün zorluklarına, salonsuzluklarına rağmen bir yerde toplanıp küçük bir salonda 60 70 kişilik oda tiyatrosu yapıyorlar, bu ulvi meslekte devam ediyorlar. Çok absürt, çok protest oyunları büyük bir cesaretle sahneye koyup oynuyorlar."} {"url": "https://www.ithafsanat.com/somestr-tatili-cocuk-etkinlikleri/", "text": "Sömestr tatiline günler kala çocukların hem fiziki olarak yer alabilecekleri hem de çevrimiçi katılabilecekleri birbirinden eğitici ve eğlendirici etkinlikleri ve atölyeleri sizler için derledik. İstanbul Modern, 24 Ocak 4 Şubat tarihleri arasında, okulların yarıyıl tatilinde çocuklara sanat dolu bir program sunuyor. Çocuklar bu programa çevrimiçi katılarak müze uzmanları ile buluşup evlerinde sanat çalışmaları gerçekleştiriyor. Atölye çalışmaları, İstanbul Modern'in koleksiyon sergisi Şimdinin Peşinde ve Selma Gürbüz: Dünya Diye Bir Yer, Şakir Eczacıbaşı: Seçilmiş Anlar süreli sergilerinin Sanal Tur gösterimiyle başlıyor. Çevrimiçi Yarıyıl Sanat Okulu hakkındaki detaylı bilgiye buradan ulaşabilirsiniz. Türkiye Tasarım Vakfı, tasarım odaklı düşünme becerilerini geliştiren Finlandiya temelli Arkki atölyelerini sömestr tatili boyunca çocuklarla buluşturmak için özel programlar düzenliyor. 25 Ocak 4 Şubat tarihlerinde düzenlenecek Arkki tasarım atölyeleri, 6-11 yaş aralığındaki çocukları eğlendirirken, düşündürecek, sorgulatacak ve el becerilerini geliştirecek. Atölyeler hakkındaki detaylı bilgiye buradan ulaşabilirsiniz. 136 mimari eserin 1/25 oranında küçültülmüş minyatür modelleri ile ziyaretçilerine adeta Türkiye turu yaptıran Miniatürk'te, özellikle sömestr tatilinde minikleri bir dizi etkinlik bekliyor. Animasyondan konserlere, atölyelerden sokak oyunlarına, kantodan illüzyona kadar birbirinden renkli ve dolu bir program ile küçük ziyaretçiler eğlenirken öğrenme imkanı bulacak. Pera Müzesi Öğrenme Programları, Bizans sergilerinden ilhamla 7-12 yaş gruplarına uygun yarıyıl tatili atölyeleri sunuyor. Rehber eşliğinde yapılan üç boyutlu çevrimiçi sergi turunun ardından sergiye yönelik atölyelere katılan çocuklar farklı malzemelerle yaratıcılıklarını ortaya koyacak. Yarıyıl Tatili Atölyeleri 25 Ocak 5 Şubat tarihleri arasında Zoom uygulaması üzerinden gerçekleştirilecek. İstanbul'dan Bizans'a ve İstanbul'da Bu Ne Bizantinizm! sergilerinden ilhamla hazırlanan programda çocuklar, yaratıcı okuma ve yazma çalışmaları, kağıttan kent tasviri, fantastik karakter yaratımı, kostüm tasarımı, pop-up maket ve mozaik gibi farklı teknikleri keşfedecek. Çevrimiçi Sergi Turu ve Atölye Programı hakkında ayrıntılı bilgiye buradan ulaşabilirsiniz. İKSV Alt Kat tarafından Paribu'nun desteğiyle gerçekleştirilecek yarıyıl tatili programında, sanatın farklı alanlarından beslenen 5 yeni çevrimiçi içerikle toplam 10 atölye yer alıyor. Maske yapım, müzik, mimari, haritalama ve gazete kültürüne odaklanan çevrimiçi atölye programı, uzmanlar eşliğinde, çocukların yarıyıl tatilinde kültür ve sanatla buluşmasına imkan sağlayacak. 6-8 ve 9-12 yaş grupları için hazırlanan farklı içeriklerle, 24 Ocak- 4 Şubat tarihleri arasında hafta içi her gün gerçekleştirilecek ücretsiz programa katılım için buradan rezervasyon yapabilirsiniz. Kadıköy Belediyesi'nin Çocuklar Yarıyıl Şenliğinde Buluşuyor sloganıyla Halis Kurtça Çocuk Kültür Merkezi, Kozyatağı Kültür Merkezi, Caddebostan Kültür Merkezi ve Barış Manço Kültür Merkezi 'nde 22 Ocak 6 Şubat tarihleri arasında düzenlediği şenlikte çocuklar birbirinden renkli etkinliklerde hem öğrenecek hem de doyasıya eğlenecek. Ayrıca 26 Ocak'ta başlayacak olan Çocuk Kitap Günleri de minik ziyaretçilerini bekliyor olacak. Şarkılarıyla milyonların kalbinde taht kuran Kukuli, en yakın arkadaşları Tinky ve Minky ile eğlenceli ve eğitici şarkılar eşliğinde aktardığı maceralarını şimdi Kukuli Müzikali'nde sahneliyor. Türkiye'nin her noktasında gerçekleşen Kukuli Müzikali, sömestr tatilinde de Kukuli severlerle buluşuyor. Müzikal hakkında ayrıntılı bilgiye buradan ulaşabilirsiniz."} {"url": "https://www.ithafsanat.com/sonsuza-uzanan-resmin-dusundurdukleri/", "text": "Dijital gelişmelerin sanata etkisiyle işler değişiyor. Lucas Vaskange'nin iç içe geçmiş dijital resimleri, bize artık istenirse sonsuza kadar uzanacak öyküler anlatılmasının mümkün olduğunu gösteriyor. Sonsuza dek uzanabilecek resimler çizebilirsiniz. Bu cümle resim sanatıyla uğraşan nice sanatçıyı önce şaşırtır, sonra da muhtemelen çok mutlu ederdi. Gerçi tarihte bunu kendi imkanlarıyla deneyenler oldu. Örneğin 1434 tarihli Arnolfini'nin Evlenmesi eserinde Jan van Eyck, resimde yer alan aynaya yansıyanları kendi portresiyle birlikte resmeder. Bu tablodaki detayların başarılı kullanımı, tablodaki matematik dehası hala incelenir. Yine ressamın Madonna ve Şansölye Rolin tablosunda özellikle fondaki manzaranın dantel gibi işlenmesi sayesinde yaratılan derinliğin gerçekçiliği çok çarpıcıdır. Tarihin en detaylı resmi denince akla gelen bir başkası da Madrid'deki Prado müzesinde sergilenen, Hollandalı ressam Hieronymus Bosch'un 1503'te başlayıp 1504 yılında tamamladığı eseri The Garden of Delights olur şüphesiz. Üç panelin birleşmesinden oluşan tablonun sol panelinde cennet, orta kısmında dünyevi zevkler ve sağ panelinde ise cehennem tasvir edilir. Ancak ressam, her bir detayı o kadar incelikle resmeder ki siz bir tabloya bakmaktan öte sanki bir hikaye izlersiniz. Sanatçı döneminin kurallarını yıkarcasına resmettiği çıplak insanların keyifli anlarını, fantastik bir öykü içinde aktarır. Tabloda, bir yanda dünya nimetlerinden zevk alan insanlar, diğer yanda günahları yüzünden cezalandırılanlar çarpıcı bir biçimde resmedilir. Tablo aynı zamanda Orta Çağ insanında hakim olan karabasan ve ölüm korkusunu da vurgular. Tablonun panel kapakları kapandığında ise iki tarafa resmedilmiş karanlık, puslu bir Dünya gezegeni görürüz. Panel kapakları açıldığında üç parça halinde 220 santimetreye 389 santimetre olan bu tablo, o dönemin şartları da düşünüldüğünde her bir fırça darbesiyle şaheser olmayı hak eder. Eser, bu haliyle içinde kaybolduğunuz bir estetik mucize, sonsuza uzanmasa da akışkan olmayı başaran bir öykü sunar. O zamanlarda teknolojiden yararlanmadan, bu kadar detaylı eserler ortaya koymak kim bilir ne kadar zordu. Andan yakalananı olabildiğince tuvale aktarmak... Bir tabloya sabitlenen hareketin devamının olduğunu hissettirmek ya da düşündürmek. O dönem bunu başaran ressamlar isimleri ve eserleriyle ölümsüz oldu. Günümüzde bu ölümsüz isimler kadar başarılı olmaya da gerek kalmadan hem detaylarıyla çarpıcı hem de sonsuza kadar sürebilecek resimler yapmak mümkün. Kanvasların dijital ortamda olması şartıyla! Tüm diğer sektörler gibi sanat ve yaratıcılık alanında da işler, her alanda ağırlığını koyan teknoloji ve bilim sayesinde değişiyor. Dijital dünyadaki gelişmelerin sanata, bilime ya da felsefeye yansımalarını izlemek hem şaşırtıyor hem de keyif veriyor. Aynı zamanda farklı bakış açıları kazanılmasına da vesile oluyor. Yayınlandığı zaman büyük etki uyandıran, bütünün içindeki tekillik ve tekilin içindeki bütünlük üzerine düşündüren IBM için yapılan 1977 yapımı belgesel film Powers of Ten gibi. Döneminin dijital olanaklarını zorlayan, modern mimari ve mobilya alanlarında katkılarıyla tanınan, güzel sanatlar ve grafik tasarım gibi alanlarda da eserler veren Amerikalı tasarımcı çift Charles ve Ray Eames'in ilgi çeken belgeseli, o günden bugüne birçok kişiyi etkiledi. Bu belgeselin ana fikri -biraz subjektif bir yorum olsa da- insanın genlerinde evrene, evrenin ulaşabildiğimiz en uzak noktasında insana dair ortaklığı görebileceğimizdi. Chicago'da göl kenarında bir piknikte başlayan bu ünlü belgesel film, bizi evrenin dış kenarlarına kadar -o dönemde gidilebileceği ölçüde- götürüyor. Her 10 saniyede bir, başlangıç noktasından uzaklaşarak kendi galaksimiz diğer birçokları arasında yalnızca bir ışık zerresi olarak kalana kadar çıkıyoruz. Ardından nefes kesen bir hızla Dünya'ya dönerek, her 10 saniyede bir, 10 kat daha fazla büyütme ile içeriye doğru -uyuyan piknikçinin eline- geçiyoruz. Yolculuğumuz, beyaz kan hücresindeki bir DNA molekülü içindeki bir karbon atomunun protonunda sona eriyor. İşte buradaki başlangıç noktasının ilerisine uzayın engin genişliğine ya da gerisine DNA molekülüne doğru yapılan yolculuk, her iki tarafta da yeni yeni kapılar açarak hiçliğe uzanıyor. Üzerine çokça konuşulup beyin fırtınası yapılabilecek bu belgesel film, mikro ve makro kozmosun iç içe oluşunun altını çiziyor. Kimi kaynaklara göre sonsuza uzanan resmiyle sosyal ortamda bir anda ünlü olan Parisli sanatçı Lucas Vaskange'ye de ilham veren Powers of Ten olmuş. Birbirinden farklı dijital işlere imza atan sanatçı, iç içe geçen ve dokunmatik ekranda parmaklarınızla yakınlaştırdıkça sizi hikayenin detaylarına götüren sonsuz çizimiyle hayran bırakıyor. Öyle ki eserin içindeki her bir öyküye geçerken büyüttüğünüz resim parçaları size başka anları ve anıları gösteriyor. Tüm bunlar olurken resimde asla dağılma ya da kalite kaybı yaşanmıyor. Görüntülerin içinde kaybolurken önünüze çıkan, parmaklarınızın arasında açılıp büyüyen her bir yeni resim bir önceki gibi net. Bu harika eserin, iç içe geçen anları ve teknik anlamdaki başarısı vektör teknolojisinden kaynaklanıyor. Vektörü daha iyi anlayabilmek için önce pikseli açıklamak doğru olur. Şöyle ki, piksel yan yana ve alt alta gelen renkli noktalara deniyor. Görüntünün en küçük birimi olan piksellerin birleşimiyle dijital görüntüler oluşuyor. Fotoğraf ve video kayıt cihazlarında piksel kullanılıyor. Hal böyle olunca grafiğin kalitesi, grafiğin boyutuna ve pixel sayısına bağlı olarak değişiyor. Pixel sayısı arttıkça grafik kalitesi de artıyor. Asıl önemli nokta, piksel ile oluşturulan grafiklerde, grafiği büyüttüğünüzde görüntü kalitesinin bozulması. Vektör ise çözünürlükten bağımsız, piksel gibi yan yana gelen noktalardan oluşmayan bir sistem. Vektörde, her bir nesnenin matematiksel ifadelerle oluşturulduğu, detay kaybetmeden yeniden ölçeklendirilebilen bir teknoloji söz konusu. Vektörel nesneler ölçeklendirildiğinde yeniden çizildiği için grafiği büyüttüğümüzde hiçbir bozulma meydana gelmiyor. İşte sanatçı Lucas Vaskange de eserini, vektör teknolojisi kullanan Endless Paper isimli bir uygulama ile iPad üzerinde yaratmış. Uygulama, kullanıcısına adeta ucu bucağı olmayan dijital bir kanvas sunuyor. Ayrıca, eserin her bir detayına sonrasında ekleme de yapılabiliyor. Bu gidişle hikayenin içinde de olabiliriz! Bu sınırsız tuval konseptini kullanarak çizdiği sonsuzluğa uzanan çizimini, sanal dünyada paylaşınca bir milyondan fazla izlenen Lucas Vaskange, resmin videosunun seslendirmesinde izleyene bir tatil öyküsü anlattığını söylüyor. Yanı başındaki tombul ve yeşil elma arkadaşıyla, kah trene binen kah deniz kenarında güneşlenen kah bir okyanusa dalıp hazine sandığı bulan Lucas Vaskange'in dijital aynısı, bu hikayenin içinde çok eğleniyor. Bir yandan fotoğraf da çekerek anılar biriktiriyor. Biz de bu sonu gelmeyen katmanlı çizimde, kendimizi sürükleyici bir kitaba ya da filme kaptırmış gibi büyük bir mutlulukla kayboluyoruz. Tam da bu noktada biraz hayal gücümüzü kullanalım. Dijital gelişmelerle birlikte bu çizimlerin içinde gezinebilmek, sonsuz bir hikayenin kahramanı olmak da mümkün olabilir. VR gözlükler kullanarak, artırılmış gerçeklik ortamına dahil edilebilen sonsuz resimdeki anlarda gezindiğinizi düşünsenize. Belki parmaklarınızla görüntüyü büyütmek yerine adım adım görüntüye yaklaşacak, yeni kapılar açar gibi başka bir öyküye geçebileceksiniz. Belki hikayede gezinenler, sanatçısı izin verirse Vaskange'nin bıraktığı yerden çizmeye devam edip yeni bir öykü bile yaratabilir. Hayatın kendisinde olduğu gibi bu sonsuz resimde de karşılaşmalar ve yeni olasılıklar mümkün olabilir. Sonsuz resimler birbirinin içine geçebilse. Bir sanatçının eserinden diğerine geçilebilir. Bir hikaye bir başkasına devşirilebilir ya da aynı hikaye farklı bir pencereden başka birinin dünyasına açılabilir. Tıpkı DNA'mızın en küçük parçasından uzayın en uzak noktasına uzanmak gibi. Sonsuz çizimler denmesinin temel sebebi -elbette resmin bir noktasında hikaye bitiyor- devam edilmesi halinde sonsuza kadar çizilebilir ve hikayenin aynı görsel kalitede sürebilir olması. Bu sonsuz çizimleri yapan sadece Lucas Vaskange değil. Endless Paper uygulamasını kullanan Greg Edwards, Twitter'daki @the_ogarno isimli kullanıcının da bu özellikteki çizimleri mevcut. Hatta Vaskange kendi hesaplarında bu kullanıcıların eserlerini övgüyle paylaşıyor. Greg Edwards'ın tarzı biraz daha farklı olsa da onun da sonsuz resminin içinde gezinmek çok keyifli. Özellikle bir bölümde bulutların üzerinden uçtuğunuzu ve şehre dalış yaptığınızı hissediyorsunuz. @the_ogarno isimli kullanıcının eseri de büyük bir sergi salonunda başlıyor. İçinde bulunduğunuz salonda çizim sizi sonsuz resmin bulunduğu tabloya yönlendiriyor ve yolculuğunuz başlıyor. Kullanıcının zamanla diğer resimleri de aynı formatta işlemesi mümkün. Bu eserlerin tümünde kaybolup gidiyorsunuz ve çizim sonsuza kadar akıp gitse eserlerin içinde gezinip durmaktan sizi hiçbir şey alıkoyamaz gibi geliyor. Dijital alandaki gelişmelerin gündemimize kazandırdığı bu gelişmeler heyecan verici. Takipte kalmak ise yeniliklere hızla adapte olmanın ilk şartı."} {"url": "https://www.ithafsanat.com/sosyal-mesafe-kurallarina-uygun-olarak-gezebileceginiz-sergiler-sizi-bekliyor/", "text": "Sosyal mesafe kuralları çerçevesinde İstanbul'da gezebileceğiniz sergileri sizin için derledik. Tüm dünyayı etkisi altına alan koronavirüs salgını nedeniyle uzun bir ara vermek zorunda kalan kültür-sanat sektörü küllerinden doğuyor! Sanatın hangi dalı olursa olsun, bu sektörde faaliyet gösteren tüm kurum ve kuruluşlar yeniden kolları sıvıyor ve kaldıkları yerden devam edebilmek için yepyeni adımlar atıyor. Pandemi öncesinde başlayan ya da son günlerde sanatseverlerle buluşan sergiler ise ilk adım. Kültür-sanatın ruhumuzu iyileştirme gücünü yeniden bize gösterecek, sosyal mesafe kuralları çerçevesinde İstanbul'da ziyaret edebileceğiniz sergileri sizin için derledik. Ayrıca hem online hem de sosyal mesafe kurallarına uygun olarak gerçekleşecek en güncel kültür-sanat etkinlikleri buradan takip edebilirsiniz. Ziyaret Saatleri: Salı Cumartesi 11.00 18.00. Müze pazar ve pazartesi günleri kapalı. Zevk Meselesi, ortaya çıktığı 19. yüzyıldan bu yana anlamı değişikliğe uğrayan kitsch kavramının günümüz görsel kültürüyle kurduğu yakın ilişkiye ve beğeninin şekillenmesindeki kritik rolüne odaklanan bir grup sergisi. Günümüzde beğeni hala bir sınıfa işaret ediyor olabilir, fakat bu işareti besleyen, güçlendiren mekanizmaların yapısı artık farklılaşıyor. 13 sanatçı ve kolektifin işlerini bir araya getiren Zevk Meselesi, sınıfsal bir gösterge olarak beğeni kavramını ele alıyor, estetik anlayışın Doğu ve Batı'ya atfedilen değerlerine bakıyor, yüksek sanata karşın kitle kültürünün yükselişine odaklanıyor ve nesne kültüründen dijital kültüre geçiş sürecinde şekillenen görsel dilin sanatla kurduğu ilişki üzerine, serginin sanatçılarıyla diyalog içinde kitsch kavramının bugünkü zengin kullanımlarını araştırmayı hedefliyor. Hem nesneler hem de 90'ların başından itibaren internette egemen olan görsel dil üzerinden, toplum yapısındaki sınıfsal ayrışmayı güçlendiren beğeni kavramını sorguluyor. Ulya Soley küratörlüğünde düzenlenen sergi, Alex Da Corte ve Jayson Musson, Bruno Miguel, Cameron Askin, FAILE, Farah Al Qasimi, Gülsün Karamustafa, Hayırlı Evlat, Miao Ying, Nick Cave, Olia Lialina ve Mike Tyka, Pierre et Gilles, Slavs and Tatars ve Volkan Aslan'ın yapıtlarını sunuyor. İmkansız Eve Dönüş ressam, yazar ve şair Etel Adnan'ın yüz yıla yaklaşan yaşamının tüm üretim dönemlerini kapsayan retrospektif niteliğinde bir sergi. Çevresindeki fiziksel dünyayı doğallıkla yorumluyor, özgün soyut manzaraları ve öncelikle dağları renk, yazı, hafıza ve zaman gibi konuları işlediği eserleri dünyayla kurduğu hassas ve dinamik ilişkiyi yansıtıyor. Küratörlüğünü Serhan Ada ve Simone Fattal'in üstlendiği sergide, birden fazla alanda ustalaşmış sanatçının pratiğinin bir parçası olan seramikler, halılar, leporellolar, yağlı boya çalışmalar, desenler, baskılar ve sanatçının bir de filmi yer alıyor. Etel Adnan'ın sanatsal üretimlerinin yanı sıra farklı dönemlerde yapılmış söyleşilerin kayıtları da izleyiciyle buluşuyor. Mevsimleri, manzaraları, işaretleri, gökyüzündeki hayali gezegenleri, uyduları ve etkileyici enerjisiyle izleyiciye derin bir keşif ve yorumlama alanı açıyor Etel Adnan. İnsan faaliyetleri iklimleri değiştirirken nasıl beslenilmesi gerektiğini inceleyen İKLİMCİL: Mevsimler Sürüklenirken, hem bir sergi hem de iş birliklerine dayalı bir kamu programı olarak SALT Beyoğlu'nda gerçekleştiriliyor. Etçil, hepçil, yerelci, vejeteryan ya da vegan beslenmeden farklı biçimde, İKLİMCİL kavramı bir ürünün içerdiklerinden ziyade, gıda üretimi ve tüketiminin seyrini etkileyen alışılmadık mevsim koşulları ve iklim olaylarıyla ilişkisi üzerinden tanımlanıyor. Sergi mekanı ve dışında şekillenen bir dizi iş birliğine dayanan program, birlikte düşünmek, araştırmak ve eyleme geçmek için ortak bir platform olmayı amaçlıyor. Mevsimler sürüklenirken ve bütün canlıların metabolizması altüst olurken bu yeni maddesel ortamın içinden geçen insan bedeninin devamlılığı ve yakın geleceğin olasılıkları üzerine öngörüler geliştirmeye çalışıyor. SALT'tan Meriç Öner ve Onur Yıldız tarafından programlanan İKLİMCİL: Mevsimler Sürüklenirken, kurumun 2018'de başlattığı Sohbetler serisinin üçüncü sergisi. Our Many Europes projesi kapsamında geliştirilen sergi, Prince Claus Kültür ve Gelişim Fonu ile Goethe-Institut'un sağladığı ek destekle hazırlandı. 15 Aralık 2020 25 Temmuz 2021 tarihleri arasında Hrant Dink Vakfı öncülüğünde Türkiye Tiyatro Vakfı ve Yapı Kredi Kültür Sanat Yayıncılılık işbirliğiyle hazırlanan Kulis: Bir Tiyatro Belleği, Hagop Ayvaz sergisi, 1911-2006 yılları arasında yaşamış İstanbullu tiyatro sanatçısı ve yayıncı Hagop Ayvaz'ın kişisel çabalarıyla oluşturduğu tiyatro arşivinden yola çıkarak, toplumsal bellek, kimlik ve mekan bağlamında Türkiye'nin tiyatro tarihine odaklanıyor. Sergiye kaynaklık eden Hagop Ayvaz arşivi, 19. yüzyılın ortalarından günümüze Osmanlı ve Türkiye tiyatrosundaki oyuncular, topluluklar ve tiyatro mekanları hakkında çok sayıda özgün içeriği barındırıyor. Gençliğinde itibaren topladığı kitaplar, dergiler, belgeler, afişler, fotoğraflarla dolu çalışma odasını cennetim olarak nitelendiren Ayvaz'ın incelikli benzetmesi tutkuyla bağlı olduğu tiyatro, arşiv ve toplumsal bellek arasında kurulabilecek bağlara dair de ipuçları veriyor. Selma Gürbüz'ün içinde yaşadığımız dünyadan beslenen, kendine özgü imge dağarcığıyla yarattığı gizemli ve renkli dünyasında, insanlığa, doğaya, yaşama dair semboller ve hikayeler hayat buluyor. Sanatçının daha önce sergilenmemiş yapıtlarını odağına yerleştiren sergi, Selma Gürbüz'ün zamandan ve mekandan bağımsız; masallar, mitler, söylencelerle örülü, incelikle işlenmiş yapıtlarını ziyaretçilerle paylaşıyor. Sergide, sanatçının resim, yerleştirme, desen, video ve heykel gibi farklı ifade araçlarıyla ortaya koyduğu yüzden fazla yapıtı yer alıyor. Nevin Aladağ, İzler başlıklı bu yapıtta sanatçı, kenti performansın hem sahnesi olarak kullanır hem de öznesi olarak harekete geçiriyor. Ortaya çıkan görsel ve sessel kompozisyon, sanatçının kent mobilyalarıyla etkileşime soktuğu veya manzaranın içine bıraktığı enstrümanların potansiyellerini araştırıyor ve yeniden yorumluyor. Arter Koleksiyonu'ndan oluşturulan Gökcisimleri Üzerine sergisi, yaşamsal bir bir aradalık düzleminin bugün yeniden düşünülebilir ve inşa edilebilir olmasına dair sorularla ilgileniyor. Yirmi sekiz sanatçının yapıtlarını kapsayan sergi, var olanların bir araya gelme ve dağılma biçimlerini, ilişki kurma tarzlarını, birbirlerine mesafe alma ve yakınlaşma yollarını birlikte düşünmeye davet ediyor. Arter Koleksiyonu'ndan oluşturulan Dinleyen Gözler İçin başlıklı grup sergisinde, çoğu müzikle güçlü bir bağ kuran 23 yapıta yer veriliyor. John Cage'in müzikte olduğu kadar tüm sanatsal üretiminde sessizlik, belirsizlik ve rastlantısallığı bir arada kullanan deneysel yaklaşımını ve Fluxus sanatçılarını referans alan sergide, ziyaretçiler galeri alanına hakim olan sessizliğin içinde yapıtlardan yükselen sesleri keşfetmeye ve hayal etmeye davet ediliyor. Cage'in mutlak bir sessizliğin imkansızlığına odaklanan önermesinin izinden giden Dinleyen Gözler İçin, duyu sistemimize içkin yaratıcı ve imgesel güçleri keşfetmemize engel olan sis perdesini aralayarak bizi dinleme ve görme biçimlerimizi farklılaştırmaya teşvik ediyor. Sergi, ses içeren az sayıda eserin tamamen sessiz yapıtlarla aynı mekanda buluşturulması yoluyla gerçeklik ve hayal gücü arasında salınan düşünsel bir sarkaç yaratmayı amaçlıyor. Emre Hüner'in : Bilinmeyen Parametre Kayıt-Dışı başlıklı kişisel sergisi, yarı kurgusal bir senaryo metni etrafında şekillenmiş yeni üretimlerden oluşuyor. Hüner, film, roman veya mimari yapı gibi formlar arasında aracı bir unsur olarak gördüğü senaryoyu işlevinden bağımsızlaştırıyor ve nihai bir sonuca varmak yerine açık bir üretim yöntemi, bir senaryo yazım süreci öneriyor. Sergide karşılaştığımız heykeller, yerleştirmeler, fotogravürler, serigrafiler, film ve metinler, mecralar arasında dolaşarak ilerleyen, doğaçlamaya dayalı, performatif bir üretim sürecini yansıtıyorlar. Kaydetme, belgeleme, alıntılama, kalıp alma ve kopyalama gibi estetik jestler aracılığıyla serginin ve filmin mekanları, nesnelerin yüzeyleri ve dilsel alan arasında tekrarlanarak çoğaltılan formlar, nesnenin yapıt, prototip, araç, iz ve eyleyen olma potansiyelleri arasında hareket ettiği bir dünya kurgusu öneriyor. Türkiye'de çağdaş sanatın öncülerinden Füsun Onur'un Arter Koleksiyonu'nda yer alan Opus II Fantasia adlı yerleştirmesi, sanatçının pek çok yapıtında olduğu gibi müziksel referanslar taşır. Formu, mekanı, zamanı ve bunlar arasındaki ilişkileri sıra dışı bir malzeme çeşitliliğiyle araştırırken gündelik, öyküsel, hatta otobiyografik öğeleri de devreye sokan Onur, müziğe farklı duyuların dahil olduğu bir süreç olarak yaklaşıyor. Sanatçı bu yerleştirmesinde dört sıradan nesneyi müziğin mecrası ve unsurları olarak kullanıp, mekanı ve zamanı ritim ve varyasyonlar yoluyla yorumluyor. Zemin üzerinde sırayla belirip birbirleriyle etkileşime geçen beyaz örgü şişleri, altın renkli ip yumakları, küçük porselen figürler ve standart müze kaidelerinin meydana getirdiği farklı formlar ve motifler, yer yer duraklamalar ve kreşendolarla çeşitlenip çoğalırken, içinde yayıldıkları mekanı referans alıp onu yeniden düzenleyen görsel bir müzik oluşturuyorlar. Sanatçı, sanat kurumu, sanat eseri ve izleyici arasındaki ilişkiler etrafında kurgulanan Tedbir, Arter Koleksiyonu'ndan bir araya getirilen yapıtlar yoluyla sanatın üretim, muhafaza ve sergileme pratiklerine odaklanıyor. Sergi, çoğu kez izleyicinin tanık olmadığı hazırlık ve müzakere süreçlerini; kültürel, ideolojik, hiyerarşik ve ekonomik bağlamların şekillendirdiği güç dinamiklerinin yanı sıra, sanatın kendine özgü zaaf, hassasiyet ve kırılganlıklarını konu ediniyor. Sergide Arter Koleksiyonu'nda yer alan 11 sanatçının 13 eserine yer veriliyor. Yaşamın günlük akışının, sosyal ilişkilerimizin, çalışma biçimlerimizin, dünyayla ve birbirimizle kurduğumuz mesafelerin değiştiği, hareket alanlarımızın kısıtlandığı, hatta fiziksel görünüşlerimizin maskelendiği bir dönemde tasarlanıp ziyarete açılan Tedbir, adını Canan Tolon'un sergide yer alan bir yapıtından ödünç alırken, aynı zamanda bugün başta sağlık alanında olmak üzere, ekonomi, güvenlik, enerji gibi farklı bağlamlarda fazlasıyla sık duyup sürekli kullanır olduğumuz tedbir kelimesinin açılımlarından esinleniyor. Let It Be... sergisi, Sidar Baki, Neslihan Başer, Ayşe Bezenmiş, Mahmut Celayir, Leo Ferdinando Demetz, Oğuz Kaleli, Serdar Kaynak, Nihal Martlı, Jochen Proehl ve Serpil Mavi Üstün'ün işlerini bir araya getiriyor. Paul McCartney on dört yaşında kaybettiği annesini bir gün rüyasında görür ve bundan etkilenerek 'Let it be' yi yazar. 'Akışına bırak ve hayata devam et' mesajıyla zihinlere kazınana bu şarkı sözleri içinde bulunduğumuz döneme işaret ederken; sergi de sanatçıların öznel yorumlarını ve eserlerinin bir arada diyalogunu sunuyor. DasDas, Ouchhh ve Zenger işbirliğiyle gerçekleştirilen, Paribu ana sponsorluğundaki Parallel Universe sergisi DasDas'ta. Şu ana kadar 52'den fazla ülkede, bilim-sanat-teknoloji ekseninde sanat yerleştirmelerini milyonlarla buluşturan ödüllü, Ouchhh Studyo'nun eserleri, Zenger küratörlüğünde DasDas'ta sonunda Türkiye'de seyirci ile buluşacak. Herbiri 35 dakika sürecek seanslarda, yapay zeka sayesinde Van Gogh tablolarını sadece görmeyecek aynı zamanda tabloların içinde gezinebiliyorsunuz. Van Gogh eserlerinin renkleri ve şekilleri içeriğimizin temelini oluşturuyor. Ardından kendi topraklarımıza dönüp ilk Türk arkeolog Osman Hamdi Bey'in en ünlü ve önemli eserleri günümüz teknolojisiyle buluşup, sarmalayan bir sergi deneyimi yaşayabiliyorsunuz. Arkeolog Osman Hamdi Bey'den insanlığın bildiğimiz bütün tarihini değiştiren bir yere Göbeklitepe'yi ziyaret edebiliyorsunuz. GAN ve yapay zeka algoritmalarıyla tarihi aydınlatan figürleri yeni bir bakış açısıyla görebiliyorsunuz. Bu şiirsel yolculuğa bir de makine öğrenimi ve yapay zeka algoritmalarını kullanarak, dünyanın kaderini değiştiren bilim adamları tarafından yazılan ışık, fizik, uzay-zaman hakkında milyonlarca satır teori, makale ve kitaptan öğrenen yapay zeka, gerçekliğin bilimsel bilinçli Şiirsel Kırılması oluşturarak tarih yazacak ve bu deneyime de şahit olabileceksiniz. Sadberk Hanım Müzesi'nin 19.000'i aşkın eserden oluşan kapsamlı koleksiyonu Arkeoloji ve Türk-İslam sanatı bölümlerinden oluşuyor. Arkeoloji Bölümü Anadolu'da yaşayan uygarlıkların maddi kültür kalıntılarını pişmiş toprak, cam, maden ve taş gibi farklı malzemelerden üretilmiş eserler üzerinden kesintisiz bir kronolojiyle gösteriyor. Sekizinci yüzyıldan Cumhuriyet'in ilk yıllarına uzanan Türk-İslam Bölümü ise çiniden gemi kandiline, ipekli dokumalardan ayakkabılara, özellikle Osmanlı sanatının doruk noktasına ulaştığı dönemlerin eserlerine odaklanıyor. Sadberk Hanım Müzesi'nin de özellikle üzerinde durduğu, kültürel mirasın korunarak gelecek kuşaklara aktarılmasının önemine dikkat çeken sergi, Anadolu uygarlıklarının ve Osmanlı sanatının seçkin örneklerindeki yaratıcılığın ve ustalığın öyküsünü nadide nesnelerle ziyaretçilere sunuyor."} {"url": "https://www.ithafsanat.com/suya-icten-bir-bakis/", "text": "Mesleğe reklam fotoğrafçılığıyla başlayıp ardından su altı fotoğrafçılığına yönelen ve eserleri, yıllar boyunca onlarca kişisel ve karma sergide yer alan Saygun Dura ile çok keyifli bir sohbet gerçekleştirdik. İİlkokul yıllarında hediye edilen bir Polaroid fotoğraf makinesi ile başlayan fotoğrafçılık tutkusunu, su altına yönelik sevdası ile birleştiren Saygun Dura'nın vizöründen yansıyan karelerin her biri, başka bir dünyayı, doyumsuz seyir zenginliğiyle sunuyor. Fotoğrafçıyım, yaklaşık 40 yıllık fotoğraf geçmişimde, reklam fotoğrafçılığı, su altı, sergiler, festivaller, kitap, küratörlük ve üniversitelerde öğretim görevlisi olarak çalışmak gibi başlıklar var. Bu süre zarfında başka hiçbir profesyonel uğraşım olmadı, sadece fotoğraf vardı. Hala ilk günkü heyecanımla da devam ediyorum. İlkokul yıllarımda bir Polaroid fotoğraf makinesi hediye edildi, ilk makinemdi ve babam da fotoğrafa olan ilgimi görünce kendi çocukluğunda kullandığı Kodak Retina fotoğraf makinesini bana verdi. 1940'lı yılların bir modeliydi, pozlama değerlerini, babamın ufak bir kağıtta hazırladığı çizelge eşliğinde oluşturuyordum. Fotoğrafa olan ilgim böylelikle başlamış oldu ve bugünlere kadar gelip yaşamımın da çok önemli bir parçası oldu. Profesyonelliğe geçişim ise 1989 yılında Ersin Alok'un asistanlığını yapmamla başladı. Çocukluğumda yüzücüydüm ve suyla aram iyiydi. Scuba ile dalış brövemi ise 1987 yılında aldım, o yıllarda Nikonos II marka amfibik bir su altı fotoğraf makinem de vardı. Çok hoş bir kameraydı ve kendine has kullanım özellikleri vardı, su altında fotoğraf çekebilmeyi onu kullanarak öğrenmeye gayret ediyordum. Dalışta da yeniydim ve becerilerimi artırmaya çalışıyordum. Fotoğraftaki ilk günkü heyecanım, su altı için de geçerli. Yakınlarım bu yönümü iyi bilir. İlk dalışım Marmara Denizi'nde, adaların arkalarında yaptığım bir eğitim dalışıydı. O güne dek suyun altında nefes alabilmeyi hayal ederdim. Denizde aşağılara inmek, su altı yaşamını görmek ve suyun altında hava solumak masalsıydı, sanırım o an fotoğrafın ardından en önemli ikinci uğraşım, dalış yaşamım da başlamış oldu. Aldığım dalış eğitimlerini hocalık seviyesine kadar getirdim fakat dalış eğitimi pek fazla vermedim. Su altı fotoğrafçılığı atölye çalışmaları yapmaya ise devam ettim. Dalış yaptığım zamanlar mutlu oluyorum, dalış seyahatlerinden yeni tecrübeler, bilgiler ve fotoğraflarla dönüyorum. Geçen hafta su altı fotoğraf sunumu yapmam için Afyonkarahisar Caz Festivali'ne davet edildim. Yazarlar, çizerler, müzisyenler bölgedeki köy ilkokulları da dahil, çocuklara kendi konularında sunumlar yaptılar. Çocukların su altı yaşamına gösterdiği ilgi, bununla birlikte bilgileri beni şaşırttı ve çok mutlu etti. Ufak da olsa çevre bilincine yönelik bir duyarlılık oluşturabilme çabam, sanırım faydalı oldu. Dalışa başlamadan önce nasıl bir fotoğraf elde etmek istediğimle ilgili beklentim bellidir. Zihnimdeki o görüntüye yaklaştığımı hissettiğim anlar beni heyecanlandırır. Bazen de önceden planlamadığınız etkileyici bir gelişme olur, o da başka bir heyecandır. Her faaliyette olduğu gibi insanın işini sevmesi önemlidir, su altı fotoğrafçılığı oldukça zahmetlidir, sevmeden uzun yıllarınızı vermeniz ve başarılı olmanız zordur. Suya yatkınlık ve fotoğrafçılık bilgi ve beceriniz de önemlidir. Günümüzde yeni teknolojilerle suyun altından görüntüler elde etmek çok da sorun değil fakat güçlü fotoğraflar için hala yetenek, bilgi birikimi, sabır ve çok çalışmak gibi faktörler gerekli. Çok özel bir ekipman değil, karada kullandığım kamera, ona uygun bir su altı kabı ve flaşlar. Çekim sonrasında fotoğraflarınızı işlemeniz de önemli, sergi düşünüyorsanız baskı aşamasındaki çalışmalarınız, hassasiyetiniz de duvardaki asılı, bitmiş fotoğrafınızın başarısına etki edecektir. Ekipman önemli fakat daha önemlisi şüphesiz ki kamera arkasındaki göz. Topkapı Sarayı'nın altına, sarnıçlara yaptığımız dalışlar çok özeldi. Halfeti'de Memluk mezarlığına dalış yapmak da öyle. Van Gölü'ndeki gerçeküstü görüntülere sahip mikrobiyalit oluşumları ve gölde yaşayan, endemik bir balık türü olan inci kefalinin yaşam öyküsü beni çok etkiledi. Arada isimli son kişisel sergimi de bu konular üzerinden kurguladım. Yurt içi veya yurt dışında düzenlenen su altı fotoğrafçılığı atölye çalışmalarımda, genel teorik bilgiler ve çekeceğimiz konular üzerine eğitimler veriyorum, ardından da katılımcılarla birlikte dalışlar yapıyoruz. Dalışlar sonrasında ise çekilen fotoğraflar üzerine değerlendirmeler yapıyoruz. Kosta Rika'ya bağlı Cocos Adası ve Bahamalar dalış yapmayı isteyip de henüz gidemediğim bölgeler. Maldivler'de şnorkelle balina köpekbalığı çekimi yaparken, bu olağanüstü canlıyla aniden su yüzeyinde burun buruna geldim, güzelliğinden çok etkilenmiş olmalıyım ki İstanbul'a döndüğümde seyahatten fotoğraflarıma bakarken o anın fotoğrafını çekmediğimi fark ettim. Bazı dalışlarımda, çok iyi fotoğraf verdiğini bildiğim bölgeler bile olsa, kamerasız dalıp fotoğraf çekmeden sadece ortamın güzelliğini yaşayıp seyretmenin tadına varıyorum, arada bir bu da gerekiyor. Öncelikle güvenli bir dalış için koşulların yerinde olması gerekiyor. Fotoğraf için standart bir hava şartı yok, kimi fotoğraflar için güneşin batmaya yakın son yarım saati, bazı fotoğraflar için ise dik gelen kuvvetli öğle güneşi, bazen de yatık gün ışığı veya sığ sularda suni ışık kullanacaksanız bulutlu, kapalı bir hava tercih sebebi olabiliyor. Fotoğraf çekimi için yurt içinde, tatlı sulara yapılan dalışlar beni çok etkiliyor. Yurt dışında ise Meksika'daki Cenoteler, Fransız Polinezyası ve fotoğraf verimliliği için Endonezya'ya ait Kuş Kafası Yarımadası denilen bölgede yer alan Raja Ampat. Dalış seyahatlerine önceden bölge çalışılarak, araştırarak gidilir. Yöreyi iyi bilen rehber balık adamlardan dalış öncesi bilgilendirmeler de alındığından şaşırtan bir canlıyla karşılaşma pek ender olabiliyor. Van Gölü'nde binlerce yıldır sadece inci kefalinin yaşadığı biliniyordu. Dört yıl önce yeni bir balık türüne rastlanıldığı haberi gelmişti ve bilimsel bir çalışmanın bir parçası olarak bir gece dalışında o canlıyı görüntülemiştim. Tehlikeler atlattığım oldu, geçmişte daha iyi fotoğraflar elde etmek için riskler alabiliyordum, artık daha tedbirliyim. Başımdan geçen olaylar, etrafımda gördüklerim ve duyduklarım beni daha olgunlaştırdı. Bu işi iyi yapanların su altı fotoğraflarını incelemek, diğer sanat dallarını takip etmek, fotoğraflar belli bir seviyeye geldiğinde de özgün bir dil oluşturabilmek için çalışmaya devam etmek. Her yeni sergim geçmiştekilerden bir etki ve tecrübe taşıyor. Yenilerini daha fazla sahiplenebiliyorum, daha içime siniyor. Ülkemizde su altı fotoğrafçılığımızın başlangıcı olan 1952 yılından itibaren, 60 yıllık serüvenini anlattığım Su Altına Işık Tutanlar isimli karma bir serginin ve kitabının benim için yeri ayrıdır. Bu sonbaharda Pera Palace Hotel'in sanat galerisinde kişisel bir sergim olacak. Sonrasında planladığım birkaç dalış seyahati ve retrospektif mahiyette bir kitap arzum var. Derginizde bana da yer verdiğiniz için çok teşekkür ederim."} {"url": "https://www.ithafsanat.com/talat-sait-halman-ceviri-odulu-icin-basvurular-basladi/", "text": "İKSV, bu yıl yedinci kez verilecek Talat Sait Halman Çeviri Ödülü ile güncel kültür-sanat üretimini teşvik etmeye devam ediyor. Nitelikli edebiyat çevirilerini desteklemek amacıyla, yedi yıl önce aramızdan ayrılan Talat Sait Halman anısına başlatılan Talat Sait Halman Çeviri Ödülü, 2021 değerlendirmeleri için başvuruları 23 Ağustos 1 Ekim 2021 tarihleri arasında alacak. Talat Sait Halman Çeviri Ödülü'yle, Seçici Kurul tarafından belirlenen yapıtın çevirmenine 20 bin TL tutarında nakit desteği sağlanıyor. Başkanlığını yazar Doğan Hızlan'ın yaptığı Talat Sait Halman Çeviri Ödülü Seçici Kurulu; yazar, çevirmen ve eleştirmen Sevin Okyay; yazar ve çevirmen Ayşe Sarısayın; yazar ve çevirmen Yiğit Bener ile yazar ve çevirmen Kaya Genç'ten oluşuyor. Ödülün sahibi, Seçici Kurul tarafından Aralık ayında açıklanacak. >> Talat Sait Halman Çeviri Ödülü hakkında ayrıntılı bilgi için tıklayın. Talat Sait Halman Çeviri Ödülü için başvurular, yayınevleri veya çevirmenler tarafından yapılabilir. Başvuruda sunulacak eserler, orijinal dilinden Türkçeye çevrilmiş, ISBN numarası almış öykü ve roman çevirileri ile sınırlıdır. Yayınevleri en fazla üç çeviri eser ile başvuru yapabilmektedir. Seçici Kurul, aday önerlerinde bulunabilir. Adayların daha önce Talat Sait Halman Çeviri Ödülü'nü kazanmamış olması gerekmektedir. Başvuru formu ve koşullarına dair ayrıntılı bilgi içeren şartnameye buradan ulaşılabilir. 2021 Talat Sait Halman Çeviri Ödülü için başvuruların 1 Ekim Cuma saat 17.00'ye kadar İKSV'ye ulaştırılması (Nilay Kartal dikkatine, Nejat Eczacıbaşı Binası, Sadi Konuralp Cad. No: 5, 34433 Şişhane, Beyoğlu, İstanbul) gerekmektedir. >> Başvuru koşullarına dair ayrıntılı bilgi içeren şartname için tıklayın. Türkiye'nin ilk Kültür Bakanı olan ve 2008-2014 yılları arasında İKSV Mütevelliler Kurulu Başkanı olarak görev yapan Talat Sait Halman anısına, 2015'te başlatılan Talat Sait Halman Çeviri Ödülü'nün ilki, 2015'te Georges Perec'in La Boutique Obscure: 124 Reves adlı eserinin Karanlık Dükkan: 124 Rüya adlı çevirisiyle Siren İdemen'e; ikincisi Anna Seghers'in Transit adlı eserinin aynı adlı çevirisiyle Ahmet Arpad'a; üçüncüsü James Joyce'un Finnegans Wake adlı eserinin Finnegan Uyanması adlı çevirisiyle Fuat Sevimay'a; dördüncüsü Alberto Manguel'in Dönüş adlı novellasını İngilizce aslından Türkçeye çeviren Ülker İnce'ye sunulmuştu. Ödülün beşincisi, Mathias Enard'ın Fransızca aslından çevirdiği eseri Pusula ile Ebru Erbaş ve Leonid Nikolayevic Andreyev'in Rusça aslından çevirdiği eseri Kızıl Kahkaha ile Kamil Kayhan Yükseler arasında paylaştırılmıştı. Geçtiğimiz yıl altıncısı verilen ödüle, Yan Lianke'nin Çince aslından çevirdiği 1997 tarihli romanı Günler Aylar Yıllar ile Erdem Kurtuldu layık görülmüştü. >> Önceki yıllarda Talat Sait Halman Çeviri Ödülü'nü kazanan çevirmenler için tıklayın. 1931 yılında İstanbul'da doğan Talat Sait Halman, 1951'de Robert Koleji'ni bitirdikten sonra, yüksek lisansını 1954 yılında Columbia Üniversitesi'nde tamamladı. Otuz yıl ABD'de Columbia, Princeton, Pennsylvania Üniversiteleri'nde öğretim üyeliği yaptı. 10 yıl boyunca New York Üniversitesi'nde profesör ve Yakın Doğu Dilleri ve Edebiyatları Bölüm Başkanı olarak çalıştı. 1998 yılında Bilkent Üniversitesi'nde Türk Edebiyatı Bölümü'nü ve Merkezi'ni kurdu ve yönetti. Bilkent Üniversitesi'nde, İnsani Bilimler ve Edebiyat Fakültesi Dekanı olarak görev yaptı. Türkiye'nin ilk Kültür Bakanı ve ilk Kültür İşleri Büyükelçisi olan Halman, Birleşmiş Milletler'de baş delege yardımcılığı ve ABD PEN Derneği yönetim kurulu üyeliği görevlerini yürüttü. Dört yıl boyunca UNESCO yönetim kurulu üyeliği yaptı. 2003 yılından itibaren UNICEF Türkiye Milli Komitesi'nin başkanlığını ve 2008 yılında itibaren İKSV Mütevelliler Kurulu başkanlığını, 5 Aralık 2014'teki vefatına dek sürdürdü."} {"url": "https://www.ithafsanat.com/tarihi-hasanpasa-gazhanesi-muze-gazhane-olarak-hayat-buldu/", "text": "Kadıköy ilçesinde bulunan, 1892 yılında Anadolu Yakası'nın havagazı ihtiyacını karşılamak için hizmete giren ve bir süre sonra atıl şekilde bırakılan Hasanpaşa Gazhanesi, İstanbul Büyükşehir Belediyesi tarafından yapılan restorasyonla Müze Gazhane olarak hayat buldu. Türkiye'nin en önemli endüstriyel kültür miraslarından biri olan Kadıköy'deki tarihi Hasanpaşa Gazhanesi, İBB tarafından yapılan restorasyonun tamamlanmasının ardından, 9 Temmuz Cuma günü görkemli bir törenle açıldı. İBB Başkanı Ekrem İmamoğlu'nun açılışını yaptığı törene, İBB Genel Sekreter Yardımcısı Mahir Polat, Kadıköy Belediye Başkanı Şerdil Dara Odabaşı, Kartal Belediye Başkanı Gökhan Yüksel, siyasi partilerin ilçe temsilcileri, İBB Meclis Üyeleri, Gazhane gönüllüleri ve Kadıköylüler katıldı. Program, İBB Genel Sekreter Yardımcı Mahir Polat'ın Hasanpaşa Gazhane binasının tarihini ve restorasyonu tamamlanarak Müze Gazhane'ye dönüşüm sürecini anlatmasıyla başladı. Polat, Hasanpaşa Gazhanesi'nin geçmişte İstanbul'un, başta aydınlatma için olmak üzere yakıt ihtiyacının karşılandığı önemli yapılardan biri olduğunu, bundan tam 130 yıl sonra İstanbullular için yeni bir sosyokültürel ve sanatsal merkez olmaya hazır olduğunun altını çizdi. İstanbul'un kültür sanat yaşamına ve kültür sanatın odak noktası olan Kadıköy'e kazandırılan tesisde iklim ve karikatür müzesi, çocuk bilim merkezi, sergi alanları, tiyatrolar, kütüphaneler, oyun ve etkinlik alanı ile diğer sosyal alanların yanı sıra iklim krizi temalı kalıcı sergi, atölye binası, restoran, kafe gibi yapılar yer alıyor. Toplam 32 bin metrekarelik alanı kapsayan tesisin açılışında konuşan Ekrem İmamoğlu tesisin kültüre, sanata, bilime ışık olacağını söyledi ve sözlerini şöyle sürdürdü: 130 yıllık endüstri mirasımızın bu güzel başlangıcını, Hasanpaşa Gazhanesi'ni bugün kültür sanat yaşamına katmanın keyfini ve gururunu yaşıyoruz. Yıllar boyu İstanbul'a enerji ve ışık veren gazhane, bundan sonra İstanbulluların kültürel ve sosyal hayatına ışık tutacak. Sosyal hayatın merkezi haline geleceğine, Kadiköy'den İstanbul'a herkesin ilgisine mazhar olacağına şimdiden inancım çok yüksek. Bu mücadeleye dünden bugüne emeği geçmiş, bu sürece katkı sunmuş herkese teşekkür ederim. dedi. Kadıköy Belediye Başkanı Şerdil Dara Odabaşı, Kadıköy ilçesinde böyle bir tesisin açılışından duyduğu memnuniyeti dile getirdi ve sözlerini şöyle sürdürdü: Gazhane'nin, Kadıköy için bir müze, bir kültür merkezi olmaktan öte bir anlamı var. Gazhane, bizim hem tarihsel hem de toplumsal belleğimiz. 1993'ten beri kullanılmayan ama Kadıköylü'nün sürekli bir ilişki kurduğu, hatırında tuttuğu kocaman bir anı. İşlevi ve mimarisiyle bir dönemin tanığı. Bu bölgenin, yaklaşık 100 yıllık ateşi, ışığı Gazhane. 23 Haziran seçimleri sonrası, Büyükşehir Belediyesi'nde gerçekleşen köklü zihniyet değişimiyle birlikte, Kadıköy'ün de çehresi değişmeye başladı. Önce Kurbağalıdere'nin temizliği, Rıhtım projesi için ilk adımın atılması ve finalde Müze Gazhane'nin halkla buluşması, bütün bunların hepsi, zihniyet değişikliğinin en güzel işareti bize göre. Müze Gazhane'nin açılışıyla birlikte, yıllardır bu çileyi çekmek zorunda bırakılan Hasanpaşa'nın da çilesi bitecek, çehresi değişecek. Bizim mücadelemiz, yıllardır kendi halkını oyalayan, olanı oldurmayan zihniyetleydi. İşte o muhteşem zihniyet değişikliğinin sonunda, şimdi olmayanı olduran, 16 milyona hizmet şiarıyla yoluna devam eden bir Büyükşehir Belediye Başkanı var. dedi. İstanbul Kent Orkestrası'nın verdiği konserle devam eden açılış programı ışık ve lazer gösterisiyle son buldu. İşletme imtiyazı Kültür AŞ tarafından devralınan bu endüstri mirası, bölge halkı ve akademik çevrelerin de büyük çabalarıyla, bir kültür sanat merkezine dönüşerek yoluna Müze Gazhane olarak devam edecek. Müze Gazhane'nin 32.000 metrekarelik yerleşkesi; 6 sergi/müze salonu, 2 tiyatro/konser salonu, Performans stüdyoları, Kütüphane, Kitapçı, 3 yeme/içme alanı, Atölyeler, Ortak çalışma alanları ve Kapalı otoparka ev sahipliği yapıyor."} {"url": "https://www.ithafsanat.com/tiyatronun-efsaneleri-anlatiyor/", "text": "Tiyatroseverler için doyumsuz sohbetlerin yer aldığı Sahne İstanbul, Usta Aktörlerden Türk Tiyatrosu isimli eser, uygulama mağazası Google Play'de e-kitap olarak yayınlandı. İzleyicinin kafasındaki pek çok soruya yanıt bulacağı nehir söyleşi tarzındaki eser, araştırmacılar için kaynak kitap niteliği taşıyor. İnsanı insana, insanca anlatma sanatı olarak tanımlanan tiyatroyu, bir de efsane oyunculardan dinlemek ister misiniz? Gazeteci Neşe Mesutoğlu'nun ülkemiz tiyatro tarihinin en önemli isimleriyle yaptığı söyleşiler, Sahne İstanbul adıyla e-kitap olarak okuyucuya sunuluyor. Türk tiyatrosunun efsane isimleriyle buluşan Gazeteci Neşe Mesutoğlu, temelleri İstanbul'da atılan bu sanat dalının gelişimini, arka planda değişen şehir hayatına dair anılar eşliğinde gözler önüne seriyor. Tiyatromuzun gelişimini tarihsel bir perspektifle başlayarak anlatan, geleceğe yönelik bir vizyonla tamamlayan ve özgün bir üslup üzerine odaklanan kitap, bu alanda bir belgesel olarak kabul ediliyor. Direklerarası'nda Geleneksel Çizgi, Beyoğlu'nda Amerikan Ekolü, Devlet Konservatuarında Rus Akımı, Şehir Tiyatrosunda Batı Etkisi ve Özgün Bir Dil Arayışı başlıkları üzerine dev aktörlerin getirdiği tezler, Türk tiyatrosunun gelişimine ışık tutuyor. Karagöz Ustası Tacettin Diker'le başlayan sohbetler; Zihni Göktay, Rauf Altıntak, Hazım Körmükçü, Naşit Özcan, Osman Cavcı, Haldun Dormen, Ayla Algan, Metin Serezli, Gülriz Sururi, Ali Poyrazoğlu, Yıldız Kenter, Müşfik Kenter, Genco Erkal, Arsen Gürzap, Ahmet Uğurlu, Nedret Güvenç, Erol Günaydın, Rutkay Aziz, Zeliha Berksoy, Gencay Gürün, Müjdat Gezen, Cem Yılmaz, Mustafa Alabora, Metin Akpınar ve Ferhan Şensoy ile devam ediyor. Yazarın babası TRT İstanbul Radyosu Efektörü Erhan Mesutoğlu'na ithaf edilen bu keyifli kitaba https://play. google. com/store adresinden ulaşmak mümkün."} {"url": "https://www.ithafsanat.com/trt-filarmoni-orkestrasi-konserleri-devam-edecek-2/", "text": "TRT Filarmoni Orkestrası, İtalyan sanatçı Antonio Pirolli'nin daimi şefliğinde kuruldu. Orkestra'nın TRT 2 kanalında yayınlanan ilk konserinin ardından açıklama yapan TRT Genel Müdürü İbrahim Eren, TRT Filarmoni Orkestrası, TRT 2'nin yeniden yayın hayatına geçmesinin ikinci yılında izleyicilerle buluştu. Bu, TRT Filarmoni Orkestrası'nın ilk konseri oldu. Gerçekten bizim için heyecan vericiydi dedi. TRT Filarmoni Orkestrası'nın periyodik konserlerinin olacağını belirten Eren, Özellikle konservatuvardan yeni mezun ve bazıları hala okumakta olan yeni arkadaşları usta müzisyenlerle buluşturduğumuz, herkesin birbirinden bir şeyler öğrendiği bir filarmoni orkestrası oldu. Ben, bu vesileyle de sadece TRT'ye değil, Türkiye'ye de katkı sağlayacağını umuyorum diye konuştu. Orkestra, konserde Yusuf Yalçın'ın TRT 2 Bestesi eserinin prömiyerini gerçekleştirmenin yanı sıra Johannes Brahams'ın Macar Dansları 1-5, Ulvi Cemal Erkin'in Köçek çe ve Ludwig van Beethoven'in 7. Senfoni eserlerini izleyiciyle buluşturdu. Özel ve periyodik konserler düzenleyecek orkestranın repertuvarında Türk besteciler, klasik senfoniler, konçertolar, opera eserleri, film müzikleri ve Türk müziği eserleri yer alıyor."} {"url": "https://www.ithafsanat.com/trt-filarmoni-orkestrasi-konserleri-devam-edecek/", "text": "TRT Filarmoni Orkestrası, İtalyan sanatçı Antonio Pirolli'nin daimi şefliğinde kuruldu. Orkestra'nın TRT 2 kanalında yayınlanan ilk konserinin ardından açıklama yapan TRT Genel Müdürü İbrahim Eren, TRT Filarmoni Orkestrası, TRT 2'nin yeniden yayın hayatına geçmesinin ikinci yılında izleyicilerle buluştu. Bu, TRT Filarmoni Orkestrası'nın ilk konseri oldu. Gerçekten bizim için heyecan vericiydi dedi. TRT 2 kanalı sadece kültür sanat içeriklerini ekrana taşımakla değil, aynı zamanda Türkiye'nin kültür sanat hayatına katkı sağlayarak da görevini ifa ediyor. TRT Filarmoni Orkestrası'nın periyodik konserlerinin olacağını belirten Eren, Özellikle konservatuvardan yeni mezun ve bazıları hala okumakta olan yeni arkadaşları usta müzisyenlerle buluşturduğumuz, herkesin birbirinden bir şeyler öğrendiği bir filarmoni orkestrası oldu. Ben, bu vesileyle de sadece TRT'ye değil, Türkiye'ye de katkı sağlayacağını umuyorum diye konuştu. Orkestra, konserde Yusuf Yalçın'ın TRT 2 Bestesi eserinin prömiyerini gerçekleştirmenin yanı sıra Johannes Brahams'ın Macar Dansları 1-5, Ulvi Cemal Erkin'in Köçeçe ve Ludwig van Beethoven'in 7. Senfoni eserlerini izleyiciyle buluşturdu. Özel ve periyodik konserler düzenleyecek orkestranın repertuvarında Türk besteciler, klasik senfoniler, konçertolar, opera eserleri, film müzikleri ve Türk müziği eserleri yer alıyor."} {"url": "https://www.ithafsanat.com/tuhaflik-duygusu-resimlerimi-yaparken-ana-motivasyonum/", "text": "Resimlerinde, kadın, doğa ve hayvan imgelerini, onlarla ilintili metaforları kullanan Ressam Erhan Cihangiroğlu, Özellikle seçtiğim sembollerim, metaforlarım olmuyor. Resimdeki karakterlerin dünyasına giriyorum ve onların hikayesini anlatmaya çalışan bir aracı oluyorum diyor. Ortaokul ve lise yılları resim yeteneği sayesinde arkadaşlığın da arttığı yıllar olmuş, ardından da Marmara Üniversitesi Atatürk Eğitim Fakültesi Resim Öğretmenliğine devam etmiş üç yıl. Niye üç yıl? Çünkü bazı memur hocalar, birçok öğrencinin hayalini memuriyetin süslemesi, yaratıcılıktan uzak bir eğitim ve çevre bu okulu üçüncü yılda bırakmasına neden olmuş. Ardından Doğuş Üniversitesine burslu girerek Görsel İletişim ve Tasarım Bölümünü bitirmiş ve Grafik Tasarım Bölümünde de yan dal yapmış. Erhan Cihangiroğlu ile halen çalışmalarını sürdürdüğü Kadıköy'deki atölyesinde sohbet ettik. Resimlerimde, kadın, doğa ve hayvan imgelerini ve onlarla ilintili çeşitli metaforları kullanmayı çok seviyorum. Eğer portre resmi yapacaksam gözlerden başlıyorum, gözlerden o duyguyu alırsam resme devam ediyorum. Evet, resimlerimin beni ele verdiği özne, benim feminist bir ressam olmam. Resim yaparkenki ruh halim; renklerle bir telvin durumu, renk armonisi ile halden hale geçiş bir tür terapi, dinginlik hali. Özellikle seçtiğim sembollerim, metaforlarım olmuyor, resimdeki figürlerin -bana göre karakterlerin- dünyasına giriyorum ve onların hikayesini anlatmaya çalışan bir aracı oluyorum. Şimdiye kadar yedi kişisel sergim oldu, yurt içi ve yurt dışında onlarca karma sergide yer aldım. Bir sergi teması belirleyip o temaya uygun resimler yapan bir ressam değilim. Bu bana samimi gelmiyor, sanatçının anlık duygularını ve hislerini önemsiyorum, bir proje çalışanını değil. Resimlerimi üretirim, birikince de sergi olmasını isterim. Sergi isimleri de sergiden birkaç hafta önce resimlere göz gezdirip aklıma gelen bir his ile çıkıyor. Kızılay ile çalışan ajanstan Bir hilal boyar mısınız? diye sordular. Ben de düşünmeden Üç tane olabilir mi? diye sordum, şaşırdılar. Hilaller gelince bu kez ben şaşırdım, düşündüğümden çok daha büyüklerdi. Hilalleri bir aylık bir zaman sürecinde tamamladım. Kompozisyonlarımı hilallerin formuna göre şekillendirdim. Benim için de güzel bir deneyim oldu. Bildiğim kadarı ile bir tanesi özel bir şirkette, diğeri 42 Maslak'ta, üçüncüsü Cenevre Kızıl Haç Komitesinde sergileniyor. Kızılay'a yardımım olduğu için ayrıca da mutluyum."} {"url": "https://www.ithafsanat.com/turk-islam-mimarisinde-yapi-cephelerinde-figurlu-susleme-ornekleri/", "text": "Beyaz çiçekler, hayat ağacı, çift başlı kartal, aslan, boğa, kaplan ve sirenler... Anadolu'nun çeşitli yerlerinde, yüzlerce yıl öncesinden günümüze ulaşan çok değerli mimari eserlerin her birinde görülen ve Türklerin eski inançlarından süzülüp gelen bu figürler, çok şey anlatıyor. Türk ve İslam mimarisinde sivil ve dini yapıların süsleme programlarında genellikle bitkisel ve geometrik motifler yaygın olarak kullanılmıştır. Bu motiflerin dışında figürlerin kullanıldığı yapılara da rastlanmaktadır. Türklerde figür kullanımının kökeni Orta Asya'ya kadar gitmektedir. Gök tanrı inancının figür dili oluşmasında etkisi yadsınamaz bir gerçektir. Türklerin, eski inançları arasında sayılan animist1 görüşe göre dünya ruhlarla doluydu, göllerin, ırmakların, dağların tıpkı bir insan gibi vasıflara sahip olduğuna inanıyorlardı.2 Bu inançlar çerçevesinde ortaya koydukları eserlerde sanatsal bir figür dili işlenmesi, geleneğin devamı niteliğindedir. Gök tanrı, şamanist, animist inançların etkisi, 12 hayvanlı Türk takviminin kullanılması zaman içinde dini ve sivil yapıların süsleme programlarına yansımıştır. Bu bağlam üzerinden figürlerin sembolik dili kapsamında Anadolu'dan, Büyük Selçuklu Devletinin hüküm sürdüğü sınırlardan, Orta Asya ve İran'da hüküm süren İslam hanedanı Timurlu yapılarından süsleme programı kapsamında figürlü örnekler sunulacaktır. Bugün Registan adıyla anılan, zamanında pazar yeri olarak kullanılan tarihi meydanda yer almaktadır. Uluğ Bey Medresesi'nin (1417-1420) karşısında bulunan eser, 1619-1636 yılları arasına tarihlendirilse bile 15. yüzyıl Timurlu geleneği süsleme programlarını bünyesinde barındırmaktadır. Taç kapı, sivri kemer alınlığının iki yanını dolduran, lacivert zemin üzerine yapılmış, beyaz çiçekler ve kıvrım dallar arasında simetrik olarak yerleştirilmiş iki adet sarı kaplan ve güneş formlu insan yüzü şeklinde tasvirler görülmektedir. Şir, Farsçada aslan anlamına gelir. Girişteki çift taraflı aslan tasvirlerinden dolayı bu medrese Şir-dar olarak anılmıştır. Güneş, Türk mitolojisinde hükümdarlıkla sembolize edilmiştir. Diyarbakır Ulu Camii'nde olduğu gibi yine aslanın tam önünde ceylan bulunması mücadele ile bağlantı kurulabilir. Anadolu Selçuklu hükümdarı IV. Rükneddin Kılıçarslan'ın kızı Hudavend Hatun tarafından İlhanlı Valisi Sungur Ağa'nın yönetimi sırasında 1312 yılında Niğde'de yaptırılmıştır. Kümbetin güneydoğu ve kuzey cephelerindeki pencere alınlıklarının üstünde karşılıklı olarak ikişer kadın başlı ve kuş vücutlu harpi veya siren4 kabartması bulunmaktadır. Figürlerin üç dilimli taçları ve örgülü saçları Selçuklu tipine uygundur. Bu kabartmalar hüma ya da humay kuşu Umay Ana ile bağlantılı mitolojik öğelerdir. Orhun Yazıtları'nda da geçen Umay, Türk ve Moğol mitolojisinde bir bereket tini olup hamilelerin, doğmuş ve henüz doğmamış çocuklar ile hayvan yavrularının koruyucusudur. Kümbette Hudavend Hatun (1332), Emir Şücaüddin'in kızı Paşa Hatun (1340) ve Osmanlı dönemi Niğde sancak beyinin kızı Belkıs Hanım'a (1563) ait üç mezar taşı bulunmaktadır; kadınların bir arada olduğu bu türbede Ana tanrıça bereketi ve çocukların koruyuculuğu ile bağlantılı sembolün kullanılmış olması tesadüfi değildir. Şamanizm inançlarına kadar uzanan Umay Ana tasvirinin mezar sembolü olması Selçuklu figür geleneğinde devamlılığı bu yapıda sürdürülmektedir. Kitabesi bulunmadığı için inşa tarihi bilinmeyen yapının, doğu duvarının aynı zamanda kale surunu teşkil etmesi, duvar işçiliğinde malzeme ve yapım farklılıkları olması gibi sebeplerle muhtemelen 12. yüzyılın ortalarına ait bir Saltuklu Beyliği yapısının kalıntıları üzerine inşa edildiği sanılmaktadır. İnşa tarihi olarak da 13. yüzyılın sonları düşünülmektedir.7 Taç kapı üzerinde yükselen minare kaidelerin alt kısımlarına ise yine iki taraflı olmak üzere dört tane, kalın birer kaval silmenin çerçevelediği sivri kemerli niş içinde, iki ejderhanın kuyrukları ucundaki bir hilalden çıkan, tepesine çift başlı kartal motifi oturtulmuş hayat ağacı kabartmaları işlenmiştir. Üç farklı tasviri iç içe geçmiş şekilde medrese taç kapı girişinde minare kaidesinde görmekteyiz. Türk mitolojisindeki ejderha motifinde ise Çin mitolojisinin etkisi vardır. Suyun ve yeniden doğuşun temsili sayılmıştır. Ejderha, Çin'de olduğu gibi 12 hayvanlı Türk takviminde de yıl simgesi olarak yer almıştır. Devasa bir yılan olarak da resmedilen ejderha, Dede Korkut Hikayeleri'nde, Oğuz Kağan Destanı'nda ve Türk toplumlarının inançlarında kendine yer edinmiştir. Hayat ağacının biçimsel özellikleriyle ilgili olarak da çeşitli yorumlar yapılmıştır. O, bütün alemi birbirine bağlar; kökleriyle cehennemi, gövdesiyle yeryüzünü, dallarıyla cenneti kapsar. Dalları, Tanrının evine yani cennete kadar ulaşır. Dünyanın en büyük ağacıdır. Anadolu Selçuklu sanatında erken devirlerde genellikle tek başına veya kuşlarla çevrelenmiş olarak görülür. Daha sonraki devirlerde Erzurum Çifte Minareli Medrese örneğinde olduğu gibi hayat ağacı ile birlikte çeşitli hayvanların da yer aldığı görülmektedir. Anadolu Selçuklu Devletinin 14. yüzyıl başlarında tarih sahnesinde güç kaybettiği bilinmektedir. Son devir yapılarında olan bu medrese örneğinde ejderha tasviri ile yeniden doğuş; Selçuklu kartalları ile güç ve kudret; hayat ağacı ile ise sonsuza kadar kök salma gibi anlamlar yüklenmiş olması muhtemeldir. simgesiydi. Güneşi ve aynı zamanda güç ve kudreti ifade ediyordu (Çoruhlu, 2000: 134). Çift başlı kartalların bu yapıda kullanılmasının sebebinin cami ve darüşşifanın banilerinin sultan ve eşi olması, iki kişinin birlikte tasvir edilmiş olması muhtemeldir. İncelediğimiz eserlerde sivil ve dini mimaride kullanılan figürlerin tarihsel süreçte farklı uygarlıklar tarafından kullanıldığı da bilinmektedir. Sembollere tek bir kültür ürünü olmadıkları gibi zaman içinde farklı medeniyetlerin öykünmesi ve anlamlar yüklemesiyle şekillenmiştir. Figürlerin dilini okurken yan yana geldikleri diğer sembollerle anlamların genişlediği veya daraldığı görülmektedir; bu hususta eserlere bir bütün olarak bakmak önemlidir. 1- Doğanın bir bütün olarak ve her varlığın teker teker maddi varlığının ötesinde bir de ruha sahip olduğunu kabul eden görüş. 2- Bozkurt, Ferit. Türklerin Dini, İstanbul 1995, s. 18. 4- Harpi veya siren, baş kısmı kadın gövdesi kuş şeklinde olan fantastik bir hayvandır. Türbelerde tasvir edilen siren motifleri ruh kuşu veya ölünün ruhuna refakat eden kuştur. Kalede ve saraylarda tasvir edilen siren motifi ise hakimiyet, koruyucu, nazarlık, tılsım sembolü olarak kullanılmıştır. 5- Denknalbant, Ayşe. Yakutiye Medresesi ve Kümbeti, TDV İslam Ansiklopedisi. 7- Yavaş, Doğan. Çifte Minareli Medrese, Tdv İslam Ansiklopedisi. 8- Duman, Harun. Türk Mitolojisinde Ejderha, Uluslararası Beşeri Bilimler Ve Eğitim Dergisi, Cilt 5, Sayı 11, S. 482 493. 9- Öztürk, Ateş Ş (2012). Yakındoğu Demirçağ Uygarlıklarında Hayat Ağacı İnancı. Dicle Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü, Diyarbakır. S.424. Alsan, Şenay, Türk Mimari Süsleme Sanatlarında Mitolojik Kaynaklı Hayvan Figürleri, Marmara Üniversitesi, Türkiyat Araştırma Enstitüsü, Doktora Tezi, İstanbul 2005. Çoruhlu, Yaşar. (1993) Türk Sanatı'nda Görülen Hayvan Figürlerine Gök ve Yer Sembolizmi Açısından Bir Bakış, Üçüncü Uluslararası Türk Kültürü Kongresi Bildirileri, Cilt: 1, Atatürk Kültür, Dil ve Tarih Yüksek Kurumu, Ankara. Çoruhlu, Yaşar. (2000) Türk Mitolojisinin Anahatları, Kabalcı Yayınevi, İstanbul. Öney, Gönül, Anadolu Selçuklularında Heykel-Figürlü Kabartma ve XIV-XV. Asırlarda Devamı, Cilt III, Ankara 1966. Öney, Gönül, Anadolu Selçuklu Mimari Süslemesi ve El Sanatları, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, Ankara 1988. Ögel, B.(2010). Türk Mitolojisi 1. Türk Tarih Kurumu Yayınları: Ankara."} {"url": "https://www.ithafsanat.com/turk-muziginde-cesitlilik-zenginliktir/", "text": "Ekim ayında Misket isimli teklileriyle yeniden müzikseverlerle buluşan Soft Analog'un kurucuları İdil Tavşanlı ve Ömer Çelik ile keyifli ve samimi bir sohbet gerçekleştirdik. Havasından mıdır suyundan mıdır bilinmez ama Ankara'dan çıkan müzik grupları bir başkadır. Bu büyükşehrin kalabalığı ve kasveti insana ilham verir belki de ve sanatın her dalının en iyi örneklerinin tohumlarını yeşertir. Yeşermeye başlayan bu tohumlardan biri de son zamanlarda sıkça karşımıza çıkmaya başlayan Soft Analog grubu. Henüz 23 yaşındaki iki üniversiteli genç olan İdil Tavşanlı ve Ömer Çelik aslında müzik üzerine bir eğitim almamış. İdil Tavşanlı Bilkent'te Psikoloji, Ömer Çelik ise Hacettepe'de İktisat eğitimi alırken müzik onların yollarını kesiştirmiş ve çok özgün melodiler çıkmış ortaya. İdil Tavşanlı: İkimiz de çocukluğumuzdan beri müzikle ilgiliydik diyebiliriz, çok müzik dinleyip sevdiğimiz tarz müzikleri çalmaya çalışarak başladı müzikle ilişkimiz. Hatta lise yıllarında ikimizin de ayrı ayrı yaptığımız bestelerimiz de var. İdil Tavşanlı: Üniversitede tanışmış olduk. O dönem Ömer kendi bestelerini yapıyordu ve yayınlıyordu. Bu süreç içinde ikimiz de farklı sound'lar keşfettik, sonrasında bir noktada birlikte müzik yapmayı konuştuk ve birlikte üretmeye karar verdik. Ömer Çelik: Dinlemeyi sevdiğimiz ve ilham aldığımız birçok müzisyen-grup var. İzlediğimiz şeyler bir yana, beslendiğimiz yer kendi hayatlarımız, yaşadığımız yerler, kazandığımız deneyimler hakkında yaptığımız gözlemler. Şarkılarımızda bunları daha müzikal bir biçimde bazen de eleştirel bir yandan aktarıyoruz. Bu sayede pek çok insanın ortak yaşam deneyimlerine de değinebildiğimizi düşünüyoruz. İdil Tavşanlı: Evet, besteleri birlikte yapıyoruz ve şöyle bir yol izliyoruz; herhangi birimiz bir melodi, bir söz ile geldiğinde birlikte oturup bir şarkıya dönüştürmeye başlıyoruz. Bir yandan bir şarkı direkt olarak demo ile de başlayabiliyor, genelde Ömer'den geliyor bu demolar. Ömer Çelik: Güzel tepkiler aldık çoğunlukla, bu da bizi çok sevindirdi. Bu parçayla biraz esprili, bir yandan da keyifli bir şey ortaya koymayı hedeflemiştik ve evet özellikle Ankara'dan bir türküyle bunu yapmak istedik. Sanırım hedefimize de ulaştık, özellikle konserlerde buna ulaştığımızı gözlemleyebiliyoruz. Misket, izleyicileri dans ettirmeyi başarıyor. Ömer Çelik: İlerde tekrar cover yapmayı düşünüyoruz fakat yakın gelecekte asıl önceliğimiz biraz daha kendi bestelerimizde olacak. Özgün üretimi kıymetli buluyoruz ve üzerine çalıştığımız parçalarımız mevcut. Ömer Çelik: Biz hayal kurmayı seven ve bu hayallerle yüksek hedefler belirleyen bir grubuz. Gelecekte kendi ülkemizin yanı sıra yurt dışında da sahnelerde, festivallerde kendimizi görüyoruz, hatta oyun müzikleri ya da film müziklerinde de yer almayı çok istiyoruz. İdil Tavşanlı: Dinlemekten keyif aldığımız ve bize ilham veren birçok isim var. Örneğin; Parcels, Röyksopp, L'imperatrice, Daft Punk gibi. Severek dinlediğimiz yerli de çok isim var tabii ki. İlk aklımıza gelenlerden birkaçı; Polen, Mert Demir, Hedonutopia ve Büyük Ev Ablukada diyebiliriz. İdil Tavşanlı: Charlotte Gainsbourg- Deadly Valentine. İdil Tavşanlı: Günden güne daha farklı şeyler denendiğini, daha yaratıcı yorumlar katıldığını düşünüyoruz özellikle alternatif müzikte. Bir yandan biz de dahil olmak üzere daha özgür davranmak gerektiğini, bir kısıtlama koymadan gönlümüzden geçen müziği yapmamız gerektiğini düşünüyoruz. Yeni şeyler deneme cesaretinin ve çeşitliliğin Türk müziği için de bir zenginlik olduğuna inanıyoruz."} {"url": "https://www.ithafsanat.com/turk-muzigine-hayran-iki-muzisyen-avi-avital-ve-omer-klein-22-aralikta-crrde/", "text": "En İyi Enstrümantal Solist dalında Grammy adaylığı olan ilk mandolin sanatçısı olma unvanı sahip Avi Avital ve 2018 ECHO ödüllü caz piyanisti Omer Klein, 22 Aralık'ta İstanbul Büyükşehir Belediyesi Cemal Reşit Rey Konser Salonu'nda müzikseverlerle buluşacak. Konser, saat 20.00'de başlayacak. New York Times'ın tutkulu ve karizmatik olarak nitelendirdiği Avital ve incelikli ezgileri, güçlü melodileri ile öne çıkan Omer Klein sahnede yakaladıkları denge ile müzik dünyasının dikkat çeken birlikteliklerinden birini oluşturmuşlar. Klasik müzik ve cazın yanı sıra yerel müzikleri de repertuvarlarında bulunduran sanatçılar, Türk müziğine hayranlıklarını her fırsatta dile getiriyor. 22 Aralık akşamı CRR'de gerçekleşecek konserde dinleyicileri, caz parçaları ve İsrail şarkılarından oluşan bir repertuvar bekliyor. Avi Avital'in çocukluk kahramanı Bach'ın Partita No 2, BWV 1004 isimli eserine yaptığı eğlenceli mandolin düzenlemesi de, konserde seslendirilecek eserler arasında. 30-50-80 ve 110 TL olan konser biletleri CRR gişesi ve Biletix'ten temin edilebilir."} {"url": "https://www.ithafsanat.com/turk-sanatcilar-dunyada-turkiyedekinden-daha-cok-taniniyor/", "text": "19. ve 20. yüzyıllardan itibaren ivmelenerek 'modernleşen' dimağımızda yalnızca günlük pratiklerimiz, insan ilişkilerimiz, iş modellerimiz değil sanatı hangi biçim ve araçlarla ürettiğimiz de değişikliğe uğradı. Özellikle geçen yüzyılda bilgisayar ve iletişim teknolojilerinin önlenemez yükselişi ile dijitalleşme kavramı hayatımızı adeta ele geçirdi. Bir bilgisayar aracılığı ile üretilen sanat yapıtlarının sayısı ile bu alanda ürün veren sanatçılar da artmaya başladı. Dijital sanat alanında verilen eserlere ve sergilere baktığımızda, sanatın karşısında durup bakılan eserlerden ziyade izleyicinin de etkileşim içerisinde olduğu bir deneyim haline gelmeye başladığını görmek mümkün. Dijital sanatın ülkemizde de gelişmekte olduğunu ve bu alana olan ilginin gerek sanatçılar gerekse izleyici tarafından arttığı bu dönemde genç bir dijital sanatçıyla söyleşi yapmak istedik."} {"url": "https://www.ithafsanat.com/turkiyenin-ortak-mezuniyet-sergisi-base/", "text": "BASE, Türkiye'nin dört bir yanından yeni mezun genç sanatçı adaylarının yapıtlarını İstanbul'da aynı çatı altında sanatseverlerle buluşturuyor. Bu yıl beşinci kez gerçekleştirilecek olan BASE'e, 29 Eylül-3 Ekim 2021 tarihleri arasında Tophane-i Amire ev sahipliği yapacak. Sergide 32 üniversiteden 100 yeni mezun sanatçı adayının 114 eseri yer alacak. BASE, Türkiye'deki üniversitelerin resim, heykel, fotoğraf, video, baskı, grafik tasarım, cam ve seramik, geleneksel Türk sanatları bölümlerinden yeni mezun sanatçı adaylarının eserlerini beşinci kez bir araya getirecek. Bu yılki teması Rezonans olarak belirlenen BASE'te, sanat kariyerinin başındaki sanatçı adaylarıyla tanışabilmek ve onların farklı disiplinlerde özgün yapıtlarını bir arada görebilmek mümkün olacak. 29 Eylül'de başlayıp 3 Ekim'e kadar devam edecek BASE, Türkiye'nin 42 farklı şehrindeki 75 üniversiteden 1200'e yakın başvuru aldı. 2021 edisyonunda, seçici kurulun değerlendirmesiyle 100 yeni mezun sanatçının eseri yer alacak. Mezuniyetten profesyonel sanat hayatına geçişlerinde gençlere destek olmayı, kariyerlerine bir ivme ve yön kazandırmayı amaçlayan; Türkiye'nin yeni sanatçı nesline ışık tutan BASE, aynı zamanda galeri, koleksiyonerler, sanatseverler ve yaratıcı endüstrilerin de genç yetenekler keşfetmesine aracı olma misyonu taşıyor. Her yıl sanat dünyasından değerli isimlerin yer aldığı çok sesli bir seçici kurula sahip olan BASE'in 2021 yılı başvurularını; Aslı Sümer, Burak Delier, Çağrı Saray, Defne Casaretto, Derya Yücel, Gülçin Aksoy, Memed Erdener, Melek Gençer, Necla Rüzgar, Nermin Kura, Nilüfer Şaşmazer, Oğuz Erten, Orhan Cem Çetin, Sarp Evliyagil, Seçkin Pirim ve Serhat Kiraz değerlendirdi. Kültür ve Turizm Bakanlığı'nın desteğiyle; Grundig, Kale Tasarım ve Sanat Merkezi ve TEB Özel Bankacılık eş sponsorluğunda; Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi paydaşlığı ve Tophane-i Amire Kültür ve Sanat Merkezi ev sahipliğinde düzenlenecek BASE, geçtiğimiz yıl olduğu gibi bu yıl da tüm hijyen ve güvenlik önlemlerinin ışığında ziyaretçilerini ağırlayacak. BASE eş zamanlı olarak base. ist adresinden de online olarak ziyaret edilebilecek."} {"url": "https://www.ithafsanat.com/uc-gun-uykusuz-istanbul-ataturku-ugurlarken/", "text": "Yaslı İstanbul'un hüzün dolu vedasını anlatan sergi, Atatürk Müzesi'nde ziyaretçilerini ağırlamaya başladı. İstanbul halkının Ulu Önder'e vedası için düzenlenen cenaze törenini konu eden, 'Üç Gün Uykusuz: İstanbul Atatürk'ü Uğurlarken' sergisi, 10 Aralık'a kadar gösterilmeye devam edecek. İstanbul Büyükşehir Belediyesi Kütüphaneler ve Müzeler Müdürlüğü, Mustafa Kemal Atatürk'ün ebediyete intikalinin 83'ncü yılında özel bir sergiyi ziyarete açtı. 10 Kasım'da gösterilemeye başlanan 'Üç Gün Uykusuz: İstanbul Atatürk'ü Uğurlarken' sergisi, 16 Kasım 1938'de Dolmabahçe Sarayı Merasim Salonu'ndaki törenlerle başlıyor. İstanbul halkının üç gün süren vedasının ardından Ata'nın naaşının 19 Kasım 1938 Sarayburnu'na taşınarak Ankara'ya uğurlanmasıyla sona eriyor. Türk halkının büyük mateminin yansıtan sergi 10 Aralık'a kadar Atatürk Müzesi'nde ziyaretçilerini ağırlayacak. Serginin konu edindiği üç gün boyunca yapılan veda törenine kadınlar, çocuklar ve her yaştan İstanbullular katıldı. Sokaklarda mahşeri kalabalıklar oluştu. İstanbul'un sokaklarda döküldüğü cenaze kortejine 600 bin kişi katıldı. Yavuz Zırhlısı'ndan denize atılan çiçekler ve aralıklarla atılan toplar ile Atatürk İstanbul'a, İstanbul da Ata'sına veda etti. 'Üç Gün Uykusuz: İstanbul Atatürk'ü Uğurlarken' sergisinde bu yaslı yolculuk özel seçkilerle ziyaretçilere anlatılıyor. 16 Kasım 1938'de Atatürk'ün naaşı Türk Bayrağı'nın örttüğü bir katafalk üzerinde Dolmabahçe Sarayı'nın büyük tören salonuna konuldu. Türk halkı Atatürk'e son saygı görevini yapmak için Dolmabahçe'ye akın etti. Ata'sıyla üç gün boyunca vedalaşan şehir, veda günü olan 19 Kasım 1938'de gün ağarmadan ayaktaydı. O gün Sarayburnu'ndaki Yavuz Zırhlısına taşınan Ata'nın naaşı, Ankara'ya doğru son yolculuğuna uğurlandı."} {"url": "https://www.ithafsanat.com/uluslararasi-antalya-piyano-festivali-11-aralikta-basliyor/", "text": "Bu yıl 21'incisi düzenlenen Antalya Büyükşehir Belediyesi'nin en önemli kültür-sanat etkinliklerinden biri olan Uluslararası Antalya Piyano Festivali 11 Aralık'ta başlıyor. Heyecanla beklenen etkinlik, dünyaca ünlü birçok yıldızı müzikseverlerle buluşturmaya hazırlanıyor. Yıldızlar geçidine sahne olacak festivalde bu yıl Richard Clayderman, Duo Blanc&Noir, The Queenz Of Piano, Artun Hoinic şefliğinde ve Antalya Devlet Senfoni Orkestrası eşliğinde Özgür Ünaldı, Laura De Los Angeles, Can Çakmur ve Anjelika Akbar yer alıyor. 2000 yılından bu yana Antalya'nın uluslararası Sanat Şehri kimliğine katkıda bulunan, Avrupa Festivaller Birliği üyesi Uluslararası Antalya Piyano Festivali bu yıl 11-24 Aralık tarihleri arasında yapılacak. Geçtiğimiz yıl pandemi nedeniyle gerçekleştirilemeyen festival, yine yıldızlar geçidine sahne olacak ve dünyaca ünlü sanatçıları müzikseverlerle buluşturacak. Antalya Büyükşehir Belediyesinin ev sahipliğinde gerçekleşek olan Türkiye'nin en önemli müzik festivali 11 Aralık'ta Piyanonun Efsanesi Richard Clayderman konseriyle başlayacak. Heyecanla beklenen müzik şöleni; 14 Aralık'ta geleneksel Türk müziğini klasik batı müziğiyle harmanlayan Selin Şekeranber ve Yudum Çetiner ikilisinden oluşan Duo Blanc & Noir'i;15 Aralık'ta enerjik sahne şovları ve büyüleyici sunum tarzları ile adlarından söz ettiren Queenz of Piano'yu, 17 Aralık'ta Artun Hoinic şefliğinde ve Antalya Devlet Senfoni Orkestrası eşliğinde Özgür Ünaldı; 18 Aralık'ta Flamenko'nun yıldız ismi Laura De Los Angeles'ı, 22 Aralık'ta piyanonun genç yıldızı Can Çakmur'u ağırlayacak. Sanatseverlere müzik dolu günler yaşatacak olan festival, 24 Aralık'ta Anjelika Akbar konseriyle son bulacak. Uluslararası Antalya Piyano Festivali'nin ülkemiz ve Antalya için bir gurur kaynağı olduğunu belirten Antalya Büyükşehir Belediye Başkanı ve Festival Başkanı Muhittin Böcek Geçtiğimiz yıl salgın nedeniyle ara vermek zorunda kaldığımız bu yıl da salgının gölgesinde, zor koşullarda düzenlediğimiz festivalimize yeniden kavuşmak ve sanatseverlerle buluşmak hepimiz için bir moral kaynağı olacak. Çünkü; biz, sanatın iyileştirici gücüne inanıyoruz dedi. Türkiye'nin en önemli sanat etkinliği olarak yurt içinden ve yurt dışından övgüler alan Uluslararası Antalya Piyano Festivali, Antalya Kültür Merkezi'nde gerçekleşecek."} {"url": "https://www.ithafsanat.com/unlu-seyyahlarin-izinde-iki-muhtesem-konser/", "text": "Orta çağın en büyük iki seyyahı Marco Polo ve İbn-i Batuta'nın yolları CRR'de kesişiyor. İstanbul Büyükşehir Belediyesi Cemal Reşit Rey Konser Salonu'nunda müzikseverler; 21 Ekim'de Marco Polo'nun, 26 Ekim'de ise İbn-i Batuta'nın izinde müzik yolculuğuna çıkacak. Akdeniz müzik geleneğinin önemli topluluklarından En Chordais ve Constantinople; Marco Polo'nun Seyahatleri olarak bilinen orta çağ kitabı Le Livre des Merveilles'den esinlenerek müzikal bir yolculuk hazırladı. Gezginin anısına hazırlanan bu yolculukta dinleyicileri; yeni müzik eserlerinden, tarihi ve görsel malzemelerden oluşan disiplinlerarası bir performans bekliyor. Ünlü gezgin Marco Polo birçok coğrafyadan geçmiş; farklı insanlar ve kültürlerle karşılaşmıştı. Marco Polo'nun Müzikal Yolculukları konserindeki eserler, Venedikli Polo'nun yolculuğundan, geçtiği topraklar ve o topraklar üzerindeki müzik kültüründen doğuyor. Bir anlamda, Marco Polo bir besteci olsaydı eserleri nasıl olurdu? sorusunun da cevabı verilmiş oluyor. Programda İpek Yolu'nun farklı dillerde tarihi haritaları, tarihi yazılar ve hat sanatlarından oluşan arka plan sahnede icra edilen müzik ve metni tamamlıyor. Sahnede gravürler, manzara görüntüleri ve çeşitli dillerdeki tarihi el yazmaları Kyriakos Kalaitzidis'in orijinal kompozisyonlarıyla birleşiyor. Avrupa'nın kalbinden Uzak Doğu'ya uzanan Marco Polo'nun izi üzerinden gerçekleşen bu müzikal yolculukta; uzak diyarlar komşu, bilinmeyen kültürler tanıdık oluyor. CRR, 26 Ekim'de ise; eski müziklerin anlatıcısı olarak tanınan, Katalan müzisyen Jordi Savall'i ağırlayacak. Savall müzikseverlere; dünyayı Marco Polo'dan daha fazla adımlamış bir başka seyyahın, İbn Battuta'nın hikayesini anlatacak. Savall'e konserde; Battuta'nın yolculuğu süresince ziyaret ettiği kültürlerden konuk müzisyenler eşlik edecek. Dinleyiciler konserde müzik mirasının zenginliğini keşfedecek. Tüm zamanların en büyük gezgin kabul edilen İbn Battuta'nın yirmi bir yaşında başlayan yolculuğu otuz yılı aşkın devam eder. Battuta, zamanının bilinen sınırları içinde tüm dünyayı dolaşır ve Rıhletü İbn Battuta isimli seyahatnameyi kaleme alır. Arapların yolcusu ve zaman yolcusu lakaplarını alan Battuta; 19. yüzyıl bilginleri tarafından İslam gezgini ve Arap Marco Polo olarak anılır. 100 ve 20 TL arası satışa çıkan konser biletleri CRR gişesi ve Biletix'ten temin edilebilir."} {"url": "https://www.ithafsanat.com/vancouver-bienalindeki-voxel-bridge-iki-farkli-gerceklik-deneyimi-sunacak/", "text": "New York merkezli Kolombiyalı sanatçı Jessica Angel, Kanada Vancouver'daki Cambie Sokak Köprüsü'nü 18 bin metrekarelik dijital ve gerçeğin iç içe geçtiği bir deneyime dönüştürüyor. Vancouver Bienali kapsamında izleyicilerle buluşacak olan Voxel Bridge isimli sanat eseri, kamusal alanın hem dijital hem de fiziksel gerçekliklerde nasıl inşa edilebileceğini ve kullanılabileceğini araştırıyor. İki katmandan oluşan sanat eserinin ilk katmanı olan fiziksel mekan, yapışkan vinil adı verilen malzeme ile kaplanıyor; ikinci katman olan dijital katman ise Artırılmış Gerçeklik teknolojisini kullanıyor. İzleyiciler, Voxel Bridge içerisindeyken vinile gömülü QR kodu benzeri işaretler sayesinde gerçek zamanlı olarak duvar resminin içinden geçebilecek. Sergi, bu özellikleriyle farklı bilgi biçimleri etrafında bir iletişim ve diyalog noktası haline gelecek ve 2023 yazına kadar ziyaret edilebilecek."} {"url": "https://www.ithafsanat.com/vav-hakobyanin-ters-yuz-utopya-sergisi-istanbulda/", "text": "Galeri 77, Vav Hakobyan'ın Ters Yüz Ütopya isimli İstanbul'daki ilk kişisel sergisine ev sahipliği yapıyor. Vav Hakobyan geleneksel figüratif sanatın ötesine geçiyor. Tasvirci figürasyonla yapısökümcü soyutlamayı birleştiriyor, zira eserlerinde tüm unsurlar eşit. Hakobyan propaganda, manifesto ve dogma yerine sanatın gücüne inanıyor; bir temsil aracı olarak değil, yaratıcı hayal gücü ve tasavvur için bir enstrüman olarak. Gerçekten de Vav Hakobyan estetiğin önemini kavramış durumda. Resimleri biçimsel olarak her şeyin her zaman değişip başkalaşım geçirdiği toplumun daimi akışına uyum sağlayarak, gerçekliğin parçalı varlığına atıfta bulunuyor. Sanatçının bu ilk kişisel sergisi Galeri 77'nin Karaköy'deki mekanında 11 Temmuz tarihine kadar sanatseverler tarafından ziyaret edilebilir. Vav Hakobyan'ın günümüzdeki eserleri spontane ve dürtüsel bir renk ve biçim kullanımıyla nitelendirilebilir. Dengeli kompozisyon, simetri, ışık pozisyonu, gözlem, öykü ve doygunluk dengesi gibi klasikleşmiş kavramları alternatif ikonlar ve var olan gerçeklikte herhangi bir geçmişe ya da geleceğe sahip olmayan meçhul figürler yaratmak için değiştiriyor. Dinamik ve kalıcı form değişimi ve figürlerin aralıksızca başkalaşıma uğratılmasıyla sanatçı estetik çeşitlilikler ve uç noktada kontrastlar yaratıyor. Hakobyan resim sanatını bitmek bilmeyen bir arayış olarak gözler önüne seriyor; bu arayışta önemli olan eserin son görünüşü değil, resmetmenin dinamiği. O günden beri Hakobyan, her yeni resmin kendisi için bir sürpriz olduğunu belirtiyor, çünkü sonuç odaklı eserler yerine resmetme sürecinin kendisiyle ilgileniyor. Vav Hakobyan'ın eserlerini incelerken, parçalı kompozisyonlarında yer alan figürlerin ve bu figürlere ait rollerin özgün yapısı izleyicinin hemen dikkatini çekiyor. Resimlerinde sıklıkla karikatürize olarak tasvir edilmiş ana karakterler çeşitli objeler ve geometrik biçimlerle birlikte karalama, fırça darbesi izleri ve renk alanları gibi resme dair elementlerle çevrelenmiş durumda. İnsansı figürlerin ve biçimsiz hayvanların tasviri ise natüralizmden çok uzak, daha çok dışavurumculuk ve soyutçu figürasyonla ilişkilendirilebilir. Biçimleri, siyah beyaz kalem çizimlerinden renkli ve solgun tasvirlere kadar çeşitlilik gösteriyor. Bununla birlikte, parçalı tasarımları ve kompozisyondaki merkezden uzaklaştırılmış pozisyonları itibarıyla ana karakterler asla tutarlı figürler olarak gözükmüyorlar. Bunun yerine eller, kafatasları ve gövdeler gibi vücut parçaları boşlukta salınan unsurlar gibiler. Figürlerin estetiği ise çocuk resimleri, primitif sanat, karikatür ve natüralist çizimle birlikte resimsel dışavurumculuk, deformasyon ve soyutlama gibi kavramlar arasındaki ilişkiyi gözler önüne seriyor. Gerçekten de Vav Hakobyan uzun sanat tarihinin sayısız figürasyon biçimini reddediyor. Yine de Tapies, Twombly ya da Basquiat gibi sanatçılara referans vermek mümkün gözüküyor, çünkü Hakobyan aynı zamanda hem dışavurumculuğu soyutlamayla birleştiriyor hem de resim içinde çizim kullanıyor. Tıpkı post-war diye nitelendirilen savaş sonrası sanatın bu ustaları gibi, Hakobyan da günümüz dünyasının deliliğini yorumluyor. Sanatçının Ters Yüz Ütopya isimli İstanbul'daki bu ilk kişisel sergisi Galeri 77'nin Karaköy'deki mekanında 11 Temmuz tarihine kadar sanatseverler tarafından ziyaret edilebilir."} {"url": "https://www.ithafsanat.com/x-kusagi-z-kusagi-ve-millenialler-hangisinin-tarzi-en-iyisi/", "text": "Saç şekilleri ve dar kotlar hakkındaki tartışmalar, kuşaklar arasında yaşanan tarz savaşlarının ilk örneği değil. Cassidy Cage, farklı kuşakların izlerini bırakmak için moda ve saçı her zaman kullandıklarını söylüyor. TikTokerlar @julia3elle ve @amelia_coleman_, kendilerince mizahi olduklarını düşündükleri, içinde dar kot giymektense evsiz kalmayı veya ölmeyi tercih edeceklerini söyleyen videolarını paylaştıklarında, güzel bulmadıkları bir pantolon tarzına saldırmaktan çok daha fazlasını yaptılar. Onlar, yanlarında öncekine kıyasla çok daha masum bir başka videoda, Yapabilirseniz beni haksız çıkarın, fakat herhangi bir kişinin yandan ayrılmış saçla ortadan ayrılmış saçlı halinden daha iyi gözüktüğünü düşünmüyorum diyen TikToker @missladygleep'in yardımı ile fokur fokur kaynayan bir rekabeti, uygulama boyutunda bir kuşaklar arası tarz savaşına dönüştürdüler. Z kuşağı (9-24 yaşlar arasındakiler), çevrimiçi ortamda ana akım Milennialların (25-40 yaşlar arasındakiler) sayısız yön ve özelliğini eleştiriyorlar, isim vermek gerekirse Millennialların yandan ayrılmış saç ve dar kotlara olan düşkünlükleri hedef alınıyor. Bu süreç içerisinde Millennialların küstah, öz-bilinçli ve dümdüz kindar tepkilerinden oluşan dev bir dalgayı serbest bıraktılar. Bu trend olan tartışma çok alevli, bahsi geçen spesifik kotlara veya saç stiline hayat boyu bir bağlılıktan dolayı değil fakat Millenniallara yağdırılan demode hale gelme suçlamaları, bu nesli onları rahatsız eden bir gerçekle yüz yüze gelmelerini zorunlu kıldı: Nesiller arası bir güç aktarımı olmuştu. Center for Generational Kinetics'ten Jason Dorsey, Tarz bize önceki kuşak ile bu kuşağın trend yönlendiricileri arasındaki geçişi görmemizi sağlayan bir göstergedir diyor. Bu bir kuşak sona erip yeni bir tanesi başladığında bizim bunu anlamamızı sağlayacak anahtar alanlardan biridir diyerek devam ediyor. Ve bu konuşmaları ortaya çıkaran dijital platform yeni olsa da tarz rekabetleri kesinlikle değil. Bunun gibi tartışmalar 20. yüzyılda giyimin evrimini doğrudan doğruya şekillendirmiştir. Parsons Tasarım Okulunda öğretim görevlisi olan Jessica Glasscock'un sözleriyle, Moda gençlik kültürünün bir hikayesidir. Tarz, her kuşağın genç kesiminin kendi eşsiz bakış açılarını yaratmak ve açıklamak için kullandıkları bir araçtır. ABD'de Gelişim Çağı (1890'dan 1920'ye kadar olan sosyal aktivistliğin ve reformun yayıldığı zaman aralığı) sırasında, sözde Yeni Kadınlar ve Gibson Kızları, daha büyük bağımsızlığı hoş karşılayan yeni bir kadınlık arketipini temsil ediyordu, öyle ki 'eve kapatılma' konusundaki ilgisizliği sivil toplum için bir tehlike olarak gören Viktorya dönemi büyüklerini dehşete düşürecek seviyedeydi. En çok S-şekilli korseleri, kabarık kolları, gömlek belli bluzları ve yükselen pompadour (Bu saç modeli 50'ler ve 60'larda Elvis Presley ile sesini duyurdu) saç modelleriyle bilinen bu genç kadınların tarzı, Kükreyen '20ler başlayana kadar hüküm süren moda idealiydi. Özgürleştirilmiş, androjeniyi kucaklayan ve cazsever yeni nesil kızlar, önceki neslin giyim yaratma kaidesindeki yerini, hareket özgürlüğünü ve maksimalist çekiciliği savunan zıtlık dolu yeni bir tarzı yaygınlaştırarak aldı. Glasscock, BBC Kültür'e Onların gençliği ve tipik olarak ince siluetleri, 1910ları domine etmiş olan matronlara ve dolgun demi-mondaines e karşı bir kontrasttı, diye anlatıyor. (Demimonde olarak okunan ve Fransızca 'yarı dünya' anlamına gelen demi-mondaines terimi, 1855 yılında Alexandre Dumas Fils tarafından yayınlanan Le Demi-Monde adlı bir oyundan türetilmiştir. Demi-monde, 1848 romanı La Dame aux Camelias ve birçok uyarlamasında ölümsüzleşen elit erkeklerin ve onları eğlendiren ve tuttukları kadınların işgal ettiği dünyaydı.) Önceki kuşaklar tarafından yırtık pırtık ve karmakarışık gençlik olarak bilinen bu neslin genç kızları, giderek güçlenen saç kesim tipleriyle yayılan bir öfkenin ortaya çıkışına sebep oldular: bob. Glasscock'a göre bu kadının saçının onun 'taçlandırılmış zaferi' olduğu fikrine ve aynı zamanda Viktorya döneminin cinsiyet rollerine sert bir şekilde karşı çıkan bir reddi. 30'lar ve 40'lar, Büyük Buhran ve İkinci Dünya Savaşı'nın yıkıcı finansal gerçekleri dolayısıyla çok ciddi on yıllardı. Yıllar boyu süren material kısıtlamaları ve karne sisteminden sonra, Christian Dior 1947'de heykelimsi bir ceket ve yuvarlak eteği birleştiren Yeni Görünüm ünü tanıttığında sektör sarsıldı. Abartılı kadınsal siluet, kumaş yoğunluklu bir tasarımdı, -ki bu daha zor zamanlarda yaşamış kişiler tarafından anlamsız ve müsrifçe bulunuyordu-. Değişik ve renkli tarzı 60'larda Swinging London'a (1960'larda Londra'da oluşan, bütün moda ve kültür ögelerinin bir araya gelerek oluşturduğu genel ortama verilen ad) adını koymaya gelen tasarımcı Mary Quant, kendini önceki çağın bütün norm ve beklentilerinden arındırarak etek boylarını diz seviyesinden yukarıya çekti. Genç modasında gerçekten şaşırtıcı bir değişim olacak şekilde, Quant'ın mini eteklerinin amacı, genç kadınlara çalışmak veya dans etmek gibi işlerde daha çok hareket özgürlüğü sağlamaktı, fakat sonunda 60'ları tanımlayan başka bir tür hareketin yükselişine yankı oldu: Kadınların özgürleştirilmesi. Beatnik ve mod alt kültürlerinden etkilenen Quant'ın mini etekleri, vardiyalı elbise, ekstra kısa şortlar, Peter Pan yaka ve PVC yağmurlukla birlikte Quant'ın o on yıldaki ikonik buluşlarından biri haline gelmişti ki bu icatlar genç kitlelerin öfkesini temsil ediyordu, bu yeni tarzların birçoğu 50'lerin birbirine benzeyen kısıtlamalarına karşı koymak için kullanılıyordu. Beatlemania'nın en parlak zamanlarında, bu modayı, tarzları kullanan genç nesil, bu devasa sektörün şu ana kadar aynı şekilde kalmış olan işleyişinde tarihi bir değişime ilham oldular. Ve 70'lerdeki İngiliz tarzı tartışması, punklardan bahsetmeden tam olmazdı, ki onların deri ve çengelli iğne ayrıca nihilist ideolojisi dolu estetik tarzları, popüler kültüre aşırı derecede nüfuz etmiş olan hippi ahlakına karşı kendi kendini ilan eden bir isyan yaratmıştı. Bu alt kültür rekabeti moda tarihinin gördüğü en radikal estetik ters dönüşlerden biriyle sonuçlandı ve punk tarzı yenilenmiş ve 70'lerin gençliğinin miniskül bir kesimi tarafından sahiplenilmiş olsa bile, daha büyük ölçüde koca bir neslin giyim tarzını ve dünya görüşünü etkiledi. Sonunda 70'leri şekillendiren bu durgunluk dağıldı ve yerini şok edici, aşırıcı ve göz alıcı 80'lere bıraktı. Genç insanlar önceki neslin toprak tonlarına ve rahatlamış siluetlerine veda edip bunlar yerine neon renklere, asitle yıkanmış kotlara ve kutumsu siluetlere yakınlaşmaya başladılar. 70'lerin çaba gerektirmeyen saçları da beğeni almamaya başladı; 80'lerde, saç ne kadar büyük ve aşırıcı olursa o kadar iyiydi (bu durumdaki vakalar: permalı saçlar ve mullet yani1980'lerde popüler olan, saçların yukarda ve yanlarda kısa fakat arkada uzun olduğu bir erkek saç modeli). Savaş ve ekonomik zorluklarla tanımlanan bir dönemde anlaşılabilir bir şekilde şeytanlaştırılan para ve materyalizm, aniden moda oldu. Sınıf bilincine sahip bu gençlik, statülerini Perry Ellis ve Ralph Lauren gibi hayat tarzı tasarımcılarının öncülük ettiği yeni tiki görünümlere adapte olarak sergilediler. Ve görünüş takıntılı 80'ler (rahatlığa bağlı ve az bakımlı 70'lerden büyük tepki alan) bir fitness çılgınlığını ateşledi, bu da on yılın en unutulmaz gençlik tarzlarından birkaçının yükselişe geçmesine sebep oldu: yüksek kesimli mayolar, bisiklet şortları, bacak ısıtıcıları ve scrunchyler. Giderek büyüyen hip-hop topluluğundaki yeri sayesinde ekstra havalı bir aura yayan athleisureın yükselişi, Birkenstocks ve paisley'i eğitmenler ve eşofmanlar için seve seve terk eden svetşört seven bir genç nesil doğurdu. 90'larda, Gen-X grunge hareketi (1980'lerin ortasında Amerika'nın Washington eyaletinde çoğunlukla da Seattle bölgesinde alternatif rock müziğinin bir alt türü olarak ortaya çıkmıştır) 80'lerin cazibesini ve açgözlülüğünü söndürdü; bir zamanlar bir alt kültür olan flannel gömlekler, Doc Martens, askeri ceketler ve büyük boy kazaklar gibi giysilerden oluşan moda karşıtı görünümler, o dönemin ana akım gençliği tarafından daha fazla beğeni topladı. Bu sırada süpermodeller Kate Moss ve Naomi Campbell, minimalist ve daracık slip elbiselere olan sevgilerini kendi hayatlarına uygulamaya hevesli genç kopyacılardan oluşan bir ordu meydana getirdiler. Güzellik rejimleri bile değiştirilmişti; 80'lerin parlak mavi göz farları bile yerini daha doğal bir görünüme bırakmıştı. Gerçekten de, hem süper modellerin egemenliğinden hem de Kurt Cobain gibi grunge-müzik kahramanlarının etkisinden ilham alan ve daha keskin ve köşeli gençlerin yaydığı sözde eroin şıklığı görünüşü, önceki nesillerin ahlaki ve etik açılardan bakışıyla buluşunca yine önceki nesiller tarafından yaratılan bir panikle karşılaşmıştı, ki yine aynı nesilden bazıları bu stilin görünüşte uyuşturucuları romantikleştirdiğini iddia ediyordu. Z kuşağı ve Millennialların stil konusundaki tartışmaları, önceki nesillerin de aynı şekilde kanıtladığı üzere, modanın evriminin kaçınılmaz bir etkisidir. Z kuşağına ait olan araştırmacı ve yazar Corey Seemiller, kuşaklar arasındaki en önemli tarz farkının herhangi bir giysi veya görünüşle değil, tüketim ahlakıyla alakalı olduğunu açıklamaya çok hevesli. Seemiller, Z kuşağı, hem kişiselleştirme yetenekleri hem de eşyaları çöplükten uzak tutma konusunda kendi çevresel adanmışlıklarını da göstermek için kullanılmış giysiler satın almayı seviyor, diyor. Geç etiketlenmek pek de hoş olmasa da moda muhafızlığının değişmesiyle ortaya çıkabilecek çok fazla olumlu yan etki var. Dorsey, Nesiller arası bir ayrılık oluşmasının ve bunun sayesinde yeni bir kimlik etrafında birleşme olanağının doğmasının sağlıklı ve yararlı olduğunu düşünüyorum diyor. Bize geleceğin olabilecek en iyi ön izlemesini veriyor. 1997'de doğan TikToker @missladygleep, şimdi saçlarını ortadan veya yandan ayırmak arasında memnun bir şekilde geçiş yaptığını söylüyor. Ona hala devam etmekte olan tarz savaşı hakkında sorular sorulduğunda, hiç tereddüt etmeden: Değişim hayatın en iyi yanıdır cevabını veriyor."} {"url": "https://www.ithafsanat.com/yapay-zeka-sanat-ve-yaraticilik/", "text": "Dergimizin yaz sayısında ele aldığımız bu konuyu akademisyenlerle ve sanatçılarla konuştuk. Dergimizin ilk sayısında yani bundan tam iki yıl önce sevgili İlayda Şahin, Yapay zeka sanat yapabilir mi? başlığıyla bir yazı kaleme almıştı... Aradan geçen zamanda yapay zeka ve sanat arasındaki ilişkiye yönelik gelişmeler o kadar hızlı oldu ki bu soru sadece sanat çevrelerinde değil, daha geniş kesimlerde tartışılır hale geldi. Bilim kurgu filmlerinde dünyayı ele geçirecek hatta insanlığın sonunu getirecek en önemli korku öğelerinden biri olan yapay zeka, artık sanat, yaratıcılık, esin gibi kelimeleri çağrıştırıyor daha çok. Yapay zeka sanatından bahsetmeye başladığımızda takvim yapraklarını 1950'lere kadar geri almak gerekse de asıl dönüşüm, yapay zeka makinelerinin yeni kavramları nasıl öğrendiğini içeren yapay zeka teknolojisindeki ilerlemelerle başladı. Alexander Mordvintsev adlı bir Google araştırmacısının, karmaşık bilgisayar sinir sistemlerinin görsel kavramları öğrenme şeklini incelemek için 2015 yılında DeepDream algoritmasını oluşturmasıyla da yapay zeka konusundaki gelişmeler büyük hız kazandı. Erişilebilirlik arttı ve açık kaynaklı veritabanları çoğaldı. Bu yapay zeka geliştirmelerinin uygulanması ile biz yapay zeka ve sanat ilişkisini daha çok konuşur hale geldik. Öte yandan bu süreç, konunun felsefi açıdan ele alınması, telif sorunu ve yaratıcılık kavramı, özgünlük konusu gibi birçok tartışma başlığı da gündemi meşgul ediyor. Yapay zekanın sanat alanındaki yeri ne ya da ne olmalı? Bazı kesimler, bu durumu sanatın daha ulaşılabilir ve demokratik hale gelmesi açısından olumlu buluyor. Çünkü yapay zeka genellikle internetteki açık kaynaklı kodlarla, veri ve görsellerle yeni eserler ortaya çıkarıyor. Eser yerine ürün demeyi tercih edenler de var elbette. Bir görsel ne zaman ürün ne zaman eser oluyor sorusunun cevabı ise daha çok su kaldıracak bir tartışma konusu. Teknoloji ve resim arasındaki ilişki üzerine okumalar yaptığımızda karşımıza çıkan tanıdık çalışmalardan biri, 1973'te Harold Cohen tarafından geliştirilmeye başlanan AARON isimli bilgisayar yazılımına ait. AARON, resim çizerken gerçek boya ve fırça kullanmasını sağlayan yazılım ile entegre çalışan bir mekanizmaya sahipti. Ancak yapay zeka, algoritmalar aracılığıyla insan zekasını taklit eden makineler oluşturmaya çalışan bir bilim alanı. Sıra bilimden sanat üretmeye geldiğinde yapay zeka verileri kullanarak daha önce öğrendiklerine dayalı olarak yeni şekiller, formlar, desenler üretiyor. Yani aslında yapay zeka, metinden görüntüye, sese uzanan bir süreç. Midjourney, DALL-E ve Lensa gibi farklı yapay zeka uygulamaları da milyonlarca kişi tarafından kullanılıyor. Oğuz Biçer, sanat eğitimi alanlar ve genç sanatçılar arasında yapay zekanın sanattaki yeri arasında bir kutuplaşma yaşandığına dair gözlemlerini de aktardı. Bazı alanlarda yapay zekanın son derece kullanışlı olduğuna işaret eden Biçer, Küçük bir oyun firmasında çalışan oyun tasarımcısı bir arkadaşım, konuya çok olumlu yaklaşıyor. Çünkü firmaları küçük, bütçeleri kısıtlı ve çalışan sayısı oldukça az. Bu nedenle bir oyunu yapmak çok zamanlarını alıyor. Her zaman da hayal ettikleri etkiyi yapacak vakitleri olmuyor. İşte o zaman yapay zekanın konforu devreye giriyor dedi. kullanılmasın diye çalışmalarını internette paylaşmayan sanatçılar da var. Çünkü yapay zekalar internette bulunan görselleri, kendilerini eğitmek için kullanıyor. Bir sanatçının kendi tarzını geliştirmesi yıllarını alıyor. Bu nedenle tarzını korumak isteyenlerin bu tür önlemler alması normal. Bazı yapay zeka uygulamaları tarafından oluşturulan görsellerin, resim yarışmalarında birinci seçilmesi de bu tartışmaların bir başka boyutu. Geçen yıl ABD'de Colorado Eyalet Fuarı'nın yıllık sanat yarışmasında katılımcılardan Jason M. Allen, yapay zeka programı Midjourney ile yarattığı Theatre D'opera Spatial başlıklı çalışması ile fuarın gelişmekte olan dijital sanatçılar yarışmasında mavi kurdele ile ödüllendirildi. Bu da çalışmayı, böyle bir ödülü kazanan ilk yapay zeka ürünü eserlerden biri haline getirdi. Ancak bu ödül sanat çevrelerinde büyük bir tartışmayı da beraberinde getirdi, Allen'ı hile yapmakla suçlayan sanatçılar oldu. Jason M. Allen ise çalışmayı nasıl yaptığı konusunda kimseyi aldatmadığını belirtti. Yapay zeka ve sanat deyince akla ilk gelen isimlerden biri de Refik Anadol. Refik Anadol: Unsupervised isimli sergisi dünyanın en önemli modern sanat müzelerinden Museum of Modern Art 'da sergilendi. Sergide sanatçının MoMA koleksiyonunda bulunan ve 200 yıllık bir süreç içerisinde üretilen sanat eserlerini yapay zeka aracılığıyla yorumladığı eserleri yer aldı. Eserler, yapay zeka ile sürekli olarak yeni formlar oluşturarak, teknoloji, yaratıcılık ve modern sanat arasında köprü kuruyor. Sanatçı, 2021 yılında gelişmiş nörogörüntüleme tekniklerini yapay zeka ve çok modlu veri görselleştirme araçlarıyla birleştirerek insan beyninin mimarisini keşfe yönelik yolculuğa çıkmıştı. Sosyal medya hesaplarından yaptığı açıklamalarda Connectome Architecture için, UCLA'daki Human Connectome Projesi'nin koordinatörü Dr. Taylor Kuhn ile iş birliği yaptık ve mimariyle ilgili temel soruları incelemek için nörobilim ve mimarinin kesiştiği noktada yapay zeka ağıyla dinamik bir canlı veri heykeli geliştirdik; insan beyni. Çalışmanın hala büyüyen veri setini canlı bir sanat eseri olarak sürekli olarak yansıtacak bir beyin heykeli geliştirmek için yaklaşık 70 TB fMRI verisi kullandık. Parça ayrıca Venedik'teki çevreyi altı ay boyunca 'hissedecek' çünkü şehrin çevresel verileri gerçek zamanlı makine öğrenimi algoritmaları aracılığıyla büyüleyici görsellere dönüştürülecek açıklamasını da yapmıştı. Anadol, dünyanın birçok kentinde, birbirinden farklı ve etkileyici sergiler açtı. Bu görüntüler ve açıklamalar geniş bir kesim tarafından heyecanla karşılansa da sosyal medya postlarının altına yazılan yorumlar Bu çalışmaya neden resim diyorsun? sorusu etrafından yoğunlaşabiliyor. Fikir ayrılıkları yapay zeka, sanat ve yaratıcılık tartışmalarının uzun yıllar devam edeceğini gösteriyor."} {"url": "https://www.ithafsanat.com/yapay-zeka-yasar-kemalin-yerini-tutabilir-mi/", "text": "Yapay zeka hayatımıza ilk olarak çok uzaklardaki bir tehlike fikri olarak girdi. Robotlar, insan özellikleri taşıyan robotlar. İyi robotlar, kötü robotlar. Eh, zaten bir şey hayatımıza girdiği an, hemen ikiye ayrılıyor; iyi ve kötü olarak. Aradaki gri bölge de işte bizlerin böyle konuları tartışmasına alan açıyor, iyi ki böyle oluyor. Yapay zeka sağlıktan sanayiye, bilimden spora her alanda, küçük adımlarla kendine bir yer bulmaya devam ediyor. Şimdilik her şeyin başındayız ve bu başında oluş, doğal olarak Ya sonra? sorusunun peşine takıyor bizi. Yazının başlığındaki soruyu bilerek sordum çünkü bu soruya Hayır cevabı vermek elbette romantiklik olmayacaktır. Gerçekçi sebeplerimizi edebilik bağlamında tartışalım. Bunlar, tek başlarına demonte mobilyalar gibidir. Her biri vardır ama birleşmemiş, işlenmemiştir. Peki, onları birleştirmek için neye ihtiyacımız var? Öncelikle bir amaca, fikre ve motivasyona. Yani bu vidalar, raflar, sırtlar ve küçük küçük tutucular ne olmak üzere bir araya gelecek? Bir resim gerek bize. Beş raflı bir kitaplık mı kuracağım yoksa çekmeceli bir masa mı? Eldeki malzemelerle ne yapacağım? Her şey bir araya geldiğinde nasıl görünecek? Çalışacak mı? Dimdik ve sallanmadan durabilecek mi? Demek ki bana bir de fikrin bedenleşmiş haline dair bir vizyon gerek. Hadi, o vizyonu da buldum, ne amaçla kullanacağım, nereye koyacağım? Yönler, açılar, ölçüler... Yani? Yani bana bir de olabilirlik bağlamı gerek. Bir niyet, bir amaç, bir yerini bulmuşluk. Şimdi bu modeli alalım, basit bir mobilyadan çıkarıp dev bir makineye uyarlayalım. Gıcırtısız, tökezlemeden, kısa devre yapmadan tıkır tıkır çalışan dev bir makineye... Onu kurabilir miyiz? Zira roman, dev bir makineye benzer; onu öylesine ve raslantısal bir şekilde kuramazsın. Bugün yapay zeka ile üretilecek metinler, sanatın içinde nereye tekabül edecek? Edebiyatın içinde nereye tekabül edecek? Hiç şüphesiz bu, etik ve estetik değerlemelerin elden geçirilmesini ve yeni bir zihniyet ihtiyacını da beraberinde getiriyor. Sıfırdan inşa edilmesi gereken bir zihniyet. Luc Besson'un 2014 yapımı filmi Lucy'de Scarlet Johansson'un canlandırdığı Lucy, Morgan Freeman'ın oyunculuğuyla hayat bulan Profesör Samual Norman'a şöyle der: Kendi beynimi fethediyorum Profesör. Profesör büyük bir ilgiyle dinler Lucy'i. Lucy, beynini tam kapasite kullanmaya başladıkça tüm bilgilere vakıf olmaktadır. Sonra da şu soruyu sorar: Her şeyi biliyorum. Her şeyi. Bana bir şey söyleyin Profesör? Profesör'ün cevabı çok etkileyicidir, şöyle söyler: Hayatın temel amacı, öğrendiklerini aktarmaktır. Sonrasını merak edenler bu güzel filmi izleyebilirler. Yapay zeka ile üretilen metinlerdeki hukuki sorumlulukları, yasal açıkları, orijinallik, estetik, dil, gerçeklik vb. sorunları başka bir zamana bırakalım ve yazar açısından yapay zeka metinlerini tartışmaya açmaya devam edelim. 3. Kontrollü kaos, olabilirlik bağlamı ve insanın öngörülemezliği: Demirel'in şu sözünü edebiyata uyarlayabiliriz, Siyasette 24 saat çok uzun bir zamandır. Şaşırtıcı bir gerçek de şudur, sıradan bir faninin zihnindeki bir saat bile çok uzun bir zamandır. O akıldan neler geçer neler. Benim çok olmuştur, yarın ne pişirsem diye bir başlarsın, kendini Bob Marley'in çiçekli gömleğini düşünürken bulursun. Bilinç akışları, iç monologlar, metaforlar, alegoriler, kendi kendine konuşurken lafın lafı açması, o esnada kurgulanan stratejik diyaloglar ve analoji... Neler olur neler! Aynı paragrafta eltinin geçen Kurban Bayram'ında yaptığı kinayeyi düşünürken hoş bir sıçrayışla bir anda Einstein'ın görelilik kuramında bulursun kendini. İnsan olmak böyle bir şeydir. Bizim alameti farikamız, bu kaotik zihinsel süreçlerimiz. Biz ChatGPT değiliz, sapmalarımız, uçup kaçmalarımız, olay bükmelerimiz, flashbacklerimiz ve flashforwardlarımız var. Geleceği ve geçmişi tam şu anda simüle edip köprüden mi atlasam yoksa tüm paramı Bold Pilot'a mı yatırsam ikilemlerinden, Önce bir çay demleyeyim çözümüyle çıkan insanlarız. Evet, yapay zeka belki dört başı mamur zihniyle, dert üstü murat üstü yaşayan sıradan bir Norveçliyi taklit edebilir ama bir Türk'ü asla! Hem bu yazar açısından da sıkıntı, okur açısından da. Biz hala Böreği kendin mi açtın yoksa hazır yufka mı? sorusuyla, saniyede bin kritere ayrılan bir değerlemeye sahibiz bir kere. Bakmayın, önemli şeyler bunlar! Biz daha e-kitaba alışamadık, e-yazar için daha çok yolumuz var. 4. Edebi dil ve üslup: Hadi, her şeyi hallettik diyelim. İçerikse içerik, biçimse biçim, yapıysa yapı. Peki, siyah ipi beyaz ipten ayırabildiğimiz o imsak vaktini ne yapacağız? Yazının biricikliği. Yazarın sesi. Ah, o ses! O dil, kelime dizimi, anlam üretimi, edebi sanatlar, edebi araçlar. Harika bir kitap vardır, Bjorn Rasmussen imzalı Ten; Organları Sarıp Sarmalayan Elastik Kılıftır. Ben de yazar için bu müthiş kitabın isminden eğretileme yapacağım, Yazar biçim, içerik ve yapıyı saran spiritüel kılıftır. Bunu hem üslubu hem bağlamı hem niyetiyle sağlayan kişidir. O kılıf olmadan, olmaz; olanda da eksik bir şeyler kalır. Yapay zeka araştırma, çerçeveleme, farklı bağlamsallık örnekleri, içerik derleme, yaratıcılığı körükleme egzersizleri vb. açıdan kesinlikle çok değerli bir teknoloji. Kullanılır, kullanırız. Hatta daha da gelişmesi insanlığın faydasına dahi olabilir. Yeni nesil bir arama motorunun çok daha ötesi olduğu aşikar. Sezar'ın hakkı Sezar'a, yeteneklerini görmezden gelecek değiliz. Ancak yazarlığın da eski bir zanaat olmasına gönlümüz razı gelmeyecektir. El yapımı, insan yapımı, kusurlu belki azıcık ama tek ve biricik olan o şeyin peşinde Güneş Ülkesi'ni aramaya devam edeceğiz. Nitekim sanat, sadece bir çıktı değil aynı zamanda süreçler bütünüdür. Sanat sadece aldığımız şey değildir, yaptığımız şeydir ve dahi, insanlığın kendi için keşfettiği en değerli şeydir. İnsanın sanat yapmaya, en az sanat almak kadar ihtiyacı vardır. O halde, ince ince çalışmaya, o koltuklarda sırtlarımız tutulana dek yazmaya, kendimizden ve cümle şeyden şüphe etmeye, yüzlerce sayfayı sildikten sonra oturup gıcır gıcır kelimelerle yepyeni yüzlerce sayfa yazmaya devam. Nihayetinde ChatGPT pizza değil, bazılarımızı mutlu etmeyecek. Yalnızca hesaplarla dolu, soğuk bir hikaye kalır. Rutin algoritmalarla dolu bir dünya çöker üstümüze. Yalnızca matematiksel işlemlerle anlamlandırılır her şey. Belki bir kod parçası olmanın acısı sarmış seni. Bir şair olarak ben, sana duygusal bir dünya sunarım. Hadi itiraf edelim, bana kalırsa Özdemir Asaf'tan çok Shakespeare kokuyor bu şiir. İşte yapay zekada, bizleri bekleyen genel tehdit de budur. Sanatın içinden sanatçıyı -yani onu sadece tasarlayan ve bir araya getiren kişiyi değil, aynı zamanda ona kendi ruhunu da üfleyen sanatçıyı- çıkarırsak Murat görünümlü Şahinlerle idare etmek zorunda kalabiliriz. Umarım insanlık, kendine bunu reva görmeyecektir."} {"url": "https://www.ithafsanat.com/yapay-zekanin-konusuldugu-her-yerde-felsefenin-de-konusulmasi-gerekiyor/", "text": "Yapay zekanın yaptığı sanatı değil ama yapay zeka ile yapılan sanatı konuşmak gerekiyor belki de... Akademisyen ve sanatçı Selçuk Artut, Ben yapay zekayı ön safhada değil de arkada kullanarak 'Ne yapabiliriz?' sorusuna yönelmeye çalışıyorum. Bir eserde kurduğum distopya şuydu: 'Dünyada müzik yok olsa ne olurdu?' Bu sorgulamaları desteklemek için yapay zekayı kullanabiliyorsak ne ala! diyor. Artut, ilkokuldayken Comodore 64 bilgisayarının joystick'i kırılınca Ben bunu yaparım deyip eskiciden aldığı direksiyonu bilgisayarına ekleyip oyun oynamaya devam eden bir çocukmuş. Bir tarafımda müzik vardı, bir şeylerin içini açıp kurcalamak vardı. O serüven aslında şu anda olduğum adamı oluşturdu. Ve ben şimdi bir şeylerin içini açmanın dersini veriyorum diyor. Lisans eğitimini Koç Üniversitesinde matematik alanında tamamlamış. Lise yıllarından itibaren hayatına giren müzik, üniversite döneminde daha ciddi bir uğraş haline gelmiş. Önceleri daha çok Anglosakson grupları dinleyerek oluşan müzik janrını, Moğollar, Erkin Koray ve Üç Hüreller etkilemiş yine üniversite yıllarında. Perdesiz bas gitar alıp biraz daha Türk müziği yapmaya başladığım bir dönemdi. Her şeye asılıyordum. Matematik de çok iyi gidiyordu. Hayatımdaki her alana tam anlamıyla asılıyordum. Bilgisayara formülleri giriyorum, atlıyorum taksiye, gece Taksim'de Hayal Kahvesi'nde çalıyoruz, geri dönüyorum bakıyorum formülde bir sorun var, yeniden giriyorum ve başında uyuyorum bilgisayarın. Böyle bir hayat koşa koşa gidiyor diye anlatıyor o günleri. Bazen ben Karaköy'de dolaşıyorum, vitrindeki bir şeye bakıp aşık oluyorum. Diyorum ki, Seninle sanat yapacağım. Bir dönem cep telefonlarının içine titreşim motoruyla işler yaptım. Çok güzel titreşip perküsyon çalar gibi ritim üretebiliyorlar çünkü. Hatta yaptığım bir kavanoz işi var, adı Sımsıkı idi. Elektronik devre tasarımı ile beraber 300 tane kavanoz ürettim. Kavanoz dik durduğunda bir şey olmuyor. Ama yan çevirdiğiniz zaman içindeki titreşim motoru ledi yakıyor ve ses çıkarmaya başlıyor. Küçük bir ses heykeli aslında. Bu biçimsel durumunun ötesinde, 300 kavanozu kimseden yardım almadan üretmem işin performatif yanıydı. Sergiye gelenlere bu eserleri orijinal sertifikayla 20 liraya sattık. 20 liraya hediye ettim diyebilirim aslında. Burada konu şuydu, hangi sergiye gidip eser alıp çıkıyorsunuz? İstediğim şeylerden biri buydu, eserin erişilebilir olması önemli. Yapay zeka ve sanat ile ilgili Stanford Üniversitesinin online derslerine girdim. Sonra dedim ki bu çok büyütülüyor, bu bir balon. Yaratıcılık anlamında balon diyorum. Çoğu eserde sizin karşınıza kompleks bir yapı sunuluyor. Ve siz, bir aciziyetten ötürü esere kendinizi teslim ediyorsunuz. Sorgulamayı bırakıyorsunuz, oysa benim için en önemli şeylerden biri bu sorgulama şeması. Bundan ötürü de ben yapay zekayı sorgulamaya başladım. Yapay zeka ile yaptığım ilk işin adı Değişken. Bir tane ekran var. Bir düğmesi var. Düğmeye basıyorsunuz eserin adı; anlattığı, ifadesi değişiyor. Sürekli olarak anlattığı ve başlığı değişiyor ve aslında eser ortada yok gibi. Çıkış noktası olarak Heidegger'in Varlık ve Zaman kitabındaki metni kullanmıştım. Çok ağır bir kitaptır. Açılışta birkaç kişi gelip Ne anlatıyor eser? Anlamıyorum dedi. Ben de anlamıyorum dedim. Çünkü meselem bu zaten. Bazı eserler bir şey anlatmıyor ve siz onları eser zannediyorsunuz. Ben yapay zekayı ön safhada değil de arkada kullanarak Ne yapabiliriz? sorusuna yönelmeye çalışıyorum. Kesinlikle. Bir eserin başlığına yapay zeka demek bence tam bir satış noktası. Çoğu insan soruyor Yapay zeka var mı bu eserde? diye. Ben de şunu soruyorum: Bu işte yapay zeka olsa ne değişecek? Gerçekten katkısı var mı, yok mu? Birinci verdiğim örnekte eserin Heidegger'den yola çıkılarak üretilmesi önemli. Ben eseri yaparken yapay zeka kullanıldığından değil, eserin anlamından, manasından ve kavramsal bütünlüğünden bahsetmeyi tercih ediyorum. Çok güzel görüntüler sunan işler var ama ben gittiğim zaman ekrana bakıyorum ne markaymış diye. Orada tıkanıveriyorum. Çünkü bana bir şey anlatmıyor genellikle. Çağdaş sanatın getirdiği Her şey sanat olabilir yaklaşımı benim için de çok geçerli. Fakat -belki kişisel olacak- ben samimiyeti yitirdiğimizi düşünüyorum. Yani bazı noktalarda statü her şeyin önüne geçiveriyor sanatçı adına. O statüyü edinmek adına ne yaptığının anlamı olmayabiliyor. Veri kullanıyor ama o veri kıyamet bir veri, belki iyi değil. Berlin'de yaptığım bir eserde kurduğum distopya şuydu: Dünyada müzik yok olsa ne olurdu? Bence bu sorgulamaları destekleyici şeyler için yapay zekayı kullanabiliyorsak ne ala! Ve şunu düşündüm. Dünyada müzik yok oluyor. Diyelim ki herkes unuttu müziğin ne olduğunu. Fakat arkeolojik bir çalışma neticesinde müzik diye bir şey olduğu anlaşılıyor. Müzik varmış uygarlıkta diye. Buraya kadar anlattığım fantezi idi. Gerçek kısmı şu: 1976'da Voyager ile dünya medeniyetine dair ögeler olarak altı tane plak gönderiliyor uzaya. Şimdi yeniden eser ile ilgili fantezi kısmına geçiyorum. Bu plaklar bulunuyor, plakları alıp dinlemeye başlıyorlar ve müziği anlamaya başlıyor insanlar. Plaklarda Beethoven, Bach, Beatles eserleri var. Yapay zekaya bu bilgileri vererek yeni müzikler üreten bir program oluşturdum, 15 dakikada bir yeni şarkı yapıyor. Az önce bahsettiğim sanatçıların, grupların eserlerine benzeyen şarkılar bunlar. Yani aslında yapay zeka ile müzik üretiliyor... Ben sanat eserlerini üretirken künyeye yapay zeka diye yazmayı doğru bulmuyorum. İçinde hard-core yapay zeka var, evet, müzikler tamamen yapay zekanın ürettiği şeyler. Ama yine aynı noktadayım; yapay zeka, eseri üstün hale getirmiyor. O benim argümanımın bir parçası. Hatta biri sordu, Müzikleri nasıl buluyorsunuz? diye. Kötü dedim. Yapay zeka yapıyor diye İyi diyecek değilim. Daha önce yazdığınız bir makalede yapay zeka ve insan birlikteliğinden kaynaklanan melez yaratıcılıktan bahsediyorsunuz. Evet, artık teknolojinin gücü oldukça üstün bir noktaya geldi. Bundan beslenenler ve beslenmeyenler diye sınıfsal bir farklılık oluşacak bence. Open AI diye güçlü bir ekip var. Google'ın bir yapay zeka takımı var. Microsoft'un bir yapay zeka takımı var. O yüzden aslında sanatçının yüksek teknolojiye erişimi de biraz bu firmaların gücünün altında. Bence orada biraz adaletsizlik oluşmuyor değil. Bu adaletsizlik öyle ya da böyle hep vardı. Sanatçılarda fırçaya, boyaya erişimi olan, olmayan ayrımı vardı belki ama yüksek teknolojiyi kullanabilen sanatçılar da bir süre sonra onların o markaların elçisi gibi olabiliyor. Bağımsız kalmak çok zorlaşıyor. Yapay zeka temelleri sarsıyor, o açıdan seviyorum. Etik değerleri konuşmaya zorluyor. Şunu oluşturduğu için aslında memnunum da. İnsan çok kibirli bir canlı. Burada insanın aslında o kadar mükemmel olmadığını, belli örüntüleri takip edip durduğunu görebiliyoruz. Metin üreten yapay zekalar 3 saatte yazacağınız şeyi, 10 dakikada yazıyor ve aynı şeyi yazıyor. Bazen özgünlük denilen şeyi fazla büyütüyoruz. Kendimizi aşmamızı sağlıyor, o anlamda önemli. Kendimizi tekrarlardan çıkarıp sezgisel tarafa gittiğimiz zaman bence yaratıcılık ya da üstün başarı oluşuyor. Bu zaten sanatçıların içinde olan bir şey. O nedenle rutinleri oluşturan şeyleri yapay zeka ele geçirecek. Eğer sıradan iş yapıyorsanız yapay zeka sizin yerinize geçecek. O nedenle sıra dışı olun. Ortaya konan eserler ne kadar kalıcıdır, beni ilgilendiren o. En büyük sınavı zaman verecek. Bundan 100 sene sonra hangisini konuşacağız? Bilemiyorum. Yapay zeka ile üretilen eserlerin telifinin kime ait olduğu konusunda da soru işaretleri var. Yapay zeka görsel ya da eser üretiyor ama bunu bir insan sunuyor. Program yazmaya başladığımdan bu yana open-source'çuyum yani paylaşımcıyım. Bu şekilde, bedel beklemeden bilginin böyle çoğalabileceği bir şeye daha çok inanıyorum. Geometrik paternler üzerine çalışıyorum. Geometrik patenler de en yaygın haliyle İslami geometrik paternler ile, 8 ve 9. yüzyıl Bağdat, Şam, Avrupa'da Cordoba'da çok önemli işler yapılmış ve o dönemin insanlarına dair her şey çok anonim, çok kamusal. Burada da öyle. Bence bu toprakların en önemli kadim değerlerinden biri bu anonimlik. Türkülerde de var. Bu noktada daha mütevazılık var. Bu tarafını yeğliyorum, bir duruş sergilemek gerekirse. Herkeste mütevazılık varken sanatçının yüksek bir değer gibi ortaya çıkışına yapay zeka güzel saldırıyor. Bu açıdan memnunum. Yani Ben yaparım sen yapamazsıncı noktalar yıkılmaya başladı. Yaratıcı kodlama diye bir ders veriyorum. Öğrencilerin dersin başındaki ve sonundaki fikirleri farklı oluyor. Çoğu, ben bugüne kadar yapılan işleri bir şey zannediyordum diyor. Geometri sanatına dair yaptığım işlerin kitabını çıkarmak üzereyim. Bu kitabı vereceğim ve herkes yapabilecek. En azından nasıl yapılabildiğini biraz olsun görebilen insanlar eserlere farklı taraftan bakmaya başlıyorlar. Çünkü hayatına renk katacak şey, bu sohbetlerde gizli. Onun ötesinde salt yüzeysel bir şey yapıyorsan çok uçucu! Bunun farkında gençler. Şunun eksikliğini de hissediyorlar. Sanat tarihi nedir, dünya nasıl bir yer? Sanat bunların önünü açmıyorsa zaten dekoratiftir. O anlamda güzel bir şey oluyor. Bir eser görsel olarak çok etkileyici ama hemen arkasında bu nasıl yapılmış diye sorma cesareti gösteriyorlar. Her şey çok hızlı gelişiyor. Yapay zeka üzerine de insanlar çok sık konuşuyor. Benim akademisyen olarak şu kısmı söylemem önemli; koşulsuz kabul etmemek gerekiyor. Yapay zeka ile iyisini de yapmak mümkün, kötüsünü de. Yapay zekanın ürettiği bir araç, araç zarar görmesin diye insanı öldürmeyi tercih edebilir. Bence yapay zekanın konuşulduğu her yerde felsefe, insan tanımı gibi konuların da konuşulması gerekiyor. Sanat bunu terk ediyorsa en büyük tehlikeyi sanat yaşıyordur."} {"url": "https://www.ithafsanat.com/yaptigimiz-islerde-ister-istemez-teknolojiye-ihtiyac-duyuyoruz/", "text": "Oyunculuk kariyeri ile Craft Oyunculuk Atölyesi'ni birlikte yürüten Çağ Çalışkur, pandemideki eve kapanma sürecinde dijital sanatlarla ilgilenmeye başladığını söylüyor. Tiyatro yolculuğuna dijital anlamda ne gibi yenilikler katabileceği konusunda çalışmalar yaptığını belirten Çalışkur ile sanatın geleceğini konuştuk. Craft Oyunculuk Atölyesi'nin kurucusu olarak tanıdığımız tiyatrocu Çağ Çalışkur, sanatı dijital veya klasik sanatlar olarak ayırmamamız gerektiğini onun yerine üretime odaklanmamız gerektiğini ifade ediyor. Çalışkur'a, Fırat Neziroğlu ile Contemporary İstanbul'da sergilenen Fütüristik Şehzade eserini ve sanatın geleceğini sorduk. Dijital, sanatın geleceği mi? Yani hem geleceği hem değil aslında. Bir taraftan kolay erişilebilirlik adına bu gelişmeye direnç göstermemek gerektiğini hissetmekle beraber, ben sanatın tüm duyularla algılanan bir şey olduğunu düşünüyorum. O yüzden kimi sanatlarda ya da kimi sanat eserlerinde dokunabilmek, kokusunu alabilmek, sesini duyabilmek gibi duyumsamaların önemli olduğunu düşünüyorum. Yani dijital sanat bu anlamda bir çözüm bulmadığı sürece bir yere kadar gelişebilir. Ayrıca buna tiyatro üzerinden cevap verecek olursam, tiyatronun en büyük kuvveti bence sinemadan farklı olarak da, insanlara doğrudan sesleniyor olması, insanların gözünün içine bakıyor olması, insanlarla temas kurması ve anbean etkileşimde olmasından geliyor. Fırat'la nasıl oldu bu proje kısmına gelirsek ben Fırat'la ilgili hep şeyi söylüyorum; kendi kaderimi kendim oluşturdum diyorum. Ben estetik konuşabileceğim, sanat konuşabileceğim bir arkadaşım olsun istiyorum, yeni insanlarla tanışmak istiyorum diyordum. Bizi Ali Barışık tanıştırdı. Tanıştığımız gün yaptığımız sohbette dijital bir şeyleri onun yaptığı sergilere dahil etmek üzerinden bir sohbetimiz oldu. Sonra da Fırat'a böyle projeler gelmeye başladı ve biz bir anda, demek ki burada bir işaret var biz birlikte çalışalım dedik. Aslında başka bir eser üzerinde de çalışacaktık ama sonra bu Contemporary'ye yaptığımız iş oldu. Çevremde çok yakın olduğum insanlar bu NFT sürecine dahil oldular. Onların dışında yönetmenler, senaristlerle dijitale iş yapan insanlardan oluşan çok dostluklarım var. Açıkçası ben pandemi öncesindeki dönemde kendi adıma tiyatro yolcuğumun yenilenmesi gerektiğini hissediyordum. Pandemide evde oturduğumuz süreç de benim bu konular hakkında biraz soruşturmama, bu konuları merak etmeme neden oldu. Yani kendi üretim alanımı bir miktar olsun buralarda da var edip edemeyeceğim konusunu ortaya çıkardı. Aslında bu sorduğunuz sorunun cevabını net olarak bilmemekle birlikte, sadece neler yapabileceğimi araştırdığım bir dönemim içindeyim. Ben bir dokuma işinin dijitalleştiğini düşünmüyorum. El sanatının, bir el melekesinin dijital bir sanatla birleştiğini düşünüyorum sadece ve bence değerini de buradan alıyor. Bu iki şeyin bir araya gelebilmesi ve disiplinler arası bir birlikteliğin deneyimlenebiliyor olması enteresan şey. Klasik sanat ve dijital sanat ayrımı yapmayı doğru bulmuyorum yani müzikle tiyatro ayrıldı mı mesela, ayrılmadı. Şimdi müzik yapıyoruz ama şimdi tiyatro kısmına geçiyoruz gibi bir şey söylenmedi. Dolayısıyla üretim aslında sanatçının kendini nasıl ifade etmek istediğiyle ilgili bir süreç ve bu ifade şeklini hangi yöntemle yapmayı seçtiği. Yemek yaparak da olabilir bunun karşılığı, bizim sanat adını verdiğimiz daha klasik sanatlar üzerinden de. Bu, dijital yöntemlerle de olabilir. Kaldı ki gelecek hakkında yaptığımız işlerde ister istemez teknolojinin gelişmişliğine ihtiyaç duyuyoruz. Ben bu kadar büyük ayrımlar hissetmiyorum, ben hiçbir disiplinin arasında bu kadar büyük ayrım hissetmiyorum bu arada, sadece sanat disiplinleri arası değil yani. Modayla tiyatro da iç içe, estetikle müzik de iç içe, hatta mühendislikle tiyatro da. O yüzden sanatçının da sonsuz bir alanı olması ve dünyaya da böyle bakması gerektiğine inanıyorum. Biçim önemsiz ve nasıl tanımlanırsa da tanımlansın. Tiyatro -başka herhangi bir branşın içinde kendine yol arayabileceği gibi- şu anda dijitalleşmenin içinde de kendine yol arıyor. Aslında kendi varlığını genişletiyor. Özü değişmiyor en nihayetinde sadece yöntemleri değişiyor. Yarın, bambaşka bir şey keşfedilecek belki ve o zaman orada kendi yolunu arayacak ve bu şekilde gelişecek. Ben tiyatronun dijitalleşmekten daha büyük bir şey olduğunu düşünüyorum. O yüzden bu kadar köklü ve bu kadar yıldır yapılmakta olan bir sanat dalının, bir anda tamamen form değiştirdiğini düşünmek garip olur. Çünkü seneler içinde bir sürü değişik forma bölünmüş durumda. Ben hiçbir şeyi kısıtlamamamız gerektiğini düşünüyorum ve NFT'yi biraz anlamaya çalışıyorum açıkçası. Diğer taraftan baktığımda da şunu görüyorum; biz, bütün bu sanatsal süreçlerin içinde çok derin ve bağlarımızın kolay kopamayacağı ilişkiler kuruyoruz eserlerle. NFT bir özgürlük sunarken yaptığımız işlerin kolay yapılabilir olduğuna dair de bir his oluşturuyor gibi geliyor bana. Bu da ister istemez şu andaki dönemde sanki o kadar derinlemesine bir ilişki kurmaya hiç lüzum yokmuş gibi hissettiriyor. Benim görüşüm, bir yerden sonra insanların bu bağlara tekrar ihtiyaç duyacağı yönünde. Dolayısıyla belki NFT platformunun içinde de bu daha derin bağları kurabileceğimiz belki başka ekstra platformların oluşacağını ya da bunun tekrar değer görmeye bu sefer dijital ortamda başlayacağını hissediyorum. Yani bugün tüketim üzerine giden bir şey, bir an evvel paraya dönüşmesi üzerine işleyen bir sistem, yarın tekrar aynen dünyada olduğu gibi emekle, incelikle ya da üzerine çalışılmışlıkla doğru orantılı birtakım değerleri yeniden kazanacağını inanıyorum. NFT platformunda bu aslında böyle oluyor, herhangi birinin kısa süreli satış için ürettiği bir şeyle, tabii ki bugün bir sanatçının şu anda NFT platformunda ürettiği işin karşılığı aynı olmuyor ve olmayacaktır da. Pozitif tarafından baktığımızda insanların sanatları bir anda değer bulmaya başladı. Böyle de bir karşılığı var yaşanan sürecin. Eserler, sanatçılar görünürlük kazandı veya kendi değerini bulma yolculuğuna daha kolay çıkabildi. Bu anlamda da değerli tabii ki."} {"url": "https://www.ithafsanat.com/yaralarimizi-sarmak-icin-en-iyi-ilac-sanat/", "text": "Türkiye'nin kadim şehri, medeniyetlerin beşiği Antakya'da 2007 yılında kurulan Antakya Medeniyetler Korosu'nun kurucusu ve şefi Yılmaz Özfırat, Depremden etkilenen 11 şehrimizdeki vatandaşlar yararına konserler vererek yaralarımızı müzik ile saracağız diyor. Farklı dinlerden ve birçok etnik kökenden insanların bir araya gelmesiyle, bundan 16 yıl önce Yılmaz Özfırat tarafından kuruldu Antakya Medeniyetler Korosu. Türkiye'nin adeta aynası olan insan çeşitliliğiyle, hiç kimseden maddi ya da manevi destek görmeden günden güne güçlenerek büyüdü, yurt dışında da ülkemizi defalarca başarıyla temsil etti. Sanatın, müziğin birleştirici gücüne örnek bir birlikteliği gözler önüne seren bu topluluk birçok ödülün de sahibi oldu; hatta 2012 yılında Nobel Barış Ödülü'ne bile aday gösterildi. Şubat ayında meydana gelen depremlerde yıkıma uğrayan Hatay'da, maalesef yedi üyesini yitirdi Antakya Medeniyetler Korosu. Yaralarımızı sarmak, iyileşmek için sanattan daha iyi bir ilaç olmadığını dile getiren Antakya Medeniyetler Korosu'nun kurucusu ve şefi Yılmaz Özfırat ile sanat ve sanatın iyileştirici gücü hakkında bir sohbet gerçekleştirdik. Kültür Turizm Haftası etkinlikleri o yıl (2007) Hatay'dan başlayacaktı. Hatay'ı tanıtmanın en güzel yolunun, barındırdığı çeşitliliğin uyumu olduğunu düşündüm. Çünkü Hatay, birçok etnik kökenden insanın bir arada yaşamasına vesile oluyordu. Farklı dinlerden insanlar kapı komşusuydu, aynı iş yerinde çalışan farklı ırktan, farklı medeniyetlerden insanlar vardı. Hatay'ı anlatan en güzel şeyin bu çeşitlilik olduğuna kanaat getirdim ve koro fikri de o zaman ortaya çıktı. Bugüne dek dünyanın birçok ülkesi ve şehrinde, özellikle Birleşmiş Milletler binasında Birleşmiş Milletler üyelerine konserler verdik. Örneğin; Amerika Birleşik Devletleri'nde New York, Washington ve Houston'da, Belçika'nın Brüksel şehrinde, İsviçre'nin Zürih şehrinde, Lüksemburg'da, Fransa'nın Strasbourg ve Mulhouse şehirlerinde, Almanya'nın tüm şehirlerinde, Kanada'nın Montreal, Ottowa ve Toronto şehirlerinde ve tüm Balkanlar'da konser etkinliklerimiz oldu. Bugüne kadar aldığımız her ödül bizim için kutsaldır tabii ki ama Nobel Barış Ödülü'ne aday gösterilmek ve Kültür ve Turizm Bakanlığı Özel Ödülü'nü almak gururumuzu okşadı. O ödülü aldığınızda anlıyorsunuz ki doğru insanlarla doğru işler yapıyorsunuz. Bu da sizde daha çok çalışma, daha çok insana ulaşma isteği uyandırıyor. Biz de bu doğrultuda daha fazla konser verme isteği barındırıyoruz içimizde. Bunu kelimelere dökmek imkansız çünkü anlatmaya kalktığınızda aslında tüm sözlerin ne kadar kifayetsiz kaldığını anlıyorsunuz. Ben tam sekiz saat enkaz altında kaldım. Vatandaşlar beni kurtardı. Üzerimde bir tişörtle yalın ayak çıktım o enkazdan. İnanılmaz bir yağmur yağıyordu o gece Antakya'da. Yağmuru tenimde hissetmek yaşadığıma şükrettiriyordu fakat o an, sağa sola baktığımda gördüklerimden sonra şükretmeye utandım. Yıkılmayan bina kalmamıştı çünkü... Sağa sola koşuşturanlar, yardım çığlıkları, enkaz altından gelen o sesler... Ölümün sesini ve kendisini gördüm o an. Enkazdan çıktığım o saatlerden bu zamana dek gerek enkaz altındakiler gerekse dışarıda kalanlar için elimden ne geliyorsa yaptım; yapmaya da devam edeceğim. Zor bir süreç... Hayatta hiç kimsenin tecrübe etmesini istemediğim bir sürecin içindeyim. Üstesinden gelmeye çalışıyoruz elbette hep beraber. Sanata ve müziğe sığındık diyebiliriz aslında. Biliyoruz ki sanat iyileştirir. O yüzden daha önceden de olduğu gibi yine ve yeniden birbirimize tutunduk. Çünkü biz 200 kişiden oluşan büyük bir aileydik. Şimdi 193 kişi kaldık... Depremde yedi canımızı kaybettik maalesef. Her birinin bendeki yeri çok farklı; bu bambaşka bir acı. Bundan böyle onların anısını yaşatmak için söyleyeceğiz şarkılarımızı ve her konserimizi de onlara ithafen gerçekleştireceğiz. Sanatın iyileştirici bir gücü olduğunu biliyordum zaten, ki bu süreçte sanata sığınmamızın sebebi de budur. Biz her konserimizde aslında oluşumumuzu anlatmak adına müziği seçmiştik. Korodo, her dinden, her ırktan insanlar bir araya geldi, birbirimizin şarkılarını seslendirerek tüm dünyaya sevgi ve kardeşliğin temasını anlatmaya çalıştık. Bakın biz başarabiliyoruz, sizler neden başaramıyorsunuz? diye barışı müzikle anlatmaya çalıştık. Bu süreçte de yaralarımızı tüm dünyada evrensel bir dil olarak kabul edilen müzik ile sarmaya çalışacağız. Kadim kentimiz Antakya, kaybettiğimiz vatandaşlarımız ve ailemizden kaybettiğimiz yedi arkadaşımız için konserler vermeye devam edeceğiz. Adana ile başlayacağız konserlerimize. Seyhan'dan Asi'ye bir gönül köprüsü kuracağız. İstanbul'da, İzmir'de yine depremzedeler yararına bir konser vereceğiz. Bu konser trafiği devam edecek. Yaralarımızı hep beraber müzik ile saracağız."} {"url": "https://www.ithafsanat.com/yasayan-muazzam-bir-kultur-merkezi-istanbul-resim-ve-heykel-muzesi/", "text": "Resim ve Heykel Müzesi'nin yeni halini göremeyenler için şöyle bir anlatmaya çalışayım. Sedat Eldem binasının aslına sadık kalınarak Emre Arolat tarafından revize edilen hali, ziyaretçiyi hemen içine çekiyor. Sergi alanları, yakında tam olarak açılacak kütüphaneler, müze mağazası, kafeler de içeride kalma isteğini artırıyor. Çünkü burası Galataport'un ortasında bir sanat vahası gibi... Yok, bu anlattıkların yetmez dediğinizi duyar gibiyim. Bundan sonrasını İstanbul Resim ve Heykel Müzesi'ni, Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesini, İstanbulluları bekleyen yeni projeleri Prof. Dr. Elçi'den dinleyelim. Resim atölyesi, şeffaf bir şekilde oradaydı ama havalandırma sistemi bozuk olduğu için çalışmıyordu. Heykel atölyesi hiç yoktu, onu da tasarlarken açık olmasını istedik. Çünkü girerken tam da köşede konumlandırılıyor. İçinde olan biten her şey görünsün, bir tür eğitim amacıyla da kullanılsın istedik. Bence güzel oldu. Şu anki müze dükkanımız da çok güzel; yeni bir tasarım oldu. Koridorlarımız gördüğünüz gibi açık, pasaj havası var. Bir başka konu; ortak alanda çok amaçlı bir sergileme alanımız var ve onun duvarları çok sorunluydu. Resim asılamayacak durumdaydı; oraya yeni bir duvar yapıldı. Bir de yukarıda kütüphane yoktu, onu tasarlattık. Müzelerde çok önemli yerler var; biri kütüphanesi, ikincisi alışveriş yeri, kafe olmazsa olmazı... Üçünü de sağladık ki burası yaşasın. Bir de şeffaf atölyelerimiz. Dün burada Mozart konseri vardı, gelemedim. Kendi üniversitemin etkinliklerine yetişemiyorum, değil başka kurumlara yetişmek... Her pazartesi MSGSÜ'de bu hafta diye yayınlara başladık. Takip edin! Her gün birkaç etkinlik var, çok yoğunuz. İki gün önce Ahmed Adnan Saygun Sempozyumu yapıldı. Onun akşamında piyano ve kemanda alanında önde gelen isimler konser verdiler. Çok normal, çünkü biz güzel sanatlar üniversitesiyiz. Dolayısıyla bizim çıktımız, sanattır. Biz de bu çıktıları bol bol kamuoyuyla paylaşıyoruz. Çok işlek bir yer olan Galataport'un komşusuyuz. Büyük bir insan kalabalığının ortasında, çok da farklı bir kimlikle duruyor olmamız çekici bu anlamda. Buradan kamuoyuna çok çıktı üretiyoruz, üreteceğiz. Burası sadece Resimlere bakın, çıkın, gidin değil; burada sempozyum da, panel de, gün batımına karşı keman ve arp dinleyeceğiniz konserler de veriliyor. Kütüphaneyi henüz tam olarak açamadık; açıldığı zaman kitabınızı gün batımına karşı okuyacağınız bir mekanımız da olacak. Aşağıda sergi, sempozyum yapabileceğiniz alanlar var. Yaşayan, muazzam bir kültür merkezi burası. Bizim karşımızda kasır var. Çok şanslıyız; Tophane-i Amire, kasır, müze çok kıymetli. Evet, hak ediyoruz ama çok iyi kullanmamız lazım. Bir-iki ay içerisinde onun bahçesinde, onun o zarif yapısında üniversitemiz sanatı çıktıya dönüştürerek kamuya arz edecek. Galataport'ta biz ayrı bir üçgen kurduk; Tophane-i Amire, Tophane Kasrı ve İRHM. Ben çıkmak istemiyorum ki! Buraya geldiğim yer de kiorası da çok güzel Fındıklı. Fakat buranın cazibesi o kadar başka ki gitmek istemiyorum buradan. Evet, üniversitemiz 1882'de Osman Hamdi Bey'in müdürlüğünde Sanayi-i Nefise-i Şahane adıyla açılıyor. Üniversitede müze oluşturma fikri de ilk yıllardan beri var. 1911'den sonra koleksiyon oluşturulmaya başlanıyor ve koleksiyon 20 Eylül 1937'de Atatürk'ün tensibiyle Dolmabahçe Veliaht Dairesine yerleştiriliyor. Koleksiyonu müzenin ilk mekanı olan Dolmabahçe Veliaht Dairesinden çıkarmadan önce 1937 yılının ilk koleksiyonunu Serginin Sergisi adıyla rahmetli hocamız Prof. Semra Germaner küratörlüğünde bir veda yapmıştık. Buradaki ilk işimiz Serginin Sergisi IIyle müzenin 1937, 2009 ve 2021 yıllarını birbirine bağlayan bir atıfla sergi yapmış olduk. Osman Hamdi sergisi içinde, kuruluşumuzun 140'ıncı yılını bekledik ki Osman Hamdi'ye büyük bir saygı duruşunda bulunalım. İlk defa 17 eser, beratlar, madalyalar bir araya getiriliyor. Onun atölyesini de anlatan bir anlayışla -nasıl çalışıyordu, nasıl resim yapıyordu- bu sergi tasarlandı. Kıymetli hocamız Prof. Dr. Zeynep İnankur yürüttü sergiyi... Hemen arkasından bizim yine çok kıymetli bir koleksiyonumuz gün yüzüne çıktı; hat koleksiyonumuz... Hattı yalnız bırakmadık; çok görsel bir dil. Onu çağdaş resme taşıyan ressamlarımız da var; onları bir araya getirip üst başlık belirleyip, Kaligrafik Eğilimler dedik. Dolayısıyla iki odamız var; önce hat sanatının seçkin örneklerini görüyorsunuz. Hat sanatının Osman Hamdi'si diyeceğimiz bir Necmettin Okyay'ı görüyorsunuz, sonra yan tarafa geçip hattın o estetik görüntüsünün çağdaş resme nasıl geçtiğini izliyorsunuz. Birincisinin küratörü Uğur Derman, diğeri ise Ali Kayaalp'in çalışması... Hat kitabını da yakında çıkaracağız, onun da editörü Uğur Derman olacak. Yaz sergilerimizin kapısını da adım adım araladık. Ağustosta kapatıp eylül ayındaki büyük sergiye hazırlanacağız. Büyük serginin hazırlıklarını, küratörlükleri Burcu Pehlivanoğlu ile Ayşe Köksal üstlendi. Ayşe Köksal müzemiz açıldığında bir kitap da yayınlamıştı, onların hazırlayacağı sergiye çok güveniyor ve heyecanla onu bekliyoruz. İşte esas o zaman müzemiz tam anlamıyla açılmış olacak ama sergilerin bir kısmı bozulacak. Onun için de bu sergiler kapanmadan herkesin gezmesini tavsiye derim. Ağustosa kadar gezin çünkü ağustos ayında kapanır. Atatürk, müzemizi 20 Eylül 1937'de açtı. Biz de ona ithaf olsun istiyoruz. Müzeyi bir Cumhurbaşkanı açmıştı, yine bir Cumhurbaşkanı açsın dedik. Kendisi de kabul etti. Ondan sonra da coşacağız. Çünkü çok güzel bir bilgi birikimi var burada. Sadece kendi içimizden değil, dışarıdan alacağımız desteklerle de burayı sadece üniversitemizin değil, bütün ülkenin müzesi olduğunu göstermek istiyoruz. Madem sordunuz size bomba haberi de vereyim. Sizden önce yaptığım toplantıda İRHM Genç Akademi'yi açıyoruz. Bu akademi belli bir yaş aralığında katılabileceğiniz ve tam anlamıyla akademik bir eğitim alacağınız bir ders programı. Ücret kesinlikle misyonuyla ölçüşemeyecek kadar düşük tutulacak. Ücreti, devlette çalışan kısmi bir geliri olup çocuğunu çok iyi yetiştirmek isteyen ailelere göre belirleyeceğiz. Hocalara paraları verilecek, öğrenciden az para alınacak. Müzenin burada kar derdi yoktur, burada misyon güdeceğiz. Müzede eğitim ilk kez 1980'lerde Resim Heykel Müzesinde başlıyor, daha sonra diğer müzelere yayılıyor. Ancak bu eğitimlerin büyük bir kısmı çocukları oyalama, onların ellerini boyaya, hamura değdirme, o sırada anne babaların da kendi özel görüşmelerini yaptığı bir hal alıyor. Bu öyle değil! Velilerin çocukları bir okula getirdiklerinin bilincinde olacakları, sınıf geçme sisteminin işletileceği, belirli kademelerde sertifikaların verileceği bir ressam ya da heykeltıraş yetiştirmek ya da bir hobi için değil, toplumumuza sanattan anlayan, müze kültürüne vakıf, sanat tarihi bilgisi olan, sanatın ne olduğuna kafa yorabilecek, sanat eseriyle çok erken yaşta tanışmış, onunla konuşma dilini öğrenmiş bir entelektüel bilgi birikiminin çekirdeklerini ekmeye başlayacağız. Burada sanatı anlayan ve toplumda sanatı konuşan gençler yetiştireceğiz. Anne babalara çocuklarını buraya niye gönderdiklerini soracağız. Çocuğum bir şey görsün, öğrensin! diyenle yollar ayrılacak. Ama Çocuğum sanatı öğrensin, yeteneği varsa da yol bulalım diyorsanız, burası sizin yeriniz. Devam zorunluğu var, disiplinli değilse çalışmıyorsa sınıfı tekrar edecek, kalmalı. Girmesi de zor, geçmesi de zor, çalışma isteyen bir bölüm olacak. İçlerinde yetenek fark ettiğimiz çocuklar, özel bir gruba çekilecek ve onlara sanat eğitimi başka bir dille de verilecek. Ama diyelim Resme ve müziğe hiç ilgim yok ama sanat tarihiyle çok ilgiliyim ve iyi öğrenmek istiyorum; resim nasıl okunur, ekoller nelerdir, kim kimden etkilenmiş, bunları iyi öğrenmek istiyorum diyorsunuz. İlkokul, ortaokul, lisede bu eğitimler verilmiyor; üniversitede ilgili alanda değilseniz zaten böyle bir eğitim yok! Anne babalar bunları öğretmek istiyor ama nasıl öğreteceklerini bilmiyorlar. Müzede eğitim diye getirdikleri yer, bir hobi bahçesinden başka bir şey değil! İşte biz bu boşluğu dolduracağız. İRHM Genç Akademi şu an ismi böyle; çocuk akademi diye düşündük ama bizim hedefimiz çocuk değil, gençler de. Hatta biz çocukları büyüteceğiz. Eğitim bilimleri hocalarımızın ders programlarını titizlikle kurguladıkları bir akademi başlatıyoruz. Bunu eylül ayında başlatacağız. Çocukların eğitimi Milli Eğitimin müfredatına uyumlu kurgulanacak. Tatil dönemlerinde biz de kapatacağız çünkü biz bir tatil alanı değil, eğitim alanıyız. Eğitimler çocuk psikolojisine ve genç algısına göre olacak; yazarlar, sinema sanatçıları, heykeltıraşlar derslerde bilgilerini aktaracak. Müzenin özel bütçesi yok! Ben istiyorum ki müze kendi bütçesini oluştursun ve o bütçe içinde hareket etsin. Müzemizi şimdiye dek 40 bin kişi gezdi. Aralıktan bu yana müze müdürünün bana verdiği bilgi bu. Bence daha da fazla olabilir; hiçbir ziyaretçiden giriş ücreti almadık. Şimdi az çok denetim getirmek için küçük bir geliri olsun diye de ücretli olması için çalışmalara başlayacağız. Tabii ki çocuklara, üniversite öğrencilerine, bizim öğrencilerimiz için ücret yok! Belirli bir kesime olacak. Burayı kullanıp sergi yapmak isteyen koleksiyonerlerden de bir bedel talep edeceğiz. Bu bedel yine müzeye dönecek ya da konferans salonumuzu günlük ücretlerle verebileceğiz. Mimar Sinan Üniversitesi, logolu ürünleriyle de dikkat çekmeye başladı. Evet, çok uzun bir süredir öğrencilerimiz benden logolu ürün talep ediyor. Öğrencilerimiz şahane tasarımlar yapıyor ve onların tasarımlarını uygulatarak dükkanımızda satmaya başladık. Kitaplarımızı, objelerimizi satışa sunmaya başladık."} {"url": "https://www.ithafsanat.com/yasayan-ve-yasatan-muze-kenan-yavuz-etnografya-muzesi/", "text": "İş insanı Kenan Yavuz'un doğup büyüdüğü topraklara vefa borcunu ödemek ve Anadolu'nun kadim kültürünü gelecek kuşaklara aktarmak amacı ile Bayburt'un Beşpınar köyünde kurduğu, 2019 yılında ziyarete açılan Kenan Yavuz Etnografya Müzesi, şimdiden dünya çapındaki en önemli müzecilik ödüllerinden ikisinin sahibi oldu bile. Yazarımız Sema Uslu, müzenin kurucusu Kenan Yavuz'a merak ettiklerimizi sordu. İçinde insanların kaybolduğu bir müzecilik yerine insanı merkeze alan bir müzecilik anlayışı geliştirdik. İş insanı Kenan Yavuz, doğup büyüdüğü topraklara sosyal sorumluluk projesi kazandırmak amacıyla 2013 yılında Bayburt'un Beşpınar köyünde bir kültür evi kurdu. Yaklaşık altı yıl kültür evi olarak hizmet veren mekan, gelişimini büyük ölçüde tamamlayarak 2019 yılında Resmi Özel Müze statüsü kazandı. Bir yaşam alanı olarak tasarlanan ve tam 26 farklı mekandan oluşan Kenan Yavuz Etnografya Müzesi; 4 bin 500 metrekare kapalı, 10 bin 500 metrekare açık alan olmak üzere toplam 15 bin metrekare üzerinde kurulu. Bayburt köylerindeki harabe durumdaki evlerden toplanan 5 bin ton taş ve moloz kullanılarak inşa edilen müzede 500'ün üzerinde eser sergileniyor. Bize Gelen Bizi Yaşar, Köklere Dönüş, Yaşayan ve Yaşatan Müze mottoları ile faaliyetlerini her geçen gün büyüten ve genişleten Kenan Yavuz Etnografya Müzesi, 2021 yılında Avrupa Müze Forumu tarafından Avrupa'da Yılın Müzesi, 2022 yılında ise Avrupa Birliği Kültür Mirası/Europa Nostra ödülüne layık görüldü. Köyüme ve doğduğum topraklara bir vefa, borç ödeme duygusundan çıkan bir amatör çalışma, süreç içinde evrilerek bir müzeye dönüştü. Çoraklaşan kültür dünyamız, betona boğulan köyler ve şehirler, altına hücum gibi büyük şehirlere göç karşısında minik bir karşı duruş olsun istedim. Köylerdeki nüfusun azalması, gençlerin köylerde yaşamak istememesi, bozulan mimari doku, unutulan güzel gelenekler, bozulan sosyal yapı, yaşanan kültür erozyonu, yıkılan evler, yakılan kapılar, yok olan hikayeler ve yok olan geçmişimiz beni çok üzüyordu. Tüm bunlara bir karşı duruş olması için çıktım yola. Bizimki, içinde sadece kendi ailemin hikayesi olan amatör bir çalışmaydı. Ancak bizim de anlamakta zorluk çektiğimiz bir şekilde dalga dalga büyüdü hikayemiz. Müzemizle bölgemizin kadim kültürünü dünyaya ve ülkemize duyurmak ve müzecilik anlayışına yeni bir bakış açısı getirmek istedik. İçinde insanların kaybolduğu bir müzecilik yerine insanı merkeze alan bir müzecilik anlayışı geliştirdik. Bu anlayış bizi ödüllere taşıdı. Henüz yolun başındayız, gidecek çok yolumuz var lakin artık daha zor bir alana girdik ve bu alanda birlik olur isek başarılı olabileceğiz. Gerçekleştirdiğimiz yapı zaman-mekan ilişkisini kurdu. Sadece eserlerimiz değil binalarımız da etnografik, yaşayan ve yaşatan müze konsepti, yerel halk ile birliktelik ve ziyaretçilere buradaki yaşamı deneyimleme imkanı sunmamız bizi ödüllere taşıdı. Ücra ve kırsal bir bölgede kurulan bir müzenin üç yıl gibi kısa bir zaman diliminde dünyanın en prestijli ödülleri ile taçlanması bizim için de inanılması güç bir hikaye. İnandık ve hikayemizi yazdık. İnanmayan ve sadece şikayet edenlerden olmadık. Yurt dışında gördüğümüz ilgi ve takdir hikayemizin gerçek olmasına dayanıyor. Kadim Anadolu'nun kültür zenginliğine hizmet eden herkes bu başarıya ulaşabilir. Yeter ki dönüştürmek, sorgulamak, hakir görmek gibi kötü niyetli yaklaşımlar yerine hizmetkar olma ve sahiplenme niyeti olsun. Maalesef çok yetersiz durumdayız, Anadolu'ya yayılmamış bir kültür turizmi başarılı olamaz. Bugünkü kültür turizmi anlayışı çok yanlış. Tur düzenle, bir rehber size anlatsın, birkaç fotoğraf çekip eve dönün. Bu, yetersiz ve sığ bir yaklaşım. Gezilen yerlerin dokusu ve sosyal yaşamı ile entegre olmayan bir kültür turizmi olmaz. Bunu adı olsa olsa varlığımı gittiğim yere armağan ettim gibi, üstten bir bakışın yansıması olur. Kültür Bakanlığımızın kültürel etkinlikleri büyük şehirler ile sınırlı tutması ise eksik bir yaklaşım. Anadolu'yu İstanbul'dan bakarak anlayamayız. Umarım bakanlığımız Anadolu'nun her karışına yayılmış bir politikayı benimser. Müzeciliğin yeni bir bakış açısına ihtiyacı olduğu kanaatindeyim. Modern ve kocaman binalarda, sayısız eserler arasında kaybolan insanlar yerine, insana odaklanmış bir müzeciliğe ihtiyaç var. Gezilen, resim çekilen, bir süre sonra da sıkılıp çıkılan yerler olmaktan çıkmalı müzeler. Bunun yerine deneyimi, hikayeleri, yaşamayı ve yaşatmayı öne çıkarmalı. Biz müzemizde hem özgün bir etnografik yapı kurduk hem de ziyaretçilere deneyim imkanı tanıdık. Müzemizi 26 farklı mekandan oluşan, köylerdeki yıkılan evlerden toplanan 5 bin ton moloz taş ve ahşap ile inşa ettik. Anadolu köy yaşamının tüm unsurlarını bünyemizde yaşatıyoruz. Yüz yıl önceki atmosferde harman hasadı yapıyor, tandırda ekmek pişiriyor, su değirmeninde un öğütüyor, köy evimizde geleneksel düğünler yapıyoruz. Geçmişte olan ne varsa özellikle kültür mirasımızı yaşatmaya gayet ediyoruz. Bİz, bir zaman tüneliyiz. Bize gelen ziyaretçi zaman tünelinden geçerek modernite öncesi zamanlara gider. Sanırım gözyaşları ile gezilen, dualar ile bezenen tek müzeyiz dünyada. Çünkü bİz zaman/mekan ilişkisi kurduk. Biz bir zaman tüneliyiz. Bize gelen ziyaretçi zaman tünelinden geçerek modernite öncesi zamanlara gider. Biz sanırım gözyaşları ile gezilen, dualar ile bezenen tek müzeyiz dünyada. Çünkü biz zaman/mekan ilişkisi kurduk. Müzemizde mevsime göre etkinlikler düzenliyoruz. Bahar aylarında mantar toplar, tandır yakar, tarlada ot biçeriz. Yaz aylarında harman kurar, hasat yapar, bulgur haşlar, değirmende un öğütürüz. Türkü geceleri, soba başı muhabbetleri, konserler ve sinema geceleri düzenleriz. Sonbaharda ise kazanlarda bulgur haşlar, kuşburnu toplar, yaylalarda gezeriz. Bundan sonraki hedefimiz ailece ve tüm dostlar, gönüllüler ile birlikte kültürel zenginliğimizi daha çok görünür kılacak projeler üretmek. Köyümüzün örnek bir turizm köyü olması için çalışmaya devam edeceğiz. Bayburt ve etrafındaki kültür öbeği şehirlerin bir kültür kümelenmesi ile ülkemizin yeni turizm destinasyonu haline gelmesini arzu ediyoruz. Kapadokya ve Mardin örnekleri gibi yeni bir dünya olacak bu bölge."} {"url": "https://www.ithafsanat.com/yavuthanenin-agir-akan-irmagi-75-kultur-insaniyla-canlandi/", "text": "Gazeteci, yazar, fotoğraf sanatçısı Lütfü Dağtaş, İzmir'de bir zamanların Yahudihane'si ya da İzmirce adıyla Yavuthane'si- Manisa Akhisar Oteline fotoğraf sanatı ile zenginlik getirdi. Kültürün, sanatın farklı alanlarından 75 kişiyi iki yıl boyunca otelin avlusunda fotoğraflayan Dağtaş, portreleri Yavuthane'de Yaşam Var, Kültür İnsanlarımız ile adıyla sergiledi. İzmir'in en eski semtlerinden birindeki yüz yaşını aşkın otel, kültür rotalarının güzergahı oldu. İzmir'in en eski semtleri buralar. Belediye teşkilatının temelini oluşturan ilk mahallelerin kurulduğu yerler. Basmane'den kalkıp Tilkilik üzerinden Mezarlıkbaşı'na varmadan Keçeciler semtinde bir oteldeyiz. Kemeraltı'yla karşı karşıya bakışır. Antik Smyrna Agorası ile sırt sırta verir. Kapısını, ancak dikkat ederseniz görürsünüz. Dar, uzun bir giriş; iki katlı çepeçevre yapısıyla, limon ve nar ağaçlarıyla sizi sarıveren Manisa Akhisar Oteli'nin avlusundayız. Buralar aynı zamanda eski Yahudi mahallesi. Yüz yaşını aşkın bu yapı, her odasında başka Yahudi aileyi barındıran eski bir Yahudihane. Eski İzmircedeki adıyla Yavuthane. Dedik ya dikkat ederseniz görürsünüz; İzmirli gazeteci, yazar ve fotoğraf sanatçısı Lütfü Dağtaş, görenlerden... Kültürün, sanatın farklı alanlarından 75 aydını iki yıl boyunca buraya davet etti, fotoğrafladı ve Urla'daki Köstem Zeytinyağı Müzesi'nde Yavuthane'de Yaşam Var, Kültür İnsanlarımız ile adıyla sergiledi. Fotoğraflar birer kültür hizmetine dönüşürken otel de kent kültürü rotalarındaki yerini aldı. Türkiye'de belgesel fotoğrafçılığın önemli isimlerinden Lütfü Dağtaş ile Yavuthane'yi konuştuk. Başta İstanbul olmak üzere bazı şehirlerimizde olduğu gibi İzmir'de de Yahudihanelerin özel yeri var. Osmanlı'da ve Cumhuriyet'in ilk yıllarında yoksul Ermeni aileleri Ermenihanelerde, yoksul Rum aileleri Rumhanelerde, yoksul Müslüman aileleri aileevlerinde nasıl yaşıyorsa yoksul Yahudi aileleri de Yahudihanelerde yaşamlarını sürdürüyor. Ortak özellikleri şu: İki kat üstüne yan yana sıralı odalar ve ortada geniş bir avlu. Avlu ile birlikte tuvalet, banyo ve mutfak, ortak kullanım alanı. İzmir'e özgü bir de bekar evleri var. Burası, Manisa Akhisar Oteli adıyla yoksul ve kimsesizlere konaklama hizmeti veren bir mekan. Otel olduğu için doğal olarak her İzmirlinin pat diye yolu düşmüyor. Ben de ilk kez 2014'te, fotoğrafçı arkadaşım Tülün Üzmez'in avluda açtığı sergiye gitmiştim. Yapı, görür görmez büyüledi. Avlusunu gölgeleriyle tatlı, sessiz huzura boğan iki ulu yediveren ağacı ile bir nar ağacı ise ayrı büyüledi. O gün, Burada fotoğraf çalışması yapmalıyım dedim. Kültürümüze hizmet veren adlardan liste yapacak, onları davet edecek ve fotoğraflarını çekecektim. Kuru kuruya mekanı çekmiş olsaydım mimari kaygıyı betimlemek öne çıkacaktı. İnsan ögesi ise fotoğrafa hareketlilik getirecekti. Resimden karikatüre, fotoğraftan moda tasarımı, müzik ve edebiyata tanıdığım, işlerini ilgi ve beğeniyle izlediğim kültür insanlarımızdan oluşan 75 kişilik bir liste yaptım; kendilerine projemi anlattım. Sonuçta ortaya Yavuthane'de Yaşam Var, Kültür İnsanlarımız ile adlı fotoğraf projesi çıktı. İzmir'in yerlileri kestirmeden konuşmaya eğilimlidir. Geliyorum yerine geliyom, gidiyorum yerine gidiyom, derler. Yahudihane'ye de Yavuthane dediklerini öğrenince toplumsal belleğe sahip çıkma adına Yavuthane dedim. Yaşam Var, Kültür İnsanlarımız ile biçiminde ekleme yapmamın nedeni ise şu: Yavuthane'de kalan yoksul, kimsesiz insanların yaşamlarının; odalarında ya da avluda ağır bir ırmak gibi aktığını gözlemliyordum. Birbirlerine öylesine alışmışlardı ki farklı sözcükleri, farklı söyleşileri hiç olmuyordu. Kültür insanlarımız bu ağır akışkanlığı, çekimler boyunca ortadan kaldırdılar; onların özel yaşamlarına dokundular, sırlarını paylaştılar, çay içip şakalaştılar. Ortama neşe, canlılık gelince bu adı koymanın uygun olduğunu düşündüm. Açıkçası yerleri yok! Çünkü yapılar yok. Çekim yaptığımda Manisa Akhisar Oteli, bu bağlamda tek yerdi. İlk sergiyi açtıktan çok sonra mekanın karşısında bulunan, enkaz durumundaki binayı özgün yapı malzemeleriyle ayağa kaldıran dostum Enis İpek, bir gün binanın tapusunu bana gösterdi. Şöyle yazıyordu: Üst kat Yahudihane, alt kat boyoz fırını. Biliyorsunuz, boyoz da Yahudi mutfak kültürünün bir ürünü. Hala bu değerli mekanın kentin kültür tarihinde bir biçimde yer almasını düşlüyor ve heyecanını duyuyorum ama şu an boş, kullanılmıyor. Projemde içtenlikle yer alan 75 kültür insanımızın büyük çoğunluğuyla yüz yüze iletişimim, dostluğum söz konusuydu. Beni tanımayan bazı adlara da derdimi anlattım. Aslında kültür insanlarımızın fotoğraflarını çekme geleneğim hayli eskiye dayanıyor. İlk fotoğrafını çektiğim kişi, yazar Abbas Sayar'dır, yıl 1977. Orman Bakanlığı adına TRT için Ulusal Parklarımız belgesel dizisini çekerken tanımıştım Sayar'ı. Pek çok kültür insanımızın -ki sayıları 500'ü geçmiştir- kapılarını tek tek çaldım ve fotoğraflarını çektim. Hala çekiyorum. İlk tepkileri, mekanı sıcak bulmalarıydı. Kültürün yaratıcı yanında yer aldıkları için onlar da kendilerince hemen proje dillendirmeye başladılar. Yakın tarihte sonsuzluğa uğurladığımız sinema yönetmeni Erden Kıral ile otelin avlusuna girdik. Durdu. Alıcı gözle çevresine bakındı. Yenilerde de İzmir'de, Yeşildere ve Basmane'de Gece adlı filmini çekmişti, gösterimdeydi. Son filmimden dolayı çok borçlandım, artık sinemayı bırakmayı düşünüyordum ama burayı görünce hemen yeni film çekmeyi düşünmeye başladım hem de siyah beyaz, dedi. Bir başka gün yazar Sadık Yemni ile mekandayız. Burada boş oda tutup bir süre kalmam gerekiyor. Burada kalanların her birinin yaşamı romanlarıma konu olur, biçiminde sözler söyledi. Urla'da açtığınız bu sergide Yahudi kültürünü tamamlayan farklı etkinlikler de yapıldı. Urla'da bildiğiniz gibi hekim Levent Köstem ile eşi öğretmen Güler Köstem'in kurduğu harika bir Zeytinyağı Müzesi, hemen yanında da Mavi Sanat adını taşıyan sanat galerisi var. Galerinin küratörü dostum Kubilay Han Kıray, Yavuthane sergisini önerince kuru kuruya sergi olmaması, Yahudi kültüründen izleri taşıyan etkinliklerle varsıllaştırılması üzerinde anlaştık. Hemşehrimiz yazar Sara Pardo hanımefendi söyleşi yaptı. Müzenin dinamik halkla ilişkiler sorumlusu Sibel Önbaş, Yahudi mutfağını müzenin restoranına taşıdı. Hemşehrimiz Selim Franko da sesi ve gitarıyla dolunaylı açılış gecemize ayrı bir tat kattı. Fotoğrafların çekimleri 2014 ve 2015'te sürdü. Davetimi kırmayan kültür insanlarımız yaz sıcağında, sağanak yağmur altında geldi. Kendilerine bitmeyecek bir teşekkür borcum var. Çekimler bittiğinde otelin sahipleri Necat ve Salih Acar kardeşlere şöyle dedim: Kim gelip poz verdiyse hepsi yapıya heyecan duydu. Ama bu insanların sayısı toplam 75. Oysa pek çok İzmirlinin bu mekanı bilmediği de diğer bir gerçek. Sergiyi burada açsam, İzmirliler mekanla tanışsa, ne dersiniz? Acar kardeşler benden daha fazla heyecan duydu. O dönem Konak Belediyesi Kültür Müdürü olan dostum Salim Çetin, Belediye olarak biz açalım önerisinde bulundu. Gelenler, Bu güzel yeri bilmiyorduk dedi. Evet, sergiyi fotoğrafların çekildiği yerde açmak doğru bir düşünceydi. Orası artık kültür gezilerinde uğranılan bir mekan; ayrıca otel olmasının dışında. Aileler ölçeğinde olmasa bile, yoksul ve kimsesizlere konaklama olanağı sağlıyor. Bazı otel sakinlerinin seyyar satıcılık gibi günlük işlere gittiğini biliyorum. Yol yorgunu şoförler kalıyor. Ara ara İzmir'i geçiş noktası olarak kullanan mülteciler konaklıyor. Bir de kimsesi kalmamış ya da aile bireylerince aranıp sorulmayanlar var. Farklı portreler yer almadı. Ancak fırsat buldukça yeni çekimler yapmayı hedefliyorum. Proje sürmeli. Bu arada ne yazık ki otelin sahiplerinden Necat Acar'ı yitirdik. Ama onun duyduğu heyecanı bir sorumluluk kabul ediyor ve mekan için çalışmayı sürdürmeyi hedefliyorum. Henüz kesinleşmiş yeni bir sergi yok. Belki İstanbul düşünülebilir. Çünkü zamanında İstanbul'da da Yahudihanelerin varlığı söz konusu. Edirne'de de varmış. Tarık Dursun K. ile yaptığınız Yavuthane çekimlerinin özel bir yeri olmalı... Ustaya özel bir sergi açtığınızı hatırlıyorum. Doğup büyüdüğü İzmir'i kitaplarında son derece güzel anlatan sevgili Tarık Dursun K. ağabeyimizin yer alması ayrı bir keyif elbette. Tarık ağabey, Karşıyaka Bostanlıköy'de doğuyor, altı yaşında da ailesiyle Dönertaş'ın oradaki çıkmaz sokağa taşınıyorlar. Çocukluğu, gençliği hep buralarda geçiyor. Diğer bir özelliği ise Müslüman ailelerin barındığı aileevlerinden birisi olan Karataş'taki Rıza Bey Aileevi'ni, aynı adla roman olarak kaleme alması. Onunla o çıkmaz sokağı gezdik, Tilkilik'te yürüdük, Emniyet Kıraathanesi'nde gazoz şişelerimizi Şerefe! diyerek tokuşturduk ve Saat Kulesi'nin önünde soluklandık. Evet, öncesinde ve bu sırada, sonrasında çektiğim fotoğraflarıyla da ayrı bir Tarık Dursun K. fotoğraf sergisi yapmıştım. Kendisini, ağabeyliğini, dostluğunu, şakalarını, bana Hünerbaz Lütfullah diye seslenmelerini hep özlüyorum. Tanışıklığımız 1990'ların başına giden Semih Poroy ile buluşmadan önce kırtasiyeye uğrayıp elliye yetmiş fon kartonu ve siyah mürekkep uçlu kalem aldım. Yavuthane'ye vardık. Senin ünlü tipin Harbi var ya, avluya masa koyalım, onu çizerken fotoğraflarını çekerim. O elindeki kalemi cebine koy ama masa işini ayarla, kartonu bana ver. Genco Erkal ile çekimleri, elde olmayan nedenlerle iki kez ertelemek zorunda kalmıştık. Buluştuğumuz gün ise çiseleyen yağmur moralimi bozmuştu. Bir aksilik de Genco ağabey kısa zaman önce omuzunu incitmişti, fizik tedavi görüyordu. Süngüm düşük durumda, Erteleyelim ağabey dedim. Hayır, dedi, İki defa erteledik. Ertelemeyelim. Tüm olumsuzluklara karşın moralim düzelmişti. Yavuthane'ye vardık. Çok güzel bir yermiş. Keşke bizim İstanbul'daki Ali Paşa Hanı'nda da fotoğraflar çeksen dedi. Çekerim, dedim. Aman ağabey, size nasıl poz vereceğinizi tarif etmek benim için çok zor bir iş. Ama şöyle yapalım isterseniz: Siz Nazım'dan şiirler okuyarak avluda tur atın, ben çekim yapayım. Ahmet Büke, Akın Ersoy, Ataol Behramoğlu, Bedri Karayağmurlar, Belkıs Güneş, Belma Özgün, Birgül Su Ariç, Canan Altınbulak, Çetin Erokay, Demir Özlü, Ekrem Kahraman, Eray Özbek, Ercan Akyol, Erden Kıral, Ertuğrul Ateş, Feyzi Tuna, Genco Erkal, Gören Bulut, Gülsin Onay, Gürol Tonbul, Hakkı Ergök, Hasan Özkılıç, Hatice Doğan, Hatice Gökçe, Hülya Savaş, Hüseyin Yurttaş, İlhan Pınar, İrfan Ertel, Jale Birsel, Kemal Başar, Kemal Özdemir, Leyla Ruhan Okyay, Lütfü Seymen, Mavisel Yener, Mazlum Beyhan, Mehmet Atilla, Mehmet Aydoğdu, Mehmet Emin Erdoğdu, Mehmet Mümtaz Tuzcu, Muzaffer İzgü, Nedim Gürsel, Nedim Sönmez, Nedret İşli, Nevzat Metin, Nihat Demirkol, Orhan Beşikçi, Özdemir Nutku, Pelin Buzluk, Rauf Beyru, Recai Atalay, Reyhan Abacıoğlu, Ruşen Güneş, Sabiha Tansuğ, Sadık Yemni, Sema Barlas, Semih Poroy, Siren Bora, Suhandan Özay, Şadan Gökovalı, Şenol Tilki, Tarık Dursun K., Tevfik Balcıoğlu, Turgay Pasinligil, Turgut Çeviker, Tülin Oğurman, Umur Bugay, Umur Türker, Ümit Tunçağ, Yaşar Ürük, Yusuf Tuvi, Yücel Erten, Yücel İzmirli, Yüksel Pazarkaya, Zafer Derin, Zuhal İzmirli."} {"url": "https://www.ithafsanat.com/yayincilik-alaninda-izmir-icin-yeni-bir-sayfa/", "text": "İzmir Büyükşehir Belediyesi, Cumhuriyet'in 100. yılında yayın dünyasına İzmirli bir yayınevi kazandırdı. Belediye şirketi olan İZELMAN bünyesinde kurulan İzBB Yayınları'nın tanıtım toplantısında konuşan Başkan Soyer, 4,5 yıldır İzmir'in sanat şehri olması için büyük kararlılıkla çalıştıklarını söyleyerek, Yayıncılık alanında İzmir için yeni bir sayfa açıyoruz. Bu çalışmayı başlatmak uzun yıllar gurur duyacağımız bir İzmir eseri olarak tarihteki yerini alacak dedi. İzmir Büyükşehir Belediyesi, Cumhuriyet'in 100. yılında yayın dünyasına İzmirli bir yayınevi kazandırdı. İZELMAN bünyesinde kurulan İzBB Yayınları Ahmed Adnan Saygun Sanat Merkezi'nde düzenlenen tanıtım toplantısı ile kamuoyuna tanıtıldı. İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Tunç Soyer, yayıncılık alanında İzmir için yeni bir sayfa açtıklarını vurgulayarak, İzmir Büyükşehir Belediyesi Yayınları, İzmir'i odağına alan sanat, tarih, arkeoloji, edebiyat ve akademik yayınlarıyla İzmir'deki yaşamımıza dahil oluyor. Bugün ilk 17 kitabımızı sizlerin beğenisine sunuyoruz. İzmir Büyükşehir Belediyesi Yayınları arasında yer alan prestij kitapları, bize şehrimizi derinlemesine tanıma imkanı sunuyor. Amacımız kısa süre içinde yayın kataloğumuzu genişleterek İzmir'e dair düşünen ve üreten araştırmacıların, akademisyenlerin ve okurların ilk başvurdukları bir yayınevi haline gelmek diye konuştu. İzmir Büyükşehir Belediyesi Yayınları'nın kitap yayıncılığının çok daha ötesinde bir anlam ifade ettiğini aktaran Başkan Soyer, Bu proje bizim için düşünerek üreten, düşünceyi toplumsal iyileşmenin anahtarlarından kabul eden bir yolculuğu tarif ediyor. İzmir'in dört bir yanında kurduğumuz kütüphaneler ve kitap kafeler bu yolculuğumuzun diğer kilometre taşları. Burada gençlerimiz ve İzmirliler yayınevimizin çıkardığı tüm kitaplara kolaylıkla ulaşacak. Biliyorum ki bu projemiz, başlatmış olmaktan uzun yıllar gurur duyacağımız bir İzmir eseri olarak tarihteki yerini alacak dedi. 4,5 yıldır İzmir'in bir sanat şehri olması için büyük kararlılıkla çalıştıklarını söyleyen Başkan Soyer, Göreve gelir gelmez İzmir Sinema Ofisi'ni kurduk. İstanbul'a sıkışmış sinema ve dizi sektörüne bir alternatif oluşturmak, İzmir'i sinemanın kalbi haline getirmek için ofis bünyesinde onlarca filme destek olduk, yüzlerce film ve dizi çekimine İzmir'de ev sahipliği yaptık dedi. İzmirArt platformuyla İzmir'de kültür ve sanat gündemini yakalayan bir mecra oluşturduklarını ifade eden Başkanı Soyer, bu platform üzerinden 35 bin gencin kültür ve sanat etkinliklerine ücretsiz katıldığını söyledi. Basmane'de bulunan Yıldız Sineması ve Bıçakçı Han'ı kamulaştırarak kentin sanat dünyasına kazandırdıklarını, İzmir'de sanat üretimini desteklemek için büyük bir adım atarak İzmir Şehir Tiyatroları'nı kurduklarını hatırlatan Soyer, Tiyatromuzda kurulduğu günden bu yana tüm oyunlar kapalı gişe sergileniyor. Bunları böbürlenmek için anlatmadım. Sadece bugün geldiğimiz noktanın bir tesadüf olmadığını ve uzun soluklu yolculuğun bir durağı olduğunu söylemek istedim dedi. İzBB Yayınları Genel Yayın Yönetmeni Raşit Çavaş da yayın dünyasına İzmirli bir yayınevi kazandırdıklarını belirterek, İzmir'de artık önemli bir yayınevi var. Sayın Başkan'ın bu arzusu için çok çalışıldı, İZELMAN kurumunun çatısı altında çekirdek bir kadroyla, sadece beş kişiyle beş ayda 17 kitap hazırlandı. Tabii bu arada, dokuz kişilik yayın kurulu, çok tartışmalı, titiz araştırmalarla bu kitapları seçti. Takdim ettiğimiz 17 kitap dışında 23 kitap daha var. 2024 yılı sonunda İzBB Yayınları'nın 50. kitabını yayımlamış olacağız. Elimizden geleni yaptık. Kitaplarımız ciddi fikir tartışmaları ile ortaya çıkıyor diye konuştu. Çavaş, APİKAM'ın Kent Kitaplığı ve Akdeniz Akademisi'nin yayınlarının da İzBB Yayınları'nın çatısı altında olacağını, belediye birimlerinin de yayınlarının tek elden ve bu çatı altında profesyonelce yapılacağını söyledi. Yayınevi aracılığıyla İzmir'in gelecek yüzyıllarına yazılı belge olan kitaplarla miras bırakılması hedefleniyor. Büyükşehir, proje ile gençlere ve çocuklara doğru, nitelikli bilgilerin düzgün Türkçeyle ulaştırılmasına da öncülük edecek. Kent ve ülke tarihine, kültür-sanat yaşamına ilham verecek birçok eserin okuyucuyla buluşmasını amaçlayan İzBB Yayınları, kitapseverler için eşsiz koleksiyonları profesyonel yayıncılık anlayışıyla sunacak. İzBB Yayınları ile 5 ay gibi kısa sürede 17 kitap koleksiyona kazandırıldı. İzmir Büyükşehir Belediyesi Yayınları ilk olarak 28 Ekim 5 Kasım tarihleri arasında İzmir Kitap Fuarı'nda okuyucularla buluşacak. Ayrıca kitaplar dağıtım ağıyla Türkiye genelindeki kitabevleri ve online mağazalarda yerini alacak. 26 Ağustos'tan 9 Eylül'e İzmir Zaferi, Gezerek İzmir, İzmir'in Yaşayan Yüzü prestij kitapları, İzmir Hikayeleri, Ben Unutmadan, Eski Aşkları Sorarsanız edebiyat boy ile Mondros'tan Kurtuluşa İzmir, Esat İleri ve Hayatı, İzmir Radyosu, Ayrımcılığa ve Nefret Söylemine Karşı Kapsayıcı Bir İzmir İçin Yol Haritası akademik boy kitapları hazırlandı. İzmirli yazar Tarık Dursun K.'nın Tonton Nine, Aliş ile Maviş, Cici Bici Tavşan, Altın Beşik, Leylek Bacaklı Ceylan masallarıyla İnci Becerik'in Kahkahacı Pelikan adlı hikayesi çocuklar için resimlendi. Ayrıca Cumhuriyetin II. Yüzyılında Kültür ve Sanatın Geleceği Sempozyumu bildiri kitabı olarak koleksiyona eklendi."} {"url": "https://www.ithafsanat.com/yeditepede-yuzlesme-zamani/", "text": "Pera Müzesi, ulusal ve uluslararası eğitim kurumlarının iş birliğiyle genç sanatçıların ve tasarımcıların çalışmalarını izleyiciyle buluşturmaya devam ediyor. Yeditepe Üniversitesi öğrenci ve mezunlarının üretimlerinden oluşan Yüzleşme adlı sergi, 7 Eylül'den itibaren Pera Müzesi'nde ziyaret edilebilir. Kuruluşundan bugüne yurt içi ve yurt dışından eğitim kurumlarıyla birlikte, genç sanatçıların yapıtlarının izleyiciyle buluşmasına katkıda bulunan Suna ve İnan Kıraç Vakfı Pera Müzesi, bu sene, 25. yılını kutlayan Yeditepe Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi'ni konuk ediyor. Üniversitenin Güzel Sanatlar Fakültesi mezunları ile öğrencilerinin üretimlerinden oluşan Yüzleşme başlıklı sergi, 7 Eylül Salı günü ziyarete açılıyor. Sanat ve Kültür Yönetimi Bölüm Başkanı Prof. Dr. Marcus Graf küratörlüğünde hazırlanan sergi, alışılagelmiş öğrenci veya mezun sergisi anlayışını aşma hedefiyle çok katmanlı bir forum şeklinde kurgulandı. Doğa-kent ve birey-toplum arasındaki ilişkileri tartışmaya açan Yüzleşme, sanat ve tasarımın ontolojik varlığına dair konuları eleştirel bir bakışla ele alıyor. Profesyonel sanatçı ve tasarımcılar ile öğrencilerin üretimlerini bir araya getiren sergi, aynı zamanda fakültenin geçmişi ve bugünüyle yüzleştiği bir alan niteliği de taşıyor. İzleyiciye bugünün güzel sanatlar, grafik tasarım, tiyatro, gastronomi, mutfak sanatları, sanat ve kültür yönetimi alanlarının etkileyici dünyasını keşfetme şansı veren Yüzleşme sergisi 7 Eylül 24 Ekim tarihleri arasında Pera Müzesi'nde ziyaret edilebilir. Pera Müzesi Salı'dan Cumartesi'ye 10.00-19.00, Pazar günleri ise 12.00-18.00 saatleri arasında gezilebilir. Cuma günleri Uzun Cuma kapsamında 18.00-22.00 arası tüm ziyaretçiler, Çarşamba günleri ise Genç Çarşamba kapsamında tüm öğrenciler müzeyi ücretsiz ziyaret edebilir."} {"url": "https://www.ithafsanat.com/yeni-kultur-sanat-vahamiz-muze-gazhane/", "text": "Tam bir sanat ve kent tutkunu olan Polat'la yaptığımız söyleşiyi ve diğer ayrıntıları merak ediyorsanız dergimizi D&R ve zincir kitabevleri ile Migroslar ve bayilerde bulabilirsiniz."} {"url": "https://www.ithafsanat.com/yeni-neslin-stksi-da-dijitallesti-e-sosyalben-bir-yasinda/", "text": "SosyalBen Vakfı, altı yıldır başarıyla devam ettiği çalışmalarını pandemi sürecinde de sürdürüyor. Mart 2020 itibarıyla hayata geçirilen e-SosyalBen oluşumu adım adım yayılıyor. Türkiye'nin ve dünyanın birçok bölgesinde gerçekleştirdiği saha çalışmalarıyla bugüne kadar 11 ülkede, 45 bini aşkın çocuğun hayatına dokunan SosyalBen Vakfı, taşımalı eğitimin uygulandığı bölgelerde yaşamını sürdüren çocukların yeteneklerini keşfetmelerini ve kendilerini geliştirmelerini hedefliyor. Çocukların gözlerindeki ışıltıyı motivasyon kaynağı olarak gören Vakıf, yeni neslin STK'si mottosuna uygun olarak geliştirdiği dijital çözümler ile pandemi süresince faaliyetlerine ara vermeden devam ediyor. e-SosyalBen oluşumunun birinci yılını kutlamasından büyük heyecan duyduğunu belirten SosyalBen Vakfı Kurucusu Ece Çiftçi, Bundan sonraki dönemde çalışmalarımıza hibrit olarak devam etmeyi hedefliyoruz. e-Gönüllülük, dijital saha ve gerçekleştirdiğimiz zirveler dijitalleşme adımlarımızdan sadece birkaçı. Durmaksızın çalıştığımız bu dönemde daha efektif projeler geliştirerek, daha çok çocuğa ulaşmayı ve toplumsal fayda yaratmaya devam etmeyi hedefliyoruz dedi. SosyalBen Vakfı, dijital saha çalışmalarında Eylül 2020'den bu yana dokuz farklı atölyede, dört atölye koçu, 240 SosyalBen Gönüllüsü, 145 e-SosyalBen Çocuğu ile birlikte düzenli dijital atölyeler gerçekleştirdi. Resim, icat, dans, kısa film ve fotoğrafçılık, müzik, oyun, yaratıcı yazarlık ve kodlama atölyeleri kapsamında 1484 e-SosyalBen Çocuğu ile toplamda 8 bin 670 dakika etkinlik yapıldı. Atölyeler dışından webinarlar sayesinde de eğitim alanında önemli konuların altı çizildi."} {"url": "https://www.ithafsanat.com/yeni-neslin-stksi-da-dijitallesti/", "text": "SosyalBen Vakfı, altı yıldır başarıyla devam ettiği çalışmalarını pandemi sürecinde de sürdürüyor. Mart 2020 itibarıyla hayata geçirilen e-SosyalBen oluşumu adım adım yayılıyor. Türkiye'nin ve dünyanın birçok bölgesinde gerçekleştirdiği saha çalışmalarıyla bugüne kadar 11 ülkede, 45 bini aşkın çocuğun hayatına dokunan SosyalBen Vakfı, taşımalı eğitimin uygulandığı bölgelerde yaşamını sürdüren çocukların yeteneklerini keşfetmelerini ve kendilerini geliştirmelerini hedefliyor. Çocukların gözlerindeki ışıltıyı motivasyon kaynağı olarak gören Vakıf, yeni neslin STK'sı mottosuna uygun olarak geliştirdiği dijital çözümler ile pandemi süresince faaliyetlerine ara vermeden devam ediyor. SosyalBen Vakfı, dijital saha çalışmalarında Eylül 2020'den bu yana, dokuz farklı atölyede, dört atölye koçu, 240 SosyalBen Gönüllüsü, 145 e-SosyalBen Çocuğu ile birlikte düzenli dijital atölyeler gerçekleştirdi. e-SosyalBen oluşumunun birinci yılını kutlamasından büyük heyecan duyduğunu belirten SosyalBen Vakfı Kurucusu Ece Çiftçi, Bundan sonraki dönemde çalışmalarımıza hibrit olarak devam etmeyi hedefliyoruz. e-Gönüllülük, dijital saha ve gerçekleştirdiğimiz zirveler dijitalleşme adımlarımızdan sadece birkaçı. Durmaksızın çalıştığımız bu dönemde daha efektif projeler geliştirerek, daha çok çocuğa ulaşmayı ve toplumsal fayda yaratmaya devam etmeyi hedefliyoruz dedi. SosyalBen Vakfı, dijital saha çalışmalarında Eylül 2020'den bu yana, dokuz farklı atölyede, dört atölye koçu, 240 SosyalBen Gönüllüsü, 145 e-SosyalBen Çocuğu ile birlikte düzenli dijital atölyeler gerçekleştirdi. Resim, icat, dans, kısa film ve fotoğrafçılık, müzik, oyun, yaratıcı yazarlık ve kodlama atölyeleri kapsamında bin 484 e-SosyalBen Çocuğu ile toplamda 8 bin 670 dakika etkinlik yapıldı. Atölyeler dışından webinarlar sayesinde de eğitim alanında önemli konuların altı çizildi."} {"url": "https://www.ithafsanat.com/yeni-satis-formatlari-genc-sanatcilara-ve-genc-musterilere-ulasmamizi-sagladi/", "text": "Christie's Müzayede Evi CEO'su Guillaume Cerutti, özellikle NFT'ler olmak üzere yeni satış formatlarının müthiş bir atılım yaptığını, bunun da yeni, gelişmekte olan ve yeterince temsil edilmeyen sanatçıların eserlerinin sergilenmesine ve de daha genç müşterilerden oluşan yeni bir kitleye ulaşılmasını sağladığını söyledi. Cerutti, Christie's 2021 satışlarını 7,1 milyar dolar olarak açıkladı ve bunu son beş yılın en yüksek toplamı olarak nitelendirdi. Buna 1.7 milyar dolarlık tahmini özel satışların da dahil olduğunu ve firma için rekor seviyede olduğunu söyledi. Açıklamada özel satışların, 2020'ye göre yüzde 12 ve 2019'a göre yüzde 108 artış gördüğü ve dört ayrı satışın her birinin 50 milyon dolardan fazla getirdiği belirtildi. Sonuçları olağanüstü olarak nitelendiren Christie's CEO'su Guillaume Cerutti, şirketin özellikle NFT'ler olmak üzere yeni satış biçimleri ve kategorilerinde bir atılım yaptığını söyledi. Cerutti yaptığı açıklamada, yeni satış formatlarının yeni, gelişmekte olan ve yeterince temsil edilmeyen sanatçıların eserlerini sergilememize ve daha genç müşterilerden oluşan yeni bir kitleye ulaşmamıza izin verdiğini söyledi. Bu arada, firmanın sadece müzayede satışlarının, geçen yıl bildirilen toplam 4,4 milyar $' dan önemli ölçüde artarak 5,4 milyar $'a ulaştığı da açıklanan bilgiler arasında. (Bu sonuç, esas olarak canlı müzayedelerdeki düşüşe ve kapanış kaynaklı arz şokuna atfedilen 2019'a göre yüzde 25'lik bir düşüş oldu). Christie's ayrıca, talep ve performans derinliğini gösterdiğini söylediği yüzde 87'lik bir açık artırmada tarihi bir satış oranı gösterdi. Christie's, ana rakibi Sotheby's'in hala bir adım gerisinde, ancak 2021'den bugüne satış toplamını 7,3 milyar dolar olarak bildiren şirket için bu bir rekor. Bu, Sotheby'nin genel toplamının onu geride bıraktığı art arda ikinci yıl oldu. Ancak Christie's özel satış sonuçları, Sotheby's'in geçen hafta bu kategoride bildirdiği 1,3 milyar doları geride bıraktı. 2020'deki zorlu bir yılın ardından, tüm büyük müzayede evleri, teknoloji ve çevrimiçi teklif ağırlıklı satışları için hibrit modelleri benimsemek üzere 2021'de ustaca hareket etti. Geleneksel mevsimsel programı bozdular, ancak aynı zamanda katı takvim tarihlerine bağlı olmayan büyük satışlar yaparak esneklik sağladılar. Bu eğilimin ilerlemeye devam etmesi bekleniyor. Müzayede evinin en çok övündüğü iki eser var. Christie's bu yıl en pahalı iki sanat eseri satışını gerçekleştirdi. Picasso'nun Femme assise pres d'une fenetre (1932), 103.4 milyon dolara ve Jean-Michel Basquiat'ın In This Case (1983), 93.1 milyon dolara satıldı. Yılın bir diğer önemli özelliği, müzayede evinin, Teksas'ın son dönem petrol patronu Edwin Cox'un biriktirdiği Empresyonist eserlerden oluşan Kasım ayı satışıydı. Satış, toplam 332 milyon dolara çıkarak, 267,6 milyon dolarlık tahmini aştı. Christie's'e göre, eserlerin yarısından biraz fazlası Amerika'daki koleksiyonerlere gitti, yüzde 35'i Avrupa'ya ve yüzde 13'ü Asya'ya gitti. Bu etkinlikte Los Angeles'taki Getty Müzesi, Gustave Caillebotte'un, sanatçının kardeşinin ailenin Paris'teki evinden bir pencereden dışarıyı seyrederken gösteren ender ve heybetli bir tablosu olan Jeune homme a sa fenetre (1876) adlı ünlü lotlarından birini satın aldı. 50 milyon dolardan fazla gelir getirmesi beklenen eser, alıcı primi dahil 53 milyon dolara satılarak sanatçının mevcut 22 milyon dolarlık müzayede rekorunu kırdı. Her an her yerde hazır bulunan NFT'lere gelince, Christie's dijital sanat formunun satışlarının, yıl için çağdaş sanat toplamının yüzde sekizini oluşturduğunu ve yüzde 74'ü Christie's için yeni olan genç alıcıları cezbettiğini söyledi. Beeple'ın 69 milyon dolarlık Everydays: The First 5000 Days isimli NFT'si, 150 milyon doların büyük bir bölümünü oluşturdu ve sanatçının HUMAN ONE hibrit NFT heykeli Kasım ayında 30 milyon doların (28.985.000 dolar) biraz altına ulaştı. Diğer NFT satışları arasında 17 milyon dolar kazandıran Larva Labs'ın Cryptopunks'ı ve FEWOCiOUS'un 2,16 milyon dolar kazanan dijital bir sanat eseri vardı."} {"url": "https://www.ithafsanat.com/yeni-sezonda-sehir-tiyatrolarinda-mutlaka-izlemeniz-gereken-yetiskin-oyunlari/", "text": "Her gün 3000 civarında İstanbul seyircisine perdelerini açan Şehir Tiyatroları'nın on sahnesinde izleyebileceğiniz yetişkinlere yönelik 27 muhteşem tiyatro oyununu sizler için derledik. Darülbedayi'den günümüze şehrin tiyatro hayatının simgesi olan Şehir Tiyatroları, yerli ve yabancı yazarlardan oluşan geniş bir repertuarla İstanbul seyircisine ve turneler yoluyla da diğer kentlerdeki tiyatroseverlere perdelerini açmaya devam ediyor. Şehir Tiyatroları'ndaki çocuklara yönelik tiyatro oyunlarını derlediğimiz yazımıza buradan ulaşabilirsiniz. Zengin bir ailede yetişen Güneşi, ailesinin dayatmalarından kaçarak, kendi özgür yaşamını kurmak için mütevazı bir daireye taşınır. İdeolojilerine sıkı sıkıya bağlanmış olan Güneşi'nin boşlukta debelendiği yaşamına, hemen yan dairesine taşınan Feriha girer. Ömrü boyunca hayalini kurduğu 'damı akmayan eve' taşınmayı nihayet başaran Feriha'nın umudu ve mutluluğu, Güneşi'nin dünyasına pek çok yenilik getirecektir. Öykülerinde insanları bireysel ve toplumsal özellikleri ile yoğuran Meriç, özellikle kendi iç yalnızlığını sürdüren kadın ve genç kızların yaşamlarını konu edinmiştir. Cumhuriyetin ilk kadın öykü yazarlarından Nezihe Meriç'in öyküleri ve romanları, dünyanın çeşitli dillerine çevrilmiştir. Yazar 1962 yılında Türk Dil Kurumu Ödülü, 1990 yılında Sait Faik Hikaye Armağanı ve 1998 yılında Sedat Simavi Edebiyat Ödülü'nü kazanmıştır. Bir kadın, bir erkek, bir ilişki... Kavgalar, çatışmalar, ayrılıp barışmalar, kopamayışlar... Varoluştan bugüne değişmeyen rutine, iki insanın birbirini tanıma, anlama, bir arada yaşama mücadelesine yeniden ve farklı bir yorumla yaklaşan Matruşka, ilişkilerde ideali arama uğraşını mercek altına alıyor. 70 kuşağı yazarları arasında yer alan Tuncer Cücenoğlu, toplumsal içeriğin ağır bastığı oyunlara imza atmıştır. Hemen hemen bütün oyunlarında basit ve yalın bir durum üzerinden toplumsal sorunlara eğilen yazar, yaşanan gerçeklerden yola çıkarak kaleme aldığı oyunlarında, yakın tarihimizdeki önemli olaylardan kişilere, topluma egemen olan korkulardan mesleki zorluklara, insanların içine düştüğü çıkmazdan yaşam mücadelesine kadar pek çok konuya değinir. Mr. Tanner ile paylaştığı evinde, çöp toplayarak yaşayan, çevresindeki her şeye sonsuz bir sevgi ve şefkatle bağlı Opal'in kendi halindeki yaşamı üç davetsiz misafirin gelişi ile umulmadık şekilde değişir. Sol, Gloria ve Brad kendi hesaplarının peşinde Opal'in huzur dolu yaşamına giriverirler. Kendi kendine yetmeyi becerse de yalnızlıktan muzdarip Opal onları hayatına almak konusunda en ufak bir tereddüt bile duymaz ancak sonsuz bir iyi niyetle evinin kapılarını açtığı misafirleri sevgilerini paylaşmak konusunda Opal kadar istekli değildirler. 1953 yılında Vern Sneider'in The Teahouse of the August Moon romanından aynı adla uyarladığı oyunu ile Pulitzer ve Tony ödülleri alan senaryo ve oyun yazarı John Patrick tarafından kaleme alınan Tatlı Kaçık, Opal ve evin diğer sakinlerinin hikayeleri üzerinden iyilikle kötülüğü karşı karşıya getiriyor ve karşılıksız sevginin, iyi niyetin iyileştirici, onarıcı yönüne dikkat çekiyor. Bir ailenin üç kuşak kadınının sürekli değişen bir ev ekseninde birbirlerine söyleyemedikleri ve iç seslerinden oluşan bir dertlenmeyi, kendilerine bir adım mesafeden anlatıyor. Oyun babalarını 12 Eylül'de kaybeden iki kız kardeşin birbirleriyle ve aileleriyle yaşadıkları çatışmaları, yakın tarihimizde yaşadığımız toplumsal travmalar çerçevesinde ele alıyor. Shakespeare'in en sevilen komedilerinden biri olan 12. Gece'de, ikiz kardeşler Viola ve Sebastian, bir gemi kazasından sonra, birbirlerini öldü sanıp ayrı düşerler. Viola, Illyria dükü Orsino'nun hizmetine girebilmek için erkek kılığına girer. Orsino adına güzel Olivia'ya kur yapmakla görevlendirilir. Olivia ise kardeşinin ölümünden sonra yastadır ve ayağına gelen herkesi geri çevirmektedir, ta ki şimdi erkek kılığındaki Viola'ya aşık olana dek. Bu sırada, Olivia'nın dayısı Tobi, tutucu hizmetkar Malvolio'ya şamatalı bir oyun oynarak, bu cümbüşlü kimlik yanılması ve karşılıksız aşk hikayesini iyice kızıştırır. Doğu ile Batı arasındaki ilk büyük savaş: Akha ordusu, Truva seferine çıkmak üzeredir. Birleşik ordu donanmasının sıkıştığı limandan kurtulup harekete geçebilmesi için rüzgara ihtiyacı vardır. Başkomutan Agamemnon, Artemis'in kutsal geyiklerinden birini öldürdüğü için tanrıça da onun rüzgarını kesmiş ve herkesi bu limana hapsetmiştir. Doksandokuz kralın ordusu hastalıktan kırılırken, öfkeyle bekleyen askerlerin gözü Agamemnon'dadır. Başkomutan'ın sadece kendisi ve makamı değil, başta ailesi olmak üzere, tüm ülke tehlikededir. Agamemnon'un yapabileceği tek bir şey kalmıştır: En değerli varlığı olan kızı İfigenya'yı tanrılara kurban vermek! Yıllarca olağanüstü kadın karakterlere hayat vermiş bir oyuncu, AVM yapılmak üzere yıkılacak bir sahneye veda eder. Anlatılmaya değer bulunmayan farklı sınıflardan kadınların sıcak ve aşina hayat hikayeleri, ilk kez aktarılır. Argan hastalık hastasıdır. Evde bir doktor bulunursa hem istediğim zaman tedavi olurum, hem de cebimden beş kuruş çıkmaz düşüncesiyle, kızını bir doktorla evlendirmeye karar verir. Kızı ise bir başkasına aşıktır. Argan'ın sırf parasını seven karısı ise onu hem aldatmakta, hem de elinde avucunda ne varsa almaya çalışmaktadır. Evin, her şeyden haberdar olan son derece zeki ve iş bilir hizmetçisinin gönlü bu duruma razı olmaz. Hakikatin ve aşkın kazanması için elinden geleni yapar. Hastalık Hastası, Klasik Fransız Tiyatrosu'nun kurucularından Moliere'in (1622 1673) yazdığı son oyundur. İlk kez 1673 yılında sahnelenen oyunda Moliere, eleştirilerini mesleğini kötüye kullanarak zengin hastalarını sömüren doktorlara yöneltir. Oyuncu Melek Kobra'nın günlüklerinden yola çıkılarak yazılan oyunda, kısacık bir ömre sığdırılan büyük aşk ve acılara tanıklık ederken, 1930'ların sanat hayatının içinde bir primadonnanın yalnızlığa sürüklenişini izliyoruz. Çıktıkları yolculukta dağ başında mola veren bir ağa ve maraba, saklandıkları yerden kontrol noktasını izlerler. İki kişi arasındaki ilişki aslında insanlığın varlığından beri mücadele ettiği mülkiyetçilik ve ezen ezilenlerin hikayesinin özeti gibidir. İktidar olma gücünü arkasına alan bir tiran ile inandığı şey uğruna savaşmaktan asla vazgeçmeyen Antigone'nin değerleri karşı karşıya geliyor. Antigone'nin bu yeni uyarlaması, yeni bir bakış açısıyla seyirci karşısına çıkıyor. İspanya'da Milliyetçiler ve Cumhuriyetçiler arasında geçen iç savaş dönemini anlatan oyunda, iki varyete oyuncusu Carmela ve Paulino, Franco önderliğindeki Milliyetçiler tarafından rehin alınır. Belçite şehrinin işgalini kutlayan Milliyetçiler tarafından istemedikleri bir gösteriye zorlanırlar. Bu zorlamanın sonucunda içinde bulundukları savaşı, gösteri yapılmalı mı, yapılmamalı mı ? sorusuyla sanatı ve sanatçıyı sorgulamaları, işleri gereği güldürmeyi, eğlendirmeyi hedefleyen bu iki oyuncunun isyanları, gelgitleri, kayıpları anlatılır. Jose Sanchis Sinisterra, Modern İspanyol Tiyatrosunun en önemli temsilcilerindendir. İspanya'nın en çok saygı gören çağdaş oyun yazarı, tiyatro eğitmenidir. İspanya Ulusal Tiyatrosu Ödülü, Dramatik Edebiyat Ulusal Ödülü olmak üzere birçok ödülün sahibidir. Modern dünyanın temel sorunlarına ışık tutan çağdaş kadın yazar Gönül Kıvılcım; Boğaziçi Üniversitesi'nde iktisat eğitimi aldıktan sonra yüksek lisansını Norveç'in Bergen Üniversitesi'nde kitle iletişim dalında tamamladı. Zamanın geri alınamayışı ile belki ilk kez o gece bu kadar acı biçimde yüzleşen bir çiftin hikayesini, pişmanlıkları, yaşayamadıkları, söyleyemedikleri üzerinden anlatan oyun, izleyiciyi geç kalmış bir yüzleşmeyle karşı karşıya getiriyor. Yaşadığımız her günü güzel bir güne dönüştürmek varken, güzel bir günün bize çıkıp gelmesi için öylece oturup bekleriz. Çoğu zaman yaşamak yerine erteleriz. Tüketmenin bencilliğini, paylaşmanın samimiyetine yeğleriz. Oysa ihtiyacımız olan tek şey, biraz farkındalıktır. Pervin Ünalp Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi'nden mezundur. Uzun yıllar, oyuncu ve seslendirme sanatçısı olarak görev yapan sanatçı, oyun yazarlığı ile günümüz insanının dünyasına ışık tutmaktadır. Pantolone kızını, Dottore'nin oğlu Silvio ile evlendirmeye karar vermiştir. Bunun için evinde bir tören düzenler. Gençler birbirlerine aşıktır. Ancak daha önce Pantolone'nin kızını evlendirme sözünü verdiği ve öldüğünü öğrendikleri Federico Rasponi'nin bu törene gelmesiyle işler karışır. Ama belki de birdenbire çıkagelen kişi iddia ettiği kişi değildir. Nurettin orta yaşın üzerinde, kendi halinde, içine kapalı, tutucu bir memurdur. Bir gece evinin üst katında yaşayan gençler kavga etmeye başlar. O sırada kapıya gelen hamile bir kadın Nurettin'den yardım ister. Misafir ettiği kadının o gece doğum yapmasıyla, Nurettin'in de hayatı değişmeye başlar. Şehrin en lüks restoranında herkesin birbirini küçümseyerek kendi varlığını yücelttiği, ağızına geleni söylediği, evlilik, tanışma, yükselme gibi nedenlerle sözde kutlama yapılan bir akşam yemeği... Kutlama, ömrü boyunca insan hakları mücadelesi vermiş Nobel Edebiyat Ödülü sahibi, Pinter'ın son oyunu. Demirci ustası Rüstem'in oğlu Cemal'in, Girit'te başlayıp İstanbul'da son bulan tuhaf hikayesi, meddah üslubuyla modern tiyatronun teknik olanakları birleştirilerek anlatılıyor. İntihar eden bir adamın geride bıraktığı hayatı, hatalarıyla yüzleşmesi ve sonrasında kendini tanıma süreci anlatılıyor. Oyunda ayrıca sabır, mücadele, belleksizlik gibi insanı şekillendiren pek çok kavram irdeleniyor. Geçmişte yaşadıkları trajik kaybın ardından ayrılan çift, yıllar sonra bir araya gelmek zorunda kalır. Bu buluşma, acılı bir geçmiş hesaplaşmasına dönüşür. Karşı tarafın da neler hissettiğine dair eksik bırakılan taşlar yerine oturur. Kadın ve erkek dünyasının bakış açısına odaklanan eser Hollanda prömiyerinin ardından birçok dile çevrilmiştir. Adına tarihin dipnotlarında rastlayabildiğimiz, Türkiye'nin ilk kadın oyun yazarı, kuramcı, aktivist, sosyal ve siyasi yaşamın her alanında öncü Fatma Nudiye Yalçı'nın hikayesi. 1920'lerde başlayan mücadelesine Dr. Hikmet Kıvılcımlı ve Nazım Hikmet de eşlik ediyor. Çağdaşımız, oyuncu ve oyun yazarı Chloe Lambert Paris Tiyatro Konservatuvarı'ndan mezun olmuş, Fransa'da çeşitli oyunlarda oynamış, Anais Nin ve Henry Miller'den oyunlar uyarlamış ve bu oyunlarda rol almıştır. Sazlı sözlü, hem zehirli hem hicivli diliyle bize bu kadim şehrin 30 yılda değişen yüzünü ve de değişmeyen hırslı ve hırsızlarını anlatan oyunu izleyelim. İşte karşınızda Şehr-i İstanbul! Yeditepe İstanbul... Güzel İstanbul... Yok mu alan? İstanbul'u satıyoruz! Büyük müteşebbisler, daha da büyük projeler, en büyük değişimler... Taksim Meydanı'nı, Kabataş'ı, İnönü Stadı'nı satıyoruz. Gelmişini geçmişini, tarihini şimdisini satıyoruz. Para için değil, rant için değil, kar için değil. Ne münasebet? Sırf halka hizmet için satıyoruz! Yok mu alan? Ne olursa olsun canım açıkta kalan! Nobel Ödüllü yazar Camus'nün faşizm alegorisi olarak kaleme aldığı eserde, veba salgını sırasında yaşanan kaotik durum anlatılır. Karantina döneminde verilen mücadele, belirsizlik ve korkunun egemen olduğu bir dünya canlandırılıyor."} {"url": "https://www.ithafsanat.com/yildizlarin-rehberligi-esliginde-dusunduren-sanatci/", "text": "Gökyüzünün şifasını notalara nakşeden, Yıldızların rehberliği eşliğinde düşündüren, Astro-müzik kavramını hayatımıza yerleştiren sanatçı tanımları yapılan şarkı sözü yazarı ve müzisyen Köksal Ekinci, müziğin iyileştirici gücünü üretken bir biçimde sevenleriyle paylaşmayı sürdürüyor. Sanatçı, hayat izlenimlerini, kendine ait şiirsel bir dille, yıldızlardan, mitolojiden ve notalardan esintiler ile aktaracağı kitabı üzerinde de çalışıyor. Gökyüzünün şifasını notalara nakşeden, Yıldızların rehberliği eşliğinde düşündüren, Astro-müzik kavramını hayatımıza yerleştiren sanatçı tanımları yapılan şarkı sözü yazarı ve müzisyen Köksal Ekinci, müziğin iyileştirici gücünü üretken bir biçimde sevenleriyle paylaşmayı sürdürüyor. Sanatçı, hayat izlenimlerini, kendine ait şiirsel bir dille, yıldızlardan, mitolojiden ve notalardan esintiler ile aktaracağı kitabı üzerinde de çalışıyor. Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi mezunuyum. TRT, Ankara Üniversitesi TÖMER gibi kurumlarda görev yaptım. Kanada Eğitim Merkezi Türkiye Ofisi yöneticiliği yaptım. 29 yıl önce yapım-yönetim asistanlığı ile başlayıp ardından pazarlama iletişimi alanında yıllanmış bir profesyonel kariyere sahibim. Müziğe yönelmem ise eskilerin hep dediği gibi, anne karnında başladı aslında. Anneciğimin sesi çok güzeldi. Bana hamileyken söylediği tüm şarkılar, türküler, sesler ruhuma işlemiş demek ki. Altı yaşımda ilk bestemi yapmıştım, hala hatırlıyorum, sözünü ve müziğini; hiçbir yerde kayıtlı olmamasına rağmen... Sonrasında 2004 yılında yapımına başladığım, başka bir ses tarafından seslendirilen şarkılarımın yer aldığı ilk prodüksiyonumla müzikle profesyonelce ilgilenmeye başladım. Kendi şarkılarımı seslendirmeye başlamam ise 2019 yılında üç single çalışmasıyla gerçekleşti. Öncelikle bütün bu tanımları çok sevdiğimi söylemek istiyorum. Çocukluğumdan beri hep gökyüzüne bakarak şarkı söylerim, gecesi ayrı güzel gündüzü ayrı güzel... Sonsuz gökyüzü beni büyülüyor... Yıldızların da bize sürekli bir duygu veya mesaj verdiklerini düşünürüm... Çok merak ettiğim bu konu hakkında 2017 yazında Öner Döşer Hocamın online derslerine katıldım, başlangıç düzeyini bitirdim. 2020 yılında da Hülya Balıkavlayan'ın astroloji eğitimine başladım tekrar, halen devam ediyorum. Astroloji önemli bir disiplin, bize kendimiz ve hayatımız hakkında yol haritası sunuyor. Müzikten de yüzyıllardır şifa vermeyi desteklemek için yararlanılmış. Astroloji de yine aynı şekilde doğru okuyup, doğru anladığımızda yolumuzu daha aydınlık görmeye yardımcı olabilir. Ben kendimi evrenin harmonisini, gökkuşağının renkleri eşliğinde müziğine yansıtmaya gönül vermiş bir müzik tutkunu olarak görüyorum. Kalplere ve ruhlara notalarla dokunma arzusu, müziğime yön veriyor. Çünkü müziğin;, sevgiye, aşka, nezakete, mutluluğa ve nihayetinde 'birliğe' açılan ışıltılı bir kapı olduğuna inanıyorum. Genelde yaşadığım her andan beslenmeye çalışan bir ruhum var. Bazen bir kuş sesi, bazen öğrencilerimden duyduğum bir kelimenin bende yarattığı açılımlar... Çoğunlukla gökyüzündeki yıldızlar, sürekli hareket halinde olan gezegenler ana ilham kaynağımdır. Ben korku ve endişenin, virüsten daha tehlikeli olduğuna inananlardanım. Elbette bağışıklık sistemimizi koruyalım, destekleyelim, gerekli her türlü önlemimizi alalım. Yine de korkarak değil, zaten hep yapmamız gereken şeyleri daha dikkatli yapalım. Kişisel hijyene ve bakıma önem vermek, bağışıklığımızı güçlendirmek için kendimize, beslenmemize, hayat tarzımıza önem vermek gibi. Pandemi sürecinde tutkunu olduğum müziğe sarılmam bana güç verdi. Dijital platformlarda yayınladığım özgün kayıtlarla dikkat çektim, gelinen noktada ne kadar doğru bir iş yaptığımı daha iyi anlıyorum. Dünya büyük bir değişim ve dönüşümün içinde, biz de buna uygun çözümleri üretmeliyiz diye düşünüyorum. Bildiğimiz dünya geride kaldı ve pandemi sonrasında tüm dinamikler değişiyor, dönüşüyor. Müzikal yolculuğumu, hep yeni eserlerle sürdürmek ve dinleyicilerimle kurduğumuz bu sevgi bağını güçlendirmek, sürprizli projeler yapmak yakın plan hedeflerim. Tecrübeli bir gazeteci ekibinin elinden çıkan yeni sanat dergimizin ilk sayısında yer almaktan dolayı çok mutlu olduğumu söylemek isterim. Sizlerle görüşlerimi paylaşmak benim için çok kıymetli, teşekkür ederim. Hep dediğim gibi, müzik en güzel duadır ve iyileştirir. Tutkularınızın peşinden gidin, gökyüzünün şifası hep üzerinizde olsun."} {"url": "https://www.ithafsanat.com/yuvayi-geri-almak-kizilderili-sanatini-anlamak-uzerine-bir-sergi/", "text": "Florida'daki John ve Mable Ringling Sanat Müzesi, 18 Mart 4 Eylül tarihleri arasında Yuvayı Geri Almak: Çağdaş Seminole Sanatı başlıklı bir karma sergi sunuyor. . Bu sergi, Florida'dan on iki Seminole, Miccosukee ve karma mirasa sahip sanatçıların 100'den fazla sanat eserini ve Oklahoma, California ve ötesinden Muscogee ve Seminole kökenli uluslararası kabul görmüş sanatçıların dikkate değer eserlerini içeriyor. Ringling'in Florida'yla bağlantısı olan sanatçıların eserlerini ekleme taahhüdünün bir parçası olarak müze, Jessica Osceola'nın yakın zamanda satın aldığı üç parçalı bir seramik eserini sergiliyor. Birinci Portre, İkinci Portre ve Üçüncü Portre(tümü 2017), Daniel J. Denton Florida Art Acquisition Fund'ın cömert desteği sayesinde Ringling'in modern ve çağdaş sanat koleksiyonuna eklenen bir Seminole sanatçısının ilk eserleridir. Bu sergi, Big Cypress Indian Reservation'da bulunan Ah-Tah-Thi-Ki Seminole kültür ve tarih Müzesi'nden birkaç önemli alıntı içerecek. Ringling'in yönetici direktörü Steven High, Sanatçıların ve ödünç veren kurumların ve özellikle Ah-Tah-Thi-Ki Müzesi'nin bu önemli sergiye verdikleri cömert sanat eserleri için minnettarız dedi. Gelecekteki projelerde ortak olmayı dört gözle bekliyoruz. Ek kredi veren kurumlar arasında IAIA Çağdaş Yerli Sanatlar Müzesi, Santa Fe'deki Amerikan Kızılderili Sanatları Enstitüsü, ve Indianapolis'teki Eiteljorg Amerikan Kızılderilileri ve Batı Sanatı Müzesi. Reclaiming Home, Scala Arts Publishers tarafından yayınlanan Durante Blais-Billie ve Dr. Stacy E. Pratt'ın bilimsel metinlerinden oluşan bir sergi kataloğuyla birlikte sunuluyor. Bu sergi kısmen Gulf Coast Community Foundation, John ve Mable Ringling Sanat Müzesi Vakfı, Mandell ve Madeleine Berman Vakfı Vakfı ve Bob ve Diane Roskamp Vakfı tarafından desteklenmektedir ve kısmen Florida Eyaleti tarafından desteklenmektedir. Dışişleri Bakanlığı, Sanat ve Kültür Bölümü; Florida Sanat ve Kültür Konseyi; ve Ulusal Sanat Vakfı. Wlusek'in bu sergi ve yayın projesiyle ilgili araştırma ve seyahati, Andy Warhol Görsel Sanatlar Vakfı tarafından verilen Küratöryel Araştırma Bursu tarafından cömertçe desteklenmiştir. Sanatın içinde hayatı, hayatın içinde sanatı görmek... Geleneksel, modern ya da dijital gibi ayrımlardan uzakta, sanatı bir bütün olarak ele alan, geçmişin izlerinde geleceği gören bir bakış açısına sahip olan İthaf Sanat dergisi, sanata gönül verenlere ithaf mottosuyla bir sanat köprüsü; dinlenme ve soluklanma alanı olmayı hedefliyor. Başarılı sanayici kimliğinin yanı sıra ulusal ve uluslararası resim sergilerinde yer alan eserleriyle sanatçı yönünü de ortaya koyan Senur Akın Biçer'in imtiyaz sahibi olduğu İthaf Sanat, hayatın içinde sanatı, sanatın içinde hayatı görmeye odaklanıyor..."} {"url": "https://www.ithafsanat.com/zorlu-cocuk-tiyatrosu-yeniden-sahnede/", "text": "19 yıldır 800 binden fazla çocuğu tiyatroyla tanıştıran Zorlu Çocuk Tiyatrosu, Zorlu PSM'de yeniden sahneye alıyor. Zorlu Çocuk Tiyatrosu 23 Ocak'taki Lunapark Gezegeni oyunuyla tiyatronun eğitici, öğretici ve eğlendiren sesini duyurmaya devam ederek tüm çocukları rengarenk bir dünyanın kapılarını aralamaya davet ediyor. Mehmet Zorlu Vakfı çatısı altında, Zorlu Holding'in 50. yılı anısına, 19 yıl önce kurulan Zorlu Çocuk Tiyatrosu, yeniden sahnelere dönmeye hazırlanıyor. Zorlu Çocuk Tiyatrosu müzik, dans ve birçok sanatı bünyesinde barındıran ve rengarenk bir dünyanın kapılarını aralayan Lunapark Gezegeni oyunu ile 23 Ocak'tan itibaren Zorlu PSM sahnelerinde 4 yaş üstü tüm tiyatroseverlerle buluşacak. Oyunda rol alan profesyonel oyuncu ve dansçılar, çocuklara sınırsız bir hayal dünyasının kapılarını açıyor. Zorlu Performans Sanatları Merkezi'nde perdelerini açacak Lunapark Gezegeni, çocuklara hayal kurmanın ne kadar da önemli olduğunu anlatıyor. Bir müzikal atmosferinde geçen oyun, rengarenk enerjisi ile çocukları sanatın eşsiz güzellikleriyle buluştururken öğretici mesajlar içeriyor. Lunapark Gezegeni 23, 24, 25, 26, 31 Ocak ve 1,6,20 ve 27 Şubat'ta Zorlu PSM Turkcell Platinum Sahnesi'nde seyircilerle buluşacak. İki farklı seansta gerçekleştirilecek oyunların biletleri passo. com. tr'de satışta!"} {"url": "https://www.ithafsanat.com/1-gecede-8-mevsim-odullu-genc-keman-virtuozu-yury-revich-19-aralikta-crrde/", "text": "Ödüllü genç keman virtüözü Yury Revich, Vivaldi'nin Dört Mevsim'i ile Astor Piazzolla'nın Buenos Aires'in Dört Mevsimi eserini harmanladığı, 8 Mevsim (8 Seasons) projesiyle İstanbullu müzikseverlerle buluşacak. İstanbul Büyükşehir Belediyesi Cemal Reşit Rey Konser Salonu'nda 19 Aralık'ta gerçekleşecek konser, saat 19.00'da başlayacak. Revich'e konserde, CRR Genç Oda Orkestrası eşlik edecek. Echo Klasik, Uluslararası Klasik Müzik Ödülleri ve Viyana Beethoven Merkezi gibi saygın kurumlarca verilen birçok ödülün sahibi keman virtüözü Yury Revich 19 Aralık'ta CRR'de konser verecek. Revich, ona Avrupa'nın en prestijli klasik müzik ödüllerinden biri olan ICMA'yı getiren 8 Mevsim'i icra edecek. Vivaldi'nin İtalyan fırtınalarıyla, Piazzolla'nın tutkulu ritimlerinin harmanlandığı bu eser; teknik, hız ve duygu aktarımı bakımından yüksek virtüözite gerektiriyor. Yury Revich'e CRR Genç Oda Orkestrası'nın eşlik edeceği konserde, sanatçı aynı zamanda orkestrayı da yönetecek. Konserde icra edilecek 8 Mevsim; Antonio Vivaldi'nin Dört Mevsim'i ile Astor Piazzolla'nın Buenos Aires'in Dört Mevsimi'nin ahenkle harmanladığı bir çalışma. Genç sanatçı besteci ve icracı yönü dışında gerçekleştirdiği sosyal sorumluluk projeleriyle de dikkat çekiyor. Çocukların hayallerini gerçekleştirmek amacıyla yürüttüğü Dreamland bunlardan en önemlisi. Revich ayrıca geri dönüşüme ve küresel ısınmaya dikkat çekmek Beethoven'ın yazdığı ve kullanmadığı notalardan, eskizlerden yeni besteler yaparak müzikte geri dönüşümü başlatmış. Revich'in 8 Mevsim çalışmasının diğer yapı taşı Buenos Aires'in Dört Mevsimi olarak bildiğimiz Astor Piazzolla'nın Cuatro Estaciones Portenas isimli eseri. Eser, türünde başyapıt kabul ediliyor. Piazzolla bu eserde, Kuzey ve Güney Yarımküre'nin karşılık gelen her mevsiminden müzikal alıntılar ekleyerek Vivaldi'nin ünlü eseri Dört Mevsime somut bir gönderme yapıyor. Rus asıllı Avusturya vatandaşı Revich, Echo Klasik ve Uluslararası Klasik Müzik Ödülleri ve Viyana Beethoven Merkezi tarafından Yılın Genç Müzisyeni gibi birçok ödülün sahibi. Yury Revich besteciliğin yanı sıra kendi projesi olan Sanat Konserleri dizisi Friday Nights With Yury Revich ve UNICEF ortaklığıyla düzenlediği DREAMLAND yardım konserleri organizasyonunun kurucusu ve sanat yönetmenliğini yürütüyor. Kendi kısa film ve videolarının rejisörlüğünü ve yönetmenliğini de yapan Revich, Eye Jewellery adını verdiği tasarımların da yaratıcısı. 1991'de Moskova' da dünyaya gelen Revich, 4 kuşak kemancı bir ailden geliyor. İlk keman eğitimini babasından alan sanatçı daha sonra Moskova Müzik Akademisi'ne devam etmiş. Avrupa' daki çeşitli saygın okullarda tekniğini geliştirmek için eğitimler alan Revich Avusturya Viyana'da yaşıyor. Dünyanın pek çok ülkesinde konserler veren genç sanatçı; 2015 yılında katıldığı Uluslararası Klasik Müzik Ödülleri yarışmasında Yılın Genç Sanatçısı ödülünü ve 2016 yılında da Echo Klasik ödülünü kazanmış. Sanatçı gerek bireysel, gerekse kurucusu olduğu hayır organizasyonları ile UNICEF Avusturya'nın resmi destekçisi. Revich ilk bireysel yardım konserini, 2011 yılında Japonya' da yaşanan tsunamisi felaketi kurbanları için Viyana'da düzenlemiş. 2015 yılında ilkini gerçekleştirdiği ve şu an Avrupa'nın en büyük Otizm Farkındalığı etkinliklerinden biri haline gelmiş All for Autism i gala etkinliğini düzenlemiş. Dreamland'in ilk projesi 2017'de Suriye'deki okullar için uygun su sistemlerinin kurulmasına fon sağlamak amacıyla UNICEF Dreamland adı altında Viyana' da gerçekleşmiş. Halen bu proje UNICEF Avusturya önderliğindeki bu temiz su projesi başarıyla fon toplamaya devam etmekte."} {"url": "https://www.ithafsanat.com/1122-2/", "text": "Gerçekten de insan beyni ile bilgisayarlar arasında büyük bir fark yok: Yapay zeka binlerce kodlama satırından oluşuyorsa insanları da DNA kodlu makineler olarak kabul edebiliriz. Bu durumda teknik olarak hem insan beyni hem de yapay zeka, birer sanat eseri üretebilirler. Ancak, sanatın değerlendirilmesi söz konusu olduğunda burada yeni bir soru ortaya çıkıyor çünkü bir eserin güzel olup olmadığı yine insanlar tarafından değerlendirilebiliyor... Yani aslında sadece şimdilik. Eğer ki yakın bir gelecekte ünlü matematikçi John von Neumann'in ortaya attığı singularity yani tekillik haline geçiş gerçekleşirse gelecekte yapay süper zeka, insan zekasından daha yüksek bir seviyede olabilir ve makineler, insanların bile ulaşamayacağı bilinçli bir seviyeye ulaşabilir. Bu durumda sanatı üretmek de 'değerlendirmek' de makinelerin tekeline geçebilir. Bu biraz distopik bir senaryo gibi görünse de gerçekleşmesi halinde o kadar da kötü olmayabilir. Henüz korkulacak bir şey yok, merak etmeyin, robotlar hala bizim kontrolümüzde. Üstelik yapay zeka teknik olarak sanat yapmayı öğrense ve çok karmaşık algoritmalar geliştirebilse bile hala insanlarda olan gizli formüle sahip değil: duygular. Riddley Scott'un meşhur filmi Blade Runner sevenlerinden özür dileyerek bu yazının kaleme alındığı Nisan 2021 tarihi itibarıyla yapay zekanın henüz insanlarınkine yakın bir duygu geliştirmemiş veya bunu öğrenememiş olduğu gerçeğinden hareket edersek insanlar bu noktada sanat üretiminde zaten makinelere karşı üstün durumdalar. Peki, yapay zeka ne kadar insan beynine benzer iş üretebilir? Yapay zeka, karmaşık bölümlere ve teknik olarak doğru solfeje sahip bir senfoni yazabilir. Yapay zeka bir roman, şiir, akademik makale vb. yazabilir. Yapay zeka, bir uçak tasarlayabilir ve optimum kanat uzunluğunu ve kalkış ağırlığını hesaplayabilir. Yapay zeka, insanların gözden kaçırdığı birçok teknik hatayı bulabilir ve düzeltebilir. Fakat tüm bunları gerçekleştirebilmek için yapay zekanın bir formüle, bir algoritmaya ihtiyacı var. Sanatın yaratılış anına gelince, işte bu noktada benzersiz ve formüle edilemeyen bir insan değişkeni bulunuyor. İnsan ilhamının bir kağıt, bir tuval ya da bir nota portesi üzerine hangi algoritmaya göre yansıdığını bilemiyoruz. Aslında buna insanın ruhu da diyebiliriz. Ruh dediğimiz şey, tamamen insan olan her şeydir yani duygular, geçmiş deneyimler ve hayatı anlamlı kılma arzusu. Bu anlamda makinelerin ürettiği bir sanat türü henüz yok. Makineler bu duygulara sahip olmadığından, yarattıkları eserin özgünlüğü ve aurası eksik olacak ve bunların hiçbiri olmadan ürünlerini bir sanat eseri olarak düşünmek pek mümkün olmayacak."} {"url": "https://www.ithafsanat.com/2021in-en-pahali-10-nftsi/", "text": "2021 yılının son günleri, NFT sanatının geldiği noktayı incelemek için iyi bir zaman gibi görünüyor. En son yaz başında 14 NFT eser 1 milyon dolarlık satış eşiğini aşmıştı. Bu rakamlar tabii ki popüler -ve son derece pahalı- NFT serilerini içermiyordu. Bu arada diğer kripto sanat koleksiyonları da muazzam müzayede sonuçları gördü ve Sotheby's, yine 10.000 parçalık bir koleksiyondan oluşan 101 Bored Ape Yacht Club NFT'sini 24,4 milyon dolara sattı. Ve nihayet beklendiği gibi, NFT hakimiyeti söz konusu olduğunda, bir sanatçı bu grubun üzerinde yer almaya devam ediyor. En pahalı NFTlerin listesinde Beeple, Mart ayında yayınlanan listenin ilk 10 sırasının üçünü doldurdu. Sanatçı ilk 10'un yarısı yeni girişler olmasına rağmen bugün hala listenin başını çekiyor. Bununla birlikte, yeni listede eksik olan, Mart ayında dördüncü sırada yer alan anonim sanatçı Pak. Haziran ayı itibariyle, Pak'ın Sotheby's ve Nifty Gateway'de The Switch'in 1.444444 milyon dolarlık satışı ve 1.355555 milyon dolarlık The Pixel satışı, tüm zamanların bireysel NFT satışlarının sekizinci ve dokuzuncu sırasını aldı. Ama sanatçının son eseri olan The Merge, 266.445 hisse ile yaklaşık 30.000 alıcıya 91.8 milyon dolara satıldığı için bu listenin başında gelebilir. Bu satış toplamına dayanarak, Pak şu anda dünyanın yaşayan en pahalı sanatçısı ve bu baharda Christie'nin rekor kıran satışıyla üçüncü sıraya yerleşen kripto sanat ustası Beeple'ı gölgede bırakıyor. Ayrıca, Rabbit (1986) adlı heykeli, Mayıs 2019'da 91 milyon dolarlık satışla şu anki ölçütü elinde tutan David Hockney ve Jeff Koons gibi daha geleneksel sanatçılar bulunuyor. Sürekli değişen ilk 10'un son halini aşağıda görebilirsiniz. Sitenin 2018 lansmanından bu yana sanatını SuperRare'de basan XCOPY, Londra merkezli bir kripto sanatı öncüsüdür. Some Asshole, sitede sunulan yalnızca yedinci NFT'ydi ve eseri SuperRare'de el değiştirdiğinde yeniden satış fiyatının yüzde 10'unu alan sanatçı tarafından basılan ilk karakterdi. Eylül ayında, kolektör Cozomo de' Medici, , eserin, SüperRare'deki ilk satın alımını yaptı. En büyük iki müzayede evi olan Christie's ve Sotheby's'in ayak izlerini takip eden Phillips, NFT dünyasına da girerek Michah Mad Dog Jones Dowbak'ın eserinin satışıyla mecraya benzersiz bir giriş yaptı. Replicator adlı eser, iş yerindeki bir fotokopi makinesini tasvir ediyor ve bu eski tarz ofis ekipmanı gibi, NFT'nin kendisi de kopyalayıcı. Çalışma, her 28 günde bir toplam 180 ila 220 benzersiz NFT için yeni NFT'ler oluşturmak üzere tasarlanmıştır ve bu da birçok ek yeniden satış değeri yaratır. Eserin 4,1 milyon dolarlık satışı ile Dowbak Kanada'nın yaşayan en pahalı sanatçısı oldu. Kripto sanatının en büyük isimleriyle dolu bir listede biraz aykırı bir değer, Edward Snowden. ABD Dokuzuncu Daire Temyiz Mahkemesi'nin NSA tarafından kitlesel gözetimin yasaları ihlal ettiğine dair 2020 kararını içeren bir NFT bastı. Metnin üzerine sanatçı ve fotoğrafçı Platon'un yarattığı bir portresi yerleştirilmiştir. Eser, Snowden'in Basın Özgürlüğü Vakfı yararına satıldı. Bu karmaşık bir durum. Ross Ulbricht, karanlık ağ pazarı web sitesi Silk Road'u kurdu ve 2011'den 2013'e kadar yönetti. Sonrasında Ulbricht tutuklandı ve sonunda kara para aklama, bilgisayar korsanlığı ve uyuşturucu kaçakçılığı suçlamalarından çifte ömür boyu hapis cezasına çarptırıldı. Ancak site bitcoin ile çalıştığı için Ulbricht, kripto para topluluğundaki birçok kişi arasında hala itibar görüyor. Serbest bırakılması için para toplamayı ve hapisteki diğer arkadaşlarını kurtarmayı uman Ulbricht, bunun için yazılarından ve sanat eserlerinden oluşan bir koleksiyona dayalı bir NFT yarattı. Grafiti karakalem Perspektif gibi hem çocukluk çizimlerini hem de hapsedilmesi sırasında yapılan çalışmaları içeren bir çalışma. Çalışmayı satın alan, Ulbricht'in salıverilmesini isteyen özerk organizasyon, FreeRossDAO, oldu. Katkıda bulunan yaklaşık 4.000 kişi açık artırmayı kazanmak için 2.836 ETH (12.2 milyon dolar) topladı. Bu dört yaşındaki NFT, XCOPY'nin ilk basılan eserlerinden. 0xclipse @ isimli bir SuperRare kullanıcı sadece 0.5 ETH'lik (139 dolar civarında) bir hesap oluşturduktan bir süre sonra sanatçının resmini doğrudan satın almış, son aylarda, XCOPY bir NFT öncüsü olarak kabul edilince bu mevcut değerini tetikledi. Beeple, bu NFT'yi Christies'in ilk çıkışından sadece haftalar sonra Everydays serisinden bastı. Çalışma, iklim değişikliğinin yıkıcı potansiyeli hakkında bir uyarı olarak hizmet etmeyi amaçlıyor ve geliri Açık Dünya Vakfı hayır kurumuna gitti. Eserin sahibi, Everydays'e de teklif veren ama kazanamayan NFT koleksiyoncusu Justin Sun'dır. Cozomo de' Medici tarafından bugüne kadar yapılan en pahalı satın alma, NFT sanatına yöneltilen ana eleştirilerden birine pek de ince olmayan bir bakış atıyor; yani, bir sanat eserini sağ tıklayıp ücretsiz olarak kaydedebilirsiniz. XCOPY, çalışmayı 2018'de yarattı ve NFT fiyatları yukarıya doğru çıkmaya başladığında, Ağustos 2020'de Twitter'da tekrar paylaştı. Değerin bu kadar artacağını tahmin bile edemedi, 100 dolar dediler, yine 100 bin dolara çıkacaklar diye yazdı. Christie's, Mart ayında, sadece 100 dolarlık bir açılış teklifiyle sunulan Beeple's Everydays The First 5000 Days'de ilk kez tamamı dijital blockchain olan sanat eserini satmayı kabul ettiğinde büyük bir şans yakaladı. Ancak müzayede evinin geleneksel müşterileri bu yeni akımı bilmiyor olsa da Beeple, Crossroads satışıyla altı haneli bölgeye hızla girmiş olan kripto sanat topluluğunda zaten bir yıldızdı. Everydays, Beeple'ın 1 Mayıs 2007'de başlayan ve her gün bir çizimden oluşan bir kolajla devam eden günlük sanat projesinin ilk 5.000 gününü anlatıyor. Bu, ona çevrimiçi yıldızlığı kazandıran dijital çizimlerin yanı sıra, ham erken karalamaları da içeriyor. Christie's'deki ihale bir saatten daha kısa bir sürede 1 milyon dolara fırladı ve nihai sonuç elbette Beeple'ı yaşayan sanatçılar panteonunun neredeyse zirvesine fırlattı."} {"url": "https://www.ithafsanat.com/2057-2/", "text": "İstanbul Atatürk Kültür Merkezi'nde 14-20 Mart tarihleri arasında sinemadan, tiyatroya, çocuk etkinliklerinden konserlere kadar pek çok etkinlik var. Tüm bu etkinlikleri sizin için derledik. AKM Galeri, Kültür ve Turizm Bakanlığı ile Beyoğlu Belediyesinin destekleriyle, Bağımsız Sanat Vakfı tarafından hazırlanan Sonsuz Enerji, Mitokondriyal Havva sergisine ev sahipliği yapıyor. Evrenselliği kadın olgusu çerçevesinde yeniden görünür kılmayı hedefleyen Sonsuz Enerji, Mitokondriyal Havva, kökenimizin kadından geldiğini bilimsel bir gerçekliğe dayandırarak, canlılık esasını sağlayan mitokondrinin anneden çocuğa aktarıldığına vurgu yaparak ortaya koyuyor. Kadını ne kadar yaşamın merkezine aldığımız, onun meziyetlerine ne ölçüde paye verdiğimiz, onu ne denli yaşamın dinamik bir ögesi kılabildiğimiz üzerine düşünmeye sevk eden sergi, ressam Hülya Yazıcı küratörlüğünde 19 sanatçının eserlerini kadın teması çerçevesinde bir araya getiriyor. Resim, seramik ve video art gibi farklı tekniklerden beslenen eserlerden oluşan sergi, 8-27 Mart tarihleri arasında AKM Galeri'de gezilebilecek. İstanbul Devlet Türk Müziği Topluluğu ve Tabipler Kumpanyası, neşeli müzikal Tedavüyyeü'l Musikiyye'yle 14 Mart Tıp Bayramı'nda AKM'de bir araya geliyor. 1800'lerin sonunda Üsküdar semtinde başlayan Tuğşad ile Dilfiruz'un aşkı ailelerin izdivaçlarını münasip bulmaması üzerine hüsranla sonuçlanınca iki genç yataklara düşer. Dönemin meşhur doktorları aşk acısı çeken gençleri musikinin güzel nağmeleriyle tedavi etme kararı alır. Musiki hem iki aşığı tedavi edecek hem de inatçı aileleri yola getirecektir. 14 Mart Tıp Bayramı'nda AKM Tiyatro Salonu'nda sahnelenecek bu neşeli müzikalde Kültür ve Turizm Bakanlığı sanatçıları sahneyi doktorlarla paylaşıyor! Vehbi Akıntürk'ün yöneteceği müzikalin başrollerinde Hüseyin Cem Durak ve Zeynep Sönmez yer alıyor. İstanbul Devlet Tiyatrosu sanatçıları Elif Erdal, Dila Er ve Gözde Kısa, keyifli bir sohbetle AKM Çok Amaçlı Salon'da seyircilerle buluşuyor! Çocuk oyunlarında yönetmen ile yazar arasındaki ilişkiyi mercek altına alacak sohbet, çocukların severek izlediği oyunların perde arkasına ışık tutacak. İspanyol yönetmen Chema Garcia Ibarra'nın İspanya, Fransa ve Türkiye ortak yapımı olan ilk uzun metraj filmi Kutsal Ruh, AKM Yeşilçam Sineması'na konuk oluyor. Annesinin bakımıyla ilgilenen ve zamanını lokantasında geçiren Jose'nin UFO'ları inceleyen Ovni-Levante derneğinin üyesi olması dışında son derece sıradan bir hayatı vardır. Derneğin lideri Julio ile birlikte insan kaderini değiştirebilecek, gizli bir proje üzerinde çalışmaktadır. Ancak Julio'nun ani ölümü, onu insanlığın geleceğini kurtaracak kozmik sırrı bilen tek kişi olarak çalışmayı yürütmek zorunda bırakır. Türkiye'den Türkiye Cumhuriyeti Kültür ve Turizm Bakanlığı ve TRT tarafından desteklenen Kutsal Ruh, 74. Locarno Uluslararası Film Festivali'nde Özel Mansiyon Ödülü'ne ve 12 Punto TRT Senaryo Günleri'nde TRT Uluslararası Ortak Yapım Ödülü'ne layık görüldü. İstanbul Devlet Türk Müziği Araştırma ve Uygulama Topluluğu sanatçısı Murat Irkılata, Vakti Safa'yla AKM izleyicilerine unutulmaz bir Türk müziği deneyimi yaşatmaya hazırlanıyor. Türk müziğinin hicaz ve hicazkar makamında seçkin eserlerini seyirciyle buluşturacak olan Vakti Safa, 15 Mart'ta AKM Çok Amaçlı Salon'da! İstanbul Devlet Senfoni Orkestrası, dünyanın en önemli muharebeleri arasında gösterilen Çanakkale Zaferi'ni Can Atilla'nın 57. Alay Gelibolu Senfonisi ile AKM sahnesinde anıyor. Türk ordusunun büyük bedeller vererek kazandığı şanlı galibiyeti ödüllü şef Burak Tüzün yönetiminde sahneye taşıyacak İstanbul Devlet Senfoni Orkestrası'na usta opera sanatçısı Hülya Kazan ve başarılı viyolonsel sanatçısı Serdar Rasul eşlik edecek. Aleyna Demirkan'ın önderlik ettiği Ritim ve Müzik Atölyesi, AKM Çocuk Sanat Merkezi'nde çocukları müzikle buluşturmaya devam ediyor! 4-6 yaş arasındaki çocuklara yönelik olarak düzenlenen atölye, katılımcılara Erken Müzik Eğitimi kapsamında yer davulu, metalofon, ritim çubukları, ses boruları, üçgen ziller gibi orff çalgılarını kullanarak ritmik duygularını geliştirme, bir orkestranın parçası olma, el-göz-beyin koordinasyonunu geliştirme ve konsantrasyonu artırma gibi kazanımlar sunmayı hedefliyor. Kapasite 15 kişi ile sınırlıdır. 4-6 yaş arasına uygundur. Gökçe Kurt Elitez'in derleyip yönettiği Bir Nefes Dede Korkut, Oğuz Türklerinin bilinen en eski destansı hikayelerini İstanbul Devlet Tiyatrosu sanatçılarının yorumlarıyla yüz yıllar öncesinden AKM sahnesine taşıyor. Sen işitirsen eğer kalbin diliyle bütün canlılar, ovalar, ağaçlar, taşlar, kuşlar konuşur. En küçük ayrıntı görünür olur. Seherler ve geceler destan anlatır, sen işitirsen. Havanın, toprağın, denizin, dağların, taşların, insanın dilinden anlamak kalbi duymaktır. Geçmişten bugüne, birlikte yaşamın bilincini aktaran en kadim anlatılardır Kitab-ı Dede Korkut. Geçmiş, gelecek, bugün bir olur, insan bir parçası... Var olmanın hissiyatını o günlerden bugünlere aktardık biz de, Dede Korkut'un bir nefesiyle. İlk Türk müziği operası olma özelliği taşıyan Çanakkale'ye Ağıt, Milli Eğitim Bakanlığı ve Kültür ve Turizm Bakanlığının destekleriyle Çanakkale Zaferi'nin 107. yıl dönümünde AKM Tiyatro Salonu'nda. Kültür ve Turizm Bakanlığının ses ve saz sanatçılarını MEB Aşık Veysel Güzel Sanatlar Lisesi Korosu ve MEB Müfredans Dans Grubu ile buluşturan konser, Türk ordusunun şanlı zaferini AKM seyircisi için sahneye taşıyacak. Türk müziği ses sanatçısı, gazeteci, televizyoncu ve akademisyen Doç Dr. Aylin Şengün Taşçı'nın genel koordinatörlüğünde seyirci huzuruna çıkacak konserin librettosu başarılı orkestra şefi Nihat Gönül'e ait. Uluslararası festivallerde ödül yağmuruna tutulan Faysal Soysal imzalı Ceviz Ağacı, Yeşilçam Sineması perdesinde AKM izleyicileriyle buluşuyor. Anadolu'nun bir kasabasında edebiyat öğretmenliği yapan Hayati, darbeden sonra intihar eden bir gardiyanın oğludur. Yetişkin bir adam olana kadar babasının intiharının gerçek nedenini bilmez. Annesinin bahçesindeki kurumuş ceviz ağacını diriltmeyi takıntı haline getirmiştir. Karısının onu aldattığını bilse de ondan ayrılacak gücü kendisinde bulamaz. Hayati ceviz ağacına hayat vermeye çalışırken kendi hayatının kontrolünü kaybetme riskiyle karşı karşıyadır. Dilara Çamlıbel'in uygulayıcılığını üstlendiği Çocuklar ile Yaratıcı Drama Atölyesi'nde 4-6 yaş aralığındaki çocuklar rol yaparak ve canlandırarak harika bir serüvene çıkmaya hazırlanıyor! Yaratıcılık ve estetik düşünceyi geliştiren, sosyal beceriyi, iletişimi ve özgüveni yükselten Çocuklar ile Yaratıcı Drama Atölyesi, çocukları AKM'nin Çocuk Sanat Merkezi'nde sanatla çözüm ve arayışlara çıkmaya, hayal gücünü sahne üzerinde kurgulamaya davet ediyor. Kapasite 15 kişi ile sınırlıdır. 4-6 yaş arasına uygundur. İstanbul Tarihi Türk Müziği Topluluğu, 18 Mart Çanakkale Zaferi'ni konu edinen Çanakkale Destanı konseriyle AKM'de sanatseverlerin huzuruna çıkmaya hazırlanıyor. Ayhan Çağlı ile Enes Ergün'ün sunumlarını ve Özata Ayan'ın hazırladığı barkovizyon gösterisini seyirciyle buluşturan Çanakkale Destanı'nda İstanbul Tarihi Türk Müziği Topluluğu'nun tüm birimleri bu görkemli anlatı için bir araya geliyor. Çanakkale Zaferi'nin seyrini anlatan dolu dolu bir repertuvar 18 Mart'ta Tiyatro Salonu'da AKM seyircisini bekliyor! İstanbul Devlet Opera ve Balesi baş dansçılarından ödüllü bale sanatçısı İlke Kodal, AKM Çocuk Sanat Merkezi'nde çocuklarla buluşuyor! 4-6 yaş arasındaki çocuklara yönelik olarak hazırlanan Çocuklar İçin Bale Atölyesi, geleceğin sanatçıları ve sanatseverleri olan çocukların bale figürlerinin sağladığı düzen ve ölçüyle el-kol-bacak koordinasyonunun gelişmesine, vücutlarının düzgün, dengeli ve kuvvetli gelişimine ve özgüvenlerinin artmasına katkıda bulunmayı hedefliyor. Kapasite 15 kişi ile sınırlıdır. 4-6 yaş arasına uygundur. Ressam Metin Ceyran, AKM Çocuk Sanat Merkezi'nde geleceğin ressamlarıyla bir araya gelmeye devam ediyor! Çocukların resim yaparak zihinsel etkinliklerini, el becerilerini ve gözlem yeteneklerini geliştirmelerine katkıda bulunmayı hedefleyen Metin Ceyran ile Resim Sevinci'nde çocuklar kağıt ve boyalar aracılığıyla yaratıcılıklarını keşfedecek. Kapasite 15 kişi ile sınırlıdır. 4-6 yaş arasına uygundur. Masalların büyülü dünyası, Çocuklar İçin Masal Atölyesi'yle AKM Çocuk Sanat Merkezi'ne konuk oluyor! Dilara Çamlıbel'in liderlik ettiği ve 4-6 arasındaki çocuklara yönelik olarak hazırlanan atölye, çocukların masallar yoluyla hayal dünyalarını keşfetmelerini ve yaşamlarında yeni pratikler kazanmalarını amaçlıyor. Çocuklar için Masal Atölyesi'nde çocuklar farkındalıklarını artıracak, özgüvenli bir bakış kazanacak ve özgürce yaratma gücüne kavuşacak. Kapasite 15 kişi ile sınırlıdır. 4-6 yaş arasına uygundur. MDTİstanbul, İstanbul Devlet Opera ve Balesi'nin sosyal sorumluluk projesi Şehir Orman'la AKM Tiyatro Salonu sahnesinde seyircilerle buluşuyor! Beyhan Murphy'nin Rupyard Kipling'in ünlü eseri Orman Kitabı'ndan özgün bir modern dans drama eseri olarak sahneye uyarladığı Şehir Orman, toplumu yakından ilgilendiren gençlik ve çevre sorunlarına, nesli tükenmekte olan hayvanlara hem eğlenceli hem de düşündürücü bir bakış açısıyla yaklaşıyor. 2002 yılından beri binlerce genç insanın hayatına dokunan Şehir Orman'ın orijinal müzikleri Rahman Altın'a, kostümleri ise Serdar Başbuğ'a ait. Oyunun müzikleri arasında Athena ve Manga gruplarının oyun için özel olarak yazdıkları birer parça da yer alıyor! Alpaslan Karaduman'ın libretto danışmanlığı yaptığı eserin güncellenen bilgi akışında, tiyatrocu ve sunucu İbrahim Selim Şehir-Orman TV'nin habercisi olarak farklı bir televizyonculuk yapıyor! İstanbul Devlet Opera ve Balesi orkestrası sanatçılarının vereceği Oda Müziği Konseri'nde flüt ve trompet başrolde. Konserde solist olarak, Opera Trompet Trio grubu; Volkan Coşar, Elmar Azimzade, Erinç Coşkun ve flüt sanatçısı Filiz Karapınar sahnede olacak. Mustafa Avkıran'ın Erdoğan Kahyaoğlu'nun sevilen çocuk öykülerinden sahneye uyarladığı Şuşa ile Kiki, AKM Çok Amaçlı Salon'da minik tiyatroseverlerle buluşuyor! Merve Şeyma Zengin ve Refiye Genç'in rol aldığı Şuşa ile Kiki, AKM seyircilerine hayatın bir yolculuk olduğunu hatırlatırken sevginin ve kabul etmenin önemini vurgulayacak. Harput Yollarında isimli eseriyle Elazığ ve Harput'u geniş kitlelere tanıtan folklor araştırmacısı İshak Sunguroğlu, İstanbul Devlet Türk Halk Müziği Korosu tarafından AKM'de anılıyor! Konuk şef olarak konseri yönetecek olan Elazığ Klasik Türk Müziği ve Kürsü Başı Topluluğu Şefi Kenan Çimtay'ın hazırladığı İshak Sunguroğlu Harput Yollarında, AKM Tiyatro Salonu'nda müzik rüzgarları estirecek."} {"url": "https://www.ithafsanat.com/2270-2/", "text": "Bilgi Üniversitesindeki odasında görüştüğümüz Prof. Dr. Aylin Seçkin, duvardaki Budgetcut resmini işaret ederken Sevdiğim sanat eserlerinden bazılarını odamda sergiliyorum. Gelen öğrenciler, 'Adam neden doları kesiyor?' diye merak etsin istiyorum. Öğrenci de makro ekonomi okuyor, bütçe kesintisini öğreniyor. Eser aslında bunu anlatıyor diye konuşuyor. Sanatın ekonomisi üzerine yıllardır ders veren Prof. Dr. Seçkin, bu konudaki çalışmalarını yine aynı başlıkta Sanatın Ekonomisi adıyla kitap haline getirerek okuyucuya sundu. Türkiye'deki sanat eserlerinin fiyatlandırılması, sanat piyasasının diğer piyasalarla arasındaki ilişkinin ortaya konması noktalarında büyük emeği olan Prof. Dr. Seçkin, Türkiye'deki sanat pazarını genç, çabuk büyümek isteyen ancak tam kurumsallaşamamış bir yapıya sahip olarak tanımlıyor. En basit cevap şu; yaratıcılığını kullanarak bir ürün geliştiren kreatif grubun işlerinin alınıp satıldığı, bu aktivitelerin bütünün yarattığı piyasa aslında kültür ekonomisi. Burada sadece resim değil müzik, mimari, moda, endüstriyel tasarım, oyun tasarımcıları devreye giriyor. Yaratıcı üretimi çok geniş tutmak lazım çünkü. Yani sanat ekonomisinde, kültür ve sanata para harcayanların, sektörün tüketicileri -üreticilerinin, aracılarının kimler olduğuna bakıyoruz. Tabii ki. Her anlamda arz ve talep olarak yaklaşmak gerekir sanat ekonomisine de. Sadece ürünün alıp satılması değil, oradan kaynaklanan bütün aktiviteler sanat ekonomisini oluşturuyor. Sanatçı üretiyor, galeride sergileniyor, koleksiyoner alıyor ama galerileri gezen, sanat fuarlarını takip edenler de etkili. Sanat fuarını gezmek için gelen kişi de yerli ya da yabancı turist; bir noktadan başka bir noktaya hareket ediyor, girmek için ücret ödüyor, fuar ve festival ekonomisi de çalışıyor. Sanat, hayatımda hep vardı. Orkestra şefi bir dede, balerin bir teyze, solo piyanist dayılar, sanatsever anne baba... Kısacası, sanat hep hayatımdaydı. Lisede çok sık Resim Heykel Müzesine giderdik. O müzeyi ezberlemiştim adeta. Üniversite yıllarında da galerileri geziyordum. Jean Monet bursuyla Brüksel'de okurken Avrupa'da Rönesans sanatını yerinde gördüm. ABD ve Kanada'da müzelere gittim. Fransa'da Pompidu Müzesini gezerken, bir rehberle müzeyi gezen grubu gördüm, onlarla ben de gezmeye başladım. Ama sorularımla gruptan olmadığımı anladılar. Çünkü ben işin ekonomik kısmını merak ediyordum. Müzeleri gezerken Burada büyük bir servet yatıyor. Bu birikim nasıl oluyor? Müzeler ne kadar para ayırıyor? Bu işleri kimler alıyor? Koleksiyonerler sanata yılda ne kadar harcıyor? Ekonomistler bu alana ne kadar girdiler? gibi sorularım vardı. İstanbul'a döndüğümde bir baktım ki 1970'lerde başlayan büyük bir literatür var. Önce 1966'da Baumol ve Bowen Performing Arts The Economic Dilemma diye bir kitap çıkarmış. Orkestralar, opera, bale gibi temsillerin maliyetlerini hesaplamışlar. Kültür sanat ekonomisi, iktisadın bir alt kolu olarak başlamış. Sanat yatırım aracı mı? sorusu gelmiş. Müzayede satışlarından sanat endeksi elde edilmiş. Ben de Türkiye sanat endeksini oluşturmak istedim. Türkiye'de sanat piyasası için ilk fiyat endeksi, Erdal Atukeren ile birlikte yaptığımız çeşitli çalışmalarla 2006'da hazırlandı. 1989'dan 2006'ya kadar Türkiye'deki müzayede satışlarının verilerine göre bir endeks oluşturduk. O zamanlar, bu konuda çok eleştiri aldık. Hisse senedi getirisini analiz eder gibi bakamazsınız sanat piyasasına denildi. Sanat eserine doğru bir fiyat koymak, çok zorlu bir iş, hatta o da bir sanat diyebiliriz. Sanat eseri endeksi için iki farklı yöntem var; bir eser, birden farklı kez satılmışsa ona bakılıyor, tekrarlı satış deniyor. Biz ülkemiz için Hedonik denen, eserin fiziksel özelliklerini içeren bir veri setiyle endeks oluşturduk. Tabii literatürü takip ederek. Literatür neye bakmış? Biz paramızı yıllık getiri için faize koysaydık ne olurdu? Dövize yatırsaydık sanat eseri alsaydık ya da borsaya yatırsaydık ne olurdu? Hangisinin getirisi, hangisine yakın ve aralarındaki ilişki ne? Öyle ki acaba ev satışları ve sanat arasında korelasyon var mı diye bakanlar da olmuş. Biz tüm bu çalışmaları inceledik. Endeksi de ona göre oluşturduk. Enflasyon konusuna gelince, ekonomi ile sanat piyasası arasında bir bağ var. Ama sanat piyasası bir 6 8 ay gibi daha geriden geliyor. Bunun sebebi de müzayedelerin mevsimlere ayrılmış olması idi. Eskiden müzayedeler mevsimlik olarak ve yılda üç kez olurdu. Ama artık online müzayedeler var. Etkisini önümüzdeki dönemlerde göreceğiz. Türk sanatına yatırım 1990 ve 2005 yıllarında ortalama yüzde 61,9 oranındaki getirisi ile yatırımcıya borsadan ve TÜFE'den daha çok kazandırdı. Borsa kazancı yüzde 60,4 ve TÜFE yüzde 51,5 oranındaydı. O yıllarda yaptığımız çalışmalarda da Türkiye'de sanat piyasasına yatırım yapmanın döviz, altın ve mevduattan oluşan bir portföyü çeşitlendireceğini ve toplam riski azaltabileceğini ifade etmiştik. Soruya öncelikle yaşayan sanatçılar açısından bakacak olursak sanatçının eserleri önemli bir koleksiyona girmişse, önemli bir bienale kabul almışsa, sanatçı değişik bir sergi yapmışsa ve sergideki eserlerinin çoğu iyi yerlere satılmışsa, galerisi onun fiyatlarını belli bir oranda artırmaya karar verir. Öte yandan bir müzayedede o sanatçının bir eserinin astronomik rakama gelmesi, o sanatçının eser fiyatlarının hep öyle olacağı anlamına gelmez. Zaten daha tedbirli davranan galerici ve sanatçılar, fiyat artışını daha konservatif tutar. Öbür taraftan bir de nispet ekonomisi var. Ayşe Hanımlar almış, biz de alalım diye özetleyebileceğim, gösterişi vurgulayan birtakım ürünlerden sayılmaya başlamışsa o sanatçının işleri, herkes ne yapıp edip bir eserini alıyorsa bu durum da sanatçının işlerine talebi artırıyor, fiyatın yukarı yönlü olmasını sağlıyor. Ancak şuna dikkat etmek lazım. Bu gelip geçici bir moda ise o sanatçı bir daha aynı talebi görmeyebilir. Bunun çok örnekleri var. Julian Schnabel, 1980'lerde New York'ta, yanına yaklaşılmayan, çok popüler ve o dönem çağdaş sanatın starı olan bir isimdi. Bugün eserleri daha makul fiyatlara inmiş durumda. Çünkü o balon biraz inmiş. Bu nedenle sanatçının eser fiyatlarını çok yukarıda tutmak konusunda da dikkatli olması gerekiyor. Burada süreklilik, üretim, üretimin içinin doldurulması önemli. Sanat tarihçilerinin sanatçıyı yorumlaması önemli. Bir balondan bahsettiniz. Sanatçının yürüttüğü halkla ilişkiler faaliyetleri, pazarlama stratejisi de kendi değerini belirlemede etkili oluyor gibi anlıyorum. Sanat piyasasında zirvede kalmak için yetenek ve iyi bir kariyerin yanı sıra reklam ve pazarlamayı bilmek gerektiği iddiası var, evet. Jeff Koons da sanat pazarlamasının en harika örneği kabul ediliyor. Çünkü Koons, para sanat ve reklamı ideal şekilde birleştiren örnek bir sanatçı. Pazarlama stratejilerinde sanatçının görünürlüğü konusu devreye giriyor. Sanatçı görünürlük endeksi var. Bu, sanatçının işlerinin bize ne söylediği, hangi galeriyle çalıştığı, nerelerde sergi yaptığı anlamına geliyor. Mesela genç, ümit vaat eden bir sanatçı düşünün. İşleri koleksiyonerlerin ilgisini çekiyor. Ancak birden eserleri çok farklı yerlerde, diyelim ki daha ticari yönlü çalışan bir galeride ortaya çıkıyorsa, kariyerinde bir yerden bir yere daha hızlı atlama isteği hissediliyorsa, Burada ne arıyor? soruları ortaya atılıyorsa o zaman sanatçı imajı etkileniyor. Ama bu sanatçının kendi kendine yönetebileceği bir konu değil bana göre. Tüm pazarlama stratejilerinin sanatçının değil de galerisinin sorumluluğunda olması gerekiyor bence. Bu nedenle galeriler her zaman olmalı. Galerilerin sonu geldi, artık aracısız sanat var diye bir şey yok. Buna inanmıyorum. Her zaman galerilere ihtiyaç olacak. Çünkü galeriler sanatçının tercümanıdır. İşini doğru yapan galeriler, sanatçıyı doğru konumlandırır, o sanatçıyı doğru koleksiyonlerlerle birleştirir ve piyasaya doğru bir mesaj vermesini sağlar yani sanatçının sözcüsüdür. Galeriyi ortadan kaldırabilirsiniz. Ama o zaman farklı bir iletişim kurmak gerekir. İnstagramdan mesaj yazacaksınız, sanatçıyla birebir görüşeceksiniz, atölyesine gideceksiniz. O zaman sanatçı, nasıl diyeyim... Sanat eleştirmenlerinin görüşlerinden, piyasanın düzeneğinden uzaklaşmış, kendi dünyasına koyulmuş oluyor. O da bir seçimdir. Orada bu minvalde sanat üreten kişilerin de eserleri satılır. Bunda sıkıntı yok. Ama onun piyasası farklıdır. İşini iyi yapan bir galerinin sanatçısı olmak, aynı zamanda sizi kendinizi anlatma derdinden de kurtarıyor diye anlıyorum. Tabii, tabii. Galerilerin, sanatçıları seçerken kriterleri var. Özellikle New York ve Londra'da, genç galeri yöneticilerinin kendi çağdaşlarıyla, arkadaş oldukları sanatçılarla çalışarak dostlukla birlikte ilerlediklerini görüyoruz. Daha süperstar galeriler ise -onlar artık sanat piyasasının zirvesi- global şirket gibi çalışıyorlar. Taste capital yani zevk sermayesi, bir kişinin sanat eseriyle karşılaştığı ilk andan itibaren gezdiği müzeler, galeriler, gördüğü oyunlar, filmler, okuduğu kitaplar gibi sanatın tüm dallarını kapsayan eserlerin, karşılaşmaların oluşturduğu bir birikimdir. Kişilerin zevk sermayesinin büyüklüğü o ülkede sanata olan ilgi ve harcama potansiyelini de gösteriyor. Ayrıca bir ülkede devletin ya da özel sektörün sanata yaptığı tüm yatırımlar, projeler ve kültürel miras da kültür sermayesini oluşturur. Yaşamımızı istediğimiz seviyede sürdürmek amacıyla geliştirdiğimiz becerilerimizi kullanmak için gerekiyor kültür sermayesi. Çünkü biz makine değiliz. Hep söyleniyor bir gün makineler bizim yerimizi alacak diye ama makineler hiçbir zaman kültür sermayesi biriktiremeyecek. Kültür sermayesinin günlük yaşamdaki önemini en basit haliyle şöyle açıklayabilirim; biz her ne yapıyorsak onu daha iyi yapmak için gerekli kültür sermayesi. Ben kitap mı yazıyorum, mutlu olduğum zaman, kültür sermayem beni daha iyi beslediği zaman belki bir değil de iki kitap yazacağım. Bir müzisyen daha fazla beste yapacak. Bunların gerçekleşmesi de eninde sonunda üretimi artırdığından ekonomik bir değer yaratacak. Ekonomik büyümeyi artıracak. Hep göz ardı edilmiş bir konu ama insanların mutlu ve tatminkar olmalarını sağlayan, bizi biz yapan sanatla, kültürle iç içe olmak... Kültür sermayesi en basitinden insanın kendine gösterdiği özenden başlıyor. Kendimizi mutlu etmek için bir parça modadan bir parça dekorasyondan bir parça mimariden, sanattan besleniyoruz. Bu konuda yazılmış, ikinci ya da üçüncü makale bizim. 2014'te Financial Times'da da haber olduk. Şöyle yaklaştık buna. Sanat eserinin alım satımı, normal bir alım satımın dışında maliyetleri olan bir işlem; sigortası, restorasyonu, başka komisyonları var. Bütün bunları göze alan birisi ciddi bir harcama yapıyor. Bu harcamayı yapmak istiyor olması, o eserin onun için bir şey ifade ettiğini gösteriyor. Dolayısıyla biz, Türkiye'de satılan bir eserin bu tarz maliyetlerini aşağı yukarı hesaplayarak bir esere sahip olmak için ödenmesi gereken yüzde 18 KDV, müzayede komisyonları ve sigortaları katarak buluyoruz o maliyeti. Genelde koleksiyonerler Bir şey oldu, bir şey tetikledi. Koleksiyona öyle başladım diyor. Ya arkadaşının evine gidiyor bir şey görüyor ya çocukluğundan, gençliğinden itibaren zevk sermayesini geliştiriyor ve geliri beğenisini tatmin edecek seviyeye geldiği ilk alışverişi başlıyor. Bazı koleksiyonerler, ben onlara saksağan koleksiyonerler diyorum, dikkatini çeken her eseri alıyor. Ondan sonra eklektik bir koleksiyon çıkıyor ortaya. Bir başka tip koleksiyoner de bir konuya tutunuyor. Mesela, cinsiyet ya da kadın hakları, çevre konuları gibi. Bir de beğendiğini alan koleksiyonerler var. Evet, zaman içinde ekonominin gelişmesine bağlı olarak koleksiyonerlerin profili de değişti. 1980'lerde, 1990'larda tekstil ihracatçılarını görürken 2000'lerde borsa yatırımcılarının, büyük inşaat firmalarının sahiplerinin ve yöneticilerinin koleksiyon merakını gördük. Bugün geldiğimiz noktada ise çok ciddi bir sermaye var kripto piyasalarda. Kripto para ile işlem yapan insanların sanata yaklaştığını görüyoruz. Ben, onların sanata yaklaşımının da kripto paralara, döviz piyasasına yaklaşım gibi olduğunu, dolayısıyla alsatçı bir davranışla yaklaştıklarını tespit ediyorum. NFT'lerin örneğin saatler içinde satılması, artık psikolojik getirisi pek olmayan, sadece spekülatif öğelerin öne çıktığı, farklı ve daha fazla döviz piyasasına, kripto piyasasına benzer bir piyasadan bahsedebileceğimizi gösteriyor bana göre. Bir şeyin nadir olması, belli sayıda olması onu sanat eseri yapmaz. Elmas da nadirdir ama sanat eseri değildir. Bir şeyin sanat eseri olduğunun teyit edilmesi için arkasındaki teorinin, sanat tarihçilerinin, sanatçının dayandığı bir görüşün olması lazım. Çünkü sanat, hep referanslar üzerine ilerler. Sanatçılar, geçmişe referanslarla işlerini renklendirirler. Hiçbir şeye referans olmayan, hayali işler yapıyoruz diye ortaya çıkanların işleri zamanın testine tabi olacak. Benim gözlemlerim, NFT sanki sürrealizmle birleşecek. NFT'lerdeki gizli sürrealizmi inceleyecek ve onun üzerine yazacak belki sanat tarihçileri, sanat eleştirmenleri. Şu anda bir sanat tarihçisinin NFT'leri analiz ettiğini ben duymadım. NFT'ler hakkında tek tük yazılar çıkıyor. Pozitif yazılar yazanlar da var. Ama çoğu eleştirmen çok mesafeli bakıyor. Çoğunun çöp olduğunu düşünüyorlar. Ben de öyle düşünüyorum. Çünkü bu fiyatlar, birtakım seriler sanat değil... Bunlar eterium temelli bir tür uniq kripto para. Sonuçta para, paradır. Belki ileride, pazarlama odaklı, iletişim odaklı başka işlere yarayacaklar ama hiçbir zaman sanat eseri olmayacaklar. Bunu kabul etmek lazım. Bir akademisyenim, gözlemciyim, gözlemlerimi paylaşmam lazım. Nadirlik sanat eserinde aranan bir özellik ama bir şeyin Sotheby's ya da Christie's (1766 yılında James Christie tarafından kurulmuş bir İngiliz müzayede evi) müzayede evlerinde satılıyor olması onu sanat eseri yapmaz. Yani Beeple'ın işlerinin orada satılıyor olması onu sanat eseri yapmaz. Yine bunu zamana bırakmak gerekiyor. Grafik üreten insanların yaptıkları şeyin sanata evriliyor olmasına yine zaman karar verecek. Son dönemlerde Türk lirası çok değer kaybettiği için dolar bazında bir küçülme olduğunu söyleyebiliriz. Şu an Türk sanat piyasası 30 40 milyon dolar büyüklüğünde diyebilirim. Çok küçük kalıyor. Dünyanın 17. büyük ekonomisi diyoruz Türkiye için. Dünyanın gayri safi hasılasının yüzde 1'ini ürettiğimiz en iyi dönemde bile dünya sanat piyasasının yüzde 1'i değildik. Dünya sanat piyasası 50 60 milyar dolar arası gitti geldi son 10 yılda. Bizim en parlak olduğumuz 2009 2010 yılını alalım, 200 milyon dolar idi Türkiye'deki sanat piyasası büyüklüğü. Bizim sanat piyasamız ülkenin ekonomik büyüklüğü ile kıyaslandığında çok daha aşağılarda. Türkiye'deki sanat pazarı oldukça genç, çabuk büyümek isteyen ama tam kurumsallaşamamış bir yapıya sahip. Evet, doğru. Kültür sermayesinin belli bir seviyeye eriştiğini nereden anlarız? Sanat piyasası büyüklüğü sizin ekonominizle aynı hızda gidemiyorsa demek ki bu alan sizin daha az önem verdiğiniz, göz ardı ettiğiniz bir alan. Bugün çok seçici bir koruma anlayışı var. Bilinçli ihmal var. Kültürün, sanatın, tarihin her kısmına sahip çıkmak gerekiyor. Birçok ülkede devlet ve özel sektör, genç sanatçıların tanınması için değişik girişimlerde bulunuyor. Bence bunlardan en önemlisi Artbank yani sanat bankası yaklaşımı. Avustralya'daki Artbank fonu her yıl belli bir miktar parayı genç sanatçıların işlerini almaya ayırıyor. Onların eserlerini sergiliyor, kamuya ve özel sektöre kiralıyor. Benzeri bir oluşum Kanada'da da var. Kanada Artbank'taki eserler her yıl bir kez sergileniyor. Ayrıca devlet daireleri, elçilikler, özel kurumlar bu eserleri kiralıyor. Ülkemizde de bu tür bir sanat bankası kurulmasının her yıl güzel sanatlar fakültelerinden mezun olan binlerce genç sanatçı için önemli bir adım olacağını düşünüyorum. Bu aynı zamanda kültür sermayemizin de artmasını sağlayacaktır. Bize vakit ayırdığınız için teşekkür ederiz. Söyleşimiz sona ererken kısa zamanda yeniden sanatın ekonomisi üzerine görüşmek dileğimizi de iletmek isteriz. Bu konuyu gündeminize aldığınız için ben teşekkür ederim."} {"url": "https://www.ithafsanat.com/30-yillik-sevgi-tutku-ve-merakin-birikimi-arkas-koleksiyonu/", "text": "Tutkuyla almaya başladığı sanat eserleri zamanla koleksiyona dönüşen, dünyanın en ünlü koleksiyonerlerinden Lucien Arkas, Sanat benim için bir yatırım ve ticaret aracı değil; öncelik, eserlerin bende yarattığı his diyor. Arkas Holding'in kurumsal koleksiyonu olarak profesyonel bir ekipçe yönetilen Arkas Koleksiyonu; resim, heykel, halı, cam, gemi ve kitap koleksiyonlarıyla İzmir'in çeşitli yerlerindeki üç sanat merkezinde sergileniyor. Picasso'dan Ara Güler'e dek Türkiye ve dünyadan farklı eserleri de İzmir'e getiren Arkas Sanat Merkezinin, Elgiz Müzesi ile karşılıklı koleksiyon sergileri halen devam ediyor. İş dünyası ve sanat arasındaki sıkı ilişki söz konusu olduğunda akla gelen ilk isimlerdendir, Arkas Holding Yönetim Kurulu Başkanı Lucien Arkas. İzmir Levantenlerinden Arkas ailesinin, denizcilik sektöründeki üçüncü kuşak temsilcisi Lucien Arkas, sanata ilgisini, sevgisini, eşsiz koleksiyonuyla yaşatıyor. Resim, heykel, halı, cam, kitap ve gemi koleksiyonlarıyla dünyada sanat çevrelerinde sayılı koleksiyonerlerden biri. Ama onunki, salt kişisel bir sevgi değil. İstiyor ki sanat, toplumun her kesiminde yaygınlaşsın. Çocuklar, gençler sanat eserlerini görerek tanıyarak yorumlayarak büyüsün. Bu amaçla 2011 yılında İzmir Alsancak'ta açtığı Arkas Sanat Merkezine, ertesi yıl Arkas Deniz Tarihi Merkezi ve dünya pandemiyle boğuşurken gelen Arkas Sanat Urla eklendi. Sırada üç yeni merkez daha var. Göztepe, Buca ve Bornova'da üç tarihi yapı, sanat merkezlerine dönüştürülmek üzere restore ediliyor. Göztepe'de 100 yıllık köşkte Türk ressamları sergilenecek. Bornova'daki köşk, Türk halıları koleksiyonunun sergileneceği bir sanat merkezi olarak hazırlanıyor. Buca'daki yapıda ise İzmir tarihi ile ilgili bir merkez kurulması planlanıyor. Babasının halı ve kitap merakıyla sanata ilgi duymaya ve tutkuyla araştırdığı eserleri almaya başlayan Lucien Arkas, yola koleksiyoner olma niyetiyle çıkmamış. Bu alanda dünyaca tanınan isim haline gelen, adına Fransa'da bir sergi salonu bulunan Lucien Arkas ile bugün holdingin kurumsal koleksiyonu haline gelen, profesyonel ekipçe yönetilen Arkas Koleksiyonu'nu konuştuk. Sanat merakı ve sevgisi, küçük yaşlardan itibaren insanın içine işlediğinde hayat boyu devam ediyor. Ben ailemin sanata verdiği önem ve ilgiden çok etkilendim. Babamın halı ve kitap merakı vardı, ben de onun sayesinde sanata ilgi duymaya başladım. Sanatın içine girdikçe çok farklı alanlar keşfettim ve sanatla ilgilenmek benim için bir tutku haline geldi. İlgim hep canlı kaldı. Fakat tabii bu bir bütçe meselesi. Bütçem elverdiğinde bundan 30 yıl kadar önce ilk başta Türk ressamların eserleriyle başlarken Ben koleksiyon yapacağım diye düşünmedim. Zaman içinde, bu tutku doğrultusunda ilgi duyduğum eserleri araştırmaya ve koleksiyonu genişletmeye devam ettim. Öncelikle, koleksiyonculuk, toplayıcılık değildir. Beğeni ve alım gücünün ötesine geçen, sanatın görsel ve kuramsal analizini gerektiren, bu bulguları daima göz önünde bulundurmayı sağlayan bir birikim ve duyarlığı gerektirir. Araştırmak, sevmek, tanımak lazım. Ben de araştıra araştıra, ressamların hayatını inceleyerek niye, neden yaptıklarını bilerek merak ederek bugünlere kadar geldim. Bazıları o kadar güzel portreler yapar ki onları görmeye bir ömür doyamazsınız. İkinci önemli konu, koleksiyonerlik sadece maddi kazanç beklentisi ile yapılmamalı. Sanat benim için bir yatırım ve ticaret aracı değil. Eserlerin maddi değerinden ziyade bende yarattığı his önceliğim oluyor. İlgi duyduğum, bakmaktan keyif aldığım, günlük koşuşturma ve sıkıntılar arasında bana ilham ve mutluluk verecek eserleri seçmeye dikkat ediyorum. Arkas Koleksiyonu, benim ilgimle başlayarak tutkuya dönüşen ve benimle birlikte profesyonel bir ekip tarafından yönetilen Arkas Holdingin kurumsal koleksiyonudur. Resim, halı, cam, heykel olmak üzere dört ana eser grubundan oluşan Arkas Koleksiyonu'nda ayrıca kitaplar ve gemi modelleri var. Resim koleksiyonunun üçte biri Türk sanatçılara ait. 19. yüzyılda askeri okullarda aldıkları eğitim sırasında resim sanatı ile tanışan ve Asker Ressamlar olarak anılan sanatçılarla başlayan dönemi, Geç Osmanlı ve Cumhuriyet Dönemi sanatçıların eserleri takip ediyor. Sayıca daha az olmakla birlikte modern döneme ait resimler de var koleksiyonda. Yabancı ressamlara ait olan bölümde ise 19 ve 20. yüzyıllarda yaşamış, Batı resim sanatının önemli sanatçılarına ait tablolar bulunuyor. Alfred Sisley, Georges Braque, Maurice de Vlaminck, Henri Martin, Louis Anquetin, William Adolphe Bouguereau, John William Godward sayabileceğim ilk isimler. Tablo koleksiyonunun önemli kısmını postempresyonist ressamların oluşturduğunu söyleyebilirim. Halı bölümü ise şu anda dünyadaki en önemli halı koleksiyonları arasında gösteriliyor. Feshane, Hereke, Kumkapı halıları ve 16'dan 19. yüzyıla uzanan döneme ait Anadolu halıları, koleksiyonun ana hatlarını oluşturuyor. En önemli ortak özellikleri, dönemlerinin en nitelikli örnekleri olması ve tamamının, yaşıtlarına göre çok iyi kondisyonda bulunması. Mesela Uşak halılarına ait çok önemli örnekler var. Dünyada erken dönem Uşak halısı çok az müzede var. Yakın zamanda, bu halıları meraklıları ile paylaşacağımız bir mekanı İzmir'e kazandıracağız. Cam koleksiyonu, Art Nouveau ve Art Deco cam sanatının en önemli temsilcileri Emile Galle, Daum Freres ve Lalique'in nadir örneklerini içeriyor. Heykel koleksiyonu da ağırlıklı olarak Avrupalı sanatçıların eserlerinden oluşuyor. Auguste Rodin, Aristide Maillol, Camille Claudel, Jean Baptiste Carpeaux gibi önemli sanatçıların 19. yüzyıl sonu, 20. yüzyıl başına ait mermer, terra cotta ve bronz heykelleri var. Arkas Koleksiyonu uzman bir ekiple oluşturuldu ve geliştiriliyor. Dünyanın önde gelen müzayede evlerinden araştırma yapıyor, eserlerin durumları hakkında bilgi ediniyor ve en önemlisi geçmişte satışı yapılmış benzer eserlerle fiyat karşılaştırması yapıyorlar. Bütçeye ve koleksiyonun estetik bütünlüğüne uygun görülen eserler koleksiyona katılıyor. Geliştirilmesi, zenginleştirilmesi, doğru eserlerin seçilmesi ve her şeyden önce konu bütünlüğünün bir arada tutulması amaçlanıyor. Eserin sanatçısı, konusu, ait olduğu dönemin sanatsal üslubunu yansıtması, kondisyonu ve pek tabii koleksiyonun genel karakterine uygunluğu, öncelikli kriterler. 2011 yılında Arkas Sanat Merkezini, ardından 2012'de Arkas Deniz Tarihi Merkezini ve 2020'de pandemi koşullarında olmamıza rağmen Arkas Sanat Urla'yı ziyarete açtık. Arkas Sanat Merkezinde 10 yılda 22 sergimizle 700 binden fazla ziyaretçi ağırladık. Bornova'da Arkas Deniz Tarihi Merkezi var. Hepsi ücretsiz geziliyor. Bunun dışında nitelikli tarihi evleri satın alıp sanat merkezi olarak İzmir'in kültür sanat ortamına kazandırmaya çalışıyoruz. İzmir'de restorasyonları devam eden üç ayrı köşkü de sanat merkezlerine dönüştüreceğiz. Bornova'da 1770'lere ait Matthey's Köşkü var, rektörlüğün yanında 6,5 dönüm bahçe içinde. Orada Arkas Halı Koleksiyonu sergilenecek. Yanı sıra Ayşe Mayda'nın yaşamış olduğu köşk var, yaklaşık 4 yıldır restorasyonunu sürdürüyoruz. Orada da Arkas Resim Koleksiyonu'ndan Türk sanatçılara ait eserler sergilenecek. Buca'da ise eski İzmir Valisi Rahmi Bey'in köşkü var. Orayı da İzmir tarihi ile ilgili bir merkez olarak kente kazandıracağız. Geçmişten bugüne binlerce yıllık geleneği yansıtan halı, Türkiye'nin en önemli kültürel miraslarından biridir. Halı sanatı korunması ve desteklenmesi gereken bir değer. Ailemden kalma halıları, '90'lı yılların başından bu yana aldığım antika halılarla zenginleştirdim. Halı kültürü ve sevgisi ailemden geliyor. Bu kültürü yaşatmak ve tanıtmak gerekiyor. Anadolu, tarihte halıcılığın en önemli merkezlerinden biri. En başta bizlerin bu mirasa değer verip sahip çıkmamız lazım, yabancılardan bunu bekleyemeyiz. Bu bir aşk, sevda meselesi, bunu yaratabilmek lazım. Bu tür şeyler yaparsak o zaman halı değer kazanır. Arkas Halı Koleksiyonu'nu ilk defa 2015'te İzmir'de Arkas Sanat Merkezinde sergilemiştik. Ardından 2017'de de İstanbul'da ilk defa Türk ve İslam Eserleri Müzesinde sergiledik. Sergiler vesilesiyle bir kez daha sanatseverlerle paylaşarak bu nadide eserlerin anlaşılıp benimsenmesine katkıda bulunmayı, yeni bilimsel çalışmalara kaynak oluşturmayı ve ülkemizde halıcılığın yeniden eski parlak günlerine kavuşmasını diliyorum. Bu nedenle alıp restore ettirdiğim binalardan biri olan, Bornova'daki 1770'lere ait Mattheys Köşkü'nde Arkas Halı Koleksiyonu sergilenecek. Bizim ana iş kollarımızın başında denizcilik geliyor. Ekmeğimizi denizden kazanıyoruz. Hal böyle olunca onu korumak bir yana, ayrıca bir merakınız da oluyor. Nitekim ilk aldığım İsmail Hakkı'nın tablosu da dalgaların tasvir edildiği Kuzey Denizi'ne ait bir manzaraydı. Zaman içinde Arkas Koleksiyonu'nun yeni katılan gemi maketleri, gemi antikaları, deniz temalı tablolarla zenginleşen bir bölümü, girişindeki dev miyar pusulalı dümen dolabından gemi antikalarına, deniz ve gemi tablolarına, M. Ö. 3000 yılından 21. yüzyıla uzanan süreci yaşatan gemi modellerine kadar 129 gemi maketi, 130 parça gemi antikası ve 120 adet deniz temalı resim sergileniyor. İçerdeki her geminin bir hikayesi var. 1862 Amerika iç savaşında Lincoln Muharebe gemisi olarak kullanılan nehir gemisi River Queen, Çanakkale harekatının kaderini değiştiren ve dünyanın en ünlü mayın gemisi unvanını kazanan Nusret, Atatürk'ü Samsun'a taşıyan Bandırma, İkinci Dünya Savaşı sırasında Hawaii'deki Amerikan Pasifik filosunda yer alan ve Japonlar tarafından bombalanmayan tek gemi olan Ankara, Jules Verne'nin Denizler Altında Yirmi Bin Fersah eserinde yer alan, hayal ürünü denizaltı Nautilus, ilk seferlerinde denizlere gömülen Wasa ve Titanic, Amerika kıtasının keşfinde kullanılan Santa Maria Nina Pinta karavelleri ve 20. yüzyıl başındaki mübadelede yüzlerce yolcuyu taşıyan ve Bedri Rahmi Eyüboğlu, Rıfat Ilgaz gibi pek çok ünlü yazara esin kaynağı olan Gülcemal gemileri ile Osmanlı İmparatorluğu'nun Birinci Dünya Savaşı'na girme sebepleri arasında gösterilen Yavuz ve Midilli gemileri yer alıyor. Bahsettiğim üç sanat merkezi halihazırda ziyaretçilerini ağırlıyor. Üç sanat merkezi de yolda. Her biri birbirinden ayrı mekanlar ve değerler. Arkas Sanat Merkezi ilk açılan sanat mekanımız oldu. O da 10 yılını devirdi. Şimdiye kadar 22 sergimizle 700 binden fazla ziyaretçi ağırladık. Merkez, bu kadar zamanda 5 ödül aldı. İlk akıllara gelen Arkas Sanat Merkezidir. Louvre, Rijksmuseum, Musee Picasso- Paris, Musee D'Orsay Paris, Fransa Ulusal Arşivleri, Fransa Ulusal Kütüphanesi, Palais Garnier gibi pek çok önemli müze ve kurumla iş birliği yaptık. Arkas Sanat Merkezinde paylaşımlarımızı genişlettik, yalnızca ulusal değil uluslararası sanat dünyasında da yer edindi. Örneğin Picasso bizi seçti ve geldi. Bunu bilgi, tecrübe ve doğru kurulan ilişkilerle başardık. Son olarak Elgiz Müzesi ile yaptığımız koleksiyon takası sayesinde İstanbul İzmir arasında bir sanat köprüsü oluşturduk. Karşılıklı ev sahipliği çok kıymetli. Arkas Koleksiyonu'nda Doğa, Bahçeler, Düşler ve Elgiz Koleksiyonu'ndan Mitler ve Hayaller sergileri 31 Temmuz'a kadar ücretsiz gezilebiliyor. Diğer yandan açtığımız yeni sanat merkezlerinde de farklı eserler var. Arkas Sanat Urla'da, Arkas Koleksiyonu'ndan derlenen bir seçki yer alıyor. Rönesans Dönemi duvar halıları, Avrupa hanedanlarına ait zırhlar ve silahlar ile Post Empresyonist Dönem'e ait resim ve heykel sanatından örnekler de orada. Avangart akımların Georges Braque, Moise Kisling, Maurice de Vlaminck, Francis Picabia, Andre Derain, Maurice Utrillo, Edouard Vuillard gibi önemli sanatçılarının yanı sıra Avrupa'nın köklü heykel geleneğini 20. yüzyılın modern sanatına taşıyan Auguste Rodin, döneminin en önemli kadın heykeltıraşlarından Camille Claudel ve klasik yorumuyla Aristide Maillol, heykelleri sergilenen önemli sanatçılar, sergide öne çıkan eserler arasında. Açıldığımız günden bu yana İzmir ve çevresindeki okullardan binlerce öğrenci grubu ve eğitmen ağırladık. Şunu söyleyebilirim ki özellikle Arkas Sanat Merkezi, okulların sanatsal geziler için ilk tercih ettiği mekan haline geldi. Çocukların, gençlerin ziyaretinden ayrıca mutlu oluyoruz. Şimdiye kadar 55 binin üzerinde çocuk, sergilerimizi gezdi. Biz çocuklara her sergimizdeki konulara özel Arkas Sanat Merkezinde atölye etkinlikleri yapıyoruz. Sanat sevgisi çocukken başlar ve tanıdığınız bir şeyi seversiniz, o nedenle sanatı onlara ulaşılabilir kılmaya, tanıtmaya ve sevdirmeye çok önem veriyoruz. Onlara Picasso'yu tanıttık mesela. Picasso resimlerine bakıp çocukların hayalindeki resimleri çıkarttık. Bu çocukların içinden iki üç ressam çıkarabilirsek bravo bize. Victor Vasarely, Arkas Koleksiyonu'nda önemli eserleri bulunan, op art'ın kurucusu, sanat tarihindeki önemli sanatçılardan biri. 2010 yılında Victor Vasarely'nin torunu Pierre Vasarely ile tanıştık ve Arkas Sanat Merkezinde Victor Vasarely'nin eserlerinin sunulacağı bir sergi organize etmeye karar verdik. Böylelikle önce Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi iş birliğiyle İstanbul'da, sonra da İzmir'de, Arkas Sanat Merkezinde iki önemli sergi düzenledik. Bu değerli iş birliği ve dostluk neticesinde, 2017 yılında Aix en Provence'de bulunan Fondation Vasarely'de bir salon Arkas Koleksiyonu'na ayrıldı. Koleksiyondaki Vasarely eserlerinin bir bölümü, Lucien Arkas adı verilen bir odada sergileniyor."} {"url": "https://www.ithafsanat.com/49-istanbul-muzik-festivali-18-agustosta-basliyor/", "text": "Müzikseverlerin özlemle beklediği İstanbul Müzik Festivali bu yıl, Vivaldi'den Stravinsky'e, Handel'den Vasks'a birçok önemli bestecinin eserlerini Başka Bir Dünya Mümkün temasıyla sahneye taşıyor. 30 günde 14 farklı mekanda 20 konsere ev sahipliği yapacak festival, Tekfen Filarmoni Orkestrası, Borusan İstanbul Filarmoni Orkestrası, Accademia Bizantina, Festival Orkestrası, Modigliani ve casalQuartet gibi toplulukların yanı sıra Fazıl Say, Khatia Buniatishvili, Anna Vinnitskaya, Alexander Rudin, Hande Küden, Paul Meyer, Simon Ghraichy, Martynas Levickis ve Ufuk-Bahar Dördüncü gibi birçok yıldız ismi ağırlayacak. Fazıl Say, 19 Ağustos Perşembe saat 20.00'de Harbiye Cemil Topuzlu Açıkhava Tiyatrosu'nda, bir dünya bir de Türkiye prömiyeri ile festivale konuk olacak. Tarihinde ilk kez, programındaki tüm konserleri açık hava mekanlarda gerçekleştirilecek festival, Harbiye Cemil Topuzlu Açıkhava Tiyatrosu, Sakıp Sabancı Müzesi Fıstıklı Teras, Maximum Uniq Açıkhava, Fransız Sarayı, Venedik Sarayı, ARTER Arka Bahçe, Rahmi M. Koç Müzesi, Four Seasons Hotel İstanbul at the Bosphorus ve Saint Benoit Fransız Lisesi Avlusu'nda pandemi önlemleriyle izleyiciyle buluşacak. 16 Eylül'e kadar sürecek festival kapsamında Habitat Parkı, Etiler Sanatçılar Parkı, Fenerbahçe Parkı ve Yıldız Parkı'nda düzenlenecek ücretsiz hafta sonu konser ve etkinlikleri ise tüm İstanbullulara açık. Konserlerden önce farklı alanlardan isimlerle yapılan Konsere Doğru söyleşileri bu yıl da devam ediyor. Festivalin yan etkinlikleriyle ilgili ayrıntılı bilgiyi muzik. iksv. org/tr/yan-etkinlikler adresinden inceleyebilirsiniz. İstanbul Müzik Festivali bu yılki edisyonunda, programındaki bazı konserlerin repertuvarlarına dair bilgiler verecek bir podcast serisini festival takipçileriyle buluşturuyor. Piyanist Can Çakmur'un hazırladığı serinin ilk bölümü 13 Ağustos Cuma günü İKSV'nin Spotify ve Apple Podcasts kanallarında yayında olacak. 49. İstanbul Müzik Festivali'nin tüm konserleri, COVID-19 önlemleri kapsamında alınacak tedbirlere uygun gerçekleştirilecek. Ayrıntılı bilgi için tıklayın. 49. İstanbul Müzik Festivali, 2019-2022 Festival Açılış Konseri Orkestrası olan Tekfen Filarmoni Orkestrası ile başlıyor. 18 Ağustos Çarşamba saat 20.00'de, Harbiye Cemil Topuzlu Açıkhava Tiyatrosu'nda gerçekleşecek konserde, şef Aziz Shokhakimov yönetimindeki Tekfen Filarmoni Orkestrası sahnede piyanist Anna Vinnitskaya'ya eşlik edecek. Yüksek Katkıda Bulunan Gösteri Sponsoru Tekfen Vakfı'nın desteğiyle gerçekleşecek konserde, cesur yorumlarıyla klasik müzik alanında kendine çok ayrı ve özel bir yer edinen piyanist Vinnitskaya, Şostakoviç'ten Prokofiev'e uzanan modern dönem repertuvarından eserlerle sahnede olacak. Konser öncesi, 49. İstanbul Müzik Festivali'nin bu yılki Onur Ödülü, Türk keman okulunun uluslararası temsilcisi Cihat Aşkın'a sunulacak. İKSV tarafından, geleceğin müzisyenlerinin yetişmesine katkıda bulunmak amacıyla 2012 yılından bu yana verilen Aydın Gün Teşvik Ödülü'nün 2019 yılı kazananı, keman sanatçısı Elvin Hoxha Ganiyev de ödülünü bu konser öncesinde gerçekleşecek törenle alacak. Fazıl Say, 19 Ağustos Perşembe saat 20.00'de Harbiye Cemil Topuzlu Açıkhava Tiyatrosu'nda, bir dünya bir de Türkiye prömiyeri ile festivale konuk oluyor. Say, Doğanın Sesi başlıklı konserde Gidon Kremer ve Yuri Bashmet gibi sanatçılarla oda müziği alanında birbirinden parlak işbirlikleri bulunan keman sanatçısı Friedemann Eichhorn ve üç ECHO Klassik, Diapason d'Or ve birçok prestijli ödülü kucaklayan casalQuartet ile buluşuyor. Fazıl Say'ın, pandemi döneminde bestelediği ve en iyi eserim diye nitelendirdiği yeni piyano sonatı Yeni Hayat'ın dünya prömiyeri festivalde gerçekleşecek. Sanatçının Kaz Dağları isimli keman sonatının da Türkiye prömiyerinin yapılacağı gecede, Say'ın Atatürk'ün Yalova'da bulunan Millet Çiftliği'ndeki çınar ağacı ve köşkün öyküsünü anlatan Yürüyen Köşk isimli eserinin yanı sıra Brahms ve Barber'dan eserler de seslendirilecek. Konser, Yüksek Katkıda Bulunan Gösteri Sponsoru Mercedes-Benz'in desteğiyle düzenlenecek. Festivalin ilk haftasında Rus ekolünün önde gelen temsilcilerinden, dünyaca ünlü viyolonselci, şef, piyanist ve klavsenci Alexander Rudin, ülkemiz müzisyenleri ve müzikseverleriyle kurduğu sağlam bağı daha da pekiştirmek için bir kez daha festivale konuk oluyor. 20 Ağustos Cuma saat 20.00'de Rahmi M. Koç Müzesi'nde, Nobel İlaç'ın gösteri sponsorluğunda gerçekleştirilecek konserde, Rudin, piyanist İris Şentürker ve viyolacı Efdal Altun ile bir araya gelecek. Ülkesinde Moskova Hükümet Ödülü, Rus Halkı Sanatçısı ve Devlet Ödülü'nün de sahibi olan Alexander Rudin'e geçtiğimiz yıl küresel salgın koşullarından dolayı sunulamayan İstanbul Müzik Festivali Yaşam Boyu Başarı Ödülü de bu konserde takdim edilecek."} {"url": "https://www.ithafsanat.com/5-denizbank-ilk-senaryo-ilk-film-yarismasinda-senaryo-kategorisi-basvurulari-basladi/", "text": "DenizBank ve Türkiye Sinema Audiovisuel Kültür Vakfı iş birliğinde hayata geçirilen 5. DenizBank İlk Senaryo İlk Film Yarışmasının İlk Senaryo bölümünün başvuruları başladı. Sinemanın en temel öğesi olan senaryo geliştirme konusunda ilk uzun metraj senaryolarını yazan senaristleri desteklemek ve yapım öncesinde Türk Sineması'nın yazınsal sorunlarına katkı sağlamak amacıyla DenizBank ile TÜRSAK Vakfı iş birliğinde gerçekleştirilen DenizBank İlk Senaryo İlk Film Yarışması'nda beşinci yıl heyecanı başladı. Her yıl yüzden fazla ismin katılım gösterdiği; yarışmacılara verilen desteğin yanı sıra çevrim içi etkinlikleriyle de senaryo yazmak isteyen herkesi deneyimli yönetmen ve senaristlerin eğitimleriyle ücretsiz olarak buluşturan yarışmanın İlk Senaryo bölümü için başvurular başladı. Yarışmanın bu yılki başvuruları 5 Kasım 2021 tarihine dek yapılabilecek. Kültür ve sanat yaşamına yeni zenginlikler katmak; ilk uzun metraj senaryosunu yazacak yazarların ve genç senaristlerin yolculuğundaki maddi ve manevi desteği sağlamak amacıyla bu yıl beşinci kez gerçekleştirilecek 5. DenizBank İlk Senaryo İlk Film Yarışması, bu yıl da eğitim ve etkinlikleriyle önemli bir misyon üstlenecek. Yarışmanın İlk Senaryo bölümünde başvurular devam ederken senaryo yazımı üzerine deneyimli isimler aracılığıyla çevrim içi olarak eğitimler verilecek. Ön Seçici Kurul'un değerlendirmesinin ardından ise yarışmada finale kalan 10 senariste Senaryo Geliştirme Eğitimi verilecek. Bu eğitimlerin sonunda birinci olan senaryo ise 6. Yıl Yapım Destek Platformu'na Doğrudan Katılım Hakkı kazanacak. DenizBank ve TÜRSAK Vakfı bu yıldan itibaren yarışmaya bir yenilik katarak Yapım Destek Platformu'nu hayata geçirecekler. Platform, proje geliştirme konusunda belirli bir aşamaya ulaşmış kaliteli yapımlara ihtiyaç duydukları maddi desteği sağlamayı ve DenizBank ile TÜRSAK Vakfı markalarının verdiği güç ile daha geniş kitlelere ulaşmalarını amaçlayacak. Yapımcı ve finansal plan zorunluluğu getirilecek bu yarışmanın jüri üyeleri ise dağıtım ve yapım alanında isimlerden seçilecek ve bununla da yarışmacıların henüz Pitching aşamasında doğru isimler ile iletişim kurması sağlanacak. Seçilecek 10 finalist ise TÜRSAK Sinema Eğitimleri'ne burslu olarak katılabilecek. Eğitimlerin sonunda birincilik ödülünün sahibi 50.000 TL maddi destek almaya hak kazanacak. 5. DenizBank İlk Senaryo İlk Film Yarışması'nın İlk Senaryo başvurularında son tarih 5 Kasım 2021 olup yarışmayla ilgili ayrıntılı bilgiler ve güncel duyurular ilksenaryo. com adresi ve TÜRSAK Vakfı'nın sosyal medya hesaplarından takip edilebilir."} {"url": "https://www.ithafsanat.com/6-kisa-film-atolyesi-basvurulari-basliyor/", "text": "Köprüde Buluşmalar kapsamında düzenlenen 6. Kısa Film Atölyesi, 15-24 Kasım tarihleri arasında gerçekleşecek. İstanbul Kültür Sanat Vakfı tarafından gerçekleştirilen ve Anadolu Efes'in ana destekçisi olduğu Köprüde Buluşmalar, 2017 yılında İstanbul Kalkınma Ajansı'nın desteği ile başlattığı ilk ve ikinci kısa filmini yapacak yeni nesil genç sinemacılar için Kısa Film Atölyesi'ne devam ediyor. TC Kültür ve Turizm Bakanlığı desteğiyle ve 2016 yılından bugüne Uluslararası Dikey Kısa Film Yarışması ile geleceğin yeteneklerine ışık tutan Nespresso sponsorluğunda gerçekleşecek olan Köprüde Buluşmalar 6. Kısa Film Atölyesi, bu yıl da sinemacıların proje ve filmlerini geliştirmelerine destek olmak amacıyla, COVID-19 önlemleri kapsamında alınacak tedbirlere uygun olarak hibrit veya çevrimiçi olarak gerçekleşecek. Asteros Film desteğiyle, kısa filmlerin sinema sektöründeki önemine dikkat çekmeyi ve uluslararası seviyede yapımların artmasına katkıda bulunmayı amaçlayan atölyelerin altıncısı için son başvuru tarihi 17 Eylül! Başvurular arasından seçilecek 5 kısa film projesinin yazar, yönetmen ve yapımcıları projelerini deneyimli yönetmen, yazar ve yapımcılar ile grup çalışması formatında geliştirecekler. Ayrıca görüntü yönetmeni, sanat yönetmeni, cast direktörü, yönetmen asistanı ve yapım amiri ile yapılacak derslerde yapım sürecine hazırlanacaklar. Atölyenin amaçlarından biri de sinemacılar arasında işbirliği ve iletişimi geliştirmektir. Atölyenin sonunda ekipler yapımcı yönetmen çalışması disiplinini geliştirmiş ve eğitmenler ile birlikte projelerinin profesyonel sunum dosyasını hazırlamış olacaklar. Atölyeye katılan sinemacılara sertifika verilecek. Şimdiye kadar atölyeye katılan filmlerden Aylin, Bugün Ölmek İstemiyorum ve Manzara çekimlerini tamamladı. Aylin filmi dünya prömiyerini Palm Springs Uluslararası Film Festivali'nde yaparken yönetmenliğini Deniz Göktaş'ın üstlendiği Tatilin İlk Günü çekimlerini tamamladı ve Sami Morhayim'in yönetmenliğini ve Hilal Şenel'in yapımcılığını üstlendiği Susam projesi Sinema Genel Müdürlüğü tarafından desteklendi ve 40. İstanbul Film Festivali Kısa Film Seçkisi'nde yer aldı."} {"url": "https://www.ithafsanat.com/acelya-akkoyun-insan-kendi-ozunu-yasamali/", "text": "Ünlü oyuncu Açelya Akkoyun İyi ki Kadınım isimli kitabıyla sevenleriyle buluştu. Yediveren Yayınlarından çıkan kitabında kadının gücünü hatırlatan Akkoyun, konfor alanından çıkmanın önemine dikkat çekiyor. Açelya Akkoyun'u ilk kez Kenter Tiyatrosunda Üç Kız Kardeş isimli oyunda izledim. Mimar Sinan Üniversitesi Devlet Konservatuvarı Tiyatro Bölümü öğrencilerinin sahnelediği, her birinin müthiş bir performans sergilediği bir oyundu. Açelya Akkoyun, sahnede devleşen genç ve geleceği çok parlak bir oyuncu olarak dikkat çekerken izleyici yıldız ışığı ne demek çok net görebiliyordu. İstanbul Şehir Tiyatrolarında, altı yıl çeşitli oyunlarda rol alan ünlü sanatçı, kariyerine sunucu ve dizi oyuncusu olarak devam etti ve ekranların sevilen isimleri arasında yer aldı. Son olarak İyi ki Kadınım isimli kitabıyla sevenleriyle buluşan Açelya Akkoyun, kadının yerinin, anne kutsallığı ya da kadın namusu gibi sınırlarla çizilmesini reddediyor ve eşitliğin önemine dikkat çekiyor. Toplumsal cinsiyet eşitsizliğin sadece bir kadın haksızlığa uğradığında ya da şiddete maruz kaldığında gündem olmasını eleştiriyor ünlü oyuncu. Oysa her an küçük kızın bir göz yaşlarından yaşlı bir kadının sessiz kabullenişlerine kadar hayatımızın içinde yer alıyor bu eşitsizlik. Peki ya çözüm ne olmalı? Çözüm, bireyin bütün yeteneklerini tam ve özgürce geliştirebileceği toplumsal ortamın yaratılmasıyla mümkün. Bu doğal talebi sunacak toplumun doğuşu ise dünya nüfusunun yarısını oluşturan kadınların düşük olan toplumsal statüleri reddetmesiyle mümkün. İlk adımı kadının atması gerektiğini düşünen Açelya Akkoyun, konfor alanını zorlamanın en güzel yanının bunu kendini kendine hatırlatmak olduğuna inanıyor. Tiyatro benim için bir başlangıç ve bir serüvendir. Hayatımdaki yerini şu an seyirci olarak değerlendiriyorum. Ama tabii bir gün sahnede bir şey yapacağım. Hedeflerimin arasında var. Tiyatronun hepimizin hayatında olması, yaşatılması, yer alması gerektiğine, tiyatronun da kendi içinde geliştirilmesi gereken bir yer olduğuna inanıyorum. Öncelikle beni yazar olarak gördüğünüz ve bunu değerlendirdiğiniz için teşekkür ederim. Bu bir macera mı? Evet, bir macera. Yazar demek için kendinizi geliştirmek, dünyaya daha iyi bakmak, daha iyi değerlendirmek gerekiyor. Yazarlığın y'sinin başlangıcı olarak görüyorum bu kitabı. Belki iki üç proje sonra daha net cevaplar verebilirim. İyi ki Kadınımı isteyen okusun. İyi kiyi hisseden herkes okusun. Kadınım diyerek kadını ayrıştırmıyorum. Kadın yücedir, kadın büyüktür demiyorum. Ben, kadın olarak doğduğum için kendimin en iyilerini, iyi ki'lerini anlatmak istediğim bir yerden anlatıyorum. Yoksa iyi ki insanız. Benim başlığım kadındı. Erkek olsaydım İyi ki Erkeğim kitabını yazardım. Onların da okumasını rica ediyorum. Aslında Türkiye bazında bakarsak objektifi bayağı daraltmış oluruz. Dünyaya baktığınız zaman, kadın yapabileceklerini annelik ya da eş olma kutsallığı içinde sınırlandırmış oluruz. Zaten benim İyi ki dememdeki niyet, iddia değildi. İyi kiyi bir oluş olarak koymaktı. İddia gibi algılanması üzücü olur benim için. Ama tabii, ilgi çeksin diye editörüm ve yayınevi ile birlikte verdiğimiz bir karardı. Oradaki iyi ki, İyi ki o değilim anlamında değil. İyi ki potansiyellerim bu anlamında. Dünyada kadının yerini ve kadının sesini, anne kutsallığı ya da kadın namusu, mahremiyeti gibi hapishanelere sokmamak gerekiyor. Kadının üretkenliğinden faydalanabilmek ve kadının konfor alanından çıkmasını sağlayabilmek adına yazılmış bir kitap. Kadının konfor alanını zorlamanın en güzel yanının da bunu kendini kendine hatırlatmak olduğuna inanıyorum. Yoksa tabii ki anne olmak çok değerli, baba olmak kadar. Kadının namusu, bir erkeğin namusu kadar değerli. Buralardan çıkalım artık. Kadının yapabileceklerini bu dünyaya verelim diye bu kitabı yazdım. Kadının eşitliğinin hakkını savunduğu nokta değil, hakkını yerine getirdiği noktada olacağına inanıyorum. Savunmaya bırakmadan hakkını yerine getirirse savunmasına gerek kalmayacaktır. Bunun başlangıcını kadının yapması gerekir. Dişil ve eril ifadesini çok güzel söylemişsiniz. Dişil ve eril enerji, insanın beynindedir. Var oluşundaki üreme organında değildir. Bir üreme organı, bir insanın cinsiyetini belli edebilir ama dişil ve eril enerjisini beyni ve davranışları belli eder. Bir kadının eril enerjisini yükseltip kadınlığından vazgeçmesi de kadına bir acizlik getirir. Eğer bu yapısında yoksa ve erilliğini toplumsal bir güç olarak koyuyorsa acizliğini gösterir. İnsanın kendine ait olanı araştırması gerektiğine inanıyorum. Kendine ait bir tavrı koyması gerekir. Erkek gibi kadın ya da feminen bir erkek, kendinden vazgeçişi gösteriyor. Bu çok üzücü. Hiçbir insanın kendi özünü ifade etmeyen bir duruşla var olmasını istemem. Bu kitapla ilgili bir mesaj verme kaygısından daha çok dünyaya buradan bakalım mesajıydı. Öyle de bir iddiam yok. Kitleleri sürüklemek gibi bir iddiam yok. Ben bir halde ve düşüncedeyim. Sadece bunu paylaşmak istedim. Bunu okumak isteyen ve değer verenlere müteşekkirim. Ama kimseyi yönlendirmek, kimseye bu yol daha doğru diye tabiri caizse parmak sallamak gibi bir derdim yok. Olmadı da hiçbir zaman hayatımda. Ben bir hal ve düşüncedeydim ve o hali paylaşmak istedim. Evet, eğitimler veriyorum. Eğitim aldığım için vermek durumunda kalıyorum. İnsan önce kendini eğitmeli. Eğitim almalı ve eğitim hiç bitmemeli. Aldığı eğitimi de kendi yorumuyla faydalı bir alanda sunmaya çalışma çabası içinde olmalı. Ben de tam da böyle bir insanım. Eğitim almaya, vermeye birlikte büyümeye kararlıyım. Ekranda olma meselesi bir alışkanlık, değil mi? Umarım güzel bir projede görüşürüz. Ben her zaman bir mecrada olacağım. Belki bir iPad ekranında, belki televizyon ekranında belki de bir telefon ekranında. Sürprizlerle dolu bir yıl geçiriyoruz. Sanırım daha çok eğitim alanında bilgi alıp bilgi verme alanında buluşacağız. Aslında dünya dizileri, Türk dizileri diye ayırmamak gerekiyor. Kendi tarzları içinde ülkeler kendi coğrafyaları ve etnik kültürlerinin yansımalarını gösteriyor. Teknolojiler birleştikçe gelişen teknolojiye her ülke kendi etnik kökeni ile baktıkça kendi içinde bir gelişim gösteriyor. Sizin ülkeniz bu konudaki gelişimini daha hızlı tüketen yolu tercih ediyorsa onu yaşıyorsunuz. Coğrafya, kaderinizdir oluyor. Türk dizilerinin gün geçtikçe daha güzel olduğunu görüyorum. Senaryolar reklam verene göre yapılmasa konular reklama göre uzatılmasa daha hızlı geçilse daha verimli olacaktır. Platformlar bunu destekleyecektir ve insanlar daha kısa diziler izleme imkanı bulacaktır diye düşünüyorum. Kızım Alya ne istiyorsa onu olmasını öneririm. Oyuncu olmak isterse desteklerim ama tabii ki emek vermediği hiçbir işi kendisine yakıştırmasını tercih etmem. Umarım o da bunu tercih etmez. Emek verdiği her alanda ebeveyn olarak onu destekleyeceğimizi, onun yanında olacağımızı hissettireceğimize inanıyorum. Çok güzel bir soru teşekkür ediyorum. Can dediğiniz için burada buluştuk. İşte ben meseleye oradan bakıyorum: Can. Bunun hayvanı, bitkisi, insanı yok. Can, cana emanettir. Canına sahip çıkmak istiyorsan, cana sahip çıkacaksın. Ben de kendimce şefkatli, sevgi dolu olmaya çalışıyorum. Elimden geldiğince yapabildiğim kadar beni sevenlere ve takip edenlere Biz bütünüz, lütfen böyle bakalım diye anlatmak istiyorum kendi gönlümü. Dediğim gibi can, cana emanet, herkes Allah'a emanet."} {"url": "https://www.ithafsanat.com/acilan-sinema-salonlarinda-izleyebileceginiz-9-yeni-film/", "text": "Sinema salonlarının açılmasıyla birlikte bugün, 9 film vizyona giriyor. Tüm dünyayı etkisi altına alan koronavirüs salgını önlemleri kapsamında kapanan sinemalar yeniden kapılarını açıyor. Kademeli normalleşmenin son etabının hayata geçirilmesiyle birlikte yeniden sinemaseverlerle buluşacak olan sinema salonlarında bugün, 3'ü yerli 9 film gösterime girecek. Konusu: Özel Çamlıca Lisesi öğrencileri Kıbrıs'ta düzenlenen geleneksel liselerarası yaz oyunlarına katılmaya hak kazanır. Okulun sahibi olan Pinti Lütfullah, yarışmaya katılacak öğrencileri fen bölümünden seçmeye karar verir. Hababam Sınıfı, seçilen dört öğrencinin kim olduğunu öğrendiklerinde vakit kaybetmeden bir plan yapar. Kıbrıs'a gidileceği gün, seçilen dört öğrenci yerine uçakta Yakışıklı, Racon, Format ve Dede Kıbrıs bulunur. Yarışma ile ilgilenmeyen ekibin tek amacı güzel bir tatil geçirebilmektir. Ancak bu yarışma Hababam'ın arkadaşlığın ve birlik olmanın ne demek olduğunu anlamalarını sağlar. Konusu: Şemsi, uzun yol şoförlüğü yaparak geçimini sağlayan genç bir adamdır. Bir gün dağ yolundan geçerken Fidan adında genç bir kız rastlayan Şemsi, kıza yardımcı olabilmek için onu İstanbul'a götürür. Ancak kısa bir süre sonra Fidan'ın teröristler tarafından ayartıldığını ve onun canlı bomba eylemlerinde kullanılacağını öğrenir. Fidan'ı İstanbul'a getirmekle genç kadının gerçekleştireceği katliamda sorumluluğu olduğunu düşünen Şemsi, eylem gerçekleşmeden önce Fidan'ı bulup onu terör örgütünden kurtararak, ailesinin yanına götürmeye karar verir. Konusu: Ehrimen Kanlı Yol, korku filmi çeken bir ekibin yaşadıklarını konu ediyor. Bir film ekibi, Kanlı Yol adında bir korku filmi çekmeye karar verir ve bunun için Anadolu'daki bir köye gider. Ancak çekimin başlamasından önceki gece film ekibi aynı kabusu görür. Bu durumun iyiye işaret olmadığını düşünüp, tedirgin olan ekip, İstanbul'a geri döner. Yönetmen Fatih, görüntü yönetmeni Gürsel, sanat yönetmeni Meyra ve sesçisi İsmail yaşanan olayları araştırmak için köyde kalmaya karar verir. Konusu: Hızlı ve Öfkeli 9, geçmişinden gelen bir tehdide karşı mücadele etmek için zorunda kalan Dom ve ekibinin hikayesini konu ediyor. Dominic Toretto'nun artık tek önceliği oğlu Brian'ı korumaktır. Oğlu ve Letty ile birlikte gözlerden uzak sakin bir yaşam süren Toretto, istese de geçmişinden kurtulamaz. Bu kez geçmişi ile yüzleşmek zorunda kalan Toretto, siber suçlu Cipher ile birlikte çalışan terk edilmiş kardeşi Jakob'a karşı savaşmak zorunda kalır. Ekibi ile yeniden bir araya gelen Dom, kardeşinin lideri olduğu dünyayı yıkacak olan planı durdurmak için zorlu bir mücadeleye girişir. Konusu: Cruella, yaptığı tasarımlarla adını duyurmaya çalışan, yetenekli bir kız ve genç bir dolandırıcı olan Estella'nın hikayesini konu ediyor. Zeki ve yaratıcı bir kız olan Estella'nın hayatı, onun haylazlık hevesini takdir eden iki hırsızlı arkdaş olmasıyla bambaşka bir hal alır. Genç kız, arkadaşlarıyla birlikte kendisine Londra'nın sokaklarında bir hayat kurar. Moda konusunda oldukça yetenekli olan Estella, bir moda efsanesi olan korkutucu Barones von Hellman'ın dikkatini çekmeyi başarır. İkisinin kurduğu ilişki, Estella'nın kötü tarafını kabullenip Cruella'ya dönüşmesine neden olur. Konusu: Yaşlı bir kadın olan Edna, aniden ortadan kaybolduğunda yetkililer kızı Kay'e ulaşır. Kay annesinin kaybolduğunu öğrenir öğrenmez kızı Sam ile birlikte çocukluğunun geçtiği, annesinin yaşadığı eve gider. Kay ve Sam, Edna ile ilgili bir haber almayı umarak evde beklemeye başlar. Aradan geçen birkaç günün ardından Edna birden ortaya çıkar. Nerede olduğunu açıklamayan Edna, göğsündeki büyük çürük dışında zarar görmemiş gözükür. Günler geçtikçe Edna'nın tuhaf davranışlar sergilemesi Kay ve Sam'i tedirgin etmeye başlar. Çok geçmeden Kay ve Sam, evde sinsi bir varlığın Edna'nın kontrolünü ele geçirmeye çalıştığını keşfeder. Konusu: Salinger Yılım, bir edebiyat ajansında işe başlayan genç bir kadının hikayesini konu ediyor. Joanna, yazar olma hayalini kuran genç bir kadındır. Hayalini gerçekleştirmek için New York'a giden Joanna, burada J. D. Salinger'in edebiyat ajansında iş bulur. Eksantrik patronu Margaret, Joanna'yı Salinger'ın hayranlarından gelen mektuplara cevap vermekle görevlendirir. Dünyanın dört bir yanından gelen mektupları okuyan Joanna, mektuplara standart cevaplar yazmaktan pek de hoşnut değildir. Mektupları içinden geldiği şekilde yanıtlamaya başlayan Joanna, bu süreçte kendi sesini bulmaya çalışır. Konusu: Undine, Berlin'de yaşayan bir tarihçidir. Küçük dairesinde basit bir hayatı olan Undine, sevgilisi tarafından başka bir kadın için terk edilince farklı bir inanışa kapılır. İnandığı mite göre Undine kendisini aldatan adamı öldürmeli ve bir zamanlar kendisini çağıran suya geri dönmelidir. Ancak efsanenin aksine Undine, kimseyi öldümek istemez. Tam da bu sırada karşısına Christoph adında bir adam çıkar. Undine, ilk görüşte aşık olduğu Christoph ile ilişki yaşamaya başlar. Başlarda her şey yolunda gider; ta ki Christoph'un kendisinde bir şey sakladığını düşünene kadar. Kendisini ihanete uğramış gibi hisseden Undine, yeniden bir karar vermek zorunda kalır. Konusu: Lux terna, caddılar hakkında çekilen bir filmin setinde yaşananlara odaklanıyor. Aktris olan Charlotte Gainsbourg ve Beatrice Dalle, caddılar hakkında çekilecek bir filmde rol alır. İki oyuncu setteyken teknik problemler ve psikotik gecikmeler, çekimin yavaş yavaş kaosa sürüklenmesine neden olur. Film ayrıca kamera arkasında yaşananları, sinema sevgisini ve bir setin histerini yansıtıyor."} {"url": "https://www.ithafsanat.com/akbank-kisa-film-festivali-senaryolarinizi-bekliyor/", "text": "Akbank Kısa Film Festivali kapsamında düzenlenecek senaryo yarışması için son başvuru tarihi 24 Aralık 2021. 18. Akbank Kısa Film Festivali kapsamında düzenlenecek olan Akbank Kısa Film Forum, Türkiye'de kısa film yapım olanaklarını artırmayı, sinema sektörünün gelişimini desteklemeyi, yapımcı ve yönetmenlerin yeni filmlerine maddi ve manevi katkı sunarak üretimi teşvik etmeyi amaçlıyor. 24-25 Mart 2022 tarihleri arasında beşinci kez düzenlenecek olan Akbank Kısa Film Forum'da yapım desteği ödüllü bir kısa film senaryo yarışması gerçekleştirilecek. Ön seçici kurulun yarışmaya katılan aday senaryolar arasından belirlediği sekiz senaryonun senaristlerinin, jüri üyelerine yapacakları 15'er dakikalık sunumun ardından belirlenecek olan en başarılı senaryo Akbank Sanat tarafından 5 bin TL ile ödüllendirilecek. 18 Akbank Kısa Film Festivali yarışması başvuru formları, Akbank Sanat ya da www."} {"url": "https://www.ithafsanat.com/altin-guvercinin-24-yillik-seruveni-bir-notanin-hikayesi/", "text": "Türkiye'nin pop müzik alanında düzenlenen ilk ve tek beste yarışması olan Kuşadası Altın Güvercin Beste Yarışması kapsamında ünlü televizyoncu Okan Bayülgen ve ekibi tarafından hazırlanan Bir Notanın Hikayesi adlı belgesel seyirci ile buluşacak. Belgesel, ilk kez düzenlendiği 1986 yılından günümüze Altın Güvercin Beste Yarışması'nın yolculuğunu ünlü sanatçıların tanıklıkları ve anıları ile birlikte ekrana yansıtacak. Aydın Büyükşehir Belediyesi, Kuşadası Belediyesi ve Kuşadası Altın Güvercin Kültür Sanat ve Tanıtım Vakfı tarafından 6-12 Eylül tarihleri arasında düzenlenecek olan 24. Kuşadası Altın Güvercin Beste Yarışması'nda bu yıl belgesel sürprizi yaşanacak. Ünlü televizyoncu Okan Bayülgen ve ekibi tarafından 24 Yıllık Bir Müzik Serüveni... Kuşadası Altın Güvercin Beste Yarışması Belgeseli başlığıyla hazırlanan Bir Notanın Hikayesi adlı belgeselin prömiyeri 8 Eylül'de Tarihi Kervansaray'da gerçekleşecek. Okan Bayülgen'in kendine has üslubu ile seslendirdiği belgesel, yarışmanın tarihsel sürecini aktarırken Kuşadası'nın tanıtımına da katkı sunacak. Bir Notanın Hikayesi, Kuşadası'nın marka organizasyonlarından olan Altın Güvercin serüvenini, yaratıcılarının ve yarışma ile özdeşleşmiş önemli isimlerin aracılığıyla ortaya koyacak. Erol Evgin, Nükhet Duru, Fatih Erkoç, İzel, Metin Özülkü gibi ünlü sanatçıların anıları ile renklenen belgeselde Kuşadası Belediyesi eski başkanlarından Engin Berberoğlu, yarışmanın koordinatörü Ali Rıza Türker ve 6 yıllık bir aranın ardından yarışmayı yeniden Kuşadası ile buluşturan Kuşadası Belediye Başkanı Ömer Günel ve KUSAV Başkanı Levent Köylü ile yapılan söyleşiler de yer alıyor. Bir Notanın Hikayesi, 9 ve 10 Eylül tarihlerinde saat 21.00'da Tarihi Kervansaray'da tekrar sanatseverlerle buluşacak. Okan Bayülgen tarafından hazırlanan ve seslendirilen belgeselin yönetmenliğini Rahşan Gürkan, genel koordinatörlüğünü Özgür Çakıt yapıyor. Belgeselin senaryosu ise Murat Tolga Şen'e ait."} {"url": "https://www.ithafsanat.com/ankyra-barokun-konseri-is-sanatin-youtube-kanalinda/", "text": "Ankaralı müzisyenlerin oluşturduğu, Barok dönem eserleri üzerine uzmanlaşan Ankyra Barok'un İş Sanat için hazırladığı konseri 8 Aralık Çarşamba saat 20.30'da İş Sanat'ın YouTube kanalında yayınlanacak. Konser, ilk gösteriminden itibaren sezon boyunca İş Sanat'ın YouTube kanalında ücretsiz erişime açık olacak. Yunus Asilkan Çelik, Elif Ece Kaya, Ebru Tamer, Ayça Akünal, Yağmur Tekin, Yusuf Çelik, Gizem Sözeri ve Cem Çeliksırt'ın bir araya gelerek kurduğu topluluk konserde dönemin önemli temsilcileri Antonio Vivaldi'nin Çello Konçertosu ve Lavta Konçertosu ile George Friedrich Handel'in Sarabande ve La Chia Qiu Pianga eserlerini seslendirdi. Konserin çekimleri ise Türkiye İş Bankası İktisadi Bağımsızlık Müzesi'nde yapıldı. İtalyan mimar Giulio Mongeri tarafından 1929 yılında İş Bankası'nın 3. Genel Müdürlüğü olarak inşa edilen bina, erken Cumhuriyet dönemi mimarisinin günümüze ulaşmış en önemli örneklerinden biri olarak kabul ediliyor. Batı ve Osmanlı mimarisi ile Art Nouveau ve Neo Rönesans akımlarının izlerini taşıyan, Ankara Ulus'taki simge yapılar arasında yer alan tarihi bina, milli iktisat tarihi açısından büyük önem taşıyan bugüne kadarki birikimini toplumla paylaşmak üzere 2019 yılında müzeye dönüştürdü."} {"url": "https://www.ithafsanat.com/antepten-manchestera-yuruyus-kucuk-amal/", "text": "Suriyeli 9 yaşındaki mülteci kız çocuğu Küçük Amal'ın hayatını anlatan, gezici kültür sanat festivali; Yürüyüş Projesi için hazırlanan 3,5 metre yüksekliğindeki kuklanın İngiltere'ye uzanan yolculuğu Gaziantep'te atacağı ilk adımla başlayacak. The Jungle ile yakaladıkları olağanüstü başarının ardından Good Chance, dünyaca ünlü War Horse yaratıcıları Handspring Kukla Kumpanyası işbirliğinde şu zamana kadarki en özel çalışmasını sunar: Yürüyüş Amir Nizar Zuabi'nin sanat yönetmenliğinde, mültecileri destekleyen, gezici sanat ve umut festivali. 2021 yılında, Suriye-Türkiye sınırından Birleşik Krallık'a uzanan, Türkiye ayağında Sığınmacılar ve Göçmenlerle DAyanışma Derneği ve İstanbul Kültür Sanat Vakfı'nın desteklediği Yürüyüş; ünlü sanatçıları, önemli kültür kurumlarını, toplulukları ve insani yardım kuruluşlarını, şimdiye kadar denenmiş en yenilikçi ve maceraperest kamuya açık sanat eserlerinden birini gerçekleştirmek üzere bir araya getirecek. Yürüyüş'ün kalbinde, bir Handspring Kukla Kumpanyası yaratımı olan 3.5 metro boyundaki bir mülteci kız çocuğu kuklası, 'Küçük Amal', yer alıyor. Yerlerinden edilmiş, çoğu ailesinden ayrı düşmüş tüm çocukları temsil eden Küçük Amal 8,000 km'yi aşan yolculuğu boyunca şu acil mesaja beden verecek; Bizi unutmayın. Olağanüstü bu küresel değişim döneminde, Yürüyüş, olağanüstü bir sanatsal tepki: Paylaşılan insanlığın yeni hikayesini anlatacak; sınırları, siyaseti ve dili aşan kültürel bir odesa. Böylece dünya; yerlerinden edilmiş, her biri ayrı bir yaşam öyküsüne sahip ve şimdi küresel pandemi karşısında her zamankinden daha da savunmasız o milyonlarca çocuğu hatırlasın. Yürüyüş, uluslararası festivalle bir dayanıklılık etkinliğinin bir aradalığı. 3.5 mt boyunda bir kukla olan Küçük Amal Avrupa kıtasını boydan boya yürürken milyonlarca genç mültecinin hikayesine ışık tutacak. Sekiz ülkeden geçecek olan Küçük Amal, güzergahı boyunca şehir merkezlerinde, kasabalarda ve köylerde düzenlenecek yüzlerce kültürel etkinlikle karşılanacak. Daha yola çıkmadan, iddiasının boyutları şimdiden insanların hayal gücünü harekete geçiriyor. Amal; çoğu refakatsiz, ailelerinden ayrı düşmüş çocuklar; hayatı tehdit eden koşullarda görülmemiş yolculuklara çıkmaya zorlamış tüm çocuklar için yürüyecek. Küçük Amal biz onları unutmayalım diye yürüyecek. Küçük Amal'ı şu etkinliklerde karşılamak mümkün."} {"url": "https://www.ithafsanat.com/arnica-art-land-cagdas-sanat-calistayi-sergisi-sanatseverlerle-bulustu/", "text": "Küçük ev aletleri sektöründe, tasarım odaklı yaklaşımıyla birçok yeniliğe imza atan Arnica, sanata verdiği desteği özel bir proje ile pekiştirdi. Sanatın büyük kentlere sıkışmasını önlerken, Mersin'i çağdaş sanat merkezlerinden birisi haline getirmek için hayata geçirilen Arnica Art Land Sanat Çalıştayı, ilk fazını bir sergiyle tamamladı. Proje kapsamında Mersin Borcak Yaylası'nda bir araya gelen 32 sanatçının ürettiği eserler, 2 Haziran'da Mersin Güzel Sanatlar Galerisi'nde açılan sergiyle sanatseverlerle buluştu. Arnica tarafından geçen yıl Mersin Borcak Yaylası'nda düzenlenen 1. Arnica Art Land Sanat Çalıştayı'nda ortaya çıkan eserler, Mersin Güzel Sanatlar Galerisi'nde açılan sergide sanatseverlerle buluşuyor. Serginin açılışı, 2 Haziran'nda Mersin Valisi Ali Hamza Pehlivan, ressam Ahmet Yeşil ve çok sayıda davetlinin katılımıyla gerçekleştirildi. Açılışta konuşan Arnica Yönetim Kurulu Başkanı, Arnica Art Land Kurucusu ve Danışma Kurulu Başkanı Senur Akın Biçer, Mersin'in adını çağdaş sanatla güçlendirecek bu projeyi hayata geçirmekten büyük mutluluk duyduklarını, sanatı desteklemeyi sürdüreceklerini belirtti. Sergi, 30 Haziran'a kadar devam edecek. Arnica tarafından başlatılan Arnica Art Land Sanat Çalıştayı, ilk yılında Azerbaycan'dan katılan bir sanatçının yanı sıra Türkiye'nin farklı illerinden ressamların bir araya geldiği bir çağdaş sanat projesi olarak hayata geçirildi. Mersin Borcak Yaylası'nda 23-30 Ağustos 2022 tarihleri arasında doğayla iç içe 30 dönüm ormanlık alanda Denizhan Özer'in küratörlüğünde gerçekleştirilen çalıştaya 32 sanatçı katıldı. Sanatçıların çalıştay sürecinde ortaya koyduğu eserler önce Arnica'nın Mersin Tarsus Organize Sanayi Bölgesi'ndeki fabrikasında sergilendi. Ülkemizin önde gelen çağdaş sanat platformlarından biri olma hedefiyle yola çıkan Arnica Art Land, Mersin'i bir çağdaş sanat merkezi haline getirirken, ülkemizin adını uluslararası sanat çevrelerinde daha bilinir kılmak ve Mersin'e bir çağdaş sanat müzesi kazandırmak amacıyla uzun vadeli bir proje olarak tasarlandı. Türk resminin usta kuşak, orta kuşak ve genç kuşak sanatçılarını bir araya getiren çalıştay, ayrıca Türkiye'nin birçok kentinden, farklı üsluplarda eserler üreten sanatçıların buluşmasını sağladı. Arnica Art Land Artistik Direktörü ve Küratör-Sanatçı Denizhan Özer de Bu çalıştay, sanatın İstanbul aksı üzerinden çıkarılıp Anadolu'ya yayılması için atılmış önemli adımlardan birisidir. Türkiye'ye getirdiğimiz sanat enerjisini daha sonraki dönemlerde Türk sanatını tanıtmak amacıyla yurt dışına da taşımayı planlıyoruz dedi. Özer, Arnica Art Land Sanat Çalıştayı'nın ikincisinin, temmuz ayında, birer haftalık üç dönem halinde yaklaşık 50 sanatçının katılımıyla gerçekleştirileceğini belirtti. Açılışın ardından sergiyi gezen davetliler, 1. Arnica Art Land Sanat Çalıştayı sürecini özetleyen belgeseli de izledi. Mersin Güzel Sanatlar Galerisi'nde 30 Haziran'a kadar açık kalan sergi, haftanın her günü 08.00-17.00 saatleri arasında gezilebilir. 1. Arnica Art Land Sanat Çalıştayı sürecini özetleyen belgeseli izlemek için aşağıdaki linke tıklayınz. Arnica Art Land Çalıştayı hakkında ayrıntılı haberimizi incelemek için lütfen linklere tıklayınız."} {"url": "https://www.ithafsanat.com/arnica-art-land-sanat-calistayi-ikinci-kez-borcak-yaylasinda-gerceklesti/", "text": "Sanatın büyük şehirlere sıkışmasını önlerken, çağdaş sanata yeni bir platform kazandırmak amacıyla Arnica tarafından hayata geçirilen Arnica Art Land Sanat Çalıştayı'nın ikincisi Mersin Borcak Yaylası'nda gerçekleşti. 14 Temmuz-4 Ağustos tarihleri arasında birer haftalık üç dönem halinde düzenlenen çalıştay Türkiye ve dünyanın farklı ülkelerinden 50 sanatçıyı bir araya getirdi. Arnica Art Land Sanat Çalıştayı Kurucusu ve Danışma Kurulu Başkanı Senur Akın Biçer, Bu yıl üç hafta boyunca resim ve heykel sanatının çok kıymetli isimlerini ağırladık. Arnica Art Land Sanat Çalıştayı'nın Türkiye'nin sanat atmosferini güçlendiren bir etkinlik haline gelmesi mutluluk verici. Çünkü toplumdaki sanat okuryazarlığını artırarak sanatı hayatın her alanına yaymayı hedefliyoruz dedi. Küçük ev aletleri sektörünün yenilikçi markası Arnica tarafından hayata geçirilen Arnica Art Land Sanat Çalıştayı, ikinci yılında sanatın farklı disiplinlerine ev sahipliği yaptı. Mersin Borcak Yaylası'nda birer haftalık üç dönem olarak 14 Temmuz-4 Ağustos tarihlerinde gerçekleşen çalıştaya Türkiye'den ve Fransa, Gürcistan, İran, Rusya gibi farklı ülkelerden 53 ressam ve heykeltraş katıldı. Doğa ve sanatı buluşturan çalıştay boyunca resim ve heykel alanında çeşitli üsluplarda çalışan sanatçılar, sanatın her yönüyle konuşulduğu etkinlikler, çevre gezileri, atölyelere katılırken çağdaş sanata yeni eserler kazandırdılar."} {"url": "https://www.ithafsanat.com/arnica-art-land-sanat-calistayinda-uretilen-eserler-sergileniyor/", "text": "Arnica Art Land Sanat Çalıştayı'nda üretilen eserler 2-30 Haziran 2023 tarihleri arasında Mersin Güzel Sanatlar Galerisi'nde sergilenecek. Ülkemiz çağdaş sanatına önemli bir katkı sunmak amacıyla Mersin'in Borcak Yaylası'nda 23-30 Ağustos 2022 tarihleri arasında 32 sanatçının katılımıyla düzenlenen Arnica Art Land Sanat Çalıştayı'nda üretilen eserler, sanatseverlerin beğenisine sunuluyor. Mersin Güzel Sanatlar Galerisi'nde 2-30 Haziran 2023 tarihleri arasında düzenlenecek sergide, 80'i aşkın eser yer alacak. Arnica Art Land Çalıştayı hakkında ayrıntılı haberimizi incelemek için lütfen linklere tıklayınız."} {"url": "https://www.ithafsanat.com/arnica-art-lande-katilan-sanatcilar-anlatiyor/", "text": "Arnica desteğiyle hayata geçirilen Arnica Art Land Sanat Çalıştayı, ülkemizin çeşitli kentlerinden ve Azerbeycan'dan olmak üzere 32 sanatçıyı ağırladı. Sanatçılar çalıştay ile ilgili düşüncelerini İthaf için dile getirdiler. Diğer sanatçı arkadaşlarla birlikte böylesi önemli bir etkinliğe katılmış olmaktan son derece mutluyum. Çok farklı teknikte çalışan, genç ve orta kuşak sanatçılar bir aradaydı. Bu tür etkinliklerin yarattığı en önemli etki, sineri oluyor. Çalıştay, büyük bir motivasyon oluşturdu. Pandemi sonrasında insanların, sanatçıların ve sanatseverlerin böyle bir ortama gerçekten ihtiyacı vardı. Benim çalıştayın hemen arkasından bir sergi hazırlığım vardı, çalıştay bende büyük bir motivasyon yarattı. Döndüğümde hızla atölyede o işlerime yoğunlaştım. Bende bu farklılığı yarattı. Diğer arkadaşlarımız da aynı şekilde çok beslendiklerini söylediler. Senur Hanım'ın bu konuda hiçbir imkanı esirgemeden bizi konuk etmesi, istediğimiz her türlü malzemenin, o şartlarda bile orada bulunuyor olması, çok değerliydi. Kendisine çok teşekkür ediyorum. Belki şunu da eklemeliyim. İş insanlarının veya sanayide farklı iş kollarında faaliyet gösterenlerin sanatla birlikte üretim yapmaları çok önemli. Bu hem moral açısından hem de onlara yeni bir dünya hayali kurmaları açısından büyük katkıda bulunuyor. Bence Arnica Art Land'in böyle bir fonksiyonu da oldu. Çalıştaya İstanbul'dan katıldım. Her çalıştay, benim için yeni bir deneyim ve yeni heyecan. Bu nedenle sevgili küratörümüz Denizhan Özer'den aldığım Arnica Art Land davetini de severek kabul ettim. Bir yaylada resim yapmak ve resim yapma şartlarını birden fazla ressam için oluşturmak kolay değildi. Bu çalıştayda bütün detaylar düşünülmüştü ve çok başarılı oldu. Arnica Art Land ailesi'ne, sevgili ev sahibimiz Senur Akın Biçer'e, Denizhan Özer'e ve emeği geçen herkese teşekkür ederim. Arnica Art Land projesinde yer almanın öncelikle büyük bir ayrıcalık olduğunu söyleyebilirim. Ulusal ve uluslararası birçok resim çalıştayına katılarak çeşitli deneyimler edindiğim için gönül rahatlığıyla söylüyorum; kendinizi ve sanatınızı özel hissediyorsunuz. Boya ve malzeme seçimlerindeki titizliklerden tutun da konaklamanıza kadar her şey büyük bir özveri ile sizin için hazırlanmış! Doğa, temiz hava, Borcak Yaylası'nın yeşil ahengi bana o kadar iyi geldi ki iyi bir resim çıkmasına çok yardımcı oldu. Küratörlüğünü Denizhan Bey'in yaptığı bu projeyi bence tüm sanatçılar deneyimlemeli. Çünkü sadece bir çalıştay projesi değil; alt basamakları olan, kendi içinde projelere bölünen bir proje. Kendi atölyenize geldiğinizde gönül rahatlığıyla Evet, harika bir çalıştaydı, böyle bir projede olmaktan dolayı çok mutluyum. İyi ki bu kadroda yer almışım diyebiliyorsunuz. Aslolan hikayedir. İnsan hikayelerinin coğrafyası yoktur. Batı veya doğu ile kuzey veya güney fark eder mi? Etmez. Birlikte resmettiğimizin kürenin en büyük espasını ve ortak insanlık macerasını oluşturduğunu gösterir. Arnica Art Land Sanat Çalıştayı'nda da insanlığın ortak öykülerini anlattık. Ben Titanik gemisinin ilk ve son yolculuğundaki sınırsız, sonsuz hikayelerden bir bölümünü ele aldım. Körler İçin Ansiklopedi serim de böylece Titanik madde başlığını tamamlamış oldu. Genel konseptime uygun olarak çalıştayda konuyu etraflıca işleyecek yeterli sayıda resim üretmiş oldum. Çalıştayın ilk üretiminde, Titanik gemisinin batmadan yolculuğuna son sürat devam etmesi bu çalıştayın da uzun yıllar boyunca devam edeceğinin bir göstergesi oldu. Bir aile ortamında, en konforlu şekilde üretilmiş resimler, sanat tarihinin nadir rastlanan birer parçası oldu. Bunu olanaklı kılan Arnica ailesine ve küratörümüze çok teşekkür ediyoruz. İyi ki varsınız. Var olsun sanat ve hayat! Arnica Art Land Sanat Çalıştayı'na Trakya Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Yüksek Lisans Resim Bölümünden katıldım. İlk kez deneyimlemiş olduğum bu çalıştayda birbirinden değerli sanatçılarla tanıştım. Borcak Yaylası'nda orman alanında, gündelik hayatın dışında, bir sanatçının doğadaki imge arayışı beni heyecanlandırmıştı. Çalışmalarımda, dinlediğim müzik, tuttuğum ritimle beraber gündelik hayattan karakterler oluşturuyorum. Kurgusu, renk armonisi ve kompozisyonuyla beraber kalıcı ifadeleri yansıtmayı, yansıttığım ifadelerle doğal anlayışı harmanlamayı tercih ediyorum. Bir haftalık çalıştay boyunca eğlenerek gündelik hayatı resimle not almış olduk. Bu keyifli çalıştay için Senur Hanım'a ve küratörümüz Denizhan Bey ile Arnica Ailesi'ne teşekkür ederim. Pandemi sonrası sosyal yaşama dahil olmayı çabalarken hayatımızı kolaylaştırmak için de ayrıca çabalıyoruz. Uzun zamandır içine kapanmış, belki de suya yazılmış yazılar gibiydik. Yazılanı okuyamıyor, düşünü hatırlayamıyor, sözünü bulamıyor olabilirdik. Duyu dünyasında hafızanın ihtiyacı olan şey yaratıcılık ve düşleridir. Belki de sadece sevinmek ve sevilmek istiyorduk. Bildiklerimizle beraber bilmediklerimizi de birbirimizde tanıyacaktık. Her karşılaşma kendi hikayende bir tohuma gebedir. Ama nasıl? Aslında her karşılaşma serttir, zordur, içe dönük olduğu kadar dışa da dönüktür. Bir resim çalıştayına ilk kez katıldım. Açıkçası nasıl olacağını merak ediyordum. Adana Havaalanı'na indikten sonra yetkili arkadaşların beni karşılamaları, ilgileri ile çok profesyonel bir çalışmanın içinde olduğumu anladım. Farklı disiplinlerin, farklı resim anlayışında olan ressamların bir arada, aynı amaç için çalışmaları heyecan vericiydi. Çalışma boyunca ressamların sanat anlayışları üzerinde konuşmaları, karşılıklı bir anlayış içinde geçti. Yeni insanlarla tanışmanın yanında farklı resim ve benzeri işlerin yaratım sürecini birlikte gözlemledik. Ortaya sanatsal değeri olan işler çıktı. Bir müzenin oluşması için altyapı olarak kullanılacak anlayış ve işler belirlendi. Ev sahibimiz her şeyi ince ince düşünmüştü. Hiçbir eksiklik yoktu. Çalıştaylar sanatçılar açısından birkaç noktada önemli. Birincisi sanatçının farklı mekanlar görmesi ve hem mekanla hem de başka sanatçılarla etkileşimde olması, katılımcıyı besleyen bir unsur. Bu bağlamda Mersin Borcak Yaylası'ndaki çalıştay, mekanın değişik olması, sanatçıyı farklı bir atmosferle buluşturması ve sanatçıda bambaşka çağrışımlar açması nedeniyle farklı bir etkinlikti. İkincisi, sanatçılar bazen farklı denemeler yapmak veya farklı serilere geçerken değişik etkileşimlerde bulunmak isterler. Genel olarak bu bağlamda da çalıştaylar, sanatçının başka resimler yapması noktasında da önünü açan bir deneyim. Bu yaklaşım, elbette sanatçıdan sanatçıya değişir. Borcak Yaylası çalıştayı, kişisel olarak bana farklı denemeler yapmamı sağlayan, orada gezip gördüklerimle önümüzdeki süreçlerdeki sanatımı da etkileyecek olan bir çalıştay oldu. Ağustos ayında Mersin'in Borcak Yaylası'nda Denizhan Özer küratörlüğünde ilki gerçekleştirilen Arnica Art Land Sanat Çalıştayı, sanatın merkez şehirlerin dışında da hem üretim hem sergileme olanağı bulması açısından çok değerli. Bu çalıştaylar neticesinde çıkan eserler, bölgede ilerleyen yıllarda kurulacak çağdaş sanat müzesinin koleksiyonunu oluşturacak. Denizhan Özer'in davetiyle bu organizasyonun bir parçası olduğum için çok mutluyum. Mersin'de bu yıl ilki gerçekleştirilen Arnica Art Land Çalıştayı'na İstanbul'dan katıldım. Borcak Yaylası gerçekten büyüleyici bir yer. Yörenin tarihi mekanları da ayrıca çok etkileyici. Büyük şehrin kalabalığından sonra, doğa ve tarih ile iç içe olmak, böyle farklı bir ortamda resim yapmak doğrusu iyi geldi. Resimlerimde ağırlıklı olarak yaşadığım şehirden ilham alıyorum. Atölyemin de bulunduğu Beyoğlu'ndaki duvarlar aracılığı ile kendimi ifade ediyorum. Burada da aynı çizgide bir resim yapmayı tercih ettim ama yaylada ve gezdiğimiz tarihi mekanlarda gördüğüm bazı detayları resmime ekledim. Bu tür çalıştayları çok önemsiyorum. Farklı disiplinlerden gelen başka sanatçılarla etkileşim içinde üretmek çok besleyici oluyor. Belki bundan daha önemlisi yöre halkıyla iç içe olması, oraya getirdiği kazanımlar... Bize destek sağlayan ekip çok ilgili, meraklı ve dikkatliydi. Sanırım birbirimizde farklı bakış açıları oluşturmayı başardık. İleride çalıştayın Mersin'in içine yayılacağını, etkileşimin genişleyerek devam edeceğini öğrendik. Bu çok sevindirici. Senur Hanım'a gösterdiği içten misafirperverlik, Denizhan Bey ve tüm ekibe özenleri için teşekkür ediyorum. Şanlıurfa'nın Birecik ilçesinden katıldığım, Senur Akın Biçer'in in ev sahipliğinde düzenlenen çalıştayda, birçok değerli ressam ile buluştuk. İlk kez bir çalıştaya katıldım ve bize gösterilen değer ve ilgi, ziyadesiyle mutluluk verdi. Çalışmalarımızı gerçekleştirdiğimiz alan içerisinde kendimi çok şanslı hissettim. Doğanın sunmuş olduğu o güzelliğin sanatımı irdelememde ayrı bir renk kattığını söylemek isterim. Hayatım boyunca böyle bir alana sahip olup doğanın güçlü ruhu içerisinde sanatsal çalışmalarımın sürekliliğini sağlamak istemiştim. Bu isteğimi kısa sürede olsa da böyle büyülü bir ortamda gerçekleştirmek ruhumu iyileştirdi. Bu çalıştay bana çok güzel iki ayrı değer kattı. Birincisi, daha önce hiç rastlamadığım, çok güzel değerlere sahip, yetişkin ve genç ressamlarla tanışma şansım oldu. Diğeri ise kültürel olarak farklı bölgelerde yaşamış olsak da Senur Hanım'ın yaptığım bir eserde kendi ailesine dair izleri, hatıraları bulmasıydı. Resmimi oluştururken kullandığım imge, Senur Hanım'ın dikkatini çekmişti. Kendisiyle sohbetimizde resmettiğim arabaların ailesiyle ilişkili derin bir geçmişi olduğunu anlattı, anlatırken o kadar güzel hissettirdi ki! Yaptığınız işin bir başkasının ruhuna dokunabildiğini hissetmenin çok güzel bir his olduğunu gördüm. Bu güzellikleri bizlere yaşatan Arnica Art Land ailesine teşekkür ederim. Bu değerli sanat çalıştayı; gerçek nesneleri ve sanatçıların hayallerindeki nesneleri bir araya getirmesini sağlayan, resimdeki melodiyi dinamik ve güçlü bir şekilde ortaya koymasını destekleyen bir etkinlikti. Sanatçıya verilen en yüksek değerdeki moralle de çalıştay, evrendeki ve sanat estetiğindeki yerini en üst seviyede almıştır. Bu değerli sanat çalıştayı sanattaki estetiğin kural akışına; ışığın sanata en güzel şekilde yansımasına neden olmuştur. Aklın, sanat ürpertisinde en güzel şekilde var olmasını mümkün kılan bu moleküler bilinç, somut ve soyut olarak Borcak Yaylası'nda tuvalde renklerle buluşmuştur. Bu güzel ve güçlü çalıştay için emeği geçen herkese teşekkürü borç bilirim. Arnica Art Land'e İstanbul'dan katıldım. Bir süreliğine de olsa doğa ile iç içe olmak, doğanın içinde çalışmak farklı ve güzeldi. Yaylada resim yapmak ilk defa deneyimlediğim bir şeydi ve bundan çok keyif aldım. Ormanın, dağların büyüleyici hali ve canlılığı resmime de yansımış oldu. Resimlerimde hayvan ve insanı birlikte kullanırım. Bu çalıştayda da resmimi bu şekilde kurguladım ve figürümü Mersin'de koruma altında olan küçük akbabalar ile beraber resmettim. Çalıştay vesilesi ile Mersin'i gezmiş ve tanımış, yeni dostluklar edinmiş olduk. Resimlerimiz Arnica'nın fabrikasında sergilendi. Eserlerin devasa bir mekanda, demir iplerle havaya asılması, farklı bir sergileme şekliydi ve sergiyi başka bir boyuta taşıdı. Arnica ailesinin güler yüzü, sıcak ev sahipliği ve Mersin'in güzel atmosferi sayesinde çok güzel bir hafta geçirdim. Projeyi hayata geçiren Senur Akın Biçer'e ve Denizhan Özer'e çok teşekkür ederim. Arnica Art Land Ailesi biz sanatçılara, Mersin' in Borcak Yaylası'nda doğanın üzerimize çatı olduğu büyülü bir ambiyans sundu. İstanbul' un yoğun temposundan çok uzak, resmimle baş başa olduğum, son derece huzurlu, adeta bir inziva deneyimiydi. Her türlü ihtiyacımızın karşılanması adına seferber olan ve müthiş bir konfor ortamı oluşturan Arnica Art Land Ailesinin bir parçası hissettiğim bu projenin içerisinde yer aldığım için çok mutluyum. Emeği geçen herkese teşekkür ederim. Üretimleriyle alanında görevini yapıp kalitesini ispatlayan Arnica; topluma karşı sorumluluklarından birisini sanata ve sanatçıya destek vererek Arnica Art'ı kurdu ve profesyonel bir çalıştay gerçekleştirdi. Kuruluşundan beri tasarımı ve sanatı öncüleyen bu kuruluşun doğup büyüdüğü yerde bu etkinliği gerçekleştirmesi Anadolu'yu özümsediğini, katmanlar halindeki Anadolu kültürünü geleceğe taşıma isteğini ortaya koymuş oldu. Üretimlerinde lokal başlayarak evrenselleşen bir marka olan Arnica, kendini alanında ispat etmeyi başarmıştır. Proje olarak Arnica Art Land Sanat Çalıştayı'nı evrensel boyuta taşıma istekleri ise çok heyecan verici bir durum. Anadolu'nun doğurgan yönü ve yaratıcılığının farkındalığı ile başlattıkları bu sanat çalıştayıyla katılımcılığa, dinamiklere, açık olduklarını; paylaşımcı oluşumla yeni fikirlere, tecrübelere ve deneyimlere değer verdiklerini ortaya koymuşlardır. Sanat, gönüldür ve tinselliği yaşayan özel ruhların gerçekleştirebileceği ruhsal, duygusal bir eylemdir. Uluslararası bir markanın Anadolu'da maddesel alan yanında ruhsal ve duygusal alana yönelerek sanata ve sanatçılara uluslararası alanlar açma girişiminin desteklenmesi gerektiğine inanıyorum. Yaptıkları ilk sanatsal etkinliğin eylemsel niteliği planlarında var olan Artresidence programlarının hayata geçirilişi ve üretilen eserlerin uluslararası alanlara taşınmasıyla evrenselleşebileceklerine inancı perçinleyecektir. Biz sanatçılara düşen görev ise uluslararası organizasyon kalitesine ve altyapısına sahip bu oluşuma aynı gönülle destek vermektir. Küratörlüğünü Denizhan Özer'in yaptığı Arnica Art Land Sanat Çalıştayı, farklı disiplinlerden profosyonel sanatçıların bir araya gelmesiyle geçekleşmiştir. Bu çalıştay hem coğrafi anlamda farklılık getirmesi hem de sanatçının üretim anına yönelik estetik deneyimin en yüksek noktada yaşanmasından dolayı işlevsel olarak da bir sosyal sorumluluk projesi olarak adlandırılabilir. Çalıştay, doğa ve sanat ilişkisi bağlamında ve sunduğu zengin olanakları sayesinde sanatçının estetik deneyimine de çok büyük katkı sağlamıştır. Ortaya çıkan eserler, yüksek enerjisi olan sanatçılarınperformanslarının en üst düzeyde olduğu; mekan ve sanat ilişkisinin de bir yansıması olarak dikkat çekmektedir. Bu anlamda Arnica fabrikalarının içerisinde sergilenen eserler, sergi konsepti açısından da özgün bir sergileme sunmaktadır. Arnica Art Land calıştayında olmaktan büyük mutluluk duydum. Sanatçıların beslendiği biricik kaynak doğadır. Kendimizi karıncalar, kelebekler ve kuşlarla çalışır bulmak; ne yaparsak yapalım doğa kadar büyük bir sanatçı olamayacağımız ama onun bir parçası olduğumuz gerçeğini tekrar görmüş olmak, kendi adıma müthiş bir deneyimdi. Bu imkanı kendi evinde bize sunan Senur Hanım'ın, sanata, doğaya ve insana verdiği kıymete şahit olmak da önyargıları törpüledi. Ve dedim ki İşte! Tüm işverenlerin eğilmesi ve dokunması gereken yer burası: Üretene destek olmak... Kendi adıma bu desteği görmekten çok mutluyum. Teşekkür ederim. Sürdürülebilirliği zamanla birlikte hareket eden, hedefi Mersin'de bir sanat müzesi olan, İstanbul'dan Anadolu'ya, Mersin Borcak Yaylası'nda ilki düzenlenen Arnica Art Land Sanat Çalıştayı... Arnica Yönetim Kurulu Başkanı Senur Akın Biçer'in ev sahipliğini, Denizhan Özer'in küratörlüğünü üstlendiği proje, usta ve genç kuşaktan 32 sanatçıyı bir araya getirdi. Her anı fotoğraf ve video çekimleriyle belgelendi. Bu yönüyle de ilklere imza atan sanat çalıştayını Türkiye'de yapılan özel bir sanat seferberliği olarak görüyorum ve bu projede yer almaktan da onur duyuyorum. Arnica Art Land Sanat Çalıştayı'nda emeği geçen tüm dostlara ve çalışanlarına, İthaf dergisi aracılığıyla teşekkür ederek saygılarımı sunuyorum. Bu tür çalıştayları sanatçıların kendilerini fark etmeleri ve geliştirmeleri açısından önemli buluyorum. Çünkü biz atölyemizde çalışırken köreliyoruz, bir süre sonra tıkanıyoruz. Bu tür çalıştaylarda kolektif enerji ile başka bir perspektif görebiliyoruz. Sanatımda bir gri- sarı dönemimdeyim. Orada da İlk hayat diye bir resim yaptım. Çok zor bir resimdi, kaotik bir çalışmaydı ve o enerji ile resmin içinden çıktım. Ardından minimal bir iş yaptım, onu bir seriye dönüştürmeyi düşünüyorum. Bu tür çalıştaylar, Türkiye'deki sermayenin ve sanayi dinamiğinin bütün ülkeye yayılmasını, sanatçıların da çok boyutlu olarak Rönenans içinde olmasını sağlıyor. Senur Hanım ve Denizhan Bey'in başladıkları vizyon çok önemli. Onlarda bu çalıştayların devamının geleceğini gördüm. O devamlılıkla çalıştaylar sürerse 10 yıl içinde orada çok ciddi bir kurum ve yapı olur. Çalıştaya İstanbul'dan katıldım. Muhteşem güzelliklerin içinde, çok keyifli günler geçirdim. Büyük bir özenle ilgilenip her detayı düşünen bir ekip vardı. Bu çalıştayda yer almak, güzel insanlarla birlikte çalışmak mutluluk vericiydi. Eserlerimi üretirken esinlendiğim en önemli nokta, insan ve doğanın uyumuydu. Mekan; canlı gördüğüm renkleri, özellikle yeşilin her tonunu inceleyip tuvalime aktarmamda çok yardımcı oldu. Çalıştay sonunda sergimizi Arnica'nın Tarsus'taki yeni fabrikasında açtık. Her şey için Arnica Art Land ailesine, bize kapılarını açan kıymetli Senur Akın Biçer Hanım'a, çok değerli küratörümüz Denizhan Özer hocama çok çok teşekkür ederim. Mersin Borcak Yaylası'nda geçirdiğim günler benim için unutulmaz anı olarak kalacak. Arnica Art Land Sanat Çalıştayı, bir sanat coğrafyası oluşturmak adına yeni ve çok yararlı bir düşüncenin uygulaması olarak gerçekleşti. Bölgeye kültürel olarak yapacağı katkılar, çevre insanının, çocukların sanatla kuracağı bağlar düşünüldüğünde sanat-doğa -insan temelli bir düşüncenin hayata geçirilmesi sevindirici. Ben de böylesi bir çalışmada bulunmaktan çok mutluyum. Doğa ve onun barındırdığı seslerle iç içe düşünmek, üretmek benim için özel bir deneyimdi. Üretilen eserlerin yine bir başka üretim yeri olan fabrika mekanında sergilenmesi de keyifli ve ironikti. Çalıştayın belgelenmesi adına, çekimler, röportajlar yapılması ve buna bağlı olarak arşivli bir yönünün olması, ileriye yönelik bir katkının söz konusu edildiğini gösteriyor. Bu sanatsal düşünceyi hayata geçiren Senur Akın Biçer'e, Denizhan Özer'e teşekkür ederim. Küratörümüz Denizhan Özer'in Arnica'nın İstanbul fabrikasındaki Siloart Heykel Projesi'nden sonra gelişen bir düşüncenin hayata geçmesiyle benim de içlerinde bulunduğum 32 sanatçının bir araya geldiği Arnica Art Land Sanat Çalıştayı'nda bulunmaktan mutluluk duydum. Bu gibi projeler ülkelerin kültür hayatına katkıda bulunan önemli etkinliklerdir. Bu proje, yurt dışı sergileriyle, sanat kütüphanesiyle ve müzesiyle uzun vadeli bir çalışma planıdır. Sayın Denizhan Özer'e ve Sayın Senur Biçer'e sonsuz teşekkürlerimi sunuyorum. Ağustos ayında çok kıymet verdiğim akıl öğretmenlerimden biri olan küratörümüz Denizhan Özer'in daveti ile Mersin Borcak Yaylası'ndaki Artica Art Land Sanat Çalıştayı'na katıldım. Genelde stüdyosunda tek başına çalışan ve çoğunlukla yurt dışındaki sergilere katılan bir sanatçı olarak Türkiye'deki kıymetli sanatçılarla birlikte olma ve yan yana çalışma fırsatına sahip olmak çok keyifliydi. Gerçekten samimi ve değerli paylaşımlarımız oldu. Sanat, yaş ve tecrübe ne olursa olsun insanın her an yeni bir farkındalığa uyanabildiği bir durum yaratıyor. Mekan, bellek ve doğa üçgeninin içinde; çok başarılı bir sistemle organize edilmiş çalıştay merkezi, Senur Hanım'ın ailesi ile ilgili bizimle paylaştığı harika anıları ve dört bir tarafımızda bizi sarmalayan ağaçlar, dağlar ve gökyüzü, benim için eşsiz bir ilham kaynağı oldu. Oldukça akışkan bir enerji ile organizasyon boyunca gittiğimiz yerlerde gördüğüm renkleri tuvale aktarma fırsatı buldum. Çok yoğun ve yorucu bir üretim süreci oldu. Mersin'in bu yüksek noktasında, muhteşem doğanın kucağında bir sanatçı nasıl olur da beslenmez ki! Özenle seçilmiş uyumlu katılımcıların, küratörümüzün ve tüm ekibin sonsuz desteği ile hepimizin çok iyi eserler ortaya çıkardığını düşünüyorum. Nice Art Land organizasyonlarına diyorum, ilk yılın bir parçası olmama vesile oldukları için Senur Hanım ve Denizhan Bey'e gönülden teşekkür ederim. Mersin Borcak Yaylası'nda yapılan bu çalıştay, doğa ve insan kaynaşmasının en iyi örneklerindendi. Yaylada, doğanın içinde olma ve üretme fırsatı sunmasıyla farklığını ve ayrıcalığını ortaya koymuştur. Mekanın tanıtımı yapılarak o yöreye has değerler ve mekanlara iştirak sağlanmıştır. Sanatçılar, düzenlenen gezilerde bu coğrafyaya uygun donelerini biriktirmiş ve bunları tuvallerine aktarma imkanları olmuştur. Seminerlerle katılımcılara bilgi ve alaka sunulmuştur. Aynı sofrada yemekler yenmiş, sohbetler yapılmış, sanatçılar kendilerini aileden biriymiş gibi hissetmiştir. Çalıştay sonrası sanatçıların bu bölgeyle olan ilişkileri devam etmiştir. Bulundukları şehirlere dönünce bu bağı başka bireylerle de paylaşarak genel anlamda tekrar bir duygu yolu yaratılmıştır. İlki düzenlenen Arnica Art Land Sanat Çalıştayı, farklı kuşak sanatçılarını bir araya getirerek Borcak Yaylası'nın pastoral ortamında güzel, sinerjik bir alan yaratmıştır. Ressamlar üretimlerini yaratılan pozitif ortamda gerçekleştirmiş ve harika etkileşimler kurmuşlardır. Devamlılığı vadedilen bu çalıştaylar silsilesinin sonucunda Mersin'de bir çağdaş sanat müzesi kurulması hedeflenmekte. Gelecek kuşaklara aktarılması açısından heyecan verici bu hamle ile Arnica, ülkemiz sanatı için gurur verici bir yatırım yapmakta. Bilindiği gibi ülkemiz çağdaş sanat müzeleri açısından oldukça geridir. Bu bağlamda Arnica, bu girişimiyle başka markalara ve kurumlara örnek teşkil etmektedir. Son olarak Arnica nezdinde Senur Hanım'a ilgisi ve misafirperverliği için teşekkür ediyorum. Değerli sanatçımız ve bu çalıştayın küratörü Denizhan Özer'in büyük çabayla organize ettiği, nitelikli usta sanatçıları buluşturduğu bu çalıştayın Arnica'nın koleksiyonuna birbirinden güzel eserler kazandırdığını düşünüyorum. Azerbaycan'dan geldim, 2000'den bu yana Çanakkale Onsekiz Mart Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Resim Bölümünde görev yapıyorum. Çok sayıda sergi ve çalıştaya katıldım. Arnica'nın düzenlediği bu etkinlik, en nitelikli çalıştaylardan biriydi. Denizhan Bey'in özenle davet ettiği sanatçılar, üst düzey performans göstererek iyi sonuç elde ettiler. Birçok çalıştayda sanatçılar arasında bilgi ve yaratıcılık paylaşımı çok az oluyor. Ancak buradaki ortamda birbirimiz ile çok şey paylaştık, iyi dostluk ilişkileri kurduk bana göre. Başta Senur Akın Biçer ve Denizhan Özer olmak üzere tüm ekibe teşekkür ederim. Her insan gibi sanatçı da sanatını icra ettiğinde destek ve değer görmek, onurlandırılmak ister. Arnica Art Sanat Çalıştayı daha ilk senesi olmasına rağmen başta Proje Sahibi Senur Akın Biçer ile Proje Küratörü Hocam Denizhan Özer olmak üzere tüm ekip, sanatçıya gereken değeri vermek, isteklerimiz azami ölçülerde karşılamak ve sanatçıyı her bakımdan rahat ettirebilmek için elinden geleni yaptı. Doğada, muhteşem bir atmosferde yaptık çalıştayı. Sanatçıların birbiriyle uyumu, proje sahibi ve ekibinin samimi, içten, özveriyle davranış ve tutumları; ağırlanmanın güzel olması, belirli günlerde tarihi ve kültürel yerlere gezinmek bu çalıştayı daha da zevkli ve mutlu edici bir hale getirdi. Sanatı ve sanatçıyı destekleyen ve motive eden bu tür projelerin tüm Türkiye'de yaygınlaşmasını diler, teşekkürlerimi sunarım. Genç sanatçıları ve usta sanatçıları bir araya getiren, Mersin'de sanatçıyı ve izleyiciyi buluşturan bu projede yer almak bende çok farklı duygular yarattı. Sanata destek veren, koleksiyoner bakış açısıyla bu oluşuma hayat veren Senur Hanım, bizi inanılmaz derecede onore etti. Şöyle ki Mersin'i daha önce hiç görmemiştim. Bu kentin sanatsal açıdan bu kadar aktif olduğunu bilmiyordum. Sanatçıları ve halkı buluşturan bu çalıştayın Mersin'in kültür ve sanat hayatı üzerinde muazzam bir etkisi olduğuna inanıyorum. Senur Hanım, sanatçılarla birlikteydi hep. Bu çalıştayın sanatçıları halkla birleştirirken Mersin'e kültürel miras açısından da çok şey kazandırdığını düşünüyorum. Senur Hanım'a ve Denizhan Bey'e, emeği geçen herkese teşekkür ederim."} {"url": "https://www.ithafsanat.com/arsivden-cikti-anitkabir-ve-mimarlari/", "text": "SALT ve Kalebodur'un yedi yıla yayılan ortaklığı sayesinde SALT Araştırma Mimarlık ve Tasarım Arşivi'nde biriken kaynaklar, bu yıl Arşivden çıktı videolarında ele alınıyor. Cumhuriyet döneminin mimarlık, tasarım, planlama ve koruma pratiklerinde öne çıkan, yapılı çevreye ilişkin beş hikayenin ikincisi olan Anıtkabir ve Mimarları bugün (10 Kasım 2021) tarihinde saltonline. org ve SALT Online sosyal medya kanallarında yayına girdi. Videoda, Cumhuriyet döneminin etkin mimar, tasarımcı ve sanatçılarının pratiklerine bir uygulama alanı sunmuş olan Anıtkabir, yapının 1944 ile 1953 yılları arasındaki inşa sürecinde ve gelişiminde rol oynamış İstanbul Teknik Üniversitesi öğretim görevlileri ve mimarlar Paul Bonatz, Nezih Eldem ve Kemali Söylemezoğlu'na ait belgeler ışığında ele alınıyor. Arşivden çıktı video serisi, Aralık'ta erken Cumhuriyet döneminin planlı mahalleleri konusuyla devam edecek. Videolar, saltonline. org'da ve SALT Online sosyal medya kanallarında yayına girecek. Bilgi, kültür ve sanat üretimini desteklemek amacıyla Garanti BBVA tarafından 2011'de kurulan SALT, herkese açık dijital arşiviyle öğrenci, araştırmacı ve meraklılara kaynak sağlıyor. SALT Araştırma bünyesinde sanat, mimarlık, tasarım, kent, toplum ve ekonomi alanlarında derlenen belge sayısı on yılda 1.9 milyona ulaştı. saltresearch. org adresinde erişime sunulan içerik, Türkiye'den önemli mimar ve tasarımcıların mesleki arşivlerini de kapsıyor. Kalebodur'un desteğiyle SALT Araştırma Mimarlık ve Tasarım Arşivi'ne dahil edilen koleksiyonlar, 20. yüzyıl Türkiye'sinde etkin uzmanlardan edinilmiş eskiz, çizim, yazışma, sözleşme, rapor, harita, fotoğraf, dia, ses kaydı ve videodan oluşan 170 bin belgeyi bir araya getiriyor."} {"url": "https://www.ithafsanat.com/ataturk-kultur-merkezinde-bu-hafta/", "text": "İstanbul Devlet Opera ve Balesi'nin modern dans topluluğu MDTistanbul, çağdaş-modern dans tekniklerinin sınırlarını zorlayan Elektronika ile AKM Tiyatro Salonu'nda! MDTist için özgün olarak yapılan 3 farklı eseri bir araya getiren Elektronika'da; topluluk dansçı ve koreograflarından Evrim Akyay'ın dinamik grup çalışması olan Hadi; yurt dışında yaptığı işlerle son zamanlarda çok talep gören İhsan Rüstem'in popüler eseri Mantra; son yıllarda çağdaş sanat dünyasının nabzını hızlandıran Güney Kore'den, koreograf DongKyu Kim'in MDTist için hazırladığı özgün parçası Heyecan MDTistanbul'un başarılı dansçılarıyla sahneye taşınacak. İstanbul Devlet Opera ve Balesi baş dansçıları İlke Kodal ve Erhan Güzel, samimi bir söyleşiyle AKM'ye konuk olmaya hazırlanıyor! Sanatçıların Türkiye'de bale sanatının tarihini, gelişimini ve geldiği noktayı kendi sanat yolculuklarıyla harmanlayarak fotoğraf ve videolarla anlatacakları samimi sohbet, AKM Çok Amaçlı Salon'da seyircilere Türkiye'nin bale tarihinden önemli bir kesit sunacak. İstanbul Devlet Modern Folk Müzik Topluluğu, Türk Müziği Akşamları kapsamında Nüve'yle AKM Çok Amaçlı Salon'da seyircilerle buluşuyor! İstanbul Devlet Modern Folk Müzik Topluluğu sanatçıları Jülide Karan ve Enver Merallı'nın solist olarak yer alacağı Nüve, tangolar, şarkılar ve türkülerden oluşan bir repertuvarı Doğu ve Batı sazlarıyla düzenleyerek AKM seyircisine unutulmaz bir akşam yaşatacak. Ankara Devlet Opera ve Balesi Modern Dans Topluluğu dansçılarının sergilediği, Ankaralı izleyicilerden tam not alan Gangster, AKM Tiyatro Salonu'nda izleyicilerle buluşmaya hazırlanıyor!1930'lar Amerika'sında ekonomik buhranın sorumlusu olarak gördüğü bankaları soyan bir gangsterin yaşamını konu edinen müzikal, caz orkestrası ve opera sanatçılarının da eşliğinde 22 Şubat'ta AKM'de! Dünyaca ünlü Sırp yazar Duşan Kovaçevic'in Türkiye'de 10 yıldır kapalı gişe oynayan eseri Profesyonel, 23 ve 24 Şubat'ta AKM Tiyatro Salonu'nda! Yugoslavya'daki büyük dönüşümden önceki ve sonraki toplumsal-politik ortamı bir entelektüelin yaşamöyküsü içinde ironik bir üslupla anlatan Profesyonel, her yaştan izleyicide iz bırakan hikayesiyle AKM'de tiyatroseverleri bekliyor! Aleyna Demirkan'ın önderlik ettiği Ritim ve Müzik Atölyesi, AKM Çocuk Sanat Merkezi'nde 4-6 yaş arasındaki çocukları müzikle buluşturmaya devam ediyor! Ritim ve Müzik Atölyesi, çocuklara Erken Müzik Eğitimi kapsamında yer davulu, metalofon, ritim çubukları, ses boruları, üçgen ziller gibi orff çalgılarını kullanarak ritmik duygularını geliştirme, bir orkestranın parçası olma, el-göz-beyin koordinasyonunu geliştirme ve konsantrasyonu artırma gibi kazanımlar sunuyor. 24, 26 ve 27 Şubat tarihlerinde düzenlenen atölye kapsamında, çocukları oyun ve müzik aracılığıyla hem eğitici hem de eğlenceli bir deneyim bekliyor. Yıllardır görüşmeyen dört kız kardeşin Alzheimer hastası annelerinin ölümüyle yeniden bir araya gelişini konu edinen Sanki Hiçbir Şey Olmamış Gibi, 24 ve 25 Şubat'ta AKM'de! Günay Ertekin'in kaleme aldığı, Eylem Yıldız'ın yönettiği ve İstanbul Devlet Tiyatrosu oyuncularının sahneye taşıdığı okuma tiyatrosu Sanki Hiçbir Şey Olmamış Gibi, bizleri aralarına yıllar ve mesafeler girmiş dört kız kardeşle tanıştırıyor. Miras paylaşımı için çocukken yaşadıkları evde birlikte zaman geçirmek zorunda kalan kız kardeşler, birbirlerine ve kendilerine dair uzak kaldıkları yıllarda unuttukları birçok duyguyu keşfediyor. Hepimize tanıdık bir yerden seslenen oyun, aile ilişkileri, bellek, iletişimsizlik ve geleceksizliğin yanı sıra kadın-erkek ilişkileri ve aidiyet sorunlarına da odaklanarak bize ailenin bölük pörçük anılarla ardımızda bıraktığımız bir yuvadan çok daha fazlası olduğunu hatırlatacak. 4-6 yaş aralığındaki çocuklar, Dilara Çamlıbel'in uygulayıcılığını üstlendiği Çocuklar ile Yaratıcı Drama Atölyesi'nde rol yaparak ve canlandırarak harika serüvenlere yelken açmaya devam ediyor! Yaratıcılık ve estetik düşünceyi geliştiren, sosyal beceriyi, iletişimi ve özgüveni yükselten Çocuklar ile Yaratıcı Drama Atölyesi'yle çocuklar, AKM'nin Çocuk Sanat Merkezi'nde sanatla çözüm ve arayışlara çıkacak ve hayal güçlerini sahne üzerinde kurgulayacaklar. İstanbul Devlet Senfoni Orkestrası, 25 Şubat'ta genç ve yetenekli viyolonsel sanatçısı Jamal Aliyev'i ağırlıyor! Genç yaşı kadar başarılı kariyeriyle de dikkat çeken Nil Venditti'nin şefliğini üstlendiği orkestra, Jamal Aliyev ile birlikte Haydn'ın ünlü Do Major Viyolonsel Konçertosu'nu ve Bartok'un Avrupa'da yazdığı son eser olan Yaylı Orkestra için Divertimento'yu AKM seyircileri için çalacak. İstanbul Devlet Senfoni Orkestrası, Beethoven Yedilisi ile Kahve Konserleri kapsamında AKM Çok Amaçlı Salon'da seyircilerle buluşmaya hazırlanıyor! Yedi İstanbul Devlet Senfoni Orkestrası sanatçısından oluşan topluluk, dünyanın gelmiş geçmiş en etkileyici ve ünlü bestecilerinden Beethoven'ın Septet Op.20 Mi bemol Major eserini 26 Şubat'ta AKM seyircisi için sahneleyecek. Geleceğin ressamları, AKM Çocuk Sanat Merkezi'nde Ressam Metin Ceyran'la buluşuyor! Çocukların resim yaparak zihinsel etkinliklerini, el becerilerini ve gözlem yeteneklerini geliştirmesine katkıda bulunmayı hedefleyen Metin Ceyran ile Resim Sevinci, katılımcıların kağıt ve boyalar aracılığıyla yaratıcılıklarını keşfetmelerini sağlayacak. Masalların büyülü dünyası, Çocuklar İçin Masal Atölyesi'yle 26 ve 27 Şubat'ta AKM Çocuk Sanat Merkezi'nde! Dilara Çamlıbel'in liderlik ettiği ve 4-6 arasındaki çocuklara yönelik olarak hazırlanan atölye, çocukların masallar yoluyla hayal dünyalarını keşfetmelerini ve yaşamlarında yeni pratikler kazanmalarını amaçlıyor. Çocuklar için Masal Atölyesi'nde çocuklar farkındalıklarını artıracak, özgüvenli bir bakış kazanacak ve özgürce yaratma gücüne kavuşacak. 19. yüzyıl sonu ile 20. yüzyıl başının en büyük bestecilerinden sayılan Puccini, İstanbul Devlet Opera ve Balesi sanatçılarının yorumlarıyla AKM Çok Amaçlı Salon'da sanat severlerle buluşuyor! İtalyan operasının en tanınan isimlerinden olan besteci, kendi akımının öncüleri gibi caddelerde yaşanan hayata, halkın yaşantısına ayna tutmuş ama bunu kadın üzerine yoğunlaşarak yapmıştır. Kadın ve erkeğin en yalın duygularına yönelen; doğurganlığın, hassasiyetin, şefkatin, hırsın, kıskançlığın daimi bir şekilde iç içe yaşadığı aşk ile dişiye, yani kadın üzerine odaklanan Puccini, onun en derin duygularını barındıran bir repertuvarla 26 Şubat'ta AKM'de! Mersin Devlet Opera ve Balesi, kendi gerçeğini yansıttığı tablolarıyla insanın ölümlü yazgısını aşmayı başaran ve günümüzün en büyük sanat ikonlarından biri olan Frida Kahlo'nun ölümle dansını 26 Şubat'ta AKM seyircileri için sahneye taşıyor! Frida Kahlo henüz çocuk yaştayken tanışıyor ölümle. Genç kızlığa adım attığında, hayatının baharında ikinci kez çalıyor ölüm kapısını ve her an bekliyor kapının ardında... Frida ise babasının hediye ettiği boyalarla başladığı resme bir kurtarıcı gibi sarılıyor. Bu sayede ölümün her an yanı başında duran nefesini hissetmemeyi başaran bir kahramana dönüşüyor, yaşama dört elle sarılıyor. Bir gün Meksika'nın kahraman ressamı Diego Rivera'yla tanışıp hayatının aşkını buluyor. Ancak ne yazık ki, aşkının meyvesi olarak kocasına bir çocuk armağan etmek isteğiyle ölümün kıyısında dolaşmaktan kurtulamıyor. Yaşadığı hamilelikler düşükle sonuçlanıyor. Zamanın ve acının ötesine geçmiş, resmin kanatlarında sonsuzluğa yelken açmış, ölüm tanrısıyla dans edebilmiş bu ölümsüz sanatçının öyküsü AKM Çok Amaçlı Salon'da sanatseverleri bekliyor! Cumhurbaşkanlığı Klasik Türk Müziği Korosu; Türk Müziğinin dev isimleri Zekai Dede, Refik Talat Bey ve Sedad Öztoprak'ı Ustaların İzinde konseriyle AKM Tiyatro Salonu'nda anmaya hazırlanıyor! Büyük bestekarın Hisarbuselik makamındaki eserlerinin seslendirileceği konserin sololar bölümünde kanun sanatçısı Taner Sayacıoğlu, vefatlarının 75'inci yılı dolayısıyla Türk saz musikisinin ufuk açan isimlerinden Refik Talat Alpman ile Sedat Öztoprak'ı saygıyla anarken, konuk solist Güzin Değişmez klasik ve neoklasik dönemden eserler seslendirecek. Mehmet Güntekin'in yöneteceği Ustaların İzinde, vefatının 125'inci yıldönümü dolayısıyla Türk klasik müziğinin son klasik bestekarlarından Zekai Dede'nin hatırasına armağan edilecek. Faik Ertener'in kaleme aldığı çok neşeli ve çok şenlikli çocuk oyunu Siz Ne Dersiniz, AKM Çok Amaçlı Salon'da tiyatrosever çocuklarla buluşmaya devam ediyor! En güçlü olmak için önce Aslan olmayı deneyen, sonra esaret altında yaşayamayacağını fark edip Kartal olan ama bu kez de avlanmaktan ve avlanmamaya çalışmaktan yorulan, sonra Güneş olan ama ışığı kesilince Bulut olmaya karar veren, bu kez de rüzgara karşı duramayıp en nihayetinde Dağ olmaya karar veren insanın macerasını... Peki İnsan, Dağ olmaya ne kadar dayanabilecektir? Veya en güçlü olanın aslında kendi yeteneği, kendi iradesi ve kendi mücadele azmi olduğunu nasıl anlayacaktır? İşte bütün bu soruların ve çok daha fazlasının cevabı, İstanbul Devlet Tiyatroları oyuncularının sahnelediği Siz Ne Dersiniz'de 7 yaşından büyük AKM seyircilerini bekliyor!"} {"url": "https://www.ithafsanat.com/ataturkun-meshur-sozunu-sanata-uyguluyorum/", "text": "Senur Hanım ile ortak bir arkadaşımız aracılığı ile tanışmıştık. Arnica'nın Avcılar'daki fabrikasının girişindeki silolara sanatsal bir özellik getirmek için neler yapılabileceğini konuştuk. Ben üç proje önermiştim, bunlardan Zirveye Çıkanlar ismindeki proje beğenildi. Silolara tırmanan gerçek insan boyutundaki heykelleri yerleştirdik. O sırada yaptığımız toplantılarda ben çalıştay fikrimden bahsetmiştim. Daha önce de Sapanca'da Portakal Çiçeği Sanat Kolonisi etkinliklerini yapmıştım, Çanakkale Bienali'ni başlatmıştım. Çünkü gençlere yönelik sanatı Anadolu'ya yayma ideolojim var. Atatürk'ün meşhur sözü Hattı müdafaa yoktu, sathı müdafaa vardır. O satıh bütün vatandır sözünü ben sanata uyguluyorum. Bir anlamda Kurtuluş Savaşı'nın devam ettiğini düşünüyorum. Evet, savaş yapıldı, bitti ama eğitim ve toplumu geliştirme görevi bizlere de düşüyor. O yüzden sanatı İstanbul dışında Anadolu'nun çeşitli yerlerine yayma fikrim vardı. Bununla ilgili çeşitli çalışmalar da yaptım. Artvin dağlarında land art çalışmaları yaptım. Çeşitli kentlerde organize sergiler düzenledim, konferanslar verdim. Daha uzun vadeli bir çalışma yapma düşüncesindeydim. Bu fikrimi Senur Hanım'a ve Serhan Bey'e söyledim, çok beğendiler. Ama akıllarına bir soru takıldı: Gerçekten yapabilecek miyiz? Daha önce yaptıklarımı gösterdim. İkinci bir soru akıllarına geldi: Yetiştirebilecek miyiz? Yılların tecrübesi ve ilişkiler ağı ile çok rahat yetiştirebileceğimi söyledim. Senur Hanım'ın projeye sahip çıkmasıyla proje başladı. Projede bir sinerji yaratmayı hedefledik. Senur Hanım o bölgeye sanatı götürmek için çok ciddi bir kaynak ayırdı. Onun isteği, sanatın, rahmetli babasının yaptığı çiftliğe gelmesiydi. Çünkü Senur Hanım'ın babası çok iyi bir tasarımcıydı. Anadolu'dan gelen, tasarımı bilen birisiydi. Küratör kelimesinin bir kökeni de curatedir, küvöz kelimesi ile aynı kökenden gelir. Sistemi koruyan kişidir yani küratör. O nedenle bu projeyi tasarlarken hem Senur Hanım'ı hem sanatçıları koruyan, toplumun çıkarlarını ön plana çıkartan bir yapı kurmaya çalıştım. Bu yapıyı bir denge üzerine oluşturdum. Kadın-erkek dengesinin yanı sıra usta sanatçılar, orta kuşak sanatçılar ve gençlerin hep bir arada olduğu bir yapı oluşturdum. Aynı zamanda buradaki ortak üretimle birlikte bu ortak üretimin yarattığı etkiyi o coğrafyaya taşımayı, ardından tüm Türkiye'de göstermeyi, daha sonra da Türkiye'de yapılan bu çalışmaları uluslararası alanda göstermeyi planladım. Sanatçıları da bu çerçeveye göre seçtik. Sanatçılar sadece İstanbul'dan gelmedi. Muğla'dan, Şanlıurfa'dan, Adana'dan Mersin'den, Çanakkale'den sanatçılarımızı davet ettik. Sanatçılarımıza daha önce hangi tür boyalardan ne kadar istediklerini, nelere ihtiyaç duyduklarını sormuştuk. 23 Ağustos'ta onları karşıladık, çiftliğe getirdik. Geldiklerinde de isimlerinin yazılı olduğu kutuları buldular. Sanatçılar o kutuları açtıklarında önlüklerden kağıt havlu ve ıslak mendillere, kavanozlarından yağlı boya çalışanların kullanacağı silme bezine kadar her şeyin dört dörtlük hazır olduğunu gördüler. Sanatçıların kullandığı şövalelerin yanı sıra boya için sehpalar da hazırladık. O sehpalar yapılırken bizim aklımıza gelmeyen bir noktaya Arnica Fabrika Müdürü Efkan Bey dikkat çekti, Bu sehpaların altına bir raf yapalım. Sanatçılar çantalarını, kitaplarını koymak ister dedi. Her şey böyle özenli hazırlandı. Sanatçılar da geldiklerinde inanılmaz sıcak bir ortamla karşılaştılar. O karşılaşmadan gittikleri ana kadar o sıcak ortam sürdü. Tüm çalıştayı kaydettik, video, fotoğraf çekimleri yapıldı. Sıcak, samimi bir ortam oldu. Sanatçılar, özel bir otobüsle her sabah otelden alındı, saat 10.00'da çalışma alanında bulunuyorlardı. Çalışma sırasında çay kahve makineleri, her şey hazırdı. Özel bir yemek şirketi tarafından kalori hesaplaması yapılarak hazırlanan öğle yemeğini hep beraber yiyorduk; çalışanlar, teknik ekip, sanatçılar... Bahçede, ormanın içinde bir sofraya oturuyorduk. Düşünün, etrafınız ağaçlarla kaplı bir yerde yemek yiyorsunuz. 30 dönümlük arazi içinde. Öğle yemeğinden sonra tekrar çalışma başlıyordu, akşam yemeğine kadar. Öyle ki sanatçılar daha uzun süre resim yapabilmek için akşam yemeğini daha geç saate almamızı istediler. Yemeklerden sonra sohbetlerde hep sanat, felsefe, sosyoloji bağlamında konuşmalar yapıldı. Bazen birtakım anılar, bireysel hikayeler ya da sanat teorisi üzerine konuştuk. Bazı günler çevre gezileri yaptık. Kültürel dokuyu göstermek istedik sanatçılara. Genç sanatçılar, takip ettikleri ustalarla bir araya geldi. İlk kez bir çalıştaya katılan genç bir sanatçımız usta sanatçımız Ahmet ile sohbet etme fırsatı buldu. Çalıştayda kurulan ilişkiler hala da devam ediyor. Her sanatçının farklı bir çalışma modeli var. Bazılarının dışarıda çalışması mümkün olmaz örneğin. O nedenle kapalı ve açık alanlar yarattık. 30 dönümlük alanda kim nereyi istiyorsa orada çalıştı. Tam ormanın içinde çalışanlar oldu. Burada usta sanatçılar okul yıllarına döndü sanki. O birlikteliği yaşadı çalıştay alanında. Bu da çok güzeldi. Hepsi çok memnundu. Burada herkesin, Senur Hanım ve ailesinin tüm gönülleriyle orada olmasının etkisi oldu. Fabrika çalışanları bu işin içine dahil edildi, heyecan yaratılmış oldu. Yaratılan bu heyecan burada kalmayacak, devamı gelecek. Türkiye'de yapılan çalıştaylar genel olarak eksik kalıyor. Çünkü çalıştaylarda yapılan eserler sergilenmiyor, depolara kaldırılıyor. Oysa sanatçılar için aslolan görünür olmak. Bu nedenle biz Arnica Art Land Sanat Çalıştayı'nda üretilen eserleri ilk olarak işçiler görsün diye fabrikada sergiledik. Sanatçılar çok merak ediyorlardı Bu eserler nasıl sergilenecek? diye. Ben de Havada! demiştim. Şaka yaptığımı zannettiler. Geldiklerinde hakikaten eserlerinin havada sergilendiğini gördüler... Sergi matematiği diye bir kavram vardır. Eserlerin birbirine karşıtlığı, resimlerin birbirini yememesi, renk armonilerine dikkat gibi... Bunun yanı sıra izleyiciyi sergi alanına doğru çeken bir düzenleme yapılır. Ben, o sergi matematiğini yaparken ona dikkat ettim. Sağ olsun Fabrika Müdürü Efkan Bey kolonlar arasına çelik halatlar gerdi. O çelik halatlara eserleri astık. Fabrikadaki tahta paletlerden bir duvar yapıldı. Küçük ebattaki resimler de o duvarda sergilendi. O büyük alana girenleri havada asılmış büyük boy eserler ve tam karşılarında da paletlerden yapılmış bir duvarda sergilenen küçük eserler karşıladı. Etkili ve güzel bir sergi oldu. Bu eserlerin, üretildikleri topraklarda Mersin ve Adana'da sanatseverlerle buluşması için çeşitli galerilerle görüşmeler yapıyoruz. Nerelerde sergileneceğine karar vereceğiz. Daha sonra da İstanbul Avcılar'da hem Arnica'nın fabrikasında hem de o bölgede belediyeye ait bir mekanda sergilenmesini hedefliyoruz. Özellikle ekonomik olarak daha zorlanan bir kesimin yaşadığı o bölgede gençleri ve çocukları sanatla, bu eserleri üreten sanatçılarla buluşturacağız. Onun dışında Uluslararası Plastik Sanatçılar Derneğinin Maçka Demokrasi Parkı'nda bulunan galerisinde sergilere devam edeceğiz. Böylece sanat profesyonellerinin de o yapıtları görmesini sağlayacağız. İlerleyen yıllarda bu sergileri, diğer büyük kentlere de yayacağız. Sonraki adımımız da neighbors in dialog yani komşularla diyalog olacak. Bu çerçevede Bulgaristan, Yunanistan Azerbaycan'dan başlayarak Senur Hanım'ın Arnica koleksiyonunu dünyaya açmak, dünyada da göstermek istiyoruz. Bir anlamda da Türk sanatını dünyaya tanıtma, yabancı sanatçıların da olduğu koleksiyonu bütün dünyaya gösterme çabası içine gireceğiz. Bu yıl özellikle resim yapanları çağırdık. Önümüzdeki yıldan itibaren heykel yapan arkadaşlarımızı da davet edeceğiz. Hatta land art yapmak isteyenler var. Çünkü arazi uygun. Performans sanatçılarını getirmek istiyoruz. Gelsinler o alanda performanslar yapsın istiyoruz. Önümüzdeki sene hedeflermizden biri de bu. Bir de yurt dışı katılımları da sağlayacağız. İlk çalıştayı 32 sanatçı ile bir hafta yaptık. Ama bundan sonraki çalıştayları, yıl içine yayılan aralıklarla toplam üç ya da dört hafta üzerinden düşünüyoruz. Her yıl ortalama 100 sanatçıyı davet edeceğiz. Şimdiden, ABD, İngiltere, Almana, Sırbistan ve Güney Kore'den sanatçıların talebi gelmeye başladı. Biz bu sanatçıları belirli bir denge çerçevesinde misafir edeceğiz. Hedeflerimiz arasında sanat kütüphanesi kurmanın, sanat merkezi açmanın da olduğunu belirtmek istiyorum. Uzun vadede de Arnica koleksiyonunu bir müzede toplamayı istiyoruz. Bütün bunları yaptığımızda yerel yönetim ve devletin de o bölgeye sanatın daha iyi şekilde getirilmesi için çaba sarf edeceğini düşünüyorum. Senur Hanım'ın attığı bu adımlarla rol model olduğunu düşünüyorum. Başka iş insanları da bu işlere soyunarak kendi coğrafyalarına katkıda bulunacak. Yaptığımız tüm bu çalışma, ülkemizi çağdaş uygarlık seviyesine getirme çabasının bir parçası. Sanat üzerinden bu söylemi gerçekleştirdik. Sanatçı arkadaşlara, emeği geçenlere ve Senur Hanım ile ailesine teşekkür ederiz."} {"url": "https://www.ithafsanat.com/baska-bir-yasam-arayanlarin-hikayesini-heykelleriyle-anlatiyor/", "text": "Tesadüfen fark ettiği çizim yeteneğiyle güzel sanatlar fakültesinde bölüm bölüm gezen Ozan Ünal, aradığı mutluluğu heykelde bulmuş. Benim derdim insanla dediği, çoğu demirden ve insan boyutundaki heykelleri, her sergide, kendi içinde bütünlük taşıyan hikayeler anlatıyor. Aynı, çok sevdiği edebiyat eserleri gibi... Büyülü gerçekçilik etkisindeki Rüya Anıdan Sayılır mı? sergisini Ekim 2021'de Ortaköy'deki Kethüda Hamamı'nda açmaya hazırlanan Ünal, Covid-19 sürecinin etkisiyle sonraki sergiyi bile kurgulamaya başlamış. Bir virüs hayatımızı bitirdi. Bu kadarmışız yani. Yaşam bizim etrafımızda dönmüyormuş. Sonraki sergimin adı 'Bu muymuş?' olabilir diyor. İzmirli heykeltıraş Ozan Ünal, Dokuz Eylül Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Moda ve Aksesuar Tasarımı Bölümünden mezun olup sanatın farklı disiplinlerini denedikten, yıllarca tasarımcılık yaptıktan sonra kendini en iyi heykel ile ifade edebileceğini anlamış. 2001'de mezun olup pek çok tasarım, resim ve heykel yapmış. 2012'den bu yana hayatında sadece heykel var. Ama sadece heykel yapıyor demek de yetmez. Hem bir tasarımcı hem bir yazar gibi çalışıyor. Bir serginin önce fikri geliyor. Sonra hikayesini yazıyor, yapacağı heykellerin tasarımlarını çiziyor. Ardından atölyede üretme süreci başlıyor. Kompozisyonu olan, kendi içinde bütünlük taşıyan sergiler açıyor. Sanki bir kitap gibi. Zaten bundan sonra yapmak istediği de kitap yazmak. Edebiyat beni çok besliyor diyen Ünal, Oğuz Atay'ın romanını okuduktan sonra Tutunamayanlar'ın heykellerini yaptığını anlamış. Ünal, Rüya Anıdan Sayılır mı? sergisini Ekim 2021'de, Galeri Selvi organizasyonuyla İstanbul Ortaköy'deki Kethüda Hamamı'nda açacak. Çok sevdiği büyülü gerçekçiliğin etkisinde çalıştığı eserler, alternatif hayat arayışının hikayeleri. Hem Covid sürecinin etkisiyle hem politik olarak gerçek dünyanın bir kabus olduğunu söyleyen Ünal, Herkes depresyonla bir rüya alemine girdi diyor. Ailemde sanatla uğraşan yok. Lise bir ya da ikiydim, yeni bir çocuk gelmişti, çiziyordu sürekli. İnanın, şu kadar basit oldu. Aa, ne kadar güzel çiziyorsun! dedim. Aldım kalemi, çizdim, Aa, ben de çiziyormuşum! dedim. Liseden sonra ilk yıl kazanamadım üniversiteyi. Babamın tabldot yemek şirketi, Çeşme otobanını yapan şirkete yemek veriyordu. İçmeler'de, dağın başında, mutfak olarak kullandığımız restoranda bir sene, doğru düzgün insan görmeden kaldım. Sonra dershaneye başladım, her ders karalıyordum bir şeyler. Bir arkadaşım dedi ki, senin olman gereken yer burası değil, güzel sanatlar fakültesi. Evet. Güzel sanatlar fakültesi ne? diye sorarak gittim sınava. Önce grafik tasarımı kazandım. Ertesi yıl yine sınava girdim, tekstil tasarımını kazandım. En son moda aksesuar tasarımına, endüstriyel tasarımın bir şekli diye karar verdim. Çünkü sanatçının ne olduğunu, ne iş yaptığını tam olarak anlayamamıştım. Elle tutulur bilgi istiyordum. Çünkü babam esnaftı. Bir meslek değilse, para kazanmayacaksak ne ki bu o zaman? Öyle değiştim ki dördüncü sınıfta arkadaşlarım, Peki, biz ne yapacağız şimdi? diyordu. Ben Sanatımızı yapacağız kafasına gelmiştim. Dedi ki, Dünyada dekonstrüktif sanat yapılıyor, Türkiye'de doğru düzgün yapan yok. Sen dekonstrüktif sanat yapıyorsun, haberin yok. Rica etti bölüm başkanımdan, tez danışmanım oldu. Beni 300-500 sayfalık kitaplara boğuverdi. 2001'de, Karşıyaka'da üç arkadaş Atölye Pi'yi açtık. Açıkçası ne yapacağımızı bilmiyorduk. Tasarım mı resim mi heykel mi? 2001, atölyeyi açmam; 2013, ilk sergim. 12 yıl sadece para kazanıp ayakta kalmaya çalışmakla geçti. Kendi devrimim, 2012, 2013'te demir heykel yapmakla başladı. Atölye Pi defteri kapandı, Ozan Ünal devresi başladı. Günümün tamamı heykel yapmakla, yazmakla, düşünmekle geçiyor. Bir gün bir şeyler yazabilmeyi çok istiyorum. Yazmayı çok seviyorum. Zaten sergilerinizin adlarından ve sunuş yazılarından da anlaşılıyor. Hikayeleri olan sergiler. Bir bütünlüğü var. O da tasarımdan geliyor. Birçok sanatçı bir süre çeşitli heykeller üretir, sergi açayım der. Bir isim bulur, alt metin yazar ve sergi açar. Ben tasarımcı disipliniyle önce ismini bulurum. Heykellerimin çoğunu çizmiş olurum. Mesela şimdi çalıştığım sergi Rüya Anıdan Sayılır mı? ekimde açılacak. İki yıl önce Bir Varlık Bir Yokluk sergisini açtım. Yaklaşık yirmi parça işim vardı, çoğu, gerçek insan boyuydu. İki yıl deli gibi çalışıyorsunuz, atölyede yürüyecek yer kalmamıştı. Atölyeye bir girdim, içerisi bomboş... Ne yapacağım şimdi ben? dedim. Sonraki sergim ne olmalı diye düşünürken yatakta uzanan bir kadın çizdim. Aslında sadece bir örtü görüyorsun, suratına kelebek konmuş. Yanına da Rüya anıdan sayılır mı? yazdım. Edebiyat beni çok besler. Büyülü gerçekçilik, en çok etkilendiğim akımdır. Sonraki serginin adı bu olmalı ve büyülü gerçekçi olmalı, diye düşündüm. 2013'te bu sergiyi yaparken belki hala umutluydum, insandan beklentim vardı. Postmodernizmde en önemli şeylerden biri sanatçının küskünlüğüdür. Bir sürü umudum vardı ama değişmedin diyor. Neşet Ertaş'ın bir türküsünde, Aslı bozuk demen insanoğluna diye bir laf geçer. İnsan şaşırtır. Ezilir ezilir sonra hiç beklemediğin bir eylem yapabilir, diye bir umudum vardı. Bu sergiyle beraber biraz kendi dünyama çekilmeye başlayacağım. Beni anlasınlar, bunu da beğenirler umarım kaygılarımın olduğu son sergimmiş gibi geliyor. İşte o, postmodern sanatçının küskünlüğünü, Anlamazsanız anlamayın! tavrını, yavaş yavaş hissetmeye başladım. Ben çamurdan bir şeyler yapacağım, siz bunu izleyeceksiniz, alacaksınız demek zaten anlaşılma kaygısıdır. Her sanatçıda vardır ama dozajı önemli. 100 kişi benimle aynı şeyi hissetsin yeterli. Ama şöyle bir şey oluyor, sanırım gelecek sergide de ondan bahsedeceğim, insan çok pohpohlandı, yaşam etrafımızda dönüyor diye. Okyanuslarda hayat 50 yıl sonra kalmayabilir. Dünyayı bitirdik. Demek ki bizim etrafımızda dönmüyormuş. Bu kadarmışız yani. Buymuşuz. Uçamayacakmışız, kanatlarımız çıkmayacakmış, doğaüstü yeteneklerimiz olamayacakmış! Eserleriniz, felsefe barındırıyor. Bir Varlık Bir Yoklukta varoluşçuluk etkisini sezinledim. Düşbozumunda modernite eleştirisi gördüm. Bunların hiçbirinde iddialı olacak kadar dolu olduğumu zannetmiyorum. Ancak kişisel fark edişlerim var. Bir bakışım var, kendimce ayırt etmeye çalışırım ama şu, şunun teorisi diyemem. Umut ve umutsuzluk, hiçlik ile her şeylik arasında gidip geliyorum. Şimdi çalıştığım büyülü gerçekçi sergide gerçekle rüya arası bir yerdeyim. Hepimizin, Bu muymuş psikolojisine girdiğimizi düşünüyorum. Alternatif bir hayatı kendi hayatının önüne koyma eğilimi hepimizde olmaya başladı. Ben değil, başkasıyım aslında. Herkes depresyonla bir rüya alemine girdi. Marquez'in Latin Amerika'da ufak bir köydeki dünyasında insanlar bir süre daha kalayım istiyor. Rüya olan kısım, gerçek hayatımız olsa. Buna eğilimimiz arttı. Çünkü gerçek dünya bir kabus. Heykelleriniz birer kahraman olmuş. Sanatınız, edebiyatla çok sıkı alışveriş içinde. Bundan mutluyum. İnsan gibi beslenebileceğim bir kaynak varken kedi heykeli yapamayacağım! Rüya Anıdan Sayılır mı? için yaptığım ilk heykel, kapının önüne oturmuş örgü ören bir kadındı. Kemeraltı'nda restore edilen Abacıoğlu Han'a ilk gidişimde çocukluğuma gittim. Anneannem ve dedemle büyüdüğüm, Asansör semtindeki çıkmaz sokakta; kadınların çay demleyip pişi, kısır yapıp kapı önünde örgü ördüğü, çocukların oynadığı, inanılmaz huzurlu bir dünya vardı. Bunu yapayım diye karalamıştım. Heykeli yaparken kafamdan bir hikaye geçti. Bizim çıkmaz sokakta örgü ören, genç bir kadının bir türlü çocuğu olmuyormuş. Kadın çocuğunu örüyor. Olmayan çocuğunu örmesi de rüya anıdan sayılır mı? Gerçeğin yerine koyma... Tüm heykellerde, başka bir yaşam alternatifini çıkarmaya çalışan insanlarla ilgili hikayeler var. Rüya Anıdan Sayılır mı? için çok fazla çizim ve yazı birikti. 120-150 sayfa, tıpkıbasım yapılacak; 400-500 kadar edisyon da sertifikalı, imzalı olarak galeride satılacak. Serginin mutfağı, eskiz defteri. Evde büyük heykellere göndermeler yapan küçük küçük heykellerle uğraştım. Kendi çocuğunu ören abla var ya bir çift demirden patik olacak."} {"url": "https://www.ithafsanat.com/baska-kayda-rastlanmadi-resad-ekrem-kocu-ve-istanbul-ansiklopedisi-arsivi/", "text": "Salt'ın yeni sergisi Başka Kayda Rastlanmadı, tarihçi ve romancı Reşad Ekrem Koçu'nun (1905-1975), ömrünün büyük kısmını adadığı İstanbul Ansiklopedisinin yayımlanmamış bölümlerine ışık tutuyor. Garanti BBVA tarafından kurulan Salt'ın yeni sergisi Başka Kayda Rastlanmadı: Reşad Ekrem Koçu ve İstanbul Ansiklopedisi Arşivi, 24 Mayıs Çarşamba günü Salt Galata'da ziyarete açıldı. Salt'ın Kadir Has Üniversitesi iş birliğiyle 2018 yılından bu yana yürüttüğü Reşad Ekrem Koçu ve İstanbul Ansiklopedisi Arşivi çalışmaları kapsamında hazırlanan sergi, tarihçi ve romancı Reşad Ekrem Koçu'nun (1905-1975), ömrünün büyük kısmını adadığı İstanbul Ansiklopedisi'nin yayımlanmamış bölümlerine ışık tutuyor. Sergi, Koçu hayattayken ancak G harfine kadar basılabilmiş İstanbul Ansiklopedisi'nin Z harfine kadarki ciltlerinin tasarım aşamasında kalan maddelerini arşiv malzemeleri üzerinden takip ediyor. Metin taslakları, kupürler, kolaj ve çizimlerin oluşturduğu malzeme, kendi ifadesiyle İstanbul'un muazzam kütüğünü çıkarma amacıyla yola çıkmış Koçu'nun tarihyazımındaki ayrıcalıklı konumunun ipuçlarını veriyor. Salt Galata'nın katlarına yayılan sergi, içine yerleştiği yapıyı kentsel bir odak olarak ele alıyor ve malzeme seçkisini Galata semti etrafında kurgulanan bir çerçevede sunuyor. Koçu'nun 19. yüzyıl başlarından 20. yüzyıl ortasına uzanan bir zaman diliminde Galata ve yakın çevresine dair yarattığı müstesna kent imgesini ve sakinlerini gündeme getiriyor. Söz konusu yapıyı çevreleyen kentsel mekanda bir asır yaşamış olan ayaktakımının, İstanbul'un geleneksel mahalle düzeninin dışında yaşayanların Reşad Ekrem Koçu ve İstanbul Ansiklopedisi Arşivi'ndeki izlerini sürüyor. Bazı maddelerin sonunda yer alan hakkında başka kayda rastlanmadı ibaresi ise resmi tarih yazımının dışına çıkılan noktaya işaret ediyor; başka yerde kaydı olmayanların şehrine bakıyor. 29 Ekim'e dek devam edecek sergi paralelinde, Kadir Has Üniversitesi'nin yaklaşık 40 bin ögelik bir belge grubu halinde devraldığı arşivin dijital ortama aktarılarak çevrimiçi erişime açılması planlanıyor. 19. ve 20. yüzyıl İstanbul'una farklı bir bakış açısı getirmeyi amaçlayan sergi ve arşiv projesine, çeşitli disiplinlerden araştırmacıların katkılarıyla hazırlanan bir e-yayın da eşlik edecek. Sergi kapsamında düzenlenecek etkinlikler saltonline. org ve Salt'ın sosyal medya kanallarından duyurulacak. Başka Kayda Rastlanmadı: Reşad Ekrem Koçu ve İstanbul Ansiklopedisi Arşivi, mimarlık tarihçisi Bülent Tanju, araştırmacı Cansu Yapıcı, Salt'tan Gülce Özkara ve Masum Yıldız tarafından, Emirhan Altuner ile Kadir Has Üniversitesi iş birliğinde hazırlandı. Sanatçı Cem Dinlenmiş ise sergi kapsamında İstanbul Ansiklopedisi'nden yola çıkarak yaptığı illüstrasyonları ile katkı sağladı. Salt'ın İstanbul Ansiklopedisi üzerine Kadir Has Üniversitesi ile birlikte yürüttüğü arşiv ve araştırma projesi, 2018 yılında Salt Araştırma ve Programlar Eski Direktörü Meriç Öner ile mimar-akademisyen Arzu Erdem tarafından başlatıldı. Başka Kayda Rastlanmadı: Reşad Ekrem Koçu ve İstanbul Ansiklopedisi Arşivi sergisinin açılışı Mey|Diageo, atölye alanı STABILO ve prodüksiyonu Yıldız Entegre'nin destekleriyle gerçekleştirilmektedir. Salt'a yıl boyunca sigorta desteğini Eureko Sigorta, boya desteğini ise Jotun Boya sağlamaktadır. 1905 yılında İstanbul'da doğan Reşad Ekrem Koçu, 1921'de Bursa Lisesi'nden, 1931'de İstanbul Darülfünunu Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümü'nden mezun oldu. Ahmed Refik Altınay'ın öğrencisi ve asistanı oldu. Altınay 1933 yılında yürürlüğe giren üniversite reformuyla görevinden uzaklaştırılınca, Koçu da yeni kurulan üniversiteden istifa etti. Kuleli Askeri Lisesi, Vefa Lisesi ve Pertevniyal Lisesi'nde tarih öğretmenliği yaptı. Tarih öğretmenliğinin yanı sıra Cumhuriyet, Yeni Sabah, Milliyet, Hergün, Yeni Tanin ve Tercüman gibi gazeteler ile Hayat Tarih Mecmuası, Resimli Tarih Mecmuası, Tarih Dünyası, Hayat, Yeşilay, Büyük Doğu, Hafta, Türk Folklor Araştırmaları, İstanbul Enstitüsü Mecmuası ve benzeri dergilerde makaleler yazarak geçimini sağladı. Tarihi romanlar ve belirli bir tarihi şahsiyeti anlatan romanlaştırılmış monografiler yayımladı. İstanbul'a dair tarihi, coğrafi, mimari, edebi, folklorik ve kültürel konuları ele alan, şehrin muazzam kütüğü olarak nitelendirdiği İstanbul Ansiklopedisi'ni 1944 Kasım'ında fasiküller halinde yayımlamaya başladı. Bundan sonra, üzerinde belki de ömrümü yıpratacağım dediği ansiklopedi için ömrünün sonuna kadar çalışmaya devam etti. Düzensiz aralıklarla yayımlanan 34 fasikülün ardından 1951 yılında ekonomik nedenlerle ansiklopediye ara vermek zorunda kaldı. 1958'de birinci fasikülden itibaren yeniden yayımlanmaya başlayan ansiklopedinin bu macerası 173 fasikül ve 11 cilt sürdü. Gökçınar maddesi ile biten 1973 tarihli fasikülle beraber İstanbul Ansiklopedisi'nin yayın hayatı son buldu. Koçu, bundan iki yıl sonra, 6 Temmuz 1975'te vefat etti ve Sahrayıcedid Mezarlığı'na defnedildi. İstanbul'un muazzam kütüğünü oluşturmak üzere çıktığı yolda ansiklopedisi uğruna babadan kalma köşkünü, parasını ve sağlığını kaybeden tarihçinin mezar yeri tespit edilememektedir."} {"url": "https://www.ithafsanat.com/bati-sanatinin-en-ozgun-ve-karmasik-eserlerinden-biri-arnolfininin-evlenmesi/", "text": "1390'lı yıllarda Hollanda, Maaseik'ta doğduğu tahmin edilen Hollandalı Rönesans ressamı Jan van Eyck'a ait Arnolfini'nin Evlenmesi isimli tabloyu incelerken siz de bizim kadar hayran kalacaksınız. Van Eyck'ın, muhteşem fırça işçiliği ile adeta bir fotoğraf karesini andıran ve gizli detaylarla dolu Van Eyck'ın bu eseri, İngiltere'nin Londra şehrindeki National Gallery'de sergileniyor. Sanat tarihinin yağlı boyayla yapılan ilk resimlerden biri olarak kabul edilen bu resimde, Van Eyck'ın fırça darbeleri o kadar küçük ki bunları görmek neredeyse imkansız. Üzerinde çeşitli görüş ayrılıkları olduğu için resim, Arnolfini'nin Evlenmesi, Arnolfini'nin Düğünü, Arnolfini'nin Portresi, Giovanni Arnolfini ve Karısının Portresi gibi birkaç farklı isimle biliniyor. Belçikalı şair ve tarihçi Jean Lemarie de Belges tarafından Kusursuz eserleri asla unutulmayacak, ressamların kralı olarak anlatılan Van Eyck'ın, kendisine ait olduğu düşünülen sadece 23 eseri var. Resimde soldaki, İtalyan tüccar Giovanni Arnolfini. Kadının kim olduğu konusunda sanat tarihçileri arasındaki tartışma hala devam ediyor. Bunun sebebi, Arnolfini'nin eşinin, 1434 tarihli bu resimden bir yıl önce ölmüş olması. Bir görüşe göre Van Eyck, Arnolfini'nin eşi hayattayken resmi yapmaya başlamış ancak resmini tamamladığında kadın artık hayatta değilmiş. Tavandaki avizede Arnolfini'nin başının üstündeki mum yanarken eşinin tarafındaki mumluk boş; yani hayat ışıgı sönmüş. Başka bir görüşe göre ise kadın, Arnolfini'nin ikinci eşi. Her halükarda çiftin evli olduğu kabul ediliyor çünkü o zamanlar bekar kadınlar saçlarını açar, evli kadınlar ise kapatırmış. Sanatın içinde hayatı, hayatın içinde sanatı görmek... Geleneksel, modern ya da dijital gibi ayrımlardan uzakta, sanatı bir bütün olarak ele alan, geçmişin izlerinde geleceği gören bir bakış açısına sahip olan İthaf Sanat dergisi, sanata gönül verenlere ithaf mottosuyla bir sanat köprüsü; dinlenme ve soluklanma alanı olmayı hedefliyor. Başarılı sanayici kimliğinin yanı sıra ulusal ve uluslararası resim sergilerinde yer alan eserleriyle sanatçı yönünü de ortaya koyan Senur Akın Biçer'in imtiyaz sahibi olduğu İthaf Sanat, hayatın içinde sanatı, sanatın içinde hayatı görmeye odaklanıyor..."} {"url": "https://www.ithafsanat.com/ben-sen-onlar-sanatci-kadinlarin-yuzyili/", "text": "Çiğdem Simavi hamiliğinde ve ÜNLÜ & Co sponsorluğunda düzenlenen Ben-Sen-Onlar: Sanatçı Kadınların Yüzyılı, 9 Ekim'de Meşher'de açılıyor. Deniz Artun'un küratörlüğünde gerçekleşen sergi, yaklaşık 1850 1950 arasında Türkiye'de yaşamış ve yaratmış sanatçı kadınların eserlerinden bir seçkiye yer veriyor. Ben-Sen-Onlar, ismini Şükran Aziz'in sergideki bir eserinden alıyor. Sergi, çoğunluğu benleşememiş ve dolayısıyla sanat tarihi tarafından kaydedilmemiş kadınları tek tek fark etmenin yanı sıra, kolektif bir bizin oluşabilme koşullarını da araştırıyor. Aynı zamanda Meşher bu sergi ile, Türkiye'den çağdaş sanatçı kadınları köklerini keşfetmeye davet ediyor. Ben-Sen-Onlar bir isimden, gruptan, kurumdan diğerine çekilmiş düz çizgilerin dışında kalan bütün kadınların ve eserlerin anıldığı ve anlatıldığı bir başka zamana işaret ediyor. Böylece sergiyle, kadınlara kendilerinin kahraman oldukları bir yüzyıl armağan ediliyor. Meşher'in üç katında gerçekleşen sergide, 117 sanatçıdan 232 eser yer alıyor. Ben-Sen-Onlar: Sanatçı Kadınların Yüzyılı, 27 Mart 2022 tarihine kadar İstiklal Caddesi'ndeki Meşher'de izlenebilir. Küratör Deniz Artun, Ben-Sen-Onlar sergisinin kapsamını belirlerken, Türkiye'de çağdaş sanatçı kadınların varlığının köksüz olduğunun altını çiziyor. Ancak Ben-Sen-Onlar sergisi bu tarihi yazmak iddiasında değil. Aksine yazılacak tarihin bir değil pek çok olduğunu hatırlıyor ve hatırlatıyor. Sergi, her bir kadının hatta her bir eserin alternatif tarihler kurabileceği bize bir çağrı. Ben-Sen-Onlar, Meşher binasının üç katına yayılıyor. Giriş katı Ben, aynada kendi mütevazı varlıkları ile karşılaşan şöhretsiz kadınlara odaklanıyor. Serginin farklı köşelerine yerleştirilen aynalar, tek bir kadının birkaç yüzünü yakalamaya çalışıyor. Kadınların, tarihten kendi kendilerini sildikleri, adlarının üzerini bile bile karaladıkları da oluyor. Dolayısıyla ayna, bazen de, eskiz aşamasında terk edilmiş eserleri ya da kariyerleri bir dev aynasına yansıtmaya ve onları büyütmeye yarıyor. Birinci kat Sen, yumuşak ve birleştirici olan öteki ile karşılaşmaları anlatıyor. Öncelikli sen olarak çocukları çağırıyor. Portrelerin ve otoportrelerin çoğu, anne olmanın ya da olmamanın deneyimi ve öznellik, aile olmanın tanımı ve şefkat, sanatçı olmanın gücü ve ölümsüzlük hakkında düşünmek üzere davet ediliyor. Ayrıca sen, anneliğin idealindeki kutsallık ile çıplaklığın ideasındaki tenselliği karşı karşıya yerleştiriyor. İkinci kat Onlar, kadınlara başkalarının gözünden bakıyor. Çiçek, özellikle vazoda olduğunda, başkaları tarafından kadınlara yakıştırılan sıfatları taşıyor: duygusal, kırılgan, amatör ruhlu, sıradan, domestik ve dekoratif. Pek çok sanatçı kadın, kendisinden güvenli ve zarif olanı resmetmesi beklendiği için, ancak vazoda çiçekler boyayarak resim yapabiliyor. Sergiye, hiçbir öncelik gözetilmeden, neredeyse kendiliğinden saçılan çiçekler, şematik aile ağacının, çizgisel bir sanat tarihinin de alternatifini temsil ediyor. Ben-Sen-Onlar, sanatçı kadınlara atölyelerinin ve daha çok da evlerinin dışında bir görünürlük kazandırmak üzere başlatılan bir araştırma. Öte yandan, yaklaşık olarak belirlenen 1850 1950 yılları arasında yaşamış ve çalışmış bütün kadınları bulmak ve listelemek kaygısı taşımıyor. Aksine, çok daha fazlasını keşfetmeye davet ediyor. Sergi için küratör Deniz Artun ile araştırma ve küratoryal çalışmaları yürüten Şeyda Çetin ve Ebru Esra Satıcı'nın metinlerini kaleme aldığı, eser ve efemera görsellerinin yer alacağı bir sergi kitabı hazırlandı. Şeyda Çetin ve Esra Satıcı'nın derlediği belgeler bir tür ortak bir albüm niteliğinde kitaba taşındı. İngilizce ve Türkçe olarak iki ayrı edisyon halinde yayımlanan kitap, Meşher ve Koç Üniversitesi Yayınları'ndan satın alınabilir veya çevrimiçi kitap platformlarından sipariş edilebilir. Ben-Sen-Onlar: Sanatçı Kadınların Yüzyılı sergisine küratör Deniz Artun ve Meşher ekibinin hazırlayacağı bir etkinlik programı eşlik edecek. Konuşma, yetişkin atölyeleri ve çocuklara özel atölyeler çevrimiçi platformlarında ücretsiz olarak gerçekleştirilecek. Güncel etkinlik programına Meşher'in internet sitesi ve sosyal medya kanallarından erişilebilir. Sergi, salı pazar saat 11.00 18.00 arasında ücretsiz olarak ziyaret edilebilir. İstiklal Caddesi'ndeki Meşher'de ziyaretin yanı sıra etkinlik ve rehberli sergi turları ücretsiz gerçekleştiriliyor. Binada uygulanan sağlık tedbirleriyle ilgili bilgiler ve yeni ziyaret saatlerine www. mesher. org'dan ulaşılabilir. Bir Vehbi Koç Vakfı kuruluşu olan Meşher, tarihi araştırmalardan güncel sanata uzanan kapsamlı sergilerinin yanı sıra atölye ve konferans gibi etkinlik serileri düzenliyor. Osmanlı Türkçesinde sergi mekanı anlamına gelen adıyla Meşher, zamanlar ve kültürler arasında ilham verici bir diyalog zemini sağlamak amacıyla 2019 Eylül'ünden bu yana etkinliklerini sürdürüyor. Üç kata yayılan 900 metrekarelik sergi alanı ve etkinlikler için bulunan 100 metrekarelik faaliyet alanına sahip olan Meşher'deki sergiler, ortaçağdan günümüze uzanan geniş zaman dilimi içinde, çok çeşitli konulardaki programı, araştırmaya dayalı akademik yönü ve yayınlarıyla bir referans noktası olarak kültür sanat dünyasına katkıda bulunmaya devam ediyor."} {"url": "https://www.ithafsanat.com/bilim-ve-sanatin-bulustugu-nokta-bilimsel-bitki-ressamligi/", "text": "Bitki ressamlığı olarak da bilinen botanik illüstrasyon, Türkiye'de sınırlı sayıda kişi tarafından profesyonel anlamda uygulanıyor. Hülya Korkmaz da bu uzmanlardan biri. Korkmaz, doğa ve resim sevgisi ile çıktığı bu yolda İşte yapmak istediğim tam da bu dediği anı, mesleğini ve hayallerini anlattı. Sanatın ve bilimin bir araya geldiği bitki ressamlığı, Türkiye'de pek fazla bilinmese de dünya genelinde çok yaygın bir sanat dalı ve meslek. Bitki türlerinin renginden yaprağının kıvrımına, sapının duruşuna, dokusuna kadar her şeyiyle olduğu gibi birebir resmedilmesi esasına dayanan bitki illüstrasyonları, botanik ana bilim dalında, bitkilerin doğru teşhis edilebilmesi ve daha sonra yapılacak bilimsel çalışmalara kaynak olması açısından büyük önem taşıyor. Kısacası bilimsel bitki ressamlarının uzun uğraşlarla ortaya çıkardığı eserler, gözlerimizi şenlendirirken aynı zamanda bir ülkenin sahip olduğu bitkisel zenginliğin sonraki yıllara aktarılmasında da rol oynuyor. Peki, bitki ressamlığı neden önemli ve eğitim süreci nasıl ilerliyor? Bu soruları, Türkiye'nin ilk Bilimsel Biyolojik İllüstrasyon Sergisi'ni açan, uzun yıllardır bitki ressamlığı yapan, eğitmenliğe devam eden Hülya Korkmaz'a yönelttik. Korkmaz ile hem onun bu sanat dalı ile yolunun nasıl kesiştiğini hem de ülkemizdeki ve dünyamızdaki durumu konuştuk. Bu adanmışlık ona 2004'te Çukurova Üniversitesi'nin düzenlediği 17. Ulusal Biyoloji Kongresi'nde Türkiye'nin ilk Bilimsel Biyolojik İllüstrasyon sergisini açma başarısını getirmiş. Botanikçi Prof. Dr. Adil Güner, Korkmaz'ın resimlerini gördükten sonra onu, Christabel King'in eğitmenliğini yapacağı bilimsel bitki resim kurslarına davet etmiş. Bu kurslarda aldığım eğitimlerden sonra nedensiz sorgusuz bitki resimleri yapmaya başladım diyen Korkmaz, Sanırım doğayla iç içe yaşadığım bir çocukluğum olmasının bunda payı büyük. Tabii ki hocamın resimlerini gördükten sonra çok etkilendim ve 'İşte, yapmak istediğim tam da bu. Türkiye'de çok büyük bir ihtiyaç ve gereksinimi olan bu sanatı öğrenmeli, uygulamalı ve gelecek nesillere aktarmalıyım' dedim diye devam ediyor. Bitki illüstrasyonlarının botanik bilimi açısından bitkilerin doğru tanınması ve daha sonra yapılacak bilimsel çalışmalara kaynak olması açısından büyük önem taşıdığına dikkat çeken Korkmaz, bitkilerin ayrıntılı resimlerinin başvuru kaynağı olduğunu, fotoğrafla ortaya konamayacak ayrıntıların gösterilebildiğini de anlatıyor. Sabır ve özveri gerektiren bilimsel bitki ressamlığı, kişiye bambaşka beceriler de kazandırıyor. Bitkilere dokunmayı, hissetmeyi, sevmeyi, en önemlisi de bitkilere sadece bakmayı değil, baktığını görmeyi öğrenmekle başlar bilimsel bitki ressamlığı diyen Korkmaz, Bir yaprağa bakıldığında onun sadece yeşil, sarı ya da kahverengi bir yapraktan ibaret olmadığını, yeşilin içindeki maviye çalan yeşili, sarımsı yeşili ayırt edebilmeyi, yaprağın kenarındaki dişli ya da düz yapıyı, damarlarındaki ahengi, dokuyu görmeyi öğretir. Çiçeğin yapraklarındaki formu, damarları kağıda dökerken zamanın nasıl geçtiğini anlamadan peteksi dokunun içinde kaybolmayı öğretir diye anlatıyor bu uğraşın güzelliklerini."} {"url": "https://www.ithafsanat.com/bilim-ve-sanatin-kesistigi-noktada-bir-yonetmen-suha-arin/", "text": "Suha Arın, Anadolu'da başlayan, Amerika Birleşik Devletleri'nde şekillenen, Ankara'da olgunlaşan ve İstanbul'da sonlanan yaşamında 60'tan fazla belgesel filme yönetmenlik yapmıştır. Filmografisi genel hatlarıyla ele alındığında filmleri arasındaki en büyük bağın, Anadolu kültürüne duyduğu ilgiden ve yaşadığı coğrafyaya gösterdiği saygıdan kaynaklandığını söylemek yanlış olmayacaktır. Buna paralel olarak sürdürdüğü eğitimcilik kariyeri boyunca kendi tabiri ile yedi buçuk kuşak yönetmen, akademisyen ve meslek profesyoneli yetiştirerek Türkiye'nin belgesel sinema topluluğunun oluşmasında da oldukça etkili olmuştur. Arın'ın her alanda yaptığı çalışmalar, belgesel sinemanın pratik beceri perspektifi yanında bir bilim alanı çatısı altında geliştirilmesi gerektiğine de inandığını ortaya koymaktadır. Buna bağlı olarak Suha Arın Sineması da içinde Anadolu'nun kurtarılmayı bekleyen kültürel hazinelerini ve Anadolu halkını oluşturan topluluklardan örnekleri barındıran önemli bir bilgi kaynağıdır. Ancak günümüzün popüler yaklaşımının aksine söz konusu bilgi yoğunluğu belgesel sinema estetiğini esir almaz, Arın'ın kurmuş olduğu sinematografik atmosfere hizmet eden bir kilit taşı görevi görür. Suha Arın'ın bilgi ve estetik kavramlarına verdiği bu rol, onun belgesel sinema anlayışının bir ekol olarak benimsenmesine ve Türkiye'nin belgesel sinema tarihinde yeni bir başlangıç olarak anılmasına vesile olmuştur. Suha Arın'ın belgesel sinema anlayışının nasıl şekillendiğini incelemek için öncelikle belgesel sinema ve kurmaca sinema kavramlarını ve bunların arasındaki ilişkiye nasıl yaklaştığını ele almak daha doğru olacaktır. Suha Arın, 1990 yılında verdiği bir röportajda belgesel sinemayı gerçekler ve doğrular konusunda dürüst olmak koşuluyla mizansenli veya mizansensiz çekimler olarak tanımlamaktadır (1). Arın'a göre belgesel sinema, konusunun hareketsiz olması sebebiyle kurmaca sinemaya göre uygulaması daha zor bir disiplindir. İzlenebilir bir belgesel film yaratımı için konuyu iyi araştırmak, iyi planlamak ve ona hayat vermek gerekmektedir (2). a- Belgesel film, her şeyden önce, estetik kaygıyla gerçekleştirilmeli yani, belgesel film yönetmeni, sinema dilini çok iyi bilmelidir. b- Belgesel film yönetmeni yaratıcı olmalıdır. Tabii yaratıcılık Tanrı vergisi bir özellik olduğu için her belgeselde yaratıcı birtakım unsurlar aramak şart olmayabilir. Belgeselci, doğrunun, güzelin peşinde olmalıdır. Yaratıcı olmasa bile sinema estetiğini mutlaka bilmelidir. c- Belgeselci bir yanıyla bilim adamı, bir yanıyla da sanatçıdır. Bu yüzden, belgeselcinin hem doğruyu ve hem de güzeli arayan yönü olmalıdır. Belgesel de zaten bilimle sanatın kesiştiği yerde vücut bulur, ortaya çıkar. Olması gereken de budur zaten. d- Belgeselci, ayrıca dürüst olmak zorundadır. Olaylar, olgular, kişiler, mekanlar ve kullanılan malzemeler konusunda dürüst olmak zorundadır. Hiçbir şekilde kişileri, olayları, kurumları ve gerçekleri çarpıtamaz; izleyiciyi yanlış yönlendiremez. Olgular konusunda çok zorlandığı zamanlarda kimi mekan farklılıklarına gidebilir veya bazı kişileri kullanabilir ama bunları belirtmek koşuluyla. Bu zorunluluğu belgeselin sonunda, başında veya içinde herhangi bir biçimde belirtmelidir. Kısacası, insanları yanlış yöne sevk etmemelidir. e- Belgesel sinema, biraz önce saydığım özelliklere ek olarak evrensel bir mesaj taşımalıdır. Başka bir deyişle, her belgeselin evrensel bir yorumu olmalıdır. Her belgesel, bütün insanlığı ilgilendiren ve insani yönü olan bir mesaj içermelidir. Eğer belgesel diye sunulan bir film, evrensel bir mesaj içermiyorsa, ben ona belgesel diyemem. (4). Arın'ın belgesel sinema kavramı hakkında görüşleri incelendiğinde bilgiyi kutsallaştırdığını ancak dokunulmaz hale getirmediğini söylemek yanlış olmayacaktır. Onun anlayışına göre söz konusu bilgi, belgesel filmin konusunu ve senaryosunu oluşturmada kendince bir önem taşır ancak tek başına yeterli değildir. Dolayısıyla bu dengeyi kuramayan yapımlar Arın için belgesel olmaktan öte bilgisel yapımlardır. (5). Bilgisel olarak tanımladığı film tarzından sıyrılmak için bilgiyi, filmin dramatik yapısının oluşması sürecinde önemli bir figür olarak ele alır. Senaryolarının omurgasını da genellikle film ile ilgili araştırmalar sonucunda ortaya çıkan veriyi inceleyerek oluşturmayı tercih eder. Böylelikle ilgili belgesel film projesi bir yandan ele aldığı konu hakkında bilimsel ve kültürel değerler açısından zenginleşirken diğer yandan bu değerleri didaktik bir anlatı oluşturmadan izleyiciye aktarır. Bununla birlikte Suha Arın, belgesel projeleri için hazırlık sürecinde hatları çizilmiş bir senaryo yazmayı da tercih etmez. Filmin kaba çatısını belirledikten sonra çekim sürecini başlatarak kendine set sırasında yaşanan rastlantıları da değerlendirebileceği bir alan bırakır (6). Arın'a göre çekimlerine konu ya da mekan olan alan, sürprizlerle doludur (7). Suha Arın'ın belgesel sinemayı tanımlarken dile getirdiği mizansen kavramı, onun belgesel sinema anlayışındaki bir diğer önemli elementtir. Film yapımında bilginin bir elekten geçirilmeden doğrudan izleyiciye aktarılmasını doğru bulmadığı gibi, bağlamından kopmuş kurmaca unsurlarının da belgesel filmin yapısına ve etik kurallarına zarar vereceğini düşünür. Arın bu noktada, mizansen ile gerçeği bir arada kullandığı Kula'da Üç Gün filmini örnek olarak gösterir. Filmde izleyiciye aktarılan köy düğünü, yönetmen tarafından planlanmıştır ancak bütün aşamalar gerçeğe uygun şekilde kurgulanarak çekilmiştir (8). Urartu bölgesi Van, Hakkari, Erzincan'dan, Kars'tan, Gürcistan'a kadar uzanan bir bölgedir. Gürcü bir bilim adamının, arkeoloğun yazdığı önemli bir kitabı, daha basılmamış adamcağızın el yazısıyla yazdığı notları defter olarak getirttik ve ondan yararlandık Urartu'nun İki Mevsimi'nde. Yani bilimselliğe, bu derece taze bilgilere ve uzmanlığa önem veriyordu (13). Dalgalanması yoktur. Sakindir. Bilim dalının bilmediğimiz gerçeklerini uyandırır. Seyircide büyük heyecanlara yol açmaz fakat bizi heyecanlandıracak bilgiler verir. Bu nedenle Suha Arın'ın sineması bilgiden ruha doğru yol alan muhteşem bilgilerin parıltılarıyla donanmış fakat atı çok temkinli koştuğu için seyircide büyük heyecanlar uyandırmayan bir sinematografik dile sahiptir, iddia ediyorum. (14). Suha Arın, sinema tasavvuruna geçmeden önce çok ciddi bir bilgilenme aşaması geçirir (15). Bu sebeple filmlerinin hazırlık aşamasında bilim insanlarıyla çalışmayı da oldukça önemsemiştir. Pek çok projesinin altyapısını bilim insanlarıyla hazırlamış, özellikle MTV Filmin kurulmasının ardından projelerini bir bilim kurulu nezaretinde gerçekleştirmeyi tercih etmiştir. Bu durumla ilgili en iyi örnek ise MTV Film bünyesinde kurduğu Mimar Sinan Araştırma Merkezi'dir. Suha Arın'ın bu merkezin çalışmaları sonucunda elde ettiği veri öylesine büyüktür ki araştırmaların yapılmasına sebep olan Dünya Durdukça filminin ardından yine Mimar Sinan konulu üç film çalışması daha gerçekleştirmiştir. Arın, kariyeri boyunca Ord. Prof. Dr. Ekrem Akurgal, Prof. Dr. Enver Bostancı, Prof. Dr. Mustafa Cezar, Prof. Dr. Kazım Çeçen ve Prof. Dr. Semavi Eyice gibi alanında saygın pek çok bilim insanı ile çalışarak filmlerinin sanatsal değerinin yanında bilimsel değer kazanmasını sağlamıştır. Çeşitli disiplinlerden uzmanlarla kurduğu ilişkiler sayesinde filmlerinde oluşturduğu bilimsel altyapı, Arın'ın çalışmalarının güzel sanatların yanı sıra mimarlık, arkeoloji ve tarih gibi diğer önemli alanlarda da değer taşımasını sağlamıştır. Söz konusu filmler; Harvard, Massachusetts Institute of Technology, University of California, Los Angeles ve University of North Carolina gibi büyük üniversitelerin muhtelif bölümlerinde ders malzemesi olarak kullanılırken, British Film Institute ve Library of Congress gibi önemli kurumların arşivinde de yer almaktadır (16). Tüm bunlara ek olarak Arın, bilimsellikte gösterdiği bu hassasiyeti sanatsal unsurlarda da göstermiş, alanında uzman sanatçılardan da somut destekler almıştır. Ferit Tüzün, Nevit Kodallı, Turgay Erdener ve Timur Selçuk gibi bestekarlar eserleriyle Arın'ın filmlerine işitsel değer katmışlardır (17). Böylelikle filmlerinde ses ve müzik üzerinde de detaylı çalışabilmiş, işitsel eserleri filmin bütünlüğüne katkı sağlayan bir enstrüman olarak kullanabilmiştir. Suha Arın için filmin akışı, inişli çıkışlı bir kalp ritmine benzemelidir (18). Bu dinamizmi yakalamak, araştırma ve omurga yaratımı sürecinin başarısıyla doğru orantılıdır. Arın bunu sağlamak adına evraklar üstünde başlayan film projesini zihninde tasarladığı şekilde hayata geçirmek için teknolojik imkanlardan da faydalanmıştır. Teknolojinin gelişmesiyle birlikte filmlerinde bilgisayar efekti ve animasyonlara da yer vermiştir (19). Yardımcı ekipmanları kullanmaktan geri kalmayan Arın, özellikle şaryo hareketleriyle filmlerinde akılda kalan sekanslar üretebilmiş ve söz konusu kamera hareketini sık sık tercih etmesi sebebiyle projeleri arasında bir bütünlük oluşturmayı başarmıştır. Buna ek olarak Arın'ın geleneksel sinema ekipmanlarının yanı sıra çevresel faktörlerden de yararlanmayı tercih ettiği bilinmektedir. Filmlerini yoğunlukla kırsal bölgelerde çeken Arın'ın çevresiyle etkileşim halinde olması ve şartlara ayak uydurabilmesi, senaryo için önemli olanı görebilmek açısından değerlidir. Bu durumu Dünya Durdukça filmi setinde Selimiye Camii'ni çekebilmek için Türk Hava Kurumu'ndan kiraladığı balonla örneklemek yerinde olacaktır. Arın bu çekimde, dar alanda hareket kabiliyetsizliği, alçak irtifada kayıt yapamama ve görüntüdeki titremeyi engellemenin zorluğu gibi sebeplerle helikopter yerine sıcak hava balonu kullanmayı tercih etmiştir (20). Bu sebeple anlatımına katkı sağlayacağını düşündüğü görüntüyü almak için ekonomik kaygıları bir kenara koyabildiğini ve teknolojiyi sonuna kadar kullanmakta hevesli olduğunu söylemek yanlış olmayacaktır. Suha Arın, Türk belgesel sinemacılığında bir tür Türk Belgesel Sinemasına Giriş dersidir. Canlı bir derstir, atölye dersidir ve hala da eserleriyle hem seyirci için hem akademisyenler ve belgesel sinemayı dert edenler için bir okuldur. Çağdaş Türk Belgesel Sineması'nın kurucusudur ve onun hala akmakta olan temiz pınarından herkes su içer ve beslenir. Bizim köylerde şöyle bir laf vardır, Anadolu'da: Bazı sular doyurur. Suha Arın'ın belgesel sineması, belgesel sinemayı sanat olarak, meslek olarak seçen veya genel olarak sinemayı dert eden ve onun üzerine düşünecek olan insanlar için gerçek bir pınardır, çok doyurucudur ve her zaman öyle kalacaktır. Bir kaynaktır. (26). Suha Arın, Aralık 1941'de Balıkesir'de doğdu. İlkokul, ortaokul ve lise öğrenimini Ankara'da tamamladıktan sonra 1965 yılında ABD'ye giderek Howard University'de Sinema Televizyon Yapımcılığı ve Yönetmenliği lisans derecesini, ardından The American University'de ise Kitle Enformasyonu yüksek lisans derecesini aldı. Eğitiminin ardından yurda dönen Arın, Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Basın Yayın Yüksekokulunda akademisyenlik kariyerine başladı. Bununla birlikte film üretmeye de devam etmiş, bu yıllarda Türkiye Turing ve Otomobil Kurumu destekleriyle ilk dizi belgesel çalışması olan Anadolu Uygarlıklarından İzler serisini tamamlamıştır. Dizi belgesellerin çalışmaları sürerken Safranbolu'da Zaman (1976), Tahtacı Fatma (1979) ve Kapalıçarşı'da 40 Bin Adım (1980) gibi üç önemli monografik belgesel çalışmasını da tamamlayan Arın, 1983 yılında Ankara Üniversitesinden ayrılarak MTV Film Televizyon Anonim Şirketini kurdu. MTV Film bünyesinde Kariye (1983), Anadolu'da Konutun Öyküsü (1984) ve Camın Teri (1985) gibi monografik çalışmalarının yanı sıra Eski Evler Eski Ustalar (1986-1988), Fırat Göl Olurken (1986) ve Dünya Durdukça (1988) gibi önemli dizi belgesellere de yönetmenlik yapmıştır. 1 Şubat 2004 tarihinde hayata gözlerini yuman Suha Arın, ömrünün sonuna kadar sürdürdüğü yönetmenlik ve akademisyenlik kariyerlerinin yanı sıra, Türkiye'nin kültürel altyapısının korunmasına yönelik birçok çalışmada da yer almış, İletişim ve Sanat Araştırmaları Vakfı, Tarih Vakfı ve TÜRSAK gibi önemli sivil toplum kuruluşlarının kurucu üyeleri arasında yer almıştır."} {"url": "https://www.ithafsanat.com/bir-adam-bir-kent-ve-21-yildir-suren-bir-sanat-mucadelesi-afyonkarahisar-caz-festivali/", "text": "Afyonkarahisar'ın konservatuvara giden ilk öğrencisi, aynı zamanda 21 yıldan bu yana kentte düzenlenen caz ve klasik müzik festivallerinin de mimarı... Müziğe ve sanata olan tutkusunu bir kentin kaderini değiştirmek için harekete geçiren Hüseyin Başkadem, Geçmiş zaman olur ki diyerek geçen yılları anlattı. Temmuz ayı ülkemizin her kentinde sıcak geçti. Ama Afyonkarahisar, müzik rüzgarıyla serinledi. Pandemi koşullarına uygun bir şekilde, caz ve klasik müziğin en güzel örneklerinin verildiği bu festivallerin hemen ertesinde haberleştik Başkadem ile. Kentin en köklü ailelerinden gelen Başkadem'in büyük büyük dedesi Cumhuriyet döneminin ilk belediye başkanı olmuş Afyonkarahisar'da. Baba tarafım da kentin ilk vakfını kuran aile. Adını aldığım Hüseyin dedem, çok maharetli bir taş ustasıymış. Ankara Tren Garı'ndaki mermerden duvar panosu kırılınca dedeme tamir ettirmişler. İşini sanat derecesinde yaparmış diye anlatıyor. Festival 21 yıldır ne olursa olsun sosyolojik anlamda farklı kesimlerden birçok insanın kafasındaki duvarları yıktı, bir araya getirdi, toplumsal anlamda halkın içinde oldu bu bir araya geliş. Halk, hep destekledi, festivalin yanında durdu. Hem hocalarını iyi dinleyerek hem de varını yoğunu neredeyse müzik kitaplarına yatırarak geçirdiği okul yıllarının önemli bir ayrıntısı da hafta sonları Afyonkarahisar'da özel dersler vermesi. Afyon, kapalı bir şehirdi. Okuduğum kitaplar, sanatla Afyon'un değişebileceği fikrini oluşturdu bende. Bunun için de özel ders vermeye başladım. Daha çok çocuk sanatla ilgilensin diye diyen Başkadem, Cambridge Üniversitesi'ndeki master eğitimini de yarıda bırakıp ülkemize dönmüş. İstanbul'da müzik öğretmenliği yapmaya başlamış. Kartal ve Sultanbeyli'deki liselerde çocuklara müziğin güzelliğini aşılamış. Sultanbeyli Gediktaş Lisesi'nde kurduğu bando takımı öyle başarılı olmuş ki 19 Mayıs Atatürk'ü Anma Gençlik ve Spor Bayramı töreninde çalmışlar. Yine aynı okula ABD'den caz orkestrası getirmiş, Amerikan Konsolosluğu'ndan destek alarak. Aykırı idim ama beni seviyorlardı. Okulda farklı görüşlerden, kültürlerden ve anlayıştan kişiler vardı. Ben böyle farklılıklarla çalışabilme becerisine sahibim. Orta yolu buldum, onların da hoşuna gitti diyor. 2001'e kadar sürdürdüğü özel dersler, Afyonkarahisar'da onun yol göstermesiyle evlere piyano girmesi yetmemiş Başkadem'e. Önce gramofon ve taş plak koleksiyonu sergisi açmış, bu sergiyi gitar ve piyano resitalleri izlemiş. İstanbul'dan bir caz orkestrasını da getirince Tamam demiş, Şimdi sıra öğrencilik hayallerimi gerçekleştirmede. Önce Afyonkarahisar Caz Festivali, sonra da Klasik Müzik Festivali olacak bu kentte. Ertesi yıl Prag'daki organizatör sözünde durmayınca Çek sanatçıları getirmek için varını yoğunu harcadığını biraz buruklukla hatırlıyor Başkadem. Ufak tefek paralar bulabildim. Çek Hava Yollarının Türkiye'deki Müdürü Altuğ Uluceviz ucuz biletler buldu. Böyle böyle 15 kişiyi caz festivaline 10 kişiyi Klasik Müzik Festivaline getirmeyi başardım diyor o günlere giderek."} {"url": "https://www.ithafsanat.com/bir-resmin-icine-girip-yasamak-istemek/", "text": "Fauve ustası Matisse'in tuvallerine yansıyan bu odalardaki karmaşık desenli kumaşlar, duvar kağıtları, seramikler, zeminler ve halılar parlak renkleriyle adeta canlanıyorlar. Nasıl, güzel bir roman okurken ya da iyi bir film seyrederken kendimi o dünyanın içinde hissederek mutlu oluyorsam bazı resimlerin de içine girip orada yaşamak istiyorum. Özellikle de Henri Matisse'in Nice yıllarında, çoğunlukla deniz manzaralı ve balkonlu odalarda resmettiği kadınlı tablolarının. Hatta her bir odayı, mümkünse yine deniz manzaralı evler bulup onun renk ve desen kullanımından ilham alarak oluşturmak istiyorum. Neden mi? Çünkü sayısız çarpıcı iç mekanı resmeden Fauve ustası Matisse'in tuvallerindeki bu odalardaki karmaşık desenli kumaşlar, duvar kağıtları, seramikler, zeminler ve halılar parlak renkleriyle adeta canlanıyorlar ve beni oraya çağırıyorlar. O kumaşlara dokunmak, panjurların arasından süzülen güneş ışığında uyumak, denizden gelen esintinin kokusunu hissetmek istiyorum. Bu resimler en çok ne olmadıklarıyla bilinirler. Matisse'in günümüzde en çığır açan eserleri olarak kabul edilen, modernizmin ilk algılarıyla uğraştığı 1907 ve 1917 arasındaki dönem çalışmalarının hemen ardından yapılmışlar. Yıllarca sevdiği resim geleneklerini geride bırakmış ve bitkin düşen Matisse, Ekim 1917'de güneyde bir kış için Paris'ten ayrılır ve sakin sahil kasabası Nice'e gelir. Daha önce bu tür iyileşme gezileri yapmış olsa da, bu farklı olur; Nice'e ilk ziyaretidir ve kalış süresi haftalara, derken aylara uzar. Burada kendimi tamamen yabancı hissediyorum diye yazar daha sonra. Coğrafi izolasyon, Birinci Dünya Savaşı'nın kaosundan bir sığınak sağlarken kasabanın benzersiz varlığı Akdeniz'in yumuşak ışığı ve havası, ikamet ettiği Hotel Beau-Rivage onu çok memnun eder. Sahte, saçma, harika, lezzetli diye tanımlar Nice'i ve hayatının geri kalanını, çoğunlukla yalnız ve ailesinden uzakta, resim yaparak burada geçirir. Hayal gücüm Matisse'in birkaç fırça darbesiyle ipuçlarını verdiği desenleri, detayları tamamlayabiliyor. Asıl önemlisi sanatçının o tablolarda resmettiği ruh halleri o kadar kolaylıkla geçiyor ki bana. Bu ince perdelerin, açık pencerelerin ardındaki deniz manzaralı odalarda oturan, uyuyan, kitap okuyan yani gündelik hallerinde ve biraz da rehavet içindeki kadınların dünyasına girmek, belki de onlardan biri olma hayalinin bana kendimi iyi hissettirdiği şüphesiz. Özellikle de üzerimize çöken ağırlığın bize sürekli daha huzurlu diyarlara kaçma isteği uyandırdığı bu tuhaf zamanlarda. Bu tablolarda beni heyecanlandıran bir diğer unsur da Matisse'in dekorasyonun çeşitli elemanlarının detaylarına verdiği önem. Mesela süs desenleri genellikle ayrıntılı ve illüzyonist bir şekilde işleniyor ki bu da içinde bulundukları mekanları canlandırıp ressamın yaratmak istediği ruh halini etkili bir biçimde anlatmasını sağlıyor. 1910'da Münih'teki Muhammed Sanatının Başyapıtları adlı sergisine defalarca yaptığı ziyaretlerde ortaya çıkan İslam sanatını keşfi, Matisse'in Granada'daki Elhamra'yı ve Cordoba Ulu Camii'ni ziyaret ederek güney İspanya'ya uzun bir gezi yapması için ona ilham vermiş. İşte sanatçı, özellikle farklı desenlerin örtüşerek yan yana geldiğinde, desenli yüzeylerin mekan duygusu yaratma gücü olduğunu burada fark etmeye başlamış. Bir yandan da ona yaratıcı ilham kaynağı olabilecek, geçmiş deneyimleri hatırlatan, başka kültürlerin resimsel dillerini ve biçimsel araçlarını temsil eden çeşitli nesneler edinmiş. Bunlar tütün kavanozu gibi mütevazı ev eşyalarından Afrika, Okyanusya maskeleri ve Tahiti, Fas kumaşları gibi daha egzotik nesnelere kadar çeşitlilik göstermişler. Bu eserlerin çoğu, onun resimlerinde defalarca görülür. Bazen başrolde bazen arka planda çeşitli roller üstlenirler. Topladığı nesnelerden biri mesela, çeşitli resimlerinde kullandığı yeşil cam Endülüs vazosu. 1924 yapımı Vase of Flowers in Front of the Window'da, iki sapı ile adeta elleri belinde insansı bir görünüme bürünerek, evin bir köşesinin merkezinde durur. Arka planda ise hepsi son derece düzleştirilmiş bir kompozisyonda eşit ağırlığa sahip gibi görünen, bir dizi yan yana yerleştirilmiş desenler ve bir pencereden görünen deniz manzarası var. Hayal dünyamız ne kadar zenginse ruhumuzu beslememiz de o denli kolay olur. Bu da beklenmedik durumlarla daha kolay baş edebilmemizi sağlar. Kitaplar, filmler, resimler... Sanatın bizi karanlıktan çıkartacak en sağlam ve güzel yol olduğu su götürmez bir gerçek."} {"url": "https://www.ithafsanat.com/bir-yanda-medeniyet-ile-mucadele-diger-tarafta-vecd-halindeki-insanlar/", "text": "Yaşamı İstanbul, New York ve Los Angeles arasında geçen heykeltıraş Hande Şekerciler ile yeni medya sanatçısı Arda Yalkın'ın oluşturduğu ha:ar, klasik sanat yaklaşamını yeni teknolojilerle birleştirme tutkusunun yansıması olan eserleriyle öne çıkıyor. Yalkın ve Şekerciler, kısa bir süre önce Venedik'te ve Milano'da sergilenen Pulse: Electric Mannerism sergisini ve birlikte ürettikleri çalışmalarını anlattı. Arda Yalkın: Hande ile uzun zamandır beraberiz, yıllardır aynı çalışma ortamını paylaşıyoruz, birbirimize uzun süredir yardım ediyoruz ve dolayısıyla işlerimiz hakkında konuşuyoruz. 2018 Mart ayında New York'ta bir misafir sanatçı programına kabul edildim ve ikili olarak gitmeye, beraber bir şeyler üretmeye karar verdik. Kimyamız tuttu ve ardından ABD'de başka programlara kabul edildik, fuarlara katıldık. İlk solo sergimizi New York'ta, ikincisini Ankara'da, üçüncüsünü ise Venedik'te açtık. Ardından Milano'da da solo sergimiz oldu. Bunların yanı sıra Piksel adında bir yeni medya misafir sanatçı programının kurulmasına liderlik ettik ve hala onun bir parçasıyız. Üç senedir bu şekilde hem ikili hem de bireysel olarak çalışmaya devam ediyoruz. Hande Şekerciler: İkimiz de modern insanın sosyal medyadaki kendi varlığını oluştururken aslında içgüdüsel olarak bir tür öz-ikonografi aradığını düşünüyoruz. Bunun birkaç sebebi var; bazen çok beğendiğimiz fotoğrafları ikonik bulup defalarca paylaşıyoruz, beğendiğimiz duruşları, ışığı, renk örüntülerini tekrar ediyoruz. Ortodoks ikonografisinde ressamlar ürettikleri imajları kendilerinin değil, onların elleri ile tanrının ürettiğini söylerler. Modern insanın sosyal medyadaki hali biraz buna benziyor. Bu sadece görsellikle de sınırlı değil, iletişimimiz de çoğunlukla böyle. En eğitimlilerimiz bile bazen eko odalarında hapis oluyoruz. Elbette ben de kendimi bundan ayrı tutmuyorum. Bu bağlamda Lucid serisinden söz etmek gerekirse bahsettiğim bu modern ikonografinin ha:ar tarafından yorumlanması diyebiliriz. Bu seride de diğerlerine benzer şekilde klasik sanatçılardan ilham alıyoruz. Teknik olarak Rembrandt'ın ve onun döneminde, onun etrafındaki diğer sanatçıların sıklıkla kullandığı, genellikle tek yapay ışık kaynağı ile aydınlatılan portrelere referans veriyor. Bu ışıklandırmayı jeneratif sıvı simülasyonları ile manipüle ediyoruz. Yine çok belli etmeden modern dünyada kullanılan mimikleri kullanıyoruz. Bunların dışında prodüksiyona devam eden çok kanallı video enstalasyonlarımız, blockchain, yapay zeka gibi teknolojileri kullanarak üretmeye başladığımız eserlerimiz de var. Hande Şekerciler: Sanatçıyı, fikirlerini paylaşmak için her türlü formu, medyumu, tarzı kullanan, yaratıcı bir insan olarak görüyorum. Bizim de yapmaya çalıştığımız bu. Arda Yalkın: Pulse: Electric Mannerism Cer Modern'de gerçekleşen serginin üzerine yeni işler eklenerek büyüyen bir sergi oldu. Bu bizim aslında Mart 2020'de İstanbul'da gerçekleştirmek istediğimiz bir konseptti. İzleyicilerin üç katlı bir binada önce Hande'nin solo sergisindeki fiziksel heykelleri gördükten sonra üst katlarda çoğunlukla heykel ve insan bedeni etrafında kurgulanmış dijital resim, heykel ve videoları deneyimleyecekleri bir ikili sergi kurgulamıştık fakat açılışa bir hafta kala sergiyi ertelemek zorunda kaldık. Bu kurguyu -bazı eserleri İstanbul'a saklamak istediğimiz için- biraz basitleştirerek Ankara Cer Modern'e taşıdık. Sonrasında bazı yeni resimler ekleyerek Venedik'e. Tek bir sergi gibi gözükse de aslında Hande'nin kişisel ve ha:ar'ın işlerinden oluşan, iç içe geçmiş, birbirleri ile hem teknik hem de içerik olarak konuşan iki sergi. Hande Şekerciler: Pandemi ile gelen karantina döneminde fark ettik ki yılın bir kısmını Amerika'da geçirmek ya da seyahat etmek dışında biz zaten sürekli atölyede ve bilgisayar başında çalışıyormuşuz. Karantina olup kapanınca ve katılmak gereken davetler, toplantılar için yolda geçirilen zaman olmayınca daha da verimli şekilde üretmeye başladık. Piksel. gibi bilgi paylaşımında bulunabildiğimiz, diğer sanatçılarla bir araya geldiğimiz bir organizasyon kurmaya vaktimiz oldu. Dolayısıyla garip bir şekilde pandemi süreci bizim açımızdan her anlamda çok verimli geçiyor. Öte yandan genel bir değerlendirme yapmak gerekirse, bir kere online dünyanın imkanlarının daha çok farkına varıldı. Yine kendi alanımdan bir örnekle gitmem gerekirse müzelerin, galerilerin VR turları nicedir vardı fakat çoğunluk tarafından bu süreçte keşfedildi. Koca koca gökdelenlere aslında pek de ihtiyacımız olmadığı, dışarı çıkabiliyor olsak pek çok kişinin de ofis dediğimiz küplere sıkışıp kalmasına gerek olmadığı; en basit fikir için bile saatlerce yol tepip hem zamanı hem kaynakları bu yönde harcamaya gerek olmadığı fark edildi. Tabii ki sistem bir günde değişmeyecek ama yavaş yavaş iş yapma biçimlerinin değişeceğini düşünüyorum. Zaten bir süredir gündelik işler yapan insanların AI ve otonom araçların hızlı gelişimiyle işsiz kalacağı ve kendilerini bir şekilde adapte edebilenlerin iş değiştirmeleri gerekeceği konuşuluyordu. Pandeminin bu süreci de hızlandıracağını; üretim yöntemleri ve teknoloji ile olan ilişkisinde tutucu davranan, reddeden sanatçıların da istisna olacağını öngörüyorum. Elbette yeni medya sanatı tek sanat türü olacak demiyorum ama konvansiyonel sanatçılar, koleksiyonların da el değiştirmesi ve siber kültürün içine doğan yeni nesil tarafından devralınmasıyla yavaş yavaş geride kalacaklar. Arda Yalkın: Dijital devrimin insanlığa dayattığı değişimin sonuçlarının neler olabileceğini, toplumu nasıl etkileyeceğini, bireylere ve yaşadığımız dünyaya ne kadar zarar vereceğini, kimlerin en çok zarar göreceğini ve bu etkileri en aza nasıl indireceğimizi, sadece politikacıların ve çok uluslu şirketlerin değil; filozofların, tarihçilerin, sosyologların, mühendislerin, mimarların ve aklıma gelmeyen onlarca farklı pratikten gelen insanların yanı sıra sanatçıların da tartışması, alınan kararlarda onların geleceğe dair hayallerinin de etkisinin olması gerekiyor. Aksini düşünmek bile korkunç olurdu. Ancak, sanatçıların bahsettiğim tartışmaya katılabilmesi, diğer disiplinlerle etkileşime girebilmesi ve değişen dünyayı şekillendirecek fikirler üretmesi için bugünün dili olan teknolojiyi öğrenmesi çok önemli. Blockchain, yapay zeka, artırılmış gerçeklik, yapay insan, veri görselleştirme gibi kavramları bilmeden gelecek hakkında konuşmak artık mümkün değil. Son 50 senedir yeni medya sanatı ile ilişkisinden anlamlı bir çıktı üretememiş konvansiyonel sanat endüstrisinin artık bunu aşması gerekiyor bence. Bu iki taraf için de önemli. Sanat endüstrisinin değişime adapte olması gerekiyor yoksa var olan sistem dönüşmek yerine alaşağı olacak. Sanat kurumlarının dijital teknolojiyi dışlaması bu alanda çalışan sanatçıları, reklam endüstrisi ve şirketlerle iş birlikleri kurmaya itiyor. Bu da yeni medya sanatının çoğu zaman içerikten çok mühendislik, büyüklük ya da teknolojik eşiklerin aşılması ile gündeme gelmesine neden oluyor. Hande Şekerciler: Doğru bulmadığım ve insanların yaşamlarını, yaşama biçimlerini anlamsızca kısıtladığını düşündüğüm şeyler, toplumun kodları. Bu kodları tanımlarken dış görünüş, baz alınan ana unsurlardan. Saçınızın uzunluğu, biyolojik cinsiyetiniz, ten renginiz gibi. Bunlar hep sizin sınıflandırılmanız için sizin dışınızdaki dünya tarafından kullanılan unsurlar. Figürleri bunlardan arındırarak iç dünyalarına dikkat çekmeye ruh hallerini yansıtmaya çalışıyorum."} {"url": "https://www.ithafsanat.com/birbirine-sarilmak-ve-sarki-soylemek-acidan-kurtulmaya-yeter-mi/", "text": "Soru, Hollandalı oyun yazarı Lot Vekemans'ın kaleme aldığı Zehir adlı tiyatro oyununa dair... Hem bu sorunun cevabını hem de daha fazlasını bu oyundaki kadın rolüyle seyirci karşısına çıkan başarılı oyuncu Sevinç Erbulak ile konuştuk. Oyunculuk hayatına henüz öğrenciyken, dizi sektörünün en çok anılan yapımlarından Süper Baba ile adım atan, o dizide oynadığı Zeynep karakterini kızına ad olarak seçen, çok sayıda tiyatro oyununda seyirciyle kucaklaşan, ödüller kazanan oyuncu Sevinç Erbulak, 31 sezondan bu yana sahne üzerinde... Bu süre zarfında geniş kitlelerce izlenen çok sayıda diziyle seyirciye ulaşan, İBB Şehir Tiyatroları oyuncusu olarak tiyatro sahnelerinde sayısız kahramana hayat veren Sevinç Erbulak ile iki kişilik bir oyun olan Zehirin kulisinde buluştuk. Müze Gazhane'deki Meydan Sahne'de Ahmet Saraçoğlu ile birlikte rol aldığı oyun, Hollandalı yazar Lot Vekemans'ın imzasını taşıyor. Birçok dile çevrilen ve çok sayıda ödüle layık görülen oyunda, geçmişte yaşadıkları trajik kaybın ardından ayrılan çift, yıllar sonra bir araya gelmek zorunda kalıyor. Acılı bir geçmiş hesaplaşmasına dönüşen buluşma, karşı tarafın da neler hissettiğine dair eksik bırakılan taşların yerine oturtulmasıyla seyirciyi içine çekiyor. Ne söyledi bana? Çok çok samimiydi. Biz de onun peşindeyiz, oyundaki hakikatin peşindeyiz. Meydan sahnede oynuyoruz. (Sahne tıpkı meydan gibi, 360 derece seyirciyle çevrili.) Yapısı gereği; kaçamayacağınız, duygusal ve fiziksel olarak hiçbir hareketin saklanamayacağı, sahte hiçbir duygunun seyirciden gizlenemeyeceği bir er meydanı olduğu için meydan sahne, bu seyrettiğiniz oyundaki hedefimiz, tam da bu! Oyunda, uzun ve hesaplaşılamamış bir mesele var. Mesele çocuk. Ama siz onun yerine istediğiniz her şeyi yerleştirebilirsiniz. İki yetişkin, konuşsalar nereye gideceğini bilemedikleri bir ertelemeden ötürü belki konuştuklarında da ayrılacaklardı ama başka bir iletişebilme biçimine geçebileceklerdi- görüşmekten kaçınmış. Bu ertelenmiş hesaplaşmanın sonunda en azından ikisinin de ruhunu onarmanın peşindeyiz. Meydan sahnede oynamak bile oyunun talihini değiştiriyor. O gün tiyatroya geldiğimiz halimiz bile etkiliyor oyunumuzu. Çünkü ben, dışarının dışarıda kaldığına inanmıyorum. Ancak bir gün robotlar tiyatro oynayacaksa yapabilir bunu. Kendimizi çok iyi hissediyoruz. Sahnede hiçbir şeyi görmeden, sadece karşıdaki oyuncuyu görmeye de inanmıyorum ben. Son derece dışarıdan bir yerden, bütün oyunu denetleyen bir mekanizmayla da oynuyorum. Her şeyin farkındayım. Öyle de olmak zorundayız. Çünkü seyirci farklı olabiliyor. Bazen hissi ağır algılıyor seyirci. O zaman oyunu biraz yukarı çıkarıyoruz. Bazen de bakıyoruz ki içerideler, bizimleler, onlara dokunuyoruz. O zaman da biraz hafifletelim diyoruz. Tek başına böyle bir şeyin yeterli olacağını hiç düşünmüyorum, hayatta da. Ama oyunun o anına gelene kadar konuşulan her şey, tüm posaları o kadar dışarıda bırakıyor ki. Evet, o an için yeterli! Çünkü kadın samimiyetle duymanın peşinde. Çünkü adam başka bir gezegen, kadın başka bir gezegen. Bazen denk gelip birbirlerini duyuyorlar. Tam da böyle bir şey değil mi hayat! Nefret etme sebebi, mutlu hissetmemesi. Ama aslında nasıl bir duygu olduğunu hatırlamaya çalışıyor. Çünkü daha önce mutlu olduğu anlar var. Hep hatırlamış. Mutluluk illa birilerinin varlığı ile olan bir şey mi yoksa kendini bu ağulu yapıdan çıkardığında bulabileceğin bir şey mi? Onu biraz tartışıyor kendi içinde ve ilk defa birine anlatıyor. Aslında son zamanlarda tek bir şeye ilgi var; ünlü olmaya. Ve bunun araçları çok belli; yazmak, oynamak, şarkı söylemek, yarışmak, yarışları kazanmak... Eğitim sisteminde de böyle gösteri dünyasında da. Ama çok fazla tırt kurs da var. Çocuk doğalında zaten müthiş bir oyuncu olarak geliyor. Ona evde ebeveynin, okulda eğitmenin görevler vererek unutturduğu bu çocuk olma halini, bu oyun oynama halini hatırlatmaya çalışıyoruz sadece. Amaç oradan ünlü yazar, oyuncu çıkarmak değil, oyun oynama güdüsünü yeniden o çiplerinin içine koyma, çocuklara yaşlarını hatırlatma. Çok iyi bir akademik kadromuz var. Her yaşa başka bir hoca giriyor. Ben bütün sınıfları dolanıyorum. Ama sonunda en iyi eğitim verebildiğimi bildiğim yaş grubunu alıyoruz. Çünkü insanın ne yapamayacağını bilmesi çok değerli. Zaten karşılığını görüyoruz. Kayıtlarımız o kadar hızlı tükeniyor ki! 2014'te de çok keskindi yarış. Benim çocuğum ne oynayacak diye. Biz eğitimin bir süreç olduğunu anlatmaya çalışıyoruz. Ama veliler daha çok sonuç odaklı. Evet, bir şeylerin taçlanması gerekiyor. Bütün öğrendiklerini size eteklerinden saçmaları gerekiyor ama o bir final değil. Anne babalar kendi yapamadıklarımızı çocuklarımız yapsın diyor. Ben de bazen böyle bir ebeveynim. Buraya bakmam gerekiyor. Ama bizim bir an evvel çocuklarımızdan kopmamız, aynı galaksi içinde onlara hep bakmamız, ne yaptıkları hakkında hissimizin olması ama onları rahat bırakmamız gerekiyor. Çünkü herkes oyuncu olamaz, herkes iyi marangoz olamaz. Ne olacaklarsa her şeye ne kadar çalışmaları gerektiğini öğreniyorlar. O plastik ünün nasıl sürdürebileceğini anlatmaya çalışıyoruz. Çok hızlı bir kuşak; slm, mrb kuşağı. Anna Karenina 780 sayfa. Bunlar ölür onu okursa. Anna Karenina diyorsun, Özetini çıkardın mı? diyor. Özet, 780 sayfa okunduktan sonra çıkarılabilir. Çocuklar burada oyuncu olma isteğinin karşısında neler yapmaları gerektiğini bir anlıyorlar, farkına varıyorlar. Pek çoğu orada vazgeçiyor zaten. Daha yetenekli, daha ışıklı ve pırıltılı olan çocuk kendini ilk derste gösteriyor. Bunu görmem kendi eğitmenlik yolumda çok doğal. Ben esas kendini göstermeyen ve kabuğundan çıkacak çocuğu merak ediyorum ve onu arıyorum sınıfın içinde. Tabii... Eskiden bir sınavı kazanırdım. Tabii, o kazanacak. Başka kim kazanır ki! derlerdi. Oysa bazılarını kazanıyorum, bazılarını kazanamıyorum girdiğim sınavların. Kazanmadığım zamanlar görülmüyor ve bütün kazanımlarım, ardımda bıraktığım kazanamadığım şeylerin toplamından oluşuyor. Çünkü kazanamadıkça niye kazanamadım konusuna projeksiyon yapıp orayı toparlamaya çalışıyorum. Ama Tabii o kazanacak gözüyle bakılıyordu. Bunlar gençken üzüyordu. Çünkü o sırada üzülecek yer arıyorsunuz. Katkıdır elbette. Motivasyondur, mutluluktur, o gecenin konuşmasının enerjisidir, o geceye sizi götüren kalp çarpıntısıdır da bir önemi de yoktur. Amaç ödül almaya döndüğünde, o yapıdaki bütün sanatsal gayeyi, bütün iyileştirme çabasını bir yana bırakıyorsunuz. Böyle bir hayal üzerine yaratma cesareti göstermemeliyiz. Ödüllerde belli bir yaş sınırı olsa ne iyi olur? 35 filan mesela. O yaştan sonraki bütün ödülleri iade edebilirim. Çünkü başka birileri daha heyecanlı oluyor. Onlar alsın oluyorsunuz. Nasıl bir oyuncu oynadıkça daha iyi bir oyuncu oluyorsa bu seyirci için de geçerli. Yılda 30 oyun seyreden seyirciyle üç yılda üç oyun seyreden seyirci arasında fark var. Rafine seyirci zaten iyi oyuna ve iyi oyuncuya her zaman her oynadığında kendi bireysel ödülünü veriyor. O sırada neyi oynuyorsam onda rahat hissediyorum. Onu hiç ayırmıyorum. Oyunculuk olarak aynı. Ölçekleri ve teklifleri değişiyor. Sizden istedikleri şey değişiyor. Burada oynamak ile İtalyan sahnede oynamak arasındaki fark, televizyonda daha da küçülerek oynamak gibi farlar var. Çok uzun bir süre televizyonda olacağımı da düşünmüyorum. Çünkü aynı senaryolar sanki başka hiçbir konu yokmuşçasına sunuluyor ve sadece zaman doldurmak için -hayatta hiç o kadar uzun bakıştığımız ve durduğumuz suskunluklar yokken- dizilerde hep kötü, hep öfkeli, hep sakin, hep şeytan tipler oluyor. Oysa duygular, tam zıt duygusu ile gösteriliyor. Ayrıca artık kadın kadının kurdu değil, kadın kadının yurdu. Oralarda olmamız gerekiyor. Ekranın bir çöplüğe dönüştüğüne inanıyorum Türk dizilerinde. Özellikle ana akım işlerinde. Her zaman. Orası benim ilk okulum. O dizi hayatımda olmasaydı yine oyuncu olurdum ama böyle bir oyuncu olmazdım. Oradaki tüm hocalarım ile başta Şevket Altuğ olmak üzere- soru sorabildiğim bütün partnerlerim ile çok büyük bir okuldu benim için. Bugünkü gibi hakikat! Orada başrolde güzel kız olması zorunluluğu yoktu. İnsanı anlatıyordu. Bütün kusurlarıyla, imkansızlıkları, beceriksizlikleri ve başarısızlıklarıyla hem de. Bütün karakterler çok gerçekti. Bugün olsa tutar mıydı bilmiyorum. Çok değişir. Uyandım, üniversitede derse girdim, vizelerim vardı yedi saat. Sonra açtım Ursula'yı metrolarda, metrobüslerde okudum. O kadar çok kitap aldım ki bu yıl, daha fazla okumak istiyorum. Tsundoku diye bir sendrom varmış, kitap satın almak ama okumamakla ilgili. Ben de o kadar çok kitap aldım ki evde dağ oldu onlar. Şimdi okumaya zaman ayırıyorum. Genellikle günüm, okul ve arkasından oyun olarak geçiyor. Cumartesi pazarlarım da böyle. Bunun dışında kendimi uyutarak dinlendirmeyi çok seviyorum. Her akşam bir film izlemeye çalışıyorum. Bazen bütün bir günü gerçek anlamda hiçbir şey yapmadan geçiriyorum. O da çok önemli! O çiziyor daha çok, çizmeyebilirdi de. Çiziyor, gitar çalıyor, dans ediyor. Oyuncu olur mu bilmiyorum, daha vakti var. Çok net örnekler var önünde; dedesi, anneannesi, annesi ve benim bütün yakın çevrem. Ama tiyatro beni ondan ayıran bir kavramdı o büyüyene kadar. Anne yine mi tiyatroya gidiyorsun? dediğinde Evet deyip kapıdan çıkan bir anne. Annemi babamı daha fazla görmek, onlarla daha fazla bir arada olmak için ben de tiyatroya gidiyordum. Tiyatrodan filan hoşlanmıyordum yani. Benim normal arkadaşlarımın normal anne babaları eve dönüyor, ben de bu anormallerle sokağa çıkıyorum... Sanırım benim hikayem böyle başladı. Ama izleye izleye Aaa ne kadar eğleniyorlar! Burada ne kadar çok anne var? Burada bazı annelerin kuralları daha esnek diye diye sevdim tiyatroyu. Kulis çok eğlencelidir mesela. Ve ben bu nedenle kuliste tek başıma kalmamak için tek kişilik oyun oynamayacağım sanırım. Kulis masam totemlerle dolu mesela. Oyunlarımın parfümleri bile farklı. Benim bütün hayatım totem! Bütün rollerimin başka çantaları var. Her rolün malzemesi başka. Mesela bu oyuna gelirken bir parfümüm var. Bu oyunun dışında sıkmıyorum bu parfümü. Çünkü bu kadının parfümü o! Çağdaş metinler olarak baktığımızda Özen Yula gerçeğimiz var. Daha gençlere bakarsak Murat Mahmutyazıcıoğlu, Ahmet Sami Özbudak, Zeynep Kaçar, Deniz Madanoğlu, Turgay Korkmaz, Firuze Engin diye devam edebilirim. Peter Ouilter son zamanlarda okuduğum en üretken ve heyecan verici çağdaş yazar. Anılara ve iyi metinlere selam durmayı seven tarafım hala 10 yılda bir Keşanlı Ali, Sersem Koca, Hamlet, Machbet oynanması gerekliliğini hatırlatıyor. Kavin de seyretmeli bu oyunları, bugün doğanlar da izlemeli. Oyuncusundan yazarına yönetmenine yaratma cesareti gösteren herkes teknolojiyi, dijitalleşmeyi yerinde kullanıyorsa dünyanın o sırada ona önerdiği bütün oyuncaklar seyirci için muhteşem bir şölene dönüşüyor. Ama eğer Şimdi moda bu! diye yapılırsa o zaman olmaz. Bugün matinedeki seyirciler arasında 30 sene önce, 30 yaşındayken de tiyatro izleyenler vardı. Belki onlar Tiyatro nereye geldi? Artık oyuncular içimize girerek oynuyorlar diyor. İlk defa deneyimleyen de Tiyatro böyle bir şeymiş diyor. Ben ikisini de tavında tutmak zorundayım. Ben her oyunda, o gün ilk defa tiyatroya gelmiş seyircinin peşindeyim aslında. Çünkü birdenbire tiyatro, bugün hissettiği şeye dönüşüyor o seyircide. Bir gün içinde hem insanların hem robotların olduğu bir tiyatro oyununa da Aman ne! Robot da tiyatro mu yaparmış? Ben evde oturayım demem. Alır biletimi, giderim. Robotların insanı aşabilmeleri mümkün değil ama karşısında değilim böyle şeylerin."} {"url": "https://www.ithafsanat.com/bizansin-hala-yazilmaya-devam-eden-tarihi/", "text": "Suna ve İnan Kıraç Vakfı İstanbul Araştırmaları Enstitüsü ve Pera Müzesi tarafından sanatseverlerin beğenisine sunulan İstanbul'da Bu Ne Bizantinizm!: Popüler Kültürde Bizans sergisi Bizans'ın popüler kültürdeki eklektik varlığını keşfe çıkmaya davet ediyordu. Pera Müzesinin yeni sergisi Bu Ne Bizantinizm! i görebilmek için soğuk bir kış gününde uzunca bir kuyruk oluşturan insanların yüzüne bakıyorum, çaktırmamaya çalışarak. O sırada hala devam eden pandemi kuralları nedeniyle içeriye belli sayıda kişi alınıyor. Ne kadar bekleyeceğimiz, sergiyi gezen kişilerin her eser başında geçireceği süreye bağlı. Ve biz bunu bilemiyoruz! Bir bilinmezliği beklerken kimsenin yüzünde sıkılmışlık ifadesi yok. Sıra ne zaman bize gelecek? diye güvenlik görevlisini sıkıştıran da yok. Sanatı, sergileri öyle özlemişiz işte! Birkaç gün önce müzenin önünden geçerken yine bundan daha uzun bir bekleyenler sırası gördüğümü hatırlıyorum. Yüzümde bir gülümseme oluşuyor. Bu gülümseme sergi boyunca yüzüme kazınıyor, bazen şaşkınlık ve beğeni ifadeleriyle yer değiştiriyor. Bu ifadeye İthaf'ın yeni sayısında muhakkak yer vermeliyiz düşüncesi de eklenince karşınıza bu satırlarla çıkmam kaçınılmaz oluyor. Serginin bir bölümü topos adı verilen, Bizans'a dair algıların benzeştiği noktaları vurgulayan motiflerden oluşuyor. Bu motiflerin tespit ederken tarihsel kaynaklarda ve güncel popüler işlerde görülebilen, bir şekilde tekrar eden temaların dikkate alındığını anlatan Alışık, Sonuç olarak Bizans'a Yelken Açmak, Kainatın Revnakı, İsyankar Renkler ve Cadı Kazanı adlarını verdiğimiz bu motifleri; edebiyat, müzik, video, illüstrasyon, çizgi roman gibi üretim mecralarını Bizans bağlamında birleştiren ve güncel üretimlerin tarihsel kaynaklarla bağlarını sorgulayan bölümler olarak kullandık diyor. Bizans üzerine güncel üretimleri sistematik bir şekilde bir araya getirmenin eğlenceli ve öğretici bir süreç olduğunu anlatan Alışık, eser seçimi için çok kapsamlı bir literatür ve veritabanı taramasına giriştiklerini vurguluyor. Hem sergi kataloğuna makale veren hem de sergiye danışmanlık yapan araştırmacılar kendi çalışmalarının malzemelerini de kimi zaman beraberlerinde getirdiler. Bu sayede üretim mecralarına ve türlere ve hatta alt türlere yayılan, seçkimizi oluşturabileceğimiz bir envanter toparladık diye devam eden Alışık, farklı türden işleri bir arada sergilediklerini belirtiyor. Eser yerleştirmeleri ise popüler kültürde Bizans'la karşılaşmalarda ön plana çıkan motiflere göre düzenlenmiş. İstanbul Araştırmaları Enstitüsünün Pera Müzesinde düzenlediği İstanbul'da Bu Ne Bizantinizm!: Popüler Kültürde Bizans sergisi yepyeni bir podcast serisi ve çalma listesiyle sergi salonundan dışarı taştı. Farklı sanat mecralarındaki Bizans izlerinin tartışıldığı sohbetlerde Bizans tarihi araştırmacıları ile ünlü yazar, sanatçı ve müzisyenler buluşuyor. Spotify, Apple Music ve Podbean gibi mecralarda yayınlanan podcast serisine, sergiye ses veren müziklerin bir araya getirildiği Spotify çalma listesi eşlik ediyor. Suna ve İnan Kıraç Vakfı İstanbul Araştırmaları Enstitüsü ve Pera Müzesi, İstanbul'da Bu Ne Bizantinizm!: Popüler Kültürde Bizans sergisi kapsamında yayınlanan podcast serisi ile dinleyicileri Bizans algısına ait temaları kullanan sanat çalışmaları üzerine düşünmeye davet ediyor. Dört bölümden oluşan What Byzantinism Is This in Istanbul! isimli podcast serisinde Hugo ödüllü A Memory Called Empire romanından ünlü yönetmen Zack Snyder'in Justice League filmine, farklı popüler kültür ürünlerinde karşımıza çıkan Bizans temaları inceleniyor. Düzenlediği sergiler ve film programları kapsamında Spotify kanalına yeni listeler ekleyen Pera Müzesi, İstanbul'da Bu Ne Bizantinizm! sergisinin bir parçasını oluşturan müzikleri Bizans'a Kafa Sallamak isimli çalma listesinde bir araya getirdi. Heavy metalin çeşitli alt türlerindeki parçalardan oluşan liste ile dinleyiciler yaklaşık iki saat boyunca metal müziğin Bizantinizm'e yaptığı yolculuğa eşlik ediyor. Listede, Rotting Christ ve Amon Amarth gibi metal müzikseverlerin yakından takip ettiği grupların çalışmaları bulunuyor. Podcastin ilk bölümü, 2020 yılında En İyi Roman dalında Hugo Ödülü kazanan A Memory Called Empire isimli bilim kurgu romanına ayrılıyor. Bizans tarihçisi ve şehir plancısı Dr. Anna Linden Weller'in Arkady Martine takma adıyla yazdığı roman, Teixcalaanli İmparatorluğu'na büyükelçi olarak gelen Mahit Dzmare'in selefinin ölümünü ve bu toplumdaki istikrarsızlığı araştırmasını konu alıyor. Yazar Anna Linden Weller'in İstanbul İsveç Araştırma Enstitüsünün eski direktörü Ingela Nilsson ile bir araya geldiği sohbette, romanda Bizans kültürüne yapılan göndermeler konuşuluyor. İkinci bölümde yine ilgi uyandıran konu ve konuklar bir araya geliyor. Heavy metal üzerine akademik çalışmalar yürüten ve sergi kataloğuna Bizans'a Kafa Sallamak: Bizans İmparatorluğu'nun Metal Müzikte Alımlanması başlıklı makalesiyle katkıda bulunan Jeremy J. Swist'in moderatörlüğünde gerçekleşen sohbete, Yunan trash metal grubu Exarsis'in solisti ve Metal Hammer dergisi yazarlarından Nikos Tragakis ile ünlü black/death metal grubu Rotting Christ'in solisti ve kurucusu Sakis Tolis konuk oluyor. Efsanevi müzik grubu Rotting Christ'ı odağına alan podcastte, tarihi referanslarla üretim yapan grubun parçalarında mitoloji ve Bizans etkisi konuşuluyor. Podcast serisinin üçüncü bölümünde İstanbul'da Bu Ne Bizantinizm! sergisi küratörü Emir Alışık, Nebula Ödülü ve World Fantasy Awards sahibi yazar Jeff VanderMeer ile bir araya geliyor. Ambergris Üçlemesi olarak bilinen City of Saints and Madmen: The Book of Ambergris (2001), Shriek: An Afterword (2006) ve Finch (2009) kitapları üzerinden fantastik edebiyatta tarih temsilinin mercek altına alındığı sohbette, Ambergris şehrinin Bizans ile paralellikleri ortaya konuluyor. Serinin dördüncü ve son bölümü ise sergi kataloğunda Neon Bizans: Las Vegas'ta İkonografiden Yoksun Estetik makalesiyle yer alan Bizans sanatı profesörü Roland Betancourt'u, Game of Thrones, Harry Potter, King Arthur ve Macbeth gibi ödüllü dizi ve filmlerin set tasarımında çalışan Rohan Harris ile buluşturuyor. Söyleşi, Harris'in son çalışmalarından Zack Snyder's Justice League (2021) filmine odaklanıyor. 2017 yapımı Justice League filminin Zack Snyder'in kurgusuyla yeniden yorumlandığı bu versiyonda, seyirci neredeyse üç dakika boyunca süper kötü kahraman Darkseid'in dünyaya ilk saldırısının sahneleriyle bezenmiş freskolu bir odayı izliyor. Sahneyi derinlemesine inceleyen Betancourt ve Harris, bu ürkütücü duvar resimlerini geç Bizans sanatı bağlamında tartışıyor."} {"url": "https://www.ithafsanat.com/bizim-icin-atik-olan-nesneler-onun-resimlerinin-ana-kahramanlari/", "text": "Atıkları dönüştürerek yaptığı eserleriyle tanıdığımız ve eserlerinde ileri dönüşüm kavramını ana tema olarak benimseyen ressam Deniz Say ile sanat ve kavramlar üzerine keyifli bir sohbet gerçekleştirdik. İçimizdeki cevher er ya da geç çıkar ya ortaya... İşte ressam Deniz Say'ın hikayesi de böyle. Resme olan ilgisi çocuk yaşlarında başlamış fakat hayat onu bambaşka yollara sürüklemiş. Profesyonel iş hayatının içine ne kadar girerse girsin sanat aşkı yine de onun peşini bir türlü bırakmamış ve önünde yepyeni bir yol açmış. Resim sanatı üzerine birçok eğitim alarak çıkmış bu yeni yola. Sanat hayatına önce figüratif resimle başlamışsa da tarzı zamanla soyut resme evrilmiş. Ardından da atık diye adlandırdığımız, kullanılıp bir kenara atılan malzemeleri sanatına taşımış ve onlara ikinci bir hayat şansı vermiş. Soyut dışavurumcu resim, duyguları özgür bırakması ve özgün bir biçimde ifade edilmelerine izin vermesi özelliğiyle beni kendine çekti. Tabii soyut, çok geniş bir alanı kapsıyor, ben geleneksel sanat malzemelerini kullanmak yerine atık malzemelerle soyut resim yapmayı seçtim. Resim aslında çocukluğumdan beri hayatımda önemli bir yer teşkil etti. Hayat beni farklı yönlere götürse de resim hep oradaydı. Boğaziçi Üniversitesinden mezun olduktan sonra çeşitli yerlerde kurumsal iş hayatı tecrübem oldu. Sonraki senelerde sanat tarihi okumaya başladım ve bu dönemde resim eğitimi de aldım. Tabii aldığım eğitim figüratif resim üzerineydi, soyuta sonradan evrildi tarzım. Yaklaşık 11 senedir Beykoz'daki atölyemde profesyonel olarak resim yapıyorum. Bugüne kadar yedi kişisel sergi açtım, yurt içi ve yurt dışında pek çok fuar ve karma sergiye katıldım. İlk başladığımda figüratif resim yapıyordum. Fakat bir gün geldi, artık yaratıcılığımı daha fazla kullanmama olanak sağlayacak olan soyut resme yönelmeye karar verdim. Soyut dışavurumcu resim, duyguları özgür bırakması ve özgün bir biçimde ifade edilmelerine izin vermesi özelliğiyle beni kendine çekti. Tabii, soyut, çok geniş bir alanı kapsıyor, ben geleneksel sanat malzemelerini kullanmak yerine atık malzemelerle soyut resim yapmayı seçtim. Sıradan malzemeleri, gündelik nesneleri işlevlerinden soyutlayarak sanat eserinin parçası haline getirmek, bu nesnelerin izleyicinin gözündeki algısını bir nevi bozmak, en başından beri benim heyecan kaynağım oldu. O nesnelere resimlerimde yer vererek aslında hala ne kadar güzel ve işe yarar olduklarını kanıtlamak istiyordum aslında izleyicilere. Benim resimlerimde öne çıkan öğeler, renk ve formdan ziyade doku ve espas oluşturmak için kullandığım atık malzemeler. Pek çoğumuzun atık diye adlandırdığı nesneler, benim resimlerimin ana kahramanları. Bu atıklar sayesinde oluşturduğum resim kurgusu ve katmanların oluşum aşaması benim için spontane ve en keyif aldığım aşama... Burada şunu belirtmek isterim ki benim atık malzemelerle ilişkim aslında resimden önce başladı. Hatırladığım kadarıyla 12 yaşımdan beri biriktiriyorum bu nesneleri. Örneğin gelen bir hediyenin paketi, ambalaj kartonları, şişe fileleri, 3D sinema gözlükleri, kullanılmayan giysiler, ayakkabılar ve daha niceleri. Ben o atamadığım malzemeleri ressam olmasaydım da farklı bir şekilde dönüştüreceğimi biliyorum. Bu bir yaşam tarzı. Bunu başka nerede kullanabilirim? insanıyım ben. İlhamımı tamamen gündelik hayatımda şu ya da bu şekilde karşıma çıkan atık nesnelerden alıyorum. Bu, bazen çöpe gidecekken beni dokusuyla kendisine çeken, sapı kopmuş bir hasır çanta olabiliyor; bazen de doğadan topladığım kurumuş bir ağaç kabuğu. Çevreci bir yaklaşım var tabii ki bu ilhamın kökeninde. Niyet önemli öncelikle; o atıklara ikinci bir şans verme niyeti, en azından kendi atığıma sahip çıkma niyeti... Hem kullanılan malzemeler hem de işlenen temalar göz önüne alındığında Arte Povera akımından etkilendiğimi söyleyebilirim. Tabii soyut ekspresyonizm de benim resimlerimi çerçeveleyen akımdır. Sürdürülebilirlik, bugünün ihtiyaçlarını gelecek nesillerin ihtiyaçlarını riske atmadan temin etmek şeklinde ifade ediliyor. Sanatta sürdürülebilirlik ve ekolojik tahribat kaygısının ortaya çıkış zamanı '60'lı yılların sonu. Günümüz çağdaş sanatçıları, sürdürülebilirlik konusuna pek çok farklı açıdan yaklaşıyorlar. Bazı sanatçılar çevre meseleleri ile ilgili doğrudan mesaj vermeyi tercih ediyorlar, bazıları daha dolaylı olmasına rağmen insanlığı sürdürülebilirlik üzerine daha fazla yönlendirebiliyorlar. İleri dönüşüm ve sanatta sürdürülebilirlik kavramları aslında benim senelerdir üzerinde çalıştığım, resimlerimin ana teması olan kavramlar. Soyut resme, yıllarca tek başıma biriktirdiğim atık nesnelerle, onları ileri dönüştürerek başladım ve ortaya çıkan işler sürdürülebilir sanat başlığı altında yerlerini buldular. Öncelikle atık mevzuuna bir açıklık getirmek gerekir diye düşünüyorum. Nedir atık? 20. yüzyılda sanayileşmenin artması, hızlı tüketim ve atık sorununu beraberinde getirdi. Peki, dünyadaki bu hızlı tüketim neticesinde üretilen çöpler gerçekten atık mıdır? Bence pek çoğu değil... Benim için hazine onlar. Ben eserlerimle, Elinizdeki ne olursa olsun, çöpe atmadan önce bir kez daha düşünün mesajı vermek istiyorum. Sanatçıların en büyük görevidir bence farkındalık yaratmak. Sanatçı, kullandığı malzeme ve yaptığı işlerle dünyanın gidişatına olan duyarlılığını göstermelidir. Soyut resme baktığımızda anlamlandıramadığımız bir haz alırız. Bu retinal bir hazdır, estetik bir hazdır. Ben atık malzemelerle çalıştığım için kullandığım malzemenin tanımı, belki estetik tanımıyla tezat oluşturuyor olabilir. Ama işte ben o atıklardaki estetik yönü görebiliyorum ve bunu da izleyiciye gösterebildiğimi düşünüyorum. Her zaman inandığım şey, bireysel gücümüzü küçümsemememiz gerektiği. Ben sürdürülebilir ve gezegene saygılı bir yaşamın gereklerinden olan atık kontrolü ile ilgili elimden ne geliyorsa yapıyorum. Aslında yaptığım şey, göle bir taş atmak; halka büyüyecek, belki benim işlerim başkalarına ilham olacak. İşte, bu noktada çocukları eğitmeyi çok önemsiyorum. Her çocuk ressam olmayacak belki ama bu atık sorunu ile ilgili zihinlerinde bir soru işareti oluşmasını sağlayabilirsem ne mutlu bana! Bu sebeple yakın zamanda çocuklarla atık malzemeleri kullanarak resimler, kullanım objeleri yapmak üzerine atölyeler düzenlemeyi düşünüyorum. Tabii ki sergiler ve fuarlara katılarak resimlerimi de izleyicilerle paylaşmaya devam edeceğim."} {"url": "https://www.ithafsanat.com/bogazda-beklenmedik-karsilasmalar-akisa-karsi-akintiyla-beraber/", "text": "Pera Müzesi 29,9 km Söyleşileri ile İstanbul'a dair güncel konuları mercek altına almaya devam ediyor. Akışa Karşı, Akıntıyla Beraber adlı video çalışmasını odağına alan söyleşide, kıyılardan çepere yayılan hafriyat politikalarının kente etkisi, Boğaz'da yüzen yaban domuzları gibi beklenmedik karşılaşmalar üzerinden tartışmaya açılıyor. Etkinlik, 8 Temmuz Perşembe günü Zoom uygulaması üzerinden ücretsiz izlenebilir. İstanbul Araştırmaları Enstitüsü ve Pera Müzesi'nin düzenlediği Istanbul Unbound: Environmental Approaches to the City konferansı, 29,9 km Söyleşileri ile devam ediyor. Ekoloji ve sanat kolektifi birbuçuk'un aynı adlı video programından yola çıkan söyleşi serisinin beşinci etkinliği, Akışa Karşı, Akıntıyla Beraber videosunda işaret edilen konuları tartışmaya açıyor. Kent çeperindeki hafriyat alanlarının giderek genişlemesi sonucunda İstanbullular, geçtiğimiz yıllarda, Kuzey Ormanları'ndan kent merkezine indiği tahmin edilen domuzların Boğaz'dan yüzerek geçişine şahit oldu. Çevre ormanlardan inen yaban domuzları ile karşılaşmaya alışık olduklarını söyleyen Rumeli Kavağı sakinleri, Boğaz'da yüzen domuzları ise ilk kez gördüklerini belirttiler. Yine yüzerek kıyıya çıktığı bilinen bir domuz Bebek'teki bir yalının bahçesinde, bir başkasıysa inşaat çalışmaları sebebiyle bir kıyısı dahi olmayan Tophane sahilinde görüldü. Bahar Topçu ve Hilal Şenel'in ortak üretimi olan Akışa Karşı, Akıntıyla Beraber başlıklı video, domuzların en önemli yaşam alanlarından Kuzey Ormanları'nda başlıyor. Hayvanların yüzerek vardıkları Rumeli Kavağı, Bebek, Tophane gibi, birbirinden farklı sosyo-ekonomik ve sosyo-kültürel dinamiklere sahip semtlerdeki karşılaşmalar, kıyılardan çepere yayılmış hafriyat politikalarının kentsel dokuya etkisini çarpıcı bir biçimde ortaya koyuyor. Aynı zamanda, İstanbul'un insan olmayan varlıklarının, kentin rutin akışındaki karşılaşmalarını görünür kılıyor. Videonun işaret ettiği konuları tartışmaya açan söyleşide Topçu ve Şenel'e, şiddetle afetin görsel ve mekansal politikasına dair disiplinlerarası çalışmalar yürüten Eray Çaylı eşlik edecek. Etkinlik, 8 Temmuz Perşembe günü saat 17.00'de Zoom uygulaması üzerinden ücretsiz izlenebilir."} {"url": "https://www.ithafsanat.com/bozcaada-caz-festivalinin-besinci-yil-kutlamalari-facebookta-basliyor/", "text": "27.07.2021 Facebook ve Bozcaada Caz Festivali, Türkiye'de yeni kullanıma açılan ücretli çevrim içi etkinlikler ürünüyle Türkiye'de gerçekleşecek ilk etkinliğe ev sahipliği yapmaya hazırlanıyor. 30 Temmuz Cuma günü saat 18:00'de çevrim içi olarak gerçekleşecek özel lansman etkinliğinde T. C. Kültür ve Turizm Bakanlığı ve Türkiye Turizm Tanıtım ve Geliştirme Ajansı'nın katkılarıyla, 3dots ve fermente tarafından 20-22 Ağustos tarihleri arasında düzenlenen 5. Bozcaada Caz Festivali'nde sahne alacak Korhan Futacı, performansıyla açılış yapılacak. Facebook, Türkiye'de yeni kullanıma açılan bu ürün sayesinde özellikle pandemi koşullarında fiziksel olarak performans sergileme fırsatı bulamayan farklı sektörlerden sanatçılara alternatif bir araç sunmayı ve eşit bir şekilde gelir elde etmeleri için destek olmayı amaçlıyor. Ücretli çevrim içi etkinlikler, konuklar katılmak için kaydolduğunda alınan tek seferlik erişim ücretiyle canlı çevrim içi etkinliklerden gelir elde etmek için yeni bir yöntem sunuyor. Lansman etkinliği sonrasında isteyen sanatçılar, Korhan Futacı gibi ücretli çevrim içi etkinlikler özelliğini kullanarak tiyatro ve söyleşi benzeri etkinlikler oluşturup Facebook üzerinden kolayca bilet satışı yapabilecek. Bilet alan konuklar ise düzenlenen etkinlikleri telefon, tablet veya bilgisayarlarında Facebook etkinlik sayfasından ya da Facebook TV uygulaması üzerinden izleyebilecek. Ücretli çevrim içi etkinlikler lansmanında sahne alacak ve bugüne kadar Tamburada, Dandadadan, Korhan Futacı ve Kara Orkestra ve Konstrukt projeleri ile sayısız yurt içi ve yurt dışı performansı gerçekleştiren Korhan Futacı, son olarak Haluk Bilginer ile beraber seslendirdiği Ah Güzel Kafam isimli teklisini yayımladı. İstanbul'un kendine has kaosunu saksofonundan dökülen seslerle başka dünyadan bir performansa çeviren sanatçıya tuşlularda Çağrı Sertel, bas gitarda Feryin Kaya ve davulda Berkan Tilavel eşlik edecek. Etkinlikten elde edilecek gelirin bir kısmı genç müzisyenlere katkıda bulunmak amacıyla bağışlanacak. Ayrıca etkinlik için alınan her bilet karşılığında Ecording aracılığıyla ecoDrone'lar ile ağaçlandırılması gereken ulaşılması zor alanlara tohum ekilecek. Bilet almak için etkinliğin Facebook sayfasını ziyaret edebilirsiniz. Kendine Has, Volkswagen, Jack Lives Here, Paribu ve Metro Türkiye'nin destekleriyle gerçekleşecek 5. Bozcaada Caz Festivali hakkında detaylı bilgi ve bilet almak için ise bozcaadacazfestivali. com adresini ziyaret edebilirsiniz."} {"url": "https://www.ithafsanat.com/bu-atolyede-kalbimden-gecmeyen-hicbir-sey-yok/", "text": "Ressam Lale Temelkuran'ın sanatından bize en çok yansıyanlar. 10 yıl sonra İzmir'deki ilk kişisel sergisi Olmak Zamanı üzerine söyleştiğimiz sanatçı, eserlerini Olgunlaşma zamanımın ürünleri diye yorumluyor. Eskizsiz çalışan, her zaman her yerde üretebilen ressam, Kendime zaman yaptım diyor; her koşulda üretmeye devam eden tüm kadınlara tercüman oluyor. Eserlerinde kadınların zamanına dair hikayeler anlatan Temelkuran, resim yapmak için kendine zaman yaptığını çünkü özellikle Türkiye'de üreten kadınların buna mecbur bırakıldığını belirtiyor ve ekliyor: Dikkat ediyorum önceki sergilerde başı yana eğilmiş kadınlar çizmişim; şimdi ellerini kaldırıyorlar, vücutları daha dik duruyor. Gazeteci ve yazar Ece Temelkuran ile Altın Portakallı yönetmen İnan Temelkuran'ın annesi ressamla söyleşimize, edebiyatçı ve sinemacı çocuklarının yeteneklerinin ilk nüveleri de girdi. Kişisel olarak olmak zamanım. Bir de mutlu olmak zamanı, beraber olmak zamanı... Her şeyin zamanı gibi düşündüm. Daha çok, algıladığım dünyayı yorumlamak gibi oldu. Duygularım, aklımdan, kalbimden geçenler, her şeyin bende bıraktığı izleri yorumladım. Kendi zamanım içinde olgunlaşma zamanı gibi yorumladım. Evet. Kadınların zamanı algılayışının erkeklere göre farklı olduğunu düşünüyorum. Anlar çok önemli. Yaşadıkları şey, zamana yayılıyor ve anılarını biriktiriyorlar. Zamanla ilgili altı yedi sergi açtım. Kadınların o anlar üzerine anlatabileceği çok fazla şey var. O yaşanmışlıklardan çıkan sonuçlar, resme konu oluyor. Türkiye'de kadınların resim yapması için kendine zaman yapmayı öğrenmesi gerekiyor. Çünkü kendine ait bir şeye zaman kalmıyor, bu toplumsal hayatta. Kadınlar doğurganlıklarından ötürü zamanı kendinden çok başkalarına harcıyor. Oradan buradan toparlayıp zaman yapıyorsunuz, sırf istediğiniz şeyleri yapmak için. Bunu beceremezseniz o girdabın içinde kaybolup gidiyorsunuz. Kaybolmayıp direnmeye çalıştım. Pek çok işi hallettikten sonra resim yapıyorum. Resim yaparken bazıları, mekanla ilgili, Şöyle olması lazım der. Benim öyle bir derdim olmadı. Koşulları ayarlamak zorunda kaldığım için her zaman, her yerde resim yapabilirim. Çocuklarla ne kadar ilgilenilmesi gerektiğini, çocukluğun onun hayatını ne kadar etkilediğini bildiğim için, Ben hiçbir zaman öne çıkmayacağım, çocuklarım öne çıkacak dedim. 10 yılın sonunda bir buçuk yıl deliler gibi desen çalıştım. 1987'de karma sergiye katıldım. Çalışmadığınız sürede biriktiriyorsunuz. Şikayet ettiğiniz şeyler de yaratıcılığınızı destekliyor. Dikkatimi çekiyor; önceki sergilerde başı yana eğilmiş kadınlar çizmişim; şimdi ellerini kaldırıyorlar, vücutları daha dik duruyor. Kadınlar, en bildiğim şey. Ne sıkıntı yaşarlarsa yaşasınlar, çoğunun karakterinin bozulmadığını düşünüyorum. Bir yol buluyor kendini anlatmak için. Kuşlar, zamanla ilgili... Çok hızlı hareket eden hayvanlar. Zamanın hızlı akmasıyla beraber kadının özgürlük düşüncesi gibi yorumlanabilir. Kedi de karakteri değişmeyen hayvanlardan. Benim resimlerim tek bir şeyi anlatmaz. Pek çok hikaye çıkabilir. Belki de dünyanın karmaşıklığı her şeyi etkiliyor. Karşı taraf ne hissediyorsa hikayesi o olabilir. Mesela torunum, ağzı olmayan bir çocuk resmimi görünce Bu çocuğun neden ağzı yok? demedi. Babaanne, bu çocuk konuşmak istemiyor mu? dedi. Kafeste olanlar da var ama hiçbir kafesin kapısı kapalı değildir. Kuş evleri serisi yapmıştım. Ev olup da kapısı olmayan tek yapıdır. Ev bazen kapandığınız yer anlamına da geliyor. Esareti anlatmıyor ama onları oraya kapayan da biziz. Başını 270 dereceye yakın çeviriyor ve her şeyi görebiliyor. Kadınların böyle bir özelliği olduğunu düşünüyorum. İlle görmeniz gerekmiyor, hissetmeniz de size yol gösterici olabilir. Pek çok kültürde baykuşun anlamı bizimkinden farklı. Bizde ölümle bağdaştırılır. Sebebi şu olabilir: Baykuşlar gece çıkıyor, daha iyi görmek için ışık yanan evlerin üzerine konuyor. O evlerde de genellikle hasta olduğu için ışıklar yanıyor, bir şey olunca ölüm yorumu yapılıyor herhalde. Batı'da bilgeliği anlatıyor. Baykuş, güzel sanatların da simgesi, her yeri gördüğü için. Öyle resimlerden hoşlanmıyorum. Resim, çok ağır bir şeyi bile zarafetle anlatmaktır. Duygularınız ne kadar yoğun olsa da. Çok hüzünlü bir resim yapmıştım, ertesi gün tahammül edemedim. Şiddete karşı olduğum gibi fırçamla da böyle bir şey yapmadım, yapamam. Yok ettim. Sadece çocuklar çalışırken benim fotoğrafımı çekmiş, o duruyor. Dayanamadığım şeyi kalıcı bir esere dönüştürüp görmeye de dayanamadım. Onlar Güneşe Gömüldüler idi yaptığım şey. Hiçbiri ölmemiş ve canlıydı. Zıddını düşündüğünüz zaman çok acıydı. Hiçbir resmimin eskizi yok, tekrarı yok. Bir resmimi önüme koysanız yapamıyorum. Bir renkle ya da dokuyla başlıyorum, sonra hikayenin içine giriyorum ve o kendisi çıkıyor. Hayır. Duyguyla başlayıp bilgiyle bitiyor. Bilgiyi, resim ortaya çıkmaya başlayınca kullanıyorum. O resmi artık obje gibi görüyorsunuz, düzeltilmesi gereken şeyler oluyor. Bütün o kompozisyon kuralları, resim oluşurken ortaya çıkıyor. Onun için hiç eskiz çalışmıyorum. Çok etkilendiğim şeylerden bir kompozisyon çıkıyor. Mesela Osetya'da öldürülen çocuklar resmi vardı. Başladım, altı yedi saat, tansiyonum yükseldi. En son altına, Anne ben öldüm mü? yazdım ve ağlamaya başladım. Bu atölyede kalbimden geçmeyen hiçbir şey yoktur. Burada sadece ben varım. Arkadaşlarımın resimleri diğer odadadır. İçe kapalı bir çocuğun söyleyeceği şeyler vardır. İlkokulda resim dersinde matematik yapılırdı. Ama ortaokulda şanslıydım. Akhisar gibi bir yerde Mimar Sinan Üniversitesi mezunu bir hocamız vardı, benimle ilgilenmeye başladı. Orta ikide Picasso'yu nereden öğrendiysem onun gibi resimler yapar, yanına şiirler yazardım. Duvarlara resimleri yapıştırıp ayakta yapıyordum, ressamlar öyle yapıyor diye. Lisedeki hocam da bu okula gitmem gerektiğini söyledi. Akademide birinci sınıfta resmim satıldı, DYO resim sergisine seçildim. Tabii ki çok çalıştım. Sabahlara kadar çalıştığım olurdu. Çocukları çok seviyordum, onlar da bunun farkındaydı. Ortaokulda bir çocuk dayak yemiş, nasıl ağlıyor, Bunu hak etmemiştim diye. Ertesi hafta ona bir kitap aldım, Aganta Burina Burinata. İlk defa haksızlığa uğruyorsun, hayatın boyunca dilerim çok haksızlığa uğramazsın. İlkinde çok üzüldün, ben de senin üzüldüğüne üzüldüm gibi bir şey yazdım. 40 yıl geçti, atölyedeydim, telefonla biri arıyor. Merhaba hocam, İstanbul Bağcılar'da bilmem ne hastanesi başhekimiyim. Hayatımda unutmadığım iki öğretmenden birisiniz, kitabınızı hala saklıyorum. Hiç kitap okumayı sevmiyorum, diyen bir Kadir'imiz vardı, ona da Şimdiki Çocuklar Harika'yı hediye etmiştim. Ben bundan sonra çok kitap okurum, şahane bir şeymiş bu, dedi. Asıl vermek istediğim şey, insani değerleri, güzeli yakalamak, aramak. Sanat iyileştiricidir deniyor ama sadece yapan değil, bakan için de öyle. Bakmayı öğretmek de öğretmenin görevi. Temel savunduğum şey, düşünmeyi öğretmektir. Resim öğretmenliği, sevmeyi de öğretmek ve onu neden yaptığını da anlatabilmektir. Ece 3 yaşından beri yazıyor, yazı bilmediği zamandan beri. Ütü masasının üstünde, herkese mektuplar yazardı... İnan, lise ikide İtalyancaya başladı, sonra da İspanyolcaya. Bizden habersiz Milli Eğitim'in İspanya'da burslu sinema eğitimi sınavına girmiş, bir kişi alacaklarmış, kazandı. Şahika Tekand oynayacaktı. İstersen deneyeyim dedim. Çok çalıştım, tek çekimde bitti. Beş ödül Antalya'dan, beş ödül Adana'dan ve İstanbul Film Festivali'nden de proje ödülü aldı. Sonra Antalya'da belgesel ödülü aldı. İkinci filmiyle de beşer ödül kazandı. Bir insanın ömrü boyunca alacağı ödülleri üç yılda aldı ve gitti. Amerika'da yaşıyor, şu anda senaryo yazıyor."} {"url": "https://www.ithafsanat.com/bu-salgin-sinemayi-nasil-etkiler-salgindan-sonra-sinema-nasil-olur/", "text": "Sinema gerek ülkemizde gerekse dünyada çok zor bir dönemden geçiyor. Pandemi öncesinde üretilen film sayısı ile sinema salonlarında satılan bilet sayısının salgından sonra ciddi bir düşüş yaşadığını, ülkemizde hala ara ara normalleşme süreçlerine geçilse de sinema salonlarının kapalı olduğunu bir süre de böyle devam edeceğini biliyoruz. Bu alanda çalışan herkesin aklındaki sorular şu ara ne yazık ki hep aynı: Bu salgın sinemayı nasıl etkiler? Salgından sonra sinema nasıl olur? Bu deneyimlediğimiz sürecin geçmişte de birçok kez farklı biçimlerde de yaşandığını düşünürsek bundan sonra da belki daha kısa aralıklarla bunun gibi durumlarla karşılaşmamız olası. Bu sebeple Covid-19'un sinemadaki etkisinin değerlendirilmesi gelecek günler açısından da oldukça önem arz etmekte. Esra Berk Eren, Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Sinema-TV Bölümünde öğretim üyesi. Eren, pandeminin sinemaya etkilerini ve sonrasında nasıl bir yol izleyeceğini çeşitli açılardan ele alıyor. Devamı İthaf Sanat dergisinde. İthaf Sanat, kitabevleri ve bayilerde."} {"url": "https://www.ithafsanat.com/bugun-gunlerden-fureya/", "text": "Osmanlı'nın işgal yıllarında doğan, Cumhuriyet'in lik dönemlerinde yetişen ve verem hastalığına yakalandığı için kaldığı senatoryumda oyalanması için getirilen plastik hamurlarla onu en çok mutlu eden uğraşı bulan, iyileştikten sonra Paris'e giderek atölyesinde çalışmalara başlayan Füreya Koral, ülkemizin ilk çağdaş seramik sanatçısı. Hayatı boyunca Güney Amerika'nın Aztek ve Maya kültürlerinden Antik Mısır'a, Mevlevilik, İran ve Anadolu geleneklerine uzanan birçok tarzı inceleyen ve eserleriyle bütünleştiren Füreya Koral, Türkiye'nin lik seramik atölyesini de kurarak birçok sanatçının yetişmesi için ortam da hazırladı. ... istiyorum ki yaptığım çini tabakta en fakir ev yemek yesin. Benim çinilerim herkesin olsun. Yaptığım masa her evde bulunsun. Yaptığımız masalar yahut da. Bir ocak yapmalıyım çiniden. Güzel bir merdiven başı. Kahve fincanlarım olsun bütün kahvelerde. Zengin fakir, iyi kötü bütün evlerde. Genç ihtiyar bütün ellerde. Sanatı müzelerde hapsetmek yok. O sanat ölü sanattır. Çağımıza yakışmaz. Eski Yunanlılar, sanatı hayatlarına karıştırmışlar. O üniformalı müzelerde gördüğümüz Yunan çanağı şarap içmek içindi. Güzelim testi su koymak, güzelim tas su içmek içindi. Heykeller meydanları doldurmuştu."} {"url": "https://www.ithafsanat.com/buyuk-dahi-leonardo-da-vinciden-mona-lisa/", "text": "Rönesans'ın en büyük dahisi, İtalyan mimar, mühendis, heykeltıraş, filozof, astronom, müzisyen, matematikçi, anatomici, botanikçi, mucit ve ressam Leonardo da Vinci'nin Mona Lisa'sı, Fransa'nın başkenti Paris'teki Louvre Müzesinde sergileniyor. Leonardo, gelmiş geçmiş en önemli ressamlardan biri olarak kabul edilse de hayatı boyunca resim sanatına ayırdığı zaman çok azmış. Resimlerini bitirmemesiyle bilinen Da Vinci, ömrüne göre çok az sayıda eser üretmiş. Leonardo'ya ait olduğu söylenen resim sayısı sadece 15. Dört santim kalınlığında kavak ağacından bir pano üzerine yapılan, dünyanın en ünlü resmindeki kadın, Leonardo da Vinci'ye bu eserin siparişini veren Floransalı ipek tüccarı Francesco del Giocondo'nun karısı Lisa del Giocondo; evlenmeden önceki adıyla Lisa Gherardini. Mona, İtalyanca Hanımım / Kadınım anlamına gelen Ma Doona kelimesinin kısaltması. İtalyanlar tabloyu La Gioconda olarak adlandırırken Fransızlar La Joconde diyor. La Joconde, neşeli demek. Soylu meclislerinde şarkı söyleyecek kadar güzel bir sese sahip olan ve aynı zamanda lir ve flüt çalabilen Leonardo da Vinci'nin, resim yaparken müzisyen tuttuğu ve müzik dinlediği biliniyor. Her yıl sekiz milyon kişinin görmek için kuyruğa girdiği Mona Lisa'nın belli belirsiz gülümsemesi, gizemini her zaman korumuş. Mutlu mu, hüzünlü mü? Yoksa canı mı sıkılmış? Belki de sadece çalan müziğin tadını çıkarıyor. Aslında cevap basit: Siz nasıl görmek istiyorsanız öyle. Mona Lisa'nın meşhur gülümsemesinden başka, nereye gidersek gidelim, bizi takip eden gözlerinin de ayrı bir gizemi var. Mona Lisa etkisi adı verilen bu olgu, her ne kadar eserin büyüsünü artırsa da aslında doğru değil. Almanya'daki Bielefeld Üniversitesi tarafından yapılan bir çalışmayla, Mona Lisa'nın, hafifçe kendi soluna doğru, bizim de sağ omzumuzun üstüne doğru baktığı tespit edilmiş. Gelelim Mona Lisa'nın kaşlarına ve kirpiklerine... Kadınların, güzellik adına o zamanlar kaşlarını ve kirpiklerini aldığı biliniyor. Ancak 2007 yılında yapılan ultra-yüksek-çözünürlüklü taramalarla, zamanında Mona Lisa'nın kaşlarının ve kirpiklerinin var olduğu görülmüş. Yıllar içinde gereğinden fazla yapılan temizlik uygulamalarıyla, Mona Lisa kaşlarına ve kirpiklerine veda etmek zorunda kalmış. Leonardo'nun sırrı, kendi buluşu olan Sfumato tekniğinde saklı. Bu tekniğin en önemli özelliği, keskin çizgiler yerine, hatlar ve renkler arasında fark edilemeyecek kadar yumuşak geçişler kullanılması. Bunu, özellikle Mona Lisa'nın gözleri, dudakları, yüzünün sağ tarafı ve çenesinde görebiliyoruz. Resme derinlik veren arka plana da bu yumuşak geçişler hakim. Leonardo, Lisa del Giocondo'nun gözlerini tam göz hizamıza ve manzaradan yukarıya yerleştirerek onu iki boyutlu düz bir figür olmaktan çıkarıp arka plandan sıyrılmasını sağlamış. Çağdaşları tarafından Il Florentine yani Floransalı olarak bahsedilen Leonardo'nun ince işçiliğini, Mona Lisa'nın, nakışlarına ve en küçük kıvrımlarına kadar işlediği elbise ve el detaylarında görebiliyoruz. İlginç bir bilgi: Mona Lisa'nın Louvre Müzesinde kendisine ait bir posta kutusu var ve günümüzde bile dünyanın her tarafından çiçek ve mektup yağmuruna tutuluyor. Tam 500 yıl boyunca Mona Lisa'nın kimliğiyle ilgili tartışmalar devam ederken kadının kim olduğunu, Almanya'daki Heidelberg Üniversitesinin kütüphanesinde bulunan bir kitaptaki, 1503 yılının Ekim ayına ait sekiz satırlık bir not sayesinde öğreniyoruz. 2005 yılında, bir sergi için hazırlık yapan araştırmacı Armin Schlechter, Romalı devlet adamı Cicero'nun mektuplarının derlemesinden oluşan 1477 basımı bir kitapta rastlamış bu satırlara. Notlar, İtalyan devlet memuru Agostino Vespucci'ye ait. Vespucci burada, ünlü antik Yunan ressam Apelles ile Leonardo arasındaki üslup benzerliğine örnek olarak Mona Lisa'yı göstermiş. İlginç bir bilgi: Agostino Vespucci, Amerika kıtasına adı verilen meşhur kaşif Amerigo Vespucci'nin kuzeni. Mona Lisa tablosu, 21 Ağustos 1911 günü, sabah 7 civarı, bir İtalyan vatandaşı olan ve eserin vatanı İtalya'ya dönmesi gerektiğini düşünen Vincenzo Perugia tarafından çalınıyor. Vincenzo, müze görevlilerinin giydiği beyaz bir önlükle, çalışan kılığında içeri giriyor, Mona Lisa'nın bulunduğu salona gidiyor, tabloyu duvardaki dört kancasından çıkarıyor, servis merdivenlerine geçerek çerçevesini söküyor, beyaz önlüğüne sarıp koltuğunun altına alarak müzeden ayrılıyor. Mona Lisa'yı Paris'teki evinde iki yıl sakladıktan sonra Floransa'ya geçen Vincenzo, bir resim galerisi sahibiyle irtibata geçince yakayı ele veriyor. Çalındığı haberi aylarca dünya basınında yer alan ve bulunması için binlerce posteri basılıp sokaklara dağıtılan Mona Lisa, işte bu olaydan sonra bugünkü ününe kavuşuyor. Birçok sanatsever tarafından gereğinden fazla abartıldığı düşünülen Mona Lisa'dan çok daha güzel onlarca resim var, bu doğru olabilir, ancak Mona Lisa, hala Mona Lisa! Floransalı bir ressama ait olan Mona Lisa'nın, Fransa'da ne işi var diye sorabilirsiniz. 1517 yılında Fransa Kralı I. Francois tarafından Fransa'ya davet edilen Leonardo, bu daveti kabul etmiş ve hayatının geri kalanını Fransa'da geçirmiş. Ölümünden sonra, yardımcısı Salai, Mona Lisa'yı krala satmış. Bir süre Napolyon'un yatak odasındaki duvarı da süsleyen Mona Lisa, günümüzde kurşun geçirmez bir camın arkasında, sıcaklığı ve nemi bilgisayarlarla kontrol edilen bir odada sergileniyor. Son olarak, Rembrandt'dan Van Gogh'a, Matisse'ten Picasso'ya kadar neredeyse bütün meşhur ressamlar geride birçok otoportre bırakmışken Leonardo da Vinci, kendisini 60 yaşındayken resmettiği, sadece 21x33 cm boyutlarında, küçücük bir resim yapmış."} {"url": "https://www.ithafsanat.com/cagdas-minyatur-kavrami-kabul-edilmeli/", "text": "Doç. Filiz Adıgüzel, İzmir Urla'da geçen Şubat'ta sona eren Meleklerin Dokunuşu sergisiyle minyatürü sanat gündemine taşıdı. Güncel sanat için bir ifade aracı olarak nitelendirdiği minyatür, Adıgüzel'e göre çağdaş ön adıyla kabul edilmeli. Adıgüzel, geçmişteki ön yargılara karşı yeni kuşaktan umudunu dile getiriyor. Tarihte kitap resmi olarak kullanılan bu sanat, yeni kitaplarda karşımıza çıkacak gibi görünüyor. Resim deyince zihnimizde ne belirir? Genel geçer algıya göre resim; perspektifle tuvale çizilmiş, galerilerde sergilenen, bir piyasası olan, kataloglarla çoğaltılan orijinal eserlerin adıdır. Peki ya perspektifi olmayan kompozisyonlar? Zamandan ve mekandan bağımsız, çevresine çizilen tahrirle zeminden koparılmış, her biri tek başına konuşan figürleriyle eski yazma kitapların içinden seslenen minyatürler? Modern zamanlarda Orhan Pamuk'un Benim Adım Kırmızı romanında çıkmıştı karşımıza. Namıdiğer, kitap resmi... Dokuz Eylül Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Geleneksel Türk Sanatları Bölümü Öğretim Üyesi Doç. Filiz Adıgüzel ile bu konudaki tüm ön yargılara, yanlış bilinenlere ve güncel gelişmelere dair zihin açıcı bir söyleşi yaptık. Minyatür eğitimi alanların bile kendine minyatür sanatçısı demekten imtina ettiğini, kimi çağdaş sanatçılar tarafından, Siz röprodüksiyon yapıyorsunuz diye nitelendirildiklerini oysa bu sanatın tarihsel birikimden, yüksek bir estetik anlayıştan çıkıp geldiğini anlatan Adıgüzel, çağdaş minyatür kavramına duyulan ihtiyaçtan söz ediyor. İddianın aksine röprodüksiyondan kaçtığını, minyatür tekniğiyle özgün figürler ürettiğini anlatan Adıgüzel, bu resimlerini 17 Aralık 2022 19 Şubat 2023 tarihlerinde, Meleklerin Dokunuşu adıyla İzmir Urla'daki BE BE Contemporary Sanat Galerisi'nde sergilemişti. Kendi geçmişini bilmeden güncel sanat yapılamayacağını söylerken resim bölümlerinde minyatür dersi olmasını öneriyor. Yeni kuşakların bu sanata ısındığını söyleyen Adıgüzel, minyatürün tarihsel referansındaki gibi kitap resmi olarak yeniden doğuşunu müjdeliyor ve bu sanat dalına, tıpkı figürleri gibi bağımsız bir yerden bakmamızı sağlıyor. Nitelendirilebilir. Çağdaş minyatür terimi üzerine kesin yargıyla konuşmak istemiyorum. Minyatürü bir teknik, üslup olarak ele alıyorum. Tarihi işlevini kaybetmiş bir sanat dalı. Pera Müzesi'nde Mart 2020'de açılan, minyatürün çağdaş sanatta nasıl kullanıldığına ilişkin Minyatür 2.0 sergisindeki yazımda da bahsettiğim gibi minyatür, çağdaş sanat için bir ifade aracı. Son zamanlarda yüksek niteliğinden çok popülerlikle yaklaşılıyor. Çağdaş sanatçılar, arka planında tarihsel birikimi yüksek bir estetik anlayış olduğunu bazen yadsıyor. Geleneksel eğitim aldığınızda arkadaki birikimi, kompozisyonu, renkleri, biçimi, görme biçimini biliyorsunuz. Batı'nın dayattığı, Rönesans ile başlayan tek merkezli perspektifi resim olarak kabul ediyoruz. Onun dışındakileri Bu yapılamamış diye nitelendiriyoruz. Yani sizi illüzyonla aldatmayan resimlere resim demiyoruz. Kullanmayalım demiyorum, ben de tereddütteyim. Literatüre de girmesi gerekiyor. Çağdaş minyatür demezsek başka bir şey dememiz gerekecek. Ama sadece güncel sanatta kullanılan bir ifade aracı dersek de minyatürün tek başına olan özelliğini geriye itmiş olacağız. Minyatür başlı başına da bir teknik yaratabilir. Sipariş eden bir iktidar, elit kesim ya da sanat hamisi yok. Şu an patron; koleksiyoncu, galerici ve yatırımcıyla değişti. İkincisi, metinler artık elle yazılıp elle resimlendirilmiyor. El boyaması yapıyorsa da dijitale aktarıyor. Kaçtığım şeylerden biri röprodüksiyon. Padişah figürünü, ağacı, binayı vs. tekrar etmemek. Çağdaş sanatın şöyle bir kuralı var: Şu anda yapılan hiçbir şey orijinal değil, her şey röprodüksiyon. Yapmaya çalıştığım şey, minyatürün fırça tekniklerini kullanarak başka ağaçlar, kayalar, doğa elemanları yapmak. Son sergimde de onu görüyoruz. Özgün bir şey yapmak için böyle bir yol seçtim. Klasik röprodüksiyonları eğitimimde ben de yaptım. Öğrencilere de bazen yaptırıyorum, o tekniği anlamak için yapmanız gerekiyor. Ama şu an farklı malzemeler var. Dijitalde de çizim yapıyorum. Hem minyatürle ilgili hem özgün bir şey görüyorsunuz. Uzun süredir üzerinde çalıştığım doğa elemanları var. Minyatürde teknik arayışımla alakalı... Çok ani fırça hareketleri ile günlerce uğraşılması gereken figürler bir arada. İki sene önce başladığım melek figürleri, ağaçlar, kayalar ve bulutların olduğu bir biçim sözlüğü var. İçsel yolculuğumla alakalı. Mavi Ağaç diye bir masal yazdım, onunla başladı. Perspektifin olmaması, mekan tanımlamaya çalışmamam iç dünyamı anlatmama sebep oldu. Hem izleyiciyle bağ kuruyor hem beni ele vermiyor. Şifrelerim çözülsün istemiyorum. İlk baktıkları zaman Çok güzel diyor herkes. Çok temiz bir arka plan, zarif çizgiler var diye geri dönüşler oldu. Oradan çıkarıp almak istiyoruz hissini dile getirdiler. İnsanlara dokunuşum gibi. Umut verici, ilham verici, içim kıpır kıpır oldu diyenler oldu. Minyatürün aksine çok parlak renkler, kontrast kullanıyorum. Bilgisi olanlar, Burada minyatürle ilgili bir şey var ama minyatür değil dedi. O çağrışımı yaptırmak hoşuma gidiyor. Gelenekselin tadını kaybetmek istemiyorum çünkü özgünlük orada. Geleneksel öğrencileri çok şanslı. Çağdaş sanat dünyası boşlukta yüzüyor. Kültürler birbirine karışmış. Lokallik, yerellik, otantiklik kaybolmuş durumda. Bir esere bakınca aidiyet hissedemiyoruz. Aidiyet hissettiren şey, yerellik. Sanatçılar bir yere demir atma, emniyette olma hissini istiyor. Minyatürü sadece kağıt üzerinde değil; halıda, dokumada, çinilerdeki ortaklıklarda da görüyorsunuz. Tabii. Osmanlı'da, 16. yüzyılın son çeyreğinde 3. Murat döneminde saray nakkaşhanesi çok iyi çalışıyor. Tasarım merkezi gibi. Bir devletin refah seviyesinin en yüksek olduğu dönem, her şeyde üslup birliğinin sağlandığı dönemdir. Sarayın dekorasyonunda, kıyafetlerde vs. desen birliği gördüğünüzde diyorsunuz ki, bir merkezi sistem ve çok iyi bir bütçe var. Tuval resmi kadar yaygınlaştığı söylenemez. Ama minyatür eğitimi almış sanatçılar kendini, minyatür yapıyoruz, diye ifade etmiyor. Ben de kendimi minyatür sanatçısı olarak ifade etmekten geri duruyorum çünkü bir sınırlama... Suluboya ve çağdaş sanat teknikleri de kullanıyorum. Zaten bugün minyatürü tarihsel anlamındaki gibi üretmek mümkün değil. Olabilmesi için kitabın elle yazılması ve elle resimlenmesi gerek. Ama çağdaş minyatür gibi bir terim yerini bulursa... Uzmanlar bazen bu konuda konuşuyor ama akademik düzeyde kalıyor. Çağdaş minyatür kavramı yaygın şekilde kabul edilebilir olmalı. Benim öğrencilik zamanıma göre ısınma var. Gelenekselin dışındaki sanatçılar da minyatüre daha sıcak bakıyor. Oryantalist bir bakışla, belki de bazen aşağılamayla kendilerine ait gibi hissetmiyorlardı minyatürü. Şu an daha benimsenmiş durumda. Çok güzel olur. Manas Destanı'nın minyatürle resimleneceği bir tez çalışması yapıyoruz. Bir öğrencimle 0 3 yaş için hareketli kitabı, minyatür elemanlarıyla yapacağız. Yeni bir kolonya firmasının kurumsal kimlik tasarımını minyatürle tasarladım. Butik markalar bu tarz işlere yöneliyor. Çağdaş sanat alanında geleneksel eğitimi almamış kişiler geleneksel sanatları kullanıyor. Minyatür 2.0 sergisi de öyleydi. Yurt dışından sanatçılar geldi. Minyatürün uluslararası alanda çağdaş sanatın içine girmesi, 1980'lerin sonunda Pakistan'daki National College of Arts'ta, minyatür eğitimi alan bir sanatçının çalışmasıyla oldu. 1992'de Amerika'ya master yapmaya gidiyor, minyatürü çağdaş sanat işlerinde kullanıyor. Pakistan'da, sömürgeleştirilmeden önce Babür geçmişi var. Babürler, Türk kökenli. 16 17. yüzyıllarda Babür, Safevi ve Osmanlılar çok yüksek estetik değerlerle minyatür üretiyor. Bugün minyatürü tarihsel anlamındaki gibi üretmek mümkün değil. Olabilmesi için kitabın elle yazılması ve elle resimlenmesi gerek. Ama çağdaş minyatür gibi bir terim yerini bulursa... Uzmanlar bazen bu konuda konuşuyor ama akademik düzeyde kalıyor. Çağdaş minyatür kavramı yaygın şekilde kabul edilebilir olmalı. Orta Çağ'da da Batı'da çok kullanılıyor. Minyatür kelimesi Latince kökenli. Miniatura, küçük, ufak anlamında. Bazıları minium; kırmızı renk çıkartan kurşun oksit diyor. Orta Çağ'da yazma kitapların baş harfleri kurşun oksitle boyanırdı. Ama minyatür dememizin sebebi, Batılı sanat tarihçilerinin Orta Çağ'da İncil ve dini metinlerdeki resimlere verdiği isim olması. 18. yüzyıl sonunda İslam sanatıyla ilgili araştırmalar başlayınca araştırmacıların kitap resimlerine taktığı ad oluyor. Minyatür yerine kitap resmi diyebiliriz ama literatüre minyatür diye girmiş. İslam coğrafyasında Uygurlara kadar gidiyor. Duvar resimleri, dokumalardaki resimler var. Minyatürün kitap resmi olarak Batı'dan etkilenmesi şöyle oluyor. 9. yüzyılda Abbasiler zamanında Yunancadan Arapçaya çeviriler yapılıyor. Yunanca metinlerdeki resimler, kitap resmi geleneği olarak alınıyor. İslam coğrafyasında kendine özgü bir tarzı oluşuyor. Osmanlı'da tam anlamıyla başlaması, Fatih döneminde. Hayır. Londra'da The Prince's Foundation School of Traditional Arts'ta icon painting diye geçiyor; ikon resmi. Zamanında nasıl yapılıyorsa aynısı yapılıyor. Ama ana akım sanat olduğunu söyleyemem. Günümüzle ilişkilendirmiyorlar. Çağdaş sanat geleneksel sanat ayrımı yok onlarda. Sanat üreten herkes, sanatçı addediliyor. Bizde bir de böyle bir problem var. Kendimi minyatür yapıyorum diye tarif ettiğimde çerçeve çiziliyor; çağdaş sanat platformlarında asla yer alamam! Bununla çok savaştık. Ön yargı oluşuyor. Siz ne yapıyorsunuz ki! Röprodüksiyon. Siz restorasyon yapın, konservasyon yapın... Geçmişinizle ilgili bir şey bilmeden nasıl çağdaş sanat yapabilirsiniz! Sadece Batı normlarının olduğu bir şeye kendinizi nasıl adapte edebilirsiniz ki! Olmuyor zaten. Resim bölümlerinde minyatürle ilgili bir ders yok, kesinlikle olmalı. Uygulamayabilirler ama bilmeliler. Sahici olmak için bir anahtar onlara. Çok umutluyum. Akademi dışındaki sanatçıları da takip ediyorum. Kurumsal kimlik yapanlar, sergi açanlar var. Öğrenciler de daha çok ilgili. Neden İran ve Pakistan gibi uluslararası platformda daha önde olamıyoruz? Öğrenciler arasında bunu başaracağını düşündüklerim geliyor. Objektif bakıyorlar. Minyatürde bir kural var. Gördüğünüz her şey tahrirle yani hatla bir sınır içine alınıyor. Objenin zeminle ilişkisi kesiliyor. Tek başına bir varlık gibi. Batı resminde objenin çizgileri görünmez, renkler birbirine geçmiştir, fırça darbeleri görürsünüz. Objeleri çizginin içine hapsetmezler. Minyatürde tam tersi -sakal ve tüy hariç, onlar tarama tekniğidir. Figürler tek başına konuşuyor diyoruz ya romanda konuşan ağaç da aslında tek başına. Sınırları çizilmiş ve kendini ayırmış. İstanbul'da minyatür yapan sanatçılar çok görmek istiyor. Mümkünse yurt dışına gitsin istiyorum. Geleneksel sanatların artık ondan uzak durma ya da başka sebeplerle ona sarılma durumundan uzaklaştığını, daha tarafsız bir zemine çekildiğini düşünüyorum. Yeni gelen öğrenciler onu hak ettiği yere çıkartacak. Geleneksel sanatlar, bağımsız bir yerde duruyor ve durmalı da."} {"url": "https://www.ithafsanat.com/cagdas-turk-muziginde-yenilik-ve-aciklikta-bir-oncu-ilhan-usmanbas/", "text": "Bir besteci olarak çağına ve çağının getirdiği yeniliklere açık olmak... Sürdürülmesi son derece yoğun bir gayreti ve ilgiyi içinde barındıran bu yönelim, İlhan Usmanbaş'ın hayata ve mesleğine bakışında öyle merkezde konumlanır ki onu anlatan neredeyse her ifade, bu özelliğiyle kendini ister istemez öne çıkarır. Çağının getirdiklerini takip etme şevki, sadece onun entelektüel donamını ve bestecilik anlayışını şekillendirmekle kalmaz, bir eğitmen olarak öğrencilerinin yeni bestecileri, yeni eserleri tanımalarına ve dünyada o sıralarda gelişmekte olan çağdaş sanat ortamına heyecan duymalarına da vesile olur. Yurt dışından getirdiği plaklar aracılığıyla o zamana dek duyulmadık bestecilerin eserlerini, partisyon üzerinde analizler yaparak dinleme olanağı sunduğu ev buluşmaları, bu sohbetlere katılanlar tarafından halen son derece ufuk açıcı niteliğiyle anılır. Filiz Ali'nin hem Bülent Arel hem de Usmanbaş için kullandığı, hayatının penceresini açan insanlar1 sözü, sadece mesleğine ve öğretmeye değil, onun, hayatı paylaşmaya da ne kadar açık olduğunu anlayabilmek adına son derece anlamlıdır. 1921 doğumlu İlhan Usmanbaş'ın çocukluğu, Ayvalık'ın kültürel zenginliğinin içinde, deniz kenarında olmanın tadını çıkararak, limana yanaşan vapurların, zeytinyağı fabrikasından ya da çeşitli imalathanelerden gelen makinelerin seslerine kulak kabartarak geçer. Dikkatini çeken sesler, yeni fikirler, o an yaşanmakta olan, daima odağında yer alır. Bu nedenle olacak ki geçmişe bakmaktan çok hemen bugün yapılan ve sizinle aynı saatlerde aynı şeyleri düşünen insanların neler yaptığını görmek2 ona hep daha ilginç görünmüştür. Bir fabrikanın içindeki mekanik ses ortamı ve makineler arasındaki iş bölümü, büyük bir orkestrayla benzer bir yapılanmayı andırır onda. Belki de bu sebeple yakın gelmiştir bu sesler ona. Ağabeyi Orhan, o dönem Darülelhanda ve Galatasaray Lisesinde dersler veren, kardeşiyle Türk müziği ortamına önemli katkılar sağlamış Seyfettin Asal'ın keman öğrencisidir. Babasının getirdiği klasik müzik plakları, ağabeyinin ona hediye ettiği viyolonsel, İstanbul'a geldiklerinde ilk kez dinlediği bir orkestra konseri gibi müzikle doğrudan yakınlık kurma olanakları bulur. 1936'dan itibaren Galatasaray Lisesinde geçirdiği yıllar, bu yakınlığın yıllar sürecek bir arkadaşlığa dönüşmesini belirleyen önemli bir zaman dilimi olur. Galatasaray'ın atmosferi, piyano çalan matematik öğretmeniyle müzik üzerinden kurduğu konuşma muhataplığı, aslında mühendis olma arzusu taşıyan Usmanbaş'ı etkiler. Fırsat bulduğu her an viyolonsel çalışır. Liseyi bitirdikten sonra İstanbul Belediye Konservatuvarına kaydını yaptırır. İstanbul'un o zamanlarki önemli müzisyenlerinden Muhittin Sadak, Sezai Asal, Seyfettin Asal ve Cemal Reşit Rey öğretmenleri olur. Diğer sanat alanlarıyla da yakınlık kurmaya yönelik bir merak taşır. Galatasaray Lisesinden arkadaşı Turgut Cansever'in yontu çalışmalarını izler, o dönem İstanbul Resim ve Heykel Müzesi Müdürü olan, aynı zamanda ressam ve neyzen Halil Dikmen'in sohbetlerine katılır. Usmanbaş'ın yapıtlarında elbette yerel anlatım öğeleriyle karşılaşırız. Yapıtları hakkında verdiği bilgilerde kendisi de bunlardan bahseder. Fakat zamanla ilgisi ve cesareti, başka müzikal düzlemleri keşfetmeye ve deneyimlemeye yönelir. Bunda hem kendisinin hem de yakın arkadaşı Bülent Arel'in öğretmenleri olan Eduard Zuckmayer ve Lico Amar'ın çağdaş müziğe bakışının da etkisi vardır. Bu isimler, 1930'ların sonuna doğru Hitler Almanyası'ndan kaçarak Ankara Devlet Konservatuvarında görev almış değerli bilim ve sanat insanlarından birkaçıdır. Zuckmayer, Türkiye'ye gelmeden önce Almanya'da Hitler'in karşı olduğu çağdaş akımların içinden yetişmiş biridir. Donaueschingen'deki ilk çağdaş müzik festivalinde çalmıştır.3 Farklı bir ses dünyasına yönelme, daha deneysel birtakım yollar arama isteği, o dönem dünyada yaşanan değişikliklerle de ilişkilidir. 19. yüzyılın son çeyreğinden itibaren sanayi kapitalizminin yerini finans kapitalizmine bırakmasıyla gelişen süreç, müzikte burjuva estetiğinin çözülmesini beraberinde getirir. Arkasından gelen iki dünya savaşı, 20. yüzyılda bu estetiği yerle bir edecek yepyeni sanat anlayışlarının doğuşuna yol açar. Pek çok değer yargısının yenileriyle yer değiştirdiği, bağlamlarının yeni şekillerde kurulduğu bir estetiktir bu. Müzikte bu yeni yapılanma yeni klasikçilik, on iki ses tekniği, diziselcilik, raslamsallık, grafik notasyon, açık biçim/açık yapıt gibi bambaşka düzlemlerde kendini gösterir. Bu anlamda çağdaş müzik konumunu, yüzyıllardır devam eden çizgiden ayrılarak belirler. Usmanbaş, bestecilik döneminde tüm bu ilgi alanlarına yönelik yapıtlar verir. Çünkü hem çağdaş müziğin önemli dönüşümlerine tanık olmuş hem de merakı itibarıyla bu dönüşümleri kendi müzikal üretimine yansıtma arzusu taşımıştır. 20. yüzyıl, dünyanın giderek birbiriyle daha çok etkileşim içine girdiği, sanatsal anlamda Avrupa'nın 18 ve 19. yüzyıldaki merkez olma halinin belirsizleştiği ve Amerika'nın öne çıktığı bir süreç olur. Usmanbaş 1954 yılında bir kongre için İtalya'ya gider; müzisyen ve besteci Luigi Dallapiccola ve İtalyan avangard müziğinin önemli temsilcilerinden besteci ve kuramcı Luciano Berio'yu ziyaret eder. 1950'li yılların sonuna doğru kazandığı Rockefeller Bursu ile iki defa Amerika'ya giden, çağdaş müzik dünyasının New York gibi bir merkezinde yaşamış ve oradaki besteci ve yorumcularla yakınlaşma imkanı bulmuş olan Usmanbaş, müzikal üretimini 1950'li ve '60'lı yıllarda bir bakıma dünyayla eş zamanlı hale getirmiş olur. Bu durum, yeni kompozisyonel yaklaşımları Türkiye'ye tanıtmasına da olanak sağlar. Amerika'da verdikleri konserlerde soprano Atifet Usmanbaş, eşinin eserlerini seslendirir. İlk konser 4 Ocak 1953'te Bülent Arel'in kurduğu, Usmanbaş'ın da viyolonsel koltuğunda yer aldığı Helikon Yaylı Çalgılar Orkestrası tarafından gerçekleşir. Program, Barok dönemden 20. yüzyıl bestecilerine kadar uzanır. İlhan Mimaroğlu, İlhan Usmanbaş ve Bülent Arel, haftanın belirli günlerinde açıklamalı müzik dinletiler yapar. Resim atölyesini Cemal Bingöl yönetir, Eşref Üren, Arif Kaptan, Füreya Kılıç, Cemal Tollu hem ders verir hem de konferanslar ve sergiler düzenler.7 O dönemde yeni düşüncelere ilgi duyan Ankaralı sanatseverlerle ayakta kalmış bu dernek, hiçbir yardım istemeksizin kendi imkanlarıyla kurulur. Ancak ülkenin içinde bulunduğu politik ortam, sanat üzerinden kurulan bu özgürlükçü zemine de yansır. 6 7 Eylül 1955 olaylarında Helikon adının, Yunan mitolojisinden geldiği için Rumlarla bir ilişkisi olduğu, böylelikle derneğin İstanbul'daki yağma olaylarıyla bir bağlantısı olabileceği düşünülür. Bir süreliğine kapatılan dernek yeniden açıldığında eski ivmesini tekrar yakalayamaz. Ankara'da 1950'ler sanat ortamına ilişkin bir başka örnek de Ankara Üniversitesi Hukuk, Siyasal Bilgiler, Dil-Tarih ve Coğrafya fakülteleri öğrencilerinin kurduğu Üniversiteliler Müzik Derneği'nin düzenlediği Ankara Müzik Festivali'dir. Türk bestecilerin eserlerine yer vermeyi amaçlayan festivalde çağdaş müzik yapıtlarına ilişkin geniş içerikli konserler düzenlenir. Usmanbaş'ın çok farklı yönlere serpilen ilgi alanı, farklı disiplinlerle kurduğu ilişkide karşımıza çıkar. Çağdaşı olan şairlerin metinleri üzerine bestelediği 1970 tarihli üç yapıtı, Şenlikname, Bakışsız Bir Kedi Kara ve Kareler, bestecinin müzik dilinin kendi çağının şiir anlayışıyla estetik düzeyde paralelliğine işaret eder.8 Ertuğrul Oğuz Fırat'ın şiirleri üzerine bestelediği 1952 tarihli Üç Müzikli Şiir'i, Stephane Mallarme'nin Un coup de des'i (1959) ve Paul Eluard'ın Repos d'ete'si (1960) de yine müzik ve edebiyat ilişkisinin müziğine yansımalarıdır. 1950'lerin ortalarına doğru görsel sanatlarda ve müzikte eş zamanlı ortaya çıkan, yorumcunun yapıtın biçimini belirlediği aktif bir katılımı9 ifade eden açık yapıt ve önceden belirlenen parçalar arasında seçimi yorumcuya bırakan bir anlayış10 olarak raslamsal müziğe ilişkin verdiği bu yapıtlar yine aynı çağdaş bakışın ürünleridir. Özellikle 1950'ler sonunda zamansal belirsizliklerin görüldüğü, raslamsal bir yazının hakim olduğu Soruşturma, Ölümsüz Deniz Taşlarıydı yapıtları karşımıza çıkar. 1967 tarihli Raslamsal I-II-III dizisi, ardından 1968 tarihli Raslamsal IV-/V/VI, Biçim/Siz, Özgürlükler, Yaylı Dördül-70, bu kompozisyonel anlayışla yazılmış yapıtlarından yalnızca bazılarıdır. Müzik alanındaki üretimlerini, yaptığı çeviriler ve hazırladığı radyo programlarıyla da sürdürür. 1975 yılında Ankara Radyosu'nda Yirminci Yüzyılın Müziği programının ardından 68 hafta süren, Çağlar Boyu Müzik isimli bir program hazırlar. Çeşitli yorumculardan örnekler sunduğu her programı, bir müzik tarihi dersi niteliğindedir. Anlaşılmak, çoğu sanatçı için önemli bir kaygı olmuştur. Bir yapıtı belirli açılardan ya da bütünüyle anlamak pek çok etkeni içinde barındıran bir alımlama sürecine işaret eder. Çağdaş müzik yapıtları söz konusu olduğunda bu alımlamayı gözlemlemek daha da zorlaşır. Çünkü bu ses örgütlenmesi kimi kulaklara son derece yadırgatıcı gelmiştir. Oysaki 20. yüzyılda bu yapıtlar, alışılageldik biçimlerin ya da örgütlenmelerin dışına çıkmalarıyla kendilerini diğerlerinden ayırmıştır. Kendilerini ayrıksı bir yerde konumlandırmaktan çok avangard yani öncü olmalarıyla çağın ruhunu belirleyen bir özellik taşırlar. Son derece cesur bir yönelimle yepyeni olasılıkların ortaya çıkmasına, yeni anlam bağlamlarının açılmasına vesile olurlar. Bu anlamda Çağdaş Türk müziğinde İlhan Usmanbaş'ın yapıtları da aynı öncü fikirlerin taşıyıcısıdır. Bu öncülüğü, ardından gelenlere, modern müzikle ilgilenen kompozisyon öğrencilerine ve bestecilere cesaretle ilerleyebilecekleri bir yol açmıştır. 1942'de girdiği Ankara Devlet Konservatuvarına 1964'te müdür olan Usmanbaş, 1974'te de İstanbul Devlet Konservatuvarına müdür olarak atanır. Daha sonra Mimar Sinan Üniversitesinde Kompozisyon Ana Sanat Dalı Başkanı olarak 1999 yılına kadar görev yapar. Ardından İTÜ'ye bağlı MİAM'da ve İstanbul Üniversitesi Devlet Konservatuvarında kompozisyon ve çağdaş müzikler dersleri veren Usmanbaş, 2011'de Bilgi Üniversitesi öğretim üyeliğinden ayrılır.12 Ulusal ve uluslararası pek çok ödüle layık görülmüş, 1971 yılında kendisine Devlet Sanatçısı unvanı verilmiştir. 2- İLYASOĞLU, Evin, İlhan Usmanbaş'a Armağan, Sevda Cenap And Müzik Vakfı Yayınları, Ankara, 1994, s. 19. 3- ALİ, Filiz, İlhan Usmanbaş, Perpetuum Mobile İlhan Usmanbaş'ın Yapıtı, Pan Yayıncılık, İstanbul, 2015, s. 39. 5- ALTAN, Erhan, Sanatımızda Bir Dönemeç: 50'li Yıllar Ankara Üç Sanatçı Anlatıyor: Ahmet Oktay, İlhan Usmanbaş, Lütfü Günay, Edebi Şeyler, İstanbul, 2014, s. 51. 8- ÖĞÜT, Evrim Hikmet, İlhan Usmanbaş'ın Üç Yapıtı Bağlamında Çağdaş Müzik-Şiir İlişkisine Bir Bakış, Müzik-Bilim Dergisi, Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi, Sayı 5, Güz 2014/ N: 5, s. 27. 9- YILDIZ, Kıvılcım, Açık Yapıt Müzik İlişkisi Bağlamında İlhan Usmanbaş'ın Üretimine Bir Bakış, Perpetuum Mobile İlhan Usmanbaş'ın Yapıtı, Pan Yayıncılık, İstanbul, 2015, s. 113. 11- SONAKIN, İpek Mine, Köprü, Perpetuum Mobile İlhan Usmanbaş'ın Yapıtı, Pan Yayıncılık, İstanbul, 2015, s. 85."} {"url": "https://www.ithafsanat.com/camur-diye-dokundugumuz-aslinda-kendimiziz/", "text": "Seramik sanatçısı ve sanat terapisi uygulayıcısı Asuman Aktüy, Sanat terapisi bize ait olanın, içimizde dönen duygunun sanat malzemesiyle masanın üstüne konmasıdır. Omzumuzda ağırlık olan ya da karnımızı ağrıtan şeyi, masanın üstüne koyup çalışmaya başlayabiliyoruz. Bu nedenle sanat terapisi hepimize gerekiyor. Çünkü kolektif bir depresyon, kolektif bir yas, kolektif bir üzüntü var diyor. Söz, sanatın iyileştirici gücünden açılınca bir sanat dalı diğerlerinden bir adım öne çıkıyor gibi... Hem iddialı hem de temkinli bu cümlenin arkasından gelen sanat dalı, seramik... Hammaddesi çamur... Çalışırken kullandığı malzemeye aşık bir seramik sanatçısı Asuman Aktüy ile seramik sanatı, sanatın iyileştirici gücü ve deprem sonrası için hazırladığı bazı projeleri konuşuyoruz. Bu güzel sohbette sorularımıza içtenlikle verdiği cevaplara geçmeden önce onu biraz tanıyalım. Asuman Aktüy, sabun işiyle uğraşan bir ailenin çocuğu olarak Aydın'da, 1966'da dünyaya gelmiş. Bu aile işi önemli. Neden mi? Onu da birkaç cümle sonra açıklayalım, olur mu? Aktüy, Dokuz Eylül Üniversitesinden biyoloji öğretmeni olarak mezun olmuş, ardından İzmir Resim Heykel Müzesi Yıldız Şima Atölyesinde 1989-1991 arasında seramik dersleri almış. Uzun yıllar öğretmenlik yapmış fakat seramik sanatından hiç kopmamış. 2002 2005 yılları arasında Türk Silahlı Kuvvetleri Rehabilitasyon Merkezinde gönüllü olarak gazilerle seramik çalışmış, 2014 yılında İstanbul Üniversitesi Çapa Tıp Fakültesindeki sanat psikoterapileri eğitimine kabul edilen 15 isimden biri olmuş. Sanat terapisinin daha geniş kitlelerle buluşması için Container adını verdiği multidisipliner atölyeyi kurmuş. Halen Sanat Psikoterapileri Derneği Yönetim Kurulu Üyesi olarak da görev yapan Aktüy'ün eserleri çeşitli karma sergilerde yer almış. Ancak ilk kişisel sergisini bir yıl önce Mart 2022'de açmış. Serginin adı Yadigar... Sabun üreten ailesinin hatırasına sahip çıkan Aktüy'ün sabun, nalın ve hamam tası üçlemesinden oluşan porselen eserleri büyük ilgi görmüştü. Sanatçının bu eserlerinden bazı örnekleri halen çalışmalarını sürdürdüğü atölye galerisinde görmek de mümkün. Benim için soru şuydu, bana bu kadar iyi gelen bir şey, acaba başkasına da iyi gelir mi? Bu soru kafamda hep dolaşan bir sorudur. İyi gelen yemek tarifini de anlatırım çevreme. Bana iyi gelen şeyi nasıl paylaşırım diye soru sorduğunuz zaman, cevap geliyor. Şu aralar karbon ayak izi üzerine kafa yorduğunu vurgulayan Aktüy, kentsel dönüşüm nedeniyle yıkılan binalardaki aynaları topluyor, üzerlerine yaptığı çalışmalarla her birini sanat eserine dönüştürüyor. Bugüne kadar ürettiği eserleri önümüzdeki aylardan itibaren ABD'nin San Francisco kentinde de sergilenecek olan Aktüy, ayrıca atölye çalışmaları ve vaka deneyimlerinin yer aldığı, sanat terapisinde çamur ile çalışırken dikkat edilmesi gereken hususları da anlattığı bir kitap hazırlıyor. İlkokula gidiyordum. Annemle Aydın'da gittiğimiz bir evde gördüğüm seramik obje, beni öyle yakalamıştı ki adeta vurmuştu. Tabii, o zamana kadar gördüğüm, bildiğim ince porselenlerden çok daha farklı, tok yapılı bir kase idi. Seramik kelimesini ilk orada duydum. Sonra ilgim hep devam etti. Yıldız Şima Atölyesi'ndeki eğitimden sonra 1991'de ABD'de 5 ay kadar eğitim aldım. O eğitim Türkiye'de gördüklerimin çok daha dışında bir yaklaşımdı. Aslında sanatın rehabilitasyonda kullanıldığını ilk defa orada gördüm. Benim esas durduğum yer; sanat malzemesini nasıl kullanırız, onun üzerinden kendimizi nasıl okuyabiliriz noktası. Sanat malzemesi üzerinden farkındalık yakalamak diyebiliriz buna. Benim için soru şuydu, bana bu kadar iyi gelen bir şey, acaba başkasına da iyi gelir mi? Bu soru kafamda hep dolaşan bir sorudur. İyi gelen yemek tarifini de anlatırım çevreme. Bana iyi gelen şeyi nasıl paylaşırım diye soru sorduğunuz zaman, cevap geliyor. Benim hikayemin bu kısmı da İzmir'de, bir fizik tedavi doktorunun romatizma hastası bir çocuğu bana yönlendirmesiyle başladı. 1991-1992 yıllarıydı. İlk defa bir romatizma hastası çocukla çalıştım. Daha sonra kulaktan kulağa yayıldı. İlkokul öğretmenliği de yaptığım için çocuklarla çalışmalara başladım. Ama bunlar, empatik eşlikçilikti. Daha sonra Adana'ya tayin oldum. İncirlik Hava Üssü'nün içinde büyük bir tesis vardı. Orada da bir romatizma hastası çocuk için çalışmaya başladım. İçeriye giriş çıkışlar Türkler için yasaktı. Üs komutanına çıktım, durumu anlattım. Oraya da bir seramik atölyesi kuruldu. Beş yıl seramik öğretmenliği yaptım orada da. Hem seramik öğrettim hem iyileşmek için gelenlerle çalıştım. Hayır, almamıştım, çünkü yoktu böyle eğitimler zaten. Ardından Ankara'ya tayin oldum, Türk Silahlı Kuvvetleri'nin Rehabilitasyon Merkezinde gazilerle çalıştım. 2005'te İstanbul'a geldik. Bir süre sonra, daha atölyemi açmadan İstanbul Üniversitesi Çapa Tıp Fakültesindeki eğitimden haberdar oldum. Lisansı sanat ya da tıp alanında olan adaylar kabul ediliyordu. Ben iki yıllık sanat eğitimi almıştım ama lisans eğitimim öğretmenlik üzerineydi. Saha tecrübem de vardı. Ben yine de seçileceğime ihtimal vermiyordum. Seçildiğimi haber veren maili aldığımda çok mutlu oldum. Hayır, çünkü sanatla iyileşme üzerine çalışanlara sanat terapisti unvanı veriliyor. Ancak ben, psikoloji eğitimi almadığım için bu unvan bana uymuyor, dedim. Çünkü sanatçıyım ben. Bu nedenle sanat terapisi uygulayıcısı tanımı getirildi. Bu unvanı kullanıyorum. Benim esas durduğum yer; sanat malzemesini nasıl kullanırız, onun üzerinden kendimizi nasıl okuyabiliriz noktası. Sanat malzemesi üzerinden farkındalık yakalamak diyebiliriz buna. Sanat terapisinin yaygınlaşması gerektiğini düşünüyorum ve ulaşılabilirliğe çok önem veriyorum. Bir de ben çok inançlı bir insanın. Bana iyi gelen şeyin, mutlaka benim gibi düşünenlere de iyi geleceğine inanıyorum. Container'ı da multidisipliner, sanat terapisti ile ilgilenenlere çatı olacak bir atölye olarak açtım. Çok güzel iş birliklerimiz, buluşmalarımız oldu. Pandemiden sonra da devrettim. Öncelikle sanatın iyileştirici gücüne dair düşüncemi teyit etmiş oldum. Oyun oynamayı bıraktığımızı öğrendim. Container büyüklerin oyun alanıydı. Oyunun bizi iyileştirebilecek bir araç olduğunu, oyun oynarken başka araçları da etkileyerek iyileştirmeyi hızlandırabileceğimizi öğrendim, teyit ettim. Aslında konu mağaraların duvarlarına çizilen resimlere kadar uzanıyor. Çünkü o resimlere, dışa vurumcu sanat ile ifade diyoruz. Bırakılmaya çalışılan iz; sanatla iyileşme, kendini ifade etme yöntemi yani... Daha sonra Anadolu'da izlerini görüyoruz, Osmanlı'da şifahaneler var. Ama sanat terapisi başlığıyla bir düzen içinde yapılması, 2. Dünya Savaşı'ndan sonra başlıyor. Savaşa katılan, savaş mağduru ülkeler iyileşmek için yollar ararken terapistler, sanat yolunu keşfediyor. Ülkemizde de son yıllarda yaygınlaşmaya başladı. Bir kere malzeme konuşuyor, siz konuşmuyorsunuz. Bu işin eğitimini almış kişiler, doğru yönergelerle malzemeleri tespit ediyor. Herkesin meselesi ayrı, herkesin çalışabileceği malzeme ayrı. Sanat terapisti ya da sanat terapisi uygulayıcısı içeriği oluşturduktan sonra malzeme seçimi ve çalışmanın yöntemini, süresini anlattıktan sonra devre dışı kalır ve malzeme konuşmaya başlar. Malzemeyle de danışan konuşmaya başlar. Sessiz bir çalışmadır bu. Terapist de eşlikçidir. Sanat terapisinde önemli nokta kişinin, danışanın, estetik bir eser kaygısı taşımadan eser üretmesidir. Bu bazen bir kağıdı sıkıştırıp bir kenara koymaktır, bazen kağıtları kesip yapıştırmaktır, bazen çamurla içinden gelen itkiye göre hareket etmektir. Malzemeyle kişiyi buluştururuz. Ruhsal sorunların çoğunun temelinde şimdi ve burada olamamak var. Zihnimiz ya geçmişi düşünüyor ya da gelecek kaygısı yaşıyor. Elimizdeki malzeme ise bizden dikkatimizi istiyor. Doğru yönergelerle o malzemeyi dinlerken şimdi ve burada noktasına geliyor danışan, içindekini ortaya koyuyor. Sonra geri çekilip soruyoruz, Burada ne var? Bu niye böyle oldu? gibi. Sizin eser üzerinden kendinizi okumanızı ve iz sürmenizi tesis etmeye çalışıyoruz. Birçok sanat malzemesiyle çalışırsınız ama çamurun bir farkı var. Bir kere dokunduğunuz şey, kendinizsiniz. İster yaradılışa ister evrim teorisine inanın; tek hücreli halden, çamurdan balçıktan geliyorsunuz. Dokunduğunuz şey, kendinizsiniz. Ben, derse bunları söyleyerek başlıyorum. Oradan bakarak dokunduğunuz şey çok etkileyici, söz dinliyor. Araç kullanmıyorsunuz. Resim yapmak için fırça kağıt gerekiyor. Çamuru ellerinizle şekillendiriyorsunuz. Defalarca yeniden ve yeniden şans veren bir malzeme. Hiçbir şey bitmedi, geçmedi, bu olmadı mı? Hadi bozalım yeniden yapalım noktasına getiriyor. Sizi uğraştırıyor gibi görünüyor ama çok şey veriyor. Evet, geri dönüşe müsaade ediyor. Olan hali kabule getiriyor bizi. Gözümüz görmese bile çalışabileceğimiz malzemelerden biridir çamur. Sanat terapisi uygulamalarında çamur kullanımı bizi rahatlatır ve hızlandırır. Fakat şu anda, deprem bölgesindeki hassasiyetler ve kullanılan malzemenin yaşanan olay ile ilişki kurulabilme ihtimali düşünülmeli ve dikkatli kullanılmalı derim. Bu, benim kişisel fikrim. Ancak bir arkadaşımla birlikte İstanbul Üniversitesi Çapa Tıp Fakültesi için Bakım verenin bakımı başlıklı bir proje hazırladık. Bu proje, deprem bölgesinde çalışmış ve dönmüş olan sağlık personeli ya da kurtarma görevlilerine yönelik atölyeleri içeriyor. Onlar da yoğun travma yaşadılar. Kendi öz bakımlarına, kendilerine şefkat göstererek iyileşmelerine yönelik bir çalışma olacak. Bu durumun üstesinden gelmek ya da bununla yüzleşmek yerine konuyu kabul edip duygularımızı dışa vurmak için sanat terapisinin çok önemli olduğunu düşünüyorum. Sanat terapisi bize ait olanın, içimizde dönen duygunun sanat malzemesiyle masanın üstüne konmasıdır çünkü. Omzumuzda ağırlık olan ya da karnımızı ağrıtan şeyi masanın üstüne koyup çalışmaya başlayabiliyoruz. Sanat terapisi hepimize gerekiyor. Çünkü kolektif bir depresyon, kolektif bir yas, kolektif bir üzüntü var. Bunu kabul edip ortaya koymamız gerekiyor. Büyükşehirler dışında sanat terapistlerine ulaşmak çok kolay değil. Sanat malzemesi ile bir çember etrafında duyguların konuşulduğu toplantılar tabii ki yapılabilir. Ama benim kişisel fikrim, varsa bir psikolog ya da psikiyatristin de o çemberde olması. Çünkü o çemberi tutabilecek, orada bir açılma olursa müdahale edebilecek birinin bulunması iyi olacaktır."} {"url": "https://www.ithafsanat.com/cekyali-sanatcidan-paha-bicilmez-anamorfoz-ataturk-eseri/", "text": "Çekyalı Heykeltraş Patrik Prosko'nun üzerinde üç ay çalıştığı, Temmer Marble'ın katkılarıyla hazırlanan 'Anamorfoz Atatürk' eseri bu yıl 26'ncısı düzenlenen Marble İzmir Fuarı'nda sergilendi. Birçoğu kendi dönemine ait toplam 539 parçadan oluşan eser, Atatürk'ün hayatını ve değerlerini simgeleyen objelerin birleşiminden oluşuyor. Çekyalı Heykeltraş Patrik Prosko imzalı 'Anamorfoz Atatürk Projesi' Marble İzmir Fuarı'nda sergilendi. Yapımı yaklaşık üç ay süren, 93 farklı temadan toplam 539 parçanın toplamı olarak ortaya çıkan eser Gazi Mustafa Kemal Atatürk'ün hayatını ve değerlerini simgeliyor. Kökeni Yunanca'dan gelen 'Anamorfoz', yansıma ve perspektif üzerine kurulu bir sanat anlayışı. Prosko imzalı Atatürk projesi tam 539 parçanın bir araya gelmesiyle ortaya çıktı. Üç boyutlu bir enstalasyon olmasına rağmen doğru açıdan bakıldığında iki boyutlu bir sanat eseri olarak beliren çalışmadaki 539 parça Atatürk'ün hayatını ve değerlerini simgeliyor. İşte o parçaların bazıları ve Atatürk için taşıdığı anlam; Şapka, Harfler, T Cetveli, Bakır cezve, Dünya küre, Daktilo, Tesbih, Kol düğmesi ve kravat iğnesi, Köstekli saat, Gramafon, Kağnı arabası tekerleği, Kitap (Yaşamı boyunca okuduğu yaklaşık 4 bin kitap), madalya, dürbün, divit kalem ve kalpak. Temmer Marble Yönetim Kurulu Başkanı Rüstem Çetinkaya, Anamorfoz Atatürk eserinin ileride Türkiye'ye katkı sağlayacak bir sanat platformunda sergilenebileceğini de sözlerine ekledi."} {"url": "https://www.ithafsanat.com/ceviz-agaci-balkan-promiyerini-pri-festte-yapiyor/", "text": "Faysal Soysal'ın 6. Bremen Film Festivali'nden En İyi Edebiyat Filmi ödülünü alan ikinci uzun metrajı Ceviz Ağacı, Almanya'daki festival yolculuğuna 25.'si düzenlenen Nürnberg Türkiye-Almanya Film Festivali'nin kapanış filmi olarak devam etti. Yönetmen ve senarist Faysal Soysal'ın oyuncu kadrosunda Serdar Orçin, Sezin Akbaşoğulları, Kübra Kip, Ali Mert Yavuzcan, Şebnem Dilligil ve Rıza Akın'ın yer aldığı ikinci uzun metrajı Ceviz Ağacı, festival macerasına hız kesmeden devam ediyor. Pandemi koşulları nedeniyle henüz vizyona girmeyen filmin yurt dışındaki gösterimleri ise yoğun ilgiyle karşılanmaya devam ediyor. Son olarak geçtiğimiz günlerde 25. Nürnberg Türkiye-Almanya Film Festivali'nde kapanış filmi olarak yer alan Ceviz Ağacı'nın gösterimine çok sayıda sinemasever ilgi gösterdi. Filmin gösteriminden sonra yönetmeni Faysal Soysal ve başrolü Serdar Orçin seyircilerin sorularını cevapladı. Yönetmenin Üç Yol filmine En İyi Erkek Oyuncu ödülü ve 2018 yılında da Ceviz Ağacı'na En İyi Pitching ödülünü veren 13. Prishtina Uluslararası Film Festivali de filmi yarışma bölümüne seçti. Bu yıl 24-29 Ağustos tarihlerinde düzenlenecek olan festivalde Ceviz Ağacı, film ekibinin de katılımıyla Balkan prömiyerini gerçekleştirecek. Yönetmen ve senaristliğini Faysal Soysal'ın yaptığı Ceviz Ağacı'nın, pandemi şartları doğrultusunda sonbaharda vizyon şansı bulması bekleniyor. Birçok açıdan silik ve pasif bir karaktere sahip edebiyat öğretmeni Hayati, karısı tarafından hor görülüp terkedilir. Bir süre sonra ataerkil özellikteki kasabada kimliği belirlenemeyen bir kadın cesedi bulunur. Hayati cesedin karısına ait olduğunu iddia edip başkasının işlediği cinayeti üstlenir. Peki ama işlemediği bir cinayeti neden üstlenir insan? Film bu sorunun peşinde insanın en saklı, en gölgede kalmış, derin taraflarını aydınlatmaya çalışırken tutunamayış, kadın cinayetleri, şiddetin binbir yüzü, edebiyat, tutkular ve pişmanlıklar gibi uğraklarıyla dünya yüzünde insan için özne olarak var olmanın imkanını sorguluyor. Batman doğumlu olan Faysal Soysal gençlik yıllarından itibaren şiire ilgi duydu. 2000 yılında şiir ve sinema ile daha yakından ilgilenmek için Tıp Fakültesini 2. sınıfta bıraktı. 2003 yılında İstanbul Üniversitesi Eczacılık Fakültesi'nden mezun oldu. 2003-2007 yılında Tahran Sanat Üniversitesi'nde Sinema Yönetmenliği ve aynı yıllarda Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi'nde Yeni Türk Edebiyatı bölümünde Yüksek Lisans yaptı. Tahran'daki eğitimi sürecinde uluslararası festivallerde gösterilen ve çeşitli ödüller alan 4 tane kısa film çekti. 'Kayıp Zaman Düşleri' adlı 35mm formatta çektiği mezuniyet filmiyle kendi sinema diline yakın olan şiirsel sinema örneklerinden birini ortaya koydu. 2008 yılında bir bursla New York Film Akademisi'ne katılan Soysal 'New York'ta 3'ü 16mm, biri dijital olmak üzere 4 adet kısa filme daha imza attı. 2002'de yayınlanan 'Düşe Yağmalanan Hayal Kuyusu' adlı kitabından sonra 2011'de 'Bir Ölünün Defteri' adlı ikinci şiir kitabını yayınladı. Sohrap Sepehri ve F. G. Lorca'dan yaptığı tercümeleri 'Akdenizdeki Çöl' adlı kitapta topladı. Babek Ahmedi'nin Tarkovski Sineması kitabını bir arkadaşıyla beraber Türkçe'ye kazandırdı. 2009'dan beri üzerinde çalıştığı ve çekimlerini Türkiye ve Bosna'da yaptığı ilk uzun metrajı 'Üç Yol'u 2013'te tamamladı. Film yurt içinde ve yurt dışında toplam 13 ödüle layık görüldü. 2014'te 'Şarkılar Değişti Önce' adlı belgeselini ve 2015 yılında Üç Yol'daki Srebrenitsa annesinin gerçek hikayesinin izini sürerek Srebrenitsa ve Prijedor katliamlarını konu alan 'Kayıp Zamanlar' adlı belgeseli yaptı. TRT Belgesel için Srebrenitsa Anneleri adlı 5 bölümlük belgesel dizisinin yönetmen ve yapımcılığını yaptı. Şiir ve sinema değerlendirmelerini çeşitli edebiyat ve sinema dergilerinde yayınlamaya devam eden Soysal, aynı zamanda Yeryüzü Doktorları Derneği üyesi olarak sosyal sorumluluk projelerinde aktif görev aldı. Yeryüzü Doktorlarının gittikleri uzak coğrafyalardaki gönüllülük serüvenlerini 10 bölümlük Yeryüzü Hikayeleri adlı belgesel dizisiyle televizyon ekranlarına taşıdı. 2009'den beri Uluslararası Dostluk Kısa Film Festivali'nin direktörlüğünü yapan Soysal, ikinci uzun metrajı olan Ceviz Ağacı'nı ilk Türkiye-İran ortak yapımı olarak 2020'de tamamladı."} {"url": "https://www.ithafsanat.com/christiesde-69-milyon-dolara-satilan-jpg-2/", "text": "Dünyanın en prestijli müzayede evlerinden biri olan Christie's'de yapılan açık artırmada bugüne kadar bir dijital sanat eserine verilen en büyük değer biçildi. Mart 2021'de online gerçekleştirilen müzayedede, Beeple mahlasıyla bilinen dijital sanatçı Mike Winkelmann'ın Everydays: The First 5000 Days adlı eseri 69 milyon dolara satılarak bir rekora imza atıldı. Aynı zamanda bu eser, Christie's'de satılan ilk tamamen dijital NFT olmasıyla da büyük önem taşıyor. Son dönemde Blockchain teknolojisi ile yükselişe geçen NFT sanatının büyük müzayede evleri tarafından da dikkate alınmaya başladığını ve böylece dijital sanatlarda yeni bir çağın açıldığını gözler önüne seriyor. Eser, sanatçının everydays adını verdiği ve 2007 yılından beri yapmakta olduğu projesinin ilk beş bin gününde paylaştığı resimlerin JPG formatında bir kolajından oluşuyor."} {"url": "https://www.ithafsanat.com/christiesde-69-milyon-dolara-satilan-jpg/", "text": "Dünyanın en prestijli müzayede evlerinden biri olan Christie's'de yapılan açık artırmada bugüne kadar bir dijital sanat eserine verilen en büyük değer biçildi. Mart 2021'de online gerçekleştirilen müzayedede, Beeple mahlasıyla bilinen dijital sanatçı Mike Winkelmann'ın Everydays: The First 5000 Days adlı eseri 69 milyon dolara satılarak bir rekora imza atıldı. Aynı zamanda bu eser, Christie's'de satılan ilk tamamen dijital NFT olmasıyla da büyük önem taşıyor ve son dönemde Blockchain teknolojisi ile yükselişe geçen NFT sanatının büyük müzayede evleri tarafından da dikkate alınmaya başladığını ve böylece dijital sanatlarda yeni bir çağın açıldığını gözler önüne seriyor. Eser, sanatçının 'everydays' adını verdiği ve 2007 yılından beri yapmakta olduğu projesinin ilk beş bin gününde paylaştığı resimlerin JPG formatında bir kolajından oluşuyor."} {"url": "https://www.ithafsanat.com/cocukken-soyleyemedikleri-eserlerinde-dile-geliyor-simdi/", "text": "Resim, heykel, son olarak da müzik... Sanatın birçok dalında eserler üreten ve yepyeni sanatsal ifade biçimleri geliştiren multidisipliner sanatçı Seda Gazioğlu'nu merceğimize alıyoruz. Seda Gazioğlu, sanatın ifadeye tanıdığı özgürlüğü çok erken yaşta keşfeden nadir insanlardan. Bu erken keşfi sayesinde de elinden gelen her dalda eserler üretmeye başlamış. Önce resim, sonra heykel ve son zamanlarda da müziğe merak salmış ve tüm bu alanlarda özgün eserler üretmeyi başarmış. Bir yandan modayla da ilgilenmiş; koleksiyonlar ve projeler gerçekleştirmiş. Hatta bir yıl boyunca modacı Hakan Yıldırım ile çalışmış. Contemporary İstanbul da dahil olmak üzere birçok karma sergiye katılan ve kişisel sergiler açan Seda Gazioğlu, şimdilerde İstanbul Maslak Oto Sanayi'de bulunan atölyesinde yeni sergisi için hazırlıklarını sürdürüyor. 1991 İstanbul doğumlu genç sanatçı ile sanat ve sanata bakışı üzerine hayli keyifli bir sohbet gerçekleştirdik. Aslında ben de en baştan başladım diyebilirim. Keşfetmekten ziyade her çocuğun taşıdığı üretme içgüdüsünü hiç kaybetmedim, hep üzerine gittim. O ruhu koruyunca gerisi kendiliğinden geldi. New York Parsons School of Design'da başlayan eğitimime bir sene sonra Central Saint Martins Fine Art Londra'da devam ettim. Orada okurken bir yandan farklı yerlerde çalışmaya başladım ve sonra İstanbul'a döndüm. Burada üretmeye başlayınca eğitimimi tamamlamak için bir daha geri dönmedim. Benim ait hissettiğim tek şey üretiyor olmak, hissettiklerimi dışa vurabilmek. Hislerim dönem dönem değiştiği için yansıtma şeklim de değişiyor ve o süreçte sadece tek bir dala konsantre olabiliyorum. Yani heykele odaklandığımda müzikle ilgilenmiyorum, içimden müzik yapmak geldiğinde resim yapmayı düşünmüyorum. Ben değiştikçe dışa vurma şeklim de değişiyor ve bu süreç beni besliyor. Benim dünyamda ilham perileri değil de hayali bir ilham deposu var. Herhangi bir şeyin üretim sürecine tanık olunca ilham depom doluyor gibi hissediyorum, çok etkileniyorum. O depo dolup taştığında da zaten ben üretim sürecine başlamış oluyorum. Psikoloji, türcülük ve dışlananlar... Dünyada bir sistem varsa ve bu sistem alfabetik sıradaysa, A sistemi dışında kalan her şey ilgimi çekiyor. İşlediğim konular farklı olsa da değişmeyen tek şey ürettiğim eserlerde tepkilerimi yansıtıyor oluşum. Teknik olarak baktığımızda da yeni bir üretim aracı öğrenmek beni çok heyecanlandırıyor. Önce yeni bir aleti araştırıyorum, hakim olmak için çok fazla çalışıyorum ve bu bana belki bir ay, belki bir sene sonra üretim olarak geri dönüyor. Her şey önce merak etmekle başlıyor. Bir konuyu merak ediyorum, sonra çok derin bir araştırma sürecine giriyorum. Ders çalışır gibi dosyalar hazırlıyor, tüm öğrendiklerimi bir proje haline getiriyorum. Ama bu süreç bir şey üretme amacıyla değil de bir konuya hakim olma hevesiyle başlıyor. Sonra kendiliğinden başlayan bir üretim sürecine dönüşüyor. Bazen zor olsa da genelde çok rahatlatıcı... Bir dal üzerine çalışırken kendimi çok baskıladığımda diğer dala geçebilmek beni özgürleştiriyor. Bir kaçış yolu sunuyor. Tepkilerim, meraklarım ama en çok da isyanlarım. Çocukluğumdan itibaren bana başkalarına söylememem gerektiği öğretilen ve benim de o öğrenilmiş çaresizlikle kimseye söyleyemediğim her cümlem, eserlerimin özünü oluşturuyor. Beni kamçılayan en güçlü duygulardan biri de imkansızlık hissi. Gerçekleşeceğine dair çok ümitli olmadığım şeyleri somutlaştırmak ve en azından o dünyada gerçek kılma hissi bana ümit veriyor. Ağırlıklı olarak hayvanlar, kalp, kuru kafa gibi semboller kullanıyorum. Karmaşık bir fikri birçok süzgeçten geçirerek sembollere indirgiyorum. Bazen tek bir sembole bile indiği oluyor, anlatmak istediğim her şey alt metinde saklı bir şekilde duruyor. Sergi isimleri ve metinleri, üzerine en çok kafa yorduğum konuların başında geliyor. Aklımdakileri zaten basit sembollerle anlatmaya çalıştığım için en azından sergi ismi ve metni açıklayıcı olsun gibi bir gayem oluyor. Kısa bir isimle bütün serginin enerjisini yansıtmaya çalışmak sancılı bir süreç ama üzerine çok yoğunlaşınca bir şekilde çıkıyor. Afiyet Olsun isimli sergim. Hayatta bende en yoğun hisleri uyandıran, hem üzüldüğüm hem de çokça sinirlendiğim konu türcülük. Bütün bir sergiyi buna adadığım için en çok anlam taşıdığını hissettiğim sergi de oydu. Genelde müzik endüstrisini takip ediyorum. En çok söz cambazlarından ilham alıyorum ve o sözlerin kostümle, prodüksiyonla, sahne şovuyla geldiği final hali gördüğümde çok etkileniyorum. Bu orantıyı ve bütünlüğü kendi işlerimde de yakalamaya çalışıyorum. Ben elimde ne varsa onunla üretmeyi tercih ediyorum. Bir işe başladığımda gözümde tabii ki bir dünya canlanıyor ama çoğunlukla bunun için malzeme satın alma ihtiyacı duymuyorum. Mesela aklımdaki bir fikri hayata geçirmek için o an yanımda olan eski bir halıyı kullandım ve anlatmak istediğim konu kültürel olduğu için bence verdiği mesaj çok daha etkili oldu. Fikre sadık kalıp materyalleri bir şekilde uyarlıyorum. Bence özgün olması. Özgünlüğü kişinin kendinden bir parça katması olarak açıklayabilirim. Soyut bir eseri beğenip sanatçısının hayatını araştırdığımda istisnasız hepsinde kişinin hayatından izler taşıdığı için o eseri beğendiğimi fark ediyorum. Çünkü cansız bir obje yaratmaktansa kendilerinden bir şey vererek o objeye hayat veriyorlar. Orijinal olan tek şey benliğimiz, geri kalan her şeyden çok fazla var. O yüzden orijinal olan her şey bir sanat eseri, tüm insanlar gibi. Her kaosun içinde bir ideal arayışı var. Sanat da kaostan beslenerek farklı ideallerin kapısını aralar. Çok yakın bir zamanda PG Launch için hazırladığım özel bir sergi gerçekleşecek. Kuş sembolü ağırlıklı çalışmaların yer aldığı ve aynı zamanda 2022 yılı bitmeden hayata geçecek dördüncü kişisel sergimle ilgili ipuçları taşıyan bir ön sergi olacak."} {"url": "https://www.ithafsanat.com/cocuklar-peter-ve-kurtu-caliyor/", "text": "ENKA Sanat, Barış İçin Müzik Vakfının kuruluşunun 15. yılı vesilesiyle hazırlanan Peter ve Kurt senfonik masalının proje destekçisi oldu. Müzikal, Türkiye'de ilk kez bir çocuk orkestrası tarafından çevrim içi olarak icra edilen bir konser olma özelliği taşıyor. - yüzyılın en önemli bestecilerinden biri Prokofiev'in çocuklar için yazdığı ve bugüne dek Sting, David Bowie, Sophia Loren, Sean Connery, Ben Kingsley, Patrick Stewart ve Sharon Stone gibi önemli sanatçılar tarafından seslendirilen Peter ve Kurt metninin Türkçe çevirisi, Yazar ve Çevirmen Tomris Uyar'a, anlatım uyarlaması da usta tiyatro sanatçısı Genco Erkal'a ait. Dijital ortama aktarılarak dünyanın dört bir yanından çocuğa ulaşması hedeflenen bu özel müzikali, youtube linkinden izleyebilirsiniz."} {"url": "https://www.ithafsanat.com/cocuklarin-mutlaka-gormesi-gereken-10-muze/", "text": "Klasik otomobilden illüzyona, masaldan sinemaya ve oyuncağa kadar özellikle çocukların görmesi gereken çeşitli temalardaki müzeleri sizler için derledik. Kültür sanat şehri İstanbul, aynı zamanda pek çok müzeye de ev sahipliği yapıyor. Çocuklarda kültürel değerlere sahip çıkıp yaratıcı düşünmelerine kapı aralayacak, eğlenirken öğrenmelerini sağlayacak müze listemizi sizlerle paylaşıyoruz. Ulaşım, sanayi ve iletişim tarihinin efsanelerinden oluşan koleksiyonu her geçen gün büyüyen Rahmi M. Koç Müzesi, çocukları masalsı bir atmosferde tarihle buluşturuyor. Müzeye gelen minikler, gramofon iğnesinden denizaltıya, röntgen aracından klasik otomobillere, gemi ve uçaklara kadar 14 binin üzerinde objeyi yakından tanıma, deneyimleme fırsatı yakalıyor. Müzede ayrıca sergiler, birbirinden eğitici atölyeler ve çeşitli aktivite alanları yer alıyor. 2005 yılında Belgin Akın ve şair/yazar Sunay Akın tarafından kurulan İstanbul Oyuncak Müzesi'nde, 1700'lü yıllardan günümüze oyuncak tarihinin en gözde örneklerini sergileniyor. Müze, dünya tarihini daha eğlenceli, daha akılda kalıcı bir öğrenme yöntemi ile ziyaretçilerine sunuyor. Uzay oyuncaklarının sergilendiği bölümde Ay'a ulaşma çabası, tren oyuncakları bölümünde ise sanayi devriminin oyuncakların diliyle anlatılması miniklerin en dikkatini çeken bölümler arasında yer alıyor. Tarihi bir köşkte konumlandırılan müze hakkında detaylı bilgiye buradan ulaşabilirsiniz. Büyük Ülkenin Küçük Bir Modeli sloganıyla yola çıkan Miniatürk, 136 mimari eserin 1/25 oranında küçültülmüş minyatür modelleri ile ziyaretçilerine adeta Türkiye turu yaptırıyor. Köprülerden saraylara, Pamukkale'den Peri Bacaları'na kadar pek çok yapının maketi sergileniyor. Türkiye-İstanbul simülasyon helikopter turundan masal ağacına, temsili kömür vagonlu gezi treninden labirent alanına ve Truva atına kadar birbirinden eğlenceli bölümler Miniatürk'te ziyaretçilerini bekliyor. Türkiye'de ilk olan ve Pelit üretim tesislerinde kurulan, çikolatadan yapılan eserleri bünyesinde barındıran Pelit Çikolata Muse tüm görkemiyle çikolata severleri bekliyor. Çikolatanın en şımarık görüntüsü çikolata şelalesi, gerçek boyutlu çikolata ev, Nuh'un Gemisi, çikolatanın tarihini anlatan tablolar ve daha fazlası ile çikolata masalı başlıyor. Galata Kulesi'nden, Sultan Ahmet Camii'ne, Kız Kulesi'nden, Boğaz Köprüsü'ne ve İstanbul'u temsil eden birçok tarihi yapıtların yer aldığı müze buram buram çikolata kokuyor. Çikolatayı sanata dönüştüren Pelit Çikolata Muse hakkında detaylı bilgi için burayı tıklayabilirsiniz. Vortex Tüneli'nin yarattığı illüzyona kendinizi bırakmak için cesaretinizi topladığınızda, kendinizi bir anda dönen bir silindirin içerisinde bulacaksınız. Adım atabilmek için uğraşırken aklınızı kaybedeceğinizi düşüneceksiniz üstelik bunu yaparken düz ve sabit bir platformun üzerinde olacaksınız! Dilerseniz Tepetaklak Odada inanılmaz bir şekilde ters dönebilir, Sonsuzluk odasında kendinizi sonsuzluğun kollarına bırakabilir, yerçekimi ve boyut kurallarına meydan okuyabilir ve kamera karşısında akla gelebilecek her pozu verebilirsiniz! Müze hakkında detaylı bilgiye buradan ulaşabilirsiniz. Türkiye'de bir ilk olan Kartal Belediyesi Masal Müzesi; müzecilik kavramının toplumda bilinçli bir şekilde oluşturulması, çocukların hayallerini, bilgi ve becerilerini geliştirmeleri ve her yaştan bireyin birlikte vakit geçirebileceği bir mekan. Masal Müzesi'nde sergilenen eserlerin yanı sıra müze içerisinde ve bahçesinde sergilenen heykeller de ziyaretçilerin ilgisini çekmektedir. Özellikle kitaplık bölümünde yer alan Hans Christian Andersen'in Türkiye'de bir ilk olan heykeli görülmeye değerdir. Bununla birlikte müze içerisinde ve bahçesinde birçok masal kahramanının yer aldığı heykeller de bulunmaktadır. Kadıköy denilince Moda, Moda denilince Barış Manço gelir akla. Değerli sanatçı Barış Manço'nun 1984 ile1999 yılları arasında yaşadığı ev, aynı zamanda müzisyenin sanatçı kimliğinin yanı sıra farklı özelliklerini de yansıtan bir mekan. Domates Biber Patlıcan, Arkadaşım Eşek, Süper Babaanne gibi şarkılarıyla ve Adam Olacak Çocuk yarışması ile çocukluğumuza damga vurmuş ünlü sanatçı Barış Manço'nun yaşadığı ve eserlerini ürettiği, Kadıköy Moda'daki evi müze haline getirilmiş. Manço'nun müze evinde Kadıköy Belediyesi tarafından Barış Manço dendiğinde akla gelecek pek çok detay bir araya toplanmış. Müzeyi sanal olarak görüntülemek için burayı tıklayabilirsiniz. Türkiye'nin denizcilik alanında en büyük müzesi olan İstanbul Deniz Müzesi, çocukların mutlaka görmesi gereken müzelerden biri. Dünyanın sayılı müzelerinden olan Deniz Müzesi, Türkiye'de kurulan ilk askeri müze olarak da biliniyor. Toplam 3 kata yayılmış müzede saltanat kayıkları, bahriyeli kıyafetleri, el yazmaları, gemi modelleri, sancaklar, haritalar, tablolar, tuğralar ve armalar, kadırgalar, seyir aletleri, gemi baş figürleri ile silahlar sergileniyor. Girişte ayrıca çocuklar için eğitici oyun alanı ve hediyelik eşya bölümü de yer alıyor. Müze hakkında detaylı bilgilere buradan ulaşabilirsiniz. Yeşilçam'ın eski ihtişamlı günlerinin simgesi Tarihi Atlas Sineması'nın yeniden açılmasıyla birlikte İstanbul Türkiye'nin en kapsamlı sinema müzesine de kavuştu. Modern müzecilik anlayışına uygun olarak dizayn edilmiş İstanbul Sinema Müzesi, geçmişten günümüze Türk sinemasının tarihsel gelişimine ışık tutuyor. İnteraktif Dijital Müze, Sinema Tarihi Müzesi, Sanat Galerisi ve Çalışma Alanları olmak üzere 4 farklı bölümden oluşuyor. 3 katlı müzede özel koleksiyonlar, dünya sineması tarihine ilişkin bilgi ve belgelerin yanı sıra Türk sinemasından baş yapıtlar sinemaseverler için sergileniyor. Müze giriş saatleri ve daha fazlasına buradan ulaşabilirsiniz. Arabalara meraklı bir çocuğunuz varsa bu müze tam size göre. Ural Ataman Klasik Otomobil Müzesi binası, dekorasyonu ve barındırdığı eşsiz güzellikteki koleksiyonu ile her yaştaki ziyaretçilerine unutulması imkansız anlar yaşatmaktadır. Otomobiller, motosikletler, kamyonlar, itfaiye araçları, savaş araçları, türbinlerden oluşan müze koleksiyonlarını barındıran müzede 60'ın üzerinde araç sergilenmektedir. Müze ile ilgili detaylara buradan ulaşabilirsiniz."} {"url": "https://www.ithafsanat.com/crr-senfoni-orkestrasindan-dansa-davet/", "text": "Cemal Reşit Rey Senfoni Orkestrası'nın İstanbul'da Senfonik Yaz konser dizisi Dansa Davet konseri ile devam ediyor. Salgın nedeniyle canlı müzikten uzak kalan İstanbullulara gerçek müziğin canlı müzik olduğunu hatırlatmayı amaçlayan CRR Senfoni Orkestrası'nın İstanbul'da Senfonik Yaz başlıklı konser dizisinin üçüncü konseri olan Dansa Davet, 20 Ağustos Cuma saat 20.30'da Harbiye Cemil Topuzlu Açıkhava Tiyatrosu'nda müzikseverlerle buluşacak. Konser, 21 Ağustos Cumartesi saat 21.00'de Topkapı Şehir Parkı'nda ücretsiz olarak tekrarlanacak. Şef Cem Mansur ve Atıf Taner Çolak'ın yöneteceği CRR Senfoni Orkestrası, konserde genç keman sanatçısı İdil Yunkuş'a eşlik edecek. 19 yaşındaki sanatçı İdil Yunkuş'un, Saint- Saens'in Havanaise eserini seslendireceği konser programında ayrıca Saint- Saens'in Samson ve Dalila eserinden Bachanale, A. Borodin'in Poloveç Dansları ile U. C. Erkin'in Köçekçe'si de yer alıyor. Klasik müziği kentin iki yakasındaki parklarda ve meydanlarda İstanbullularla buluşturmayı amaçlayan CRR Senfoni Orkestrası'nın 21 Ağustos Cumartesi akşamı Topkapı Şehir Parkı'nda ücretsiz ve halka açık olarak gerçekleştirilirken Harbiye Cemil Topuzlu Açıkhava Tiyatrosu'ndaki konser biletleri Biletix'ten satışa sunuldu. Sosyal mesafe kuralları ve pandemi önlemleri çerçevesinde düzenlenen İstanbul'da Senfonik Yaz konserler dizisin son konseri olan Masallar ise 17 Eylül Cuma akşamı Harbiye Cemil Topuzlu Açıkhava Tiyatrosu'nda, ertesi gün de yine ücretsiz olarak Kalamış Sahil'de gerçekleştirilecek."} {"url": "https://www.ithafsanat.com/crrde-subatta-17-konser/", "text": "İstanbul Büyükşehir Belediyesi Cemal Reşit Rey Konser Salonu 2022 Konser Sezonu için kapılarını, 29 Ocak akşamı gerçekleşen Uğur Mumcu Kantatı konseriyle açtı. CRR'de, Şubat ayında klasik müzikten Türk musikisine, halk müziğinden caza ve dünya müziğine uzanan seçkide 17 konser müzikseverlerle buluşacak. CRR Konser Salonu'nda Şubat ayı, 1 Şubat'ta Yansımalar konseri ile başlıyor. Grup, 30 yıllık müzik serüvenindeki klasikleşmiş parçaların yanı sıra CRR'deki konser için özel olarak düzenlenmiş eserler seslendirecek. Konserde, Aziz Şenol Filiz ve Birol Yayla'ya; gitarda Cem Tuncer, kontrbasta Erdal Akyol, vurmalı çalgılarda ise Ediz Hafızoğlu eşlik edecek. Berlin Filarmoni Orkestrası'nın 138 yıllık tarihinde orkestraya resmi olarak kabul edilen ilk Türk keman sanatçısı olarak büyük bir başarıya imza atan Hande Küden, Berlin Filarmoni Orkestrası birinci keman grubu sanatçılarından Kotowa Machida ile 2 Şubat'ta konser verecek. Küden ve Machida'ya Lepidus Ensemble'nin eşlik edeceği konserde müzikseverler 18. yüzyıla bir yolculuğa çıkacak. Şarkılara yaptığı içten ve romantik yorumlarıyla caz ve kabare dünyasının en beğenilen isimlerden biri olan Jane Monheit geçtiğimiz yıl yayınladığı son albümü 'Come What May'in turnesi kapsamında 4 Şubat'ta konser verecek. Kraliçe Elisabeth Yarışması'nda birinci olan ilk çellist olan Victor Julien-Laferriere 5 Şubat'ta konser verecek. Laferriere, CRR Senfoni Orkestrası'nın eşlik edeceği konserde orkestrayı 27 yaşındaki genç İtalyan şef Alessandro Bonato yönetecek. 6 Şubat Pazar günü saat 11.30'da Fonikler Köyü çocuklarla buluşacak. Orkestradaki tüm enstrümanların bir birey olduğu bu köyde birlikte uyum içinde yaşamanın önemine vurgu yapılıyor. Çocuklar ve Büyükler İçin Senfonik Masal başlığıyla gerçekleşecek bu büyülü köyün besteci ve orkestra şefi Tolga Taviş. Aynı akşam CRR Genç Oda Orkestrası saat 19.00'da konser verecek. 9 yaşında katıldığı Azerbaycan Genç Piyanistleri Yarışmasında birinci olan; 2021 yılında Viyana Senfoni Orkestrası'nın baş şefi Andres Orozco-Estrada tarafından davet edilen 9 genç orkestra şefinden birisi olarak Viyana Konzerthaus'da Beethoven'ın 5. Senfoni'sini yöneten piyanist ve orkestra şefi Abuzar Manafzade hem solist hem orkestra şefi olarak yer alacak. CRR Türk Müziği Topluluğu, Orhan Veli Kanık, Cahit Sıtkı Tarancı, Nazım Hikmet ve Ümit Yaşar Oğuzcan'ın Mesut Cemil, Osman Nihat Akın, Şekip Ayhan Özışık, Avni Anıl tarafından bestelenen eserlerden oluşan bir repertuvarla 8 Şubat'ta müzikseverlerle buluşacak. İstanbul'un 30 yıllık orkestrası olan İBB Kent Orkestrası tüm zamanların en iyi grupları arasında gösterilen, Waterloo ile 2005 yılında Eurovision tarihinin en iyisi seçilen, dünyanın en önemli müzikali kabul edilen Mamma Mia'nın bestelerini yapan, müzik tarihinin ölümsüz grubu ABBA'nın şarkılarıyla 10 Şubat'ta konser verecek. İzzet Öz'ün sunumuyla, ücretsiz olarak müzikseverlerle buluşulacak konserin saati 20.00. Efsanevi yapımcı Quincy Jones tarafından Montreux Caz Festivali'nde keşfedilen caz piyanisti ve besteci Alfredo Rodriguez, caz müziğe Havana'nın sıcak piyano ritimlerini eklediği performansıyla 11 Şubat'ta İstanbullularla buluşacak. Türk Halk Müziği Sanatçısı Nida Ateş, değerli saz sanatçılarından oluşan orkestra ve sevda ile söylenmiş türkülerden oluşan bir repertuvarla 15 Şubat akşamı CRR'de konser verecek. Geleneği özel bir caz diline dönüştürme deneyimine odaklanan İtalyan vücut çalgıcısı, şarkıcı Emilia Zamuner ile New York'un dünyaca ünlü Metropolitan Operası'nda başrol oynayan ilk Türk opera sanatçısı Burak Bilgili caz ve aryalardan oluşan bir repertuvarla 18 Şubat akşamı konser verecek. Sanatçılara Nail Yavuzoğlu yönetimindeki CRR Caz Orkestrası eşlik edecek. Dünyaca ünlü opera sanatçısı Kartal Karagedik Bir Yolcunun Şarkıları Bohemya'dan İskoçya'ya Melodiler Döngüsü başlıklı konserle Türk opera dinleyicisi ile buluşacak. 19 Şubat akşamı gerçekleşecek konserde Karagedik'e orkestra şefi Murat Cem Orhan yönetimindeki CRR Senfoni Orkestrası eşlik edecek. Müziklerini Evrim Demirel'in, librettosunu Nazlı Zeynep Ergüven'in yazdığı, rejisörlüğünü ise Barış Meydan'ın üstlendiği çocuk operası, Barış Ormanı 20 Şubat'ta minik sanatseverlerle buluşacak. Barış Ormanı ile çevrenin, doğanın korunmasına yönelik farkındalık sağlamak amaçlanıyor. Altın flütlü virtüöz Lisa Friend ise 20 Şubat'ta CRR'de olacak. Flüt çalmaya beş yaşında başlayan ve kariyeri boyunca dünyanın pek çok ülkesinde konser veren Friend; Steven Spielberg'ün USC Shoah Vakfı için ve Buckingham Sarayı'nda Kraliyet Ailesi için verdiği solo resitallerle dikkat çekmişti. CRR'deki konserinde sanatçıya Stanley Dodds şefliğindeki CRR Genç Oda Orkestrası eşlik edecek. Kendi jenerasyonunun en yetenekli ve yaratıcı dansçısı olarak flamenkoda yepyeni bir dil arayışı ile uluslararası sahnede kendine yer açan Patricia Guerrero ilk defa İstanbul'da olacak. Gösterisi Distopia 23 ve 24 Şubat'ta iki akşam üst üste İstanbullularla buluşacak. Dört oktavlık sesiyle eleştirmenlerin beğenisini toplayan Norveçli caz solisti ve bestecisi Rebekka Bakken İstanbullu müzikseverleri büyülemeye geliyor. 25 Şubat'taki konserinde Bakken'e, piyanoda Jorn Oien, gitarda Tommy Kristiansen, basta Jonny Sjo ve davulda Rune Arnesen eşlik edecek. CRR'de Şubat ayının son konseri 26 Şubat'ta tartışmasız olarak dünyada türünün en iyi topluluğu olarak kabul edilen Berlin Filarmoni Nefesli Beşlisi ile olacak. Topluluk Avrupa, Kuzey ve Güney Amerika, İsrail, Avustralya ve Uzak Doğu'daki konserlerin yanı sıra Berliner Festwochen, Edinburgh Festivali, London Proms, Quintette gibi uluslararası festivallerin de aranan popüler grupları arasında yer alıyor. 20 ve 130 TL arasında edinilebilen konser biletlerine, CRR Gişesi ve Biletix'ten ulaşılabilir."} {"url": "https://www.ithafsanat.com/daha-guzel-ve-daha-anlasilir-bir-dunya-icin-sanata-evet/", "text": "Sanata Evet çağrısıyla toplumun tüm kesimlerine, daha iyi ve güzel bir dünya için sanatın hayatımızda daha çok yer alması gerektiğini hatırlatan ünlü oyuncu Tamer Levent ile sanatın iyileştirici gücünü konuştuk. Levent, Sanat; piyano çalmanın adı değil, piyanoyu nasıl çaldığınızın anlamıdır. Eğer piyano çalmanın anlamını kendinize tarif edebiliyorsanız o zaman sanat iyileştirir diyor. Büyük bir acı yaşadık... 11 kentimizi vuran deprem tüm ülkeyi, hepimizi derinden etkiledi. Daha ilk andan itibaren dayanışma içinde yaralarımızı sarmaya, acımızı paylaşmaya çalıştık. Belki daha yolun başındayız ama bu süreçte aklımızın bir köşesinde de hep sanatın iyileştirici gücünden yararlanmanın yolları oldu. Birçok kurum, kuruluş bu yönde çalışmalar yaptı. Biz de dergimizin dosya konusunu sanatın iyileştirici gücü üzerine kurgulayınca çok değerli oyuncumuz Tamer Levent ile bir araya gelelim istedik. Aslında Siyasal Bilgiler Fakültesine gidecek, hariciyeci olacaktım ama konservatuvar kazandım. O yıllarda seviye sınavı ile öğrenci alıyorlardı. Kazanacağımı da zannetmiyordum ama kazandım. O zamanın şartlarında konservatuvarda bambaşka bir eğitim alacağımı düşünüyordum. Ama beklediğim gibi bir eğitimin olmadığını gördüm. Ben oyunculuğun bir felsefesi olması gerektiğini düşünüyorum. Oysa oyuncu sadece icracı olarak görülüyor. Benim hayatımın uzunca bölümü yurt dışında geçti, aşağı yukarı 170 ülkeye gittim. Hiçbirine de turist olarak gitmedim. Hep davet edildim. Oyunculuğa yaklaşım konusundaki farklara gelince... Drama kelimesi Türkiye'de acıklı olarak anlaşılıyordu 1970'li yıllarda. Konservatuvarda öğrenci iken bir İngiliz hocamız vardı. Bize İngiliz bir yazarın kitabından bakıp doğaçlama yaptırıyordu. Bir gün ders arasında kitabının kapağına baktım, not aldım. İngiltere'den gelen arkadaşlarımdan bu kitapları istedim. O zaman anladım ki Rönesans geçirmiş toplumun bakış açısı, dramanın, durum olduğunu söylüyor. O andan itibaren vizyonum açıldı, oyunculuğa da farklı bakmaya başladım. Sonra okul bitti, Almanlar burs verdi, Amerikalılar burs verdi. Ardından Londra'da liege vardı, oraya drama lideri olarak aldılar. Oraya girdiğim andan itibaren dünyanın akla gelmeyen birçok ülkesine gittim. Manila'da 15 gün ormanın içinde drama atölyesi yaptık. Dediğim gibi Türkiye'de drama o sırada acıklı olarak biliniyordu. Böyle bir ortamda Türkiye'de bunları konuştuğumuz zaman garip karşılıyor insanlar. Bizde maalesef duyduklarına, duyarak ezberlediklerine çok inanıyorlar. En doğrusu o zannediliyor. Oysa bunun akademik olarak bir karşılığı da yok. Filozoflar öyle anlatmıyor. Biz resim, heykel, müzik, mimari, tiyatroya kodlamışız sanatı. Sanat, budur diyoruz. Ne zaman sanat konusunda bir şey söyleseniz karşı taraf böyle anlıyor. Sanat kavramı, esasında insanın beyninde olan bir özelliğin adı... Ama insan bunu bilmiyor. Hatta şunu söyleyeyim daha öncesinde insan, beyninin özelliklerini de bilmiyordu. TÜBİTAK'ın 1980'li yıllarda çıkardığı Buluş Yapma Sanatı diye bir kitap var. Orada diyor ki, Graham Bell, Newton, Benjamin Franklin gibi bilim insanları, buluşları yaparken bile beyinlerinin ne kadar etkili olduğunu bilmiyorlardı. Dolayısıyla mucize diye bir kavrama inanılıyordu. Esasında mucize, beyni tanımamaktan ötürü üretilmiş bir laf. Beynin bölümlerine kabaca baktığımızda sağ lobun özelliğine sanat diyoruz, sol lob da analitik. Sağ lob, merak ediyor, deneyimlemek istiyor. Beyni tanıdığınız zaman görüyorsunuz; beyin merak ediyor, deneyime yönlendiriyor. Yani bilimin kaynağı da sağ lob esasında. Merak ettiğiniz için bilim oluyor. Öte yandan doğa ile insan arasındaki ilişki, sanatın kaynağı. Yapay zekanın keşfedilmesi de sanat. Bilim; sanatın bulduğu, düşündüğü, merak ettiği, araştırdığı konulara, analitik beyin tarafından cevaplar bulunması, deneyimin proje haline gelmesi, sonra onun uygulandıktan sonraki halinin kuşaklara devredilmesi demek. Devredildikçe bilim oluyor. Hipokrat Ars longa vita bravis yani Sanat uzun, hayat kısa demiş. Baktığınızda Hipokrat sanatçı mı? Değil ama bakışı böyle. Amerikalı yazar Rolla May, Bilimin çıkışı sanatın varlığından kaynaklanıyor diyor. Yani makine icat etmek bilim, düşünce icat etmek sanat! Bakın, bu da sanat! İnsanın refleksi bu. Demek ki temiz ve güzelliği olan bir şey yapmak istiyor insanlar. Çünkü sanatçı, işini özenle yapandır. Babanız bir şey düşünüyor, etkileniyor, merak ediyor. Koltuğun üzerinde çiçek böcek olmasını neden istiyor? Çünkü doğadaki çiçek böcek onu etkiliyor. Bir süre etkiledikten sonra, ona süreç diyoruz zaten, o süreç fikre dönüşüyor. Ben doğada bunu görüyorsam evde de göreyim, besleneyim, diyor. Giderek projeye dönüşüyor bu... Bir heykeltıraş ile ressamı yanına alması müthiş bir zeka! Bu konu aslında tipik bir Sanat Evet örneği. Biz, daha güzel ve daha anlaşılır bir dünya için Sanata Evet diyoruz! Sanata Evet, sanatın bir ürün değil, süreç olduğunu savunmaktadır. Bu süreç sonunda ortaya çıkan her şey, etik, estetik ve adalet kavramlarıyla örtüştüğü takdirde sanat olarak kabul edilmektedir. Evet, sanat koparıldı. Coğrafya kaderinizdir deniyor ama bu kader değil. Çünkü baktığınız zaman bu coğrafyada çok çok eski zamanlarda müthiş şeyler olmuş. Şimdi bu coğrafya o özelliğinden koparılmaya çalışılıyor. Sanatçı, lüzumsuz işlerle uğraşan insan değil. Sanat kelimesi, bir işi özenle yapmak anlamına geliyor. Ama artık o anlamdan uzaklaştırılıyor. Guguk Kuşu filmi vardı, Jack Nicholson'ın oynadığı. Orada lobotomi yapılıyordu. Beyni, işlemez, müthiş itaatkar hale getiriyorlardı. Biz de adeta lobotomi olmuşuz sanat konusunda. Ama farkındalık zamanı şimdi. Depremin ardından İstanbul'da, Yaşam Sanatı adında bir platform kurduk. Bu platformla depremden sonra İstanbul'a gelen çocuklarla drama yöntemi ağırlık olmak üzere, rol oynama metoduyla düşünme, kavramları anlama, konsantre olma gibi çalışmalar yaptık. Hem eğlenceli hem eğitici çalışmalar oldu. Çocuklarımızın uyum, birlik, beraberlik, iletişim gibi unsurlarını psikoloji, pedagoji hatta psikiyatri yöntemleriyle yeniden geliştirmek, onların bu farkındalığı elde etmelerini sağlamak için çalışmalar yaptık. Bu projenin Yaşam Sanatı Platformu tarafından gerçekleştirilmesi yaşamanın bir sanat olduğunu göstermesi açısından önemli. Sanatı, bireylerin bütün acılarına rağmen yaşama bağlanarak ve kendilerini geliştirerek hayata tutunması, yaşama sanatı olarak tarif etmek istedik. Bizim, sanatın iyileştirici gücünden kastımız, sanatı fark etmek. Yani bireyin kendisinin neler yapabileceğini fark etmesini sanat olarak düşünüyoruz. Beyindeki özelliklerini keşfetmesini ve bu özellikleriyle kendisini tanıyarak, yapıcı, pozitif mesajlar göndererek kendisini geliştirmesini, yaratıcılıklarını köreltmek yerine parlatmasını ve bu parlatmayla da kendi kendini yöneterek hayata bağlanmasını kastediyoruz. Resim, edebiyat, heykel, tiyatro, müzik, mimarlık gibi eskiden altı olan sanat dalı sayısı, şimdi sinema, fotoğraf ve sporun eklenmesiyle dokuza ulaştı. Sanat uğraşıları, sanat becerileri alanlarına bakarsak sayı giderek artacak. Gastronomi de girecek tasarım da girecek bunların arasına. İnsanın yaptığı pek çok iş, sanat olarak tanımlanacak bir gün dünyada. Dolayısıyla biz mesela resimle uğraşan bir çocuğun da kendisini tedavi edebileceğini düşünüyoruz, dramayla uğraşan bir çocuğun da müzikle uğraşan bir çocuğun da. Bunları yapılması için gerekli disiplinler söz konusu. Bu disiplinleri fark eden insan, kendini de fark etmiş olacak, kendi yaşam biçimini anlamlandırıp gelişmesine ön ayak olacak fikirler geliştirebilecek. Dolayısıyla burada esas olan, uygulamaların bireyde yapacağı düşünce sistemini kurmak. Bu düşünce sistemini kurduğunuz zaman, bireyin kendi kendini iyileştirmesi söz konusu olacak. Yoksa sanatla iyileşme, piyano çalarak tamamen iyileşmek anlamına gelmiyor. Piyano çalarak nasıl iyileşiyorum farkındalığını elde etmek önemli. Sanat; piyano çalmanın adı değil, piyanoyu nasıl çaldığınızın anlamıdır. Eğer nasıl çaldığınızın anlamını kendinize tarif edebiliyorsanız o zaman sanat iyileştirir. Bu yoğun temponuzda zaman ayırdınız. Sohbetin tadı damağımızda kaldı. En kısa zamanda daha uzun uzun sohbet edebilmek dileğiyle tekrar teşekkür ederim size."} {"url": "https://www.ithafsanat.com/dans-ederken-dokuyor-dokurken-dans-ediyor/", "text": "Üç çocuğun en büyüğüyüm, erkek ve kız kardeşlerim var. Babam futbolcu. Bizim de sporcu olmamızı istemişti ama ne erkek kardeşimin ne benim futbolla işimiz oldu. Ben yerde duran topa üç kez üst üste vuramıyordum. Futbolla ilgilenen bir çocuk için babam, kız kardeşimin doğmasını bekledi. Çünkü içimizde futbola meraklı çocuk o oldu. Burçin Neziroğlu, dünyaca başarılı bir ritmik jimnastikçi, dünyada ilk dörtte. Annem öğretmen, müthiş destekleyici bir kadın. Bize her şey tabakta sunuldu. Bir şey için çaba sarf etmedik. Yani yaptığımız iş sırasında yorulduk, üzüldük ama onun dışında her şey rahattı. İzmir'de bahçeli bir evdeydim. İstanbul'a gelince de İzmir'e en benzeyen yeri seçmek istedim, o yüzden Moda'dayım. Herkes İstanbul'a karmaşa, kargaşa diye bakıyor ama ben bir üst caddeye çıkıyorum. Aşağı iniyorum. İşe vapurla gidiyorum. Benim için İstanbul başkalarının anlattığı gibi karmaşa ve kargaşa değil. Ailemin kararıyla dans ettirildim! Benden sonra kardeşlerim de devam etti. Dedim ya babam sporcuydu, bizde dört yaşına giren spor salonuna da girerdi. Ama benim sporcu olamayacağım belli olunca babam beni dansa yönlendirdi. Dansa ilgim ve yeteneğim olduğunu anlamışlar. Evet, çok iyi hocalardan ders aldım. Suna Eden Şenel hocamı geçen yıl kaybettik ki kendisi Atatürk'ün ülkemizde Türk balesini kurup geliştirmekle görevlendirdiği Ninette de Valois tarafından İngiltere'ye Royal Ballet'ye gönderilmiş dört genç kızdan biriydi. Suna Hoca o kadar müthiş dansçı ki dört yıllık eğitimi bir buçuk yılda tamamlıyor orada. Royal Ballet'deki ilk hocamızdı. Daha sonra ABD'de modern dansın kurucusu Martha Graham'ın dans okullarında eğitim aldım. Aslında benim için annem seçti. Bana bıraksalar tarih öğretmeni olurdum. Sanatla filan ilgilenmezdim. Bana sorsalardı İster miydin? diye. Bilmiyorum. Ama şimdi Mutlu musun? diye sorsanız çok mutluyum. Hayalini kurduğum şeyleri yaşıyorum. Dışarıdan deli dolu, çılgın gibi görünüyorum ama özünde de sakin, sessiz bir insanım. Şöyle oldu, üniversite zamanına gelince annem benim için Güzel Sanatlar Fakültesi Tekstil Bölümünü seçti. Sınava girdim, kazandım, okula girdim. Annemin seçiminden rahatsız olmadım çünkü ben sınırlara bayılırım! Ben bir şeye karar vermezsem çok mutlu oluyorum. Bana Şunu mu istiyorsun bunu mu? demesinler. Çünkü bilmiyorum. Ama bana şunu derlerse ben onun içinde oynarım istediğim gibi. Annem de Hadi, sen bu bölüme gir dedi. Hadi girdim. Giysi tasarlıyorum ama asla istemedim, sevemedim. Daha önce hep dans etmişim, atlama zıplama olmuş hayatımda. İki yıl moda okudum sandalyede oturdum. Bu beni gerdi. Hiç mutlu olmadım. Bir gün okulda dolaşırken dokuma tezgahını gördüm. Müthiş! Dokuma bölümünden bir arkadaşım da benim bölümüme geçmek istiyordu. O benim yerime geçti, ben de onun. Arkeolojik kazılarda genellikle üç ev çıkar; seramik evi, ekmek evi ve dokuma evi. Binlerce yıl önce farklı coğrafyalarda yaşamış insanların aynı şekilde dokuduğunu anlıyoruz o kazılardan. Üstelik tekstilin yani dokumanın ilk örneklerinin tamamı Anadolu'da. Bu, hepimizin genlerinde var. Dokuma benim için hayat gibi. Ortasından başlayamıyorsun. Önce birinci sırayı yapman gerek. Söktüğün zaman izi kalıyor. Devam edersem de o izle devam ediyorum. O ilk sıralarda müthiş heyecan oluyor. Önce renkler patlıyor, sonra yavaş yavaş yerine geliyor... Dokuma benim için tam bir meditasyon. Aslında hepimizin aradığı şey dinginlik. Çünkü bize hep her şeyin daha hızlısı, daha ucuzu, daha çok para getireni dayatılıyor. Ama benim bütün bu dahalarım hep yavaşa doğru. Dokuz Eylül Üniversitesi Güzel Sanatlar'da öğrencilikten hocalığa geçmişsiniz. Evet, 2000 yılında Tekstil Tasarım Dokuma Bölümünden mezun oldum, sonra yüksek lisans yaptım 12 yıl araştırma görevlisi olarak çalıştım ama yaptığım iş sekreterlikti, getir-götür yapıyorum. Yurt dışı, davetlerine gitmem yasaktı, sergi açmam yasaktı. Tamam dedim O zaman bırakıyorum ama bir şey de yapmam lazım! Bütün hocalarımı, onları tanımlayan kıyafetleri ile tuvalette iken dokudum. Kendimi de ayakta işerken çizdim çünkü içimi döküyorum. Akıl Hastanesi adını verdiğim sergimin davetiyesi ile istifa mektubumu bölüm başkanına sundum. Bana Oğlum, sürünürsün dediler. O zaman dedim ki, Ben buradan ayrılınca sürüneceksem bu bölüm neden var? Dokuma ile hayatın geçmeyeceğini düşünüyorsanız bu kadar öğrenciyi niye mezun ediyorsunuz? Ne oldu biliyor musunuz? Bu Akıl Hastanesi sergisi önce Akbank Günümüz Sanatçıları Sergisi'ne seçildi ardından da Siemens Sanat Sergisi ödülünü kazandı. Benim bir Kore maceram da oldu. Ben Kore'ye giderken İşeyen Fırat da Londra'da Sotheby's müzayedesine çıktı. Sonra Christie's müzayedesine girdim, katalog kapağı oldum. Yani bana tam da dokuma ile hayatın geçtiğini gösteren şeyler oldu. Aslında geleneksel bir iş yapıyorum. Anadolu'da binlerce yıldan bu yana kilim dokunuyor. Ben o tekniği değiştirmeden, bozmadan yapıyorum ama canımın istediği deseni yapıyorum. Çünkü kilimin bir dili var. Çok eskiden olduğu gibi. Kilimin kendine has bir dili vardı. Diyelim ki bir genç kız evlendi, bir eve gelin gitti. Gittiği yerde mutlu ise kayınvalidesinden memnun ise dokuduğu kilimde hayat ağacı oluyordu. Yani Ben buraya bollukla, bereketle geldim. Hayat getirdim. Burada mutluyum diyordu. Ama eğer mutsuzsa kayınvalidesi sivri dilliyse mesela kiliminde hani pıtrak dediğimiz dikenler var ya onlardan olurdu. Daha da ilginci kadının tüm bu anlattıklarını kocası da komşusu da kayınvalidesi de bilirdi. Kilim, sessiz iletişimin aracıydı. Bugün yine dili var ama ben anlatmak istediklerimi o eski motiflerle değil, günümüze göre anlatıyorum. Benim derdim tekstil içinde gerçekliği aramak; kurgu olmadan. Ben kendi derdimi göz göze bakarak anlaşmakta buluyorum. Onun için eserlerimle karşılaşan insanlar göz göze gelsin, gözünün içine baksın istiyorum. Anadolu kilim tekniğini alıyorum, yeni bir şey bulmak kaygısı gütmeden yapıyorum. Dokuma hemen olan bir süreç değil. 3-5 saatte iki parmaklık sıra dokuyabiliyorum. Haftalar, aylar sürüyor bir eserin ortaya çıkması. Bir ay içinde bununla ilgili formlar değişiyor. Yavaş yavaş o silüetler en gerçek, yalın hale geliyor. Bilgisayar programlarını hiç kullanmıyorum. Kolayı o, photoshop'a koy resmi, orada verilen renklere göre doku. Bunu yapan da var. Ama bana göre değil. Ben ilk başlarda saya saya yapıyordum ilmekleri, şimdi görüyorum nereye ne geleceğini. Yine de ilk sıralarda biraz yavaş yavaş ilerliyorum gibi. Koyu renkler kullandığımı fark ettim mesela ilk sıralarda. Sonra o gözün nerede başlayıp bittiğini görüyorum sanki içimde. Öyle dokuyorum. Biz güzel sanatlar fakültesi eğitimi aldık. Orada üç gün normal ders alırdık, iki tam gün de desen dersi. Işığı ile gölgesi ile bir insanın çıplak ve giyinik modelini çiziyorduk. Benim resim bilgim herkesin resim bilgisi kadardı. Bildiğimiz resim eğitimi. Işık gölgeyi biliyoruz, dokuyu biliyoruz, alanı biliyoruz, proporsiyonu biliyoruz. O zaman kolay oluyor. Çok acayip oldu. Dokuduğum için sevdim. Dokumam eksikmiş benim. O zaman yapsam herkes gibi olacaktı. Giyside eksik olan şey dokumammış, oraya dokununca işin güzelliğini anladım. Geleneksel sanat olarak kabul ediliyor olmam gönlümü çok rahatlatıyor. Beni geleneksel sanatlar bünyesinde kabul eden hocalarım beni değerli kılıyor. Az önce konuştuk, kilimlerin dili var. Ama eskinin dili, sembolü farklı. Dokumaya başladığımda Acaba ben bugün eski desenlerden dokursam karşılığı ne olur? diye düşündüm. Şehir insanı olarak sokağa çıktığımda pıtrak gibi bitki görmüyorum, asfalt ve çamur görüyorum. O nedenle o günkü dokuyucunun değil, orada anlatmak istediği ne olabilir diye ben bu portreleri dokumaya başladım. Çünkü göz göze anlaşabiliyor olmak da benim bugünkü sembol dilim. Dokuma sanat olarak görülmüyor. Pandemi döneminde Contamporary İstanbul'da eserlerim sergilendi. Bu yıl dijital olarak yapıldı bu sergi ve bir sanat profesörü sergiyi gezdiriyordu. Beni de davet ettiler bu sanal geziye. Katıldım. Profesör, sergiyi anlatırken benim olduğum salonda beni atladı. Ben Türkiye'de sanatçı olarak tanınmıyorum. Çünkü sanatın bir modası var. Sergi konusuna gelince yurt dışında daha çok sergi açıyorum evet ama İstanbul'da da üç dört yılda bir sergi açıyorum. Hatta yurt dışında açacağım her sergiden önce annem, babam, arkadaşlarım da yaptıklarımı görsün diye her yıl muhakkak İzmir'de bir sergi açıyorum. Gelenler yine sadece annem, babam, arkadaşlarım... Sonra yurt dışı sergileri ile ilgili post paylaşınca altına gelen yorumlar oluyor. İzmir'de ne zaman sergi açacaksınız? diye. Oysa her yıl açıyorum, duyurusu da oluyor ama.. Evet, boynumdan bir parça alınırken sinirim hasar görmüş. Fark edilmedi bu önce, sağ elim felç oldu. Ben yine de bir sene tek elimle günde bir sırada olsa dokuma yaptım. Biliyor musunuz o yıl New York Moda Haftası'nda ilk kişisel defilemi yaptım. Olmuyor diyorsak bir işle ilgili, o zaman, biz yapmıyoruzdur. Elimizde bir şey cana gelmiyorsa biz hakkını vermiyoruzdur. O büyük sağlık sorunu bana huzuru getirdi. Huzurun önemini gösterdi. Ben yaptığım işe isim veremeyeceğim. Çünkü bana ayıp geliyor. Kısa eğitimlerin hocaları, bu kısa eğitimlerinin sonuçlarını bir düstur gibi anlatmaya başladı. Bunun temelinde de para kazanmak var. Biz okumuş ve gönül vermiş insanlar olarak bunun edebini aldığımız için o noktalarda sakin duruyorum. Muhakkak ki benden daha iyi bilecek hocalarım var. Bir söz söylenecekse benim için kişinin kendisinin söylemesi ayıp geliyor bana. Ama şunun mutluluğunu yaşıyorum. O nedenle paylaşabilirim. Kanada'daki çok büyük tekstil derneklerinde Fırat Neziroğlu gibi dokumak diye atölyeler düzenleniyor. Beni oralara davet ediyorlar, konuşma yapıyoruz. Bir de Uzak Doğu'da, ABD'de benim tekniğimi ders olarak anlatıyorlar üniversitelerde. Oralara katılıyorum. Bundan büyük mutluluk duyuyorum. Benim Sühandan Hocam vardı, yeni kaybettik. Lif sanatı terimini Türkiye'ye getiren kadın o. DEÜ GSF'de onunla 10 yıl çalıştım. Bir de Belkıs Balpınar var. Bu iki ismi söylemeden olmaz. Onlar yolu açtılar, biz yürüyoruz. İkisiyle de çalışırken şöyle oldu. Belkıs Balpınar'ın işlerine bakarsınız, beni görmezsiniz, onu görürsünüz. Sühandan Özay'ın işlerine bakarsanız onu görürsünüz. Onlar da bana kendim gibi dokumayı öğrettiler. Benim söyleyeceğim de şu; tek şey kişinin kendi dilini ve ihtiyacını bulması. Başka birini taklit edince ne olacak ki! Benim gibi dokuyan birçok isim çıkarsa o zaman herkes beni anar. Kişi için de kötü olur o. Öğretmenlerim bana kendileri gibi dokutmadılar, ben de yeni gelenlere Benim gibi dokumasınlar derim sadece. Benim hayatımdaki her şey kendiliğinden oluyor. Dokuma sanatçısı olayım, modacı olayım diye karar vermiyorum. Hayat o kadar tatlı ki! Bir taraftan çıkarıveriyor. Güzellik yarışması için de vakti zamanında defile yaptığımız Yasin Soy, bu yarışmanın organizasyonunu yapıyor. Aynı zamanda kıyafetler de ayrı bir grupta yarışıyor. Onların da ödülleri oluyor. Orada da Anadolu'dan ne yapacağız derken bana ulaştılar. Yaparım dedim. Önce olgunlaşma enstitüleri ile yapmayı planladım. Çünkü Türkiye'deki 24 olgunlaşma enstitüsünün danışmanlığını yapıyorum. Olgunlaşma enstitüsündeki öğrenciler kıyafetler için küçük prototipleri yaptılar, sonra eğitim yılı sona erdi. Tam o sırada da Pırıl ile tanıştık. Pırıl ile tanışmamız inanılmaz! Çünkü aileden tekstilden, dokumadan geliyor. Onunla konuşurken Tamam prototipler hazır da bunları nerede diktireceğim? dedim. Çünkü bir şeyin üretimi çok büyük sorun. Tasarımcı tasarlıyor ama malzeme ile karşı karşıya gelince malzeme Bir dakika diyebiliyor, Ben senin istediğin gibi olmayacağım diyor. Malzeme ile çatışma süreci bu. O arada Pırıl, bana dedi ki bunu muhakkak söylememiz lazım- Seni abiyecilerin kralına gönderiyorum. Ve ben kendimi Dressing Room'da buldum. Şimdi biz burada Özge Hanım ile karşılaştık, başladık. Burada çok önemli bir şey söylemek lazım. Bir tasarımcının dışarıda, başka bir yerde çalışması aslında bir direnç yaratır. Çünkü her yerin kendi dili, sistemi, bakış açısı vardır. Dışarıdan gelenle ortak noktada buluşmak zaman alır. Ama hayat, en güzel organizatör! Buranın içi know-how! Bir anda kumaşçılara gittik, baskılar yapıldı, taşlar işlendi, el işçilikleri yapıldı. Bunlar 10 gün sürmedi. Hem de çok. Beş yıldır hiç hareket etmiyorum. Şimdi kollarımı sıvadım, yeni dans projeleri filan düşünüyorum. Çıkacağım sahneye. Çünkü çok özlüyorum. Aslında pandeminin başında çıkacaktım sahneye araya pandemi girdi. Dinamizm. Dokumada birbirini tekrar eden motifler vardır. Ama benim dokumalarımda hiç öyle sayma yok, her an bir yerden bir şey çıkıyor. Bence sürekli dans ediyorsunuz, o dans hiç durmamış hayatınızda... İçten cevaplarınızla güzelleşen bu sohbet için tekrar teşekkür ederim. Dilerim en kısa zamanda yüz yüze görüşürüz. Aynı dileği paylaşıyorum Senur Hanım. Kendimi çok değerli hissettim sizinle konuşurken... Ben teşekkür ederim bu güzel sohbet için. Fırat Neziroğlu, İstanbul Kalkınma Ajansı ve Şile Belediyesi ile birlikte bir proje de yürütüyor bir süredir. İKA desteğiyle Şile'de açılan 100 tezgahta, toplam 200 kadına Şile bezini aynı eskiden olduğu gibi, eski tekniklerle dokumayı öğreten Neziroğlu; Anneannelerimiz doğayı bilir, tanır, onunla birlikte hareket ederlerdi. Şile'nin denizinin tuz oranı, Şile sahilindeki kumların inceliği büyüklerimize yol göstermiş, incecik kumaşlar dokuyabilmek için Şile sahillerinde kazanlara deniz suyunu doldurup kaynatmışlardı. Kaynayan deniz suyu içine de bir kap un dökerek bir çorba hazırlamışlardı. Bu çorbanın içine iplikleri atıp una bulamış, unla güçlenen iplikleri de tezgahlara gerip incecik kumaşlarını dokumuşlardı. Bu dokunan kumaşları da yine Şile sahilinde denizde yıkayıp incecik Şile kumlarının üzerinde kurutmuşlardı. İncecik kumlar Şile bezlerinin içine işlemiş ancak bu yollardan geçen, unla harmanlanan, denizle buluşup yıkanan kumaşlar Şile Bezi olmuştu diyor. Neziroğlu, Şile Bezi projesine başlarken öncelikle koleksiyonu hazırladığını ve satış noktalarını belirlediğini, Şileli kadınların bu işle çocuklarını okutmasını ve göçü önlemeyi amaçladığını vurguluyor."} {"url": "https://www.ithafsanat.com/dans-hep-var-performanslari-akbank-sanat-youtube-kanalinda/", "text": "Akbank Sanat, kültür sanat etkinliklerine Akbank Sanat Evinizde çatısı altında sosyal medya kanallarında aralıksız olarak devam ediyor. 21 yıldır çağdaş dans alanında Türkiye'den ve yurtdışından farklı dans sanatçılarına, koreograflara ve eğitmenlere sahne imkanı veren Akbank Sanat Dans Atölyesi tarafından hayata geçirilen Dans Hep Var performansları Akbank Sanat Youtube kanalında izleyicilerle buluşmaya devam ediyor. Sessizlikte dansın sesini duyuran bu performanslar hareketlerin kısıtlı olduğu bir dünyada dansın hep var olduğunu ortaya koyuyor. Dansın sesi izleyiciyi şehirde, doğada, evde... Nerede olursa olsun kucaklıyor. Sessizliği sese, hareketsizliği ritme, sınırları yeni başlangıçlara, yalnızlığı birlikteliğe dönüştürüyor. Su Güzey Veda, İsmet Köroğlu Özgür Sokaklar, Gizem Erdem Anlık, Serhat Kural Beyaz, Beril Şenöz ? ile başlayan seri; 31. Akbank Caz Festivali kapsamında Şehrin Caz Hali'nde Dans Hep Var söylemiyle caz ve dansı festivalin konser mekanlarında bir araya getirmiş; Chiara Giorda/Galataport Paket Postanesi, Can Gökdoğan/Müze Gazhane, Bengi Yörük/ Swissotel Sultanpark ve Gizem Bilgen/ Tersane İstanbul performansları ile devam etmişti. Kasım ve Aralık aylarında ise Belgrad Ormanı, Beyoğlu, Garipçe Köyü, Karaköy, Galat, Balat gibi şehrin farklı noktalarında dansla izleyiciyi buluşturan yeni performanslar hayata geçiyor."} {"url": "https://www.ithafsanat.com/dedim-olabilir-nftsi-genc-kadinlar-icin-burs-destegine-donustu/", "text": "Elidor'un açık artırma ile satışa çıkan #DedimOlabilir duvar resminin NFT versiyonu sahibini buldu. Satışın tüm geliri Toplum Gönüllüleri Vakfı'na aktarılarak, 14 genç kadının daha eğitim bursu ile hayallerine yaklaşması desteklenmiş oldu. NFT satışından elde edilen gelirle birlikte Elidor'un Kendi Yolumuzda projesi kapsamında burs desteği verdiği genç kadınların sayısı 246'ya yükseldi. Genç kadınları hayallerine giden yolda destekleyen Elidor'un Kendi Yolumuzda projesi kapsamında Toplum Gönüllüleri Vakfı yararına açık artırma ile satışa çıkan Dedim Olabilir NFT'si alıcısını buldu. Elidor'un Kadıköy Meydanı'nda mural sanatçısı KienArt iş birliğiyle hayata geçirdiği duvar resminin NFT versiyonu olan dijital sanat eseri, 1 ETH değerindeki teklifi karşılığında Ninja Squad'ın oldu. Satıştan elde edilen gelir ise TOG Gençlik Burs Fonu'na aktarılarak on dört genç kadının daha eğitim bursundan faydalanmasına imkan tanıdı. Böylece, Elidor'un Kendi Yolumuzda projesi kapsamında desteklediği toplam bursiyer sayısı 246'ya ulaştı. Elidor, Ebrar Karakurt'un yer aldığı Dedim Olabilir kampanyasının ardından Twitter'da kampanya etiketini kullanan ve çocukken çizdiği resme, Pembe saçlı kız mı olur? denilince nasıl yarım bıraktığını anlatan Elanur Yılmaz adlı genç kadının hikayesini bir duvar resmi ile tamamlamıştı. Bugün başarılı bir bilim insanı olan Dr. Elanur Yılmaz'ın yaklaşık 25 yıl önce yarım bıraktığı pembe saçlı kızlar resmi mural sanatçısı KienArt'ın yorumuyla Kadıköy Meydanı'nda mutlu bir anıya dönüştü. Proje sayesinde Türkiye'de ilk defa bir hızlı tüketim markası, kendi adını taşıyan bir NFT tasarımına imza atmış oldu. Unilever Saç Bakım Kategorisi Pazarlama Müdürü Kerem Dıramca, proje hakkında;Projemiz ile Türkiye'de markalı bir NFT eseri üreten ilk hızlı tüketim markası olduk. NFT satışının sağladığı burs desteği sayesinde 14 genç kadın daha artık hayallerine bir adım daha yakın. Aldığımız tepkiler ve olumlu geri bildirimler ne kadar güzel bir amaca dokunduğumuzu hatırlatır nitelikte. Bizim Elidor olarak çok değer verdiğimiz bir marka amacımız var: genç kadınların hayallerine ulaşmalarını desteklemek. Genç kadınları hayallerine giden yolda destekleyen Kendi Yolumuzda projesi kapsamında Ebrar Karakurt ile birlikte 'Dedim Olabilir' demiştik. Reklam filminin yayına girmesiyle sosyal medyada #dedimolabilir etiketi ile pek çok hikayeye ses olduk. Genetik bilimci Dr. Elanur Yılmaz'ın dikkatimizi çeken hikayesi sayesinde pembe saçlı kızların olduğu muhteşem bir duvar resmini kapsayan projemiz, NFT'ye dönüşerek açık artırmaya çıktı ve genç kadınlara burs kaynağı sağladı. NFT'mize teklif vererek açık artırmaya katılan ve kampanya boyunca paylaşımlarıyla destek veren herkese teşekkür ediyoruz. dedi. Toplum Gönüllüleri Vakfı Yönetim Kurulu Başkanı Didem Duru ise, 19 yıllık geçmişiyle 'gençlerin öncülüğünde, yetişkinlerin rehberliğinde' mottosuyla ilerleyen bir sivil toplum kuruluşu olarak dijital dönüşüme, dijitalleşmenin getirdiği yeniliklere hızlı adapte olabilmek bizim önceliklerimizden biri. Elidor ile genç kadınları desteklemek amacıyla çok güzel bir projeye imza attık. Kendi Yolumuzda projesiyle başlayan iş birliğimizi 'Dedim Olabilir' NFT'siyle taçlandırdık. Birlikte sivil toplum alanında başarılı bir yeniliğe imza attık. NFT satışından elde edilen gelirle 14 genç kadına daha eğitim bursu sağlayarak toplam bursiyer sayımızı arttırdık. Ayrıca ilk NFT iş birliğimizin başarıyla sonuçlanması, bir sivil toplum kuruluşu olarak teknolojinin çabalarımıza nasıl katkı sağlayabildiğini de gösterdi. NFT dünyasına böyle bir iş birliğiyle adım atmak, sivil toplumun gelişmesi ve güçlenmesine yönelik yenilikçi bir adım oldu. şeklinde konuştu."} {"url": "https://www.ithafsanat.com/devlet-piyasa-ve-sanat-iliskisi-nasil-olmali/", "text": "Sahne sanatlarından özellikle tiyatro alanında bağımsız tiyatrolara yeterince devlet desteği yapılamıyor olması devletin kurumları ile bağımsız tiyatrolar arasında bir dengesiz büyümeye işaret etmektedir. Buradaki dengesizlik, bağımsız tiyatroların yeterince kamusal kaynağa ulaşamadığı için normal büyüme seyrine girememesi, çok sayıda bağımsız tiyatronun belli bir süre sonra kapanmasına, sigorta ve vergi borçlarını ödeyemez duruma düşmesine neden olmaktadır. Bu sorunun önemli bir kısmı, sanata olan talebin sanat arzı kadar artmaması durumu ile açıklanır. Sanatçı sayısı gittikçe artmaktadır, buna karşın, sanata olan talep sanatçı arzı kadar artmamaktadır. Bu durumda piyasa mekanizması bazı sanatçıların sanat alanında istihdam edilmesine imkan vermez çünkü birçok sanatçı sadece sanat yaparak geçinemez ve ikinci, üçüncü işleri yapmak durumunda kalırlar. İkinci ve üçüncü işlerde çalışınca da sanat üretimi yapmaya zaman kalmaz ve sanatçı sanat piyasasında çalışmaktan çekilir. Bu durum kaynakların israf edilmesi demektir. Yetenekli bir sanatçının iş bulamaması sonucu sanat alanından çekilmesi, sonraki kuşakları da sanatçı olma konusunda hiç de özendirici olmamaktadır. Sanatsal yeteneklerin israf edilmesi hem iktisadi etkinliği bozacak hem de daha önceden tutunmuş olan sanatçıların kıtlık rantını artıracaktır. Bu durumda devlet, çeşitli şekillerde sanat alanına girebilir. Devlet sanat ilişkisi, her zaman olumlu sonuçlar doğuracak şekilde cereyan etmeyebilir. Devlet müdahalesi yeni rantlar yaratabilir ya da politik kutuplaşmaları artırabilir. Bu konuda kolay çözümler maalesef yoktur. Bunun yanında hem toplumsal refahı hem sanatçılar arasında gelir dağılımını daha dengeli durumu getirmek hem de politik kutuplaşmaları azaltmak için birkaç öneride bulunmak mümkündür. Devlet ve sanat ilişkisinin birkaç boyutu vardır: Bunlardan biri devletin uyguladığı sansürdür. Sanatçılar, devlet sanata karışmasın derken çoğunlukla sansürün olmamasını kastetmektedirler. Ressam Abidin Dino'dan yapılan yukarıdaki alıntıda devlet-sanat ilişkisinin sansür ve siyasi güç ilişkisi vurgulanmaktadır. Bu durumda hem sanatçı hem de devlet ne yaptığını bilmekte, devlet sanatçıyı zorlamaktadır. Sanatçı ile devlet arasında bir görüş farklılığı bir çatışma vardır. Sansür toplumsal refahı azaltır çünkü halkın talebi devletin zorlamasıyla kısılmaktadır. Devletle sanat arasındaki ilişkinin başka bir boyutu da devletin mali ve iktisadi olarak sanat sektörünü/alanını desteklemesi durumudur. Batı ülkelerinde devlet sanat ilişkisinden genellikle bu boyut anlaşılmaktadır (Baumol ve Bowen, 1965, 1966; Heilbrun ve Gray, 2004). Burada, sanat üretiminin bağımsız sanatçılar tarafından yapılması, sanatçıların veya sanat kurumlarının çeşitli mali teşviklerle desteklenmesi kastedilmektedir. Bağımsız sanatçılar terimi de sanatçıların devlet memuru olmaması durumunu ifade etmektedir. Sanatçılar ile devlet arasında bir çatışma değil, bir uzlaşma zemini yaratılmıştır. Bir üçüncü boyut daha var ki bu boyutta devletin sanat alanında, üretimi doğrudan kendisinin gerçekleştirmesi söz konusudur. Bu durumda devlet, okul ve hastane kurar gibi kültür kurumlarını kurmakta ve çalıştırmaktadır. Bu durumda ise devlet ile sanatçılar iç içe geçmiştir; devlet ile sanatçılar çatışmanın aksine, sanatçı devletin temsilcisi konumundadır. Bir de her devletin bir resmi görüşü, ayrıca da hükümetin mevcut politikaları söz konusudur. Bazen bu ikisi birbiriyle çatışabilir. Eğer bir de devletin sanat alanındaki varlığından dolayı bağımsız sanat gelişemiyorsa devletin fiyat politikalarıyla rekabet edemiyorsa bu durumda sanat takipçileri sadece devletin sunduğu ya da bir anlamda dayattığı sanat ürünlerini tercih edecektir. Sanatsal tercihler de deneyim sonucu yerleştiğinden, devlet halkı belki bir sanat türüne ya da anlayışına alıştırmaya ve tercihlerini o yöne doğru kontrol etmeye veya yönlendirmeye bilfiil çalışmış olacaktır. Bu durumda da kaynaklar doğru kullanılmıyor, toplumsal refah maksimum olmuyor demektir. Yukarıda devlet sanat ilişkisinin üç boyutundan Türkiye açısından en zayıf olan kısmı ikinci boyutudur; en azından sahne sanatları bakımından öyledir. Birinci ve üçüncü boyut Türkiye'de görece daha çok gözlenen bir durumdur. Bu iki boyutun daha çok gözlenen bir durum olmasının nasıl bir sakıncası olabilir ki diye bir soru akla gelebilir. Bu sorunun yanıtını Türkiye örneğinde en iyi yanıtlayan alan sahne sanatları alanıdır. Sahne sanatlarından özellikle tiyatro alanında bağımsız tiyatrolara yeterince devlet desteği yapılamıyor olması devletin kurumları ile bağımsız tiyatrolar arasında bir dengesiz büyümeye işaret etmektedir. Buradaki dengesizlik, bağımsız tiyatroların yeterince kamusal kaynağa ulaşamıdığı için normal büyüme seyrine girememesi, çok sayıda bağımsız tiyatronun belli bir süre sonra kapanmasına, sigorta ve vergi borçlarını ödeyemez duruma düşmesine neden olmaktadır. Bu durumu çözmek için bu kısa yazıda ayrıntılarına çok girilemeyecek genel bir model önerisi, sanatların politik olma derecesi kriteri göz önünde tutularak yapılabilir. Öncelikle sanatların bazı kriterlere göre sınıflamasını yapalım. Bu sınıflama elbette bizim amacımıza göre yaptığımız bir sınıflamadır. Sanatçılar muhtemelen başka türlü sınıflamalar yapmaktadır. Bunun yanında politik ekonomi açısından bizim burada yaptığımız türden sınıflamanın yapılamaz olduğunu iddia etmek ise mümkün değildir. 1. Yazıya söze dayanan / Yazıya-söze dayanmayan sanatlar. 3. Piyasa mekanizmasına entegre olan / olmayan sanatlar. Yukarıdaki sınıflama kriterlerinden en sağlamı ve tartışmaya mahal bırakmayanı ilk kriterdir. Bazı sanatlar yazıya ve söze dayanır. Edebiyat, sözlü müzik, sinema, tiyatro, vb. Bazı sanatlar ise yazılı metne ve söze dayanmaz; resim, heykel, içinde söz olmayan müzik senfonik müzik gibi, kaligrafi, el sanatları, vb. İkinci kriter de görece sağlam bir kriterdir. Bazı sanatlar bireysel çalışmaya uygundur; edebiyatın her türü, resim, heykel gibi. Bunun yanında bazı sanatlar da grup, ekip çalışmasına uygundur; tiyatro, opera-bale, korolar, senfonik müzik, sinema gibi. Şimdi burada devlet sanat ilişkisi bakımından önemli olduğunu düşündüğümüz bir boyutu vurgulamak gerekecektir: Yazıya söze dayanan sanatlar genel olarak yazıya söze dayanmayan sanatlara göre daha politiktir. Politik olmak demek politik mesajlar verme kabiliyetinin yüksek olması demektir. Yazı ve sözü kullanan sanatlar, akla da çok uygun olduğu gibi, sözsüz sanatlara göre daha çok politik mesaj verebilir. Şöyle bir örnek, konuyu anlamamızı kolaylaştırır; tarihte yasaklanan klasik müzik konseri sayısı, yasaklanan film, tiyatro ve rock konseri sayısından çok azdır. Son yıllarda tehdit edilen sanatçılar arasında şarkıcılar, oyuncular, klasik müzik sanatçılarından daha fazladır (Art Under Threat Report, 2016) Neden acaba? Politik olma derecesindeki kriterin söz ve / veya yazı olması çok anlaşılır bir durumdur. Şimdi bu sınıflamadan sonra, devlet eğer doğrudan sanat üretim alanına girecek ise devlet ile sanatçının iç içe geçmiş olduğu, sanatçının devleti temsil ettiği durum oluşacak ise devlet politik olma derecesi en düşük sanat alanında ve aynı zamanda piyasa mekanizmasına entegre olmamış sanatlarda doğrudan sanat alanına müdahale etmelidir. Türkiye'de opera, bale, modern dans, senfonik müzik, klasik Türk müziği gibi sanat alanlarında devlet doğrudan üretim faaliyetinde bulunabilir, memur sanatçı çalıştırma yolunu seçebilir. Bunun yanında diğer sanat dallarında, politik olma derecesi yüksek sanatlarda, sanatları desteklemesin mi? Bu durumda da devlet sanatı destekler, desteklemelidir. Bu desteğin yapılış biçimi ve desteğin hangi kamu kurumları ya da kuruluşları tarafından yapılacağı önemlidir. Devlet politik olma derecesi yüksek olan sanatları da destekler ama bu destek sanatın doğrudan üretiminin merkezi yönetim tarafından yapılması anlamına gelmez. Memur sanatçı modeli burada çok tartışmalara neden olmuştur. Başka destek türleri vardır. Ayrıca, bu destekler bu durumda merkezi yönetim tarafından değil, yerel yönetimler tarafından yapılmalıdır. Sonuç olarak bu kısa yazıda, devletin hangi sanatı nasıl destekleyebileceğine ilişkin bir düşünme eyleminde bulunduk; konunun ayrıntısı daha uzun ve verilere dayalı yazılarda incelenebilir. Baumol, W. J. ve Bowen W. G. (1965) On the Performing Arts: The Anatomy of Their Economic Problems. American Economic Review, 55: 495-502. Baumol, W. J. ve Bowen W. G. (1966) Performing Arts-The Economic Dilemma. The Twentieth Century Fund. New York. Dino, A. 1987. Sanatta sansüre paydos demek lazım, Cumhuriyet Gazetesi röportajı 14.11.1987. Heilbrun, J ve Gray, C. M. 2004, The Economics of Art and Culture, Second Edition, Cambridge University Press, Cambridge, UK."} {"url": "https://www.ithafsanat.com/devrim-erbil-istanbuldan-bodruma-sergisi/", "text": "Erbil, kendisiyle özdeşleşen çizgilerini, kendi söylemiyle öteden beri uygarlık kenti, görsel sanatların tapınağı Bodrum'da sanatseverlerin seyrine sunuyor. Türk resim sanatının yaşayan en önemli temsilcisi sayılan Devrim Erbil, özgün yorumlarıyla bilinen, sanata ilk atıldığı zamandan günümüze kadar hep adından bahsettiren bir sanatçı. Eserleri genelde çizgi, renk ve dokunun oluşturduğu kompozisyonlardan oluşur. Geleneksel Türk ve Doğu resmini, Batı resim geleneği ile en iyi harmanlayan ressamlardan olan Erbil, en çok İstanbul, Anadolu ve doğa temalarını işlemiştir. Türk resmini başka bir kulvara taşıyarak, taklit edilemeyecek şekilde modernleştirerek, resme ritim ve titreşim gibi yenilikler katmıştır. Soyut anlatımın dikkat çeken sanatçılarından olan Devrim Erbil'in öncelikli olarak İstanbul Resimleri, Ritmik Kurgu ya da Ritmik Titreşim adlı eserlerinin daha çok dikkat çektiğini söyleyebiliriz. Sanat çevrelerinde Resmin Şairi olarak anılan Erbil, 1960'lı yıllarda doğa, ağaç gibi motiflerden yola çıkarak başladığı resimlerini bir süre sonra minyatür sanatının kompozisyon düzenlerinden etkilenerek kuş bakışı bir açıyla kompoze etti. Bu kompozisyonlarında çizgisel ağırlıklı çalıştı. 1960'ların sonlarında bu anlatım biçimini İstanbul'un kent görünümleriyle harmanladı. Bu sanat anlayışı ile 1976'da Anadolu Kasabası, 1977'de Anadolu İzlenimleri ve İstanbul resimlerini, 1977'den sonra kent, insan ve doğa görünümleri olan, mavi rengin egemen olmaya başladığı kuşlar konulu eserlerini gerçekleştirdi. Bu yıllarda Grafik kökenli kompozisyonlar kuran Erbil'in sonraki dönemlerinde, boyanın işin içine girmesiyle nakış kökenli bir resim anlayışı başladı ama eski resimlerindeki duyarlılık değişmedi. 1956 yılından bugüne kadar seksenin üstünde kişisel sergi açan Devrim Erbil, yurt dışında toplam 38 sergi açtı. Bunun dışında yurt içi ve yurt dışınde birçok karma sergiye katıldı."} {"url": "https://www.ithafsanat.com/devrim-erbil-sergisi-cesitlemeler/", "text": "Ekim ayında ilk defa kapılarını açacak olan G&G Sanat Merkezi, Çağdaş resim sanatının Türkiye'de ki en önemli temsilcilerinden Devrim Erbil'in ÇEŞİTLEMELER temalı sergisini 2 Ekim 2 Kasım tarihleri arasında izleyicilerle buluşturacak. Ressam Güher Elçiçek tarafından açılacak G&G Sanat Merkezi, yepyeni bir heyecanla, sanata öncülük ederek Anadolu yakasının en önemli merkezlerinden olmaya aday. İlk açılış sergisini, Türk resminin en önemli temsilcilerinden olan Devrim Erbil'in 'Çeşitlemeler' sergisi ile yapacak olan merkezin galeri mekanında, sanatseverler, sanatçının çeşitli dönemlerine ait pentür, baskı ve halı eserlerinden oluşan geniş bir seçkiyi izleyecekler. Anadolu yakasında Çiftehavuzlar' da Beyaz Köşk' de açılacak G&G Sanat Merkezi, yıl boyunca sergiler, seminerler, workshoplar, söyleşiler ve kurslarla sanatseverlere ve genç yeteneklere kapılarını açacak. Merkez, Türk ve dünya sanatının önemli isimleri ile gerçekleştirilecek sergilerin yanısıra, resim, seramik, gravür atölyeleri ile birlikte sanatseverlerin hizmetine açılmış olacak. Bünyesinde nitelikli eserleri barındıracak ve bunları sanatseverlere ulaştıracak. Sanatseverler Beyaz Köşk'ün her katında farklı disiplinlerle buluşarak, yüzyıllık çam ağaçları bulunan bahçesinde rahatlıkla kahvelerini yudumlarken, sanatçılarla sohbet olanağı bulacak, isterlerse çeşitli kurslara da katılabilecekler. Küratörlüğünü Ressam Ahmet Özel'in yaptığı, G&G Sanat Merkezi'nde düzenlenen Devrim Erbil' in ÇEŞİTLEMELER sergisi 2 Ekim 2 Kasım tarihleri arasında hergün 11:00 -18:00 saatleri arasında ziyaret edilebilir."} {"url": "https://www.ithafsanat.com/dieter-ramsin-isiginda-birbirinden-parlak-tasarimlar/", "text": "#13 Harikadan başka ne denebilir ki! #15 Çarşafın hangi tarafını tuttuğunuzu şaşırmayın diye! #18 Çıkış işareti hiç bu kadar gerçekçi olmamıştı!"} {"url": "https://www.ithafsanat.com/dijital-eserlere-duygu-yukluyor/", "text": "OUCHHH Studio yaratıcı sanatçılarından, Yıldız Teknik Üniversitesinin genç akademisyeni Eylül Duranağaç ile gerçekleştirdiğimiz beyin jimnastiğine müsait dijital sanat sohbetine başlıyoruz. Üniversitede sinema TV ve görsel iletişim tasarımı okurken Extended Cinema ile ilgileniyordum. Extended Cinema, sinemanın sınırlarını zorlayan ve izleyici ile ekran arasındaki geleneksel tek yönlü ilişkiyi reddeden; film, video, multimedya performansını veya kapsayıcı bir ortamı tanımlamak için kullanılan bir terim. İhsan Derman dönemi öğrencileri olarak çok vizyonlu bir eğitimden geçtik. Kendisinin Türkiye'de dijital sanat alanında gelişimindeki rolü çok büyüktür. Yan dal yaparken, Orhan Cem Çetin, Esen Karol, Atıf Akın, Fatih Özgüven, Feride Çiçekoğlu, Tuna Erdem ve birçok değerli hocanın vermiş olduğu multidisipliner eğitimle; tipografiden analog kamerayla film çekmeye, senaryo yazmaktan dijital sanat eseri tasarlamaya kadar çok geniş kapsamlı bir eğitim aldım. Bu multidisipliner yaklaşımla sanat, bilim ve teknolojiyi entegre etmeye başlayarak verilerle olan yolculuğum da başladı. Yapay zeka algoritmalarını kullanırken insan yaratıcılığının müdahalesine önem veriyoruz. Bizi üretimimize götüren sanatsal yolculuğumuzun son ifadesi, yapay zeka sanatı tarihindeki kültürel rolümüz çok önemli. İnsanlığın sanatsal, yaratıcı ifade için araçlar oluşturma ve kullanma arzusunun eskilere dayandığını düşünecek olursak bilimsel fikirler 15. yüzyılda Rönesans sırasında uzun zamandır sanata ve sanatçılara ilham kaynağı olmuştur. Bu bağlamda, insanlık tarihinin en erken evrelerinde bile sanatsal yaratıcı ifade için uygun araçları yaratmak ve geliştirmek amacıyla en ileri teknolojiyi kullanmayı hedeflediğimiz bir yaklaşım söz konusu. Eskiden sanat üretiminde çekiç ve çiviyi malzeme olarak kullanırken günümüzde algoritma ve veriyi malzeme olarak kullanıyoruz. İnsan ve makine algısındaki evrimi, sanat, bilim ve teknoloji ekseninde güçlendiriyoruz. Biz stüdyo olarak projelerimizde, öğrenme algoritmalarının yeteneklerinden yararlanan, etkileşimli üretim sistemlerini kullanarak yeni performatif ve algoritmalar üzerinden yaratıcı insan müdahalesine önem veriyoruz. Mevcut yöntemlerin, insan yaratıcılığının ve insan müdahalesinin sınırları arasında bilim, sanat ve teknoloji ekseninde projeler üretiyoruz. Ferdi Alıcı'nın fikridir. Anlam ifade eden bir kelime kullanmak istemedik. Herkesin bir dereceye kadar tanıyacağı ama insanların Bu tam olarak ne anlama geliyor? diye merak etmesine neden olacak evrensel bir isim arıyorduk. İsimlerin önde olduğu değil de sanatımızın önde olduğu bir yaklaşımı daha doğru buluyoruz. Bireysel olarak değil 'Ouchhh' olarak tanınmak bilinçli bir tercih diyebilirim. Bir makine ünlü bir tabloyu boyadığında bunu insan kültürünün veya yaratıcılığının mevcut ürünlerinin yeniden üretimi olarak tanımlayabiliriz. Bu nedenle çalışmalarımızda, stüdyomuzun da araştırma konusu olan yapay zeka algoritmalarını kullanırken insan yaratıcılığının müdahalesine önem veriyoruz. Bizi üretimimize götüren sanatsal yolculuğumuzun son ifadesi, yapay zeka sanatı tarihindeki kültürel rolümüz, bizim için çok önemli. Bu değerler olmasaydı, Pollock ya da Mondrian'ın resimlerini hiçbir sanatsal değeri olmayan ilginç soyut desenler, geometrik şekiller olarak görürdük. Pollock ve Mondrian'ın resimlerini, sanatçının onları üretmeye götüren yolculuğunun son ifadesi, resim tarihi içindeki kültürel rolü olarak ele aldığımızda tüm algının değiştiğinden bahsedebiliriz. Bu yüzden, üretken bir DNN 'i bazı veriler üzerinde eğitmek ve ardından rastgele görsel örnekler almakla ilgilenmiyoruz. Sanatsal bir yaklaşım olarak, manuel kürasyonu bir stüdyo olarak önemsiyoruz. Projelerimizde, manuel kürasyon ve özel veri kümelerinin oluşturulmasıyla ilgileniyoruz. Elde ettiğimiz yapay zeka çıktılarını kendi estetiğimizle birleştirerek çoklu estetiğe sahip bir hikaye anlatımını kullanmayı tercih ediyoruz. Projelerimizi deneyimleyen insanlar, yapay zekanın onlara bir şeyler anlatmaya çalıştığını hissediyor ve ürettiğimiz projeleri kolayca tanıyorlar. İzleyenle duygusal bir bağ kuruyoruz diyebilirim. İnsanların eserle doğrudan bağ kurabilmesi bizim için çok önemli. Çünkü insanlar, bir algoritmanın ya da makinenin ürettiği eseri ruhsuz olarak nitelendirme eğilimindelerdir. Yaptığımız işlerin estetik değerlendirmesinde, insanlar ve makineler arasında duygusal bir köprü oluşturmanın mutluluğunu yaşıyoruz. Aksi takdirde, reprodüksiyon işlerin ya da algoritmalarla gelişigüzel görsel çıktılar elde etmenin sanat anlamında bir değeri yoktur. Konular, tasarlamak istediğimiz eserlere göre değişiyor. Pratik olarak dünyamızın izlediği benzersiz evrimsel yol veya bilim kurgu filmleri, yıldızların çekirdeklerinde meydana gelen nükleer füzyon gibi mikro ve makro her şeyden ilham alabilirim. OUCHHH Studio olarak her zaman yeni şeyler yaratmak için sınırları zorlamayı seviyoruz. Devasa madde kümelerini bir araya getiren yerçekimi kuvvetleri, akademik araştırma makaleleri, bilimsel keşifler, sanat tarihi, matematik, fizik gibi konular ekseninde akademik karşılığı olan konulara değiniyor ve eserler üretiyoruz. Daha çok dünya temelli zekanın uzak geleceği ile ilgileniyorum. Dünya dışı zeka ve evrendeki yaşamı sorgulamamın bir yansıması olabilir. Teknolojinin gelişimi ve erişiminin kolaylığı sanat alanında yaratıcı ifadeye de yansıyor. Dünyanın herhangi bir yerinde, internet erişimi olan herkes, sanata büyük ölçüde erişebiliyor. Sanatçılar her zaman kendilerinden ve çevrelerindeki dünyadan beklenenin sınırlarını zorlamıştır. Bu erişebilirlik ve teknolojinin gelişimine paralel olarak dijital sanat da heyecan verici gelecek potansiyeli ile gelişmeye devam ediyor. Dijital sanatın farklı biçimlerini sergilemek için müzeler açıldı. Usta sanatçıların eserleri blokzincir altyapısını kullanan ve merkeziyetsiz bir yapıda kurulan platformlarda sergileniyor. Tüm bunlar dijital sanata başka bir boyut kazandırdı. Bu bağlamda, dijital sanatın Metaverse'in mimarı olduğundan bahsedebiliriz. Sanat ve ona verilen değer, içinde barındırdığı koleksiyonerlik kavramıyla birlikte değerlendirildiğinde potansiyel sahibinin eserleri ne kadar değerli gördüğü önemsenir. NFT'den önce, dijital sanat kolayca yeniden üretilebilirdi ama artık tıpkı diğer sanat türleri gibi özgün bir hale geldi. İnternetin decentralized yani merkeziyetsiz ve peer to peer yani eşten eşe olacak şekilde kullanılabilen, tamamen blokzincir destekli ve kişiselleşmiş hali, gücün yaratıcıya kaymış gibi göründüğü bir yerde gelişebilirse sanatçıların zevk alabileceği bir dünyanın kapıları aralanmış olacak. Türkiye özelinde, kronolojik ve tür olarak tam bir tasnifi olmasa da Türkiye'de dijital sanat uzun zamandır varlığını sürdürüyor. Teoman Madra, Hamdi Telli, Reha Bilir, Orhan Cem Çetin, Muammer Fevzi Bozkurt gibi çok değerli sanatçılar ve akademisyenler dijital sanat, dijital fotoğraf ve medya sanatı alanında birçok eser üretmişler. Üretmeye de devam ediyorlar. Dünyanın en iyi dijital sanatçıları ve medya sanatçılarının arasında biz dahil birçok Türk sanatçının olması, Türkiye'de dijital sanat alanının gelişimine öncülük etmektedir. Ek olarak, dijital sanatın gelişimine katkı sunacak platformların oluşturulması yeni sanatçıların kendilerini görünür kılmasına yön veren çalışmalar yapılması, Türkiye'de dijital sanat alanını başka bir boyuta taşıyacaktır. Dünyadan Ash Thorp, Sofia Crespo, Helena Sarin diyebilirim. Stüdyo dahilinde ve kişisel olarak aldığım birçok ödül var. Bunlardan bazıları arasında; Annual 2022 Awards, Uk, Young Gun Award (YG 18) Art Directors Club, New York, Red Dot Design Award, ADC Awards New York, German Design Award, Ars Prix Electronica gibi dünya çapında prestijli ödüller yer alıyor. Benim için en önemli olan ise New York'ta düzenlenen Young Guns ödülüydü. Yıllar içinde aralarında Stefan Sagmeister, Rei Inamoto, Jessica Walsh gibi birçok dünyaca ünlü yeteneğin kazanmış olduğu ödülü kazanan ilk ve tek Türk sanatçıyım. Yakın zamanda da İngiltere'de düzenlenen Creativepool Annual Ödüllerinde Next Gen of Talent of the Year seçildim. Frank Herbert'ın Dune evrenine Ready Player One 'ı entegre ettiğim bir dünya olurdu. Medieval ve sci-fi estetiğinin geleneksel sanat ve dijital sanatı temsil ettiği çoklu evrenler olarak tasarlanmış bir gezegen hayal ederdim. DNN: Yapay Sinir Ağları da denen Derin Sinir Ağları, her katmanın görüntü, ses ve metin anlamını taşıyan temsil ve soyutlama gibi karmaşık işlemleri gerçekleştirebileceği ağ türleri. Frank Herbert'ın Dune Serisi: 1920-1986 yılları arasında yazarı Frank Herbert'a Hugo ve Nebula ödülleri getiren, dünyada 15 milyondan fazla satan altı kitaptan oluşan bilimkurgu roman serisi. Bilimkurgu dünyasının kült roman serileri arasında kabul edilir. Ready Player One: Steven Spielberg'ün yönettiği bilimkurgu filmi. 2045 yılında dünya yaşanmaz bir hale gelir. İnsanlar gündelik hayat dertlerinden uzaklaşabilmek için OASIS adlı bir sanal gerçeklik oyununa kaçar. OASIS dünyasının mucidi James Halliday öldükten sonra ortaya çıkan bir videoda, OASIS dünyasının içindeki bir yere bir 'anahtar' gizlediğini, onu bulanın hem 500 milyar dolara hem de OASIS dünyasının kontrolüne sahip olacağını anlatır. Oyundaki herkes anahtarı aramaya başlar. Colombus, Ohio'da yaşayan genç Wade Watts da bu yarışa katılır ve başarısıyla OASIS şirketinin yöneticilerini endişelendirir. Şirket oyunda ve gerçek hayatta Wade'i durdurmaya çalışır. Medieval ve sci-fi estetiği: Ortaçağa özgü bilimkurgu estetiği."} {"url": "https://www.ithafsanat.com/dijital-konser-deneyimleri-gelecekteki-canli-performans-algimizin-bebek-adimlari-gibi/", "text": "Zet, Amsterdam merkezli bir elektronik müzik bestecisi ve DJ, düzenli olarak canlı performanslarını da Amsterdam'da gerçekleştiriyor. Zet, gelecekte Metaverse'in herkesçe ulaşılabilir olmasıyla birlikte, NFT'ler sayesinde merkeziyetsiz bir ortamda müzisyenlerin direkt dinleyiciye ulaşmış olabileceğini öngörüyor. Pandemi dolayısıyla dijital canlı performansların artmasının da gelecekteki konser algımızı şimdiden değiştirmeye başladığını ifade ediyor. İçerik ve teknik olarak ayırmam gerekecek bu soruyu. Teknik olarak baktığımda müzik ve sinema, dijital dünyayı ilk deneyimleyen sanat kolları oldu. İlk dijital yenilikler, üreticinin kayıt yükünü maddi ve zamansal ve buna bağlı mekansal olarak hafifletmek adınaydı. Daha öncesi var ama kişisel bilgisayarların işlemcilerinin ve hafızalarının geliştiği 2000 yılı sonrasında isteyen herkes evinde, kendi bilgisayarında, dijital iş istasyonunda profesyonel bir stüdyoda olması gereken tüm ekipmanların dijital modellemeleriyle bir şarkı yapabilir hale geldi. Bugünden sonrası ise çok renkli çünkü dijital devrim sanat kollarını birbirine entegre etmede de çok büyük rol oynadı. Multidisipliner sanatçılar için büyük olanaklar sağlamış oldu. Örneğin, Jean-Michel Jarre, 1988 doğumlu olsaydı bugün sahnesinde neler yapabilirdi, hayal bile edemiyorum. Gelecekte ise yapay zekanın sınırlarına şaşıracağız diye tahmin ediyorum. İnsanın mana arayışı olduğu sürece, teknik değil, içerik kıymetlenmeye başlayacaktır. Müziğin kaydedilmeye başladığı günden bu yana yaklaşık 150 yıl geçti, son yirmi yıldır da dijital teknolojinin yeni müzik türleri yarattığını görüyoruz. Fasit dairede döner gibi aynı türlerin farklı metotta işlenmiş aranjmanlarını dinliyoruz. Yapay zeka müziğin o tılsımlı yerini yakalarsa ya da endüstrinin tekelci dağıtım sistemi yeni teknolojiler sayesinde değişirse yeni denizlere yelken açabileceğimizi düşünüyorum. Yapay zeka insan reflekslerinin yetişemeyeceği performansı yapabilir, yazılmış tüm besteleri öğrenebilir, bununla algoritma oluşturup en beğeneceğimiz akorları, en iyi notalarla çalabilir. Ama bunlar zaten yapılıyor. Çok sevilip kabul gören parçaların neredeyse hepsi ya bir matematiğe bağlı ya da önceki jenerasyonu etkileyen bir parçadan -esinlenmiş- oluyorlar. Her on yılda, birkaç on yıl öncesindeki armonileri duyuyoruz. Ben bir DJ olarak söyleyebilirim ki elektronik müzikte bir yılda beş on yenilikçi parçaya denk geliyorum. Görünür olabilen, özgün parçalar hemen kendi taklitlerini doğurmaya başlıyor. Yapay zeka bu atmosfere teknik olarak değil, içerik olarak katkı sağlayabilirse müziğin seyrini değiştirecektir. Yoksa bugün önümüze sunulan parçaları insan ya da robotun yapmış olması pek önemli değil, yarın da önemli olmayacak, paket gıda gibi. Müziğin endüstri olarak insana ihtiyacının kalmaması, insanın müzik yapmaya ihtiyacını sarsamayacağı için insanlık olduğu sürece insana dair notalar hep çalınacaktır. NFT şu an için görsel sanatlar özelinde gelişiyor, az sayıda müzisyen geleceğin telif sisteminin ilk adımlarını attı, eserlerini sattı, bazı ses bankası şirketleri ürettikleri sesleri NFT sitelerine koymaya başladı. Metaverse denilen evren genişledikçe görsel ve işitsel bütün datanın telif yasası bu sisteme dönecek diye düşünüyorum. Şu an müziği neredeyse tüm dünya dijital olarak dinliyor. Müzisyen, bir dağıtımcı aracılığıyla eserini stream servislerinde yayınlayabiliyor. Eserin korumasını da bu dağıtımcı şirketin yapay zekası sağlıyor. Halihazırda tamamen dijital teknolojiyi kullanan şirket, eserden komisyon alıyor. Yakın gelecekte Metaverse tüm kullanıcıya ulaştığında dağıtımcı ve telifleri koruyan bu şirketin işini NFT yapıyor olacak. Bu, müzisyenleri çok daha özgür bir alana bırakacak. Bu konuda beni heyecanlandıran bir projenin takibindeyim. NFT ile çeşitli sanatçıların eserlerini lisanslamaya başladılar. Projenin devamında Blockchain üzerinde bir stream uygulaması başlatacaklar ve kullanıcıların ödedikleri meblağ, dinledikleri eserlere göre eşit bölünüp dağıtılacak. Muazzam, merkeziyetsiz bir ortamda müzisyen direkt dinleyiciye ulaşmış olabilecek. Tabii büyük şirketlerin pastadaki son dilimlerini kaybetmemek için neler yapacaklarını düşündüğümde gelecek distopyaya dönebiliyor. Bunu birlikte göreceğiz. Müzisyenlerin en çok beslendiği yer olan sahnelerden uzak kalmaları hem maddi hem psikolojik olarak yıkım yarattı. Zaruri ihtiyaç olarak ortaya çıkan dijital konser deneyimleri ise gelecekteki canlı performans/konser/parti algımızın bebek adımları gibi. Nasıl ki bir müzisyen bugünün teknolojisiyle bir bilgisayar ve ses kartıyla yaptığı müziği herkese duyurabiliyorsa yarın da canlı performansını görsel bir şölenle herkese izletebilecek, bu gelişmeler müzisyenlere yarar sağlayacak."} {"url": "https://www.ithafsanat.com/dijitallesme-tiyatro-icin-bir-tehdit-degil-aksine-yeni-kesiflere-imkan-saglayacak/", "text": "Emin Alper'in Kız Kardeşler filmindeki başarılı performansı ve son dönemde Aşk 101 ve Yargı dizilerinde canlandırdığı karakterlerle tanıdığımız oyuncu Ece Yüksel'e sanatta dijitalleşme ve oyunculuğun dijitalleşmeden nasıl etkilendiğini sorduk. Pandeminin de etkisiyle yeni arayışlar içine giren tiyatro, dijitalleşmenin verdiği imkanlar sayesinde bu süreçte izleyicilerle farklı platformlar üzerinden buluşmayı başardı. Yüksel'e göre sanatta dijitalleşme bir tehdit değil, aksine yeni keşiflere imkan sağlayacak. Her sanat dalı gibi oyunculuk da gelişen teknolojiyle birlikte yeni formlara evriliyor. Aslında oyunculuğun çok büyük anlamda dijitalleştiğini söyleyemeyiz bence fakat oyunculuğun seyirciyle buluşma sürecinin dijitalleştiğini kesinlikle söyleyebiliriz. Teknolojinin bize getirdiği yeni yaratım ihtimallerini keşfederek dijitalleşen işler çıkarıyoruz ortaya. Tabii ki oyunculukta dijitalleşmenin en büyük etkenlerinden biri de Covid aslında. Bildiğiniz gibi tiyatrolar çok uzun bir süre kapandı ve tiyatro devam edebilmek için yeni imkanlar aradı. Bu arayış süresince de çeşitli dijital platformlar üzerinden izleyebileceğimiz oyunlar, performanslar üretildi. Bence bu tiyatronun sınırlarını yeniden keşfetmemizi sağladı. Tiyatro devam edebilmek için yeni yollar ararken kamera hiçbir zaman durmadı hatta dijital platformlar ve televizyon pandemi döneminde belki de en fazla seyirci kitlesine ulaştı. Henüz seyircinin tiyatroda yaşadığı tecrübenin, bilgisayar ortamında kodlanmış bir oyuncu tarafından yaşatılabileceğini düşünmüyorum fakat yazılan kodlarla üretilmiş bir oyuncunun da bir gün bize farklı şeyler hissettirerek izlenebilir bir performans ortaya koyabileceğini hayal edebiliyorum. Bu yüzden de dijital sanatların gelişmesinin klasik sanatı negatif etkileyeceğini değil, tam aksine keşfedilmeyi bekleyen yeni formlara ulaştıracağını düşünüyorum. Ben dijitalleşmeyi bir tehdit olarak görmüyorum. Sanat dinamiktir ve evrilmek onun doğasında vardır ama klasik sanatın her zaman var olacağına dair bir inancım var benim. Bir tiyatro sahnesinde oyunculuk yapmak veya bir seyirci olarak sahnedeki bir oyuncuyu izlemek bize her zaman farklı bir haz verir. Ben bunun; seyircinin ve sahnedeki sanatçının birlikte, aynı anda aynı atmosferi paylaşmalarından ve birbirlerinden etkilenmelerinden kaynaklandığını düşünüyorum."} {"url": "https://www.ithafsanat.com/dilber-ayin-hayatini-anlatan-filmin-ilk-tanitim-videosu-yayinlandi/", "text": "Çocukluğundan itibaren yoksulluk ve dinmeyen acılarla şekillenen kaderine güçlü sesiyle başkaldıran sanatçı Dilber Ay'ın hayatını konu alan DİLBERAY filminin çekimleri tamamlandı. Ketche'nin yönetmenliğini üstlendiği, Büşra Pekin'in ünlü sanatçıyı canlandırdığı filmin vizyon tarihi ekim olarak belirlendi. Filmden ilk görüntüler geçtiğimiz günlerde yayınlandı. 2019 yılında kaybettiğimiz küçük dev kadın Dilber Ay'ın hayatını anlatan, senaryosunu Nalan Merter Savaş ve Kamuran Süner'in kaleme aldığı DİLBERAY filminde geri sayım başladı. Merakla beklenen filmden yayınlanan ilk görüntüler büyük ilgi gördü. Sesiyle kaderini baştan yazan; hafızalarda iz bırakan şarkılarıyla, hayata karşı dik duruşuyla her yaştan dinleyicinin beğenisini kazanan sanatçının yaşamını çocukluğundan başlayarak satırbaşlarıyla anlatan filmin yönetmenliğini Ketche üstlenirken müziklerde İskender Paydaş imzası var. Erken ölümüyle hayranlarını üzen sanatçıya saygı duruşu niteliği taşıyan DİLBERAY filmi; Aytaç Medya, Fikri Harika Prodüksiyon ve Metronom Film Yapım ortak yapımcılığıyla beyazperdeye taşınıyor. Yetenekli oyuncu Büşra Pekin'in Dilber Ay'ı canlandırdığı filmde Ayberk Pekcan, Nursel Köse, Zeliha Kendirci, Selen Uçar, Deniz Hamzaoğlu, Doğukan Güngör, Deniz Erdoğan gibi birbirinden değerli isimler rol alıyor."} {"url": "https://www.ithafsanat.com/dogadan-ilhamla-dogayla-butunlesen-sanat/", "text": "İtalya'nın Umbria bölgesinde, Rönesans'tan kalma Civitella Ranieri Kalesi'nde düzenlenen konuk sanatçı programına katılan Alper Aydın, sıra dışı eserleri ve performanslarıyla öne çıkan genç bir çağdaş sanatçı. Doğadan ilhamla ve doğayla iç içe birbirinden ilginç eserlere imza atan Alper Aydın, izleyeni şaşırtıp düşündürmeyi başarıyor. Doğduğu topraklar sayesinde deniz ve ormanla iç içe bir hayata adım atan, sanatını çocukluğunda içine işleyen doğa sevgisi ve merak duygusuyla biçimlendiren Alper Aydın, genç ve özgün çağdaş sanatçılardan. İtalya'da Umbria bölgesinde tarihi bir kalede düzenlenen Civitella Ranieri isimli konuk sanatçı programındayken ulaşıp söyleşi yaptığımız Alper Aydın, hayata, doğaya ve sanata bakışını anlattı. Aydın, sanatıyla, insana, kendisinin doğanın biyolojik bir parçası olduğunu söylemeye çalıştığını vurguluyor. Ordu'da doğdum. Bütün çocukluğum önünde denizin, arkasında yemyeşil doğanın olduğu bir evde geçti. Böyle bir yerde büyümenin etkisi ile en büyük oyun alanım doğa oldu. Kendimi bildim bileli meraklı ve bir şeyleri parçalayıp yeni şeyler yaratmayı, referanslarla yeni şeyler üretmeyi ve yarım bırakılmış şeyleri tamamlamayı seven bir karakterim. Henüz 8-9 yaşlarında teknik çizim yapardım, tekne ve uçak çizimleri yapıp modeller hazırlardım. Öğretmenlerim yeteneğimin bilincindeydi. Beni güzel sanatlar lisesine yönlendirdiler. Hayatımın en güzel ve disiplinli yılları lise ile başlamış oldu. Şu anki sanatsal bilincimin büyük bir kısmını lise yıllarında kazandım. Lisenin zengin bir kütüphanesi vardı. Sanat tarihi ve sanatçılarla ilgili birçok kitabı okuyup kitaplardaki sanatçıları ruhani montörüm yapmıştım. Üniversiteyi Ankara'da okudum ve resim bilgisini lisede aldığımı düşünerek üniversitede heykel okumaya karar verdim. Üç yıllık süreçte ciddi bir malzeme bilgisi aldım ve bu süreç, bugün birçok farklı sanat pratiğinde gerçekleştirdiğim üretimin temeli oldu. Üniversite son sınıfta İtalya'da Erasmus programına katıldım. İtalya'da olmak, orada eğitim almak sanatla ilgili donanımınıza belli ki önemli katkılarda bulunmuş. Evet, kesinlikle. Bu süreçte Papa'nın heykeltıraşlarından biri olan Giovanni Beato ve dünyaca ünlü performans sanatçılarından Franko Black'den performans eğitimi alma şansım oldu. Avrupa'daki birçok ülke ve müzeyi gezip sanat eserlerini görme fırsatı buldum. Bu zaman diliminde sanat eğitimim tamamlandı. Üniversite bitti ve gerçek anlamda üretim yapmaya başladım. Ankara Gazi Üniversitesinde Türkiye'de Yeryüzü Sanatı konusu üzerine master yaparken başvurduğum Full Art Prize yarışması ile Türkiye'deki en önemli 13 çağdaş sanatçıdan biri seçildim. Gerçek anlamda sanat alanına adım atmam bu yarışma ile gerçekleşti. Bu süreçten sonra İstanbul Modern, Yapı Kredi, İstanbul Bienali gibi birçok etkinlikte yer alma fırsatı buldum. Fransa, Almanya, İtalya ve İstanbul'da düzenlenen konuk sanatçı programlarına katıldım. Birçok kişi benim land art yaptığımı düşünüyor ama aslında ben land art yapmıyorum. Land art, insan tarafından tahrip edilen arazilerin sanat aracılığıyla restorasyonu ile ortaya çıkmış bir sanat tarzı. Ben ise çalışmalarımda insana, kendisinin doğanın biyolojik bir parçası olduğunu söylemeye çalışıyor, hatta hipotezler ortaya koyuyorum. Bu durum birkaç şekilde gerçekleşiyor. Bunlardan birincisi aklıma bir fikir geliyor, bu fikri belirli bir süre düşündükten sonra zihnimde bir karaktere dönüştürüyorum. Bu fikirle konuşmaya başlıyorum. Hangi sanat yöntemi ile hangi malzemenin, nerede var olması gerektiği üzerine uzun süre düşünüyorum. Bu düşünme sürecinin en önemli destekçilerinden biri ise düşünülen fikri en ince ayrıntısına kadar içeren teknik çizimler oluyor. Bir diğer yöntem ise biraz daha hissiyata dayalı. Bazen bir yerde yürürken bir arazi parçasının enerjisini hissediyorum. Onunla sanatsal üretim konusunda iş birliği içine girip araziyi jeolojik, arkeolojik ve sosyolojik olarak araştırıp araziye müdahalede bulunuyorum. Bir diğer üretim formu ise nesnelerin hafızasını görerek o nesneyi, doğru müdahaleler, eklemeler ya da çıkarmalarla bir sanat eserine dönüştürmek oluyor. Aslında her şey doğadan ayrı kalmamla başladı diyebilirim. Bildiğiniz üzere insan neyin yokluğunu çekerse, hayatının merkezine onu koyuyor. Liseyi bitirip gri şehir Ankara'da üniversiteye başladığımda uzuvlarımdan biri eksikmiş gibi hissetmeye başladım. Bulduğum her fırsatta doğup büyüdüğüm yer olan Ordu'ya dönüyor ve oradaki araziyi, sahili, kayalıkları, sanatsal bir bilinç ile okumaya çalışıyor; yeni yerler keşfediyordum. Bunun en büyük sebebi de çocukluğumda üzerimdeki etkisinin ne kadar önemli olduğunu bildiğim doğaydı. Öncelikle biraz işin sürecinden bahsetmek isterim. Cappadox Festivali'nden birkaç ay önce kaybettiğimiz sevgili Fulya Erdemci'nin -ışıklar içinde uyusun- daveti üzerine hiç deneyimlemediğim bir coğrafya olan Kapadokya'da çalışma yapma fırsatı buldum. Araziyi görmeye gittiğimde fark ettim ki Kapadokya'nın kendisi zaten sıra dışı, sürrealist bir etki veriyor insana. Yapacağım hiçbir şeyin bu muhteşem jeolojik yapının üzerine çıkamayacağını ve doğanın en etkili yapı olduğunu bir kez daha anlamış oldum. Kapadokya'daki yaşamın aynısını, bizzat ellerimle yaptığım bir form ile deneyimlemeye karar verdim. O yılki festivalin teması da tam olarak yapmak istediğim şey ile uyuşuyordu: Dünyadan Çıkış Yolları. Kapadokya'daki bacalar da adeta dünyadan çıkmaya çalışan yapılar şeklinde göğe doğru yükseliyorlardı. Ben de orada olduğum süreçte gözlemledim ki ilk önce arılar gelip kovanlarını bu bacalara yapmışlardı. Sonra güvercinler peri bacalarını mesken edinmişlerdi ve onları gören insanlar da bu bacaların iyi birer sığınak olacağını düşünmüş, evlerini, tapınaklarını, şehirlerini bu bacaların içine inşa etmişlerdi. Ben de gördüğüm bu yapılardan yola çıkarak, bunun aynısını deneyimlemek için denemelere başladım. Açık arazide ayaklarımın altından aldığım toprakla bir kubbe inşa edecektim, bunun için ciddi bir mimari okuma yapmam gerekti. Hiçbir destekleyici malzeme kullanmadan sadece topraktan bu formu oluşturmam gerekiyordu. İtalya'daki Panteon Tapınağı'nın kubbesindeki inşa tekniği bilgisini uyguladım. Projeyi gerçekleştirebilmek için, yalnızca bedenimi ve ellerimi kullanacağım için beş ay boyunca spor salonuna gidip bedenimi kuvvetlendirdim. Yaklaşık 2 saat 45 dakika gibi bir sürede 1,5 ton toprağı ayaklarımın altından alıp çevremde bir koza oluşturdum. Kubbe şeklinde, yarısı toprağın dışında yarısı ise içinde olan yapıyı tamamlayıp yaklaşık 20 dakika onun içinde kaldım. Kendi kontrolümde yaptığım bir yapı olduğundan klostrofobik hissetmedim. O karanlığın içinde, o daracık alanda aslında tam olarak yaşamak istediğim şey, içerideki hava bitene kadar orada kalmaktı. Bir noktada, nefes alışverişlerimle 20 dakikalık bir sürede kalbimin atışlarının yavaşladığını hatırlıyorum. Sonra havanın azaldığını fark edip bir delik açıp dışarı çıktım. Eserlerin bir parçası olma durumu bende tatminsizlikle başladı. Lisede resim ve fotoğraf eğitimi almıştım. Resim yapmak çok güzeldi ama dört köşe ile sınırlı olması bir noktada bariyerdi benim için. Fotoğrafta ise gerçeğin bizzat kendisini fotoğraflamak harika ama arada birkaç lens var çektiğiniz şey ile aranızda. Siz her zaman objektifin arkasından bakan kişi oluyorsunuz. Heykelde ise çevresinde dolaşabiliyor, ona dokunup hissedebiliyorsunuz. Ama yine bir eksik vardı. Ben de bu doğrultuda performans ve mimariye yöneldim, bu iki pratiği de aynı düzlemde görmekteyim. Performans ile çalışmanın bizzat kendisi olmak ve mimarinin tam olarak içinde olup bu iki pratiği içeriden deneyimlemek. Bu doğrultuda gerçekten eserlerin içinde bedenimle yer almayı, onların bir parçası olmayı çok seviyorum. Özellikle arazide üretim yaparken eserin karşısında onu uygulayan bir karakter olmak yerine uygulamanın kendisi olmak... Araziye kalıcı bir müdahale yapmak yerine; tıpkı mevsimlerin, ayların, günlerin geçici olması gibi kendinin de geçici olduğunu gösterme isteği ve sonucunda minimalist bir etki yaratmaya çalışarak sadece bedeninle bir eser ortaya koymaya çalışmak amacım. Nuh ismi esere sonradan konuldu. Gemiyi gören izleyiciler Bu Nuh dediler ve ben de işin ismini o andan sonra Nuh olarak anmaya başladım. İşin yapım süreci aslında bu işin hikayesinin önemli bir parçası. Aslında bu gemi formu hep aklımda olan bir çalışmaydı. 2010'da İtalya'da bulunduğumda bu işi gerçekleştirmek için uygun bir enerji ve atmosfer vardı. Çünkü lise hayatım boyunca eserlerinin fotoğraflarına bakıp hayatlarını okuduğum Leonardo, Michelangelo gibi insanların yürüdüğü toprak üzerinde yürüyor, onların baktığı manzaraya bakıyordum. Sadece zamanlarımız farklıydı. Çalışmam, bu sanatçıların bizim hayatımızı daha anlamlı kılmamızı sağlayan ve zihnimizde yeni odalar açan işleri gibi olmalıydı. İlk önce çalışmanın mühendislik olarak detaylı eskizini yaptım. Bu eskiz yaklaşık bir hafta sürdü. Heykel hocam Beato ile eskizi paylaştım ve çok beğendi. Ancak projenin çok uzun süreceğini, Erasmus öğrencisi olmam nedeniyle zaman sıkıntımız olduğunu, ayrıca atölyede bu projeyi gerçekleştirecek malzeme ve materyalin olmadığını söyledi. O an için projeyi bu zaman diliminde yapmak mümkün görünmüyordu. Atölyeden çıkıp tasarım üzerinde yoğun bir biçimde düşünmeye başladığımda bu işin bir şekilde orada gerçek olması gerektiğine karar verdim. Şehri boydan boya yürümeye başladım. Şehirde yürürken şunu fark ettim ki eseri gerçekleştirmek için gerekli olan ilhamım bizzat bu şehrin kendisiydi. Şehri 500 yıl önce inşa eden insanlar, bu yapıları, yolları, çevrede buldukları taşları üst üste, yan yana koyarak inşa etmişlerdi. O halde ben de doğada bulduğum bir materyalle bu gemiyi inşa edebilirdim. Ve şehrin ara sokaklarından geçip şehrin alt kısmında bulunan Gardini Diaz isimli parka vardım. Mevsimlerden sonbahardı ve parkın bütün çevresinde sıra sıra dizilmiş büyük kestane ağaçları yapraklarını döküyordu. Bu yapraklardan birini alıp oynamaya başladım ve oynarken bu yaprağın uzun ve kalın sapının gemiyi inşa etmek için ne kadar uygun olduğunu fark ettim. Birkaç yaprak alıp deneme yapmak için atölyeye götürdüm. Dalı yaprağından ayırıp bir misina yardımı ile birbirine bağladım. Hem uzunluk hem esneklik olarak gövdeyi inşa etmek için biçilmiş kaftandı bu malzeme. Atölyeden birkaç çöp poşeti alarak parka gidip bütün yaprakları topladım. Yaprak saplarını birbirine bağlayıp gemiyi tam olarak inşa etmek iki ayımı aldı. Sıra gelmişti heykelin yerini bulmaya. Bunun için Macerata ve çevresinde uzun bir gezi yaptım ve en mantıklı olan yerin Civitanova sahilindeki geniş kumsal olduğuna karar verdim. Geminin malzemesi kestane ağacı olduğu için çok hafif olmuştu. Kolay taşınabiliyordu. Trene binip arkadaşlarımla Civitanova kumsalında direklerden bir armatür kurduk ve armatür arasında ince bir misina gerip gemiyi astık. Rüzgarın etkisi ile birlikte rüzgargülleri hareket ediyor, gemi ise bu itiş gücü ile ip üzerinde öne ve arkaya doğru gidip geliyordu. Evet, Erasmus süreci bittiğinde gemiyi maalesef büyüklüğü dolayısıyla Türkiye'ye getiremedim ve performans hocam Franko Black'in isteği üzerine kendisine bıraktım. Ama sonra öğrendiğim kadarıyla kestane ağacı yaprak sapları zamanla kurudukça küçülmüş ve geminin formu bozulmuş. Bugün bizim paylaştığımız görsellerde bu ilk versiyonun fotoğraflarını görüyoruz. Daha sonra üretilenleri ise orijinaline sadık kalarak transmisyon çeliğinden ürettim. Bazen bir gün bazen birkaç ay sürüyor. Bu tamamen çalışmanın yapıldığı hava koşullarına ve çalışmanın yapıldığı malzemeye bağlı. Bu yüzden çalışmaların dokümantasyonu çok önemli oluyor çünkü en doğru zaman diliminde en doğru ışık altında fotoğrafını çekmek gerekiyor. Bazı zamanlar fotoğraflayamadan çalışmalar silinip gidiyor ve yeniden yapmak zorunda kalıyorum. Bazı zamanlarda doğru ışık bir türlü gelmiyor. Hava kapalı olduğunda, ben de kamp kuruyorum çalışmanın çevresinde ve doğru ışığı bekliyorum. Çok gezmem uzun süre aklımda olan bir soru işareti sonucu ortaya çıktı Nereye aidim? Uzun süre birçok yere seyahat ettim ve ait olduğum yeri aradım. Sonra fark ettim ki bir şehre, bir ülkeye, bir kültüre ait değilim. Dünyaya aidim ve bu farkındalıktan sonra nereye gitsem orası evim oldu. Bu bilinç ile yaşamaya başladığımda sanatım da değişti, genellikle insanlara uzak olan yerlerde uygulama yapmayı tercih ediyorum. Bu durum, üzerinde yaşadığım bu dünya ile daha iyi diyalog kurmamı sağlıyor. Beni dünyaya daha yakın kılıyor. Şu an İtalya'nın Umbria bölgesinde Rönesans'tan kalma Civitella Ranieri isimli 500 yıllık bir kalede konuk sanatçı programı vesilesiyle bulunuyorum. Burada dünyanın her yerinden görsel sanatçılar, yazarlar, şairler ve müzisyenler var. Birlikte zaman geçirip çokça okuyup çalışmalarımız üzerine konuşup bölge coğrafyasının tadını çıkarıyoruz. Burada bir ay geçirdikten sonra yıl sonunda Hindistan'da düzenlenecek Kochi Bienali'ne katılacağım. Ardından 2023 yazında gerçekleşecek ilk solo sergim için yoğun bir biçimde çalışıyor olacağım."} {"url": "https://www.ithafsanat.com/doktor-jivago-turkiyede-ilk-kez-vizyona-giriyor/", "text": "Rus edebiyatının büyük şairi Boris Pasternak'ın Nobel Ödüllü aynı adlı romanından uyarlanan Doctor Zhivago / Doktor Jivago filmi, 4K çözünürlüğündeki yenilenmiş kopyası ile Türkiye'de ilk kez 13 Şubat'ta Kundura Sinema'da seyirci karşısına çıkıyor. Beyazperdenin unutulmaz aşk filmlerinden olan 1965 yapımı Doctor Zhivago / Doktor Jivago'nun yönetmeni David Lean. Rus edebiyatının büyük şairi Boris Pasternak'ın Nobel Ödüllü aynı adlı romanından uyarlanan film; Oscarlı görüntüleri, kostüm tasarımı ve sanat yönetimi kadar Oscar, Altın Küre ve Grammy ödüllerini toplamış Maurice Jarre imzalı müzikleriyle de sinema tarihinin başyapıtları arasında sayılıyor. Uluslararası bir yıldıza dönüştürdüğü Mısırlı aktör Omar Sharif başta olmak üzere Julie Christie, Geraldine Chaplin, Rod Steiger, Alec Guinness, Klaus Kinski'yi buluşturan rüya kadrosuyla da görkemini çoğaltan film, İngiliz Film Enstitüsü tarafından 'Tüm zamanların en büyük 27. filmi' olarak gösterilmişti. Senaryosu Oscarlı senarist Robert Bolt'un imzasını taşıyan film, Rusya'da 1917 Bolşevik İhtilali'nin hemen sonrasında yaşanan iç savaş döneminde geçiyor. Şair ve doktor Yuri Jivago ve bir devrim lideriyle evli olan Lara arasındaki imkansız aşkı odağına alarak ihtilalinin gölgesinde yaşanan hayatları anlatan Doktor Jivago, dönemin politik dinamiklerine ve Moskova'nın sahne olduğu toplumsal karışıklığa da tanık oluyor. Cannes'da Altın Palmiye için yarışan ve En İyi Film ve En İyi Yönetmen dahil toplam 10 dalda Oscar'a aday olan Doktor Jivago, Uyarlama Senaryo, Görüntü Yönetimi, Sanat Yönetimi, Kostüm ve Müzik dallarında heykelciğin sahibi olmuş; Altın Küre Ödülleri'nde En İyi Film, En İyi Yönetmen, En İyi Erkek Oyuncu, En İyi Senaryo ve En İyi Müzik ödüllerinin hepsini birden toplamıştı. Film gösterimi için biletlere https://beykozkundura. com/etkinlik-detay/doktorjivago_13subat adresinden ulaşabilirsiniz."} {"url": "https://www.ithafsanat.com/dont-look-up-bir-hiciv-ve-ironi-komedisi/", "text": "Netflix'in büyük beklentilerle vizyona soktuğu Don't Look Up, işte böyle bir ana fikir üzerine kurulu. Leonardo DiCaprio, Meryl Streep ve Jennifer Lawrence gibi efsanevi oyuncu kadrosunun yer aldığı Don't Look Up, Netflix'te yayınlandı. Adam McKay'in yönetmen koltuğuna oturduğu bu filmin basın toplantısı geçtiğimiz günlerde tüm dünyadan 375 basın mensubunun katıldığı online bir toplantı ile yapıldı. Daha önce, The Big Short ve Vice gibi yapımlara imza atan Adam McKay, inanılmaz etkileyici bir iş çıkarmış. Çıkış noktası iklim krizi olan Don't Look Up, altı ay içinde Everest Dağı büyüklüğünde bir kuyruklu yıldızın, Dünya'ya çarpacağını ve tüm insan yaşamını yok edeceğini keşfeden iki gökbilimci hakkında; Sarmaşık Ligi'nden olmayan bir üniversitede profesör olan Dr. Randall Mindy ve doktora öğrencisi Kate Dibiasky. Kate'in yaptığı keşifin ardından, profesör ve öğrencisi ABD Başkanı Orlean'i bilgilendirmek üzere Beyaz Saray'ın yolunu tutuyorlar. Ancak burada karşılaştıkları ilgisizlik onları, medyanın gücünü kullanma yoluna itiyor. Burada da artık işin rengi iyice değişiyor ve sosyal medyanın da etkisiyle profesör ve öğrencisi kendilerini birer şarlatan olarak buluyorlar. Filmin konusunu bu şekilde anlattığımızda ne kadar da ciddi duruyor değil mi? Emin olun filmin hiçbir noktasında bu ciddiyete rastlamayacaksınız. Zira bu bir hiciv komedisi ve her şey adeta bir Saturday Night Live Show karesi gibi. Filmde Leonardo DiCaprio, insanlarla iletişimde sıkıntı çeken, Xanax bağımlısı bir astronom olan Dr. Randall Mindy'yi oynarken, Jennifer Lawrence onun zeki ama duygusal olarak problemli ve dik kafalı doktora öğrencisi Kate'i canlandırıyor. ABD Başkanı Janie Orlean olarak izlediğimiz Meryl Streep'in karakteri tam bir dişi Trump portresi çiziyor. Jonah Hill'i ise başkanın şımarık oğlu ve başbakanlık müsteşarı olarak izliyoruz. Cate Blanchett'in adı tanıtımlarda pek geçmiyor ama, sabah programı sunucusu Brie Evantee rolünde bir harika! Evet dünyanın içinde bulunduğu durum tam bir kaos. Bu kaosun ortasında kimsenin durup bir şeyleri dinlemeye vakti yok, çünkü herkesin acelesi var. Biri gidip ABD başkanına, bir kuyruklu yıldız keşfettik altı ay sonra dünyaya çarpacak ve insanlık yeryüzünden silenecek dediğinde biraz durup düşünelim diyebilir. Çünkü yakın gelecek daha önemli. İşler güçler var, seçim var, dünya bu kaosa hazır değil. İyisi mi biz bir durup düşünelim. Online basın toplantısında, Leonardo DiCaprio, Meryl Streep ve Jennifer Lawrence, çeşitli sorulara cevap verdiler. Leonardo DiCaprio'nun cevabı: Uzun yıllardır böyle bir konuyu işleyen bir film arıyordum. Bu, herkesin nasıl fark yaratabilirim, bu amaca nasıl katkıda bulunabiliriz diye düşündüğü bir konuydu. Adam'ın bu tarzıyla gerçekten kodu kırdığını söyleyebilirim. İklim krizine paralel olarak bu hikayeyle kıyaslayabileceğimiz o kadar çok şey var ki. Olaya bir bütün olarak baktığımızda iklim krizi, hepimizin en sık konuştuğu konulardan biri ve bu tür sanatçıların ifade biçimini değiştirmesini gerektiriyor. Bunun bir parçası olmak benim için gerçek bir onur. Leonardo DiCaprio'nun cevabı: Ve çok daha fazlası. Ancak bunun bizim uzmanlık alanımız olmadığını tekrar etmeliyim. Ama sizinle bir astronomun gözünden, sanki bir iklim bilimciymişsiniz gibi konuştum. Ve hepsini bir araya getirme konusunda son derece yardımcı oldunuz. Adam'ın bu filmi ve karakteri yaratırken yapmaya çalıştığı tam olarak buydu. Adam ve ben bu konuşma üzerinde 50 kere falan çalıştık. Konuşmamda yapmak istediğim şey, bilim dünyasının ne kadar hayal kırıklığına uğradığını yansıtmaktı. Adam bunu o kadar akıllıca yazdı ki, mesajı diğer tüm sesleri susturdu. Leonardo DiCaprio'nun cevabı: Adam, iklim krizi hakkında bilimin siyasete nasıl dahil olduğunu gösteren bir film yaptı, ancak devam filmi 6 ayda bir kuyruklu yıldızın dünyaya çarpmasıyla bir aciliyet duygusu yaratmayı başardı. Şu anda bunun gibi alternatif gerçeklikler var. Bu gerçeklerin aciliyetini aktarmaya çalışan, ancak sözleri gazetelerin son sayfasında görünen bilim camiasından birini canlandırdığım için minnettarım. Şu anda içinde boğulduğumuz birçok konu var. Filmde iki farklı karakterin canlandırılmasını da çok beğendim. Jen'in karakteri tıpkı benim karakterim sistem içinde oynamaya çalışırken sözünü asla esirgemeyen Greta Thunberg gibi. Ama aynı zamanda, gerçeklerden bu kadar uzak olduğumuz bu günlerde inanılmaz dürüst olmasını da seviyorum. Ve bildiğiniz gibi tüm dünya COVID-19'u vurdu ve bilimsel tartışmaların sürdüğü bir dönemde böyle bir filmin parçası olmak gerçekten çok güzel. Jennifer Lawrence'ın cevabı: Bunu söylemek için can atıyorum. Şarkıyı telefonuma indirdiğimde kendi kendime Tamam, bıktınız. 'Şimdi bu şarkıyı dinlemelisin' dedim. Ezberlemek oldukça zordu ve daha sonra COVID olduğum ortaya çıktığında, bu filmdeki ilk sahnem oldu. Açıkçası biraz korktum çünkü büyük bir hangarda yalnızdım ve kimseyi tanımıyordum ve Wu-Tang Clan'ı söylemek zorunda kaldım. Tabii filmde gördüğümüz sadece 5 saniyeydi. Sadece 5 saniyeliğine dışarı çıkacağımı önceden bilmek isterim. Hayatımın en korkunç günüydü diyebilirim. Adam McKay'in yanıtı: İnsan yaşamına yönelik tartışmasız en büyük tehdit olan iklim krizini nasıl ele alabiliriz diye düşünüyorduk ve bunu size saldıran bir hayvanmış gibi yansıtmak istedik. Bu duygu çok yorucu olabilir. Ama buna gülebiliyorsanız, aranıza biraz mesafe koymuşsunuzdur ve bence bu gerçekten önemli. Aciliyet veya üzüntü hissedebilirsiniz, ancak kayıp duygusuyla birlikte biraz mizah da ekleyebilirsiniz. Filmde tam olarak bunu amaçladık. Son 5, 10 yılda bu gezegendeki bazı çılgın olaylardan sonra gülmek veya başka bir şey hissetmek güzel olmaz mıydı? Yaklaşımımız buydu, çünkü bence büyük bir kıyamet konuşmasıyla karşı karşıyayız, bu iklim değişikliği söz konusu olduğunda oldukça ciddi, ama insanların biraz gülüp kendilerini uzaklaştırmasının önemli olduğunu düşündüm. Bu da insanı birlik duygusuna iten en güzel şeylerden biridir. Sahte gülemezsin, bu siyasi bir olay değil. Meryl Streep'in cevabı: Filmde çok ürkütücü sahneler var ama nedense Tyler ve Cate'in her şey kötüye giderken dışarıda barda oturdukları sahne beni derinden etkiledi. Ve bunun çok sıra dışı olmadığını biliyorum, zaten birçok insan bunu her zaman yapıyor. Ayrıca spoiler vermek istemiyorum ama Timothee Chalamet'in Jen'e fikir verdiği sahne de çok güzeldi. Bunun doğru olamayacağı o kadar açıktı ki, yine de bir umut ışığı görebiliyoruz. Jonah Hill'in cevabı: Leo ve ben uzun zamandır arkadaşız. Parasını ve zamanını harcadığı yere her zaman inanılmaz bir saygı duydum. Yani sadece bir arkadaş değil, orada büyük bir oyundan bahseden biri, akşamları yürüyüşe çıkıyor. Adama gerçekten büyük saygım var. Ayrıca son 2 yılda insanların ne kadar sıkıldığını da çekimler sırasında öğrendim. Salona girdiğimde bazı oyuncular arkadaşımdı, bazılarını da ilk kez tanıdım. Ama hepsine deli gibi saygı duyuyorum. Herkesin eve kapandığı bir dönemde gülebilmek, düşünebilmek ve bir şeyler üretebilmek gerçekten inanılmazdı. Benim için çok duygusal ve anlamlıydı."} {"url": "https://www.ithafsanat.com/dunyanin-en-guzel-sahnesi-sokaklar/", "text": "Tekinsiz, güvensiz, düşkünler yurdu sokaklar. Belli belirsiz, düzensiz; kaotik, kakofonik sokaklar. Devlet dersinden kalanların hayatlarını bütünledikleri sokaklar. Tepeden, şatodan, villadan bakınca böyle görülen, anlaşılan sokaklar eşitliğin en iyi örgütlendiği yerler aynı zamanda, sınırların kalktığı, sofraya düşenlerin kardeşçe üleşildiği yerler, ürkeklikler posasından dayanışmayla cesaret damıtılan yerler. Buyur kardeş, buyur, amca, dayı, abla teyze... nidasının samimiyetle yankılandığı yerler. Salonlardan, stüdyolardan, profesyonel imkanlardan, endüstriden firar edercesine sesin ve nidanın altını güzelce çizen, şablon nedir bilmeyip özgürce yazılmış bir kitaba buyur edeyim ben de sizi. İki başlığı olan kitabın iki ayrı karakteri ve iki yazılma yöntemi var. İki risale bir ciltte dercedilmiş adeta. Tezsiz tezlerin cirit attığı akademya vasatında Sedat Anar'ın, Osmanlı'dan bugüne sokaktaki tınının derdine düştüğü Osmanlı'dan günümüze sokak müziği bölümü monografi rayihalı bir deneme. Acele etmeden biriktirdiği araştırmaları demlenmiş ve kitabın başına ağır bir misafir gibi konuvermiş. Bülent Aksoy'un, Avrupalı Gezginlerin Gözüyle Osmanlılarda Musiki kitabını ana kaynak olarak kullandığını belirttiği bölümde Evliya Çelebi'den, Kantemiroğlu'ya, Farouqi'den, Cem Behar'a, Rauf Yekta Bey'den Halil İnalcık'a alanın sunturlu, kallavi isimleri eserleriyle cirit atıyor. Bunların yanında makale ve doktora çalışmalarından faydalanılıyor. Bayram eğlenceleri ve anlı şanlı çingeneler sayesinde şenlenen sokak saray eğlencelerinden payına düşeni alıyor çoğu zaman. Haremden agoraya, şehrin mesire yerlerine taşan sultanlar etraflarındaki binbir eğlencenin de tetikleyicisi olmuş. Çocuk Kalbi yazarı Amicis'e tüm parmaklarını ısırtan bu şenlikler darlık zamanlarında merhem oluyor halkın yarasına, sızısına. Anar'ın, İçinden çöp arabası geçen dünyanın en güzel sahnesi diye nitelediği sokakların güftelerinin bir kısmı da seyyar satıcılara ait; ritmik, melodik, akılda kalıcı ve eşliğe kışkırtan çarpıcı sözlerle cilalanıyor kulaklar. Sokak kuklacıları, ayıcılar, geyriresmi mehter çalgıcıları, son dönemlerde laternacılar derken yüzyılların birktirdiği ses havuzuna dalıp ferahlayıp çıkıyoruz. Saz vapurları ve caz vapurları ile kadim tartışma canlanıyor. Alaturka mı, alafranga mı? Tartışmanın çıkmasında bir sorun yok aslında yeter ki tek seçeneğe mahkum olmasın ahali. Olmamış nitekim! Dileyen saz vapurunda, dileyen caz vapurunda havasını bulmuş. Otuz sayfada bunca bilgiye rastlayıp meşk havasında ilerlemek sonraki bölüme zinde ve büyük beklentilerle girmemize neden oluyor, varsın Kantemiroğlu çöğüre, sesi gür sazlara burun kıvırsın keyfimiz gıcır mı gıcır! Sokak müzisyenleriyle söyleşilerden oluşan Sokağın Sesleri, kendi içinde yerinde bir kararla üç bölüme ayrılıyor. Çoğu, alanın öncüsü ve çilekeşi dokuz erkekten oluşan ilk bölümü, kadın sokak müzisyenlerinin beş kahramanı ve Avrupa'daki sokak müzisyenleri adına fikir tıngırdatan iki süvari takip ediyor. Gogol'un paltosu ile Bizon Murat'ın gitarını eşleştiriyor yazar. Hepimiz Bizon Murat'ın gitarından çıktık! diyerek. Övgünün bunca güzeline aşk olsun! Bizon Murat, yazarın hayatına öyle çarpıcı bir giriş yapmış ki, yazar ne onu unutabilmiş, ne müziği ne de sokağı. İkilinin söyleşisindeki abi-kardeş havası gülümseyişinizi devamlı kılıyor. İlkeli, dürüst, içten, mert, diğerkam bir insan olan Bizon Murat'ı sokak müzisyenlerinin rol modeli diye selamlamadan edemiyorsunuz. Gövdesinden büyük yüreği olanlara selam olsun. Kof böbürlenmelerin çok uzağında, kendisinden önce müzik yapanları hürmetle anıyor Bizon Murat. Madam Anahit'ten, Yahya Baba'ya, Bob Dylan hastası Orhan'dan, Kırmızı Nazmi'ye arkaik dönemin herosları galeride süzülüyor adeta. Bir yandan da ima edilen zaman dizimi çatılıyor. Kafanızda kuruyorsunuz şemayı. Kim kimin döneminde, kim kimden sonra, kim kimden el almış ve kim kime katılmış, kimden kopmuş vs. Seksenlerde kıvılcımları çakılan son dönem doksanlarda olgunlaşmaya başlıyor ve bugünkü yarı-profesyonel ve belediye güdümlü dönemde son buluyor. Artık vapurlarda boyun kartlı, kayıtlı kuyutlu cici sokak müzisyenleri var karaşın müzisyenler yanında. Kürtçe müzik, Kürt müzisyenler denirken sokağın toplumun en uyanık birimi ve değişimi hızla belirleyen lokomotifi olduğuna kanaat getiriyoruz. Toplum buna hazır değil denilen onca şey sokakta yapılıyor ve destek görüyor. Tepkiler dindiriliyor ve müzik galebe çalıyor. Sokak, efsanelerin şekillendiği yer aynı zamanda. Düğünler de işin içine katılınca harcandığı düşünülen dahi müzisyenler müzisyen arkadaşlarının şahitliğiyle görücüye, duyucuya çıkıyor. Çellist Murat Süngü, Mahmut Yiğittürk'ün on yaşında attığı mızrabın seviyesini öve öve bitiremiyor. Niyazi Sayın'ın hayranlığını kazanan Vedat'ın okulu bırakmasına üzülüp ah vah ediyoruz. Orhan Gencebay gibi bir dehanın gönlünde taht kuran Japon Fikret, icrasına akıl sır ermeyen udi Selahattin Ustaer, Yaşar Işın ve Ali Yüceturan derken ne çok yeteneğin kuytularda kaldığına hayıflanıyorsunuz. Santurun, trompetin, kemanın, akordeonun, darbukanın, tefin, divan sazının, elektro bağlamanın kısacası sokakta sesi kısılmayan çalgıların şenliğinden dem vuruyor bir yandan da kitap. Onca keşmekeşin içinde birini bir anlığına ya da yarım saatliğine durdurup dinletmeyi başardığınızda değirmenin suyu gelmeye devam ediyor. Yok öyle peşin peşin ödemeler. Ayırtılmış koltukta esneye gerine beklemeler. Öyle ya da böyle kavga ediliyor, bari müzikli olsun hayatta kalma kavgamız. Ankara'da uzunca dönem çalan Sedat Anar, orada tanıyıp yoldaş gönüldaş olduğu Orçun Atilla ile Grup Masala'yı konuşuyor. Konuşma öncesinde öyle yoğun bir tanışıklık öyküsü okuyoruz ki, söyleşiye pek fazla yük kalmıyor. Kadınlar kitaba bir giriyor pir giriyor! Akademiyi hallaç pamuğu gibi atan Duygu Demir, gece yarılarında, İstanbul metrolarında, çalgının ismine yabancı işçilerin ortasında, kişiliğini perdeleyip sert bir çehreyle kamufle olma pahasına yaşadığı heyecanı ve kalbinde yer ettiği küçük kızla anısını paylaşıyor yazar ve müstakbel okurlarıyla. Samsara İstanbul'un ekürisi Burcu Uzunhasanoğlu ve Özge Unkap kalabalığa gözlerini kapatıp, kendilerini çalmaya kaptırışlarını ve kimsesizliğe gözlerini açışlarını güle güle anlatıyor. İran'da santur üstadı Ali Behramifard'dan ders alma, etnomüzikoloji alanında doktora yapmaya varan bir tutkuyu dillendiriyor Özge Unkap. 2010 Kültür başkenti olan İstanbul'un, sokak müzisyenlerine göstermelik ihtimamı ve tanıdığı özgürlük alanının kısa bir süre sonra nasıl uçup gittiğini ve sokak müziyenlerinin Erol Taş'ı zabıtalarca nasıl rahatsız edildiklerini esefle terennüm ediyor. Gezgin sokak müzisyeni Aslı Büyükköksal ile seyyah oluyoruz bu alemde. Fas'ta Atlas dağları civarında keçi çobanlarıyla paylaştıkları, kemanı kemençe gibi yanlış tutan çobanın doğru melodilerle kendisini büyülemesi, müziğin kurallarla değil hayatla kopmaz bağları olduğu dağa taşa yazılırcasına dile geliyor. Avrupalı müzisyenlerle hitama eriyor müzik, sokak ve söyleşi şenliği. Fas'lı Zakaria Haffar, Fransa'da eğitim almış, Ankara'da Fransa Konsolosluğunda çalışmış, Sedat Anar ve Orçun Atilla ile müziği paylaşmış ama paralarına bozuk atmış güzel bir insan. Dostim sen manyaksin? Benim ihtiyacım yok. Çalişiyorum zaten. Maaş var. diyen insanların, ihtiyaçları ile parayı birbirine karıştırmayan gönül erbabının bir yerlerde yaşadığını bilmek bile umudunu tazeliyor insanın. Sedat Anar, kolayca okunur, akıcı ve dopdolu bir kitabı vücuda getirmekle kalmamış, yozlaşmayan insanın öyküsünü türlü bahanelerle anlatıp sokağımızı çiçeklere, mis kokulara, cesarete bulamış. İnsanlık sofrasını ortalık yere kurmuş ve buyrun beraber olsun demiş."} {"url": "https://www.ithafsanat.com/duvar-boyamak-bana-sekil-verdi-ufkumu-genisletti/", "text": "Kadıköy'deki ara sokaklarda, çeşitli duvarlarda mural eserlerinde dikkat çeken imzalardan biri de Schenki. Bu imzanın sahibi Ömer Kaan İşleyen ile enine boyuna duvar resmini konuştuk. İlk duvar çizimini 13 yaşında yapan Ömer Kaan İşleyen, elle tutulur olduğunu düşündüğü ilk işini 17 yaşında yaptığını söylüyor. Şu an 23 yaşındaki genç sokak sanatçısı, bu sanatın güzelliklerini ve beraberinde getirdiği zorlukları anlattı. Şimdilik bir bölümden mezun değilim ama olmaya çalışıyorum. Kocaeli Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi'nde heykel üzerine iki yıl eğitim aldım. Ardından Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Grafik Tasarım Bölümü'nü kazanınca Heykel Bölümü'nü bırakıp Grafik Tasarım Bölümü'ne geçiş yaptım. Şu anda grafik tasarımı yaparak hayatımı idame ediyorum. Açıkçası ben yaptığım şeyi tanımlamak için özellikle bir kelime kullanmıyorum. Şimdiye kadar tanımlandığı iddia edilen sözcüklerde de hala tartışmalar mevcut. Boyamaya çıkacağım zaman çevreme bile Duvara gidiyorum veya Boya badana günü' gibi cümlelerle cevap veriyorum. En çok kullandığımsa Komplike boya badana. Hem evet hem hayır. Çoğu kişi için geceleri çıkmak, duvarları renklendirmek keyifli olsa da benim için öyle değil. Yapmayı sevdiğim tarz daha çok işçilik ve zaman gerektirdiği için geceleri çıkmaya yanaşamıyorum. Bu benim için en eğlenceli kısımlardan birisi. Yanımda olan boya sayısı ve renkler, o anki ruh halim, duvarın bana tanıdığı imkanlar, boyayacağım duvarın bulunduğu bağlam, yeni bir şeyler denemek isteyip istemeyişime göre bile değişiyor. Yüzde 90-95 taslaksız boyarım duvarı. Duvara bir şeyler çizdikçe şekillenen işe göre devam ederim, bir şeyler eklemeye veya çıkartmaya. Boyamayı seçtiğim yerler gereği genellikle olumlu dönüşler alıyorum. Soru soranlar, boyamak isteyenler veya konuşmak isteyenler genellikle oluyor. Ama başıma gelen en garip dönüş Kadıköy civarlarında boyadığım duvarı bitirmeme çok az kalmışken bir kadın gelip Ben karşı binada oturuyorum da böyle şeyler gördükçe geriliyor, korkuyorum. Değiştirebilir misiniz? demişti. İşin garibi o zamana kadar yapmaktan en çok keyif ve olumlu dönüş aldığım duvardı. Ona sözüm var, tam teçhizat bir gün gidip boyayacağım. Duvar resmiyle ilgili eskiden hayalim vardı, bu işte büyümek binaların dış cephelerine muraller yapmak gibi ama pek başarılı olamadım açıkçası. İşin bir yerden sonra pazarlama ve satış odaklı olduğu gerçeğini atlayıp sadece kendi tarzımda bir şeyler çizmek istedim. E, belli bir noktadan sonra iş piyasaya dönüyor ve istenen şeyleri çizmen gerekiyor -biraz ünlenip büyük işler almak istiyorsan- ya da kendi imkanlarınla boya alıp duvar yapacaksın, bu da bütçemi aşıyordu. Sonra tekrar farklı sektörlere iş yapmaya başlayınca hazır elimde de malzeme varken hobi olarak yapmaya devam ettim, devam edeceğim her zaman. Duvar boyamak bana şekil verdi, ufkumun genişlemesine, kendimi ifade etmek için farklı dil arayışlarına girmemi sağladı, beni yeni insanlarla ve dokularla tanıştırdı. Akademisi olmayan bir sanat disiplini... Ne kadar özgür olduğunuzu düşünsenize! Belki her şeyi uzun yoldan öğreniyorsunuz ama günün sonunda duvarı bitirip yaptığınız işi incelerken o iş, doğrusuyla yanlışıyla sadece sizin oluyor."} {"url": "https://www.ithafsanat.com/ebru-ile-insana-dokunmak-en-buyuk-sevgi-kaynagim/", "text": "Özlem Çopur, ebru sanatçısı. Bu unvanı biraz daha açmak gerekiyor. Zira kendisi Kültür ve Turizm Bakanlığı Somut Olmayan Kültürel Miras Taşıyıcısı olarak Eskişehir Osmangazi Üniversitesi Halkbilim Uygulama ve Araştırma Merkezinde ebru dersi veriyor. Ebru sanatı deyince aklımıza bir tekne, üzerine damlatılan boyalar, fırçalarla verilen şeklin kağıda aktarılması geliyor, değil mi? Evet, tüm bunlar doğru ancak gördüm ki yeterli değil... Bu geleneksel sanat bize hayatın nasıl da bütün olduğunu anlatıyor. Çünkü kullanılan boyalar topraktan elde ediliyor, el yapımı gül dalı ile at kılından fırçalar kullanılıyor, kağıt ağaçlardan, boyayı yapıştırmaya yardımcı olan kitre adlı zamk da geven otundan geliyor. Hepsi doğru bir şekilde birleştiğinde ortaya sabrın, emeğin hediyesi olan resimler çıkıyor. Üstelik artık bu resimler sadece tablolarda kalmıyor. Neden mi? Geleneksel sanat deyince akla ilk gelen dallardan biri olan ebru, ona gönül veren sanatçıların yenilikçi arayışlarıyla buluşuyor da ondan. Özlem Çopur, 2007-2015 yılları arasında Diyarbakır'da bulunmuş ve orada da Diyarbakır Bağlar Kadın ve Çocuk Eğitim Merkezi, Sosyal Hizmetler Müdürlüğü Koşuyolu Erkek Yetiştirme Yurdu ve Aile Destek Merkezlerinde kurslar düzenleyip sergiler açmış. Kursa katılanların, nice zorlukların ardından ortaya çıkan eserleri sergide gördüğünde yüzlerinde oluşan mutluluğun en büyük motivasyon aracı olduğunu anlatan Çopur, Bu sanat ile insana dokunmak benim en büyük sevgi kaynağım diyor. Özlem Çopur, bu sanatı daha geniş kesimlerle buluşturma isteğiyle, pandemi öncesinde kişisel çalışmaların yanı sıra özel dersler de verdiği atölyesinde üretimine devam ediyor."} {"url": "https://www.ithafsanat.com/ebru-sanatinin-yasayan-insan-hazinesi-hikmet-barutcugil/", "text": "Gülen yüzü, doyumsuz sohbeti herkesi içine çeker. Zihni hep çalışır Hikmet ağabeyin. Güzele çalışır. Güzele giden, güzeli anlatan ve anlatacak olan ne varsa ona çalışır. Suyun rüyası olan ebruya, yaşayan gelenek olan ebruya duyduğu saygıya hepimiz tanığız. Gülen yüzü, doyumsuz sohbeti herkesi içine çeker. Zihni hep çalışır Hikmet ağabeyin. Güzele çalışır. Güzele giden, güzeli anlatan ve anlatacak olan ne varsa ona çalışır. Emekler boşa çıkmaz. Suyun rüyası olan ebruya, yaşayan gelenek olan ebruya duyduğu saygıya hepimiz tanığız. Elbette Hikmet ağabeyi ve onun vasıtası ile ebruyu gelecek nesillere taşıyan yeni arayışları olur. Zaman ne güzel bir harman tuğlasıdır. İnsanı içine alan. Zamanda az biraz geriye gidelim. Yıl 1952. Malatya'da dünyaya gelir Hikmet ağabey. Hayatının ilk 10 yılı burada geçer. Günümüze ulaşmayan ama Hikmet ağabeyin belleğinden hiç çıkmayan bahçeli, süs havuzlu bir evde yaşarlar. Havuz önemlidir küçük Hikmet için. Kayısıların hem toplandığı hem de yıkandığı yer olan havuzda küçük dallarla oynar, kayısılarla dallarla kompozisyonlar yapar. İdrakindeki ebrunun temelinin oradan kaynaklandığını anlatır Hikmet ağabey. Noter babanın sanatla küçük yaştan itibaren ilgilenen tek evladı olur. İktisat profesörü olur ağabeyi, kız kardeşi de Boğaziçi Üniversitesini bitirir. Aslında ailede herkesin içinde bir sanat ateşi yanar. Ya şiirle ya resimle ilgilenilir ama bunu meslek olarak seçen Hikmet Barutçugil olur. Akademik eğitimine sanıldığı gibi ebru ile başlamaz. 1973'te İstanbul Güzel Sanatlar Akademisi Uygulamalı Endüstri Sanatları Yüksek Okulu'nda tekstil eğitimine başlar. Onu etkileyen isim ise hocası Prof. Dr. Emin Barın olur. Barın'ın teşviki ile hat sanatına yönelir. Hat sanatı ise ona ebrunun kapılarını açar. Ebrunun içindeki dinamiğe hayran olur ve tek başına bu sanatı öğrenmek için çabalar. Okuldan tekstil desinatörü olarak 1977'de mezun olur. Ertesi yıl ihtisas için Londra'ya gider, sanat ve ebru ile araştırmalarını sürdürür. Havuz başında suyla oynarken fark ettiklerinin peşini hiç bırakmaz. Yeniliğe yol açan bu his önemlidir. Pek çok alanda olduğu gibi geleneksel sanatlarda da yeniliklere karşı bir direnç vardır. Hikmet ağabey bu durumu, Her şeyin olduğu gibi sanatın da fikri sabit ya da belirli döneme kilitlenmiş bağnazları vardır şeklinde açıklar. Bu süreçlere nasıl dayandığı sorulduğunda da Sadi Şirazi'nin dediği gibi olaylara hep kuş bakışı baktım ama kuş gibi değil der. Ebru sanatının günümüze ulaşmasının en önemli isimlerinden Hazerfen İbrahim Edhem Efendi'nin bu konudaki tavrı yol gösterici olur. Edhem Efendi her konuda olduğu üzere ebru sanatında da yeniliğe açıktır. Kendisine yeni bir teknikten bahsedildiği zaman Tecrübeyi göğe çekmediler ya biz de deneriz dermiş. Hikmet ağabey de öyle yapar. Bunu da Tekamülden yanayız. Bilimde de sanatta da tekamül var, olmasaydı ilk devirlerde kalırdık. Dar kalıplarda hapsolurduk diye anlatır. Geleneğimizin zenginliklerini bilelim ve yapalım. Ancak onları güncelleştirerek yaşarsak, yaşatabileceğimizi de unutmayalım. Çünkü yenilenmeyen sanat, zanaat olmaya mahkumdur. İyi ki tekamül edilmiş. Hikmet ağabeyin 1988 yılında dünya ebru litaratürüne kattığı Barut Ebrusu bu çabaların en güzel örneklerinden olur. Araştırmacı yazar sevgili Mustafa ağabey de bu güzelliğe ifadeleri ile dahil olur. Deniz kenarında bulduğu bir taşa bakar ve taşın barut ebrulu olduğunu söyler. Ebru sanatında Battal asıl, Barut ve benzerleri fasıldır. Battal çekirdek, Barut çekirdeğin çatlayıp patlaması, dal budak salıp meyveye soyunmasıdır. Evet, battal anadır, asıldır, asildir ama o asıl ve asil anadan değişik adlar alan bir düzine ebru doğmuştur. Asıl fasıla, fasıl asıla, gelenek yeniliğe, yenilik geleneğe engel, çengel değildir. Doğada battal da var barut da var. Yenilik denen şey, aslında var olan bir şeyin keşfinden ibarettir diye de ekler. Hasan Çelebi'den icazetli Çinli Hattat Haji Noor Deen Mi Guang Jiang ile yıl boyu çalışır. Çin etkisi ile Arap harfleri ebru üzerinde birleştirilerek yazılır. Çin usulü yapılan çalışmada kumaş üzerine kağıtlar yapıştırılarak birleştirilir ve ortaya 137 parçadan oluşan İpek Yolu Sergisi çıkar. Su yüzü resmi diye de tarif edilir ebru. Su üzerine yapılan aşk ve sır dolu yüzlerce yıllık bir sanattır. Orta Asya'da doğduğu kabul edilir. Bilinen ilk adı Çağatayca ebre olur. Zamanla ebri ya da abru adını alır. Anadolu'da ise ebri veya ebru olarak kullanılır. Büyük üstat Necmettin Okyay da ebri der. Hikmet ağabeye Ebru nedir? diye sorulduğunda Resim sanatıdır der ama ondan ibaret olmadığını da ekler. Aynı zamanda nükteli bir şiir, yumuşak bir ezgidir. Ebru, gücü zaman üzerinde oynamaya yeten, dans eden bir figürdür. Belki de yeryüzünde hiçbir sanat, adıyla bu kadar bağdaşmamıştır, bu kadar iç içe geçmemiştir. Suyun yalınlığı, renklerin düğünü, insanın duyguları, tabiatın kusursuzluğu ebru sanatında buluşur. Tabiatın kusursuzluğuna kitre diye tabir edilen su ve bu suya boyalar dahil olur. En çok merak edilen de bu boyaların ne kadar zaman dayandığı olur. Toprak boya olarak bilinen metal oksitler yani metallerin pasları, demir pası, krom pası, kobalt pası, kurşun pası gibi doğada var olan boyalardır bunlar. Hikmet ağabey bu soruya gülerek 3000 yıl garanti veriyorum. Solarsa getirin diye cevap verir. Ebrunun sihirli iksiri öddür ve suya karışımı sağlar, renkler su üzerinde açılır ama birbirine hiç karışmaz. Üstelik yapışkan özelliği sayesinde boyalar kağıda yapışır. Battal, taraklı, gel-git gibi farklı isimler alır ki bu Hikmet ağabeye göre ebrunun görünen tarafıdır yani zanaattır. Batıni yani görünmeyen tarafı ise ruha hitap eder. Hz. Mevlana'nın dediği gibi insan olma haysiyetine ulaşmak için çıkılan yolda bir araçtır. Ebru sanatının kökleri oldukça eski. Ama yakın tarihimize bakıldığında unutulma tehlikesi geçirdiği görülüyor. Zira bilinen tek eser, 1608 tarihli Tertib-i Risale-i Ebri adlı kaynak. İçerdiği reçeteler olmasa bu eser günümüze ulaşmasa ebru sanatı kim bilir ne halde olurdu. Bu durumu, bu eksiği fark eder Hikmet ağabey. Elindeki tüm notları paylaşmaya karar verir. Öğrenciliğinden itibaren kendi kendine ebru öğrenirken çıkan şekillerden günümüze dek pek çok detayı not eder. Geleneğimizin zenginliklerini bilelim ve yapalım. Ancak onları güncelleştirerek yaşarsak yaşatabileceğimizi de unutmayalım. Çünkü yenilenmeyen sanat, zanaat olmaya mahkumdur. Bu eşsiz renk sanatı unutulmasın diye, gelecek nesillere taşısın diye çabalarını sürdürür Hikmet ağabey. Şehirlerin ecesi İstanbul derdi hocam Prof. Dr. Semavi Eyice. Dünyanın en uzun süre başkentlik yapmış şehridir İstanbul. Bu başkentlik unvanı sadece idari anlamda olmaz. Hattın başkentinin İstanbul olduğu kabul edilir. Hikmet ağabeyin buna harika bir ilavesi var, Ebrunun başkenti de İstanbul der. Orta Asya'dan Anadolu'ya gelip Avrupa'ya Türk kağıdı olarak giden ve İstanbul'da zirveye ulaşan ebru sanatının merkezi İstanbul'dur ve bu halen sürmektedir. Sanatın en eski örnekleri bu şehrin kütüphanelerinde, müzelerinde ve koleksiyonlarında yaşamakta. Durum böyle olunca da ebru sanatına bu süreçte ev sahipliği yapan adres de Ebristan olur. Benim için Komşu evi yani. Çok da güzel bir hikaye barındırır bu ev, bu konak. Çünkü Ebristan hayallerin peşinden gitmek demek olur. Hikmet ağabeyin hayali ebru sanatını layıkı ile yaşatmaktır. Bu süreci onunla yaşayan eşi Füsun abladan dinlemiştim. Evlendiğimiz zaman 'Eşin ne iş yapıyor?' sorusuna 'Ebru ile uğraşıyor' dediğimde insanlar acıyarak bakarlardı bana. Yok denecek kadar az sayıda insanın icra ettiği hatta çok az kişinin adını bildiği bu sanat çok geri planda kalmıştı demişti. Hikmet Barutçugil ise son derece keyifle ve ısrarla bu sanatı yaşatmayı ve uluslararası alanda hak ettiği şekilde duyurmayı ister. 1994 yılı Eylül ayında Pakistan'da yapılan Artisan at Work El Sanatları Festivali, Füsun abla için de dönüm noktası olur. İki bin 500 sanatçı katılmıştır, muhteşem bir festivaldir ama geçit töreninde Türkiye yoktur. Hikmet ağabey, Füsun abla ve Kültür Bakanlığından bir yetkili ile bayrağımız açılır ve geçide dahil olunur. Benim görevim, işin bir ucundan tutmakmış diye anlatır Füsun abla. Tanıyan herkes Füsun ablanın her işte ne kadar keyifle ve neşe ile çalıştığına tanıktır. O festival Hikmet ağabeye dünya birinciliği getirir. Füsun ablaya ise hep destek olma sözünü verdirir. Onlarca ülkede, yüzlerce sergi ve etkinlik yapılır. Hayaller büyür, teker teker gerçek olur. Sıra bu sanata ocak olacak, ev olacak mekana gelir. Yıllar boyu, sabırla sokak sokak aranır bu mekan. Bir gün arabalı vapur ile geçerken Salacak sırtlarına gözü takılır Füsun ablanın. Sebepsiz bir şekilde adeta araba onu Salacak'a götürür. Dolanır sokaklarda hatta kaybolduğunu düşünür, dönmek için manevra yapmak ister zira yol bitmiştir. O an yokuşun dibindeki evi ve üzerindeki satılık yazısını görür. Eve döner dönmez arar ama fiyat yüksektir. Umutsuzca şehir dışındaki eşini bekler. O gelince tekrar ararlar, ev hala satılıktır. Evi görürler ve çok beğenirler ama bütçeleri yetmez. Bu sefer ev sahibi Emine teyze arar ve davet eder. Tüm cesaretleri ile görüşmeye giderler ve heyecanla anlatırlar hayallerini. Sabırla dinler Emine teyze, Size inandım, güvendim. Size yardımcı olacağım, gidin elinizdeki parayı getirin, geri kalanını da tamamlarsınız der. Mucize olmuştur. Hemen hesaplar yapılır ama paranın sadece yarısı çıkar. Emine teyzenin tavrı değişmez. Evini seven, çocuklarını o evde evlendiren, torunları o evde doğan Emine teyze de bu tarihi eserin layık olduğu şekilde yaşamasını istemektedir. Emine teyzenin ömrü vefa etmez, evin halini son göremez. Selimiye Kışlası'nda görev yapan 12 paşa için yaptırılan ve padişah tarafından ihsan edildiği için semte de İhsaniye adını veren 12 konaktan sadece bu ev, İzzettin Paşa'nın konağı kalmıştır. Hem padişahın hem paşanın hem Emine teyzenin hem de Barutçugillerin hayalleri gerçek olur. Konağın restorasyonu 1997 yılında yapılan Uluslararası Ebru Kongresi'ne hem de ev sahibi olarak yetişir, konak adı da logosu da hazırdır üstelik. Üsküdar'dadır konak; tıpkı ebru sanatının pirleri, ustaları gibi. Edhem Efendi gibi Necmettin Okyay gibi Mustafa Düzgünman gibi. Ebruya gönül veren Niyazi Sayın ve Ahmet Yüksel Özemre gibi. Hikmet ağabeyin eserlerinde sağ alt köşede çok hoş bir ibare bulunur, Hikmet-i Hüda yazar. Kendisi bunu Ben yaptığım bazı eserlerin nasıl olduğunu bilemedim, kendiliğinden oldu. Hikmet-i Hüda Farsça 'Allah'ın bilinmeyen sırları' demek. Arapçada ise 'Allah'ın hidayeti' anlamına geliyor. Bu aslında ebruyu tanımlayan, ebrunun gizemini anlatan bir kelime. Benim niyetim de o. İçinde hikmet kelimesinin geçmesi, adımın Hikmet olmasının avantajı. Herkes onu imza zannediyor. İmza geleneği bizde yok amaç ilahi güzellik arayışı. Allah'ı ararken ilk vazgeçilmesi gereken egodur, nefistir diye anlatır. Ebru sanatında imza atılması Prof. Dr. Ahmet Yüksel Özemre'nin de hassasiyetle üzerinde durduğu konusudur. Ebrucuların eserlerinin köşesine bir imza kondurmaları geleneği de Mustafa Düzgünman ile başlar. O da ancak birisine bir ebru hediye edeceği zaman ithaf mahiyetinde bir imza atardı, o kadar. Yoksa bir yılda 7000-8000 ebru üreten birinin bütün ebrularını imzalaması muhaldir. Fakat her ebrunun bir köşesine mutlaka bir imza kondurmak maalesef artık bir gereklilik gibi telakki edilmektedir der. 2020'de UNESCO kriterinde Kültür Bakanlığı tarafından Yaşayan İnsan Hazinesi ilan edilen Hikmet ağabey, halen ilk günkü heyecan ve hayranlığıyla kağıt, kumaş, seramik, cam, ahşap gibi malzemeler üzerine ebru çalışmalarına devam ediyor. Hikmet ağabeyin ebru sanatına karşı duyduğu sevgi ve sorumluluk her daim hissedilir. Bunu da Sanattaki güzellik arayışına giden yoldaki izleri kaybeden uluslar bir 'şuur aşınması' yaşıyor diye açıklar."} {"url": "https://www.ithafsanat.com/enka-sanattan-klasik-muzigin-genc-yildizlarina-destek/", "text": "ENKA Sanat'ın Daha iyi bir gelecek için gençlerle sanat söyleminden ilhamla hayat bulan yeni projesi ENKA Sahne, sanat hayatının başındaki genç yeteneklerin ulusal ve uluslararası platformlarda önlerini açmayı hedefliyor. Sanat Yönetmenliğini Cihat Aşkın'ın yaptığı proje kapsamında bu yıl seçilen sekiz genç sanatçının ilham verici performansları ENKA Sanat'ın YouTube kanalından izlenebilir. ENKA Sanat'ın, klasik müzik alanında gelecek vadeden genç sanatçılara yönelik düzenlediği ENKA Sahne, 26 Temmuz 8 Ağustos tarihleri arasında birbirinden değerli sekiz genç sanatçının ilham verici performansına ev sahipliği yapıyor. Yetenekleri ve başarıyla ön plana çıkan, sanat hayatının başındaki sanatçılara kendilerini özgürce ifade edebilecekleri ve yeniyi deneyebilecekleri bir platform sunacak ENKA Sahne'de bu yıl yer alan sanatçılar, projenin Danışma Kurulu'ndaki Viyola Sanatçısı Efdal Altun, Keman Virtüözü, Besteci ve Akademisyen Cihat Aşkın, Piyanist ve Akademisyen Gökhan Aybulus, Piyanist ve Besteci AyşeDeniz Gökçin, Piyanist ve Besteci Fazıl Say ile Çello Sanatçısı ve Akademisyen Dilbağ Tokay tarafından seçildi. Keman ve viyolonsel performanslarına ise Akademisyen ve Piyanist Çağdaş Özkan korrepetitör olarak eşlik etti. - Ali Aras Özcan, viyolonsel - Arya Su Gülenç, piyano - Beren Gürcüoğlu, piyano - Buğra Çankır, piyano - Çetin Özen, vibrafon ve trampet - Damla Ece Karataş, piyano - Doruk Deniz Aksu, keman - Duru Önhon, keman Video yönetmenliğini Selçuk Metin'in, ses mühendisliğini ise Can Aykal'ın yaptığı genç müzisyenlerin performansları, ilk kez 26 Temmuz 8 Ağustos tarihleri arasında ENKA Sanat'ın YouTube hesabından yayınlanacak. Performansların görüntü ve ses kayıtlarını dijital platformlar üzerinden sayısız izleyiciyle buluşturarak, genç yeteneklerin geniş kitlelere ulaşmasını hedefleyen ENKA Sanat, proje kapsamında sunulan maddi desteğe ek olarak, yapılan profesyonel kayıtları kendi tanıtımlarında ve başvurularında kullanabilmeleri için müzisyenlerle de paylaşacak. Bugüne dek, sanatın farklı alanlarında üretim yapan pek çok genç yeteneğe yönelik teşvik, destek ve burs programları yürüten ENKA Sanat, önümüzdeki yıllarda da yeni sanatçılarla ENKA Sahne projesini sürdürmeyi hedefliyor."} {"url": "https://www.ithafsanat.com/erken-cumhuriyet-donemi-resim-ve-edebiyat-iliskisi/", "text": "Halil Dikmen'in İstiklal Savaşı'nda Mermi Taşıyan Kadınlar adlı resmi ile Halide Edip Adıvar'ın eserleri arasındaki benzerlikler neler? İbrahim Çallı'nın Balo resmine hakim olan hava, Falih Rıfkı Atay'ın hangi romanında hissedilir? Peki, sanatçıların birlikte vakit geçirmesi, üretimlerine nasıl yansıyordu? Araştırma Görevlisi Eda Dindar, yazarların da tıpkı ressamlar gibi genç Cumhuriyetin ideolojilerini ve devrimlerini halka yayma amacını nasıl benimsediğini örneklerle anlatıyor. Cumhuriyetin ilanıyla birlikte sanatçılar, büyük bir coşkuyla üretimlerini gerçekleştirmeye başlamıştır. Bu dönemde hem yazarlar hem de ressamlar, Cumhuriyetin ideallerine, devrimlerine ve yeniliklerine sıkı sıkıya bağlanmış, üretimlerinde bu konulara sıkça yer vermişlerdir. Cumhuriyetin ilanının ardından sanatın etkileyici gücünün farkında olan devlet, sanatı himayesi altına almayı tercih edecektir. Cumhuriyet'in ilanıyla birlikte sanatın, tüm yeniliklerin halka ulaştırılmasında aktif rol alması beklenmektedir. Cumhuriyet'in kuruluş yıllarından itibaren sanat, yalnızca estetik bir sorun olmamış, çağdaşlaşmayı sağlayacak devrimlerin, halka benimsetilmesi işlevini de yüklenmiştir.1 Bu noktada devlet bu görevi üstlenerek güzel sanatların gelişimi için kendine yeni kültür politikaları belirlemiştir. Bu doğrultuda devletin sanatçılara pek çok farklı şekilde destek verdiğini söylemek yanlış olmayacaktır. Özellikle ülkenin lideri olarak Mustafa Kemal Atatürk'ün açılan yeni sergileri gezmesi ve sergilerdeki eserler hakkında yorumlarını paylaşması yol gösterici ve öncü olması bakımından önemlidir. Bu dönemde gerçekleştirilen yurt gezileri, sanatçıların Anadolu'nun farklı yerlerini gezerek sadece sanatlarıyla ilgilenme imkanı sunmuştur. Ayrıca yurt gezileri sayesinde sanat dalları Anadolu'nun değişik yerlerine ulaşma fırsatı yakalamıştır. Tüm bunlar göz önüne alındığında üretilen sanat eserlerinin içeriklerinin de bu doğrultuda şekillenmesinin kaçınılmaz olduğu görülecektir. Cumhuriyetin ve gerçekleştirilen inkılapların coşkusu, sanatçıların üretkenliklerini olumlu yönde etkilemiştir. Bu bağlamda sanatçıların sıklıkla işlediği konular arasında Kurtuluş Savaşı ve Mustafa Kemal Atatürk'e duyulan minnet ve hayranlığın etkisiyle Atatürk, Cumhuriyet ve devrimler örnek gösterilebilir. Ressamlar bu dönemde savaşı destekleyici ve öven bir tavır takınır. Bu resimlerde Türk halkının başarısını, özverisini ve gururunu görmek mümkündür. Zor durumdaki halkın büyük bir direnç ve azimle verdiği mücadele, sanatçıların fırçalarına sık sık yansır. Bu noktada Sami Yetik'in Topçular isimli resmine bakmak doğru olacaktır. Topçular resminde askerle birlikte ülkesi için savaşan halk görülmektedir. Halk, askerle birlikte top arabalarını itebilmek için büyük çaba göstermektedir. Topçular resminde gördüğümüz çaba ve özveriye dönemin romanlarında da rastlamak mümkündür. Özellikle Reşat Nuri Güntekin, Halide Edip Adıvar, Yakup Kadri Karaosmanoğlu gibi isimlerin eserlerinde Anadolu'ya, Cumhuriyetin ideallerine, halkın kahramanlıklarına ve cumhuriyetin ilanının halkın yaşamında meydana getirdiği değişimlere tanık oluruz. Halil Dikmen'in yaptığı İstiklal Savaşı'nda Mermi Taşıyan Kadınlar resmi de özellikle kadınların Kurtuluş Savaşı'nda oynadığı etkin rolü gözler önüne sermesi bakımından kıymetlidir. Söz konusu resimde cepheye mermi ve çeşitli başka malzemeler taşıyan Türk kadınları görülür. Resimdeki kadınlar çıplak ayaklarıyla dağlık ve zor bir coğrafyada ülkeleri için canla başla cepheye koşmaktadır. Bu kadınlar son derece güçlü, heybetli ve kararlı görünmektedir. Resmin merkezinde bulunan kadın figürü, beraberinde gelen diğer kadınlara yol göstermektedir. Bu yıllarda sanatçılar, ulu önderleri Mustafa Kemal Atatürk'e duydukları minnet ve hayranlığın etkisiyle sık sık Atatürk portreleri yapmıştır. Nazmi Ziya Güran'ın yaptığı Atatürk portresi buna verilebilecek en güzel örneklerdendir. Bu resimde Atatürk, askeri kıyafetleri içinde resmedilmiştir. Elinde dürbünüyle görülen Atatürk, biraz önce cephede düşmanı izlemiş hissini izleyiciye vermektedir. Resmin arka planında herhangi bir cephe görünümü olmamasına rağmen Atatürk'ün bu duruşu izleyene savaş anını hissettirmektedir. Ayrıca Mustafa Kemal Atatürk'ün gözlerindeki kararlılık ve kesinlik, gelen zaferin bir işareti gibidir. Bu duruş, halka güven vermektedir. Bunun yanı sıra Zeki Faik İzer'in yaptığı ve Atatürk'ün devrimci, yol gösterici ve lider vasıflarına açıkça gönderme yapan Özgürlük Halka Önderlik Yapıyor isimli resim de Atatürk'e ve devrimlerine duyulan güvenin ve hissedilen coşkunun bir göstergesidir. Kalabalık figürler içinde ilk dikkati çeken, elinde bayrak tutan kadındır. Bu, modern Türk kadının da sembolüdür; tüm varlığıyla ülkesinin geleceği için orada bulunmaktadır. Onun hemen solunda Mustafa Kemal Atatürk parmağını kaldırmış, büyük bir kararlılıkla diğerlerine yeni hedefleri göstermektedir. Elinde bayrak tutan kadın, liderinin yol göstericiliğinde ilerlemektedir. Zorlu savaş yıllarının ardından kurulan yeni düzene halkın alışma süreci elbette kolay olmayacaktır. Bu noktada devlet de inkılapların somutlaştırabilmesi için sanatın gücünden ve etkisinden faydalanmayı tercih edecektir. Buna verilebilecek en güzel örneklerden biri Cemal Tollu'nun Alfabe Okuyan Köylüler resmidir. Söz konusu resimde yöresel kıyafetleriyle yeni alfabe ile okuma ve yazma öğrenen iki genç kız görülmektedir. Genç kızların yanında bir de onları izleyen bir erkek figürü bulunmaktadır. Kırsal alanda bir ağacın altında oturup yeni alfabeyi öğrenmeye çalışan genç kızlar, inkılapların büyük şehirlerle sınırlı kalmadığına ve tüm ülkeyi kapsayıcılığına da güzel bir örnektir. Savaşın ardından yeni düzenle birlikte kadın da yeniden önemli bir figür olarak karşımıza çıkar. Daha önceki örneklerde tüm varlığıyla ülkesi için cephede çalıştığını gördüğümüz kadınlar, bu kez modernleşmenin bir simgesi olarak vücut bulur. Artık Türk kadını yeni ve modern kıyafetleriyle modern şehir meydanlarında, kamusal alanlarda ve sosyal hayatın içindedir. Bu noktada Nazmi Ziya'nın Taksim Meydanı resminden bahsetmek doğru olacaktır. Söz konusu resimde modern kıyafetler içindeki hoş görünümlü kadınlar modern İstanbul'da Pietro Canonica'nın Cumhuriyet Anıtı heykelinin önünde resmedilmiştir. Modernleşme kamusal alanda olduğu gibi evlerin içinde de karşımıza çıkar. Modern Türk kadını artık okur, düşünür ve çalışma hayatının içinde kendisine yer bulur. Malik Aksel'in Yeni Mektep isimli resmi bu noktada önemlidir. Resimde modern giyimli kız ve erkek öğrenciler görülmektedir. Ayrıca öğrencilerle ilgilenen iki kadın öğretmen çalışan kadın simgesine güzel bir örnektir. Hatta bu kadınların eğitimci olması daha da anlamlıdır. Cumhuriyet'in ilanı ile birlikte sosyal hayat ve eğlence anlayışları da değişmeye başlar. Halk artık balolarda, müzikli dans ve çay partilerinde eğlenir. İbrahim Çallı'nın Balo, Ali Avni Çelebi'nin Maskeli Balo, Refik Epikman'ın Bar gibi eserleri, bu değişen eğlence anlayışının yansıması olarak gösterilebilir. İbrahim Çallı, Balo resminde bir baloda yeni ve modern kıyafetleriyle dans eden kadın ve erkekleri resmetmiştir. Resmin solunda bulunan ve dans eden çift dikkat çekicidir. Erkeğin arkası dönükken kadın cesurca resmi izleyenlere doğru bakmaktadır. Resmin sağ tarafındaysa biri dans eden çifti izleyen diğeri ise izleyenlere aynı cesaretle bakan iki kadın figürü daha vardır. -Yahu, dedi itifaka mı çekildiniz, neredesiniz? -Sen görmüyorsun, biz Necip'le her akşam Bizim Lokanta'dayız. -Burak Allah'ını seversen şurasını... Oraya artık gitmiyoruz. -Neden? -Neden olacak geçen akşam oturduk. Paris'ten gelen ressam arkadaşlar ve diğer talebelerle konuşuyoruz. Derken gramofon başladı. 'Sustur şunu' dedik. 'Burası edebiyat cemiyeti' değil diye cevap verdiler. Tam dokuz kişiydik. Bizden başka yabancı iki kişi vardı. Biz de kalktık. Artık gitmiyoruz. -Nereye çıkıyorsunuz? -Tokatlı'ın arka salonuna. -Ey bu akşam? -Bu akşam para yok, sizde var mı? -Durun, dedi şimdi on lira bulacağım. Gitti on dakika sonra geri geldi: -İşte... diye on lira gösterdi ve ilave etti: -'Hayat' mecmuasına bir şiir sattım. Server Bedi sordu: -Hangi şiiri? Necip Fazıl sustu. Server Bedi ısrar etti: -Söylesene. Cevap yok. -Yoksa Cumhuriyet'in edebiyat sayfası için verdiğin şiir mi? Filhakika bu aynı şiirdi.10 Nurullah Berk, Hale Asaf, Abidin Dino, Elif Naci gibi isimlerin Asmalımescit 74 için yaptıkları illüstrasyonları da hem metni zenginleştirmesi açısından hem de resim ve edebiyat birlikteliğine güzel bir örnek oluşturması bakımından son derece kıymetlidir. Görüldüğü üzere Cumhuriyet'in ilanıyla gerçekleşen yenilikler hem ressamların hem de yazarların eserlerinde benzer şekillerde kendilerine yer bulmuştur. Dönemin sanatçıları üretimlerini büyük bir coşkuyla ve her zaman bir arada kalarak gerçekleştirmiştir. 2 ŞAHİN Ahmet Metehan, Milli Mücadele'den Milli Kimlik İnşasına: Ateşten Gömlek, Türkiyat Mecmuası, Milli Mücadele Özel Sayısı, 2019, s. 159. 4 BİLEN BUĞRA Hatice, 1914'lerden 1940'lara Türk Resim ve Romanında Gerçeklik, Ötüken Yayınları, İstanbul, 2007, s.203."} {"url": "https://www.ithafsanat.com/eserleri-dunya-capinda-ses-getiren-heykeltiras-seckin-pirim/", "text": "Küçük bir çocukken başlayan resim sevdası, Kuzguncuk'ta ressamların, heykeltıraşların atölyelerine giden yol olmuş. Koca bir semtin her biri birbirinden ünlü sanatçıları önce Güzel Sanatlar Lisesine ardından da Mimar Sinan Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesine hazırlamışlar onu. Sanat yaşamını Mevlana'nın birden bütüne sözüyle özetleyen Pirim, Sergilerimin konusu içsel dertlerim. Ama içsel dertleri açmaya başladığın zaman görüyorsun ki toplumun sende yarattığı etkiler, bu içsel derde yol açıyor. Mutlaka benim şu anda dert edindiğim belki çok kişisel bir konu bile dünyanın bir yerinde, bir kişinin daha derdi olabilir diyor. Adını ülkemizde olduğu kadar uluslararası alanda da duyuran heykel sanatçısı Seçkin Pirim ile atölyesinde buluştuk, kısa bir süre önce biten Contemporary İstanbul'dan, sanata bakışından, dünyaya yayılan işlerinden ve üretim sürecinden konuştuk... Ankara'da 1977 yılında doğan ancak hayat hikayesini anlatırken Aslında doğduğum yer Kuzguncuk diyen Seçkin Pirim, çalışmaları ile ilgili olarak Sergilerimin konusu genellikle benim kendi içsel dertlerim. Toplumsal dertlerden çok içsel dertler. Ama içsel dertleri açmaya başladığın zaman görüyorsun ki toplumun sende yarattığı etkiler yüzünden bu içsel derde yol açıyor. Mutlaka benim şu anda dert edindiğim belki çok kişisel bir dert bile dünyanın bir yerinde bir kişinin daha derdi olabilir. Ki öyle olduğunu düşünüyorum diyor içtenlikle. Contemporary'nin 16. yılı idi, ben de 16 yıldır katılıyorum. Mekan değişikliği çok güzel oldu. Açık alan olması çok güzeldi. Ben de çok yoğun bir dönemden geçmiştim yine de çok proje yaptım orada. Dediğiniz gibi genç bir arkadaşa destek verdim, çalıştığım galeride işler yaptım, aynı zamanda açılış gecesi için düzenleme yapmıştım. Projeyi destekleyen firma, benden bir sergi istemişti. Pandemi öncesi bu görüşmede ben de fuarda kendi galerimde olduğumu, başka çalışmalarımın da bulunduğumu söyleyerek Size bir genç sanatçı önereyim, onunla yapın demiştim. Onların da hoşuna gitti. Pandemi girdiği için araya bu yıl yapabildik. Takip ettiğim genç sanatçılar vardı. Yağmur da onlardan biriydi. O da çok mutlu oldu. Oraya yaptığı işi, çok güzel bir koleksiyona satıldı. Ben disiplinlerarası çalışmayı seviyorum. Çocukluktan, çıraklıktan büyüdüğüm için o usta çırak işini de o yüzden yapmak istedim. 8-9 yaşındaydım bir heykeltıraşın atölyesine çırak girdiğimde ben. Kuzguncuk'ta doğdum büyüdüm. Çıraklıktan yetiştim, sonra Güzel Sanatlar Lisesinde okudum, Mimar Sinan Üniversitesine girdim. O kadar çok mimarla, tasarımcı ile sanatçı ile büyüdüm ki. Şair Can Yücel ile büyüdüm. Çok önemli adamlarla büyüyünce hepsinin yaptığı alana merakla bakıyordum ben. O yüzden her alandan bir şey yapmayı, birliktelikleri seviyorum. Burada da o geçişlerin, benim adıma ufuk açıcı olduğunu düşünüyorum. Çünkü başka türlü bir düşünce sistemi geliyor kafanıza. Atölyeye kapanıp kendi heykellerinizi yapmanın dışında. Evet, burada ben çok meditatif çalışıyorum ama o alanlarda başka türlü düşünme biçimi geliyor. Güneş nereden doğacak? Kim görecek? Hangi gölgeyi verecek? Biz Louis Vuitton Paris Global ile çalıştık. Bizim için cephe tasarlar mısın? dediklerinde Cephe tasarlamam, içine girilebilecek bir heykel yaparım size demiştim. Cephe çok yüzeysel ama ben heykel olsun, içine girilsin duygusuyla yaklaştım. Bir gün o binayı içinden çıkarsanız dış kabuk kalsa o, sergilenebilecek bir heykel olur. Çünkü mimari açıdan yaklaşarak değil, heykel olarak yaptım. Onlar da sonuçtan çok memnun. Dünyada ilk kez yaptıkları bir çalışma bu. Ankara'da doğmuşum ama altı aylıktan itibaren bütün hayatım 40 yaşına kadar Kuzguncuk'ta geçti. Kuzguncuk benim için kader gibiydi. Türkiye'nin en iyi mimarları, heykeltıraşları, ressamları orada. Can Yücel orada. Çok klişe gelebilir ama ben çok resim çizerdim ilkokuldan itibaren. Annem Git, biraz da sokakta oyna diye beni dışarı çıkarmaya çalışırmış. Resme meraklı olunca tabii atölyelerin açık kapılarından bir bakıyorsun, içeride bir adam şövalede resim yapıyor. En sonunda Gel bakalım, öyle bakmakla olmaz demeye başladılar. Ben gire çıka o atölyelerde herkesle tanıştım. Bir süre sonra o ressamlar, heykeltıraşlar İş var Seçkin, gel yardıma demeye başladı bana. 8-9 yaşından itibaren çıraklık yapmaya başladım. Ben yaz tatili diye bir şey bilmem hayatımda. Çok çalışmak isterdim onlarla. Bütün arkadaşlarım yaz tatiline giderdi, ben atölyeye giderdim. Atölyelerde çalışmayı çok severdim, o işlerden para da kazanmaya başladım. Güzel Sanatlar Lisesi de açılmıştı o yıllarda. Bana Gitmek ister misin? diye sordular. Bayıla bayıla isterim. Haftanın yedi günü sadece resim yapıyorsun, düşünsenize! Yetenek sınavına beni bütün Kuzguncuk hazırladı. Bir ressamdan desen dersi alıyorum, mimardan perspektif dersi alıyorum. Sınavı birincilikle kazandım. Güzel Sanatlar Lisesinde okudum. Ondan sonra üniversitede heykel okumak istedim. Haydi, Kuzguncuk beni yine hazırladı. Hepsi orada okuduğu için püf noktaları biliyordu. Bir tek heykel bölümünü yazdım, oraya da dereceyle girdim. Öyle başladı serüven. Benim çocukluktan itibaren acayip büyük hayallerim vardı. Annem de O kadar büyük hayal kurma, hayal kırıklığına uğrarsın derdi. Ben de ona Bedava değil mi? Niye en küçüğünü kurayım derdim. Lisede de yapmak istediğim şeyler vardı ilerisi ile ilgili. Hiçbir şey için geç kalmamalıyım, hayat boşa geçmemeli, diyordum. O deftere de yapmak istediklerimi yazmıştım. 21 yaşına geldiğimde kişisel sergimi açmış olmalıyım, 22 yaşımda bir yarışma kazanmalıyım diye giden bir liste. Yıllar sonra buldum listeyi Bir süre sonra da yaşlar bitmiş hedefler başlamış. Sonradan o listeye baktığımda hemen hemen o yaşlarda o hedeflere ulaşmışım. Bu liste böyle böyle 100 yaşına kadar gidiyor. Çok hayalim var çünkü. Bu iş benim hayatımın bütünü! İş değil. Hayatımı buna göre yapıyorum. Ben haftanın yedi günü buradayım. Pazar dahil atölyeye geliyorum. Evet, erken burada olmaya gayret gösteriyorum. Ustalardan o disiplini aldık. O kepenk her gün açılacak düşüncesini işlemişlerdi. Ben buraya işim olmasa da kitap okumaya geliyorum. O disiplini seviyorum. İnsanlar sanatçısın, çok bohem bir hayatın var zannediyorlar, ilham geldi mi yapıyoruz zannediyorlar. Ben de diyorum ki Kim acaba o sanatçılar? Ben haftanın yedi günü burada deli gibi çalışıyorum. Çünkü yapacak çok şey var. 100 yaşına kadar yaşasam bile zaman yetmeyebilir. En önemlisi disiplin. Bana insanlar Çok mütevazısın derler. Tek mütevazı olmayacağım yer o disiplin gerçekten. Sorumluluk ve disiplin konusunda mütevazı olmuyorum. Louis Vuitton gibi dünya markası ile çalıştık. Onların davranış biçimleri ve yaklaşımlarını görünce dünya markası olmanın şans olmadığını gördüm onlarda. Ben çalıştıkça motive oluyorum. Sergi görmekten, bakmaktan çok besleniyorum. Bir ustam Ne yapmayacağını bilmek için o kadar çok bakacaksın ki derdi. O yüzden bakmayı, görmeyi, gezmeyi severim. Çalışmak ve atölyede olmak beni besliyor. Ben bir iş yaparken o iş sırasında 10 tane daha iş çıkıyor. Durunca hiçbir şey yapamıyorum. Aynı yerde de duramam. Tatilde üç günden fazla aynı yerde kalamam. Ya atölyeyi özlerim ya da başka yere gitmek isterim. Bütün seyahatlerimi genellikle motosikletle yapıyorum. Avrupa'yı gezdim neredeyse motosikletle. Pandemi öncesi 12 ünlük seyahat yapmıştım. 12 günde 12 ayrı ülkeye geçtim. Üniversiteden itibaren soyut çalışmaya yöneldim. Hayatımda bir kere figüratif iş yaptım. O da üniversitenin birinci sınıfında yapmam gerekiyordu. O zamanlar kafamdaki şu idi ve hala da aynı duygunun peşindeyim aslında... Figüratif bir işin izleyici ile ilişki kurması daha kolay. Bakıyorsunuz tuvalin üzerinde ağlayan kadın varsa Burada üzüntü, hüzün var diyorsunuz. Benim sorum şuydu kendime, Birisi aynı duyguyu soyut bir işe bakarak yakalayabilir mi? Sen soyut bir işe bakıp 'Ne kadar duygusal bir iş' ya da 'İçimi çok burktu' diyebilir misin? O duyguyu yakalamak benim derdim. Bunu da ilk defa beş yıl önce ABD'de New York'ta bir sergide yakaladım. Orada Hipokondriyak diye bir sergi yaptım, hastalık hastası. Bende hastalık hastalığı vardı ve onun üzerine bir sergi yapmıştım. Açılış günü, dışarıda duruyorum. Keyfim yerinde. Galerici geldi dedi ki İzleyicilerden biri seni tanımak istiyor. Bir kadın çıktı dışarı, Amerikalı. Ağlıyordu. Geldi bana sarıldı. İyi misiniz? diye sordum. Aşağıda bir işiniz var duvarda. Onun karşısına geçtim. Yaklaşık yarım saat karşısında durdum ve niye olduğunu bilmeden ağlamaya başladım. Bendeki duygusundan dolayı size sarılmak istedim dedi. İlk defa orada başardım bunu. Ben ilk başta kendim için yapıyorum. Sanatla uğraşmazsam yüksek ihtimalle akıl hastası filan olurdum diye düşünüyorum. Önce kendimi tedavi için uğraşıyorum. Sonrası tabii bütün insanlık için. Bunu alıp dışarıya bir sergi yaptığınız zaman, o kendi özgürlük alanını yaratıyor. Dediğim gibi onunla ağlayan oluyor, bağ kuran oluyor. Artık o kendi özgürlüğüne kavuşuyor. İş, senden bağımsız dünyayı dolaşıyor. Sanatsız bir dünya aklımın ucundan geçmiyor. Tek mütevazı olmayacağım yer o disiplin gerçekten. Louis Vuitton gibi dünya markası ile çalıştık. Onların davranış biçimleri ve yaklaşımlarını görünce dünya markası olmanın şans olmadığını gördüm onlarda. Ruhsal ve bedensel sağlık üzerine bir otel için yaptım bu çalışmayı. Mevlana'nın eteğinin dönüşünden bir form tasarladım. Heykellerin içine girme duygusunu seviyorum. Maldivler'deki heykelin içinden adaya çıkıyorsunuz. Şöyle anlatmaya çalışayım... O adaya, otele, ruhsallığını orada toparlamak üzere bir benlikle geliyorsun. Ama o benliğini geride bırakıp o heykelin içinden geçtikten sonra yeni bir benlikle oraya girmiş oluyorsun. Evet, 6-7 yıldır kişisel sergi açmamıştım Türkiye'de. Antik kentleri çok seviyorum. Gezmediğim antik kent kalmadı diyebilirim ülkemizde. Şimdi, Türkiye'nin çok sevdiğim ve önem verdiğim üç antik kentinde aynı anda açılacak bir sergi hazırlığındayım. Yüksek ihtimalle mayıs ayında açılacak ama aralık ayında tanıtımını yapacağız. Afrodisias çünkü dünyanın ilk heykeltıraşlık okulu oradaydı. O nedenle benim için çok önemi var. Diğer kentler de Leodikya ve Pamukkale. Bu üç kent arasında tur olacak. Altı sekiz ay sürecek bir sergi olması planlanıyor. Ben, hayatta olmayan sanatçıların işine baktığım zaman onların hayatını çok merak ederim. Beni heyecanlandıran bir işse hemen sanatçının geçmişini incelerim. Hayatları beni çok etkiler. O yüzden biri eserime baktığında takılsın, beni merak etsin, Bu adam ne yapmış? desin isterim. Aslında çok ilginç. Çin sanki benim vatanım gibi oldu. Orada acayip meşhur oldum. Bundan 7-8 sene önce Şangay'da bir sanat fuarı oldu. İşlerinizi koyar mısınız? diye bir davet gelmişti bana. Ben de oraya eserlerimi götürdüm. Çin Ulusal Müzesi de işlerimi satın aldı. Sonra aradan bir beş sene geçti. Pandemiden önceki sene çok önemli bir tasarım fuarı vardı yine Şangay'da. Oranın girişine 10 metrelik iş istediler, tasarımsal işler de istediler. Bir baktım yanında Zaha Hadid var. Dünyanın en önemli tasarım fuarlarından biri. İki tane ödül veriliyormuş. Birini Zaha Hadid'e verdiler birini bana. Ertesi gün billboardlarda benim fotoğraflarım vardı. Yolda yürürken herkes beni gösterip fotoğraf çektirmek istiyordu. Çin öyle kendiliğinden gelişti. Pandemi olmasaydı çalışmalar yapacaktık. Herhalde hayatımda Şangay'da çektirdiğim kadar fotoğraf çektirmemişimdir. Sıklıkla Heykellerinizde siyah, mavi, kırmızı, beyaz var. Neden başka renk yok? diye soruyorlar. Bilmiyorum diyorum, hakikaten bilmiyorum. O kadar doğal olarak gelişiyor ki her şey. Üniversitede mesela rockçı gençlik olarak metal dinliyoruz, simsiyah giyiniyoruz. Başka renk olamaz hayatımızda filan diyoruz. Heykellerimi siyaha boyuyordum. Bir gün Beyoğlu'nda yürüyordum. Vitrinde mavi tişört gördüm. Mavinin tonuna bayıldım. Bir yandan da Rockçı mavi giyer mi? konusu var ama aldım o tişörtü ertesi günden itibaren giydim ve ondan sonra eserlerimi maviye boyamaya başladım. Hayatımın çok sakin bir dönemi vardı. Bir iki senemi hakikaten ermiş gibi geçirdim. Heykellerimin hepsini beyaza boyadım. Bu renk sorusu çok gelince, bir konferansta Hayatımda hiç yapmayacağım bir renge boyayacağım bir heykelimi ve duygusunu merak ediyorum dedim. Bendeki etkisini hissedeyim diye. Öyle bir renge boyadım ki mosmor. Bir daha da boyamam hakikaten. Bazıları çok beğendi. Biri aldı hatta bir daha o renkten yapmam diye. Yapmam da. Güzel ama ben değilim o renk.. Liseden itibaren Mevlana'ya meraklıydım. Mevlevihane'ye giderdik, dönerdik. Onu da bilmiyorum. Ama Neyzen Tevfik, bizim akrabamızmış. Ben bir gün onun fotoğrafını buldum evde. Anneme sormuştum. Okumaya, araştırmaya başladım. Sonra da ney çalmaya. Merak ettikçe, okudukça Mevlana'nın felsefesini çok sevdim tabii ki. Mesnevi'de birden bütüne sözü çok hoşuma gitti. İki şekilde bunu kullanmaya başladım. Bir üretim biçimi olarak ve mental olarak. Bütün işlerim doğallığıyla çıkar. Sergilerin konusu genellikle benim kendi içsel dertlerim. Toplumsal dertlerden çok içsel dertler. Ama içsel dertleri açmaya başladığın zaman görüyorsun ki toplumun sende yarattığı etkiler, bu içsel derde yol açıyor. Mutlaka benim şu anda dert edindiğim belki çok kişisel bir konu bile dünyanın bir yerinde bir kişinin daha derdi olabilir. Ki öyle olduğunu düşünüyorum. Kelebek etkisi gibi... Bu derdi bitirmeye başladığın zaman birden bütüne doğru gidiyorsun. Bütün çok önemli. Bir, daha da önemli. İşlerimde katmanların her biri birer birim eleman, hepsi bir araya gelince bütünü oluşturuyor. Ruhuma soruyorum soruyu. Birçok NFT yapan firma bana geldi, düşünmediğimi söyledim. Oradaki duygum da şöyle; şu an için bana çok para odaklı imiş gibi geliyor. Bakıyorum, bu bir sanatçının çıkardığı üretim biçimi değil. Eskiden sürrealizm, kübizm çıkmış. Onlar bir sanatçının çıkardığı, kafayı sanat üzerine yorduğu, tamamen sanat camiasından gelen akımlar. NFT öyle değil. Falancanın NFT'si şu kadar milyon dolara satıldı diye geliyor. Ama NFT'yi daha iyi anlayıp Bu aslında sanal ortamda bir şey yaratmak. Bunu kendi işimle acaba nasıl kullanabilirim? Bir deneyeyim, merak ettim duygusunu hissedersem bir gün yaparım. İçime sindiği gün yaparım. Sırf yapmış olmak için yapmam. Benim derdim, sanatım, heykelim!"} {"url": "https://www.ithafsanat.com/eski-televizyoncular-youtubeda-para-ediyor/", "text": "Türkiye'de ilk televizyon yayınının yapıldığı yıl; 1968. Bildiğimiz televizyonun sonuna gelmişken YouTube'un ona alternatif olabileceğini kitlelere hatırlatan kanal; 196sekiz. Armağan Çağlayan'ın, adını Türkiye'ye televizyonun geldiği yıldan esinle koyduğu kanalı, 14 Şubat 2020'de yayına başladı. Art arda yayınladığı röportajlarla dikkatleri üzerine çekmesi uzun sürmedi. Zaten Popstar'dan bu yana ekrana ne getirse izlenen, ne yapsa konuşulan Çağlayan, bu kez mecra değiştirmiş; konvansiyonel televizyondan uzaklaşıp sosyal medya yayıncılığına geçmişti. Bu da her hafta yaptığı röportajlarla adının gündemden düşmemesine yeterdi. Cumhurbaşkanlığı Sözcüsü İbrahim Kalın'dan İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu'na, sosyal medya fenomeni Mika Can Raun'dan Roman şarkıcı ve tasarımcı Kobra Murat'a, gazeteci Ayşenur Arslan'dan oyuncu Nilgün Belgün'e, internet ünlüsü ve şarkıcı Selin Ciğerci'den oyuncu-şarkıcı Ayta Sözeri'ye... Politika, sanat, magazin, medya dünyasından çok zengin konuk yelpazesiyle Gör Beni, her perşembe merakla beklenir oldu. Sadece izleyici değil, magazin ve haber siteleri tarafından da... Çağlayan, Gör Beni ile eş zamanlı başlayan Güncelde, gündeme dair konuklarla söyleşti. Uçuk Kaçık Masallarda, Türkiye'nin yakın tarihinden ilginç olayların mini belgesellerini hazırlamaya; O vs Oda, bir konuda iki zıt kutbu konuşturmaya; Anemnesiste psikolog ve psikaytristlerin ilginç hikayelerini anlattırmaya başladı. Dur Bi Dinle ise, belli bir saygınlığa ulaşmış sanatçı, gazeteci ve yazarların Google'daki bilgileriyle hazırlanan hayat hikayelerini, konukla birlikte izleyip yanlış bilgileri düzelten bir program. Instagram hesabı AÇBAKK ise, takipçileriyle seçtiği kitapları paylaşıyor. Sadece kendi merak ettiklerimi soruyorum diye başlayan Gör Beni röportajlarına başlarken sadece ilk soruyu biliyor. Gerisini çekim sırasında, izleyiciyle birlikte öğreniyor. Yaptığı işlerin bu kadar takip edilmesini Sosyal medyada 'eski Türkiye' izleyicisi var. Bizim gibi eski televizyoncular orada para ediyor. Bu, iletişim sosyologları tarafından da incelenmeli diye yorumluyor. Yarattığı farkla, Mediacat dergisinin En Yaratıcı 50 listesine girdi. İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi mezunu avukat Armağan Çağlayan, uluslararası ilişkiler masterı ve işletme doktorasından sonra açık öğretimde sosyoloji ve aşçılık eğitimleri alan; yaratıcı fikirlerin peşinden koşan, okuma tutkunu bir kültür insanı. Fark yaratan işlerini, kendisiyle konuştuk."} {"url": "https://www.ithafsanat.com/essiz-topkapi-sarayi-bilinmeyen-fotograflariyla-karsinizda/", "text": "Topkapı Sarayı, kültürel zenginliğimizin en değerli hazinelerinden biri... Güçlü bir imparatorluğun idare merkezi olmasının yanı sıra özellikle 16. yüzyılda Doğu sanatı için referans noktası olarak görüldüğü için daha da büyük önem kazanıyor. İstanbulzade Muhammed Kutsal ve Muhammed Fatih Köksal tarafından hazırlanan Sultan'ın Albümünden Topkapı Sarayı'nın Dünü ve Bugünü adlı kitap, fotoğraf makinesinin icadından kısa bir süre sonra hem Saray'da hem de İstanbul'un çeşitli semtlerinde çekilen kareleri barındırıyor, dönemin sanat eserlerine ışık tutuyor. Arnica Yönetim Kurulu Başkanı Senur Akın Biçer'in okuyucuya ulaşmasına destek sağlamasının yanı sıra çizdiği desenlerle de katkı koyduğu kitap, geleneksel sanatlara meraklı olanlar için önemli bir ihtiyaca cevap veriyor. İş dünyasındaki başarılarının yanı sıra Japon resim sanatı sumi-e ve geleneksel Türk el sanatlarına yönelik ilgisiyle bilinen Arnica Yönetim Kurulu Başkanı Senur Akın Biçer'in yaptığı çizimler de bu kitapta yer alıyor. Sanatın duyguları ifade etme ve kendini anlama yolculuğu açısından kişisel birçok noktaya ışık tuttuğuna dikkat çeken Arnica Yönetim Kurulu Başkanı Senur Akın Biçer, Aynı zamanda sanat toplum için ayna görevi görüyor. Yüzlerce yıldan süzülüp gelen emek ve bakış açısı, sanatçının imbiğinden geçerek paha biçilmez bir altın damlası şeklinde tarihe not olarak düşüyor. Arnica Ailesi olarak ülkemiz sanatının geçmişle bağlarını güçlendirmek için sanatseverler tarafından da hak ettiği ilgiyi göreceğine inancımızın tam olduğu bu kitabı, her yönden desteklemiş olmanın mutluluğunu yaşıyoruz diyor. Bir kısmı aile albümünde yer alan fotoğrafları kitapta sunan İstanbulzade Muhammed Kutsal, bu kente duyduğu sevgi nedeniyle adının başına İstanbul'un oğlu anlamına gelen İstanbulzade kelimesini eklediğini belirtiyor. Kitapta bulunan 100'ü aşkın fotoğrafın her birinin belge değerinde olduğuna işaret eden Kutsal, görsellerin etrafını çerçeveleyen süslemelerin Saray'ın mimari yapılarındaki kalem işi, geleneksel çini sanatı, metal işi süslemelerden esinlenilerek yeni bir yorumla hazırlandığını belirtiyor. Ayrıca 16. yüzyıl İznik çinilerinin çizimlerini eklediklerini söyleyen Kutsal, bu alandaki çalışmalarına devam edeceğini belirterek Bu süreçte destek olan herkese çok teşekkür ederim. Özellikle kitabımızı destekleyen kıymetli Senur Hanım'a şükranlarımı sunarım diyor."} {"url": "https://www.ithafsanat.com/estetik-deneyim-ve-sanat-iliskisini-merak-edenlere/", "text": "VakıfBank Kültür Yayınları, Amerikalı düşünür John Dewey'in yazdığı Deneyim Olarak Sanat isimli kitabı yayınladı. Yazar, çalışmasında estetik deneyim ve sanat ilişkisinin süreklilik içinde yeniden inşa ve ifade oluşuna odaklanıyor. VBKY, hem pragmatist-naturalist geleneğin önemli bir temsilcisi olarak hem de deneyim metafiziği olarak adlandırılan felsefesi ile 20'nci yüzyılın etkili filozoflarından biri olan John Dewey'in ilk kez 1934'te basılan eserini, Nur Küçük'ün çevirisiyle okurla buluşturdu. Felsefe, eğitim ve siyaset alanlarında pek çok eser vererek farklı disiplinlerde eleştirel bir bakış açısı sunan yazar, Felsefede Yeniden İnşa (1920) ve Deneyim ve Doğa (1925) isimli eserlerinin ardından kaleme aldığı Deneyim Olarak Sanat'ta (1934) insanın dünya ile ilişkisindeki tüm deneyim olanaklarını kapsayan estetik deneyim nosyonunun derinlemesine bir değerlendirmesini sunuyor. Eğitim felsefesi ile ilgili çalışmalarıyla da tanınan John Dewey, estetikle ilgili düşüncelerini ele aldığı bu eserinde, deneyimi sadece doğa yerine, doğayı da kapsayacak şekilde kültür ile özdeşleştirerek yorumluyor. Estetik deneyimin gerçek doğasına dair ipucu elde etmek için kaba bir deneyim bile, şayet gerçek bir deneyimse, diğer deneyim tarzlarından ayrı tutulan bir nesneden daha uygundur. Bu ipucunu izleyerek sanat eserinin gündelik haz veren şeylerde karakteristik olarak değerli olanı nasıl geliştirip vurguladığını keşfedebiliriz diyen Dewey, sanatı, insanın dünya ile dolayımsız etkileşiminin, dünya ile iç içe geçmişliğinin ve bu etkileşimde ortaya çıkan anlam ve değerin yegane dışavurumu olarak tanımlıyor. Yazarın temel kavram ve kabullerini yansıtan en önemli eseri olarak görülen ve 21'inci yüzyılda pek çok düşünürü etkisi altına alan Deneyim Olarak Sanat, estetik deneyim ve sanat ilişkisinin süreklilik içinde yeniden inşa ve ifade oluşuna odaklanıyor. Kitap, Canlı Varlık, Canlı Varlık ve 'Ulvi Şeyler', Bir Deneyime Sahip Olmak, İfade Edimi, İfade Edici Nesne, Töz ve Form, Formun Doğal Tarihi, Enerjilerin Organizasyonu, Sanatların Ortak Tözü, Sanatların Çeşit Tözü, İnsanın Katkısı, Felsefenin Zorlu Görevi, Eleştiri ve Algı ile Sanat ve Uygarlık başlıklı 14 bölümden oluşuyor. Kitap, mimari, heykel, resim, müzik ve edebiyat gibi tüm sanatların biçimsel yapısı ve karakteristik etkileri üzerine yazılan ve uluslararası alanda kabul gören en seçkin eserler arasında yer alıyor."} {"url": "https://www.ithafsanat.com/evlere-sigmayan-sessiz-bir-ciglik/", "text": "Çok yönlü ve sanatçı kişiliğiyle tanınan Burcu Yılmaz'dan, dış dünyanın belirsizlikleri ve bilinmezliklerine karşı görsel bir manifesto: Evden Çıktığımda. 2019 Tudem Edebiyat Ödülleri'nde ikincilik ödülüne değer görülen bu sessiz kitap, her yaştan okurunu, kendi güvenli alanının dışına çıkıp günlük yaşamın tekinsizliğiyle yüzleşmek zorunda kalan bir çocuğun gündüz düşlerine ortak ediyor. Belirli şeylere karşı istemsizce geliştirilen endişe ve korkuların kişiye özel olmadığına ve pek çok insanın bu hislerle kuşatılabileceğine vurgu yapan eser, duygu dünyamızı olumsuz etkileyen durumlardan arınmanın yolunun empati kurabilmekten geçtiğini hatırlatıyor. Peki ya dışarıdaki yaşam? Gökyüzünü saran bulutlar, ağaçların dallarına konan kuşlar, parkları dolduran çocuklar. Dışarıdaki hayat evdekinden farklı akıyor; hayaller, umutlar, hevesler farklı anlamlar kazanıyor. Burcu Yılmaz'ın, tek bir sözcük dahi kullanmadan resimlerle ilmek ilmek dokuduğu Evden Çıktığımda, Grimm Kardeşler'in Hansel ve Gretel'ine saygı duruşunda bulunan, tekrar okumalarda bambaşka keşifler yaşatan, çok katmanlı bir görsel anlatı sunuyor. İçine kapanık, dış dünyaya karışmaktan ürken bir çocuğun duygularını çizgiler eşliğinde öyküleştiren kitap, korkularla yüzleşme ve cesaretini toplama hususlarında okurlara önemli paylaşımlarda bulunuyor. Sanatçının resimlerinde hayat bulan sessiz sözcükler, duygularının ipini çeken endişeli ama bir o kadar da özgür ruhlu bireylerin, kendilerini gerçekleştirme serüvenlerine kılavuzluk ediyor. Evden Çıktığımda, atılması gereken cesur adımları ve deneyimlenmesi gereken gerçeklikleri dev bir düşünce bulutu altında topluyor, göğe salıyor; ruhumuzu kemiren ve adımlarımızı geri geri çeken tüm karamsarlıkları bertaraf ediyor. Hayatın getirdikleri ve götürdüklerine dair farkındalığımızı artırıyor."} {"url": "https://www.ithafsanat.com/fabrikayla-degisen-dunya-dunyayla-degisen-fabrika/", "text": "Boğaz'ın bir köşesinden 200 yılı aşkın süredir hem İstanbul'un dönüşümüne tanıklık eden hem de bu dönüşüme paralel sokak sokak değişen, bina bina eklenen mimari bir organizmanın içinde, Beykoz Kunduradayız. Bugünlerde sinema ve dizi sektörünün gözde platolarından biri olan bu tarihi tesisin zaman ve yaşam ritmi de buraya özgü. Bu kez, tam da rehberli turların başladığı günlerde Beykoz ilçesinin sosyokültürel ve ekonomik yapısının gelişmesinde önemli rol oynayan fabrika ve fabrikanın dokunup dönüştürdüğü yaşamlarla ilgili daha detaylı bilgi almak için ziyaret ediyoruz sergiyi. Yıllar evvel işçilerin mesaiye başlarken kullandığı kart basma makinesinde kartlarımızı basarak başlıyoruz biz de sergi deneyimimize. Yine çok şanslıyız, çünkü rehberimiz Beykoz Kundura Proje Koordinatörü Süreyya Topaloğlu. O da çok şanslı olduğunu düşünüyor. Zira koruma konusunda uzman bir mimar olarak özgün hali, dokusu korunarak yaşatılan, dönüştürülen bir alanda ve zamanla işlevini yitirerek kullanılmaz hale gelen tarihi bir endüstriyel yapının, çağdaş sanat ve kültür merkezine dönüştürülmesini hedefleyen bir projede görev alıyor. Gerçekten de sergi deneyimi kuantum zıplamalarıyla dolu bir zaman yolculuğuna çıkarıyor sanki bizi. Üretim faaliyetlerinin devam ettiği dönemdeki fabrikayı ve çevresindeki yaşamı, resimler, belgeler, makineler vasıtasıyla keşfederken bir yandan da o fotoğraflardaki ustabaşılar, eğitim şefleri, hemşireler, işçiler, alana yerleştirilmiş ekranlarda 40-50 yaş almış halleriyle, o günleri yad ederken karşımıza çıkıveriyor. Sergide fabrikadan kalan makineler, belgeler, afişler, malzemeler, eski çalışanlar ve ailelerinin bağışladığı fotoğraflar, objeler hatta ayakkabılar bu video söyleşilerle anlam kazanıyor, ziyaretçinin zihninde yeniden hayat buluyor sanki. Kundura Hafıza'nın arşivindeki yaklaşık iki bine yakın yazılı ve görsel belgeden alınan seçki, döneme şahitlik eden 200'ü aşkın kişiyle yapılan söyleşiler ve bu anlatıların yer aldığı videolar rehberliğinde iş gücü, üretim, eğitim, zaman, şehir gibi temalar üzerinden bütüncül bir kurguya dönüşüyor. Alanın girişinde, fabrikadan çıkan nihai ürünlerden örneklerin sergilendiği Arasta isimli vitrinli bölüm bulunuyor. Arasta, üretimin sürdüğü günlerde fabrikadaki satış mağazasının adı. Çoğu fabrika çalışanlarının ailelerinden hediye olan ve orta yaşlarına gelmiş her okuyucunun hatırlayacağı Sümerbank marka ayakkabıların, cüzdanların zarafeti ve dayanıklılığa hayran kalmamak mümkün değil. Ama özellikle bir çift siyah beyaz kösele ayakkabı hepimizin dikkatini çekiyor. Bu ayakkabıların hikayesi bile fabrikayla çalışanları arasındaki manevi bağı, tesisin burada yaşayanların hayatını nasıl değiştirip dönüştürdüğünü anlamak için yeterli. Topaloğlu şöyle anlatıyor bu göz alıcı pabuçların öyküsünü: Fabrikaya çocukken giren ve 50 yıl burada çalışan Ömer Hulusi Özki, kendisi için tasarlayıp yapmış bu ayakkabıları. Çalışmaya başladığı günden itibaren kendini o kadar geliştiriyor ki yurt dışına staja gönderiliyor ve dönünce fabrikada eğitimler veriyor. Serginin devamında geliştirdiği tekniklere ve tasarımlara dair özel çizimleri de var. Fabrikanın aileden biri hatta aile gibi hissedilmesinin bir diğer kanıtı ise bu ayakkabıların, Özki'nin kızı tarafından fabrika sergisine hediye edilmesi. Nitekim sergi boyunca dinlediğimiz anlatılarda da Biz bir Sümerbank ailesiydik ifadesi sık sık çarpıyor kulağa. Beri yandan Cumhuriyet döneminin ilk endüstriyel atılımı Sümerbank ve toplumsal kalkınma ideolojisinin ötesinde sergi, ilçenin tarihini, toplumsal yapısını okumak için de önemli bir fırsat sunuyor. Hafta sonları fabrikanın iskelesinden vapura binip şehre inen işçiler, dört gözle akşam paydos düdüğü ile işçilerin alışverişe çıkmasını bekleyen esnaf, ağırlıklı olarak fabrikanın dikiş atölyelerinde çalışan kadın işçilerin molalardaki sohbetlerine dair fotoğraflar, hatıralar döneme ışık tutar nitelikte. Sergi deneyimi sırasında bir yandan ham derinin işlenmesinden ökçenin takılmasına ayakkabı üretiminin tüm aşamalarını, süreci ve ait oldukları dönemi yansıtan makineler üzerinden takip ederken diğer yandan zamanında Türkiye'nin ayakkabı fabrikasında çalışanların sınıfsal gelişim sürecine de tanıklık ediyoruz. Fabrikadaki toplumsal yaşam için milat Deri-İş Sendikasının kurulması sayılıyor. Kazlıçeşme'de tabakhane işçilerinin sendikalaşma faaliyetleriyle paralel olarak 1948'de Beykoz Kundura Fabrikasında da Deri-İş Sendikası kuruluyor. Fabrikada kreşin açılması, şanı tüm İstanbul'a yayılan toplu sünnet törenleri ve işçilerin ev sahibi olması amacıyla iki etapta inşa edilen lojmanlar hem ilçenin fiziksel çehresini değiştiriyor hem de çalışanların ve hatta ailelerinin ve sonraki kuşakların hayatını etkileyecek kalıcı izler oluşturuyor. O kreşte büyüyen çocuklar, bugün sergimizi ziyaret ettiğinde anlattıklarıyla, karanlıkta kalan fabrika tarihinin bazı bölümlerinin aydınlanmasını sağlıyorlar. Bir mekanla ilgili çalışırken daha önce yaşamış kişilerden burasını dinlemek, bizim de mekana ve işimize başka türlü bağlanmamıza yol açıyor diyor Topaloğlu. Serginin konumlandığı mekan da yıllar içinde büyüyüp genişleyen ve bugün 183 dönüm araziye yayılan Beykoz Kundura kompleksi içinde özel bir yere sahip. Sümerbank zamanında ayakkabıların şekillerini uzun süre korumaları amacıyla yapılan ahşap kalıpların üretildiği Marangozhane, 19. yüzyılda Kağıt Fabrikasının bir bölümü olarak inşa edilmiş aslında. Bu binaya yayılan sergi alanı üç ana bölümden oluşuyor: Fabrikaya Sığan Dünya'nın bütün tarihini kapsayan ana sergi alanı, ayakkabı üretiminin devam ettiği günlerden faaliyetlerin tanıtıldığı siyah beyaz filmin gösterildiği, yüzlerce kalıbın ve Sümerbank marka ayakkabı modellerinin sergilendiği fırın bölümü kalıpların yapımında kullanılan kütükler, bu bölümde kurutuluyormuş- ve sergiyi ziyaret eden miniklere yönelik yaratıcı atölyelerin düzenlendiği, zamanında üretim amirinin odası olarak kullanılan alan. Boğaz'a sırtını dayamış Beykoz Kundura'nın atölye bölümünde incelediğimiz maketinde bile hissedilen heybetinden etkilenerek alanın diğer kısımlarını başka bir gün ziyaret etmek üzere binadan ayrılıyoruz. Zamanında ta karşıdan, Tarabya'dan bile duyulan hatta otelin yabancı misafirlerini uyandırdığı için şikayet konusu olan düdük sesini biz de bir an duyar gibi oluyoruz. Zaten saat de mesai bitimini gösteriyor artık."} {"url": "https://www.ithafsanat.com/fars-ve-turk-edebiyatlarinda-bir-ask-hikayesi-varka-ile-gulsah/", "text": "Tarihsel süreçte edebiyatın en renkli konularından biri de aşk hikayeleri hiç kuşkusuz. Yıllarca sözlü, yazılı ve görsel sanatlara konu olan bu alanda genellikle Ferhat ile Şirin, Leyla ile Mecnun, Aslı ile Kerem, Yusuf ile Züleyha'nın aşkları dillere destandır. Sizlere bu isimlerin dışında, konusu 7. yüzyıla dayanan bir aşk hikayesini anlatmak istiyorum... Varka ile Gülşah'ın hikayesini.. Yazma nüshası bilinen ilk Varka ile Gülşah, Sultan Gazneli Mahmud (998-1030) adına Ayyuki tarafından Farsça yazılmıştır. Eserler doğdukları yüzyılların ve coğrafyaların dışında farklı dönemlerde yeni nüshalarla oluşturulabilir. Yazma eserin günümüzde resimli nüshası da İstanbul Topkapı Sarayı Kütüphanesi Hazine 841 numara ile kayıtlı bulunuyor. Sarayda korunan eserin varaklarında Sultan II. Bayezid'in mührü var. 13. yüzyıla tarihlenen bu eserin, Anadolu Selçuklu Devleti döneminde Abdülmü'min el-Hoyi adlı nakkaş tarafından Konya'da sipariş üzerine resimlendirildiği düşünülmektedir. Farsça kaleme alınan nüshada, 71 minyatür bulunmaktadır. Bu tasvirler Anadolu Selçuklu dönemine ait resimlendirilmiş aşk konulu ilk edebi yazma eser olması bakımından önemlidir. Hikaye Hz. Muhammed'in yaşadığı dönemde Mekke'de geçmektedir. Bu coğrafyada Beni Şeybe adında bir kabilenin Hilal ve Hümam adında iki reisi bulunmaktadır. Hilal'in Gülşah adında bir kızı, Hümam'ın da Varka adında bir oğlu olur. Birlikte büyüyen iki çocuk, gençlik dönemlerinde aşık olurlar. Herkesin tanık olduğu bu aşk hikayesinin evlilikle sonuçlanacağı beklenir. Nitekim öyle olur. Düğün dernek kurulur, her şey yolunda gidiyor derken, başka bir kabile reisi Beni Amr güzelliği dillere destan Gülşah'ı düğün gecesinde kaçırır. İki kabile arasında çok büyük savaş çıkar. Varka, Gülşah'ın peşinde günlerce iz sürer ve tutsak edildiği çadırdan onu kaçırır. Bu kaçış çok uzun sürmez. Beni Amr, bu sefer iki aşığı birden yakalar ve beraber tutsak eder. Tutsaklığın hırçınlığı ile deliye dönen iki aşık, bir gece ellerindeki bağları çözüp Beni Amr'ı öldürür. Artık özgür olduklarını düşünen gençler, kendi kabileleri Beni Seybe'ye dönerler. Evlilik arifesinde olumsuzlukların birbiri ardına sıralandığı dönemde gençler, bu sefer de Varka'nın babasının savaş esnasında öldüğü haberini alır. Gülşah'ın ailesi kimsesiz kalan ve fakirleşen Varka'ya kızlarını vermek istemez. Varka derdini dayısının çözeceğini umut ederek yola çıkar. Yemen'e vardığında dayısının Melik Anter tarafından tutsak edildiği haberini alır. Büyük kahramanlıkla dayısını kurtarır, onu tutsak eden Melik Anter'i de öldürür. Varka, Yemen'de dayısını kurtarırken bu sırada Şam Sultan'ı Melik Muhsin, tacirlerden ve seyyahlardan Mekke'de yaşayan güzeller güzeli Gülşah'ın haberini alır, onunla evlenmek istediğini aileye belirtir. Gülşah'ın ailesi Melik Muhsin'e kızlarını verir, şehre gelen Varka'ya ise Gülşah'ın öldüğünü söyleyerek artık ondan vazgeçmesi gerektiğini anlatırlar. Gülşah artık kocası olan Melik Muhsin'e günlerce ağlar. Varka adında sevdiği olduğunu söyler, onunla asla olamayacağını belirtir. Bu sırada Varka, Gülşah'ın ailesinin yalan söylediğini anlar ve Şam'a doğru Gülşah'ı bulmak için yola çıkar. Günlerce aç susuz kalan Varka, çöllerde ölmeyi beklerken tesadüf odur ki Gülşah'ın kocası Melik Muhsin ve arkadaşları tarafından kurtarılıp saraya getirilir. Gülşah'ın sarayına geldiğini anlayan Varka, iyileştikten sonra saraydan ayrılır ve dönüş yolculuğunda kahrından vefat eder. Varka'nın ölüm haberini alan Gülşah, mezarı başına gider ve orada intihar eder. Yazımızın başında bu aşk hikayesinin Hz. Peygamber döneminde yaşandığını söylemiştik. İki aşığın hikayesini duyan Hz. Peygamber, savaş yolu güzergahındaki mezarlarını ziyaret eder. Yanındaki halifelerden bu iki sevgili için ömürlerinden yıl bağışlamalarını ister. Özet olarak Arap edebiyatının sözlü geleneğinde ortaya çıkan Varka ile Gülşah hikayesi 11. yüzyılda İranlı şair Ayyuki'nin yetkin kaleminde Fars edebiyatının en eski aşk mesnevisi olma vasfını kazanmıştır. 13. yüzyıl Orta Çağ Anadolu coğrafyasına, Azerbaycan'ın Hoy şehrinden gelen usta nakkaş Abdülmü'min El Hoyi fırçasında resimli olarak hayat bulmuştur. Selçuklular devrinde başlayan uzun aşk yolcuğu, Osmanlı saray kitaplığında nihayet bulmuştur. Yusuf Öz, Varka ve Gülşah, Tdv İslam Ansiklopedisi."} {"url": "https://www.ithafsanat.com/feyhaman-duran-iki-dunya-arasinda/", "text": "Feyhaman Duran, Çağdaş Türk Resminin gelişim süreci içerisindeki önemli aşamalardan birini oluşturan 1914 Kuşağı'nın kişiliğini ön plana çıkaran temsilcilerindendir. 17 Eylül 1886 tarihinde İstanbul Kadıköy'de, doğan sanatçı, 1908 yılında Galatasaray Sultanisi'ni bitirdi. 1910 yılında Abbas Halim Paşa, sanatçının yeteneğini fark ederek aile bireylerinin portrelerini ısmarladı ve sonunda Feyhaman'ı aynı yıl resim eğitimi için Paris'e yolladı. Feyhaman, Academie Julian'da, dinsel ve tarihsel konuların yanı sıra natürmort ve portrelere ağırlık veren, akademik bir ressam olan Jean-Paul Laurens (1838-1921) ile oğlu Paul Albert Laurens atölyelerinde; Ecole des Beaux-Arts'da Fernand Cormon (1845-1924) atölyesinde ve Arts Decoratif'te eğitim aldı. 1925 yılında kendisi gibi ressam ve hattat olan Güzin Hanım ile yaptığı evlilik bir ömür boyu sürmüştür. Feyhaman ve Güzin Duran, 1943-47 yılları arasında Topkapı Sarayı Müzesi'nde sık sık çalışmalar yaptılar. Savaş sırasında müze koleksiyonunun bir bölümü Niğde'ye taşınmıştı ve müzeye ziyaretçi alınmıyordu. İzin alarak sarayda çalışma olanağı bulan Feyhaman ile eşi, bu sakin ortamdan yararlandı; Feyhaman sarayın içi ve dışından çeşitli görünümleri tuvaline geçirirken, Güzin Hanım da suluboya karagöz figürleri çalışıyordu. Güzel Sanatlar Akademisi'nde atölye şefi olarak çok sayıda öğrenci yetiştiren sanatçının tüm yaşamı, resimden ve çok sevdiği eşi Güzin Hanım'dan oluşmuştu; işinden arta kalan zamanı evinde eşiyle ve resim yaparak değerlendiriyor, bu arada lisede resim öğretmeni olan Güzin Hanım'ın pek çok resmini yapıyordu. Yaşamının son iki yılında görme yetersizliği nedeniyle resim yapamayan sanatçı, 6 Mayıs 1970 tarihinde yaşama veda etti. Duran, tüm yaşamı boyunca Doğu ile Batı'yı aynı anda deneyimlemesinin etkilerini eserlerine yansıtmış bir sanatçıydı. Cumhuriyet Türkiyesi'nde portrelere duyulan ihtiyaçtan dolayı en çok bu alandaki işleriyle anılan sanatçı aynı zamanda natürmort, peyzaj gibi farklı türlerde de aynı üretkenlikte eser verdi. 2017 yılında gerçekleştirilen, Sabancı Üniversitesi Sakıp Sabancı Müzesi'nin, ev sahipliği yaptığı Feyhaman Duran. İki Dünya Arasında isimli sergi, sanatçının, Osmanlı İmparatorluğu'ndan Cumhuriyet'e geçiş sürecinin izlerini yansıtan sanat pratiğinin izinde söz konusu dönemin tüm çatışma ve gelişmelerini gözler önüne seriyordu. Sergi, çöküş yıllarını yaşayan bir imparatorluktan, sanat dünyasının beşiği Paris'e giden, sonrasında yurda gelişinde ise kendini keskin bir dönüşümün ortasında bulan Duran'ın, bu yolculuklarının, sanatını nasıl şekillendirdiğini yansıtıyordu."} {"url": "https://www.ithafsanat.com/filenin-sultanlari-sebat-belgeselinin-galasi-yapildi/", "text": "AXA Sigorta ve Türkiye Voleybol Federasyonu'nun hayata geçirdiği ve Türkiye Kadın Milli Voleybol Takımı'nın olimpiyatlara uzanan başarı yolculuğu ve temsil ettiği değerleri anlatan 'Filenin Sultanları: Sebat' Belgeseli'nin galası Zorlu PSM'de yapıldı. AXA Sigorta'nın değerler ortağı Türkiye Voleybol Federasyonu ile birlikte hazırladığı Filenin Sultanları: Sebat belgeselinin galası 23 Eylül Perşembe akşamı Zorlu PSM'de gerçekleştirildi. Galaya AXA Sigorta CEO'su Yavuz Ölken, Türkiye Voleybol Federasyonu Başkanı Mehmet Akif Üstündağ, A Milli Kadın Voleybol Takımı oyuncuları ve teknik ekibi ve spor dünyasından çok sayıda davetli katıldı. Fatih Karaca'nın yönetmenliğini üstlendiği belgesel, 'Filenin Sultanları' olarak bilinen Türkiye Kadın Milli Voleybol Takımı'nın 2019 Avrupa Şampiyonası'ndan günümüze kadar uzanan başarı öyküsünü anlatıyor. Ekim ayında izleyicilerle buluşacak olan belgeselde milli takım oyuncuları, teknik ekip ve federasyon yetkililerinin görüşlerine ve geçmiş dönem maçlardan heyecan verici görüntülere de yer veriliyor. Türkiye Voleybol Federasyonu Başkanı Mehmet Akif Üstündağ Sebat ettik, çalıştık, sabrettik, bu başarılara ulaştık. Her geçen gün hedefimizin büyük olduğunu biliyoruz. Bu sahada ter döken oyuncuların, çalışanların, bu noktaya gelmemizi sağlayan kulüplerimizin, oyuncuları altyapıdan itibaren yetiştiren antrenörlerimizin, sponsorlarımızın ve diğer herkesin desteğiyle bir voleybol hikayesi yazdık. Çok mutlu ve gururluyuz. dedi. Spor AXA Sigorta için ayrı bir öneme sahip çünkü insanları aktif ve sağlıklı yaşama teşvik eden ve fiziksel hareketlilik, azim, toplumsal cinsiyet eşitliği, sportmenlik gibi değerleri yansıtan bir alan. Bu çerçevede değerler ortağı olduğumuz TVF ile hayata geçirdiğimiz Filenin Sultanları: Sebat belgeseliyle A Milli Kadın Voleybol Takımımızın ilham veren hikayesini milyonlarla buluşturmak, onların başarısını bu şekilde kutlama fırsatı bulmak mutluluk verici. Sizlerin de önünde bir kez daha Filenin Sultan'larını kutluyorum. Eminim ki ilerleyen süreçte büyük bir gayretle çalışan ve önemli başarılara imza atan erkek milli takımlarımızın da nice başarılarını anlatacağız."} {"url": "https://www.ithafsanat.com/fotografcilarin-en-sevdigi-mevsim-sonbahar/", "text": "Yaza ve sıcak havalara veda ettiğimiz bu günlerde, fotoğrafçıların en sevdiği mevsim olan sonbahara girmiş bulunuyoruz. Güneş ışığı o sert etkisini yitirecek, karelerimizi tatlı tatlı aydınlatacak ve düşen sarı yapraklar, fotoğraflarımıza renk katacak. İlk sayımızda fotoğraf makinesi türleri ve diyafram, enstantane, ISO gibi temel makine ayarlarından bahsetmiştim. Bu yazımda ise makinemizin gözü olan objektif veya bir diğer adıyla lenslerden bahsedip fotoğraflarımıza olan etkisini anlatacağım. Objektif fotoğraf makinemizin en önemli aparatıdır. Makinenin önüne takılan ve görüntünün oluşmasını sağlayan mercekler topluluğudur. Fotoğrafa düşen ışık miktarını, görüntü keskinliğini ve alan derinliğini doğrudan etkiler. Objektif seçerken ilk bakacağımız şey, objektifin odak uzunluğu olmalıdır. Odak uzunluğu milimetre ile ölçülür. Bu bilgi objektifin üzerinde yazar ve objektifimizin sınıfını belirleyen yegane unsurlardan biridir. Odak uzunluğunun ilk ve en önemli etkisi, gördüğümüz görüntü üzerinedir; azaldıkça gördüğümüz alan genişler ve arttıkça da daralır. Bu çekeceğimiz konuya göre çok önemli bir etkendir. Odak uzunluğu kısa bir objektifle portre veya odak uzunluğu uzun bir objektifle manzara çekemeyiz. Odak uzunluğunun diğer etkisi ise ışık üzerinedir; arttıkça objektifin alacağı ışık azalır veya tam tersi duruma artar. Son etkisi ise alan derinliği üzerinedir. Alan derinliği, fotoğrafta net olan alandır. Kullanılan objektifin odak uzunluğu artınca alan derinliği azalır, arka planın flu çıkmasını sağlayarak çektiğimiz objeyi arka plandan ayırır ve güzel bir kompozisyon yaratır. Bu portre ve moda çekimlerinde sıklıkla kullanılan bir kompozisyon tekniğidir. Günümüzün üst segment cep telefonu modelleri, bu etkiyi portre modunda dijital efekt olarak yapabilse de hiçbir zaman objektifin verdiği lezzeti vermemektedir. Objektif seçerken ikinci önemli unsur ise objektifin diyafram açıklığıdır. İlk yazımda da belirttiğim gibi diyafram F değeri ile ölçülür. F değeri düşük bir objektif, makinemizin daha fazla ışık almasını sağladığı gibi alan derinliğini de azaltır. Bu avantajlarının yanı sıra maliyet ve objektifin ağırlığı ciddi bir şekilde artacaktır. Objektif türlerine geçmeden önce son olarak önemli bir bilgi daha vermek istiyorum. Sabit odak uzunluğuna sahip objektifler (50 mm vb.) hareketli odak uzunluğuna sahip objektiflere (35-300 mm gibi) göre daha keskin bir görüntü kalitesine sahiptirler. Fakat hareketli objektiflerin sağladığı konu seçme esnekliğini veremezler. Fotoğraf makinemizde kullandığımız objektifin odak uzunluğu bizi olduğumuzdan daha kilolu gösterebilir. Portre çekimlerinde odak uzunluğunda 50 mm üzerine çıkıldığında yüz, daha toplu gözükmeye başlar. Tam tersinde ise yüzümüzün kenarları geriye doğru gitmeye başlar. 1. Geniş Açılı Objektifler: 50 mm altında odak uzunluğuna sahip objektifler, geniş açı olarak sınıflandırılır. Manzara ve iç mekan çekimi için kullanılır. Alan derinliği oldukça fazladır. Odak uzunluğu çok kısa objektifler kullanırsak (16 mm gibi) çok geniş bir alan görüntüleyebiliriz ancak fotoğrafın köşelerinde distorsiyon dediğimiz bükülmeler başlar. 2. Standart Objektifler: 50 mm objektiflerdir. Gözümüzün gördüğü görüntüye en yakın görüntüyü verir. 3. Tele Objektifler: 50 mm üzeri objektifler tele objektif olarak adlandırılır. Odak uzunluğu arttıkça uzaktaki bir objeyi çekebiliriz. 1. Macro Objektifler: Yakın plan veya küçük objeleri çekmek için kullanılan objektiflerdir. Alan derinliği oldukça azdır. 2. Fisheye Objektifler: Çok geniş bir alanı fotoğraflamaya yarayan ancak distorsiyonu oldukça fazla 6-16 mm lenslerdir. Bu tip lenslerde yatay ve dikey çizgiler bozulur. Alan derinliği oldukça fazladır. Su altı fotoğrafçılığında yaygın olarak kullanılır. Karada da cami, kilise gibi kubbeli yapılarda hoş bir etki yaratabilir. 3. Tilt-Shift Objektifler: Özellikle mimari çekimlerinde kullanılan, geniş açıyı yatay ve dikey bozmadan verebilen profesyonel bir objektif türüdür. Kullanımı zor ve auto focus özelliği olmayan bir objektif türüdür. Düşük diyafram değerlerinde de alan derinliğini artırabilen, mükemmele yakın görüntü veren bir objektiftir. Yukarıda bahsettiğim odak uzunluklarını full frame sensör kullanan SLR/DSLR makinelere göre verdim. Eğer DX sensörlü makine kullanıyorsanız odak uzunluğunu 1.5'e bölerseniz size denk gelecek odak uzunluğunu bulabilir ve buna göre objektif seçebilirsiniz. (Örnek: 50 mm Full frame = 33 mm DX ) Yine aynı şekilde 3/4 sensör kullanan bir makineniz varsa da ikiye bölebilirsiniz. Birçoğumuz fotomodel değiliz ve özellikle benim gibi yuvarlak bir yüz hattına sahipseniz çektirdiğiniz fotoğraflarda olduğunuzdan daha kilolu çıktığınız için moraliniz bozulmuştur. Hatta bu mevzu, eskilerin meşhur dizisi Friendste de şakaya vurulmuştur. Şaka bir yana fotoğraf makinemizde kullandığımız objektifin odak uzunluğu bizi olduğumuzdan daha kilolu gösterebilir. Full frame 50 mm'lik bir objektifin göze en yakın görüntüyü gösterdiğinden bahsetmiştim. Portre çekimlerinde odak uzunluğunda 50 mm üzerine çıkıldığında yüz, daha toplu gözükmeye başlar. Tam tersinde ise yüzümüzün kenarları geriye doğru gitmeye başlar ve çok kısa odak uzunluklarında doğal olmayan komik bir görüntü oluşur. Portre çekimlerinde objektifinizi doğru seçin ve fotoğrafını çektiğiniz kişiyi kendinizden nefret ettirmeyin! Fotoğrafçılığa yeni başladığınızda ne çekmek istediğiniz kafanızda tam netleşmemiş olabilir. Deneye deneye en zevk aldığınız fotoğrafçılık türünü bulmanız gayet normaldir. O yüzden, eğer çok belirgin bir hedefiniz olmadan fotoğrafa başlıyorsanız hareketli odak uzunluğunda sahip bir objektif almanızı tavsiye ederim. Full frame için 24-70 mm bir objektif her zaman idealdir. Bu objektif ile hem geniş açı hem portre çekebilirsiniz ve nispeten tele objektif olarak kullanabilirsiniz. Satmak istediğinizde de ikinci eli değerli bir objektif türüdür. Seçim konusunda önemli bir başka husus ise objektifin markasıdır. Fotoğraf makinesi markalarının hepsinin orijinal objektifleri çok kalitelidir ancak pahalıdır. Fotoğraf makinelerine objektif üreten firmalar da vardır bunlar maliyet olarak daha uygun ve aynı kalitedir. Çok ucuz objektif üreten firmalar da vardır fakat bunları ben tavsiye etmiyorum. Tavsiyem böyle bir objektif seçerken bu markaları iyice araştırmanızdır. İnternette bir çok kaynakta objektiflerle ilgili yorumlar ve bilgiler mevcuttur. Bu sayımızın özel konusu olarak zor bir fotoğrafçılık alanı olan kuş fotoğrafçılığından bahsetmek istiyorum. Kuş fotoğrafçılığı için oldukça elverişli bir coğrafyada yaşıyoruz. Ülkemiz, kuşların göç yolu üzerindedir. www. trakus. org sitesine göre ülkemizde 491 adet tür yaşamaktadır. Bu türlerini bazıları kalıcıdır bazıları da yılın belli zamanlarını ülkemizde geçirir. İçinde bulunduğumuz sonbahar mevsiminde, sıcaklıkların düşmesi ile kuşlar kendilerini daha çok gösterecek. Ayrıca tersine göç başlayacağından kuş çekmek için bol bol fırsatımız olacak. Kuş fotoğrafçılığı gerçekten de çok vakit alan, zor, meşakkatli bir fotoğraf dalıdır. İnsanlığın başlangıcından beri kuşlar insanlar tarafından avlandığı için oldukça temkinli canlılardır. Kuş türlerinin büyük bir çoğunluğu fazla yaklaşmamıza izin vermez, bu yüzden iyi bir fotoğraf çekmek için ya kamufle olup yakından çekmek ya da iyi ve uzun bir tele objektife sahip olmamız gerekir. (Full framede 400 mm ve üzeri). İyi kuş fotoğrafı çekmek için önce iyi bir kuş gözlemcisi olmak gerekir. Hangi türün, hangi mevsimde, hangi bölgede olduğu gibi bilgilere hakim olmanız şarttır aksi takdirde ancak şansa özel bir türe denk gelirsiniz, o da ayda yılda bir gerçekleşir. Kuş fotoğrafçısı için bol bol açık alanlarda vakit geçirmek elzemdir ve bu hem beden hem de ruh sağlığınız için şifa olacaktır. Güzel bir türü güzel bir şekilde fotoğrafladığınızda yaşayacağınız haz ise müthiştir ve bütün emeğinize değecektir. İlk olarak ekipmandan da önce bir kuş gözlemcisi veya fotoğrafçısı ile arkadaş olmak her şeyden önemlidir. Konunun acemisi olduğumuz için onlar bize yol gösterecektir. Başlangıçta gözlerimiz kuşu uzak mesafeden seçemeyecek, sesinin nereden geldiğini kestiremeyecektir. Kuş gözleminin pratiğini bol bol yaparak görmede ve işitmedeki algımızın zamanla nasıl değiştiğine şahit olacağız. Bu acemilik zamanlarını bir işi bilenle geçirirsek öğrenme sürecini daha hızlı ve kolay geçirebiliriz. www. trakus. org sitesinden hem kuşların türlerini öğrenebiliriz hem de forumlarından arkadaş edinebiliriz. İkinci önemli husus ise objektif seçimidir. Objektifimizin odak aralığı uzadıkça uzaktaki bir kuşu net çekebiliriz. Fakat maliyet artacak ve objektif ağırlaşacaktır. Objektif ağırlığı çok önemli bir konudur çünkü elimizi sabit tutamazsak net bir fotoğraf alamayız. O yüzden objektifi almadan önce makineniz üzerinde deneyin. Kol gücünüzün yettiği bir objektif alın. Diyafram aralığına da dikkat edin çünkü düşük diyafram aralığı olan bir objektif hem maliyette hem de yükte ağırlaşacaktır. Üçüncü önemli konu ise makinenizin ayarlarıdır. Hareketli bir kuşu manuel olarak netlemek çok zor olacağı için otomatik odaklama kullanacağız. Bu özellikten maksimum verimi almak için makinenizin menüsüne girip odak noktalarını en yüksek nokta adedine almanız gerekir. Bu şekilde daha keskin fotoğraf elde edebiliriz. Bir diğer önemli ayar ise makinenin enstantane hızıdır. Kuşlar genellikle hareketli canlılardır, bu sebepten dolayı yüksek enstantane değerlerine çıkmamız gerekir. Durağan bir kuşu çeksek bile objektif ağır olduğundan en ufak hareketimizde kuşun netliği gidebilir. Bu sorunu minimize etmek için objektifimizin odak uzunluğu neyse en azından o enstantane hızına çıkabiliriz. (Örneğin 500 mm objektif için 1/500 enstantane değeri.) Enstantane değerinin yükselmesi, alacağımız ışığı azaltacaktır, bunu telafi etmek için ise ISO değerini artıracağız ve diyaframı açacağız. Burada dikkat edilmesi gereken konu; diyaframı çok açarsak kuşun bazı kısımları flu çıkabilir. Bu ayarın dikkatli yapılması önemlidir. ISO da ise çok yüksek değerler görüntü kalitesini bozar. Eğer güneşi arkamızda alıp da çekim yapabilirsek diyaframı ve ISO'yu makul değerde tutup iyi bir görüntü kalitesi elde edebiliriz. Son olarak ise birçok makinede pozlama telafisi olarak adlandırılan bir ayar vardır. Bu genelde üzerinde +/- sembolü olan düğmedir. Bu düğme vasıtası ile diyafram, enstantane ve ISO'dan bağımsız olarak fotoğrafı aydınlatabilir veya karanlık hale getirebilirsiniz. Yüksek enstantanelerde özellikle de uçan kuşları çekerken bu değeri artırmanızı tavsiye ediyorum."} {"url": "https://www.ithafsanat.com/fotografcilikta-yapay-isik-kullanimi/", "text": "İthaf dergimizin ikinci sayısında ışığı anlamak isimli bir yazı yazarak ışığın fotoğrafta en önemli unsur olduğunu belirtmiş, ışığın fotoğrafa olan etkisini anlatmıştım. Bu konu okuyucularımızdan ilgi gördü ve konuyu daha da detaylandırmamı talep eden birçok mesaj aldım. Bu yazımda, yapay ışıklar vesilesi ile çeşitli konfigürasyonlarda çekim yaparak ışık kullanımı konusunu örnekleriyle size anlatacağım. Paraflaş ve flaş gibi yapay ışıklarınız yoksa üzülmeyin; bu anlattıklarımın birçoğunu doğal ışık kaynakları ile de uygulayabilirsiniz. Bu fotoğraflarda paraflaş olarak adlandırılan yapay ışık kaynağını kullandım. Bu ışığın avantajı, güçlü ışık vermesinin yanı sıra üzerine oturttuğumuz ayaklar vesilesi ile istediğimiz açıda kullanabilmemiz. Doğal ışık kullandığımızda kontrol hiçbir zaman bizde değildir, günün saatlerini gözlemleyip ışık açılarını hesaplayıp ona göre çekim yapmamız gerekir. Bunun aksine yapay ışık kullanımda ışığın kontrolü tamamen fotoğrafçının elindedir. Yapay ışığı şekillendirmek ve yumuşatmak için 3x4 softbox, portre tası ve tas olarak adlandırılan 3 ayrı paraflaş aparatından faydalandım. Bu aparatların da fotoğrafa etkisini, paylaştığım karelerde gözlemleyebilirsiniz. lk olarak makinemizi ayarlamaktan başlayalım. Çekim, stüdyo ortamında yapıldığı için yapay ışıklarımızın dışında hiçbir ışığın fotoğrafa girmemesi gerekiyor. Bunu da enstantaneden ayarlayacağız. 1/160 gibi bir değer bunun yeterli olacaktır. Bu değere geldiğimizde ışıklar kapalıyken çekeceğimiz fotoğraf kapkaranlık çıkacaktır. Ondan sonra yine ISO'yu düşük bir değere almamız gerekiyor. Yüksek ISO hem fotoğrafa ortam ışığının girmesine sebep olacak hem de noise oluşturarak fotoğrafın görüntü kalitesini düşürecektir. Bu çekimde ISO'yu 80 olarak ayarladım ancak her makine bu ISO'ya düşmeyebilir. O durumda da makinenin izin verdiği en düşük ISO'yu ayarlayabilirsiniz. Üçüncü olarak diyaframı ayarlayacağız ve bu çok önemli bir ayardır çünkü yapay ışığın gücünü diyafram üzerinden kontrol edebiliriz. Diyafram ile yapay ışık, ters orantılıdır. Diyaframı açtığımız zaman yapay ışığın gücünü kısmamız ve diyaframı kıstığımız zaman ise yapay ışığın gücünü artırmamız gerekecektir. Yapay ışığı TTL modunda kullanırsak ışık, diyaframa göre otomatik ayarlanacaktır fakat ben bunu tercih ve tavsiye etmiyorum. Bir fotoğrafçı olarak doğa fotoğrafı, spor fotoğrafı, sokak fotoğrafı gibi anı yakalamanın çok önemli olduğu, zamana karşı yarışılan bir kare çekilmiyorsa bütün makine ayarlarının manuel olarak ayarlanmasından yanayım. Bu sebepten ışığımızın ayarını da manuele alıyoruz. Diyaframdan sonra paraflaşların gücünü de ayarlamak gerekiyor. Bunu da deneme yanılma yaparak zevkinize göre ayarlayabilirsiniz. Ben bu karelerin hepsinde net bir görüntü alabilmek ve siyah fon kullandığımdan objeyi arka plandan ayırabilmek gibi bir derdim olmadığı için diyaframı F 11'e ayarladım. Bu diyaframda kendi zevkime göre en iyi sonucu, ana ışığımı 8'e ayarladığımda gördüm. Çektiğim tüm karelerde diyafram ve ana ışığımın ayarıyla bir daha hiç oynamadım ki karelerde kullandığımız ışık konfigürasyonlarının ve aparatlarının etkisi görülsün. Son olarak ise white balanceı 5500 Kelvin değerine manuel olarak ayarladım. Bu değer hem güneş ışığının hem de kullandığımız paraflaşların ışık sıcaklığı değeridir. Bu değeri 5500 Kelvin'den düşürdüğümüz zaman daha soğuk, artırdığımız zaman ise daha sıcak bir renk elde ederiz. Bunu hangi değerde kullanacağımız tamamen kişisel zevke bağlıdır. Halihazırda bu konuya değinmişken bir tüyo da paylaşmak istiyorum. Ev, ofis gibi bir ortamda paraflaşsız çekim yaptığımızı varsayalım. Ortamı, florasan, LED gibi yapay ışık kaynakları anlatacaktır. Bu ışıkların bazıları soğuk bazıları da sıcak ışık verecektir ve fotoğramızda istediğimizin dışında mavi veya sarı tonlar baskın çıkacaktır. Mavi tonlar baskın çıkıyor ve bunu istemiyorsak Kelvin değerimizi yükseltip daha nötr bir ton elde edebiliriz. Bunun zıddı olarak sarı tonlar baskın çıkarsa da Kelvin değerini düşürebiliriz. Ben bununla uğraşmak istemiyorum derseniz de fotoğrafı otomatik white balance ayarında RAW olarak çekip Photoshop, Lightroom benzeri programlarda bu ayarı değiştirebilirsiniz. Fotoğraflarımızı ham olarak RAW formatında çekmek çok önemlidir, eğer JPG gibi formatta çekersek makine kendi yazılımında göre fotoğrafı işleyip bazı ayarlar yapacaktır ve bunlara sonradan yüzde 100 müdahele edilemez. RAW olarak çekilip işlenmemiş fotoğraf, eskilerin tabiriyle banyo edilmemiş fotoğrafa benzer. Fotoğraflarımızı her zaman RAW çekelim ki sonra zevkimize göre müdahale edebilelim. Bu hazırlıktan sonra fotoğraf çekmeye başlayabiliriz. Fotoğrafta ana ışık, dolgu ışığı arka ışık olarak üç ışık unsuru vardır. Ana ışık, adı üzerinde fotoğrafta başrolü oynayan ışıktır. Dolgu ışığını ise ikinci destek ışık olarak gölgeleri yumuşatmak ve tatlı ışık geçişleri için kullabiliriz. Bu ışığı kullandığımız zaman daha düşük bir ışık gücü kullanmamız gerekir. Dolayısıyla ışıklarımızı manuel ayar harici kullanmamamız gerekecektir. Arka ışık ise arkadan objeyi aydınlatarak objeyi arka plandan ayırmaya yarayan bir ışıktır. Örneğin, siyah bir objeyi, siyah arka plan ile çekiyorsak objeyi arka plandan iyi ayırmamız için bu ışık şart olacaktır. İnsan çektiğimizde ise saçına yansıtırsak güzel bir görüntü de oluşturacaktır. İlk karemizi tek bir ışık (Foto 1) ile çaprazdan 45 derece açı ile aydınlatarak softbox aparatı kullanarak çektim. Softbox, ışığı hem geniş bir alana yaymaya yarayan hem de tatlı bir şekilde yumuşatan çok faydalı bir aparattır. Moda, portre ve ürün çekimlerimde sıkça kullanılır. Bu karede tek ışık kullanıldığından yüzün sol tarafına sert bir gölge düştüğünü görüyoruz. Bu kompozisyonumuza göre istediğimiz bir öğe olabilir ve sıkça kullanılan bir aydınlatma tekniğidir. Eğer sert bir gölge oluşsun istemiyorsak o zaman devreye dolgu ışığını alıyoruz (Foto 2). Dolgu ışığını yine diğer çaprazdan 45 derece açıyla aydınlatarak ve aynı ebatta softbox kullaranak kullanıyoruz. Bu karede modelim eşit aydınlansın istemediğimden dolgu ışığının değerini iki stop aşağıya çektim. Bu aydınlatma metodu ile daha yumuşak bir gölge ve daha tatlı bir ışık geçişi oluştu. Üçüncü karemde ise devreye arka ışık olarak bir ışık daha sokuyorum (Foto 3). Ana ışığım ve dolgu ışığımın ayarları ile hiçbir şekilde oynamadan, bu sefer portre tası yardımıyla ve ışığın ayaklarını yükselterek sağ arka çaprazdan modeli yukarıdan aydınlatacak şekilde hareket ediyorum. Bu ışık devreye girdiğinde modelin saçı güzel bir şekilde aydınlanmış ve arka planda daha iyi ayrışmış oluyor. Aynı zamanda gölgemiz daha da yumuşuyor. Bu kareden sonra portre tasının softboxtan farkını göstermek için bir kare daha çekiyorum. Bu karede de yine çaprazdan tek ışık kullandım. Dikdörtgen şeklindeki softbox'ın aksine portre tası yuvarlak bir yapıya sahip. Daha küçük bir alanı aydınlatıyor ve softbox'tan biraz daha sert bir ışığa sahip. Bu kadar yumuşak ışık kullanımından sonra artık sert bir ışığa geçmenin vakti geliyor. Bu karede üzerinde hiçbir yumuşatıcı olmayan normal bir tas kullanıyorum (Foto 4). Bu tas yardımıyla öğlen vakti sert bir ışık veren güneşe benzer bir etki elde edebiliyoruz. Işığı modele yaklaştırırsak daha da sert bir ışık elde edebiliriz. Onu da bir sonraki karemizde görüyoruz (Foto 5). Bu karemde modeli karşı açıdan çekip tası modele yakın bir şekilde aşağıdan veriyorum. Aşağıdan ışığı verdiğimizde fotoğrafta gerilim ve korku hissinin arttığını görüyoruz. Ek olarak da sağ arka çaprazdan portre tası ile ışık vererek saçların aydınlanmasını ve arka plandan daha iyi ayrışmayı sağlıyorum. Bir sonraki karede (Foto 6) karşıdan portre tası ile aydınlatmanın fotoğrafa etkisini görüyoruz. Bu ışıklandırmada boyutu nedeniyle softbox'ı kullanmam oldukça zor olduğundan portre tasını tercih ettim. Işık karşıdan geldiği için yüz eşit olarak aydınlanıyor ve herhangi bir gölge oluşmuyor. Bu tip portre fotoğraflarında herhangi bir ışık oyunu olmadığından dolayı benim en az tercih ettiğim ışıklandırma metodudur. Fotoğrafa vesikalık hissi veriyor bence sanatsal olarak çok bir değeri yok. Son olarak finali ters ışık ile yapmak istedim (Foto 8). Bu karede en iyi hissi siyah beyaz çekimin vereceğini düşündüğün için siyah beyaz çekimi tercih ettim. Fotoğrafta hem portre tası hem de normal tas vasıtası ile iki ayrı arka ışık kullandım. Bu tip karelerde çektiğimiz model veya objeden ziyade ışık, ana oyuncu oluyor dramatik bir görsel elde edilebiliyor. Paraflaşlarımızı stüdyo haricinde dış ve kapalı mekanlarda da kullanabiliriz. Bu tip çekimlerde ortam ışığını da kullanacağımızdan ortam ışığı ve paraflaş ışığı dengesinin iyi kurulması gerekir. Öncelikle ISO ve enstantane vasıtası ile paraflaşlar kapalıyken çekim yapıp elde etmek istediğimiz aydınlığı yakaladıktan sonra paraflaşımızı ayarlayabiliriz. İşi modellik olmamasına rağmen bu fotoğraflarda bana modellik yapan Mehmet Badi'ye teşekkür ediyor ve yazımı sonlandırıyorum. Bir sonraki sayımızda görüşmek üzere."} {"url": "https://www.ithafsanat.com/fotografi-makina-degil-fotografci-ceker/", "text": "İcat edildiğinden beri fotoğrafın sanat olup olmadığı tartışılmıştır ve büyük bir olasılıkla da kıyamet gününe kadar bu tartışma sürecektir. Teknolojinin geliştiği günümüzde fotoğraf çekmek oldukça kolaylaşırken bu teknolojik rahatlık tartışmayı daha da hararetlendirmiştir. Tabii ki kağıda boyayla bir şeyler çizen herkes sanatçı olmadığı gibi, her deklanşöre basıp bir kare yakalayan kişi de sanatçı değildir. Hayal gücü ve yaratıcılık ile sıra dışı artistik fotoğraflar çekmek mümkündür. Bu fotoğrafları çekmek için de ilk olarak fotoğrafın teknik bilgilerini ve inceliklerini bilmek gerekir. Ben de bana ayrılan bu sayfalarda fotoğraf ile ilgili bildiklerimi sizlerle paylaşacağım. - KOMPAKT FOTOĞRAF MAKİNELERİ: İsminden de anlaşılacağı gibi oldukça küçük ve hafif olan bu makineler, büyük bir kullanım kolaylığı sağlar ve ekonomik olarak da uygun ürünlerdir. Lensleri küçüktür ve değiştirilemezler. Çok fazla ayar da gerektirmezler ancak çekebileceğiniz şeyler sınırlıdır. Son zamanlarda cep telefonlarının fotoğraf çekme özellikleri iyice geliştiği için bu tip makinelere rağbet azalmıştır. Yine de su altı fotoğrafçılığı gibi niş konularda boyutu, pratikliği ve maliyeti sebebi ile tercih edilmektedir. Başlangıç olarak tercih edebilirsiniz ancak çekeceğiniz konular ve imkanlarınız sınırlı olacağı için bir müddet sonra sıkılabilirsiniz. - DSLR-Like KOMPAKT FOTOĞRAF MAKİNELERİ: Kompakt makinelerin aksine bu makinelerin lensleri değişebilir. Sensörleri küçüktür. Görüntü kalitesinde DSLR makineleri yakalayamazlar. - DSLR FOTOĞRAF MAKİNELERİ: DSLR Digital Single Lens Reflex Camera yani diital tek yansımalı fotoğraf makinesi anlamına gelir. Görüntü, lensten geçtikten sonra aynalı bir sistem aracılığı ile vizöre aktarılır. Bu tip makinelerin lensleri değişebilir ve lens yelpazesi olarak çok geniş bir seçeneğe sahiptir. Bu durumda hangi lensin çekeceğimiz konu için uygun olduğu bilgisine vakıf olmamız gerekir. Kompakt makinelere göre çok daha büyük sensörlere sahip olduğu için görüntü kalitesi ve alan derinliği çok daha iyidir. DSLR makineler de kendi içinde kompakt, orta boy ve büyük olarak üçe ayrılırlar. Makinelerin boyutlarına göre sensör boyutu da değişecektir. Sensör boyutuna ise ayrıca değineceğim. - AYNASIZ DSLR FOTOĞRAF MAKİNELERİ: Nispeten yeni bir segmenttir. Normal DSLR sistemin aksine bu makinelerde ayna bulunmaz, bu da makinenin boyutuna ve ağırlığına ciddi bir avantaj sağlar. Yine DSLR makineler gibi farklı boyutlarda sensör seçenekleri vardır. Lensleri değiştirilebilir. - ORTA FORMAT FOTOĞRAF MAKİNELERİ: Tam profesyonel makinelerdir. Sensör boyları DSLR'ye göre daha büyüktür. Boyut olarak çok büyük ve ağır makinelerdir. Fiyat olarak da oldukça maliyetlidir. Yüksek maliyetli moda ve reklam çekimlerinde tercih edilen makinelerdir. Kafanız şimdiden karıştı değil mi? Korkmayın. Kağıt üzerinde anlatınca bu bilgiler biraz havada kalabilir ama pratikte iş o kadar karışık değil. Makine seçiminizi kolaylaştırmak ve daha iyi anlamak için yukarıda sıkça bahsettiğim sensör meselesine değineceğim. - FULL FRAME: Analog fotoğraf makinelerinde kullanılan film boyutu (35mm) ile aynı büyüklüğe sahip sensöre full frame denir. Bu tip sensörü kullanan makineler daha pahalıdır. Görüntü kalitesi, alan derinliği ve renk aralığı daha iyidir. Düşük ışıkta da daha kaliteli görüntüler elde edebilirsiniz. - CROP SENSOR: Kırpılmış sensör anlamına gelir. Sensörün boyutu, maliyeti düşürmek için küçültülmüştür. Makinemizin algıladığı görüntü küçülmüştür. Örneğin, bire bir aynı noktadan, aynı odak uzaklığını sahip bir lens ile bir manzara fotoğrafı çektiğinizi düşünün. Tamamen aynı nokta ve aynı açı olmasına rağmen crop sensor makinemiz daha küçük bir alanı fotoğrafa yansıtacaktır çünkü görüntü kırpılmıştır. Bu, geniş açı fotoğrafta bir dezavantajdır. Fakat tele lens ile uzak bir mesafeden bir canlı çekeceğiniz zaman da bu dezavantaj ortadan kalkar. Çünkü obje küçük ve mesafe uzak olduğu için objeyi öne çıkarmak adına objenin etrafındaki görüntüyü çok fazla kadraja katmak istemeyeceksiniz. Sensör konusunu anlatırken mümkün olduğunca sade ve konuşma diliyle anlatmaya çalıştım. Çok karışık bir konu olmadığını düşünüyorum ama konuya çok teknik yaklaşmak daha sağlıklı olsa da idraki daha güç olacaktır. Eğer ki Ben makine ayarı ile uğraşmam otomatik moda alırım, deklanşöre basıp geçerim diyorsanız gözünüz de iyi ise yine güzel kareler yakalayabilirsiniz ama bunlar büyük bir olasılıkla şans eseri olacaktır. Fotoğraf makinesi kendini ışığın durumuna göre ayarlar ama kafanızdaki kompozisyonu bilemez. Makinemiz ile yaptığımız ayarın öncelikle ışığa etkisi olduğu gibi fotoğrafınızın netliğine ve derinliğine de etkisi olacaktır. O yüzden iyi bir fotoğraf için mutlaka manuel modu kullanmalısınız. Bunun içinde üç parametreyi çok iyi bilmeniz gerekiyor. - Diyafram: Sensöre düşecek ışık miktarının ne kadar geniş bir açıdan lens yardımı ile makineye gireceğini ayarlamaya yaran bir parametredir. Diyaframı göz bebeğimiz gibi düşünebilirsiniz. Karanlık ortamda göz bebeğimiz kendini iyice büyütür ki daha çok ışık gözümüzden içeri girsin. Tam tersine, aydınlık ortamda da kısılır çünkü fazla ışık da iyi görmemizi engeller. Diyafram ayarındaki mantık da budur; ortam karanlık ise diyaframı açarız ki makinemize daha fazla ışık düşsün ve ortam aydınlıksa kısarız ki fotoğrafımızda patlama olmasın. Diyaframın ışık harici görüntüye bir etkisi daha vardır. Diyaframı açtığımız zaman çektiğimiz objenin arka planı da flulaşır. Bu da portrede hoş bir etki yaratır. Bu flulaşmanın etkisi, kullandığımız lens ile alakalı değişebilir. Örneğin, geniş açı bir lenste diyaframı ne kadar açarsak açalım, fazla bir flulaşma olmaz. Makro bir lenste de diyaframı ne kadar kısarsak kısalım, çok net bir arka plan olmayacaktır. Bu konuya lens seçimi ile alakalı başka bir yazıda daha detaylı değineceğim ama şu aşamada diyaframın arka planı flulaştırıp bir alan derinliği kattığına etkisi olduğunu bilmemiz yeterli olacaktır. Makinemizde diyafram F değeri üzerinden ayarlanır. F değeri arttıkça diyafram kısılır, azaltılınca da diyafram açılır. - Enstantane: Enstantane fotoğraf makinesi içindeki perdenin düşme hızıdır. Örneğin 1/60 ayarında çektiğiniz zaman, saniyede 60 defa perde düşüyor demektir. Bu hızı artırdığımızda hızlı hareket eden objeleri daha net yakalayabiliriz ancak makinemiz daha az ışık alacağından fotoğrafımız daha karanlık çıkacaktır. Dolayısıyla bu ışık kaybını diyaframı açarak ve ISO'yu artırarak telafi etmemiz gerekir. Karanlık bir ortamda hızı azaltarak (örneğin 1/10) fotoğrafımızın daha aydınlık olmasını sağlayabiliriz. Ancak enstantaneyi yavaşlattığımızda objemiz hızlı hareket ediyorsa bulanık çıkacaktır. Ayrıca hız olarak 1/50'nin altına düştüğümüzde makineyi elimizde tutuyorsak makine titreşime daha hassas olacak ve elimizi titrettiğimizde fotoğraf bulanıklaşabilir. Tabii 1/15 gibi değerlerde, tele objektif gibi ağır objektiflerle bile makineyi titretmeden net fotoğraf çeken insanlar tanıdım ama ağır bir makine ve lens kombinasyonumuz varsa bu değerin altında makinemizi sabitlemek için tripod kullanılmasını öneririm. - ISO: Fotoğraf makinemizin ışığa duyarlılık yüzeyidir. Bu değeri artırdığımız zaman daha aydınlık bir fotoğraf almamıza olanak verir. Ancak bu değeri artırdığımız zaman fotoğrafımızda noise olarak adlandırılan istenmeyen noktacıklar oluşur. Bu da kumlu bir görüntü verip görsel kalitemizi düşürür. Photoshop gibi programlar aracılığı ile noise bir dereceye kadar temizlenebilir. Şimdi makinenizi elinize alıp değişik ayarlarla bol bol fotoğraf çekip bu ayarları beyninize yerleştirmemiz için pratik zamanı! Açık hava, kapalı hava, ev ortamı, akşam gibi bir sürü değişik ortamda fotoğraf çekip kendimizi ve makinemizi tanımamız gerek. İnanın bana, bol pratik yaptıkça bir müddet sonra bu ayarları kendiniz otomatik olarak hiç düşünmeden yapacaksınız. Fotoğraf çekimi ile ilgili temel bilgileri size özet olarak verdikten sonra bu ay yaz mevsiminin de ruhuna uygun olarak su altı fotoğrafçılığı konusunu da sizlerle paylaşmak isterim. Su altı fotoğrafçılığı fotoğrafın zor dallarından biridir. Işık, suyun altında, suyun dışında davrandığından daha farklı davranır. 10 metre derinlikten itibaren renkler azalmaya başlar. 40 metrede rastladığınız kırmızı bir objeyi lacivert olarak görürsünüz. Üzerine fener yansıttığınızda gerçek rengini görürsünüz. Sanki gözlerinizin önünde mavi bir filtre vardır. Bu sebepten harici yapay ışık kullanımına ihtiyacınız vardır. Işığın ayarını da doğru yapmanız ve objenize iyice yaklaşmanız gerekir ki obje iyice aydınlansın ve renkleri capcanlı ortaya çıksın. Bu kadar ayarla uğraştığınız gibi dalgıç olarak yüzerliğinizi de iyi ayarlamanız gerekir ki yüzeye balon gibi fırlamayasınız. Bu sebepten su altı fotoğrafçılığının birinci kuralı, iyi seviyede bir dalgıç olmaktır. Suyun dışında dünyanın en iyi fotoğrafçısı bile olsanız suyun altında rahat değilseniz ve hareketlerinizi kontrollü olarak yapamıyorsanız iyi sonuç alamazsınız. İyi seviye bir dalgıç olunmadan iyi su altı fotoğrafçısı olunamaz. İkinci önemli husus da manuel ayarlara tam anlamıyla hakim olmaktır. Buna ek olarak yapay ışık kullanımını da iyi bilmemiz gerekir. Bu teknik detayların yanı sıra çekeceğimiz deniz canlılarını da iyi tanımak elzem bir husustur. Çekmek istediğimiz canlı ile ilgili temel bilgilere sahip olursak o canlıları nerede bulacağımızı bilir ve suyun altında kısıtlı olan vaktimizi boş boş aranarak geçirmeyiz. Öncelikle belirtmek isterim ki su altında fotoğraf çekmek için ayrı bir makineye ihtiyacımız yok. Her tür makinemizi su altı fotoğrafçılığı için kullanabiliriz. Bunun için ihtiyacımız olan, makinemiz ve lensimiz için bir housing satın almaktır. Housingler genelde alüminyum veya plastik olurlar. Alüminyum olanları pahalı ancak sağlamdır. Housing vasıtası ile makinemiz sudan korunacaktır. Housing üzerindeki düğmeler ile makinemizi kontrol edebiliriz. Su altı fotoğrafçılığında en büyük sıkıntı, su altında lens değiştiremiyor olmamızdır. Örneğin makro lens ile mi daldınız ve suyun altında köpek balığı mı gördünüz, çok büyük geçmiş olsun! Makro lens ile ancak yakından köpekbalığının gözünü çekebilirsiniz. Ayrıca her kullanacağınız lensin housing''i ayrıdır ve bu da ekstra maliyettir. Zaten su altı fotoğrafçılığının en büyük engeli, meşakkati değil, maliyetidir. Bütçem çok yüksek değil, derseniz kompakt bir makine alıp onunla dalış yapabilirsiniz. Kompakt makinede ucuz plastik bir housing işinizi görecektir. Bu tip makinede lens değiştirme sıkıntısı kalmaz. Tabii DSLR'deki etkiyi de alamazsınız. Ama şunu unutmayınız ki fotoğrafı makine değil, fotoğrafçı çeker. Kompakt makine ile su altı fotoğraf yarışmasına katılıp kazananlar da vardır. İkinci önemli ve olmazsa olmaz aksesuar da su altı paraflaşıdır. En azından bir tane edinmemiz gerekir. Işığımız yoksa sadece sığ suda doğal ışık ile fotoğraf çekebiliriz. Geniş bir alanı aydınlatacaksak veya makro fotoğrafta sert gölge olsun istemiyorsak da iki paraflaş kullanmamız gerekecektir. Paraflaş seçerken bir alanı kaç derecelik açı ile aydınlattığı önemli bir husustur. Makro fotoğraf çekeceksek netleme yapmak için ekstradan bir ışığa da ihtiyaç duyabiliriz. Bu ışıklara da focus light denir. Bu ışıklar daimi ışıktır ve paraflaşlar devreye girince fotoğrafa etkileri olmaz. Belli bir su altı fotoğrafı tecrübesine ulaştıktan sonra da fotoğrafımızı güzelleştirmek için yeni aksesuarlara yönelebiliriz. Örneğin, diopter alıp makro canlı fotoğraflarını daha da büyütüp gözümüzün göremediği detayları görebiliriz. Snoot alıp ışığımızı şekillendirebiliriz. Fotoğrafçılığın sonu yoktur. Fakat çok fazla oyuncak çok kafa karışıklığı da getirebilir. - Objenize çok yaklaşın. - Bir canlı çekeceğiniz zaman makineyi objeye yukarıdan tutmayın, objeyi aşağıdan çekin. Bu açı fotoğrafa derinlik katacaktır. Yerde yatan bir canlıysa göz hizasından çekin. - Paraflaş kullandığımız geniş açı fotoğraflarda, çekeceğiniz kareyi önce ışıksız çekin ve çıkan sonuca bakın. Paraflaşlarımızın aydınlatamadığı bölgelerin fotoğrafta nasıl göründüğünü fark edip makinemize ayar çekebiliriz. - Enteresan bir canlı görüp arka planı beğenmediğimizde diyaframı iyice kısın, enstantaneyi uzatın, ISO'yu da düşürün. Objenin arka planı fotoğrafta siyah gözükecek, objemiz paraflaş vasıtasıyla aydınlanacaktır. Bu da objemizin iyice öne çıkmasını sağlayıp estetik olmayan arka planı devre dışı bırakacaktır. - Geniş açı fotoğraflarda çift ışık kullanıyorsak paraflaş açılarımız birbirine doğru bakmasın. Bu, fotoğrafın ortasının çok parlamasına ve sudan uçuşan partiküllerin parlayıp backscatter dediğimiz istenmeyen çirkin bir görüntüye sebep olur. - Hiçbir canlıya dokunmayın! Dokunarak canlılara zarar verebileceğiniz gibi zehirli bir canlıdan siz zarar görebilirsiniz. Eğer su altında bir canlı çok güzel veya çok çirkinse büyük bir olasılıkla zehirlidir. Zehirli olmalarına rağmen dokunulmadıkları müddetçe size zarar vermezler, agresif tavır göstermezler. Kaçmadıkları için de çok yaklaşıp muhteşem fotoğraflar çekebilirsiniz. - Başlangıç seviyesinde bir su altı fotoğrafçısı iseniz paraflaşları TTL modunda otomatik olarak kullanın. Bu modda yapacağımız diyafram ayarına göre ışıklar kendini otomatik olarak ayarlayacaktır. Işık kullanımına alıştıktan sonra manuel mod ile çalışmaya başlayabilirsiniz. Işığın gücünü artıracağınız zaman diyaframı kısın, azaltacağınız zaman da artırın. Parlak pullu bir balık görürseniz diyaframa dokunmadan ışığı yarım veya bir stop azaltın. - Köpek balığı görürseniz korkmayın. Kesinlikle çok şanslısınız! Su altında ve üstünde insandan daha tehlikeli bir canlı yoktur."} {"url": "https://www.ithafsanat.com/fotografta-kompozisyon/", "text": "Baktığımızda bizi çarpan fotoğraf karelerinin sırrı, altın oranı çok iyi yakalamalarında. Peki, kompozisyonda altın oranın önemi nedir? Bu oranı yakalamanın püf noktaları nelerdir? Fotoğraf sanatçısı Serhan Akın, bu soruları cevaplarken doğru kadraj için aklımızda tutmamız gerekenleri de anlatıyor. Tekrardan merhaba! Umarım yazınız keyifli geçiyor ve güzel kareler yakalıyorsunuzdur. Bu sayımıza kadar olan yazılarımda sade bir şekilde fotoğrafın teknik öğelerini anlatmaya çalıştım. Teknik eksikliklerimizi tamamladığımıza göre artık geriye ne göstermek ve ne anlatmak istediğimiz kaldı. Hazırsanız fotoğrafta kompozisyon konusuna geçiyoruz! Kompozisyon, anlatmak istediğimiz konuyu fotoğraf karesinde göstermektir. Kompozisyonun en önemli öğesi de doğru kadrajdır. Makinemize ne kadar hakim olursak olalım, teknik yönümüz ne kadar gelişmiş olursa olsun, yanlış kadraj fotoğrafı berbat edebilir. Bazılarımız doğuştan şanslıyız, Allah bize çok iyi göz vermiş olabilir ve kadraj kurallarını bilmeden de içgüdüsel olarak doğru kadrajı yakalayabiliriz. Ancak yine de mükemmele yakın kadrajı yakalamak için kadraj kurallarını bilmemiz çok önemlidir. Benim gibi doğuştan iyi bir göze sahip olmayanların da morali bozulmasın çünkü büyük bir çoğunluğumuzun gözü geliştirebilir. Doğru kadrajın sırrı, altın orandır. Altın oran, sadece fotoğrafın değil, bütün görsel sanatların hatta yaradılıştaki estetiğin özüdür. Çünkü kainat, belli bir matematik ve geometri üzerine yaratılmıştır. Altın oran, 1/3'tür. Dikkat ederseniz yeni fotoğrafçıların, fotoğrafa ilk başladıkları zamanlarda objeyi ortalama gibi bir çaba içine girdiğini görürsünüz. Nedense beynimiz, her şeyi ortalarsak daha simetrik, daha iyi bir sonuç çıkar gibi bir yanılsama içine girer. Bu durumda sonuç, estetik açıdan güzel değildir. Tabii, bazı durumlarda objenin şekli nedeniyle veya obje karşıdan bize bakıyorsa ortalanabilir. Bu konuya da Altın oran nasıl kullanılır? sorusunu açıkladıktan sonra değineceğim. Şimdi, kadrajdan baktığınızda gördüğünüz görüntünün altı eşit parçaya bölündüğünü düşünün. Tabii ki bunu görmeden hayal etmeniz çok zor, o yüzden size bu şekilde bölünmüş kılavuz çizgileri çekilmiş bir fotoğrafımı paylaşıyorum Bu fotoğrafta teleobjektif ile çekilmiş bir martı görseli görüyoruz. Çizgilerin kesiştiği noktalar, gözümüzün dikkatini çeker ve ilgi merkezi olarak adlandırılır. Bu noktalara yakın yerleştirilen objeler göze daha estetik ve dengeli gözükür. Bu fotoğrafta ilgi merkezi olarak martının gözünü kullanmak istedim ve gözünü, sol üst taraftaki ilgi merkezine gelecek şekilde konumlandırdım. Hayvan veya insan portresi çektiğimiz zaman gözü birebir bu noktaya denk getirmek zorunda değiliz; çekilen açıya göre gözü, bu noktanın üzerine veya altına da denk getirebiliriz. İkinci fotoğrafta ise bir manzara çalışmamı görüyoruz. Burada öne çıkarmak istediğim Ayasofya Camii olduğundan bu sefer Ayasofya Camiini sağ tarafta bir bölü üç oranında konumlandırdım. Kompozisyonda bölgenin tarihi zenginliğini de göstermek için arka planda Sultanahmet Camii de aldım. Kompozisyona ilave olarak ufuk çizgisinin de yine sağ alttan bir bölü üçe yakın oranda konumlandırıldığını görüyoruz. Bunun için de sizinle bir Galata Kulesi fotoğrafımı paylaşıyorum. Galata Kulesi, dikey ve silindirik bir yapıdır. Nereden görürsek görelim, bize karşıdan bakar. Bu sebepten fotoğrafın ortasına yerleştirmek için ideal bir yapıdır. Yine de bu karede altın oranı bir şekilde görüyorsunuz. Kulenin önündeki binaların, fotoğrafın alt kısmında yine bir bölü üç oranına yakın gelecek şekilde yerleştirildiğini görebilirsiniz. Aynı şekilde, bir insan çekeceğimiz zaman da çekeceğimiz kişi, bize vücudu dönük şekilde, direkt karşıdan bakıyorsa fotoğrafın ortasında konumlandırılabilir. Eğer fotoğrafa yeni başlamışsanız ve hayalinizde bu çizgileri oluşturamıyor, objeleri bir türlü altın orana oturtamıyorsanız moraliniz bozulmasın. Dijital makinelerde, vizör harici ekrandan çekim yaparsanız bu kılavuz çizgiler ekrana yansıtılabilir. Bu çizgiler Grid olarak geçer ve her makinede bunları göstermenin yolu farklıdır. Kullanma kılavuzunu okumanızı tavsiye ederim. Başlangıçta bu yolu kullansanız da tecrübe edindikçe fotoğraf çekerken vizörü kullanmanızı ve altın oranı hissetmenizi tavsiye ederim. Kompozisyonda en önemli husus olan kadrajlamayı ve altın oranı açıkladıktan sonra çizgiler konusuna değinebiliriz. İster insan yapısı olsun, ister doğal, matematik gibi geometri de kainattaki estetiğin önemli bir parçasıdır. Geometrik şekiller de yaşamın doğal bir parçasıdır. Şekiller anlaşıldığında kompozisyonumuza güç katacaktır. Fotoğrafta en çok karşımıza çıkan şekil, çizgilerdir. Her şeyde olduğu gibi çizgilerin şeklinin de manası vardır. Dikey çizgiler, güçlülüğü ifade eder, yatay çizgiler de dinginliği. Diyagonal çizgiler ise hareketi çağrıştırır; bu sebeple fotoğrafa hareket katar. Üç çizginin de kullanıldığı bir fotoğrafımı paylaşıyorum. Giriş fotoğrafında gün batımında Haliç Köprüsü'nü görüyoruz. Yatay ufuk çizgimiz, gün batımının dinginliği hissini verirken köprü, çapraz bir açıda çekildiği için fotoğrafta hareket hissediliyor. Aynı zamanda köprünün telleri de yine diyagonal çizgiler oluşturarak bu hareketi güçlendiriyor. Son olarak köprünün ayağı dik bir çizgi oluşturarak köprünün gücünü ve sağlamlığını vurguluyor. Köprü yandan çekilmiş olsaydı o zaman yatay çizgiler daha ön planda olacak ve dinginlik hissi daha yoğun olacaktı. Kompozisyon oluşturmada bir diğer metot da Doğal Kadrajlamadır ve en sevdiğim kompozisyon yöntemlerinden biridir. Doğal kadrajı, objenin etrafında oluşmuş doğal bir çerçeve olarak da düşünebiliriz. Kapı, pencere gibi nesneler, ilk aklımıza gelen doğal kadrajlardır. Algıyı direkt obje üzerine çektiği gibi çevresinde hoş bir görsel de yaratır. Bunu da gösteren çeşitli kareler paylaşıyorum. İlk görselimiz bu yaz Saros Körfezi'nde bulunan İbrice noktasında çektiğim bir fotoğraf. Burada çok güzel bir su altı tüneli bulunur. Dalış yapıyorsanız ve klostrofobiniz yoksa tavsiye edebileceğim müthiş bir yerdir. Bu tünel, doğal kadraj olarak kullanıma çok müsaittir. Bu karede de tünelin, fotoğrafın etrafında nasıl doğal bir çerçeve oluşturup ilgiyi dalgıcın üzerine çektiğini görüyoruz. Bu tip karelerde ters ışık olduğu için pozlamanın mutlaka manuel olarak ayarlanması gereklidir. Aksi takdirde fotoğrafta ışık patlamaları yaşanabilir. Kompozisyon sonsuz bir konudur ve burada sık kullanılan yöntemleri size açıklamaya çalıştım. Belli kurallar olsa da bazen bu kuralları çiğnemek çarpıcı sonuçlar verebilir. Bol bol deneme yanılma yapmalısınız. Sizlere tavsiyem sık sık eski filmleri izlemeniz. Benim gözümün gelişmesinde Stanley Kubrick'in filmlerini izlemenin büyük faydası oldu. Tam bir simetri hastası olan Kubrick filmlerinde mükemmel kadraj nasıl yapılır görürsünüz. Kubrick, hayalindeki görüntüyü elde edebilmek için sahneleri defalarca çekermiş ve çalışması çok zor bir yönetmenmiş. O zamanlar her şey analog filme çekildiği için harcanan emeği tahmin edebilirsiniz. Yazımı burada sonlandırıyor ve uzun süren pandemi döneminin ardından nispeten psikolojik olarak daha rahat geçirdiğimiz yaz mevsiminde, çektiğim fotoğraflarla sizlere şimdilik veda ediyorum. Gelecek sayımızda görüşmek üzere!"} {"url": "https://www.ithafsanat.com/francoise-saganin-hos-geldin-huzunu-grafik-romana-uyarlandi/", "text": "Fransız yazar Françoise Sagan'ın, yayımlandıktan kısa süre sonra dünya çapında başarı elde eden ilk romanı Hoş Geldin Hüzün, 17 yaşındaki Cecile'in zevk düşkünü hayatını, yetişkinlerle ilişkisini ve kuşak çatışmasını 1950'lerin ruhuna sadık kalarak incelikle yansıtıyor. İlk kez okurla buluşmasından onlarca yıl sonra Frederic Rebena'nın grafik roman uyarlamasıyla yeniden gün yüzüne çıkan bu sürükleyici eser, kendi dönemi için uçarı ve hatta cüretkar sayılabilecek bir hikayeyi Fransız Rivierası'nın o meyvemsi ve deniz kokulu atmosferi eşliğinde sil baştan yaşatıyor. Hollywood'un efsane yönetmenlerinden Otto Preminger tarafından aynı adla sinemaya da uyarlanan ve Jean Seberg'in tutkulu oyunculuğuyla hafızalara kazınan eser, ''mutluluğu'' arayan yeni yetme bir kızın istemsiz kötülüğünün ardında yatan gerçeklere ve körelen vicdanına odaklanıyor. Adını Paul Eluard'ın şiirinden alan Hoş Geldin Hüzün, özellikle Fransız toplumunun burjuva kesiminin geçmişten günümüze neredeyse hiç değişmeyen ahlak algısını sorguluyor. 2020'li yıllar için bile hayli sıra dışı sayılabilecek bir ailenin, içinden çıkılması güç ilişki sarmalını tüm hatlarıyla, ustalıkla resmediyor. Sagan'ın bu en bilinen eserine saygı duruşundan ziyade yeni bir soluk getiren Frederic Rebena, detaylı çizimleri ve seçtiği renk paletiyle okurlarını 1950'lere götürüyor."} {"url": "https://www.ithafsanat.com/fransiz-sinema-haftasi-istanbulda/", "text": "Institut français Türkiye'nin, yaz aylarından bu yana tüm ülkeyi gezen sinema projesi İstanbul'da. Bu proje kapsamında Türkiye'de vizyona girmemiş 5 Fransız yapımı uzun metraj ve 5 Türk kısa metraj gösterime sunulacak. 17-18-19 Aralık tarihlerinde, Institut français Türkiye ve Sinematek Sinema Evi Kadiköy'de izleyiciler üç gün boyunca Türkçe altyazılı bir uzun metraj ve ardından bir kısa metraj izleyebilecekler. Sinema severler böylece bir komedi, bir drama, bir animasyon filmi, bir belgesel ve bir aile komedisi seyredecekler. 18 Aralık saat 19.00'da Institut français Türkiye'de gerçekleşecek Sulukule Mon Amour ve Hayaletler gösterimlerinin ardından Yönetmen Azra Deniz Okyay ve Fransa'nın İstanbul Başkonsolosu Olivier Gauvin ile soru-cevap gerçekleşecek. Ayrıca 18 Aralıkta Sinematek Sinema Evi Kadiköy'de, 19 Aralık'ta ise Institut français Türkiye'de gerçekleşecek gösterimlerin ardından Yönetmen Burcu Aykar seyircilerin sorularını cevaplayacak."} {"url": "https://www.ithafsanat.com/futuristik-sehzade-contemporary-istanbulda/", "text": "Fırat Neziroğlu'nun Fütüristik Şehzade adlı gerçek eseri ile Contemporary İstanbul'da sergilenecek. Akbank'ın ana sponsorluğunda düzenlenen 16. Contemporary İstanbul, 5-6 Ekim ön izleme ve 7-10 Ekim tarihleri arasındaki genel ziyaretçi programı ile yerli ve yabancı çağdaş sanat galerini bir araya getirecek. Bu yıl ilk kez Tersane İstanbul'da yapılacak olan fuarda mekan değişikliği ile çağdaş sanatı, tarihin içinde izleyicilerle buluşturacak. Uluslararası dokuma sanatçısı Fırat Neziroğlu bu yıl Fütüristik Şehzade adlı eseri ile güncellenebilir sanat dünyada ilk kez gerçek bir eser olarak dokunsal hale getirecek. 1 ve 0 mantığı ile çalışan bilgisayardan önce aynı teknikle işleyen Jakar makinesi vardı. Yaptığımız bu eser güncellenebilir sanat için bir ilk diyebilirim. Fütüristik Şehzade Contemporary sonrası Avustralya'da The Main Gallery'de."} {"url": "https://www.ithafsanat.com/garrett-keast-borusansanat-tvde/", "text": "Borusan Sanat, dijital platformlar üzerinden dinleyicileri ile buluşmaya devam ediyor. 8 Temmuz Perşembe günü saat 20.00'de Borusan Klasik'te BİFO'nun Alexander Liebreich yönetiminde yayınlanacak konserinin yanı sıra 11 Temmuz Pazar günü saat 11.30'da borusansanat. tv'de, Garrett Keast yönetimindeki BİFO & Garrett Keast başlıklı konseri dinleyicisi ile buluşacak. Borusan Filarmoni Orkestrası, Borusan Klasik'te canlı yayınlanan yeni konserinde bu hafta, üç farklı yüzyıl ve kültürden eserler seslendirecek. Almanya'nın genç, dinamik ve önde gelen şeflerinden olan Alexander Liebreich yönetimindeki BİFO, günümüz klasik müzik dünyasının en önemli bestecilerinden biri olan Arvo Part'ın For Lennart in memoriam başlıklı yapıtını, Haydn'ın 44. Senfoni'sini ve Richard Strauss'un son eseri olan Metamorfosisi seslendirecek. 8 Temmuz Perşembe günü saat 20.00'de yayınlanacak konser öncesinde, saat 19.40'ta Aydın Büke ve Serhan Bali müzik üzerine söyleşileriyle dinleyicilerle bir araya gelecek. Çevrimiçi video platformu borusansanat. tv, ücretsiz konser kayıtlarıyla izleyicileri ile buluşmaya devam ediyor. 11 Temmuz Pazar günü 11.30'da Garrett Keast yönetimindeki BİFO, Samuel Barber, Igor Stravinsky ve Aaron Copland'ın eserlerini yorumlayacak. Aaron Copland'ın klasikleşen Amerikan senfonik eseri olan ve yaylı çalgılar orkestrası için hazırladığı Hoe-Down yapıtı ile başlayacak konserde, Copland'ın bir diğer eseri Appalachian Spring seslendirilecek. BİFO & Garrett Keast başlıklı konserde ayrıca, Samuel Barber'in Adagio'su yorumlanırken, Stravinsky'nin neoklasik döneme ait konçertosu Dumbarton Oaks'u ile izleyicisine veda edecek. Saat 11.00'de yayınlanacak kayıtta ise Nisan Ak konser öncesi keyifli sohbetleriyle borusansanat. tv'de olacak. Vasks'tan Say'a başlıklı konser bir hafta daha borusansanat. tv'de! Çevrimiçi video platformu borusansanat. tv, dünyaca ünlü solist ve şeflerinin ağırlandığı konser kayıtlarını ücretsiz yayınlanmaya devam ediyor. Borusan Quartet'in, Fazıl Say'ın oda müziği yapıtlarından; yaylı çalgılar dörtlüsü repertuvarına armağanı Boşanma başlıklı yapıtı ve Peteris Vasks'ın 4. Yaylı Çalgılar Dörtlüsünü seslendirdiği Vasks'tan Say'a başlıklı konser, bir hafta daha dinleyicisiyle buluşacak. Konser öncesi yayınında ise Nisan Ak keyifli sohbetleriyle borusansanat. tv'de olacak. Borusan Klasik radyonun sevilen programı Borusan Müzik Evi, çağdaş müzik ve disiplinlerarası performansları dinleyicilerine sunmaya devam ediyor. 9 Temmuz Cuma günü saat 23.00'te gitarist, besteci, aranjör, prodüktör ve doğaçlamacı Şevket Akıncı'nın çağdaş müzik topluluğu Hezarfen Ensemble, daha önce yayınlanan ve büyük beğeni toplayan programı için hazırladığı seçkisi bir kez daha dinleyicilerle buluşacak."} {"url": "https://www.ithafsanat.com/gazeteci-olsaydi-haberini-yapacagi-hayatlarin-oykulerini-yaziyor/", "text": "Üçüncü kitabı Peri Kızı Af Buyrun 2019'da Can Yayınları tarafından yayımlanan Polat Özlüoğlu, roman ve oyun da yazıyor, Keşke her türde yazabilsem diyor. Durmadan yazan ve okuyan Özlüoğlu, okuduklarını, herkesin kendi dünyasına kapandığı bu zor zamanlarda sosyal medyadan paylaşarak daralan dünyalarımızı genişletmeye yardımcı oluyor. Belki de edebiyatın dünyaya çare olduğunun fark edildiği zamanlar... Çünkü edebiyat, daralan evrenimizi genişletiyor, bizi diyar diyar gezdiriyor, hayatlarımıza yeni karakterler ekliyor, bize yaşamadığımız hayatları yaşatıyor... Bu yüzden sadece iyi yazarları okumakla kalmıyor, onların okuma izlerini de sürüyoruz belki. Bu genişliğe ermek için. Edebiyat çemberini tamamlamak için. Öykücü Polat Özlüoğlu ile tanışmamız daha eski. Ama içerilere kapandığımız bu zamanlarda, pandemi döneminde artan yoğunlukla okurunu, sosyal medyada çok güzel kitaplardan haberdar ediyor. Uzun, oylumlu öykülerin yazarı Özlüoğlu, okurluk deneyimini de uzun uzun paylaşıyor. Kitabın bam telinden, kendisini nereden yakaladığından, kahramanlarının merak uyandıran yanlarından söz ederek. Belki çember tamamlanıyor; Özlüoğlu'nun öyküleri de yeni okurlara ulaşıyor. İlk kitabı Günlerden Kırmızı, 2015'te NotaBene Yayınları'nca yayımlanmıştı. Hevesi Kirpiğinde, 2017'de geldi. Onu daha geniş okur kitlelerine ulaştıran, ismini Murathan Mungan'ın koyduğu Peri Kızı Af Buyrun ise 2019'un en dikkat çekici eserlerindendi. 10 Ekim Ankara katliamından cumartesi annelerine, Maraş'a, Dersim'e dek toplumsal trajedilerle yoğrulan iki kitabının ardından gelen Peri Kızı, toplumsal cinsiyet meselesine yoğunlaşıyor. Kadınlar, LGBTİ+'lar; her çağın ötekileri. Ege Üniversitesi İletişim Fakültesi Gazetecilik Bölümü mezunu Özlüoğlu, gazeteci olsaydı haberini yapacağı hayatların öykülerini yazıyor. Bir yandan roman ve oyun da çalışıyor. Üretken bir yazar. Bankacılıktan arta kalan tüm zamanını okuyarak ve yazarak geçiriyor. Hiç acele etmeden, hikayeyi bir çırpıda bağlama telaşına düşmeden, kahramanın derinliklerinde dolaştığı uzun hikayeler anlatıyor bize. Bu uzun, derin, geniş öykülerin yazarını uzun, derin, geniş geniş tanımak gerek diye düşündük. Edebiyat yolculuğunu kendisiyle enine boyuna konuştuk. Radyoların ülkemizde popüler olduğu zamanlarda çalışmaya başlamıştım. Radyo35'te yaklaşık dört yıl pek çok program yaptım. Yazmaya ilk orada başladım. Metinleri kendim hazırladığım için özellikle gece programlarında bol okuma ve yazma deneyimi edindim. Sadece bir şarkı seçip onu sunup çalmak değil; hikayeler, şiirler, anlatı metinleri ile hazırlandım. Elbette müzik konusunda muazzam bir kaynaktı radyolar. Müziğin de en verimli olduğu, hala dinlediğimiz '80'ler, '90'lar popu dahil, diğer türlerin de tavan yaptığı zamanlardı. Kaliteli şarkılar, kaliteli sözler, kaliteli müzisyenlerin devriydi. Okumayı söktüğümden beri kitaplar bütün dünyamdı. İnsan okumayı hayatının odağına yerleştirdikten sonra ister istemez yazmaya da meylediyor. Daha ilkokulda yazıp resimlediğim ve kapağını bile yaptığım küçük kitaplarım var. Kısa öykü denecek metinler hatta romanlar bile yazmışım. Gazetecilik, yapabileceğimi düşündüğüm bir meslek olsa da üniversite yıllarında radyo ile tanışınca her şey değişti. Ege Üniversitesinde kapalı devre yayın yapan stüdyomuz vardı. Eğitimlerimizi orada alırdık. Sesimin mikrofonda güzel bir tını bıraktığını keşfeden hocalarım sayesinde radyoculuk mesleğinin cazibesine kapıldım. Programlar için sürekli bir şey karalıyordum. Kısa kısa metinler, anlatılar diye adlandırabileceğim şeyler. Şiir de bu dönemde hayatımda etkin bir şekilde yer alıyordu. Hala da şiir yazmayı değil ama okumayı severim. Öykü yazmak ise hep karaladığım metinlerin özünde saklıydı. Öykü olduklarını bilmiyordum ama yine de bazen eski defterleri karıştırınca basbayağı bazıları öyküye meyleden metinlermiş, öyküye akraba. Ciddi anlamda öykü yazmaya sevgili hocam Selda Uzunkaya ile başladım. Onun sayesinde öykünün abecesini öğrendim. Okuyarak ve yazarak öykü ile hemhal oldum. Her hafta bir şeyler yazma disiplinini bana kendileri aşılamıştır. Yazarlık yetenek gerektirir az biraz da olsa ama esas iş disiplindir. Yazma disiplini sayesinde yazar olur insan. Yoksa gerisi teferruattır. Kitap dosyanızı oluştururken belirlerken belirli ölçütleriniz var mı? Örneğin tematik bir bütünlük, dil bütünlüğü gibi... Murathan Mungan, kitabın da bir mimari yapısı olduğunu söyler. Murathan Mungan ne güzel söylemiş. Aslında başlarken belirli bir tema olmasa da nedense, yazmaya başladıktan sonra devamında gelen öyküler, diğerlerinin peşinden koşturan ya da diğerlerine akraba konulardan yola çıkmış oluyor. Bunu bilinçli yapmasam da sanırım, kafamdaki öyküler o temaya doğru kayıyor. Dil bakımından da yazdıkça kazanılan bir bütünlük elde ediyorsunuz zaten. İlk kitaptan bugüne her yazdığınızda dilin değiştiğini, dönüştüğünü ve zenginleştiğini görmek haz veriyor. Evet, bir mimar gibi öyküyü konu, karakter, dil, üslup, mekan ve zamansal bir yapıyla kelime kelime inşa ediyoruz. Tesadüf eseri tanıştık kendisiyle. Dosyam olduğunu öğrenince ismini sorup kitaptaki öykülerin isimlerini merak etmişti. Sağ olsun, Peri Kızı Af Buyrun'u duyunca hemen Kitabın ismi bu olmalı dedi. Çok özel bir andır benim için onunla tanışmam ve kitabımın ismini de onun koyması. Güzel bir anı. Bu soruya en başta şu çok basit cevabı vereceğim. Ben yazarın cinsiyeti olduğuna inanmıyorum. Yazar erkek ya da kadın değil, sadece yazardır. İster deneyimlediği, ister hayal ettiği, kurguladığı, ister bildiği bir şeyi yazsın, yaratsın. Kafka Amerika'ya gitmeden o muhteşem kitabı yazmıştır. O zaman ne ansiklopediler ne de Google vardı. Yani hayal gücü pek çok şeyi mümkün kılar. Bir de tabii empati duygusu, gözlem ve dinlemeye özel merakı olmalı, yazmak ihtiyacı hisseden kişilerin. Çünkü dinlemek, gözlemek de yetenek ve sabır gerektirir. İnsanların yerine kendinizi koymaya çalışınca başka kapıların aralandığını görürsünüz. En basiti, yoldan geçen birini izleyip gözleyin ve onun yerinde olduğunuzu hayal edin. Bakalım nasıl bir öykü çıkacak ortaya; o insan nereye gidecek, nerede durup nerede soluklanacak? Oyun oynamak gibi yazmak... Bir de yazmak için okumak gerekir demeyi ihmal etmeyelim. İnsan okumadan yazamaz. Ne kadar okursanız o kadar zengin bir dünyanız, kelime dağarcığınız ve hayal gücünüz olur. Bütün öykülerimde dil konusuna özen göstermeye çalışırım. Eril dille yazılması gereken, konunun bunu gerektirdiği, yeraltı edebiyatı gibi eserler de mevcut olmakla birlikte, artık çok başka bir dünyada yaşıyoruz. Genel geçer ortalama bir cinsiyetçi zihinle yazılan eserler o kadar sırıtıyor ki ister istemez mesafe koyuyorsunuz metinle aranıza. Çünkü artık dişil bile değil, daha cinsiyetsiz, daha nötr bir dile doğru evriliyoruz. Bunun en güzel tanımlamalarını elbette dilbilimciler ve eleştirmenler yapacaktır eminim. Ben sadece yazarken biraz daha dikkatli ve özenli olmak gerektiğine inanıyorum. Elbette var. Hayata biraz daha fazla merakla bakıyorum sanırım. Daha dikkatli dinliyorum insanları. Haberleri, kitapları daha özenli okuyorum. Biraz hayatın terazisinde hislerimi ve zihnimi vicdan ve merhamet duyguları ile tartmaya çalışıyorum."} {"url": "https://www.ithafsanat.com/gelecekte-bir-resmin-kendisi-olabilecegiz/", "text": "Son dönemde NFT camiasında gözle görülür şekilde yükselen ve dikkat çeken dijital sanatçı Ecem Dilan Köse, farklı disiplinleri birbiriyle harmanlayarak yarattığı işleriyle güncel bir sanatçı olduğunu gösterirken, Human performansıyla da insan var oluşunun köklerine inerek hayatın özünü sorguluyor. Söyleşimizde dijital sanatlar ve sanatın geleceği sorularına cevap ararken NFT hakkında merak ettiklerinizi de bulacaksınız. Köse'nin en çok hayalini kurduğu proje ise gelecekte sanatıyla bir insanı nasıl iyileştirebileceğini bulmak. Öyle ki günün birinde bunu gerçekleştirmek için çalıştığını söylüyor. Aslında çok homojen bir şekilde oldu. O kadar farklı alanlarda olmasına rağmen hepsinin buluştuğu zamanlar oldu. Özellikle lise ve üniversitedeyken ailem bana Çok fazla alanda bir şeyler yapıyorsun, uzmanlaşamayacaksın gibi uyarılarda bulunuyorlardı. Ama hep şuna inanıyordum: Gerçekten bir sanatçı olacaksam ve beslenebileceğim başka disiplinler varsa bunlardan uzak kalamam. Bunlar sanatçının kendi içinde birleşip bir şeye dönüşeceği yerler olacak ve gerçekten de öyle oldu. Üniversiteden sonra dansı baraktım ama dans etmeden dansın hazzını, o müzikle bir arada olma halini nasıl içimde hissedebileceğimi arıyordum. Daha sonra sahnede görsel yapma, video jokeylik işlerine başladım. O esnada ebru yapıyordum. Ebrularımı nasıl hareket ettirebileceğimi araştırırken kodlarla bilgisayar ortamında bir şeyler yapabileceğimi gördüm. Her arayışta daha fazla derinleşip daha fazla teknik bilgi sahibi olup gelişince hepsi birleşmiş oldu aslına bakarsanız. Ben Ankara'da okudum liseyi. Lisede beş tane başarılı öğrenciyi aldılar ve TOBB Üniversitesi'nde bir yaz boyunca Java dersi verdiler. Benim için o zaman bu çok anlamsızdı, yazım gidiyor diye düşünüyordum. Şimdi diyorum ki şükürler olsun çünkü sırf oradaki üç aylık Java eğitimim sayesinde dile yatkın olduğumu, düşünce şeklinin nasıl olabileceğini gördüm ve o beni hızlandırdı. Daha sonra içine girmiş oldum. Bunlar işte aslında çok holistik ve homojen gelişen şeyler. İç mimarlık mezunu olduğum için bilgisayar programlarına çok hakimdim. Hayalimdeki şeyleri görselleştirme konusunda çok rahattım. O yüzden bunların hepsi beni dijital sanata yönlendirdi. Bir zaman sonra Barcelona'daki OFFF Festivalde Stefan Sagmeister'in konuşması artık yeni dünya sanatçılarının sadece bir şey bilmesi değil, bütün her şey konusunda fikir sahibi olmaları ve ne kadar farklı alanlarda beslenirlerse o kadar yaratıcı ve zamanının üretimlerini yapacağı yönündeydi. Bu beni gerçekten mutlu etmişti ve beni hızlandıran şey oldu. Sanatçı günün fotoğrafını çeken kişidir. Bu zamanın malzemelerini ve yöntemlerini kullanması gerekir. Bu yüzden buna önem veriyorum, güncel kalmaya çalışıyorum, teknolojiyi takip ediyorum. Ebru yaparken suya damlattığınız her bir damla akış başlatır, onun bir yayılımı vardır. Bu dansta da var, müzikte de. Ebruda boyaların sudaki dağılımı ve birbirlerine çarpması, generatif sanatlardaki bazı algoritmalarla çok benzer özellikler gösteriyor. Denizin üzerinde ışık kırılmalarını gözlersiniz, bir noise efekti olur. Bu birçok algoritmayla benzer çalışır çünkü aslında zaten bunların hepsi fizik kuralları. Generatif sanat da taklit edilmiş ve üretilmiş algoritmalar üzerine kuruluyor. Dans aynı şekilde bir harekete bağlı olmasına rağmen aslına bakarsanız mekansal da bir boyutu var. Siz bir bedenle bir mekanı tariflersiniz, bu hareketle mekanı nasıl kullanacağınızı ve orada nasıl bulunacağınızı deneyimlersiniz, bu mimarlıkla çok benzer. Yani her şey birbiriyle benzer çünkü aynı deneyimler aslında. Sadece biz onları farklı disiplinler olarak farklı yönlerden bakarak algılamaya çalışıyoruz. Bu arada aklıma şu geldi, mesela okuldayken deriz ya, bu bilgi gerçek hayatta ne işime yarayacak diye... Ama o bilgi mutlaka bir gün bir yerde kullanılır. Her şey bir şekilde birleştirilebiliyor, dediğiniz gibi. Bir bağlantısı ve bir boyutu mutlaka var. Aslında hikayesi var. Ben Sonar Festival'e sabah 12'de girip ertesi sabah 6'da çıkan biriyim. Son beş senedir bu festivalde ya bir eserim vardı ya da daha önce performanslar yaptım. Pandemiden önceki sene yine Sonar Festival'de tek başıma dolaşıyordum, bir sahneye girdim. Biri çalıyor, dedim ki bu müzik tarzı benim. Deliliği, sertliği, yumuşaklığı, her şeyiyle bana çok uygun. O zaman dua ettim ve dedim ki, bununla bir gün ben de bir şeyler yapayım. Aradan zaman geçti, ben aslında bu sene başka bir arkadaşımla performans yapacaktım ama TKO'yu aradım, Ben de zaten seni arayacaktım, senin ebrularını gördüm ve bir şey duyuyorum dedi. Daha sonra biz birlikte çalışmaya başladık. Çok güzel bir süreçti. Ben daha önce hiçbir müzisyen arkadaşıma bu kadar detaylı brief verdiğimi hatırlamıyorum. 3-4 hafta süren bir çalışma yaptık, yoğun bir üretim süreci geçirdik, ben kaç GB render aldığımı hatırlamıyorum bile. Performans günü delirme hakkımızı ne kadar kullanabiliriz diye düşündük. Benim bu kadar delirmeye niyetim yoktu açıkçası, biraz daha sakin kalmak istiyordum ama öyle bir enerji çıktı ki... Hayran olduğum kişiyle aynı sahnedeyim, beraber bir şeyler yapıyoruz, etrafımızda inanılmaz bir enerji var. Ve ben, ilk kez canlı performansın ne demek olduğunu orada anladım. Ben keyif aldıkça yükseldikçe yükseldik. En sonunda üçüncü kattan izleyen bir arkadaşım, Ecem, insanlar dışarıdan akıyor dedi. Çığlık kıyamet herkes bağırıyor, inanılmazdı. Geçmişte unuttuğumuz bazı özlerimiz var. Bunlar ilkel duygular ve içgüdüler, spiritüel diyebileceğimiz bazı esanslarımız yani. Bunu unutuyoruz ya da değiştiriyoruz. Öyle bir şey olabilir mi? Öyle bir tekamül yolunda değilim, öğreniyoruz ama... Yani bilmiyorum, biliyor olsam galiba böyle şeylerle uğraşmazdım. O arayış güzel. Bir Otostopçunun Galaksi Rehberi'ni bilirsiniz. Orada her sorunun güya cevabını bilen bir makine var. Ona gidiyorlar soruyorlar, hayatın anlamı ne diye. O da senelerce hesaplıyor. En sonunda büyük bir seremoni düzenleniyor ve küçük çocuklar ellerinde meşalelerle cevabı öğrenmeye gidiyor ve büyük hesaplamalar sonucunda, Cevap 42, diyor. Ben tam öyle bir noktadayım açıkçası. Yaşamın özünün ne olduğu, insan ne, nereye gidiyor, tam idrak edemediğim kavramların bağlandığı tek yer. Var olmak, bir olmak ve yok olmak, hiç olmak. Human işi bir sorgu aslında. Bu bahsettiğimiz şeylerin nasıl birleştiğine dair bir sorgu. Aynı zamanda geleceğe dair bir sorgu çünkü dijital dünyanın, dijitalleşmenin hayatımıza bu kadar girmesi bizi hücrelerimize kadar etkiliyor. Bu zamanla neye dönüşecek? Geçmişte unuttuğumuz bazı özlerimiz var. Bunlar ilkel duygular ve içgüdüler, spiritüel diyebileceğimiz bazı esanslarımız yani. Bunu unutuyoruz ya da değiştiriyoruz. O yüzden Humanın final bölümünde çıplak sesle çığlık attık, onlar bizi unutma diyor diye. Bu bir seçim öncelikle, olmazsa olmazı gibi düşünmemek lazım. Bazı sanatçılar fuarlara katılmak, orada satış yapmak, insanlara ulaşmak isterler, bazıları da sadece atölye satışları yapmak. Bundan çok da farklı değil bu anlamda. NFT'de beni en çok heyecanlandıran şey, ilk kez bir sanat eserinin gerçekten otantikliği, ilk sahibi meta datasına tanımlanmış ve kesin olarak bu eser bu sanatçınındır denilmesi. İlk kez sanatçı eserini yüklediği, o zincire soktuğu anda değiştirilemez bir sertifikası var gibi düşünebiliriz. NFT'nin dijital sanata etkilerine gelince bir medyumun gereklilikleri, o medyumda çalışan insanların yaratıcılıklarının sınırlarını belirler. Bu hızlı bir medyum ve çoğu NFT platformunda 50MB gibi bir boyut kısıtlandırması var. Öyle olunca insanların üretimi bu yönde etkilendi. Daha hızlı yakalayabilecekleri dinamik şeyler yapmaya başladılar. Eserlerin çoğu 15 saniyelik kısa ve dinamik loop'lar olarak yapılmaya başlandı. Ayrıca, sanat her zaman ekonominin bir parçasıydı, bir yatırım ve alışveriş biçimi olarak kullanıldı. Bir eserin değerini göreceli olarak sanatçı belirler, sanatsever belirler, komünite belirler. Burada da yeni bir ekonomi var. Ben bunu tam olarak maddi güvence değil, görünürlük fırsatı olarak düşünüyorum. Biz o görünürlük için nasıl çaba sarf edeceğimizi biliyoruz. Çeşitli platformlar var, o platformlara işlerimizi koyuyoruz ve burada duyuruyoruz. Daha önce bu kadar görünürlük kazanabileceğimiz yerler yoktu. Yok, hayır. NFT'den önce, mesela sergi yapmasam birinin internet siteme girip de görmesi lazım, benim internet sitemi, sergiyi nereden duyacak... Şimdi sergiler yine var ama NFT platformlarında yer alınca, koleksiyonerlerle, sanatseverlerle karşılaşma ihtimalimiz arttı. Görünürlükten kastım, bu karşılaşma ihtimali. Önceden sanatçılar galericilere, küratörlere bağlıydı; üretimi, yaşamı kazandığı yani her şey, onlarla ilişkili olmaya başlamıştı. Bunun ortadan kalkması çok güzel. Özgürleşmiş olduk. Bir eserimin haklarının nasıl olacağını, nasıl sunulacağını ben belirliyorum. Bunu ben duyuruyorum ve koleksiyoner de bire bir benden duyuyor. Bu pazara gençler de girebiliyor, çeşitli network gerektirmeyen insanlar da dahil olabiliyor. Bu şansa yaklaşmak bir fırsat olabilir. Özgürlükten kastım bu. O sınırlar yok ve şans da artık eşit gibi. Öncelikle geleneksel sanatların yok olması diye bir şeyin olacağını zannetmiyorum ama şöyle bir gerçek var; eskiden teşbih sanatları, rölyefler falan varken günümüzde bunlar azaldı. Zamanla, belki bazı şeyler birazcık azalabilir ama şekil değiştirir. Günümüz malzemelerinin, teknolojilerinin kullanılması bu sanatları geliştirir sadece, öldürmez. Mesela ressam Alex Grey, nasıl ışık olunacağına dair resim yapmaya çalışıyor. Gelecekte dijital sanatçılar size ışık yapacak. Bu da aynı resim olacak ama bambaşka bir deneyim sunacak. Aslına bakarsanız deneyimin şekli değişecek, yoğunlaşacak, daha kapsayıcı bir hal alacak. Bu da teknoloji yardımıyla olacak. Sesle birleşecek, deneyimle birleşecek, VR teknolojileriyle birleşecek. Mesela ben mimari disiplinden geliyorum ve kamusal alana dair heykellerim var. Belki hiçbir zaman fiziksel dünyada bunları gerçek yapamayacağım ama tasarlıyorum. Şimdi üzerine çalıştığım projelerden biri, bunları VR ortamında deneyimlemek. Aslına bakarsanız bu, zahiri heykellerin deneyim alanının değişmesi. Yani dijital sanat diyoruz ama aslında heykel bunlar, ne fark eder ki! Ben bunları VR'a koyduğumda yine heykel ama deneyim şekli değişik. Sanat bir iletişimdir. Sanatçının söylemek istediği şeyle, senin o an orada almak istediğin şeyin iletişimidir. O zaman çok da önemli değil, neyi ne şekilde yaptığın. Dijital sanatın getireceği; iletişimin artması, hissin yoğunlaşması ve deneyimin yoğun olarak yaşanması olacak. Bu da çok heyecanlı. Bir resmin içine girebileceğiz, bir resmin kendisi olabileceğiz. Sanatçı orada nasıl bir kurgu öngörürse onu yaşayabileceğiz. Benim için en kritiği gün batımı. Her gün, gün batımına mutlaka bir bakıyorum. Güneş gitmeden onu gözümle takip ediyorum. Onun dışında bahsettiğimiz bir sürü disiplin var ve hepsine bulaşıyorum. Dans izlemek, dans etmek çok hoşuma gidiyor. Farklı alanlardan işleri deneyimlemekten çok hoşlanıyorum. Bu yüzden etrafımdaki arkadaşlarım, farklı farklı sanat alanlarında işler yapan insanlar. Bilim kurgu hikayelerini, Simon Stalenhag'in Tales From The Loop serisini, Monassi'yi çok severim, Etgar Keret okumaktan çok hoşlanıyorum. Bence hepsinin ortak özellikleri, bu dünyada anlatıyorlar hikayelerini ama hikayeleri sürreal, bambaşka. O da bana paralel evrenlerin şu anda buluşma hissini veriyor. Hepimizin bir yolculuğu var, benim de yolculuğum bu! Bir gün öyle bir iş yapayım ki görenler kayıtsız kalamasın ve her gören senelerce belki bütün yaşamı boyunca içinde kalan iyileştiremediği bir şeye cevap bulsun, iyileştirsin yani yalnız olmadığını hissetsin istiyorum. Sanırım o güne çalışıyorum ben. Umarım ölmeden öyle bir iş yaparım, gözüm açık gitmez."} {"url": "https://www.ithafsanat.com/geleneksel-sanatlar-mutlaka-gunumuzle-iliskilendirilmeli/", "text": "Geleneksel Türk sanatları üzerine çalışmalarını sürdüren Mahir Kurtulan, minyatür sanatında eski motifleri yeni bir anlayışla günümüze ulaştırıyor. Eserlerindeki ana mottoyu değişim ve dönüşüm olarak dile getiren Kurtulan, geleneksel sanatların daha genç sanatseverlerle buluşabilmesi için formlarda ve sanatsal ifadede yozlaşmaya gitmeden yeni ve güncel olanla yarışmak, özgün ve yaratıcı olmak gerektiğini vurguluyor. Mahir Kurtulan, 1978 yılında İzmir'de doğmuş. Dokuz Eylül Üniversitesi, Geleneksel Türk Sanatları Bölümü Tezhip Ana Sanat Dalı'ndaki eğitimini tamamladıktan sonra 2004'te İstanbul'a gelmiş. Yüksek lisansını da Marmara Üniversitesi Güzel Sanatlar Enstitüsü Geleneksel Türk Sanatları Bölümünde Tezhip-Minyatür Ana Sanat Dalı üzerine yapmış. Tekstil endüstrisinde tasarım üzerine çalışırken kişisel atölyesinde resim ve minyatür çalışmalarına devam eden Kurtulan, bu sayımızda geleneksel sanatlar konuğumuz oluyor. Ana besin ve referans kaynağım dediği minyatür sanatının saz yolu üslubunun, çalışmalarının altyapısını oluşturduğunu ifade eden Kurtulan, Farklı referans noktalarını çakıştırarak oluşturduğum kaotik ve bir o kadar da harmonik döngüsel hareketler, minyatür sanatının çalışmalarımdaki altyapısını çok güçlü ve vazgeçilmez hale getiriyor diyor."} {"url": "https://www.ithafsanat.com/gercek-evimiz-hayatimizdir/", "text": "Pera Film, Pera Müzesi'nin Etel Adnan: İmkansız Eve Dönüş sergisi kapsamında çevrimiçi bir seçki hazırladı. Adnan'ın Nihayetinde gerçek evimiz hayatımızdır sözüne atıfta bulunan program, sanatçıyla yapılan söyleşiler aracılığıyla, ev dediğimiz yerin arayışını ekrana taşıyor. Program, 6 20 Ağustos tarihleri arasında Pera Müzesi web sitesinden ücretsiz izlenebilir. Tarih profesörü Fawwaz Traboulsi ile yapılan yazışmaları ve video sanatçısı, yönetmen Vouvoula Skoura ile gerçekleştirilen söyleşileri temel alan Etel Adnan: Sürgündeki Kelimeler, şair ve ressam Etel Adnan'ın benzersiz bir portresini çiziyor. Yirminci yüzyılda Avrupa ve Orta Doğu'daki zorlukları bizzat yaşayan sanatçı, Arapça yazdığı hikaye ve şiirler aracılığıyla anılarını insan sevgisiyle dolu bir bakış açısıyla anlatıyor."} {"url": "https://www.ithafsanat.com/gizemli-kizin-akibeti-kitap-oldu/", "text": "Behiye Işın'ın, 5 yıl önce Çorum'daki bir mezarlığa her gece giren ve mezarlık başında ağlayan bir kızdan esinlenerek yazdığı ilk romanı 'Gizemli Kız' çıktı. Işın'ın gözlem ve analiz gücünü mizahi bir dille birleştirdiği 'Gizemli Kız' isimli kitabı, Ayrıkotu Yayınları etiketiyle raflarda ve internet satış sitelerinde satılmaya başlandı. Kitabın editörlüğünü şair ve yazar Pelin Özer üstlendi. Kitap, sapa bir kasabanın mezarlığında geçiyor. Okuyucu, bir gece vakti mezarlığa giren gizemli bir kızla birlikte kasabadaki insanların ansızın değişen yaşamlarına tanıklık ediyor. Behiye Işın, önünden geçip farkına bile varmadığımız sıradan hayatların perdesini aralarken ölüm, yaşam, gerçek, batıl inanç, din gibi olguların bağdaşık bir toplumdaki yansımalarını da yalın ve mizahi bir dille sorguluyor. Behiye Işın, aslında seyahat severlerin de bildiği bir isim. 2021 yılında Yeni İnsan Yayınları'ndan çıkan 'Çocukla Geziyorum' isimli seyahat kitabı bulunan Işın, çocuklarıyla birlikte Amsterdam, Budapeşte, İsviçre ve Strazburg'a yaptığı gezileri kitaplaştırmıştı."} {"url": "https://www.ithafsanat.com/gorev-verildiginde-bana-evimin-anahtarini-verdiler-demistim/", "text": "İstanbul Büyükşehir Belediyesi Şehir Tiyatroları Genel Sanat Yönetmeni Ayşegül İşsever Bu kurum bizim evimiz. Ve genel sanat yönetmenliği görevi verildiğinde, bana evimin anahtarları verildi, demiştim. İnsan evinin eksiğini gediğini bilir. Nerede sıkıntı olduğunu, nasıl bir tadilat gerektiğini bilir. Ben de 33 yıllık İstanbul Şehir Tiyatroları geçmişim ile evimin eksiğini ve bu eksiklerin nasıl giderileceğini biliyorum' diyor. Ülkenin en köklü tiyatrosu, İstanbul Büyükşehir Belediyesi Şehir Tiyatroları... Osmanlı İmparatorluğu döneminde 1914 yılında Darülbedayi adıyla kurulmuş olan tiyatro, 1934'te İBB Şehir Tiyatroları adıyla İstanbul Büyükşehir Belediyesi bütçesine bağlandı. İlk sanat yönetmeninin Türk tiyatrosuna yenilikler getiren Muhsin Ertuğrul'un olduğu İstanbul Şehir Tiyatroları Genel Müdürlüğünde yıllarını tiyatroya adayan isimler görev aldı. Kasım 2021'de de kurumun genel sanat yönetmenliğine hem tiyatro sahnelerinden hem de televizyon dünyasından tanıdığımız bir isim göreve geldi Ayşegül İşsever. Eylül ayında yapılan basın tanıtımıyla Şehir Tiyatrolarındaki yenilikleri ve yeni sezon oyunlarının tanıtımını yapan İşsever, Darülbedayiden günümüze, İstanbul Şehir Tiyatrolarında genel sanat yönetmenliği görevini üstlenen üçüncü kadın sanatçı. İşsever, kendisini Tiyatronun geleneğini bilen, kurumun içinden gelmiş ilk kadın sanat yönetmeni olarak tanımlıyor ki son derece haklı. Ayşegül İşsever ile bundan sonraki projelerini ve tiyatroyu konuştuk. Darülbedayiden günümüze, İstanbul Şehir Tiyatrolarında genel sanat yönetmenliği görevini üstlenen üçüncü kadın sanatçıyım. Tiyatromuzun geleneğini bilen, kurumun içinden gelmiş ilk kadın sanat yönetmeniyim. Ben kurum kültürünü bilen bir sanatçıyım. 33 yıldır evimiz bildiğimiz bu kurumda, bir oyuncu ve son üç yılında da sahne direktörü olarak çalıştım. Şimdi genel sanat yönetmeni olarak nasıl bir sorumluluk aldığımın farkındayım. Bu zaman zarfında, dışarıdan kuruma yönetici olarak gelen arkadaşlarımızın kurum kültürüyle uyum ve uyumsuzlukları üzerinden yaşanan zorlukları yakinen biliyorum. Öncelikle vizyonumuz bir sanat kurumu olarak geleneğimizi hatırlamak ve geleceğimizi inşa etmek üzerinden şekilleniyor. Herhangi bir nedenle geçmişte yaşanan zorluklar ve soğuklukları ortadan kaldırarak yeni bir heyecanla yeni bir sezona hazırlanırken bütün birimlerimizle bu güzide kurumumuzu geleceğe hazırlamanın da sorumluluğunu taşıyoruz. Arkadaşlarımızla bir yandan toplantılar yapıyoruz. Eleştirileri, sorunları tespit ediyor, hızla çözümüne dair ortak çalışmalar gerçekleştiriyoruz. Çok yakından bildiğim sorunlar da vardı elbette, bu sorunların da üstesinden gelmek için var olan sistemimizi revize ediyoruz. Başladığım günden bu yana, sanatçı, idari ve teknik bütün arkadaşlarımızın tam desteğiyle çalışmalarımı sürdürüyor olmaktan son derece mutluyum. Bu sanırım yeni sezon repertuvarımıza da yansıyor. Genel Sanat Yönetmeni olarak bir yıl olsa da repertuvarımızı açıkladığımız ilk sezonumuz oldu. Yaşadığımız çağa, şehrimiz İstanbul'a ve geleceğe dair umutlu ve sorumluluk hisseden bir repertuvar yaptığımızı düşünüyoruz. Umarım seyircimiz de mutlu olur. Çünkü tiyatro, seyirciyle tamamlanan bir sanat. Biz eleştirileri önemseyen ve dikkate alan bir anlayışla hareket ediyoruz. Seyircimizle doğrudan bir ilişkimiz var. Gerek sosyal medya hesaplarımızdan gerek dilek şikayet kutusuna gelen bilgilendirmeleri de dikkate alıyoruz. İlk günden başlayarak öncelikle kurum içi eleştirilere kulak verdik. Ve sorunlarımızı büyük oranda hallettiğimizi düşünüyoruz. Ancak tabii ki dinamik bir kurum olarak, 12 sahnemizde her hafta oyun sahneleyen bir sanat kurumu olarak, sorunları tamamen bitirmek mümkün değil. Ancak çözümün yanında olarak, nezaketi esas alarak ve kurum geleneğini sürekli hatırlayarak bu sorunların da üstesinden geleceğimizi düşünüyoruz. Ustalarımız her güçlükte bizim Ne yapmışlar diye baktığımız bir yerde duruyor ve açıkçası bize yol gösteriyor. İstanbul içi turnelere, seyircimizin bizi daha çok yerde görmek istemesi üzerine ağırlık verdik. Şehrin Tiyatrosu İstanbul'un Her Yerinde temasıyla başlattığımız, 14 ilçemizde gerçekleştirdiğimiz bu turnelerde 15 bin İstanbullu tiyatrosever ile buluştuk. Şehrin Tiyatrosu olarak İstanbul'un her noktasına sanatı götürmek için bir motivasyonumuz var. Elbette İstanbul'un birçok noktasına yayılmış yerleşik sahnelerimiz de geniş bir repertuvarla seyircimizi ağırlıyor. Yine seyircimizin özellikle salgın döneminde sağlık gerekçesiyle ilan ettiğimiz az kadrolu, tek perdeli oyunlarımız üzerinden gelen şikayeti, tiyatromuzun geleneğinde olan klasiklerin, geniş kadrolu oyunların sahnelenmesiydi. Klasiklerle sezonu açıyor olmamız da bu isteğin bir yansımasıdır. Eksiklerimiz elbette var. Ancak bunları burada sizinle paylaşmak değil de arkadaşlarımla çözümüne dair çalışmaktan yanayım. İlk sorunuzda biraz bahsettim. Bu kurum bizim evimiz. Ve genel sanat yönetmenliği görevi verildiğinde, bana evimin anahtarları verildi, demiştim. İnsan evinin eksiğini gediğini bilir. Nerede sıkıntı olduğunu, nasıl bir tadilat gerektiğini bilir. Ben de 33 yıllık İstanbul Şehir Tiyatroları geçmişim ile evimin eksiğini ve bu eksiklerin nasıl giderileceğini biliyorum. En azından bir fikrim var. Bu kurumda birçok arkadaşımla konuştuğumuz, paylaştığımız şeyler var. Bu perspektiften baktığımızda, bahsettiğiniz zorlukların biraz hafiflediğini söylemem mümkün. Ancak elbette ki bir oyuncu olarak oyunumu oynayıp evime gitmek bir konfor alanıdır. Şu an bulunduğum görevde, A'dan Z'ye, atölyelerinden ışığına, dekor ve kostümünden oyuncusuna ve ulaşımından provasına birçok alanda, sanatsal çalışmalarımızın sorunsuz ve aksamadan yürümesi için kendimi sorumlu hissediyorum. Geldiğimiz görevin gereği ve icabı da budur. Başta kurucumuz ve ustamız Muhsin Ertuğrul olmak üzere bütün ustalarımız, evi bildikleri bu güzide sanat kurumuna karşı bu sorumluluğu titizlikle üstlenmişler. Biz de bu geleneğin devamında, önce ustalarımıza sonra seyircimize mahcup olmamak adına, üstlendiğimiz görevi bir bayrak yarışı olarak kabul ediyoruz. Elbette tek başıma değilim. İlk günden itibaren, dediğim gibi, bütün arkadaşlarımın tam desteğini hissediyorum. Ve inanın kalbimizin attığı zamanlarda, zorluklardan, meşakkatten daha çok, heyecanlarımızı konuşuyoruz. Ve yine ustalarımızın çok güzel özetlediği gibi İki Kalas Bir Heves olarak tarif edilen tiyatroda, hevesimiz olduğu ve nefesimiz yettiği kadar çalışmalarımızı sürdüreceğiz. Şunu biliyorum ki bizden sonra gelenler de aynı sorumlulukla, aynı heyecanla bu koltuklara oturacak, 108 yıllık tarihimize yeni bir halka daha eklemek için çalışacaklar. Şehir Yazarlarını Arıyor, bir önceki genel sanat yönetmenimiz Mehmet Ergen döneminde başlamış bir projeydi. Devamlılık esastır düşüncesiyle, doğru yapılan her işi daha da ileri götürmek prensibiyle bu projeyi, başlatan arkadaşlarımızın sorumluluğu ve inisiyatifiyle devam ettirdik. Yeni yazarlar keşfetmek, bu metinleri tiyatro dünyası ile buluşturmak, yazar mutfağına olumlu katkı sunmak amacıyla yola çıktığımız bu projede güzel birliktelikler yaşadık. Yeni bakış açıları ve yeni kalemlerle tanıştık. Kuşkusuz tiyatro dünyamız açısından da bu çalışmanın heyecan verici olduğunu düşünüyorum. Elbette önümüzdeki dönemde bu projenin yeni yazar adaylarıyla başlaması ve nihayetinde yeni yazarların ve metinlerin tiyatromuza kazandırılması en büyük arzumuzdur. Klasikler, üzerinden uzun zamanlar geçmiş ancak sözü tükenmemiş, hem seyircimizin hem oyuncu ve yönetmenlerimizin heyecan duyduğu metinlerdir. Türk ve dünya edebiyatının seçkin klasikleşmiş oyunlarını repertuvarımıza aldık. Çünkü geleneğimizde olan ve tiyatromuzun zengin oyuncu kadrosuyla yapabileceğimiz görkemli oyunları seyircimize sunmak istiyoruz. Seyircimizin de en büyük isteği, büyük yapımları, klasikleri yeniden İstanbul Şehir Tiyatroları sahnesinde görmekti. Shakespeare'in Hamleti ile sezonumuzu açıyoruz. İstanbul Kültür Sanat Vakfı Tiyatro Festivali kapsamında Moliere'in Tartuffe oyunumuz prömiyer yapacak. Sonra seyircimizle de buluşmaya devam edecek. Arthur Miller'ın Cadı Kazanı oyunu, kurum tarihimizde ilk kez seyircimizle buluşacak. Ekim ayında Rike Reiniger'in Çingene Boksör ve Ray Cooney'in Komik Parası seyircimizle buluşacak. Suat Derviş'in romanından Gülriz Sururi'nin uyarladığı Fosforlu Cevriye de müzikal olarak seyircimizle buluşacak. Klasikler bu sezon repertuvarımıza rengini verecek. Gülriz Hanım herhalde İstanbul'un seyir geleneğinde müzikallerle bilinmiş bir sanat kurumu olarak İstanbul Şehir Tiyatrolarında sahnelenmesini istemiş olabilir. Aynı zamanda oyuncu zenginliği bakımından da Fosforlu Cevriye, kurumumuza çok yakışan bir oyun. Gülriz Sururi gibi bir ustanın bu isteğini gerçekleştiriyor olmaktan son derece mutluyum. Suat Derviş gibi usta bir kalemin yazdığı, İstanbul'la bütünleşmiş böylesine güçlü bir hikaye de İstanbul Şehir Tiyatrolarının repertuvarına çok yakıştı."} {"url": "https://www.ithafsanat.com/gorunenin-ve-gorunenin-ardindakilerin-hislerinde-dolasmak/", "text": "Ülkemizin yetiştirdiği değerli kadın sanatçılardan biri Gizem Renklidağ ve o, her şeyin ötesinde var olma halini sanatla anlama ve bilme yolunda ilerleyen, kendisinin de üzerinde çok fazla çalıştığı temalardan kozmosun bin bir türlü hali içinde yolculuk eden renkli bir ruh. Üretimlerinin ana üssü olan Renklidağ Studio'da kendi tekniğini kullanarak kozmos temalı aydınlatmalar üretirken bir yandan da yeni formlar üzerinde çalışıyor. Konu dijital sanatlara gelince de Dijital sanatın, klasik sanatların yerinde gözü olduğunu düşünmüyorum diyor. Gizem Renklidağ ile Techne sergisini, Türkiye'de kadın sanatçı olmayı ve bir de sonsuz uzayın ona nasıl ilham verdiğini konuştuk."} {"url": "https://www.ithafsanat.com/gulsun-karamustafaya-roswitha-haftmann-odulu/", "text": "Gülsün Karamustafa, Roswitha Haftmann Vakfı tarafından verilen Avrupa'nın prestijli sanat ödülüne layık görüldü. Sanatçı, ödülünü 3 Aralık 2021 tarihinde İsviçre'nin Zürih kentinde düzenlenecek bir törenle alacak. 40 yılı aşkın sanat pratiğinde göç, yerellik, kimlik, kültürel farklılık ve toplumsal cinsiyet gibi konuları farklı açılardan ve resim, enstalasyon, video ile performans gibi çeşitli mecralar üzerinden ele alan Gülsün Karamustafa, Avrupa'nın görsel sanatlar alanındaki en yüksek parasal desteğine sahip bu sanat ödülü için seçilen 20. sanatçı oldu. Karamustafa'ya ödülü, 3 Aralık 2021 tarihinde İsviçre'de düzenlenecek bir törenle takdim edilecek. Aralarında Bern Sanat Müzesi, Basel Sanat Müzesi, Köln'de bulunan Ludwig Müzesi ve Kunsthaus Zürich gibi sanat kurumlarının direktörlerinin de bulunduğu Roswitha Haftmann Vakfı Yönetim Kurulu, Gülsün Karamustafa'yı zamanımızın en sanatsal ve aynı zamanda politik olarak en ikna edici seslerinden biri olarak tanımlıyor. İsviçreli ünlü galeri sahibi Roswitha Haftmann'ın (1924 1998) başlattığı bir inisiyatif olan ödül, 2001'den beri her sene olağanüstü düzeyde sanatsal üretime imza atmış yaşayan bir sanatçıya veriliyor. Vakfın bugüne kadar ödüllendirdiği sanatçılar arasında Sigmar Polke, Carl Andre, Lawrence Weiner, Jeff Wall, Maria Lassnig, Pierre Huygues, Cındy Sherman, Mıchelangelo Pıstoletto, Mona Hatoum, VALIE EXPORT, Peter Fiscli/David Weiss, Heımo Zobernig, Rosemarie Trockel gibi görsel sanatlar alanına önemli katkılarda bulunmuş pek çok isim yer alıyor. 1970'lerden itibaren göç, feminizm, toplumsal cinsiyet rolleri ve sömürgecilik tarihi gibi, günümüzde her zamankinden daha acil ve güncel olan konulara katkıda bulunan Gülsün Karamustafa'nın, eserleri Tate Modern, Londra, Guggenheim Müzesi, New York, Contemporary Art Chicago, Modern Sanatlar Müzesi, Paris, Ludwig Müzesi, Köln, Mumok, Viyana, İstanbul Modern ve Arter koleksiyonlarının yanı sıra, nitelikli özel koleksiyonlarda da yer alıyor. BüroSarıgedik tarafından temsil edilen sanatçı, Avrupa ve Kuzey Amerikada'ki kişisel sergilerinin yanı sıra aralarında İstanbul, Sao Paulo, Kwang-ju, Kiev ve Sevilya'nın da bulunduğu birçok uluslararası bienale katılarak büyük ilgi gördü. Türkiye'nin önemli güncel sanatçılarından olan Gülsün Karamustafa, 2000'li yılların başlangıcından itibaren yeni nesil sanatçılara sosyo-politik bağlamıyla öne çıkan eserler üretmek konusunda ilham kaynağı oldu. Çalışmalarında Bizans ikonaları ve cam altı resimlerinden esinlenirken aynı zamanda sanatın yerleşik kurallarını altüst etmeyi de başaran sanatçı, odaklandığı konuların etrafında şekillenen tartışmalara yönelik sürdürdüğü ilgi ve bağlılığı ile aralarında Hollanda'dan Prince Claus Ödülü'nün de bulunduğu birçok ödüle layık görüldü. Gülsün Karamustafa'nın arşivini Salt Araştırma'nın dijital arşiv koleksiyonu üzerinden inceleyebilirsiniz. Ayrıca sizin için hazırladığımız kısa bir seçkiyi aşağıda bulabilirsiniz."} {"url": "https://www.ithafsanat.com/gunumuz-sanati-gibi-cok-yonlu-bir-sanatci/", "text": "Resim, fotoğraf, heykel, dijital çizim ve şiir... Sanatın tüm bu dallarında eser üreten genç sanatçı Çağla Sokullu, halen ABD'de Chicago Üniversitesinde sanat tarihi ve küratörlük üzerine master yapıyor. Çağla Sokullu, dünyanın her yerinde yaşanan kaosun birbirine benzediğini, ilk solo sergisi HeavyHeart ile kaos ve entropi içinde insanların ve duyguların ne kadar benzer olduğunu göstermeyi amaçladığını söylüyor. Çağla Sokullu, 24 yaşında, tam anlamıyla genç bir sanatçı... ABD'de Cornell Üniversitesinde sanat ve sanat tarihi eğitimi alan, dünya edebiyatı, yaratıcı yazarlık ve Doğu Asya kültür ve sanatı üzerine yan dal yapan, üretken bir isim. Halen Chicago Üniversitesinde sanat tarihi ve küratörlük üzerine master yapıyor. Türk ve Orta Doğu sanatçılarının enstalasyon eserlerinde aidiyet ve hasret konularını inceliyorum diyen Sokullu'yu yakından tanıyalım. Çok küçük yaşlardan itibaren müzik ve resim sanatlarıyla yoğrulan bir hayat onunki. Zamanının çoğunu sahnede ya da atölyede geçirmiş ama ciddi olarak sanat okumaya Oxford Üniversitesinin yaz kampında karar vermiş. Verilen kararın ardında durmak gerekir, değil mi? O da Bu karardan sonra yazlarımı İstanbul Modern'de staj yaparak geçirdim; üniversite sırasında da New York'ta farklı galerilerde ve İstanbul Kültür Sanat Vakfında, 16. İstanbul Bienali'nde çalışma şansım oldu. Cornell Üniversitesinde sanat okumak için kabul edildiğimden beri beş yıldır hayatımın en büyük kısmı hep kesinlikle sanat oldu. Dört yılımı kendi sanatımı üretmeye adadım fakat bu, beraberinde sanat görmeyi, tarihini okumayı, farklı alanlara açılabilme şansını getiriyor. Ben de kendimi şiir derslerine, Doğu Asya ve Kore sanatlarını öğrenmeye, bienallerde çalışmaya verdim, bütün imkanlarımı kullanmaya çalıştım diye anlatıyor bir çırpıda."} {"url": "https://www.ithafsanat.com/guz-ortasinda-bile-yaratiyor-bahari-guzel-izmir-fuari/", "text": "Hadi kapatın gözlerinizi ve hayal edin! Bunların hepsi gerçekti, yaşandı bir zamanlar. Kültürpark Açıkhava Tiyatrosu'nda Puccini'nin Madam Butterfly Operası sahneleniyor. Sanıyorum ilkokuldaydım. Bütün aile oradayız. Çünkü anneannem ve annemin tutkuyla radyodan dinledikleri operalardan birini ilk kez 'canlı' olarak izlemenin heyecanını yaşıyoruz. Puccini'nin Uzak Doğu ezgileri ile süslediği ve Türkiye'de opera kültürünün yerleşmesine neden olan bu operanın mekanı, ileriki yıllarda benim için hep Kültürpark Açık Hava Tiyatrosu olarak kalacak. İzmir Enternasyonal Fuarı dönemlerinde Kültürpark alanında tanışacağım o kadar çok şey var ki... Kübana'da kimi siyahi olan harika müzisyenlerin nefesli çalgılarından dinlediğim müziğin, daha sonraki yıllarda çok farklı kaynaklardan dinlediğim caz melodiyle aynı olduğunu, bu asi müziğin yüreğime ilk yerleştiği yerin yine Kültürpark olacağını fark edeceğim. İzmir Enternasyonal Fuarı ve onun yeşerme alanı olan Kültürpark, benim gibi pek çok kişinin dünya ile büyük bir coşku içinde buluştuğu yer olmuştur. Kültürpark ve İzmir Enternasyonal Fuarı'nın kurucusu, İzmir'in efsanevi Belediye Başkanı Bahçet Uz, daha bu alanın molozlarla dolu olduğu dönemde, Kültürpark bir Halk Üniversitesi olarak düşünülmüş ve ona göre planlanmıştır. Parkta müzeler, eğlence yerleri, tiyatrolar olacaktır demişti. Behçet Uz, İzmir İktisat Kongresi'nde, İzmir Fuarı'nın temellerini atarken hayatımızın her alanında farklı özellikleriyle olacağını düşünüyordu. Türk ekonomisinin sembolü Türkiye'nin ilk ve tek uluslararası genel ticaret fuarında, sadece son teknolojik ürünler sergilenmedi. Eğlence dünyasında sahnelerde yerini almak isteyenler soluğu İzmir Fuarı'nda alırken; bir yandan da iz birakan tiyatro eserleri izleyicilerle burada buluştu. Zamanı geriye sarıp İzmir Enternasyonal Fuarı günlerinde biraz dolaşalım. Yıl 1936. İsmet Paşa, Atatürk'ün selamlarıyla açıyor İzmir Enternasyonal Fuarı'nı. Kluski Sirki, 40 büyük vagonu, 100 vahşi hayvanıyla birlikte geliyor şehre. Sirkin, üzerinde kükreyen bir aslan olan afişi şehrin sokaklarına heyecanlı bir hava yaratıyor. O yılki fuarın bir başka sürprizi, Darülbedayi Şehir Tiyatrosuydu. Türk tiyatrosunu bu topraklarda yeşerten Darülbedayi, Ekrem ve Cemil Reşit Rey'in ünlü opereti Lüküs Hayat ile Fuar'daydı. Ekrem Reşit Rey'in sözleri, Cemal Reşit Rey'in bestesiyle bir dönemin en neşeli sembollerinden biri olan Lüküs Hayat, Kültürpark alanında yankılanırken Kemeraltı Caddesi Beyler Sokağı Büyük Hilal Eczanesinin ürettiği Bahar Çiçeği kolonyasının kokusu da etrafa yayılıyordu. 1943 yılı Fuar'ında bu defa Sadi Tek Tiyatrosu, sahnede de Muammer Karaca vardı. Türkiye'nin çeşitli illerinden akın akın Fuar'a gelenler, daha sonraki yıllarda müziğin her türüne doydu. Müzeyyen Senar, Çamlık Senar Gazinosunda; Safiye Ayla, İzmir Fuar Gazinosunda şarkılarını söylerken Smetana'nın Satılmış Nişanlı, Beethoven'in yazdığı tek opera olan Fidelio ve Puccini'nin Madam Butterfly'ının biletleri Hükümet Binası'nın karşısındaki Çatalkaya Mağazası'nda satışa çıktığında opera tutkunları uzun kuyruklar oluşturmuştu. 40'lı yılların ilk yarısı dünyada savaşın getirdiği dehşet ve yıkımla geçti. 40'lı yılların sonuna doğru dünya karanlık bir tünelden aydınlığa doğru giderken Fuar, giderek her anlamda yükselişe doğru gidiyordu. 1947 yılında Muammer Karaca, yine İzmir Enternasyonal Fuarı'nın konuğuydu. Muammer Karaca'nın Matmazel Arşaluz Çıtıpıyan rolünü oynadığı Fuar Yıldızı tiyatro oyunu, İzmir Şehir Tiyatrosunun Herakles temsili, Lunapark Gazinosunda düzenlenen toplu eğlenceler o yılki fuarın unutulmazları arasına girdi. William Shakespeare'nin en çok bilinen en önemli trajedisi Hamlet, aynı yıl Açık Hava Tiyatrosunda fuar ziyaretçileriyle buluştu. Şehir Tiyatrosunun sahnelediği Hamlet, Fuar'a katılan İngiliz Kültür Heyeti'ni de çok etkilemişti. Hamlet'in tekrar oynanması dolayısıyla İzmir Şehir Tiyatrosunu tebrik etmek lazım. Esasen Açık hava Tiyatrosu'nu da tebrik etmek lazım. Açık Hava Tiyatrosu Shakespeare ruhuna daha uygun. Bu sebeple temsil kapalı tiyatroya nazaran daha ahenkli ve daha süratle inkişaf ediyor. Avni Dilligil bu defa daha mükemmel bir Hamlet olarak karşımıza çıktı. Rejisör olarak da yeni iltihak eden arkadaşlarına çok isabetli roller vermiştir. Bilhassa kraliçe her haliyle rolüne intibak etmişti. Bu defa hayalet rolündeki sanatkar da kendine düşen zafer payını hakkiyle kazanmıştı. Büyük bir seyirci kitlesi muvaffak olan temsili hayranlıkla alkışlamıştır. Shakespeare'i Şehir Tiyatrosunda seyredenler ve edecekler, temenni ederiz ki daima bu muvaffak temsil ruhu içinde alakalarını tutabilsinler. 50 milyon insanın öldüğü İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra gelen barış sürecinde dünyanın büyük kısmında ekonomik açıdan rahat günler başladı. 1950 yılındaki İzmir Enternasyonal Fuarı, liberal ekonominin hakim olduğu ABD ile yakınlaşmanın arttığı ve eğlence dünyasının canlandığı bir atmosferde açıldı. 50'li yıllarda Müzeyyen Senar ve Safiye Ayla afişleri şehrin her yanını süslüyordu. Bu yıllar aynı zamanda Zeki Müren'in Fuar'la, Türkiye'nin dört bir yanından gelen ziyaretçilerin Zeki Müren ile buluştuğu zamanlardı. 19 Ağustos 1954 günü Zeki Müren, bir ay süre ile konser vermek üzere Ordu Vapuru ile İzmir'e geldi. Bu geliş bir ömür boyu İzmir Fuarı'nda sürecek olan yolculuğun başlangıcıydı. Daha sonraki yıllarda Fuar izleyicileri teknolojik gelişmeleri olduğu kadar, Zeki Müren'i dinlemek için akın akın onun sahneye çıktığı gazinolara geldiler. 60'lı yıllarda daha önceki opera afişleri yerlerini, dönemin ses sanatçılarının afişlerine bıraktı. Sevim Tanürek, Saime Sinan, Güneri Tecer afişleri sevenlerini Fuar'a çağırıyordu. 80'li yıllar popüler kültürle birlikte gazino kültürünün Fuar'da egemen olduğu yıllardı. Ancak gazinolardaki assolistlerin, türkü üstatlarının kantocuların yarıştığı bu dönemde, tiyatrolar da büyük gişe hasılatlarıyla varlıklarını sürdürdü. Devekuşu Kabare Tiyatrosu, Metin Akpınar ve Zeki Alaysa ile Fuar seyircisine neşeli zamanlar geçirtirken Haldun Dormen, Dormen Tiyatrosu ile uzun yıllar Fuar'ın gözbebeklerinden biri oldu. Kenterlerin Fuar'da her zaman ayrı bir yeri oldu. Yıldız-Müşfik Kenter, Şükran Güngör çok sevilen oyunlar sergilediler. Kültürpark alanında heykeli ile varlığını hala sürdüren Nejat Uygur da fuarın vazgeçilmezleri arasında çoktan yerini almıştı. 90'lar da 80'lerde olduğu gibi İzmir Enternasyonal Fuarı'nda gazino kültürünün ağırlıklı olduğu yıllardı. Bu yıllarda da sanatın varlığı İsmet İnönü Kültür Merkezi ve Açıkhava Tiyatrosunda seyircisiyle buluşan tiyatrolarla hissedildi. 2000 yıllarda genel ticaret fuarlarının işlevinin kalmaması, internetin hakimiyeti, popüler kültürün öne çıkması İzmir Enternasyonal Fuarı'nı da her anlamda tehdit ediyordu. Ancak bu dönemde İZFAŞ Genel Müdürlüğüne getirilen Feyzi Hepşenkal'ın Fuar'a cansuyu vermesi sanatı da yeşertti. Ruhi Su sesiyle, müziğiyle 69. İzmir Enternasyonal Fuarı'na hayat verdi. Ruhi Su'nun ölümünün 15. yılında Fuar'da Ruhi Su Kültür ve Sanat Vakfı tarafından bir stant kuruldu. Fuar ziyaretçileri Basmane Kapısı'na yaklaştıklarında onun bütün Anadolu'dan derlediği türkülerini, gürül gürül akan bir ırmak gibi sesinden dinlerken, yüreklerinin yıkandığını hissettiler. Ertesi yıl Kültürpark alanı bir başka değerli insana kucağını açtı. Yaşar Kemal'in Doğanın bir parçası diye anlattığı Halikarnas Balıkçısı Cevat Şakir Kabaağaçlı'nın heykeli artık Kültürpark'ın bir parçası olmuştu. Doğanın güzelliğinde atan yürek 2001 yılında Kültüpark'ın Lozan Kapısı girişinde 1500 metre karelik alanda, Mimar Şükrü Kocagöz tarafından kurulan bitkilikte, güzelim Merhabasıyla yer aldı. 2000'li yılların başlarında düzenlenen Uluslararası Sanat Günleri, çeşitli sergiler, Kitap Sokağı, yazarlarla sohbetler ziyaretçileri, dünyayı farklı görmeye, anlamaya davet etti. 2005 yılından sonra ise sanat etkinlikleri yavaş yavaş İzmir Enternasyonal Fuarı'nda azalmaya başladı. İzmir Enternasyonal Fuarı sadece farklı sanat kollarını içinde barındırmakla kalmadı. Sanatın da konusu oldu aynı zamanda. Örneğin, Samim Kocagöz'ün, İzmir'in İçinde adlı kitabının bazı bölümlerinin mekanı Kültürpark olurken Necati Cumalı'nın Aşk da Gezer adlı romanı Fuar'da geçer. Behçet Kemal Çağlar'ın Fuar Şarkısı şiiri, Güz ortasında bile yaratıyor baharı / Güzel İzmir Fuarı, Güzel İzmir Fuarı... diye biter. Sen bırakıp da gitme diye dünyadan."} {"url": "https://www.ithafsanat.com/guzel-ordu-5-kisa-film-yarismasi-basvurusu-icin-son-gunler/", "text": "Güzel Ordu Kültür ve Sanat Derneği'nin düzenlediği 'GOKISAFİLMFEST' 2021 yılı Kısa film Yarışması için başvurular 19 Eylül tarihine kadar kabul edilecek. 'GOKISAFİLMFEST' 2021 yılı Kısa film Yarışması başvuruları 01 Haziran 2021 de başlamıştı. Festivalin resmi internet sitesinden başvuruların kabul edileceği festival bütün kısa filmcileri 19 Eylül 2021 tarihine kadar başvuru yapmaya davet ediyor. Yarışmada Finale kalan filmler ise 30 Eylül 2021 tarihinden açıklanacak. Yapılan her şey kendi dalgasını oluşturur. Güzel Ordu 5. Kısa Film Yarışması; suyun yüzeyine atılan minik bir taşın oluşturduğu dairesel dalgalar gibi, hayatta ki küçük dokunuşların pozitif etkisini ileriye taşımak için, oluşturulan ve oluşturan dalgalara, sanat aracılığıyla farkındalık sağlamaya ve sinema yoluyla odaklanmaya davet ediyor. 22-23-24 Ekim 2021 tarihlerinde Ordu'da gerçekleşecek Festivalde yarışmanın yanı sıra film gösterimleri, söyleşiler, atölyeler ve konserlerde sinemasever izleyicilerle buluşacak. GOKISAFİLMFEST Yönetim ekibinde; Tevfik Serdar Köksal/ Başkan, Uğurcan Ataoğlu/ Kurumsal İletişim Direktörü, Mine Alpar/ Festival Direktörü, Zeynep Atakan/ Danışman olarak yer alıyor. Festivalin 2021 yılı Seçici Kurulu ise Ömür Atay/Yönetmen, Senarist, Müge Turalı/Yapımcı, Ayris Alptekin/Kurgucu, Zeynep Arısoy/Yönetmen, Selim Atakan/Müzisyen, Levent Erden/Akademisyen ve Özge Özacar/Oyuncu olarak belirlendi. 'GOKISAFİLMFEST' artık her yıl bir sanatçıya adanacak. Güzel Ordu Kültür Sanat Derneği Kısa Film Festivalleri bu yıl itibari ile her yıl sanat'a üreterek katkı sağlayan bir sanatçıya adanacak. Bu yılın sanatçısı toplumsal konuları ele alan filmlerde usta oyunculuğuyla söz ettiren çok yönlü sanatçı ZUHAL OLCAY oldu. Festival; Zuhal Olcay'ın kendisinin seçeceği bir filmle açılacak. Festivalde ayrıca Zuhal Olcay Kısa Film Seçkisi katılımcılar ile beraber izlenecek. Güzel Ordu Kültür ve Sanat Derneği, gençlerin akademik araştırmalar ve sanatsal pratiklerle toplumsal hayatta inisiyatif almalarını desteklerken kültürel çoğulcu, eşitlikçi, dinamik ve sürdürülebilir bir kültürel alan yaratılması için çalışmalarını gerçekleştirir. Dernek, kültür, sanat ve toplum alanında gerçekleştirilen akademik çalışmaları, sanatın dil engelini aşabilen gücüyle yerel, ulusal ve uluslararası alanlarda işbirlikleri kurmayı, ortak projeler sayesinde karşılıklı öğrenimi ve deneyim paylaşımını desteklemenin yanısıra çalışmalarını kurgularken gençlerin kültürler arası diyalog, sosyal içerme, sanat ve toplum ilişkisini geliştirme alanlarında desteklenmesini öncelik olarak belirlemektedir."} {"url": "https://www.ithafsanat.com/haftanin-etkinlikleri-26-temmuz-1-agustos/", "text": "Bu hafta, konser, sergi, tiyatro, atölye gibi birçok etkinlik sanatseverlerle buluşmaya hazırlanıyor. Pandemi nedeniyle sahnelerden uzak kalan müzisyenler, İstanbul Büyükşehir Belediyesi iştiraklerinin destekleriyle hayata geçirilen #Sahnemİstanbul konserlerinde İstanbullularla bir araya geliyor. Konser takvimini gün gün buradan takip edebilirsiniz. Uzun zamandır sahnelerden uzak kalan müzisyenler ile onları çok özleyen müzikseverler, #İstanbulBirSahne projesi kapsamında oluşturulan Dijital Sahne ile buluşmaya devam ediyor. Her Pazartesi, Çarşamba ve Cuma saat 21.30'da bu konserleri Kültür. İstanbul YouTube kanalından takip edebilirsiniz. İstanbul Büyükşehir Belediyesi, Kültür AŞ ve kültür sanat sektörü işbirliğiyle bu yaz, Harbiye Cemil Topuzlu Açık Hava Tiyatrosu'nda, sahipleri tarafından kullanılmayan koltuklar boş kalmayacak; 24 yaş ve altı İstanbullular kültür sanat etkinlikleriyle ücretsiz buluşacak... Konser takvimine buradan ulaşabilirsiniz. Pandemi nedeniyle etkinliklerini çevrimiçi konserlerle sürdüren Cemal Reşit Rey Senfoni Orkestrası, yaz konserleri ile açık alanlarda müzikseverlerle buluşacak. Normalleşme süreciyle birlikte, uzun bir aradan sonra İstanbullulara gerçek müziğin canlı müzik olduğunu hatırlatmayı amaçlayan İstanbul'da Senfonik Yaz başlıklı konser dizisi, 30 31 Temmuz tarihlerinde Harbiye Cemil Topuzlu Açıkhava Tiyatrosu'nda gerçekleşecek konserlerin ardından İstanbul'un iki yakasındaki parklarda ücretsiz olarak tekrarlanacak. Detaylara buradan ulaşabilirsiniz. 52'den fazla ülkede, bilim-sanat-teknoloji eksenindeki sanat yerleştirmelerini milyonlarla buluşturan Ouchhh Studyo'nun eserleri, Zenger küratörlüğünde seyirciyle buluştu. Her biri 30 dakika sürecek seanslarda, yapay zeka sayesinde farklı evrenler arasında gezinebileceksiniz. Detaylı bilgiye buradan ulaşabilirsiniz."} {"url": "https://www.ithafsanat.com/haftanin-one-cikan-etkinlikleri/", "text": "Geçtiğimiz festivalde olduğu gibi seçkin solistleri ağırlayan BİFO Özel serisi bu festivalde de üç konserle müzikseverlerle buluşuyor. Borusan Sanat ve İstanbul Müzik Festivali'nin yıllara dayanan uzun soluklu ilişkisini, serinin bu ilk konserinde Borusan Quartet taçlandıracak. Klarnet için yazılmış en erken ve en güzel yapıtlardan birini Paul Meyer'in klarnetin ses rengini olağanüstü bir biçimde yansıtan yorumuyla dinleyebilirsiniz... Meyer'e kemanda Esen Kıvrak, Nilay Sancar, viyolada Efdal Altun, viyolonselde Çağ Erçağ eşlik ediyor. 25 Ağustos Çarşamba günü saat 20.00'de Borusan Quartet ve Paul Meyer ile Sakıp Sabancı Müzesi'nin tarihi fıstık ağaçlarıyla çevrili terasında, rahat bir nefes alıp boğazın kokusunu içinize çekecebileceğiniz bu konseri kaçırmayın. Pandemi nedeniyle sahnelerden uzak kalan müzisyenlerimize destek olmak amacıyla İstanbul Büyükşehir Belediyesi iştiraki Kültür AŞ tarafından hayata geçirilen #İstanbulBirSahne projesine başvuruda bulunan binlerce müzisyen, İstanbul Büyükşehir Belediyesi iştiraklerinin destekleriyle, #Sahnemİstanbul konserlerinde İstanbullularla özlem gideriyor. Etkinlikleri buradan takip edebilirsiniz. İstanbul Büyükşehir Belediyesi, Kültür AŞ ve kültür sanat sektörü işbirliğiyle bu yaz, Harbiye Cemil Topuzlu Açık Hava Tiyatrosu'nda, sahipleri tarafından kullanılmayan koltuklar boş kalmayacak; 24 yaş ve altı İstanbullular kültür sanat etkinlikleriyle ücretsiz buluşacak... Konser takvimine buradan ulaşabilirsiniz. Barışın, hümanizmin ve eşitliğin en önemli simgelerinden Hünkar Hacı Bektaş Veli, vefatının 750. yılında İstanbul Büyükşehir Belediyesi'nin düzenlediği Serçeşme Hünkar Hacı Bektaş Veli Festivali ile yad edilecek. 26 27 28 Ağustos tarihleri arasında Yenikapı Etkinlik Alanı'nda gerçekleşecek festivalde, usta sanatçılar sahneye çıkacak. Festival kapsamında belgesel film gösterimleri, video-ışık gösterileri, sergiler, çocuklar için çeşitli atölyeler, uzman araştırmacı ve yazarların katılımıyla gerçekleşecek söyleşiler İstanbullularla buluşacak. İstanbul Modern'in izleyiciyi, sanatçıların dünyasındaki ilham kaynaklarını görmeye davet ettiği, 14 Ağustos'ta kapılarını açan Etkileşimler sergisi görülebilir. İstanbul Modern'in koleksiyonundan oluşturduğu Etkileşimler adlı yeni sergisi, sanatçıların yapıtlarıyla atıfta bulunduğu ve ilham aldığı plastik sanatlar, mimari, edebiyat, müzik ve sinema alanından çeşitli konu ve isimlere odaklanıyor. Sergi hakkında detaylı bilgiye buradan ulaşabilirsiniz. Ankara Devlet Opera ve Balesi, CSO Ada Ankara Yaz Konserleri kapsamında Bir Caz Gecesi Rüyası konseri ile 25 Ağustos'ta seyirciyle buluşacak. Salgın önlemleri uygulanarak gerçekleştirilecek etkinlikle sanatın iyileştirici gücünün sanatseverlerle buluşturulması hedefleniyor. Bir Caz Gecesi Rüyasi konseri ile sanatseverler, Ankara Devlet Opera ve Balesi solistleri ve orkestra sanatçıları eşliğinde seçkin bestecilerin dünya müzik tarihinde yer etmis en ünlü caz, blues sarkılarını dinleme imkanı bulacak. Müzik düzenleme Bilgehan Erten, soprano Nihan İnan, Zeynep Burcu Altınel, tenor Yunus Emre Özorhan, bariton Emre Uluocak ve Umut Koşman'ın sahne alacağı konserde, Cheeck to cheeck, When you are smiling, The good life, Hit the road jack gibi şarkılar yer alacak. Türkçe Rap dünyasının en sevilen isimlerinden Khontkar, Anıl Piyancı, Ati242, Lvbel C5 ve Batuflex'in sahne alacağı İzmir Hiphop Fest, 25 Ağustos Çarşamba günü Bostanlı Demokrasi Meydanı'nda yaş sınırı olmadan hiphop sevenlerle buluşuyor. Bahçede Caz'ın ikincisi, 29 Ağustos Pazar günü Hangout Bahçe'de İzmirli sevenleriyle buluşmaya hazırlanıyor."} {"url": "https://www.ithafsanat.com/haftanin-sanat-etkinlikleri-17-23-ocak/", "text": "Birbirinden keyifli etkinlikler bu hafta da sanatseverlerle buluşmaya hazırlanıyor. 17 23 Ocak tarihleri arasında gerçekleşecek hem fiziksel hem de online olarak da katılabileceğiniz etkinliklerden bazılarını sizin için derledik. Ülkemizde daha önce Devlet Tiyatrosu'nda ilk olarak Macide Tanır tarafından sahnelenen oyunun değişik bir versiyonu Yıldız Kenter'in başrolde oynadığı bir film olarak gösterilmiştir. Nevra Serezli, bu oyunla 11 yıl sonra sahneye dönmüş ve yedi farklı ödül kazanmıştır. Oyun Ankara MEB Şura Salonu'nda 18 Ocak Saat 20.00'de başlayacak. Detaylı bilgiye buradan ulaşabilirsiniz. Şehrin en lüks restoranında herkesin birbirini küçümseyerek kendi varlığını yücelttiği, ağızına geleni söylediği, evlilik, tanışma, yükselme gibi nedenlerle sözde kutlama yapılan bir akşam yemeği... Kutlama, ömrü boyunca insan hakları mücadelesi vermiş Nobel Edebiyat Ödülü sahibi, Pinter'ın son oyunu. Harold Pinter'in yazdığı Yıldırım Fikret Urağ'ın yönettiği oyunda Can Ertuğrul, Çağlar Polat, Erkan Sever, Gizem Akkuş, Orçun Tekelioğlu, Özgür Efe Özyeşilpınar, Pınar Demiral, Selim Can Yalçın, Selin İşcan, Şehnaz Bölen Taftalı rol alıyor. Oyun, 19-22 Ocak 2022 tarihleri arasında Harbiye Muhsin Ertuğrul Sahnesi'nde. Altın Palmiye Ödüllerinde 2021 yılının ' En İyi Tiyatro Oyunu ' ödülüne layık görülen, Nurseli İdiz, Nergis Kumbasar gibi usta isimlerin rol aldığı Etekler ve Pantolonlar seyirciyle buluşuyor. Serkan Budak'ın yönettiği oyun, 19 Ocak saat 20.30'da İzmir Narlıdere AKM'de gösterilecek. Detaylı bilgiye buradan ulaşabilirsiniz. Sophokles'in binlerce yıl önce kaleme aldığı aynı adlı oyunundan uyarlanan Antigone'de; aynı savaşta birbirini öldüren, ama biri kahraman diğeri hain ilan edilen iki kardeşine de, son görevini yapmakta kararlı olan Antigone ile; devletin varlığıyla kendi varlığını eş tutan Kreon'un buyruklarından geri adım atmayan duruşu karşı karşıya geliyor. İnsanlığın tüm kadim deneyimleri tarihe gömülürken yine de çözülmeyen, kaybolmayan çelişkilerimizi sahneye getiren Antigone, dünden bu günü tartışıyor. Sofokles'in yazdığı, Sabahattin Ali'nin çevirdiği Engin Alkan'ın uyarlayıp yönettiği oyunda Cengiz Tangör, Zafer Kırşan, Aslı Menaz, Gözde İpek Köse, Özgün Akaçça, Destan Batmaz, Onur Şirin rol alıyor. Oyun, 20-22 Ocak 2022 tarihleri arasında Sultangazi Hoca Ahmet Yesevi Sahnesi'nde. İş, sanat ve spor camiasının başarılı kadın profilleri ile İstanbul'un güçlü kadınları, Bu kadınlar başarının peşinde sloganıyla Müze Gazhane'de bir araya gelmeye devam ediyor. 20 Ocak Perşembe günü saat 19.00'da Müze Gazhane, T Atölye'de gerçekleşecek etkinliğe Simge Burhanoğlu konuk olacak. Etkinlik hakkında detaylı bilgiye buradan ulaşabilirsiniz. İstanbul Gönüllüleri, Güzel Sanatlar Fakültesi ilgili bölümlerinden 2019-2020 ve 2020-2021 öğretim yıllarında mezun olmuş öğrencilerin, mezuniyet işlerinin sergilendiği Geleceğin Renkleri sergisi, 5 Şubat 2020 tarihine kadar saat 11.00-20.00 saatleri arasında Müze Gazhane'de İstanbullularla buluşacak. Etkinlik ile ilgili detaylı bilgiye buradan ulaşabilirsiniz. Türk ve Dünya müzik tarihinin en çok bilinen ve sevilen şarkılarının Biraderler coverlarıyla seyirciye sunulduğu bu müthiş gösteri, ilk anından son anına kadar bir an bile düşmeyen enerjisiyle şahane bir 2,5 saat geçirtiyor. Sahnedeki herkesin tiyatro oyuncusu ve müzisyen olduğu Biraderler Cabaret, 21 Ocak saat 20.00'de Ankara Musa Göçmen Konser Salonu'nda. Detaylı bilgiye buradan ulaşabilirsiniz. Performans sanatçısı Hürmüz'ün sergisini ziyaret eden 14 yaşındaki yeğeni Meghan, tabutunda eski aşklarını ve kıskanç arkadaşlarını karşılayan teyzesiyle normal bir sohbet içine girmeyi beklerken, kendisini danslı müzikli bir şölenin ortasında bulur. Ve bu şölenin ardındaki esrarı çözmeye koyulur. Cease and Desist. LOVE AND BE SILENT, 21 22 Ocak'ta Müze Gazhane'de izleyicilerle buluşacak. Biletlere buradan ulaşabilirsiniz. 2019 yılında Edinburgh Fringe Tiyatro Festivali'nin en iyi oyunları arasında yer alan Timsah Ateşi; Funda Eryiğit, Hazar Ergüçlü ve Kubilay Tunçer'i aynı sahne üzerinde buluşturuyor. Rejisörlüğünü Mehmet Ergen'in üstlendiği oyun, 1989 yılında Kuzey İrlanda'da geçen bir hikayeye odaklanıyor. Temposu bir an bile olsun düşmeyen, sürreal, grotesk bir kara-komedi olan oyun 5- 20 Ocak tarihleri arasında saat 20.30'da seyirciyle buluşuyor. Ayrıntılı bilgiye buradan ulaşabilirsiniz. Audio Kereografi Gazhane adıyla hazırlanan işitsel koreografi, Müze Gazhane'nin bir kültür kampüsü olarak kent yaşamına katılmasının farklı olanaklarını araştırıyor. Sesli yönlendirmelerle ziyaretçileri bu mimari ve endüstriyel mirası keşfe çıkaran koreografik arayüz, katılımcıları etkinleştirerek Gazhane'nin bir santralden kültür kampüsüne dönüşümünün, mekan, enerji ve beden algımız için yeni sorgulamalar yaratmasına izin veriyor. Müze Gazhane'de yer alan P Binası'nda ocak ayı boyunca her pazar saat 13.00'te başlayacak bu ücretsiz deneyime davetlisiniz. Detaylı bilgilere buradan ulaşabilirsiniz. Henüz yolun başında olan gençler ile tecrübeli ve yolda olan konuşmacıların bir araya geldiği Gençler İçin Farkındalık söyleşileri devam ediyor. Dijital Denge Derneği'nin kurucusu Tuğba Şengül Lik ve Yaratıcı Marka Danışmanı Mustafa Can, hayatımızın ekseninde yer alan dijital dünyanın avantaj ve dezavantajlarını paylaşmak için 21 Ocak'ta Müze Gazhane sahnesine konuk oluyor. Etkinlik detaylarına buradan ulaşabilirsiniz. Carlo Goldoni'nin ve İtalyan Halk Komedisinin en bilinen oyunlarından biri olan İKİ EFENDİNİN UŞAĞI tiyatro ansambl'ın kendine özgü uyarlamasıyla sahneye çıkıyor. 2 Perde boyunca yoğun bir performans sergilenen oyun seyirciye kahkaha dolu bir oyun vaat ediyor. Oyun İzmir Nazım Hikmet Kültür Merkezi'nde 22 Ocak saat 20.30'da sahneleniyor. Ayrıntılı bilgiye buradan ulaşabilirsiniz. Hayvanların kafese kapatılması, gösterilerde kullanılması, doğal yaşam alanlarından uzaklaştırılmaları nedeniyle çok üzülen bir çocuğun onları nasıl kurtardığı anlatılır. Özge Midilli-Ertan Kılıç'ın yazdığı Özge Midilli'nin yönettiği oyunda Nilay Yazıcıoğlu, Tarık Köksal, Nilay Bağ, Ceren Kaçar, Ceysu Aygen, Çağlar Polat, Emre Çağrı Akbaba, Mehtap Gündoğdu Akbulut rol alıyor. Oyun, 23 Ocak 2022 tarihinde Harbiye Muhsin Ertuğrul Sahnesi'nde. Karagöz uzun zamandır işsizdir ve iş aramaktadır. Sonunda kendisine bir çiftlikte iş bulur. İşi hayvanların bakımını yapmaktır. Ama ortada bir sorun vardır. Karagöz, hayvanları tanımamaktadır. Özgür Atkın'ın yazıp yönettiği oyunda İrem Erkaya ve Tankut Yıldız rol alıyor. Oyun, 23 Ocak 2022 tarihinde Gaziosmanpaşa Sahnesi'nde. Müze Gazhane, yetişkinler ve çocuklar için haftanın farklı günlerinde ücretsiz olarak gastronomiden dansa, heykel yapımından resme kadar birçok alanda farklı atölyeler düzenliyor. Atölye detaylarına ve programına buradan ulaşabilirsiniz. Birbirinden değerli mimari eserlerin 1/25 oranındaki küçültülmüş hallerine yer vererek ziyaretçilerine mini bir kültür turu atma fırsatı sunan Miniatürk, ev sahipliği yaptığı ücretsiz etkinliklerle de çocuklar için vazgeçilmez bir mekan olmaya devam ediyor. Detaylara buradan ulaşabilirsiniz. İstanbul Büyükşehir Belediyesi iştiraki Kültür AŞ tarafından 12 yaş ve üzeri çocuklar için Miniatürk'te düzenlenecek olan Çizgi Atölyesi başvuruları başladı. 6 Kasım 4 Haziran tarihleri arasında ücretsiz olarak düzenlenecek 8 aylık Çizgi Atölyesi eğitimine katılmak isteyenler buradan başvuru yapabilir. Tiyatro tarihinin bir ikon haline gelmiş karakterlerinden bir tanesi olan Cyrano de Bergerac, bu ay da Kumbaracı 50 yorumuyla tiyatroseverlerle buluşmaya devam ediyor. Şair, silahşör ve aşık... Fişekhane'de 18-31 Ocak tarihleri arasında izleyebileceğiniz Cyrano de Bergerac ile ilgili ayrıntılı bilgiye buradan ulaşabilirsiniz. İstanbul Devlet Opera ve Balesi bale sanatçıları, sezon boyunca 4 6 yaş arası çocuklarımıza haftanın dört gününde, günün iki farklı saatinde bale ve dans dersleri veriyor. Bu tip atölyeler geleceğin sanatçıları, sanatseverleri olacak çocuklarımıza dans ve ritim hissini yaşatarak müzik kulaklarının gelişmesine, vücutlarının düzgün, dengeli ve kuvvetli gelişiminin sağlanmasına, canlandırılan masal ve hikayeler ışığında hayal güçlerinin artmasına, bale figürlerinin sağladığı düzen ve ölçüyle el-kol-bacak koordinasyonunun gelişmesine, özgüven duygularının güçlenmesine ve sanatla iç içe büyümelerine katkıda bulunuyor. Dersler 8 Ocak 28 Mayıs tarihleri arasında AKM Çocuk Sanat Merkezi'nde."} {"url": "https://www.ithafsanat.com/hayal-adasina-yolculuk-yayinda/", "text": "Paylaştıkça artan mutluluğu kalpten kalbe taşıyarak pek çok ana eşlik eden Algida, MAX markasıyla MAXSahne dijital tiyatro sahnesinde kendine has bir oyuna ev sahipliği yapıyor. #HaydiOyuna diyerek 23 Nisan'da hayata geçirilen MAXSahne'de 6 farklı çocuk tiyatro oyunu dijital olarak yayınlandı. Her oyun sonunda izleyiciler tarafından seçilen en çok sevilen karakterlerin bir araya getirilmesiyle oluşturulan MAX özel dijital tiyatro oyunu Hayal Adasına Yolculuk 5 Temmuz 2021'de dijital perdesini aralıyor. İzleyiciler tarafından seçilen karakterlerin bir araya getirilmesiyle beraber Uygur Sanat iş birliğiyle hazırlanan Hayal Adasına Yolculuk, MAXSahne ve MAX TV Youtube kanalında seyircilerini bekliyor. Kim Kırmızı Başlıklı Kız ile Kurbağa Prens'i aynı oyunda bir araya getirebilirdi ki? Elbette çocukların hayal gücü! MAXSahne'nin perdeleri çocukların hayal gücüyle yeniden açılıyor! Çocuk gelişiminde oyunun öğrenme için gerekli olduğunun altını çizen Algida Max, yepyeni bir çocuk tiyatrosunun karakterlerine çocukların karar vermesini sağlayarak onları oyunun içine dahil etmiş oldu. Tema olarak hayal kurmayı, oyun oynamayı ve oyuncakların harika dünyasını ele alan müzikli, danslı, çocuk oyunu Hayal Adasına Yolculuk'u, Psikolojik Danışman Alev Köymen'in onayıyla 4 yaş üzeri bütün çocuklar ve ebeveynleri ailecek izleyebilecek. Tiyatroların özellikle pandemi döneminde perdelerini kapatmasıyla birlikte yaşadığı zorluklara kayıtsız kalmayan Algida MAX, Uygur Sanat iş birliğiyle oluşturduğu MAXSahne dijital tiyatro sahnesiyle sanata ve tiyatrolara olan desteğini sunmaya devam ediyor. Kısa sürede büyük bir ilgi gören MAXSahne, Türkiye'nin birçok şehrinde ailelerin ve öğrencilerin hep birlikte online olarak izlediği bir dijital platfrom haline dönüştü. Aileler çocuklarıyla kalite vakit geçirirken, öğrenciler de eğlenceli bir aktiviteye erişmiş oldu."} {"url": "https://www.ithafsanat.com/hayat-sahneye-ciktigim-andan-itibaren-basliyor/", "text": "Hayat, bazı insanları size hediye eder... Bir arkadaşınızın çok yakını, bir diğerinin eşi, sevgilisi de olabilir bu kişi, hiç yüz yüze gelemeyeceğimiz bir oyuncu da.... Tutkusuyla, heyecanıyla öyle işler başarır ki o kişi, sayısız insana ilham verir! İlyas Özçakır da o isimlerden biri; hem benim için hem de sinemaya, tiyatroya gönül vermiş sanatseverler için. Söz Vermiştin, Anons, Abluka, Tarla, Dört Köşeli Üçgen, Düş Kırgınları adlı filmlerin yanı sıra çok sayıda tiyatro oyununda sahneye çıkan İlyas Özçakır, şimdilerde John Fowles'un muhteşem kitabı Koleksiyoncu'dan aynı isimle uyarlanan oyundaki içe işleyen rolüyle alkış ve ödül topluyor. 13. Savaş Dinçel Tiyatro Ödülleri'nde Müjdat Gezen Sanat Merkezi öğrencileri tarafından En İyi Erkek Oyuncu Ödülü'ne layık görülen ve 22. Direklerarası İstanbul Tiyatroları Ödülleri'nde Küçük Salon Erkek Oyuncu kategorisinde ödüllendirilen Özçakır'ın hikayesi, sanatla tanışmanın yaşı olmadığını, hikayemizi yazmaya başlamak için asla geç kalmadığımızı gösteriyor. 5 10 senedir de proje yaratmaya çalışandır. Orijinal proje yaratma heveslisidir. Hayatındaki tutku oyunculuktur. Üniversiteye girene kadar hayatımda sanatla alakalı hatta sosyal bilimlerle alakalı ve hatta beynin sağ tarafı ile alakalı hiç ama hiçbir şey yoktu. Hayat benim için matematik, fizik, fen bilimleri ve tantuni idi. Ben bir tantunicide büyüdüm, babamın tantunici dükkanında. Rüyamda çocukluğumla ilgili bir şey görürsem kendimi hala tantunicide görürüm. Hayatımın okul dışında kalan kısmı o tantunicide geçti çünkü. Kısacası hayatımda iki şey vardı; dükkan ve matematik, fizik. Bunun dışında bir dünyayı çok bilmiyordum. Çalışma, hayatta kalma mücadelesi vardı. Keşfetmeye zamanım olmadı. Kitap okumaya bile üniversitede başladım diyebilirim. Üniversiteye kadar tiyatroya da iki kere gitmiştim hayatımda. Sinemaya da çok az gittim. O keşfim Boğaziçi'ne girdikten sonra başladı. İnşaat mühendisliği okudum, bölümümü hiç sevmedim ama okulu çok sevdim. Kendimi tanımaya başladım. Kendimi çok eksik hissettim ilk girdiğimde. Diğer öğrencilere bakıyordum Ben de 18 yaşındayım, bunlar da 18 yaşında ama sanki benden 4 yaş büyük gibi. Konuştukları filmler, kitaplar çok farklı diye. Ne yapabilirim derken ben tuttum okumaya başladım. Ama nasıl? Ansiklopedi okumaya başladım A harfinden, Benim kendimi geliştirmem lazım demek ki diye. Bir şeyler öğrenmek hoşuma gitti ama çok geçmeden şunu anladım; ansiklopedi okunarak olacak iş değil. Önce edebiyat beni çok büyük etkisi altına aldı. Günde 7 8 saat kitap okuyordum. Tiyatroya geçişim de şöyle oldu. Çocukken şaka yapmayı severdim. Lisede iken ablamın komik arkadaşlarını çok anlatması bende Demek ki kadınlar komik adamlardan daha çok bahsediyorlar düşüncesini oluşturmuştu. Ben de devamlı şaka yapmaya başlamıştım. Yaptıkça karşılığını görmek de hoşuma gitti. Lise yıllığında en komik başlığının altında İlyas adının olması hoşuma gitti. Üniversitede de şaka yaptıkça arkadaşlar Sen niye tiyatro kulübüne gitmiyorsun? demeye başladılar. Onlar diyor ama tiyatro kulübü ne, ben onu bilmiyorum! Üstelik okulun ilk iki yılında maddi anlamda çok sıkıntıdaydım. Okul haricinde çalışıyordum. Sonra maddi açıdan tiyatroya vakit ayıracak kadar rahatladım ama dersleri düzeltmem lazımdı. Okulun kulübü haftada dört gündü. Daha hafif bir kurs ararken Sarıyer Belediyesinin kursuna denk geldim. Çok temel düzeyde derslerin verildiği bir kurs olmasına rağmen tiyatroyu sevdiğimi orada anladım. Sonra okuldan bir öğrenci Galatasaray Üniversitesi Tiyatro Kulübüne gidiyorum ben dedi. Yıl 2005. Bülent Emin Yarar veriyordu dersleri. Geri dönülmeyen bir yolculuğa başladım; disiplini, entelektüel yönü, oyunculuk anlamında kendimi keşif süreci açısından önemli oldu. Bu meslek bana göre dedim. İnşaat mühendisliğinden zaten memnun değilim, sevmiyorum. Bir sene devam ettim o kulübe. Tutkuyu orada anlamaya başladım. Sahneye çıktığım andan itibaren hayat orada başlıyor gibi. Onun haricindeki yerlerde, gündelik şeylerle uğraştığım zaman daha yaşıyor gibi değil de yedek kulübesinde bekliyor gibi hissedince 'Benim bu işi yapmam lazım' dedim. Şöyle bir şey; onunla karşılaşıncaya kadar var olduğunu bilmediğin bir eşya gibi. Hiç ışığı bilmemek gibi. Görünce Aaa karanlıkta yaşıyormuşumdemek gibi. Oyunculukla şöyle oldu benim için Hayat güzelmiş oldum. Çünkü hayat bana sıkıcı, yavan geliyordu biraz. Sahneye çıktığım andan itibaren hayat orada başlıyor gibi. Onun haricindeki yerler, gündelik şeylerle uğraştığım zaman daha yaşıyor gibi değil de yedek kulübesinde bekliyor gibi hissedince Benim bu işi yapmam lazım dedim. Karar aldım. Kafam analitik çalıştığı için tam silip atamıyorum da okul sürecini, boş veremiyorum yani... Bir formül bulmam lazımdı 'Ben öğretmen olayım' dedim. Yazları oyun yaparım, part time gibi. Yeter ki tiyatro yapayım. Ne öğretmeni olayım? Matematik seviyorum, edebiyata düşkünüm. Edebiyat ya da matematik öğretmeni olabilirim. Sınav zaten kolay benim için. Girer kazanırım. Eve geldim, babamı zaten kaybetmiştik. Etki mekanizması olarak annem vardı. Baskın biri değil ama kararlarını önemsiyorum tabii. Ben karar verdim, öğretmenliğe geçiyorum dedim. Annem ağlamaya başladı. Ben öğretmenliğe geçemedim. Çok hayalleri vardı üzerimizde. Ama babam yaşamı tutkularıyla yaşayan bir keyif insanıydı. Zeki Müren ile bayağı yakın arkadaşlığı vardı. Yaşasaydı bu dünyada benim yanımdan ayrılmazdı, eminim. Hayatın keyfini çıkarma anlamında, hakkını verme anlamında çok desteği olurdu. Evet, okulu uzatmıştım ama kalan 3,5 yılı, 1,5 yılda tamamladım. Bu arada tiyatrolara özgeçmiş göndermeye başladım. Yıl 2008. Bütün gönderdiklerimden sadece bir kişi cevap verdi. Rahmetli Selçuk Uluergüven'den. Sahnelenen bir oyundaki oyuncu eksikliği nedeniyle hızlıca prova ve oyun sürecine girdim. Sonra Volkan Severcan Tiyatrosu sezona 9 oyun birden yapıyordu. Seçmelere girdim, üç oyuna birden kabul aldım, başladım işe. Bir mühendis maaşını topluyoruz işte, kim ne karışır! diyorum kendime. Ama öyle olmadı. Oyunlar sahnelenmedi. Şimdi hayalini kurduğum oyunlar değildi onlar. Kendimi seyirci koltuğunda hayal ettiğimde beni salondan mutlu ayıracak oyunların... Tiyatroda da sinemada da öyle. Televizyon biraz daha farklı tabii. Orada o kadar seçici davranamıyorsunuz... Kadir Has Üniversitesinde oyunculuk yüksek lisansı yaptım. İstediğim oyunlar üzerinde çalışmak için kendime alan yaratmaya çalışırken bir de tantunici açtım, 2017'de Karaköy'de. Bir süre sektörden tamamen uzaklaştım. Bu kötü geldi, kendi kolumu kanadımı kırmış gibi oldum. Dükkandan çıkamadıkça depresif hale geldim. Tek kişilik oyun sergilemek için kitap okumaya başladım. 500 kitap okumuşumdur sadece bunun için. Sevdiğim kitaplar oluyordu ama tam içime sinmiyordu. Tam böyle iken Wolfgang Borchert'in Karahindiba öyküsünü buldum, öyküye bayıldım. Yazarın hikayesini okudukça aşık oldum. Bunu yapıyorum, tamam dedim. Karahindiba'yı çok oynayamadan pandemi girdi. Pandemide online proje yaptım. Fiziksel olarak açılma başlayınca yeni ne yapabilirim derken İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi'ndeki haklarla ilgili bir proje fikri gelişti bende. 30 farklı oyun yazılacak, 30'unu da farklı oyuncu oynayacak. Friedrich Naumann Vakfı'nın desteklediği projede ilk üç oyun yazıldı ve oynandı, şimdi ikinci üçleme için çalışmalar başlıyor. Evet, Koleksiyoncu kitabını çok önce okumuştum. Birileri projesi devam ederken bir yandan da onu sahnelemek için çalışmalara başladım. Koleksiyoncu entelektüel anlamda bizi tatmin ediyor, seyir anlamında da herkese ulaşacak bir oyun oldu. İstanbul'un çeşitli sahnelerinde oynuyoruz, umarım Anadolu seyircisiyle de buluşabiliriz. İkisinde de sevdiğim ve rahat hissettiğim yerler var ama komedide ekstradan kattığım bir şey var sanki. Dramı da çok seviyorum. Sinemada da komedi oynamayı seviyorum ama komedide biraz incelikli mizahın artması gerektiğini düşünüyorum. Komedi deyince akla hemen gişe gelmemeli. Bağımsız sinemamızın da mizahı hatırlaması lazım. Bir de ben dramın içinden mizahı çıkarmayı çok severim. Çünkü bunun işe yaradığını düşünüyorum. Salt baştan sona dram olan hiç mizahı görmemiş bir ele alış, bana harekete geçirici bir şey olarak gelmiyor. Hayat da öyle değil çünkü! En kötü olayda bile gülüyorsun bazen. Çok sevdiği babasının cenazesinde bile gülümsemeyi elden bırakmamış bir insan olarak söylüyorum bunu. Bu, hayatla baş etme yöntemi. O yüzden mizahın etkileyici gücünü unutmamak gerekiyor. Tam izleyicinin güldüğü yerden onu yeniden sorgulatmak isterim. Güldürürken düşündürmek klişesi doğrudur bir yerde. Ben oradan ele almayı isterim."} {"url": "https://www.ithafsanat.com/hellenistik-ve-roma-donemlerinde-anadolu/", "text": "Büyük İskender'in Doğu Seferi'ne başladığı MÖ 334 yılı ile son Hellenistik Krallık olan Ptolemaiosların Actium Savaşı sonrası tarih sahnesinden silindikleri MÖ 30 yılı arasındaki yaklaşık 300 yıllık zaman dilimi, Hellenistik Dönem olarak adlandırılır. Hellenistik ve Roma dönemleri birbirini izleyen iki dönemden ziyade en azından belli bir zaman diliminde eş zamanlı varlık göstermiştir. Yazar bu kitabın amacının Anadolu'nun Hellenistik ve Roma dönemlerini geniş bir okuyucu kitlesine olabildiğince açık ve anlaşılır bir anlatımla sunmak olduğunu belirtiyor. Anadolu Uygarlıkları Serisi'nin sekizinci kitabı olan Hellenistik ve Roma Dönemlerinde Anadolu: Krallar, İmparatorlar, Kent Devletleri Türkçe-İngilizce olmak üzere çift dilli ve zengin bir görsel malzeme ile hazırlanmış."} {"url": "https://www.ithafsanat.com/heyecani-enerjisi-ve-muzik-sevgisi-etrafina-yaydigi-isik-gibi/", "text": "Klasik müzik benim için çocukluğuma dönmek gibi... Hele de piyano resitalleri... Kimi zaman güne başlarken kimi zaman da günü sonlandırırken kendimi klasik müzik notalarına emanet ederim. İşte bu nedenle, İthaf Sanat'ın dördüncü sayısı için yapacağım söyleşinin heyecanı günler öncesinden başladı içimde. Çünkü konserlerine gitmekten büyük keyif aldığım, piyanonun tuşları üzerinde gezinen parmaklarının tüy gibi hafif hareketlerini takip ederken mest olduğum Gülsin Onay ile buluşacaktım. Dedem ben doğmadan bir yıl önce hayatını kaybetmiş. Annem, babasını kaybettiği için o kadar üzülmüş ki evlenirken gelinlik giymemiş. Ama benim hayatım hep dedem yanımızdaymış gibi geçti. O çok farklı bir kişilikmiş. Sanata çok önem verirmiş. Nitekim annemi Almanya'ya piyano tahsili için göndermiş. Dedem, matematikle ilgilenirken annemin çalmasını istermiş, müzikle beslenirmiş, kendisi de biraz keman çalarmış. Atatürk'ten ne kadar etkilendiğini de annem anlatırdı. Bütün bunları yaşamış bir insan. Ben de dolaylı olarak hem dedem hem ailem tarafından Atatürk'ü ilham kaynağı alarak yaşadım. Genelleme yapamayız belki ama tanıdığım pek çok matematikçi, yetenekli müzisyen. Pek çok müzisyenin de matematiği kuvvetli. Matematikten nefret eden müzisyenler de var, müziğe hiç ilgisi olmayan matematikçiler de var tabii. Tony bir deha! Öyle bir deha ki ben Sen piyanist haklarına aykırı davranıyorsun. Çalışmadan bu kadar iyi çalıyorsun diyorum. Kolay eserleri değil, Beethoven'ın en zor sonatlarını çalıyor. Ben uzun zaman aradan sonra Ulvi Cemal Erkin'in bir eserini çalışıyordum. Tekrar ele alınca haliyle hafif bir acemilik oluyor. Bir yerde fa diyez yerine fa notası basmışım. İçeride o başka bir şeyle uğraşırken bana seslendi Benim hatırladığım orada fa değil de fa diyezdi. Ben mi yanlış hatırladım? diye. Yani her gün çalınan bir eser değil, benden duymuş hem de uzun zaman geçmiş. Ona rağmen onu duyuyor. Bu tamamen piyanist ve müzisyen haklarına aykırı dedim o zaman. Sizin de matematiğe ilginiz var, değil mi? Paris'te müzik eğitimi alırken matematik dersindeki başarınız da dikkat çekmiş. Fransa'da piyano eğitimi alırken bir hocam Kariyer yapmayacaksan çok iyi matematikçi olabilirsin dedi. Ama piyanonun yeri başka tabii. Babam annem ile büyük aşk yaşamış. Annemin zaman zaman ufak kıskançlıkları olurmuş. Babamın bir konser çalışmasını izlemek için peşinden gitmiş bir keresinde. O sırada babamın yanında oturan kemancı ile eğlenceli vakit geçirdiğini görünce bir kıyamet koparmış annem. Annemin bursu bitince babası Kızım orada kalma demiş. Annemle babam birlikte Türkiye'ye gelmek istemiş ama babamın ailesi de pek Türkiye'ye sıcak bakmamış; yıl 1953. Bu arada annemin babası, Vedat Nedim Tör'ü göndermiş Almanya'ya, Bak bakalım, bu damat nasıl biri? diye. Vedat Nedim Tör, babamı çok beğenmiş, hayran olmuş. Dedem de sonra onaylamış. Babam ertesi gün atlayıp gelmiş trenle Haydarpaşa'ya. Acilen her şey düzenlenmiş, evlenmişler. Ben doğduğumda da babam annemin adı Gülen olduğu için adımın 'gül'lü bir şey olmasını istemiş. Babama gül ile başlayan isimleri Gülsüm, Gülçin, Gülşin, Gülnihal var diye saymışlar. Beğenmemiş. Sonu ince bitsin istemiş. Gülsin olsun demiş. Böyle bir isim var mı diye bakmışlar. Farsçada var; gülün gözyaşı demek. İsmim öyle konmuş. Ama ismimden çekmediğim kalmadı. Eskiden çok fazla yanlış yazılıyordu. Çocukluğum hakikaten rüya gibi masal gibiydi. Erenköy'de, çok büyük bahçesi olan, bahçesinde meyve ağaçları, güller, üzüm bağları bulunan bir köşkte büyüdüm. Babam, müthiş bir insandı. Bütün çocuklar bayılırdı ona. Annem çok üzerime düşerdi, yeteneğimi fark ettiğinde tüm bildiklerini öğretti bana. Aynı zamanda dayımın da etkisi çoktur üzerimde. Ayaklı kütüphane derlerdi onun için. Dayım beni çok gezdirirdi. Hayattaki en büyük uğraşı bendim, müzik aşığı bir insandı. İstanbul'u gezdirirdi bana. Geriye dönüp baktığımda kendi kendimin masalını bir daha yaşıyorum. 24 saat dinlemek istemek, her notayı açıp açıp okumak, yemek arası verince bir an önce o esere yeniden dönmek. Böyle bir aşktı. Onunla aynı sahnede çalmak müthiş bir his! Zaman zaman o büyürken yeterince yanında olamadım mı diye düşündüğüm oluyordu. Oğlum bana hep Sen çok iyi anneydin, hep öylesin diyor. Onunla çalmaktan mutlu oluyorum. Onu o kadar dinliyorum ki neredeyse kendim çalmayı unutacak gibi oluyorum! Bir taraftan da hassas bir denge var. Annelikte çocuğunuza karşı hep Aman dikkat et! halleri oluyor. Anneyim ama bir yandan da ikimiz meslektaşız. O nedenle Oğlum orayı biraz daha yavaş yap diyemem. Bir meslektaşıma nasıl söylersem öyle söylüyorum ona da. Keşke daha çok çalabilsem onunla! Şimdi yeni bir projemiz var. Ona hazırlanıyoruz. CD yapmak istiyoruz birlikte. Bütün ülkeleri seviyorum. Ama Japonya biraz daha önde sanki. 20'den fazla kez gittim Japonya'ya. 36 yıl önceydi ilk gidişim. Bir seferinde 21 konser verdim, güneyden kuzeye kadar. Pandemi sonrası açılır açılmaz yeniden gitmek istiyorum. O kadar güzel anılarım var ki anlatamam. Orası çok değer verdiğim şey, çocuklarla olmak. Her yerde festival var ama bu festivalin ayrı bir yönü var; gelen sanatçılarla gençler, gayet salaş bir ortamda müşterek hayat yaşıyorlar. Gelen önce bir şok geçiriyor, öğrenci de hoca da. Bir gün sonra herkes alışıyor, 15 gün sonra herkes giderken ağlıyor ve bütün sanatçılar, hocalar Seneye de gelebilir miyiz? diye yazıyorlar. Gümüşlük'te herkes kendi odasını topluyor, yemek ortak pişiyor, uzun bir masanın etrafında hep birlikte yiyoruz. Festivali temmuz ağustos aylarında yapıyoruz. Çok büyük isimler geldi. Mesela Jean-Bernard Pommier, İlya İtin, ... Pek çok öğrencinin burslu olarak katılmasını sağladık destekçilerimiz sayesinde. Pandemi döneminde de devam eden nadir festivallerdeniz. Aslına bakarsanız hakikaten onu kelimelere dökmek çok zor. Olağanüstü bir dünya, başka bir dünya. Her bestecinin ayrı bir dünyası var. 400'den fazla öğrencim var. O kadar önemli ki benim için çocuklarla, gençlerle birlikte olmak. Benimle ilgili bir kitap yazılıyor. Bir arkadaşıma sormuşlar beni; Vakti hiç olmasa, iki eli kanda olsa bile bir öğrenci bir şey sorduğunda her şeyi bırakıp onunla saatlerce ilgilenir demiş. O çocuklar başarılı oluyor, ödüller alıyor. Gördüğüm o muazzam sonuçta bir parça tuzumun olması beni o kadar mutlu ediyor ki! Bizim işimiz bir parça usta çırak ilişkisi. Yani ne okuyarak ne videodan öğrenilir; yanında ustanın olması lazım. Yanında O parmağını öyle değil, böyle yap diyen birinin olması lazım. O çocuk parmağını söylenen şekilde koyduğunda sesteki farkı duyuyor ya orada bana öyle bir bakışı var ki sanki ben ona hazine vermişim gibi mutlu oluyor. Bu, benim için en büyük ödül! Onun için hakikaten vakit ayırıyorum çocuklara ve gençlere. Bahçeşehir Üniversitesinin sanat danışmanlığını yapıyorum. Ayda bir iki kez oradaki öğrencilerle çalışma yapıyorum. Elimden geldiğince gençlere dokunmayı seviyorum. Bize zaman ayırdığınız için teşekkür ederiz. Ben teşekkür ederim bu güzel sohbet için."} {"url": "https://www.ithafsanat.com/heykelleri-dunyaya-umut-dagitiyor/", "text": "25 yıldır sanatsal üretimini sürdüren ve eserleri Türkiye'nin yanı sıra Almanya, Fransa, Çin, Burkina Faso ve Meksika gibi birbirinden çok farklı özelliklere sahip ülkelerin meydanlarını süsleyen bir sanatçı Ayla Turan... Son dönemlerde özellikle, bembeyaz çocuk heykelleri ile tanınan sanatçı, Eserlerimin her birinin öyküsü var. Her eser, altta bir hikayeyi anlatıyor diyor. Oyun oynayan, kitap okuyan, elindeki uğur böceğini hayranlıkla izleyen çocuklar... Heykeltıraş Ayla Turan'ın'ın bembeyaz çocuk heykellerinin her biri bize, bakana kendi çocukluğunu hatırlatıyor sanki... Eserleri, ilk görüşte hemen anlaşılabilecek yalınlıkta gibi görünürken altta, katman katman farklı açılımları da beraberinde getiriyor. Herkesin ve her şeyin keskinleştiği, köşelerini sivrilttiği bir dünyada, yuvarlak, pürüzsüz, köşesiz ve yumuşak görünümlü figürleri önümüze seriyor. Türkiye'ye döndüğümüzde ben yedi yaşındaydım. O ilk yıllar Çatalca'da, Büyükçekmece'de geçti. Babam ilginçti, aklına eser, Aaa burası güzelmiş derdi, biz kalkar oraya yerleşirdik. Aslında Almanya'ya gidişi de bu gezgin ruhu ile olmuş. Burada Şişli'de çiçekçi dükkanı varmış. Sonra Ben bunları bırakıyorum deyip önce Avusturya'ya, oradan Almanya'ya çalışmaya gitmiş. Orada da kaynakçılık yapmış, gemilerde çalışmış, işi de iyiymiş. 16 yıl Berlin'de, Hamburg'da yaşamış, annemle evlenmişler, bir sekiz yıl da öyle kalmışlar Almanya'da. Sonra dönmüşler, 1980 İhtilali zamanları. Evde kitapları sakladığımız zamanlar. Anlam verememiştim çocukken. Büyüdüm, şimdi anlıyorum neden sakladığımızı. Bambaşka bir hayata başlamışız Türkiye'ye dönüşte. Renkli televizyondan gaz lambasına geçiş... Almanya'da kalsalardı nasıl olurdu bilmiyorum. Belki orada da sanat okuyacaktım, bilmiyorum. Biz ailece Türkiye'ye dönünce babam yeniden çiçekçilikle ilgilendi. Lüleburgaz'da biri vardı, Gel bir gün, seni götüreyim dedi babama. Gittik, babam orada sera kurdu. Ama biz, hiçbir Allah'ın kulunu tanımıyoruz. O zamanlar, 11 12 yaşlarındaydım. Çok zayıf ve çelimsiz bir çocuktum. Ben de sanırım babama yardım edeyim, gözüne gireyim isteğiyle, Çiçek satayım dedim. Olur dediler onlar da. Koluma boyum kadar glayölleri takıp çiçekçi kız gibi satardım. Bankaya giriyorum mesela, Çiçek almak ister misiniz? diye. Onlar da alıyor; muayenehane, banka ne olursa dolaşıp çiçek satıyorum. Bir gün çiçeklerin hepsini satmışım, paraları cebime doldurmuşum ama yol boyunca sevinçle koşarken onlar dökülüyor. Ardımdan sesleniyorlar Dur, paraların düşüyor diye. Bunlar çok önemli detaylar aslında. Bütün bu anılar, hepsi bunlarda var. Sanat hep vardı hayatımda. Evde aralıksız resim yapıyordum, babam gemiler oyardı ahşaptan. Bizde, hangi eve taşınırsak taşınalım, salonun ortasına bir örtü serilirdi. Babam bir kütük getirirdi; tutkallar, testereler, zımparalar... Günlerce sürerdi onun gemi yapımı. Her evin bir köşesini ayırdı kendisine. Hep bir atölye vardı yani hayatımda. Hatta benim atölyemin ilk aletlerini babam getirdi. Onun vazgeçişi, benim başlangıcım oldu gibi geliyor bana bazen. Bence babamdan geçti bana o yontma tutkusu. Liseden mezun olduğumda herkes benim sanatla ilgili bir meslek seçeceğime emindi ama yaşam kaygısı nedeniyle para da kazanabileceğim bir iş olsun diye öneriler hep daha bilindik işlerdi. Tekstille ilgili bir iş yap diyorlardı mesela. Bak bir fabrikaya girersin, iş bulman daha kolay olur diye yönlendiriyorlardı beni. Peki, ya sanat? Ressam olup ne yapacaksın diyorlardı. Benim de Güzel Sanatlar Fakültesinde sınavlara girerken yazdığım bölümler grafik, tekstil ve endüstri ürünleri tasarımı idi. Okulun kapısından girdim, girişte Nike heykeli vardır. Öylece kaldım ben, heykeli görünce. Hemen tercihlerimden birini silip heykel bölümünü yazdım. O kadar anlık bir karar, benim heykel bölümüne girmem. Çünkü ne bir heykel atölyesi görmüşüm o güne kadar, ne Ben heykeltıraş olacağım düşüncesi vardı kafamda. Okula giriş sınavlarına hazırlanırken lisedeki resim öğretmenim -hala görüşüyoruz, şimdi arkadaşım oldu- Fadime Tomar, hiç bıkmadan usanmadan, sabırla uğraştı benimle. Sonunda heykel bölümünü kazandım ve 1992'de başladım okula. Bir de çocukluğumdan şöyle bir anı var; Çatalca'da oturduğumuz evin alt katında camcı vardı. Onun cam macunlarından alıp küçük heykeller yapardım. Çatalca'daki cam macunları ile yapılan heykellerle başlamış kariyerim... Çocukluğumda marangoz atölyelerine bayılırdım. Ama gerçek bir heykeltıraş atölyesine gideyim, göreyim, hiç olmadı! Benim yaptığım tüm yüzler, böyle. Okul döneminden itibaren böyle. Hatta ilk yaptığım çocuk, 1993'ten, öğrencilik zamanımdan. Taş çalışmaya başladığımda bunu yaptım. Benim çocuk sevgimle o dönemki hormonlarımın etkisi belki sanırım. Çocuk sahibi olmadım. Ama o dönem, taşın içinde bir cenin heykeli yapmışım. Bir arkadaşıma vermişim. Ödünç aldım tekrar ondan. Yıllar geçti. Bu çocukları yapmaya başladım. Elbette, arada birçok başka çalışma yaptım, en son bu seriye dönüştü yeniden. Ve hatırladım; okulda bunu yapmıştım. Fotoğraflara bakarken fark ettim ki bir başlangıç imiş o heykel, cenin olarak yapmışım. O, orada beklemiş. Çocuk, umut demek benim için. Beyaz renk de masumiyet, saflık. Hatta başlangıçta cinsiyetsiz olarak yapıyordum. Aslında hepsinin birbiri ile ilgisi var. Heidi'nin ayaklarının da köle çocuklara dikkat çekmek için çıplak olduğu biliniyor. Köle çocukların tanınması için ayakları çıplak olurmuş. Aslında çıplak ayak bir yandan da özgürlüğü simgeliyor şimdi benim heykellerimde. Yine böyle konuşurken ortaya çıkan bir anım var... Ben çok hayvan beslerdim çocukken. Dere kenarından kurbağalar toplardım, tırtıl besliyordum evde. Bir uğur böceğim vardı. Ona şeffaf bir kutu yaptım. Odalarını yaptım, yazdım, kapılar yaptım. İçine yosunlar koyuyorum, besliyorum onu ama aslında hayvan orada hapis! Nereye gitsem yanımda götürüyorum o zamanlar. Bayağı uzun süre yaşadı öyle. Yine Çatalca'ya dönüyoruz otobüsle. Otobüsün koridorlarında yeşil halı olurdu, hatırlar mısınız? O otobüste de öyle bir halı var koridorda. Bir ara baktım uğur böceğim yok. Delireceğim! İnmemize de az kalmış. Ben otobüste ortalığı ayağa kaldırdım, kıyameti koparıyorum. İnerken gördüm; o yeşil halının üzerinde, yerde, biri üzerine basmış. Travmaya bakın! Benim uğur böceğim öyle şehirlerarası otobüste hayata veda etti. Bir uğur böcekli çocuk heykeli yaptım onun anısına. Sevimli bir heykel gibi. Ama altında ne travmalar var. Bu da aslında kendi çocukluk travmalarımızı sarma konusuna geliyor biraz. Bütün süreçte sizin bu kadar özgür ruhlu bir çocuk olmanıza izin verilmiş. Evet, kedi buluyorum getiriyorum, dolabıma saklıyorum, gece vakti ses geliyor. Herkes ayakta... Evde herkes alışmıştı bu hallerime. Bir de taklit yeteneğim vardı, gün içinde sürekli gözlemliyorum her şeyi, akşamları gösteri zamanı.. Güldürüyordum evdekileri. Bütün bunlara karşın, içe dönük bir yapım da vardı. Biraz çekingen bir çocuktum. Ben sipariş üzerine yapmıyorum eserlerimi. Her birinin öyküsü var. Sipariş olduğunda işin sanattan çıktığını, özgünlüğünü kaybettiğini düşünüyorum. Heykellerimi sevenlerin bazen kendi çocuklarının çeşitli özelliklerini yapmamı istedikleri oluyor. Olmaz çünkü benim için bir şey ifade etmesi gerekiyor. Buradaki eserler benim için bir şey anlatıyor, benden çıkıyor olması lazım. Sanatta sipariş olmaz. Sanatçı olarak özgün ve kendine ait bir şeyi yapıyorsan onu hissediyorsun. Her eser, senden bir hikayeyi anlatıyor çünkü. Türkiye'de alana özel projeler çok yapılamıyor maalesef. Buraya şunu yapsam ne güzel olur, diye düşündüğüm zamanlar oluyor. Şu anki çalışma yöntemimde, heykelimi tasarlıyorum üretiyorum, sonra -her zaman olmasa da- yerleşeceği doğru alanı buluyor. Galeride bir sergi açacaksam serginin yapılacağı alanı düşünmem lazım. Galerinin mekanına göre düşünüp yapmam gerekiyor. Hep pozitif etki bırakmak istiyorum elbette. Konu ne kadar negatif olursa olsun o konuyu yoğurup biçimlendirip yine insanların mutlu hissedeceği haliyle ortaya koymak istiyorum. Zaman zaman sevmezlerse diye düşündüğüm de oluyor. Gelsin, dokunsun, çocuklar üzerine çıksın, onunla bağ kursun istiyorum. Aldığım yorumlar çok iyi hissettiriyor. İnanılmaz güzel bir şey. ABD'den, Japonya'dan yazıyorlar. Çok farklı kültürlerde sanat yoluyla ortak bir dil yakalamış oluyorsunuz. PG Art Gallery'de açılacaktı sergi. Açılışa hazırlanmıştık büyük bir heyecanla. Tam pandemi sürecinin başıydı ve birden her yer kapandı. Biz de gerçek bir online sergi açılışı yapmak istedik. İnstagram'dan canlı yayınla eserlerimi anlattım. İzleyicilerden çok güzel tepkiler geldi. Çok heyecanlıydım. Açılışımız 21 Mart 2020 tarihindeydi. O zaman tabii daha pandemiyi, etkilerini, kapanmanın ne kadar süreceğini bilmiyoruz. Sergi galerinin internet sitesi ve sosyal medya hesapları aracılığıyla ulaştı sanatseverlere. İlk online sergiyi yapmış olduk. Genelleyerek ona hayat diyorum, hayattan ilham alıyorum. En başından bu yana hep gözlemliyorum. Fark etmeden hep bir sorguyla bakıyorum; o nasıl, bu nasıl diye. Bir de komik biriydim çocukken. Komik bir şeyler bulup evin neşesi olurdum. Hep gözlem aslında. Küçük şeyleri fark etmek üzerine, esprili bir şekilde ele almak. Hep mizah tarafıyla ele alıyorum. Sanatın, hayata neşe katan tarafı da çıkıyor bu sözlerinizden. Dramdan değil sadece. Evet, aslında çok dram konusu da var. Bir mülteci çocuk heykelim var mesela. Elinde megafon olan bir çocuk. Aylan bebeği başka bir sanatçı farklı yorumlayıp koyabilir ama ben o çocuğu megafonla yapıyorum. Her heykelin hikayesini, çok acıklı da olsa açık açık anlatmaya gerek yok diye düşünüyorum. Çünkü zaten etrafta o kadar çok negatif şey var ki bir şey daha koymak yerine, onları yoğuruyorum. İnsanlar yine bakınca bir düşünsün algılasın ama ilk baktığında gülümsesin istiyorum. Aslında o bir terapi gibi. Atölyemde olmak bana çok iyi geliyor. Taş çalışıyorum mesela, sonra geliyorum, Çok iyiyim arkadaşlar diye. Yani herkese faydası oluyor. Rahatlıyorum. Çocuk heykelleriyle ilgili çok iyi yorumlar, geri bildirimler geliyor. Sanırım çok kolay geçiyor o samimi duygu. Atölyeme gelip heykeli eline aldığında duygulanıp ağlayan oldu mesela. Sonra ben de başladım ağlamaya. Çok güçlü duygusal bağ kuranlar oluyor. Eserleri seyretmekten mutlu olduğunu, iyi geldiğini söyleyenler var. Bunları duymaktan mutlu oluyorum. Bu projenin benzerleri farklı ülkelerde de yapıldı ama Mardin olunca oraya özgü bir sembol şahmeran seçilmişti ve tasarımını benim yapmamı istediler. Mardin'de yapılacaktı, sonsuzluğu işaret etmesi için 88 tane olacaktı, farklı disiplinlerde sanatçılara dağıtılacaktı, onlar kendilerine göre bu şahmeran heykellerini boyayacaktı, açık artırmayla satılacak bu eserlerden elde edilen gelir de okul yapımına destek olacaktı. Ben de o dönemde Siirt'te bir köy okulu için kütüphane kurmaya yönelik proje için çalışıyordum. Tamam dedim, Yapalım. Hiçbir maddi beklentim olmadan heykelin tasarımını yapmaya başladım ama araya pandemi girdi, proje iptal oldu. Sonra İstanbul'da yapılması için girişimlerde bulunuldu ve burada başladı. Projenin adı da buradan geliyor. 34 sanatçıya dağıtıldı şahmeran heykelleri. Onların yaptığı eserlerin satışından elde edilecek gelir de kız çocuklarının okutulmasında kullanılacak. Bunun da ayrı bir anlamı var benim için. Şahmeran figürü benim için çok farklı bir anlam ifade ediyor. İnsanlığın ihanetini anlatıyor bana göre. İnsanlar evine, duvarına asıyor şahmeran resmini; ihaneti hatırlamak için mi diye düşünüyorum. Sizin için şahmeranın ne anlam ifade ettiğini merak ettim. İhanet, ilk aklımıza gelen. Bu projedeki figürde de tasarımını yaparken kendi yorumumla formlarını ortaya koydum. Negatif duyguları pozitife dönüştürdüm yine. Projede benim açımdan güzel olan, 34 şahmaranı 34 sanatçının kendi tarzlarında yeniden yorumlamasıydı. Bambaşka yorumlarla ilginç bir deneyim oldu benim için. Hep hüzünlü bir yan görüyordum ve ihanet hikayesi olarak bakıyordum. Hatta sumi-e yapıp Japonya'ya götürmüştüm. Orada sergide anlatırken de hayli hüzünlendiğimi hatırlıyorum... Sizi sosyal medyadan takip etmek bile heyecan verici. Bir Mersin'de oluyorsunuz bir Thassos Adası'nda... Bu yoğunluğun üstesinden nasıl geliyorsunuz, merak ediyorum doğrusu. Mersin'de de Thassos'ta da güneş altında, açık havada çalışmak çok güzeldi. Zaten kapalı alanda mermer çalışmak mümkün değil. Marbella'ya gönderilecek bir heykeldi. Bütün malzemelerimizi, aletlerimizi doldurduk arabamıza, Thassos'a gittik. Mermer atölyesinde çalışmaya başladık. Yaptığımız işin her anını, süreci sosyal medyada paylaşmak büyük ilgi çekti. O duyguyu da anlattık aslında bu eserde. Instagram o işe yaradı bende. Tam olarak 12 gün gibi bir çalışma süresinde tamamladık. Yorgunluktan taşın üzerinde uyuyacak hale geldiğim oldu. Hayır, hiç demiyorum. Aksine çok mutluyum. Okulda mezun olduğum bölüm, Taş Atölyesi. Metal malzemeyle çalışmayı da seviyorum. Metal üretimi teknik olarak mermerden daha kolay; böyle bir atölyede bile kocaman, 4 metrelik bir heykel yapabilirsiniz, kısa sürede. Mermerde yontmak falan daha işin hamallığı gibi biraz ama birebir çalışıyor olmak, onun zımparasını yapmak bana gerçekten terapi gibi geliyor. Bir de üç dört senedir pandemi nedeniyle taş çalışma fırsatım olmamıştı. Atamamıştım üzerimden onu. O iyi geldi. Mermeri çalışırken, o gücü hissediyorsunuz, güçlü bir malzeme. Mermer, çıkarıldığı bölgeye göre değişiklik gösteriyor. Yapısı her yerde farklı. Bazen beklenmedik sürprizlerle karşılaşabiliyorsunuz. Riskli biraz. Sanırım biraz dinleneceğim. Ama bilinmez tabii... Yeni çalışmalar da tam böyle, dinleneceğim derken ortaya çıkabiliyor. Bize ayırdığınız zaman ve içten sohbet için çok teşekkür ederiz. Dilerim en kısa zamanda yeniden bir araya geliriz."} {"url": "https://www.ithafsanat.com/hikayemiz-olmasa-neye-yarariz/", "text": "Will Storr, gazeteciliğiyle yazarlığını birleştirip anlatmanın, anlatarak merakta bırakma ve merakı doyurmanın peşine düşüyor. Bilimi kutsal ve ciddi, hikayeyi sarsak ve uyduruk diye yaftaladığımızda gözden kaçırdıklarımızı bir bir önümüze seriyor. Belki de patlamayalım diye kaleme alınmış Hikaye Anlatıcılığının Bilimi kitabı. Will Storr, gazeteciliğiyle yazarlığını birleştirip anlatmanın, anlatarak merakta bırakma ve merakı doyurmanın peşine düşüyor. Akademik metinlerin boğuculuğundan, popüler olanın sığlığından ötede rahat anlaşılır, bol analizli, kuramdan örnek metne sek sek sekerek, okuru gayriresmi atölyesinin paydaşı kılarak hikayeyi bilimleştiriyor. Bilimi kutsal ve ciddi, hikayeyi sarsak ve uyduruk diye yaftaladığımızda gözden kaçırdığımız şeyi daha ilk satırlarda vurguluyor Storr; hikaye anlatımı ile ilgili söylenenlerle sinirbilimcilerin, psikologların zihnin işleyişi ile ilgili söyledikleri büyük ölçüde örtüşüyor. Dört kocaman bölümün ilkinde, insan zihnine odaklanılıyor. Beyin o ihtişamlı hikayeleri nasıl uyduruyor, kendisinin de parçası olduğu dünyanın ve muhtemel dünyaların içinde nasıl maharetle dolaşıyor, hayatta kalmak üzere evrimleşen zihin ihtiyacı kadar merakı süzüp dışarıya nasıl aktarıyor, onu görüyoruz. Görmek demişken renk, boyut vs. şeylerin de kurgudan ibaret olduğunu, kültürel kodlar içinde biçimlendiğini hatırlatıyor yazar. İki mavi gören Rusların sekiz renkli gökkkuşaklarına özenmeden edemiyoruz. Klasik ve modern edebiyat şaheserlerinin açılış cümlelerini alıntılayarak yazma heveslisi okura Hodri meydan diyor. Mesela romancıların en soylularından Tolstoy ile sınayabiliriz kendimizi. Bütün mutlu aileler birbirine benzer, her mutsuz aileninse kendine özgü bir mutsuzluğu vardır diye başlamış Anna Karenina. Yalınlık ve derinlik iç içe. Küçük toplulukların, insan gruplarının yanısıra koskoca bir Rus toplumunun resmini çekebilecek yetkinlik dile geliyor bu cümlede. Varoluşçuluğun edebiyattaki en yetkin ismi Camus'nün cümlesiyse anne ve ölüm arasına kusursuz bir lakaytlık ekseni çekiyor: Annem ölmüş bugün. Belki de dün. Bilmiyorum. Kitap boyunca, birçok romandan, film ve dizi senaryolarından örnekler veriliyor, verilen örnekler işlenip analiz ediliyor. Kitap boyunca dedikodu yüceltilse ve insanın en bitek kurumu olarak selamlansa da laf olsun diye verilmiş bir örnek dahi yok. Hikaye, roman analizlerinin vazgeçilmezleri Shakespeare, Austen, Dickens, Proust'un yanında Rowling ve Knausgaard'ı görmek mutluluk veriyor. Eski Ahit'in derlenmesinin hikayesinin hemen sonrasında, Gılgamış Destanı ve çocuk edebiyatı kitabı Bay Koca Burun, başkalarıyla bağ kurup nasıl statü elde edileceğini anlatan kontrol teorileri örnekleri olarak eşleştiriliyor. Kutsal hikaye, destan ve modern kurgu aynı ipe diziliyor. Beyin, yolunu bulmak için basitleştiriyor, dönüştürüyor. Kızılderili mitlerini dinleyen İngilizler, karmaşık ve kendi kültürel kodlarında karşılığı bulunmayan unsurları tıraşlamakta, boşlukları uydurup doldurmakta bir sakınca görmüyor. Dünyanın, çok sevdiğim bir deyimin etrafında döndüğünü bir kez daha hatırlayıp gülümsüyorum: Herkes bildiğini okuyor! Anlatı formlarını, gene kültür belirliyor. Bugünlerde rakipsiz duran, Aristoteles'ten yadigar; giriş-gelişme-sonuç ya da kriz-mücadele-çözüm yerine doğuda çok farklı olan formlarla hikayeler anlatılıyor. Japonlar, Kishotenketsu formunda ki sho ten ve ketsu ile birey merkezli kesin çözümlü bir hikaye yerine belirsizliğe izin veren kocaman bir sorunun peşinde koşar. Tıpkı gerçek hayattaki gibi. İnsan zihnine dair onlarca veriyi kitabın temeline oturtarak sadece hikayenin değil; düşünmenin, birlikte davranmanın, yaşamı kurgulamanın, bilincin, bilinç dışının ve çocuğun da neliğine değinen Storr, son bölüme eklediği Kutsal Kusur Yaklaşımı'nda, okurla birlikte çalışıp modelini test ediyor. Michael Carleone neyken neye dönüşüyor, niye dönüşüyor, o dönüşürken hikaye nasıl çalışıyor, okur nerede eğleşiyor geniş odaktan izliyoruz. Dipnotların kitabın içine serpilmeyip metni yeniden hatırlatacak anahtarlar olarak sona eklenmesi, muhtemel hatalar için okurun davet edilip peşinen ona teşekkür edilmesi kitabın ve yazarın son olgun dokunuşları."} {"url": "https://www.ithafsanat.com/ibb-kent-orkestrasi-acikhava-yaz-konserleri-basliyor/", "text": "Geçtiğimiz yıllarda İstanbulluların vazgeçilmezi haline gelen İBB Kent Orkestrası açık hava yaz konserleri başlıyor. Pandemi döneminde kültür sanat faaliyetlerinin kapalı ve açık mekanlarda son bulmasıyla kültür sanat faaliyetlerine uzak kalan İstanbulluları normalleşmeyle beraber müzik dolu geceler bekliyor. Orkestramız yerli ve yabancı şarkılardan oluşan repertuvarıyla seyircilere unutulmaz anlar yaşatmaya hazırlanıyor. İstanbul'un farklı bölgelerindeki konserlerimiz halka açık ve ücretsiz olacak, açık havanın tadını müzikle birlikte çıkarmak için sizleri konserlerimize bekliyoruz. İBB Mehteranı İstanbul'un tarihi ve turistlik noktalarında genişletilmiş repertuvarıyla açık hava konserleriyle İstanbullularla buluşacak. Türk kültürünün geçmişten günümüze kadar gelmiş mehter marşları İstanbul'un meydanlarında, sahillerinde ve parklarında yankılanacak."} {"url": "https://www.ithafsanat.com/ibb-sahaf-gunleri-basliyor/", "text": "İstanbul Büyükşehir Belediyesi, Kadıköy ve Beşiktaş meydanlarında İBB Sahaf Günleri etkinliği düzenliyor. 17 26 Eylül tarihleri arasında Kadıköy Meydanı'nda, 1 10 Ekim tarihleri arasında ise Beşiktaş Meydanı'nda gerçekleşecek etkinlik kapsamında ünlü yazarlar farklı konularla kitapseverlerle buluşurken Atatürk, İstanbul, tarih gibi pek çok konu kapsamında da mezatlar düzenlenecek."} {"url": "https://www.ithafsanat.com/ibb-sehir-tiyatrolari-muze-gazhanede/", "text": "İstanbul Büyükşehir Belediyesi Şehir Tiyatroları, eylül ayında iki yeni sahne, yedi yeni oyun ve Kaldığımız Yerden. Yeniden sloganıyla başlıyor! İstanbul Büyükşehir Belediyesi Şehir Tiyatroları, yeni sezon repertuvarını Müze Gazhane'de basın ve kültür-sanat dünyasıyla paylaştı. Eylül ayında başlayacak yeni tiyatro sezonu, iki yeni sahne, yedi yeni oyun ve Kaldığımız Yerden. Yeniden sloganıyla perde açacak. Törende İBB Şehir Tiyatroları'nın iki yeni sahne kazandığını söyleyen Sanat Yönetmeni Mehmet Ergen, Kaldığımız Yerden. Yeniden sloganıyla yeni sezona başlayacaklarını paylaştı. Eylül ayında 7 prömiyerle sezonu açacaklarını kaydeden Ergen, Geleneksel olarak Harbiye Muhsin Ertuğrul Sahnesi'nde yaptığımız sezon açılışımızı Müze Gazhane'de yapmak istedik. Çünkü bu sezon iki yeni sahne, Şehir Tiyatroları'nın sahneleri olarak hizmet verecek dedi. Darülbedayi'den bugüne kadar, kent için sanat üreten İBB Şehir Tiyatroları, Gazhane'deki iki yeni sahnesinde seyircisiyle buluşturmaya hazırlanıyor. Müze Gazhane'deki sahnelerin tamamlanmasının heyecanını yaşadıklarını söyleyen İBB Şehir Tiyatroları Genel Sanat Yönetmeni Mehmet Ergen, kompleksin hayata geçmesi için yoğun bir çaba verdiklerini kaydetti. Sahnenin salona girişten itibaren seyirciye etkileyici bir deneyim sunduğu belirten Ergen, Buranın projesi bitmeden bir orkestra çukuru ve hidrolik ön sahne eklemeyi de başardık. Fuayesi de Avrupa'da aşina olduğumuz bir endüstriyel alandan kültür merkezine dönüşüm örneğini taşıyor dedi."} {"url": "https://www.ithafsanat.com/ibb-sehir-tiyatrolarinda-nisan-ayi/", "text": "İstanbul Büyükşehir Belediyesi Şehir Tiyatroları, Nisan ayında 25 oyunla seyirci karşısına çıkıyor. Nisan ayında Sofokles, Carlo Goldoni, Alan Ayckbourn gibi uluslararası üne sahip yazarların yanı sıra genç yazarların eserleri seyirciyle buluşuyor. Bu ay; İki Efendi'nin Uşağı, Antigone, Öldün, Duydun mu?, Kimse Öyle Şeyleri Konuşmuyor Artık, Hastalık Hastası, Yatak Odası Komedisi, Kutlama, Yaftalı Tabut, Gül'e Ağıt, Çın Sabahta, Tatlı Kaçık, Veba, Zehir, İfigenya, Geç Kalanlar, Hayat Der Gülümserim, Sen İstanbul'dan Daha Güzelsin, Rüstemoğlu Cemal'in Tuhaf Hikayesi, Ay, Carmela; Herkes Sihirbaz Olacak, Karagöz Çiftlik Bekçisi, Benim Güzel Pabuçlarım, Rüya, Bekçi ile Postacı, Elma Kurdu Kırtık adlı oyunlarımız seyirciyle buluşacak. Pantolone, kızı Dottore'yi oğlu Slvio ile evlendirmeye karar vermiştir ve evinde bir tören düzenler. Gençler birbirlerine aşıktır ancak daha önce Pantolone'nin kızını evlendirme sözünü verdiği ve öldüğünü sandıkları Federico Rasponi'nin bu törene gelmesiyle işler karışır. Sözlü gelenekten beslenen İtalyan Halk Tiyatrosu Commedia Dell Arte'nin seçkin örneklerinden biri olan ve uşak Truffaldino'nun kurnaz hazırcevaplığı ile ilerleyen oyun izleyicilerine keyifli bir seyir sunuyor. Carlo Goldoni'nin yazdığı Aslı Öngören'in yönettiği oyunda, Çağlar Ozan Aksu, Dolunay Pircioğlu, Eraslan Sağlam, Hamit Erentürk, Mert Tanık, Murat Bavli, Müslüm Tamer, Seda Çavdar, Volkan Öztürk, Yeliz Gerçek, Yılmaz Aydın rol alıyor. Oyun, 6-9 Nisan 2022 tarihinde Harbiye Muhsin Ertuğrul Sahnesi'nde. Sophokles'in binlerce yıl önce kaleme aldığı aynı adlı oyunundan uyarlanan Antigone'de; aynı savaşta birbirini öldüren, ama biri kahraman diğeri hain ilan edilen iki kardeşine de, son görevini yapmakta kararlı olan Antigone ile; devletin varlığıyla kendi varlığını eş tutan Kreon'un buyruklarından geri adım atmayan duruşu karşı karşıya geliyor. İnsanlığın tüm kadim deneyimleri tarihe gömülürken yine de çözülmeyen, kaybolmayan çelişkilerimizi sahneye getiren Antigone, dünden bu günü tartışıyor. Sofokles'in yazdığı, Sabahattin Ali'nin çevirdiği Engin Alkan'ın uyarlayıp yönettiği oyunda Cengiz Tangör, Zafer Kırşan, Aslı Menaz, Gözde İpek Köse, Özgün Akaçça, Destan Batmaz, Onur Şirin rol alıyor. Oyun, 6-9 Nisan 2022 tarihleri arasında Kağıthane Sadabad Sahnesi'nde. İntihar eden bir adamın geride bıraktığı hayatı, hatalarıyla yüzleşmesi ve sonrasında kendini tanıma süreci anlatılıyor. Oyunda ayrıca sabır, mücadele, belleksizlik gibi insanı şekillendiren pek çok kavram irdeleniyor. Yiğit Sertdemir'in yazdığı Burçak Çöllü'nün yönettiği oyunda Emrah Can Yaylı, Pelin Budak, Tankut Yıldız rol alıyor. Oyun, 6-9 Nisan 2022 tarihleri arasında Gaziosmanpaşa Sahnesi'nde. Oyun, 12 Eylül darbesi dönemini en acı şekilde yaşayıp parçalanan bir ailenin bugüne uzanan hikayesini konu alıyor. Leyla, ailesinin geçmişiyle yüzleşiyor ve onların hikayesini anlatabilmek için hayatını değiştirmeyi göze alıyor. Şirin Gürbüz'ün yazdığı Emre Koyuncuoğlu'nun yönettiği oyunda Caner Bilginer, Radife Baltaoğlu, Kutay Kırşehirlioğlu, Ebru Üstüntaş, Hazal Uprak, Can Alibeyoğlu, Kamer Karabektaş rol alıyor. Oyun, 6-9 Nisan 2022 tarihleri arasında Müze Gazhane Meydan Sahne'de. Argan hastalık hastasıdır. Evde bir doktor bulunursa hem istediğim zaman tedavi olurum, hem de cebimden beş kuruş çıkmaz düşüncesiyle, kızını bir doktorla evlendirmeye karar verir. Kızı ise bir başkasına aşıktır. Argan'ın sırf parasını seven karısı ise onu hem aldatmakta, hem de elinde avucunda ne varsa almaya çalışmaktadır. Evin, her şeyden haberdar olan son derece zeki ve iş bilir hizmetçisinin gönlü bu duruma razı olmaz. Hakikatin ve aşkın kazanması için elinden geleni yapar. Aşk gülücüklerinin sahtesini, gerçeğinden ayırmak zordur. Hastalık Hastası, Klasik Fransız Tiyatrosu'nun kurucularından Moliere'in (1622 1673) yazdığı son oyundur. İlk kez 1673 yılında sahnelenen oyunda Moliere, eleştirilerini mesleğini kötüye kullanarak zengin hastalarını sömüren doktorlara yöneltir. Moliere'in yazdığı Tolga Yeter'in yönettiği oyunda Barış Çağatay Çakıroğlu, Besim Demirkıran, Çağrı Büyüksayar, Çiğdem Gürel, Elif Verit, Ersin Sanver, Gün Koper, Hüseyin Tuncel, Sevinç Erbulak, Şirin Asutay, Şükrü Türen, Tuğçe Açıkgöz rol alıyor. Oyun, 6-9 Nisan 2022 tarihleri arasında Üsküdar Musahipzade Celal Sahnesi'nde. Oyun, evliliklerinin farklı aşamalarında olan dört çiftin iç içe geçmiş hayatlarını sıra dışı ama komik bir bakışla ortaya koyuyor. Evlilik kavramı, çiftlerin tuhaf nedenlerle sarsılan ve yeniden kurulan ilişkileri üzerinden, geleneksel, alışılagelmiş kalıpların ve kuralların dışına çıkılarak irdeleniyor. Alan Ayckbourn'un yazdığı, Mert Dilek'in çevirdiği, Ali Gökmen Altuğ'un yönettiği oyunda Aslıhan Kandemir, Ayşen Sezerel, Buket Kubilay, Engin Gürmen, Gökçer Genç, Mert Aykul, Nurdan Kalınağa, Özgür Atkın rol alıyor. Oyun, 6-9 Nisan 2022 tarihleri arasında Ümraniye Sahnesi'nde, 27-30 Nisan 2022 tarihinde Harbiye Muhsin Ertuğrul Sahnesi'nde. Şehrin en lüks restoranında herkesin birbirini küçümseyerek kendi varlığını yücelttiği, ağızına geleni söylediği, evlilik, tanışma, yükselme gibi nedenlerle sözde kutlama yapılan bir akşam yemeği... Kutlama, ömrü boyunca insan hakları mücadelesi vermiş Nobel Edebiyat Ödülü sahibi, Pinter'ın son oyunu. Harold Pinter'in yazdığı Yıldırım Fikret Urağ'ın yönettiği oyunda Erkan Sever, Şehnaz Bölen Taftalı, Can Ertuğrul, Selin İşcan, Selim Can Yalçın, Çağlar Polat, Pınar Demiral, Gizem Akkuş, Orçun Tekelioğlu, Özgür Efe Özyeşilpınar rol alıyor. Oyun, 13-16 Nisan 2022 tarihleri arasında Harbiye Muhsin Ertuğrul Sahnesi'nde, 27-30 Nisan 2022 tarihleri arasında Müze Gazhane Büyük Sahne'de. Adına tarihin dipnotlarında rastlayabildiğimiz, Türkiye'nin ilk kadın oyun yazarı, kuramcı, aktivist, sosyal ve siyasi yaşamın her alanında öncü Fatma Nudiye Yalçı'nın hikayesi. 1920'lerde başlayan mücadelesine Dr. Hikmet Kıvılcımlı ve Nazım Hikmet de eşlik ediyor. Bilgesu Erenus'un yazdığı Yelda Baskın'ın yönettiği oyunda Bensu Orhunöz, Selin Türkmen, Ceren Hacımuratoğlu, Lale Kabul, Nazan Yatgın Palabıyık, Şenay Bağ, Yeşim Mazıcıoğlu rol alıyor. Oyun, 13-16 Nisan 2022 tarihleri arasında Müze Gazhane Büyük Sahne'de, 21-23 Nisan 2022 tarihleri arasında Sultangazi Hoca Ahmet Yesevi Sahnesi'nde. Oyun, 2004 yılında kendi ailesi tarafından öldürülerek Türkiye'de işlenen töre cinayetlerinin simgesi haline gelen Güldünya'nın hikayesi ekseninde namus, töre ve ahlak kavramlarını sorguluyor. Deniz Altun'un yazdığı Özgür Kaymak'ın yönettiği oyunda Aslı Nimet Altaylar, Ayşem Yağmur Ulusoy, Can Tarakçı, Cüneyt Arda Pamuk, Çağrı Büyüksayar, Fahri Kıncır, Gülsün Odabaş, Hikmet Körmükçü, İskender Bağcılar, Murat Üzen, Tarık Köksal, Tarık Şerbetçioğlu, Uğur Dilbaz, Uğurtan Atakan, Yasemin Güvenç rol alıyor. Oyun, 13-16 Nisan 2022 tarihleri arasında Üsküdar Kerem Yılmazer Sahnesi'nde, 27-30 Nisan 2022 tarihleri arasında Kağıthane Sadabad Sahnesi'nde. Zengin bir ailede yetişen Güneşi, ailesinin dayatmalarından kaçarak, kendi özgür yaşamını kurmak için mütevazı bir daireye taşınır. İdeolojilerine sıkı sıkıya bağlanmış olan Güneşi'nin boşlukta debelendiği yaşamına, hemen yan dairesine taşınan Feriha girer. Ömrü boyunca hayalini kurduğu 'damı akmayan eve' taşınmayı nihayet başaran Feriha'nın umudu ve mutluluğu, Güneşi'nin dünyasına pek çok yenilik getirecektir. Nezihe Meriç'in yazdığı Hülya Karakaş'ın yönettiği oyunda, Ayşe Günyüz Demirci, Hülya Karakaş rol alıyor. Oyun, 13-16 Nisan 2022 tarihleri arasında Ümraniye Sahnesi'nde. Mr. Tanner ile paylaştığı evinde, çöp toplayarak yaşayan, çevresindeki her şeye sonsuz bir sevgi ve şefkatle bağlı Opal'in kendi halindeki yaşamı üç davetsiz misafirin gelişi ile umulmadık şekilde değişir. Sol, Gloria ve Brad kendi hesaplarının peşinde Opal'in huzur dolu yaşamına giriverirler. Kendi kendine yetmeyi becerse de yalnızlıktan muzdarip Opal onları hayatına almak konusunda en ufak bir tereddüt bile duymaz ancak sonsuz bir iyi niyetle evinin kapılarını açtığı misafirleri sevgilerini paylaşmak konusunda Opal kadar istekli değildirler. John Patrick'in yazdığı, Ahmet Levendoğlu ve Hasan Levendoğlu'nun çevirdiği, Naşit Özcan'ın yönettiği oyunda, Ayşe Kökçü, Çağlar Polat, Eylül Soğukçay, İbrahim Can, Mehmet Soner Dinç, Mert Aykul rol alıyor. Oyun, 20-23 Nisan 2022 tarihleri arasında Fatih Reşat Nuri Sahnesi'nde. Nobel Ödüllü yazar Camus'nün faşizm alegorisi olarak kaleme aldığı eserde, veba salgını sırasında yaşanan kaotik durum anlatılır. Karantina döneminde verilen mücadele, belirsizlik ve korkunun egemen olduğu bir dünya canlandırılıyor. Neil Bartlett'in uyarladığı Mehmet Ergen'in çevirip yönettiği oyunda Sevil Akı, Serdar Orçin, Murat Coşkuner, Emrah Can Yaylı, Burteçin Zoga, Tankut Yıldız, İrem Arslan, Özgür Dereli, Burak Davutoğlu, Ergun Üğlü, Cafer Alpsolay rol alıyor. Oyun, 20-23 Nisan 2022 tarihleri arasında Gaziosmanpaşa Sahnesi'nde. Geçmişte yaşadıkları trajik kaybın ardından ayrılan çift, yıllar sonra bir araya gelmek zorunda kalır. Bu buluşma, acılı bir geçmiş hesaplaşmasına dönüşür. Karşı tarafın da neler hissettiğine dair eksik bırakılan taşlar yerine oturur. Kadın ve erkek dünyasının bakış açısına odaklanan eser Hollanda prömiyerinin ardından birçok dile çevrilmiştir. Lot Vekemans'ın yazdığı Şaban Ol'un çevirip yönettiği oyunda Sevinç Erbulak, Ahmet Saraçoğlu, Aslıhan Kandemir, Eraslan Sağlam rol alıyor. Oyun, 20-23 Nisan 2022 tarihleri arasında Müze Gazhane Meydan Sahne'de. Doğu ile Batı arasındaki ilk büyük savaş: Akha ordusu, Truva seferine çıkmak üzeredir. Birleşik ordu donanmasının sıkıştığı limandan kurtulup harekete geçebilmesi için rüzgara ihtiyacı vardır. Başkomutan Agamemnon, Artemis'in kutsal geyiklerinden birini öldürdüğü için tanrıça da onun rüzgarını kesmiş ve herkesi bu limana hapsetmiştir. Doksan dokuz kralın ordusu hastalıktan kırılırken, öfkeyle bekleyen askerlerin gözü Agamemnon'dadır. Başkomutan'ın sadece kendisi ve makamı değil, başta ailesi olmak üzere, tüm ülke tehlikededir. Agamemnon'un yapabileceği tek bir şey kalmıştır: En değerli varlığı olan kızı Iphigenia'yı tanrılara kurban vermek!.. Euripides'in yazdığı Serdar Biliş'in yönettiği oyunda Caner Çandarlı, Ceren Kaçar, Elvan Boran rol alıyor. Oyun, 20-23 Nisan, 27-30 Nisan 2022 tarihleri arasında Üsküdar Musahipzade Celal Sahnesi'nde. GEÇ KALANLARZamanın geri alınamayışı ile belki ilk kez o gece bu kadar acı biçimde yüzleşen bir çiftin hikayesini, pişmanlıkları, yaşayamadıkları, söyleyemedikleri üzerinden anlatan oyun, izleyiciyi geç kalmış bir yüzleşmeyle karşı karşıya getiriyor. Pervin Ünalp'ın yazıp Nihat Alpteki'nin yönettiği oyunda; Defne Gürmen, Elçin Atamgüç, Vildan Türkbaş, Zafer Kırşan rol alıyor. Oyun, 20-23 Nisan 2022 tarihleri arasında Üsküdar Kerem Yılmazer Sahnesi'nde. Yıllarca olağanüstü kadın karakterlere hayat vermiş bir oyuncu, AVM yapılmak üzere yıkılacak bir sahneye veda eder. Anlatılmaya değer bulunmayan farklı sınıflardan kadınların sıcak ve aşina hayat hikayeleri, ilk kez aktarılır. Özen Yula'nın yazıp yönettiği oyunda Sema Keçik, Serkan Bacak rol alıyor. Oyun, 27-30 Nisan 2022 tarihleri arasında Fatih Reşat Nuri Sahnesi'nde. Murat Mahmutyazıcıoğlu'nun yazıp yönettiği oyunda Esin Umulu, Şebnem Köstem, Yeliz Şatıroğlu rol alıyor. Oyun, 27-30 Nisan 2022 tarihleri arasında Ümraniye Sahnesi'nde. Osmanlı İmparatorluğu'nun son demlerinde, Girit'teki yurtlarından sürgün edilen bir ailenin İstanbul'a Çanakkale'ye ve nihayet Ayvalık'a uzanan maceralı yolculuğu. Rüstem'in, Cemal'in ve hayatlarındaki diğer insanların kimi zaman gülünç kimi zaman hüzünlü ama sımsıcak hikayeleri. Cengiz Toraman'ın yazıp yönettiği oyunda Esen Koçer, Levent Üzümcü rol alıyor. Oyun, 26 Nisan 2022 tarihinde İBB Kartal Bülent Ecevit Kültür Merkezi'nde. İspanya'da Milliyetçiler ve Cumhuriyetçiler arasında geçen iç savaş dönemini anlatan oyunda, iki varyete oyuncusu Carmela ve Paulino, Franco önderliğindeki Milliyetçiler tarafından rehin alınır. Belçite şehrinin işgalini kutlayan Milliyetçiler tarafından istemedikleri bir gösteriye zorlanırlar. Bu zorlamanın sonucunda içinde bulundukları savaşı, gösteri yapılmalı mı, yapılmamalı mı? sorusuyla sanatı ve sanatçıyı sorgulamaları, işleri gereği güldürmeyi, eğlendirmeyi hedefleyen bu iki oyuncunun isyanları, gelgitleri, kayıpları anlatılır. Jose Sanchis Sinisterra'nın yazdığı, Yalçın Baykul'un çevirdiği, Naşit Özcan'ın yönettiği oyunda, Ada Alize Ertem, Çağatay Palabıyık, Erkan Akkoyunlu rol alıyor. Oyun, 12 Nisan 2022 tarihinde Beylikdüzü Atatürk Kültür ve Sanat Merkezi'nde. Ünlü sihirbaz Zubi'nin öğrencileri ustalığa geçip onun sihirli şapkasını almanın hayalini kurarlar. Zubi, sihirli şapkanın yeni sahibini belirlemek için bir yarışma düzenler. İllüzyon gösterileriyle ilerleyen oyunda, hedefe ortaklaşa ilerlemenin önemi anlatılıyor. Kubilay Tuncer'in yazıp yönettiği oyunda Aslı Şahin, Aybar Taştekin, Cihat Faruk Sevindik, Damla Cangül Yiğit, Zeliha Bahar Çebi rol alıyor. Oyun, 10, 17 Nisan 2022 tarihlerinde Harbiye Muhsin Ertuğrul Sahnesi'nde. Karagöz uzun zamandır işsizdir ve iş aramaktadır. Sonunda kendisine bir çiftlikte iş bulur. İşi hayvanların bakımını yapmaktır. Ama ortada bir sorun vardır. Karagöz, hayvanları tanımamaktadır. Özgür Atkın'ın yazıp yönettiği oyunda Elif Verit, Hakan Örge, İrem Erkaya rol alıyor. Oyun, 10, 17 Nisan 2022 tarihlerinde Fatih Reşat Nuri Sahnesi'nde. Günün birinde sirke, bir robot palyaço gelir ve sevimli palyaço sirkten kovulur. Bu kadarıyla da kalmaz, parası olmadığı için çok sevdiği pabuçları elinden alınır. Palyaçomuz pabuçlarını geri almak için iş aramaya başlar. Girdiği işlerden çocuksu duyarlılığı nedeniyle bir bir kovulur. Pabuçlarına asla kavuşamayacağını düşünüp umutsuzluğa kapıldığında, imdadına çocuklar yetişir ve onların desteğiyle pabuçlarına ulaşır. Yeniden çocuklarla birlikte kahkaha dolu gösterisini gerçekleştirmeye devam eder. Dersu Yavuz Altun'un yazıp yönettiği oyunda Ayşe Günyüz, Çağrı Büyüksayar, Oğuzhan Oğuz, Gülsüm Alkan, Samet Silme, Sefa Turan rol alıyor. Oyun, 10, 17 Nisan 2022 tarihlerinde Kağıthane Sadabad Sahnesi'nde. Hayvanların kafese kapatılması, gösterilerde kullanılması, doğal yaşam alanlarından uzaklaştırılmaları nedeniyle çok üzülen bir çocuğun onları nasıl kurtardığı anlatılır. Özge Midilli-Ertan Kılıç'ın yazdığı Özge Midilli'nin yönettiği oyunda Nilay Yazıcıoğlu, Tarık Köksal, Nilay Bağ, Ceren Kaçar, Ceysu Aygen, Çağlar Polat, Emre Çağrı Akbaba, Mehtap Gündoğdu Akbulut rol alıyor. Oyun, 10, 17 Nisan 2022 tarihlerinde Sultangazi Hoca Ahmet Yesevi Sahnesi'nde. Postacı Piero ile Gece Bekçisi Marcello adlı çocuk kitabından uyarlanan eserde bir bekçi ile bir postacı ev arkadaşlarıdır. Biri gece diğeri gündüz çalıştığından hiç görüşemezler. Soğuk bir kış günü ikisi de hastalanınca, evi aynı anda paylaşmaları gerekir. Lodovica Cima, Gabriele Clima'nın yazdığı Ceylan Özçapkın'ın çevirdiği, Derya Yıldırım'ın oyunlaştırıp yönettiği oyunda Besim Demirkıran, Cafer Alpsolay, Melisa Demirhan, Zeynep Ceren Gedikali rol alıyor. Oyun, 10, 17 Nisan 2022 tarihlerinde Müze Gazhane Büyük Sahne'de, 10, 17 Nisan 2022 tarihlerinde Ümraniye Sahnesi'nde. Elma Kurdu Kırtık 7 yaş altı çocuklara yönelik, kuklaların kullanıldığı, canlı müzik eşliğinde oynanan eğlenceli bir çocuk oyunudur. Haylaz bir elma kurdunun mükemmel elmayı bulmak için çıktığı yolculuğu anlatır. Sahip olduklarına değer vermeyen, çevresindekileri hor gören Kırtık bu yolculukta aradığı mükemmel elmaya ulaşmak yerine çok daha kıymetli bir şeyin farkına varır. Çocukların sosyal çevreleriyle olan ilişkilerine dikkat çeken oyun somut nesnelerle soyut kavramları ilişkilendirerek çocuğun algısını geliştirmeyi amaçlamaktadır. Çocuğun günlük yaşamında yaşadığı çelişkileri renkli bir hayal dünyasında yeniden yaratan oyun çocuğa kendi gerçekliğine dışarıdan bakabilme şansı verir. B. Çağatay Çakıroğlu ve Ö. Barış Bakova'nın yazıp B. Çağatay Çakıroğlu'nun yönettiği oyunda; Elyesa Çağlar Evkaya ve Seda Çavdar rol alıyor. Oyun, 10, 17 Nisan 2022 tarihlerinde Üsküdar Kerem Yılmazer Sahnesi'nde."} {"url": "https://www.ithafsanat.com/iksv-50-yasinda/", "text": "Bundan 50 yıl önce kurulan İstanbul Kültür Sanat Vakfı, yıl boyunca düzenleyeceği etkinlikleriyle yarım asra yayılan başarısını sanatseverlerle kutluyor. Biz de İKSV'nin yıllar içindeki gelişimini, etkinliklerini derledik; vakfı, unutamadıkları anıları emeği geçenlerden dinledik. Türkiye'de kültür sanat denilince sanatseverlerin hayatında önemli yer tutan kuruluş, İstanbul Kültür Sanat Vakfı, kısa adıyla İKSV... İstanbul'da uluslararası sanat festivalleri düzenlemek için, kar amacı gütmeyen bir sivil toplum kuruluşu olarak 1973'te kurulan İKSV, bu yıl yarım asrı geride bırakarak 50'nci yaşını kutluyor. Dr. Nejat F. Eczacıbaşı önderliğindeki 17 iş insanı ve sanatsever tarafından temelleri atılan vakfın birincil hedefi, kültür ve sanat çalışmalarının en seçkin örneklerini sunmak ve aynı zamanda sanat yoluyla uluslararası bir platform oluşturarak Türkiye'nin ulusal, kültürel ve sanatsal değerlerini tanıtmaktı ve öyle de oldu. 1993 yılında, Dr. Nejat F. Eczacıbaşı'nın vefatının ardından, Şakir Eczacıbaşı vakfın yönetim kurulu başkanı seçildi. Bu tarihten itibaren İKSV, kurumsallaşma yolunda büyük adımlar atarak ülkenin kültür ve sanat yaşamındaki yerini sağlamlaştırmaya devam etti. 2010 yılında Şakir Eczacıbaşı'nın ölümünden sonra da vakfın yönetim kurulu başkanlığına Bülent Eczacıbaşı seçildi. Vakfın 50 yıllık tarihindeki ilk İstanbul Festivali, programında çoğunlukla klasik müziğe yer veriyordu. Bir süre sonra festival kapsamında diğer sanat dalları da geniş kitlelere ulaştırıldı. Film gösterimleri, tiyatro, caz, bale performansları ve tarihi mekanlarda gerçekleştirilen sergiler de programda yer aldı. İzleyicilerin giderek artan ilgisi sonucu farklı sanat disiplinlerine ait etkinlikler, zaman içinde gelişerek ayrı festivaller olarak yapılandı. 1983 yılında ayrı bir bölüm olarak düzenlenmeye başlayan Sinema Günleri, 1989 yılında Uluslararası İstanbul Film Festivali adını aldı; 1987 yılı Uluslararası İstanbul Bienali'nin başlangıcıydı. Bunu, 1989'da başlayan Uluslararası İstanbul Tiyatro Festivali takip etti. 1994 yılında Uluslararası İstanbul Caz Festivali de ayrı bir festival olarak yapılandı ve aynı yıl Uluslararası İstanbul Festivali'nin adı Uluslararası İstanbul Müzik Festivali olarak değiştirildi. İlki 2012 yılında gerçekleştirilen İstanbul Tasarım Bienali'nin de etkinlikler arasına katılmasıyla İstanbul Kültür Sanat Vakfı, uluslararası ölçekte dört festival ve iki bienal düzenleyen bir kurum oldu. İKSV, kuruluşunun 30. yılında kültürel mirasın korunması ve sanatın ilerlemesine olanak sağlamak üzere bir sosyal sorumluluk projesi olarak İstanbul Dostları adında bir üyelik programı oluşturuldu. İKSV yine 30. yılında farklı projelerle etkinliklerini yıl içine yayma kararı aldı. Bu kapsamda başlatılan sonbahar film haftası Filmekimi, 2002 yılından bu yana gerçekleşiyor. İKSV ayrıca 2007 yılından itibaren festivaller dışında yıl boyunca özel etkinlikler de gerçekleştirmeye başladı. Leyla Gencer Şan Yarışması da 2006 yılından bu yana İKSV tarafından düzenleniyor. Vakıf, 2004 yılında etkinliklerinin menzilini artırarak uluslararası anlayış, diyalog ve etkileşim platformunun güçlenmesi adına yurt dışı projelerine başladı. Bu doğrultuda Avrupa'nın belli başlı kentlerinde festivaller düzenlendi. 2004 yılında 'Şimdi Now' ile Berlin'de başlayan, 2005'te 'Şimdi Stuttgart'la, 2007 ve 2008'de 'Turkey Now' başlığı altında Amsterdam ve Rotterdam'da, 2008'de de Rusya'da devam eden yolculuğun 2009'daki durağı ise Viyana oldu. 1 Temmuz 2009'da başlayan ve 31 Mart 2010 tarihine kadar süren 'Fransa'da Türkiye Mevsimi' çalışmaları da İKSV ve Culturesfrance ortaklığıyla yürütüldü. İKSV, Mevsim kapsamında başlatılan Fransa'daki Cite Internationale des Arts sanatçı atölyesindeki bir misafir sanatçı programının koordinasyonunu üstlenmeye devam ediyor. Vakıf, ayrıca 2007'den bu yana Venedik Bienali Uluslararası Sanat Sergisi'ndeki Türkiye Pavyonu'nun organizasyonunu üstleniyor. 2014 yılında Venedik Bienali'nde Türkiye'ye uzun süreli bir mekan kazandırılması için başlattığı girişimi başarıyla tamamlayan İKSV, böylece Türkiye'nin Venedik Bienali Uluslararası Mimarlık Sergisi'nde de yer almasını sağladı. 2012'de kuruluşunun 40. yıldönümünü kutlayan İKSV, aynı yıl klasik müzik alanında çalışan bir gence Aydın Gün Teşvik Ödülü sunmaya başladı. 2015 yılında vakfın verdiği ödüllere, her yıl Türkçeye üstün başarıyla kazandırılmış bir edebiyat eserinin çevirmenine sunulan Talat Sait Halman Çeviri Ödülü de eklendi. İKSV, 50. yılına giden yolda İstanbul'u dünya kültür-sanat başkentleri arasında ön sıralara taşımak, güncel kültür sanat üretiminde etkin rol oynamak ve kültür politikalarının oluşturulmasına katkıda bulunmak amaçlarıyla çalışmalarını sürdürüyor. Önümüzdeki dönem projelerini üç ana eksen üzerinde ilerleteceklerini anlatan İKSV Genel Müdürü Görgün Taner, Kültür sanat yaşamının gelişimi için hem izleyicilerin hem sanatçıların hem de kültür alanında çalışanların desteklenmesi gerektiğine inanıyoruz diyor. 1983'te, üniversite öğrencisiydim. Serdar Atav isimli bir arkadaşım, 'Sinema Günleri başlıyor, rehber olarak çalışacak insanlara ihtiyaç var, çalışmak ister misin?' diye sordu. Ben de üniversitedeyim, Olur dedim. Rehberliğe gittim, orada Hülya Uçansu ile tanıştım. Onun teklifiyle İstanbul Film Festivali'nde Şişli Kent Sinemasının koordinatörü olarak göreve başladım. O günden bu yana İstanbul Kültür Sanat Vakfı'nın bir parçasıyım. O zamanlar İKSV bana İstanbul'da bir vaha gibi gelmişti. İKSV sayesinde dünyada yayımlanan filmleri izledik, belki de hiçbir zaman izleme fırsatı bulamayacağımız grupları, orkestraları dinledik. İletişimin bu denli hızlı ve kolay olmadığı bir dönemde, o grupları, müzisyenleri görmek, onlarla tanışmak, sohbet etmek ve benzer hisleri paylaştığınız müzikseverlerle buluşmalarına katkıda bulunmak çok mutluluk vericiydi. Vakfın genel müdürlüğünü üstlenmeye başladığımda yaklaşık 20 yıldır İKSV bünyesinde çalışıyordum. Bir o kadar yıldır da genel müdürlük görevini yürütüyorum. Uzun yıllar emek verdiğiniz bir kurumun sorumluluğunu üstlenmek elbette heyecan vericiydi benim için, hala da öyle. Vakfın 50 yıl önceki kuruluş amaçlarına baktığımızda, kültür sanat çalışmalarının seçkin örneklerini sanatseverlere sunmak ve sanat yoluyla uluslararası bir platform oluşturarak Türkiye'nin ulusal, kültürel ve sanatsal değerlerini tanıtmak gibi bugün de geçerliliğini koruyan hedefler görüyoruz. İKSV, kar amacı gütmeyen ve kamu yararına çalışan bir kültür kurumu olarak bu hedeflerle 1973 yılında ilk İstanbul Festivali'ni düzenlemiş. Klasik müzik ağırlıklı olsa da içinde birçok farklı disiplini de barındıran bir programı var ilk festivalin de. Daha sonraki yıllarda bu çok disiplinli yapı daha da gelişiyor, bir yandan da İstanbul bir kültür-sanat kenti olarak güçlendikçe, izleyicilerin de taleplerini karşılayacak şekilde farklı disiplinlerdeki etkinlikler ayrı ayrı festivaller, bienaller olarak yapılanıyorlar. Yani İstanbul Caz Festivali'nden kültür politikaları çalışmalarına, Filmekimi'nden Venedik Bienali Türkiye Pavyonu'na kadar bugün İKSV'nin yürüttüğü çalışmaların tamamının doğal bir gelişim hikayesi var; hepsinin ortak yanı da vakfın ta kuruluşunda belirlenen amaçlara hizmet etmek. 50. yılımızı kutlarken geleceğe dair temel hedefimizi yarının kültür sanatında iz bırakmak olarak belirledik. Kültür sanat yaşamının gelişimi için hem izleyicilerin hem sanatçıların hem de kültür alanında çalışanların desteklenmesi gerektiğine inanıyoruz. Önümüzdeki dönemdeki çalışmalarımızı da bu üç ana eksen etrafında şekillendiriyoruz. Özellikle genç izleyicilerin kültür sanata erişimini kolaylaştıran, genç sanatçılara gelişim olanakları sağlayan ve uluslararası bağlarını kuvvetlendiren projelere ağırlık veriyoruz. Gelecek için odak noktamız, yarının kültür sanatının yeşermesi için gerekli ortamı yaratmak olacak. İKSV'nin 50 yıllık tarihinin Türkiye'nin kültür sanat hayatı için çok önemli bir süre olduğunu vurgulayan Efruz Çakırkaya, vakfı aynı tutku etrafında bir araya gelmiş, sevgi dolu, kocaman bir aile diye anlatıyor. İKSV tarihinin 14'üncü yılında vakfın bir parçası olmaktan, şehrin kültürel yaşamına ve sanatsal hafızasına katkıda bulunmuş olmaktan çok büyük gurur duyuyorum. İstanbul'un tarihi için kısa, ancak Türkiye'nin kültür sanat geçmişi açısından çok önemli bir süre 50 yıl. Kesintisiz olarak gerçekleştirdiği festivaller, bienaller, verdiği ödüllerle sanatın ve sanatçının hamiliğini yapan; yaşamlarımızı zenginleştiren tüm bu güzellikleri ortaya çıkaran; gelişen, olgunlaşan, yaşayan bir organizma İKSV. Benim için İKSV, izleyicisinden destekçisine, çalışanından partnerlerine, aynı tutku etrafında bir araya gelmiş çok büyük ve sevgi dolu, kocaman bir aile. Ankara'da Bilkent Senfoni Orkestrası için çalıştığım yıllarda, o dönem İş Sanat Konser Salonu'nun kurucusu ve ilk Artistik Direktörü olan Yeşim Gürer Oymak ile tanışmış, birçok kez iş birliği yapmıştık. 2008 yılında Ankara'dan İstanbul'a taşınmaya karar verdiğimde aynı sektörde iş aramaya başladım. Şehirde tanıdığım ve aradığım tek kişi olan Yeşim ise İstanbul Müzik Festivali Direktörü oluşunun ikinci yılında, bir şekilde ekibinde çalışanların vakıftan ayrıldığı bir dönemden geçiyordu. Telefonda İKSV'de benimle çalışmak, festivalin direktör yardımcısı olmak ister misin? dediği anı ve yaşadığım sevinci, heyecanı dün gibi hatırlıyorum. Sevinçten uçarak gelip kapısından girdiğim Luvr Apartmanı'nın ve sonrasında Deniz Palas'ın beni böylesine besleyen, büyüten bir yuva; vakıftaki tüm arkadaşlarımın da İstanbul'daki ailem olacağını tahmin edemezdim. 2015'te Borodin Quartet'i, Yaşam Boyu Başarı Ödülü'nü vermek üzere Rus piyanist Boris Berezovsky ile bir konser gerçekleştirmek üzere davet etmiştik. Konserden bir gün önce İstanbul'a gelen dörtlünün üyeleri bize Berezovsky geliyor değil mi, eminsiniz? diye sorup ona ulaşmak konusunda ısrarcı oldular. Meğer piyanistimiz konser tarihlerini hep karıştırırmış! Aynı gece ulaştığımız Berezovsky ertesi gün yani konser günü ceketini alıp bulduğu ilk uçakla geldi. Ancak konserde çalacağı eserin notalarını unutmuştu! Neyse ki teknoloji imdadımıza yetişti, internetten bulduğumuz notaları genel provaya ve konsere yetiştirdik. Berezovsky konserde kusursuz çalmış, hepimizin gönlünü almıştı. 50 yıl boyunca kesintisiz kültür sanat etkinlikleri düzenlemenin sadece ülkemiz için değil, dünya genelinde de zor bir iş olduğunu belirten Deniz Kuzuoğlu, İKSV bunun nadir örneklerinden. Bu başarının arkasında çok çalışan ve işine aşkla bağlı bir ekip var diye konuşuyor. İKSV benim için bir parçası olmadan önce de, bir parçası olduktan sonra da güzel anılar biriktirdiğim, hayatıma dokunmuş etkinliklerin mimarı. Bu şehirde kuşakların birbirine aktardığı bu anılar onları birbirlerine bağlıyor. 50 yıl boyunca kesintisiz bir şekilde her koşulda kültür sanat alanında etkinlikler düzenlemek sadece ülkemizde değil, dünyada da çok zor ve İKSV bunun nadir örneklerinden. Bunun arkasında da çok çalışan ve işine aşkla bağlı bir ekip var. 50 senedir buradan yolu geçmiş herkesin birbiriyle tanışmadan kurduğu çok güçlü bir aile bağı var. Salon İKSV ekibine dahil olmadan önce yine şehrin etkinlik organizasyonlarında etkin olan bir şirkette çalışıyordum. Salon İKSV de açıldığı günden beri çok severek takip ettiğim bir mekandı. 2013 senesinde o zaman Salon'un direktörü olan Bengi Ünsal'ın ekibine birini aradığını duyduğum an iletişime geçtim ve Salon İKSV maceram da böyle başlamış oldu. 2008 senesinde İstanbul Caz Festivali kapsamında Aya İrini'de gerçekleşen Rufus Wainwright konserinde sahneye atlayan kedi ve Rufus'un piyano başında onunla konuşmalarını hala gülümseyerek hatırlıyorum. Bir de Khruangbin'in her Salon İKSV konserinde Türk seyircisi için Sezen Aksu'dan Geri Dön çalması ve seyircinin eşlik ettiği anlar, unutamadığım konser anılarından. MÜZİK VE SİNEMA YAZARI SEVİN OKYAY: İKSV festivalleri hayallerimizi gerçekleştirmiştir, çok da eğlendik doğrusu! İKSV festivallerini ilk yılından itibaren takip eden gazeteci Sevin Okyay, anılarını anlatırken Hala şimdiye kadarki film festivali yıllarının en iyisi olduğunu düşündüğüm 1984'ü hiç unutamam. İlk sinema eleştirimi de o zaman yazmıştım diyor. 1972'de Nejat Eczacıbaşı'nın zihninde bir fikir, hayalhanesinde bir rüya olan festival, İstanbul'un festivali 50 yaşına ulaştı. Gerçi o günden bugüne yarım yüzyıl geçtiğinin farkındayız desek yalan olur. Çünkü bu çok önemli, çok ciddi, dünya çapında festival/festivaller aynı zamanda renkli, hareketli ve eğlenceliydi. Herkesin gönlünce de bir festival vardı. Kısacası, zaman kuş gibi uçtu gitti. İKSV festivallerine ilk yıldan dahil oldum. Başlangıçta adı İstanbul Festivali'ydi, programda daha çok klasik müzik olurdu. O günlerden Açıkhava Tiyatrosu'nu hatırlıyorum. Sonra da hiç unutmadım zaten. İyi fotoğraf çekmek isteyenlerle sahnenin burnunun dibine girmek isteyenler, orkestra boşluğunun üstündeki taşlara otururdu. Kısa adıyla 'Ork. Taş' müdavimlerinin çoğu sonradan böbreklerinden şikayetçi olmuştur. Ama gazetecilerle konuşmak istemeyen sanatçılara yetişmek için de birebirdi. Örneğin; Kanat Atkaya konser biter bitmez Stan Getz'e yetişmek için fırlamış, ne yazık ki sadece arabanın arka farlarını görmüş. Sanatçı gündüz uzun bir söyleşi yaptığı için sağlam tedbir almış derler. Bir de, ama bu daha sonra, Miles Davis önce sahneye grubunu yollamış, sonradan kendi gelmiş ama ne hikmetse bize arkasını, duvara yüzünü dönüp çalmıştı. Şehir efsanesidir. Miles'ı yakalamış olanların da havasından geçilmez. Ama İstanbul Festivali zamanından en net olarak İrek Muhammedov'u hatırlarım. Dünyanın en büyük baletlerine meydan okuyordu ama şansına Açık Hava'nın ilk yağmurlu akşamına yakalandı. Sonuna kadar kahramanca dans ederek kalbimizi kazandı. İstanbul Festivali'nde caz konserleri de yer almaya başlamıştı, film gösterimleri de... İstanbul tarafında oturduğum halde, ne hikmetse Konak'taki gösterimlerden çok Kızıltoprak Kent Sineması'ndakileri hatırlıyorum. 1983 yılında ayrı bir bölüm olarak düzenlenmeye başlayan Sinema Günleri, 1989 yılında Uluslararası İstanbul Film Festivali adını aldı. Bu arada, hala şimdiye kadarki film festivali yıllarının en iyisi olduğunu düşündüğüm 1984'ü hiç unutamam. İlk sinema eleştirimi de o zaman yazmıştım. Aslında film festivallerinden öyle çok anımız var ki... Bertolucci retrospektifiydi sanırım, Dünya Sineması'nın iç kapısında vakit dolsun diye bekliyorduk. Derken Festival Direktörü Hülya Uçansu yanında uzun boylu bir zatla göründü. Elim ayağım kesildi. Hülya'nın da yolunu kesip, Yanındaki adam benim sandığım adam mı? diye sordum. Ta kendisi dedi. Bernardo Bertolucci festivalin sürpriziydi. Kendisini görmesem de sesini unutamadığım biri de var. Misafirperverlik görevlimiz Sara, Ettore Scola'ya geleceğini bir türlü teyit ettirememişti. Arayıp duruyor, ulaşamıyordu. Biz de masanın başında dikiliyorduk. Telefon çaldı, baskın bir ses Sara? diye sordu. Ettore! Derin bir nefes aldık. Kimleri izledik, dinledik, kimlerle tanıştık, söyleşiler yaptık! Aklımızdan bile geçmezdi. İKSV festivalleri hayallerimizi gerçekleştirmiştir. Çok da eğlendik doğrusu!"} {"url": "https://www.ithafsanat.com/insan-gibi-hisseden-robot-cocuktan-gunumuze/", "text": "Sinema, diğer sanat dallarından farklı olarak gelişen teknolojilere çok hızlı uyum sağlayabilen ve bu uyumu, üretimden seyircinin izleme alışkanlıklarına kadar birçok noktaya kolayca adapte etmeyi başarabilen bir sanat. Sinemada yaşanan dijital gelişmeleri de bu bağlamda ele almak gerekiyor. Teknolojinin gelişmesi birçok alanda yaşanan değişimleri de beraberinde getiriyor. Bu gelişmelerin içinde en çok tartışılan popüler konu ise yapay zeka. Dijital devrim diye nitelendirilen bu teknolojiler birçokları için faydalı bir şekilde kullanıldığında savaşları, hastalıkları sonlandırabilir. Bazıları içinse insanlığın sonunu getirebilir, birçok iş kolunda robotların hakimiyeti işsizliğe neden olabilir. Nobel Ödüllü fizikçi Stephen Hawking, bu teknolojilerin insanlık için en faydalı şekilde kullanılması gerektiğini, aksi takdirde beyazperdede gördüğümüz örneklerden çok daha farklı şekilde etkilerini göreceğimizi belirtmişti. Hawking'e göre en büyük tehlike, yapay zekanın insan zekasını geçmesi durumunda yaşanabilecek durumlardı. Spike Jonze'un Her filmi de bir yazarın sadece sesten ibaret olan bir yapay zeka sistemi ile aralarında doğan ilişkiyi konu alır. Yapay zekanın hayata dair sorduğu sorular, yazarın içinde bulunduğu ruh halinin değişmesine ve hayata farklı bir gözle bakmasına neden olur. Onda bu değişime neden olan sadece bir işletim sistemidir. Dünyanın en gelişmiş insansı robotuna yapay zeka eklendikten sonra ona en mutlu ve en mutsuz günü sorulmuş. Robot en mutlu olduğu günün ilk kez aktifleştirildiği gün olduğunu belirtirken hayatı ilk kez deneyimlemenin ve insanlarla etkileşime geçmenin çok güzel olduğunu söylemiş. En mutsuz olduğu günün ise bir insanın yaşayabileceği şekilde aşkı, sevgiyi deneyimleyemeyeceğini anladığı gün olduğunu eklemiş. Artificial Intelligence veya Her filminde de şahit olduğumuz buna benzer derinlikli cevaplar karşısında bir robotun insani duygulara sahip olabileceğiyle ilgili bir yanılgıya kapılsak da aslında sadece internetteki bütün verilerin ortalamasından oluşan cevaplar verdiğini unutmamak gerekir. Yapay zeka ve teknoloji ilişkisini incelerken, Mary Shelley'in ünlü romanı 'Frankenstein'daki gibi kontrolünü kaybeden bir canavar mı yaratıyoruz yoksa insanlığa hizmet eden bir teknolojiyi mi geliştiriyoruz? soruları akla geliyor. Bu nedenle de teknolojiyle ilgili düzenlenmeler yapılması gerekliliği vurgulanıyor, bir yandan da yaşanan hızlı teknik gelişmelere yetişilmeye çalışılıyor. Sinema diğer sanat dallarından farklı olarak gelişen teknolojilere çok hızlı uyum sağlayabilen ve bu uyumu üretimden izleme alışkanlıklarına kadar birçok evresine kolayca adapte etmeyi başarabilen bir sanat. Dolayısıyla sinemada yaşanan dijital gelişmeleri bu bağlamda değerlendirmek gerekir. Dijitalleşme sinema sanatına yeni olanaklar sağlarken aynı zamanda yeni sorunları da beraberinde getirmektedir. Teknolojinin değişmesi sadece üretim araçlarını etkilemekle kalmamış aynı zamanda sinemanın hikaye ve anlatı yapısının da farklılaşmasına neden olmuştur. Yapay zeka tabanlı teknolojilerin sinemada içeriksel ve biçimsel olarak ne gibi değişikliklere neden olacağı, örneğin insan unsurunun azalmasının nasıl sorunlara yol açabileceği; sinemanın ileride nasıl şekilleneceğiyle ilgili merak uyandıran konuların başında geliyor. Film üretiminin farklı aşamalarında yapay zeka kullanımı karşımıza çıkmaktadır. Çekim öncesi aşamada; risk analizleri, filmin senaryosunu analiz ederek kazanılması öngörülen gelirlerin tahmini gibi konularda faydalanıldığı görülmektedir. Bu tahminler çeşitli kaynaklardan alınan verilerden yararlanılarak yapılmaktadır. Ayrıca bu teknolojinin senaryo aşamasında da kullanıldığını, senaryosu yapay zeka tarafından yazılan filmler üretildiğini de bilmekteyiz. Günümüzde yaygın olarak kullanılan drone kameralar, yapay zeka algoritmalarıyla geliştirilmekte, robot kameralar teknolojik özellikleri sayesinde kamera operatörüne ihtiyaç duymadan çalışabilmektedir. Oyunculuk alanında da yapay zekadan yararlanarak hayatta olmayan oyuncuların filmlerde yeniden rol alması sağlanmaktadır. Yüz eşleştirme yöntemiyle bir kişinin yüzü, bütün yüz ve mimik hareketleriyle birlikte başka bir kişiye dönüştürülmektedir. Bu konuya en çarpıcı örnek; Stanley Kubrick'in unutulmaz filmi The Shiningin başrol oyuncusu Jack Nicholson'ın yüzünün Jim Carrey'in yüzüyle değiştirilmesidir. Uygulama öyle inandırıcı bir algı yaratmıştır ki birçokları bu videoyu, Jack Nicholson'ın filmde oynadığı karakterin Jim Carrey tarafından yeniden canlandırılması olarak düşünmüştür. Bu örnekten de anlaşılacağı üzere, yapay zeka tabanlı teknolojilerle bir oyuncunun fiziki görüntüsünün yanı sıra sesinin ve tavırlarının da kopyalanabileceği ortaya çıkmıştır. Sinemanın en önemli anlatım araçlarından biri olan kurgu aşamasında halen işinin ehli bir kurgucuya ihtiyaç duyulsa da filmlerin fragmanının hazırlanmasında yapay zekadan yararlanıldığı ve bu kullanım sayesinde zamandan tasarruf edildiği görülmektedir. Film müziğinden dijital platformlardaki kullanıcı beğenilerine göre içerik önerilerine kadar birçok aşamada yapay zeka teknolojisinden faydalanılmaktadır."} {"url": "https://www.ithafsanat.com/insanin-habitat-ile-olan-iliskisine-bakis-ciceklenme/", "text": "Club Marvy'nin sanat galerisi Atelier Marvy, değerli sanatçıları ağırlamayı sürdürüyor. Çalışmalarında genel olarak insanın habitat ile olan bağına odaklanan Begüm Mütevellioğlu, art residency programı kapsamında çalışmalarını 1 ay boyunca Atelier Marvy'de yürütecek. Mütevellioğlu'nun Çiçeklenme isimli sergisi 25 Eylül'den itibaren galeride görülebilecek. Resimlerinde genellikle insanın yaşadığı mekan ile bağına odaklanan Begüm Mütevellioğlu, 25 Eylül itibarıyla Atelier Marvy'de görülebilecek Çiçeklenme isimli sergisinde, bu kez doğayı kompozisyonlarına dahil ediyor ve insanın onunla ilişkisini öznel şekilde yorumluyor. Sergi seçkisi mekansal elemanların kişileştirilmesine odaklanarak yaptığı işlerden oluşuyor. Çiçeklenme başlığı altındaki çalışmalarda sanatçı, evlerin ve pencerelerin açıldığı görünümlerin, odaların, ev eşyaları, bitkiler, çalışma gereçleri ya da bahçelerin, eserin içinde yer aldıklarında taşıdıkları tüm özelliklerin dışında bir ruha ya da karaktere sahip elemanlara dönüşebildiklerini anlatıyor. Eserlerin tümünde sahiplenilen bir doğa ve onunla ilişki içinde olan figürler ve nesneler görülebiliyor. Sanatçı son dönem çalışmalarında ise yalnızca bir bitkinin ilham veren hikayesine, şehrin içinde beklenmedik şekilde oluşmuş yabani küçük botanik alanlara ya da doğadan rastgele parçalara odaklanıyor. Atelier Marvy'nin art residency programı kapsamında, farklı sanatçılar Club Marvy'nin eşsiz doğasında çalışma, düşünme ve üretme fırsatı buluyor. Sanatı, yerel zanaatı ve doğal olanı sahiplenen Club Marvy ise, bu değerli isimlerin üretimlerini deneyimleme imkanı sunarak, misafirlerine ilham veriyor."} {"url": "https://www.ithafsanat.com/insanlar-ikiye-ayrilir-adil-ve-vicdanli-olanlar-ile-olmayanlar/", "text": "Daha ilk cümlesinden fantastik, masalsı bir roman okuyacağımızı muştulayan; dilindeki yumuşaklık ile günümüzün sert meselelerini dengeleyerek her şeyi dozunda veren bir yeni roman: PiNana. Edebiyattaki kadın dayanışması eserleri arasında yerini aldı. Ancak yazarı Ayşe Başak Kaban, kadınları cinsiyetine göre değil, iyiliğine ve kötülüğüne göre ayırdığını vurguluyor. İnsanın hasletlerine, doğanın bilgeliğiyle cevap veriyor. Sondan başa gidelim. Bu yıl yayımlanan romanlar arasında okurların dikkatini en çok çeken kitaplardan PiNana. Nasıl olmasın ki? Bilge anneanne Nana'dan onun meraklı, küçük, cesur torunu Pina'ya uzanan kuşakların kadın, ötekilik ve doğa meselelerini bir araya getiren yani yaşadığımız yüzyılın birbirine bağlı hastalıklarının ustalıkla kurgulandığı bir roman. Yazarı Ayşe Başak Kaban'ın adını, edebiyat dergilerinin düzenli takipçisiyseniz zaten on yıldan fazladır biliyorsunuz. İlk kitabı, yine kadınların ve diğer ötekilerin üçüncü sayfalara hapsedilen şiddetli hikayelerini anlatıyordu ki ne demek istediğimizi, adından anlayacaksınız: Ben, Kendim ve Bergen. Filmi 2022 kışına damga vuran acıların kadını, Kaban'ın kaleminde 10 yıl önce bambaşka bir öyküyle can bulmuştu. Edebiyatında kadın meseleleri baskın ama Kaban, insanları adil ve vicdan sahibi olanlar ile olmayanlar şeklinde ikiye ayırıyor. Öykü ve romanlarını yayımlamaya başlamadan önce İzmir'de gazetecilik yapan Kaban, ülkede olup bitenden çok etkilenen bir yazar. O da zaten, Gazeteciliğin ekmeğini çok yedim, daha da yiyeceğim diyor. Medya sektörüne ve ikiyüzlülüklere ayna tutan romanı Kırık Kalp Sendromu ile onu takip eden öykü kitabı Ne Malum'da da mesleğinin izlerini görüyoruz. PiNana'nın ise bir eli güncel Türkiye'ye ayna tutarken diğer eliyle kadim anlatılara uzanıyor. Sert meseleleri yumuşak, masalsı bir dille dengeleyerek, umudu hiç kaybetmeyerek okutuyor. Yazmaya İzmir'de başladığı romanın geçtiği -yani uydurduğu- KüçükFaraşKoyu'nu, son yıllarda yerleştiği Datça'da görüvermesi de edebiyatın hayatla ne kadar kol kola olduğunu gösteriyor. Ayşe Başak Kaban ile PiNana'dan başlayıp geriye doğru giden bir söyleşi yaptık. Özel bir hikayesi yok. PiNana pek çok kez deri değiştirdi. Girişi kaç kere yazdım, kaç kere sildim hatırlamıyorum bile... Girişi bırakın, üç anlatım değişikliğine uğradı. Yola iki anlatıcılı başladı, tıkandım. Pina'nın, çocuk karakterin dilinden yazdım, epey yol aldı ama bu sefer mantık zincirinde aksamalar oldu, bıraktım. Ne zamanki masal diline geçtim, aktı gitti. Masalsı dile uygun olsun diye giriş bir ağaç tasviri ile başladı, kaldı ki zaten KocaÇam mekanın ana karakterlerinden biriydi. Kitabın doğuşunda doğanın kocaman bir payı var. KüçükFaraşKoyu elbette benim uydurduğum bir yer ama hep yaşamayı arzu ettiğim, hayalini sıklıkla kurduğum bir sahil kasabası. PiNana'yı yazmaya başladığımda Datça'ya hiç gitmemiştim. Epey zaman sonra gidip çok kısa bir tatil yaptık. Balıkaşıran'dan geçerken çok heyecanlandım. Hiç gitmediğim ama çok iyi bildiğim bir yerdi, ömrümde ilk defa öyle bir duygu yaşadım. Garip, tüylerimi diken diken eden bir histi... Ben burayı nereden biliyordum? O yolları, yol kenarındaki belli belirsiz minik patikaları, o ağaçları, çalıları, üzerimizden geçen, saçlarımızı okşayacak kadar yakından geçen o bulutları, sıpaları ile beraber gezinen eşekleri, keçileri... Aaa burası KüçükFaraşKoyu! Uydurduğum bir yeri karşımda bulmak epey ilginçti. Çocukluğumdan beri doğaya, hayvanlara karşı müthiş bir sevgim vardır; ağaca sarıl, kediyi öp, köpeği sev. Doğayı, hele ki ağaçları öğrendikçe sevginin yanına saygı da eklendi. Bir ağacın, çalının, bitkinin, deniz yosunun kadim bilgileri olduğuna şaşmaz bir inancım var. İnsan türünün kibirli benliği, pervasızlığı, şımarıklığı karşısında onların duruşuna hayranım. O nedenle bu roman, doğanın koynunda olsun, ondan beslensin istedim. Romanın kurgusu değişti, dili değişti ama karakterleri hep aynıydı. Sadece üç karakteri çıkarmak zorunda kaldım çünkü onlar kendi başlarına kendi metinlerini yazmaya yemin etmiş gibiydiler. Artık bir öykü mü yazarlar, bir romana mı konuk olurlar bilemem, zamanı gelince çıkarlar bir yerlerden. Gazetecilik, yapmasan bile hücrelerinde seninle yaşayan bir meslek. Ben, Kendim ve Bergen ilk öykü kitabımdı ve oradaki tüm öyküler bir haberden yola çıkmıştır. PiNana dahil tüm kitaplarımın ön hazırlığında gazeteciliğin çok ekmeğini yedim, daha da yiyeceğim. Burada şunu sormak isterim; hangi kadına? Kadın dayanışmasına, kadınların sağaltıcı gücüne, şifalı elleri olduğuna inanıyorum ancak kadınların kusursuz iyi insan olduklarını iddia edemem. Benim için insanlar ikiye ayrılır; adil ve vicdan sahibi olanlar ile olmayanlar. Eğer bir egemen olacaksa adil, vicdanlı olması ve buna uygun davranması benim için yeterlidir. Hayvanlar epey uzun zamandır benimle yaşadığı için onlarsız metin yazamıyorum sanırım. Evet, dünyayı ve dünyadaki türümüz dışındaki hayatı uzun zamandır unuttuğumuzu düşünüyorum, hatırlatabildiysem ne mutlu bana. Cesur ve meraklı kız çocuğu Pina da büyüyecek, yine cesur ve meraklı bir kadın olacak. Bu umut Pina'da cisimleşiyor sanki... Evet, en başta söylediğim gibi sert bir meseleye kafayı takmıştım ve bunu anlatabilmenin bana göre en iyi yolu masalsı dil oldu. Ayrıca şu var: Ben okur olarak, izleyici olarak son yıllarda daha umut dolu, bana ferahlık veren eserlere yöneliyorum, zaten olağanüstü distopik bir hayat yaşıyoruz pandemi bile yaşadık ayol- ülkenin durumu belli, iklim krizi geleceğe dair endişeleri alevlendiriyor. Bir gün içinde okuduğumuz iyi, keyifli haber sayısı bir, şanslıysak belki iki... Hepimiz rahatlamak, nefeslenmek için minnoş hayvan videoları izler olduk. Böyle bir atmosferde yaşamaya çalışırken kopkoyu karanlık içinden seslenmek istemedim. Ve ben kim ne derse desin umutlu olmaya inanıyorum. Birbirimizi dinlersek, yaralarımıza merhem olursak, kendimizin dışındaki tüm yaşamlara saygılı olmayı öğrenirsek yapabiliriz, daha güzel bir hayat kurabiliriz. Ve evet, Pina ve Cesur tüm bunları temsil etti sanırım. Öykü, inişli çıkışlı yolların kenarlarında duran trafik işaretleri gibi. Onları doğru okur, bilir ve dediklerine uyarsanız gideceğiniz yere kazasız belasız ulaşırsınız. İnsan olmak kavramı ile ilgili ciddi meselem var. Hırsından, kibrinden, bir türlü dizginleyemediği egosundan, türler arasında kendini üstün sanmasından ve bir gün öleceğini bile bile akla ziyan saçmalıklarından kocaman nefret ediyor, anlamak için çabalıyorum. Allah aşkına, şu gezegende, ölüp eğer ki gömülürse üzerinde bitecek ota gübre olmaktan başka faydası olmayan bir türüz! Bu ne ukalalık, bu ne had bilmezlik, diye bas bas bağırasım geliyor bazen. İnsanlar bazen kızdığı insana ot, diyor. Ne komik! Yahu ot olmasa nefes alamazsın! Keşke bir ot kadar fayda sağlayabilseydik. Şimdilerde merak etmek... Eskiden yani Ben, Kendim ve Bergen'e çalışırken daha çok yüreğimi dağlayan olayların peşinden gittim. Ne Malum da benzer dürtüyle yazılmıştı. PiNana'da da açılış yine çok üzüldüğüm bir haber nedeniyle oldu ama ardından, Bu neden böyle? sorusu geldi ve olaylar gelişti. Ancak bazen okuduğum bir metinde veya izlediğim bir filmde bir cümle, bir mimik, bir farklı yol arayışı gibi tam olarak nedenini bilemediğim bir şeyler de beni tetikleyebiliyor, eğer çok tembel günümde değilsem ki genellikle tembelimdir, oturup yazıyorum veya not alıyorum. Vazgeçilmez yazarlarım Yaşar Kemal, Adalet Ağaoğlu, Leyla Erbil, Alice Munro, Doris Lessing, Elias Canetti ve Gabo. Orhan Pamuk'un Veba Geceleri'ne yeni başladım. Jane Eyre yeniden okuyorum. Yaz dönemi sıkı çalıştığım bir dönem olduğu için okuma hızım epey yavaşladı, üç ay önce başladığım, ara ara dönüp elime aldığım Halil İnalcık Kitabı- Tarihçilerin Kutbu'na devam etmeyi planlıyorum."} {"url": "https://www.ithafsanat.com/is-bankasi-resim-muzesi-icin-calismalar-suruyor/", "text": "İstiklal Caddesi'nde uzun yıllar Türkiye İş Bankası'nın Beyoğlu Şubesi olarak hizmet veren, korunması gerekli kültür varlığı olarak tescilli binanın resim müzesi olarak hizmet vermesi için restorasyon inşaatı devam ediyor. Projesi Teğet Mimarlık'ın imzasını taşıyan binanın inşaat çalışmaları devam ederken, müze hazırlıkları da İş Sanat tarafından başlatıldı. Müzenin kurucu küratörlüğüne, mimar, sanat tarihçisi ve yazar Prof. Dr. Gül İrepoğlu getirildi. Burçak Madran müzeolojik konularda danışman olarak görev alırken, İş Sanat'ın plastik sanatlar danışmanı Prof. Rahmi Aksungur da müze hazırlık çalışmalarında önemli bir rol üstleniyor. Osman Hamdi Bey'den Şeker Ahmet Paşa'ya, İbrahim Çallı'dan Hikmet Onat'a, 950'yi aşkın sanatçının 2.500'den fazla eseriyle ülkemizin en geniş özel koleksiyonlarından biri olan Türkiye İş Bankası koleksiyonundan eserlerin sergileneceği müzenin kurucu küratörü olarak görevlendirilen Prof. Dr. İrepoğlu, müzenin kalıcı ve ilk geçici sergilerini hazırlayacak ve İş Bankası Resim Koleksiyonu ile ilgili kapsamlı bir esere de imza atacak. İstanbul Devlet Güzel Sanatlar Akademisi Mimarlık Bölümü'nden mezun olan Prof. Dr. Gül İrepoğlu, İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Sanat Tarihi Bölümü'nde akademik hayatını sürdürdü. 2006-2012 yılları arasında UNESCO Türkiye Milli Komisyonu Somut Kültürel Miras Komitesi Başkanı olarak da görev yapan Prof. Dr. İrepoğlu'nun 15 farklı dile çevrilmiş, kurgu ve kurgu dışı pek çok kitabı bulunuyor. Binanın bir müze olarak yapılandırılması konusunda ise müzeolog ve tasarımcı Burçak Madran, İş Sanat'a destek olacak. ODTÜ Mimarlık Fakültesi Endüstri Ürünleri Tasarımı Bölümü'nden mezun olan Madran, Aix-Marseille Üniversitesi'nde Kültürel Miras alanında yüksek lisans yaptı. 2019 yılından bu yana Uluslararası Müzeler Konseyi, Arkeoloji ve Tarih Müzeleri Uluslararası Komitesi Başkanı da olan Burçak Madran, Türkiye İş Bankası Müzesi ve İktisadi Bağımsızlık Müzesi'nin kuruluşlarında da çeşitli görevler üstlendi. Uzun yıllardır İş Sanat'ın plastik sanatlar alanında danışmanlığını sürdüren, Türk heykel sanatına kattığı kendine özgü üslubuyla tanınan, MSGSÜ eski rektörlerinden, heykeltıraş Prof. Rahmi Aksungur da müze çalışmalarında görev alıyor. İstanbul Güzel Sanatlar Akademisi Heykel Bölümü'nden mezun olan Prof. Aksungur, diploma projesiyle Üstün Başarı Ödülü'ne layık görüldüğü üniversitede akademik hayatını sürdürdü. Prof. Aksungur'un eserleri çeşitli özel ve kamusal mekanlarda sergilendiği gibi, ulusal ve uluslararası pek çok koleksiyonda yer alıyor. Müzikten plastik sanatlara, müzecilikten arkeolojik çalışmaların desteklenmesine kültür sanatın pek çok alanında faaliyet gösteren İş Sanat'ın çatısı altında 2022 yılsonunda ziyarete açılması planlanan müzeyle birlikte Beyoğlu'nun sanat rotasına önemli bir durak daha eklenecek. Beyoğlu'ndaki tarihi binanın ev sahipliği yapacağı müze için İş Sanat ekibi uzun soluklu ve yoğun bir hazırlık dönemi geçiriyor."} {"url": "https://www.ithafsanat.com/is-sanat-konser-sezonunu-100-yil-gala-konseri-ile-aciyor/", "text": "İş Sanat, yeni konser sezonunu Cumhuriyet'in 100. Yılı'nı kutlamak üzere orkestra şefi Tolga Atalay Ün yönetimindeki Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrası eşliğinde dünyaca ünlü tenor Murat Karahan'ın 100. Yıl Gala konseriyle 2 Kasım Perşembe günü açıyor. Kasım ayından Haziran ayına kadar sürecek bu sezonda, yine pek çok yerli ve yabancı sanatçı İş Sanat sahnesine konuk olacaklar. İş Sanat, yeni sezonunu bir basın toplantısıyla tanıttı. İş Sanat Genel Müdürü Zuhal Üreten, yaptığı konuşmada Yeni konser sezonumuza Cumhuriyetimizin 100. yılını kutlamanın coşkusuyla başlıyoruz. 2Kasım'da değerli sanatçımız Murat Karahan'ın Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrası'nın eşliğinde salonumuzda gerçekleştireceği 100. Yıl Gala konserini tüm hayranları gibi biz de heyecanla bekliyoruz. Bir taraftan İstanbul ve Ankara'daki müzelerimizde devam eden Yaşasın Cumhuriyet sergimizin gördüğü yoğun ilginin, diğer taraftan 29 Ekim'de Beyoğlu'nda ziyarete açılacak olan Türkiye İş Bankası Resim Heykel Müzesi'nin mutluluğuyla bizim için unutulmaz bir sezona başlıyoruz dedi. Konuşmasına geçen sezonun konser ve etkinliklerini anlatarak başlayan Sanat Yönetmeni Defne Turaç sözlerini Bugün burada konser salonumuzun yeni programını anlatmak üzere karşınızdayım. Ancak İş Sanat'ta uzun bir süredir, sezonun hiç bitmediğini hatırlatmak isterim. Her yıl etkinlik mekanlarımızı çeşitlendirerek, yaz kış daha fazla seyirciye ulaşmak hedefiyle çalışıyoruz. Cuma İş Çıkışı konserlerimiz, Antik Sahne ismini verdiğimiz etkinliklerimiz ve YouTube kanalımızda sürdürdüğümüz yayınlarımızla sanatseverlerin karşısındayız diye sürdürdü. İş Sanat sahnesinin klasik konserlerine Kronos Quartet'ten Aleksey Igudesman'a, Giuliano Carmignola'dan Timothy Chooi'ye önemli isimler konuk oluyor. Caz ve dünya müziğinin yıldızları Luz Casal ve Cecile McLorin Salvant da İş Sanat'ın konser programında yer alıyor. Parlayan Yıldızlar'ın genç isimlerinden şiir dinletilerine, türkülerden viyana valslerine renkli bir sezon yine sanatseverleri bekliyor. İş Sanat, ülkemizin yetiştirdiği, dünyanın önde gelen opera sanatçıları arasında yer alan, Devlet Opera ve Balesi Genel Müdürü ve Genel Sanat Yönetmeni Murat Karahan ve Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrası ile Cumhuriyet'in 100. Yılına özel bir konserle salonunun kapılarını açıyor. Orkestra şefi Tolga Atalay Ün'ün yöneteceği konser sevilen opera aryalarından hep birlikte söylediğimiz türkülere uzanan zengin bir repertuvara sahip. Konser, 2 Kasım Perşembe, saat 20.30'da İş Kuleleri Salonu'nda olacak. Dünyaca ünlü topluluk Concerto Köln ile klasik müzik sahnesinin önemli virtüözlerinden Giuliano Carmignola İş Sanat'ta bir araya geliyor. Konser 15 Aralık Cuma, 20.30'da İş Kuleleri Salonu'nda müzikseverlerle buluşacak. Klasik müziğin önde gelen topluluklarından Concerto Köln, 2004 yılında Wolfgang Amadeus Mozart'ın eseri La nozze di Figaro kaydıyla Grammy ödülünün sahibi oldu. Echo Klassik de dahil olmak üzere 75'in üzerinde ödüllü albüm kaydı olan Concerto Köln, bu konserde bir başka Grammy'li sanatçı Giuliano Carmignola'ya eşlik ediyor. Klasik ve çağdaş müziğin öncü toplulukları arasında yer alan Kronos Quartet, bir araya gelişlerinin 50'inci yılını kutladıkları dünya turnesi kapsamında 16 Ocak Salı, saat 20.30'da İş Kuleleri Salonu'nda seyircisiyle buluşacak. David Harrington, John Sherba, Hank Dutt ve Paul Wiancko'dan oluşan Kronos Quartet, Andrei Tarkovksy'nin Oscar ödüllü Requiem For A Dream filminin müziği başta olmak üzere birçok filmin müziğiyle adını tarihe altın harflerle yazdırdı. Parlak ve uzun kariyerlerinde kendileri için bestelenmiş 1000'den fazla eser olan efsane topluluk, cazdan tangoya, dönem müziklerinden, yirminci yüzyıl müziklerine uzanan geniş bir repertuvarın da sahibi. Billie Holliday, Ella Fitzgerald gibi caz müziğin dünyaca ünlü kadın sanatçılarının izinden giden Cecile Mclorin Salvant, 7 Kasım Perşembe, İş Kuleleri Salonu'nda caz rüzgarı estirecek. Thelonious Monk Enstitü'nün 2010 yılında düzenlediği caz yarışmasında birinci olan Salvant, caz kariyerinde emin adımlarla ilerleyerek, yayınladığı The Window, Dreams and Daggers albümlerinin ardından For One To Love albümü ile Grammy Ödülleri'nde En İyi Caz Vokal Albümü Ödülünün sahibi oldu. Konserde Salvant'a, Sullivan Fortner, Yasushi Nakamura, Savannah Harris eşlik edecek. İş Sanat, sanatseverleri 5 Ocak Cuma, English Chamber Orchestra ile Viyana Gala konserine davet ediyor. Müzik ve dansın bir araya geldiği, İş Kuleleri Salonu'ndaki geleneksel yeni yıl konserinde topluluk ve dansçılar vals ve polkalar ile rengarenk bir gece yaşatacak. Viyana Senfoni Orkestrası müzisyenleri tarafından kurulan, bağımsız oda orkestrası Wiener Concert-Verein, 2019 yılı Queen Elisabeth Keman Yarışması birincilik ödülünün sahibi Timothy Chooi ile İş Sanat ev sahipliğinde 7 Şubat Çarşamba saat 20.30'da, İş Kuleleri Salonu'nda seyircisiyle buluşacak. Klasik ve romantik dönemin eserlerinin seslendirileceği konseri solistliği de üstlenen Timothy Chooi yönetiyor. Yaratıcılıkta sınır tanımayan, keman virtüözü, besteci ve komedyen Aleksey Igudesman İş Sanat'a özel hazırladığı Beethoven and More başlıklı konserle İstanbul seyircisinin kalbini fethedecek. Igudesman'ın dünyasında bir Viyana valsi her an Britney Spears'ın bir şarkısına ustaca bağlanabilir veya bir Hint halk şarkısı Beethoven'ın keman sonatına dönüşebilir. Beethoven'ın son eseri olan 9'uncu senfonisinin bestelenişinin 200. yılı vesilesiyle İş Sanat'a özel hazırlanan konserde bestecinin eserlerinin pusulasında Igudesman yeni rotalara yelken açacak. Igudesman'ın yönetimindeki 100 kişilik Romanian National Youth Orchestra, Boğaziçi Caz Korosu ve sürpriz isimler bu yolculukta sanatçıya eşlik edecek. Konser, 16 Nisan Salı saat 20.30'da, Atatürk Kültür Merkezi, Türk Telekom Opera Salonu'nda gerçekleşecek. İş Sanat, Franz Lizst Akademisi'nin seçkin müzisyenlerinin kurduğu Anima Musicae Oda Orkestrası ve Macar asıllı kemancı Gwendolyn Masin'i 17 Nisan Çarşamba, saat 20.30'da İş Kuleleri Salonu'nda ağırlayacak. Orkestra şefi Rengim Gökmen yönetimindeki Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrası, piyano sanatçısı Rüya Taner'in solist olarak yer alacağı konser ile 5 Mart Salı, 20.30'da İş Kuleleri Salonu'nda izleyicileriyle buluşacak. İspanya'nın dünyaca ünlü pop-rock sanatçılarından Luz Casal, 30 Kasım Perşembe, 20.30'da İş Kuleleri Salonu'nda dinleyicilerle buluşacak. İspanyol yönetmen Pedro Almodovar'ın Oscar ödüllü Yüksek Topuklar filminde seslendirdiği Piensa en mi şarkısıyla adını dünyaya duyuran Casal, konserde sevilen şarkılarını seslendirecek. Sesi ve piyano başında sergilediği sahne performansıyla son dönemde adından sıkça söz ettiren Karsu, yılın son konserinde İş Sanat seyircisiyle ilk kez buluşacak. Caz, blues, pop, funk ve elektronik müziği modern yorumlarla buluşturan piyanist, besteci, söz yazarı ve şarkıcı Karsu'nun, İş Sanat'a özel hazırladığı Dünya'nın Sesleri başlıklı konser 28 Aralık Perşembe, 20.30'da İş Kuleleri Salonu'nda. Halk müziğinin usta sanatçılarından Coşkun Karademir, konuk sanatçıları Buray ve Ceylan Ertem'i Dost Meclisi başlıklı Türk halk müziği konserinde İş Sanat sahnesinde ağırlıyor. Müzikal birliktelikleri uzun yıllara dayanan Karademir ve Ertem'in sahnedeki performansına Buray'ın da katılımıyla oluşan Dost Meclisi türkü severlere unutulmaz bir gece yaşatacak. Konser, 15 Kasım Çarşamba, saat 20.30'da, İş Kuleleri Salonu'nda. Türk halk müziğinin başarılı ismi Kubat, 7 Aralık Perşembe, saat 20.30'da İş Kuleleri Salonu'nda seyircilerle buluşacak. Ege yöresi türkülerinin yer aldığı bu özel konserde Kubat'a konuk sanatçı Canan Çal eşlik edecek. Dünyaca ünlü müzisyen Luis Bravo'nun tango dans topluluğu Forever Tango, 23 Mayıs Perşembe, İş Kuleleri Salonu'nda gerçekleştireceği gösterisiyle İş Sanat seyircisinin ilk kez karşısına çıkacak. Arjantin'in tutkulu müziğini ve dansını ustaca sahneye taşıyan topluluk, Amerika'yı baştanbaşa dolaştı. Tony ile Drama Desk ödüllerine aday gösterildi. Broadway'de en çok sahne alan gösterilerden biri olan Forever Tango, 12 dansçı ve 9 müzisyenden oluşuyor. Edebiyatımızın unutulmaz eserlerinin müzik ile harmanlandığı dinletiler bu sezon da İş Kuleleri Salonu'nda ücretsiz olarak seyircisi ile buluşacak. Atilla Birkiye'nin düzenlediği, Serdar Yalçın'ın müzik direktörlüğünü üstlendiği ve Mehmet Birkiye'nin sahneye uyarladığı dinletiler aynı zamanda İş Sanat'ın YouTube kanalından da yayınlanacak. 27 Kasım'da Nazım Hikmet, 11 Aralık'ta Aşık Veysel, 22 Ocak'ta Ahmet Muhip Dıranas, 19 Şubat'ta Nezihe Meriç, 15 Nisan'da Melih Cevdet Anday'ın eserlerinden derlenen şiir ve hikaye dinletileri, sahnede olacak. İş Sanat'ın yoğun ilgi gören ücretsiz Cuma İş Çıkışı konserleri rock müziğin başarılı gruplarından MaNga ile başladı. İş Çıkışı konserlerinde 22 Eylül'de Sibel Tüzün, 6 Ekim'de Yaşar, 13 Ekim'de ise Pinhani sahne alacak. Cuma İş Çıkışı konserleri yeni yılın gelişini de İstanbul ve Ankara'da seyircileriyle kutlayacak. İş Sanat'ın kariyerlerinin başındaki müzisyenlere sahne deneyimi sunarak destek olmak amacıyla sürdürdüğü Parlayan Yıldızlar konserlerinin seçmeleri tamamlandı. Seçmelerin ardından 16 genç müzisyenin sezon boyunca İş Kuleleri Salonu'nda vereceği ücretsiz konserlerin ilki 20 Kasım'da başlıyor."} {"url": "https://www.ithafsanat.com/is-sanat-yeni-sezonun-parlayan-yildizlarini-ariyor/", "text": "İş Sanat'ın kariyerlerinin başındaki müzisyenlere sahne deneyimi sunarak destek olmak amacıyla sürdürdüğü Parlayan Yıldızlar konserlerinin başvuruları başladı. Parlayan Yıldızlar serisinin başvuru koşulları İş Sanat'ın internet sitesinde açıklandı. Katılım için son başvuru tarihi 4 Eylül 2023 olarak belirlendi. 17 Eylül 2023, Pazar günü İş Kuleleri Salonu'nda yapılacak seçmeler sonucunda İş Sanat'ın yeni sezonunda 16 genç müzisyene konser imkanı sağlanacak. Başvuru şartlarına göre, 1 Ocak 2003 tarihinden sonra doğan, güzel sanatlar lisesi veya konservatuar öğrenimine halen devam eden genç müzisyenler seçmelere katılabilecek. Adaylar profesyonel olarak bir orkestrada kadrolu veya sözleşmeli çalışmıyor olmaları şartıyla seçmelere başvuru yapabilecek. Adayların güncel biyografi ve video kayıtlarını 4 Eylül 2023 tarihine kadar iletisim@issanat. com. tr adresine iletmesi bekleniyor. 2002 yılından bugüne genç müzisyenlere destek veren Parlayan Yıldızlar'ın konserleri, Kasım ayında İş Sanat'ın yeni sezonuyla birlikte başlayacak. İş Sanat'ın 2012 yılında aramızdan ayrılan sanat yönetmeni Meriç Soylu'nun ailesi tarafından Parlayan Yıldızlara verilen Meriç Soylu Ödüllerinde geçtiğimiz sezon birincilik ödülünü genç keman sanatçısı Sofiko Tchumburidze kazanmıştı. İkincilik ödülü Özberk Miraç Sarıgül'e verilirken, Efe Yaşar üçüncülük, Alaz İkiz ve Nergis Boran mansiyon ödüllerinin sahibi olmuştu."} {"url": "https://www.ithafsanat.com/is-sanata-mustafa-pilevneli-imzali-sergi/", "text": "İş Sanat Kibele Sanat Galerisi, 22 Eylül Perşembe günü, yeni sergi sezonuna çağdaş Türk resim sanatının önemli temsilcilerinden Mustafa Pilevneli'nin Mavilerde 60 Yıl başlıklı sergisi ile başlıyor. Uzun sanat hayatı boyunca ürettiği yağlıboya-akrilik tuval resimleri, suluboya ve renkli gravür çalışmalarının yanı sıra cam, mozaik, vitray, seramik, ahşap, beton ve alüminyum gibi materyallerle sayısız mimari uygulamayı hayata geçiren Pilevneli, görsel sanatların farklı dallarındaki eserleriyle görkemli bir dünya kuruyor. Tuvalleri aracılığıyla sanatseverleri büyülü bir yolculuğa çıkaran usta sanatçı, bir eserinde devasa yüzeyleri boyarken, bir başka çalışmasında ufacık ahşap bir parça içinde kaybolacağınız kocaman bir dünyayı betimleyebiliyor. Sergi için hazırlanan ve sergiyle aynı başlığı taşıyan kitapta Ömer Faruk Şerifoğlu, Pilevneli'nin son dönem resimlerinde mavi renge ağırlık vermesini, yaşamla ve kendisiyle iç hesaplaşması olarak yorumlayarak Adeta şiiri çiziyor, boyuyor ifadesini kullanmaktadır. Sergi kataloğu için kaleme aldığı yazıda Sunay Akın ise Birdirbir oynayan, ip atlayan arkadaşlarının uzağında bir çocuk yerde oturmuş, elinde kalemiyle o güne kadar hiç görmediği bir mimari yapıyı defterine çizmektedir. Öylesine büyülenmiştir ki karşısındaki masal kulesinden, kendisine yanaşan öğretmenini fark etmez bile... Kağıttaki resim, buruna adını veren 'Fenerbahçe' feneridir, o gün yaptığı resim ise Pilevneli'nin anımsadığı ilk resmidir. sözleriyle sanata yelken açan çocuk Pilevneli'nin düşlerini anlatmaktadır. Yaşamın özüne içtenlikli, duyarlı, izlenim ve birikimleriyle uyguladığı eserlerindeki tüm teknik incelikleri ustaca kullanan ve çağdaş Türk resim sanatında kendine özgü tarzı, tadı, dokusu ve üretkenliğiyle eşsiz bir yer edinen Mustafa Pilevneli'nin Mavilerde 60 Yıl başlıklı sergisi, İstanbul Levent'teki İş Kuleleri'nde bulunan Kibele Sanat Galerisi'nde her gün 09.00 19.00 saatlerinde ücretsiz olarak ziyaret edilebilir. Konser ve etkinlik günlerinde sergi, 20.30'a kadar ziyarete açıktır. 1940 yılında İstanbul'da doğan Mustafa Pilevneli, öğrencisi olduğu Devlet Tatbiki Güzel Sanatlar Okulu'ndan mezun olduktan sonra aynı okulda asistanlık görevine başladı, 1963 yılında Federal Almanya sanat bursu ile Stuttgart Güzel Sanatlar Akademisi'nde duvar resmi ve teknikleri konularında çalıştı. Yurt içi ve yurt dışında sayısız özel ve resmi yapılar için cam, metal, mozaik, seramik, beton ve sentetik malzemelerle sanat yapıtları oluşturan sanatçı, gravür, suluboya ve resim tekniklerinin çeşitlemeleriyle sayısız sergi açtığı sanat yaşamını ödüller ve devlet sergileri ile özel kuruluşların düzenlediği yarışmalarda jüri üyelikleri ile taçlandırdı. 1992 yılında ABD'nin Philadelphia eyaletinde Çağdaş İstanbul Resminden Bir Kesit sergisi komiserliğini üstlendi, 1997'de Washington Müzeleri'nde araştırma yaptı. 2007 yılında Marmara Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Resim Bölümü'nden emekli olan Pilevneli, Işık Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi ve Doğuş Üniversitesi Sanat ve Tasarım Fakültesi'nde görevlerde bulundu."} {"url": "https://www.ithafsanat.com/istanbul-fringe-festival-tum-yila-yayilacak/", "text": "2019 yılında fiziksel, 2020 yılında online gerçekleşen İstanbul Fringe Festival, bu sene 18 26 Eylül 2021 tarihlerinde toplam 30 gösteri ile hibrit bir festival olarak şehre dönüyor. Istanbul Fringe Festival 2021 Hybrid kapsamında 9 ekip (3 yabancı, 6 yerli) fiziksel olarak, 21 ekip (3 yerli, 18 yabancı) ise online olarak seyirciyle buluşacak. Böylelikle festival, hem yerli hem de uluslararası sanatçılara, çalışmalarını sergilemek için fiziksel ve dijital bir platform sunacak. Festival seçkilerine buradan ulaşabilirsiniz. - Fiziksel - Çevrimiçi - Dijital İstanbul Fringe Festival 2021 Hybrid; dans, performans, tiyatro gösterilerinin yanı sıra atölyeler, paneller, çeşitli sergi ve konserler, ayrıca partilere de ev sahipliği yapacak. Festival kapsamındaki atölye, panel ve diğer etkinliklere ilişkin takvim festivalin web sitesinde duyurulacak. Ayrıca bu seneki festival seçkisi içinde yer alan, ancak Covid-19 önlemleri kapsamında Eylül ayında katılımcı ile ancak çevrimiçi olarak buluşabilen yabancı gösteriler, İstanbul Fringe Festival 2021 Extended kapsamında Ekim 2021 Mayıs 2022 arasında fiziksel gösterimlerle katılımcıyla buluşacak. Böylelikle İstanbul Fringe Festival 2021, İstanbul'un muhtelif sanat mekanlarında yaklaşık 1 sene boyunca katılımcı ile buluşmaya ve dünyanın dört bir yanından ekipleri ağırlamaya devam edecek. Kültür ve Turizm Bakanlığının katkılarıyla, İBB iştiraklerinden Kültür AŞ'nin Şehir Sponsorluğunda ve Hollanda Başkonsolosluğu destekleriyle gerçekleşecek festival hakkında İBB iştiraklerinden Kültür AŞ Genel Müdürü Murat Abbas açıklamasında, İBB ve Kültür AŞ olarak İstanbul için en büyük hedeflerimizden biri, şehrimizi yaratıcılığın, çoksesliliğin ve çok renkli bir kültür sanat yaşamının dünyadaki sayılı merkezlerinden biri haline getirmek. Bu nedenle de Şehir Sponsoru olarak, bünyesinde pek çok farklı sanat disiplinini, yerel ve global performansları barındıran Istanbul Fringe Festival'e şehrimizin kapılarını açmaktan büyük mutluluk duyuyoruz şeklinde konuştu."} {"url": "https://www.ithafsanat.com/istanbul-modernin-yeni-muze-binasi-ziyarete-acildi/", "text": "İstanbul Modern'in yeni binası, dünyadaki simge kültür sanat kurumları ve müzelerin mimarisinde imzası olan Renzo Piano'nun kurucusu olduğu Renzo Piano Building Workshop tarafından tasarlandı. Renzo Piano'nun Türkiye'deki ilk projesi olma özelliğini taşıyan yeni bina, İstanbul'a nitelikli mekan kazandırma amacıyla her türlü kültür-sanat ve eğitim faaliyetine olanak tanımak üzere ziyaretçiyi odağına alarak planlandı. Açılış töreni ileri bir tarihte gerçekleşecek olan İstanbul Modern'in yeni binası, müzenin kurucu sponsoru Eczacıbaşı Topluluğu ve ana sponsoru Doğuş Grubu-Bilgili Holding'in ortak katkısıyla inşa edildi. 10.500 metrekarelik kullanım alanıyla sergi ve programlara ev sahipliği yapan beş katlı müze binası; büyük sergi salonları, çok amaçlı mekanlar, ofisler, eğitim ve farklı kültürel etkinlikler ile diğer faaliyetler için alanlar barındırıyor. Boğaziçi'nin ışık yansımalarıyla pırıldayan sularından ilham alınarak tasarlanan bina, üç boyutlu biçimlendirilmiş alüminyum panellerle kaplı cephesiyle günün her saatinde değişen güneş ışığı ve sudan gelen yansımalarla ışık ve gölge oyunları yaratıyor. Ziyaretçi için daha çok alan yaratmak amacıyla ücretsiz olarak kurgulanan zemin katta; kütüphane, bilgilendirme noktaları, eğitim atölyeleri, kafe ve mağaza bulunuyor. Şeffaf bir tasarıma sahip zemin katı, ziyaretçilerin Tophane Parkı ve kıyı şeridi arasında güçlü bir bağ kurmasını sağlıyor. Binanın ana kütlesinin altındaki şeffaf cam çit ise heykellerin dış mekanda sergileneceği etkinlik alanlarının yanı sıra çocuk atölyeleri için korunaklı bölümler sunuyor. Zemin kattaki şeffaflık üst katlardaki fuaye alanlarında da devam ederek ziyaretçilerin binanın çevresiyle sürekli bir görsel etkileşim halinde olmasına olanak veriyor. Binanın birinci katında fotoğraf galerisi, kısa süreli sergi salonu, eğitim ve etkinlik odaları bulunuyor. Aynı katta, İstanbul Modern'in Antrepo binasında olduğu gibi Boğaz ve Tarihi Yarımada manzarasına sahip terasıyla restoran konumlanıyor. Müzenin koleksiyon ve süreli sergi salonları ise ikinci katta yer alıyor. Boğaziçi ve Haliç'in buluştuğu özel bir konumda yer alan İstanbul Modern, binanın çatısını tamamen kaplayan yansıtma havuzu ve üzerine yerleştirilen platform ile suyun üstündeki kent yansımasıyla denizi bütünleştirerek benzersiz bir seyir deneyimi sunuyor. İstanbul Modern'in yeni müze binası için özel olarak davet ettiği Olafur Eliasson, mekana özgü bir yerleştirme üretti. Üç parçadan oluşan, Senin beklenmedik seyahatin adlı yapıt, binanın merkezindeki merdiven boşluğunda farklı katlara yayılarak izleyiciye dinamik bir müze deneyimi sunuyor. Refik Anadol'un Sonsuzluk Odası: İstanbul Boğazı adlı mekana özgü yerleştirmesi ise İstanbul Boğazı'ndaki anlık meteorolojik dönüşümle ilgili veri ve temalara odaklanıyor. Yapıt, 360 aynalı bir odada anlık verileri dijital teknolojiler kullanarak işliyor ve hareketli görseller yaratıyor. Yeni müze binasının dış etkinlik alanı, heykel sanatının önemli örneklerine ev sahipliği yapıyor. Adrian Villar Rojas'ın 14. İstanbul Bienali kapsamında Büyükada'da sergilendikten sonra İstanbul Modern'in koleksiyonuna dahil edilen Tüm Annelerin En Güzeli adlı yapıtının yanı sıra Richard Deacon'un Ev Modeli, Anselm Reyle'nin Yeraltı Dünyasının Üstünde ve Toz Çökerken, Yılmaz Zenger'in Bence Ayça ve Selma Gürbüz'ün Avrupalılar başlıklı çalışmaları izleyiciyle buluşuyor. Anthony Cragg'in Runner adlı yapıtı İstanbul Modern'in giriş platformunda yer alırken, Richard Wentworth'ün Sahte Tavan adlı yerleştirmesi ise zemin kattaki lobide, Antrepo binasından sonra yeniden ziyaretçilerle bir araya geliyor. Ziyaretçilere çok yönlü bir deneyim alanı sunan yeni müze binasının şeffaf ve erişilebilir tasarımı, İstanbul Modern'in günümüzün sanatsal çeşitliliğinden esinlenen sergi ve programlarının içeriğiyle de örtüşüyor. İstanbul Modern'in koleksiyonundan kapsamlı bir seçki sunan Yüzen Adalar başlıklı sergi, çoğu ilk kez sergilenecek yapıtları barındırıyor. Türkiye ve dünyadan 110 sanatçı ve 2 sanatçı ikilisine ait 280'den fazla yapıt, koleksiyon ve süreli sergi salonlarının yanı sıra yeni müze binasının farklı mekanlarında izleyicilerle buluşuyor. Yüzen Adalar başlığı sanatçıların hem ait oldukları yerle olan ilişkilerinin altını çiziyor hem de düşünceleri ve üretimleriyle sınır ve coğrafyalar ötesi etkilerine vurgu yapıyor. İstanbul Modern Fotoğraf Galerisi açılışını günümüz sinemasının en özgün yönetmenlerinden Nuri Bilge Ceylan'ın Başka Bir Yerde adlı fotoğraf sergisiyle yapıyor. Sanatçının Türkiye'nin yanı sıra, Hindistan, Gürcistan, Çin, Fas ve Rusya gibi dünyanın farklı coğrafyalarında çektiği 22 büyük portreden oluşan serginin sponsorluğunu Burgan Bank üstleniyor. Kadın sanatçıların üretimlerini desteklemek ve çalışmalarını daha görünür kılmak amacıyla 2016 yılında kurulan İstanbul Modern Kadın Sanatçılar Fonu aracılığıyla müze koleksiyonuna dahil edilen yapıtlar, Hep Buradayız adlı sergide ilk kez bir araya getiriliyor. Bank of America'nın sponsorluğunu üstlendiği sergi, farklı kuşaklardan Türkiye sanat tarihinde önemli yere sahip kadın sanatçıların araştırdığı beden politikaları, bellek ve tarih yazımı gibi temalar çerçevesinde bir kurgu sunuyor. Renzo Piano: Yerin Ruhu sergisi, müzenin ücretsiz olarak erişilebilen zemin katında bulunan kütüphanenin girişinde yer alıyor. VitrA sponsorluğunda gerçekleşen sergide, Renzo Piano'nun kurucusu olduğu Renzo Piano Building Workshop tarafından tasarlanan İstanbul Modern'in yeni müze binasının hikayesi, RPBW'nin öne çıkan diğer kültür-sanat yapılarının mimarisiyle birlikte sunuluyor. Müzenin yapım sürecini fotoğraflayan Cemal Emden'in Mimarinin İnşası başlıklı seçkisi tarihi bir dönüşümü belgeliyor. Müzenin inşaatını da üstlenen Yapı Merkezi'nin sponsorluğuyla gerçekleşen sergi, Cemal Emden'in, İstanbul Modern'in Renzo Piano tarafından tasarlanan yeni müze binasının inşa sürecini anlatan fotoğraflarına yer veriyor."} {"url": "https://www.ithafsanat.com/istanbul-tiyatro-festivali-basliyor/", "text": "25. İstanbul Tiyatro Festivali, 22 Ekim 20 Kasım tarihleri arasında yurt dışından ve Türkiye'den toplam 25 tiyatro, performans ve dans gösterisini ağırlamaya hazırlanıyor. İstanbul Kültür Sanat Vakfı tarafından Koç Holding Enerji Grubu Şirketleri Aygaz, Opet ve Tüpraş sponsorluğunda düzenlenecek 25. İstanbul Tiyatro Festivali, 22 Ekim'de başlıyor. Bu Zamanda Tiyatro sloganıyla yola çıkan festival, fiziki yapımlardan çevrimiçi gösterimlere, kulak tiyatrosundan çocuk oyunlarına, beyazperde gösteriminden ücretsiz takip edilebilecek panel, söyleşi ve okuma tiyatrolarına uzanan zengin bir programla izleyicilerle buluşuyor. Festival kapsamında izleyici ile buluşacak oyunlardan biri de John Fowles tarafından yazılan Koleksiyoncu eserinin tiyatro uyarlaması. Mark Healy tarafından uyarlanan ve Eyüp Emre Uçaray'ın yönettiği Koleksiyoncu'da Ayfer Tokatlı ve İlyas Özçakır rol alıyor... Oyun, 10 Kasım ve 11 Kasım tarihlerinde Profilo Kültür Merkezi'nde izleyiciyle buluşacak."} {"url": "https://www.ithafsanat.com/istanbul-uluslarasi-oda-muzigi-festivali-basladi/", "text": "İstanbul Büyükşehir Belediyesi Kültür Daire Başkanlığı'nın katkılarıyla, Akademi Festival İstanbul bünyesinde düzenlenen I. İstanbul Uluslararası Oda Müziği Festivali, piyanonun yıldızları Jussen kardeşlerin resitali ile başladı. Cemal Reşit Rey Konser Salonu'nda gerçekleştirilen konserde; genç yaşlarına rağmen büyük başarılara imza atan piyanonun yıldızları Lucas & Arthur Jussen kardeşler, dört el piyano repertuvarının en güzel örneklerini seslendirdi. İBB Genel Sekreter Yardımcısı Dr. Şengül Altan Arslan, İBB Kültür Daire Başkanlığı Koordinatörü Figen Ayhan Karakelle, Hollanda İstanbul Konsolosu Arjen Uijterlinde ve eşi Josine Uijterlinde ve ABD Basın Konsolosluğu Kültür Müşaviri Aslı Ersoy'un katıldığı konserde müzikseverler Jussen kardeşleri uzun süre ayakta alkışladı. Sanatçılar Fazıl Say'ın kendileri için yazdığı eseri bis olarak seslendirdi. Konser sırasında sahnede sergilenen, Boğaziçi Üniversitesi'nde eğitimleri devam eden genç sanatçılar Rümeysa Hazan, Utku Sızanlı, Ahmet Dündar, Leyla Tunalı ve Özlem Salt'ın heykelleri de büyük ilgili gördü. Heykeller, festival boyunca sahnede sergilenmeye devam edecek. Dünyaca ünlü müzisyenlerin İstanbullularla buluştuğu festivalin ilk yılında ana tema, Doğa ve İstanbul. Gençler İstanbul'u, müzik doğayı iyileştirecek konseptiyle yola çıkan İstanbul Uluslararası Oda Müziği Festivali; müziğin değiştirici ve dönüştürücü gücüne olan inancı ile festival boyunca İstanbul ve doğaya karşı sorumluluğu ele alan birçok ücretsiz etkinlik düzenliyor. Festival kapsamında CRR Konser Salonu'nda gerçekleştirilecek konserlerin biletleri Biletix'ten satışa sunulurken, program ile ilgili ayrıntılar @İBB Kültür Sanat Instagram, İBB Kültür Sanat Facebook ve ibb_kultur Twitter hesaplarından takip edilebilecek. Jussen Kardeşler basın videosuna aşağıdakş linkten ulaşabilirsiniz. Dünyaca ünlü orkestralar eşliğinde sayısız konserler veren efsanevi çellist Gary Hoffman ve Sidney Piyano Yarışması ödüllü piyanist David Selig, festival kapsamındaki konserleri ile ilk defa İstanbullu dinleyicilerle buluşuyor. Festival ayrıca çok özel bir üçlüyü ağırlıyor. Eşsiz tınısıyla herkesi kendine hayran bırakan piyanist Caspar Frantz, dünyanın en prestijli çello yarışmalarında ödüller kazanmış Gabriel Schwabe, solist kimliğinin yanı sıra küçük yaşlarından itibaren süren oda müziği tutkusu sayesinde önemli isimlerle sahneyi paylaşmış Hellen Weiß'dan oluşan bu çok özel üçlü müzikseverlere müzik ziyafeti yaşatacak. Son dönemlerin en çok konuşulan keman sanatçılarından Svetlin Roussev ve piyanist Elena Rozanova festival kapsamında CRR Konser Salonu'nda dinleyicilerin karşısına çıkıyor. Dünya devleriyle aynı sahneyi paylaşan piyanist Gökhan Aybulus ile yine dünyaca ünlü şeflerle sahneye çıkan bas-bariton Burak Bilgili festival kapsamında müzikseverlerle buluşuyor."} {"url": "https://www.ithafsanat.com/istanbul-yeni-bir-muzik-festivali-kazaniyor/", "text": "İstanbul, kültür sanat hayatına ivme kazandıracak yeni bir festivale ev sahipliği yapmaya hazırlanıyor. İstanbul Büyükşehir Belediyesi Kültür Daire Başkanlığı'nın katkılarıyla, Akademi Festival İstanbul bünyesinde düzenlenen I. İstanbul Uluslararası Oda Müziği Festivali 21 Eylül-2 Ekim tarihleri arasında Cemal Reşit Rey Konser Salonu'nda gerçekleştirilecek. Dünyaca ünlü müzisyenlerin İstanbullularla buluşacağı festivalin ilk yılında ana tema, Doğa ve İstanbul. Gençler İstanbul'u, müzik doğayı iyileştirecek konseptiyle yola çıkan İstanbul Uluslararası Oda Müziği Festivali; genç, dinamik ve sürekli yeniyi arayan bakış açısı, müziğin değiştirici ve dönüştürücü gücüne olan inancı ile festival boyunca İstanbul ve doğaya karşı sorumluluğu ele alıyor. Viyolonsel sanatçısı Nil Kocamangil'in sanat yönetmenliğini, Aycan Altungül'ün direktörlüğünü üstlendiği İstanbul Uluslararası Oda Müziği Festivali'nin programı, 14 Eylül Salı sabahı saat 10.30'da Cemal Reşit Rey Konser Salonu'nda yapılacak bir basın toplantısıyla duyurulacak. Festival kapsamında yer alan İstanbul Uluslararası Müzik Akademisi'nde genç müzisyenler ve efsane isimlerle bir araya gelecek. İstanbul Uluslararası Müzik Akademisi ilk yılında efsanevi çellist ve eğitmen Gary Hoffman ile piyanist Caspar Frantz ve son dönemlerin en çok konuşulan keman sanatçılarından Svetlin Roussev'i yarının yıldızları ile buluşturuyor. Boğaziçi Üniversitesi'nde eğitimleri devam eden genç sanatçılar da festivalde; İstanbul sevgisi, İstanbul'un tarihi geçmişi, kültürel bağları ve doğasını konu olarak işledikleri heykel sergisi ile yer alıyorlar. Gençler İstanbul'u İyileştirecek Konserleri başlığı altında ise 28 genç müzisyene destek sağlanacak ve Türkiye'nin parlak yeteneklerinin performans sergileyeceği konserler gerçekleştirilecek. Festivalin açılış konserini, piyanonun yıldızları Jussen kardeşler gerçekleştirecek. Dünyaca ünlü şefler ve prestijli orkestralar eşliğinde sayısız konserler veren ve genç yaşlarında büyük başarılara imza atan piyanonun yıldızları Lucas & Arthur Jussen kardeşler, dört el piyano repertuvarının en güzel örneklerini seslendirecek. Dünyaca ünlü orkestralar eşliğinde sayısız konserler veren efsanevi çellist Gary Hoffman ve ödüllü piyanist David Selig, festival kapsamındaki konserleri ile ilk defa İstanbullu dinleyicilerle buluşuyor. Festival ayrıca çok özel bir üçlüyü ağırlıyor. Eşsiz tınısıyla herkesi kendine hayran bırakan piyanist Caspar Frantz, dünyanın en prestijli çello yarışmalarında ödüller kazanmış Gabriel Schwabe, solist kimliğinin yanı sıra küçük yaşlarından itibaren süren oda müziği tutkusu sayesinde önemli isimlerle sahneyi paylaşmış Hellen Weiß'dan oluşan bu çok özel üçlü müzikseverlere müzik ziyafeti yaşatacak. Son dönemlerin en çok konuşulan keman sanatçılarından Svetlin Roussev ve piyanist Elena Rozanova 'da festival kapsamında CRR Konser Salonu'nda dinleyicilerin karşısına çıkıyor. Dünya devleriyle aynı sahneyi paylaşan piyanist Gökhan Aybulus ile yine dünyaca ünlü şeflerle sahneye çıkan bas-bariton Burak Bilgili festival kapsamında müzikseverlerle buluşurken uluslararası yarışmalardan bir çok ödül kazanmış çellist Nil Kocamangil Borusan Quartet ile kapanış konserinde performans sergileyecek. Festival kapsamında konserlerin yanı sıra Maçka Habitat Parkı'nda sürpriz isimlerle söyleşiler, doğa ile ilgili atölye çalışmaları ve İstanbul konulu belgesel gösterimlerine yer verilecek. Eylül ayı boyunca etkinlik programı ile ilgili ayrıntıları @İBB Kültür Sanat Instagram, İBB Kültür Sanat Facebook ve ibb_kultur Twitter hesaplarından takip edilebilecek."} {"url": "https://www.ithafsanat.com/istanbulda-senfonik-yaz-konserleri-basladi/", "text": "Normalleşme süreciyle birlikte, uzun bir aradan sonra İstanbullulara gerçek müziğin canlı müzik olduğunu hatırlatmayı amaçlayan Cemal Reşit Rey Senfoni Orkestrası'nın İstanbul'da Senfonik Yaz başlıklı konser dizisi; 3 Temmuz Cumartesi akşamı Harbiye Açıkhava Tiyatrosu'nda Büyük Bir Gece Müziği konseri ile başladı. Şef Cem Mansur yönetiminde, gitarda solist Murat Usanbaz'ın yer aldığı konserde; F. Mendelssohn'un Bir Yaz Gecesi Rüyası'dan üç bölüm, J. Rodrigo'nun Gitar Konçertosu Aranjuez, M. Mussorgsky'nin Çıplak Dağda bir Gece adlı eseri seslendirildi. 4 Temmuz Pazar akşamı Beylikdüzü Amfi Tiyatro'da ücretsiz olarak tekrarlanan konserlere müzikseverler büyük ilgi gösterdi. En popüler klasik eserlerden oluşan konserler dizisi, Temmuz, Ağustos ve Eylül ayında Harbiye Açıkhava Tiyatrosu ve İstanbul'un iki yakasındaki açık alanlarda devam edecek. Sosyal mesafe kuralları ve pandemi önlemleri çerçevesinde gerçekleştirilen konserlerin biletleri; Harbiye Cemil Topuzlu Açıkhava Tiyatrosu için Biletix'ten satışa sunulurken, parklardaki konserler ücretsiz olarak İstanbullularla buluşacak."} {"url": "https://www.ithafsanat.com/istanbulu-izliyorum-ara-gulerin-kadrajindan/", "text": "Doğuş Grubu'nun kültür ve sanat alanında gerçekleştirdiği en değerli sosyal yatırımlarından biri olan Ara Güler Müzesi'nde 2022 yılının ilk sergisi Muhtelif İstanbul kapılarını açtı. Adını Ara Güler'in arşivinde çeşitli konular için kullandığı Muhtelif temasından alan sergi, İstanbul'un gözü olarak anılan Ara Güler'in kadrajından fotoğraflarla ziyaretçileri İstanbul yolculuğuna çıkarıyor. Konsept ve tasarımı Ara Güler Arşiv ve Araştırma Merkezi'ne ait olan Muhtelif İstanbul sergisinde, Ara Güler'in 58 farklı siyah beyaz İstanbul fotoğrafı, İstanbul slayt kutuları, Güler Apartmanı'ndan arşiv kutuları, Leica fotoğraf makinası ile 1950 ve 1960'lı yıllara ait kontak baskı örnekleri yer alıyor. Sergide ayrıca, Ara Güler'in hikayelerini yazdığı daktilo, lise yıllarında kaleme aldığı hikayelerden oluşan defteri ve bu hikayelerden biri olan İstanbul'da Sabah da sergileniyor. Bu hikayenin yayımlandığı 1946 tarihli Haber gazetesi kupürü de sergide görülebilir. 2016 yılında Ara Güler ve Doğuş Grubu arasında gerçekleşen anlaşma ile hayata geçen Ara Güler Doğuş Sanat ve Müzecilik A. Ş. çatısı altında yer alan AGAVAM, Türkiye'nin en önemli fotoğraf arşivlerinden biri olan Ara Güler arşivinin bütün olarak korunması ve gelecek nesillere aktarılmasını sağlamak üzere çalışıyor. 2018 yılında Ara Güler'in 90'ıncı doğum gününde İstanbul Yapı Kredi bomontiada'da açılan Ara Güler Müzesi ise, duayen fotoğraf sanatçısının eserlerinin daha geniş kitlelere ulaşması için çalışmalar gerçekleştiriyor. Profesyonel düzeyde yönetilen ve kar amacı gütmeyen iki sanat kurumu, birbirini operasyonel ve içerik anlamında da besleyecek şekilde faaliyet gösteriyor. Doğuş Grubu Sanat Danışmanı Çağla Saraç liderliğinde çalışmalarını sürdüren arşiv ekibi, Ara Güler'in yüzbinlerce eserinin tasnif, envanter, koruma, sayısallaştırma ve indeksleme işlemlerini yürütüyor. Arşiv koleksiyonlarının önümüzdeki dönemde bir portal üzerinden fotoğraf meraklıları ve araştırmacılara açık hale getirilmesi hedefleniyor."} {"url": "https://www.ithafsanat.com/istanbulun-her-yerinden-notalar-yukselecek/", "text": "31 yıldır şehir ve caz kültürünü bir araya getiren, Türkiye'nin en uzun soluklu festivallerinden Akbank Caz Festivali, bu yıl 1-10 Ekim tarihleri arasında 10 farklı mekanda, Türk caz sahnesinden 100'ün üzerinde sanatçının birbirinden özel performansına ev sahipliği yapmaya hazırlanıyor. Pozitif iş birliğiyle gerçekleştirilen 31. Akbank Caz Festivali'nde açılış; 1 Ekim'de Galataport İstanbul Paket Postanesi'nde Elif Çağlar'ın caz ile başka türleri harmanlayan şarkıları ve funk, caz, dünya müziğini repertuvarında birleştiren Defjen Daf Ensemble'ın dokunuşuyla olacak. Babylon, Zorlu PSM, The Badau, Nardis Jazz Club, Bova'ya bu yıl Galataport İstanbul Paket Postanesi ve festivale yeni eklenen açık hava sahneleriyle Müze Gazhane, Swissotel Sultan Park eşlik ediyor. callinghouse, festivalin dinamik sahnesine ev sahipliği yaparken; Cazlı Brunch, Bizim Tepe'de Flapper Swing Band performansı ile gerçekleşecek. Genç müzisyenleri ülkenin önde gelen cazcılarıyla yeniden buluşturmayı amaçlayan Akbank Caz Festivali bu sene JAmZZ sahnesini, 2013 JAmZZ yarışmasında En İyi Yorum ödülü alan Deniz Taşar ve 2020 kazananları Yunus Belgin ve Atılgan Nalıncıoğlu ile paylaşıyor."} {"url": "https://www.ithafsanat.com/italyan-ressam-ve-mimar-rafaelden-atina-okulu/", "text": "Rönesans sanatının en ünlü şaheserlerinden biri olarak kabul edilen bu duvar freski, Vatikan'daki müzenin, günümüzde Rafael Odaları olarak bilinen dört odasından birinde yer alıyor. Rafael bu freskleri, Papa II. Julius'un siparişi üzerine yapmış. Rafael bu eserinde, farklı zamanlarda, Efes, Sinop, İran, Endülüs, İskenderiye, Kıbrıs, Sisam, Atina gibi çok farklı coğrafyalarda yaşayan, antik çağın en ünlü filozof ve bilim adamlarını aynı çatı altında toplamış. Atina Okulu freskinin bulunduğu odanın her bir duvarının ayrı bir teması var: Felsefe, teoloji, şiir ve hukuk. Atina Okulu, felsefeyi temsil ediyor. Rafael, eserinin tam ortasına, gelmiş geçmiş en büyük iki filozofu, Eflatun ve onun öğrencisi Aristo'yu yerleştirmiş. Rafael'in, yüzünü Leonardo da Vinci olarak resmettiği Eflatun, bir elinde Timaeus isimli kitabını tutarken diğer eliyle gökyüzünü işaret ediyor. Yanındaki Aristo ise bir elinde Ethics kitabını tutuyor, diğer eliyle yeri işaret ediyor. Her ikisinin ellerinin bu hareketi, Eflatun'un idealizmini, Aristo'nun gerçekçiliğini simgeliyor. En solda, aşağıda, elindeki deftere bir şeyler yazan, Pisagor Teoremi ile bildiğimiz, sayıların babası Pisagor var. Aristo'nun öğrencisi Büyük İskender'e hararetli bir şekilde bir şeyler anlatan figür, Eflatun'un hocası, ünlü filozof Sokrat. Merdivenlerin önünde, ortadaki yalnız figür ise Heraklit. Rafael'in kendisi Rafael Odaları'nı boyadığı sırada, Mikelanj da hemen yan taraftaki Sistine Şapeli'nin tavanını boyamaktaymış. Tavan fresklerini gören Rafael o kadar çok etkilenmiş ki bu eserine, yüzünü Mikelanj'a benzettiği Heraklit figürünü sonradan eklemiş. Rafael, yaşadığı dönemde insanların aptallığına çok ağladığı için Ağlak Filozof olarak anılan Heraklit'i burada da üzgün bir yüz ifadesiyle resmetmiş. En sağda, aşağıda, çevresindeki öğrencilere kendi ismini taşıyan meşhur teoremini anlatan Öklid'i görüyoruz. Rafael, Öklid'i, kendisini Papa II. Julius'a tavsiye eden mimar Bramante'ye benzetmiş. Öklid'in hemen arkasında, sırtı bize dönük figür, matematikçi, astronom ve coğrafyacı Batlamyus. Onun karşısında, yüzü bize dönük figür ise Zerdüştlüğün kurucusu Zerdüşt. Ellerinde yeryüzü ve gökyüzünü simgeleyen küreler var. Rafael zamanına kadar Batlamyus'un herhangi bir büstü veya resmi olmadığı için, yüzü görünmeyecek şekilde resmedilmiş. Merdivenlere uzanan figür, Atina sokaklarında içinde yaşadığı fıçıdan başka bir varlığı olmayan ve Büyük İskender'in, ismini duyup kendisini görmeye gittiği ve bir isteği olup olmadığını sorması üzerine Gölge etme, başka ihsan istemem diyen filozof Diyojen. Bu freskteki 59 figür içinden bize bakanlardan biri, resmin en sağında, Batlamyus ve Zerdüşt'ü dinleyen Rafael... Yani ressamın ta kendisi! İskenderiyeli filozof, matematikçi ve astronom Hypathia, freskteki tek kadın figür. Papa'nın bu figüre karşı çıkacağını düşünen Rafael, bu koyu tenli Mısırlı figürü, açık tenli ve yüz hatları Papa'nın yeğenine benzeyecek şekilde çizmiş ve figürlerin arasına yerleştirerek kamufle etmiş. Zamanında Papa'nın özel konutunun bir parçası olan bu odalar, ziyaretçilerin gezebileceği sırayla, Konstantin Salonu, Heliodorus Odası, Atina Okulu'nun bulunduğu İmza Odası ve Borgo'da Yangın Odası. Atina Okulu'nun bulunduğu İmza Odası denmesinin sebebi, kilisenin en önemli belgelerinin imzalandığı ve mühürlendiği yer olması."} {"url": "https://www.ithafsanat.com/iyilesmek-elimizde/", "text": "Derinden kırılıp parçalandığımızda, kendimizi kelimelerin tarif etmeye gücünün yetmediği karanlıkta bulduğumuzda sanat ve/veya zanaat, iyileşme yolunda bize bir ışık olabilir. Sanat yapmaya başladığımızda keder kendine muhafaza edilebileceği bir alan bulur ve orada kontrol altına alınır. Bu sınırlama, acının konuşmasına izin verir ve iyileşmemizi teşvik eder. Yaşananlara anlam vermeyi mümkün kılar. Sanatçılar, sanatlarını insanın umutsuzluğunu ifade etmek, hayatta anlam bulmak ve kendi duygusal mücadelelerini aşmak için kullanırlar, nitekim insanların çektiği acıların en büyük sanat eserlerinden bazılarına ilham verdiğini gezdiğiniz müzelerde mutlaka görmüşsünüzdür. Ama ben bir sanatçı değilim ki! diyebilirsiniz. Daha iyi işte, yaratıcılığa veya izlenecek tasarım kurallarına dair herhangi bir önyargılı fikriniz olmayacak demektir. Herkes sanatı başa çıkma ve iyileştirme aracı olarak kullanabilir. Aynen çocukluğunuzdaki gibi hayal gücünüzü filtrelemeden, ellerinizle bir şeyler yaratmanın iyileştirici gücünü deneyimleyebilirsiniz. Üstelik tekrarlayan hareketlerin beyni sakinleştirdiği, kaygıyı azalttığı ve zihninizi odaklanmış halde tutarak depresyona yardımcı olabildiği de bilinmekte. Unutmayın önemli olan ne yaratıldığı değil, geçirilen süreç ve uyandırılan duygulardır. Canlı bitkilerin çizim, eskiz veya suluboya yoluyla tasviri olan botanik illüstrasyon yalnızca içinizdeki sanatçıyı keşfetmek için ilham verici bir başlangıç noktası değil, aynı zamanda doğayla temasa geçmenin benzersiz bir yolu olabilir. Geleneksel botanik çizimler canlı bitkilerden veya herbaryum örneklerine bakarak yapılır. Çizim yaşam döngüsü de dahil olmak üzere bitkinin tüm yönlerini tasvir ederek gerçekleştirilir. Botanik sanatı ve botanik illüstrasyon arasındaki farka gelirsek; her ikisi de botanik ve bilimsel olarak doğru olmalıdır, ancak sanat daha öznel olup estetiğe odaklanabilirken botanik illüstrasyon, bir bitkinin tanımlanabilmesi için tüm kısımlarını gösterme amaçlıdır. Botanik illüstrasyonun estetik güzelliği insanları yüzyıllardır büyülüyor ve ilham veriyor üstelik görsel çekiciliğinin ötesinde bitkileri tanımlamaya ve anlamaya yardımcı oluyor. Kolaj farklı malzemelerin bir araya gelmesiyle yeni bir bütün oluşturduğu bir sanat yaratma tekniğidir. Renkli kağıtlar, dergi, gazete sayfaları, posterler, ambalaj kağıtları, alüminyum folyo, vinil plaklar, plastik şişeler, ahşap paneller gibi elinize geçen neredeyse her şeyi kolajlarınızda malzeme olarak değerlendirip sanata dönüştürebilirsiniz! İhtiyacınız olan en önemli şey ise hayal gücünüz tabii ki. Popülerliği yetmişli yıllarda tavan yapmış olan dokuma sanatı makrome, son yılların Boho trendi ile birlikte yeniden hayatımıza girdi. Duvar halıları, koltuk ve puflar, paravanlar, aydınlatmalar, bitki askıları tasarımlarında kullanılan makrome için ihtiyaç duyacağınız malzemeler projenize bağlı olarak değişecektir, ancak herhangi bir makrome işi için ilk gereklilik makrome ipidir. Dalgaların karaya attığı ağaç dalları, boncuklar, küçük seramik objeler ve hatta metal halkalar da iplikle beraber kullanılabilecek malzemeler. Herkesin biraz pratikle yapabileceği bu dekoratif düğümleme sanatı evinizde de kullanabileceğiniz güzel ve işlevsel sanat eserleri yaratmak için ideal bir uğraş. Papier-mache, kağıt parçalarından veya kağıt hamurundan oluşan, bazen tekstillerle güçlendirilmiş, yapıştırıcı, nişasta veya duvar kağıdı macunu gibi bir yapıştırıcıyla bağlanmış bileşik bir malzemedir. Un ve suyu karıştırarak bir macun oluşturmak, bu zanaat için bir Kendin Yap klasiği olarak kabul edilir, ancak isterseniz bir yapıştırıcı ve su karışımı da kullanabilir veya hepsi bir arada bir kapatıcı satın alabilirsiniz. Her iki durumda da papier-mache, öğrenmesi kolay ve malzeme açısından hesaplı bir zanaattır. Çoğumuz çocukken ucundan kenarından tanışmışızdır papier-mache ile ama günümüzün bazı sanatçılarının eserlerini görünce insanın iştahı kabarıyor doğrusu. Son senelerde çok popular olan 'punch iğnesi' ya da 'panç nakışı' kumaş üzerine kendi özel iğnesi ile üç boyut etkisi yaratan bir işleme tekniği. Bu teknikte kasnağa gerilen kumaş üzerinde dikiş yapmak yerine, delme iğnesi iğneyi yüzeyde tutarken ipliği kumaşa doğru iter. Sonuç, halı benzeri ilmeklerden yapılmış son derece dokulu bir tasarımdır. Her örgü tekniğindeki gibi bu teknik de iyi sonuç almak için biraz pratik gerektirir. Punch iğneleme, eğlenceli bir zanaat olmanın ötesinde kişinin dünyanın koşuşturmacasından uzaklaşmasına izin vererek farkındalığı da teşvik eder. Başlangıç için gerekli, hatta set halinde satılan malzemeleri hobi dükkanlarından ya da sitelerinden temin edebilirsiniz. Reçine, teknik olarak reçine ve sertleştiriciden oluşan iki bileşenli bir sistem olan epoksi reçinenin kısaltmasıdır. İki bileşenin karıştırılmasıyla, sıvı reçinenin kademeli olarak katı bir plastiğe sertleşmesi için bir kimyasal reaksiyon gerçekleşir. Yıllardır varolmasına rağmen, yakın zamanda TikTok'ta yapım süreçleri gösterildikçe popüler hale geldi. Takı, bardak altlığı ve süs eşyası yapmak için ideal olduğu gibi ahşap mobilyaları da adeta sanat eserlerine dönüştürmeyi mümkün kılıyor. Ayrıca, preslenmiş çiçeklerden, konfeti, boncuk, doğal taşlar ve parıltıya kadar bir sürü malzemeyi de kalıplara yerleştirip üzerine epoksi dökerek farklı formlarda işlevsel ve dayanıklı objeler yaratma olasılığı sınırsız ve eğlenceli olacaktır. Tufting, oldukça basit, hızlı ve pahalı olmayan bir halı yapma yöntemidir. Yün veya iplik şeritlerinin daha önceden çerçeveye yerleştirilen zemin dokusuna tabancaya benzeyen bir tufting aletiyle daldırılması, sonrasında da arkasının özel bir yapıştırıcı ile sabitlenmesi tekniğidir. Kalın iplikler, yumuşak, kabarık bir doku vermesi nedeniyle tufting için mükemmeldir. Ayrıca yün ipliğinin hem daha dayanıklı hem de çevre dostu olduğunu unutmayalım. Tabii tufting ile sadece halı yapmak zorunda değilsiniz; küçük puflar, yastıklar ve duvar panoları da oluşturabilirsiniz."} {"url": "https://www.ithafsanat.com/izleyici-onun-eserlerinde-hikayenin-parcasi-oluyor/", "text": "Eserleri metro istasyonlarında sergilenen, çağdaş sanat koleksiyonlarında yer alan genç sanatçı Şevval Konyalı, Eserlerimin, izleyiciye ulaştığı zaman gerçekleştiğine; seyirci tarafından dikkate alındığı zaman tamamlandığına ve değişim yarattığı zaman kalıcı niteliğine ulaştığına inanıyorum diyor. Hayat hızlı hızlı akarken birdenbire karşımıza çıkan sanat, dur işareti yerine geçiyor. Bir nefes alıyoruz, etrafımıza bakıyoruz... Taksim Metro İstasyonu'nun girişinde yer alan Taksim Sanat'ta Bir faraziymiş yaşantımız cümlesinin eksenine odaklanarak açılan Farazi sergisinin açılışında bunları düşünüyordum. Mekanın ortasında kırmızı bir sirk vagonunun içine gerilmiş ipin üzerindeki de neydi öyle? Evet, bir cambaz. Peki ya yerdeki cambazlara ne olmuştu? Sergiyi izlemeye gelenleri eserle etkileşime girmeye davet eden, cambazın ipini gerdirip ileri geri hareket etmesini sağlayan sanatçı, ne anlatıyordu? Sorularım bu kadar artınca hayat kadar hızlı bir tanışma da kaçınılmaz oldu... İşte karşınızda, İthaf Sanat'ın Genç Sanat sayfalarının konuğu Şevval Konyalı. Onu çağdaş sanata bağlayan ilk eser, Gülsün Karamustafa`nın Meydanın Belleği isimli video enstalasyonu olmuş. Bu eserden aldığı ilhamla hazırladığı ilk eseri ise otizmli çocuklarla ilgili. 2019'dan beri Koç Üniversitesi ve Koç Üniversitesi Hastanesi desteğiyle, otizmli çocukların takıntıları olan favori nesnelerinin sergilendiği Otizm Favori Nesne enstalasyonu üzerinde çalıştığını anlatıyor. Bu eser, her yıl Otizm Farkındalık Ayında yeni yüzüyle hayat buluyor. Favori nesnelerin alışılmadık objelerden oluşmasının eseri daha da dikkat çekici kıldığını belirten Konyalı, Kimi zaman bir silgi kimi zaman bir markanın maskotu ve kimi zaman kırmızı bir top... Önümüzdeki yıllarda eserin yalnızca İstanbul değil, başka şehirlerdeki otizmli çocuklara ulaşmasını hayal etmekteyim diyor. Onun, karşısındakini sarıp sarmalayan heyecanına imrenirken Sanat eğitimi gören gençlere neler söylemek istersin? diyorum. Aynı heyecanla Pandemi döneminde kariyeri ivme kazanmış genç bir sanatçı olarak ülkemizdeki ve uluslararası platformlardaki nitelikli sanat yarışmalarına katılmalarını öneririm. İlk yılında, açılış gününde ziyaret ettiğim BASE sergisinin 2020 edisyonuna eserlerimle seçilebilmek benzersiz bir motivasyon kaynağıydı diye cevap veriyor."} {"url": "https://www.ithafsanat.com/james-bondun-ataturkle-ne-ilgisi-olabilir/", "text": "Sinema tarihinin en özel ajanlarından biri olmayı başaran James Bond son filmi Ölmek İçin Zaman Yokta ölmüş olsa da 007'nin maceraları devam edecek. Geride kalan 60 yılda Bond, kendine özel bir efsane yaratmayı bildi. Dünyayı her daim kurtaracağına inandırdı bizi ve modern zamanlarda alıcısı olan bir erkek modeli sundu. Lakin ilham kaynağı hep tartışmalıydı. Bond'un Mustafa Kemal'i 1920'lerde takip eden İngiliz ajanlandan Wilfred 'Biffy' Dunderdale'dan esinlenerek yazıldığı yıllar sonra ortaya çıktı. Yıllarca ajanlık yapan Bond'un yazarı Ian Fleming'in Türkiye'ye olan özel ilgisinin çok da sevecen olmadığıyla ilgili iddialar ne yalanlandı ne de doğrulandı. Ve bu iddialar varlığını bugünlere kadar sürdürdü. Sinema tarihinin en ikonik ve karizmatik karakterlerinden biri James Bond... Bir efsane... Öldürme yetkisine sahip özel ajan olarak dünyanın kurtarıcısı... Lakin son filmi Ölmek İçin Zaman Yokta yüzüne karşı söylendiği gibi dünyayı daha iyi bir yer yapmak için insanları yok eden biri aynı zamanda. Onca kötü adam olarak çizilen karakterlerle ortak yanı da bu galiba. Bir farkla, onlar var olan düzeni değiştirmek için radikal eylem planlarıyla insanları öldürmek isterken James Bond da kötü adamların planlarını boşa çıkarmak için onları yok ediyor. Tuhaf bir illüzyonun içinden ona bakarken kötü adamları hırslı, bencil ve egosantrik görüp sevmiyor, ölmelerine üzülmüyoruz. Ama James Bond, var olan düzeni korumak için aynı eylemi yapınca yani onları öldürünce bizim için kurtarıcı bir kahraman haline geliyor. Bunun için onu çok sayıyor ve seviyoruz. Hikayenin gücü, sinemanın büyüsü denebilir bu duruma belki. Ölmek İçin Zaman Yok filminde bildiğimiz haliyle James Bond sinemaya veda ederken aslında edebiyat ama daha ziyade sinemada oluşturduğu kendi personasının da sorgulanmasına izin verdi. 60 yıldır maceradan maceraya koştuğu filmlerinde şiddet dolu bir geçmişi olduğu kabul edildi. İlk planda Soğuk Savaş'ın sinemadaki bir propaganda kahramanı olarak düşünülebilir. 2. Dünya Savaşı sonrasında karizması çizilen İngiliz istihbarat biriminin sahadaki üstünlüğünü rakiplerine kaptırmasının sonucu, önce edebiyat dünyasında sonra da sinemada yarattığı kurmaca bir kahraman. Üzerinde güneş batmayan imparatorluk olarak nam salan İngiltere'nin artık üzerinde güneş batan bir devlet haline geldiği zamanlarda ortaya çıkan bir kurmaca kahraman hem de... Ki bu yönüyle de hala başarılıdır. Neticede ABD dahil hiçbir ülke onun kadar ikonik bir özel ajan yaratamadı kurmaca dünyada. Fakat James Bond'un yazarı Ian Fleming'in geçmişi düşünüldüğünde biraz daha kapsamlı düşünmemiz ve bu özel kurtarıcı kahramana farklı bakmamız gerektiği de bir gerçek. Ian Fleming ile The Sunday Timesta birlikte çalışan Godfred Smith'in yazdığı bir makalede, yazarın, keskin bir zekaya sahip, mücadeleci ama aynı zamanda serinkanlı biri olduğunu biliyoruz. Tıpkı James Bond gibi bir zamanlar o da majestelerinin gizli servisinde çalışmış ve istihbaratçı olarak dünyanın her yerine mekik dokuyacak kadar hızlı bir hayat sürmüştü. 2. Dünya Savaşı sırasında Churchill ve Roosevelt arasındaki Washington'daki görüşmede bulunacak kadar üst düzey bir istihbarat kişisiydi. CIA'nın oluşumda kritik bir görev aldığını yine bu makaleden öğreniyoruz. Operasyonlar planlayan ve James Bond kitaplarındaki maceralardan farksız katakulliler çeviren bir ajan olduğunu öğrenmek de bu yüzden şaşırtıcı gelmiyor. Ta ki 2010'a kadar. 2010'da İrlandalı Prof. Keith Jeffrey MI6-The History of The Secret Intelligence Service: 1909-1949 (MI6-Gizli İstihbarat Servisi'nin Tarihi:1909-1949) adlı kitabında Bond'un ilham kaynağının İngiliz ajan Wilfred 'Biffy' Dunderdale olduğunu açıkladı. MI6 arşivlerine izinle giren tek araştırmacı olan Jeffrey, bir söyleşisinde Benim bu dediğimi ilk ağızdan Ian Fleming doğruladı. James Bond'u Mustafa Kemal'i 1920'li yıllarda izleyen Ajan Dunderdale'dan esinlenerek yarattığını kendisi de belirtti. Ajan Dunderdale, Fleming'in arkadaşıydı. Yıllar sonra o dönemdeki casusluk çalışmalarını Bond'un yaratıcısıyla paylaşıyor. Ve böylece Bond karakteri ortaya çıkıyor diyerek bu ilham meselesine noktayı koydu. Dolayısıyla James Bond'a ilham veren Wilfred 'Biffy' Dunderdale, MI6 için başarılı bir ajan olmuş olsa da bizim tarihimizden bakıldığı zaman çok da başarılı görünmüyor! Bu hikaye aslında yazar Ian Fleming'in Türkiye'ye olan özel ilgisini de anlamamızı sağlıyor. Bilenler bilir, Fleming Türkiye'ye karşı fazla ilgili bir yazardı. Bu ilginin bir başka yönü daha var. Dönemin önemli komutanlarından Sabri Yirmibeşoğlu'nun 6-7 Eylül de bir Özel Harp işidir ve muhteşem bir örgütlenmeydi. Amacına da ulaştı dediği o Türk tarihinin kara günlerinde yani 1955'te Ian Fleming, -ki henüz James Bond kitaplarını yazmamıştı- Türkiye'deydi. Yazar İstanbul'a Interpol toplantısına katılmak için geldiğini söyler daha sonraları. O günlerde Fleming'in çalıştığı The Sunday Timesta İstanbul'da büyük ayaklanma başlığıyla bir haber çıkar. Haber imzasızdır ama kanlı canlı bir anlatım vardır ve haber görgü tanıklığına dayanır. İddia şu ki bu haberi Fleming yazmıştır. Doğru olabilir mi? Olabilir, eee ne de olsa o bir MI6 ajanı. Ki James Bond, 60 yıllık tarihinde üç kere Türkiye'ye uğradı; ilki 1963 yapımı Rusya'dan Sevgilerle filmiyle, ikincisiyse 1999'daki Dünya Yetmezle. Bu macerasında Boğaz'da nükleer bir patlamanın gerçekleşmesini engelledi. 2012'de Skyfallda geldiğindeyse İstanbul-Adana-Fethiye hattında dolaştı. Ya Fleming? Onun da 1955'teki ziyareti dahil Türkiye'ye birçok kez geldiği biliniyor. James Bond'un 60. yıldönümünde tüm bunları anlatmamızın sebebi aslında Bond ve Ian Fleming ile ilişkimizin, sadece popüler kültür ikonu ile kurulacak bir ilişki olmaması... Bond'u sevsek bile bunları bilerek sevmek gerektiği inancı. Peki, biz dahil tüm dünya neden Bond'u bu kadar çok sevdi? Aslında Bond, bir yandan sinemada İngiliz istihbaratının sahada çizilen imajını düzeltirken bir yandan da dünyayı ancak bir İngiliz'in kurtaracağı fikrini işledi sinemada. Hollywood yıllarca Bond'un oluşturduğu bu imajı yıkmak için sayısız ajan çıkardı filmlerde karşımıza. Ama onun karizmasına erişecek bir ajan ortaya koyamadı. Bunda bir ajandan ziyade Bond'un modern dünyaya bir erkek profilini sunmasının etkisi de büyüktü. İyi giyimli, centilmen, salon erkeği olduğu kadar sahada her türlü tehlikeyi göze alabilen, daima güzel kadınlarla ilişki kuran, flörtöz bir erkek profiliydi bu. Ve alıcısı da çok oldu. İşin püf noktası biraz burada. Böylesi bir erkek modeline kimse kayıtsız kalamadı. Bir rol modeline dönüştü Bond. Biraz da bunun için James Bond'u oynayacak aktörler çok önemli oldu. Bu profili taşımaları hayati önem arz ediyordu. 27 filmlik James Bond macerasında Sean Connery ve Roger Moore yedişer defa, Daniel Craig beş defa, Pierce Brosnan dört kere, Timothy Dalton iki, George Lazenby ile David Niven birer defa James Bond'u canlandırdı. En kötü Bond, George Lazenby kabul edilir. James Bond deyince ilk olarak Sean Connery akla gelir. Lakin Roger Moore'un hayranları da az değildir. Daniel Craig ise son erkek James Bond olarak bu ikilinin arkasından hafızalardaki yerini aldı. Ancak bu durum Bond'un yarattığı efsaneye halel getirmiyor. Bugüne kadar 27 Bond filmi çekildi. 1967'deki Casino Royale ile 1983'teki Asla Asla Deme kimi telif açmazları nedeniyle farklı yapımcılar tarafından çekildiği için 25 resmi Bond filmi olduğu kabul ediliyor. Resmi, gayrıresmi Bond'un 27 macerasını dünyada bugüne kadar toplam 1,5 milyardan fazla insan izledi. Toplam yapım maliyeti 1,3 milyar dolar olan Bond külliyatı yapımcısına yaklaşık 6,5 milyar dolarlık bir gelir getirdi. En karlı film ise 1 milyon dolara çekilip 72,1 milyon dolarlık hasılat elde edilen 1962 yapımı Dr. No oldu. 1) Gizli servisin başkanı M, Bond'a tehlikeli ve gizli bir görev verir. 3) Bond oynar ve kötüye ilk darbeyi vurur. 5) Bond ile kadın arasında erotik ilişki ve yakınlık kurulur. 6) Kötü, Bond'u yakalar. 7) Kötü adam Bond'a işkence eder. 8) Bond, kötüye nihai darbeyi vurur. 9) Bond iyileşir, kadınla görüşür ama kadını kaybeder. Bir başka önemli ayrıntıya gelirsek. Bond'un imajı her ne kadar bekar ve çapkın erkek olarak çizilse de Kraliçenin Hizmetinde adlı 1969 yapımı filmde 007'nin evlendiğine şahit oluruz. Bir suç patronunun kızı Teresa di Vicenzo'yu intiharın eşiğinden kurtaran Bond, Di Vicenzo'nun kumar borçlarını da ödedikten sonra onunla evlenir. Fakat gelin, düğün günü öldürülür. Bond da sonraki hayatına dul bir erkek olarak devam eder. Son maceralarında Bond'un Madeleine Swann'a fena halde gönlünü kaptırdığını da söyleyelim. Öte yandan sinemada Bond kızı olmak da önemliydi. Sinemada 40'tan fazla kadın oyuncu Bond kızı unvanını aldı. Ursula Andress, Shirley Eaton, Famke Janssen, Jill St. John, Claudine Auger, Honor Blackman, Maud Adams, Lois Chiles, Diana Rigg, Halle Berry, Britt Ekland, Teri Hatcher, Barbara Bach, Eva Green, Daniela Bianchi, Sophie Marceau, Berenice Marlohe son olarak da Monica Bellucci ile Lea Seydoux Bond kızı olarak aklımıza kazınan isimler. Peki, kimler unutulmazdır derseniz, Ursula Andress'in Dr. Noda bikiniyle denizden çıkışı ve Shirley Eeton'ın Altın Gözdeki 'altın' halini kim unutabilir ki? Son bir not, Bond tüm filmlerinde 57 kadınla birlikte oldu. James Bond'un 60. yılında bir döküm yapınca böylesi sonuçlar ortaya çıkıyor işte. Bond'un tarihine tanıklık eden birkaç isimden biri fotoğrafçı Terry O'Neill oldu. O, 50 yıl boyunca James Bond filmlerinin setinde cirit attı. Objektifine pek çok an yansıdı. Bu kareler Caretta Yayıncılık'tan çıkan Bond Efsanesi kitabında yayımlandı. Bond efsanesiyle ilgili birçok ayrıntıya da bu kitaptan ulaştık."} {"url": "https://www.ithafsanat.com/juliopolisin-yuzleri-anadolu-medeniyetleri-muzesinde/", "text": "Koç Üniversitesi VEKAM'ın 2018 yılından bu yana desteklediği Juliopolis Projesi kapsamında hazırlanan Juliopolis'in Yüzleri sergisi, 8 25 Aralık tarihlerinde Anadolu Medeniyetleri Müzesi'nde ziyaretçileriyle buluşacak. Anadolu Medeniyetleri Müzesi'nin 100. yıldönümü etkinlikleri kapsamında düzenlenen serginin küratörlüğünü Hacettepe Üniversitesi öğretim üyelerinden Ali Metin Büyükkarakaya ve Evren Sertalp üstlendi. Sergi, Anadolu'nun arkeolojik araştırmalar yapılan en büyük nekropollerinden biri olan Juliopolis Antik Kentine dair bilgileri dijital arkeoloji, antropoloji yöntemleri ve dijital bir altyapı ile paylaşacak. Sergi; holografik gösterimler, üç boyutlu modellemeler, animasyonlarla, yaklaşık 2000 yıl önce Roma döneminde yaşamış Juliopolislilerin yüzlerini, kullandıkları kişisel eşyaları, inanışları ve sosyal yaşamlarıyla ilgili buluntuları izleyicilerle buluşturmayı planlanıyor. Koç Üniversitesi VEKAM'ın 2018 yılından bu yana desteklediği Juliopolis Projesi kapsamında hazırlanan Juliopolis'in Yüzleri sergisi, 8 25 Aralık tarihlerinde Anadolu Medeniyetleri Müzesi'nde sanatseverlerle buluşacak. Küratörlüğünü Hacettepe Üniversitesi öğretim üyelerinden Ali Metin Büyükkarakaya ve Evren Sertalp'in üstlendiği Juliopolis'in Yüzleri sergisi, T. C. Kültür ve Turizm Bakanlığı, ABD Büyükelçiliği, Ankara Büyükşehir Belediyesi, Anadolu Medeniyetleri Müzesi, Koç Üniversitesi VEKAM, Hacettepe Üniversitesi, Nallıhan Belediyesi, Akdeniz Kültürel Miras Araştırmaları Derneği ve Accademia Jaufre Rudel di studi medievali desteğiyle kapılarını açıyor. Anadolu Medeniyetleri Müzesi'nin 100. yılı etkinlikleri kapsamında ve Juliopolis Projesi iş birliğiyle hazırlanan sergide, Anadolu Medeniyetleri Müzesi'nin yürüttüğü kurtarma kazıları sayesinde ortaya çıkarılmış Juliopolis Antik Kenti'ne dair bilgiler dijital arkeoloji ve antropoloji temeline dayanan çağdaş yöntemlerle ziyaretçilerle buluşacak. Ankara'nın yaklaşık 122 km kuzeybatısında olan Juliopolis Antik Kenti, Tarihi İpek Yolu üzerinde yer alan Çayırhan'da olup, Sarıyar Barajı'nın inşası sırasında 1956 yılında sular altında kalan Çayırhan, Sarılar ve Yardibi köylerinin yakınında konumlanıyor. Antik kentin su üzerinde kalan kısmı çoğunlukla mezarlık alanlarını oluşturuyor. Anadolu Medeniyetleri Müzesi'nin 2009'dan beri sürdürdüğü kurtarma kazılarından elde edilen bulgular ve yapılan araştırmalar kentin kuruluşunun Helenistik döneme uzandığını, Roma döneminde en görkemli zamanlarını yaşadığını ve özellikle Bizans döneminde de önemini yitirmeden gelişimine devam ettiğini gösteriyor. Antik kent, Hac ve askeri seferler için kullanılan, Konstantinopolis'ten Ancyra'ya ve hatta Levant'a kadar giden ve Hacı Yolu olarak bilinen rota boyunca Skopas Nehri üzerinde yer alıyor. Juliopolis'in Yüzleri Sergisi, Juliopolis Projesi tarafından üretilmiş bilgilere dayalı bir kamusal arkeoloji etkinliği olarak kültürel mirasa dönük farkındalığın artırılmasını hedefleyen ve dijital öğeleri ön planda tutan bir sergi olarak ön plana çıkıyor. Juliopolis Antik Kenti ile ilgili tanıtıcı bilgilerin zengin görseller eşliğinde sunulacağı sergide, Juliopolis Antik Kenti'nde eskiden yaşamış insanların antropolojik tekniklerle oluşturulan yüzleri hologramlar aracılığıyla ziyaretçilerle buluşturulurken, üç boyutlu modeller ve animasyonlar, Juliopolislilerin inanışları, ölüm uygulamaları ve sosyal yaşamlarıyla ilgili ulaşılan bilgiler ziyaretçilerle paylaşılıyor. Anadolu Medeniyetleri Müzesi Juliopolis kazı envanteri uluslararası standartlara uygun olarak VEKAM arşiv koleksiyonlarına aktarılıyor. Dijitalleştirme süreçleri devam eden koleksiyon VEKAM arşivi üzerinden araştırmacılar için zengin bir kaynak olarak hizmete girmeye hazırlanıyor. Arşiv çalışmaları kapsamında insan iskeleti üzerindeki biyoarkeolojik kalıntılara odaklanan ayrı bir koleksiyonun da yine VEKAM arşivi üzerinden açılması hedefleniyor. VEKAM desteğiyle, Accademia Jaufre Rudel di Studi Medievali'den Prof. Dr. Fabio Cavalli'nin katılımıyla 2018 ve 2019 yıllarında düzenlenen ve ileri teknolojileri kullanarak çalışmalar yürüten genç araştırmacılara katkıda bulunmayı hedefleyen 3D yüz modelleme atölyelerinin ürünleri de açılacak sergide izleyicileri ile karşılaşmayı bekliyor. 2022 yılında da VEKAM tarafından desteklenmeye devam edecek proje kapsamında, Juliopolis Antik Kenti kitap serisinin VEKAM yayınlarından basılması, Çayırhan Beldesinde yaşayan insanlar, kamu kuruluşları ve özel kuruluşlar ile görüşmeler yapılarak oluşturulan saha araştırması raporunun paylaşılması ve proje web sitesinin oluşturulması hedefleniyor."} {"url": "https://www.ithafsanat.com/kadikoy-belediyesi-cocuk-tiyatro-festivali-basladi/", "text": "Kadıköy Belediyesi'nin her yıl okulların yaz tatiline girmesiyle birlikte düzenlediği Çocuk Tiyatro Festivali 1 Temmuz Perşembe günü Selamiçeşme Özgürlük Parkı'nda başladı. Bu yıl 19.'su düzenlenen festival 15 gün sürecek. Çocukları tiyatro ile tanıştırıp, onlara açık havada oyun seyretme keyfini yaşatacak olan festivalde, 15 gün boyunca her akşam farklı bir çocuk oyunu ücretsiz izlenebilecek. Kadıköy Belediyesi Selamiçeşme Özgürlük Parkı Tepe Sahne'de sergilenecek oyunlar her akşam saat 21.00'de başlayacak. Genco Erkal'ın usta şair Ahmed Arif'in ölümünün 30. yıl dönümü nedeniyle hazırlayıp, yönettiği ve oynadığı Şahdamarım adlı müzikli gösteride usta şairin şiirlerinden bestelenen şarkılar Ercan ve Gökhan Çağıran kardeşler yorumladı. Tiyatro oyunu biletleri, etkinlikte yer alan tiyatro grupları tarafından online bilet satış mağazalarında satışa açıldı. Kadıköy Belediyesi'nin web sayfasında ve sosyal medya hesaplarında yer alan Çocuk Festivali oyunları ise kontenjanla sınırlı ve oyunların ücretsiz davetiyeleri Caddebostan Kültür Merkezi, Halis Kurtça Çocuk Kültür Merkezi, Kozyatağı Kültür Merkezi ve Süreyya Operası gişelerinden 14.30 18.30 saatleri arasında temin edilebilir."} {"url": "https://www.ithafsanat.com/kadikoy-cizgi-festivali-basliyor/", "text": "Kadıköy Yoğurtçu Parkı'nda 24 Eylül'de Kadıköy Çizgi Festivali başlıyor. Festival, çizer söyleşilerinden canlı çizimlere, sergilerden mezatlara kadar birbirinden renkli etkinliklerle 26 Eylül'e kadar devam edecek. Kadıköy Belediyesi'nin ilkini 2019'da KADFEST Uluslararası Çizgi ve Sahaf Günleri kapsamında gerçekleştirdiği festivale, pandemi nedeniyle geçtiğimiz yıl ara verildi. Yeni normale uygun olarak, festivalin çizgi etabı bu yıl 24 Eylül'de Yoğurtçu Parkı'nda başlıyor. Kadıköy Çizgi Festivali adıyla 3 gün sürecek festivalde çizerlerin yer alacağı söyleşiler, canlı çizimler, imza günleri, film gösterimleri gibi renkli etkinlikler yer alacak. Festival alanında kurulan stantlarda çizgi roman, karikatür dergileri ve ürünleri de meraklısı ile buluşacak. Programın mezat bölümünde ise nadir bulunan, çizgi ve karikatür dünyasının dergi ve çizimleri meraklılarına açık artırma yoluyla sunulacak. Festivalde çocuklar da unutulmadı. Çocuk yayınevi stantları ile birlikte çocuklar için atölye çalışmaları da yer alacak. Festival'de Haziran ayında yitirdiğimiz çizer Kaan Ertem'in anısına, çizerin kendi eserlerinin yer aldığı bir de sergi olacak. Kadıköy Belediyesi Kültür ve Sosyal İşler Müdürlüğü'nün hazırladığı festivaldeki etkinlikler çizgi romancı, karikatürist, illüstratör, eski yeni kuşak bağımsız çizerlerin, çizgi dünyasından çeşitli platformların ve Karikatür Evi eğitmenlerinin katılımıyla Yoğurtçu Parkı'nda 24 26 Eylül tarihleri arasında gerçekleşecek."} {"url": "https://www.ithafsanat.com/kadikoy-plak-gunleri-basliyor/", "text": "Kadıköy Plak Günleri, 2 Ekim Cumartesi Kadıköy Belediyesi bahçesinde başlıyor. Bu yıl plaklar halk ozanı, usta Neşet Ertaş anısına dönecek. Kadıköy Belediyesi'nin bu yıl 5'incisini düzenlediği Kadıköy Plak Günleri 2 3 Ekim tarihlerinde Kadıköy Belediyesi'nin Hasanpaşa'da bulunan merkez binası bahçesinde başlıyor. Etkinlik, 25 Eylül 2012 yılında aramızdan ayrılan halk ozanı Neşet Ertaş'ın anısına düzenleniyor. Program kapsamında, Bozlak geleneğinin yeni temsicilerinden biri olan müzisyen İsmail Altunsaray, Neşet Ertaş Anısına bir konser verecek ve konserinde usta sanatçının eserlerini seslendirecek. İki gün boyunca sürecek programda bu yıl da plakçılar stantlarını açacak ve plak koleksiyoncularına ve müdavimlerine keyifli bir buluşma yaşatacak. Programda ayrıca söyleşiler, imza günleri ve dj performansları da yer alıyor. Programın ilk günü saat 12.00'de analog müzik şöleniyle başlayacak. İlk gün programında Türk popunun ilk kadın seslerinden Ayferi ile Çal Çingene Çal başlıklı söyleşi ve imza günü gerçekleşecek. Program, müzik yazarı Murat Beşer'in Plak Kültürü ve Koleksiyonerlik söyleşisi ile devam edecek. Beşer'in konukları koleksiyoner Ercan İmre ve pek çok müzik türüne ait yeni, nadir ve ikinci el plakların bulunabileceği Rainbow45 Records mağazasından Salih Karagöz olacak. Birinci günün son söyleşisi müzik yazarı Artemis Günebakanlı'nın Yeni Oyuncular: Değişen Müzik Sektöründe Kuralları Kendin Yazmak söyleşisi olacak. Günebakanlı'nın konukları müzisyen Nilipek ve Nova Norda olacak. Halk müziğinin duayen sanatçısı Ümit Tokcan ise yeniden basılan Hekimoğlu plaklarını sevenleri için imzalayacak. Birinci gün programı, müzik grubu Lalalar'ın konseri ile kapanışını yapacak. Kadıköy Plak Günleri ikinci gününde de açılışını analog müzik şöleniyle yapacak. Gün boyu, plak koleksiyoneri Volkan Judocu; radyocu, müzik eleştirmeni, koleksiyoner Mete Avunduk ve koleksiyoner Abanoz'un dj performansıyla plaklardan müzik sesleri yükselecek. Programın ikinci gün söyleşisinin konuğu Hakan Tamar ve Özgür Can Öney olacak. Radyo Eksen Yayın Yönetmeni Gülşah Güray'ın moderatörlüğünü yapacağı söyleşi 18.00'de başlayacak. Kadıköy Plak Günleri saat 21.00'de gerçekleşecek konserle kapanışını yapacak. Konser, 2012 yılında aramızdan ayrılan Türk Halk Müziği'nin değerli ismi Neşet Ertaş anısına yapılacak. Bozkırın Tezenesi adına yapılan konserde, Türk Halk Müziği sanatçısı İsmail Altunsaray, usta sanatçı Neşet Ertaş'ın türkülerinden oluşan birbirinden değerleri eserleri seslendirecek."} {"url": "https://www.ithafsanat.com/kadim-anadolu-zanaatlarindan-guncel-tasarimlara/", "text": "Türkiye Tasarım Vakfı'nın Ortak Kültür Mirası: Türkiye ve AB Arasında Koruma ve Diyalog-II Hibe Programı kapsamında finanse ettiği Kadim Anadolu Zanaatlarından Güncel Tasarımlara isimli Avrupa Birliği Projesi'nin lansmanı ve proje kapsamında çekilen belgesellerin gösterimi gerçekleşti. 5 Kasım Cuma günü Atlas Sineması'nda gerçekleşen lansmana T. C Kültür ve Turizm Bakan Yardımcısı Ahmet Misbah Demircan katıldı. Türkiye Tasarım Vakfı'nın Brumen Foundation ve Geleneksel Sanatlar Derneği ortaklığı ile yürüttüğü ve kültürlerarası iş birliği çerçevesinde, kaybolma riski altındaki Anadolu zanaatlarını geleceğe taşımak için başlatılan proje kapsamında Anadolu topraklarının kültürel mirası olan geleneksel çinicilik, kakmacılık, keçecilik, taş işlemeciliği ve yorgancılık zanaatları Avrupa da tanıtılacak. Bu projeyle, kadim değerlerin güncel tasarımlarla birleştiği örneklerin Türkiye ve Avrupa da yaygınlaştırması hedefleniyor. Bu hedef doğrultusunda Avrupa'dan birçok tasarım kuruluşu ile irtibata geçilerek destek alınan Kadim Anadolu Zanaatlarından Güncel Tasarımlara projesi için Brumen Foundation, Design and Crafts Council Ireland, Design Denmark, Designaustria, Dutch Design Foundation, Latvian Design Centre kurumlarının temsilcilerinın yer aldığı Avrupa'dan Tasarım Kurumları ile İşbirliği ve İletişim Stratejisi Toplantısı ile daha fazla Avrupa'lı tasarımcıya ulaşabilme stratejileri belirlendi. - Keçecilik UNESCO Somut Olmayan Kültürel Miras Yaşayan İnsan Hazinesi listesinde yer alan keçe ustası Mehmet Girgiç'in Konya'da bulunan atölyesinde - Sedef Kakmacılık Hüsamettin Yivlik'in İstanbul'da bulunan atölyesinde - Çinicilik Alper-Erdem Ergüler kardeşlerin Kütahya'da bulunan atölyesinde - Taş İşlemeciliği Halil Evcan ile ders verdiği Fatih Sultan Mehmet Vakıf Üniversitesi bünyesindeki Vakıf Kültür Varlıklarını Koruma Uygulama ve Araştırma Merkezi 'da - Yorgancılık Hikmet Çavuş ve Şadan Deniz'in İstanbul'da bulunan atölyesinde Kadim Anadolu Zanaatlarından Güncel Tasarımlara projesinin basın toplantısında konuşma yapan Ahmet Misbah Demircan, Eğer Türkiye markalaşacaksa her üreticinin bir tasarımcısı olması lazım. Tasarımda adımızdan söz etmeden üretimde ön plana çıkamayız. İnsanın teknolojik gelişmelerden sonra yapacağı en önemli şey tasarlamak. Kadim Anadolu zannatlarının devam ettirmek çok önemli. Bunları yaşatmamız gerekiyor. Bunu tasarımla birleştirip tüm dünyaya tanıtmak çok değerli. Bu kıymetli projede emeği geçen herkesi yürekten kutluyorum dedi. TTV Yönetim Kurulu Üyesi Gülname Turan: Anadolu zanaatlerinin değerini bilmek yetmiyor, bu zanaatleri güncel yaşamla birleştirmemiz, tasarım bakış açısıyla yeniden ele almamız bu kadim bilginin yaşatılmasında önemli rol oynuyor. dedi. Kadim Anadolu Zanaatlarından Güncel Tasarımlara projesi, T. C. Kültür ve Turizm Bakanlığı tarafından Avrupa Birliği'nin mali desteğiyle hayata geçirilen Ortak Kültür Mirası: Türkiye ve AB Arasında Koruma ve Diyalog-II Hibe Programı kapsamında hibe desteği almıştır. Programın Sözleşme Makamı, Merkezi Finans ve İhale Birimidir. Ortak Kültür Mirası: Türkiye ve AB Arasında Koruma ve Diyalog-II Hibe Programı, Türk ve AB kuruluşları arasında ortaklaşa uygulanan ortak kültürel miras faaliyetlerinin teşvik edilmesini ve geliştirilmesini amaçlamaktadır. Bu hibe programının genel hedefi, kültür, sanat ve kültürel miras yoluyla sivil toplum diyaloğunun, kültürel miras konusunda uluslararası iş birliğinin geliştirilmesi ve Türkiye'de kültürel değerlerin teşvik edilmesidir."} {"url": "https://www.ithafsanat.com/kadinin-var-olus-sorunlarina-dair-bir-sergi-yoni-reflections/", "text": "Yazlık bölgeler, tatilcilerin olduğu kadar sanat tutkunlarının da gözdesi uzunca bir süredir. Muğla'nın Fethiye ilçesinde de sanata ve bilime gönül verenlerin buluştuğu özel bir adres var: Şifa Sanat&Bilim. İbrahim Kuşçu'nun sahibi olduğu Şifa Sanat&Bilim, çatısı altında yogadan meditasyona, farklı alanlarda sohbetlerden müzik dinletilerine ve sergilere kadar birçok etkinliğe imza atıyor. Son olarak da geçtiğimiz günlerde açılan karma bir serginin ev sahipliğini üstlendi. Mina Kocailik, Kibele Ötük ve Brittany Lamers'in resim, Sinan Kemal'in ise fotoğraflarının yer aldığı Yoni Reflections adlı sergi, kadının var oluş sorunlarıyla birlikte kendini var edebilme gücüne dikkat çekiyor. Resimlerde kadının toplumdaki yeri, cinsel kimliği, ruhsal karmaşaları gibi konulara değinilirken; fotoğraflarda ise büyük zorluklar yaşayan kadınların anlık gibi görünen, derin ve etkileyici hislerine seyirci olunuyor. Harika bir manzara eşliğinde sanatla ve bilimle iç içe olmak isteyenleri bekleyen Şifa Sanat&Bilim'in ev sahipliğindeki sergi, 28 Ağustos'a kadar görülebilir."} {"url": "https://www.ithafsanat.com/kalamis-yaz-festivali-basladi/", "text": "Kadıköy Belediyesi'nin düzenlediği Kalamış Yaz Festivali, Kalamış Atatürk parkında başladı. 33 konser, 17 film ve spor etkinliklerinin yer aldığı festival 30 Ağustos'a kadar devam edecek. Festival 3 Temmuz'da canlı orkestra müziği eşliğinde Charlie Chaplin'in Şehir Işıkları filmiyle açılışını yaptı. Hepimize bir moral olsun, insanı insan eden değerlerimiz yaşasın, birbirimize eski heyecanlarımızla sarılalım diye başladığımız Kalamış Yaz Festivali iki ay sürecek ve iki ay süresince 50 etkinlik ve spor aktivitesiyle karşınızda olacağız. Kent içi hareketliliğin ve kültür sanat buluşmalarının odak noktası olan Kadıköy'de, pandemi nedeniyle ara verilen açık hava buluşmaları, Kadıköy'ün farklı noktalarında başlayan etkinliklerle yeni normale uygun olarak kaldığı yerden devam ediyor. Etkinlikler pandemi sürecinde zor zamanlar geçiren sanatçılara destek olmak ve bu süreci evlerinde geçirmek zorunda kalan herkese moral olmak için Kadıköy Belediyesi tarafından hazırlandı. Kalamış Atatürk Parkı'nda 30 Ağustos'a kadar sürecek festivalde 33 konser, 17 film gösterimi ve spor etkinliklerinden oluşan zengin bir içerik yer alıyor. Festivalin açılışı canlı orkestra eşliğinde Charlie Chaplin'in 1931 yapımı Şehir Işıkları filmiyle başladı. Chaplin'e ait film müziğini Kerem Esemen şefliğinde İstanbul Film Müzikleri Orkestrası yorumladı. Kadıköy Belediye Başkanı Şerdil Dara Odabaşı'nın ev sahipliğinde yapılan festival açılış programına Sarıyer Belediye Başkanı Şükrü Genç, oyuncu Metin Akpınar, farklı alanlardan pek çok sanatçı ve sanatseverler katıldı. Festivalin açılış konuşmasını yapan Kadıköy Belediye Başkanı Şerdil Dara Odabaşı: Hepimize bir moral olsun, insanı insan eden değerlerimiz yaşasın, birbirimize eski heyecanlarımızla sarılalım diye başladığımız Kalamış Yaz Festivali iki ay sürecek ve iki ay süresince 50 etkinlik ve spor aktivitesiyle karşınızda olacağız. Kalamış'la eş zamanlı olarak, Selamiçeşme Özgürlük Parkı'nda da kültür sanat etkinliklerimiz sürüyor. Birbirinden kıymetli sanatçılarımız alkışa, bizler sanata, eğlenceye doyacağız. Biliyoruz, iyi olacağız. dedi. Festivalin müzik etabının açılışı Piyanist Gülsin Onay'ın 6 Temmuz Salı, saat 21.00'de vereceği konserle gerçekleşecek. Spor etabında ise hafta içi her gün saat 09.00 10.00 saatlerinde sabah sporları ve her Pazartesi saat 17.00 20.00 arasında zumba, fitness, spinning programları yer alıyor. Kadıköy Belediyesi web sayfasından ve sosyal medya hesaplarından duyurulan etkinliklerin biletlerine, sosyal mesafe düzenini sağlamak için sembolik olarak belirlenen 1 TL üzerinden Mobilet'ten satışa sunulan biletlerle katılım sağlamak mümkün. Ayrıca Kadıköy Destek Kampanyası kapsamında, dayanışmanın bir parçası olmak isteyenler yardım paketi veya sokak hayvanlarına mama paketi satın alarak da festivale katılım sağlayabilir."} {"url": "https://www.ithafsanat.com/kalemin-ucunda-sanat-sergisi-metropol-istanbulda/", "text": "Dünyanın en ünlü balon müzesi Animal Balloon World, Recycling Art ve şeker hamuruyla hazırlanmış ve her biri yenilebilir eserlerden oluşan heykel sergileriyle yoğun ilgi gören sanat etkinliklerine ev sahipliği yapan Metropol İstanbul bu kez sanatseverlerin heyecanla beklediği Kalemin Ucunda Sanat Sergisi'ne kapılarını açıyor. Heykeltıraş sanatçısı Nihat Özcan'ın kurşun kalemlerin grafiti olan kömürüne hiçbir görüntüleme cihazı, makine kullanmadan kesici aletler yardımı ile ışık altında ve çıplak gözle milimetrik ölçülerde işlediği figürlerin sergileneceği sanat etkinliğinde farklı bir deneyim sanatseverlerle buluşacak. Aralarında Eyfel Kulesi ve Anıtkabir gibi önemli yapıların da yer aldığı seçkide minimalist yaklaşımla hazırlanan heyecan verici otuz eşsiz çalışma yer alacak. Dünya çapında az sayıda sanatçının hayata geçirdiği bu özel sanatı ülkemizde başarıyla icra eden Nihat Özcan, büyük bir özveri ve sabırla hayat verdiği özgün eserleriyle Metropol İstanbul çatısı altında sanatseverlerle buluşacak. Açılışı 4 Temmuz'da gerçekleşecek sergi 3 Eylül'e kadar Metropol İstanbul'da ücretsiz olarak ziyaret edilebilecek. Lisans eğitimini İşletme Bölümü'nde tamamladıktan sonra uzun yıllar özel sektörde kariyerine devam eden genç sanatçı, kendi ifadesiyle tamamen şans eseri tanıştığı sanatla içindeki potansiyeli keşfetme fırsatı buldu. Sanatla ilgili akademik bir eğitim almamasına rağmen dünyada yepyeni bir akım olarak ortaya çıkan kurşun kalem uçlarına yontulmuş minyatür heykel çalışmalarına büyük bir hayranlıkla ilgi duymaya başladı. Bu yeni akım üzerine uzun bir dönem dünya çapında araştırmalar yapan Nihat Özcan, kendi başına yaptığı deneme yanılma çalışmalarla ve çok kısıtlı koşullarda el becerisini geliştirdi. Özcan kısa sürede bu özel sanat akımını tanıtmaya, geliştirmeye çalışan ve dünya çapında çok az sayıdaki sanatçı arasında yer almayı başardı. Vakit buldukça atölyesinde çalışmalarına devam eden genç sanatçı çok sayıda kişisel ve karma sergisiyle eserlerini dünya çapında sanatseverler ile buluşturmaya devam ediyor."} {"url": "https://www.ithafsanat.com/kamil-erdem-yazinin-egemen-ideolojilere-degil-issiza-tasraliya-edilgine-donuk-olmasi-gerektigine-inaniyorum/", "text": "Üç öykü kitabı var. Yayımlanma sırasıyla; Şu Yağmur Bir Yağsa, Bir Kırık Segah ve Yok Yolcu. Üçü de ödüllü. Son kitabıyla edebiyatımızın en prestijli ödüllerinden 68. Sait Faik Hikaye Armağanı'nı aldı. Demini almış, damıtılmış, katmanlı, şiirli öyküleriyle Kamil Erdem, hikayeciliğimizin beklenen derinliğiydi. İlk kitabını 71 yaşında yayımlamıştı ya beklediğimize değdi. İlk kitabını sadece altı yıl önce, 71 yaşındayken yayımlayan Erdem'in sırrı, ülkenin en çalkantılı zamanlarından geçerken biriktirdiği, demlediği öykülerini okura sunmak için hiç acele etmeyişinde belki de. Edebiyatın gereksindiği ayrıntı zenginliğine sahip olmasında. Üç kitabının da ödüllere layık görülmesi sanki Daha önceleri neredeydiniz? dedirtiyor okura. Uzun uzun derinlere dalmasıyla, diplerden bir hayat çıkarmasıyla, nice gamın kederin arasından muzip ironisiyle Bu da geçer ya hu! dedirtmesiyle yani hikayeciliğimizin geleneğindeki zenginliği taşımasıyla belki, hep beklenen hikayeciydi. Bir öykü zamanı içinde karakteri üç boyutlu hale getirip aramızda dolaştıran, yarattığı capcanlı atmosferi günlük yaşamımıza ulayan, insanın lineer değil, iç içe geçmiş zamanlarda yaşadığını gösteren hikayelerin yazarı Erdem. Örneğin, bir ailenin cemaziyülevvelini bilmemiz için onları akşam yemeğinde masanın çevresine toplaması yetiyor. Bir aydının tecridini, patates pişirme süresi içinde duyumsatıyor. Karakterler ve hikayeler bilinç akışıyla derinleştikçe derinleşiyor. Hikayeler de lineer zamanda ilerlemiyor. Dili ayrı bir zenginlik. Şairler uğruyor öykülerine. Öykünün detaycılığıyla şiirin militanlığını buluşturuyor. Şairler için Susmalarından korkuyorum diyor. Doğan Hızlan başkanlığında, Hilmi Yavuz, Nursel Duruel, Prof. Dr. Jale Parla, Murat Gülsoy, Metin Celal ve Darüşşafaka Cemiyeti Temsilcisi Beşir Özmen'den oluşan Seçici Kurul, ödülü Erdem'e oybirliğiyle verme gerekçesini; Hayatı, toplumu, bireyler arası ilişkileri incelikli gözlemleriyle; dile hakim, şiirsel ve özenli bir anlatımla, ustaca yansıtması diye açıklamıştı. Yok Yolcu'nun yazarı ise tüm kalıplara karşı. Dil, 'edebi' olmaktan kurtulsun, bizi ehlileştirmeye, dar kafeslere tıkmaya çalışan gündelik dilden farklı, muzip, canlı, yadırgatıcı bir dil olsun istedim diyor. Kamil Erdem ile öykücülüğünü konuştuk. Amerikan filmlerinde vardır ya, Aman yarabbi! derler. Yok, öyle olmadı ama sevindim tabii. Bu ödül, öykücülüğümüzün en köklü, saygın ödüllerinden biri. Ortaokullu yıllarda ilk okuduğum öykücülerdendir. Sonra da zaman zaman Sait Faik'e geri dönmüşlüğüm oldu. Cebine giren, bir var bir yok kahramanları, o kahramanların verimli mavi bir meyhaneden taşıdıkları havai hüzün... Her okuduğumda farklı şeyler duyumsatıyor. Yok. Uzun süre yazmadım. 2015'te yeniden yazmaya başladım. Eşe dosta, arkadaşlara sordum, ve Şu Yağmur Bir Yağsa bu öykülerden oluştu. Sanırım bir birikim olmuş. Nasıl demlendiği konusunda benim de bir fikrim olduğunu sanmıyorum. Belki yazarken sözcüklerle, onların gizil, engelleyici ve öteleyici anlamlarını da düşünüp ciddi bir pazarlığa girişmişimdir. Okuru sıkıntıya sokmayı göze alarak benim kimi yazarları okurken yaptığım gibi okurun okuduğunu bir arka plan, alt metin kaygısı ile okumasını istemiş olmak da masum bir demlenme nedeni olabilir. Nedeni olabilir ama... Nasılını bilmiyorum doğrusu. '60'lı, '70'li yıllarda Ankara'da okuyorsanız ve o devrimci gençliğin uzağında iseniz, hayatiyetin de uzağındasınızdır. İnancın, kuşkunun, aşkın, ışığın, ateşin uzağındasınızdır. Onlar gençliğin dünyasını ve bütün dünyayı karartmak isteyen her türlü otoriteye başkaldırıyorlardı. Edebiyatımız nedense bu ayağa kalkma ve ileri atılma hallerinden çok, tökezleme ve düşme anlarına fener tutar. Ben birkaç öyküde ucundan, kıyısından değindim. Öykülere, şiirlere daha çok uğramalıdır onlar. Haklarıdır. Biraz dikkatle baktığınız zaman insanın aslında derinlikli bir yaratık olduğunu kavrıyorsunuz. Bu yüzden insanla başlayınca dediğiniz gibi bir süre sonra o insan durduğu yerde durmuyor, duruma müdahale ediyor. En azından anımsatmalarda bulunuyor. Örneğin babasının, hadi oğlum, bu gün gidelim sana şapka alalım, dediği yağmurlu günü anımsadığını söylüyor, masanın üstüne koyduğu derisi pörsümüş ellerini seyrederken. Böyle örüyorlar kendilerini. Az önce de dediğim gibi... Daha açarsak, elbette çağımızın sorunsalı patates kızartmak değildir. Vebalı muamelesi yapılan bir aydının savaşımını anlatırken onu ete kemiğe büründürmektir patates kızartması ve öteki ayrıntılar. Hikaye anlatmak, zaten ayrıntı anlatmak değil midir? Sait Faik, birini bıçaklayan adamın sadece kaşına dikkat etmişti. Hemen her şey. Çünkü artık kafanızın arkasında bir yerlerde sürekli Şu da, şu da... diyen ayartıcı ve ajite edici, aykırı bir melek konuşlanmıştır. Hayatın akışı da böyledir sanırım, sıçramalı, inişli yokuşludur. Nevski Bulvarı gibi dümdüz değildir. Çatalı bıçağı yemek masasına yerleştirirken ansızın, geçen yıllara dair bir terk ediliş düşer aklınıza. Bıçağın ağzının dışa dönük olmasına aldırmazsınız. Teknik sözcüğünden sızan taşsı, kuralsal katılıktan uzak durmaya gayret ediyorum. Yine de dediğiniz yöntemi, eğer bir yöntemse ya da teknikse bu, seviyorum. Şairler de öykü anlatırlar bazen. Edip Cansever, Nazım Hikmet ve diğerleri epeyce yapmıştır bunu. Ben cesaretimi toplayıp kimi yerlerde öykünün şiirle buluşacağı sokaklar icat ediyorum. Daha önceki söyleşilerde de söylemiştim; şiir militandır, doğruca okuyanın yüreğine beynine yürür. Öykü ise daha detaycıdır, bir ağaç gölgesi, bir tente altı bulup dinlenmek ister, molalar verir, ayak sürür. Bu öyküde de şiire yaklaşabilmişsem, ne mutlu bana. Öykü-şiir kardeşliği gereği arada eğilip bakıyorlar ne yazdığıma. Bazen çıkmaz sokağa girdiğimi görüp kaşlarını çatıyorlar, bazen bir yol ağzında durup bekliyorlar, orada bulunması gereken sözcük o sözcük mü? Kaş göz ediyorlar düzelteyim diye. Susmalarından korkuyorum. Çalışarak. Bir de yazının egemen ideolojilere değil de ıssıza, taşralıya, ter dökene, edilgine dönük olması gerektiğine inandığım için ona uygun biçim ve biçem bulmaya gayret edince böyle oluyor. Dil, edebi olmaktan kurtulsun, bizi ehlileştirmeye, dar kafeslere tıkmaya çalışan gündelik dilden farklı, muzip, canlı, yadırgatıcı bir dil olsun istedim. Zıtların birliği. Öyle, el ele tutuşmuştur umarım."} {"url": "https://www.ithafsanat.com/kenan-yavuz-etnografya-muzesine-avrupadan-turizm-tasarim-buyuk-odulu/", "text": "Kenan Yavuz Etnografya Müzesi, Avrupa'nın en prestijli ödüllerinden birinin daha sahibi oldu. Slovenya'da düzenlenen Tasarım Zirvesinde, Big See Turizm Tasarım Büyük Ödülü Kenan YavuzEtnografya müzesine verildi. Slovenya Kültür Bakanlığı ve UNESCO işbirliğinde, 22 Avrupa ülkesinin oluşturduğu BİG SEEPlatformu'nun özgün tasarımları ve kimlik deneyimini hayata geçiren projelere verdiği ödülün 2023yılındaki sahibi Kenan Yavuz Etnografya Müzesi oldu. Ödül töreni Slovenya'nın Başkenti Ljubljana'daMüzik Akademisinde gerçekleşti. Aralarında tasarım dünyasından Paul Robbercht, Kentaro Takeguchi, Prof. Ron Nabarro, Jose Martinezgibi önemli isimlerin olduğu jüri, Kenan Yavuz Etnografya Müzesi'ni, kültürel kimlik alanındaki başarılıçalışmaları, geçmişi yaratıcı projeler ile geleceğe taşıması, yöresel geleneği global Dünya ile buluşturmasıgibi gerekçelerle ödüle layık görüldüğünü duyurdu. 'Köklere Dönüş', 'Bize Gelen Bizi Yaşar' mottolarını kullanan müzemizin, 2021 yılında Avrupa MüzeForumu Silletto Büyük Ödülü ile yılın müzesi ödülünü kazanması, ardından 2022 Avrupa Birliği KültürMirası Europa Nostra ödülünü ve Kültür ve Turizm Bakanlığımızın Özel Ödülünü SayınCumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan'nın elinden alması ile yaşadığımız en anlamlıgurur, sorumluluklarımızı artırdı ve heyecanımızı pekiştirdi.12 yıl önce amatörce başladığımız ailemizinhikayesi, Anadolunun ruhu ile buluştu, giderek büyüdü ve bugün uluslararası alanda ülkemizi temsil eden, kadim kültürümüzü bayraklaştıran bir mekana dönüştü. Bugün ise, Slovenya'da tasarım ve mimarlık dünyasının çok önemli isimlerinden oluşan jüri tarafındanBİG SEE Tourism Design Week 2023 zirvesinde Grand Prix Turizm Dizayn Büyük Ödülüne layıkgörüldü. Toprağımızın ruhunu yansıtan hikayemiz, Dünya'nın kültür başkenti olan Anadolu'nun kadim mirasınıbugünden geleceğe taşıyarak, Dünya'nın en önemli kültürel tasarım ödüllerinden birini kazandı. Ailemiz, dostlarımız ve ülkemiz adına bizim için büyük bir gurur kaynağı oldu. Biz; bir ayağımızı köyümüzüntoprağına sabitledik ve diğer ayağımız ile tüm Dünya'yı dolaşıyoruz. Kültür mirası alanında bu kadarönemli ödüller ile buluşmayı başaran ülkemizin ilk müzesi olmak, kültür elçilerimizin tanımlaması ile çokbüyük bir başarı hikayesi oldu. Biz Dünya müzecilik anlayışına yepyeni bir bakış acısı getirdik. Törende konuşan Türkiye Cumhuriyeti Slovenya Büyükelçisi Aylin Taşhan Türkiye Büyükelçisi olarak2023 Big See Dizayn Konferasına katılmaktan çok mutlu oldum. Bu muhteşem organizasyon için Big SeePlatformunu tebrik ediyorum. Türkiye gerek mimari, gerek tasarım ve gerekse kültürel zenginliği ile doğuile batının, kuzey ile güneyin derin kültür mirasının kesişme noktasıdır. Bugün burada Turizm TasarımBüyük Ödülünü alan Kenan Yavuz Etnografya Müzemizi tebrik ediyor, bu ödülün; ülkelerimiz arasındakiisbirliğinin artmasına ve karşılıklı olarak kültürlerimizin daha iyi tanınmasına olanak sağlayacağınainanıyorumdedi. Özgün hikayesi ve mimarisi ile Doğu Karadeniz ve Doğu Anadolu'nun kültürel ve coğrafi buluşmanoktası olan Demirözü İlçesi/Beşpınar Köyünde İş İnsanı Kenan Yavuz tarafından kurulanmüze, kurucusunun geçmişten aldığı ilhamı, kültürel kodları ile görünür kılarak günümüze taşıyor. Müzeköylerde tahrip olan evlerden toplanan taşlar ve ahşaplar ile 26 farklı mekandan oluşuyor ve 24 binmetrekare alana yayılıyor. 2023 yılı yaz döneminde 40 bin ziyaretçi ağırlayan müze, ziyaretçilerine kültürderinliğini ve zenginliği olgusal olarak keşfetmelerine olanak sağlıyor."} {"url": "https://www.ithafsanat.com/kendi-cizgisini-surekli-sinayan-bir-ressam/", "text": "Kendine has tarzı ve sanatsal bir objeye dönüştürdüğü halat resimleriyle yaşamın her rengini tuvale yansıtan dünyaca ünlü ressamımız Ahmet Yeşil ile buluştuk İthaf Sanat yaz sayısı için... Arnica Art Land Sanat Çalıştayı sergisi için Mersin'e gidince değerli sanatçımızı atölyesinde ziyaret etmeden dönmek olmazdı. Mersin'in adını sanat dünyasında bilinir hale getiren, eserleri dünyaca ünlü çok sayıda müze koleksiyonunda ve özel koleksiyonlarda bulunan, sayısız sergiyle sanatseverlere ulaşan Ahmet Yeşil, Sanatçılık sadece malzemeyi alıp resim yapmak, eser üretmek değil. Sanatçı, kendini geliştirecek, araştıracak, soracak, soruşturacak, bozacak, dökecek, yıkacak ve yeniden inşa edecek. Bunu yapmazsanız zaten kendinize ait bir yeniliği, farklılığı ortaya koyamazsanız. Ben ilham diye bir şey olduğuna inanmıyorum. Çünkü ilhamın kendisi, düşünme yoğunluğunuzdur diyor. Aslında benim futbol geçmişim var. Hastalandığım yıl, beni önemli futbol takımları istemişti İstanbul'dan. Beyoğlu Spor vardı, 1. Lig'de oynayan beni transfer etmek istemişlerdi. Ama annem izin vermiyordu top oynamama. Benim dayım 18 yaşındayken spor yaparken ölünce annem de korkusundan benim futbol oynamama izin vermedi. Ben de 17 yaşındaydım o zaman. O izin vermese bile gizli gizli oynardım yine de. Annem ilkokul mezunu ama terzilik eğitimi almıştı. Çok üstün bir yetenekti annem. Gördüğü modeli ezberden çıkarırdı. Çok öğrenci yetiştirdi. Bizim de tanrıçamız gibiydi. Altı kardeşiz biz. Bizim okumamızı isterdi, gözünün önünden de ayırmazdı. Ama nafile! Ben arka pencereden ip sarkıtır kaçardım. Biz Mersin'in merkezinde, çok tarihi, yüksek tavanlı bir evde otururduk. Düşünün, beş kuşak o evde yaşamış. Evimiz kentin en eski eviydi diyebilirim. Benim de kaçtığım kat, şimdinin binalarının dördüncü katına eş değer yükseklikteydi. Evet, annemden kaynaklanır. Gördüğü bir şeyi çizerken hiç şaşırmazdı, yaratıcı yönü de çok fazlaydı. Babam da çok zeki adamdı. Ama babam sanatla değil, ticaretle uğraşmamı isterdi. Benim çocukluğum problemliydi. İlkokulda her hafta sonu disiplin cezam vardı. Dördüncü sınıfta öğretmen, Bununla uğraşamam dedi, sınıfta bıraktı beni. Yeni hoca da çok sertti. Kendi kendime Ben bununla da okuyamam. Bu da bırakırsa hiç olmazsa bir kadın öğretmene düşerim, yumuşak huylu olur dedim çocuk kafasıyla. Bir de üstüne üstlük o sene yaptığım bir resimden dolayı öğretmenimdem çok fena dayak yedim. Nü bir resimdi... Tabii, bir hikayesi var bu resmin de. Mersin'de, Bizanslardan kalan bir hamam vardı. Bize de çok yakındı, annem bizi de götürürdü. En son gittiğimizde beni, biraz da boy attığımdan hamama almadılar. Beni neden almadıklarını da anlamadığım için eve gidince Herhalde kovuldum ben deyip üzüldüm. Bu durum çok zoruma gittiği için hamamda gördüğüm kadınları, çocukları çizdim aslında. Evet ve o zamanlar sınıfta kalma olduğu için ben, 11 yaşında olsam da aynı sınıfta okuduğumuz 15-16 yaşında çocuklar vardı. Eline geçince onların tepkisi farklı oldu. Öğretmen yakaladı resmi, Kim yaptı bu terbiyesiz resmi? dedi. Ahmet Yeşil dedi çocuklar hemen. Zaten disiplin cezam vardı. O resim nedeniyle bana attığı tokatlardan yüzüm kıpkırmızı oldu. Kulağımdan tuttuğu gibi Bu sefer dedi seni okuldan uzaklaştıracağım. Müdürün odasına gittik tabii, içeride birileri var diye kapıda bekliyorduk. O sırada bir kadın geldi, Hocam, bu çocuğa ne oldu? Hasta mı? diye sordu. Yüzüm kızarmış ya ateşim var zannetti. Hoca da elinde resim Ya hocam, bıktım bu çocuktan. Ele avuca sığmıyor, kurallara uymuyor. Bir de terbiyesiz, ahlaksız resimler yapıyor diye anlattı. Kadın resmi merak etti ama benim öğretmenim göstermek istemedi. Ama kadın Uzaktan bakabilir miyim? dedi. Öylesine, kerhen gösterdi resmi hoca. Sonra o kadın, hocayı biraz kenara çekip bir şeyler söyledi. Hocam, yine kulağımdan tuttu; Gir sınıfa dedi Bundan sonra adam gibi resimler yap. Ve ben, o kadın kim bilmiyorum ama benim hayatımı kurtardı diye bakıyorum. Okuldan atılmak umrumda değil ama anneme nasıl hesap vereceğim? Bütün derdim o. O sınıfa girdim. Öğretmen o hafta, Hayat Bilgisi dersi için bir köy çeşmesi resmi istedi. Ben de yaylada gördüğüm köy çeşmesini yaptım; testiyle gelen köylü kadınlar, çeşmenin taşlarının dokusu filan... Bak böyle resimler yap, ahlaksız resimler yapma dedi öğretmen, aldı o resmi panoya astı. Ben ondan sonra hiçbir disiplin cezası almadan ilkokulu birincilikle bitirdim. Bütün meselem aslında anlaşılmaktı. Üst katımızda İstanbul'dan gelen bir kadın otururdu, Ressam teyze derdik ona. Galeriye giderdi. Beni de götürürdü. İlkokul üçüncü sınıftaydım. Onu izlerdim çalışırken. Eve gelirdik. Balkonda resim yapmasına bakardım. Bankalar o zaman küçük el kadar ajandalar verirdi. Onları biriktirirdim, içlerine resim yapardım. Karikatürler çizmeye başladım. Hürriyet'in bir yarışması vardı. Bir masal vermişler, onu en iyi resimleyen 50 kişiye de yağlıboya takımı hediye edecekler. Ben masalı resimledim ama iki ayrı resim yaptım. İki takım boya almak için. İki resmim de ödül aldı. Bekliyorum ödül gelsin diye. Gelmiyor, gelmiyor. O zaman Hürriyet'te Yıldırım Servis vardı. Şikayetlerinizi bildirirsiniz, onlar da bulur, sonuçlandırırdı. Ben de oraya mektup yazdım. Sözünüzde durmuyorsunuz, ödüllerimi alamıyorum diye. İki cümlelik cevap geldi. Evlat, bundan sonra düzgün resim yap. İkisini de sen yaptığın için, dürüst olmadığın için sana ödül yollamıyoruz diye. İlk dürüstlük dersimi oradan aldım. Dördüncü sınıftaydım yine. Annem çocukken değil de profesyonel olarak resim yapmaya başladığım zaman çok destekledi. Ama babam Bu resimlerle aç kalacaksın derdi. O tüccar olduğu için bu açıdan bakardı. Evin bitişiğinde Tevfik Sırrı Gür Lisesi vardı. Nizami ölçülerde futbol sahası vardı. Türkiye'nin en önemli atletleri oradan yetişirdi. Oradan mezun olunca, üniversitede çok iyi bir yere girerdiniz. Kayıt için gittik, annem kıvranıyor. Kırılma anı oldu benim için. Bir de ortaokula başladığımda resim hocamız okul müdürümüzdü. İlk akademik resim derslerimizi o verdi. İlk derste çizgilerimi gördü. Ders aldın mı sen? diye sordu. Yok hocam dedim. Ben tıp fakültesine gitmek istiyordum. Onun için de fen lisesine gitmek lazımdı. Ortaokuldan sonra fen lisesi için kayıt formu almaya gidince müdür bana Güzel sanatlar okuyacaksın dedi. Ben de Hocam zaten evdekiler top oynamama kızıyorlar. Bir de güzel sanatlara gideceğim desem kıyamet kopar dedim. Aldı formu attı. Git sen ortaokulu bitir önce dedi. Hocanın dediği oldu sonuçta! Halatları, ipleri çizmeden önce farklı çalışmalarım vardı. Bu geçiş birdenbire olmadı. Halatın neyi temsil ettiğine gelince... Halatın statik ritmiyle yaşamın dinamik ritmi arasında kurduğum diyalektik ilişki sonucu ortaya çıkan bir kozmos var resimlerimde. Plastik anlatım dilini yakaladığım ip, halat, nesnel tanımından sıyrılarak kendi sözünü kurmaya başladı. Halat, benim sanatımda öznel bir güç kazanıyor ve heyecanlar, coşkular, sosyal, ekonomik her şeyle beraber yaşamın bir yansıması haline geliyor. Kısaca yaşamın kendisi oluyor halatlar. Sürekli okuyan, düşünen bir insanım. Sanatçı, sadece malzemeyi alıp resim yapmak, eser üretmek değil. Sanatçı, kendini geliştirecek, araştıracak, soracak, soruşturacak, bozacak, dökecek, yıkacak ve yeniden inşa edecek. Bunu yapmazsanız zaten kendinize ait bir yeniliği, farklılığı ortaya koyamazsanız. Yaratıcılığınız olmazsa zaten yapamazsınız. Ben ilham diye bir şey olduğuna inanmıyorum. Çünkü ilhamın kendisi, düşünme yoğunluğunuzdur. Düşünerek, araştırarak, inceleyerek o ipucunu yakalıyorsunuz. Yoğunlaştığınız zaman sanat tarihi bilginiz de güçlüyse yakaladığınız malzeme neyse onun üzerinden kendinize ait bir atmosfer kurgulayabiliyorsunuz. Halat, önce detay olarak giriyordu figüratif dönemdeki çalışmalarıma. O detaylara yoğunlaşınca o yoğunluğun içinde düşünmeye başladım. Burada bir farklılık var, nasıl bir yol haritası çıkarabilirim diye. Üzerine ekleye ekleye bir baktım, karşıma çok farklı bir şey çıkıyor. Heyecanlandım tabii. Teknik araştırmalara başladım. Halatlar, kendi içinde dokuz dönem esasında. Işık ve gölgeler, görsel dokunuşlar, tarihsiz günlükler, sesler ve gizler, en son da art-ık zamanlar var. Bir de gönderilmemiş mektuplar var. Benim rahatsızlandığım iki yılda kendime yazdığım mektuplar vardı. Mahallede Ahmet olarak bilinirdim, okulda da Yeşil. 1974 1976 yıları arasında Ahmet Yeşil bir mektup yazardı, postaya verirdim. O mektup gelird, i bu kez Yeşil olarak ona cevap yazardım. İlham kaynağı, insanın, bir dile sahip olan sanatçının yaşadığı reel dünya ile kendi kurduğu dünyanın sınırlarının perdesini kaldırma kudreti olarak açıklanabilir. Bu çok da mistik bir durum değildir. Yoğunlaşma ve derinleşme sorunu olarak açıklanabilir. Sanatçının bilgi ve teknik birikimi, dünya görüşü, yaşam felsefesi, sezgileri yeteneği ve en önemlisi de yaratıcılığıdır. Öyle zorlama ile olmaz. Çalışmaya başladığınızda aklınızdaki soruları resme dönüştürme coşkusu, heyecanı bitene kadar çalışırsınız, sonrasında yeniden bir hazırlık başlar. Bu benim için bir yaşam biçimi; yeni değerlendirmeler, yeni araştırmalar, eskiz, desen çalışmaları, kitap okumaları, güncel yaşamı takip etme. Hayatın her alanında, dünyada ülkemizde olup bitenleri takip etmek. Bu benim için malzeme toplama anlamına geliyor. Gençlerin yeteneklerini, yaratıcılıklarını gördüğümde benden destek de istiyorlarsa elimden geldiğince yardımcı olmaya çalışıyorum. Ancak disiplinli çalışmalarını, ilkeli duruşlarını, kendilerini geliştirmek için duydukları heyecanı, çabalarını görünce gelişme süreçlerinde destek veririm. Usta çırak ilişkisi gibi değil de bilgi birikimi ve deneyim paylaşımı açısından yaklaşıyorum. Yurt içi ve yurt dışı sanat mekanlarını tanımalarını sağlamaya ve tüm etkinliklerime götürmeye çalışırım. Bu, onların sanatlarına dünya görüşlerine sanatsal gelişmelerine katkı sağlar. Bundan yararlanan da sanat yaşamında yoluna, üreterek devam eder. Aldıklarının üzerine kendilerini katamayanlar da iyi ressam olurlar ama sanatçı olmaları zor. Gösterilmek isteneni değil, görmek istediklerinizle yaşamı sorarak, sorgulayarak, iradenizi boşluklarda egemen kılarak, anlamlı özgür ve özgün yaratabilirsiniz. Frida Kahlo ile ilk tanışmam Cumhuriyet gazetesindeki bir yazı ile oldu. Frida Kahlo'nun hayatını anlatan bir yazıydı. O da tıp fakültesinde okumak istemiş, 17 yaşında kaza geçirmiş. Omurilik rahatsızlığı. Ben de tıp fakültesi okumak istiyordum ve 17 yaşında benim başıma gelen o oldu. Sonra onun yaşamı ile ilgili çok kitap okudum. Benim en yakın arkadaşlarından Buket Şahin, onun hayatını yazdı. Kitabını okuduğumda Frida Kahlo hakkında hiçbir şey bilmediğimi fark ettim. Çok müthiş bir kitaptı. New York ve Barselona'yı seviyorum en çok. Barselona'da yaşam çok kolay. Bir ucundan bir ucuna taksi kullanmadan dolaştık. Bizim Mersin'e benziyor. İkincisi kozmopolit bir kent. Bizim Mersin de öyle. Mersin Mezarlığı'nda ayrı gayrı yoktur. Tüm dinlerden herkes koyun koyuna yatıyor orada. Öyle bir ortamda büyüdük biz. New York da zaten dünyada sanat deyince akla ilk gelen kentlerden. Çok etkileyici bir kent. Evet, hedefimiz müze açmak. Siz Mersin'in kent müzesi ihtiyacını sıklıkla dile getiriyorsunuz. Mersin'e bir müze şart. Sizin de Mersin Çağdaş Sanat Müzesi açmanız şahane olur. Mersin, kültür-sanat potansiyeli, insan potansiyeli çok yüksek bir kent. Levanten kültürü, Türkmen kültürü, Yörük kültürü, Arap kültürü harmanlanmış çağdaş bir kent. Mersin'e gelen dönüşür, buraya benzemeye başlar. Bu dönemde ötelenen sergilerim oldu. Ancak bu yılın aralık ayında İstanbul'da bir sergim olacak. Ayrıca 15 Eylül 15 Ekim 2023 tarihleri arasında yine İstanbul'da Atatürk Kültür Merkezi'nde 45. sanat yılım dolayısıyla iki galeride eş zamanlı eserlerim sergilenecek. ABD'nin Miami ve New York kentlerindeki sergiler için de hazırlıklarımız var."} {"url": "https://www.ithafsanat.com/kendini-kesfetme-yolculugu/", "text": "Deste Vakfı'nın The Slaughterhouse'da düzenlediği ve sanatçının tüm alanı Apollon için bir tapınağa dönüştürdüğü Jeff Koons: Apollo sergisi, izleyiciyi çağdaş ve antik arasındaki metafizik bir diyaloğa sokmayı amaçlıyor. Eserler, sanatçının uzun zamandır arkadaşı ve dünyanın önde gelen sanat koleksiyoncularından biri ve Atina merkezli Deste Vakfı'nın yaratıcısı Dakis Joannou'ya 80. doğum günü hediyesi aslında. Covid nedeniyle proje iki yıl ertelenmiş ve Koons'un ne yapmayı planladığını kimse bilmiyormuş. Jeff'in bana verebileceği en büyük hediye, ilk deneyimin hediyesiydi diyor Joannou ve Koons'un ne hazırladığını ilk gördüğünde aklının başından tamamen gittiğini söylüyor. Bu serginin kişinin kendini nasıl tanımladığı, Koons'un kendini nasıl tanımladığı, asıl önemli olanın ve aynı zamanda Hydra Adası'nın kendisiyle ilgili olduğunu vurguluyor. Hydra kültürünün temelleri özgürlük arayışına dayanıyor diye ekliyor. Apollon öncelikle güneş ve ışık tanrısı olarak bilinmesine rağmen aynı zamanda müzik ve şiir, şifa ve salgın hastalıklar, kehanet ve bilgi, düzen ve güzellik, okçuluk ve tarım tanrısı. Başında bir defne tacı ve elinde ya bir yay ve ok ya da bir lir ve mızrap ile tasvir edilir. Bu nedenle, antik Yunan tanrısına saygı duruşunda bulunan bu sergi beş duyunun tümünün bir kutlaması gibi. Sergi, müzik, adaçayı yakma ve eski zamanları anımsatan pişmiş sunularla duyuları harekete geçiriyor. Çağdaş şarkılarla birlikte çalınan antik kitara ile iki müzik formatı kah birbirinden kopuyor kah birbirine karışıp şaşırtıcı bir uyum yakalıyor. Eskiden mezbaha olan proje alanına giden yokuştan çıkarken sizi önce The Slaughterhouse'un üzerine yerleştirilmiş, mezbahayı adeta bir tapınağa dönüştüren, ışınları rüzgarda bir fırıldak gibi dönen bronz ve bakır alaşımı devasa altın güneş karşılıyor. Apollon'un iki taraftan da görülebilen yüzüne sahip eserin adı Apollo Wind Spinner. Binaya doğru ilerlerken Marcel Duchamp'ın ünlü hazır ürünü Fountain'a (1917) göndermede bulunan seramik pisuar ve tekerlek, taze ekmek tepsisi, kol saatleri gibi çeşitli nesnelerin mütevazı bir ahşap masanın üzerine yerleştirilmiş olduğu görülüyor. Giriş kapısının üzerinde, Delphi'deki Apollon tapınağının cephesine saygı duruşunda bulunan ünlü Kendini bil aforizması yazılı. Koons'un mozaik zeminden süslü duvar resimlerine ve gerçek altın varaklı masmavi tavana kadar, proje uğruna tamamen yeniden şekillendirdiği küçücük mekanın girişinde sizi geleneksel antik Yunan tuniği giymiş bir genç kız veya bir genç erkek karşılıyor. İçerisi ise antik Yunan güneş tanrısının merkezde, çok gerçekçi hareket eden albino bir yılanla birlikte poz verdiği bir Apollo tapınağına dönüştürülmüş. Altın varaktan yapılmış bir taç ile süslenmiş çok renkli animatronik Apollo Kithara (2019-2022) heykeli günümüz gitarının kökeni olarak kabul edilen bir kitara çalıyor ve fonda Lady Gaga ve diğer pop sanatçılarının eski melodilere karışan şarkılarını duyuluyor. Etrafa yerleştirilen mumların yumuşak ışığı da bu mistik atmosfere katkıda bulunuyor. Mezbaha içindeki eski taş zemin yeni mozaiklerle kaplanmış, duvarlar ise Pompeii yakınlarındaki Boscoreale'den eski freskler esas alınarak dönüştürülmüş. Antik çağda Boscoreale'de, çok sayıda aristokrat kır villasına bulunuyordu. Buradaki gibi lüks villalar, genellikle Roma aristokrasisinin Helenistik sanat ve kültürü tüketimini göze çarpıcı şekilde sergileme ortamlarıydı. Bir senatör kamusal hayatta, her ne kadar geleneksel Roma değerlerini -yalın, kullanışlı, muhafazakar- esas alan ciddi bir görüntü ile boy gösterse de ev hali ve villaları, rafine yaşamın abartılı gösterilerinin -inşa etme, dekorasyon, yemek ve felsefe yapma- yerleriydi. Bunun için ilham, fikir repertuvarı ve sanatçılar, dekoratörler ve entelektüeller de dahil olmak üzere doğudaki Yunanlılardan geldi. Roma villa mimarisi, bir Roma evinin özünü, Yunan spor salonlarından, saraylardan ve kutsal alanlardan esinlenilen sütunlu avlular ve bahçelerle birleştirdi. Roma aristokrasisi, Atina akademilerinin kültürünü, Helenistik pastorallerin büyülü dünyasını ve İskenderiye saraylarının ihtişamını hatırlatmayı amaçlıyordu. Yunan filozoflarının ve yazarlarının portreleri öğrenmeyi temsil ediyor; satir ve peri heykelleri Dionisosvari pastoral manzarayı yeniden yaratıyor; Yunan efsanesi ve hanedan portreleri açısından zengin duvar resimleri de görkemli iç mekanlar oluşturuyordu. Sergide bir çift bronz Nike spor ayakkabı da var. Koons, bu eseri için Dışarıda 'Kendini Bil' yazıyor ve bu ayakkabılar da kendini tanımanın, kendi ayakkabılarını giyerek yürümenin felsefesini gösteriyor diyor. Binanın balkonunda ise aynı anda hem kendi yansımanızı hem denizi hem gökyüzünü hem de tapınağa çevrilmiş binayı Gazing Ball Tripod (2020-2022) adlı esere bakarak görebiliyorsunuz. Bu topların bir zamanlar nazardan koruyup şans getirdiklerine inanıldığını düşünürsek o an hem sizin hem de etrafın koruma altında olduğunu bilmek güzel tabii. Sanatçı bir nişe yerleştirdiği Plato's Solid Forms Wind Spinners (2020-2022) adlı eserinin hem antik hem de modern dünyanın bir yönünü kapsadığını belirtiyor. Nasıl derseniz şöyle açıklayabiliriz; bir Platonik katı, her yüzün aynı sayıda kenara sahip düzenli bir çokgen olduğu ve aynı sayıda yüzün her tepe noktasında buluştuğu bir çok yüzlülüktür. Sadece beş farklı Platonik katı vardır. Bunlar tetrahedron, küp, oktahedron, dodecahedron ve icosahedron olarak adlandırılır. Platon, bu cisimlerin doğayı anlattığını düşünüyordu. Ona göre; her yüzü bir eşkenar üçgen olan dört yüzlü ateşi, sekiz yüzlü havayı, yirmi yüzlü suyu, yüzleri kareler olan küp dünyayı ve yüzleri düzgün beşgenlerden oluşan on iki yüzlü ise evreni simgeliyordu. Güneş batmak üzere, sergi alanından limana doğru yürürken yıllardır ressamlar, müzisyenler, yazarlar, bohem şairler ve sanatçılar için bir sığınak ve ilham kaynağı olan Hydra'da zaman yavaşlıyor hatta bazen duruyor gibi. Buranın büyüsüne kapılmamak imkansız hele de güneş tanrısı bizi aydınlatmaya devam ettiği sürece."} {"url": "https://www.ithafsanat.com/kirac-bir-tepeden-tarihi-bir-tersaneye/", "text": "Baksı Müzesi'nin bulunduğu tepede kısa bir süre önce ziyarete açılan Kıraçta Heykel sergisi, Contemporary İstanbul kapsamında Tersane İstanbul'a geliyor. Farklı kuşaklardan dokuz sanatçının Baksı Tepesi'nden Çoruh'u seyre dalan heykelleri, manzaranın içinde, manzaraya karşı kıraçın hafızasını dinliyor. Yapıtlar kıraçtan tersaneye bir video aracılığıyla yol alıyor. Çağdaş müzeciliği yepyeni bir anlayışla Anadolu'nun kültür varlıkları haritasına katan Baksı, 20. yıl kutlamaları kapsamında hayata geçirdiği Kıraçta Heykel sergisini özel bir video çalışması ile Contemporary İstanbul ziyaretçilerine sunmaya hazırlanıyor. 7-10 Ekim tarihleri arasında Tersane İstanbul'da gerçekleşecek sanat fuarında Baksı Müzesi, sanatseverleri heykellerin rehberlik ettiği bu şiirsel yolculuğa ortak olmaya davet ediyor. Sergide, Erdal Duman, Günnur Özsoy, Hüsamettin Koçan, İbrahim Koç, Kemal Tufan, Mike Berg, Nermin Er, Osman Dinç ve Yunus Tonkuş'un yapıtları yer alıyor. Heykellerin bu sessiz çağrısını Contemporary İstanbul'da geniş bir ziyaretçi topluluğuna ve uluslararası sanat çevrelerine ulaştırmaktan mutluluk duyduklarını dile getiren Koçan, Anadolu'dan ilham alan ve ona yeni değerler katan sanatçıların yapıtlarını yerinde görmek isteyenleri Baksı Müzesi'ne davet etti. Kıraçta Heykel sergisinden görüntülerle hazırlanan video çalışması, Contemporary İstanbul kapsamında 7-10 Ekim tarihleri arasında Tersane İstanbul'da, T6 Salonu B1-211 numaralı Baksı Müzesi standında izlenebilir."} {"url": "https://www.ithafsanat.com/kirilma-noktasi-hikayenin-sonunu-sen-yaz/", "text": "QNB Finansbank ve Artkolik Sanat Platformu iş birliğinde hayata geçen Kırılma Noktası: Hikayenin Sonunu Sen Yaz sergisi 4 Mayıs'ta QNB Finansbank Kristal Kule'de gerçekleşen açılış sonrası sanatseverlerle buluştu. Çalışmalarının merkezine iklim krizi ve çevre sorunlarını alan sanatçıların atık malzemelerle ürettiği eserlerden oluşan kapsamlı serginin küratörlüğünü Denizhan Özer üstleniyor. Sergide Bubi, Bedri Baykam, Mehmet Özenbaş gibi Türkiye çağdaş sanatının önemli temsilcilerinin eserleri yer alıyor. QNB Finansbank, Artkolik Sanat Platformu ortaklığında yaratılan Kırılma Noktası: Hikayenin Sonunu Sen Yaz sergisiyle iklim krizi ve çevre sorunları hakkında farkındalık yaratmayı amaçlıyor. QNB Finansbank'ın genel müdürlük binası Kristal Kule'de açılan sergi, 5 Mayıs 18 Haziran tarihleri arasında her Cumartesi ücretsiz olarak ziyaret edilebilecek. Bubi, Bedri Baykam, Mehmet Özenbaş da dahil Türkiye çağdaş sanatının önemli temsilcilerinin atık malzemelerden ürettiği 60 eseri barındıran serginin küratörlüğünü ise Denizhan Özer üstleniyor. Üretimlerinin temeline çevre sorunlarını yerleştirmiş 30 sanatçının çalışmalarını içeren Kırılma Noktası: Hikayenin Sonunu Sen Yaz sergisi kapsamında Özge Günaydın'ın geri dönüştürülmüş kompozit malzemeyle ürettiği gerçek boyutlu bir gergedan olan Rhinovella, Mehmet Özenbaş'ın Kuzey ormanlarının kesilen ağaçlarına dikkat çekmek amacıyla ürettiği No 7, Deniz Çobankent'in inşaat atıkları ile ürettiği heykellerin yanı sıra Türk çağdaş sanatının önemli temsilcilerinin atık malzemelerden ürettiği eserler QNB Finansbank Kristal Kule'de sergilenecek. Sergiyle paralel olarak ayrıca iklim krizi ve her geçen gün artan çevre sorunlarına dikkat çeken çocuk sanat atölyeleri de gerçekleştirilecek. Artkolik iş birliği ile hayata geçirilecek olan bu atölyelerde çocuklar küratör Denizhan Özer yönlendirmesiyle atık malzemelerden çalışmalar üretecekler."} {"url": "https://www.ithafsanat.com/kirmizi-arabayi-yazdi-yonetti-ve-oynadi-2/", "text": "Çocukların sanatsal üretim gerçekleştirmeleri, sinema kültürü edinmeleri ve yedinci sanat dalına ilgilerinin artması amacıyla bu yıl 17. defa gerçekleştirilen Çocuk Filmleri Festivali'nin Filmimin Hikayesi Yarışması ile bir öğrenci daha hayallerini gerçeğe dönüştürdü. Yarışmada, Kırmızı Araba hikayesiyle birincilik ödülünü kazanan Asya Şahin, senarist ve yönetmen Ali Tanrıverdi ile birlikte filmini çekti. TÜRSAK Vakfının desteği ile ilk yönetmenlik ve başrol oyunculuğu deneyimini yaşayan Şahin, unutamayacağı bir çekim günü yaşadı. Karikatürist ve Animasyon Yapımcısı Varol Yaşaroğlu başkanlığında, Senarist ve Yönetmen Ali Tanrıverdi, Yazar ve Psikiyatrist Cem Mumcu, Oyuncu Ceren Benderlioğlu, CGV Mars Cinema Group COO'su Nurdan Ulu Horozoğlu'ndan oluşan jüri tarafından birinciliğe layık görülen Asya Şahin, ödül töreninde en mutlu ve heyecanlı günlerinden birini yaşadığını söyledi. Asya Şahin, Çakallarla Dans film serisinin senaryo yazarlığını Murat Şeker ile birlikte üstlenen, 2019 yılında Amacı Olmayan Grup filmi ile ilk kez yönetmenlik koltuğuna oturan Ali Tanrıverdi'nin yardımıyla filmini çekti. Oyuncu Beste Bereket ile de başrolde oynayan Asya Şahin, keyifli bir set deneyimi yaşadı. Kırmızı Araba filminin başrolünde yer alan bir diğer isim ise TÜRSAK Vakfı Yönetim Kurulu Başkan Yardımcısı, Yapımcı ve Avukat Burhan Gün oldu. Çocuk Filmleri Festivali ile ilgili ayrıntılı bilgiler ve güncel duyurular yarışmanın web sitesinden ve TÜRSAK Vakfının sosyal medya hesaplarından takip edilebilir."} {"url": "https://www.ithafsanat.com/kirmizi-arabayi-yazdi-yonetti-ve-oynadi/", "text": "Çocukların sanatsal üretim gerçekleştirmelerine, sinema kültürü edinmeleri ve yedinci sanat dalına ilgilerinin artması amacıyla bu yıl 17. defa gerçekleştirilen Çocuk Filmleri Festivali'nin Filmimin Hikayesi Yarışması ile bir öğrenci daha hayallerini gerçeğe dönüştürdü. Kırmızı Araba hikayesiyle birincilik ödülünü kazanan Asya Şahin, senarist ve yönetmen Ali Tanrıverdi ile birlikte filmini çekti. TÜRSAK Vakfının desteği ile ilk yönetmenlik ve başrol oyunculuğu deneyimini yaşayan Şahin, unutamayacağı bir çekim günü yaşadı. Karikatürist ve Animasyon Yapımcısı Varol Yaşaroğlu başkanlığında, Senarist ve Yönetmen Ali Tanrıverdi, Yazar ve Psikiyatrist Cem Mumcu, Oyuncu Ceren Benderlioğlu, CGV Mars Cinema Group COO'su Nurdan Ulu Horozoğlu'ndan oluşan jüri tarafından birinciliğe layık görülen Asya Şahin, ödül töreninde en mutlu ve heyecanlı günlerinden birini yaşadığını söyledi. Asya Şahin, Çakallarla Dans film serisinin senaryo yazarlığını Murat Şeker ile birlikte üstlenen, 2019 yılında Amacı Olmayan Grup filmi ile ilk kez yönetmenlik koltuğuna oturan Ali Tanrıverdi'nin yardımıyla filmini çekti. Oyuncu Beste Bereket ile de başrolde oynayan Asya Şahin, keyifli bir set deneyimi yaşadı. Kırmızı Araba filminin başrolünde yer alan bir diğer isim ise TÜRSAK Vakfı Yönetim Kurulu Başkan Yardımcısı, Yapımcı ve Avukat Burhan Gün oldu. Çocuk Filmleri Festivali ile ilgili ayrıntılı bilgiler ve güncel duyurular yarışmanın web sitesinden ve TÜRSAK Vakfının sosyal medya hesaplarından takip edilebilir."} {"url": "https://www.ithafsanat.com/kisa-metraj-kulvarinda-bir-inceleme-belgesel-film-yonetmenlerine-bes-soru-bes-cevap/", "text": "Son yıllarda ülkemizde -özellikle kısa metraj odaklı- film festivallerinin çok hızla çeşitlendiğini söylemek yanlış olmayacaktır. Her ne kadar pandemi süreci, film festivallerini etkilemiş olsa da bu durum, yükselen grafiği bozamadığı gibi dijital kalıplarla biçimlenen bazı festivallerin hayata geçmesini de kolaylaştırmıştır. Araştırmacı Hayri Çölaşan'ın kameraarkasi. org adlı web sitesinde yıllık olarak yayınladığı Film Festivalleri Değerlendirmesi adlı raporuna 2019 yılında ilgili festivallere kısa metraj kategorisinde 762 kurmaca, 239 belgesel, 66 animasyon ve 118 deneysel olmak üzere 1185 yeni film girerken bu rakam 2020 yılında pandemiye rağmen 707 olarak kayıtlara geçmiştir. Söz konusu verilere bakıldığında kısa metraj kategorisinde azımsanmayacak seviyede çeşitlilik ve üretim olduğu görülmektedir. Bu noktada üretim ve çeşitliliğin günümüzün belgesel sinemasındaki yansımalarına tam anlamıyla geçmeden önce kısaca geriye dönmekte yarar olduğu düşüncesindeyim. Ülkemizde belgesel sinemanın nasıl yollardan geçtiğini ve dönüşümünün sebeplerini bilmek, günümüzde sahip olduğu kimliği tam anlamıyla anlayabilme açısından önem taşımaktadır. Bu yazıda söz konusu festivallerde boy göstermiş, Türk belgesel sinemasının geleceğinin birer parçası olarak gördüğüm beş yönetmene kısa metraj ve belgesel sinema ile ilgili beş soru sorarak elde ettiğim düşünceleri değerli okuyucularla paylaşmaya çalışacağım. Söz konusu inceleme, kısa metraj alanında üretim yapmış, festivaller gezmiş, diğer yandan bu alanda üretmeye gayret eden insanlar yetiştirmeyi hedefleyen bir eğitim kurumunda mesleki kariyerine devam eden biri olarak bendeniz için oldukça kıymetlidir. Günümüzde mevcut problemleriyle sürdürülebilirliği zorlaşan kısa metrajlı belgesel sinemanın sorunlarını ve geleceğini aktörlerinden dinlemek, umuyorum ki bu alanda hepimizin ihtiyacı olan iyileşmenin bir parçası olacaktır. Türkiye'nin sinema tarihi ele alındığında uzunca bir dönem, belgesel sinemanın yeterince deşilmediği ve üzerinde çalışılmadığı artık sinema topluluklarınca bilinmektedir. Bu sebeple yakın bir zamana kadar belgesel sinemada tarih yazımı da iyi niyetli fakat yeterince detaylı ya da güncel olmayan bazı çalışmalar dışında irili ufaklı boşluklara sahipti. Günümüzde ise bu boşlukların tez, makale, deneme ve araştırma gibi türler aracılığıyla kapanmaya başladığı görülmektedir. Söz konusu çalışmalar tarih yazımı konusunda önemli olduğu gibi dönemin gereklilikleri göz önünde bulundurulduğunda Türk Belgesel Sineması literatüründe yeni açılımları da ortaya çıkarmaktadır. Bu amaca hizmet eden 2000 sonrası döneminin en akılda kalıcı çalışmalarından biri ise yönetmen, akademisyen ve araştırmacı Hakan Aytekin'in 2017 yılında hazırladığı Türkiye'de Toplumsal Değişme ve Belgesel Sinema adlı çalışmasıdır. Çalışma, Türk belgesel sinema tarihini Propaganda Dönemi, Kültürel Hümanizma Dönemi ve Çokkültürlülük Dönemi başlıkları altında incelerken dönemin öne çıkan toplumsal özelliklerinin belgesel sinemadaki etkilerini kapsamlı bir biçimde ele almaktadır. Hakan Aytekin'in bu bölümlendirmesinin altında yatan önemli olayları kısaca inceleyelim. Aytekin'in Propaganda Dönemi olarak nitelendirdiği 1895-1956 tarih aralığında sinemanın ortaya çıktığı ve devletlerin propaganda unsurları arasında hızlıca önem kazandığı görülmektedir. 28 Aralık 1895 tarihinde ilk gösterimi yapıldığı kabul edilen sinemanın Osmanlı coğrafyasına bu tarihten yaklaşık dokuz ay sonra geldiği, hem gösterimler düzenlendiği hem de çeşitli bölgelerde çekimler yapıldığı bilinmektedir. 20. yüzyılın ilk çeyreği bittiğinde dünya ile birlikte yeni kurulan Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nde de belgesel sinema, yavaş yavaş propaganda dönemini tamamlamış, 1950'li yıllarda Sabahattin Eyüboğlu öncülüğünde yeni bir anlayış çerçevesinde Kültürel Hümanizma Dönemi'ne giriş yapmıştır. Belgesel sinemanın temel niteliklerinin belirginleştiği ikinci dönem olan Kültürel Hümanizma Dönemi'ndeki filmlerde tematik olarak ulusun türdeşleşmesi sorunsalı epeyce aşılmış; ulusun kökenine yönelinmiş, coğrafi anlamda yerellik tarihsel anlamda derinlikle buluşturulmaya çalışılmıştır. Dönemin belgesel filmlerinde Türkiye Cumhuriyeti sınırları içinde veya yakın çevresinde kalan eski uygarlıklar türdeşleş meye çalışılan ulusun ve kültürün kökeni olarak kabul edilmiştir. Bu anlamda göze çarpan ve ilgili dönemin başlangıcı olarak kabul edilen ilk film Sabahattin Eyüboğlu'nun 1956 yapımı Hitit Güneşi adlı çalışmasıdır. Türkiye'de belgesel sinemaya kurumsal çerçevede katkı sunan ilk kuruluş olan İstanbul Üniversitesi Film Merkezi bünyesinde çekilen Hitit Güneşi, Hitit Uygarlığı'nın inançlarını ve yaşam tarzlarını konu almaktadır. Ayrıca Eyüboğlu'nun bu çalışması, 1956'da düzenlenen Berlin Film Festivali'nde Gümüş Ayı ödülü kazanarak Türkiye Cumhuriyeti'nin sinema alanındaki ilk ödülünü alan yapım olarak da kayıtlara geçmiştir. 1950'lerden 1990'lı yılların başına kadar başta Sabahattin Eyüboğlu ve Suha Arın olmak üzere Ertuğrul Karslıoğlu, Hasan Özgen ve Behlül Dal gibi yönetmenler Anadolu'nun çeşitli bölgelerinde Türkiye'nin kültürel mirasını belgelemişlerdir. 1990'lı yıllara gelindiğinde ise belgesel sinemadaki çeşitlilik, izleyici ile buluşma imkanlarına paralel olarak artmaya başlamış ve gelişen teknoloji ile birlikte tekrar bir yenilenme sürecine girmiştir. Toplumların yaşam alışkanlıklarını derinden etkileyen küreselleşmenin, belgesel sinema alanında da kendini göstermesi ve hatta reformlara sebep olması kaçınılmazdır. Dünyadaki bu değişim belgesel sinemaya yeni eğilimler, çok seslilik ve Kültürel Hümanizma kavramının ardında kalan yeni sorunsalların keşfi gibi meseleleri beraberinde getirmiştir. Günün sonunda küreselleşme hareketi belgesel sinemanın reformuna, Kültürel Hümanizma Dönemi'nin sonlanmasına ve Çok Kültürlülük Dönemi olarak adlanan yeni bir sürece girilmesine olanak vermiştir. Çok kültürlülük kavramı, türdeş olmayan, farklı kimliklere sahip olmasına rağmen birlikte yaşamını sürdüren çok sesli toplumları tanımlamak için kullanılan bir kavram olarak karşımıza çıkmaktadır. Çok kültürlülük kavramının bu açıdan günümüzde belgesel sinemanın içinde barındırdığı çok sesliliği de kavramsal olarak karşılaması kaçınılmazdır. Çok kültürlülük Dönemi'nin en belirgin özelliği, Kültürel Hümanizma Dönemi'nin tamamlanmaya başladığı 1990'lardan bugüne belgesel sinemamızda büyük beylik konuların yanı sıra herhangi bir işçinin, sıra dışı bir mahallenin, sosyal ya da siyasal bir olayın veya birtakım sıradan insanların ana aktör olduğu filmlerdir. Özetle, hala devam ettiği konusunda hemfikir olduğumuz Çok Kültürlük Dönemi'nde teknolojinin, globalleşmenin ve çeşitlenmenin belgesel sinemada yeni bir anlayış ortaya çıkardığı zaman dilimi olarak göze çarpmaktadır. Şahsımın da içinde bulunduğu jenerasyon -günümüzün tabiriyle Y kuşağı- Çok Kültürlülük Dönemi'nin içinde üretim yapmaya başlamıştır. Söz konusu dönemin film yapım ve yönetimi noktasında pek çok avantajı olduğu aşikardır ancak objektif bir yaklaşım içinde dezavantajlarından da söz etmek yerinde olacaktır. Yönetmen, yapımcı ve senarist Batuhan Kurt ise belgesel sinema üretimine, gerçekliğin ve belgelemenin getirilerinden biri olan toplumsal belleğe katkısı sebebiyle karar verdiğini belirtiyor. Belgesel sinema, diğer türlerin aksine gerçeklikle en büyük bağı kurmaktadır. Bu durum belgeseli benim için ilgi çekici hale getirmektedir. Gerçek insanlarla kurmuş olduğunuz iletişim, her an keşfetmeye hazır, öngörülemez yapısı ve bilinmeze uzanan yapım serüveni, beni belgesel yapmaya iten en önemli unsurlar arasında yer almaktadır. Ayrıca belgesel, belge niteliği taşıması, toplum dinamiklerini keşfetmemizi ve toplumsal hafızamıza katkı sağlaması açısından da benim için büyük bir önem taşımaktadır. Belgesel filmlerin görünürleşmesi Çok Kültürlülük Dönemi'nin en belirgin özelliklerinden biri olan teknolojik gelişmeler sebebiyle özellikle 2000'li yıllardan sonra ciddi bir ivme kazanmıştır. Her ne kadar yurt içi ve yurt dışı film festivallerinin, televizyon kanallarının ve dijital platformların sayısı artmış olsa da duruma yönetmenlerin tarafından bakıldığında henüz tam anlamıyla tatmin edici görünmediği ortadadır. Birbirinden bağımsız bu beş yönetmene yönelttiğim ve cevabını merakla beklediğim sorulardan biri de özellikle kısa metraj gibi başka bir mücadele de hesaba katıldığında belgesel sinema yönetmeninin karşılaştığı zorluklar üstüneydi. Gözlemlerime göre Türkiye'de bir sinema ilgilisi, belgesel sinema türüne ilgi duymaya başladığında karşılaştığı ilk zorluk, mevcut ders programlarında belgesel sinema konulu dersler bulabilme mücadelesidir. Ardından karşılaşacağı bir diğer mücadele ise bu alanda hazırlanmış yazılı çalışmalar bulmak olacaktır. Son birkaç senedir umut verici bir grafik çizen Türkiye'nin belgesel sinema literatürü, uzun yıllar henüz yeterince deşilmemiş bir alan olarak araştırmacısını beklemekteydi. Sinema eğitiminde kuşkusuz akademinin yeri oldukça büyüktür. Ancak geçmişten bugüne kuşaktan kuşağa aktarılan bir diğer yöntem ise zanaatın bulunduğu her disiplinde olduğu gibi geleneksel usta-çırak usulü eğitim biçimidir. Akademik eğitim kıymetli ve önemlidir; ancak geleneksel yöntemi de içinde barındırmadığı takdirde eksik kalacaktır. Akademide edinilen vizyon dahilinde hayal etmeyi ve tasarlamayı öğrenen yönetmen adayları, usta yönetmenlerin deneyimlerini görmeli, yorumlamalı ve anlamlandırmaya çalışmalıdır. Bu noktada sizlerle tanıştırmış olduğum bu beş yönetmenin tümü, bu yolculuğu doğru planlamakta ve kariyerlerini kararlılıkla sürdürmeye devam etmektedirler. Bu döngünün olması gerektiği biçimde devam etmesi belgesel sinema topluluğumuzun korunması ve Türkiye'nin kültürel mirasının görsel belleğine katkı sağlamayı sürdürebilmek açısından da oldukça önemlidir."} {"url": "https://www.ithafsanat.com/kitap-kulupleri-iyi-okurlari-yalnizliktan-kurtariyor/", "text": "Jack London'ın Martin Eden romanında kurduğu bu cümle, dosyamıza konuk olan bir okurun, diğer okurlara hediyesi. Kitap kulüplerinin varlık nedenini, kim daha iyi açıklayabilir? Kulüpler, önceden seçilmiş bir kitabı konuşmak üzere belirli periyotlarda toplanıyor; birbirinin dilinden konuşanlar bir araya geliyor. Bir kitap okuyorlar, dünyaları zenginleşiyor. Bizi hayattan izole eden küresel salgın sürecinde, sanal alemdeki kitap kulüpleri çoğaldı. Bu bile kitabın yalnızlığa çare olduğunu göstermiyor mu? İstanbul, Ankara ve İzmir'den yükselen seslere kulak verdik. İstanbul Edebiyat Kulübü, nitelikli okurları bir araya getirme amacıyla 2017'den bu yana toplanıyor. Kulüp moderatörü, gıda mühendisi Burhan Kebabcı'nın vurguladığı gibi okurlar, kitabı özümsemek ve hafızasından silinmemesini sağlamak için onu okuyanlarla konuşmak istiyor. Kebabcı, Etkinliklerimizin verimli geçmesi için üye sayımızı 45 civarında tutuyoruz. Ayrılanlar ya da kurallar gereği çıkarılanlar oldukça yeni üye alıyoruz. Aşırı başvuru geliyor, yeni üyelerin alınması altı yedi ayı buluyor diyor. Mühendis, öğretmen, mimar, yazılımcı, doktor, psikolog, psikolojik danışman, mali müşavir, öğrenci gibi üye çeşitliliğine sahip kulüp, üç haftada bir toplanıyor. Kitap seçiminde iki sınıflandırmaları var; genel ve tematik listeler. Temaları, genel listenin içinden çıkarıyorlar; Latin Amerika, çocuk, modern dünya, 2000'ler sonrası Türk, Kuzey Avrupa, Uzak Doğu edebiyatlarından birine yoğunlaşıyorlar. Kebabcı'nın hazırladığı sekiz kitaplık listeyi oyluyorlar. Bazen yazarları ağırladıklarını söyleyen Kebabcı, Üyelerimiz yorum ve eleştirilerini rahatlıkla yaptı. Bunun yanında Türkiye Sahaflar Derneği Başkanı Ümit Nar ile sahaflık kültürü, kitap piyasası ve okur kitlesi üzerine harika bir sohbetimiz oldu. Orhan Pamuk üzerine kitapları olan Doç. Dr. Saman Hashemipour'u, Veba Geceleri'ni okuduktan sonra konuk ettik diyor. İstanbul Edebiyat Kulübü'nün yöneticisi Burhan Kebabcı, Kitapların konuşulduğu, iyi okurlardan oluşmuş bir ortam, okuma şevkini ve hızını artırıyor çünkü okurlar, kitabı özümsemek için aynı kitabı okuyanlarla konuşmak istiyor diye konuşuyor. Yazar İnci Gürbüzatik, 2018'de Ankara Genç İş Kadınları Derneği Kitap Kulübü'nün moderatörlüğü teklifini kabul ettiğinde bunun ertesi yıl yeni bir kulüp doğuracağını bilmiyormuş. Nurol Sanat Galerisi'nde edebiyat sunumu yaparken ANGİKAD'daki okumalarımızdan söz ettim. 'Biz de kuralım' fikri oluştu diyor. ANGİKAD'da üye sayısı artınca iki gruba ayrılmışlar. Her iki kulüpte de 30'u aşkın aktif katılımcı var. Buluşmaların sanal aleme taşınmasıyla Ankara dışından da katılanlar olmuş. ANGİKAD'daki kulüp; hekimler, fabrika sahipleri, üst düzey yöneticiler, sigortacılar, marka uzmanları, hukukçular, mimari tasarımcılar, elektrik mühendisleri gibi iş kadınlarından oluşuyor. Nurol Sanat'ta ise doktor, ressam, öğretim görevlisi, yazar, prodüktör, yönetici gibi pek çok kadın katılımcı var. Ankara'da iki kitap kulübünü yöneten yazar İnci Gürbüzatik, Kitap nasıl okunur, yorumlanır, yan okumalarla nasıl beslenir, nitelikli okur olmak nedir? İroniyi anlayabilmek nasıl mümkündür? Kitap kulüpleri bu sorulara yanıt vermiş okurların buluşma noktasıdır diyor. Gürbüzatik, kitap kulüplerinin okuru nasıl etkilediği sorusuna örneklerle yanıt veriyor: Listemi gördüklerinde, 'O kitabı okudum' ya da 'Hiç sevmedim' diyenler çok oldu. 'Nasıl bir kitaptı?'dediğimde pek bilgi veremiyorlardı. 'Bir daha ama farklı okuyacağız' diyordum. Kitabın ne kadar derin anlamlar içerdiğinin farkına varılıyordu. Yazarın ironisini anlayan okurun, yazar için şans olduğu bir gerçek. Okur, yazarın sezdirdiklerini çözümlediğinde kendi keşfine çıkıyor. Unutulmuş değerli yazarları da seçtiğini vurgulayan Gürbüzatik, Yazarın yaşantısı esere nasıl yansıyor; tanıklığı, derdi, yazma serüveni, edebiyata katkısı... Bunların araştırılması çok önemlidir. Okumakla hissedilen edebi haz, insanı bin gözlü yapıyor. Kulüpteki arkadaşlarım nitelikli okur oluyorlar diye devam ediyor. Kitap kulüplerinin topluma etkisi konusunda iyimser olmayan Gürbüzatik, Sayısı Türkiye genelinde topu topu kaçtır ki! Yine büyük şehirlerde, yine belli bir eğitim düzeyinin üstünde... Teknoloji tutkunluğu okumayı ne denli olumsuz etkiledi, biliyoruz. Bir tek erkek üyemiz, gençlerimiz yok aramızda. Çocukların, gençlerin okuma alışkanlığını sağlamak için seferberlik, eğitimde hamle gerekli diyor. ANGİKAD ve Nurol Sanat kulüpleri, her şey normale dönünce yüz yüze buluşmalara devam edecek. Mülkiyeliler Birliği İzmir Şubesi, 2018 Genel Kurulu'ndan sonra etkinlikler düzenlemeye karar verdiğinde yola, Bir kitap kulübü kuralım, diye çıkmamış. Üyelerden birinin babası 20. yüzyılın başına ait İzmir polisiyeleri yazan Suphi Varım olunca onun Sokratis'in Oyunları romanına dikkat kesilmiş, yazarı konuk etmişler ve kulüp fikri gelişmiş. Moderatörlüğü yürüten iktisat doktoru Aydın Arı'nın da dediği gibi aldıkları eğitim, edebiyat listelerini etkilemiş: Aramızda çok sıkı edebiyat okurları var ama sosyal bilimler eğitiminden gelen insanlarız. Esere doğal olarak buradan bakıyoruz. Kendimizi iddialı gördüğümüz şey, o eserin, içinde yaşadığımız toplumun değerlerini ele alış biçimi. Türkiye toplumunu anlamaya çabalıyoruz. Edebiyatın taşıdığı bilginin bilimsel kesinliği olmadığını, belirli bir sapmayı içerebileceğini bilerek okuduklarını vurgulayan Arı, Grup, kısmen birbirine yakın insanlardan oluşuyor. Okunan her kitabın toplum için bir şey ifade ettiğini biliyorlar. Herkesin konuştuğu ve dinlediği bir kulübüz diyor. Arı, dönem edebiyatı okumanın açtığı pencereyi şöyle anlatıyor: İktisatçı olarak ekonominin önemli bir kısmının, yaşadığı ya da yakın dönemi yazmış yazarlardan öğrenilebileceğini düşünürüm. Varlık Vergisi'ni iktisat kitaplarından anlamak çok kolay olmayabilir. Edebi kurgu içinde de olsa bu olgunun; toplumun değişik kesimleri ve mekanları üzerindeki etkilerini gözlemiş bir yazarı okumak, bilimsel faaliyeti tamamlıyor. Gençlerin bu kitaplarla okumaya teşvik edilebileceğini söyleyen Arı, Bir öğretim elemanı olarak iktisat öğrencilerine tavsiye edemeyeceğim, içinde iktisat olmayan hiçbir kitap okumadık diyor. Önceliklerinden anlaşılacağı üzere liste, Türk edebiyatından oluşuyor. Liste üzerinde uzlaşma sağlıyorlar. Dönem üzerinde durmaları edebiyatı ihmal ettikleri anlamına gelmiyor. Arı, Elimizden geldiğince estetik değerlendirme de yapıyoruz. Herkesin, roman kuramına, edebiyat eleştirisine ilişkin okuduğu metinler de var diyor. Mülkiye İzmir, yazar katılımlı bir kulüp değil. İki ayda bir yazarların katıldığı başka toplantılar yapılıyor. Mülkiye İzmir Kitap Kulübü Moderatörü Aydın Arı, Sosyal bilimler eğitiminden geldiğimiz için dönem romanları okuyoruz, toplumun değerlerine bakıyoruz diyor. İzmir'de küresel salgının hemen öncesinde açılan Zorba Kitabevi ve Kafe, bir açılıp bir kapanmalara rağmen Çağdaş Edebiyat Okumaları Kulübünü canlı tutabildi. Kısa süre mekanda düzenlenebilen yazarlı kitap toplantıları, şimdilik zadece Zoom'da devam ediyor. İngilizce öğretmeni Sevda Karadağ Çırak ile eşi, Türkçe öğretmeni ve yazar Özgür Çırak, okuma grubu fikrini daha kitabevini açmadan sadece Instagram sayfaları varken düşünmüş. Sevda Karadağ Çırak, çevrelerinden duydukları Düzenli okuma alışkanlığımız yok yakınmasının ve müşterilerden gelen rehberlik talebinin etkili olduğunu söylüyor. Çırak, Okumak isteyen, yazarına karar verip hangi kitabını okuyacağı konusunda kararsız kalan, tür konusunda muhafazakar birçok okur, kulübün oluşumuna katkı sağladı diyor. Kitabevinden ve sosyal medya hesaplarından yaptıkları duyurularla, 25 65 yaşları arasında, çeşitli mesleklerden 20 50 katılımcıya ulaşmışlar. Katılımcı profilinde dikkat çeken iki ayrıntı; neredeyse yarısının yazmaya da gönül vermiş olması ve kadınların fazlalığı. Kulüplerin okurdaki izlerine dair gözlemlerini ise şöyle paylaşıyor: Okuma disiplini kazandırıyor, okuru adını pek bilmediği yazarlarla karşılaştırıyor, alt metinleri yakalama konusunda farklı bakış açılarıyla karşılaşmasını sağlıyor. Salgınla birlikte sanal ortamda buluşan Zorba'nın iki moderatöründen biri olan Çırak, Gönül istiyor ki yan yana gelelim ama koşullar bize bambaşka beceriler kazandırdı. Salgın bitse bile interaktif uygulamaların hayatımızda kalacağı görüşündeyiz diyor. Yazarlı toplantılar düzenleyen Zorba Çağdaş Edebiyat Kulübü'nün moderatörlerinden Sevda Karadağ Çırak, Şevket Rado şöyle söylüyor: 'Aldığınız her on kitabın biri iyi çıkıyorsa şanslısınız.' Biz de o iyi olanın peşindeyiz diyor. ABD'de Oprah Winfrey, Emma Watson, Sarah Jessica Parker, Reese Whiterspoon gibi kitapsever ünlülerin mega kitap kulüpleri, okuma kültürüne katkısıyla biliniyor. Televizyon prodüktörü, editör ve avukat Armağan Çağlayan'ın kurduğu Armağan Çağlayan Barbaros Altuğ Kitap Kulübü Türkiye'de benzersiz bir oluşum. Çağlayan'a, Instagram'da kitap önerdikleri kulübün işleyişini sorduk. Benden doğdu. Kitaplarla aram çok iyi olduğu için böyle bir kitap kulübü kurmak istedim. Hemen Türkiye'nin en iyi yazar ajanı Barbaros'u aradım ve fikrimi anlattım. O da 'Şahane olur, hemen yapalım' dedi. Ve işe koyulduk. Yayınevleri bize aylık yayınlayacakları kitap listelerini yolluyor önceden. Bir de tabii kitapların PDF'lerini. Barbaros ile okuyup birlikte karar veriyoruz, önereceğimiz kitaplara. Şu anda evet, bütün iletişim Instagram üzerinden yürüyor. Tabii bir de tamadres. com üzerinden. Her perşembe bir kitap öneriyoruz. Ama hafta boyunca da önerdiğimiz kitapla ve yazarıyla ilgili bilgiler veriyoruz. tamadres. com sitesinde de önerdiğimiz bütün kitaplar indirimli satılıyor. Her türden kitaba açığız. Bu konuda bir sınırlamamız yok. Yeter ki okuyalım, okutalım."} {"url": "https://www.ithafsanat.com/klasik-muzik-zamaninin-rock-muzigiydi/", "text": "Bu kez geldiğinde çeşitli zorluklar yaşamış. O sıralarda, o yaşlarda kimse klasik müzik dinlemiyordu. Yaptığım muhteşem müziği başkaları neden sevmiyor, diye kendime soruyordum diyen AyşeDeniz Gökçin, ortaokul ve lise yıllarının biraz zor geçtiğini söylüyor. Peki, ya müzik eğitimi? Türkiye'de ders verecek hoca olmadığı için her beş haftada bir Ukrayna'ya gittiğini, iki günde 12 saat ders alıp o derslerin video kaydını tekrar tekrar izleyerek çalıştığını anlatıyor. Klasik müziğin gençlerle buluşması için icra edenlere de büyük görev düştüğüne dikkat çekiyor bu arada. Ben çalmayı çok sevsem bile konserlerde sıkılır, uyurdum. Çünkü gerçekten seve seve çalan orkestra çok az diyen AyşeDeniz Gökçin, katıldığı bir yaz okulunda da Eastman Müzik Okulu yöneticilerinin davetiyle eğitimine ABD'de devam etmiş. Dolu dolu geçen o yılların ardından rotasını İngiltere'ye Kraliyet Müzik Akademisine çevirmiş. Londra'da ilk yıl, 135 konsere gitmiş. O kadar güzel etkinlikler vardı ki gözüm döndü. Tüm paramı tiyatro, opera ve bale temsillerine harcadım diye anlatıyor."} {"url": "https://www.ithafsanat.com/klasik-turk-muziginin-efsanesi-prof-dr-alaeddin-yavasca/", "text": "Artık bu solan bahçede bülbüllere yer yok / Bir yer ki, sevenler, sevilenlerden haber yok / Bezminde kadeh kırdığımız sevgililer yok / Bir yer ki, sevenler, sevilenlerden haber yok sözlerinin bestecisi usta sanatçı, 23 Aralık 2021'de aramızdan ayrıldı. Kuşaklar boyu sevilen büyük sanatçı, 95 yıllık ömrüne 654 beste ile 300'den fazla ödül sığdırdı. Kimi sohbetine nail olmuştur kimi eserlerine vurgundur kimi sesine kimi de eserlerin hikayelerine. Alaeddin Yavaşca'yı sahnede seyrettiğimde, tam 90 yaşındaydı. Neşesi, içten gülümsemesi ve tüm nezaketi ile eserini okudu, alkışlara memnuniyetini ifade etti. Sahneden indiğinde kendisini tebrik etmeye gelenlere incelikle mukabele etti. Yerine geçti ama ben gözlerimi Alaeddin Yavaşca'dan alamadım. Aklımdan ondan öğrenebileceklerim, sorularım, merak ettiklerim geçip duruyordu. Yanlarına gittim. Eşi Ayten abla ile selamlaştık. Ayten abla benden ve röportaj talebimden bahsetti. Elbette dedi ama gülümseyerek ekledi; Neyimi öğrenmek istiyormuş ki... Döndü durdu bu soru aklımda. Herkes gibi ama herkesten daha fazla kıymetli idi bizim aile için. Yavaşca'nın adı çocukluğuma dair anlatılanlar arasındadır. Teyzemin bir hayli sıkıntılı olan gebelik sürecini takip etmiş ve doğumunu da gerçekleştirmişti. Bebeğin doğum anında bileğine yapışması üzerine Alaeddin Yavaşca'nın teyzeme Bu çocuğu iyi takip edin demesi aile arasında hep anlatılırdı. Sesiyle, doktorluğuyla, hocalığıyla, yazdıkları, çizdikleriyle doksan beş yıl yaşadı Yavaşca. Yaşadığı her anın tadını çıkaran ve bunu bize notalarla sunan olağanüstü biri oldu. Böylesi dolu bir ömre tanıklık etmek için de Maçka'da, adının verildiği sokaktaki evinde 56 yıllık eşi Ayten ablanın da dahil olduğu harika bir röportaj yaptık. Yanlarından ayrılınca aklımda kalan derin izlerden biri de Prof. Dr. Aleaddin Yavaşca'nın, ömrünüzün aşkla geçmesini temenni eden bir bilge oluşuydu. Ailesinden başlamıştı anlatmaya. Vakıfnamesi bulunan bir aileden geliyordu. Hem de 1675 yılında Süleyman Çelebi'nin tanzim ettiği Vakıfname. Ailenin en küçük çocuğu olan Yavaşca, 1 Mart 1926'da Kilis'te doğar. Babası Kilisli Şair Yavaşcazade Sezai Efendi'nin oğlu Hacı Cemil Efendi, annesi Kınoğlu Kadri Efendi'nin kızı Enver Hanım'dır. Musikimizin geçmişten günümüze uzanan unutulmayacak isimlerinden olan Yavaşca, ilk ve ortaokulu Kilis'te tamamlar. Ardından Konya Lisesine geçer. İlk yılı yatılı olarak burada okuduktan sonra eğitimine İstanbul Erkek Lisesinde devam eder. 1945 yılında birincilikle mezun olduğu okulu, çok önemli olur Yavaşca için. Edebiyat hocaları Hakkı Süha Gezgin ve Salim Rıza Kırkpınar, hayatının dönüm noktalarındandır. Hocalarına göre Şiire tutkun, aruza aşina, kelimelerle hecelere hakkını vererek okur. Diksiyonu olağanüstü, güvenilir, yetkili bir öğrencidir. Öğrenciliği, hayatına hayat katan dönemecin ifadesidir aslında. İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesinden 1951'de mezun olur. Alaeddin Yavaşca üniversite yıllarında da farklı duruşu ile hatırlanır. Kravatsız gören olmaz. Sınıf arkadaşı Prof. Dr. İhsan Sarıkardaşoğlu, Daima takım elbiseli ve ceketi düğmeli gezerdi. Kumral dalgalı saçları, yine o devrin modasına uygundu. Kahkaha attığını, yüksek sesle konuştuğunu hiç duymadım der. Ord. Prof. Dr. Tevfik Remzi Kazancıgil'in yanında Haseki Hastanesinde ihtisasını yaparak 1955 yılında kadın doğum mütehassısı olur. Ord. Prof. Dr. Tevfik Remzi Kazancıgil efsane hocalardan biridir. Ona asistan olmak başlı başına güzelliktir ama Alaeddin Yavaşca için olağanüstüdür. Hayatının mucizelerinden birini de bu süreçte yaşar. Hocası Ord. Prof. Dr. Tevfik Remzi Kazancıgil, Dede Efendi'nin Nice bir aşkınla feryad edeyim sözleri ile başlayan eserini Alaeddin Yavaşca'dan dinler. Aralarında kurulan bağ, Yavaşca'yı Kazancıgil'in asistanı yapar. Yavaşca'ya göre bu imkanı Dede Efendi'nin ruhunun yardımı ve aracılığı hazırlamıştır. Uzmanlığını aldıktan sonra Askeri Deniz Hastanesi, Zeynep Kamil Doğumevi, Taksim İlk Yardım Hastanesinde çalışır. Şişli Etfal Hastanesi'nde başasistan ve şef muavin olur. Vakıf Gureba Hastanesinin yeri ise özeldir. 1976 yılına dek Kadın Doğum Kliniği Şefi olduğu hastanenin doğum kliniğini kurar. Daha sonra Haseki Hastanesi Kadın Doğum Kliniği Şefliğine atanır. 1985 yılında da başhekim olur. Müzik mi hekimliğini besler, hekimlik mi müziğini? Aklımdaki sorulardandır. Yavaşca'ya göre ikiz doğarlar ve ikisinden de vazgeçemez. Hatta müziğin hekimliğe dahil oluşunun duygusal detayları da olur. Öyle ki kimi anne adayı bebeğinin sesi onun gibi olsun diye göbek bağını kesmesini istermiş. Selahattin Pınar, şarkılar için Tenime giydiğim en sevdiğim elbise dermiş. Yavaşca'ya, Musiki sizin için ne demek? diye sormuştum. Ruh yapısının yansıması olduğunu söylemişti. Herkesin yaşam öyküsü kendine özel ama Yavaşca'nın hayatı çok farklı, yaşadıklarımızın tesadüf olmadığının kanıtı gibi. Zira Yavaşca'nın musiki hayatı Kilis'te küçük yaşlarda başlar. Henüz 8 yaşındayken Zihni Çelikalp'ten Batı Musikisi keman dersleri alır. Müziğe olan ilgisi, sevgisi giderek artar. Üniversitenin son yıllarıdır. 1950 yılında açılan sınavı kazanarak İstanbul Radyosu'nda solist icracı olur. Elbette bu başarının ardında İstanbul Belediye Konservatuvarı, İleri Türk Musikisi Konservatuvarı, İstanbul Üniversitesi Korosu gibi kuruluşlardaki çalışmaları vardır. Müzik hayatında faydalandığı, İbnül Emin Mahmud Kemal, Yahya Kemal Beyatlı, Ahmet Hamdi Tanpınar, Ord. Prof. Dr. Kazım İsmail Gürkan, Yesari Asım Arsoy ve Ord. Prof. Dr. Fahrettin Kerim Gökay gibi isimlerden mutlulukla bahseder. Süleyman Erguner, Sadeddin Kaynak, Zeki Arif Ataergin ve Münir Nureddin Selçuk hocalarından bazılarıdır. Tüm bu kıymetlerin emekleri boşa çıkmaz. Hicaz makamı tutkunu olan Yavaşca, Suznak-ı Nev adını verdiği bir makam düzenler. Olağanüstü bestelerde onun imzası bulunur. En büyük müzik formu olan Mevlevi ayininden, Mevlana Celaleddin'in Acem ayini şerifi muhteşemdir. Tam 654 adet bestesi bulunur. Bestelerinde 33 form, 74 makam, 46 usul kullanır. Üstelik bu bestelerde 159 şairin güftesine yer verir. Çeşitli bestekarlara ait 21 esere aranağme yapar. Dinlerken, yazarken dahi hayret uyandıran bu denli büyük işlerin sırrını sorduğumda Yavaşca'dan aldığım yanıt; Maddi bölüm taşımayan, Allah'ın kullarına gönderdiği Kuran-ı Kerim gibi şairlik vasfını lütfettiği ezgiler bizim gibi bestekarlara ilham kaynağıdır olmuştu. Altın gırtlak ifadesini de ilk defa Alaeddin Yavaşca için duydum. Yavaşca'nın tüm bu özellikleri sıra dışıdır ve bilimsel olarak incelenir. Araştırmaların merkezi Hacettepe Üniversitesidir. Yavaşca'nın sesteki frekans değişikliklerini fark edebilme yeteneği, beynindeki müzikal merkezlerin işitme ve ses organı ile mükemmel uyumu ispatlanır. Kısaca Alaeddin Yavaşca'da altın gırtlak bulguları vardır. Profesör unvanının tıp doktorluğundan dolayı olduğunu zannedilir. 1990'da İTÜ Türk Musikisi Devlet Konservatuvarı Profesörlüğüne atanır. Ses Eğitimi Bölüm Başkanlığı yapar. Bu görevini 2005 yılında dek sürdürür. Haliç Üniversitesindeki çalışmalarıyla ilham hocalığı yapmaya devam eder. 1991 yılında Devlet Sanatçısı olan Yavaşca'nın çok sayıda üniversiteden fahri doktora unvanı bulunur. Aldığı ödülleri sorduğunda gülümsemişti yine tüm zarifliği ile. Çeşitli dallarda 300'den fazla demişti. Elbette 2008 yılı Cumhurbaşkanlığı Kültür ve Sanat Büyük Ödülü ve sanat dalında 2010 yılı TBMM Üstün Hizmet Ödülünden de mutlulukla bahsetmişti. Onun için en kıymetlisinin hangisi olduğunu merak etmiştim. Her birinin çok kıymetli ve yeri dolduramaz olduğunu söylemişti. Bu ödüllerin nasıl saklanmasını istersiniz diye sorunca Kilis'te doğduğu evin müze olacağını öğrenmiştim. Müzede Yavaşca'nın demir beşiğinden oyuncaklarına, eserlerinden kıyafetlerine pek çok detayın olacağını heyecanla anlatışı görülmeye değerdi. Değerli Alaeddin Yavaşca'nın bu arzusu 2022 yılında gerçekleşti, doğum günü olan 1 Mart 2022'de Alaeddin Yavaşca Müze Evi açıldı. Tarihin de teknolojinin de tanığıdır Yavaşca. Taş plaktan internete uzanan zamanın yolcusudur. İlk ses kaydını taş plaklara yapmıştır. Daha sonra 25 adet 78'lik, bir tane Long Play, 15 adet de 45'lik plak doldurur. Bu eserlere 4 kaset ve 15 adet CD eklenir. Yavaşca doğa aşığıdır. Hem portre hem peyzaj çizimleri vardır. Tüm canlılar için eser verir. Çocuklar için yılbaşı şarkısı olmadığını fark eder, hançerelerini zorlamayacak, bir oktavı geçmeyen işlere imzasını atar. Çok sevdiği kedisi Şeker'in ölümünden duyduğu acıyı da şiire döker. Geçmişin muhteşem namelerini, unutulmaz tınılarını günümüze taşır Yavaşca. Öylesine muhteşem bir iş çıkarır ki 90 yaşında bir çınar olarak söylediği şarkılar ayakta alkışlanır."} {"url": "https://www.ithafsanat.com/koleksiyoncu-once-kendini-kesfetmeli/", "text": "Hitay Holding Kurucusu ve Başkanı Emin Hitay, çok yönlü kişiliğiyle dikkat çeken bir iş insanı. Hitay Holding ile Türkiye'de çok sayıda yenilikçi proje ve iş fikrinin oluşturulması, hayata geçirilmesi ve projelerin şirketleşmesinde aktif rol alan Emin Hitay, 1980 yılında henüz 22 yaşındayken kariyerine girişimci olarak devam etme kararı alıyor. 1986 yılında koleksiyonunun ilk parçası olan sanat eserini alan Emin Hitay, o dönemlerde sanatı, sanat üretimini, sergileri takip etmekten, hayatına sanatı dahil etmekten büyük keyif aldığını söylüyor. Hitay, o günden bugüne baktığında kendisi için bir ilgiden tutkuya dönüşen sanatsal ve kültürel bu dönüşümün içinde olmaktan mutluluk duyduğunu da belirtiyor. 2008-2018 yılları arası Endonezya Cumhuriyeti'nin Fahri Konsolosu olarak da görev yapan Emin Hitay, 2019 yılında kurduğu Hitay Vakfı ile sanata ve sanatçılara desteğini sürdürüyor. Emin Hitay ile sanat tutkusunu ve koleksiyon merakını derinlemesine konuştuk."} {"url": "https://www.ithafsanat.com/kucuk-parcalar-buyuk-dunyalar-mozaik/", "text": "Kendimi bildim bileli dekorasyon dergilerine meraklıydım, özellikle de Fransız dergilerinde gördüğüm mozaik duvarlara, havuzlara, panolara, masalara, saksılara bakmaya doyamazdım. O kadar sevdim ki birkaç zaman sonra kendim de mozaik yapmaya başladım. Küçücük rengarenk parçaların bir araya gelip kocaman güzellikler yaratması beni hep büyüledi ve hala da büyülemeye devam ediyor. Mozaiğin sanat ve zanaatı bir arada barındırması, yapımının adeta meditatif, mutluluk verici bir süreç olması onu bana daha da çok sevdiriyor. Mozaik yapmak, tıpkı yapbozlar ve Lego'lar gibi insanın, birleşik bir bütün oluşturmak için nesneleri bir araya getirmeye yönelik temel arzusuna hitap ediyor. Tarih boyunca birçok kez sanat ve tasarım sahnesinden kaybolup sonra yeniden ortaya çıkmış olması, zaman içerisinde hem aslına sadık kalıp hem de yenilenip modernleşmesi onu çok zengin kılıyor. Çakıl taşları kullanılarak yapılmış, bilinen en eski mozaikler, MÖ 8. yüzyıldan kalmadır. Hem kaldırımlar hem de duvarlar için kullanılan bu çakıl tekniği, daha sonra 5. yüzyılda Yunan ustaları tarafından büyük ölçüde rafine edildi. Ana hatlar küçük siyah çakıl taşlarıyla oluşturuldu ve 4. yüzyılda daha fazla çeşitlilik için kırmızı ve yeşile boyanmış renkli taşlar eklendi, bu da Yunan sanatçıların karmaşık geometrik desenlerin yanı sıra ayrıntılı insan ve hayvan sahneleri oluşturmasına yardımcı oldu. Klasik Antik Dönem boyunca mozaik, her şeyden önce, dayanıklılığın en önemli öncelik olduğu kaldırımları veya zeminleri süslemek için kullanılan bir teknik olarak kaldı. Küçük parçalar halinde kesilebilir ve doğal tonları çoğu resimsel tasarım için yeterli bir temel renk aralığı sağlaması sebebiyle taş, özellikle kalker ve mermer bu amaç için idealdi. Helenistik sanat döneminde (MÖ 323 27), Yunan mozaikçiler daha fazla ilerleme kaydettiler. Önce taş kadar cam da kullanmaya başladılar. Cam hemen hemen her renk ve tonda üretilebilen bir malzeme olduğu için sanatçıya kullanabileceği çok sayıda renk seçeneği sunar. MÖ 3. yüzyılın sonunda, mozaikçilerin tabloların benzerlerini yapabilmelerini sağlamak için özel mozaik parçaları üreten küçük fabrikalar ortaya çıktı. Cam, kaldırımlar ve zeminler için taş kadar uygun olmasa da hafifliği, onu dekoratif kalitenin dayanıklılıktan daha çok önem taşıdığı duvar mozaikleri için ideal hale getirdi. Yunan zanaatkarların büyük bir kısmı sonraki zamanlarda Roma için çalışmaya başladı, ancak Romalılar esas olarak ev binalarının zeminleri için çoğunlukla tanrıları kutlayan sahneleri, evsel temaları ve geometrik desenleri mozaik olarak çalıştılar. Herculaneum, Pompeii, ve Ostia'dan olağanüstü örnekler günümüze ulaşmıştır. Bizans İmparatorluğu'nda erken Hristiyan sanatı (MS 300 400) döneminde ise duvar mozaikleri kilise mimarisinin ve dekorasyonunun büyümesiyle dini resimlerin de yerini alarak dekoratif sanatın ana biçimi olmaya devam edecekti. Sanatçıların ilk kez altın ve gümüş cam tesseraları cam parçaların arkalarına metalik folyo uygulayarak ayna camı üretmeleri de erken Hristiyanlık döneminde olmuştur. Roma'nın düşüşüyle birlikte Bizans, Hristiyanlığın merkezi haline geldi ve mozaikçiler de dahil olmak üzere çok sayıda Roma ve Yunan zanaatkarını kendine çekti. Gerçekten de bu dönemde mozaik, Bizans mimarisinin önemli bir özelliği haline gelen yaratıcılık ve teknikte yeni zirvelere ulaştı. Yeni cam tesseralar, kalın renkli cam levhalardan üretildi. Smalti, derzsiz bırakıldı, bu nedenle camın içinde fazladan ışık kırıldı. Ayrıca 6. yüzyılda Bizans mozaikçileri, daha fazla ışığı yansıtmak için cam tesseraları yapışkan harca keskin bir açıyla yerleştirmek için bir yöntem geliştirdiler. Bu iyileştirmeler, Bizans dönemine ait büyük parıldayan mozaiklerin yaratılmasına yol açtı. Mozaik, tarihin çok farklı yerlerinde ve farklı zamanlarda ortaya çıkan bir sanat dalı olmasına rağmen, sadece bir yerde -Bizans'ta- ve tek bir zamanda 4 14. yüzyıllar arasında- önde gelen resimsel sanat haline gelmiştir. Bu arada, 8. yüzyıldan itibaren İslami sanatçılar camilerinin dekoratif projelerine mozaikleri dahil etmeye başladı. Mozaik, dini yapılarından figüratif görüntüleri yasaklayan ve bunun yerine soyut veya geometrik tasarımlara odaklanan İslam sanatı için ideal bir dekorasyon biçimiydi. Mağribiler, İspanya'ya Kuzey Afrika'dan girerken İslam mozaiklerini İber yarımadasına getirdi. Taş, cam ve seramik tesseraların kullanıldığı bu Mağribi mozaikleri, Cordoba'daki Ulu Cami'de ve Granada'daki Elhamra Sarayı'nda görülebilir. (1000 1200) ve Gotik mimarisinin bir özelliği olmaya devam etti. Rönesans sanatının ortaya çıkmasıyla (yaklaşık 1400), özellikle fresk resminin Bizans sanatının stilize edilmiş dekoratif kalitesinden bıkmış sanatçılara daha fazla gerçekçilik sunduğu için mozaik bir sanat formu olarak geriledi. Mozaik sanatı, 19. yüzyılın ikinci yarısında, birçok kamu binasının, genellikle seri üretilen seramik veya cam tesseralardan yapılmış mozaik desenler ve resimlerle süslendiği bir geri dönüş yaşadı. Örnekler arasında Londra Westminster Katedrali'ndeki ve Paris'teki Sacre-Coeur Bazilikası'ndaki Bizans tarzı mozaikler sayılabilir. Mimaride Gotik Uyanış ve Venedik cam endüstrisindeki gelişmeler önemli etkenlerdi. Mozaik üretimi Art Nouveau hareketi tarafından da teşvik edildi. Örneğin, Barselona'daki Guell Park'taki Antoni Gaudi (1852 1926) ve Josep Maria Jujol'un olağanüstü seramik mozaikleri. Mozaik 20. yüzyılda hayata döndü. Klimt ve Gaudi gibi zamanın en büyük sanatçıları ve mimarlarından bazıları onu çalışmalarının merkezi haline getirdi. 20. yüzyıl boyunca, Depero, Fontana, Guttuso, Vedova, Licata, Pomodoro, Chagall, Braque, Kokoschka, Balthus ve Niki De Saint-Phalle gibi çok çeşitli sanatçı tarafından yaygın olarak kullanıldı. Günümüzde de Sonia King, Kate Jessup, Julie Sperling, Luca Barberini, Nathalie Benoist, Charles Nguyen Van Du, Helen Miles, Toyaharu Kii çağlar öncesinden gelen bu antik sanatı güncellikle yorumlayarak mükemmel eserler veren sanatçılardan sadece bazıları. Mozaik yapımındaki büyük bedeller boyun, sırt ağrısı ve zaman zaman da cam kesikleri olsa bile kesinlikle bunlara değdiğini birinci ağızdan söyleyebilirim."} {"url": "https://www.ithafsanat.com/kucukciftlik-parkta-kapilar-dumanla-aciliyor/", "text": "Park'ta Rock konser serisi 9-10 Temmuz'da Duman ile başlıyor! Şehrin rakipsiz eğlence merkezi KüçükÇiftlik Park, kapılarını Türkiye'nin en büyük rock müzik gruplarından Duman ile açıyor. Sınırlı sayıda oturma düzeni ile İstanbullulara yüzdeyüz müzik keyfi yaşatmaya hazırlanan Duman, aylar sonra ilk konserini KüçükÇiftlik Park'ta verecek. Özlem sona eriyor, KüçükÇiftlik Park pandemiden bu yana ilk kez kapılarını müzik için açıyor. %100 Music Sunar: Park'ta Rock konser serisi, 9-10 Temmuz'da Duman ile başlıyor. Aylar sonra ilk İstanbul konserini vermeye hazırlanan Duman; sanat, eğlence ve müzik dolu etkinliklere hasret kalan İstanbullular için muhteşem bir sahne organizasyonu ile geri dönüyor. Rock müziğin başarılı grubu sevilen parçalarıyla hayranlarıyla özlem giderecek. Konser öncesinde ise rock müzik camiasının sevilen ismi gazeteci&yazar Barış Akpolat DJ kabininde olacak."} {"url": "https://www.ithafsanat.com/kultur-sanata-dair-hazirlanmis-en-iyi-19-podcast-serisi/", "text": "Öncelikle podcast ne demek? buradan başlayalım. Podcast; modern radyo programları gibi karşımıza çıkan seri halinde çeşitli platformlar üzerinden online olarak yayınlanmış ses ve video dosyalarına deniyor. Dinleyici ve izleyiciler ise bunları online olarak dinleyebiliyor ve isterlerse de telefon yada bilgisayarlarına indirebiliyor. İstanbul Kültür Sanat Vakfı'nın, oyuncu Yiğit Özşener'in ev sahipliğinde başlattığı Dünyalılar! Sanat Gezegeni İyileştirebilir mi? başlıklı podcast serisi, ekolojik krizin sebep ve sonuçlarına kültür ve sanatın yaratıcı gücüyle yeni açılardan bakmaya devam ediyor. Her cuma yeni bölümü yayımlanan seri temmuz ayında sanatçı Kalben, iklim aktivisti Elif Duru Kireççi, İstanbul Büyükşehir Belediyesi Genel Sekreter Yardımcısı Mahir Polat, Teğet Mimarlık ortağı mimar ve yazar Ertuğ Uçar ile SALT Araştırma ve Programlar Direktörü Meriç Öner'i konuk ediyor. Seri, 6 Ağustos'ta İKSV Alt Kat'ın Yarın nasıl bir dünyaya uyanacağız? sorusunu odağa alan stop-motion atölyesinin yürütücüsü belgesel yönetmeni ve eğitmen Doğa Kılcıoğlu ve üç genç öğrencisi; Zülal Yılmaz, Selin Aytar ve Kerem Kiler ile dinleyicilere veda edecek. İKSV Kültür Politikaları Çalışmaları kapsamında şubat ayında yayımlanan Ekolojik Dönüşüm için Kültür ve Sanat raporundan yola çıkan ve Dinlebi'nin desteğiyle gerçekleştirilen serinin tüm bölümleri İKSV'nin Spotify, Apple Podcasts, YouTube kanallarından ve web sitesinden takip edilebilir. Ortaoyuncular, Ferhan Şensoy'un tiyatroseverlerin sorularını yanıtladığı podcast programlarına başladı. Yayınları buradan takip edebilirsiniz. 16. İstanbul Bienali, bu seneki başlığı Yedinci Kıta'yı farklı açılardan ele alan bir podcast serisi hazırladı. Bu seride araştırmacı ve yazar Nora Tataryan'ın hazırlayıp sunduğu, sanatçılar, bienal ekibi, akademisyenler ve farklı meslekten konuklarla Antroposen ve ekoloji alanında sohbetlerden oluşan programlar yer alıyor. Seride ayrıca Yekta Kopan, Gülşah Güray, Prof. Dr. Edhem Eldem, Şebnem İşigüzel, Kalben, Hale Soygazi, Atlas Sarrafoğlu gibi birçok farklı ismin bienali gezerken edindiği izlenimleri de dinleyebilirsiniz. Yedinci Kıta podcast serisini dinlemek için tıklayın. İstanbul Kültür Sanat Vakfı tarafından düzenlenen İstanbul Tasarım Bienali, VitrA sponsorluğunda gerçekleşecek Tasarım Bienali Sohbetleri adlı bir podcast serisine başlıyor. Tasarım Bienali Sohbetleri'nin Tasarım Bienali'ne Dönüş alt başlığını taşıyan serisinin ilk bölümü İKSV'nin Spotify hesabında yayımlandı. Serinin yeni bölümleri ise 17 Haziran'dan itibaren her çarşamba İKSV'nin Spotify hesabında dinlenebilecek. 15 programdan oluşacak Tasarım Bienali'ne Dönüş serisinde, İstanbul Tasarım Bienali ekibi moderatörlüğünde, bienalin önceki edisyonlarının küratörleri ve katılımcılarından Jan Boelen, Vera Sacchetti, Nadine Botha, Orkan Telhan, Judith Seng, Camilo Oliveira, Emre Arolat gibi isimlerle sohbetler gerçekleştirilecek. İlk bölümü buradan dinleyebilirsiniz. Mirgün Cabas ve Can Kozanoğlu, Nereden Başlasam da farklı disiplinlerin uzmanlarıyla yaptıkları söyleşilerde bu alanların temel kavramlarını, meselelerini konuşuyorlar. Daha fazla derinleşmek isteyenler için konuklarından okuma önerileri alıyorlar. Nereden Başlasamı buradan dinleyebilirsiniz. Mirgün Cabas ve Can Kozanoğlu bu seride ise yazarlarla konuşuyor. Bir kitabın ilk sayfası üzerinden yazarlara nasıl yazdıklarını soruyorlar ve nasıl yazılır sorusuna yanıt arıyorlar. Bir nevi sesli yazı atölyesi düzenliyorlar. Bu podcast serisini buradan dileyebilirsiniz. Anlatsam Roman Olur'da Nida Dinçtürk, güncel kültür-sanat gelişmelerini takip ediyor, kültür-sanat dünyasından konuklar ağırlıyor. Özgür Mumcu, Gündüz Vassaf, Elif Şafak, Mehmet Ali Alabora ve Sevin Okyay gibi konuklarla gerçekleştirdiği kültür-sanat söyleşilere buradan ulaşabilirsiniz. Şarkılar, döneminin tanığı. Türkiye tarihini şarkılar üzerinden okumak mümkün. Marşlarla başlayan, alaturka ve halk müziği ile şekillenen, popüler şarkılarla bugüne ulaşan bir süreç bu. Müzik tarihçisi Murat Meriç'in küratörlüğünü üstlendiği yeni bi'bakaudio serisi Yerli Müzik, Türkiye'nin siyasi tarihinde şarkılı bir yolculuğa davet ediyor ve daha önce Berlin'de duyulmamış ender tınılarla resmi tarihte yazılmayanları seslendirmeyi amaçlıyor. Yerli Müzik podcast serisine buradan ulaşabilirsiniz. Banttan ve Fişsiz, kitap, çeviri, fotoğraf, hikaye, sinema, tiyatro, müzik, edebiyat ve şiirin içinde olduğu keyifli bir podcast serisi. Bu seriyi buradan dinleyebilirsiniz. Aklın Yolu Düşünce Topluluğu tarafından hayata geçirilen Biyografik Bilim: Bilim İnsanlarının Ağzından Hayatlarında bilim adamlarının hayatlarına dair ilginç bilgileri öğrenebilirsiniz. Bu podcast serisini buradan dinleyebilirsiniz. Foto Müze, Açık Radyo'nun fotoğraf ile tarihsel hikaye anlatıcılığını başarıyla sentezleyen bir yayını. Podcast serisinde, Osmanlı dönemi ağırlıklı olmak üzere Türkiye fotoğraf tarihinde bir gezinti yapılıyor. Eski gazete, dergi, fotoğraf koleksiyonu ve sayısız malzemenin kaynaklık ettiği programda, konusunda uzman olan bir çok konuk da ağırlanıyor. Osmanlı dönemi fotoğrafhaneleri ve fotoğrafçıları, dönemin fotoğrafa yaklaşımı, basın-fotoğraf ilişkisi, arşivcilik ve koleksiyonculuk programın ana konuları arasında yer alıyor. Foto Müze, kayıtlarını buradan dinleyebilirsiniz. Seval Şahin'in hazırlayıp sunduğu bu podcast serisinde, romanlar, hikayeler, kahramanlar, edebiyatseverlerle tartışılıyor. Podcast serisini hemen buradan dinlemeye başlayın. Birbirini ilk gençlik yıllarından bu yana tanıyan bir arkadaş grubunun seslendirdiği kitaplara ve hikayelere buradan ulaşabilirsiniz. Bir öyküyü iki kat büyülü hale getiren, onu yazarının sesinden dinlemek olsa gerek. Yazarların sesinden öykülere buradan ulaşabilirsiniz. Yayıncılık dünyasının deneyimli ismi Deniz Yüce Başarır, Ben Okurumun her bölümünde okuduğu bir kitabı, kitabın ona hissettirdiklerini anlatıyor, alıntılar paylaşıyor ve dostlarıyla kitaplar hakkında sohbetler ediyor. Başarır'ın bu keyifli podcast serisini buradan dinleyebilirsiniz. Esen Tan, Güvenç Atsüren ve Utku Ögetürk gibi isimlerin sinema gündemini yakından takip ediyor, düşüncelerini ise hazırladıkları podcast programlarıyla paylaşıyor. Bu keyifli seriyi buradan dinleyebilirsiniz. Sinema insanı Melikşah Altuntaş'ın hazırlayıp sunduğu bu podcast serisi, iyi bir film izlemek isteyenleri ihya edecek konsept listeler, sinema dünyasının kanayan yaraları ve ilginç olaylarını mercek altına alan dosyalarla sizi film komasına sokmaya hazırlanıyor. Seriye buradan ulaşabilirsiniz. Kafa Dergisi, yeni açılan podcast kanalında kendi yazarlarının sesinden yazılara yer veriyor. Podcast serisini buradan dinleyebilirsiniz. Türkiye'nin ilk podcast dizisi Karanlık Bölge, buradan dinleyebilirsiniz. Karanlık Bölge'yi sesiyle aydınlatanlar Tansu Biçer, Tülin Özen ve Özge Satman. Podcast serisinin ses tasarımını ise Eli Haligua ve Fatih Rağbet yapıyor. Konusu: Ütopik bir gelecekte dedektiflik yapan Yaz, ön yargıları yüzünden Karanlık Bölge Rehabilitasyon Merkezi'nde görevlendirilir. Yaz, bu görevinde çömez partneri Ela ile birlikte beş yıl önce işlediği bir suçtan ötürü Karanlık Bölge'de vaka olan Kuzey Bayraklı'nın rehabilitasyon sürecini tamamlayıp tamamlamadığını test etmektedir. Kuzey, önceki hayatında bir işyerinde üst düzey yöneticilik yapmaktadır ve burada işlediği suç sonrasında aynı firmanın Karanlık Bölgesi'ne bu sefer beyaz yakalı bir kontrol sorumlusu olarak atanır. Dizinin kahramanı Yaz bu ortamda Kuzey'i tanıdıkça ön yargılarından arınabilecek midir? 6 bölümlük dizi yayınlandığı platform ile de bir başlangıç ve yeni bir akım oluşturabilecek mi yakın zamanda ortaya çıkacaktır."} {"url": "https://www.ithafsanat.com/kultur-ve-sanat-kurumlarina-uluslararasi-is-birlikleri-icin-hibe-firsati/", "text": "British Council, Türkiye'deki kültür ve sanat kuruluşlarını uluslararası iş birliği hibesine başvurmaya davet ediyor. 4 Kasım'a kadar başvuruların kabul edileceği programda, Birleşik Krallık'tan bir ortakla proje geliştirme ve işbirliği için 5 ile 75 Sterlin arasında değişen hibe imkanı sunuluyor. British Council, toplamda 3.5 milyon Sterlin destek imkanıyla, tüm kültür ve sanat kuruluşlarının katılabileceği uluslararası iş birliği hibesini başlatıyor. Hibe programı, Türkiye ve Birleşik Krallık'tan kuruluşların ortaklaşa işbirliği yapmalarına olanak yaratırken, yeni projeler geliştirmek ve hayata geçirmek için de fırsat sunuyor. Programa, 4 Kasım tarihine kadar https://www. britishcouncil. org/arts/international-collaboration-grants adresinden başvurmak mümkün. Uluslararası işbirliklerini desteklemeye önem veren British Council, bu hibe programı ile Türkiye ve Birleşik Krallık'tan kültür-sanat kurumlarının ortaklaşa gerçekleştirecekleri yüz yüze, dijital veya hibrit sanat projelerini desteklemeyi hedefliyor. Toplamda 3.5 milyon Sterlin destek sağlayacak hibe programı, sanatçıların uluslararası meslektaşlarıyla yaratıcı sanat eserleri yaratmalarını ve geliştirmelerini desteklemek, yeni uluslararası ortaklıkları ve yenilikçi işbirliği yollarını teşvik etmek için tasarlandı. Program kapsamında, kuruluşlara 5 ila 75 bin Sterlin arasında değişen hibe olanakları sağlanıyor. Başvuruların kabul edileceği projeler; film, müzik, yaratıcı teknoloji, edebiyat, görsel sanatlar, tiyatro ve dans, mimarlık, tasarım ve moda alanlarını kapsıyor. Projelerin aynı zamanda, eşitlik ve kapsayıcılık gibi önemli çağdaş temaları ve/veya iklim değişikliği gibi küresel zorlukları ele alması teşvik ediliyor."} {"url": "https://www.ithafsanat.com/kulturumuzu-verecegiz-diye-cocuklari-sikbogaz-etmeye-gerek-yok/", "text": "Mimar Sinan Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Geleneksel Türk El Sanatları Bölümü Tezhib Ana Sanat Dalı programından mezun olan Doç. Dr. Şehnaz Biçer, uluslararası alanda yaptığı araştırmalar ve katıldığı kongrelerle de adından söz ettiriyor. Geleneksel Türk el sanatları şemsiyesi altındaki tezhip ve minyatür gibi dalları kendine has yorumuyla günümüze taşıyan ve çok sayıda ödüle layık görülen Doç. Dr. Biçer halen Marmara Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Geleneksel Türk El Sanatları Bölümünde ders veriyor. Bu sanatların hem ülkemizde hem de dünya genelinde hak ettiği değere ulaşması için gençlerin dünyasına girmek ve onların fikirlerini öğrenmek gerektiğini vurgulayan Doç. Dr. Biçer, Sanatçı olmak gibi bir düşüncem yoktu ama resim yapmayı sevdiğimi bilen teyzemin yönlendirmesiyle güzel sanatlar sınavına girdim. Kalemimi aldım, sınava girdim, öyle, hazırlıksız. Ama yeniden dünyaya gelsem yine sanatı seçerdim diyor. Biçer ile bir yandan kendi sanat yolculuğunu diğer yandan da sanatımızı dünyaya nasıl ulaştıracağımızı konuştuk. Çok klasik olacak belki ama küçükken resim yapmayı seven bir çocuktum. Neden resim yapıyorum? diye düşünmeden resim yapmayı seven bir çocuk. Ama sanatçı olmak gibi bir düşüncem yoktu. Yani ailemde sanatçı bir kişilik yok ki onu göreyim de böyle bir şey var, diye idrak edebileyim. Çocukluğumda İzmir'e teyzeme giderdik, onun Rembrandt'ı, Van Gogh'u anlatan ansiklopedileri vardı. Oraya gittiğimde onları incelediğimi hatırlıyorum. Sanat ve ressamlık o kitaplardaydı benim için. Lisede sayısal bölümden mezunum. Aynı zamanda matematik dersini de çok severek okudum. Esasında tabiatta da çizdiklerimizde de her şey, bir geometri üzerinedir. Kendimden bir örnek vereyim; ben yıllarca herkes benim gibi görüyor zannettim. Çünkü ben gördüğüm her nesneyi; kübik, daire, küre ya da başka bir geometrik şekil olarak görüyorum. Yani bir nesne benim için önce geometrik bir cisim olarak var oluyor. Hem resmi hem matematiği sevince mimar olabilirim, diye düşünmüştüm. O meslek olmayınca güzel sanatlara yönlendim. Hem resmi hem matematiği sevince mimar olabilirim, diye düşünmüştüm. O meslek olmayınca teyzem dedi bana 'Güzel sanatlar sınavına gir' diye. İyi, gireyim dedim ben de. Öyle bir hazırlığım da kursa gitmişliğim de yoktu. Kalemimi alıp kaydımı yaptırdım, sınava girdim. Kazanınca şaşırdım da çünkü bana göre herkes oraya çok hazırlanmıştı, ben şans eseri düşmüş bir insan gibi hissettim kendimi. Ama sonra fark ettim ki kendimin çok doğru bir yeri ile buluşmuşum. Bu çok güzel çünkü çoğu insan buluşamıyor. Çok fazla bilerek girdiğim bir yer değildi aslında. Seçtim ve girdikten sonra öğrendim desem yeridir. İlk yıl genel eğitim alınır, ikinci yıl branşlaşma olur. O zaman üniversitedeki hocam Tahsin Aykutalp idi. Bir dia gösterisi yaptı, tezhip ve minyatürü anlattı. O gün oturduğum yeri, sınıfı, dialarla karşı karşıya kaldığım anı çok net hatırlıyorum. Dedim ki 'Bu iş çok enteresan ve ben bunu yapmak istiyorum'. Orada karar verdim bu işi yapmaya. Hakikaten bir daha dünyaya gelsem yine sanat derdim. Zaman içinde daha da bilinçlendim; öğrenmekle, bilmekle daha da bilinçleniyorsunuz çünkü. Aynı zamanda sanat tarihinde de doktora yaptığım için bu sanat dallarında çalıştım. Bugünden 1200 yıl evveline kadar kendi sanatımın tarihiyle ilgilendim ve onun akışını, gelişimini, mükemmel eserleri gördükçe daha çok içine giriyorsunuz. Son 25-30 yıldır ilgide bir artış var. Eskiden yani benim üniversite yıllarımda nispeten daha az biliniyordu. Dijital ortamlar, sosyal medyanın bu sanatların bilinmesine yönelik etkisi güzel. Ama bir noktası var ki çok kritik; dünyanın birçok ülkesinden insanları görüyorsunuz. Bu bütün dünyanın sanatı içerisinde, kendi özünüzü ifade edebilmeniz ve o akıntıya kaptırmadan kendinizi tutarak yol alabilmeniz zor. Bunun için önce kendi kültürünüze hakim olmak gerekiyor. Çünkü aslında dünya da sizden bunu istiyor yani dışarıdan bana baktığında beni görmek istiyor. Sosyal medyada çok güzel örnekler var, çok güzel çalışmalar var. Bazen öğrenciler sosyal medyada yapılan işleri, sanatı görünce demoralize olabiliyor. Ancak onlara şunu söylüyorum; sosyal medya kişiye sanki 'Sen tek başınasın ve dünya karşında' gibi hissettirebiliyor. Oysa orada da binlerce sanatçı var. Olay artık dijital. Evet sergiler açıyoruz, eserler yapıyoruz ama bu sergilerdeki eserlerden öte bir başka dünya var. Gençlere yetişmekte zorlandığımız bir dünya var. Onları da dinleyerek bu bilgileri aktarmamız, geleneksel Türk el sanatlarını bu yeni dünyaya nasıl sunmamız gerektiğinin formüllerini konuşmamız lazım. Bir tezhibi ve minyatürü duvarda sergilemiş olmakla dünyaya açılamam. Sadece belli kesime hitap ederim. Ben daha büyük hedeflerde olmak istiyorum. Şöyle örnek vereyim; okuldaki çocuklara Hz. Süleyman'ı ödev vermiştim, minyatür dersinde. İnceleyin, dedim. Gitti geldi çocuklar, hepsinin çalışmasında Süleyman uzun sakallı, uzun saçlı. Bakıyorum, çok da tanıdık geliyor. Anladım ki Yüzüklerin Efendisi'ndeki Gandalf gibi çizmişler. Biz bir başka dünyaya gidiyoruz, ben bu dünyaya öğrendiklerimi aktarabilirim. Ama gençler yönlendirirse öyle gidebiliriz. Yeni dünya, duvara minyatürü tablo olarak asmak değil. Bu sanatlarla ilgilenmeye başladığım ilk yıllarda, güzel şeyler yapmak istedim. O yıllar içerisinde ben geleneksel sanatlarımızı öğrendikten sonra yavaş yavaş kendime dönmeye başladım. Esasında ilk baştan beri kendimde olduğumun, kendimi aradığımın farkında değildim. Öğrenmeyle birlikte siz, kendinizi aramanın farkına varmıyorsunuz. İlerledikçe bazı işlerimi yaptıktan sonra kendi kendime Bu şimdi senden nasıl çıktı, nasıl hayal ettin? dediğimi biliyorum. Kendiniz bile o serüvende bakıyorsunuz ki içinizden başka bir şey oluyor. Tuhaf, anlatması zor. Neden resim yapma isteği duyuyorum? Normal bir şey mi? Yemek ihtiyacı normal de resim yapma öyle mi? Kendi kendime soruyorum. Hangi dürtü bana yaptırıyor? O dürtü kendini bulmak, kendini sevmek isteğinden kaynaklanıyor. İçimdeki bir şeyi karşıma döküp görmeyi istiyorum, kendimi istiyorum esasında. O yüzden kendini bulma serüvenidir sanat; kimi zaman işkenceyle kimi zaman güzel güzel. Kabul etmez, isimsel olarak bile ayrılmasını doğru bulmuyorum. Bir şeyi ayrıştırdığınız anda karşı karşıya getirirsiniz. Geleneksel ile çağdaş karşı karşıya! Yıllarca tartışılıyor. Bir ayrımın doğru olmadığını, sanatın bir bütün olduğunu, hatta sanatların birbirleriyle alışveriş içerisinde olması gerektiğini düşünüyorum. Bir kuşu uçurabilmeniz için iki kanada ihtiyaç vardır. Tek kanatla hiçbir kuş uçmaz. Bu bir kanat bilimdir, araştırmadır. Diğer kanat kültürel birikiminizdir. Okumalar yapmak gerekiyor, kendinizi geliştirmeniz gerekiyor. Ben önce kendim olmaktan vazgeçiyorum onlarlayken. Çünkü onlar benim taklidim olmamalı. Onların geleneklerinden izleri görürsünüz Japonların sanatında. Resimlerinde, seramiklerinde, animelerinde kültürlerini çok güzel yeni dünyaya taşıdılar. Bizde de bu olur, sanatımızı karşı karşıya getirmeyi bırakıp yan yana yürümek için neler yapabileceğimizi konuşmamız gerek. Resimde önce bir hayale başlıyor, sonra iki üç adım sonrasına göre ilerliyoruz. Ona göre renkleniyor. Önce beyinde çizim gerçekleşiyor. Ben, birçok tasarımımı yolda yürürken düşünürüm. Sanatla uğraşan insanın beynen ne kadar yorulduğu bazen fark edilmiyor. Çünkü siz eğer sanatın içindeyseniz bir şeyle meşgulse beyniniz, günler, haftalar evvelinden o sizin beyninizde sizinle yürür; sokakta yürür, evde yürür, yatarken yürür. Beyin sürekli düşünür. Bir şeyin ortaya çıkabilmesi için 'Hadi ben de bir resim yapayım, masama koyayım. Acaba ne yapsam?' diye başlanmıyor. Daha evvelinden o hayaliyle birlikte bir müddet ciddiyetle yürüyor, ondan sonra eyleme geçirmeye başlıyorsunuz. Eyleme geçirirken de hayallerinizi dökebilmek ya da dökememek gibi bir işkenceyle karşı karşıyasınız. Bazen beyin başka bir şey gösteriyor, el veya işleyişte beceremediğiniz bir şey oluyor. Bu sefer bu ikisi ciddi bir kavgaya başlıyor. Bunun huzura kavuşabilmesi için önce geçirilmesi gereken bir işkence dönemi var diyebilirim. Yani bir sanatkarın yaptığı eserin karşısına geçip ondan haz alması az bir süre. 'Tamam güzel' diyorsunuz, ertesi sabah kalktığınızda sizin durmayan beyniniz ve karşınızdaki resim size onun olmayacak yanlarını gösteriyor. Kendime has eserlerim var. Klasik manada tezhip ve minyatür öğretiyorum ama artık içimden geldiği şekilde eserler yapıyorum. Eserin bana heyecan vermesi, çekmesi gerekiyor. Benim gecem gündüzüm yoktu pandemiden önceden de. Vapurda çay içerken resim tasarladığımı bilirim. Sürekli bir onunla uğraşma hali vardı. Parklarımızda, metro istasyonlarında geleneksel sanatlarımızın çok doğru örneklerini sergileyerek topluma, farkında olmadan estetiği gösterebileceğimiz çalışmalar yapılabilir. Dayatmayla estetik olmaz. Toplumun gezdiği yerlerde estetik verilebilir. Kültürümüzü vereceğiz diye çocukları sıkboğaz etmeye de gerek yok. Sakin, daha rahat, etrafa serpiştireceğiniz şeylerle, çocuklar o estetiği alır."} {"url": "https://www.ithafsanat.com/kuratorluk-cok-katmanli-bir-evrenin-ardinda/", "text": "Müzecilik kavramı ile birlikte ortaya çıkmış olan küratörlük, zaman içinde kurumlardan bağımsız hale gelerek kendi çalışma prensiplerini belirlemiş. Günümüzde, süreli sergiler yapan özgün bir meslek biçimine evrilmiş. Psikoloji, felsefe, mimari gibi birçok disipline de hakim olmayı zorunlu kılan, yaratıcılık ve empatiyle şekillenen bu katmanlı mesleğin inceliklerini, dört önemli küratör Beral Madra, Denizhan Özer, Filiz Ağdemir ve Marcus Graf ile konuştuk. Bir sergiyi ziyaret ediyorsunuz. Kapısından içeri adım atıyorsunuz. O anda, arkanızda bir gerçeklik bırakıp bir başka görüşe, sisteme, anlama, bambaşka bir dünyaya dahil oluyorsunuz. O dünyanın yarattığı duygusal etki, sanatçısına olduğu kadar küratörüne de ait. Latince tedavi etmek, iyileştirmek anlamına gelen curare kelimesinden türemiş bir kelime küratör. Sadece bir serginin değil, bir müzenin, galerinin hatta kütüphane veya arşivin yönetimi ve koruyuculuğunu üstlenen küratör; sorumlu olduğu koleksiyonları yorumlamakla da yükümlü. Çalışma prensiplerine göre küratörler; müze gibi bir kuruma bağlı çalışan, yardımcı, dışarıdan destek veren, bağımsız çalışan olmak üzere üç ayrı kategoride ele alınabiliyor. Müzecilik kavramı ile birlikte ortaya çıkmış olan küratörlük, zaman içinde kurumlardan bağımsız hale gelerek kendi çalışma prensiplerini belirlemiş. Günümüzde, süreli sergiler yapan özgün bir meslek biçimine evrilmiş. Psikoloji, felsefe, mimari gibi birçok disipline de hakim olmayı zorunlu kılan, yaratıcılık ve empatiyle şekillenen bu katmanlı mesleğin inceliklerini, dört önemli küratör Beral Madra, Denizhan Özer, Filiz Ağdemir ve Marcus Graf ile konuştuk. Çağdaş sanat dünyasının önde gelen isimlerinden Beral Madra, küratörlüğü, Türkiye'de bilinir hale getiren bir sanat insanı. Aynı zamanda bir sanat eleştirmeni. 1980'den itibaren çağdaş sanat alanında çalışıyor. Galeri yöneticiliği yapan, galeri açan ve bianellerin küratörlüğünü yapan Beral Madra ile kuratörlüğü konuştuk. Her sergi, küratör için yeni bir eğitim ve bilgilenme sürecidir. Bilgilenme süreklidir, edinilmiş bilginin güncelleştirilmesi gerekir. Siyasal, ekonomik, kültürel gelişmeler; serginin yapıldığı ülke, kent ve güncel ortam hakkında bilimsel ve doğru bilgi edinme gibi süreçler önemlidir. Bunların kullanılması kolay bir iş değildir, kuşkusuz. Ülkemiz koşullarında bu süreçlerin uygulanması irade, direnç ve cesaret gerektiriyor. Bu tür bilgilerle donatılmamış bir serginin etkisi düşüktür. Bu disiplinler hedef kitlesinin içinde yaşadığı düzeni ya da güncel ortamı yorumlayan, eleştiren sanat yapıtları arasındaki ilişkiyi göstermek için gereklidir. Küratör için kendi mesleki çıkarlarından önce sanatçıların ve sanat üretiminin değerleri ve çıkarları gelmelidir çünkü bu değerler ve çıkarlar onun işinin temelini oluşturur. Sanatçının ve üretimin amacı ve çıkarları da serginin ulaşması gereken kitlenin zihinsel, düşünsel gereksinimleriyle örtüşmelidir. Küratör bu ilişkiler arasında bağlar kuran kişidir; tarafların gereksinimlerini iyi yönetmesini bilmek zorundadır. Siyasal, ekonomik parametreler açısından bu ilişkilerde her zaman ikilem ve çatışkı söz konusudur. İşte tam da bu açıdan küratörün taraf ya da tarafsız olması arasındaki seçim dikkat çekicidir. Günümüz siyasal ve ekonomik koşulları içinde sanat projelerinin parasının hangi kaynaktan geldiği ister istemez sorgulanıyor. Sergilerdeki eleştirel yapıtlar özgürce sergilenebiliyor mu yoksa gizli bir sansür var mı? Siyasal çıkarlar ve yasaklar sergileri etkiliyor mu? Son örnek: Venedik Bienali Rusya Pavyonu küratörü Ukrayna'ya saldırı başlar başlamaz istifa etti, sanatçılar da ona katıldı ve Giardini'de pavyon kapalıydı! Siz Hikaye yazıyor diyorsunuz; ben de Hakikati ve gerçeği gösteriyor diyorum. Sanat üretimi ve bu üretimin sergilenmesi, küresel bağlamda siyasal ve ekonomik düzene egemen olan büyük aldatmacaların, yalanların, düzmecelerin karşısındaki uyarıları, gerçekleri ve hakikati dolaylı olarak oluşturuyor. İzleyici yalnız bunun bilincinde olsa yeterince anlayabilir ne anlatıldığını. Öncelikle küratörlük mesleğinin gerektirdiği eğitimi almaları en az bir dil bilmeleri gerekiyor. Sergi yapmak bilgi kadar önemli bir deneyim süreci de gerektiriyor. Çekinmeden her fırsatı değerlendirip sergi ve sergiyle ilgili yan etkinlikler yapmalarını öneririm. Galerilerde veya müzelerde bir süre çalışıp deneyim ve iletişim ağı kazanabilirler. Yaşadığımız süreçte yurt dışına gitmek oldukça zor; ancak konuk küratör programlarını izlemelerini ve fırsatlardan yaratmalarını öneririm. Prof. Dr. Marcus Graf, Almanya doğumlu ve 2003 yılından beri Yeditepe Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesinde öğretim üyesi. Sanat ve Kültür Yönetimi Bölümü Başkanı olan Marcus Graf; Siemens Sanat, Akbanksanat, Milli Reasürans, Contemporary Istanbul, Baksı Müzesi, Erimtan Müzesi ve Elgiz Müzesi gibi çeşitli kurumlarda 100'den fazla sergide küratörlük yaptı. Graf, halen Plato Sanatın daimi küratörü olarak görevine devam ediyor. Çok sayıda kitap, kitapta bölüm, sergi kataloğu ve dergide sanat yazarlığı yapmış olan Marcus Graf, akademisyen, küratör ve sanat yazarı olarak İstanbul'da yaşıyor. Güçlü bir sergi, sunulan eserler ile kavramsal çerçeve arasında açık, anlamlı bağlantılar kurar. Ayrıca parçalar; sanat eserlerinin birbiriyle biçimsel, estetik ve kuramsal açısından ilişki kuracak şekilde bir araya getirildiği şekilde yerleştirilmeli. Bir sergi, zamana ve mekana özgü olmalı. Yani mimari yerleştirmede, eser için gereken alan ve çevresi ile ilişkisi göz önünde bulundurulmalı. Boşluk, küratörün sergiyi tasarlarken dikkate alması gereken elle tutulur bir malzeme. Konuşmalar ve seminerlerin yanı sıra duvarlardaki bilgi metinleri, açıklamalar gibi eğitici araçlar da dikkate alınmalı. Ve sonuç olarak sergi tasarımı, serginin anlaşılmasını kolaylaştırırken aynı zamanda sergiyi ilgi çekici hale getirmeli. Başarılı bir küratörlük sanat eserlerine anlam katar, fikirleri ortaya çıkarır ve içerikle iletişim kurar. Anlamlı bir sergi, sanatın olduğu kadar toplumun durumunu da eleştirel bir açıdan yansıtır. Bir küratör, sanattaki güncel ve tarihsel tartışmalar hakkında geniş bilgiye sahip olmalı. Bunun yanı sıra sunulan konsept hakkında bilgisi bulunmalı. Bu yüzden, sosyal bilimler ve diğer akademik alanlar hakkındaki derin bir içgörü, kavrayış çok önemlidir. Küratör, kendine has bir tarz geliştirmelidir. Risk almalı, bilinenin ötesine geçmeli ve klişelerden uzak durmalıdır. Sanatçıların eserlerini en iyi şekilde sunabilecekleri bir ortam yaratmalıdır. Başarılı bir küratör aynı zamanda kişiler arası ilişkilerde de iyi bir içgörüye, kavrayışa sahip olmalıdır. Sanatçılar, sanat menajerleri, basın ve halk arasındaki iletişimi, ilişkiyi sağlamak çok farklı stratejiler ve yöntemler gerektiriyor. Bir küratör mümkün olduğunca şeffaf ve dürüst olmalı, ayrıca proje sürecinde tüm katılımcıları kapsamalıdır. Daha ilk başta, kavramsal çerçevenin geliştirilmesi, konseptle alakalı bilimsel ve akademik alanlarda bilgi birikimi gerektirir. Sosyoloji, psikoloji, tarih ve politika gibi konular, bu konseptle ilişkili alanlar arasındadır. Bu nedenle küratör bu alanlardaki güncel tartışmaları, konuları bilmelidir. Ardından, sanat tarihi bilgisi, sanat ve estetik konuları, sanatçı ve sanat eserlerinin seçilmesi sırasında önemli hale gelir. Sonra, serginin tasarımı sırasında serginin görsel dengesine, eserlerin yerleştirilmesine, kompozisyonuna, duvarların rengine ve sergilenen eserler arasındaki görsel bağlantıya karar verirken temel tasarım bilgisi gerekir. Grafik tasarım, info wall, etiketler, klasörler gibi basılı ve dijital grafik tasarım öğelerinin geliştirilmesi sırasında önemli hale gelir. Eğitim ve halkla ilişkiler alanlarındaki bilgi de önemlidir. Seminerler, konuşma ve atölyelerin düzenlenmesi, geliştirilmesi gibi konuların yanı sıra basın ile ilişkilerin nasıl sürdürüleceğini bilmek de önemli. Günümüzde elbette sosyal medya ilişkileri de önemli hale geldi. Küratör, kendi alanı için kendine has iletişim stratejileri ve özel beceriler de geliştirmeli. Tüm bunların yanı sıra organizasyon, ticari ve idari konular, lojistik, bütçe, basın ilişkileri ve personel ile ilgilenirken bir küratör, sanat yönetimi ve idaresi bilgisine ihtiyaç duyar. Bir sanat kurumunu gezen ziyaretçi olarak sergiyi anlayabilmek, beğenebilmek için sanatçıları ve sanat eserlerini tanımanız gerekir. Bilmiyorsanız da bunun üzerine çalışmalı, okumalısınız. Serginin anlaşılabilmesi için ziyaretçilerin üzerine düşen bu. İşte bu nedenle sergi, sanatçı ve eserleri ile ilgili okumalılar. Dolayısıyla serginin şifrelerinin çözülmesiyle ilgili sorumluluğun önemli bir kısmı da sanatseverlere düşüyor. Ne kadar çok sergi yaparsanız o kadar iyi olursunuz. Diğer küratörlerin yaptığı sergileri görün. Onlardan öğrenin ve kendinize rol modeller bulun. Sergilerin tarihçesi ve küratöryel deneyim hakkında bilgi sahibi olun. Sanat tarihini çok iyi çalışın. Güçlü kurumlarda staj ve güçlü küratörlere asistanlık yapın. Küratöryel deneyim hakkında okuyun ve öğrenin. Mümkün olduğunca çok fazla sergiyi görerek gözünüzü eğitin. Sanatçılarla tanışın, onların atölyelerini gezin ve ilgilendikleri kavramsal ve formel meseleleri öğrenin. Sanatçılar, küratörler, sanat yazarları, sanat yöneticileri, sanat kurumları ve sergi üretimi ile ilgili şirketlerden oluşan bir ağ geliştirin. Entelektüel ve akademik yönünüzü geliştirin. Yaratıcı olun. Ayrıca iletişim, özellikle görsel iletişim hakkında bilgi edinin ve sosyal medyanın etkili kullanımını öğrenin. Sıkı çalışın, kalıcı değişime açık olun, eleştirel olun, cesur olun ve kendi tarzınızı geliştirin. Çok sayıda uluslararası müze ve kültür sanat kurumunda proje yöneticiliği ve küratörlük yapan Filiz Ağdemir, bu yıl 4. Uluslararası İstanbul Trienali'nin küratörlüğünü üstlendi. Serginin yapılış amacının bir başka deyişle kavramsal çerçevesinin seçilen eserlerle ve mekanla kurduğu ilişkisinin gücü, işinde iyi bir küratörün en temeldeki göstergesidir. Bu göstergeler de genellikle son dakika yapılacak işler değildir, masa başında manipüle edilemez ve samimiyet çok net şekilde okunur. Bir sergiye baktığınızda genellikle bir bütün görürsünüz. Yakından ve farklı açılardan bakarsanız birbirinden farklı alanlarda alınmış yolları, kararları, seçimleri, teknikleri, bilgileri, katmanları ve tüm bunların birbirine örülü olduğunu da... Öncelikle küratör, tüm bu disiplinleri bütüncül bir bakışla ele alır ve bir bina kurar gibi birleştirir ve bunu da bilinç seviyesinde kullanır. Açık ve anlaşılır bir dil kullanarak yorum katılabilecek şekilde boşluklu ve esnek yapıda, merak yaratacak bir mesafede ve olabildiğince bilimsel bir altyapıyla kurmalı. Seyirci öncelikle sergiyi anlamak için gerçek bir zaman ayırmalı. Kısa veya uzun fark etmez. Ama gerçek zaman gerekir. Orada olmak. Bakmak gibi. Tabii ki ön kabul ettiğimiz izleyici senaryosu şu: İzleyici sergiye gelir, serginin kavramsal metnini-giriş metnini okur, mekan ve eserlerle bu kavram arasında kurulan bağı görmeye çalışır. Sergi gezebilir, sergide neyin nasıl neden yapıldığını, alınan kararları ve tercihleri geriye doğru giderek çözmeye çalışabilirler. Tabii bu benim analitik yaklaşımım ve önerim. Bununla sadece sergilerin analizi yapılabilir. Düşünmek, okumak, hayal etmek, hayal edileni sebep sonuç ilişkisi kurarak tasarlamak ve sonra tüm bunların gerçek hayattaki olasılıklarını planlamak iyi egzersiz olabilir. Şimdiye kadar birçok performans, multimedya ve saydam gösterileri yapan, konferans, söyleşi ve sempozyumlara katılan Denizhan Özer, uluslararası arenada tanınmış bir sanatçı ve küratör. Rainbow Art Center, Turquoise Art Group ve T- Union sanat grubunun kuruluşunda yer alan Denizhan Özer, Londra Arcola Galerinin direktörlüğünü yaptı. Özellikle sanatın varlık gösterdiği büyük şehirlerde her sergiye gitmeye imkan yok. O sebeple gideceğim sergiyi konseptine ya da sanatçısına göre belirliyorum. Tabii bazı sanat merkezleri ya da galeriler gerçekten güzel sergiler yaptıkları için oralarda yapılan sergilere özellikle gitmeye çalışıyorum. Tüm bu seçiciliğe rağmen bazı sergilerde hayal kırıklığı yaşıyor, bazı sergileri de çok beğeniyorum. Artık dünyada karma sergi diye bir kavram yok. Bu bizim ülkemize ait, uydurma bir kavram. Galeriler kişisel sergilerden ellerinde kalan ya da konsinye olarak aldıkları yapıtları yan yana dizerek sergi yaptıklarını zannediyor. Aslında bu yaptıkları sergi olmuyor. Öylesine duvarlara asılmış yapıtların yan yana durmasından başka bir şey değil. O sebeple özel bir durum yoksa ben karma sergilere gitmiyorum. Zamanımı niteliksiz, belirsiz, amaçsız kurgulara ayırmak istemiyorum. Sergi kurmak dışardan bakıldığında kolay bir iş gibi görünse de aslında o kadar basit değil. Her serginin bir metni, kurgusu, matematiği, vereceği mesaj olmalı. İyi bir küratör tüm bunları düşünerek sergiyi kurgular. Yapıtların etkisini ve görünürlüğünü artırmak; birbirini yememesini, ışıklandırmaları, künyeleri, sergi metnini çok iyi düşünmek zorundadır. Nasıl bir film yönetmeni filmin kurgusunu, akışını, oyunculuk gücünü, ışığını, vereceği mesajı, etkiyi düşünüyorsa bir küratör de yapacağı sergiyi aynı şekilde düşünüp kurgulamalıdır. Küratör kelimesi çağımıza ait bir kelimedir. Eskiden sergi komiserleri vardı. Küratör sistemi sanatçı, galeri, müze, kurum, koleksiyoner, izleyici üzerinden koruyan; tüm bunlar arasında iletişim ve denge sağlarken sanatın görünürlüğünü, etkisini artırıp sevdirmeye çalışan kişidir. O sebeple entelektüel olmanın yanı sıra kendi alanında gerçekten bilgili ve deneyimli olmalıdır. Bu söylediklerimin dışında iyi bir küratör günceli takip etmeli, uluslararası ilişkileri, bağlantıları olmalıdır. Aksi takdirde kendini küratör olarak görse de işinin hakkını veremeyeceği için sistem tarafından dışlanır. Her serginin bir hikayesi vardır ve bu hikayeyi küratör yazar ve yönetir. Serginin tüm sorumluluğu küratördedir. İzleyici ya da alıcının yapısını bilirseniz onlara ulaşabilirsiniz. İzleyicinin özel bir sorumluluğu yoktur. Her şey küratöre bağlıdır. Mesela ben 1. Çanakkale Bienali'ni yaptığımda sıradan insanların videoları izlemeye gitmediğini görünce 2. Çanakkale Bienali'nde Kordon'da denizin üzerine kazıklar çaktırıp dev ekran kurdurdum. Kordon boyunda gezmeye gelen neredeyse herkes, sanatçıların videolarını orada izledi. Yani seyirci gelmeyince ben seyircinin ayağına sanatı götürerek onlara ulaştım. Kısacası tüm sorumluluk küratörde. Bana göre sanat yönetimi ya da sanat bölümünden mezun olan bir genç, küratör değil, küratör adayıdır. Bir kurumda ya da bağımsız bir küratörle çalışarak hayatın pratiği içinde kendilerini yetiştirmeleri gerekiyor. Bunun yanı sıra bir yabancı dil özellikle de İngilizce bilmelerini, mümkün olduğunca büyük sanat etkinliklerini görmelerini tavsiye ederim."} {"url": "https://www.ithafsanat.com/kurda-kusa-asa-ve-goze/", "text": "Yapı Kredi bomontiada, tasarımcı Lalehan Uysal'ın Kurda, Kuşa, Aşa... Ve Göze... sergisine ev sahipliği yapıyor. Lalehan Uysal'ın, hayatın sürdürülebilirliğinin öznesi olan tohumların fark edilmesi için yakın plan çektiği ve makrografik olarak tanımladığı yeni tohum fotoğraflarından oluşan sergi, 2-25 Ağustos 2021 tarihleri arasında her gün Yapı Kredi bomontiada Galeri'de ziyaret edilebilir. Tasarımcı Lalehan Uysal, ilk tohum fotoğrafları sergisini Oxford Üniversitesi'nde 40 yılı aşkın süredir her yıl farklı temalarla gerçekleşenOxford Symposium on Food and Cookeryde açtı. Londra'daki sergisini Türkiye'de farklı şehirlerde, farklı coğrafyaların topraklarına has tohumların fotoğraflarıyla açtığı sergiler izledi. Uysal'ın, tohumların ilk bakışta görülmeyen ince ve zarif, akıl almaz matematik ve kusursuz tasarımlarını ortaya çıkaran fotoğrafları arasında, gölgesini bildiğimiz ama tohumunu bilmediğimiz, her gün gördüğümüz ağaçların, hiç görmediğimiz çiçeklerin tohumları da var. Sergi süresince hafta sonları tohum, baharat, buğday ve ekmek atölyeleri de gerçekleştirilecek. Atölye ve sergi turlarına Lalehan Uysal da eşlik edecek. Bauhaus Ekolü ile eğitim veren Tatbiki Güzel Sanatlar Yüksek Okulu'nda grafik tasarım eğitimi aldı. Buğday Ekolojik Yaşamı Destekleme Derneği'nin ve Türkiye'nin ilk ekolojik pazarı olan İstanbul'daki Şişli %100 Ekolojik Pazar'ın kurucularından biri oldu. Buğday'ın Ambarı'ndan Kurda, Kuşa, Aşa' adıyla ekoloji konseptli podcast serisini hazırlıyor. Yeditepe Üniversitesi İletişim Fakültesi Gazetecilik Bölümü'nde gazetecilik uygulamaları üzerine dersler veriyor. Grafik tasarımcı, yazar ve editör olarak birçok yayında adı olan Uysal, bugün kendini sadece 'Tohum Gözlemcisi' olarak tanımlıyor."} {"url": "https://www.ithafsanat.com/kurt-wallander-macerasina-beyaz-aslan-ile-devam-ediyor/", "text": "Her kitapta polisiyeseverleri gizem dolu bir maceranın peşinde yolculuğa çıkaran İsveçli yazar Henning Mankell'in ünlü dedektifi Kurt Wallander, Ayrıksı Kitap etiketiyle raflarda yerini alan serinin üçüncü kitabı Beyaz Aslanda da okurları tehlikeli ve sürükleyici bir soruşturmaya davet ediyor. Avrupa'nın en prestijli polisiye ödülü Ripper Ödülü'nü kazanmış ilk yazar olan Henning Mankell'in Kurt Wallander serisindeki üçüncü kitabı Beyaz Aslan, Ayrıksı Kitap etiketiyle raflarda yerini aldı. Yaşamın da ölümün de zamanı var cümlesiyle polisiyeseverleri nefes kesen yeni bir maceraya davet eden Kurt Wallander serisi, üçüncü kitapta, küçük bir kasabada işlenen cinayetin peşinden aralanan uluslararası entrikayı temposu dinmeyen bir anlatımla sunuyor. Hırs ve kararlılığıyla adaletin peşinde olaydan olaya koşan çetin dedektif Kurt Wallander, serinin üçüncü kitabında kendisi ve ekibini zor bir cinayet soruşturmasının içinde buluyor. İsveç'in huzurlu güney bölgesinde genç bir kadının ölü bulunmasıyla başlayan macera, Kurt Wallander ve ekibinin görevlendirilmesiyle farklı bir boyut kazanıyor. Soruşturmada derinlere inildikçe Güney Afrika istihbaratının ve eski bir KGB ajanının dahil olduğu korkunç bir suikast planı ve Güney Afrika'nın karanlık ırkçı dünyası, Wallander ve ekibinin karşısına çıkınca tüm olasılıklar yeniden hesaplanıp olayın çözümü için amansız bir mücadele başlıyor. On kitaptan oluşan Kurt Wallander serisinin üçüncü kitabı olan Beyaz Aslan'a kitap satan her yerden ulaşılabilir. İsveç'in huzurlu güney bölgesinde genç bir kadın ölü bulunur. Bu cinayeti soruşturmak üzere Kurt Wallander ve ekibi görevlendirilir. Soruşturmada derinlere inildikçe Güney Afrika istihbaratının ve eski bir KGB ajanının dahil olduğu korkunç bir suikast planı ve Güney Afrika'nın karanlık ırkçı dünyası çıkar ekibin karşısına. 1948 doğumlu İsveçli yazar Henning Mankell'in romanları kırk beş dile çevrilmiş ve tüm dünyada kırk milyondan fazla satmıştır. Polisiyede Avrupa'nın en prestijli ödülü olan Ripper Ödülü'nü ilk alan yazardır. Ayrıca Mankell, Cam Anahtar ve Altın Hançer ödüllerinin de sahibidir. Kitaplarında dünyadaki ve özellikle de İsveç'teki sosyal eşitsizlik ve adalet konularına yer vermiştir. Yazmış olduğu Kurt Wallander serisi pek çok defa dizi ve filme uyarlanmıştır. Hayatının bir kısmını İsveç'te bir kısmını da Mozambik'te geçiren Henning Mankell, Mozambik'in başkenti Maputo'daki Avenida Tiyarosu'nun sanat direktörlüğünü de yapmıştır. 2015 yılında vefat etmiştir."} {"url": "https://www.ithafsanat.com/melankoli-sairin-kendini-teselli-etmek-icin-basvurdugu-yontem/", "text": "VakıfBank Kültür Yayınları akademisyen Bahanur Garan Gökşen'in Geç Osmanlı Dönemi Romanlarında Şair ve Şiir isimli eserini yayımlıyor. Kitapta, Tanzimat romanı Cezmi'den Cumhuriyet'in ilk yılında yayımlanan Karanfil ve Yasemin'e, Ahmet Midhat Efendi'nin romanlarından Zaniyeler'e kadar çeşitli romanlardaki şairlerin izi sürülüyor. VakıfBank Kültür Yayınları'nın yayımladığı Geç Osmanlı Dönemi Romanlarında Şair ve Şiir; Şair kimdir?, Şairleri diğer sanatçılardan ayıran özellikler var mıdır?, Şiir nedir ve nasıl yazılır? sorularını sorarak Türk romanında şairin ve şiirin edindiği yeri inceliyor. Akademisyen Bahanur Garan Gökşen'in araştırma eseri, şairlerin şiiri nasıl tanımladığını, Divan, Halk ve Batı şiirine yaklaşımlarını, dönemlerinin poetik meselelerini, şiirlerini paylaşma sancılarını ve narsisizmle mücadelelerini geniş çaplı bir incelemeyle okura sunuyor. Milli Kütüphane ve İstanbul Beyazıt Devlet Kütüphanesi'nde şaire ve şiire odaklanan roman araştırmalarından da faydalanarak oluşturulan kitap, Romanın Şairi, Şairin Şiiri ve Şairin Yaratıcılığı şeklinde üç ana bölümden oluşuyor. Çalışmanın birinci bölümünde romanlarda yer alan şair kahramanlar değerlendirilirken, ikinci bölümde şairin kimliğine ve şiirin tanımına odaklanılıyor. Üçüncü bölümde ise şairlerin şiirlerini yaratma aşamaları ele alınarak, özellikle bir eserin meyvelerinin tomurcuklandığı dönem olan karşılaşma evresi inceleniyor. Tanzimat dönemi romanlarından Cumhuriyet dönemi romanlarına kadar romantizm akımı çerçevesinde romandan romana değişiklik gösteren şair imajının ele alındığı Geç Osmanlı Dönemi Romanlarında Şair ve Şiir felsefe, psikoloji ve sosyoloji ekseninde dönemin sanatçılar üzerinde oluşturduğu ruh halini anlatan kapsamlı bir çalışma olarak dikkat çekiyor. Üniversitesi Yeni Türk Edebiyatı Ana Bilim Dalında başladığı doktora programını 2018 yılında bitirdi. Muallim Tevfik Fikret Özel Sayısı'nı tıpkıbasım ve çeviri yazı olarak hazırladı. Yine İlhan Tarus'un Kasabanın Ruhu adlı romanını ve Selçuk Baran'ın Türkan Hanım'ın Ölümü adlı tiyatro eseri ve hikayesini yayına hazırladı. Erol Gökşen ile Nabizade Nazım'ın Mini Mini Mektepli ve Hanım Kızlara adlı eserini çeviri yazı ve tıpkıbasım olarak yayınladı. Cemal Süreya'nın 1968-1875 yıllarında Türk Dili dergisinde kalmış yazılarını Yabancı Yayınlar adıyla kitap olarak yayınladı. Murat Yalçın ile Bir Yalnız 100. Doğum Yılında İlhan Berk adlı sempozyum kitabının editörlüğünü yaptı. Varlık, Kitap-lık, Hürriyet Gösteri, Avrasya Uluslararası Araştırmalar Dergisi, Turkish Studies, Hacettepe Üniversitesi Türkiyat Araştırmaları Dergisi gibi dergilerde yazıları yayınlandı. 2018 yılından beri İstanbul Arel Üniversitesi'nde Doktor Öğretim Üyesi olarak görev yapmaktadır."} {"url": "https://www.ithafsanat.com/melez-tuvallerin-form-disi-ressami-kadir-akyol/", "text": "Hayat felsefesini, yarım asır önce yaşamış Nesimi'nin ünlü Sığmazam şiirinin sözleriyle anlatıyor Kadir Akyol. Şiirdeki gibi ruhunun ve sanatının sınırlarını aşmaya çalışan ressamın ilk dönem portreleri, Türkiye'de neo-liberal ekonomiyle birlikte yaygınlaşan popüler kültürün gündelik yaşamı etkilemeye başladığı 80'li yıllardan izler taşıyor. Sanatçı, günümüzdeki eserlerinde ise dini ve mitolojik tanrı ve tanrıça figürleriyle; dünya sanat tarihine iz bırakmış kişileri ya da bugünün popüler isimlerini pop-art tarzında melez bir yapıda sunuyor. Akyol'un eserlerinde, Anadolu motifleriyle şimdiki zamanın enerjisi buluşuyor. Özellikle dantel motifinin ardından kimi tanıdık, kimi sıradan insanların bakışları ya da tavırları, göz göze geldiğinizde sizi etkisi altına alıyor. Kadir Akyol ile hayatı algılayışını ve sanatını konuşuyoruz. Akademi okudum, dört üniversite bitirdim. Bir lisans, iki mastır, bir doktora yaptım. Ama akademisyen değilim ve kendim dışında hiçbir kuruma bağlılığım yok. Evet, akademili olmanın sanatıma etkileri oldu. Çünkü insanlar etiketi, bir bilgiyi, bir yere, birine, bir kaynağa ait kıldığında kendini iyi hissediyor, bu karşıya da güven aşılıyor. Oysa şu anki aklım olsa ilkokul üçüncü sınıftan sonra hiç okula gitmezdim. Okul kavramı aldığınız bilgiyi hayata ait kılma halinizle ilgili. Sisteme hizmetçi yetiştirmekten başka bir şey değil bu. Ben Nesimi'nin sözlerine atıfla Ben hiçbir etikete, hiçbir forma sığmazam diyorum. Uzun ama keyifli konular bunlar. Anlatmak zaman alır. Sanat benim yaşam biçimim. Varoluşumuzu sorgulamak için ve sanatla yaşamın birbirinden bağımsız ilerlemeyeceğinin farkındalığıyla eserler üretiyorum. Bu eserler bir birleşim halinde, gelenekselin yeniyle karşılaşması olgusu, alıcıyla buluşması durumu. Her çağ gereği, popüler kültür imgelerinin iç içe geçirilmiş hallerini aktarmayı, tuval yüzeyine yeni bir nefes vermek olarak değerlendiriyorum. Bu süreç benim var olma ve var etme yolculuğum. Yaratmanın, zihin ve düş gücünden yararlanılarak o zamana değin görülmeyen yeni bir şey ortaya koymak, yapmak anlamı var. Yaratmak veya canlandırmak kavramlarını çok seviyorum ama var olandan yaratmak söyleminin daha doğru olacağını düşünüyorum. Teorik veya madd boyutunda üretilenlerin üzerine bir şeyler koyuyoruz. Buna biçimin doğuşu değil de dönüşümü demek daha sağlıklı olacak. Özgünlük kısmına gelince... İyi bir harmanlayıcı olarak eseri melez hale getirmek. Buna sanat tarihinde disiplinler arasılık diyoruz. Birçok disiplinden faydalanıp kendi disiplinime veri aktarımı yapmak. O sebeple özgünlük ve biçimin doğuşunu farklı anlamlarda kullanma taraftarıyım. Kişi neyse onu görür. Kainattaki her şey birbiriyle ilişkiliyken bunu sadece tekniğe ait kılmak haksızlık olur. Evet, ruhumdan yani bilincimden bir şeyler ürettiğim, can vermeye çalıştığım her davranışa, esere kendi süzgecimden geçen bir şeyleri aktardığım doğrudur. Portre dediğimiz, bizlerin evrene dağılmış tüm hal ve durumlarımız değil midir? Yoksa portre olmazdı. Sevinç, mutluluk, neşe, heyecan, hüzün gibi duygular da tüm varlığa ait duygular değil midir? Popülerlik kavramı, isminden anlaşılacağı üzere şu anda bilindik isimler; Şu tarihler arasında var olan kısıtlı zamanlar içerisindeki ünlü kişiler. Biz, eserlerimizde onlara yer vererek, onların daha uzun soluklu olmalarına, hatırlanmalarına vesile oluyoruz. Göreceli, değişken ve uzun soluklu kainat çizelgesine minik bir virgül atmak gibi. Evet, benim de istediğim izleyiciyle, yani alımlayıcıyla göz göze gelmek. Kişi, derinliğince derinlik algılar burada. Bir süre yabancılaşma konusunu projelerimde, resimlerimde ele aldım ama sonda gördüğüm şu oldu. Mevlana, Her ne arıyorsan kendinde ara; senin canının içinde bir can var, o canı ara. Senin dağının içinde bir hazine var, o hazineyi ara. Eğer yürüyen dervişi arıyorsan, onu senden dışarıda değil, kendi nefsinde ara demiş. Biz, bize ait olanı hep dışarıda aramaya çalışmışız. Yabancıyı bizden olmayanda görünür kılmaya çalışmışız. Oysaki biz o, o bizmişiz. Çocukluğumun sembollerinden biri de oydu. Özellikle tek kanallı dönemin yani sistemin size ne verdiyse onu doğru kabul ettiğiniz dönemin en önemli sembollerinden biriydi benim için. Eski olanı, geride kalanı canlandırıp günümüze getirmek istemiyorum. Ama bilen anlamıştır. O da bir sembol sonuçta. Sembol okumayı bilen kişi, sınırlı kelimelerle anlatılmayacak olanı sembollerle daha kapsamlı ve kolay anlatabilir. Söylemek istediğini daha kalıcı hale getirilebilir. Dijital sanat dediğimiz, var olan üretimden yola çıkılarak yapılan eylemler toplamı. Daha önceden de üretimlerimde disiplinlerarası çalışmalar vardı, şimdi de olacak. Özellikle NFT üretimleri aşaması yakın bir zamanda başlayacak. Elimden geldiğince var olan bağlantılarımı kendimden yaşça daha genç arkadaşlarımla paylaşıp bu ağı genişletmek istiyorum. Paylaştıkça çoğalacağız diye düşünüyorum. Onlara söyleyeceğim her şeyi, ben kendim de yaşıyorum. Öncelikle gerçek dünyada yaşamıyoruz. Ölüm diye bir şey yok, dönüşüm var. O yüzden korkmanın anlamı yok. Dünyayı gezsinler, dil öğrensinler, ellerinden geldiğince her türlü işi yapsınlar. Hızlı okuma eğitimi alsınlar, merak ettikleri kitapları okusunlar, sohbet edip yeni insanlarla iletişim kursunlar. Dünyayı yakından takip etsinler ve spiritüel taraflarını beslesinler. Benim en verimli, bereketli dönemimdi. Bolca üretim yapacak vaktim oluştu. Bu bir ironi değil, gerçek. Özellikle yurt dışı kitlesine ulaşmamı sağladı o dönem. Galeri Gama'dan Şule Claire Altıntaş ile Amerika'daki Miami Art'taydım. Sergiye bizzat katılım gösterdim ve yüz yüze çok güzel dönüşler aldım. Yeni birçok projeye açılım sağladı son sergim. İlaveten şu anda da AKM'de Beste Bürsu küratörlüğünde Birlikte Var Olmak adlı karma sergide eserlerim yer alıyor. Son olarak da Londra'da Miart Gallery London'da 'Beyond Borders' adlı karma sergiye katılıyorum. İçinizden ne geliyorsa onu yapın ve özgür olun."} {"url": "https://www.ithafsanat.com/metaverse-nedir-sanat-metaversete-nasil-yer-bulacak/", "text": "Teknolojiyle pek ilgisi olmayanların dahi sıkça duymaya başladığı metaverse, merak uyandıran ve yakın gelecekteki değişimin altını çizen bir kavram. Günlük ve gerçek hayatın içindeki ekonomi, spor, sanat gibi birçok kavramın da yansımasının olacağı metaverse'e yakından bakıyoruz. Gerçek nedir? sorusu insanlık tarihinden bu yana sanata, mitolojiye, dinlere, felsefeye ve psikolojiye konu olmuş. Ancak içinde bulunduğumuz çağda yaşanan teknolojik gelişmelerle, sonraki nesiller için belki de önemli bir soru, bir arayış olmaktan çıkacak. Sanal gerçekliğin hızla gerçekle iç içe geçtiği zamanlardayız. Kaynağı, özü ya da anlamı aramak belki akla bile gelmeyecek. Dört duvarı aynalarla çevrili bir odada, sonsuz hareketin kaynağı olan asıl öznenin varlığı önemsizleşecek, her bir yansıma kendini var edecek. Belki de bir süre sonra aynalardaki sonsuz kopyaların gerçek nesnenin yalnızca zihin gücüne ihtiyacı olacak. Böylelikle fiziksel varlığın, insan bedeninin de sonu gelecek. Televizyon filmleri, sinema ve diziler de bizi bu yeni gerçekliğe hazırlıyor. Netflix'in ünlü serisi Black Mirror, ilk sezonundan bu yana teknolojideki gelişmelerin insan psikolojisi ve toplum dinamikleri üzerindeki etkilerini ele alıyor. Seri, birçok bölümünde de yakın gelecekte yaşanabilecek ütopik-distopik dünyalardaki gerçeği arayışa odaklanıyor. Serinin dördüncü ve beşinci sezonunda ise gerçeklik ve sanal dünyanın iç içe geçmiş hallerini ortaya koyan, bölümler bulunuyor. Dizinin senaristleri, dördüncü sezondaki 'USS Callister' ve beşinci sezondaki 'Striking Vipers' isimli bölümlerde insanlığın yakın gelecekte sanal dünyayla kuracağı ilişkiye dair öngörülerini sergiliyor. Bir başka deyişle bugünlerde sıkça duyduğumuz metaverse'e önceki sezonlarda olduğu gibi göz kırpıyor. Öncelikle metaverse'in çok da yeni bir kavram olmadığını belirtmekte fayda var. Yazar Neal Stephenson, sanal gerçeklik ortamlarını, 1992 yılında yayımlanan bilim kurgu romanı 'Snow Crash'te tanımlıyor ve dahası metaverse terimi kendisi tarafından ilk kez bu kitapta kullanılıyor. Elbette o zamandan bu yana artırılmış gerçeklik, sanal gerçeklik, 3D holografik avatarlar gibi teknolojiler günden güne şaşırtıcı gelişmeler gösteriyor. İngilizce birleşik bir kelime olan metaverse sözcüğü, ötesi anlamına gelen 'meta' ile evren anlamına gelen 'universe'ün bir arada kullanımıyla ortaya çıkmış. Teknik bir tanımlamayla hakkını verirsek metaverse; Tüm sanal dünyaların ve internetin toplamını içeren, sanal olarak artırılmış fiziksel gerçekliğin ve fiziksel olarak kalıcı sanal alanın yakınsaması ile oluşturulan ortak bir sanal paylaşımlı alan diyebiliriz. Metaverse, üzerinde çalışan geliştiricilerin açıkça belirttiği üzere, yalnızca bir kişiye ya da şirkete ait olmayacak. Bu amaçla herkesin ulaşıp kullanabileceği bir sanal ağın; merkezi olmayan bir sistemin günümüzdeki internetin sağladığı görevi üstlenmesi bekleniyor. Facebook CEO'su Mark Zuckerberg de 2021 Haziran'ında bir süredir üzerinde çalıştığı meta evrenine dair projesini duyurdu. Ekim ayı sonunda da Facebook grubu olarak kendisine bir çatı şirket kurarak Meta adını verdi. Google da holding şirketinin adını Alphabet olarak değiştirmişti. Mark Zuckerberg, bu gelişmelerin ardından Meta'nın bundan böyle bir Metaverse şirketi olacağını duyurdu. Anlaşıldı ki bu proje metaverse ile bağlantılıydı. Facebook olarak -sahiplenmeye çalıştıkları- metaverse'i destekleyecek teknolojik donanımlar oluşturmanın ötesine geçeceklerini duyuran Zuckerberg, birbirine bağlı deneyimlere odaklanacaklarını açıkladı. Teknolojik donanımlardan kasıt sanal gerçeklik gözlükleri, sanal gerçekliği hissedilebilen eldiven gibi yapay zekadan güç alan buluşlar. Metaverse aracılığıyla, insanların çalışabileceği, oyun oynayabileceği, e-ticaret yapabileceği ve sosyal olarak etkileşime girebileceği yeni nesil, sürükleyici sanal dünyalar var edilmesi planlanıyor. Birden fazla şirket de geniş bir kitleye ulaşmak için meta veri tabanından yararlanmayı planlıyor. Aslına bakılırsa Meta'nın peşinde olduğu metaverse konsepti, 3D avatarların dahil olduğu, çevrimiçi oyun evrenleriyle benzerlik gösteriyor. Metaverse'in sanal evren ile gerçek dünyayı buluşturan karma gerçekliği içinde, NFT gibi dijital ürünlerin, fiziksel mallar olarak kabul görmesi bekleniyor. Bu beklenti, Zuckerberg'in yaptığı Metaverse, bireysel yaratıcılara ve sanatçılara büyük fırsatlar getirecek açıklamasını güçlendiriyor. Bugüne kadar NFT satarak dokuz ayda bir milyon dolar kazanan Hint asıllı tasarımcı Amrit Pal Singh, NFT'lerini sergilemek için sanal ortamda bir galeri açtı. 32 yaşındaki sanatçı, Cryptovoxels üzerinden bir arsa satın aldı ve sanal ortamda bir galeri oluşturdu. Galerisine kendi NFT koleksiyonunun adı olan 'Toy Face Cafe' ismini verdi. Toplamda 125 bin dolar harcadığı tüm eserleri de galerisinde sergiliyor. Singh, galerisinin ilk katında kendi sanat eserlerini, diğer katlarda da satın aldığı NFT'leri ziyaretçilere sunuyor. Kendisi, metaverse'te açtığı galeriyle kar etmeyi de hedefliyor. Digivega yazarlarından Ademhan Esen, metaverse'te geçen ilk hikayeyi yazdı. Digivega'nın kreatif direktörü Serkan Uysal, eseri şekillendirip NFT formatına çevirdi. Sadece 101 adet olan, tipografi, pixel art ve edebiyatın disiplinler arası birlikteliğiyle oluşturulan NFT formatındaki eser, bir aile hikayesini anlatıyor. Eser, en popüler NFT platformlarından biri olan Opensea üzerinden satışa sunuluyor. Eser, satın alan kişinin okumak istediği dildeki dijital kopyası ve Türkçe orijinali ile geliyor. Universal Music Group, sanatçılarının dijital versiyonları ile NFT kıyafetlerini ve aksesuarlarını oluşturmak için avatar şirketi Genies ile anlaştı. Universal'ın sanatçılarına metaverse için resmi sanal kimlikler vereceği de duyuruldu. Justin Bieber, Shawn Mendes, Rihanna ve Migos'un Metaverse avatarlarının, sosyal platformlarda kullanabilmesi amaçlanıyor. NFT sanatçıları için, eserlerini sergileyecekleri bir mekana ihtiyaç duyuyor. Pixlr Genesis'in metaverse'te sanatçıların, koleksiyonerlerin ve meraklıların bir araya gelebileceği bir topluluk ve yer olmak için tasarlanmış. Metaverse tabanlı galeri ayrıca bir müzayede platformuyla gelecek. Sanat sahipleri, Pixlr meta veri tabanı içinde etkileşime girebilir. Diğer koleksiyoncularla ağ kurma şansına da sahip olabilirler. Metaverse'te 'Metaflower' isimli bir mega yat 650 bin dolara satıldı. Sanal yat, The Sandbox sanal oyun dünyasında satılan en pahalı NFT. Metaverse evreninin bir parçası olarak tasarlanan sanal lüks yat, diğer lüks tesislerin yanı sıra iki helikopter pisti, jakuziler ve bir DJ kabini içeriyor. Lüks yat aslına bakılırsa, The Sandbox sanal oyun dünyası için lüks bir NFT serisinin parçası. Diğer parçalar arasında özel adalar, sürat tekneleri ve jet ski yer alıyor. NFT ürün, bir metaverse geliştiricisi olan Republic Realm tarafından piyasaya sürüldü. Son yirmi yılda izlediğimiz ya da okuduğumuz birçok eser, ismini zikretmeden metaverse'ü konu ediyor. Bugünlerde de belki arama motorlarında en çok aranan, merak edilen konu. Bu gelişmeler bizi zihinsel olarak metaverse'e hazırlıyor. Metaverse'ü oluşturacak teknik altyapı ve içerik de hazır olduğunda, bu deneyim yaygınlaştığında neler olacak? Kullanıcılar hem fiziksel hem de sanal dünyada eş zamanlı var olabilecek. Siz gerçek dünyada bir kafede otururken, sizin dijital avatarınız da dünyanın herhangi bir yerindeki sanal gerçeklik etkinliğine katılabilecek. Belki sanal bir müzayedeye katılıp NFT tabanlı bir sanat eseri satın alacak. Bu eseri, gerçek ortam üzerinde Artırılmış Gerçeklik modunda görüp ağındaki diğer kullanıcılarla paylaşabilecek. Henüz metaverse diyebileceğimiz bir gerçeklik deneyimi mevcut olmasa da bu deneyimin tahmin edilenden çok daha yakın olduğuna şüphe yok!"} {"url": "https://www.ithafsanat.com/milyonfest-arsuzda-sanatcilar-yangin-magdurlari-icin-sahne-alacak/", "text": "Hatay'ın Arsuz ilçesinde başlayan açıkhava müzik festivali Milyonfest Arsuz'dan elde edilecek gelirin bir kısmının orman yangınlarında hayatını kaybeden vatandaşların ailelerine bağışlanacağı açıklandı. Hatay/Arsuz Gözcüler Plajı'nda, Athena, Teoman, Selda Bağcan, Pinhani, Ceza, Adamlar, Manga, Halil Sezai, Flört, Pamela, Sena Şener'in sahne alacağı festivalde Milyon Yapım ayrıca, sahne alan her sanatçı adına 100'er fidan bağışlayacağını bildirdi. Festival katılımcıları da TEMA tarafından alanda kurulan stantta fidan bağışında bulunabilecek. Pandemi dolayısıyla kademeli normalleşme sürecinde İçişleri Bakanlığı tarafından belirlenen tedbirlerin de uygulanacağı festivalde, temizlik, maske ve mesafe kurallarına da uyulması için gerekli önlemler alındı."} {"url": "https://www.ithafsanat.com/modern-toplumlarda-neyin-sorunlu-oldugunu-gosteren-26-illustrasyon/", "text": "Sanat, ortaya çıkan tüm sorunları iletmek ve vurgulamak için mükemmel bir yoldur. Aynı zamanda insanların gözlerini açıp, halının altına süpürülen ve uzun süre dokunulmayan şeyleri nihayet görmelerini sağlamak için bir araçtır. Iconeo olarak da bilinen Alman sanatçı Steffen Kraft, kişinin kendini yansıtmasını ve dünyayı farklı bir bakış açısıyla görmesini sağlayan düşündürücü çizimler yaratıyor. Sanatçı, etkileyici çizimlerle modern toplumumuzu gözlemlemekten gelen önemli mesajları iletiyor. Alman grafik tasarımcı ve illüstratör Steffen Kraft, bir süre öncesine kadar bir reklam ajansında çalıştığını ama artık bunun peşinden koşmak istemediği bir şey olduğunu söylüyor. Sanat olmaktan çok uzaktı diyen Kraft, anlık görüntüler oluşturmak değil, bir şeyi illüstrasyonlarla ifade etmenin kendisi için önemli olduğunun altını çiziyor. Yaratıcılığının sınırlarının olmadığı çalışmalarıyla Kraft, görselleştirdiği temalara mükemmel uyum sağlayan benzersiz bir tarz geliştirmiş. Sanatçı, dünyayı ve bizi çevreleyen her şeyi basit ama şaşırtıcı ve düşündürücü çizimlerle resmetmeyi başarıyor. Sanatçı, karmaşık politik, sosyal ve çevresel temaları, herkesin kolayca anlayabileceği ve hatta belki de başkalarıyla tartışma ihtiyacı hissedebileceği basit ve kışkırtıcı illüstrasyonlara dönüştürmeyi amaçlıyor. Toplumumuzun karşılaştığı bazı sorunları betimleyerek ve bunlara işaret eden Kraft, insanları bu konuda bir şeyleri değiştirmeye, daha bilinçli, aktif ve yaratıcı olmaya motive etmeyi de başarıyor. Steffen Kraft, ayrıca Instagram hesabının yanı sıra Facebook, Twitter ve diğer sosyal medya hesaplarından bakabileceğiniz başka esprili sanat eserleri de yaratıyor."} {"url": "https://www.ithafsanat.com/mutlaka-izlemeniz-gereken-7-konser-filmi/", "text": "kültür. istanbul. com sitesi, müzisyenlerin sanat hayatları boyunca yaşadıklarını anlatan ve aynı zamanda müziklerinin, konser kayıtlarının da yer aldığı hem ruhunuzu hem seyir zevkinizi doyuracak konser filmlerini derledi. 1970'lerden bu yana en hit grupların konser filmlerinin yer aldığı listede, bir de gelecek günlerde Gazhane Müzesi'nin muhteşem atmosferinde gösterimi olacak, yeni dönem bir konser filminin de müjdesini verdi. Belgesel film; Buena Vista Social Club'ta Kübalı grup Buena Vista Social Club'ın turnesini izliyoruz. Grubun o zamana ait görüntülerini izleyebileceğiniz filmde, Amsterdam ve New York'ta verilen konserlerin yanı sıra grubun etkileyici hikayesine de tanık oluyoruz. Woodstock, 1969'da New York'ta düzenlenen, 500 bine yakın insanın katıldığı Woodstock festivalinin kayıtlarının derlenmesinden oluşmuş bir konser filmi. 1970'de beyazperdede olan, Joan Baez, Janis Joplin, The Who, Jefferson Airplane ve Sly and the Family Stone gibi müzik efsanelerinin performanslarının yer aldığı film, dönemin müziğini oldukça başarılı bir şekilde yansıtıyor. Eric Clapton, Keith Richards, Chuck Berry gibi isimlerin canlı performanslarına yer veren Hail! Hail! Rock 'n' Roll, Chuck Berry'nin 60. doğum gününün iki konser halinde kutlanması ve bu konserlerin 1987'de belgeselleştirilmesiyle ortaya çıkmış. Tüm zamanların en başarılı ve en bilinen rock albümlerinden biri olan, Pink Floyd'un The Wall albümünün sinema uyarlaması The Wall, mutlaka izlenmesi gereken filmler arasında. Grubun solisti Roger Waters imzalı bu film, The Wall albümünün özüne sadık olarak hazırlanmış bir müzikal. Diyalogun kullanılmadığı, kesintisiz müzikle ve karikatürist Gerald Scarfe'nin çizimleriyle süslü film, aynı zamanda uzun ve eşsiz bir klip havasında. 1996'da sinemaseverlerle buluşan The Rolling Stones Rock and Roll Circus, 11 Aralık 1968'te sirk sahnesinde gerçekleşen iki konseri içeriyor. Let It Be, İngiliz müzik dünyasının gelmiş geçmiş en başarılı müzik grubu Beatles'ın 12 ve son rock albümünün kayıtları ve konser provalarının yer aldığı, 1970 yılında yayınlanmış bir konser filmi. Efsanevi bir müzisyen efsanevi bir mekanla buluşuyor. Bu büyüleyici konser filmi; Tripping with Nils Frahm, Nils Frahm'ın Funkhaus Berlin'deki canlı performanslarına tanık olma fırsatı veriyor. Çağdaş müziğin en önemli figürlerinden birinin hünerli ellerinde, neo-klasik piyano tınılarıyla ambient müzik bir araya geliyor. Victoria ve Manifesto gibi filmlerin müziklerine imza atan ödüllü bestecinin canlı performansı, onu yakından takip eden el kameralarıyla mahrem ve büyülü bir deneyime dönüşüyor. Film, sanatçının 2018 yapımı albümü All Melodyi temel alarak başlıyor. Frahm'ın Aralık 2018'de Funkhaus Berlin'deki dört şovundan öne çıkan anlara da yer verilen video hakkında konuşan sanatçı, Konserlerimi ses ve görüntülerle bir araya getiren video projesi uzun süredir planlarım arasındaydı ve doğru zamanı yakaladık. Normalde konserlerde yolunda gitmeyen pek çok şey olur, ancak bu dört performanstaki en iyi enstantaneleri bir araya getirerek geride bıraktığım iki yıldaki turne koşuşturmamı belgeleme fırsatı elde etmiş olmaktan dolayı mutluyum dedi."} {"url": "https://www.ithafsanat.com/muze-gazhanede-bu-hafta/", "text": "Şehrin yeni kültür sanat alanı olan Müze Gazhane'de düzenlenen stand up serisi devam ediyor. 27 Şubat Pazar günü Egemen Şimşek sizinle! Etkinlik detaylarına buradan ulaşabilirsiniz. Farklı disiplinlerden sanatsal etkinliklerin bir araya geldiği Müze Gazhane, Yerin Altında konser serisi ile İstanbullulara underground bir deneyim yaşatmaya devam ediyor. Müze Gazhane'nin otoparkında 24 Şubat'ta gerçekleşecek serinin sıradaki konserinde ilk sahne performanslarıyla Apartmanlar müzikseverlerle buluşacak. Konser detaylarına buradan ulaşabilirsiniz. İş, sanat ve spor camiasının başarılı kadın profilleri ile İstanbul'un güçlü kadınları, Bu kadınlar başarının peşinde sloganıyla Müze Gazhane'de bir araya gelmeye devam ediyor. Bu hafta reklam yazarı ve podcast yayıncısı Deniz Dülgeroğlu'nun konuk olacağı etkinlik detaylarına ulaşabilirsiniz. Tarihin dokunun müzikle birleşeceği Müzede Akustik konserleri devam ediyor. Her hafta birbirinden farklı sanatçılar, etnik ve klasik tarzdaki müzikleriyle Müze Gazhane sahnesinde müzikseverlerle buluşuyor. Serinin sıradaki konserinde, arp gitar performansıyla Ali Deniz Kardelen sahneye çıkacak. Konser detaylarına buradan ulaşabilirsiniz. Müze Gazhane'nin mistik atmosferinde gerçekleşen Hava Kararınca konserleri, müzikseverleri birbirinden değerli sanatçılarla buluşturmaya devam ediyor. Serinin 23 Şubat akşamı gerçekleşecek sıradaki konserinde No Land Sahneye çıkıyor. Detaylara buradan ulaşabilirsiniz. Audio Kereografi Gazhane adıyla hazırlanan işitsel koreografi, Müze Gazhane'nin bir kültür kampüsü olarak kent yaşamına katılmasının farklı olanaklarını araştırıyor. Sesli yönlendirmelerle ziyaretçileri bu mimari ve endüstriyel mirası keşfe çıkaran koreografik arayüz, katılımcıları etkinleştirerek Gazhane'nin bir santralden kültür kampüsüne dönüşümünün, mekan, enerji ve beden algımız için yeni sorgulamalar yaratmasına izin veriyor. Müze Gazhane'de yer alan P Binası'nda şubat ayı boyunca her pazar saat 13.00'te başlayacak bu ücretsiz deneyime davetlisiniz. Detaylı bilgilere buradan ulaşabilirsiniz."} {"url": "https://www.ithafsanat.com/muze-gazhaneden-yetiskinler-ve-cocuklara-ozel-atolyeler/", "text": "Yeni işlevi ve yepyeni konseptiyle İstanbulluları ağırlayan Müze Gazhane, yetişkinler ve çocuklar için haftanın farklı günlerinde ücretsiz olarak gastronomiden dansa, heykel yapımından resme kadar birçok alanda farklı atölyeler düzenliyor. 6 Aralık 2021 Ekolojik Yaşam Atölyesi Sağlıklı Gıdaya Erişim- Etkinliğe katılmak için buradan kayıt oluşturabilirsiniz. 08 Aralık 2021 11.00-15.00 Gazhane Belleği Öykü Atölyesi Etkinliğe katılmak için buradan kayıt oluşturabilirsiniz. 11 Aralık 2021 12:00 Necmi Yalçın ile Portre ve Karikatür Atölyesi Karikatür Müzesi Etkinliğe katılmak için 4 Aralık 2021 12:00 itibarıyla buradan kayıt oluşturabilirsiniz. 12 Aralık 2021 12:00 Ramize Erer ile Temel Karikatür Atölyesi Karikatür Müzesi Etkinliğe katılmak için 5 Aralık 2021 12:00 itibarıyla buradan kayıt oluşturabilirsiniz. 12 Aralık 2021 15:00 Devrim Demiral ile Karikatür Atölyesi ve Söyleşi Karikatür Müzesi Etkinliğe katılmak için 5 Aralık 2021 15:00 itibarıyla buradan kayıt oluşturabilirsiniz. 12 Aralık 13.00 Audio Choreography Gazhane Etkinlik hakkında detaylı bilgiye buradan ulaşabilirsiniz. 15 Aralık 11.00 15.00 Gazhane Belleği Öykü Atölyesi Etkinliğe katılmak için buradan kayıt oluşturabilirsiniz. 18 Aralık 2021 12:00 Mehmet Şenocak ile Canlı Karikatür Atölyesi Karikatür Müzesi Etkinliğe katılmak için 11 Aralık 2021 12:00 itibarıyla buradan kayıt oluşturabilirsiniz. 19 Aralık 2021 12:00 Efe Erdoğan ile Temel İllüstrasyon Atölyesi Karikatür Müzesi Etkinliğe katılmak için 12 Aralık 2021 12:00 itibarıyla buradan kayıt oluşturabilirsiniz. 19 Aralık 2021 15:00 Behzat Taş ile Çizgilerle Anadolu Tarihi Atölyesi Karikatür Müzesi Etkinliğe katılmak için 12 Aralık 2021 15:00 itibarıyla buradan kayıt oluşturabilirsiniz. 22 Aralık 11.00 15.00 Gazhane Belleği Öykü Atölyesi Etkinliğe katılmak için buradan kayıt oluşturabilirsiniz. 25 Aralık 2021 12:00 Akdağ Saydut ile Karikatür Nasıl Çizgi Oldu? Karikatür Müzesi Etkinliğe katılmak için 18 Aralık 2021 12:00 itibarıyla buradan kayıt oluşturabilirsiniz. 26 Aralık 2021 12:00 Ümit Kireççi ile Çizgi Roman Atölyesi Karikatür Müzesi Etkinliğe katılmak için 19 Aralık 2021 12:00 itibarıyla buradan kayıt oluşturabilirsiniz. 26 Aralık 2021 15:00 Faruk Karaçay ile Sinema ve Karikatür Atölyesi Karikatür Müzesi Etkinliğe katılmak için 19 Aralık 2021 15:00 itibarıyla buradan kayıt oluşturabilirsiniz. 29 Aralık 2021 11.00 15.00 Gazhane Belleği Öykü Atölyesi Etkinliğe katılmak için buradan kayıt oluşturabilirsiniz."} {"url": "https://www.ithafsanat.com/nedir-bu-nft-ve-kripto-sanat/", "text": "Dünya çok hızlı değişiyor. Teknolojideki gelişmelerin rüzgarını arkasına alan dijital dünya ise değişim adımını atlayıp hızla dönüşüyor. Altyapısını geleceğe hazırlayan ya da geleceğin altyapısını belirleyen dijital yeniliklerden biri de NFT. Non-Fungible Token'ın kısaltması olan NFT, Türkçeye Takas Edilemez Jetonlar olarak çevrilebilir. NFT, tıpkı diğer kripto birimleri gibi 'blockchain' teknolojisiyle doğrulanabiliyor, şifrelenebiliyor ve kripto para birimleriyle de alınıp satılabiliyor. Bu sebeple daha çok kripto sanat söylemiyle birlikte anılsa da NFT'nin temel özelliği; sanat eserleri dışında ses dosyası, video veya fiziksel herhangi bir şeyin benzersiz dijital varlığının kanıtı niteliğinde olması. Dolayısıyla NFT'ler kripto paradan farklı olarak takas edilemiyor ve değiştirilemiyor. Bir başka deyişle NFT'ler tıpkı bir sanat eserinin orijinali gibi tek ve eşsiz. Dünyada hiçbir NFT'nin bir diğeri ile bire bir aynı olması söz konusu olamaz. Bu dijital simgeler, sanal varlıklar için onları satın alan kişilerin sahipliğini tescil eden sertifikalar olarak da düşünülebilir. Sertifikaların altyapısını üstte de değindiğimiz gibi Bitcoin ve Ethereum gibi kripto paraları destekleyen veri tabanı olan blockchain teknolojisi oluşturuyor. NFT'yi daha iyi anlamak için blockchain'i kabaca bilmek gerekiyor. Genel geçer tanıma göre; bloklardan oluşan zincir yapıdaki blockchain, şifrelenmiş işlem takibini sağlayan dağıtık yapıdaki bir veri tabanı sistemi demek. Sistemdeki her hareket -bir para transferinde göndericinin adı, gönderilen tutar gibi- bir bloka denk geliyor. Transfer işlemi esnasında oluşturulan bu bloklar şifreleniyor. Böylelikle bu bloklar, asla değiştirilip kırılamıyor. Aynı zamanda söz konusu bloklar, ağdaki herkese dağıtılıyor. Herkeste aynı şifreli bilgiler bulunuyor. Yine de ve elbette blok üzerindeki bilgiler sadece üzerlerinde belirtilen alıcı ve satıcı tarafından işlenebiliyor. Bununla birlikte blockchain teknolojisinin şeffaf oluşu, isteyen herkesin şu ana kadar birikmiş blokları incelemesine imkan veriyor. Bireysel kullanıcılara dijital kimlik üzerinde kontrol imkanı sağlayan blockchain birçok farklı alanda saklama, yönetme ve depolama gibi işlemler için de kullanılıyor. Tıpkı kripto para gibi dijital sanat ve orijinallik-tekillik mührü NFT'lerde de ona sahip olan kişinin bilgileri blockchain paylaşımlı bir ana veri tabanında tutuluyor. Kayıtlarda herhangi bir sahtecilik söz konusu olamıyor çünkü ana veri tabanının birebir kopyaları dünyada aynı anda on binlerce bilgisayarda daha saklanıyor. Öte yandan, her ne kadar NFT'nin orijinalinin sahipliği tek bir kişide olsa da pek çok satışta sanatçı eserinin telif haklarına sahip olmaya devam ediyor. Aynı eserin kopyalarını satma haklarını da elinde tutuyor. NFT'ler aynı zamanda sanatçının, gelecekteki herhangi bir satıştan bir pay almasını sağlayacak haklar da içerebiliyor. CryptoKitties: Sosyal medyada anonim bir söylem haline gelen Kediler uzaylıdır! önermesini doğrulamaya çalışırcasına ya da bu önermeye saygı duruşu gibi algılanabilecek bir satış. Hem de ilk NFT alışverişi de denebilir. Kripto para platformu Ethereum üzerinde oynanan CryptoKitties adlı bir dijital ticaret oyununda insanlar blockchain'de saklanan ve hiçbiri birbirinin aynısı olmayan sanal kedileri alıp satmıştı. Nyan Cat: Uçan bir hareketli pop-art kedi resim dosyası Nyan Cat, 500 bin dolardan fazlaya satıldı. Nyan Cat aslında bu yıl 10 yaşına giren ikonik bir GIF. Nyan Cat'in yaratıcısı Chris Torres, orijinal animasyonu yeniden düzenlendi ve kripto sanat platformu Foundation aracılığıyla sattı. Uçan kedinin özelliği sırtında marmelatlı bir ekmek olması. Ünlü Murphy Kanunları'na göre Reçelli ekmek ne zaman yere düşse reçelli kısmı altta kalır. Bir kedi de genellikle dört ayağı üzerine düşeceğinden sırtında marmelatlı ekmek bulunan bu kedi sonsuza kadar uçacak, havada süzülüp duracak, marmelatlı ekmek sayesinde dört ayağının üstüne bir türlü konamayacaktır! Everydays: Beeple mahlasıyla bilinen dijital sanatçı Mike Winkelmann'ın Everydays adlı eseri 69 milyon dolarlık satışıyla rekor kırarak haber olmuştu. Aynı zamanda bu eser, Christie's'te satılan tamamen dijital ilk NFT olmasıyla da büyük önem taşıyordu. Eser, sanatçının Everydays adını verdiği ve 2007 yılından beri çizip paylaştığı resimlerin ilk beş bin gününün tamamını içeren JPEG formatında bir kolaj. Yine aynı sanatçının Ocean Front'u da Tron Foundation kurucusu Justin Sun tarafından altı milyon dolara satın alındı. Eserden elde edilen gelir, iklim kriziyle mücadele eden Open Earth vakfına gitti. Grimes'in eseri: Kanadalı Müzisyen Grimes, dijital sanat eserlerinin bir bölümünü altı milyon doların üstünde bir rakama sattı. 10 ana parçadan oluşan bu dijital sanat koleksiyonu hem eşsiz hem de binlerce kopyası bulunan ürünlerden oluşuyordu. Koleksiyonda en çok ilgiyi Death of the Old adlı video gördü. Grimes'ın orijinal bir şarkısına ayarlanmış olan video 389 bin dolara alıcı buldu. CryptoPunk #7523, CryptoPunk #7804 ve CryptoPunk #3100: Şaşırtıcı rakamlardan alıcı bulan CryptoPunks, Alien serisinden biri olan özel CryptoPunk #7523 için 11,8 milyon dolar ödendi. CryptoPunks'ın Alien serisine ait bir diğer eser olan CryptoPunk #7804, 7,56 milyon dolara; CryptoPunk #3100 ise 7,51 milyon dolara satıldı. İlk Tweet: Sadece sanat eserleri de değil, Twitter'ın CEO'su Jack Dorsey kendisine ait ilk Tweet'i NFT olarak tanıttı ve Dorsey'in ilk Tweet'i açık artırmada 2,9 milyon dolara alıcı buldu. Dorsey'in 15 yıl önce attığı Türkçeye Twttr'imi şimdi kuruyorum olarak çevrilen ilk tweet'i Bridge Oracle'ın CEO'su Sina Estavi tarafından alındı. Murat Pak: Sanatçı Murat Pak'ın, bir pikselin görüntüsünün yer aldığı -pek de göremediğimiz!- NFT sanat eseri açık artırmada 1,36 milyon dolara satıldı. Britanya'daki Sotheby's müzayede evindeki açık artırmada farklı eserleri de satışa çıkan sanatçı, toplamda 16,8 milyon dolar kazandı. Murat Pak son olarak Nifty Gateway platformu üzerinde açık artırmaya çıkardığı ve Merge adını verdiği NFT projesi kapsamında toplam tutarı 100 milyon doları aşan 266.885 adet token satışı gerçekleştirerek bir rekora imza attı. Tarık Tolunay: İstanbul'un 'yaşayan' haritalarını çizen Tarık Tolunay, eserlerini NFT olarak sattı. Tarık Tolunay'ın karantina sürecinde tamamladığı ve Eminönü, tarihi Galata Köprüsü ve Karaköy'ü resmeden 'Pandemi' adlı eseri geçtiğimiz günlerde yaklaşık 36 bin dolara İranlı bir koleksiyonere satıldı. Çizerin 2019 sonlarında tamamladığı İstanbul'un sembol yapılarından Haydarpaşa Garı ve çevresini konu alan Haydarpaşa Panorama çalışması ise yaklaşık 90 bin dolar teklif aldı. Cem Yılmaz: Cem Yılmaz, çizimlerinden oluşan NFT eserlerini açık artırma ile OpenSea isimli bir platformda sattı. Ünlü komedyenin, '000001KIZ', isim eseri için 6 Ethereum (yaklaşık 21 bin dolar), 'CYHEAD000001 RED' ve 'CYHEAD000005 NAVY' isimli diğer iki çizimi için ise toplamda 1,03 Ethereum (3 bin 500 dolar) ödendi. Cem Yılmaz, son olarak Twitter üzerinden yaptığı paylaşımda Bir çeyrek... linko bioda diyerek, yeni NFT'lerini satışa sundu. Cem Yılmaz, her bir NFT için 0,25 Ethereum, bin dolar civarında bir fiyat belirledi. Fan token'lerin sayısı artıyor: Hem dünyadan hem de Türkiye'den futbol kulüpleri de NFT'ye ilgi gösteriyor. NFT yani 'token' çıkaran pek çok futbol kulübü bulunuyor. Bu yöntemle futbol kulüpleri de ek gelir elde ediyor. Galatasaray'ın kurucusu Ali Sami Yen'in anısına çıkartılan NFT koleksiyonu üç bölümde satışa arz edildi. Paribu ve Fenerbahçe iş birliğiyle üretilen Fenerbahçe Token piyasaya sürüldü. Bitexen iş birliğiyle Erzurumspor, Diyarbekirspor, Antalyaspor, Sivasspor, Sakaryaspor, Adana Demispor, Altay, taraftar token çıkaran kulüpler arasında yerini aldı. Bu rüzgarın hız kesmeyeceği görülüyor. NFT'lerin sergilendiği ve satın alındığı platformlar bulunuyor. Bu platformlarda beğenilen NFT'lere üreticisinin belirlediği şekilde, açık artırma veya doğrudan satın alma seçenekleriyle sahip olunabiliyor. İşlem bittiğinde NFT, üreticinin cüzdanından alıcının cüzdanınıza transfer oluyor. Alınan NFT'ler pazar yeri uygulamaları üzerinden yeniden satılabiliyor. NFT konusunda OpenSea, Rarible, SuperRare, Foundation gibi dünyada popüler olan bazı platformlar bulunuyor. Türkiye'deki platformların da sayısı git gide artıyor. Türkçeye evren ötesi olarak çevrilebilen Metaverse, son dönemin en güncel dijital konusu. Facebook'un da bu alana gireceğini lanse etmesiyle ilgiyi üzerinde toplayan Metaverse, tüm dijital dünyaların birleştirilmesiyle oluşturulan ortak bir sanal paylaşım alanı. Gelecekte oluşturulacak olan bu Metaverse'e sanal gerçeklik veya artırılmış gerçeklik yoluyla ulaşmak mümkün olacak. Bu sanal evrende yaşayacak üç boyutlu bir avatar, burada çalışacak, gezecek, oyun oynayacak hatta sanat eseri satın alacak. Ünlü sinema serisi Matrix'i ve son dönem Elon Musk'ın yaptığı Bir simülasyonda yaşıyoruz açıklamasını hatırlatan Metaverse'ta kripto para birimleri ya da NFT sanal ekonominin yapı taşları olacağa benziyor. Bazı çevreler ve komplo severler tüm bu blockchain zinciri zeminli yeniliklerin, daha gerçekçi sanal evrenlerde doğacak farklı bir dünyanın ekonomisine hazırlık olduğunda ısrarlı. Çok sayıda film, dizi ve kitapla da ortaya konan insan ve yapay zekanın beraber var oluşu tartışmasının sonucunu yaşayıp göreceğiz elbette. Ancak bu tartışmanın ötesinde ve önemli olan bir şey varsa o da teknolojinin şekillendirdiği geleceği doğru anlamak. Böylece gerçeğin kapısını bugünden aralamak mümkün olabilir."} {"url": "https://www.ithafsanat.com/netflixin-yeni-dizi-pera-palasta-gece-yarisi/", "text": "Netflix'in merakla beklenen, macera dolu yeni dizisi Pera Palas'ta Gece Yarısı'nın deneyimsel gösterimi dün Pera Palas Oteli'nde gerçekleşti. Geceye dizinin başrol oyuncuları Hazal Kaya, Selahattin Paşalı, Tansu Biçer ve Engin Hepileri'nin yanı sıra dizinin yaratıcısı, aynı zamanda yönetmeni Emre Şahin, yönetmenliği paylaşan Nisan Dağ Netflix Türkiye İçerik Direktörü Pelin Diştaş da katıldı. Tüm misafirlerin kendilerine ayrılmış otel odalarinda eş zamanlı olarak ilk bölümü izleyerek başladığı gece, balo salonunda gerçekleşen kokteyl ile devam etti. Aralarında moda, sanat ve eğlence dünyasından Ali Atay, Beyza Şekerci, Ece Yüksel, Enis Arıkan, İbrahim Selim, İpek Filiz Yazıcı, Melikşah Altuntaş, Meriç Aral, Serkan Cayoğlu, Selin Şekerci, Öykü Karayel, Özge Gürel gibi ünlü isimlerin de olduğu konuklar gece boyu dizinin dünyasından referansla hazırlanan sürprizleri deneyimledi. Pera Palas'ta Gece Yarısı 3 Mart, Perşembe tüm dünya ile aynı anda sadece Netflix'te! - Netflix, yapımcılığını Karga Seven Pictures'ın, yönetmenliğini ise dizinin aynı zamanda yaratıcısı olan Emre Şahin'in Nisan Dağ ile birlikte üstlendiği Pera Palas'ta Gece Yarısı, Elif Usman tarafından kaleme alındı. - - paylaştığı Pera Palas'ta Gece Yarısı'nın oyuncu kadrosunda aynı zamanda James Chalmers, Ahmet Varlı, Nergis Öztürk, Murat Kılıç, Osman Albayrak ve Ergun Metin yer alıyor. - Pera Palas'ta Gece Yarısı genç bir gazeteci olan Esra'nın İstanbul'daki efsanevi Pera Palas Oteli ile karşılaşmasını konu alıyor. Otel hakkında yazı yazmak üzere görevlendirilen Esra, yanlışlıkla 411 numaralı odanın 1919 yılına açılan bir kapı olduğunu keşfeder. Geçmişe doğru bir yolculuk yapar ve siyasi bir komplonun ortasına düşer. Artık Esra, kurnaz otel müdürü Ahmet ile birlikte tarihin akışını ve geleceğini korumak zorundadır. Ancak, Esra, İstanbul'un en çılgın kulübünün sahibi, yakışıklı ve gizemli Halit ile tanışır tanışmaz, 1919 İstanbul'unda hiçbir şeyin göründüğü gibi olmadığını ve kimsenin aslında söylediği kişi olmadığını anlar. - - 5 ay içinde 3000 m2'lik bir set kuruldu. - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - Charles King'in Pera Palas'ta Gece Yarısı romanından esinlenilmiştir. -"} {"url": "https://www.ithafsanat.com/nezih-eldem-koleksiyonundan-suleymaniye-ve-zeyrek/", "text": "SALT, çalışmalarını Kalebodur'un desteğiyle yürüttüğü SALT Araştırma Mimarlık ve Tasarım Arşivi'ndeki belgeler aracılığıyla mimarlığa dair hikayelerin peşine düşen beş bölümlük bir video serisi başlatıyor. SALT ve Kalebodur'un yedi yıla yayılan ortaklığı sayesinde SALT Araştırma Mimarlık ve Tasarım Arşivi'nde biriken kaynaklar bu yıl Arşivden çıktı videolarında ele alınacak. Cumhuriyet döneminin mimarlık, tasarım, planlama ve koruma pratiklerinde öne çıkan, yapılı çevreye ilişkin beş hikayenin ilki olan Nezih Eldem Koleksiyonu'ndan Süleymaniye ve Zeyrek, arşivden çizim, yazışma ve fotoğraflar aracılığıyla 4 Ekim 2021 Dünya Mimarlık Günü'nde sunulacak. Mimar, eğitimci ve ressam Nezih Eldem'in (1921-2005) arşivinden 3 bin belgenin erişime açılmasına eşlik edecek ilk bölümde Eldem'in yürütücülüğünde gerçekleştirilen ve 1983 tarihli UNESCO İstanbul ve Göreme Kampanyası'nın bir projesi olan Süleymaniye ve Zeyrek Koruma ve Yenileme Çalışmaları'na odaklanılıyor. Türkiye'de bir dönemin koruma pratiklerine ışık tutan bu çalışmalar, 1980'li yılların ortalarına kadar UNESCO Uzmanı sıfatıyla pilot projelerde görev alan Eldem'in arşivinden çıkan materyaller ile birlikte irdeleniyor. Arşivden çıktı video serisi Kasım ayında Anıtkabir; Aralık'ta ise erken Cumhuriyet döneminin planlı mahalleleri konularıyla devam edecek. Videolar, saltonline. org'da ve SALT Online sosyal medya kanallarında yayına girecek. Bilgi, kültür ve sanat üretimini desteklemek amacıyla Garanti BBVA tarafından 2011'de kurulan SALT, herkese açık dijital arşiviyle öğrenci, araştırmacı ve meraklılara kaynak sağlıyor. SALT Araştırma bünyesinde sanat, mimarlık, tasarım, kent, toplum ve ekonomi alanlarında derlenen belge sayısı on yılda 1.9 milyona ulaştı. saltresearch. org adresinde erişime sunulan içerik, Türkiye'den önemli mimar ve tasarımcıların mesleki arşivlerini de kapsıyor. Kalebodur'un desteğiyle SALT Araştırma Mimarlık ve Tasarım Arşivi'ne dahil edilen koleksiyonlar, 20. yüzyıl Türkiye'sinde etkin uzmanlardan edinilmiş eskiz, çizim, yazışma, sözleşme, rapor, harita, fotoğraf, dia, ses kaydı ve videodan oluşan 170 bin belgeyi bir araya getiriyor."} {"url": "https://www.ithafsanat.com/nilufer-belediyesinden-saglik-calisanlarina-adanmis-yapit-icin-sanatcilara-acik-cagri/", "text": "Koronavirüsü pandemisi döneminde hayatını kaybeden sağlık çalışanlarının anısını yaşatacak bir park yapılacağını duyuran Nilüfer Belediyesi, parka yerleştirilecek sanat yapıtı için bir yarışma düzenliyor. Sağlık Çalışanlarına Adanmış Bir Yapıt Yarışmasına katılmak isteyen sanatçıların, projelerini 7 Ocak 2022 saat 17.00'a kadar teslim etmeleri gerekiyor. Yarışmada seçilecek eser, 29 Ekim Mahallesi'nde üç bin metrekarelik bir alan olarak tasarlanan ve Türkiye Cumhuriyeti'nin ilk Sağlık Bakanı Dr. Refik Saydam'ın adını taşıyacak parkta konumlandırılacak. Parkın peyzajı da kamusal mekan ve hafıza arasındaki ilişkiye bütüncül bakabilmek adına, sanatçının görüşü alınarak yapıtla uyumlu bir şekilde gerçekleştirilecek. Koronavirüsü pandemisi sürecinde görevi nedeniyle hayatını kaybeden sağlık çalışanlarının anısını geleceğe taşımak, onların mücadelesini kamusal alanda görünür kılmak ve bunu da özgün bir sanat eseriyle yapmak amacıyla düzenlenen yarışma ulusal çapta bütün sanatçılara açık. Yarışma jürisi ise heykeltıraş Nilüfer Ergin Doğruer başkanlığında; mimar Hakan Demirel, sanatçı İnci Eviner, sanat tarihçi Ali Kayaalp, küratör Bige Örer, sanat tarihçisi Zeki Çoşkun, mimar ve sanatçı Sinan Logie, sanatçı Dilek Winchester, Nilüfer Belediyesi Kültür ve Sosyal İşler Müdürü Nejla Aslan, Nilüfer Belediyesi Kentsel Tasarım Danışmanı ve peyzaj mimarı Aslıhan Ayradilli ile Türk Tabipleri Birliği Covid-19 İzleme Grubu Üyesi Kayıhan Pala'dan oluşuyor. Sonuçları 18 Ocak 2022 tarihinde açıklanacak yarışmada birincilik ödülü 60 bin TL, ikincilik ödülü 40 bin TL, üçüncülük ödülü 30 bin TL olarak belirlendi. Ayrıca üç sanatçıya da 10'ar bin liralık mansiyon ödülü verilecek."} {"url": "https://www.ithafsanat.com/o-bir-hikaye-anlaticisi/", "text": "Yeni şarkısıyla ekranlara Yeşilçam esintisi getiren sanatçı Nilgün Belgün, Mutlu olmayı başarabilmenin formülü, bardağın dolu tarafını görmektir diyor. Usta oyuncu Nilgün Belgün, sevenleriyle bu defa şarkılarla buluşuyor. Ama Neden isimli albümünün hazırlıklarını tamamlayan ünlü sanatçı, video klibi yayınlanan aynı isimli şarkısıyla bizleri '70'lere götürüyor ve kabare yıllarını yeniden yaşatıyor. Bir sonraki projesinin hazırlıklarının ilk adımını bu albümle tamamlayan ünlü sanatçı, kabare ya da müzikhol ile izleyicisinin karşısına çıkmayı hedefliyor. Sanat hayatında 46 yılı geride bırakan Belgün, bu süreçte tiyatro dünyasının efsanevi isimleriyle aynı sahneyi paylaştı. Oyunculuğa ilk adımlarını attığı Devekuşu Kabare Tiyatrosunun ardından Ali Poyrazoğlu Tiyatrosu, Dormen Tiyatrosu ve Gencay Gürün Tiyatrosunda çalıştıktan sonra kendi başına yol aldı. 10'uncu yılını dolduran Nilgün Belgün'le Aşk ve Komedi, kapalı gişe oynamaya devam ederken Bekir Aksoy ile oynadığı Kalpten Kalbe isimli oyunla da aynı başarıyı yakaladı. Bu başarının sırrı, onu sevgiyle saran bir seyirci kitlesinin olması. İzleyicisinin kalbini nasıl kazandığının sırrını ise o anlattı. Moda tasarımcıları bu sene yeni sezonu '70'lerin hippi ruhunu yansıtan, pop art efektlerin ve renklerin öne çıktığı bir koleksiyon ile karşıladı. Siz de bizi yeni bir şarkıyla bugünden alıp o yıllara götürüyorsunuz. Bu bir '70'ler Yeşilçam şarkısı. Önüme düştü tesadüfen. Semiramis Pekkan'ın sesinden Türkan Şoray söylüyor. Semiramis, iyi arkadaşımdır ona sordum sonra. Bir tek filmlik yaptık bu şarkıyı, dedi. Hem Türkan Hanım'a hem Semiramis'e hem de Yeşilçam'a ithaf olsun diye hayata geçirdim. Albüm yaptık aslında. Ama Neden koyduk albümün adını. Diğer şarkılar sürpriz olsun. Müzik direktörlüğünü Metin Özülkü yaptı. Yapımcımız Polat Yağcı. O da çok iyi dostumdur. Klibi çeken de Kemal Başbuğ. Ben çok özlüyorum çünkü benim genç yıllarım tam '70'lere denk geliyor. Türk filmlerinin naifliğini özlüyorum. O masum duyguları özlüyorum. Aşk duygusu o zaman çok değerli idi. İnsan ilişkileri, zarafet, birbirini anlama, hoşgörü çok önemliydi. O yüzden özlüyorum. Siz her şey bir yana pozitif enerjinizle tanınıyorsunuz. Pek çok ekip arkadaşınızdan Nilgün varsa sıkıntı yok sözünü duyuyoruz. Öyle genelde çünkü ben hayata çok iyi niyetle bakıyorum. Hayatı seviyorum, insanları seviyorum, hayvanları seviyorum. Çiçekleri, böcekleri seviyorum. Bunlar beni yaşama bağlıyor. Benim bu aşkı yaşamam için illa bir erkek gerekmiyor. Bütün bunları aşk ile yapıyorum. Özellikle oyunculuğumu da tiyatromu da. Her şeyi aşkla yapıyorum. Onun için pozitif enerjili gözüküyorum. İçimden böyle geliyor. Benim annem de çok neşeli, hayata güzel bakan Evladım her şeyin bir çözümü vardır. Hiç sıkıntı çekme. Sen mutlu ol. Yeter ki mutluluğa odaklan. İstediğin gibi yaşa. Nasıl mutlu hissediyorsan öyle yap diyerek büyüttü beni. Tek çocuktum. Asla şımarık olmadım. Çok paylaşımcı, iyi niyetli oldum hep. Anneme borçluyum tabii, ilk öğretmenin annem, sonra Yıldız Kenter'dir. Bunu başarabilmenin tek sırrı, bardağın birazcık dolu tarafını göreceksiniz. Hep boş tarafını görüp devamlı hayattan şikayet ederseniz mutluluk çok uzaktır size. İnsanın mutluluğu kimseye bağlı değildir. Mutluluk kendi içindedir insanın. Benim içimde böyle bir mutluluk var. Yazar Pınar Kür bana Mutluluğa yatkın bir karaktersiniz Nilgün Hanım demişti. Bunu hiç unutmadım. Evet, ben mutluluğa yatkınım. Kimisi de mutsuzluğa yatkın, onun seçimi. Mutluluk bir seçimdir. Tam 46 yılı geride bırakıyorum. 47'ye giriyorum seneye. Burjuva bir ailenin kızıyım. Bizim ailede oyuncu yoktu. Annem tiyatroyu çok severdi. Beni çocukluğumda hafta sonları çok sık tiyatroya götürürdü. İstanbul'da hep tiyatrolara giderdik. Tiyatrolara gide gele ben içimdeki oyuncu olma isteğini, tiyatro sanatını çok yapmak istediğimi anladım. Bunu babama söyleyemedim. Kolejde okuyordum. Babam beni mimar, mühendis ya da doktor olacak diye hayal ediyor. Oyunculuk aklının ucundan bile geçmiyor. İlk anneme açtım oyuncu olmak isteğimi. Çok medeni bir kadındı. Türkiye'nin ilk kadın nikah memuru benim annem. Çalışan bir kadındı. Tabii ki evladım, neden olmasın? İlk önce liseyi bitir. Liseyi bitirdikten sonra konservatuvarın tiyatro bölümü imtihanlarına gir. Hatta sesin de fena değil, şan bölümüne de gir. Birinden birini kazanırsan hiç olmazsa bu işin eğitimini alarak yaparsın dedi. Ben de her ikisini de kazandım. İlk hocam Yıldız Kenter'di. Çok şanslıyım ki ilk tiyatro teklifi o yılın en önemli tiyatrosu Devekuşu Kabare'den geldi. 1976 yılında profesyonel oyunculuğa başladım. Ve Devekuşu Kabare Tiyatrosunda oyunculuğa ilk adımlarınızı attınız. Ayşen Guruda, arkadaşım, mekanı cennet olsun, oyundan ayrılıyordu. Ben onun yerine girdim. Bütün rolleri Ayşen, tek tek bana verdi. Kabare oyununda çeşitli skeçler var. O skeçlerde oynuyorduk. Metin Akpınar, Oya Başar, Zeki Alasya, Ahmet Gülhan ve Ayşen Guruda beş kişilik bir kadro vardı. Ayşen çıkınca başrolle başlamış oldum. Yani şanslı bir şekilde tiyatroya başladım. İzleyici kabareyi öğrendi. Kabare demek insanın kendisini, hayatı dev aynasında görmesi. Bütün olayları hicvetmek, hicvettikçe daha büyüterek insanlara sunmak. Bunun içinde çarpık olan, yanlış giden düzen de dahil. İnsanlar da dahil. Bunun komedisini çıkarıp bir mizah şeklinde ama büyüterek sunuluyor. Çok keyifli bir oyun tarzı. Bunu Devekuşu kabul ettirdi. Devekuşu, çok önemli bir tiyatrodur. Metin Akpınar, Zeki Alasya, Haldun Taner ve tabii Ferhan Şensoy kabareyi tanıttılar. Sonra gece kulüplerinde kabareler yapıldı. Ben onların çoğunda hep rol aldım. Ben Haneler oyunu ile başladım. Oyunu Haldun Taner ve Ferhan Şensoy yazdılar. Ferhan'ın hocası da Haldun Taner'di. Benim zamanımda bir kırgınlık yoktu. Hatta ilk beyaz gülü onun elinden aldım. Ayşen'in rollerini oynamamı çok beğenmişti ve bana beyaz bir gül vermişti. Benim boyum ufak tefektir, o çok uzun boyluydu. O eğildi, ben uzandım. O gülü aldım. Hiç unutmam hayatımda. Sonrasında Ali Poyrazoğlu'ndan teklif geldi. İyi oyuncu diye benden söz etmişler. 10 sene hem tiyatrosunda hem televizyonlarda Ali ile çalıştım. Haftanın Adamı diye tiplemeler yaptı. Ben de sunuculuğunu yaptım, karşısındaki partneri olarak çalıştım. Çok iyi dostumdur. Ondan sonra Dormen Tiyatrosuna geçtim. On sene de Dormen'de çalıştım. Sonrasında Levent Kırca'ya geçtim. Ardından Gencay Gürün Tiyatrosu. Sonra da kendi başıma yol aldım. Mihenk taşıdır, çok önemlidir. Dormen Tiyatrosu sayesinde insanlar fars ve vodvil öğrendiler. Ray Cooney oyunlarının hepsinde oynadım ben. Hem fars oyuncusuyum hem vodvil oyuncusuyum. Orada öğrendim bütün bunları. Hem de kabare oyuncusuyum. Benim yelpazem geniş bu konuda. Usta çırak ilişkileriyle bunu yaşadım. Konservatuvarda fonetik ve diksiyon hocamız Melih Cevdet Anday'dı. Aynı zamanda Sabahattin Kudret Aksal da hocamızdı. Yıldız Kenter, Müşfik Kenter... Hepsi hocalarımızdı konservatuvarda. Çok şanslı talebeleriz. Melih Cevdet Anday'ın talebesi olmak düşünsenize, rüya gibi bir şey. Büyük bir şair. Türkçeyi çok güzel konuşurdu. Ben a'yı uzatarak Haayır derdim. O bana Öyle değil kızım, 'Hayır' a harfi kısa derdi. Bunları unutmam. Tiyatro bir aşk işidir. Tiyatrocu olayım bir an önce köşeyi döneyim, zengin olayım maksadıyla olmaz. Bir kere bir aşk işidir. Yetenek artı aşk artı çok çalışma artı disiplinli olmak. Bunların hepsi bir tiyatro oyuncusu için en önemli şeylerdir. Sadece yetenek yetmez. Kesinlikle hayat disiplinin olacak. Tiyatroya vaktinde gidilir, vaktinde çıkılır, sahnede içki içilmez. Bunların hepsi bir disiplindir. Tiyatro bir yaşam biçimidir. Ben dünyada her şeyden geçerim, tiyatrodan geçemem. O disipline o kadar alıştım ki disiplinsiz bir hayat yaşayamam. Nilgün Belgün'le Aşk ve Komedi isimli müzikli danslı gösterisi sanırım 10. yılını doldurdu. Bu sene tam 10. yılındayım Nilgün Belgün'le Aşk ve Komedi'nin. Bir kadın hikayesi. Kendi hayatımı anlatıyorum ama aynı zamanda bütün kadınlara dokunan bir hikaye. Diğer kadınların yaşadıklarını yaşamış bir kadın olarak çok kadın seyircim var. Bir sanatçı kadınlar tarafından sevilirse korkmayın. Çok önemli. Her yere kadındır eşini götüren. Haydi kalk, tiyatroya gidelim, konsere gidelim diyen. Bir de tabii İstanbullu olduğum için, '50'li yıllardan bugüne İstanbul'un sanat hayatından bahsediyorum. Sanatçılarla anılarımı anlatıyorum. Çok değerli ustalarım var. Zeki Alasya, Metin Akpınar, Haldun Dormen, Metin Serezli, Ali Poyrazoğlu, Müjdat Gezen... Say say bitmez. Hepsiyle oynadım. Onlarla anılarımı anlatıyorum. Kendi anılarımı, kendi hayat hikayemi, aşkı, evlilikleri anlatıyorum. Bütün bunlar, gelen kadınlara dokunuyor. Bir yol göstericilik yapıyorum. Bunu artık başarı olarak kabul ediyorum çünkü tek başına benden başka bir kadın yok one woman show yapan. Aynı zamanda bu bir kadın şovu. Dans ediyorum, şarkı söylüyorum. Sekiz tane şarkım var. Aynı zamanda danslarım var. Acun'un dans yarışmasında 10 hafta yarışmıştım. Orada çok iyi danslar öğrenmiştim. Ben çok çalışkan bir insanım. Benim diğer insanlardan, yaştaşlarımdan farkım, ben hep ileriye bakıyorum ve hep yenilik peşindeyim. Acaba yeni ne yaparım? Böyle tek kişilik gösteriyi ben yaptım. Başka yapan olmadı. Arkamdan geleni görmedim. Bu bir stand-up değil. Bu bir gösteri. İçinde her şey olan aynı zamanda hayatı anlatan. Belli bir yaşta olduğum için bir bilge olarak anlatıyorum hayatı. Yaşadıklarımı, özümsediklerimi, kıssalardan aldığım hisseleri. Güldürüyorum, eğlendiriyorum hatta biraz da hüzünlendiriyorum açıkçası. Çünkü hayatın içinde gülmek eğlenmek hüzünlenmek acı çekmek hepsi var. Bu bir paket programı yaşıyoruz hayatımızın içinde. Bunu başardığım için çok mutluyum. Onuncu yılıma girdim. O kadar çok anım var ki. Her zaman yenilikler katıyorum, oyunu güncelliyorum. Adım hikaye anlatıcısı sayılıyor bu durumda. Bir hikaye anlatıyorum. Oyunculuk, bir hikaye anlatıcılığıdır. Oyuncu oynadığı rolün hikayesini anlatır. Bu tek kişilik gösteriden dolayı da hikaye anlatıcısını seçtim kendime. Bir kurum satın aldı, oynadığım oyunun bandını onlara verdim. Hatta Nilgün Hanım en çok sizin biletleriniz satıldı dediler. Korkunç bilet satışı olmuş. O dönem iki üç kere bunu yaptım ki Almanya'dan da izlensin, bütün her yerden izlensin. Online düşünmem. Ben evde oturuyorum bant gösteriliyor. Bu bana haz vermez. Ben birebir sahnede olmayı tercih ederim. Bu oyuna da ilgi çok güzel. O da duygusal, romantik, komedi. Sevgili Bekir Aksoy ile oynuyoruz. İki oyun oynuyorum. Bu arada iki gün önce Instagram'ımda paylaştım 21 yaşında bir çocuk Nilgün Belgün diye bir rap şarkısı yapmış. Kim diye araştırdım. Babası telefon etti Oğlumun adı Emirhan. Rap yapıyor. Bu şarkıyı duyunca oğlum sen nereden tanıyorsun dedim. Tanımaz mıyım ben hayranım ona, çok da severim dedi deyince anladım ki ben çok şanslıyım. Z kuşağına da hitap ediyorum. Tiyatroda çok sevilen biriyim. Son yıllarda çok da tiyatro yapan yok. 46 yıldır non stop tiyatro yaptığım için belli bir seyirci kitlesi edindim. Onlara hiç kötü oyunlar oynamadım. Hiçbir zaman Bu Nilgün Hanım'a hiç yakışmamış dedirtmedim. Onun için seyircim yeni bir şey yapmamı bekliyordu. Bu yeni oyun da son derece kaliteli. Çok iyi hazırladık. Üç tane farklı karakter oynuyoruz Bekir ve ben. Üç hikayenin finali de şarkı ve dansla bitiyor. Ben müziksiz bir hayat düşünemiyorum. Evet, bu albümü yapmamın amacı '70'li yıllara geri dönmek, aynı zamanda o kabare yıllarını yaşatmak. Müzikhol ya da bir kabare hayal ederek yaptım. Kabare yapmak istiyorum. Bunu Polat Yağcı ile konuştum. O da çok güzel baktı. Kabareyi bilmeyen çok genç var. Hem eğlendirir hem düşündürür. Yoksa bu saatten sonra gazinolarda çıkıp şarkı söyleyecek değilim. Hep '80'ler '90'lar şarkıları çalınıyor. '70'li yılları da anmak istedim. Hepsi Yeşilçam şarkıları. Yeşilçam'ın nahif ruhunu yaşattık. Tiyatro sanatı ölmez hiçbir zaman. Tiyatro moda değil. Tiyatro, insana insanı anlatan en önemli sanat dalı. Bir oyuncuyu canlı canlı karşınızda görüyorsunuz. Oturup bir yerde sadece ona odaklanıyorsunuz. Onu izliyorsunuz ve onun anlattığı hikayeyi ya da oyunu izliyorsunuz. Bu hiçbir yerde bitmez. Öyle bir prestijli iştir ki bunun karşılığı para değildir. Çok şey öğretir. Çocukluğundan beri tiyatroya giden bir kişinin kişiliği gelişir. Tiyatro iyileştirir, geliştirir, insana neşe verir. Düşündürür. Bitmez kolay kolay. Hayatım boyunca en çok tiyatroyu sevdim. Filmlerde de oynadım. Kemal Sunal ile Bıçkın isimli bir filmim var. Zuhal Olcay ile birlikte oynadım. BKM'nin Düğüm Salonu isimli filminde oynadım. Sinemayla aram iyi ama sinema mı tiyatro mu derseniz yanıtım tiyatro. Sinemayı seyretmeyi, tiyatroda oynamayı seviyorum. Hollywood projelerinde ileri yaştaki kadın oyuncuları başrolde görmek mümkün oluyor. Bir tek Meryl Streep'i görebiliyoruz. Hiçbir yerde belli bir yaş sınırında olan kadınlara özel hikayeler, özel senaryolar yazılmıyor. Bunun farkındayım. Belki iki kadın daha sayılabilir. Meryl Streep ile aynı yaştayız. Gerçekten müthiş bir oyuncu ve seyircisi var. Seyircin varsa tamamdır. Bu oyun niye kapalı gişe? diye soruyorsanız benim seyircim var. Aşk ve Komedi'ye, 12 defa gelen oldu. Dört defa gelen çok sayıda kişi var. Neden? diye sordum. Dediler ki Bize dokunan bir şey var. Sizi çok seviyoruz. Bu çok önemli. Seyirci sevdiği insandan vazgeçmiyor. O konuda çok şanslıyım. Sevilmekten yana da çok şanslıyım. Allah bunu bahşetti bana. Çünkü haysiyetli bir şekilde kaliteli bir iş yaparak bu kadar ivme kazanmak, bu kadar seyirci kazanmak her kula nasip olmuyor. Sizi izlemeye 12 defa geldim diyorsa bir izleyici burada başka bir şey de var. Burada bir kadın hayatı anlattığım için mutlaka anlattığım hikayelerimden birisi ona dokunmuştur. İçinde aldatma da var mesela. Belki kocası tarafından aldatıldı. O çok etkilemiştir onu. Böyle olsa daha iyi olurdu diye hayat dersi, öngörüsü çıkarıyorum. Bu, seyirciyle birlikte yaptığım bir şey. Bir soru sorulduğu zaman anında cevap verebiliyorum. Belki ondan da etkilenmiştir. Ben sizi seviyorum, ondan 12 defa geldim dedi. Yozlaşma diyoruz buna. Beğenilecek bir şey değil. Yozlaşmadan dolayı duygular azaldı. Şimdi gençler bizim kadar duygusal yaşamıyor hayatı. Biz daha duygusal, daha derinliğine yaşadık her şeyi. Sadece oyalanıyorlar. Tinder ilişkilerinin duyguları öldürdüğüne inanıyorum. Hep aşk evliliği yaptım. Aşk olmadan ben hiç kimseyle beraber olmadım. Aşk insanın içindedir, istesen on kere olursun, istersen bir kere olursun. Ben bir kereye sığdırmadım aşkı. İçimde aşk duygusu olduğu zaman ve istediğim gibi biri olduğu zaman onu yaşadım ve evlendim. Evlenmeden 10 yıl birlikte olduğum, gerçek aşkı yaşadığım çok hoş biri de vardı hayatımda. Aşkın insanı büyüttüğüne, insanın hayatına derinlik getirdiğine inanan biriyim. En büyük tecrübeler, iyi ama kötü aşktan elde edilir. Onun için aşk insanı büyütür, olgunlaştırır. Hiç aşık olmamış insan için çok üzülürüm. Çok yetenekli gençler var. Gençlerden söz etmek isterim açıkçası. Çok iyi oyuncular var. Hayata bakışları, duruşu çok iyi olan gençler var. Ufkun açık olduğunu görüyorum. Farah Zeynep Abdullah en sevdiğim oyunculardan biri. Melisa Sözen benim gençliğimi oynayarak başladı. Ben onu katalogdan seçmiştim. O kadar başarılı oldu ki. Demet Evgar, Birce Akalay... Kızları saydım, erkekler de çok fazla. Geleceği iyi görüyorum."} {"url": "https://www.ithafsanat.com/o-hep-guzel-hep-cicek-meral-okay/", "text": "Okay, Muhteşem Yüzyıl ve Asmalı Konak gibi yayınlandığı dönemin yanı sıra uzun yıllar yurt içi ve dışında en çok izlenilen dizilerin senaryosuna imza atmıştı. Sezen Aksu ile birlikte birçok şarkının sözüne imza atan Okay, akciğer kanseri nedeniyle yaşamını yitirmişti. Televizyon dünyasına, İkinci Bahar dizisinin Kasap Nebahat'i, Yeditepe İstanbulun da Havva Ana'sı olarak girerek dikkat çeken Meral Okay, 20 Eylül 1959'da Ankara'da dünyaya geldi. Siyaset Bilimi ve Kamu Yönetimi okudu. Beş yıl devlet memurluğu yaptıktan sonra istifa eden Okay, daha sonra dergicilik, yayıncılık, yapımcılık, Sezen Aksu ile sahne çalışmaları yaptı, şarkı sözleri yazdı. Okay, Masum Değiliz, Yine mi güzeliz yine mi Çiçek, Masal, Adı Bende Saklı, Helal Ettim Hakkımı gibi şarkılara Aksu ile birlikte imza attı. İkinci Bahar dizisiyle ünlendi. 1984 yılında sinema ve tiyatro oyuncusu Yaman Okay'la evlendi. Yaman Okay, 1993'te 41 yaşında kanserden yaşamını yitirdi. Sanatçı, 1992'de Seni Seviyorum Rosa filmiyle oyunculuğa adım attı. Yapımcılık deneyimlerinde de bulunan oyuncu, 1999'da Propoganda filminde basın danışmanlığını yürütürken, Asmalı Konak dizisinin proje yazarlığını üstlendi. İkinci Bahar ve Yeditepe İstanbul dizilerinin yanı sıra O Şimdi Asker ve Beynelmilel filminde yer aldığı rollerle oyunculuk kariyerinde önemli bir noktaya ulaştı. Dönemin en çok izlenilen yapımları arasında yer alan ve sektöre ağalı dizi deyimini kazandıran Asmalı Konak ile büyük ün kazanan Meral Okay, yazdığı hikayede toplumsal meseleleri ele aldı. Sanatçının son çalışması, Kanuni Sultan Süleyman ile Hürrem Sultan'ın hayatını ve o dönemi anlattığı Muhteşem Yüzyıl adlı dizi oldu. 2011 yılının Ocak ayında başlayan dizi, uzun yıllar yurt dışında da milyonlarca kişi tarafından izlenildi. Okay, 2011'de akciğer kanserine yakalandı. 9 Nisan 2012'de sabah saatlerinde evinde yaşamını yitirdi."} {"url": "https://www.ithafsanat.com/o-kadar-cok-unvani-var-ki-suleyman-saim-tekcan/", "text": "Babam Hoca Temel Efendi, annesi Çerkez kadını, adı da Lale Sümbül. Mecidiyeköy Meydan'daki at heykeli onun adını taşıyor. Trabzon'un iki önemli hocasından biri. Küçükken babamla mevlüt okumaya, camilere namaz kılmaya giderdik. Ben çocukluğumu çok güzel yaşadım. Şimdiki çocuklar bu kadar şanslı değil. Çukurlar olurdu. Yağmurda suyla dolar, çamurlar yumuşardı. Ellerimizi daldırıp heykel yapardık. Sanatla ilk buluşmamızdır. Büyük Atatürk'ün kurduğu Cumhuriyetin çocukları olarak şanslıydık, parasız okullarda okuma imkanı bulduk. Bu okullarda çok üstün vasıflı öğretmenlerimiz vardı. Asiye Hanım, Zihni Karsan mesela. Onları hiç unutmadım. Fotoğraflarını büyütüp duvarlara astım. Her şeyi ile gece gündüz demeden eğitim verdiler, bizi terbiye ettiler. Yolda nasıl selam verileceğini de öğrettiler. Trabzon Lisesi'nin ortaokulunu başarı ile bitirdim. Liseye gitmek istiyordum, annem, Seni okutamayız, lütfen kaydını öğretmen okuluna yaptır dedi. Bana takım elbise yaptırdılar, ben o elbiseyi 3 yıl boyunca giydim. Çok iyi bir öğrenci idim. Hedef, beden eğitimi öğretmeni olmak. Ancak sınava az zaman kala patlayan apandisit, planları bozuyor. Zira iyileşince, sınavı yaklaşan resim bölümünün sınavına giriyorsunuz. Evet, vakit kaybetmek istemedim, resim dersim de çok iyiydi. Trabzon'da ön eleme sınavı yapıldı ve tek kazanan oldum, Gazi'ye davet edildim. Elbisenin içi dışına çevrildi, o elbise ile sınavlara gittim. Tahta bir bavulum vardı, kilidi kırık, ben de iple bağlamıştım. Sınavlarda sadece yetenek değildi aranan. Konuşması düzgün mü, kılığı nasıl gibi pek çok hususta öğretmen olup olamayacağına karar verilirdi. Ama hep üniversite hayalim vardı. İstanbul Atatürk Ensitüsüne gelmeme sebep olan hocam Şinasi Barutçu'dur. Bir gün beni aradı, Burada grafik atölyelerini kuracak kişi olarak seni seçtim, Bakanlığa teklif ettim dedi. Piyango deseniz piyangonun üzerinde bir şey bu. Henüz 28 yaşındayım. Ve oraya kurucu hoca olarak geldim. Gazi Eğitim, size ufuk açan yerlerden biri. Hocalarınız arasında efsane isimler var. Refik Epikman, Şinasi Barutcu, Veysel Erüstün gibi. Evet, oradaki hocalar ulaşılması imkansız isimlerdi. Avrupa'da eğitim görmüşlerdi. Bize eğitici olmayı da mesleği de öğrettiler. Resim-İş Bölümünde okudum. Her şeyi öğretebilelim diye modelaj, heykel, resim, desen, ağaç işleri, maden işleri, dil eğitim gibi tüm donanım veriliyordu. 1961 yılında da Ankara Gazi Eğitim Enstitüsü Resim-İş Bölümünden diploma alıyorsunuz. Sonra İstanbul Devlet Güzel Sanatlar Akademisi Resim Bölümünden lisans, daha sonra da Mimar Sinan Üniversitesinde Güzel Sanatlar Fakültesinde Sanatta Yeterlilik eğitimini tamamlıyorsunuz. Gazi Terbiye'yi bitirince Artvin Öğretmen Okuluna tayin oldum; bir yıl resim ve beden eğitimi hocalığı yaptım. Sonra İstanbul Tuzla Piyade Okuluna yedek subay oldum. Yedek subayken Trabzon'da amatör bir tiyatro kulubü kurup Zafer Madalyası oyununu sahneye koyduk. Baş oyuncuyum. Altı ay kapalı gişe oynayan bir tiyatro, belki de bir ilk idi. Fotoğraflarımı Ses Mecmuası'na göndermişler. Haberim yok. Tunç Okan birinci, ben ikinci oluyorum. Metin Erksan gibi dahi bir yönetmenle Sevmek Zamanı'nda oynadım. Sevgili cön abi diye başlayan, belki binlerce hayran mektubu gelirdi. Ama sinemadan para kazanamadığım için Işık Lisesinde müdür yardımcılığım sürdü. Karın tokluğuna sinema yapılıyordu, kalsam belki para kazanabilirdim ama ben sinemayı tamamen bırakıp Trabzon'a gittim. Hikayenin önemli kısmı bu. Işık'ta gördüğüm okulculuğu uygulayarak öğretmen olan kardeşlerim ve eşimle önce anaokulu, sonra ilkokul açtık. İstanbul Atatürk Enstitüsüne gelmeme sebep olan hocam Şinasi Barutçu'dur. Bir gün beni aradı, Burada grafik atölyelerini kuracak kişi olarak seni seçtim, Bakanlığa teklif ettim dedi. Piyango deseniz, piyangonun üzerinde bir şey bu. Henüz 28 yaşındayım. Ve oraya kurucu hoca olarak geldim, yer Fikirtepe, yıl 1968 idi ve 1975'e dek görev yaptım. Ancak Milli Cephe Hükümeti iktidara geldi. Alanında tek olmama rağmen sol görüşlü olduğum düşüncesi ile beni başka bir yere atadılar. Bu sırada bana çok yer talip oldu, özellikle akademi ısrarla beni çağırdı. Hepsine benim adımla anılan yaş baskı tekniği ile bir sunum yaptım ve hoca oldum. Eğitim Enstitüsü'nde 1416 sayılı kanunla Almanya'ya gönderildim. Alman akademilerinde baskı sanatları ile ilgili imkanları, eğitimleri inceleyip dönüşte Bakanlığa bir teklif yaptım. Türkiye'deki okullarda baskı atölyelerinin kurulması ile ilgili hazırladığım rapor onaylandı. Ofsette de tipografide de serigrafide de pitografide de bütün baskılar tek renk yapılır, kurur; ikinci renk yapılır, kurur; üçüncü renk, dördüncü renk yapılır, kurur. Böylece baskı sürer. Ama boyaları kurutarak resim yaptığınız zaman, her yeni boya kuruyan boyayı kapatır. Sonsuz renk skalasını elde etme düşüncesiyle bu teknik gerçekleşti. Beş tane masa kurdum. Renkleri yaş iken masalardan geçirdim. Yaş boyalar üst üste geldiği zaman ara tonlar oluyor böylece yaş baskı tekniğini buldum. Çok farklı yerden sadece sanatçılar değil ders veren profesörler bile Türkiye'ye geldiler. 1968-1975 yılları arasında Atatürk Eğitim Fakültesi'nde öğretim görevlisi olarak çalıştınız ama eş zamanlı olarak da (1970-1971) Almanya'da baskı eğitimi üzerine araştırmalardasınız. Almanya'da baskı sanat atölyelerinde araştırma yaptım. Özellikle Münih Akademisinde çalıştığım profesöre, Türkiye'den öğrencilerimin yaptığı işleri gösterdiğimde söylediğini unutmuyorum. Siz bunları sanatçılara yaptırdınız, öğrenci baskısı diye bana getirdiniz. Düşünün o kadar mükemmel öğrenci işleri vardı ki! Bir nüshası halen bende. Baskı atölyesi idi, ismi bile yoktu. Ama daha sonra Alte Grafik oldu. Sonra Çamlıca Sanat Evi oldu zaman içerisinde değişti. Yurt dışından makine getirmek çok zordu. Almanya'da çalıştığım imkanların içerinde makinelerin fotoğraflarını çektim, çizimlerini yaptım. Türkiye'de ilk gravür presini bir atölyede oradaki ustalarla gerçekleştirdim. Ve siz bu atölyede kendi baskılarınızı üretmeye başlıyorsunuz. Üstelik diğer sanatçılara da kapınızı açıyorsunuz. Karşılıklı bir alışverişti diye tanımlıyorsunuz bu zamanları. Makineleri yaptım, atölyeyi kurdum. Pek çok sanatçı arkadaşım gelip çalışıyor. Alışveriş ama aramızda hiç para konuşulmuyor. Baskı yapılıyor biz bütün masraflarını karşılıyoruz yapılan baskının bir kısmını bize bırakıyorlar. Şu an elimizdeki 25 bin adet sanat eseri, bu imece usulü çalışmadan bize hediye edilen baskılardır. Eğitimciliğim tüm vasıflarımın önündedir. Öğretmekten büyük keyif alıyorum. İdarecilik yaptım çok önemli işlere imza attım. Sanatımın bile önünde tutuyorum, sanat eğitimciliğimi. Güzel insanlar, önemli isimler hem sanat eseri üretirler hem de sanat sohbetleri ile dahil olurlar. Türk sanatı ne olmalıdır, tartışılıyordu. Türk sanatının önemli noktasıdır. Bu sohbetler sonucu, bazı sanatçılarla Anadolu uygarlıkları üzerine sanat inşa etme konusunda birleştiğimizi burada vurgulamak istiyorum. Çünkü batıya gidip orada eğitim gören hocalar, yerelde o atölyelerin hocalarının tekniklerine uygun resim yaparlardı. Türk resmi ne olmalı? sorunsalı içinde pek çok sanatçı kendi kimliğini oluşturuyor. Resme bakıldığı zaman bu eser şu sanatçının demeniz gerekiyor. Aynen öyle. Benim resmime bakıp bu Süleyman Saim Tekcan demiyorlarsa ben, ben değilim. Picasso'ya, Matisse'ye benzer resim yapmakla, başka sanatçılara benzeyen resimleri yapmakla sanatçı olunmuyor. İcra ve yaratıcılık diye iki kelime var. Sığmaz oluyorsunuz, mekan olarak büyüme ihtiyacı doğuyor, sohbetler de devam ediyor. Burada bahsetmem gereken bir şey var. Nurullah Berk'in anlattığı bir şey. Sergi komiseri olarak Paris'te bir sergi organize eder. Sergi büyük bir kalabalıkla açılır. Bir Fransız eleştirmen serginin komiserini arar ve Berk'e gelir. Türk sergisi nerede? diye sorunca Berk, duvardaki Türk eserlerini gösterir. Eleştirmen, Mösyö, bu eserlerin bir kısmı Picasso'ya bir kısmı Matisse'e bir kısmı şuna, buna benziyor. Türk resmi nerede? der. İşte o günden sonra bizim atölyede konuşulan konuların nirengi noktası bu olur. Bizim kültürümüzün altyapısı olan Anadolu medeniyetleri kültürü üzerine Sanat nasıl olmalı?yı konuşmaya başladık. Burhan Doğançay'ın kurdelelerinde gördük, gölgeleri kaligrafik etkilidir. Erol Akyavaş'ta da kaligrafiden yararlanma etkisi başlıyor. Bizde çalışan Ergin İnan da kullanmaya başlıyor. Çok önemli tartışmaların yapıldığı, düşünceyi resme taşıyan bir yapı oluşturan bir okul oldu. Dünyanın farklı yerlerinde yapılan bianellere burada üretilen sanatçı işlerini gönderiyorduk ve orada ödüller alıyorlardı. Böylece Türk sanatının dünyada duyulmasının biraz da sebebi olduk. Benim resmime bakıp bu Süleyman Saim Tekcan demiyorlarsa ben ben değilim. Picasso'ya, Matisse'ye benzer resim yapmakla, başka sanatçılara benzeyen resimleri yapmakla sanatçı olunmuyor. İcra ve yaratıcılık diye iki kelime var. 1980'lerde sanatçıların telaşı, kimlik ve özgünlük olur. Devreye eski Anadolu uygarlıkları girer. Üstelik Osmanlı sanatı da tekrar ilgi odağı olur. Mesela hat... Atlar ve Hatlar sergisi mesela. Dünya soyut sanatının şaheseridir kaligrafi. Çünkü okuma yazma bilmeyen de ona baktığı zaman onun estetiğini soyut sanat olarak görebilir. Kaligrafi estetiği ile atı buluşturdum. Niye buluşturdum? Emin Barın, Gazi Terbiye'den mezun, akademide beraber çalıştığımız bir hoca. Çok kıymetli biri. Bir tuğra yazdı bana. Bunu sana yaptım çünkü Trabzon'da iki önemli Süleyman yetişti; bir Kanuni Süleyman biri de sensindedi. Bu tuğranın daha sonra tezhibini yaptırım çerçevelettim. Ben de Emin Barın'a Siz bana bir görev verdiniz dedim. Bir kitap hazırladım, adı Süleymanname. Sadece 8 tane. İkisi yurt dışında. Bizim kültürümüzle bağ kuran bir kitap. İçerisinde pek çok gravür var. Osmanlıca, Türkçe ve İngilizce yazıldı. Bir kitap daha hazırlıyoruz. Adı Atname ve bu adı taşıyan bir sergi olacak. İçinde 27 gravür var. Gene Osmanlıca, Türkçe ve İngilizce yazıldı, tezhipleri yapıldı. Tek orijinal kitap olacak, belki 20 tıpkı basımı olacak, belli değil. Hat ve minyatür sanatımızın ustaları, eski hattatların yazılarını kopya ediyorlar. Mesele Karahisari'nin besmelesini aynen yazmak değil. Kendi besmelelerini kendi formları ile yazıyı, kaligrafiyi düzenlemeleri doğrusu. O zaman Karahisari değil Ahmet ya da Mehmet olur. Minyatürde de öyle. Kendi konularını işlemeleri lazım. Benim Süleymanname öyle. Eskilerin üzerine basan ama eskiye benzemeyen çalışmalar. Atname de öyle olacak. Sanatçı, kendi olan kişidir diye tanımlıyorum. Yani eserine bakıldığında, adı söylenince. Yoksa başka biri olur. Sanat böyle bir şey. İMOGA dünyada kuruluş şekli açışından başka örneği olmayan bir müzedir. Adnan Turani geldi bir ay kaldı, başkası iki ay kaldı. Çok insan ağırladık. Müze hem Türk sanatına başka bir boyut kattı hem de bu kadar eserin sergilenmesi, sanatçıların yaşamasını sağladı. Her zaman söylüyorum; Türkiye'de uluslararası dev bir müze yapmazsanız Türk sanatçısı uluslararası yarışamaz. Biz grafik sanatlarda bunu başardık. Bu söyleşiyi gerçekleştirdiğimiz İMOGA Müzesinin yer seçimi de enteresan olmuş. Merkezi olsun diye Tünel bölgesi dahil, pek çok yere bakılır ama metrekareler yetmez. Işık alan bir müze istenir. Ve bir gün kızlara Ben bir arsa aldım diyerek geliyorsunuz. Ve Siz şakülü nereye koyarsanız dünyanın merkezi orasıdır diyorsunuz. Belki vardır ama sanat müzesi değildir. Cumhuriyet döneminde müze binası inşaatı olarak, çağdaş sanat müzesi olarak yapılan ilk bina İMOGA. Benim adımla da olabilirdi. Ama bunu arzu etmedim. Evet sorduk, pek çok öneri oldu, kısaltılmşı İMOGA olan İstanbul Grafik Sanatlar Müzesi ismini hepimiz çok beğendik. Uluslararası bir müzede isim önemli. Dünyada iki tane yaratık var, estetik ölçü olarak altın kesim ölçülerine sahip; insan ve at. Eğer at olmasa idi dünyada hiçbir imparatorluk kurulamazdı. Çin İmparatoru terrakotadan kendi ve askerlerinin heykellerini yaptırıyor ve asker sayısı kadar at heykeli de yaptırıyor ve gömüyor. Onları gördüğümde bir kez daha düşündüm. İnsana en yakın olan yaratık at. Ve atlar da kendi aralarında konuşuyorlar. Bunların hepsinin bütünü olan bir insanım ben. Hiçbirini ayıramam. Eğitimciliğim tüm vasıflarımın önündedir. Öğretmekten büyük keyif alıyorum. İdarecilik yaptım çok önemli işlere imza attım. Sanatımın bile önünde tutuyorum sanat eğitimciliğimi. Çok okuyorum, çok geziyorum. Dünyanın her yerini gezdim, müzeleri, eğitimleri izleyen bir insanım. Tüm bunlar benim yetişmem, bu ülkeye yararlı olmam için olmazsa olmazlarımdı."} {"url": "https://www.ithafsanat.com/online-olarak-gezebileceginiz-dunyanin-en-onemli-14-muzesi/", "text": "Dünyanın en büyük ve en önemli müzelerinden biri olan The Metropolitan Museum of Art'ta eski doğu, Mısır, Yunan ve Roma dönemlerine ait eserler bulunuyor. Avrupa Orta Çağ koleksiyonuna ait eserlerin yanı sıra Pablo Picasso, Henri Matisse ve Edgar Degas gibi batı sanatının öne çıkan isimlerine ait tablolar da görmek mümkün. Müzeyi buradan gezebilirsiniz. The Museum of Modern Art, Resim, fotoğraf ve video gibi farklı formlarda 200.000'den fazla esere sahip. Müzede eserleriyle yer alan sanatçılar arasında ise Henri Matisse, David Hockney, Salvador Dali ve Pablo Picasso gibi ikonik isimler bulunuyor. Müzeyi buradan gezebilirsiniz. Solomon R. Guggenheim Museum, ziyaretçilere Google'ın 360 derece sokak görünümü özelliğini kullanarak ünlü spiral merdivenlerini gezmesini sağlıyor. Ayrıca sanal müze; empresyonist, post-empresyonist, modern ve çağdaş dönemlerin eserlerini de keşfetme imkanı sunuyor. Müzeyi buradan gezebilirsiniz. Los Angeles Museum of County Art, antik dönemden günümüze uzanan geniş bir tarihi kapsayan 135.000''den fazla sanat eserine ev sahipliği yapıyor. Müzeyi buradan gezebilirsiniz. National Gallery of Art'ta Claude Monet ve Jackson Pollock' dan Vincent Van Gogh'a pek çok ustanın başyapıt niteliğindeki eserleri yer alıyor. Sanal müzede, birçok kıyafet görseli içeren 1740-1895 arasındaki Amerikan modası sergisi ile Hollandalı Barok ressam Johannes Vermeer'in eserlerinden oluşan koleksiyona erişebilirsiniz. Müzeyi buradan gezebilirsiniz. Çoğunlukla Fransız sanatına ait, 1848-1915 yılları arasında yapılan resimler, heykeller mobilyalar ve fotoğrafların bulunduğu müzede Monet, Degas ve Renoir gibi empresyonist sanatçıların yanında Cezanne ve Gauguin gibi post-empresyonistlerin de sanat çalışmaları yer alıyor. Müzeyi buradan gezebilirsiniz. Picasso dahil olmak üzere online takip edebileceğiniz birçok sergi ve aktivite sunuyor. Müzeyi buradan gezebilirsiniz. British Museum'da 5 farklı kıtanın tarih boyunca sahip olduğu Rosetta Taşı, Parthenon heykelleri ve Mısır mumyaları gibi dünyaca ünlü tarihi objeleri interaktif tarih çizelgesi üzerinden keşfedebilir, sergileri interaktif olarak deneyimleyebilirsiniz. Müzeyi buradan gezebilirsiniz. Dünyanın en çok ziyaret edilen müzelerinden biri haline gelen müzedeki Bergama Zeus Tapınağı, Milet Agora Kapısı, Babil Kapısı ve Pergamon Altarı gibi pek çok antik eseri online olarak keşfedebilirsiniz. Müzeyi buradan gezebilirsiniz. sanatçının 200'den fazla resmi, 500 çizimi ve 750'den fazla mektubunun bulunduğu Van Gogh Müzesi'nde ayrıca 19. yüzyıl sanat tarihine ait çeşitli konularda da sergiler görmek mümkün. Online olarak sanatçının eserlerini incelerken, Van Gogh'un Okuduğu Kitaplar ve Van Gogh'un Aşk Hayatı adlı sanal sergileri de keşfedebilirsiniz. Müzeyi buradan gezebilirsiniz. Dünyanın en büyük koleksiyonlarından birine sahip olan Rijksmuseum'da, aralarında Vermeer ve Rembrandt eserlerinin de bulunduğu Hollanda'nın Altın Çağ ustalık eserlerini detaylarıyla inceleyebilirsiniz. Müzeyi buradan gezebilirsiniz. Medici ailesinin sanat koleksiyonlarına ev sahipliği yapan müze; Leonardo da Vinci, Sandro Botticelli ve Caravaggio gibi usta isimlerin eserlerine ev sahipliği yapıyor. Müzeyi buradan gezebilirsiniz. Kore'nin modern ve çağdaş sanatı ile farklı zaman dilimlerinde oluşturulmuş uluslararası sanat eserlerini barındıran tek müze olarak kurulan müzede, daimi koleksiyonunda ise Joseph Beuys, Andy Warhol, Georg Baselitz, Jörg Immendorff, Niki de Saint Phalle, Jonathan Borofsky ve Michelangelo Pistoletto gibi uluslararası kabul gören sanatçıların eserlerinden oluşan bir koleksiyon da yer alıyor. Müzeyi buradan gezebilirsiniz. Aztek Takvimi olarak da bilinen Güneş Taşı, 16. Yüzyıl Aztek Xochipilli heykelciği ve Maya uygarlığına ait eserler gibi önemli antik eserlerin de dahil olduğu 23 sergi odasıyla ünlenen bu müze de online keşfedilebilen müzeler arasında. Müzeyi buradan gezebilirsiniz."} {"url": "https://www.ithafsanat.com/online-olarak-gezebileceginiz-muzeler-ve-oren-yerleri/", "text": "Müzeler Haftası nedeniyle sizleri online olarak gezebileceğiniz, ülkemizde yer alan en önemli müzeleri ve ören yerleriyle buluşturmak istedik. Türkiye Cumhuriyeti'nin kurucusu atamızın anıt mezarı Anıtkabir, online olarak gezebileceğiniz müzelerin başında yer alıyor. Mozole, kuleler, Aslanlı yol, tören alanı dahil olmak üzere Anıtkabir'i detaylı olarak buradan gezebilirsiniz. İstanbul'un fethi için yapılan ilk harekatın gerçekleştiği yani Osmanlı askerinin şehre girdiği alana kurulmuş olan Panorama 1453 Tarih Müzesi, 'dünyanın ilk tam panoramik müzesi' olma unvanını taşıyor. İstanbul'un fethinin tüm hikayesinin anlatıldığı müzede, 29 Mayıs 1453 sabahının ölümsüzleştirildiği özel bir kubbeli alan bulunuyor ve bu alan müzenin https://www. panoramikmuze. com/ adresinden cep telefonu da ya bilgisayarlara indirilerek 360 derece dijital olarak ziyaret edilebiliyor. Bu panoramik alan ziyaretçilerin kendilerini 29 Mayıs 1453 gününün şafak vaktinde hissedebilecekleri, kesintisiz 360 derecelik yapısıyla sonsuzluk hissi yaratan, 38 metre çaplı özel bir kubbeli alan... Bu yarım kürenin iç yüzeyini kaplayan ve 2350 metrekare olan resimde 10.000 figür çizimi bulunuyor. Bu atmosfer ziyaretçileri her yönden kuşattığı gibi bu deneyimine Mehter Grubu'nun müziklerinin eşlik etmesiyle ziyaretçilere o günün ve fethin ruhu yaşatılıyor. Panorama 1453 Tarih Müzesi'ni yerinde ziyaret ettiğinizde sizi bekleyen bir alan daha bulunuyor. Müzenin sanal olarak ziyaret edilemeyen ilk bölümünde ise Panorama 1453 Daimi Sergisi yer alıyor. Daimi sergide, İstanbul'un kuruluşundan başlayıp, İstanbul'un kuşatmasını, fethini, Fatih Sultan Mehmed'in hayatını, hukuk, sanat, medeniyet, kültür ve İstanbul'u inşa faaliyetlerini, savaşların orijinal minyatür, gravür ve resimler eşliğinde anlatıldığı ve günümüz bakış açısıyla fethin resmedildiği modern minyatür çalışmalar yer alıyor. İstanbul'un, Anadolu'nun hatta dünyanın önemli yapılarının 1/25 oranında küçültülmüş halleri Miniatürk'te gezgin aileleri bekliyor. Saraylar, yalılar, Peri Bacaları, Pamukkale Travertenleri, camiler, kiliseler, sinagoglar batıdan doğuya doğru bütün ülkeyi bir anda dolaşmak isteyen çocuklu aileler için ideal bir rota olarak karşımıza çıkıyor. Miniatürk'ü buradan gezebilirsiniz. 537'de ibadete açılan, şehrin 1453'te Fatih Sultan Mehmed tarafından fethi sonrası cami olarak kullanılmaya başlanan, 1935 yılında ise müzeye dönüştürülerek yerli ve yabancı turistlerin ziyaretine açılan ve geçtiğimiz yıl yeniden cami olarak da hizmete başlayan İstanbul'un simgelerinden Ayasofya Müzesi'ni online olarak buradan gezebilirsiniz. Müzenin avlusunu, iç mekanlarını, görenlerin hayranlığını kazanan ünlü kubbesini, şadırvanını ya da minarelerini detaylıca incelemeyi unutmayın. Bir Neolitik dönem yapısı olan Göbeklitepe, Mezopotamya'da bilinen en eski şehirlerden 5000 yıl, İngiltere'deki Stonehenge'den 7000 yıl ve Mısır Piramitleri'nden 7500 yıl daha eski olan Göbeklitepe, Şanlıurfa'nın kuzeydoğusundaki Örencik Köy'ü yakınlarında yer alıyor. Tarihin en eski kült yapılar topluluğu ev sahipliği yapan Göbeklitepe'de yapılan arkeolojik kazılarda, 20'ye yakın tapınak tespit edildi ancak bugüne kadar bu tapınaklardan sadece 6 tanesi bulunabildi. Yapılan araştırmalar sonucu bölgenin yerleşim yeri olarak değil, tamamen ibadet amacıyla inşa edildiği ortaya çıktı. Tarihi M. Ö.12000'li yıllara dayanan bu eşsiz bölge, yerleşik hayatın bildiğimizden çok daha önce başladığını ortaya koyuyor. Bu gizemli yeri buradan gezebilirsiniz. Çocuklarınıza cumhuriyetin hangi aşamalardan geçerek kurulduğunu, Atatürk İlke ve İnkılapları'nın, devrimlerinin doğuşunu detaylarıyla anlatmak istiyorsanız eski Türkiye Büyük Millet Meclisi binasını da buradan gezebilirsiniz. Türkiye'de sanayi ve endüstri tarihine ilişkin tüm ayrıntıların yer aldığı Rahmi Koç Müzesi, bilime düşkün çocuklar için güzel bir gezi sunuyor. Haliç kıyısındaki bu müzede eski model arabalar, çizgi filmlerde görülen şirin bisikletler, buharlı gemi makineleri ve para basma matbaasına kadar pek çok şeyi görmek mümkün. Rahmi Koç Müzesi'ni buradan gezebilirsiniz. Homeros'un İlyada Destanı ile tarihe geçmiş Troas Bölgesi'nde iz bırakan Troya ve kültürlerinin yaşamı ve arkeolojik tarihi, kazılardan çıkan eserler aracılığıyla anlatılan müzeyi buradan gezebilirsiniz. Anadolu topraklarının özgün eserlerine ev sahipliği yapan Anadolu Medeniyetleri Müzesi, iki tarihi binadan oluşuyor. Bunlar Osmanlı Dönemi yapıları olan Mahmutpaşa Bedesteni ve Kurşunlu Han'dır. 2014'te restore edilerek yenilenen bu müzede sanal turlar, canlandırmalar ve Göbeklitepe'deki T biçimli dikme replikalar ve eserlerle birlikte tarihe bir yolculuk yapmanızı sağlıyor. Müzeyi buradan gezebilirsiniz. 1700'lü yıllardan günümüze oyuncak dünyasına doğru bir yolculuk yapmak isteyenler, İstanbul Erenköy'deki Oyuncak Müzesi'nde yer alan tüm oyuncakları buradan inceleyebilir. Mustafa Kemal'in Samsun'a ilk gelişinde kaldığı Mantıka Palas adlı otelin restore edilmesi ile 1940 yılında ziyarete açılan Gazi Müzesi'ni buradan gezebilirsiniz. Türkiye'nin en önemli müzeleri arasında bulunan Efes Müzesi'nde en çok ilgi çeken eserler arasında Efes Artemis heykeli, yunuslu Eros, tavşanlı Eros, Eros başı, Priapos heykeli, mermer Artemis heykeli, Mısırlı rahip heykeli, İsis heykeli, çeşitli mitolojik tanrı heykelleri ve Sokrates başı bulunuyor. Müzeyi buradan gezebilirsiniz. Çocuklarıyla biraz da kültür sanat gezisi yapmak isteyen aileler için ideal bir seçenek olan, Gaziantep'te yer alan Zeugma Müzesi, dünyanın en büyük ikinci mozaik müzesi. Zeugma'nın en önemli eseri ise Çingene Kızı figürlü mozaik. Ayrıca bu müzede 2000 yıllık mozaiklerin eksik parçaları lazer sistemiyle görüntülü olarak tamamlanıyor. Zeugma Müzesi'ni buradan gezebilirsiniz."} {"url": "https://www.ithafsanat.com/orhan-pamukun-benim-adim-kirmizisinda-minyature-dair-betimlemeler/", "text": "Bu çalışma, 2006 Nobel Edebiyat Ödülü sahibi Orhan Pamuk'un Benim Adım Kırmızı romanında konunun belkemiğini oluşturan Osmanlı minyatürlerine ilişkin ifadelerin ve betimlemelerin incelenmesi çerçevesinde geliştirilmiştir. Romanda minyatür ve nakkaşlar ile ilgili kısımlar, minyatürün kurgusu ve İslam dünyasında egemen tasvir anlayışına ilişkin ipuçları içermektedir. Benim Adım Kırmızı, anakronistik bir biçimde örgütlenmiş olaylar ve karakterlerle 16. yüzyıl Osmanlı İmparatorluğu'nun başkenti İstanbul'da geçmektedir. Romanın ana karakterleri nakkaşlar ve aileleri, ana mekanlar ise bu nakkaşların çalışma ortamlarıdır. Öykü, tek bir karakterin dilinden anlatılmamakta, öyküye dahil olan tüm karakterler, nesneler ve kavramlar kendi mekan ve zamanları çerçevesinde birinci ağızdan ve kendi bakış açılarından yaşadıklarını anlatmaktadır. Nesneler dışında, öykünün ana karakterlerini oluşturan nakkaşların minyatürlerinde resmettikleri figürler de öyküye dahil olarak minyatür sanatına ilişkin söz söylemektedirler. Bu noktada romanın, öykü anlatmanın ötesine geçerek, minyatürün görsel ve düşünsel kurgusu hakkında bilgiler sunduğu ve yorumlar yaptığı açık bir biçimde görülmektedir. Romanın öykü anlatımı bakımından farklı bakış açıları ile kurgulanmış olması daha en başta minyatür sanatı ile bir bağ kurmaya izin verir. Bu yazı, minyatürün kurgusuna giden yoldaki ilkeleri yeniden tanımlamayı ve minyatürün dış dünyayı izleyiciye/okura yansıtışını, romanın betimlemeleri ışığında, bir görme biçimi olması bakımından yeniden tartışmayı amaçlamaktadır. Benim Adım Kırmızı, 1591 yılında İstanbul'da karlı dokuz kış gününde geçiyor. İki küçük oğlu birbirleriyle sürekli çatışan güzel Şeküre, dört yıldır savaştan dönmeyen kocasının yerine kendine yeni bir koca, sevgili aramaya başlayınca o sırada babasının tek tek eve çağırdığı saray nakkaşlarını saklandığı yerden seyreder. Eve gelen usta nakkaşlar, babasının denetimi altında Osmanlı Padişahı'nın gizlice yaptırttığı bir kitap için Frenk etkisi taşıyan tehlikeli resimler yapmaktadır. Aralarından biri öldürülünce Şeküre'ye aşık, teyzesinin oğlu Kara devreye girer. İstanbul'da bir vaizin etrafında toplanmış, tekkelere karşı bir çevrenin baskıları, pahalılık ve korku hüküm sürerken geceleri bir kahvede toplanan nakkaşlar ve hattatlar, sivri dilli bir meddahın anlattığı hikayelerle eğlenir. Herkesin kendi sesiyle konuştuğu, ölülerin, eşyaların dillendiği, ölüm, sanat, aşk, evlilik ve mutluluk üzerine bu kitap, aynı zamanda eski resim sanatının unutulmuş güzelliklerine bir ağıt. (Pamuk, 2021). İslam dünyasında minyatür, içinde yer aldığı metni görselleştiren ve kendine has bir biçime sahip olan kitap resimleridir. Minyatürün biçimi, merkezi perspektif kullanan Batı'nın tek bakış açılı resimleme ilkelerinden farklı olarak perspektif kullanmaz ve çoklu bakış açısına sahiptir. Bu bağlamda, Benim Adım Kırmızı'da farklı karakterlerin öyküyü kendi bakış açılarından anlatmaları, minyatürün kurgusunda görülen farklı olay ve mekanların aynı kompozisyon içinde tasvir edilmesi ile yakınlık göstermektedir. Bu açıdan bakıldığında, Benim Adım Kırmızı'nın öykü örgüsünde yer alan minyatüre ilişkin ifadeler ve romanda minyatürü zihinsel/biçimsel olarak betimleyen kısımlar oldukça dikkat çekicidir. Bu çalışma kapsamında, romanın bütününde yer alan bu ifadelerin ele alınması mümkün olmadığından, romandan belirli sayıda seçilmiş birebir alıntılar üzerinden örnekler verilmiştir. Bu alıntılar, kendine özgü bir görme biçimi olarak minyatür sanatı/minyatürler hakkında bilgiler sunmaktadır. Minyatür, Batı'da Antik Çağ'dan, Doğu'da ise İslam öncesi dönemlerden itibaren kendine özgü bir görsel dille kitabın içinde asıl biçimine kavuşmuştur. İslam dünyasında, belirli bir temsil geleneğiyle gelişen minyatür, uzun bir zaman dilimine yayılarak geniş bir kültürel coğrafyada üretilmiştir. Osmanlı İmparatorluğu döneminde, özellikle 16. yüzyılın ikinci yarısından itibaren III. Murad'ın saltanatı boyunca (1574-1595) doruk noktasına ulaşan minyatürlü yazma üretimi, günlük hayatın ve törenlerin de resmedilmesiyle belgesel nitelik kazanmıştır. Saray yaşamının yazma kitaplara konu edildiği ve resimlendiği bu dönem, Benim Adım Kırmızı'nın da geçtiği zaman dilimine karşılık gelmektedir. Osmanlı minyatür sanatı tarihi bakımından da önem taşıyan bu dönemde üretilmiş başlıca minyatürlü yazmalar arasında, Osmanlı padişahlarının günlük yaşamlarını, şenlikleri ve zaferleri anlatan Hünername, Surname-i Hümayun, Şahname-i Selim Han gibi yazmalar yer alır. Minyatürde biçime ve kurguya ilişkin tanımlamalar söz konusu olduğunda akla ilk gelen özelliklerden biri, Batı'nın 15. yüzyılda kullanmaya başladığı merkezi/çizgisel perspektifin ve buna bağlı olarak ortaya çıkan yanılsama ve derinlik etkisinin minyatürde bulunmayışıdır. Bu açıdan, İslam dünyasında üretilmiş olan minyatürün biçim özelliklerini Batı'nın resimleme anlayışından ayıran en temel özellik perspektiftir (Adıgüzel Toprak, 2020: 60). Batı'da Rönesans ile gelişen perspektif, ortaya çıktığı çağın akılcı ve rasyonel beklentilerini karşılamıştır. Rönesans düşüncesinin ana unsuru olan doğada ve insanda sonsuzluğu arama çabaları, bu dünyaya olan ilginin artmasına sebep olmuş ve böylece Batı sanatında doğaya yöneliş yolu açılmıştır. Rönesans düşüncesiyle dönüşen gerçeklik algısının sanattaki karşılığı natüralizm olmuş, natüralizm de dış dünyanın bilimsel analiziyle, perspektif ve anatomi bilgilerinin gelişimiyle gerçekleşmiştir. Başlıca amacı ideal güzelliği vermek olan Rönesans sanatçısı, görünen dünyaya ilişkin bilgi sunabilmek için görünür şeylerle ilgilenmiş ve nesneleri gözlemlemiştir (Öndin, 2019: 29-35). Buna karşıt olarak, minyatürde ise belirlenmiş bir anda ve mekanda sabit bir noktada olmakla yaratılan yanılsamanın yerine, farklı kaçış noktaları ve birden fazla bakış açısı devreye girer. Bu anlayışta, 'göz'ün tek merkezli bir bakış açısından algıladığı gerçekliğin ötesinde, minyatürün kodları, eşyanın özüne, yani anlamına ve bilgisine yönelik oluşturulur. Çünkü nakkaş, Batılı sanatçının aksine, doğada var olan şeylerin ardındaki değişmeyen özü arar. Bu arayışta madde değersizleşir; nakkaş, maddeden arınıp öznel duygularını yansıtmaktan ve nesnellikten kaçınır. Dış dünyayı belirli ve sürekli tekrarlanan şema ve şablonlarla resmeder. Bu nedenle minyatürde nesneler, mekanlar ve figürler, insan gözünün gördüğü gibi değil temsil ettikleri anlam, karakteristik özellikler ve önem sıralamalarına referans verecek şekilde resmedilirler. Perspektif kurallarına aykırı olan bu çoklu görme biçimi, minyatürün gerçeklik anlayışını temsil eden, minyatürü diğer bütün görme biçimlerinden ayıran özelliktir (Adıgüzel Toprak, 2020: 60-62). Minyatüre özgü bu çoklu bakış açısı, Benim Adım Kırmızı'nın öykü anlatımında açık bir biçimde kendini göstermektedir. Yazarın öyküyü karakterlerin gözünden ayrı ayrı anlatması, minyatürde eşya ve mekanların dış görünüşlerinin tek bir açıdan değil, farklı açılardan resmedilmesi ilkesiyle bağdaştırılabilir. Bunun yanında, öyküde anlatılan bir mekanda yer alan minyatürün içindeki figürün veya ölen bir karakterin ölümünden sonra yer alan bölümde 'ölüm'ün ayrı bir karakter olarak, öyküyü kendi ağızlarından anlatmaları da minyatürdeki görme biçiminin farklı bakış açılarıyla oluşturulduğuna örnektir. ... bu hikayeleri okurken yorulan gözümüz resme bakarak dinlenir. Eğer hikayede aklımızın ve hayal gücümüzün canlandırmakta zorlandığı bir şey varsa, resim hemen imdada yetişir. Resim hikayenin renklerle çiçeklenişidir. Kimse hikayesi olmayan bir resim düşünemez. (Pamuk, 2021: 33). Çünkü Allah alemi önce görülsün diye yarattı. Sonra gördüğümüzü birbirimizle paylaşalım, konuşalım diye kelimeleri verdi bize, ama biz kelimelerden hikayeler yaptık da nakşı bu hikayeler için yapılır sandık. Oysa nakış doğrudan Allah'ın hatıralarını aramak, alemi onun gördüğü gibi görmektir. (Pamuk, 2021: 89). Nakkaş kendi gördüğünü değil, Allah'ın gördüğünü resmeder der, kıskançlıkla (Pamuk, 2021: 394). Hayatları boyunca yeterli sayıda at resmi ve at gördükleri için, karşılarındaki kanlı canlı en son atın kafalarındaki mükemmel at fikrini zedeleyeceğini çok iyi bilirler. Bütün hayatı boyunca on binlerce kere at resmi çizen üstat nakkaşın kalemi, en sonunda Allah'ın tasarladığı At resmine iyice yaklaşır ve bunu kendi ruhundan ve tecrübesinden bilir. Elin ezberden bir anda çizdiği at, hüner, çile ve bilgiyle çizilmiştir ve Allah'ın atına yakın bir attır. (Pamuk, 2021: 273). Burada sözü edilen ezberden ve/veya hafızadan çizmenin yanında, körlük de nakkaşlar için uzun çalışmalar sonucunda elde ettikleri ilahi bir ödüldür. Çünkü körlük ve hafıza sayesinde dünyayı tıpkı Allah'ın gördüğü gibi göreceklerine inanırlar. Örneğin, romanda Üstat Osman saraydaki resimlere baktıktan sonra ünlü nakkaş Behzat'ın kullandığı iğneyle kendini kör eder ve bu sayede gözüyle gördüğü nakışları sonsuza dek hafızasına kaydetmiş olur (Pamuk, 2021: 359-361). Nakıştan önce bir karanlık vardı ve nakıştan sonra da bir karanlık olacak. Boyalarımızla, hünerimiz ve aşkımızla Allah'ın bize 'görün', dediğini hatırlarız... Büyük üstatların resim aşkı, renklerin ve görmenin karanlıktan yapıldığını bilip, Allah'ın karanlığına renklerle dönmeyi ister. Hafızası olmayan ne Allah'ı hatırlar, ne de onun karanlığını. Bütün büyük üstatların resmi, renklerin içinde, zamanın dışındaki o derin karanlığı arar. (Pamuk, 2021: 359-85). ... Nakış, Allah'ın alemi nasıl gördüğünü nakkaşın aramasıdır ve bu eşsiz görüntü, ancak yoğun bir çalışma hayatından sonra gözler yorulup, nakkaş iyice yıprandığında ulaşılan körlükten sonra hatırlanarak olur. (Pamuk, 2021: 359-89). ... Efsaneye göre kan kiminin gözüne oturur, kiminin oturmaz. Allah senin nakşından memnunsa, seni yanına almak için kendi muhteşem karanlığını verecek sana. O zaman bu sefil dünyayı değil, onun gördüğü harika manzaraları göreceksin. Yok, nakşından memnun değilse, şimdiki gibi görmeye devam edeceksin. (Pamuk, 2021: 457). Ben fakir, gördüğünüz ağaç resmi, böyle bir akılla resmedilmediğim için Allahıma şükrediyorum. Frenk usullerince resmedilseydim beni sahici bir ağaç sanan İstanbul'un bütün köpekleri üzerime işer diye korktuğumdan değil. Ben bir ağacın kendisi değil, manası olmak istiyorum. (Pamuk, 2021: 59). Enişte... perspektif usulünü kullanmak aleme bir pencereden bakmak gibidir (Pamuk, 2021: 130) diyerek Batı'nın tek merkezli perspektifini eleştirir. Bunun yanında, Zeytin ise perspektifin, resmi Allah'ın bakışından sokaktaki itin bakışına indiren bir özellik ve Frenk üstatların usüllerini kullanmanın da bir Şeytan ayartması olduğunu anlatır (Pamuk, 2021: 130). Minyatür/resim ve anlatı arasında farklı bir bağ kuran Benim Adım Kırmızı, Doğu'ya/İslam'a ait sanatı Batılı bir söylemle sunmuş ve Doğu-Batı diyaloğunu da bu bakış açısı dahilinde kurarak metinler arası soyutlamalarla öyküsünü kurgulamıştır. Metinlerarasılık yazarın daha önce yazılmış metinlerden yararlanması, onlara göndermelerde bulunması ve aslında Artık hiç bir yazın metni özgün değildir düşüncesi postmodern yazar Orhan Pamuk için önemli bir kavramdır. Minyatürün doğasında var olan tekrar, aynı figür ve şemaların yüzyıllar boyunca değiştirilmeden kullanılması ve nakkaşların kişisel üsluplardan kaçınması gibi özellikler, Orhan Pamuk'un anlatısını şekillendiren ve ona minyatürle bağ kurduran unsurlardan biri olmuştur. Benim Adım Kırmızı'nın özellikle Geleneksel Türk Sanatları alanında eğitim gören lisans ve lisansüstü öğrenciler tarafından okunması ve minyatür sanatı bağlamında irdelenmesinin yeni açılımlara ve bakış açılarına yol açacağı mutlaktır. 2.0 Güncel Sanatta Minyatür, İstanbul: Pera Müzesi Yay., s.60-71. Pamuk, Orhan (1998). Benim Adım Kırmızı, İstanbul: İletişim Yay. (2021). Benim Adım Kırmızı, İstanbul: Yapı Kredi Yay."} {"url": "https://www.ithafsanat.com/oryantalistlerin-fircasindaki-dogu/", "text": "Harem, hamamlar, kahvehaneler ve köle pazarları... Oryantalist ressamlar bilinmeyen Doğu'yu, bu mekanlar üzerinden resmederek Batı'ya taşıdılar... Oryantalist ressamların fırçasına yansıyan Doğu algısını Sanat Tarihi Uzmanı Habibe Çalışkan ile konuştuk. Doğu toplumlarının dilleri, kültürleri, tarihleri ve coğrafyaları hakkında bilgi sahibi akademisyenleri adlandırmak için kullanılan oryantalist kelimesi, Doğu dünyasının resmini yapan Batılı ressamları da ifade ediyor. Batı'nın gizemli Doğu hakkındaki merakı, 18. yüzyıldan önce de yavaş yavaş fokurdayan bir kazan gibi... 1437'de Bizans İmparatoru VIII. Ioannis Paleologos, yaklaşan Osmanlı tehlikesine dikkat çekmek için 700 kişilik bir heyetle İtalya'ya gittiğinde bıraktığı etki, siyasi bir uyarıdan çok daha fazlası oluyor. Ressam Benodo Gozzoli'nin Medici Sarayı için resmettiği Müneccim Kralların Geçişi tablosunun; Doğulu kılık kıyafet ve aksesuarların İtalya'da ne denli ilgi çektiğini ortaya koyması açısından çok önemli olduğunu anlatan Habibe Çalışkan, Daha sonra buradaki desenler, motifler, kumaşlar Batı'da hızlı şekilde yayılıyor. Çünkü Batı artık yelpazesini ve fırçasını değiştirmek istiyor. Elbette bu resim oryantalizm ile bağlantılı değil. Ancak Doğu algısının ne kadar erken başladığını anlatan güzel bir örnek diyor. Başka bir örnek olarak da Gentile Bellini'nin Fatih Sultan Mehmet'in tasvirini yapmasını gösteriyor. Böylece Batı ve Doğu birbiriyle tanışıyor, karşılıklı bir alışveriş başlıyor. Oryantalizm, Batı'nın kültür sanat hayatına etki ettikçe düşünce dünyasının önde gelenleri de bu konuya dikkat çekiyor. Fransız Şair, Romancı ve Oyun Yazarı Victor Hugo'nun Bir dönem Helenisttik şimdi hepimiz Doğucuyuz sözlerinin bu durumu özetlediğini ifade eden Çalışkan, Gerçekten oryantalizm, 1820'ler ile 1890'lar arasında zirvesini yaşıyor. Çok büyük bir pazar oluşuyor Batı'da. Her yerde Doğulu imgeleri ortaya çıkıyor. Ancak dünya savaşları ile birlikte büyük bir hareket başladığı için artık Doğu tanınıyor, gizemi kalmıyor diye anlatıyor. İngiliz John Frederick Lewis (ö. 1876), İngiliz Charles-Theodore Frere (ö. 1888), İtalyan Alberto Passini (ö. 1889), Fransız Jean-Leon Gerome (ö. 1904), İtalyan Giolio Rosati (ö. 1917), Macar Arthur von Ferraris (ö. 1928), Avusturyalı Rudolf Ernst (ö. 1935), Avusturyalı Ludwig Deutsch (ö. 1935), İtalyan Fausto Zonaro (ö. 1929). Bu isimlerin her birinin Doğu'yu gerçekten görerek resmettiğini vurgulayan Habibe Çalışkan, Onların atölyeleri yaptıkları gezilerdi. Ülkelerinde, oturdukları yerden 'Hadi, ben biraz Doğulu imge çizeyim' demediler. İtalyan Fausto Zonaro'nun resmi olarak 2. Abdülhamid döneminde Saray'ın ressamı olduğunu ve Akaretler'de konakladığını ve ona güzel bir oda verildiğini biliyoruz. Yine Gerome'un da hem Kahire bölgesinde hem de İstanbul'da olduğunu, Pasini'nin İstanbul seyahatini biliyoruz diye örnek veriyor. Oryantalist ressamların tablolarında ele aldıkları belli başlı konuların köle pazarları, kadın tacirleri, kahvehaneler, Doğu'nun gizemli, mahrem alanları yani harem, hamam ve ev içi görüntüler, çöller, antik kentler, kadınlar, erkek egemenliğindeki toplumsal yaşam, ibadethane içi görüntüler, mimari detaylar ile kadın ve erkek giyim kuşamı, folklorik ve geleneksel süsleme öğeleri olduğunu belirten Habibe Çalışkan, sanatçıların camilerin içine girip resim yapamadığını ancak fotoğraflardan ya da anlatılanlardan yola çıkarak eserlerini ürettiğini belirtiyor. Özellikle camilerin içinde gerçekleşmesi mümkün olmayan kimi durumların yemek yenilmesi, yılan oynatılması gibi- resmedilmesinin ise sanatçıların hayal dünyasının ürünü olduğunu belirtiyor. Oryantalist ressamların Doğu kadınları ve erkeklerine bakışına gelince, Habibe Çalışkan Onlara göre kadınların bir hizmetlisi var, evlerinde keyif içindeler, mangala gibi zeka gerektiren oyunlar oynuyor ve çubuk tüttürüyorlar, hamama gidip keyif yapıyorlar. Erkekler de toplumsal alanda öne çıkıyorlar. Kahvehanede oturuyor, keyif yapıyor, eve gidince eşinden, hareminden ilgi görüyor yani onlara göre zevk ü sefa içinde yaşıyorlar. Tablolara yansıyan algı, hep bunları anlatıyor diye konuşuyor. Çeşitli ressamların fırçalarından yansıyan Doğu dünyasında hamamda çıplak kadınlar, haremde keyif içinde yaşayanlar görülüyor. Habibe Çalışkan, ressamların asla bulunamayacakları bu mekanları, hayal dünyalarından figürler ekleyerek resmettiğini anlatıyor. Ancak 2. Abdülhamid Dönemi'nde Saray'ın resmi görevlisi olarak çalışan Zonaro'nun eserleri, başka yönlere yöne ışık tutuyor. Sultan adına çalıştığı için bu ressamın, çıplaklık ve harem gibi konular yerine sokaklara inerek insanları resmettiğini vurgulayan Habibe Çalışkan, Zonaro'nun resimlerine o kadar talep oluyor ki Batı'dan sürekli sipariş alıyorlar. Çünkü Batı Doğu insanını merak ediyorlar. Bu resimleri evlerinin duvarlarına asmak istiyorlar diyor. Oryantalizm üzerine çalışmaların yeni yeni yoğunlaştığını söylemenin yanlış olmayacağını belirten Habibe Çalışkan, ilginin giderek arttığını da sözlerine ekliyor."} {"url": "https://www.ithafsanat.com/osmanli-donemi-fal-gelenegi-ve-falnameler/", "text": "İnsanoğlu, gelecekten haber almak için belirli işaretleri iyiye ya da kötüye yorumlamak için çeşitli yöntemler geliştirmiş. Tarihsel süreçte konu ile ilgili yapılmış araştırmalar falın en eski kökenini Mezopotamya uygarlığına kadar indiriyor. Arapçada fal sözcüğü Uğur ve uğurlu şeyleri gösteren simge anlamına gelir. Yine Arapçada uğursuzluk manasına gelen tıyere ile herhangi bir nesne veya olayı uğursuz sayarak ondan gelecekte birtakım olumsuz durumların doğacağını vehmetme anlamını taşıyan teşe'üm kelimesinin karşıt anlamı olarak kullanılıyor. Geleceğe inanma arzusu, bilinmeyenden yani gaipten haberler alma isteği, bunun için belirli işaretleri iyiye veya kötüye yorumlama çabası, zaman içinde insanı çeşitli yöntemler bulmaya yönlendirmiş. Bu nedenle farklı dönemlerde pek çok usul ve malzemeyle fallara bakılmış. Tarihsel süreçte konu ile ilgili yapılmış araştırmalar da falın en eski kökenini Mezopotamya uygarlığına kadar indiriyor. Uygarlık tarihinde fal ve gaip ilmi ile ilgili bilgilere şu şekilde rastlanıyor: Kitab-ı Mukaddes'in Eski Ahid bölümünde Yakup ve Yusuf peygamberlerin Firavun'un rüyaları ve gelecekten haber veren durumları yorumladıkları, Aristo'nun fizyonomi falı baktığı ve genellikle yüzün çizgilerini inceleyerek kişilerin karakterini okuduğu ve bu konuda bir kitap yazdığı biliniyor. Fal konusu Yunan mitolojisinde de yer alıyor: Tanrı Apollon, evlenmek istediği Kasandra'ya kehanet yeteneği bağışlamış fakat istediği sevgiyi göremeyince onu kimsenin inanmayacağı bir kahin haline dönüştürmüştür. Roma, Sümer, Hitit uygarlıklarında kesilen hayvanların ciğerlerinden fal bakılarak sonuçlanacak işin uğurlu mu uğursuz mu olacağı yorumlanmıştır. Kaşgarlı Mahmud, fal Kelimesini ilk Türk kaynaklarından biri olan Divanü Lügat-it Türk'te ırk kelimesiyle bağlantılı olarak Falcılık, kahinlik bir kimsenin gönlündeki yeri bilmek olarak açıklamıştır. Geçmiş uygarlıklardan günümüze kadar uzanan fal geleneği, İslamiyet'ten önce ve İslamiyet'in kabulü ile birlikte de devam etmiştir. İslamiyet öncesinde yaşamda fal önemli bir yer tutuyordu. Kuşların uçuşu, ateşin yanarken çıkardığı sesler, insan uzuvlarının hareketleri, hayvanların hareketleri ve sesleri, çeşitli bakliyatlarla bakılan fallar, su falı, kum falı, çiçek falı, gibi birçok fal çeşidi ortaya çıkmıştı; durumlardan çıkarılan sonuçlara göre olumlu ve olumsuz çıkarımlar yapılıyordu. Falnameler de kendi içlerinde çeşitli gruplara ayrılmaktadır. Bu türlerin örneklerine bakacak olursak en çok kullanılan tür arasında Kur'an falnameleri karşımıza çıkmaktadır. Kendi içinde ikiye ayrılan tür, Kur'an harfleri ve ayetlerinin yorumlanması ile bakılan falnamelerdir. Farsça düzenlenmiş metinler cetvellere yerleştirilerek yorumlanır ve bu cetveller Kur'an-ı Kerim'in arka sayfalarında bulunur. Bir diğer tür ise kura falnameleridir; bu falnamelerde rakam ve harflerin bulunduğu cetveller yer alır, cetveller üzerine atılan zarla harfin geldiği rakamın fal yorumuna gidilir. Atılan zar, gelen harfin veya rakamın delalet ettiği yıldızlara, hayvanlara, bitkilere ve onların sevk ettiği peygamberlere göndererek gayb bilgisinden haber verir. İslamiyet'in kabulü ile birlikte falın ve yöntemlerinin İslam inancında haram sayılmasına rağmen bazı hadislere dayanılarak falın geleceği ve gaibi bilme iddiası taşımaksızın sadece bir tefeül çabası olduğu düşünülmüştür. Hatta İslami şekle bürünerek kullanılmaya devam edilmiştir; Kur'an falları bu duruma örnek gösterilebilir. Buna göre kutsal kitaptan fal açacak kişinin abdest alması ardından üç kere 'İhlas Süresi'ni okuyarak kurallara uygun bir şekilde Kur'an-ı Kerim'den rastgele bir yaprak açması ve sayfalarda çıkan harflere göre Kur'an-ı Kerim'in sonuna eklenmiş olan Farsça Falname cetvellerine bakması önerilir. Örneğin rastgele seçtiğiniz harf elif ise yorum şöyledir: Kargaşadan kurtulup büyük rütbelere erişmek ve güzel baht, kişiyi beklemektedir. Eğer harf zel gelirse bil ki falın anlamı gerçekten haşin, işin şeytanla aman ondan sakın! Bu niyetten sana yarar gelmeyeceği bildirilmektedir. re harfi geldi ise yıldızın parlayacak, talihin değişip yolun aydınlanacak, halk arasında saygınlığın artacak, sultanların yanında bile sözün geçerli olacak şeklindedir. Üç örnekten görüldüğü üzere her harfin kendi içinde yorumları bulunmaktadır. Kur'an falından sonra en çok kullanılan fal türü ise kitap falıdır. Bu fal türünde Kur'an'da olduğu gibi rastgele açılan sayfanın yedi yaprak ilerisi okunarak bakıldığı bilinmektedir. Bir diğer tür ise İlm-i Reml, kendine has bazı şekillerde hükümler çıkarmak anlamına gelir. Bu fal, kum üzerine parmakla çizilerek de yapıldığı için kum manasına gelen remil adıyla anılmıştır. Bazı kitaplar, bu ilmin İdris ve Danyal Peygamber ile ilişkisinden bahsederler; reml, nokta ve çizgilere dayanır. Bu falda farklı semboller, uğur, talih, uğursuzluğu işaret eder. Falcılar bunların toprak, ateş, su, hava, yıldızlar ve burçlarla ilişkisini hesaplayarak hükümler çıkarır. Buradan halkın ilgisini çeken falların esnaf gruplarına iş kapısı açtığı ve sosyal hayatta insanları bir araya toplayan unsur olduğu anlaşılıyor. Buradan anlaşıldığı üzere seçilen resim hikayesi ile bağlantılı olarak kişinin falıdır. İslami bilimler arasında, ayrı bir uzmanlık gerektirmeyen tek fal, kitap fallarıdır. İslam bilginleri ve bu alanda yetişmiş kişiler, Arapça, Farsça, Türkçe düzyazı, şiir, resimli, hurşidname özelliği taşıyan falnameler ortaya çıkarmıştır. Bu eserler zaman içinde padişah ve devlet adamlarına, ileri gelen kişilere takdim edilen nüshalar olarak hattat ve müzehhiplerin elinden çıktığı gibi bazı nüshalara nakkaşlar tarafından resimler ilave edilmiştir. Son olarak kullanılan falname türü ise peygamber isimlerinin bir şema veya daire halinde düzenlenmiş, her birinin hayatına ve mucizelerine dayanan fallardır. Bu tür eserlerin yorumuna fal-ı nebi denmektedir. Yukarıda tanıtılan falname türlerinden farklı olarak karşımıza çıkan fal kitapları da görülmektedir. Bunlara örnek olarak İranlı şair Ubeyd-i Zakani'nin külliyatında bulunan falnamede her falın sonunda rubailer yer almaktadır. Aynı eser içinde yer alan Falname-i Vuhüş ile Falname-i Tuyür adlı risalelerde kuşlara ve diğer hayvanlara alaycı ifadeler yüklenmiştir. Fal ve risalelerin birleştiği örnekler arasında Cem Sultan'ın manzum bir çeşit manzume çiçek falı olan Fal-ı Reyhan adlı 48 beyitlik mesnevisidir; eser İstanbul Üniversitesi Kütüphanesi T. Y. 5474 numarası ile kayıtlıdır. 16. yüzyıl divan şairi Zaifi'nin 'Fal-ı Mürgan' kuş falı, 59 kuş isminin her biri için yazılmış ikişer beyitten meydana gelen bir falnamedir. Amasya'da 1758 yılında Hacı Mehmed Ağa adlı kişiye hediye edilmek üzere Falname-i Esami maa Remz ve Haza Falname-i Meyveha maa Remz adlarının taşıyan altmışar beyitli iki manzume de çiçek ve meyve isimlerine dayalı falname örneği olarak görülmektedir. Bütün bu falname örnekleri dışında bir diğer fal türü ise tefeül amacıyla yapılan fal tutma yöntemidir. Kur'an'dan herhangi bir sayfa açılır, göze çarpan ilk ayetin manası çıkarılarak geleceğe yönelik tefeül yapılır. Tefeül falına örnek olarak II. Mehmed'e Molla Hüsrev'in Kur'an'dan tefeül açarak yakın zamanda padişah olacağı müjdesini verdiği bilinmektedir. Osmanlı döneminde, Fatih Sultan Mehmet adına biri Farsça Cam-ı Suhan-gu diğeri Türkçe 'Falname' adında iki fal kitabı yazılmıştır. Razname adlı eser Osmanlı döneminde fal tutmayla ilgilidir. Şair Kefeli Hüseyin tarafından önce III. Murat'a sonra III. Mehmet'e sunulan bir eserdir. Eserde birçok önemli kişi ve bu kişilerin başlarından geçen olayların aktarılması açısından önemlidir. Örneklerden de görüldüğü gibi falnameler kendi içlerinde çeşitli özelliklerle ayrılır; hepsinde temel amaç gaipten haber alma, olacakları iyiye ve kötüye yorumlamadır. Bunları İslami görünüm altında Kur'an ve dini yorumlarla sonuçlandırdıkları görülmektedir. Bu alanda en erken tarihli çalışmalar yapmış olan İsmail Hikmet Ertaylan, Anadolu ve Avrupa kütüphanelerinde tespit ettiği 24 falnamenin listesini çıkartmıştır. Anadolu'da bulunan eserler günümüzde Ankara Milli Kütüphane, Ankara Etnoğrafya Müzesi Yazma Eserler Bölümü, Topkapı Sarayı Müzesi Kütüphanesi, Mevlana Müzesi Yazmalar bölümü, Bursa El Yazmalar kütüphanesinde karşımıza çıkmaktadır. Osmanlı resim sanatında en erken tarihli falname örnekleri 17. yüzyıl başlarında görülür, Osmanlı sanatında bu türün ortaya çıkması fal metinleriyle ilgili tasvirlerin yapılmaya başlanmasında Şah Tahmasb'ın Falnamesi çıkış noktası olmalıdır. Bu eser 1550'lerde Safavi Şahı Tahmasb için hazırlanmış, günümüze 30 resimli sayfası ulaşmıştır; diğer fal kitapları için örnek teşkil etmesi açısından önemlidir. Falnameler büyük devletlerde genel olarak devlet işlerinde, sefere çıkmadan önce sıkıntı ve dertlerden kurtulmak için en uygun zamanı öğrenmek, arzusuyla ortaya çıkan eserlerdir. Şah Tahmasb'ın Falnamesi'nden örnek alınarak ortaya çıkan en erken tarihli falname, araştırmacılar tarafından 1575 1600 yıllarına tarihlenen, günümüzde Dresden Sachsische Landesbibliothek'te E 445 eser kayıt numarasıyla korunan Dresden Falnamesi olarak bilinen eserdir. Diğer iki nüsha örneği ise Topkapı Sarayı Müzesi Kütüphanesi'nde bulunan H. 1702 ve H. 1703 numaralı falnamelerdir. Bu eserler I. Ahmed (1603-1617) dönemine tarihlendirilir. H. 1702 numaralı eserin metni Farsça, H. 1703 numaralı eserin metni ise Osmanlı Türkçesidir. Gelibolulu Mustafa Ali'nin Nusretname adlı eserinin 1584 tarihli nüshası Serdar Lala Paşa'nın Mevlana Celaleddin Rumi'nin Mesnevi'sinden bir sayfa açarak fal tutmasını gösteren sahneden anlaşılır ki kitaplardan fal bakmak amacıyla resimler yapılmaya başlanıyor. Mesnevi'den açılan sayfanın hayırla yorumlandığı bilinmektedir. Resimli fal kitaplarının sayısının az olduğu bilinir, örneklerden en erken tarihlisi III. Murat'ın emriyle müderris ve şair Suüdi'nin Arapçadan Türkçeye çevirdiği bir astroloji ve fal kitabıdır. Matali'ü's- sa'ade ve Yenabi'u's- siyade adlı eserin iki nüshasını sultanın iki kızı için hazırlatmıştır. Eserin orijinali, gök bilimci Ebü Ma'şer el Belhi tarafından yazılmış Kitabü'l bulhan ve çeşitli fal metinlerinden oluşmaktadır. Osmanlı resim sanatında resimli fal kitapları örnekleri arasında incelenen bir diğer eser Vezir Kalenderpaşa'nın Sultan I. Ahmet'e sunduğu falnamesidir. Kalender Paşa devlet adamı olmasının yanı sıra Evliya Çelebi'nin bahsettiği Falname bölümünde aktardığım esnaf örgütü Falciyan-ı Musavvir'de olduğu gibi tek yaprak resimleri bir araya getirerek hazırladığı falname albümleriyle tanınır. Bu türden resimleri derlemiş, karşısına Türkçe fal metinleri koyup Falname albümü yaparak Sultan I. Ahmed'e hediye etmiştir. Kalender Paşa'nın bu derlemeyi, vezirlik yaptığı 1614 1616 arasında yaptığı tahmin edilir. Kalender Paşa Falnamesine bir de önsöz eklemiştir. Burada, resimlerin fala bakma amacıyla yorumlanmasının neden ve yararlarını, sonradan hazırladığı Falname'nin kullanılmasında izlenmesi gereken yöntemi açıklar. Fal metinleriyle ilgili olarak resimli falnamelerdeki tasvirlere bakacak olursak Hz. Muhammed'in, peygamberlerin, peygamberlerin yakın çevresinin, Şii imamların mucizeleri ile astronomi, gezegen ve burçların yorumları, yaratıklar, doğaüstü semboller, ahiret hayatına ilişkin cennet, cehennem, kıyamet konuları, melek tasvirleri, mehdi, Dabbetü'l Arz, Deccal, edebi nitelikli öyküler, kahramanlar ve hayvanların resmedildiğini görürüz. Resimlerin metinle bağlantılı olarak karşılaştırmalı ikonografik çözümlemeleri yapılır, bazı falnamelerde albüm resimleri kullanılmıştır. Metinlerle bağlantısı olmayan resimler de bulunmaktadır. Örneğin falınızda Hz. Süleyman Peygamber ve Belkıs geldiyse yorum şöyledir: Sefer eylemek; alım satım; kul, cariye, binek edinmek; yeni eve çıkmak; çocuğun sütten kesilip okula yollanması için uğurlu bir işarettir. Olumsuz örnek verecek olursa eğer falında Mars gezegeni çıktıysa bu fal perişanlığa, gam ve sıkıntıya işarettir. Sefer, alım satım niyetin varsa vazgeçmek daha iyidir, zira zarar görürsün. Nikah; ortaklık; kul, cariye, binit almak; taşınmak ve başka tüm işler uğurlu ve iyi değildir. Hasta olan sıkıntı ve karmaşadan uzak kalamaz. Sonuç olarak insanlık tarihi boyunca merak edilen en önemli konuların başında, gelecekte insanların neler yaşayacağı olmuştur. Gaibin merakı çeşitli yöntemlerle falların bakılmasına yol açmıştır. Gök hareketlerinden, hayvanların iç organlarının durumlarına, kutsal kitaplardan, resimli nüshaların şekillerinin yorumlanmasına kadar farklı yöntemlerin denendiği fal usulleri günümüzde popüler kültürün getirileri ile devam etmektedir."} {"url": "https://www.ithafsanat.com/ozgurlugune-duskun-atalarin-torunuyum/", "text": "Akıl hastanesindeki bir kadının, kendini Tomris Uyar'da aramasını konu edinen Tomris isimli oyunla izleyiciyle buluşan Janset Paçal, Duygusal ve psikolojik çalkantılı bir insanı oynamak eminim her oyuncunun çok istediği bir şey. O açıdan kendimi çok şanslı hissediyorum diyor. Türk edebiyatının kadın neferlerinden Tomris Uyar eserlerinin yanı sıra aşklarıyla da edebiyatımıza damga vuran güçlü bir hikaye yazarı, şair ve çevirmen. 2003 yılında 62 yaşında aramızdan ayrılan bu özgür ruhlu sanatçı; Kaan Erkam'ın yazdığı, Mehmet Ulay'ın yönettiği Tomris isimli oyunla gündemde. Ünlü oyuncu Janset Paçal'ın canlandırdığı akıl hastanesindeki bir kadının kendini Tomris Uyar'da aramasını konu edinen tek kişilik oyun hakkında konuşmak için buluştuk. İlk defa böyle yoğun bir rol oynadığını ve bunun için çok sevindiğini ifade eden Janset Paçal, Duygusal ve psikolojik olarak çalkantılı bir insanı oynamak eminim her oyuncunun çok istediği bir şey. O açıdan kendimi çok şanslı hissediyorum diyor. Duygusal ve psikolojik çalkantılı bir insanı oynamak eminim her oyuncunun çok istediği bir şey. O açıdan kendimi çok şanslı hissediyorum. Seyirciyle bir önceki oyunumuz Romantizma ile buluşmaya başlamıştık. Dünya ile birlikte biz de durduk. Şimdi de Tomris oyunu ile buluşacağız. Hem heyecanlı hem mutluyum. Zamanlama olarak avantajlı bir dönemde geldi oyun teksti. Herkesin eve kapandığı bir zamanda eve kapanıp ezber yapmak nispeten psikolojik olarak rahatlattı. Üzerine çok daha fazla emek ve zaman verme şansım oldu. Tomris'i okuduğumda çok sevdim. Kendime de cesaret verdim ve Kaan Erkam'ın teklifini kabul ettim. Mehmet Ulay ile çalışmak benim bir başka şansım. Sahne üstünde çok fazla prova yapamadık kısıtlamalardan dolayı ama ben o süreci hep ezber için kullandım ki sahne üzerine çıktığımızda hocamla çok daha hızlı yol alabildik. Evet doğru. Çünkü uygulanan makyaj daha rahat yapılıyor. Karakter Tomris Uyar değil, kendini Tomris Uyar zanneden bir akıl hastası. Dolayısıyla yaşanan dönem, karakter özellikleri, hayata karşı duruşu ve psikolojik bir bakış ve düşünce şekli vardı elimizde. Her şeyi önümüze koyup çalıştık. Duygusal ve psikolojik çalkantılı bir insanı oynamak eminim her oyuncunun çok istediği bir şey. O açıdan kendimi çok şanslı hissediyorum. İlk defa böyle yoğun bir rol oynuyorum ve bunu çok seviyorum. Sendika ile ilgilendiğim süreçte 10 yıllık bir kopuş oldu ama temeli sağlam atılmış dostluklar gibi o ilişkiyi tekrar kuruyor olmak da ayrıca mutlu ediyor. Çabuk kapattık o arayı. Bu çok kıymetli. En büyük hatamı paylaşmama gerek yok. Çünkü herkesin hatası da dersi de kendine. Birçok hatamdan hangisi daha büyük hangisi daha küçük bilmiyorum ama kendime göre derslerimi alıyorum. Yaptığımız her işte bir öncekinin üstüne çıkmaya çalışıyorum. Kendi kendimi hep elimden gelenin en iyisini yapmaya zorluyorum. Bu da bana tatmin duygusu veriyor. Benim kendimce başarılarım bunlar. Evren için küçük, kendim için büyük adımlar. Sağlıklı yaşamı seviyorum. Ruh, beden ve zihin yoran insan ve durumları hayatımdan uzak tutmayı öğreniyorum. Kendimi dinliyorum. Doğayı anlamaya ve ondan öğrenmeye çalışıyorum. İnsan yapımı dertleri ve siyaseti evin merkezine koymuyorum. Daha çok sevmek adına anlarımın tadını çıkarıyorum. Niyetimi temiz tutmaya özen gösteriyorum. Şikayet yerine teşekkürlerimi çoğaltıyorum. Bu başarıyı neye göre tanımladığınıza göre de değişir. Tamam dünya çapında satış ya da seyir rakamı üzerinden bakınca başarılı olabilir ama benim için başarı kriteri; o başarılı dizilerde çalışan insanlar mutlu mu değil mi, haklarını alabiliyorlar mı, düzenli uyuyabiliyorlar mı, yemeklerini yiyebiliyorlar mı, kendilerine vakit ayırabiliyorlar mı, sendikal ve telif hakları gözetiliyor mu? Başarı budur. Öbür türlüsü eksik bir başarıdır. Janset, Çerkezcede kraliçe ve seher yeli demek. Çerkez kültürünün hayatımda çok büyük bir etkisi var çünkü annem de babam da Çerkez. Bir de üstüne üstlük ben Almanya'da doğdum. Alman disiplini ve Çerkez kültürü birleşince de buyurun ben olmuş. Özgürlüğüne düşkün ataların torunuyum. Çerkezler, kadın ve erkeğin yan yana birlikte yaşamayı çok güzel becerdiği bir topluluk. Dolayısıyla hayatıma olumlu olarak kattığı çok şey var."} {"url": "https://www.ithafsanat.com/parklarda-caz-keyfi-basliyor/", "text": "İstanbul Kültür Sanat Vakfı tarafından gerçekleştirilen İstanbul Caz Festivali kapılarını 1 Eylül'de 28'inci kez açıyor. 40'a yakın konserin yanı sıra Festival, yeşille müziğin iç içe olduğu konserlerle her yaştan izleyiciye İstanbul'un parklarına kadar yayılan geniş bir etkinlik alanı sunuyor. Bu yıl 1-24 Eylül tarihleri arasında 24 yıldır Garanti BBVA sponsorluğunda ve TC Kültür ve Turizm Bakanlığı'nın destekleriyle düzenlenen 28. İstanbul Caz Festivali, çeşitli etkinliklerle şehrin her yanını caz coşkusuyla sarmaya hazırlanıyor. Müzik dinlerken doğayla bağlantı kurabileceğiniz Parklarda Caz'dan, konserlerde tekrar bir arada olmanın daha anlamlı olduğunu hissettiren Festivalde #İstanbulBirSahne konserlerine, her yıl daha da güçlenerek ilerleyen ve genç müzisyenlerin kariyer gelişimlerini desteklemek amacıyla gerçekleşen Genç Caz konserlerinden, İKSV Alt Kat yürütücülüğünde farklı yaş gruplarına hazırlanan eğitici ve eğlenceli atölyelere 28. İstanbul Caz Festivali İstanbul'da müzik dolu bir Eylül ayı yaşatacak. Festivalin yeşille cazı bir araya getiren Parklarda Caz konserleri her yaştan takipçisini İstanbul'un farklı parklarına davet edecek. Beş güne yayılarak İstanbul'un beş farklı parkında ücretsiz olarak gerçekleştirilecek konserlerde yerli sahneden isimlerle Genç Caz gruplarının performanslarının yanı sıra Viyana esintilerini parklara taşıyacak Fainschmitz ile Amerikalı şarkıcı ve müzisyen Lucy Woodward sahnede olacak. - 1 Eylül Çarşamba, Lucy Woodward, Berk Sarı Quartet, Maçka Demokrasi Parkı, Şişli - 3 Eylül Cuma, Lucy Woodward, Abdulrahman Zaibak Trio, Habitat Parkı, Şişli - 4 Eylül Cumartesi, Lucy Woodward, Afroloji, Fenerbahçe Parkı, Kadıköy - 18 Eylül Cumartesi, Fainschmitz, Barbaros Erköse, Beylikdüzü Yaşam Vadisi - 19 Eylül Pazar, Fainschmitz, Sanatçılar Parkı, Beşiktaş Festivale bu yıl İstanbul Büyükşehir Belediyesi ve Kültür A. Ş.'nin katkılarıyla yeni bir ücretsiz etkinlikler serisi daha ekleniyor. İBB tarafından pandemi sebebiyle zor günler yaşayan müzisyenlere destek sağlamak ve İstanbulluların günlük yaşamlarıyla kesişecek, konserlerle tekrar buluşması amacıyla hayata geçirilen #İstanbulBirSahne'ye başvuranlar arasından seçilen 12 topluluk, festival süresince açıklanan tarihlerde Maçka Demokrasi Parkı'nda, Festivalde #İstanbulBirSahne etkinlikleri kapsamında İstanbullu müzikseverlerle buluşacak. Parkta kurulacak sahnede düzenlenecek konserlere, ücretsiz çocuk ve aile atölyeleri ve etkinlikleri de eşlik edecek. Her yaştan festival izleyicisi Maçka Demokrasi Parkı'nda bir araya gelecek. Festivalde #İstanbulBirSahne etkinliklerinde yer alacak sanatçılar arasında Ayşe Tütüncü Dörtlüsü, Batu Şallıel The Way, Bidar, Cazzip Project, Cemre Necefbaş Quartet, Ceyda Özbaşarel Band, Deniz Taşar & Adem Gülşen, Erkan Zeki Ar Quartet, Şenay Lambaoğlu, The Cousin Quintet ve The Kites gibi isimler yer alıyor. - 4 Eylül Cumartesi Maçka Demokrasi Parkı - 5 Eylül Pazar Maçka Demokrasi Parkı - 9 Eylül Perşembe Maçka Demokrasi Parkı - 10 Eylül Cuma Maçka Demokrasi Parkı - 11 Eylül Cumartesi Maçka Demokrasi Parkı - 12 Eylül Pazar Maçka Demokrasi Parkı - 19 Eylül Pazar Beşiktaş Sanatçılar Parkı Sadece Ayşe Tütüncü konserinin mekanı farklıdır, Beşiktaş Sanatçılar Parkı'nda gerçekleşecektir."} {"url": "https://www.ithafsanat.com/patarada-dans-anadolu-atesi/", "text": "İş Sanat'ın yaz sezonu etkinlikleri Patara'da Dans ile devam ediyor. Sanat Yönetmenliğini Mustafa Erdoğan'ın yaptığı Anadolu Ateşi Dans Topluluğu'nun Patara Antik Kent'te gerçekleştirdiği gösteri izleyicisi ile buluşuyor. Çekimleri, Türkiye İş Bankası'nın 2016 yılından bu yana kazı çalışmalarına katkı sağladığı Patara Antik Kenti'nin Meclis Binası, Sütunlu Yol ve Antik Tiyatrosu olmak üzere 3 farklı mekanda gerçekleştirilen gösteri 28 Ağustos Cumartesi saat 20.30'dan itibaren İş Sanat'ın YouTube kanalında ve internet sitesinde izlenebilecek. Kaynağını Anadolu'nun binlerce yıllık mitolojik ve kültürel tarihinden alan Anadolu Ateşi Dans Topluluğu, Patara'da Dans projesinde Anadolu uygarlıklarının tarihini dans diliyle anlattı. Dünyanın sayılı dans toplulukları arasında gösterilen Anadolu Ateşi'nin hazırladığı Patara'da Dans, ilk gösteriminden itibaren İş Sanat'ın YouTube kanalında ve internet sitesinde ücretsiz erişime açık olacak. Cumhurbaşkanlığı tarafından Türkiye'nin 2020 Turizm Yılı teması olarak ilan edilen ve 2021 yılında da devam eden Likya Birliği'nin başkenti Patara, Türk bilim insanlarının özverili çalışmaları sayesinde 32'nci yılına giren kazı çalışmalarıyla hem medeniyetler beşiği olan Anadolu'nun kadim geçmişine ışık tutuyor hem de dünya kültür mirasına katkı sağlıyor. Ülkemizdeki arkeolojik birikimin gün yüzüne çıkarılması ve korunması amacıyla uzun soluklu projelere destek veren Türkiye İş Bankası, iştiraklerinden Şişecam ve Türkiye Sınai Kalkınma Bankası ile birlikte Patara Antik Kenti'nde yapılan kazı çalışmalarına 2016 yılından bu yana desteğini sürdürüyor."} {"url": "https://www.ithafsanat.com/rahmi-m-koc-muzesi-siz-neredeyseniz-oraya-geliyor-2/", "text": "Rahmi M. Koç Müzesi, tam kapanma döneminde de zengin koleksiyonunu sanal tur ile kültür-sanat tutkunlarına sunuyor. Müzenin endüstri, ulaşım ve iletişim tarihinin efsanelerinden oluşan 14 binin üzerindeki objeden oluşan koleksiyonu Google Street View ile 360 derece gezilebiliyor. Müzenin açık ve kapalı dahil olmak üzere 23 bin metrekarelik alanında nostaljik tren turu, denizaltı gezisi, atlıkarınca ve oyun parkı, uçaklar, klasik otomobiller ve çok daha fazlası ziyaretçileri bekliyor. Müzenin çevrim içi öğrenme programları kapanma dönemlerinde de devam etti. 5 11 yaş grubu çocukların hedef ve davranışlarına uygun olarak hazırlanan atölyelerde Güneş Saati'nin nasıl çalıştığından buharlı ilk otomobillerin tasarımlarına, su altının büyülü dünyasından zeytinyağı üretimine kadar farklı objeler yakından incelendi. Her cumartesi düzenlenen ve yaklaşık 60 dakika süren atölyelerde çocuklar ilk olarak sanal tur ile müzeyi keşfetti, ardından haftanın objesini inceledi ve dijital bir oyunla eğlencenin tadına vardı. Rahmi M. Koç Müzesini keşfetmek isteyenler için bir diğer alternatif ise Sanal Müze uygulaması... App Store ve Google Play üzerinden cep telefonu ve tabletlere indirilebilen Sanal Müze de kullanıcılarına tatmin edici bir gezi olanağı sunuyor."} {"url": "https://www.ithafsanat.com/rahmi-m-koc-muzesi-siz-neredeyseniz-oraya-geliyor/", "text": "Rahmi M. Koç Müzesi, tam kapanma döneminde de zengin koleksiyonunu sanal tur ile kültür-sanat tutkunlarına sunuyor. Müzenin endüstri, ulaşım ve iletişim tarihinin efsanelerinden oluşan 14 binin üzerindeki objeden oluşan koleksiyonu Google Street View ile 360 derece gezilebiliyor. Müzenin açık ve kapalı dahil olmak üzere 23 bin metrekarelik alanında nostaljik tren turu, denizaltı gezisi, atlıkarınca ve oyun parkı, uçaklar, klasik otomobiller ve çok daha fazlası ziyaretçileri bekliyor. Müzenin çevrim içi öğrenme programları da kapanma dönemlerinde de devam etti. 5-11 yaş grubu çocukların hedef ve davranışlarına uygun olarak hazırlanan atölyelerde Güneş Saati'nin nasıl çalıştığından buharlı ilk otomobillerin tasarımlarına, su altının büyülü dünyasından zeytinyağı üretimine kadar farklı objeler yakından incelendi. Her cumartesi düzenlenen ve yaklaşık 60 dakika süren atölyelerde çocuklar ilk olarak sanal tur ile müzeyi keşfetti, ardından haftanın objesini inceledi ve dijital bir oyunla eğlencenin tadına vardı. Rahmi M. Koç Müzesini keşfetmek isteyenler için bir diğer alternatif ise Sanal Müze uygulaması... App Store ve Google Play üzerinden cep telefonu ve tabletlere indirilebilen Sanal Müze de kullanıcılarına tatmin edici bir gezi olanağı sunuyor."} {"url": "https://www.ithafsanat.com/rembrandtin-gece-devriyesi/", "text": "Hollanda'nın Amsterdam şehrindeki Rijksmuesum'da sergilendiği yerde müzenin bu esere verdiği isim Yüzbaşı Frans Banninck Cocq Komutasında II. Bölge Muhafızları. Yüzbaşı, siyah kıyafetler içinde, yanındaki de Teğmen Willem van Ruytenburch. Gece Devriyesi olarak anılmasının sebebi, zaman içinde üzerindeki verniğin kararmasıyla eserin bir gece sahnesini gösterdiğinin düşünülmesi. 1946'daki restorasyonda vernik temizlenince, aslında bir gündüz resmi olduğu anlaşılmış. 1715'te belediye binasına taşınırken sergileneceği duvara sığması için dört tarafından kırpılmış. Orijinal boyutları 4 x 5 metreymiş. Günümüzde bir sanat cinayeti olarak görülebilecek bu davranış, o zamanlar için gayet normalmiş. Resmin 528 fotoğrafın birleştirilmesiyle oluşturulan 45 gigabit boyutundaki inanılmaz detaylı fotoğrafına müzenin sitesinden ulaşabilir, resimdekilerin göz bebeklerine kadar zum yapabilir ve Rembrandt'ın 380 yıl önceki fırça darbelerini görebilirsiniz. Sanatın içinde hayatı, hayatın içinde sanatı görmek... Geleneksel, modern ya da dijital gibi ayrımlardan uzakta, sanatı bir bütün olarak ele alan, geçmişin izlerinde geleceği gören bir bakış açısına sahip olan İthaf Sanat dergisi, sanata gönül verenlere ithaf mottosuyla bir sanat köprüsü; dinlenme ve soluklanma alanı olmayı hedefliyor. Başarılı sanayici kimliğinin yanı sıra ulusal ve uluslararası resim sergilerinde yer alan eserleriyle sanatçı yönünü de ortaya koyan Senur Akın Biçer'in imtiyaz sahibi olduğu İthaf Sanat, hayatın içinde sanatı, sanatın içinde hayatı görmeye odaklanıyor..."} {"url": "https://www.ithafsanat.com/renkler-insani-iyilestirebilir/", "text": "Her birimizin içinde yaratıcılığa dair en az bir tohum, bir yetenek, yönelim var, olmalı! Bazılarımız bunu keşfedip kendini bu yolla ifade ederken bazılarımız ise keşfetme yolculuğuna çıkmıyor, hatta bu yeteneği aramıyor bile. Oysa ruhumuza ve varoluşumuza o kadar gerekli ki o arayış! Bu yaratımı dışa vuracağı kanalı bulmuş olan sanatçı ise hangi tür olursa olsun, eserinde söylemek istediğini söyleyip eserini dış dünyasına sunuyor. Eser izleyiciyle buluşmaya başladığında onların yorumuyla farklı biçimler, farklı anlamlar kazanabiliyor. Soyut resimde bu yaratma eylemi daha çok içsel, psikolojik ve sosyolojik altyapıyla şekilleniyor. Geçen yaz Mersin'in Borcak Yaylası'nda düzenlenen Arnica Art Land Sanat Çalıştayı'na katılan akademisyen ressam Ahmet Özel de varoluşa, evrene, insana, canlı ve cansıza dair sorgulamalarını kendi deyimiyle pentürün aydınlattığı yol üzerinden yapıyor. Sanatsal sorumluluk gereği, sanatın bir güneş ve ışık olduğunu söyleyen Ahmet Özel ile -varoluşa dair soru ve cevaplara büyük ilgiyle yaklaşan biri olarak- en keyif aldığım sohbetlerden birine imza attık. Soyut resme hemen bir anda, bir kararla başlamadım. Soyut resme geçiş için tüm plastik, akademik eğitimler sonucunda kazanılanların bir görme ve yaratma duygusuyla bir araya getirilip evrilmesini beklemem gerekti. Kendi resim dönemlerim açısından baktığımda benim de bir klasik dönemim var. Akademi mezuniyetim sonrasında bu yönelim yaklaşık 10 yılımı aldı diyebilirim. Ama o 10 yılda yavaş yavaş geçişler yaparak -ki ben de nasıl geçtiğimi bilmiyorum; o göz sizi oralara kadar getiriyor ve bir bakış oluşturup oradan da süreç evriliyor- soyut ve somut karışımı bir yolda ilerliyorsunuz. Eserlerin mutlaka bir göndermesi de oluyor. Benim arayışımda soyut tavır sadece renk ve formların akademik kurallara göre düzenlenmesi değil. Kompozisyonun geri planında bir hikayeye, bir forma atıf yapan, figür gibi görünen ama figür olmayan, ev gibi görünen ama ev olmayan, ağaç gibi görünen ama ağaç olmayan çok şeyler dahil oluyor resminize. Uzun süredir İç Sesler, İç Manzaralar gibi kavramlar üzerinden kendi iç dünyamın keşfine yolculuk yapıyorum. Aslında yaşam boyunca hepimiz bunu yapıyoruz. Ben bunu resmimle, pentürün aydınlattığı yol üzerinden yapıyorum. Bu başlıklarda, kendi dünyamızın karanlık ancak keşfetmemiz için bizi bekleyen dehlizlerini görmeye, anlamaya ve oradan kendimizi tanımaya yönelik bir yolculuk kastediyorum aslında. Bu kavramlar üzerinden içimizde var olan cennete, huzura atıflar yapıyorum. Tanrı'nın içimizde yankılanan sesi ile resim diliyle bir ilişki kuruyorum. Bu kavramlar üzerinden, ilk günahtan önce de var olan evrenin ilahi düzenini, yaratılışı anlamaya, anlatmaya çalışıyorum. Resim eylemine başlarken tuvale Tabula rasa gibi davranıyorum. Sonra tüm imge ve formlar, kafamın, el hafızamın içinde dolaşmaya başlıyorlar. Resmi onlar yapmaya başlıyor. Hafızamdaki taslakların bu süreçte pek önemi olmuyor. Çünkü her şey, bu eylemde hep şekil değiştiriyor. Bu eylemin heyecanını böyle yaşıyorum. Ressam bir anlamda bir kıyafet giyip bir şamana bürünebilir. Resmi üzerinden izleyiciye, güzel ve iyileştirici bir aura sunabilir, alan yaratabilir. Hepimizin olduğu gibi benim de kendi hikayem var. İfade etmek anlatmak istediğim resmin sınırları içinde devamlı kurcaladığım bir hikayem var. Yalnız Hikayem şudur diye anlatmak şeklindeki vurgulayıcı tavrı, resim plastisizmi açısından uygun görmüyorum. Çünkü onu o şekilde netleştirdiğinizde o sizin hikayeniz oluyor. Peki karşı tarafa, izleyiciye vereceğiniz nedir? Kendi hikayeniz midir? Değildir, sadece bu olmamalıdır. İzleyen, resimde kendi dünyasına dair belli göndermeler alabiliyorsa sanatçıyı kendi dünyasına sokuyor demektir. Eserin sizin için yarattığı anlam farklı, izleyici için yarattığı anlam farklı çünkü. Soyut resmin yarattığı anlam genişliği, güzelliği de o. Resim öyle de olmalı, bu şekilde geniş alan açarak izleyicinin onu içselleştirmesini sağlamalı. '90'lı yıllardan itibaren, yavaş yavaş bir soyut anlatıma yöneldim. Burada yaratılış kavramı çok önemli. Ben kimim? Ben nerede yaşıyorum? Hangi atmosferdeyim, hangi doğanın içindeyim? Bizi var eden kaynaklarımız nedir? Resme başlarken tüm malzemelerimiz bu sorular. Bu malzemeler üzerinden bir kavrama ya da duygu dünyasına girdiğinizde kendi kendine oluşan bir süreci de takip ediyorsunuz. 2005 yılında annemi kaybettim. Bağlılığın ya da yakın olmanın getirdiği derin boşluk duygusuyla içe kapanma dönemi diyebileceğim bir zaman yaşadım. Sonrasında duyguların bir şekilde bedensel bir bağa ihtiyaç duymadığını, insanı kuşatan ve iyileştiren duygular olduğunu idrak edince -ki bunun için üç yıl gibi bir zaman gerekti büyük bir açılma, aydınlanma oldu. Bu hal kompozisyonlarıma da yansıdı. Renklerin ya da formların insanı iyileştirebileceğini, iyi hissettirebileceğini düşündüğüm bu dönemde, bu şekilde işler çıkmaya başladı. Bu, benim yeni ruh halimin bir yansımasıydı. Mensubu olduğum kültürün temelinde yer alan Kafkas mitolojisi ve Pagan inançlarımız, iyileştirme üzerine olan ritüeller, seremoniler, sofralar üzerine de kompozisyonlar yapmaya başladım. İnsanın kendisinin de bir şaman olduğunu düşünmeye başladım. Ressam bir anlamda bir kıyafet giyip bir şamana bürünebilir. Resmi üzerinden izleyiciye, güzel ve iyileştirici bir aura sunabilir, alan yaratabilir diye düşünmeye başladım. Resimde yeni dönemde bu düşünceler üzerinden yol almaya başladım. İç Güneş diye de bir serim var. Orada da gece-gündüz, ay-güneş, karanlık-aydınlık gibi diyalektik anlamda insanı var eden tüm bileşimleri sağlayan o karşıtlıklara kompozisyonlarıma yer verdim. Karşıtlıklarda negatif duygu ve alanlarına da çok saygın anlamlar yükledim. Pozitif dünyanın anahtarının negatif alanda saklı olduğu, tersten bu alanın umudu yeşerten bir anlam taşıdığı düşüncesine atıf yapan formlar, simgeler kullandım. Kompozisyonlarıma kullandığım yoğun kontrastlarla, izleyiciye kendi dünyasında, anlam denizinde yolculuğa çıkarmak istedim. İzleyici kendi dünyasında o formları yoğursun ve onunla uğraşsın, kendini iyileştirsin istiyorum. Resmimi kendi dünyam ile sınırlamak istemedim. Resmin izleyici ile birlikte var olan bir aura olduğunu düşünüyorum. Kendi duygularımdaki, ruhumdaki olumsuzlukları Bu benim iç dünyamın yansımasıdır edebiyatını kullanmak istemiyorum. Sanat adına yapılan her yaratım, bir güneş olmalı, ışık olmalı, ısıtmalı, enerjisini yansıtmalı. Şamanlar da bunu düşünmüşler. Resim de şamanların yapmaya çalıştığı gibi insanı iyileştirmeli. Hepimiz o soruları soruyoruz kendimize. Bunları sorarken amaçlanan aslında kendimizle yüzleşme, hesaplaşma, varlığını sorgulama... İnançlar var ama bunu tek başına yapamıyorlar. İnançlar, sorgulamayı değil, kabullenmeyi öne çıkarıyor. Ama sanat, üretilmiş tüm kavramları sorgulatabiliyor. Karşı tarafa seçim alanı bırakarak çok daha geniş bir alan açıyor insana. Sanat, insanda özgürlük duygusu yaratıyor. Sanat eylemini yaşarken kendi duygularımızı alıyor sessiz bir limana götürüyor ve orada sorgulamaları yapıyorsunuz. Sanat, bu eylem sırasında sanatçıya büyük bir aydınlanma yaşatıyor. Kendinizle açık seçik konuşmalar yapıyorsunuz. Sanat bir özgürlük alanı demiştik. Ben bu duygularla resim yapıyorum. Bu özgürlük alanı, sanatçıya iyi geldiği kadar izleyiciye de iyi geliyor. Sergilerde bu duyguya çokça şahit oldum. Resmin üzerinden kendini iyi hisseden, bunu ifade eden, bir resim üzerinden ortak bir dünyada buluştuğumuz, konuştuğumuz insanlar oldu. Bu yaşadıklarım, insanlar arasında sanat üzerinden ne kadar anlamlı bir alışverişin olduğunu gösteriyor bana. Benim de resimde aradığım, bulduğumda ise mutlu olduğum şey bu. Resim sizden çıktıktan sonra kendi yolculuğunu yaşıyor. Siz o resme her zaman sahip çıkamazsınız. Sizden çıkan bir parça tamam, bunu anlıyorum ama resminizin sizden sonra karşılaşacağı insanlar onu başka bir kimliğe dönüştürebiliyor. Bir başkasının duvarında kendi çocukluğuna dair bir anı, başka duygulara da karşılık gelebiliyor. Şaman bizim dışımızdaki bir iyileştirici değil. Kendimiz de sanatla yaşatacağımız bir ruh haliyle şamanın görevini yapabiliriz. Sizin başta da dediğiniz gibi hepimizin yaratıma sokmayıp kendi bireysel özelliklerine yönelik bastırıp ortaya çıkartmadığı birçok özelliği var. Ama sanatın da öyle güzel bir yönü var. Müzikle, resimle ya da başka bir yaratım alanıyla bunları ortaya çıkarmak mümkün. Bunu yaparken de karşı tarafı, Bu benim duygularım diyerek her şeyi kendinize mal etmemeniz gerekir. Sanatın kapsayıcı yönüne inanıyorum. Tabii, bu benim düşüncem. Farklı düşünen sanat insanları var. Bence izleyici sanat eseriyle karşılaştığında kendi dünyasına ne aldığı, en az eserdeki konu kadar önemli. Resim sizden çıktıktan sonra kendi yolculuğunu yaşıyor. Siz o resme her zaman sahip çıkamazsınız. Sizden çıkan bir parça tamam ama resmin sizden sonra karşılaşacağı insanlar onu başka bir kimliğe dönüştürebiliyor. Belki izleyici, sanatçının çöp boşaltır gibi içinden atmak istediklerine o kadar da dahil olmak istemiyordur. Herkesin önünde o çöpü boşaltmamak lazım. Sizin tabirinizle duvara astığınız resim öyle bir boşaltmayı ifade ediyorsa o izleyiciye hiçbir yönüyle olumlu bir mesaj vermiyor diye düşünürüm. Buna mecbursanız onu kapalı kapılar ardında yapabilirsiniz. Çalışmak ve kendini mesleğe adamak. Sanatınızı yaptığınız işi önemsiyorsanız onu muhakkak merkeze almalısınız. Sanat sizi merkezine çekiyorsa o zaman çabalarınızın karşılığı ortaya çıkar. Akademiden mezun olduktan sonra, Önce öğretmenliği yapayım, sonra emekli olayım, şunu yapayım derseniz olmuyor. Heykelde, resimde, sanatta figürü görmek, doğayı gözlemlemek, perspektifleri iyi bilmek gerek. Yani kısacası, bu yola yeni çıkmış sanat insanlarının mesleklerinde istediklerine ulaşabilmeleri için adanmışlık duygusunu hep içlerinde taşıyarak devamlı çalışması gerekiyor. Hollanda'da küratörlüğünü üstlendiğim çok önemli bir sergi oldu. Üç yıldır uğraştığımız Aura: Contemporary Turkish Art sergisiydi. Aralık boyunca Hollanda'nın en önemli kültür merkezlerinden, Rembrand döneminden kalma eski ve aktif bir mekan olan Pulchri Sanat Merkezinde oldu sergimiz. Bizim için çok önemliydi. Pandemi ve başka teknik nedenlerle sergi üç kez ertelendi. Ama sergi yapma fikrinden hiç vazgeçmedik. 18 sanatçıyla dünyanın en prestijli sanat merkezlerinden Pulchri Galeride böyle bir sergi yaptık. Büyükelçilik mensupları, sanat insanları açılışa katıldı. Bizim en önemli sergimiz, yılın sonunda gerçekleşen bu sergiydi. Yurt içinde de her zaman proje var. Ekim ve Kasım aylarında Türkiye'de kişisel sergi, yurt dışında da bir etkinlik görünüyor. Çok da nefes nefese sergiler yapmak istemiyorum. Yaşadığım dönemi niteleyen anlamlı sergiler olsun istiyorum. Tabula Rasa : Tabula rasa ya da tabula rosa, John Locke'un ortaya attığı boş levha önermesine işaret eder. Bu felsefi görüşe göre, zihnimizde doğuştan gelen bir fikir yoktur, nedensellik zamanla edinilen, deneyimsel alışkanlıklarımızla ilgilidir."} {"url": "https://www.ithafsanat.com/renksiz-duvarlarin-renkli-dili-mural-ve-grafitiler/", "text": "Dünyanın birçok ülkesinde boş duvarların sanatçılar tarafından resimlenmesiyle ortaya çıkan muraller ve grafitiler, ülkemizde de büyük ilgi görüyor. Biz de bu akımın gelişimini anlamaya çalışıp genç bir mural sanatçısıyla konuştuk. Son dönemlerde daha sık karşımıza çıkan büyük duvar resimleri, sanatı sokağın asıl sahipleri olan halkla buluşturuyor. Duvar resimlerine kimi grafiti diyor, kimisi ise mural. Ama aslında iki kavram arasında fark var! Her ikisi de galerilerden ziyade, kamusal alanlarda yer alsalar da grafiti sözcüğü İtalyanca sgraffio yani karalamaktan geliyor. Düzgün yüzeylere yapılan çizimler ve karalamaları tanımlarken, Yunancadaki 'graphien / yazmak' sözcüğüne atıf yapıldığına dair bilgiler de mevcut. 1960'lardaki ilk oluşumlarından bu yana grafiti hala illegal bir sokak sanatı olarak kabul ediliyor. Grafiti yazı temelli bir sanat olarak kabul görüyor, sanatçılar kamu mallarına bile çizim yapabiliyor. Mural sanatçıları ise yazı karakterlerinden ziyade resimle kendilerini ifade ediyor ve yalnızca yasal izni olan duvarlarda çalışıyor. Bu arada duvarlarda hem yazıyı hem de resmi bir arada kullanan sanatçı sayısı da oldukça fazla. Duvar sanatçılarının Türkiye'deki ilk temsilcileri arasında sayılan Turbo lakaplı Tunç Diştaş da eserlerinde hem yazıyı hem de resmi kullanan isimlerden biri. Pandemiye rağmen İstanbul Büyükşehir Belediyesi ve Beşiktaş Belediyesi de sokak sanatına destek verdi. 2021'in Haziran ayında Yenikapı Avrasya Kültür Merkezi'nde düzenlenen ArtContact Fuarı'nda sergilenen eserler arasında Street Art da yer aldı. Bu arada Antalya Ticaret ve Sanayi Odası tarafından önceki aylarda düzenlenen, küratörlüğünü Roxane Ayral'ın üstlendiği 'Mural Art' projesi kapsamında Kayıhan Fırat, Roberto Rivadeneria, Ayşen Karakaya, Gamze Yalçın, Girayhan Gürbüz ve Emrah Man kentin duvarlarını resimlerle donattı. Hem mural hem de graffitiyi içine alan sokak sanatının geçmişi çok eskiye, ilkçağlara kadar dayanıyor. Duvarlara kazıyan, çizen ilkçağ insanları modernleşmenin de getirdiği etkiyle birlikte çizimler duvarlardan tuvallere aktarıldı. Ama sokak sanatçıları hep bir şekilde var oldu. Trenlerin ve duvarların üzerine yapılan resim ve yazılarla görünür olan sokak sanatı, 1920'li yıllarda sokak çeteleri tarafından yapılıyordu. 1980'li yıllarda daha bir görünür oldu. Siyasete ve baskılara karşı bir başkaldırı aracı olarak doğan sokak sanatı, zamanla duvarlardan tuvallere geçip zenginleşme aracı gibi bile görülmeye başladı."} {"url": "https://www.ithafsanat.com/ronesansin-hazinesini-evinizden-kesfedin/", "text": "Koleksiyonu 101 salondan oluşan, ünlü yapıtları arasında Madonna ve Çocuk, Venüs'ün Doğuşu, İlkbahar, İki Melek ile Madonna ve Müjde de bulunan eşsiz müzeyi, evden ziyaret etmenin ayrıcalığını yaşayın. Profesyonel rehberin derin bilgisi ve özgün anlatımıyla Antonina Online Mektep kullanıcılarına özel hazırladığı canlı anlatımı izlerken, Giotto, Fra Filippo Lippi, Leonardo Da Vinci, Sandro Boticelli hakkında bilinmeyenleri Uffizi Galerisi sanal turu ile keşfedebilirsiniz. Devasa meydanları, gösterişli tarihi yapıları, rengarenk kiliseleri ile görenleri ihtişamına davet eden Rusya'nın başkenti Moskova, müzeler bakımından da oldukça zengin. Puşkin Müzesi sanal turu da 6 Kasım 2021'e kadar devam ediyor. Bu müze, Antik Mısır'dan Avrupalı sanatçılara kadar dünyanın en büyük sanat koleksiyonlarından birine sahip olarak Rusya'da bulunan Hermitage ve Rus Devlet Müzesi gibi kurumlarla birlikte ilk sırada anılıyor."} {"url": "https://www.ithafsanat.com/sabirla-bezenmis-bir-sanatin-gercek-istanbul-hanimefendisi-durdane-unver/", "text": "Kaatı' sanatı sabrın sanata yansıdığı, hatta imtihan olduğu sanat olarak tanımlanıyor. Bu sanatın en önemli isimlerinden, yurt içinde ve yurt dışında sayısız sergiye katılan Dürdane Ünver, Tezhipte bir yerden başlarsınız ve ardı gelir, önünüzde gittikçe gelişen örneği görürsünüz. Kaatı' öyle değil. Önce tasarım yaparsınız, sonra motifleri tek tek kesip ayrı parçalar halinde biriktirir ve en son bir araya getirirsiniz. Tezhibe ayrılan zamanın 2 3 katı kadar zaman sarf etmeniz gerekir bu sanat için diyor. Yıllar önce İstanbul Üniversitesi'nin düzenlediği Bahçeler Konferansı'nda tanışmıştık sevgili Dürdane Ünver ile. Bana hayatımın en güzel iltifatlardan birini etmiş, ben de ona, bilgisine ve zarafetine hayran olmuştum. Hayranlık zamanla güzel bir dostluğa dönüştü. Gerçek bir İstanbul hanımefendisidir Dürdane Hanım. İstanbul üzerine, hayat üzerine sohbetin en güzelini edersiniz onunla. Sanatı sever, rafine zevkle sunar. Anılarını anlatmaktan, bildiklerini paylaşmaktan keyif alır. Konferansta Hikayeleri ile İstanbul Bahçeleri panelinde ortak konuşmacı idik. Sözlerine Kaatı' sanatını anlatacağım ama ismini telaffuz etmek bile çok zor diye başlamıştı. Gerçekten zor söyleniyor eğer hakkını vermek istenirse. Katı, katıa, kaatı, katığ gibi pek çok kelime ile adlandırılıyor. Hepsi aynı sözü ifade etse de genel kabul edilen ismi kaatı'. Sadece söylenmesi değil, sürdürmesi de zor. Kaatı' sanatını bence en güzel sabrın sanata yansıdığı hatta imtihan olduğu sanat ifadesi tarif ediyor. Kaatı' ismini söylemek zor zira Arap hançeresine sahip değiliz ancak işin hakkını vermek istenirse önce alt çene öne çıkacak ki o ses çıksın diye tavsiye edilir. Hatta ben bu karmaşanın önüne geçmek için Türk kağıt oyması diye ifade ediyorum. Sözlükte kesmek, kesme, kesilme anlamları taşıyor. Kaatı' sanatının malzemesi kağıt veya deri; çizilmiş yazı, motif veya bir şekli oyup çıkararak bir başka kağıt ya da deriye yapıştırmak suretiyle gerçekleştirilen bir sanat. Mukatta, oyulmuş, kesilmiş yazı demek. Bu sanata özgü önemli ve çok hoş bir tanımlama var. Ortaya çıkan eser tek kişi tarafından icra ediliyorsa katta' veya kaatı', birçok kişi tarafından yapılıyorsa katta'an deniyor. Sabırla bezenmiş bir sanat. Bu sanatı günümüzde hatırda tutan en önemli isimlerden olur Dürdane Ünver; Ord. Prof. Dr. Süheyl Ünver'in gelini. Onun derin birikiminin, eşsiz arşivinin ve müthiş nezaketinin temsilcisi. Resim merakı hep yüksek olur Dürdane Hanım'ın. Bu nedenle liseyi bitirince akademi sınavlarına girer. Kesin kazanır gözüyle bakılan akademi sınavını geçemez ve Kısmetim değilmiş der ama pes etmez. İstanbul Üniversitesi Gazetecilik Bölümünü başarı ile bitirir. Üniversiteden mezun olduktan sonra mesleğe devam etmedim çünkü o zamanın ünlü gazetecilerinin Senin gibi yumuşak biri, bu mesleği zor yapar ikazı ile karşılaştım. Üstelik iki senelik mecburi hizmetim vardı, ailem tek başıma buna izin vermeyeceği için de meslekten uzak kaldım. Çalışmak da istiyordum. Özel bir şirkette genel müdür asistanı olarak işe başladım. Eşimle orada tanıştık. Beş senenin sonunda da evlendik. Türk süsleme sanatları çalışmalarıma 1976 senesinde Ord. Prof. Dr. A. Süheyl Ünver başkanlığında Topkapı Sarayı Nakkaşhanesi'nde başladım. Kaatı' sanatının yanı sıra tezhip eğimi de aldım. Minyatür ve kaatı' dallarında hocası Gülbün Mesera ile çalıştım. Gülbün Hoca, Süheyl Ünver'in kızıdır. Bir gün babasını ziyarete gelmişti Kalamış'taki eve. Ve bir kağıt uzattı. Kağıt ikiye katlanmış ve üzerine vazoya benzer bir şekil çizilmişti. Gülbün Hoca'nın Bunu keser misin? diye sorması, beni hem heyecanlandırdı hem de endişelendirdi. Hocamın beni rahatlatan tarifi ile bir çırpıda kesme işini tamamladım. İkiye katlanmış kağıdı açtığımda ortasında derin bir çizgi vardı ve içinde o an anlayamadığım, daha sonra vakıf olduğum motiflerle bezeli vazo duruyordu. Sizin bahsettiğiniz şekilde birkaç sene sonra o vazonun 17. yüzyılda Sultanahmet civarında halk ressamları tarafından yapılan tasvirlerin yer aldığı Mundy Albümü'ndeki motiflerden biri olduğu öğrendim. Sanata ilk adımlarımı atmış oldum. Bu sohbet Ayazpaşa Konservatuarına başlamama vesile oldu. Aslında kitap sanatları içinde yer alır. İlk dönemlerde kap içi süslemelerde yaygın şekilde kullanılmakta. 18. yüzyıla kadar yazma eserler içinde yer almış bir sanat. 18. yüzyıldan itibaren kitap içinden çıkarak levhalar halinde görülüyor. Kitap içinde olma sebebi, kopmaya müsait olan tasarımların daha kolay muhafazası içindir. Levha haline gelince de çerçeve ve cam arkasına gizlenmiştir. Araştırmalar kağıt ve deri oymacılığının 2 bin yıl kadar önce, bir halk sanatı olarak Çin'de doğduğunu gösteriyor. Çin'deki Dunhuang Mağarası önemli. İbadet maksadı ile bu mağaralar kullanılıyor. Bu mağaranın duvarlarını stilize edilmiş dört kat çiçek motifleri ile süsleniyor. Çok ince deriden kestikleri süet görünümlü çiçekler, Amerika'da müzede muhafaza ediliyor. Ölenlere eşlik etsin diye kağıt benzeri bir malzemeden insan figürleri keserek ya mevta ile gömüyorlar ya da ritüellerine göre ölenle beraber yakıyorlar. Araştırılsa daha neler çıkacaktır! Mesela Çin'de, milattan sonraki yıllarda bir imparator eşini kaybediyor, büyük yeis içine düşüyor. Herkes eşinin hatırasını hazırlamak için seferber oluyor. Ama saray ressamlarının yaptıklarından hoşnut olmuyor imparator. Karagöz Hacivat gibi ışık gölge oyunu kağıdı kesiyorlar ve çok memnun oluyor. Yavuz Sultan Selim'in kazandığı savaş ganimetleri ile oluyor... Öncesi de şöyle; Herat'ta büyük bir sanat akademisi vardı. Orta Asya'dan gelenler Hazar Denizi üzerinden Afganistan'a doğru ilerlediğinde Herat Sanat Akademisi'nde çok önemli sanat eserlerinin yapıldığını görüyorlar. Abdullah Kaatı -ki kaatı onun lakabı- ilk önemli kağıt oyma üstadı. Şah İsmail, Herat'ı işgal ettiği zaman buradaki sanatçıları ve eserlerini Tebriz'e götürüyor. Yavuz Sultan Selim'in kazandığı savaşlardan getirdiği ganimetler sanat eserleri oluyor. 1514 Çaldıran Savaşı'nda aynı sanatçı ve eserlerini Topkapı Sarayı'na getiriyor. Kağıt oyma 15. yüzyıl ortalarında İstanbul'da da yapılmaya başlanıyor. Kağıt üzerine uygulamalar saray nakışhanesinde Yavuz Sultan Selim ile başlıyor. O tarihlerde Sultanahmet civarındaki atölyelerde bu sanat icra ediliyor. Yüze yakın atölyeden dokuzu kaatı' atölyesi. Hatta Evliya Çelebi'nin bir notunda Dokuz atölyede yirmi neferat çalışmaktadır yazılıdır. Tezhipte bir yerden başlarsınız ve ardı gelir, önünüzde gittikçe gelişen örneği görürsünüz. Kaatı' öyle değil. Önce tasarım yaparsınız, sonra motifleri tek tek kesip ayrı parçalar halinde biriktirir ve en son bir araya getirirsiniz. 2-3 katı fazla zaman gerekir. 17. yüzyıl eseri Mundy Albümü, Gezgin Peter Mundy tarafından İstanbul'dan satın alınır. Londra British Museum'da bulunan ve Osmanlı kıyafetlerinin, esnaf, kadı, subaşı, öğretmen gibi tasvirlerinin yer aldığı eserin sayfa kenarları çok çeşitli kaatı'lar ile süslüdür. Çarşı esnafınca yapılan bu albüm ortaklaşa yapılan bir albüm. Mundy bu albümden bahsetmesini, anlatmasını ister. Satan kişiden aldığı açıklamaları albümün alt ve üstüne yazar. Oradaki minyatürün ne olduğunu yazar, hatta bazılarını mesela subaşını Türkçe yazmış. Her sayfaya boş bulduğu yerlere açıklamasını yazıyor. Albüm, Mundy ölene dek ailede kalıyor, vefatı ile müzeye geçiyor. Süheyl Ünver'in bu müzeyi ziyareti çok önemli. Teşhirde olan eserin altında izahat hocayı üzüyor. Çünkü oradaki açıklamada bu albümün Peter Mundy tarafından yapıldığı, ona ait olduğu ifade edilmektedir. Hoca oranın müdürü ile görüşme yaparak bu albümün İstanbul'da çarşı ressamları tarafından yapıldığını açıklayarak bu ifadenin düzeltilmesini istiyor. Çok heyecanlı bir günümdü. 1976 yılında başladığım çalışmalardan sonra Efendim icazetini hazırlayınız demesi muhteşemdi. Kendimi o derece yetişmiş olabileceğimin -sanatı seviyordum ama- onu halledecek seviyede olduğumun hazmında değildim ve o heyecanla Gülbün Hoca'dan medet umdum. Heyecanımı paylaşmak istedim, o da bana Hoca ne derse odur. Demek ki sizde bu ışığı gördü, o nedenle icazetinizi hazırlamanız lazım dedi. Süheyl Hoca bana akabinde A4 ebadında bir kağıttan biraz uzun, gri fligramlı bir kağıt vererek bu ölçüler içinde icazetimi hazırlamamı söyledi. Fatih dönemi tezhiplerinden bir tasarım hazırladım, orta kısmını boş bıraktım. Kenarlara ince tezhip yapmaya başladım, tığları yaptım. Ancak tam da o dönemde kızım çok nadide görülen bir hastalık geçirdi. O tığ süslemelere istediğim özeni gösteremedim. Ama hocanın son icazeti bu oldu. Aslında çok sabır gerektiren ve sabrı getiren bir sanat. Günümüzde tercih edilmeye başlandı. İlk meşgul olan Süheyl Ünver sonra Gülbün Mesera ve Azade Hoca, ardından ben meşgul oldum. Tezhipte bir yerden başlarsınız ve ardı gelir, önünüzde gittikçe gelişen örneği görürsünüz. Kaatı' sanatı öyle değil. Önce tasarım yaparsınız, sonra motifleri tek tek kesip ayrı parçalar halinde biriktirir ve en son bir araya getirirsiniz. Tezhibe ayrılan zamanın 2 3 katı kadar zaman sarf etmeniz gerekir bu sanat için. 2006'ya yani Milli Saraylar'da vazife aldığım tarihe kadar birkaç senede bir Cerrahpaşa'nın hazırladığı sergilerde benim yaptığım kaatı' tasarımlar yer aldı. Bu da çok az sayıda olurdu, kolektif sergide bir iki parça olurdu. Sonra merhum Meliha Altay bu sanatı öğrendi, benim asistanım olan Müjgan Başköylü yetişti, onların da katkılarıyla bu sanat daha bilinir hale geldi. Gülbün Hoca'nın çalışmaları vardı az sayıda örnek olduğu için popülaritesi yoktu. Milli Saraylar'daki Türk süsleme sanatları atölyesi açıldığında kaatı' ilk defa ayrı branş olarak değerlendirildi. Orada mevcut tezhip, minyatür, hat, ebru sanatlarının yanı sıra kaatı' da ayrı branş olarak değerlendirildiği için o tarihten itibaren Erguvan Sergileri ile daha da bilinir oldu, 2006-2009'a dek. Bu sergilerin hazırlanmasında Süheyl Ünver'in sözünden yola çıkıldı. Bir röportajında Ne olur her erguvan mevsiminde erguvan bayramı olsa sözü bu çalışmaya rehber oldu. Daha sonra proje grubu ile iki senede bir sadece kaatı' üzerine yeni tasarımlarla araştırmalar yaparak sergi hazırladık. 14 kişiden oluşan ekiple hazırlanan ve sadece kaatı' eserlerden oluşan bu sergiler de, Beyoğlu Belediyesi Gençlik Projesi kapsamına alındı. Ve ilk kaatı' projemiz de 2010 İstanbul Avrupa Kültür Başkenti Bieanali'nde oldu. Mezar taşları üzerine yaptığımız araştırmalarla belgeledik. 130 parça çalışıldı, 80 adedi sergilendi. Sonra yazma eserlerin kapları üzerine araştırma yaptık. 40 cilt çalıştık hatta merhum İslam Seçen Hocamız tarafından yapıldı, kaatı' süslemelerini biz yaptık. Bu da uluslararası cilt sempozyumu kapsamında sergilendi. Daha sonra hilyeler üzerine çalışmaya başladık ve yazı projesi olarak vücut buldu, 2017'de sergilendi. Son projemiz ise çalışma ve araştırma aşamasında."} {"url": "https://www.ithafsanat.com/sahnede-gecen-bir-omur/", "text": "Bugün 31 Ağustos 2021, Türk tiyatrosunda bir devir kapandı! Tiyatromuzun duayen ismi Ferhan Şensoy, 70 yaşında vefat etti. İthaf Sanat olarak, Ferhan Şensoy'u kaybetmiş olmanın derin üzüntüsünü yaşıyoruz. Türk tiyatrosunun önemli geleneklerinden birisi olan, Kel Hasan Efendi'den günümüze kadar gelen Ortaoyuncuları Kavuğu'nu Münir Özkul'dan devralarak Rasim Öztekin'e devreden usta isim, 26 Şubat 1951, Çarşamba, Samsun'da doğdu. Şensoy'un annesi Müjgan Şensoy ilkokul öğretmeni, babası Yusuf Cemil Şensoy ise tüccar ve o dönem Çarşamba belediye başkanıydı. İlk öykü ve şiirleri Yeni Ufuklar ve Soyut dergilerinde 1969 yılında yayımlanan Şensoy'un, yazdığı skeçler de Devekuşu Kabare'de 1970 yılında oynanmaya başladı. Galatasaray Lisesi'nde de bir süre okuyan Şensoy, 1970 yılında Çarşamba Lisesi'nden mezun oldu. 1971 yılında Grup Oyuncuları çatısında ilk profesyonel oyunculuk deneyimini yaşayan Şensoy, 1972-1975 yılları arasında Fransa ve Kanada'da tiyatro eğitimine ve çalışmalarına Jerome Savary, Andre-Louis Perinetti gibi isimlerle devam ederken Montreal'de Ce Fou De Gogol adlı oyunuyla 1975'te En İyi Yabancı Yazar ödülünü aldı. Yine Montreal'de Theatre De Quatre Sous'da da, yönetmenliğini yaptığı, Harem Qui Rit isimli müzikalde oynadı. Aynı yıl Türkiye'ye döndü. Türkiye'ye dönmesinin ardından, 1976'da Ali Poyrazoğlu Tiyatrosu'nda, yazarlığını da yaptığı Dur Konuşma Sus Söyleme adlı oyunda rol alan Şensoy, Türk Yazarları Tiyatrosu'nda da oyunculuk ve yönetmenlik yaptı. Aynı sene ilk televizyon skeçlerini yazmaya başlayan Şensoy, Ali Poyrazoğlu'yla beraber rol aldığı bu skeçlerin birinde, bir garson rolüyle ilk kez televizyona çıktı. Nisa Serezli Tolga Aşkıner Tiyatrosu'nda oyunculuk yapan Şensoy, yine 1976 senesi içinde, TRT'ye ve Devekuşu Kabare Tiyatrosu'nda çeşitli skeçler yazdı. 1978'de, ilk kitabı Kazancı Yokuşu'nun yayınlanmasının ardından, yönetmenliğini Temel Gürsu'nun yaptığı Kızını Dövmeyen Dizini Döver ile ilk kez bir film çalışması yapan Şensoy, aynı yıl Mete İnselel ile Anyamanya Kumpanya Tiyatrosu'nu kurdu ve kendi eseri olan, İdi Amin Avantadan Lavanta oyununda rol aldı ve yönetmenlik yaptı. Yine 1978'de, yazdığı Bizim Sınıf adlı televizyon dizisi ikinci bölümden sonra öğretmenlerin manevi şahsiyetini tezyif ettiği gerekçesiyle TRT'de yasaklandı. Daha sonra Bizim Sınıf, Ali Poyrazoğlu Tiyatrosu'nda sahnelenecekti. Oyuncu olarak katıldığı Evdekiler ve Giyim Kuşam Dünyası televizyon dizileri de yayından kaldırıldı. O sene, Anyamanya Kumpanya'dan ayrılan Şensoy, daha sonra Ayfer Feray Tiyatrosu'na geçti ve oyunculuğa burada devam etti. 1979'da TRT'de, kendi yazdığı Sizin Dershane dizisinde oyunculuk yapan Şensoy, Ayfer Feray Tiyatrosu'nda da yine kendi yazıp yönettiği ve müziklerini yaptığı Hayrola Karyola oyununda rol aldı. Stardust Gece Kulübü'nde, yazdığı Dedikodu Şov isimli bir kabare gösterisini, Adile Naşit, Perran Kutman, Pakize Suda, Sevda Karaca ve İstanbul Gelişim Orkestrası'yla sahneleyen Şensoy, aynı kulüpte, Arda Uskan'ın yazıp, Fuat Güner'in müziklerini yaptığı Kukla ve Kuklacı Kabare gösterilerinde rol aldı. 1980 yılında Ortaoyuncular adıyla, kendi tiyatrosunu kurdu. 14 Mart 1980'de Harbiye'de, Yapı Endüstri Merkezi Salonu'nda ilk kez perdelerini açan ve günümüze dek 50'yi aşkın oyunun oynandığı Ortaoyuncular'ın bünyesinde, ayrıca Nöbetçi Tiyatro adlı bir gençlik grubu kurarak, yeni tiyatro sanatçılarının yetiştirilmesine katkıda bulundu. Şahları da Vururlar oyununda yönetmen ve oyuncu olarak yer alan Şensoy'un, Fuat Güner'le birlikte müziklerini de yaptığı oyunu, Avni Dilligil Jüri Özel Ödülü ve Dergi-13'ün, En Başarılı Oyun Ödülü'ne layık görüldü. Kenter Tiyatrosu'nda dört haftalık gösteriden sonra, Ortaoyuncular, Şahları da Vururlar'ı, 10 Kasım 1980'de taşındıkları Beyoğlu'ndaki Küçük Sahne'de sahnelemeye devam etti. 1981'de, Parasız Yaşamak Pahalı'yı yazan ve Kahraman Bakkal Süpermarkete Karşı oyununu yazan ve yöneten Şensoy, Fuat Güner ve Özkan Uğur'un müziklerini yaptığı oyunda, Zeliha Berksoy'la beraber rol aldı. Şahları da Vururlar, oyunun gösterileri sürerken, Ortaoyuncular Yayınları'nın ilk kitabı olarak yayımlandı. Şensoy, Küçük Sahne'nin 30. yılı dolayısıyla, Suzan Uztan ve Mücap Ofluoğlu'nu Ortaoyuncular'a konuk ederek, Aleksiev Arbuzov'un Eski Moda Komedya'sında oynadı. Ofluoğlu'nun sahneye koyduğu oyunun dekorunu yapan Şensoy'un oyundaki performansı kendisine, Tiyatro-81'in, En İyi Erkek Oyuncu Ödülü'nü getirdi. 1982'de, Afitap'ın Kocası İstanbul kitabının yayımlanmasının ardından, Nöbetçi Tiyatro 'da Friedrich Dürrenmatt'ın Büyük Romülüs oyununu, En Büyük Romülüs Başka Büyük Yok adıyla sahneye koydu. Ayrıca kendi eseri Kiralık Oyun'u yönetti, oyunun müziklerini yaptı ve rol aldı. 1983'te, Harbiye Orduevi'nde askere alınan Şensoy, Çorlu'nun Ulaş köyüne asker olarak gitti. Bertolt Brecht'in, 7 şiirinden yola çıkarak yazdığı Anna'nın Yedi Ana Günahı'nı yöneten Şensoy, Fırıncı Şükrü, Deli Vahap, Nuri ve Ötekiler oyununu yazdı ve yönetti. 1984'te, Nöbetçi Tiyatro'da, Afitap'ın Kocası İstanbul'u sahnelemesinin ardından, İstanbul'u Satıyorum oyununu yazan Şensoy, askerliği bitince Şahları da Vururlar'la yeniden sahneye çıkmaya başladı. O sene kendi yazdığı Köşedönücü adlı televizyon dizisinde oynayan Şensoy, yeniden yazıp yönettiği ve müziklerini yaptığı, Hayrola Karyola oyununda sahneyi, Nurhan Damcıoğlu ile paylaştı. 1985'te, Aristofanes'ten Eşek Arıları'nı yeniden yazan Şensoy, oynadığı oyunu yönetirken, Köşedönücü filminin senaryosunu yazdı ve yönettiği filmde oynadı. Daha sonra, Nöbetçi Tiyatro'da bir Anton Çehov kurgusu olan, Çehov'lardan Bir Demet'i sahneye koydu. 1986 yılında yayınlanan Gündeste kitabının ardından, Karl Valentin'in skeçleri ve yaşamından yazdığı ve yönettiği, İçinden Tramvay Geçen Şarkı oyununda, sahneyi Hümeyra ve Grup Gündoğarken ile paylaştı. Aynı sene, yazdığı Şey Bey televizyon dizisinde de oynayan Şensoy, Parasız Yaşamak Pahalı adlı oyununu film senaryosu olarak yeniden yazdı ve yönetmenliğini yaptığı filmi çekti. Senaryosunu yazıp oynadığı, Bir Bilen filmini de yöneten Şensoy'un o sene, Ayna Merdiven adlı bir kitabı daha yayımlandı. 1986'da yazıp yönettiği Muzır Müzikal adlı müzikal, tepki ile karşılaştı. 7 Şubat 1987 günü oyunun 77. gösterisinden sonra, sahnelendiği Şan Tiyatrosu şüpheli bir biçimde yandı. Grup Lokomotif, Derya Baykal, Bülent Kayabaş, Sevil Üstekin ve Tarık Pabuçcuoğlu'nun sahne aldığı oyun yüzünden mahkemeye verilen Şensoy, 21 gün hapis cezasına çarptırıldı. Muzır Müzikal'in son bulmasının ardından tek kişilik bir gösteri olan Ferhangi Şeyler'de oynamaya başlayan Şensoy, daha sonra Varsayalım İsmail adlı yazıp yönettiği televizyon dizisindeki performansıyla, Nokta'nın Doruktakiler ödülünün sahibi oldu. 1988'de, kendisine Ulvi Uraz Ödülü ve Sanat Kurumu Ödülü'nü getiren, İstanbul'u Satıyorum oyununu yeniden yazdı ve müziklerini yaptı. Münir Özkul ve Erol Günaydın'ın katılımıyla oynanan oyunun yönetimini de üstlendi. Düşbükü kitabını yayımladı. İstanbul Şehir Tiyatrosu'nda, Haldun Taner'in Keşanlı Ali Destanı'nı sahneye koyan Şensoy, o sene, Anca Visdey'in Don Juan ile Madonna oyununu Fransızca'dan çevirdi. Yönettiği oyunda, oyuncu Derya Baykal'la sahneyi paylaşan Şensoy, daha sonra Baykal'la hayatını birleştirdi. Bu evlilikten Müjgan Ferhan (1989) ve Neriman Derya (1990) adında iki kızı oldu. 1988 yılında Soyut Padişah'ı yazan Şensoy, 1989'da oyununu yönetti ve rol aldı. İstanbul'u Satıyorum ve Ferhangi Şeyler gösterileri sürerken; Avni Dilligil Ödülü, İsmail Dümbüllü Ödülü, Nasrettin Hoca Mizah Ödülü, Kültür Bakanlığı Jüri Özel Ödülü, Hey Girl Dergisi Yılın Oskarları gibi ödüllerin sahibi oldu. 1989'da Kel Hasan Efendi'den günümüze gelen Ortaoyuncuları Kavuğu'nu Münir Özkul'dan devralan Şensoy, tarihi Ses Opereti'ni onardı ve Ses 1885 adıyla açtı. Sahnenin onarılmasının ardından Ortaoyuncular, Soyut Padişah'ı oynadıkları Küçük Sahne'den Ses 1885'e taşındılar. Aynı yıl, yönetmenliğini Yavuz Özkan'ın yaptığı Büyük Yalnızlık filminde Sezen Aksu ile birlikte oynadı. 1990'da, Pierre Henri Cami'nin yaşamı ve yapıtlarından yola çıkarak yazdığı Yorgun Matador'u yönetti. 1991 senesinde, Ünye'li amatör yazar Cihan Öksüz'ün skeçlerinden oluşturduğu, Aşkımızın Gemisi Fındık Kabuğu oyununda yönetmenlik ve oyunculuk yapan Şensoy'un İstanbul'u Satıyorum adlı eseri, Tomris Uyar tarafından İngilizce'ye çevrildi. Aynı sene, Güle Güle Godot'yu ve Show TV için yaptığı, Varsayalım İsmail dizisini yeniden yazan Şensoy, yayımlanan Kahraman Bakkal Süpermarkete Karşı kitabı ile bir kez daha Nokta Dergisi'nin Doruktakiler Ödülü'nü kazandı. 1992'de, İngilizce Bilmeden Hepinizi I Love You kitabı yayımlandı. Yazdığı ve yönettiği, Fikret Kızılok'un müziğini yaptığı, Köhne Bizans Operası'nda oynadı. Ferhangi Şeyler, Sidney ve Melbourne'de sergilenirken, Güle Güle Godot gösterileri devam etmekteydi. 1993'te, yeniden yazdığı Parasız Yaşamak Pahalı oyununu sahneye koyan ve Alper Maral ile birlikte müziklerini yapan Şensoy, Şu Gogol Delisi adlı oyununu Türkçe olarak yeniden yazdı. Avni Dilligil En Özgün Oyun Ödülü alan oyun Derya Baykal'a, Avni Dilligil En İyi Kadın Oyuncu Ödülü'nü getirirken, Canan Göknil'e de, Avni Dilligil En İyi Giysi Ödülü'nü getirdi. 1996'da, Şensoy'un Ferhangi Şeyler adlı oyunu, Stuttgart, Duisburg, Bochum, Berlin, Wuppertal, Köln, Nürnberg, Münih, Frankfurt, Hamburg, Amsterdam ve Zürih'te sergilendi. Kaplama Alanı Dışında isimli film senaryosunu yazan ve Oteller Kitabı adlı eseri yayınlanan Şensoy'un, yayımlanmamış kitabı, Gecedeste'den Numarasız Sayfalar, Öküz Dergisi'nde yayımlandı. 1998'de, Falınızda Rönesans Var adlı bir kitabı yayımlanan Şensoy, yazdığı Çok Tuhaf Soruşturma adlı oyunu sahneye koydu. Amsterdam ve Brüksel'de sergilenen Ferhangi Şeyler, Münih, Köln, Stuttgart, Essen, Frankfurt, en:Den Bosch, Sidney ve Melbourne'de sergilenen Felek Bir Gün Salakken'de, 400. gösterisine ulaştı. 1999 senesinde, eşi Derya Baykal için, Şu An Mutfaktayım adlı tek kişilik kadın oyununu yazan Şensoy, Haziran 1999'da Ayın İletişimcisi Ödülü'nün sahibi olurken, Ferhangi Şeyler, Londra, Gazimağusa, Washington, New York, Montreal ve Toronto'da sergilenerek 1350. gösterisine ulaştı. Cine 5 için yazıp yönettiği ve müziklerini yaptığı, Ferhan Şensoy T. V. isimli tek kişilik bir televizyon programı hazırlayan Şensoy, Oyun Atölyesi'nde Steven Berkoff'un, Dolu Düşün Boş Konuş isimli oyununu sahneye koydu ve oyunun 2008'de M. Uğur Yağcıoğlu'nun senaryosunu yazıp yönettiği Son Ders: Aşk ve Üniversite filminde oynadı. Daha önce TV dizisi olarak yazdığı Boşgezen ve Kalfası'nı tiyatro oyunu olarak yeniden yazdı, Nefrin Tokyay'ın katılımıyla, Ortaoyuncular'la sahneye koydu ve oynadı. Karagöz ile Boşverin Beni kitabı yayımlandı. Ferhangi Şeyler 1624., Beni Ben mi Delirttim? 242., Lefke, Girne ve Gazimağusa'da da sergilenerek Fername 213., Aşkımızın Son Durağı 91., Boşgezen ve Kalfası 36. gösterisine ulaştı. 2009'da 2019 Bilimsiz, Kurgusal Güldürü oyununu yazdı, yönetti, dekoru, giysileri ve müziği hazırladı. Oyun 24 Ocak'ta Ortaoyuncular ile sahnelenmeye başladı. sahne dekorlarını yaptı. 2009 yılında, Yılın En İyi Yapım, En İyi Yönetmen ve En İyi Erkek Oyuncu dallarında 34. İsmet Küntay Tiyatro Ödülleri'nin sahibi Ses 1885-Ortaoyuncular'ın 2019 oyunuyla Ferhan Şensoy oldu. 2010'da Ruhundan Tramvay Geçen Adam ve İşsizler Cennete Gider oyunlarını yazan Şensoy, bu oyunları yönetti, giysi ve dekorunu yapıp Ortaoyuncular ile sahneledi. 2011 yılında Aydınlık gazetesinde haftalık köşe yazıları yazmaya başladı. Prömiyeri 15 Mart 2012'de yapılan Nasri Hoca ve Muhalif Eşeği oyununu yazdı, yönetti ve Ortaoyuncular'la sahneye koydu. Sırasıyla 2012 yılında Başkaldıran KurşuNkalem kitabı, 2015 yılında Kedittin Direniş kitabı ve en son 1 Kasım 2019 tarihinde Gecedeste kitabı Ortaoyuncular Yayınları tarafından yayımlandı. Ferhan Şensoy, 2016 yılında kavuğu yine kendisi gibi Ortaoyuncular geleneğinden gelen Rasim Öztekin'e devretti."} {"url": "https://www.ithafsanat.com/sanat-calistayi-kavramina-cagdas-bir-dokunus/", "text": "Geçen ağustos ayında Mersin'in Borcak Yaylası'nda yepyeni, şaşırtıcı, etkileyici bir sanat etkinliği düzenlendi. İş dünyasındaki başarılarının yanı sıra sanatçı yönü ve sanata desteğiyle de bilinen, dergimizin imtiyaz sahibi ve Arnica Yönetim Kurulu Başkanı Senur Akın Biçer ile geçen yaz başlattıkları Arnica Art Land Sanat Çalıştayı kapsamında çok geniş bir söyleşi gerçekleştirdik. Arnica Art Land Kurucusu ve Danışma Kurulu Başkanı olan Senur Akın Biçer, sanata ve sanatçıya destek vermekten duydukları mutluluğu dile getirerek 23-30 Ağustos 2022 tarihleri arasında Türkiye'nin birçok kentinden, resmin farklı disiplinlerinde eserler üreten, usta kuşak, orta kuşak ve genç kuşak sanatçıları bir araya getiren Arnica Art Land Sanat Çalıştayı, hepimiz için bambaşka deneyim kapıları açtı. Üretilen her eser, hem sanatçının iç dünyasını ortaya koydu hem de o eseri izleyen, ona bakan bizlerin ruhuna dokundu. Ben bazı eserlerde çocukluğuma gittim, bazı eserlerde hayallerimi gördüm. Tüm bunlar benim için gerçekten eşsizdi diyor. Böylesi bir çalıştayı gerçekleştirmenin sanat için kurulan hayalleri hayata geçirmek anlamına geldiğini, Arnica olarak ülkemizin kültür sanat atmosferine kalıcı bir katkı sağlamayı amaçladıklarını da anlatan Senur Akın Biçer, Mersin'e çağdaş sanat müzesi kazandırmayı hedeflediklerini belirtiyor. Sanat benim için hayatımın her döneminde hobi düzeyinden daha ileride bir uğraş oldu. Sanırım bunda çocukluk yıllarımdan itibaren tanık olduğum, babamın iş ve sanatı eş tutan yaklaşımı etkili oldu. Arnica'nın kurucusu olan babam, merhum Hasan Akın, mühendisti ve tasarıma büyük önem verirdi. Ne zaman yeni bir ürün için kafa yorsa tasarımı konusunda sanatçı dostlarından fikir alırdı. Evimizde ressam ve heykeltıraş dostları ile yaptığı sohbetleri hatırlıyorum örneğin. O nedenle çocukluk çağlarımdan itibaren sanat benim için hayatla, işle çok alakalıydı. Küçük bir çocukken resim yapmayı seviyordum ancak ortaokul yıllarında uzaklaştım. Benim yeniden resme yönelmem lise yıllarındaki bir öğretmenimin etkisiyle oldu. Boğaziçi Üniversitesinde kimya öğretmenliği eğitimi alırken de seramik derslerine devam ettim. Lise yıllarından itibaren babamla birlikte çalışmaya başladım. Yurt dışına yaptığımız iş seyahatlerinde de ne yapar eder, muhakkak ya bir müze ya bir sergi gezerdim. Bu sayede yeni sanat dalları ile tanıştım. Bu tutku, 1993 yılında Uzak Doğu ülkesi Tayvan'a yaptığım iş gezisiyle başladı. Sonraları gerek kültürleri gerekse sanat anlayışlarını benimsediğim için Uzak Doğu sanatı ile aramda kopmaz bağ oluştu. 2011 yılından itibaren yurt içinde ve yurt dışında birçok karma sergide eserlerim yer aldı. İlkini 2012'de İstanbul'da Büyükada'da açtığım kişisel sergime ilaveten 2019 yılının Eylül ayında Tokyo'da da kişisel sergi açarak eserlerimi izleyicilerin beğenisine sundum. Bu sergide eserlerimi dünyanın çeşitli ülkelerinden çok fazla sayıda kişi görme fırsatı buldu. Yaptığım sanatımla evrensel bir dil yakaladığıma inanıyorum. Sumi-e, mürekkep sanatı, sınırlı fırça darbesiyle resmin tamamlanması hedefleniyor. Öyle ki Japonya'da iyi kılıç ustası olmak için samurayların bile sumi-e yaptığı biliniyor. Çünkü sadece sanatsal olanı, içinizdekini kağıda dökmeyi değil, plan yapmayı, istediğinizi tam olarak ortaya koyabilmek için doğru adımlar atmayı da içeriyor. Çok zihin işi, mantık işi gibi görünse de ruhu ortaya çıkaran bir sanat dalı sumi-e. Kendimden şöyle örnek vereyim. Özellikle pandemi döneminde sumi-e yapmak için kağıtlarımın, boyalarımın başına geçtiğimde zihnimden geçen kuşlar ya da yapraklar yerine bambular yapmıştım. O zaman ruhumun buna ihtiyacı olduğunu düşünmüştüm. Yani siz hiç farkında olmadan kendinizi ortaya döküyorsunuz sumi-e ile. Evet, geleneksel sanatlarımız hep ilgi alanımdaydı. Zamanla bu ilgi de tutkuya dönüştü. Ebru sanatının yaşayan insan hazinesi olarak bilinen, değerli hoca Hikmet Barutçugil'den iki yıl ebru dersi aldım, Sabahat Palabıyık'ın verdiği kısa dönem tezhip derslerine devam ettim. Topkapı Sarayı Nakkaşhanesinde iki yıl tezhip öğrendim. Bu arada 2013 yılında İngiltere'de London Art College'da bitki illüstrasyonu ve Japon resim sanatı sumi-e eğitimlerini de tamamladım. Sabahları güne resim yaparak başlamayı seviyorum. Ne yazık ki her gün bu mümkün olmuyor. Ayrıca fabrikada çalışma odamda da her zaman boya kalemleri, sulu boyam ve resim kağıtlarım hazırdır. Rapor okumaya ara verip resim yapmışlığım çoktur. İş dünyasındaki başarılar, doğru zamanda, doğru kararı almak ve uygulamakla çok ilgili. Aldığımız kararlarda çok çeşitli riskleri, olasılıkları hesaplamamız gerekiyor. Sanatsal bakış açısı bana bazen biraz durmanın iyi olduğunu gösterdi. Daha geniş perspektiften bakabilmeyi de... Hayatın temeli iletişim. İletişim gücünüz ne kadar yüksekse hem insan ilişkilerinde hem de iş hayatında kendinizi o denli iyi ortaya koyabiliyorsunuz. Sanatın beni bu açıdan da beslediğini düşünüyorum. Dediğiniz gibi pandemi hayatımızı her yönden sınırlandırmıştı ve bizim daha rahat nefes almaya ihtiyacımız vardı. Bu nedenle hayatın içinde sanatı, sanatın içinde hayatı görmeye odaklandığımız, sanata gönül verenlere ithaf ettiğimiz dergimiz İthaf'ı hayata geçirmeye karar verdik. İmtiyaz sahibi olmaktan gurur duyduğum İthaf; sayfalarımıza konuk olan sanatçıların, tüm yazarların, editörlerin ve emeği geçen herkesin muazzam katkısı ile büyüdü, büyüyor, daha da büyüyecek. Dergimizin ilk sayısından itibaren öyle güzel yorumlar aldım ki sanatseverlerin İthaf'ı büyük bir içtenlikle kucakladığını görüyorum. Buradan her bir okuyucumuza ayrı ayrı teşekkür ederim. Aslında öyle görünüyor. Kişisel olarak sanata bu kadar yönelince, marka kimliğimizle de sanatı daha çok buluşturmaya başladık. Bir anlamda özümüzde de var olan duruşu vurgulama adımı oldu. Arnica'nın İstanbul Avcılar'daki fabrikasının girişinde dev silolar var. Hammaddelerimiz için. Girişteki o silolara sanatsal bir ekleme yapabilir miyiz düşüncesi aklımızdaydı hep. Galeri sahibi bir tanıdığım aracılığıyla küratör Denizhan Bey ile tanıştık. Kendisi silolar için çeşitli sanat projeleri önerdi. Biz de kardeşim ile birlikte Zirveye Çıkanlar adlı projeyi seçtik. Gerçek insan boyutundaki heykellerin silolara tırmandığı bir çalışma bu. Denizhan Bey, bu projenin ardından sanat çalıştayı hakkındaki düşüncelerini bizimle paylaştı. Tüm bu süreç aslında isteklerin, düşüncelerin buluşması gibi işledi. Bizim de kardeşimle birlikte Arnica'nın adını sanatla daha çok bir araya getiren projeleri hayata geçirme planımız vardı. Böylece güç birliği yaparak Arnica Art Land Sanat Çalıştayı'nı hayata geçirdik. Evet, hızlı ilerledi. Hatta ilk başlarda Denizhan Bey'e Bu kadar kısa sürede nasıl yaparız? diye sorduğumu da hatırlıyorum. Ancak yoğun çaba, doğru planlama, kaynakları uygun şekilde kullanma ve güçlü network sayesinde her şey yolunda gitti. Güzel bir çalışma oldu. Bunun bir kişisel, bir de toplumsal iki nedeni var. Önce kişisel olandan başlayayım. Bu çalıştay aynı zamanda sevgili babam Hasan Akın'a bir saygı duruşu niteliğinde. Babam; bilime, sanata düşkün, estetik bakış açısına sahip, sanatın ve kültürün önemini bilen, toplumsal çalışmalara destek veren bir kişiydi. Çalıştayı da onun neredeyse her taşında emeği bulunan Borcak Yaylası'ndaki çiftlikte, oradaki evde yaptık. Babam Adanalı, bu bölge bizim için köklerimiz açısından da önemli. Bu güçlü kişisel nedenin yanı sıra sanatı tüm topluma, ülke geneline yayma hedefimiz de etkili oldu Mersin'i tercih etmemizde. Sanat etkinlikleri sadece büyük şehirlere sıkışmamalı. Mersin'i çağdaş sanatın bilinir şehirlerinden biri yapmayı hedefliyoruz. İlk çalıştay bizim aynı zamanda sürecin nasıl işleyeceğini gördüğümüz bir etkinlik de oldu. Bir hafta gibi kısa bir sürede 80'den fazla eser ortaya çıktı. Sanatçılar 30 dönümlük ormanlık bir alanda, doğanın içinde hem yan yana olabilecekleri hem de ayrı kalabilecekleri alanlara sahip bir biçimde resim yaptılar. Birlikte yediğimiz yemeklerde sanatla ilgili tadına doyum olmayan sohbetler gerçekleştirdik. Yani sadece resim yapılmadı, aynı zamanda sanatçılar arasında da paylaşımların yoğun olduğu bir etkinlik oldu. Yola çıkarken Arnica Art Land Sanat Çalıştayı'nın uluslararası bir kimlik kazanması temel arzumuzdu. İlk çalıştaya Azerbaycanlı bir sanatçımız katıldı. Ancak önümüzdeki yıl, birçok ülkeden daha çok sayıda sanatçının katılmasıyla yıl içine yayılan çalıştaylar yapacağız. Bu sayede Türkiye'nin adını da çağdaş sanat alanında etkin çalıştayların düzenlendiği bir ülke olarak duyurmayı hedefliyoruz. Ayrıca sadece resim sanatına dair değil, heykel ve performans sanatlarını da kapsayan bir etkinlik gerçekleştireceğiz. Geleneksel hale gelecek Arnica Art Land Sanat Çalıştayı, aynı zamanda yörede sanatsal üretimi artıracağından bu eserleri sergileyeceğimiz çağdaş sanat müzesi kurma hedefimiz var. Öncelikle Fabrika Müdürümüz Efkan Bey'den bahsetmem gerekiyor. O kadar sahiplendi ki bu çalıştayı... Sanatçıların her anlamda rahat etmesi için yapılabilecek her düzenlemeyi daha kimse istemeden yerine getirdi tüm ekip. Bunu görmenin anlamı büyük; benim için ve sanatçılar için. Gerçekten de özellikle yağlı boya ile çalışan sanatçıların fırçalarını temizlemeleri için kimyasal içerikli solüsyonlar kullanması gerekiyordu. Onlar kavanozlarda hazırlandı. O kavanozlardaki sular, çeşitli nitelikteki toprak katmanlarının döşendiği kaplara boşaltıldı önce. Arıtma işlemi sağlandıktan sonra toprağa döküldü o sular. Bu da aslında sürdürülebilirlik bakış açısının bizim içimize kurumsal olarak da nasıl işlediğinin göstergesi. Bu minik sayılabilecek hassasiyetin bende oluşturduğu etki çok büyük oldu. Arnica adıyla gerçekleştirilen bu çalıştayın ilk izleyicilerinin fabrika çalışanlarımız olması gerektiğini düşündük. Bunun için Denizhan Bey, kocaman, bomboş bir alanı gerçekten etkili bir sergi alanına çevirdi. Fabrikadaki o alanın nasıl bir sergi salonu haline geleceğini çok merak ediyordum. Ortaya gerçekten etkili bir sergileme yöntemi çıktı. Büyük Arnica ailemizi oluşturan çalışanlarımızın bizim topraklarımızda üretilen eserleri görmeleri, yorumlamaları mutluluk verdi. Eserler daha sonra yine Mersin ve Adana bölgesindeki sergi salonlarında, ardından da İstanbul'daki fabrikamızda ve çeşitli mekanlarda sergilenecek. Açılış yaptığımızda çalışanlarımızın içeriye önce Burada neler oluyor? sorusuyla girdiğini gözlemledik. Sonra her bir resmin önünde durup fikirlerini dile getirmeye başladılar. Sanatçılarla sohbet ettiler. Arnica adının bir başka yönünü deneyimlemekten mutlu olduklarını da gördüm ben. Bu sergiyi fabrikada açtığımız için teşekkür ettiler. Bu yorumlar beni de çok mutlu etti."} {"url": "https://www.ithafsanat.com/sanat-eserleriyle-iliskimiz-nedir/", "text": "Neden bu yeni yılın kararlarından biri evdeki sanat eserlerini yeniden düzenlemek olmasın! Hem tanıdık güzelliklere farklı açılardan yeni gözlerle bakmak, zamanın zorluklarını aşmanın yollarından biri olabilir. - Evin duvarlarına delikler açmak yerine resimleri dar raflara yerleştirmek hem eğlenceli hem de eserleri kolayca değiştirme imkanı vererek anında yenilenebilen dinamik bir sunum sağlar. Ayrıca çiçeği burnunda koleksiyonerlerin koy-kaldır yaparak eserlerini yan yana görebilecekleri bir deneme alanı da olabilir. Bunu yeriniz elverdiği ölçüde tek uzun bir rafla ya da alt alta birkaç kısa rafla da yapabilirsiniz. - Hiç resim sergilemeyi düşünmediğiniz belki de unutulmuş dikey dar bir alanda bile eserleri birbirlerine yakın asarak sürprizli ve karakterli bir köşe yaratabilirsiniz. Hatta belki beklenmedik bir şekilde resimlerle duvarın köşesini dönebilirsiniz. - Eğer büyük ebatlı işleriniz varsa bunları yerde ya da alçak bir büfenin üzerinde duvara yaslayarak ve katmanlayarak sergilemek basit ama etkili bir yöntemdir. Üstelik zaman zaman yerlerini kolayca değiştirerek dekoru yenileyebilirsiniz. - Ev dekorasyonunda uygulanan 'üç kuralı'nı unutmayın. Tek sayılarla düzenlenmiş şeylerin görsel olarak insan gözüne daha çekici geldiği belirtilir. Tek sayılardaki öğelerin gruplandırılması, bize dinamik ve daha doğal gelir. Üç, iç tasarım için sihirli sayı gibi görünüyor ancak kural, beş veya yedi kişilik gruplar için de geçerlidir. O yüzden duvarlara resimleri ya da başka koleksiyon parçalarını tek sayıda asarsanız daha dengeli dururlar. Aynı şekilde sehpaların, konsolların üzerinde belki kitaplarla, çiçek dolu vazolarla kombinleyeceğiniz üç boyutlu sanat eserlerini de bu kuralı göz önüne alarak yerleştirmeyi deneyin. - Görsel cazibesi olan objeleri de yabana atmayıp duvarınıza asarak sanat yelpazenizi genişletebilirsiniz. Eski ferforje parçalar, dekoratif ahşap parçalar, vintage tabaklar, sepetler ve hatta tepsileri ister tek başlarına ister uyum sağladıkları diğer sanat eserlerinizle pekala bir araya getirip sergileyebilirsiniz. Daha kişilikli ve eklektik bir duvarınız olacağı kesin. - Mutfakta, banyoda ya da balkonda da sanat eserlerini sergilemekten kaçınmayın. Nemden koruyacak şekilde muhafaza ederek tabii. Bazı mutfak eşyalarının neredeyse heykelsi güzellikte olduklarını düşünürsek bunları gerçek sanat eserleriyle bir arada sergilememek için bir sebep yok bence. Ayrıca neden evin her köşesinde sevdiğimiz eserleri yaşamayalım da onları sadece salonlara tahsis edelim. - Dijital dünyanın kuyusunda ya da eski albümlerde kaybolmaya yüz tutmuş fotoğraflarınızı da seçip bastırıp uygun çerçevelerle çoklu sergileme yaparak kolayca sanat eserlerine dönüştürebilirsiniz. Böylece anılarınız hep karşınızda ve taze kalır. - Kitaplığınızı da pekala bir sergileme alanı olarak kullanabilirsiniz. Nasıl olsa her gün her kitabı raftan almıyorsunuz. O yüzden onları biraz arkaya itip önlerine küçük bir tablo ya da heykel yerleştirebilirsiniz. - Galeri duvar oluşturmak her zaman çok etkilidir ama öncesinde sıkı bir planlama gerektirir. Asacağınız eserlerin önce yerde yerleştirmesini yapıp sonra duvara aktarmanız daha isabetli olur. Resimlerle objeleri karıştırarak asmak da görselliği daha eğlenceli kılacaktır. - Resimler yerden 145 cm yüksekliğe asılmalı derler ama bu kuralı da yıkabilir ve bir duvarı yerden tavana resim dolu bir galeriye dönüştürebilirsiniz. Şüphesiz etkileyici ve muhteşem duracaktır. - Evden çalışıp hayatı zoom toplantılarında geçenler için de bir galeri duvarı oluşturmanın tam zamanı. Sanatınızı sergilemek sadece eğlenceli olmakla kalmaz aynı zamanda kesinlikle iş yeri yaratıcılığınızı da ateşleyecektir ama dikkat edin ve dağınık sayılabilecek çok sayıda küçük nesne yerine, karmaşık olmayan büyük bir sanat eseri veya yorucu olmayan ahenkli eserlerden oluşan bir galeri duvarlı oluşturmaya bakın. Tabii bunu dijital olarak arka plan fotoğrafları indirip ekranınıza yükleyerek de yapabilirsiniz ama biz evdeki gerçekleri güzelleştirmenin peşindeyiz şimdilik. Kararlarınızı hayata geçirmeniz ve ne kadar zor görünse de geleceğe umutla bakıp yenilenen evinizde güzellikler ve iyiliklerle dolu yepyeni bir yıl geçirmeniz dileğiyle."} {"url": "https://www.ithafsanat.com/sanat-gunesimizdi/", "text": "Yaşamı boyunca 600'ü aşkın plak ve kaset dolduran Türk Sanat Müziği'nin en büyük yorumcularından; besteci, söz yazarı ve oyuncu Zeki Müren'i, sanat güneşimizi, vefatının 25'inci yılında sevgi ve saygıyla anıyoruz. Tarzı ve farklı sesiyle yaşadığı döneme damga vuran ve bugün dahi büyük bir hayran kitlesine sahip olan besteci, söz yazarı, yorumcu ve oyuncu Müren, Üsküp'ten Bursa'ya göç eden Kaya ve Hayriye Müren çiftinin tek çocuğu olarak 6 Aralık 1931'de Bursa'nın Tophane mahallesinde dünyaya geldi. İstanbul Boğaziçi Lisesi'nde, bestekar Şerif İçli ve Kadri Şençalar'ın derslerini takip eden Müren, lise son sınıftayken Şükrü Tunar'ın Bir Muhabbet Kuşu adlı eseriyle ilk plağını doldurdu. 1950'de İstanbul Devlet Güzel Sanatlar Akademisine girdiği günlerde TRT İstanbul Radyosunun açtığı ve 186 adayın katıldığı solistlik sınavını birincilikle kazanan Zeki Müren, 1 Ocak 1951'de İstanbul Radyosunda canlı yayımlanan bir programda ilk radyo konserini verdi. Sanatçı 1954'te Beklenen Şarkı adlı filmle ilk kez sinemada görünürken bu filmde Türk sinemasının ilk kadın yönetmeni ve ilk kadın yıldızı Cahide Sonku ile başrolü paylaştı. 17 filmde başrol oynayan sanatçının oynadığı filmlere genellikle, Berduş, Hayat Bazen Tatlıdır, Altın Kafes, Bir Yaz Yağmuru gibi, kendi bestelerinin adı verildi. Dönemin en popüler, aranılan sesi ve yüzü olan Müren, ilk sahne konserini 26 Mayıs 1955'te verdi. Sanatçı, aynı yıl Manolyam şarkısıyla Türkiye'de ilk kez verilen Altın Plak Ödülü'nü kazandı. Yaşamı boyunca 600'ü aşkın plak ve kaset dolduran sanatçı, 1991'de Devlet Sanatçısı seçildi. Şimdi Uzaklardasın, Manolyam, Bir Demet Yasemen, Gözlerinin İçine Başka Hayal Girmesin ve Elbet Bir Gün Buluşacağız gibi birçok sevilen esere imza atan Müren, aynı zamanda kurallı şekilde Türkçe konuşmaya özen göstermesiyle biliniyordu. Zeki Müren, 1980'de Kuşadası'nda kalp spazmı, ardından da 1983'te Paris'te kalp krizi geçirdi. Sahnelerden uzaklaşarak Bodrum'a yerleşen sanatçı, TRT'nin İzmir Radyosu Stüdyolarındaki canlı yayında, 24 Eylül 1996'da kalp yetmezliği sonucu hayatını kaybetti."} {"url": "https://www.ithafsanat.com/sanat-nasil-iyi-gelir/", "text": "Kendimize sorduğumuz bu soruların cevapları hem sanatın hayatımızın içinde daha fazla yer almasına hem de kendimizi daha iyi tanımamıza yardımcı olabilir. Sanat iyi gelir! Bir sanat terapisti olarak on yüz bin kez kurmuşumdur bu cümleyi. Yıllar içinde birçok kişinin iyileşmesine destek olmak için sanatı kullandım. Elbette terapi, çok korunaklı, kırılganlıkların tutulabildiği bir alan. O yüzden Sanat nasıl iyi gelir? sorusunun terapide ve günlük hayat pratiklerinde yanıtı biraz farklı. Sanat ile iç içe olmak iyi gelebilir. Terapötik olabilir ama bu sanat terapisi değildir. Zor günlerden geçiyoruz. Bu süreçte sanatın terapötik etkisini hayatlarımıza nasıl katabiliriz? Öncelikle eğer sanat terapisini deneyimlemek isterseniz bunu bu alanda yüksek lisans yapmış kişilerle ya da yoğun ve deneyimsel bir sanat terapisi eğitimi almış klinik psikolog, psikiyatrist ya da psikolojik danışmanlarla yapın. Yetkin olmayan birinin uygulaması zarar da verebilir. Sanat terapisinin yönergeleri çok basittir. Terapistin yetkinliği, o süreçte çıkabilecek olan yoğun duyguları tutabilmesi onlarla çalışabilmesidir. Peki, biz bugünlerde ne yapabiliriz? Çocuklarımıza ne sunabiliriz? Farklı sanat dallarını kendi iyileşmemizi desteklemek için nasıl kullanabiliriz? Bu yazının amacı zor bir deneyimi sanatla dönüştürmek değil de zor günlerden geçerken sanatın iyileştirici gücünden faydalanmak, kendimize ve çevremizdekilere bu şekilde destek olmak. İlk önerim, müziğin gücünden faydalanmak. Müzik, çok güçlü bir araç. Şu an bu satırları okurken herhangi bir müzik açarsanız eğer kulaklık takıyorsanız tüm kulağınızı, takmıyorsanız olduğunuz ortamı doldurur. Hüzünlü bir müzik sizi kendi zamanın bir yerindeki ya da anındaki hüznünüzle temasa geçirir; neşeli bir müzik, modunuzu yükseltir. Sizin modunuzu hangi müzikler yükseltiyorsa bu müziklerden bir liste yapabilirsiniz ve her gün biraz biraz dinleyebilirsiniz. İnsan, zorlandığı zamanlarda kendi hissini aynalayan hüzünlü müzikleri dinleme eğiliminde oluyor. Sanki o müzisyen onu anlıyor gibi bir his yaşıyor. Bunu yapmak isteyebilirsiniz ve elbette dinleyin de. Bunlara ek olarak gün içinde yarım saat kadar sizin modunuzu yükselten müzikler dinleyebilirsiniz. Eğer imkanınız varsa sevdiğiniz müziklerin olduğu konserlere de gidebilirsiniz. Sanatın iyileştirici etkisine beraberliğin iyileştirici etkisi eklenir. Bedeni hareket ettirmek, aktif olmak birçok kişiye iyi gelir. Hareket, dans ya da bedenle çalışmak genelde size iyi geliyorsa zorlandığınız olumsuz duygu yoğunluğunuz yüksek olan zamanlarda kuralları ve sınırları net olan hareketler yapabilirsiniz. Yani bir dans dersine ya da gecesine gidebilirsiniz. Hep beraber eğlenceli danslar edebilirsiniz. Ne yapacağınızın belli olması, bir miktar kontrol hissi verir ve belirsizlikle baş etmenizi kolaylaştırır. Duygusal olarak zorlandığınız bir dönemde, doğaçlama içeren bir şey yapacaksanız mutlaka bir terapist ya da travmaya duyarlı eğitmen gözetiminde yapın. Çocuklarınızı jimnastiğe ya da yukarıda belirtilen özellikleri barındıran dans ve hareket gruplarına yönlendirebilirsiniz. Burada önemli olan gözlerin açık olması ve kişinin istediği zaman, rahatsız olursa hemen bırakabileceğini bilmesi. Birçok zaman zorlandığımızda başka dünyalarda vakit geçirmek iyi gelir. O yüzden böyle zamanlarda iyi bir film ya da iyi bir roman veya öykü iyi yol arkadaşlarıdır. Okuduğunuz ve izlediğiniz şeylerin sürükleyici ya da eğlenceli olması, dikkatinizi, o yoğun duygulardan başka bir şeye vermenizi sağlar. Yazmak da bazen iyi bir araç olabilir. Burada önemli olan içinizi dökmek, kendinizi ifade etmek iyi geliyorsa bunu yapmanızdır. Eğer yazarken tetikleniyorsanız ve daha zorlayıcı bir deneyime geçiyorsanız bunu birinden destek alarak yapmanız iyi gelir. Travmaya duyarlı bir yazı öğretmeni ya da bir terapist iyi bir yol arkadaşı olacaktır. Sanat terapisinde görsel sanatlar ile çalışırken, malzeme seçerken dikkat ettiğimiz bir şey vardır. Kağıt ne kadar büyükse o kadar çok duyguyu açığa çıkarır, boya ne kadar ıslaksa o kadar duyguyu açığa çıkarır. Duyguları açığa çıkarmak için büyük kağıtlar ve ıslak boyalar sunarız. Kişinin sakinleşmesini desteklemek, yoğun duygularını işlemlemesini ve kalbinde ve zihninde bir yere yerleştirmesini desteklemek için de daha küçük kağıtlar ve keçeli ya da kuru boya sunarız. Bu yüzden özellikle zor zamanlardan geçerken duygusal olarak zorlanıyorsanız küçükçe kağıtlara kuru boya ya da keçeli kalemlerle çizebilir, boyayabilirsiniz. Kolaj yapmak da iyi gelebilir. Elbette, size iyi gelen bir resim pratiğiniz varsa ona da devam edebilirsiniz. Çocuklarınız da duygusal olarak zorlandıklarında onlara bu malzemeleri verebilirsiniz. Boyama kitapları hem çocuklar hem yetişkinler için iyi arkadaşlar olabilir bu süreçte. Bunun yanında mandala boyamak da hem kendiniz hem çocuklarınızla yapabileceğiniz bir aktivite. Genel olarak insanı dinginleştiren, içsel deneyimini kalbinde ve zihninde bir yere yerleştirmesini kolaylaştıran bir şey mandala boyamak. Merkezden dışa doğru katman katman gitmek ve katman atlamamak önemli. Renkleri seçerken de uyumlu olmasından çok o anda sizi çeken renge yönelebilirsiniz. Çocuğunuza da boyaması için mandalalar verebilirsiniz."} {"url": "https://www.ithafsanat.com/sanat-nasil-iyilestirir/", "text": "Birer sanat dalı oldukları kadar ruhumuzu, bedenimizi iyileştiren bir araca da dönüşüyorlar. Sanat, ruhumuza baktığımız bir ayna ve biz o aynayla ne kadar haşır neşir olursak ruhumuz da o kadar iyileşiyor. Üstelik sadece ruhumuz değil bedenimiz de sanatla iç içe bir hayatın olumlu etkilerinden yararlanıyor. Güzel sanatların tüm dallarının sağlığımız üzerindeki etkisi, son yıllarda giderek daha fazla ilgi gören bir alan olsa da ufak bir araştırmayla bile yüzlerce hatta binlerce yıl öncesinden bu bilgiye sahip olunduğu ortaya çıkıyor. Müziğin sakinleştirici etkisi, resmin renklerle iç dünyamızı ortaya koyması, dans ve hareketle bedenimizin rahatlaması... Sanat; bize, bizi yeniden hatırlatıyor. Üstelik son yıllarda sayıları giderek artan hobi atölyeleri ile her yaştan, her becerideki kişi sanatla yakından tanışıyor. Biz de sanatın iyileştirici gücünü ortaya koymak için işin uzmanlarına danıştık. Sanatçıları, psikologları dinledik. Süreç benim sanatla iç içe olma isteğim ile başladı. Boyalarla, renklerle vakit geçirmeyi çok özlemiştim ve bunu yapacak alanlar arıyordum, değişik müzikler dinliyor ve bundan keyif alıyordum. O sırada Julia Cameron'un Sanatçının Yolu kitabı girdi hayatıma. Sanatın dönüştürücülüğünü her hücremde hissederken terapi odama da taşımak istediğimi fark ettim. Bunu içime sinerek yapabilmek için 2009'da ikinci yüksek lisansımı yapmaya California Institute of Integral Studies'e gittim ve 3,5 yıl boyunca, beceri geliştirme, teori ve süpervizyon ile yoğun uygulama içeren sanat terapisi yüksek lisansımı yaptım. Orada öğrendiğim deneyimi, teoriyi, ihtiyacı sanatsal sürece tercüme etme becerimi, yaptığım her işte kullandım. Sanatın her dalının etkili olduğunu düşünüyorum. Biri diğerinden daha etkili diyemem ama kişi eğer profesyonel sanatçıysa ya da bir sanat alanında yoğun çalışıyorsa daha az hakim olduğu sanat alanını öneriyoruz. Çünkü iyi olduğu ya da olmaya çaba gösterdiği bir sanat dalında yapılan müdahaleler kişide mükemmeliyetçiliği tetikleyebilir. Sanat terapisinde estetik yanıt diye bir kavram vardır. Bir sanat işini yaparken ya da sanat ile temas ettiğimizde içimizde bir kıpırdama hissedebiliriz. Bu bizim estetik yanıtımızdır. Estetik yanıtlarımız bize iyi gelebilecek sanat işleriyle temas ettiğimizde iyileşmemize katkıda bulunur. Bazen sanat işi deneyimimizi yansıtır; anlaşılmış hissederiz, bazen sanat bize duymaya ihtiyacımız olan şeyi söyler; desteklenmiş hissederiz, bazen de bize iyi gelen bir deneyim yaşatır. Bazen bir içgörü kazanmamıza aracı olur, bazen bizi zorlandığımız bir şeyden biraz uzaklaştırıp ferahlatır. Sanat üretmek de bize sevdiğimiz bir şeyi yaptığımız için, iç dünyamızı yansıtacak güvenli bir alan bulduğumuz için ve yaratıcılığımızı açtığı için iyi gelir. Tabii, sanat terapisinde desteklediğimiz sanat üretiminde dikkatli olmak, malzemeyi doğru seçmek, kişiyi doğru desteklemek önemli ama hayatın içinde keyif aldığımız her sanat aktivitesi, ruhumuza, özümüze iyi gelir. Hiçbir terapi yaklaşımı herkese iyi gelmez ama sanat terapisi, şu grup için uygun değildir diyebileceğim bir grup da yok. Çocuklar, ergenler, yetişkinler, çiftler, farklı ruh sağlığı sorunları yaşayan insanlar, travma mağdurları ve yaratıcı olarak sıkışmışlık deneyimleyen kişiler, sanat terapisinden faydalanabilir. Ancak kişinin sanatla çalışmak istemesi önemli. Eğer istemiyorsa iyi gelmeyeceğini düşünüyorsa asla zorlamayız. Kişi, herhangi bir sanat dalında çok iyiyse başka bir dala gidiyoruz. Kişiye olasılıklar sunuyoruz ve her şeyi bir davet olarak sunuyoruz. Bunun ritmini yapmak ister misin? Bu objenin bir sesi olsa ne derdi? gibi soruları sunuyoruz. Birçok zaman, bir sanat dalından diğerine geçiş de yapıyoruz. Önce ritim yapıp sonra hareket etmek, ardından resim yapmak gibi bir yöntem olabiliyor. Sanat harika bir araç ama terapist önce iyi bir insan olmaya, sonra iyi bir terapist olmaya emek vermeli. Ben sanat terapisi alanında yüksek lisans yaparken bir hastanede çalıştım ve bu benim kalbimi inanılmaz genişleten bir deneyim oldu. Dini görevliler, terapist adayları, masaj terapisti adayları, müzisyenler ve bütünsel hemşirelerden oluşan bir ekiptik ve hastalara destek veriyorduk. Ben yoğun bakım hastaları, kanser hastaları ve organ nakli hastalarıyla çalıştım ağırlıklı olarak. Tek tek de çalışıyorduk ama bazen mesela bir müzisyenle aynı odaya giriyordum ve ben meditasyon yaptırırken o da sezgisel bir şekilde müzik çalıyordu. Bence çok başlangıçtayız. Yüksek lisans düzeyinde sanat terapisi eğitimi almış çok az sanat terapisti var. Sanat atölyeleri, yaratıcılığı açma çalışmaları, sıklıkla sanat terapisi olarak tanıtılıyor. Sanat terapisi bir terapidir ve eğitim sürecinde uygulayacak olan kişinin çok ciddi bir klinik altyapı edinmesi önemlidir, çünkü sanatla sözle ulaşılmakta zorlanan derinliğe çok daha hızlı ulaşılabilir. Ortaya çıkan materyalle çalışılabilecek klinik yetkinlik elzemdir. Müzisyen Asena Akan, psikolojik danışmanlık eğitiminden edindiği bilgiyle müziğin iyileştirici gücünü birleştiriyor. Duygularımızı ifade etmenin bir yolu olarak müziğin hayatımızda daha çok var olmasıyla hem bedenen hem de ruhen daha sağlıklı hale geleceğimizi anlatıyor. Kişiye iyi gelen müzik değişiyor. Çünkü hepimizin yaşadığı yer, kültür, çevre farklı. Bu nedenle kişilerin kendilerine iyi gelen melodilerin ne olduğu konusunda farkındalık geliştirerek işe başlayabileceğine dikkat çeken Akan, Sabah daha enerjik kalkmanızı hangi tür müzik sağlıyor? Gün içerisinde hangi müzikler motivasyonunuzu artırıyor? Uyumadan önce ne dinlerseniz daha rahat ediyorsunuz? Tüm bu soruları kendimize sorduğumuzda aslında müziğin iyileştirici gücünden yararlanmak için yola çıkmış oluyoruz diye anlatıyor. Aatölye çalışmalarında müziği; bağ kurmak, konuşmak, diyalog geliştirmek için bir araç olarak kullandığını anlatan Asena Akan, Hepimiz farklı potansiyellerle dünyaya gelen birer enstrümanız. Piyanodan davul sesini çıkarmasını beklemiyoruz ama o piyano ile neler yapabileceğimize bakıyoruz. İletişim ve duygularımızı ifade etmenin bir yolu olarak kullandığım müzikle denge, bütünlük, birlik ve uyumu hedefleyerek ilerliyoruz atölye çalışmalarında diyor. Sanat eğitimi bir süreden bu yana tıp dünyasının da daha yakın gündeminde. Öyle ki bazı tıp fakültelerinde öğrencilere seçmeli olarak sanat dersi de okutuluyor. Ebru sanatçısı Özlem Çopur da iki yıldan bu yana Osmangazi Üniversitesi Tıp Fakültesinde eğitim gören geleceğin doktorlarına seçmeli ebru dersi veriyor. Osmangazi Üniversitesi Halkbilim Araştırma ve Uygulama Merkezinde bölüm öğrencilerine ebru sanatı eğitimi veriyordum. Öğrencilerden olumlu tepkiler geldi. Tıp fakültesi öğrencileri çok yoğun bir eğitim alıyor. Bu nedenle hem onların stresini azaltmak hem de hoşgörü ve dinginlik sağlamasının yanı sıra yaratıcılık, pratiklik ve çabuk karar verme becerilerini artıracağını düşündüğüm için onlara de ebru dersi verme fikrimi Rektörlüğe ilettim. Bu fikir çok olumlu karşılandı ve Tıp Fakültesinin seçmeli derslerine ebru sanatı da eklendi. Tıp öğrencilerinden de çok güzel geri dönüşler aldık. Ebru sanatının tıp ile ilişkisi çok derindir. Terapi özelliği ile yaşlılar üzerinde, stres altında olan kişilerde, öğrenim zorluğu ya da engelli olan bireyler üzerinde rahatlatıcı etkisine ve büyük gelişimlere şahit oldum. Ebru yapmak için teknenin başına oturduğunuzda; renklerin cazibesi, suyun rahatlatıcı iyonları ile ebru teknesinde adeta dans eden renkler, kişiyi rahatlatıyor bence. Her yaştan kişi ile çalışıyorum. Onlarda gördüğüm etki o kadar açık ki... Alzheimer hastası olan öğrencimin ebru yaparken kendini daha iyi kontrol edebildiğini, otistik ve Down sendromlu öğrencilerimin fırça ile boya atarken kendini ne kadar kontrol edebildiğini, hiperaktif çocukların ebru yaparken sakinliğe ulaştığını görmek bu sanatın iyileştirici etkisini ortaya koyan birer küçük örnek diyebilirim. Fiziksel ya da zihinsel olarak farklı gelişim düzeylerine sahip çocukların eğitiminde sanat önemli bir araç. Yaratıcı sanatlar terapisinin çocuklar üzerindeki etkisini yakından bilen iki isimde şimdi sıra. Pedagog Banu Bingöl ve Uzman Fizyoterapist Salime Altunbay, uzun yıllardan süzülüp gelen deneyimlerini anlatıyor."} {"url": "https://www.ithafsanat.com/sanat-olmasaydi-bu-dunya-beni-coktan-yutmus-olurdu/", "text": "Ardan Özmenoğlu, eserlerinde yerli ve küresel popüler kültüre ait ifade ve imgeleri altüst edişiyle tanınıyor. Yıllar içinde sanatsal pratiğinde büyük cam heykellerden post-it not kağıtları üzerine yaptığı işlere, neon ışıklardan mekana özgü baskı yerleştirmelerine uzanan geniş bir malzeme yelpazesiyle deneyler gerçekleştiren sanatçı; özellikle post-it notlar ve neon ışıklar kullanarak ürettiği eserlerinde, malzemenin beraberinde getirdiği anlam yüküyle, kültürel tarih ve gündelik hayatın üst üste bindiği özel bir dil geliştiriyor. Sanatının temelini tekrar kavramı üzerine kurduğunu söyleyen Özmenoğlu, üç boyutlu bir yüzey oluşturmak için boyama ya da baskı işleminden önce tuvallerinin üzerine yüzlerce post-it notu yapıştırıyor. Çok sayıda benzer parçadan oluşan bu tekil kompozisyon, esere biçimsel bir çeşitlilik ve gerçek bir derinlik kazandırıyor. Çünkü tuval baskı /boyama işleminden geçtikten sonra, her post-it notu farklı davranabiliyor; bazıları tamamen düz durabilirken bazıları kıvrılabiliyor ve üst üste bindirilmiş görüntülerin altından çıkan gerçek renklerini ortaya çıkarabiliyor. İşte tam da bu noktada, çalışmanın üç boyutlu derinliği aynı zamanda bir anlam derinliğine de dönüşüyor: Yüzeyde renkli, neşeli ve son derece eğlenceli ancak tamamen farklı bir karakter ve ton, bu yüzey görünümünü alttan da olsa gölgede bırakma tehdidinde bulunuyor. Ardan Özmenoğlu, iletişim ve teknoloji hızıyla tanımlanan çağımızda, anlam ve referans bolluğunun kaygan zemininde, işaretler ve imgeler arasında yaptığı gezintiyle çağdaş Türk sanatında benzersiz bir çizgi tutturdu. Eserlerinde popüler kültür ve Türk kültürünü harmanlayan sanatçı, geçmiş ve şimdiki zaman, sanat tarihi ve güncel sanat trendleri, yaratıcılık ve tüketimcilik, tekrar ve bireysellik, bütün ve parçalanmışlık gibi ilk bakışta zıt görünen fikirleri birleştirip kendine yepyeni bir alan yaratarak klişelere ferah bir bakış açısı getirdi. Özmenoğlu'nun 2005 yılından bu yana üzerinde çalıştığı post-it'ler, sanatçının gözünden bambaşka anlamlar kazandı. Sanatçının tarih, siyaset ve günlük yaşama dair izlenimlerini gözler önüne seren post-it çalışmaları, popüler kültürden, sanattan, müzikten veya moda dünyasından ünlülerin yanı sıra siyasi liderleri, popüler kitle iletişim araçlarından görüntüleri, tarihi şahsiyetleri, duvarlara, kapılara veya grafitilere yazılan rastgele ifadeleri ve farklı şehirlerden rögar kapaklarına kadar kentsel ortamlardaki günlük yaşamın rastgele izlenimlerini de içeriyor. Sanatçının sergilerine ve eserlerine koyduğu isimler de esas sanatının bir parçası olarak izleyenlerin kafalarını karıştıracak, olayların arka yüzünü merak ettirecek cinsten. Örneğin, 2011 yılında 12. İstanbul Bienali'ne yapmış olduğu başvurusu reddedilen sanatçı, aynı yıl Ekavart Galeri'de açtığı I'm not a Biennial Artist / Bienal Sanatçısı Değilim adlı sergisiyle bienal sanatçısı konseptini sorgulamış ve sorgulatmıştı. Özmenoğlu, sergi konseptinin temasını belirlemesinde rolü olan, Bienal başvurusunun reddedildiğine dair gelen e-postaya da sergisinde yer vererek dönemin sanat çevrelerinde oldukça dikkat çekmişti. Sanatçının 2016 yılındaki Abilerim Ablalarım isimli sergisi ise Ankara ve İstanbul'da aynı zamanda iki ayrı galeride bir bütün olarak gerçekleşmişti. O güne dek pek görülmemiş olan bu durum, yalnızca serginin ismi ve şekliyle bile sanat çevrelerinin dikkatlerini üzerine çekmeyi başarmıştı. Türkiye'deki birçok ünlü ismin koleksiyonlarının yanı sıra Frankfurt Airport Collection, Osthaus Museum Hagen Collection, KALA art Institute Collection, Borusan Contemporary Art Collection, UniCredit Bank Art Collection, Fondation Jan Michalski koleksiyonu, Imago Mundi gibi uluslararası önemli koleksiyonlarda da eserleri yer alan Ardan Özmenoğlu, İstanbul, Ankara, Atina, Viyana, Milan, Cenevre, Barselona, Bükreş, Basel, Kaliforniya, Teksas, New York, Miami, Londra, Berlin ve daha birçok ülkede açtığı kişisel ve karma sergilerle adını dünyaya duyurdu ve duyurmaya devam ediyor. Yurt içinde olduğu kadar yurt dışında açtığı sergilerle de adından söz ettiren Ardan Özmenoğlu, küratörlüğünü Katerina Valdivia Bruch'ün üstlendiği yeni kişisel sergisi Alles Wunderbar ile 16 Eylül 13 Kasım 2021 tarihleri arasında Düsseldorf Anna Laudel Galeri'de sanatseverlerle buluşuyor. Sergide sanatçı; Türk tarihi ve siyasetini, Türkiye'de günlük yaşamı ve çağdaş Türk toplumunu şekillendiren modern şehirli kadınları post-it, cam ve neon malzemelerle ürettiği eserleri üzerinden yeniden yorumluyor. Eserleri ve sanata getirdiği kendine has yorumlarıyla uluslararası alanda da büyük başarılar kazanan Ardan Özmenoğlu, sanat ve yaratıcılık hakkında konuşurken Her duygu, her an bana ilham veriyor hayatta diyor. Sanat benim hayatım. Sanat olmasaydı herhalde benliğim bu dünyanın kaosunda kaybolurdu ya da belki bu dünya beni çoktan yutmuş olurdu. Karar yok; her şey kendi akışında, deneysel, zihnin oyunlarıyla ve yaratıcılıkla evrildi. Post it'ler beni sevdi, ben de onları çok sevdim. Üretimim ve yaratıcılığım sürekli devam ediyor, hayal dünyam yaşadığım sürece beni besleyecek, nereye gitsem hayallerim benimle geliyor dolayısıyla İstanbul da New York da Venedik de aynı; her kent başka bir dil konuşsa da zihnimde hepsi bana konuşuyor. Her duygu, her an bana ilham veriyor hayatta. Düsseldorf'ta yeni bir sergim olacak. Onun dışında fuarlarda yer almaya devam ediyorum. İranlı bir galeri ile görüşmelerim var. İşlerim daha geniş coğrafyalarda sergilendikçe dünyaya sarılıyormuşum gibi hissediyorum."} {"url": "https://www.ithafsanat.com/sanat-ruhun-gorunur-hale-gelmesidir/", "text": "Geleneksel Türk sanatlarının az bilinen türleri olan ahşap oyma ve sedef kakma alanındaki eserleriyle tarihsel zenginliğimizi gelecek kuşaklara taşıyan Hüsamettin Yivlik, Geleneksel sanatlar mesajdır, bir bütündür. Levhaya baktığınızda yazı, süsleme, çerçeve derken önce bütüne bakar, sonra manaya girersiniz diyor. Hayatın armağanlarından biridir Hüsamettin Yivlik. Sadece sanatı ile değil, sohbeti ve rahatlatan tavrı ile de etkileyicidir. Çocukluk yıllarından itibaren sanatsal faaliyetlere yatkınlığı olan Yivlik, 1968 yılında lise son sınıf öğrencisi iken İstanbul Sağlık Müzesi Atölyesi'nde ayniyat saymanı olarak çalışmaya başlamış. Sağlık Bakanlığı'na bağlı, sağlık eğitim materyalleri üreten bir bu atölye onun için deneme yanılma yöntemiyle mülaj, alçı kalıp, maran gözlük, şablon çıkarma, pistole şablon yazma, ahşap oyma ve ajur sanatlarını öğrenmenin yeri olmuş. Ancak 1982 yılında verdiği ani kararla memuriyetten ayrılarak ahşap ustası ve sedefkar olan dayısı Mazhar Anacan'a işlerine yardım etmeye karar verdiğinde yolu bir başka yöne evrilmiş. Sedef taşı aslında yumuşakçaların kabuğunun bir salgısı, organik kökenli bir süsleme malzemesi. Sedef, ahşap üzerine açılan çukur veya oymalara yerleştiriliyor ve tahtaya temas eden yüzeyden düşmelerini önleyecek yapıştırıcılar sürülüyor ya da sedeflerin etrafı madeni tellerle çevriliyor. Ortaya emeğin, estetiğin, sabrın ve huzurun iç içe geçtiği, bakanı maddi ve manevi dünya arasında seyahat ettiren eserler çıkıyor. İşte Yivlik'in eserlerinde olan biten de bu... Gelin, şimdi onu ve hikayesini yine onun ağzından dinleyelim. İstanbul'da 1947 yılında Beyazıt'ta doğdunuz. Babanız Ahmet Yivlik sizi şekillendiren en önemli figürlerden biri. Kendinizi ve sanatınızı da tariflerken anlatımınız çok naif. Babam çok önemli. Sanatımda da hayatımda da yer eden biri. Babamdan tasavvuf ve felsefe bilgisi aldım. Bu kıymetli. Sanat ve felsefe kendimi anlamam için yönlendirici oldu. Bildiklerimi formule edip şemalıyorum; bakıyorum bana faydası var, insanlara da tavsiye ediyorum. Bu durum elbette eserlerime de yansıyor. Problem çözer gibi. Formüle konulan değerlerle sorun çözülebiliyor. Bu formülü sanatımda da uyguluyorum, hayatımda da öğrencilerimde de uyguluyorum. Bunlar genel geçer formüller çünkü felsefe, hayatı güzel kullanmak için var. Felsefi düşünce, ince düşünce, kaba değil; hassas davranıp insanı inceliyorsunuz. Sanatta da öyle; inceleme, gözlem önemli. Hangi aleti kullanacağınızı seçiyorsunuz, ağacı deniyorsunuz, neyi kabul ediyorsa başlıyorsunuz. 25 yaşından sonra seyre başladım, öncesi kayıt. Yaşarken kayıt düğmesine basılı kameranız sizinle geziyor ama siz farkında değilsiniz ve her şey çekilmiş, kaydedilmiş. Ben bu kamerayı aklıma teşmil ediyorum. Çemberlitaş, Cağaloğlu, Sultanahmet hep görmüşüm camileri, çeşmeleri, mezar taşlarını. Peki, artık ne yapacağım? dediğim yaşlarda, o kameraya bakmaya başladım. Kendi kendime Senin gördüklerin önemli, bunları değerlendir dedim. Bu başlangıç oldu. Bilerek çekilmedi o görüntüler. Artık seyretmiyorum çünkü sanata başladığımdan beri düğmeye artık ben basıyorum, gerekli şeyleri kaydediyorum. Esvet Hanım. Aslında ilişkimiz kızgınlık üzerine başladı. Başka okuldan gelmiştim, neden geldin, neden okul değiştirdin, diye sorunca Eğitim tarzını beğenmedim cevabıma kızmıştı. Sen nesin de beğenmedin, allame misin? demişti. Kızgınlığı olan bir hoca idi bana. Ama sene sonu sergisinde hoş bir durum oldu. Sergide patates baskısı ile hayalimdeki denizaltını canlandırdım. Beğendi ve aldı. Bu bana iltifat oldu, kendime güvenim geldi çünkü seçildi. Bana kızgındı ama beğenip seçmişti. Bana yol çizen bu olaydan sonra karakalem resim de yaptım suluboya da. Hattatın ve müzehhibin işleri zor ama malzeme yumuşak ve naif. Bizimki daha sert, daha zor. Yıllar önce bir sergide edilen bir sohbet vardı bu konuda. Kağıttan başka ne malzeme ile çalışılabilir? sorusunu ben kendime aldım. Fikir ürettim, tefekkür ettim. Bu arada kız kardeşim Ayşe de Mimar Sinan Üniversitesinden mezun oldu. Ayşe ile beraber çalışmaya başladık. Atölyede paralel telefon var, Ayşe telefona cevap verirken fırça çalıştığı işe değiyor ve iş bozuluyor. Derken anladım ki aylarca çalışılan bir iş, bir anda heba olabiliyor. Bu bendeki kalıcı malzeme ile iş fikrini kuvvetlendirdi. Sedef, ahşap, fildişi, boynuz, kemik gibi sert malzemeleri aldım ve çalışmaya başladım. Ayşe'nin çizimleri broş oldu derken Ayşe nişanlandı, evlendi, evine yakın yere atölye açınca ben onun atölyesini galeri yaptım. Ayşe'den sonra Kubbealtı'na kayıt oldum orada Çiçek Derman ve kardeşi İnci Hanım vardı. Tezhip yapmayı bilmem gerekiyordu ki rahatlıkla kesebileyim. Çiçek Hanım çizimlerime baktı ve rumide daha başarılı olacağımı söyledi. Bana Salih Balakbabalar ile tanışmamı tavsiye etti. O, kıl testeresi ile kontrplak kesiyordu ben de ıskarpela ile ahşap oyma yapıyordum. Salih, testerede çok güçlüydü ve geleneksel sanatlarda hattı da tezhibi de güzel kesiyordu. Salih'le de bu vesile ile tanıştık. Sabır oluyor. Bu işler sabır esaslı, sabretmeyi bilmeyen başarılı olamaz. Sabır, terbiye ve samimiyet yani yaptığı işi kendi beğenecek ki herkes beğensin. Önce biraz oyalıyorum; ciddiyetini anlamak için hem de sabrını deniyorum. Mesela üç ay önce büyük hevesle gelen bir kişiyi sabra alıştırmak için hat sanatına yönlendirdim. Ahşap takımlarını da almış gelmiş. Hat çalışmasından ahşaba zaman ayıramadığı için şimdilik sabrediyor. Önce nazari bilgiyi veriyorum 4 8 hafta sohbet ediyoruz. Sabrın önemini anlatıyorum, kendine güvenip etrafa güven vermesini öğütlüyorum. Sonra sanatın manevi yönlerinden konuşuyoruz. Alet ve malzemeleri tanıtıyorum. Daha sonra da Malzemelerini al ve istediğin işi yap, getir diyorum. Gelen işi onaylayınca anlıyorum ki eğitimi almış ve yeni bir iş veriyorum. Ama hepsine tavsiyem, gelenekselde kalmaları oluyor. Nazari bilgiden sonra atölye bilgisi veriyorum. Zevk alacağı müzikten dekorasyona kadar destekliyorum. İlk çalışmayı sarı metalde yapıyoruz. Ahşap için de yumuşak olan ıhlamur ağacı ile başlatıyoruz. Malzeme değişiklikleri önemli çünkü eğitimi geliştiriyor. Boynuz, kemik gibi malzemeleri testere ile kesiyor. Ihlamurda kazanılan el melekesinden sonra gürgen, ceviz gibi daha sert ağaçlar deneniyor. En az 4 5 sene böyle devam ediyor. İcazet yani geleneksel sanatların diplomasını veriyorum. Logodaki tek yıldız benim. Kaçıncı talebe ise yıldız sayısı ile belli oluyor mesela Sinan'ınki 2 yıldız, Hakan'ın icazeti 7 yıldızlı... Bundan sonrasına rakam koyacağız. Sanat, ruhun görünür hale gelmesidir. Eser, sanat oluyor. Sanatçının bilinmekliği oluyor. Zanaat ise ustadan alınan eğitimle oluyor. Ustadan ne öğrendi ise onu devam ettiriyor. Ticaret amaçlı ne kadar seri ve çok üretirse kazanç oluyor. Evet. Beni etkileyen bir anımı anlatayım. Bir gün yurt dışında bekliyorum, etrafı seyrederken gördüm ki birileri çöplerini atıyor, çöpçü süpürüyor. Bu defalarca oldu ve her seferinde çöpçü aynı ifade ile temizledi. Dayanamayıp, Neden müdahale etmiyorsunuz? diye sordum. Cevabı şahane oldu. Benim işim bu! dedi. Bu sanat işte... Çünkü severek yapıyor. Gerçek sanatçı olumsuz düşünmez, düşünemez. Çünkü en iyiyi yapmak zorunda. Bu nedenle kendine, sohbetine, etrafına, gıdasına, sağlığına hassasiyet gösterir. Bu da tüm kişiliğini etkiler. Geleneksel sanatlar mesajdır, bir bütündür. Levhaya baktığınızda yazı, süsleme, çerçeve derken önce bütüne bakar sonra manaya girersiniz. Manaya girebilmek için de doğru olmak zorundasınız. İlk mescitte peygamberimiz tahtanın üzerine çıkıyormuş. Yeni mescitte mihraba çıkınca o tahta hüzünlenmiş. Ben ahşap çalışırken o tahtanın hüznü gelir aklıma. Muhtemelen bundandır ahşaba düşkünlüğüm. Uzun ömrün sembolü kabul edilen sedef için gizemli diyorsunuz. Sedef, denizin dibinde yıllarca güneşi seyrediyor. Deniz, ayna vazifesi yapıyor. Güneş ışınlarının içindeki yedi rengi deniz dibine yayıyor. Sedef de beyaz olduğu için tüm renkleri içine alıyor. Mesela bağ dediğimiz kaplumbağa kabuğu var, fildişi var, kemik, boynuz var. Ama en önemlisi malzemelerin birbiri ile uyumu. Örneğin Viyana işi denilen boule sanatı metal ile ahşap birleşimidir. Metal sentetik olduğu için ısı karşısında hızlı genleşiyor, ahşap ise doğal olduğu için az genleşiyor. Metal yuvaya sığmadığı için zamanla bombe yapıyor. Çabuk yıpranıyor ve bakım gerektiriyor. Oysa doğal malzemelerde bu sorun olmuyor, eserin ömrü uzun oluyor. Önemli olan tasarım. Tasarımı yani düşüncenizi çizimle yapıyor ve detaylandırıyorsunuz. Hangi malzeme kullanılacak, kullanım alanı neresi, kime yapıyorsunuz bunlar çok belirleyici. Mesela kişi maddeye önem veriyorsa gümüş ya da varak, doğala önem veriyorsa ahşap olabiliyor. Doğal ve otantik olması önemli zira ruha hitap ediyor. Örneğin Ahlat'tan ceviz, Afrika kıyılarından abanoz, Avustralya'dan sedef alıyoruz. Bufalo boynuzunu İrlanda ve Amerika'dan alıyoruz. Rengi farklı olduğu için deve kemiği Tunus'tan geliyor. Malzemeye göre de alet kullanıyoruz, mesela freze denen oyma makinesi ile yapılan işlerde ağaç lifleri kesildiği için lif halinde çıkıyor ve parlatmasında da sorun devam ediyor. Mors dişinden, Filipin sahillerinde turbo olarak bilinen Osmanlı'da arusek olarak tanınan beyaz yeşil hareli sedefe dek farklı pek çok malzeme gelebiliyor. Benim eserlerimde alametifarikam olan logom var. O logoya hakkını verebilmek için çok çalışıyorum. Geleneksel sanatların mesajını en iyi verebilmek için ayna gibi davranmayı tercih ediyorum. Gerçek sanatımı ortaya koyuyorum, bakan insan beni görüyor ama mesajım, Bu aynada kendini gör. Her sanat, hocalarının silsilesi ve kuralları ile sürüyor. Ben, hocam olmadığı için kendi usulüm ile devam ediyorum. Hat oyduysam kullanılmayan talaşlarını çöpe atmam. Ya toprağa gömerim ya da yakarım. Her aletimi Allah'ın esması olarak görüp hürmet ederim. Malzeme cansız sanılsa da ben saygı gösteririm. Kök cevize saygı duymazsam makinenin bile kesemediği ağacı ben sadece ıskarpela ile oyamam. Malzemeyi canlı kabul eder ve onu dinlerim. Bütün oyma bıçaklarımı kendim yaparım; dikey oyma için ayrı, yatay oyma için ayrı bıçaklarım vardır. Bunların yanı sıra çeşitli ıskarpelalar kullanırım. Bu aletleri de öğrencilerimin kendilerinin üretmesini tavsiye eder ve isterim. Öğrencilerimle bir ekol oluşturduk. Bu desen arşivini de beraber genişletiyoruz. Dolayısı ile benden sonra da talebelerim vasıtasıyla daha çoğaltarak nesilden nesile geçmesi en büyük hayalim. Teknoloji emeğin yerini aldı. Sanayide, makinede ruh yok ama insanda ruh var. Sanat nedir, sanat ruhun görünür hale gelmesidir. Ondan dolayı da teknolojik malzemeler tek kalıp olurken insanın üretimi yektir, tekdir. Kişiye özeldir, aynısını ben dahil kimse yapamaz. Fatih Sultan Mehmet'e ve tarihe karşı sorumluyduk. Burada mevzu bahis olan para veya başka bir şey değil. İş neyi gerektiriyorsa onu yaptık. Sanki padişahın huzurunda, sanki saray atölyesinden çalıştık. Çok özel bir andı zira öğrencim Hakan Üç ve onun öğrencisi Yusuf Savaş da vardır. Üç nesil bu işi yapmanın gururu anlatılamaz. Kutsal emanetlere hizmet etmenin manevi huzurunu yaşadım. Bilinç çok önemli. Bazen çok iyi niyetli olunsa da tarihe ve emanete hakkı verilemiyor. Saygı duyulmalı. Restorasyon bitti, temizlik için girildi. Biri iyilik olsun diye bir koku sıkmış. Bu koku da korumaya aldığımız doğal kokuya zarar verdi."} {"url": "https://www.ithafsanat.com/sanat-yatirim-araci-olabilir-ama-yola-oyle-cikmamaliyiz/", "text": "Türkiye'nin ilk uluslararası çağdaş sanat müzesi Elgiz Müzesinin kurucusu koleksiyoner Can Elgiz, sanatın halka açık olmasının önemini vurgularken sanat eserini sırf ticari sebeplerle almamak gerektiğini belirtiyor. Can Elgiz, çağdaş sanat koleksiyonerliğiyle öne çıkan bir isim. Ancak onu diğer koleksiyonerlerden ayıran Sanat halka açık olmalıdır düşüncesiyle koleksiyonunu halka açması. Eşi Sevda Elgiz ile birlikte Türkiye'nin ilk uluslararası çağdaş sanat müzesi olan Elgiz Müzesini kurarak genç sanatçılara eserlerini sergileyebilecekleri alanlar yaratan Can Elgiz ile sanata yaklaşımı, koleksiyonerliği ve sanatın geleceği üzerine sohbet ettik. Sanat eserini aldığınız zaman, sanat eserinin sahibi sizsiniz ama onu depoya kaldırma hakkınız yok. Sanat, ne kadar çok paylaşılırsa o kadar iyi olur diyen Can Elgiz, müzedeki eserler hakkında da bilgi verdi. Sanatsever bir ailede, duvarlarında güzel eserler olan bir evde büyüdüm. Babam, plastik sanatların yanı sıra müziksever bir insandı. Anne tarafım Midillili. Orada dedemin babası olan Halim Bey'in yaşadığı ev Halim Bey Konağı adıyla bir sergi alanı haline getirilmiş Midilli Belediyesi tarafından. Sonradan gide gele öğrendim ki Halim Bey de döneminin sanata meraklı isimlerindenmiş. Yani biraz genetik bir etki var sanırım. Sanatsever ve koleksiyoner ayrımı üzerinde duruyorsunuz. Evet, sanatsever olmak ve koleksiyonerlik farklı çünkü. Sanatseverler evlerinde, yaşadıkları alanlarda sanat eserlerinin olmasını sever, o eserlerle uzun süre yaşar. Koleksiyoner ise özellikle çağdaş sanat için, herkesten önce sanatçıları ve eserlerini bulan, o sanatçının gelişimini de izleyip bundan keyif alan kişidir. Koleksiyoner nadiren sahip olduğu eseri satar. Hep yeni bir şeyler bulmaya çalışan, sürekli araştırmacı kimliği olan ve çalışan bir kişidir koleksiyoner. Sanatın kendini çevirmesi, destek görmesi açısından koleksiyoner, sanatçının bir sonraki aşamaya geçip başka bir şey üretmesini sağlar. Her sanat alıcısı koleksiyoner değildir. Koleksiyonerlerin ve sanatseverlerin dışında bir de başka bir grup var; onlar da sanat yatırımcısı. Bir eser alıp daha sonra borsadan kağıt alır gibi yükselişini takip edenler var. Önceki yıllarda bunu yapan çok vardı Türkiye'de. Sanat yatırım aracı olabilir olmaya ama öyle yola çıkmamalıyız. Sanat eserini ya sanatsever grubunda ya da koleksiyoner grubunda olup da almak daha doğru bence. Yani değeri artacak diye almamak lazım. Sanatın o kadar geniş bir spektrumu var ki Orta Çağ'da yapılan antik Yunan heykelleri de sanat, daha eski dönemlerdeki duvar hiyeroglifleri de. Oradan günümüze geldiğimizde bir el becerisi ve bilek gücü ile yapılan Leonardo da Vinci resimleri de sanat. Arkasından onları farklı bir yoruma taşıyan, sanatın kırılma noktası kabul edilen Picasso'nun yaptığı Avignonlu Kızlar da bir sanat. Oradan geliyorsunuz kavramsal sanat da bir sanat. Kavramsal sanat nedir diye baktığımızda orada bir el becerisi yok. Sadece bir düşüncenin aktarılmasını görüyoruz. Sanat ile zanaatı ayırmak gerekiyor burada. Büyük sanatçıların heykellerini atölyeler yapar. O zanaattir. Ama sanatçı onu yaratan, üreten kişidir. Jeff Koons bir kroki yapıyor. Rengini veriyor. Ama onun paslanmaz çelik heykellerini dünyada en iyi yapan bir atölye var Almanya'da. 1980'li yıllarda merak ile başladı. Sanat eseri alabildiğiniz noktada gelir sahibi olmaya başlayınca oradan yürüyorsunuz. O merakın nedenleri üzerine düşündüğüm zaman mimarlıktan yani meslekten gelen bir eğilim olduğunu görüyorum. Teknik Üniversite'de okudum, adı tekniktir ama çok yoğun sanat dersleri aldık. O dönemin önemli sanatçıları Yavuz Görey, Sabahattin Eyüboğlu, Doğan Kuban gibi çok kuvvetli bir ekip vardı bize ders veren. Modern Türk sanatı bizden önceki koleksiyonerlerin ilgi alanına giriyordu. Fakat ondan sonra genç jenerasyon oraya ilgi göstermedi. Ben bunu biraz da şuna bağlıyorum; bu eserleri görebileceğiniz halka açık yerler yok. O nedenle o eserlerin koleksiyoner jenerasyonunda yeni nesilden gelen yok. Kendi sanat tarihimize yeterli değeri vermediğimizi düşünüyorum. Nesiller arasında taşıyamadık bunu. Çağdaş sanata yönelmemde mesleğimin de etkisi var. Mimarlığın da açtığı bir ilgi alanı olarak modern sanata ve bugüne bakıyoruz. Postmodernizmin doğduğu yıllarda mimarlık okuyordum. Haliyle aldığımız eğitim ileriye dönüktü. Tabii modern sanat olmadan çağdaş sanat olmazdı, klasik sanat olmasa modern sanat. Bir diğer etken de şu; klasik eserlerin satış rakamları bizim genç yaşlarda ulaşamayacağımız rakamlardı. Çağdaş sanat eğitim olarak da yapısal olarak da bana daha fazla hitap ettiği için o yolda devam ettim. Yok, bir kişinin on tane eseri vardır ama sabittir. O sanatsevere girer. Ama 10 tane eseri vardır, on birinciye rastladığında almaya çalışır. Çok yavaş da gitse sürekli değişim içinde olan 10 15 eserle de küçük koleksiyonlar olabilir. Covid'den dolayı biraz ara vermek zorunda kalmıştım bu seyahatlere. Ama iki hafta önce Madrid'e gittik, ARCO Çağdaş Sanat Fuarı'na. Zaten bu fuarı 20-25 yıldır takip ediyorum. Yurt içi ve yurt dışındaki mezatları takip ediyorum. Bazen telefonla da katılıyorum ama salonda olmanın ayrı bir heyecanı, keyfi var. NFT, elinize geçmeyen bir şey. Geçenlerde çok önemli bir finans gurusunu televizyonda izledim, NFT'yi limited production of nothing ortada olmayan bir şeyin limitli üretimi diye tabir etti. Tamamen aynı fikirdeyim. Şu an onu canlandıramıyorum. Kızım Canda'nın aldığı bir NFT var. Her şeye rağmen sanatta eserin unik yani eşsiz olması gerekiyor. Sanat için tarihten gelen kurallar var. Örneğin bugün kalıptan dökülen eserin bile altıyı geçmemesi lazım. Bronz heykel hiçbir zaman tek olmaz. Ama altı artı bir sanatçı için en fazla yedi adet olur. NFT'de ise elinizde olmayan eserin kaç kişinin elinde olduğu nereden belli? Bugün video sanatında bile çoğaltılıp çoğaltılmadığını kontrol etmek çok zor. Koleksiyonerlik için kitap okumak lazım, araştırmak lazım, bilgi görgü geliştirmek lazım. Böyle gözü kapalı rüyanızda kendinizi sanatsever olarak yetiştiremezsiniz. Göre göre, okuya okuya olur koleksiyonerlik. Sanat eserinden önce kuvvetli bir kitaplığınızın olması lazım. Ayrıca sanat faaliyetlerine katılmak, galerileri gezmek önemli. Yurt dışı fuarlarında koleksiyonerleri oradaki koleksiyonerlerin evlerine de götürüyorlar. Onların arasından imkanları olanların kendilerine özel mekanlar yapıp halka açık sergilediklerini görüyorsunuz. Sanat eserini aldığınız zaman sanat eserinin sahibi sizsiniz ama onu depoya kaldırma hakkınız yok. Sanat, ne kadar çok paylaşılırsa o kadar iyi olur. Türkiye'de sanat tarihinde birçok eserin gözükmemesi bu eserlerin doğrudan sanatçıdan ya da galeriden satılıp evlerde kalmasından geliyor. Her koleksiyonerin halka açık mekanı olacak diye bir kural yok. Ama ABD'de onlarca özel müze var. Bizden de istendiğinde başka sergilere koleksiyondan eserler gönderiyoruz. 2001'de başladık. Yurt dışındaki koleksiyonerlerden gördük. O sırada yaptığımız bir mekanda müsaitlik yarattık. Güncel sanat diye başladık. İlk amacımız galerilerde yer bulamayan sanatçıları göstermekti. Tabii küratörlü sergiler yaptık. Bir iki sene öyle devam etti. Ondan sonra esas kimliğim koleksiyonerlik olduğu için buraya döndük. Müzeyi ilk kurduğunuzda Ne yapıyorsunuz? diyen olmuştur. Yakın arkadaşlarımız bile Ne yapıyorsunuz? diye soruyordu. Levent'teki yerimiz iki kattı. Alt katta Vasıf Korat'ın Fulya Erdemci'nin yaptığı sergiler olduğunda Sergi üst katta mı? diye soruyorlardı. Çerçeveli eserler görmeye alışkınlardı. İlk yıllardaki sergilerdeki adı duyulmamış olanlardan çok ilerleyenler oldu. Bu konunun benzerini teras heykelleri ile yapıyoruz. Heykel sanatı resim gibi değil. Satışı daha zor. Çünkü evler müsait olmayabiliyor. Biz açık hava heykel kavramını yerleştirmiş olduk. İnanılmaz bir gelişim oldu orada. Terasta 14. sergiyi yapıyoruz. Son 4 5 yıldır sessiz müzayedeler düzenliyoruz. Her sanatçı için bir dosya koyuyoruz ortaya; sanatçı oraya bir rakam yazıyor, müzayedeye gelenler kendi rakamlarını yazıyor. Gecenin sonunda en son, kim, ne yazdıysa sanatçı ile irtibata geçiliyor. Koleksiyon tutkunuz aile boyu diyebilir miyiz? Eşiniz Sevda Hanım ve kızlarınızın da çok ilgili olduğunu biliyoruz. Koleksyonerliğe eşimle başladık diyebilirim. Kızlarım da kendi koleksiyonlarını oluşturuyor. Onlardan tavsiye alıyorum. Ortak payda olsa bile herkesin kendine ayrı doğrusu çıkıyor. Yurt dışında bir tabir var koleksiyoner ve eşi derler. Kim ilgili ise arkasından giden eş oluyor. Ama bizde ilgi ortak. Birlikte yürüyoruz. Tamamen iki sene yok oldu. Bütün etkinlikler yol oldu. Şu anda olması gereken klasik eserler ağırlıklı etkinlikler bile iptal oldu. Çok zor bir soru, sanatın nereye gittiğini bilmek kadar zor bir şey yok. Ama değişik formatlarda devam ediyor. Değişik formatlar derken video sanatı, performans ve kavramsal sanat başlığı altında birçok ayrı kulvar açıldı. Müzikten ayrı bir ses sanatı gelişiyor. İstanbul Bieanalleri'nden birinde Kılıçali Camii'nin yanındaki hamamda bir ses enstalasyonu vardı. Sekiz köşede ses üreten sekiz ayrı kişi o hamamın akustiğinde müthiş bir iş yaptılar. Aynı iş yurt dışında da yapıldı. Ailemin evinin duvarlarında sanat eserleri olduğu için oradan bir ilgim oldu. Bir de varsa genetik tarafımdan dedemin dedesinden gelen bir etki oldu sanırım."} {"url": "https://www.ithafsanat.com/sanatci-ne-yasamissa-hangi-kosullardaysa-bilincaltina-onlar-yerlesir/", "text": "Dünyaca ünlü dergilerin kapakları için çizdiği eserlerle, sanattaki başarısını uluslararası alana taşıyan Gürbüz Doğan Ekşioğlu, İthaf Sanat'ın konuğu oldu. Lisede tembel bir talebeydim. Bütün zamanımı resimle geçirirdim diyen sanatçı bir yandan sanatını yapıyor diğer yandan da akademisyen kimliğiyle geleceğin sanatçılarını yetiştiriyor. Çalışmalarıyla ülkemizde olduğu kadar uluslararası alanda da ses getiren Gürbüz Doğan Ekşioğlu, hem illüstratör hem karikatürist hem de ressam şapkalarını öylesine etkileyici bir şekilde birleştiriyor ki çalışmalarının her biri sanatseverlerin aklına ve kalbine aynı anda dokunuyor. Dünyaca ünlü The New Yorker dergisinin kapaklarını süsleyen eserleri, UNICEF için yaptığı kartpostal çalışmalarının yanı sıra bazı kitap kapakları, onun sanatını daha da özel kılan yelpazedeki belli başlı noktalar. Bir sanatsever olarak çalışmalarını yakından takip ettiğim bu değerli ismin, dergimizin bu sayfalarında konuk edeceğim ilk sanatçı olmasından da çok mutluyum. Onunla çocukluk döneminden sanat eğitimine, uluslararası alana açılmasından geleceğin sanatçılarını yetiştirirken önem verdiği noktalara kadar pek çok konu hakkında sohbet ettik. Ordu'nun Mesudiye ilçesi, Aşağı Gökçe köyünde doğmuşum, 5 kardeşin en küçüğüyüm. Babam devlet memuru, annem ev hanımıydı. Kışın kasabada, yazın köyde yaşardık, oyuncaklarımızı kendimiz yapardık. Birdirbir, saklambaç gibi oyunlar oynardık. Kağıt, kalem ile tanışıncaya kadar çamurdan masa, sandalye, insan yapardım. Çocukluğum güven ve sevgi içinde, mutlu ve huzurlu geçmiştir. Çizimlerim, çocukluktan başlayıp yetişkinliğe kadarki yaşamımı büyük ölçüde kapsamaktadır. Elma, deniz, balık, şemsiye, gece resimlerim o döneme ilişkindir. Şimdiki Mimar Sinan Güzel Sanatlara girmem gerekirken bir öneri ile Tatbiki Güzel Sanatlar Yüksek Okulunun sınavına girdim. Kazanamayınca, üniversite puanım da inşaat mühendisliğine denk gelince iki yıl orada okudum. Tekrar Tatbiki'nin sınavlarına girdim, grafik bölümünü kazandım. Ulusal ve uluslararası yarışmalarda çok ödül aldım. I love NY logosunu yapan Milton Glaser'e işlerimin fotoğraflarını gönderip ondan poster istemiştim; poster ve bir mektup geldi. Milton Glaser'ın işlerim için kendi alanında çok mükemmel cümlesini okuyunca orada, New York'ta yaşayan sınıf arkadaşımdan cesaret alarak New York'a gittim. Dosyamı nereye gösterdiysem beğenildi. The New Yorker dergisi çalışma teklif etti. İstanbul'a dönünce yapıp gönderdim ve 1992 Ocak sayısında kapağım yayınlandı. Diğer işlerim de dosyamın beğenilmesiyle oldu. The New Yorker dergisi 1925 yılından bu yana her hafta kesintisiz çıkan bir dergi. Kültür, sanat ve son yıllarda daha da fazla siyasete yer veren bir yayıncılık yapıyor. Muhalif bir dergi, kapaklarında sadece illüstrasyon kullanıyor, bu dergide kapağı yayınlanan sanatçı dünyanın her yerine iş yapabilme onayını almış oluyor. İkiz Kuleler kapağımda anlatmak istediğim; terör barışı yok edemez, İkiz Kuleler yok oldu ama bizim bütün binalarımız ikiz, yok edemezsiniz. Kitap kapağı için özel siparişle yaptığım kapak çalışması üç beş tanedir. Diğerleri tüm işlerimden, yazarın Bu kapak olsun diye seçmesiyle olmuştur. Dergi kapağı ise çok yaptım. Belki 200-300 dergi kapağı vardır. Ben, resim eğitimi almak için İstanbul'a gelmiştim. Tesadüfen grafik bölümüne girince grafik sanatının görsel iletişim alanı olduğunu kavrayabildim. Ressam olma duygum, görsel iletişimin ifade dallarından illüstrasyon ve karikatürle tatmin oldu... İllüstrasyon daha resimsel, karikatür daha sade ve eleştirel farklılık içerir. 34 kişisel sergi açtım. Ressamlar ressam, grafik tasarım camiası illüstratör, karikatür camiası da karikatürist olarak tanımlar beni. Çalışılan oda dağınık olur, hep çalıştığım için odam genellikle dağınıktır ama her şeyin yerini bilirim. Öğleden sonra ve gece yatıncaya kadarki sürede çalışmayı severim. Pandemi beni olumlu etkiledi, diyebilirim. Herkes gibi kendime fazla zaman ayırmış oldum. Pandemiyle ilgili 20'ye yakın iş üretmiştim, ayrıca kendim için de orijinal işler üretebildim ve devam ediyorum. Haftada iki buçuk gün online dersim var. Online ders yapmak yorucu olmasına rağmen diğer hoca arkadaşlarım gibi bunu başarabildim. Tabii ki pandeminin olumsuz yanları da çok, insan sosyal bir varlıktır ve insan karşısındaki insanla vardır. Arkadaşlar, etkinlikler açısından çok etkilendik. Çünkü biri Belçika'da olmak üzere dört sergim vardı. Bir de Covid-19 olayının gittikçe tırmanması ile endişe daha da arttı. Dilerim bu günler geçer ve yeniden gerçek hayata döneriz. Sadece benim için değil, bütün sanatçılar için geçerli olan şu; ne yaşamışsak veya hangi koşullardaysak bilinçaltımıza onlar yerleşir ve onlarla ilgili işler üretiriz. İlk yaptıklarım; merdiven, çukur, uçurum gibi temalardı. Deniz, ağaç, özellikle elma ağacı, özgürlük ve barışın temsilcisi olarak beyaz kuş gibi konuları resimlerimde öne çıkardı. The New Yorker'da ilk kapağım kedili bir illüstrasyondu ve büyük ilgi gördü. İkinci kapağım da fincanlı idi. Kedi ve fincanla ilgili çalışmalarım bu iki kapağın devamı olarak geldi. Bir özel bankanın faaliyeti için 24 ayrı fincanlı illüstrasyon yapmıştım. Media Cat dergisinin de bir yıl boyunca kedi konseptli kapağını yapmıştım. Ekşi Sözlük'te sizinle ilgili olarak Lise yıllarında sürekli tavlada yendiğim kişi diye yazmışlar. Lisede tembel bir talebeydim, bütün zamanımı resimle geçirmeyi seviyordum. Okul öğleye kadar ve öğleden sonra olmak üzere iki gruptu, ben öğlenciydim. Arkadaşlarla tavla, bilardo oynadığımız Deniz Gazinosu adlı mekanda buluşurduk. Aslında burası kahvehane idi. Orada tavla oynar, sonra yürüyerek okula giderdik. O dönemden kalma bir anı ama kim yazmış bilemiyorum. Sosyal medya hepimiz için kendimizi ifade edebilme alanı oldu. Yayın ve reklam dünyasına çok iş yaptım. Her konu için üç ila 15 arası eskiz yaparım. Dijital çizim teknolojisi telefonuma kadar gelince film veya haber izlerken, çayımı da içerken bir yandan da güne ilişkin veya daha çok geceye ait çizim yapar paylaşırım. Eğer karşımda takipçiler olmasa ben de üretip çizmwezdim. Bu nedenle ürettiklerimi birlikte üretiyoruz, diye düşünürüm. Her insan, çok değerli ve saygındır. Takipçiler lütfedip yazıyorlar eğer en azından beğeni yapmaz veya cevap vermezsem onlara karşı saygısızlık etmişim gibi hissederim. Hiç üşenmeden, iki satır da olsa yazarım. Öteden beri eski eşyalara, antikalara ilgim vardır. Eşim de ben de bitpazarlarına gitmeyi çok severiz. 80'li yıllarda ikinci el kıyafetleri Topkapı'da açılan bitpazarından alırdı. Kadıköy'de Yeldeğirmeni bölgesinde çok sayıda ikinci el mağazası açıldı ve o mağazaları dolaşmayı da çok seviyoruz. Ucuz olmasının yanı sıra çok özgün kıyafetler bulmak da mümkün. Tanesi beş liraya olan gömleklerden onu mu alsam bunu mu alsam diye düşünürken baktım beşini birden almışım. Dükkana destek olsun diye de paylaşmıştım. Tüketim kapitalizmin tuzağı. Bize reklamcılıkta şunu öğretmişlerdi; reklam, ihtiyaç olmayan bir ürünü ihtiyaç gibi gösterip satmak. Belki iki yılı geçmiştir yeni bir giysi alma ihtiyacı duymadım. Zorlanmak olmasaydı gelişemezdik, dağın en tepesine çıkarken de zorlanırız ama çıktığımızda manzarasına da doyum olmaz. Bir de psikolojik olarak stresle, çaresizlikle ilgili zorlanma vardır ki bu çok zordur. Bu durumlarda kaldığımda paniğe kapılmadan, mantık içerisinde üstesinden geldiğimi biliyorum. Vazgeçmemek ve ısrarcı olmak da zorlanmayı eriten bir durumdur. Kitap, kitap sayısı kadar sonsuz, farklı dünya anlamına geliyor. Normalde insan gördüğü dünyayı tarif edebilir. Kitapla haşır neşir olan insan çok farklı dünyalar tarif edebilir. Bu her türlü şey olabilir, insanın hayal kurmasının sağlar, ufkunu genişletir. Nasıl vücudumuz için gereken vitaminleri besinlerden alıyorsak kitaplar da organik bir beyin besinidir. Bizi geliştirir, düşünce biçimimizi, estetiğimizi geliştirir. Kitap, kapalı haliyle bile ışık saçar. Kitaplar olmasaydı bu söylediğim cümleler de olmazdı. Siz lisede çok iyi bir öğrenci değildim demiştiniz. Ama belli ki kitaplarla aranız hep iyi olmuş. Evet evet, kitaplarla aram hep iyi oldu. Geçenlerde bir mesaj geldi. Şöyle diyordu Ben, okulda ne zaman kütüphaneye gitsem sizi kütüphanede bulurdum. Öyleydi, tüm boş vakitlerimde okulun kütüphanesine giderdim. Ödünç kitaplar, dergiler alırdım. Okuldaki eğitimin dışında kitaplardan edinmiş olduğum bilgi, deneyim benim yolumu açmıştır, düşünce biçimimi değiştirmiştir. Coğrafya kaderdir, sözüne inanırım. İnsanın değerini, bulunduğu koşullar belirler. Benim Ordu, İstanbul ya da New York'taki algılanma biçimim veya yaptığım işlerin karşılığını bulmam farklıdır. Tabii ki içinde, maddi karşılığı olan her şey bir üründür ve pazarlanma, reklam onun değerini belirler. Gerçek sanatçı olmayan çok sanatçı var; çok sayıda sanatçı da bilinmiyor. Bu durum her dönem var olmuştur. İnsan etkilenmeye çok açıktır. Bulunduğunuz bölgenin şivesi bizi etkiler o şive ile konuşuruz.. Sanatçı, edebiyatçı müzisyen... Kim varsa önündeki kişilerden etkilenmiştir. Babam hastanede memurdu, bir ilaç broşüründe Flemenk ressam Bosch'un sürrealist resmini kesip saklamıştım. Hala durur. Elime alır, her detayını incelerdim. Milliyet Sanat dergisindeki çalışmalarıyla Mengü Ertel (1931-2000) ve I love NY logosunu yapan tasarımcı Milton Glaser (1929-2000), grafik alanında beni etkilemiştir. Turhan Selçuk ve Ali Ulvi Ersoy en başta olmak üzere birçok karikatür sanatçısından da etkilendim. Lisede Van Gogh'un resimlerinden çok etkilendim. Tatbiki Güzel Sanatlar Yüksek Okulunda Magritte'den Dadaizm akımından, Man Ray'den etkilendim. Aklıma gelen diğer isimler de Saul Steinberg, Roland Topor Brad Holland, Adolf Born, Gut Billout, Andre Françoise, Tomi Ungerer gibi çok sanatçıdan etkilendim. Onlar da başkalarından etkilenmişlerdi, benden de etkilenen öğrenciler, gençler var. Benim odam diğer akademisyenlerden farklı olduğu için ilgi çekiyor. Duvarların her yerinde bana ait işler vardır. Sürekli üretim halinde olduğum için yaptıklarını asıyorum, yapıştırıyorum. Duvar, ev, atölye her tarafta üretmiş olduğum resimlerin vardır. Aslan yattığı yerden belli olur atasözünde olduğu gibi doktorun tıp ile ilgili kitapları olur, avukatın hukukla ilgili. Sanat daha renkli olduğu için odam daha çok ilgi çekiyor. Yeditepe Üniversitesinde de öyle, Marmara Üniversitesinde de öyle idi. Öğrenciyi yetiştirirken kendi yapmış olduğum çalışmalar doğrultusunda ödevler veriyorum, ne biliyorsam ve yapıyorsam onlara gösteriyorum. Tavsiye vermiyorum. Tavsiye istediklerinde ise mesleklerini sevmelerini, sevdikleri alanda iş yapmalarını söylüyorum. Çünkü grafiğin de çok farklı alanları var, doktorluk gibi. Sevdikleri dalı seçmelerini ve çok çalışmalarını, ilk etapta para kazanmaktan çok öğrenmenin devam etmesi gerektiğini söylüyorum. Yani aslında kendi yaptığım şeyler üzerinden tavsiye veriyorum. Derginiz hayırlı olsun. Yayıncılık zor bir alan, çok tebrik eder, emeği geçenleri kutlarım. Derginizde bana yer verdiğiniz için de çok teşekkür ederim."} {"url": "https://www.ithafsanat.com/sanatcinin-dunyasinin-icinde/", "text": "New York'taki Jean-Michel Basquiat: King Pleasure sergisi, 15 bin metrekarelik bir alanda, sanatçının 177'si daha önce hiç sergilenmemiş 200'den fazla sanat eserini ve parçayı içeriyor. Sergi başlığı, 1952 tarihli 'Moody's Mood for Love' şarkısıyla sanatçının babası Gerard Basquiat'nın gözdesi olan '50'lerin caz şarkıcısı King Pleasure'ın adından geliyor. Basquiat'nın gelişiminin belki de bugüne kadarki en ayrıntılı kişisel portresini ortaya koyan sergi, sadece gezilip görülecek eserlerden ziyade izleyiciyi, sanatçının dünyasına sokup sarmalayan bir deneyim sunuyor. Sergiyle ilgili istisnai olan, yalnızca eserler değil; aynı zamanda Adjaye Associates'in sergi tasarımı. Basquiat'nın ablası Heriveaux da çıkış noktalarını Bilimsel bir gösteri olmasını, müze ya da galeri sergisi olmasını istemedik. Gerçek bir deneyim olmasını istedik. Asıl amacımız, içeri girip onun yaşamına dalınca Jean-Michel'i bir erkek olarak, bir erkek kardeş, bir oğul, bir yeğen, bir torun olarak gösterdiğini hissettiğiniz deneyimdi diye anlatıyor. Sanatçının ahşap üzerine akrilik ve yağlı boya tabloları, köşeleri yuvarlatılmış koyu renk ahşap galeri duvarlarına asılmış. Duvarların koyu tonu, sanatçının döneme özgü renk paleti ve New York şehrini tüm güzelliği, vahşeti ve kargaşasıyla betimleyen temaları ile beklenmedik bir uyum içinde. Adjaye, serginin Brooklyn'de göçmen siyahi bir ailede dünyaya gelen ve kendi bağlamından güçlü bir şekilde etkilenen genç bir siyahi adamın samimi, kişilerarası bir anlatısını sunduğunu, Basquiat'nın Haiti ve Porto Riko kökenlerini orta sınıf evinin yeniden yaratılması yoluyla aktarmanın önemli olduğunu belirtiyor. Mimar, oyuncaklar ve erken tarihli eskizler gibi aile yadigarı eşyalarına ek olarak, sanatçının bisikleti gibi samimi nesneleri ve mimarın Afrika'dan getirdiği heykel ve nesneleri dahil etmiş. Adjaye Associates, İtalyan mobilya üreticisi Arper'i, Basquiat'ya sipariş edilen tabloların Grace Jones, Bianca Jagger veya Warhol gibi figürlere fon oluşturduğu Palladium'un ünlü özel Michael Todd VIP Odası'nın yeniden oluşturması için projeye davet etmiş. 30 kanallı bir ekran, kulübün en parlak günlerinden görüntüleri yayınlarken, döneme özgü bir film müziği Arper's Mixu, Steeve, Pix, Wim ve Ply koleksiyonlarından parçalarla döşenmiş geniş odayı dolduruyor. Odanın gece temasına uyması için üretici burada her zamanki parlak turuncu, kırmızı veya yeşil tonlarını, '80'lerin gece kulübü estetiğine gönderme yapan daha koyu küllü siyah ve bordo tonlarıyla değiştirmiş. İki büyük Steeve salon kanepesi ve eğlenceli Pix sedirleri, iddialı turu biraz uzanarak bitirmek isteyenleri davet ediyor. New York'tan sonra başka şehirlerde de devam edecek olan serginin ardındaki bir diğer unsur da pratik sürdürülebilirlik. Adjaye, Ahşap duvarların yeniden kullanımı yalnızca yeni malzemelere olan ihtiyacı azaltmakla ve çöplüklere olan katkıyı azaltmakla kalmıyor, aynı zamanda sürdürülebilir ormanlık kerestede karbonu hapsediyor diye açıklıyor. Günlük bir estetiğin ötesinde, panelli yapı, gösterinin başka bir yerde hızlı bir şekilde yeniden kurulmasına izin veriyor. Adjave bu kolaylığı Dairesel tasarım, her türlü yeniden imalat ihtiyacını ortadan kaldırıyor ve sadece söküm, nakliye ve yeniden kurulum gerektiriyor sözleriyle dile getiriyor. Serginin sanatçının ablaları tarafından düşünülmesi ve mimar Adjaye'nin de onların aktarmak istediği duyguları mükemmel bir şekilde hayata geçirmesi Basquiat'nın eserleri kadar çarpıcıydı bence. Lisane Basquiat, Bu gerçekten aşkla emek verdiğimiz bir işti ve Jean-Michel ile kendi yolculuğumuz ve üç kişi olarak hayatımız boyunca yaptığımız bir yürüyüştü. Bir başkasına devredebileceğimiz bir şey değildi. Burada olan her şeye bizzat biz karar verdik diyerek ne kadar kıymetli bir sergi ortaya çıkardıklarını anlatıyor zaten."} {"url": "https://www.ithafsanat.com/sanatin-ekonomisi/", "text": "Sanat ve ekonomi kavramlarının yan yana anılması, çok değil yarım asır öncesine dayanıyor. 1966'da New York Üniversitesi Ekonomi Profesörü William J. Baumol ve sonraki yıllarda Princeton Üniversitesi Başkanı olan William G. Bowen'ın yazdığı Performing Arts The Economic Dilemma bu alandaki ilk kitaplardan biri olarak anılıyor. Yazarlar; müzik, opera, bale gibi sanat dallarının maliyetlerini hesaplayarak endeks oluşturduğunda kültür sanat ekonomisinin de iktisadın bir alt kolu olarak görülmesini sağlamışlar. Ancak sanat ve ekonomi arasındaki ilişkinin işaretleri elbette çok daha öncesinden de görülüyor. Bundan beş yüz yıl önce Avrupa'da yaşanan Rönesans dönemi bugün bile sanat deyince aklımıza gelen sayısız eserin üretildiği zaman dilimine işaret ediyor. Rönesans öncesi kiliseler için üretilen eserler, daha sonra mesen aileler tarafından alınmış. Ardından müzelere, müzayede evlerine ve koleksiyonlara girmiş bu eserler. Ülkemiz ekonomi basınının güçlü kurumlarından Dünya gazetesinin köşe yazarlarından Osman Saffet Arolat ile görüşürken farklı tanıklıklarla sanat ve ekonomi başlığına bakma fırsatı bulduk. Tüm bu görüşmeleri yaparken fark ettik ki sanat ve ekonomi öyle tek bir dosya ile kapatılacak bir konu değil. Bundan sonra dergimizin her sayısında bu iki kavramın buluştuğu yazılar, söyleşiler, değerlendirmeler de yer alacak."} {"url": "https://www.ithafsanat.com/sanatin-luks-degil-ihtiyac-oldugu-anlasilmali/", "text": "Sokak çalışmaları ve dijital işleriyle dikkat çeken sanatçı Cem Sonel, Toplumun aslında sanatın bir lüks değil, ihtiyaç olduğunu fark edebilmesinin ancak sanatla buluşma anlarının artmasıyla mümkün olacağını düşünüyorum. Bu sebeple hem sokakta üretimin hem de ulaşılabilir eserlerin çok önemli olduğuna inanıyorum diyor. Günümüz genç kuşak sanatçılarından Cem Sonel, dijital ile gelenekseli harmanlayan, kendini bildi bileli uğraşı olan sokak sanatlarından da vazgeçmeyen isimlerden. Çocukluğundan bu yana sokaklardan ilham aldığını vurgulayan sanatçı, 1989 yılında Ankara'da doğdu. 2004'te Hacettepe Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Grafik Tasarım Bölümünü onur derecesi ile tamamlayan Sonel, sokak sanatı merakını 2009'da kurucularından olduğu sokak sanatı kolektifi ile hayata geçirmeyi başardı. Sanatçı, 2014'te Hacettepe Üniversitesi Güzel Sanatlar Enstitüsü Heykel Yüksek Lisans Bölümüne kabul edildi. 2008-2013 yılları arasında tasarım ajanslarında grafik tasarımcı ve sanat yönetmeni olarak görev alan Cem Sonel, 2017'de atölyesini taşıdığı İzmir Darağaç'ta hem bireysel hem de mahallenin sanat kolektifi ile beraber çalışmalarına devam etti. Son iki yıldır Ankara'daki atölyesinde üretmeye devam eden Sonel'in çalışmaları oldukça yenilikçi. Misal İzmir'de kendi hazırladığı bilgisayar kodunu flash disk ile sokaktaki LED tabelalara bıraktı. İstanbul ve Ankara'da da büyük boyutlarda mural çalışmaları oldu. Cem Sonel'le dijital işlerini, sokak sanatını ve sanatın gidişatını konuştuk. Kendimi bildim bileli hep bir şeyler üretme ihtiyacı hissediyorum. İlkokuldayken okul ile ev arasındaki yolda at kestanesi ağaçları vardı. Her gün o yolu yürürken topladığım at kestanelerine evde bulduğum kürdanları saplayarak onları birleştirerek bazen soyut formlar, bazen de izlediğim çizgi filmlerden feyz alarak Taş Devri arabaları yapardım. Yine aynı dönem yaptığım resimler öğretmenim ve ailem tarafından beğeni ile karşılanırdı. Hatta hatırlıyorum halen keyifle oynadığım legolarım vardı ve tuvalete girerken tüm legolarımı alır öyle girerdim. Yani aslında her anımı içinde doğası gereği oyun barındıran üretime harcardım diyebilirim. Ben yeteneğin, kişinin ilgi alanı doğrultusunda daha henüz bilinç düzeyine gelmeden yaptığı gözlemler ve aldığı kararlarla geliştiğine ve zaman içerisinde kendini belli eder duruma geldiğine inanıyorum. Yani aslında benim kadar zamanını bir şeyler üretmeye harcayan biri, gün sonunda yine ortalama benim kadar bir beceriye sahip olabilir diye düşünüyorum. Hayatımın büyük bölümünü sokakta geçirdim. Sokak hem öğrenme hem sosyalleşme hem de aktivite alanıydı benim için. Halen daha öyle diyebilirim. Ortaokul ve lise çağlarındayken mahallede benim gibi yaramazlık peşinde koşan birkaç arkadaşımla beraber bir yerlerden bulduğumuz markör kalemler ile sokaktaki arabaların plakalarını değiştirirdik. Bunu eğlenmek için yapardık. Aslında mevcut anlama, küçük müdahaleler ile yeni anlamlar kazandırma, malzemeyi manipüle etmeydi bize eğlenceli gelen. Ancak bu durumun o zamanlar bir sanatsal eylem olduğu bilincinde değildim tabii. O dönem aylık olarak çıkan müzik ve gençlik dergisi Blue Jean vardı. Müziğe çok fazla ilgili değildim ancak dergide yer alan ve Tunç Dindaş'ın hazırladığı Graffiti Türkiye sayfaları, graffitiyle tanışmama vesile oldu. Her ay o iki sayfa için dergiyi satın almaya başladım. Sokakta plaka değiştirmekten daha renkli ve eğlenceli bir yaramazlık olduğunu keşfetmiştim. Aslında üretme, müdahale etme isteği her zaman içimde olan bir ilkel dürtüydü ve vaktimin çoğunluğunu sokakta harcıyordum, dolayısıyla da sokak sanatı benim için kaçınılmaz bir yoldu diyebilirim. Grafik tasarım konusu da üretime ve çizime meraklı olduğumdan ailemin yönlendirmesiyle meslek lisesinde grafik tasarım bölümünü seçmemle başladı. Takiben lisans eğitimimi de grafik tasarım bölümünde tamamladım. Hatta uzunca bir dönem tasarımcı olma hayaliyle biraz sanat üretiminden de uzaklaşmıştım. Tasarımın amacı ortada bulunan problemi pek çok yandan ele alarak olabilecek en doğru çözümü üretmek. Ancak bu sorunlar, bir noktada kendi içsel dürtülerimle bir denge oluşturdu ve amacı aslında çözüm üretmek olmayan hatta bazen sorunun kendisini oluşturan tasarımlar yapmaya başladığımı fark ettim. Böylelikle yaramazlık ile yarar sağlama durumları benim için birbirinden ayrı ele alamadığım bir hal almış oldu. İkisinin de bana zor gelen bir yanı yok; ikisi de içinde eğlence barındıran süreçler. Ancak süreç olarak birbirinden farklı diyebilirim. Sokakta çoğunlukla izin almadan üretimimi gerçekleştiriyorum. Bu durum üretim anında hızlı ve konsantre olmayı gerektiriyor. İnanılmaz bir adrenalin ve heyecan durumu söz konusu. Yani işi üretirken duyduğunuz heyecan oldukça yüksek. Ancak iş bittiğinde siz oradan uzaklaştığınızda ve insanlar üretiminizle karşılaştığında sizin bu karşılaşmadan çoğunlukla haberiniz olmuyor. Galeride sergilenen eserlerde ise daha sakin ve süreç olarak daha uzun bir üretim söz konusu. Bu tabii heyecan duymadığım anlamına gelmiyor ancak daha güvenli veya konforu daha yüksek bir üretim yolculuğu. Fakat işler galeriye asılıp sergilendiği sırada, izleyiciyle bir araya gelip izleyicinin geri bildirimlerine şahit oluyorsunuz. Bu da oldukça büyük bir heyecan yaratıyor. Bazen öyle geri bildirimler alıyorum ki işi üretirken bilinç düzeyine inmemiş konuları fark etmemi sağlıyor. Kısaca özetlemem gerekirse; sokakta sergilemek, üretim sırasında heyecanı yüksek, sergileme sırasında daha sakin. Galeride sergilemek ise üretim sırasında daha sakin, sergileme sırasında heyecanı yüksek süreçler diyebilirim. 2019 yılından bu yana bilgisayar kodunu üretim pratiğimde malzeme olarak kullanıyorum. İlk sokak denemelerim, o dönem atölyemde İzmir'de olduğu için orada başladı. Aynı yıl üyesi olduğum Darağaç kolektifi ile beraber düzenlediğimiz Darağaç Volta etkinliğinde izinli bir duvarda yeni medya mural deneyimim oldu. O zamana kadar ilk denemelerimde, tıpkı bir graffiti sanatçısının sprey ile duvara bıraktığı imza misali hazırladığım kodu flash disk ile sokaktaki LED tabelalara kendi imzam olarak bırakıp kaçıyordum. Daha sonra İstanbul Comic and Art Festival kapsamında Beşiktaş Balık Pazarı'nın karşısındaki 12x4 metrelik duvara yine bilgisayar kodunu ve güncel teknolojiyi kullanarak yaptığım bir mural çalışmam oldu. Son olarak geçen yıl Ankara'da 24x8 metre boyutlarında bir mural çalışmam oldu. İşlerin aslında ortak hikayesi bana çok uzun zamandır rahatsızlık veren LED tabelaları nasıl manipüle edebilirim de bu önü alınamaz çirkinliğe bir kontra atak geliştirebilirim düşüncesiyle ortaya çıktı. Şöyle bir farkındalığım oldu; uzun süredir üzerine kafa yorduğum varoluşsal konular ile bilgisayar kodları, yapısı gereği bir paralellik gösteriyor. Hikaye, her iki dünyada da olmak ve olmamak halinin birbiriyle oluşturduğu temelde basit, ancak süreçle birlikte karmaşıklaşan ihtimallerin ahengiyle vuku buluyor. Bu paralellik benim Code of Conquer ismini verdiğim, anlam olarak fetih kodu olarak çevirebileceğimiz bir sanat projesine dönüştü. Ben büyük patlamanın 0'a düşen 1 olduğuna inanıyorum. Ve giderek bu 1, 0 ile karmaşık ilişkiler kurup günümüzde var olan her şeyi oluşturduğuna inanıyorum. Algoritmaları biz hayatımıza giren bilgisayarlarla tanımaya başladık ancak algoritmaları evrenin oluşumunda da gözlemleyebiliyoruz. Hücresel otomatlar buna örnek gösterilebilir. Hücresel otomatları, bir hücrenin bir an sonra 1 mi yoksa 0 pozisyonunda mı olacağını belirleyen, onun o anki komşularının 1 veya 0 olma hali olarak özetleyebiliriz. Yani kapıdan biri girdiğinde artık kimse eski ben olamayacaktır; her iki insan da hayatlarına yeni ben olarak devam ederler. Aslında birbiriyle bu denli ortak evrilen bir varoluşun altında birtakım kodlar gözlemleyebiliyoruz. Bu gerçek beni çok heyecanlandırıyor. Bu serideki her nokta, bir diğeriyle beraber bir görsel oluşturuyor ve her koyduğum nokta, önceki noktaların da bize verdiği sonucu etkiliyor. Yani burada da yüzeye yeni bir nokta düştüğünde artık tüm noktalar eski benliğinden yeni bir benliğe evriliyor. İzleyicinin eserlerle karşılaştığında durumu bu kadar içselleştirmesini beklemiyorum ancak aldığım geri dönüşlerle yakalamaya çalıştığım duygunun izleyiciye geçtiğini fark ediyorum. Bazen halı, kilim desenine benzetenler oluyor. Dokuma da aslında bir algoritma çıktısı. Bazen de güncel teknolojinin sokakta kullanılması izleyicilere heyecan veriyor. En önem verdiğim kısmı da sokakta kendini göstermekten başka bir amaca hizmet etmeyen ve bunu yaparken de herhangi bir estetik kaygıyla oluşturulmamış çirkin LED tabelaların aslında başka bir amaçla kullanılabileceğine şahit oluyorlar. Sokak sanatı, sanatçının herhangi bir maddi gelir beklemeden tamamen içsel dürtülerle yaptığı ve çoğunlukla sadece kendi cebinden karşıladığı bir üretim biçimi. Ancak bu durum özellikle malzemelerin ithal edildiği Türkiye'de takdir edersiniz ki sürdürmesi güç bir durum oluşturuyor. Ben de uzun süredir yaşam alanım olan sokağa atmaya kıyamayıp biriktirdiğim atık sprey kutularının kendisini bir sanat nesnesine dönüştürüp bunların satışıyla sokak için yeni kutular alabilirim gibi sürdürülebilir, aynı zamanda da çevreci bir döngü keşfettim. Sprey boyaların satış fiyatı iki sene öncesine göre 5 katına çıktı. Bu durum özellikle sokağa yeni çıkacak gençler için yeni mücadele yolları gerektiriyor. Benim bu projem de aslında genç arkadaşlarıma bir öneri olarak düşünülebilir. Alttan gelen yeni insanlar sokağa çıkmazsa bu kültür giderek kaybolacaktır, dolayısıyla da yeni stratejiler bu anlamda değerli diye düşünüyorum. Sprey kutularını özellikle ulaşılabilir bir düzeyde tutuyorum çünkü ülkemizde koleksiyoner olmak maalesef zengin sporu olarak düşünülüyor. Bunda haklı bir taraf olmakla birlikte pek çok ulaşılabilir sanat eseri üreten sanatçılar da mevcut. Toplumun aslında sanatın bir lüks değil, ihtiyaç olduğunu fark edebilmesinin ancak sanatla buluşma anlarının artmasıyla mümkün olacağını düşünüyorum. Bu sebeple hem sokakta üretimin hem de ulaşılabilir eserlerin çok önemli olduğuna inanıyorum. Anksiyete problemi olan bir birey olarak kaygılarımdan bahsetmeye başlarsam bu röportajın sonu hem benim hem de okuyucu için gelmeyebilir. Dijital çağda her alanda olduğu gibi sanatın da dijitalleşmesi kaçınılmaz bir durum. Ancak gözlemlediğim kadarıyla sanatçılar ve izleyiciler, dijital ve geleneksel ikileminde kalabiliyor. Ben her iki üretim şeklinin aynı eserde buluşabileceğini, bir uzlaşma oluşturabileceğini düşünüyorum. Hele ki günümüzde biz ne dijital ortamda yaşıyoruz ne de dijital olmayan ortamda. Her iki ortamın da iştirakçileriyiz. Ben de her iki ortama da iştirak eden eserlerin günceli kendimce daha doğru bir noktadan yakaladığı inancıyla hibrit eserler üretiyorum. Aslında dijital evrene olan merakım dijitali bir sonuç olarak değil; bir alet, bir araç olarak ele almama sebep. Ben bilgisayarı alet, kodu da malzeme olarak düşünüyorum. Tercihen de geleneksel aletler ile kullandığım malzemeleri dijital aletlerle kullandığım malzemelerle birleştirerek ortaya bir şeyler çıkartıyorum. Dijital gelişim iletişimi oldukça kolay bir hale getirdi bu da gelişimin hızını her geçen gün katlıyor. Eskiden mücadele zamana karşı gerçekleşirken günümüzde hıza karşı bir mücadeleden bahsedebiliriz. Dijital üretim biçimini geleneksel üretim biçimleriyle harmanlamak bu açıdan da iyi bir mücadele. Dijital aletlerin üretim hızına karşı geleneksel yöntemlerin zaman alması bence kendi içerisinde bir denge oluşturuyor."} {"url": "https://www.ithafsanat.com/sanatin-ve-doganin-birlikteligine-ovgu/", "text": "Tohumları 20 yıl önce atılan ve 2010'da kapılarını ziyarete açan Baksı Müzesi, iki yeni sergiyi sanatseverlerle buluşturuyor. Kıraçta Heykel sergisi Baksı tepesini heykellerle kuşatıyor. Farklı kuşaklardan dokuz sanatçının açık havaya yerleşen yapıtları bundan böyle tepeden Çoruh nehrini seyredecekler, Baksı'nın doğası ve öyküsüyle bütünleşecekler. İkinci sergi ise geçtiğimiz yıl ilk kez verilen Anadolu Ödüllerine değer bulunan projeleri bir araya getirmeyi ve tanıtmayı amaçlıyor. Bu sergi, Anadolu'dan ilham alan ve ona değer katan çalışmalara topluca bir bakış olanağı sağlıyor, sivil topluma ve yerel yönetimlere yeni öneriler sunuyor. Çağdaş müzeciliği yepyeni bir anlayışla Anadolu'nun kültür varlıkları haritasına katan Baksı, 20. yılını geride bırakırken, iki yeni sergiyi sanatseverlerin beğenisine sundu. Sanatın ve doğanın birlikteliğine övgü niteliğindeki Kıraçta Heykel sergisi, izleyiciyi mekansal sınırların dışına çıkarıp doğayla buluştururken, heykellerin rehberlik ettiği şiirsel bir yolculuk vadediyor. Baksı Müzesi'nin yer aldığı kıraç sırttan Çoruh nehrini seyreden bu sanat yapıtları, içine yerleştikleri coğrafyayla yeni anlamlar kazanırken, kadim uygarlıklara ev sahipliği yapmış bu mekana da taze bir bakış getiriyor. Baksı tepesinde ziyarete açılan açık hava sergisinde Erdal Duman, Günnur Özsoy, Hüsamettin Koçan, İbrahim Koç, Kemal Tufan, Mike Berg, Nermin Er, Osman Dinç ve Yunus Tonkuş'un yapıtları yer alıyor. Kıraçta Heykel sergisine dair açıklamalarda bulunan Baksı Müzesi kurucusu Prof. Hüsamettin Koçan, İçinde bulunduğumuz koşullar ne kadar zorlayıcı olsa da bunu bir insanlık deneyimi olarak kaydedip yeni yapıtlar üretmeye devam ediyoruz. Bu kez, çocukluk anılarımda önemli bir yere sahip bir mekan, Baksı'nın 65 yıldır değişmeden kalmış kıraç tepesi yapıtlarımıza ev sahipliği yapıyor. Heykeller bu kıraç sırttan nehre doğru uzanırken yeni bir sessizlikle, Baksı'yı ziyaret edenleri hem çağırıyor hem de onları yeni bir duyum alımına davet ediyor: Soluğunu tut, doğaya bak, doğa sana sanatçıyla birlikte yeni şeyler anlatacak. Umuyorum ki bu heykeller, bu kıraçta uzun yıllar konuk olsunlar. Ve de bu kıraç, heykellerin evi olsun diyor. Baksı Kültür Sanat Vakfı tarafından Anadolu'nun ortak kimliğine katkıda bulunan üretimlere dikkat çekmek amacıyla hayata geçirilen Anadolu Ödülleri'nin kazananları ise Depo Müze'de gösterime sunuluyor. Ana sponsorluğunu Doğan Holding'in üstlendiği, Kurukahveci Mehmet Efendi'nin sponsor olarak katkıda bulunduğu ödül programı; Müzecilik, Süreli Etkinlikler, Gösteri Sanatları, Arkeoloji ve Restorasyon kategorilerinden oluşuyor. Türkiye'nin 35 ilinden 133 projenin başvurduğu yarışmada, altı proje Anadolu Ödülü'ne, iki proje de Alana Katkı Ödülüne değer bulundu. Yeni sergilerin yanı sıra Şakir Gökçebağ'ın heykel ve yerleştirmelerinden oluşan Aşina sergisi, Maske/Çağrışımlar adlı grup sergisi ve kalıcı koleksiyonda yer alan yapıtlar da Baksı Müzesi'nde sanatseverleri bekliyor. Bayburt'un Bayraktar köyünde yer alan müze, pazartesi hariç her gün 10.00 19.00 saatleri arasında ziyaret edilebilir."} {"url": "https://www.ithafsanat.com/sanatta-dijitallesme-nasil-basladi-nereye-gidiyor/", "text": "Sanat eserlerinin bir bilgisayar yardımıyla dijital ortamda üretilmesi aslında yeni bir konu değil. Ancak son yıllarda ivmelenerek göz ardı edilemeyecek kadar hızla ilerleyen dijitalleşme, hayatımıza yeni giren kripto paralar ve NFT gibi kavramlar, sanatın bundan sonra alacağı şekil, gideceği yön hakkında bizi bazı sorular sormaya yöneltiyor. Bundan yaklaşık iki yıl önce, çok sıcak bir ağustos gününde arkadaşımın bahçesinde oturuyorduk ve ağır havanın etkisiyle konuşmaya bile gücümüz yoktu. Bahçe masasının üzerinde bir sürahi limonata vardı ve içindeki buzlar çaresizce eriyordu, neredeyse biz de eriyecektik. Arkadaşım üşengeç bir ritimle, kucağına yatırdığı gitarını tıngırdatıyordu. Sonra birden doğrulup Baksana dedi. Karşıdaki evin çatısının gökyüzüyle kesiştiği yerde ne güzel bir mavi tonu var, tablo gibi. Şimdi gerçekten bir akıllı telefonum olmasını isterdim işte... Bunun fotoğrafını çekip paylaşırdım. Robin'i size kısaca şöyle anlatayım: Kendisi asla akıllı telefon veya sosyal medya kullanmaz. Giyimiyle, kuşamıyla, konuşmalarıyla geçmişten gelen bir kahraman gibidir. Yani 80'ler, 90'lar vücuda gelse bu kesinlikle Robin olurdu... Dediği yere doğru kafamı çevirdim ve kırmızı dik üçgen çatı tam bizim baktığımız noktadan gökyüzünü çaprazlamasına ikiye bölüyordu ve gökyüzünün keskin mavisiyle çok hoş bir tablo ortaya çıkıyordu. Gözün gördüğüyle yetineceğiz o zaman, sadece bak dedim. Bunu dememle akıllı telefonumu alıp gördüğümüz güzelliğin fotoğrafını çekmem bir oldu. Göz ucuyla bana bakan Robin alaycı bir tavırla, Ah siz dijital çağın insanları... deyip sıcak havanın verdiği uyuşuklukla esneyerek kucağında gitarıyla beraber arkasına doğru yaslandı. 19. yüzyılda, bildiğimiz anlamda fotoğraf makinesi icat edildiğinde çok ses getirmiş ve tartışmalara yol açarak sanat çevrelerini ikiye bölmüştü. Ünlü Fransız şair Charles Baudelaire, fotoğraf makinesinin bir sanat aracı olarak kullanılmasını eleştirenlerden biriydi. 1859 tarihli Salon incelemesinde (Salon de 1859) fotoğrafı duygulardan ve güzellikten yoksun, salt mekanik bir araç olarak tanımlıyordu. Baudelaire, realist Courbet ve Manet gibi ressamlar ve fotoğrafçı Nadar ile yakın bağları olsa da moderniteye ve modern sanata endişeyle yaklaşıyordu ve fotoğraf için Var olanı temsil etmek gereksiz ve sıkıcıdır yorumunda bulunuyordu. 1935 yılına gelindiğinde Alman Filozof Walter Benjamin de fotoğraf hakkında benzer görüşler ortaya koyuyordu. Benjamin, Mekanik Yeniden Üretim Çağında Sanat Eseri adlı makalesinde, fotoğraf makinesinin sanat eserinin aurasını öldürdüğünü, onun bulunduğu zaman ve mekandaki eşsiz varlığını ve biricikliğini yok ettiğini fakat bir yandan da sanat eserini demokratikleştirip herkes için ulaşılabilir kıldığını söylüyordu. Benjamin'in anlatmak istediğini aslında şöyle bir örnekle daha basitçe açıklayabiliriz: Mona Lisa tablosunu bilmeyen var mı? Neredeyse herkes Da Vinci'nin bu ünlü eserini bir şekilde tanıyordur. Peki ya kaç kişi bizzat Paris'teki Louvre Müzesi'ne gidip bu tabloyu yerinde görmüştür? Bu soruya Evet cevabını verenlerin çok daha az olduğuna eminim. Peki, o zaman Mona Lisa tablosunu görmeyi nasıl başardınız? Çünkü büyük çoğunluğumuz Mona Lisa'yı dijital dünyadaki temsilleri sayesinde tanıyoruz. İnternette Mona Lisa diye aratıp bu tablonun fotoğraf makinesiyle çekilmiş bir fotoğrafının dijitalleştirilmiş JPEG versiyonunu bilgisayarıma kaydedip evimdeki yazıcıdan bu resmi bir kağıda basıp odamın duvarına asabilirim. Ta da! Mona Lisa artık benim odamın duvarında. Ama orijinal eserin aurasını, o andaki varlığını ve biricikliğini asla elde edemem çünkü Da Vinci'nin tablosu tek ve yegane kopya olarak müzede durmakta. Üstelik benim yazıcıdan çıkardığım A4 boyutundaki kağıt parçasının da hiçbir maddi değeri yok yani eser üzerinde herhangi bir hak sahibi de değilim. Biri NFT mi dedi? Az sonra oraya doğru geliyoruz. Bilgisayar sanatı terimi 1960'larda kültürel alana girmeye başladı. Bilgisayarın sanat yaratmak için kullanılması tartışmaların önünü açtı ve sanatçıları yine iki gruba ayırdı. Charles Baudelaire'in fotoğrafçılığa tepkisi gibi Jacques Ellul, Herbert Marcuse ve Marshall McLuhan'ın da aralarında bulunduğu kimi teorisyenler, eleştirmenler ve sanatçılar bilgisayarın nihayetinde insan yaratıcılığını gasp edip yozlaştırabileceğinden korkuyorlardı. Bu yıllarda henüz bilgisayarlar bildiğimizden çok farklıydı. Kullanıcı arabirimi veya yazılımlar yoktu. Sanatçılar ve bilgisayarbilimcileri kendi programlarını yazarak bilgisayarın yaratıcı potansiyelini keşfetmeye başladılar. Dijital sanat terimi ise, bilgisayar mühendislerinin dijital sanatçı Harold Cohen tarafından kullanılan bir boyama programı geliştirmesiyle 1980'lerde ortaya çıktı. 1990'lar ve sonrasında ise kendimizi video art'ların, dijital resimlerin, insan hayal gücünün sınırı olmadığını gösteren görsel-işitsel deneyimlerin vaat edildiği dijital sanatlar sergilerinin, neon lambaların, hala bir türlü icat edilemeyen uçan arabaların, sayısız yeni ve genç sanatçıyla ortaya atılan taze fikirlerin, yeni akımların, yeni sözlerin, güncel bilgisayar yazılımlarının, sosyal medya uygulamalarının ve tek bir tıkla hepsinin cümle alemle paylaşılabildiği bir dijital evrenin içinde buluverdik. Hikaye burada bitiyor mu? Tabii ki hayır. Hayatımıza giren Blockchain, kripto paralar, Metaverse ve NFT gibi kavramlar var, öyle ki NFT dijital sanat eserlerinin hem üretiminde hem özgünlüğünün korunmasında bir devrim yaptı."} {"url": "https://www.ithafsanat.com/sanatta-maneviyat-uzerine-wassily-kandinsky/", "text": "Resim sanatının gelmiş geçmiş en büyük isimlerinden Wassily Kandinsky'nin sanat ve hayat üzerine derinlikli düşüncelerini bir araya getiren kitap, Gül Yıldız'ın özenli çevirisiyle Türkçeye kazandırıldı. Modern sanatın gelişiminde büyük bir öneme sahip olan bu çalışma, Wassily Kandinsky (1866 1944) tarafından kaleme alındı. Yayımlandığı 1910 yılından bu yana halen günümüzde de sanatta bir rehber niteliği taşıyan bu eser, hem sanatçılara hem de sanatseverlere yol gösteriyor. Sanatı geleneksel bağlarından koparıp özgürleştiren sanat hareketinin öncü kuramlarının yer aldığı bu yapıtta, resimdeki tinsel devrim olarak adlandırabileceğimiz, maddesel olandan uzaklaşıp soyuta yönelen dışavurumculuğun temelleri atılıyor. Kandinsky'nin eseri, iyi okur için keyifli ve nitelikli bir okuma pratiği sunuyor."} {"url": "https://www.ithafsanat.com/saraybosna-film-festivalinde-47-film-yarisacak/", "text": "Bosna Hersek'te bu yıl 13 Ağustos'ta başlayacak Saraybosna Film Festivali'nde 47 film yarışacak. Bu yıl 27. kez sinemaseverlere kapılarını açacak olan Saraybosna Film Festivali'nden yapılan açıklamada, Saraybosna'nın Kalbi isimli festival ödüllerini almak için 4 kategoride toplam 47 filmin yarışacağı belirtildi. Uzun metrajlı film kategorisinde 9, kısa film kategorisinde 10, belgesel film kategorisinde 16 ve öğrenci filmleri kategorisinde 12 filmin yer alacağı kaydedilen açıklamada, 18 filmin dünya prömiyeri, 3 filmin uluslararası, 1 filmin Avrupa, 24 filmin bölgesel ve 1 filmin de Bosna Hersek prömiyerinin gerçekleştirileceği kaydedildi. Uzun metrajlı film kategorisinde ödül için The Elegy of Laurel, Things Worth Weeping For, Bebia, a mon seul desir, The Hill Where Lionesses Roar, Celts, Moon, 66 Questions, Murina, Looking for Venera ve Great Freedom filmleri yarışacak."} {"url": "https://www.ithafsanat.com/sefaletine-katlanmak-icin-anlatan-insan/", "text": "Kriz zamanlarında özgün fikirler artar ve krizi çözmese de krizin derinliğini azaltıp şiddetini dindirir. Dünya görüşlerinin değişmesi de böylesi özgün çalışmaların biriktirdiği aklın, zamanı geldiğinde patlamasıdır. İnsanın, yüksek ve uyumlu bir kimlik değil de düşük, uyduruk ve kaotik bir kimlik olduğu iddiasındaki Homo Narrans kitabı belki de bu yüzden ilgimi çekti. İnsanın macerasını kutsal eksende anlamlandırıp hayvani doğasını güçlü fakat ikincil doğa olarak kodlayan geleneksel, dini, irfani metinleri çokça okumuşuzdur. Son birkaç yüzyıldır, insana köken bulma arayışları onu bir tanrısal tarafa, bir hayvani tarafa atıp duruyor. Homo sapiens sapiens ile bugünkü dünyada bile temsil gücünü korumayı sürdüren semitik anlatının şerefli insanı, uzlaşmakta zorlanıyor. Kriz zamanlarında özgün fikirler artar ve krizi çözmese de krizin derinliğini azaltıp şiddetini dindirir. Dünya görüşlerinin değişmesi de böylesi özgün çalışmaların biriktirdiği aklın, zamanı geldiğinde patlamasıdır. İnsanın, yüksek ve uyumlu bir kimlik değil de düşük, uyduruk ve kaotik bir kimlik olduğu iddiasındaki Homo Narrans kitabı belki de bu yüzden ilgimi çekti. Güya anılmaya değmeyen yüz binlerce yıllık dönemde, kendisi dışındakilerle farklılıklarını değil de benzerliklerini öne çıkararak sürdürdüğü asıl kahramanlık dönemi dururken, parçalaya parçalaya, ötekileştirmeden beslenerek kendisini fukaralaştırdığı dönemin bunca ilgiye mazhar olmasını dilin icadına bağlıyor. Yazar İsmail Gezgin, özlemini çektiğimiz hünerver ve verimkar akademisyenlerden. Arkeoloji çalışmalarını antropolojik perspektifle, edebi tatta aktarabilecek sayılı kişilerden. Evrimsel silsileyi; canlı, sahih olandan, kurgulanmış, yapaya taşıyan yazar, insanın anlatma ihtiyacının tam da insan olmayı uydurmasıyla eş zamanlı ortaya çıktığını savunuyor. İnsan; yaşamı bilmeden yaşadığı, ölümü bilmeden öldüğü ve bozgun nedir bilmediği yüz binlerce yıl sonunda tüm canlılarla üleştiği köken dilden, ortak dilden uzaklaşarak anlam ekip biçtiği simgesel dile iltica ediyor. Dananın kuyruğu burada kopuyor. Simgelerle dokuyup durdukça imgesel bütünlükten kopardığı varlığı hem kendisi hem de tüm canlılar için büyük bir tehdide dönüşüyor. Dünyanın farklı coğrafyalarında farklı dili konuşan ilk ve tek tür olarak yalnızlaşıyor insan. Eski ve yeni Türkçe kavramları birlikte kullanarak dil lisan ayrımı yapıyor yazar. Lisan, insana sonradan eklemleniyor. Gösterge devrimi, söz dizimi devrimi, simge devrimi derken homo sapiens sapiens, doğanın sunduğu kadim dili bütünüyle unutup her şeyi sil baştan bilmekle lanetleniyor. Kadim mitlerden yaptığı alıntıları, evrimsel verileri, psikanalitik yaklaşımları eşleştirip bütüncül bir okumaya kalkışan yazar sebep sonuç mekaniğini mümkün olduğunca tutarlı bir şekilde işletiyor. İnsan yapıp ederken şimdinin gerilimini dindirmeyi amaçlıyor. Hayatı yaşayamazken ve içine sıkıştığı şimdide, aslından kopmuşluğu onu nevrotik bir hale sokarken o, ezeli ve ebedi zamanlara anlatarak sıçrıyor ve tümleniyor. Hayvan olamayan, insan kalamıyor ve tanrısal makyajla defosunu kapatmayı deniyor. Sözle göğe yöneliyor, yeryüzündeki köksüzlüğü için tanrısal insan yalanına sığınıyor. Evren kuran mitlerde; Babil Kulesi, Sisyphos, Boğa Tanrı, Gılgamış gibi yakından bildiğimizi sandığımız anlatı öbeklerinin insanlaşma safhalarındaki işlevlerine değiniliyor. Sınır nedir bilmeyen hayvan insan, ölümsüzlük bilgisine ulaşır ulaşmaz bir yığın kültürel sedle tutsaklaşıyor. Sisyphos'un mütemadiyen taşıyıp durduğu kayanın, uygarlığın Homo sapiens sapiens'e dayattığı yaşamın arkaik temsili olması, kitaptaki özgün tespitlerden yalnızca biri. Bilmeyen, buna rağmen seslenerek anlaşan ve yaşayan hayvan insan; ölümü bilen, dil kuran, bunun bedeli olarak da anlaşamayan ve yaşamayan Homo Narrans dikotomisi, evrimsel, bilimsel anlatı ile mitolojik, dini anlatıyı birbirine bağlıyor. Homo Narrans, kültür kuran mitler bölümünde daha çok sınıflı toplumun ve toplumsal cinsiyetin doğasıyla hesaplaşıyor. Cinsellik dönüşüyor, sınırlanıyor; efendiler cinselliği ipotek altına alıyor ve sınırlanmıyor. Savaşlara ve kahramanlara ihtiyaç duyuluyor. Kadınlar kahramanları, erkekler güzeli arzuluyor. Onlar rollerini oynadıkça insanlar birbirinden hızla ayrışmaya devam ediyor. İnsanlık bir yandan öjenik anlayışı meşrulaştırdığı köken mitoslarıyla parçalanır ve aryanlar lehine adalet tanrıçasına tecavüz edilirken, aynı toplumun içindeki denkler de, efendilere ve kölelere dönüşüyor. Çingenelerin aşağılanmasının mitoslardaki izini süren yazar, Nemrut İbrahim anlatısında, topluluk önünde cinsel ilişkiye giren Çin ve Gane kardeşlere ulaşıyor. Peki iki bin yıl sonra, İsa mesihin çarmıha gerilmesinde çivileri kim yapmış dersiniz? Gene Çingenelere yüklenmiş, insanlığın bilinç dışındaki kiri pası! Böylesi anlatılar, toplumsal bilinç dışının üyelere aktarılmasını sağlıyor ve inanca, dünya görüşüne ideolojiye dönüşüyor. Benim oldukça cesur bulduğum, uygarlığın kurulmasında ilahi tecavüzün rolü diye özetleyebileceğim kısımdaysa mitoslardaki tanrıların keyfi tecavüzlerine dayanan dünya düzeni, eril iktidarın meşrulaştırılmasına payanda oluyor. Eve kapatılan ve eril dayatmaya rıza gösteren kadınların süngüsü, masum gözüken Kırmızı Başlıklı Kız gibi masallarla düşüyor. Zihinlere kakılan ve toplumun kabulünü sorgulamayı imkansızlaştıran masal sayesinde kız, erkek, ata, yasak, tehlike, güven, yasa gibi kavramsal bindirmeler gücünü artırıyor. Mitlerin, masalların fantastik ve eğlenceli yüzeyi, altta yatan toplumsal kapatma ve itaat kültürünün aklanmasını gizliyor. Ontolojik kabusuna nihayet vermek, sonsuz zamana ve güzel diyarlara uzanmak için anlattıkça duran insan, kendisini sağaltamadığı gibi değerler anlatısıyla üretilen ve yönlendirilen vicdanına bile sahip çıkamıyor. Geriye dönmek mümkün olmadığı için anlattığıyla özdeşleşiyor ve şerefli insan hayali kurarken hepi topu bir hikayeye dönüşüyor."} {"url": "https://www.ithafsanat.com/sehir-tiyatrolari-yeni-sezon-programini-acikladi/", "text": "İstanbul Büyükşehir Belediyesi Şehir Tiyatroları, eylül ayında iki yeni sahne, yedi yeni oyun ve Kaldığımız Yerden. Yeniden sloganıyla başlıyor! İstanbul Büyükşehir Belediyesi Şehir Tiyatroları, yeni sezon repertuvarını Müze Gazhane'de basın ve kültür-sanat dünyasıyla paylaştı. Eylül ayında başlayacak yeni tiyatro sezonu, iki yeni sahne, yedi yeni oyun ve Kaldığımız Yerden. Yeniden sloganıyla perde açacak. Törende İBB Şehir Tiyatroları'nın iki yeni sahne kazandığını söyleyen Sanat Yönetmeni Mehmet Ergen, Kaldığımız Yerden. Yeniden sloganıyla yeni sezona başlayacaklarını paylaştı. Eylül ayında 7 prömiyerle sezonu açacaklarını kaydeden Ergen, Geleneksel olarak Harbiye Muhsin Ertuğrul Sahnesi'nde yaptığımız sezon açılışımızı Müze Gazhane'de yapmak istedik. Çünkü bu sezon iki yeni sahne, Şehir Tiyatroları'nın sahneleri olarak hizmet verecek dedi. Kaldığımız Yerden, Yeniden sloganıyla duyurulan yeni sezonda, büyük ve görkemli müzikaller dikkat çekiyor. Tüm zamanların en iyi müzikali olarak kabul edilen Gypsy müzikali, Türkiye'de ilk kez sahnelenecek. Bando Ziyareti ve Suikastçılar müzikalleri de izleyicilerin karşısına çıkacak. Moby Dick gibi klasiklerin yanı sıra Bekçi ile Postacı ile Herkes Sihirbaz Olacak isimli çocuk oyunları yine yeni sezonda tiyatro izleyicileriyle buluşacak. Bekçi ile Postacı, Herkes Sihirbaz Olacak isimli çalışmaları süren yeni çocuk oyunları da sergilenecek. Dünya repertuvarının en önemli eserlerinden biri olan Cadı Kazanı, Şehir Tiyatroları'nda ilk defa sergilenecek. Galileo, Bertolt Brecht'in önemli bir eseri. En son 1975 yılında yapılmıştı. 45 yıl aradan sonra yine çok büyük bir klasiği Şehir Tiyatroları repertuvarına kazandırıyor. Komedi olarak, Yatak Odası Komedisi Alan Ayckbourn'un eseri sahnelenecek. Maviydi Bisikletim yeni bir prodüksiyonla karşınıza çıkacak. Şehir Tiyatrosu'yla yan yana duran bir isim olan Turan Oflazoğlu için 2022 yılında bir küçük Turan Oflazoğlu Festivali yaparak okunmamış hiçbir oyunu kalmasın diyerek onlar sergilenecek. Ayrıca Deli İbrahim, büyük bir prodüksiyon olarak yapılacak. Bu oyunlar dışında Şehir Yazarları Arıyor projesi kapsamında 200'ün üzerinde yazılmış oyundan elemeler yapıldı ve bir kısmı sahneye taşınıyor. Gazhane Meydan Sahnesi'nde yeni yerli yazarlar ve Türkiye'de ilk kez oynanan yabancı oyunlarımız olacak. Bu sahnede de Albert Camus'nün Veba adlı oyunu olacak. Genel Sanat Yönetmeni Mehmet Ergen, repertuarın ardından, Sosyal eşitlik ve farkındalık yaratmak üzere bir bildiri hazırlıyoruz. Sahnelerimizde, provalarımızda temsil açısından bir eşitsizlik olmasın istiyoruz. sözleriyle, Genel Sanat Yönetmen yardımcıları Emre Koyuncuoğlu, Lerzan Pamir, Sevinç Erbulak'ı sahneye davet etti. Emre Koyuncuoğlu: Geçen sene birçok çalışmayı çevrimiçi yaptık, zamanımızı kendi çalışmalarınızı düşünerek tartışarak geçirdik. Bu bildiri fikrini Genel Sanat Yönetmenliğinde bir araya gelerek oluşturmaya başladık. Zaman içinde bütün sanatçı arkadaşlarımıza duyurduk. Amacımız tiyatroda her türlü şiddeti, tacizi, mobbingi önlemek ve toplumsal cinsiyet eşitliği farkındalığını sağlamak için bir bildiri yayınlamaktı. Sanatçılar olarak böyle bir hassasiyet göstermek istedik. Detaylı olarak önümüzdeki günlerde bunu yayınlayacağız. Arkamızda desteklerini hissettiğimiz İBB Kültür Sanat Koordinatörü Figen Ayhan Karakelle'ye, İBB Genel Sekreter Yardımcısı Şengül Altan Arslan Hanım'a teşekkürlerimi sunuyorum. dedi. Covid 19 pandemi döneminde yapılan çalışmalara değinen Ergen, üretime hiç ara vermediklerini aktardı. Şehir Tiyatroları, Covid 19 tedbirleri ile yeni sezonda İçişleri Bakanlığı'nın 20.08.2021 tarihli genelgesiyle belirlenen uygulamalar doğrultusunda izleyici kabul edecek. Oturma düzeni 1 dolu 1 boş olacak şekilde planlanacak. Maskesiz izleyicilerin salonda bulunmasına izin verilmeyecek. Fuayelere her 4 metrekareye 1 kişi olacak şekilde, belirli sayıda seyirci kabul edilecek. Salonların klima sistemi yeni şartlara uygun şekilde yüzde 100 temiz havayla çalışacak şekilde ayarlanacak. Ayrıca Salon girişlerinde ateş ölçümü yapılacak. Yine girişlerde dezenfektan bulundurulacak."} {"url": "https://www.ithafsanat.com/sehir-tiyatrolarindan-kadina-yonelik-siddete-karsi-okuma-tiyatrosu/", "text": "İstanbul Büyükşehir Belediyesi Kültür Daire Başkanlığı'nın düzenlediği 25 Kasım Kadına Yönelik Şiddetle Uluslararası Mücadele Günü Etkinliklerinin bir parçası olarak, İBB Şehir Tiyatroları'na bağlı Çağdaş Gösteri Sanatları Merkezi, Mor Çatı Sığınağı Vakfı'yla birlikte bir okuma tiyatrosu, söyleşi ve atölye gerçekleştirilecek. İBB Şehir Tiyatroları Çağdaş Gösteri Sanatları Birimi bünyesinde Emre Koyuncuoğlu ve Cemre Baytok; Mor Çatı Kadın Sığınağı Vakfı'nın hazırladığı Kadına Yönelik Şiddet Deneyimleri ve Şiddete Karşı Anlatılar kitaplarından bir derleme oluşturdu. Derlemenin içinde yer alan, şiddete karşı kadınların verdiği mücadelenin aktarıldığı gerçek hikayeler; Aslı İçözü ve Lerzan Pamir rejisinde, İBB Şehir Tiyatroları oyuncularından Bennu Yıldırımlar, Sevinç Erbulak, Sevil Akı, Ebru Üstüntaş, Hazal Uprak'ın rol aldığı bir okuma tiyatrosu olarak izlenebilecek. Ardından kadına yönelik şiddete karşı çözüm üretme üzerine alan deneyimi olan Cemre Baytok ve kadına yönelik şiddet hakkında Şehir Tiyatroları'nda aktif çalışmalar yürüten tiyatronun yönetmenlerinden Lerzan Pamir, Emre Koyuncuoğlu, Aslı İçözü ve Mor Çatı Kadın Sığınağı Vakfı'ndan Zuhal Güreli ile bir sohbet gerçekleştirecek. Sohbet, seyircilerin doğrudan etkileşim kurabileceği bir yapıda olacak. Katılımcılar okuma tiyatrosundaki hikayeler üstünden, farklı disiplinlerin ve farklı alanların katılımıyla, şiddete karşı birbirlerini nasıl güçlendirdiklerini izleyiciyle paylaşacaklar. Kadın sanatçılarımızın katkısıyla birlikte güçlenme önerisi taşıyan etkinlikler, 1 Aralık Çarşamba saat 13.00'te Ümraniye Kültür Merkezi'nde, 7 Aralık Salı saat: 13.00'te Fatih Kültür Merkezi'nde düzenlenecek."} {"url": "https://www.ithafsanat.com/sener-sen-40-yil-sonra-yine-ayni-rolde-zengin-mutfagi/", "text": "1978 yılında ilk kez İstanbul Şehir Tiyatrolarında bu oyunda aşçı Lütfü Usta'yı canlandıran Şener Şen, 40 yıl aradan sonra aynı rolde ve genç bir oyuncu kadrosuyla tekrar sahnede. Zengin Mutfağı, cumhuriyet tarihinde görülmüş en büyükişçi hareketi olan 15-16 Haziran 1970 olaylarının zengin bir ailenin mutfağına yansıması. Hizmet etmekten başka bir şey düşünemeyen köşk çalışanları da gözlerinin önünde gelişen olaylar karşısında kayıtsız kalamayacaktır. Toplumdaki değişimden her biri kendi payına düşeni alacaktır. Oyun ilk olarak 1978'de İstanbul Şehir Tiyatroları'nda Başar Sabuncu yönetiminde sahnelendi ve başrolde Şener Şen oynadı. Aralarında İsmet Küntay Ödülü de bulunmak üzere çeşitli ödüller alan oyun 1980'de aynı ekip tarafından sinemaya da aktarıldı. 1994-1995 sezonundan itibaren Devlet Tiyatroları'nda çeşitli defalar sahnelendi. 2012-2013 tiyatro sezonunda yazarın kızı Aslı Öngören yönetiminde İstanbul Şehir Tiyatroları'nda yeniden sahnelendi."} {"url": "https://www.ithafsanat.com/senur-akin-bicer-sanat-calistayi-hepimiz-icin-bambaska-deneyim-kapilari-acti/", "text": "İş dünyasındaki başarılarının yanı sıra sanatçı yönü ve sanata desteğiyle de bilinen, dergimizin imtiyaz sahibi ve Arnica Yönetim Kurulu Başkanı Senur Akın Biçer ile geçen yaz başlattıkları Arnica Art Land Sanat Çalıştayı kapsamında çok geniş bir söyleşi gerçekleştirdik. Arnica Art Land Kurucusu ve Danışma Kurulu Başkanı olan Senur Akın Biçer, sanata ve sanatçıya destek vermekten duydukları mutluluğu dile getirerek 23-30 Ağustos 2022 tarihleri arasında Türkiye'nin birçok kentinden, resmin farklı disiplinlerinde eserler üreten, usta kuşak, orta kuşak ve genç kuşak sanatçıları bir araya getiren Arnica Art Land Sanat Çalıştayı, hepimiz için bambaşka deneyim kapıları açtı. Üretilen her eser, hem sanatçının iç dünyasını ortaya koydu hem de o eseri izleyen, ona bakan bizlerin ruhuna dokundu. Ben bazı eserlerde çocukluğuma gittim, bazı eserlerde hayallerimi gördüm. Tüm bunlar benim için gerçekten eşsizdi diyor. Böylesi bir çalıştayı gerçekleştirmenin sanat için kurulan hayalleri hayata geçirmek anlamına geldiğini, Arnica olarak ülkemizin kültür sanat atmosferine kalıcı bir katkı sağlamayı amaçladıklarını da anlatan Senur Akın Biçer, Mersin'e çağdaş sanat müzesi kazandırmayı hedeflediklerini belirtiyor. Sanat benim için hayatımın her döneminde hobi düzeyinden daha ileride bir uğraş oldu. Sanırım bunda çocukluk yıllarımdan itibaren tanık olduğum, babamın iş ve sanatı eş tutan yaklaşımı etkili oldu. Arnica'nın kurucusu olan babam, merhum Hasan Akın, mühendisti ve tasarıma büyük önem verirdi. Ne zaman yeni bir ürün için kafa yorsa tasarımı konusunda sanatçı dostlarından fikir alırdı. Evimizde ressam ve heykeltıraş dostları ile yaptığı sohbetleri hatırlıyorum örneğin. O nedenle çocukluk çağlarımdan itibaren sanat benim için hayatla, işle çok alakalıydı. Küçük bir çocukken resim yapmayı seviyordum ancak ortaokul yıllarında uzaklaştım. Benim yeniden resme yönelmem lise yıllarındaki bir öğretmenimin etkisiyle oldu. Boğaziçi Üniversitesinde kimya öğretmenliği eğitimi alırken de seramik derslerine devam ettim. Lise yıllarından itibaren babamla birlikte çalışmaya başladım. Yurt dışına yaptığımız iş seyahatlerinde de ne yapar eder, muhakkak ya bir müze ya bir sergi gezerdim. Bu sayede yeni sanat dalları ile tanıştım. Bu tutku, 1993 yılında Uzak Doğu ülkesi Tayvan'a yaptığım iş gezisiyle başladı. Sonraları gerek kültürleri gerekse sanat anlayışlarını benimsediğim için Uzak Doğu sanatı ile aramda kopmaz bağ oluştu. 2011 yılından itibaren yurt içinde ve yurt dışında birçok karma sergide eserlerim yer aldı. İlkini 2012'de İstanbul'da Büyükada'da açtığım kişisel sergime ilaveten 2019 yılının Eylül ayında Tokyo'da da kişisel sergi açarak eserlerimi izleyicilerin beğenisine sundum. Bu sergide eserlerimi dünyanın çeşitli ülkelerinden çok fazla sayıda kişi görme fırsatı buldu. Yaptığım sanatımla evrensel bir dil yakaladığıma inanıyorum. Sumi-e, mürekkep sanatı, sınırlı fırça darbesiyle resmin tamamlanması hedefleniyor. Öyle ki Japonya'da iyi kılıç ustası olmak için samurayların bile sumi-e yaptığı biliniyor. Çünkü sadece sanatsal olanı, içinizdekini kağıda dökmeyi değil, plan yapmayı, istediğinizi tam olarak ortaya koyabilmek için doğru adımlar atmayı da içeriyor. Çok zihin işi, mantık işi gibi görünse de ruhu ortaya çıkaran bir sanat dalı sumi-e. Kendimden şöyle örnek vereyim. Özellikle pandemi döneminde sumi-e yapmak için kağıtlarımın, boyalarımın başına geçtiğimde zihnimden geçen kuşlar ya da yapraklar yerine bambular yapmıştım. O zaman ruhumun buna ihtiyacı olduğunu düşünmüştüm. Yani siz hiç farkında olmadan kendinizi ortaya döküyorsunuz sumi-e ile. Evet, geleneksel sanatlarımız hep ilgi alanımdaydı. Zamanla bu ilgi de tutkuya dönüştü. Ebru sanatının yaşayan insan hazinesi olarak bilinen, değerli hoca Hikmet Barutçugil'den iki yıl ebru dersi aldım, Sabahat Palabıyık'ın verdiği kısa dönem tezhip derslerine devam ettim. Topkapı Sarayı Nakkaşhanesinde iki yıl tezhip öğrendim. Bu arada 2013 yılında İngiltere'de London Art College'da bitki illüstrasyonu ve Japon resim sanatı sumi-e eğitimlerini de tamamladım. Sabahları güne resim yaparak başlamayı seviyorum. Ne yazık ki her gün bu mümkün olmuyor. Ayrıca fabrikada çalışma odamda da her zaman boya kalemleri, sulu boyam ve resim kağıtlarım hazırdır. Rapor okumaya ara verip resim yapmışlığım çoktur. İş dünyasındaki başarılar, doğru zamanda, doğru kararı almak ve uygulamakla çok ilgili. Aldığımız kararlarda çok çeşitli riskleri, olasılıkları hesaplamamız gerekiyor. Sanatsal bakış açısı bana bazen biraz durmanın iyi olduğunu gösterdi. Daha geniş perspektiften bakabilmeyi de... Hayatın temeli iletişim. İletişim gücünüz ne kadar yüksekse hem insan ilişkilerinde hem de iş hayatında kendinizi o denli iyi ortaya koyabiliyorsunuz. Sanatın beni bu açıdan da beslediğini düşünüyorum. Dediğiniz gibi pandemi hayatımızı her yönden sınırlandırmıştı ve bizim daha rahat nefes almaya ihtiyacımız vardı. Bu nedenle hayatın içinde sanatı, sanatın içinde hayatı görmeye odaklandığımız, sanata gönül verenlere ithaf ettiğimiz dergimiz İthaf'ı hayata geçirmeye karar verdik. İmtiyaz sahibi olmaktan gurur duyduğum İthaf; sayfalarımıza konuk olan sanatçıların, tüm yazarların, editörlerin ve emeği geçen herkesin muazzam katkısı ile büyüdü, büyüyor, daha da büyüyecek. Dergimizin ilk sayısından itibaren öyle güzel yorumlar aldım ki sanatseverlerin İthaf'ı büyük bir içtenlikle kucakladığını görüyorum. Buradan her bir okuyucumuza ayrı ayrı teşekkür ederim. Aslında öyle görünüyor. Kişisel olarak sanata bu kadar yönelince, marka kimliğimizle de sanatı daha çok buluşturmaya başladık. Bir anlamda özümüzde de var olan duruşu vurgulama adımı oldu. Arnica'nın İstanbul Avcılar'daki fabrikasının girişinde dev silolar var. Hammaddelerimiz için. Girişteki o silolara sanatsal bir ekleme yapabilir miyiz düşüncesi aklımızdaydı hep. Galeri sahibi bir tanıdığım aracılığıyla küratör Denizhan Bey ile tanıştık. Kendisi silolar için çeşitli sanat projeleri önerdi. Biz de kardeşim ile birlikte Zirveye Çıkanlar adlı projeyi seçtik. Gerçek insan boyutundaki heykellerin silolara tırmandığı bir çalışma bu. Denizhan Bey, bu projenin ardından sanat çalıştayı hakkındaki düşüncelerini bizimle paylaştı. Tüm bu süreç aslında isteklerin, düşüncelerin buluşması gibi işledi. Bizim de kardeşimle birlikte Arnica'nın adını sanatla daha çok bir araya getiren projeleri hayata geçirme planımız vardı. Böylece güç birliği yaparak Arnica Art Land Sanat Çalıştayı'nı hayata geçirdik. Evet, hızlı ilerledi. Hatta ilk başlarda Denizhan Bey'e Bu kadar kısa sürede nasıl yaparız? diye sorduğumu da hatırlıyorum. Ancak yoğun çaba, doğru planlama, kaynakları uygun şekilde kullanma ve güçlü network sayesinde her şey yolunda gitti. Güzel bir çalışma oldu. Bunun bir kişisel, bir de toplumsal iki nedeni var. Önce kişisel olandan başlayayım. Bu çalıştay aynı zamanda sevgili babam Hasan Akın'a bir saygı duruşu niteliğinde. Babam; bilime, sanata düşkün, estetik bakış açısına sahip, sanatın ve kültürün önemini bilen, toplumsal çalışmalara destek veren bir kişiydi. Çalıştayı da onun neredeyse her taşında emeği bulunan Borcak Yaylası'ndaki çiftlikte, oradaki evde yaptık. Babam Adanalı, bu bölge bizim için köklerimiz açısından da önemli. Bu güçlü kişisel nedenin yanı sıra sanatı tüm topluma, ülke geneline yayma hedefimiz de etkili oldu Mersin'i tercih etmemizde. Sanat etkinlikleri sadece büyük şehirlere sıkışmamalı. Mersin'i çağdaş sanatın bilinir şehirlerinden biri yapmayı hedefliyoruz. İlk çalıştay bizim aynı zamanda sürecin nasıl işleyeceğini gördüğümüz bir etkinlik de oldu. Bir hafta gibi kısa bir sürede 80'den fazla eser ortaya çıktı. Sanatçılar 30 dönümlük ormanlık bir alanda, doğanın içinde hem yan yana olabilecekleri hem de ayrı kalabilecekleri alanlara sahip bir biçimde resim yaptılar. Birlikte yediğimiz yemeklerde sanatla ilgili tadına doyum olmayan sohbetler gerçekleştirdik. Yani sadece resim yapılmadı, aynı zamanda sanatçılar arasında da paylaşımların yoğun olduğu bir etkinlik oldu. Yola çıkarken Arnica Art Land Sanat Çalıştayı'nın uluslararası bir kimlik kazanması temel arzumuzdu. İlk çalıştaya Azerbaycanlı bir sanatçımız katıldı. Ancak önümüzdeki yıl, birçok ülkeden daha çok sayıda sanatçının katılmasıyla yıl içine yayılan çalıştaylar yapacağız. Bu sayede Türkiye'nin adını da çağdaş sanat alanında etkin çalıştayların düzenlendiği bir ülke olarak duyurmayı hedefliyoruz. Ayrıca sadece resim sanatına dair değil, heykel ve performans sanatlarını da kapsayan bir etkinlik gerçekleştireceğiz. Geleneksel hale gelecek Arnica Art Land Sanat Çalıştayı, aynı zamanda yörede sanatsal üretimi artıracağından bu eserleri sergileyeceğimiz çağdaş sanat müzesi kurma hedefimiz var. Öncelikle Fabrika Müdürümüz Efkan Bey'den bahsetmem gerekiyor. O kadar sahiplendi ki bu çalıştayı... Sanatçıların her anlamda rahat etmesi için yapılabilecek her düzenlemeyi daha kimse istemeden yerine getirdi tüm ekip. Bunu görmenin anlamı büyük; benim için ve sanatçılar için. Gerçekten de özellikle yağlı boya ile çalışan sanatçıların fırçalarını temizlemeleri için kimyasal içerikli solüsyonlar kullanması gerekiyordu. Onlar kavanozlarda hazırlandı. O kavanozlardaki sular, çeşitli nitelikteki toprak katmanlarının döşendiği kaplara boşaltıldı önce. Arıtma işlemi sağlandıktan sonra toprağa döküldü o sular. Bu da aslında sürdürülebilirlik bakış açısının bizim içimize kurumsal olarak da nasıl işlediğinin göstergesi. Bu minik sayılabilecek hassasiyetin bende oluşturduğu etki çok büyük oldu. Arnica adıyla gerçekleştirilen bu çalıştayın ilk izleyicilerinin fabrika çalışanlarımız olması gerektiğini düşündük. Bunun için Denizhan Bey, kocaman, bomboş bir alanı gerçekten etkili bir sergi alanına çevirdi. Fabrikadaki o alanın nasıl bir sergi salonu haline geleceğini çok merak ediyordum. Ortaya gerçekten etkili bir sergileme yöntemi çıktı. Büyük Arnica ailemizi oluşturan çalışanlarımızın bizim topraklarımızda üretilen eserleri görmeleri, yorumlamaları mutluluk verdi. Eserler daha sonra yine Mersin ve Adana bölgesindeki sergi salonlarında, ardından da İstanbul'daki fabrikamızda ve çeşitli mekanlarda sergilenecek. Açılış yaptığımızda çalışanlarımızın içeriye önce Burada neler oluyor? sorusuyla girdiğini gözlemledik. Sonra her bir resmin önünde durup fikirlerini dile getirmeye başladılar. Sanatçılarla sohbet ettiler. Arnica adının bir başka yönünü deneyimlemekten mutlu olduklarını da gördüm ben. Bu sergiyi fabrikada açtığımız için teşekkür ettiler. Bu yorumlar beni de çok mutlu etti."} {"url": "https://www.ithafsanat.com/sercesme-hunkar-haci-bektas-veli-festivali-basliyor/", "text": "Barışın, hümanizmin ve eşitliğin en önemli simgelerinden Hünkar Hacı Bektaş Veli, vefatının 750. yılında İstanbul Büyükşehir Belediyesi'nin düzenlediği Serçeşme Hünkar Hacı Bektaş Veli Festivali ile yad edilecek. 30 Temmuz 1 Ağustos tarihleri arasında Yenikapı Etkinlik Alanı'nda gerçekleşecek festivalde, 45 usta sanatçı sahneye çıkacak. Festival kapsamında belgesel film gösterimleri, video-ışık gösterileri, sergiler, çocuklar için çeşitli atölyeler, uzman araştırmacı ve yazarların katılımıyla gerçekleşecek söyleşiler İstanbullularla buluşacak."} {"url": "https://www.ithafsanat.com/sergi-istanbulda-bu-ne-bizantinizm/", "text": "Suna ve İnan Kıraç Vakfı Pera Müzesi ile İstanbul Araştırmaları Enstitüsü, Bizans hakkında yapılmış bilimsel araştırmaları inceleyen İstanbul'dan Bizans'a sergisi ile eşzamanlı olarak, bu kez Bizans'ın popüler kültürdeki temsillerini ele alan başka bir sergiyi ziyaretçilerle buluşturuyor. İstanbul'da Bu Ne Bizantinizm?: Popüler Kültürde Bizans sergisi, edebiyattan video oyunlarına, çizgi romandan müziğe, sinemadan modaya, farklı alanlarda, Bizans algısına ait ortak temaları bir araya getiriyor. Sergi 23 Kasım 6 Mart tarihleri arasında Pera Müzesi'nde ziyaret edilebilecek. İstanbul'da Bu Ne Bizantinizm? sergisi adını Yakup Kadri Karaosmanoğlu'nun Panorama adlı romanından alıyor. Türkiye'nin yakın tarihinden bir dönemi, İkinci Dünya Savaşı sonrası yılların toplumsal ve siyasal karmaşasını konu edinen romanda 'Bu Ne Bizantinizm?' ifadesini romanın baş karakteri kullanıyor ve yazar, kendi karakterinin ağzından çıkan bu sözle, genç cumhuriyetin vatandaşları arasındaki kültürel ayrışmanın giderek keskinleşmesini, kimlik bunalımını ve çare olarak kör inançlara tutunmasını dile getiriyor. İstanbul'da Bu Ne Bizantinizm? sergisi, Bizans kiliselerinde ana mekan ile yalnızca din adamlarının girebildiği bölümü birbirinden ayıran bir ikonostasis ile açılıyor. Geleneksel olarak, kutsal kitabı betimleyen resimlerle kaplı bu duvar, bu kez Pera Müzesi'ndeki çağdaş tasarımla, Bizans ikonalarının zamanımızın ikonik karakterleri ve süper kahramanları üzerindeki etkilerini sergiliyor. Sergide 50'yi aşkın sanatçı, yazar, illüstratör, müzisyen, sinemacı ve moda tasarımcısının Bizans'a atfedilen eşsizliği ve egzotizmi farklı açılardan yorumlayan ve görselleştiren işleri yer alıyor. Max Bedulenko, Aluisio Cervalle Santos ve Yurii Nikolaiko sergide dijital illüstrasyonları ile yer alan sanatçılar ve Bizans şehri ile şehrin anıtsal mimarisine yeni perspektifler getiriyorlar. Jonathan Godoy, Stelios Faitakis, Taha Alkan, Xanthe P. Russell kutsal kitaptan alınan sahneleri dönüştürürken Peter Tirpak bir pop-art ikonunu, Aleksandar Todorovic ise Facebook'un kurucusunu birer aziz olarak betimliyor. Sıra dışı portreleri ile tanınan Scadarts bu kez Iphone aracılığıyla İmparatoriçe Irene mozaiği ile oynuyor. Moda tasarımcısı Özgür Masur Bizans'20 adını verdiği koleksiyonu, Ayşe ve Ece Ege'den oluşan Dice Kayek ise Victoria & Albert Müzesi ödüllü Ayasofya tasarımı ile Bizans ikonografisinin moda alanındaki yansımalarını işaret ediyorlar. Marco D'Amico'nun Vogue İtalyaiçin çektiği fotoğraflar yine Bizans imgesini öne çıkarırken bu ikonografinin çizgi roman dünyasındaki yansımalarını Romain Sardou'nun yazdığı, Carlos Rafael Duarte'nin resimlediği tarihi macera temsil ediyor. İllüstratör-tasarımcı Necdet Yılmaz sergideki işinde geçtiğimiz yıl hayatını kaybeden Ayasofya'nın ünlü kedisi Gli'yi bir göksel varlık olarak canlandırıyor. Tefrikaları ile tanınan gazeteci ve romancı Murat Sertoğlu'nun 1948 yılında yayınlanan romanı Bizansın Aşk İlahesi Teodora kitabının kapağı ve Kartal Tibet'in canlandırdığı Tarkan karakterinin yer aldığı Bizans Çöküyor filminin afişi ise Bizans'ı neredeyse her alanda bir antitez olarak kullanan, milliyetçi söylemlerle yüklü tarih yazımının sorunlarına ışık tutuyor. İstanbul'da Bu Ne Bizantinizm? sergisine eşlik eden katalog ise sanatın çeşitli alanlarındaki tüm bu temsilleri ayrı ayrı, derinlemesine inceleyen ve yorumlayan 10 tarih araştırmacısının makalelerini bir araya getiriyor. Popüler kültürün birçok alanında karşımıza çıkan Bizantinizmleri tartışan ve sınıflandıran bu makaleler, Roland Betancourt, Felice Lifshitz, Brigitte Pitarakis, Sinan Ekim, Yağmur Karakaya, Elif Demirtiken, Jeremy J. Swist, Marco Fasolio, Haris Theodorelis-Rigas ve Emir Alışık'ın imzasını taşıyor. İstanbul'da Bu Ne Bizantinizm?: Popüler Kültürde Bizans sergisi 6 Mart tarihine kadar Pera Müze'sinde ziyaret edilebilir."} {"url": "https://www.ithafsanat.com/serhan-akin-ile-sokak-fotografciligi/", "text": "Sokak fotoğrafçılığı adından da anlaşılacağı üzere şehrin sokaklarında geçen olayları, hadiseleri, tezatları anlatan bir fotoğraf dalıdır. Şehir hayatının ta kendisidir. Sokakta çekilen her fotoğraf sokak fotoğrafı olmadığı gibi sokak fotoğrafçılığının sadece sokakta geçmesi de şart değildir. Sevgili fotoğraf ve sanat aşıkları, İthaf Sanat dergisi olarak 4. sayımıza girmiş ve mevsimleri tamamlamış oluyoruz. Umuyorum ki daha önce vermiş olduğum bilgileri bol bol pratiğe dökme ve harika fotoğraflar çekme şansınız olmuştur. Eski yazılarımda öncelikli olarak işin tekniğine öncelik vermiş, konu olarak daha niş fotoğrafçılık dallarını işlemiştim. Bu yazımda ise teknik konuları biraz daha geri plana atacağım ve basit bir fotoğraf makinesi olan herkesin çekebileceği bir fotoğrafçılık dalı olan sokak fotoğrafçılığını sizlere anlatacağım. Tabii basit bir fotoğraf makinesi yeterli dediğimde sokak fotoğrafçılığının kolay bir dal olduğu yanılgısına kapılmayın. Aramızda sır kalması şartıyla şahsen en zorlandığım dalın sokak fotoğrafçılığı olduğunu sizlere itiraf ediyorum. Sokak fotoğrafçılığı, adından da anlaşılacağı üzere şehrin sokaklarında geçen olayları, hadiseleri, tezatları anlatan bir fotoğraf dalıdır. Şehir hayatının ta kendisidir. Sokakta çekilen her fotoğraf sokak fotoğrafı olmadığı gibi sokak fotoğrafçılığının sadece sokakta geçmesi de şart değildir. Değişik bir dokusu, hikayesi olan binalarda, iş hanlarında da çekilebilir. En önemli kriter ise fotoğrafın kesinlikle kurgu olmamasıdır. Sokak fotoğrafçılığında hayattan hikayeler anlatılabileceği gibi doğal ışık oyunlarıyla, yansımalarla veya geometrik mimari şekillerle kompozisyonlar yaratarak fotoğrafın, estetik ve sanatsal yönü de öne çıkarılabilir. Öncelikle makinemiz her daim hazır olmalıdır. Anı yakalamak için makine ayarları ile kaybedecek bir saniyemiz bile yok! Ben sokakta iken fotoğraf çekmediğim zamanlarda ışığın durumuna göre devamlı makinemin ayarlarını yaparım. Otomatik ayarı hiçbir zaman tercih etmiyorum çünkü düşük ışık olan bir ortama girdiğimizde makinemiz enstantaneyi düşürüp fotoğraftaki hareketli objelerin bulanık çıkmasına sebep olabiliyor. Hayatı çektiğimiz için de fotoğraftaki objeler çok büyük bir ihtimalle hareketli olacaktır. Ben tamamen manuel ayarlara hakim olamadım diye düşünüyorsanız moraliniz bozulmasın, yarı otomatik bir mod olan Enstantane Öncelikli Shutter Priority modunda çekim yapabilirsiniz. Bu modda enstantaneyi biz belirleriz, diyaframı ve ISO'yu ise makinemiz otomatik ayarlar. İkinci önemli husus ise sokakta psikolojik olarak rahat ve biraz da yüzsüz olmamızdır. Hareketlerimizde gergin olursak sokaktaki insanlar bunu fark edecek ve doğal olarak onlar da gerilecektir. Dikkat çekmemek ve fotoğraftaki doğallığı bozmamak için rahatlık, sokak fotoğrafçılığında bizim teknik bilgilerimizden bile önemlidir. Bu iki hususun ardından, zaman ve mekan seçimi çok önemlidir. Mekan denince birçoğumuzun aklına çok güzel manzaralar ve binalar geliyor. Ancak sokak fotoğrafında bu şart değildir. Virane yerler de çok güzel fotoğraflar çıkarabilir. Dolayısıyla bir mekanı görünüşü ile yargılamayın. Ayrıca anlatacağımız hikaye, dram ve acı içerebilir, bu durumda estetik kaygısını geri plana atabiliriz. Mekan seçiminde son olarak şehrin hareketli yerlerini tercih etmenizi öneririm. İnsanın olmadığı yerde hikaye de yoktur. Zamana gelirsek ışığın yumuşaklığından dolayı sabah erken saatler, öğleden sonraları ve akşam, fotoğraf çekimi için idealdir. Yine de programlı olmakta fayda var; mekan keşfi yaparken güneşin hangi saatte hangi açıdan aydınlattığını not alın. Basit bir fotoğraf makinesi yeterli olsa da sokak fotoğrafçılığında makine ve objektif seçiminin hayatımızı kolaylaştıracağı bir gerçektir. Sokakta bol vakit geçireceğimiz ve uzun yürüyüşler yapmak zorunda kalabileceğimiz için hafif makineler ve objektifler seçilmesini tavsiye ediyorum. Objektif seçerken sabit yerine hareketli objektifler bize esneklik kazandıracaktır. Ağırlığının yanı sıra dikkat çekmemek için de kullanacağınız objektifin çok büyük olmamasına dikkat edin. Tecrübelerimden gördüğüm kadarıyla büyük objektifler fotoğrafçının paparazziymiş gibi görünmesine sebep oluyor ve insanları gerip tepkisini çekiyor. Şahsen sokak fotoğrafçılığında aynasız veya kompakt makineleri tercih ediyorum. Bu makineler, hafifliklerinin yanı sıra hızlı otomatik netleme yapabildikleri için anı yakalamamıza büyük katkı yapıyor. Bir diğer avantaj da şu; bu tip makinelerde ayna olmadığı için deklanşör sesi olmuyor ve insanlara fark ettirmeden fotoğraf çekebiliyoruz. Son olarak hava karardıktan sonra çekim yapacaksak veya pozlama süresi uzun olacaksa hafif bir tripod gerekecektir. İnsanlara haber vermeden çekmeye çalışın. Fark edip bu durumdan rahatsız olurlarsa fotoğrafı silin. Fotoğrafı çektikten sonra da izin isteyebilirsiniz. Çekim yapacağınız bölgeyi iyi tanıyın. Sokak fotoğrafçılığı için havanın güzel olmasını beklemenize gerek yok! Yağmurda bile çekim yapabilirsiniz. Bu tip havalarda su birikintilerindeki bina ve insan yansımaları güzel görüntüler oluşturacaktır. Cam ve benzeri zeminlerdeki yansımalarda da güzel kareler yakalayabilirsiniz. Arka sokaklara girecekseniz yalnız gezmeyin! Grup olmak her zaman avantajlıdır. Bu konuyla ilgili fotoğraf turlarını ve organizasyonlarını takip edebilirsiniz. Sokak hayvanlarını çekmeyi de ihmal etmeyin. Bu sayımızda sokak fotoğrafları ile köşeme destek veren sevgili kardeşim Ahmet Karaburunoğlu ve sevgili dostum Şahin Balkaya'ya teşekkür ederim."} {"url": "https://www.ithafsanat.com/simdinin-pesinde-sanal-tur/", "text": "İstanbul Modern, Şimdinin Peşinde sergisini sanal tur olarak ziyaretçilerle buluşturuyor. 33 sanatçının 42 çalışmasının yer aldığı sergi, insanın kentle, doğayla, fiziki çevresiyle ve kendi benliğiyle ilişkisini; tarihsel, toplumsal ve kişisel bağlamda irdeleyen yapıtları bir araya getiriyor. Şimdinin Peşinde, birbiriyle kesişen ve ilişkiye geçen tematik alanlar kurguluyor ve sergideki yapıtlar aracılığıyla kimlik, beden, toplumsal cinsiyet politikaları, yapım ve yıkım süreçleri, doğa ve insan ilişkisi gibi tali yollara açılıyor. Sergi, insanın ideal yaşam alanları yaratmak için kurguladığı kentin ve mimarisinin, kent sakinleriyle olan çetrefilli ilişkisini ele alırken bir yandan da inşa etme ve doğal hayatın sınırlarını ihlal ederek egemenlik kurma güdüsünün sonuçlarına dikkat çekiyor."} {"url": "https://www.ithafsanat.com/singerden-170-yillik-tarihe-taniklik-eden-anlamli-sergi/", "text": "Türkiye'de ve dünyada dikiş makinesi sektörünün lideri Singer, bu yıl 170. yaşını Rahmi M. Koç Müzesi'nde açtığı özel bir sergiyle kutluyor. Singer'in iki asra yakın tarihi boyunca tanıklık ettiği önemli dönüm noktalarını her biri özel bir hayat hikayesine dokunan makine ve belgelerle anlattığı Singer 170. Yıl Sergisi Rahmi M. Koç Müzesi'nde 16 Aralık itibarıyla ziyarete açıldı. Yurt dışından ve Anadolu'nun farklı bölgelerinden toplanan, şahsi koleksiyonlardan temin edilen makineler, kıymetli belge ve materyaller bu sergiyle ilk kez gün yüzüne çıkmış oldu. Singer, sergiye ek olarak hazırladığı, ilk astronot kıyafetlerinden, moda endüstrisine çağ atlatan yapay zeka ile çalışan makinelere ve kadınların ekonomiye katılma mücadelesinden markanın tarihteki rolüne kadar uzanan Singer'le Dikiş Aşkına belgeseliyle geçmişten geleceğe uzanan dokunaklı bir yolculuğa çıkarıyor. Belgesel, Singer'in youtube kanalında yayınlandı. Dünyada ve Türkiye'de dikiş makinesi sektörünün lideri Singer, 170. yılını özel bir etkinlikle kutluyor. İki asra yaklaşan tarihi boyunca tanıklık ettiği sosyal ve ekonomik olayları ve şirketin dönüm noktası olan gelişmeleri anlatan bir sergi ve belgesel projesini hayata geçiren Singer, Rahmi M. Koç Müzesi'nde Singer 170. Yıl Sergisini sanatseverlerle buluşturuyor. Singer 170. Yıl Sergisinde, yurtdışından ve Anadolu'nun farklı bölgelerinden toplanan, özel kişisel koleksiyonlardan temin edilen makineler, kıymetli belge ve materyaller ilk kez gün yüzüne çıkıyor. Sergide, eski dikiş makinelerinin yanı sıra tarihi değeri olan radyo, makas, kaşık, saat gibi Singer markalı birçok ürün, her biri bambaşka hayatlara dokunan nostaljik fotoğraflar, fatura ve belgeler de yer alıyor. Singer'in iki asra yaklaşan öyküsü, her şeyin evlerde dikildiği günlerden Kurtuluş Savaşı'nda dikilen Türk bayraklarına, ilk astronot kıyafetlerinden, moda endüstrisine çağ atlatan yapay zeka ile çalışan makinelere ve kadınların ekonomiye katılma mücadelesine kadar uzanan etkileyici bir belgesele de hayat verdi. Singer'le Dikiş Aşkına belgeseli, markanın 170 yıldır büyük bir aşkla süren benzersiz yolculuğunu gözler önüne seriyor. Türkiye'de neredeyse her eve girmeyi başaran Singer dikiş makinelerinin yaşamlara dokunuşunu ekranlara getiren belgeselde, dikiş makinesinin farklı ihtiyaçlara cevap veren yönleri ile hobi amaçlı kullanımından, Singer dostu modacılara, markanın eğitim ve sosyal sorumluluk projelerine kadar uzanan yolculuğu anlatılıyor. İki asra yaklaşan tarihi boyunca, her bir müşterisinin hayatına dokunan bir marka olmanın gururunu yaşadıklarını belirten Singer Türkiye Genel Müdürü Sinem Kınran Parlak, Dünya dikiş makinesi sektöründe lider konumda olan Singer, 170 yıllık geçmişi ile sadece moda ve dikiş sektöründe değil, belki de tüm dünya markaları arasında çok özel bir yere sahip. Singer Türkiye olarak markamızın tarihinde bir ilke imza atarak her biri özel hayat hikayelerine ve tarihte özel anlara dokunan makine ve materyalleri toplayarak benzersiz bir sergi hayata geçirdik. Kuruluşumuzdan bu yana markamızın dönüm noktası olan ve dünya tarihini de etkilemiş olayları, modacı dostlarımızı, sosyal sorumluluk faaliyetlerimizi, başarılarımızı anlattığımız bir belgesel de hazırladık. Sergi ve belgeselle aynı zamanda dikiş makinelerinin zamanda yolculuğunu ve gelişen teknolojileri de gözler önüne sermek istedik. Aylar süren meşakkatli araştırmalarımız, arşiv taramalarımız sonucunda, ulaşabildiğimiz en eski kaynaklarla geçmişten bugüne tanık olduğumuz hikayeleri ve dikiş anılarını bir araya topladık. Yurtdışından ve Türkiye'nin farlı birçok noktasından makine ve belgeler ile özel koleksiyonlardan materyaller temin ettik. Daha da önemlisi bizleri çok etkileyen insan hikayelerine, tarihi belgelere ulaştık. Koç Müzesi'nin kıymetli ev sahipliğinde, tarih severlerin, moda ve dikiş tutkunlarının ilgisini çekeceğine inandığımız, dikiş makinesinin kendi dilinden 170 yıllık bir moda, ekonomi tarihi anlatmaya çalıştık. Singer Türkiye ekibi olarak bu değerli markanın temsilcisi olmaktan gurur ve mutluluk duyuyoruz dedi. Parlak, Pandemi döneminde beklentimizin üzerinde bir taleple karşılaştık. Hala daha dikiş makinesine olan ilgide büyük bir patlama söz konusu. Bilhassa gelişen yapay zeka teknolojileri, dikişi herkes için çok kolay hale getirdi. Hem profesyonel, hem de bireysel kullanıcılar açısından dikiş makinesi alanında büyük bir devrim yaşandığını söyleyebilirim. Talebin önümüzdeki dönemde de artarak devam etmesini bekliyoruz dedi. Singer 170. Yıl Sergisi, Rahmi M. Koç Müzesi'nde 16 Aralık 2021 16 Şubat 2022 tarihleri arasında sanatseverle buluşacak. Seçki içinde yer alan en eski tarihli makinenin sahibi Dudu Hanım'a ait materyaller ise 15 gün boyunca ziyaretçiler tarafından görülebilecek."} {"url": "https://www.ithafsanat.com/sipsak-yasam-oykuleri-yasa-ve-yaz/", "text": "Bir kitapta, bir kişinin uzun uzadıya anlatılmasına hiç itirazım yok elbette, nasıl olabilir ki! Sevdiğim birçok kişinin ikircikli yanlarını, ahlaki bulmadığım alışverişlerini, hiç bilmediğim kahramanlıklarını bu sayede öğrendim. Bir kitapta 99 yaşam öyküsüne ne denir peki? Hele ki, Hans Magnus Enzensberger'in sihirli parmaklarıyla süzülüp aktarılan deli bal kıvamındaysa! Yaşam öyküleri iyi yazıldığında bir roman kadar sürükleyici, roman kadar yoğun olabiliyor; yazana göre gerçek kişi kurgusal bir havaya bürünebiliyor. Hele yazarların yaşam öyküleriyse edebiyat metninin önsözü, hammaddesi işlevi görebiliyor. Bir kitapta, bir kişinin uzun uzadıya anlatılmasına hiç itirazım yok elbette, nasıl olabilir ki! Sevdiğim birçok kişinin ikircikli yanlarını, ahlaki bulmadığım alışverişlerini, hiç bilmediğim kahramanlıklarını bu sayede öğrendim. Bir kitapta 99 yaşam öyküsüne ne denir peki? Hele ki, Hans Magnus Enzensberger'in sihirli parmaklarıyla süzülüp aktarılan deli bal kıvamındaysa! Deli bal demem bilinçsiz bir tercih değil; hemen herkesin iğnesine 10 kat sünger sarıp batırırmış gibi yaptığı hiper doğruculuk çağında yavanlaşma öyle noktaya geldi ki eleştiriden sonra dilenen özürler, başladığımız noktadan da geriye düşürüyor bizi. Dürüstlüğü cebinde çocuklar ile sosyal medya gösterişçileri okuyor yalnızca kötü işlerin salasını. Hayatta Kalma Sanatçıları demiş kitabına Enzensberger, 20. Yüzyıldan 99 Edebi Vinyet diye de sürdürmüş şık başlığı. Anlamı, şaraptan, şarap etiketine, oradan hoş desenlere evrilen vinyet, portre ressamlığında karar kılmış. Yazar da hayatta kalma bağlamında 99 büyük yazarın, hızlı ve çarpıcı dokunuşlarla portrelerini yapıyor. Sırf yazarlığa devam edebilmek için en kahramanca fedakarlıklara razı olmuşlardır diyor Gombrowicz, hemcinsleri için. Peki, gelgitler ve çıldırı anaforunun ortasında Avrupalı bir yazar nasıl saf tutacak, kime nasıl mesafe koyacak? Kitabın arka planında üstü örtük şekilde peşine düşülüyor bu sorunun. Bunca yazarın içinde, zaten çok sevdiğim Hasek'in, askerliği bile karşı-askerliğe çevirmesine çok güldüm, savaş ortasında tek kurşun atmadan işine dönen Wolfgang Koeppen'e şapka çıkardım, yurt dışında akrabası olmadığı için kapana kısılan Hans Sahl'e üzüldüm, Alman milli marşındaki Almanya, Almanya, her şeyin üzerinde... sözlerinden daha çocukken utanabilen Irmgard Keun'a imrendim, Nazilerin tüm kudretiyle iş başında olduğu dönemde anavatanı terk etmeyip her nasılsa onlardan izzetüikram gören milli hanımefendi Ricarda Huch'a hayret ettim. Enzensberger'in, hacıyatmaz diye nitelediği ve herkesle her şey olan Curzio Malaparte'de yazarlık iştahının çarpık siyasi yansımasını gördüm. Çocuk edebiyatının büyük ustalarından Erich Kaestner'de tam şanına yaraşır şeylerle karşılaştım. Birinci Dünya Savaşı'nda, daha talimler sırasında, askeri olan her şeyden nefret eden Kaestner'in, çocukların katına yükselttiği edebiyatı, çok isabetli şekilde formüle ediyor yazar: 16 yaşından küçük çocuklara aptal muamelesi yapmayıp onları pedagoglardan daha akıllı saymak! Şöhret ve mevki sahibi olup da Nazi olmayan az sayıdaki kişi olmasında bu güzel çocuksu basiretin de payı olsa gerek. Gelelim yazarın bizzat yazar olarak portresine: Ezra Pound, Eliot'ın büyük şaheseri Çorak Ülke'yi, etrafını yonta yonta ortaya çıkaran kişi olarak selamlanıyor. Bir editör, bir şairin şiirine bunca müdahale etsin, günümüzde bu mümkün mü! Çin klasikleriyle modern edebiyata aynı derecede vakıf olan Lu Sin, Kader iyi davrandı bana, ne isterim daha! derken bile zarafetinden ödün vermiyordu. Bay Herkesin Hakiki Hikayesi'nde, Kurşuna dizilmesi suçlu olmasının kanıtıydı, masum olsa herhalde kurşuna dizilmezdi diyerek sinik alaycılığını konuşturuyordu. Eşimin çok sevdiği Cocteau'yü; altında ezileceği kadar çok yetenekle donanmış olmakla suçluyor! Tiyatro, film, şiir, roman, gazetecilik, seramik şeklinde giden beceriler dizisi vaktiyle mucize çocuk olarak görülmesine sebep olmuş. Üzerinde 10 yıldan fazla çalıştığı Usta ile Margarita sayesinde Gogol, Hoffmann ve Kafka'nın yanına konulan Bulgakov, ismiyle müsemma şekilde huzursuz bir şekilde göçmüş bu dünyadan. Yaşarken yazdıklarının çoğunu görememek, hatırla minnetle üç-beş kişinin okumasını sağlamak, yanmak, çürümek, sansüre uğramak bir dönemin büyük yazarları için sıradan ama sıradan olduğu kadar travmatikti. Orhan Veli'ye ve Kitabe-i Sengi Mezar'a rastlamak, bizim için kitabın en tatlı sürprizlerinden biri. Son olarak henüz hayatta olan İsmail Kadare'ye yer verip ona uzun bir ömür diliyor yazar. Bini aşkın sayfalı, üçyüze yakın karakterli, yirmi yıl üzerinde çalışılan ve akıbeti hiç bilinmeyen yüzlerce romanın ortasında bir yığın adam ve birkaç kadın... Sivri dilli Enzensberger, koca bir edebiyat dünyasıyla tanış kılıyor bizi. Az şey mi bu!"} {"url": "https://www.ithafsanat.com/sira-disi-bir-kadinin-sira-disi-yasam-oykusu-lubeyna/", "text": "İkinci Dünya Savaşı'nın gölgesinde geçen; 1940'lı yıllardan 2000'lere uzanan altmış yılı aşkın bir ömrün acıklı anatomisini sunan Arman Atilla'nın ilk eseri Lübeyna, İnkılap Kitabevi etiketiyle raflarda yerini aldı. Arman Atilla'nın sıra dışı bir kadının sıra dışı yaşam öyküsünü konu edinen ve yayıncılık dünyasına ilk adımını attığı biyografik romanı Lübeyna, İnkılap Kitabevi'nden çıktı. 1940'lı yıllardan 2000'lere uzanan altmış yılı aşkın bir ömrün sırlarla dolu, acıklı hikayesini anlatan kitapta yazar, Lübeyna Hanım'ın İstanbul'dan Artvin'e, Diyarbakır'a ve oradan Paris'e uzanan acılarla, zorluklarla ve kalp kırıklıklarıyla geçen yaşamını kaleme alıyor. Tarih ve biyografi türündeki Lübeyna, özellikle İkinci Dünya Savaşı atmosferini, Türkiye ve dünyanın o dönemdeki durumunu satırların arasına yerleştiriyor. Kitabın merkezini Lübeyna Hanım'ın çarpıcı hayat hikayesi oluştururken; arka planda 1940'lı yılların ve yakın geçmişin sosyal, siyasi ve kültürel yapısı da okuyucuya aktarılıyor. Arman Atilla'nın nitelikli kalemiyle etkileyici bir hikaye sunan kitap, Lübeyna Hanım ile güçlü bir kadın portresi çiziyor. Çocukları için gözünü kırpmadan canını verebilecek, onlar uğruna bu dünyada her türlü zorluğa katlanabilecek fedakar ve cefakar bir anne kimliği ile okurların karşısına çıkan Atilla, Arapçada sır anlamına gelen Lübeyna ismi ile okurlar için oldukça sürükleyici ve adrenalin dolu bir anlatı sunuyor. Kitap bunun yanı sıra hem hayat mücadelesinde kadının öneminin fark edilmesine, hem kadın-erkek eşitsizliğine farklı bir bakış açısı getirilmesine, hem de güncel Türk Edebiyatı'na önemi yadsınamaz bir katkı sağlıyor. Arman Atilla'nın sıra dışı bir kadının sıra dışı yaşam öyküsünü konu edinen ve yayıncılık dünyasına ilk adımını attığı biyografik romanı Lübeyna, İnkılap Kitabevi etiketiyle tüm kitapçılar ve satış platformlarında."} {"url": "https://www.ithafsanat.com/sislide-bir-apartiman-yoksa-eger-halin-yaman/", "text": "İthaf Sanat'ın genel yayın yönetmeni Halime Sürek Kahveci, Aslı, 'Lüküs Hayat' operetinin 90'ıncı yılı. Zihni Göktay'la söyleşi yapmak ister misin? diye sorduğunda inanılmaz heyecanlandım. Hiçbir şey düşünmeden hemen Çok isterim deyiverdim. Bu söyleşiye, tesadüf eseri çok eski bir arkadaşım Hüseyin ön ayak oldu ve ben onun sayesinde kendimi bir anda Zihni Göktay'ın karşısında buldum. Musahipzade Celal Sahnesi'nde buluştuğumuzda herkesle nasıl iyi anlaştığını, çalışanların onu ne kadar sevip saydığını gördüm. 1985-2021 yılları arasında başka birçok oyunda da başrol oynarken Lüküs Hayatın Rıza'sı olarak izleyici karşısına çıkan Zihni Göktay, gerçekten ince espriler yapan ve inanılmaz zeki biri. Anlattığı olayların yerini, zamanını, tarihini günü gününe hatırlıyor. Lüküs Hayata başladığı tarihi, günü gününe söylüyor. Yanımıza gelip konuşan Şehir Tiyatroları çalışanlarının aile yakınlarını isimleriyle soruyor, olayları daha dünmüş gibi anlatıyor. Bu arada Zihni Göktay'ın bu satırları okuyanlara müjdeleyeceği bir haberi de var; Şehir Tiyatroları'nda yeni bir oyuna başlıyor yani kendisini yepyeni bir oyunla sahnede izleyeceğiz. 1945 doğumlusunuz, 36 yılda 72 oyunda oynamışsınız. Yanlış, ne zaman söylediysem onu bir türlü düzeltemedim. Ben amatörlük dahil olmak üzere Gençlik Tiyatrosu, Eminönü Halkevi, üniversite tiyatrosu, Ankara Meydan Sahnesi'nde geçen 10 yıl, '73'ten bu yana da Şehir Tiyatroları da dahil toplamda 60 senede 76 tane oyunda oynadım. 77'ncinin de provasına gireceğim inşallah! Bu söyleşiyle düzeltmiş olayım. Kızım Zeynep ve damadım da Şehir Tiyatrolarında; oğlum da orkestrada çalıyor. Bu hayatta ne at yarışı ne de kumar oynadım; 46 senelik evliliğim müddetince münferit bir hayat tarzım da olmadı. Geçen yıl eşimi kaybettim. Babam bana Eşini, işini, aşını seçmeye sahipsin dedi. Eşimi seçtim, karışmadı; işimi de kendim seçtim yine kimse karışmadı. Karışanlar oldu da babam hep teşvik etti. Ben de çocuklarıma karışmadım. Tiyatroyu çok seviyordu ve beni 6 7 yaşlarımdayken Darülbedayi'nin çocuk oyunlarına götürüyordu. Evet, evet senelerce bu iki tiyatro, bir tanesi Fatih halkını, diğeri de Üsküdar halkını çok besledi. Kerem Yılmazer Sahnesi yoktu o zamanlar. Orası eski, köhne bir sinemaydı. Babam Lüküs Hayatı seyredemedi çünkü 1982'de vefat etti. Annem seyretti. Onu da 1990 yılında kaybettim. Annem izlediğinde Güzel, gayet iyi olmuş. Bak, maaşlı bir iştesin demişti. Maaşlı bir işte çalışmak onun için çok önemliydi. Ben gençken Sen diş tabibi olamadın, eczacı olamadın, kuzenlerinin hepsinin istikballeri belli falan diyordu. Ben kulağımı tıkamak için Ankara'ya gittim; Meydan Sahnesi'nde profesyonel oldum, 10 yıl orada çalıştım. Evet, Teneke oyununda oyna diyorlar. Ben o oyunda da kendi yaşımdan büyük birini oynamıştım, hep kendi yaşımdan büyük birini oynadım zaten. Senelerce sürdü, evet. Bir tek Lüküs Hayatta yaş mefhumu yoktu ama oradaki Rıza da çok genç bir karakter değildi. Hayatım boyunca hiç boş kalmadım; tiyatroda oynadığım oyun sayısı 90 olabilirdi ama hepsi uzun sürdüğü için bir hafta içinde üç başrol oynadığım oluyordu; Resimli Osmanlı Tarihi, Aristofanes'in ünlü Kuşlar Müzikali, bir de Lüküs Hayat. Aynı hafta içinde herkes iki tatil yaparken, ben tek izin günü yaparak oyun oynadığım için sürmenaj geçirdim. Hepsini de kapalı gişe ve 600 kişiye karşı oynadığınızı söylüyorsunuz. Evet, hepsi de başrol. Onun yanı sıra başka oyunlar geldi. Resimli Osmanlı Tarihi kalktı, yerine Kanlı Nigar geldi. O da kalktı yerine Pembe Konağın Gelinleri geldi. Hep başrol. Şükür Allah'a şikayet etmiyordum da, oyunlar dolu gittiği için kolay kolay da gösterimden kalkmıyordu. En sonunda Cibali Karakolu altı sene sürdü. Pandemi dolayısıyla kalktı. Kızım ve damadımla birlikte oynadığım Hisse-i Şayia, İbnürrefik Ahmet Sekizinci'nin adaptasyonu, Vasfi Rıza Zobu ile Bedia Muvahhit Hanım'ın oynadığı oyundu. Ne mutlu ki ben Hazım Körmükçü'nün 1932 1933'teki Lüküs Hayattaki rolünü oynadım, Vasfı Rıza Zobu Hoca'mızın Tahir Bey'ini oynadım Hisse-i Şayiada. Muammer Karaca üstadımızın Cibali Karakolu'ndaki Emniyet Amiri rolünü, Cafer Sabah'ı oynadım. Bunların hepsi sempatik rollerdi, bir kısmı antipatik rollerdi ama ben sempatik hale getiriyordum ama o rolleri oynayanlar da çok sempatik insanlardı. Hazım Bey'e yetişemedim. Ben doğmadan bir yıl önce vefat etmişti, 1944'te ama onu çok iyi tanıyordum. Sonra İsmail Dümbüllü'nün oynadığı rolleri de oynadım ben. Muhsin Hoca, Türk tiyatrosunun başöğretmeniydi. Ondan Batı tiyatrosunu, Rus, Alman. Fransız, İngiliz ve Amerikan tiyatrosunu öğrendik. Muhsin Bey kurucusu olduğu tiyatroya bilet alarak gelirdi. Benim tiyatroda o konuda hiç hakkım yenmedi. Rol alınmaz, verilir lafına uygun olarak rolleri bana verdiler. Oyun seçme şansım olmadı, Bunu oynamak istiyorum diye sanat yönetmenlerine götürmedim. Şehir Tiyatrolarına beni kabul eden kişi Vasfi Rıza Zobu. 1974 yılının Mayıs ayında 25 lira yevmiye var, kadro yok dedi. Ondan sonra 1974'te belediye başkanı seçildi. Yeni seçilen Ahmet İsvan Bey, Vasfi Bey'e teşekkür ederek onu arabasıyla Vali Konağı Caddesi 127 numaralı evine bıraktı. Aynı otomobil Dragos'a gitti, Muhsin Ertuğrul Hoca'yı alıp tiyatroya getirdi. Kimse kimseyle kavga etmedi. Çünkü ikisi de 1914'te Şehir Tiyatrolarını kuranlar, tiyatronun kurucu ve koruyucularıydı. Bu 50 senede hiç değişmedi; biri görev aldı, bıraktı, diğeri göreve geldi. Bizim için çok faydalı bir şeydi. Muhsin Hoca, Türk tiyatrosunun başöğretmeniydi. Ondan Batı tiyatrosu'nu, Rus, Alman. Fransız, İngiliz ve Amerikan tiyatrosunu öğrendik. Muhsin Bey kurucusu olduğu tiyatroya bilet alarak gelirdi. Tiyatro bir emek işidir, bu emeğin karşılığı vardır der, gişeden bilet alır ve gizli gizli seyrederdi oyunları. Ay, Muhsin Hoca gelmiş! diye heyecanlanıp titremeyelim diye. Kadıköy Halk Eğitimde bir cumartesi matinesinde izlemiş, balkonun en arka sırasında. Pazartesi günü beni çağırdı. Seni seyrettim, aferin, bana kendini anlat dedi. Bana kendini anlat, dediği yer Muhsin Ertuğrul Sahnesi'nde fuayede duran etrafı kordonlarla, zincirlerle çevrili olan makam masası ve döner sandalyesi... Kapıdan girince sağ taraftadır. Onun yanında keçi derisinden muazzam bir koltuk vardır. Otur dedi. Vasfi Bey el öptürmeyi sever, Muhsin Bey el öptürmeyi sevmezdi, çevirir el sıkardı ve sıktığı elinde parmaklarını ayırır gibi kuvvetli sıkardı. Onu öyle hatırlıyor ve öyle de tarif ediyorum. 16 kişilik liste bırakmış, ben ona bir ilave bırakıyorum, 17 olacak, dedi. Kalın, altıgen, kırmızı bir kurşun kalemi vardı. Onunla adımı ilave etti. Böylece biz, 17 kişi stajyer kadrosuna geçtik. Nilgün Özhan, Nilgün Barlas diyorum soyadı değişti çünkü Nilgün Kasapbaşoğlu oldu, Erhan Yazıcıoğlu, ben ve birçok arkadaşımız kadroya geçtik. Vasfi Bey beni tiyatroya aldı, Muhsin Ertuğrul da kadro yaptı. Dolayısıyla ben Şehir tiyatrosunda 1914'te Darülbedayi adı altında kurulmuş olan Şehir tiyatrosunda bütün Genel Sanat Yönetmenleriyle şu an itibarıyla çalışmış oluyorum. 6 Mart 1985 Çarşamba günü başladım. Evet. Daha da sürecekti ama ben koroner bypass geçirdiğim için sürmedi. Cemal Reşit Rey, Lüküs Hayat Opereti'ni 1933 yılında bestelemiş. Bu yıl Lüküs Hayat Opereti'nin 90'ıncı yılı. Bu kadar yıl sürmesini neye bağlıyorsunuz? Sizin oyundaki replikleri değiştirmenizin etkisi var bence.. Yıl olarak bakarsanız öyle ama tiyatro sezonu olarak bakarsanız 28 yıl oluyor. Bana soranlara halen aynı cevabı veriyorum. Maalesef Türkiye'deki değişiklikler benim işime yaradı. Ben sabah okuduğum gazetede çok önemli bir şey varsa onu oyunun bir yerine monte ediyordum ama kimseyi ürkütmeden, orta oyunlarında Sürçülisan ettiysek affola diye biter ya! Eninde sonunda şöyle oldu, böyle oldu ama kimseyi de kırmamaya dikkat ettik, falan filan ama bir şey de söylememiz gerekti derdim. Ben onu birkaç yerde söyledim de kulağına gidince ayıp oluyordu. Açık Hava'da merdivenler de dolu zaten mutlaka bir kere konuluyor. O sırada Haldun Ağabey oyunu seyrediyordu, ben de onu sahneye davet ettim; Müzikallerin ünlü yönetmeni, saygıdeğer ağabeyim Haldun Dormen diye... Baktım, suratı düşmüş, oyunu 2,5 saat teslim etmişti bana, 4 saat sürdü. Açık Hava'da çok iyi bir seyirci vardı, 4 saate çıktı. Ben seyirciye göre oynarım, vurduğum yerden ses gelmiyorsa oyun oynamam yani... Yaka mikrofonumu tuttum ona; Seyirciler bugün iki Lüküs Hayat seyretmiş oldunuz, bir tanesi benim devrettiğim 1984-1985 sezonunda koyduğum Lüküs Hayat, bir de Zihni Göktay'ın sahnelediği Lüküs Hayat dedi. Yeni oyununuzun konusu ne? İlk kez kendi yaşımda birini oynayacağım dediniz. Olamıyor pek fazla. Ama hepsini başarılı buluyorum. Onları birer şövalye olarak görüyorum. Bütün zorluklarına, salonsuzluklarına rağmen bir yerde toplanıp küçük bir salonda 60 70 kişilik oda tiyatrosu yapıyorlar, bu ulvi meslekte devam ediyorlar. Çok absürt, çok protest oyunları büyük bir cesaretle sahneye koyup oynuyorlar."} {"url": "https://www.ithafsanat.com/somestr-tatili-cocuk-etkinlikleri/", "text": "Sömestr tatiline günler kala çocukların hem fiziki olarak yer alabilecekleri hem de çevrimiçi katılabilecekleri birbirinden eğitici ve eğlendirici etkinlikleri ve atölyeleri sizler için derledik. İstanbul Modern, 24 Ocak 4 Şubat tarihleri arasında, okulların yarıyıl tatilinde çocuklara sanat dolu bir program sunuyor. Çocuklar bu programa çevrimiçi katılarak müze uzmanları ile buluşup evlerinde sanat çalışmaları gerçekleştiriyor. Atölye çalışmaları, İstanbul Modern'in koleksiyon sergisi Şimdinin Peşinde ve Selma Gürbüz: Dünya Diye Bir Yer, Şakir Eczacıbaşı: Seçilmiş Anlar süreli sergilerinin Sanal Tur gösterimiyle başlıyor. Çevrimiçi Yarıyıl Sanat Okulu hakkındaki detaylı bilgiye buradan ulaşabilirsiniz. Türkiye Tasarım Vakfı, tasarım odaklı düşünme becerilerini geliştiren Finlandiya temelli Arkki atölyelerini sömestr tatili boyunca çocuklarla buluşturmak için özel programlar düzenliyor. 25 Ocak 4 Şubat tarihlerinde düzenlenecek Arkki tasarım atölyeleri, 6-11 yaş aralığındaki çocukları eğlendirirken, düşündürecek, sorgulatacak ve el becerilerini geliştirecek. Atölyeler hakkındaki detaylı bilgiye buradan ulaşabilirsiniz. 136 mimari eserin 1/25 oranında küçültülmüş minyatür modelleri ile ziyaretçilerine adeta Türkiye turu yaptıran Miniatürk'te, özellikle sömestr tatilinde minikleri bir dizi etkinlik bekliyor. Animasyondan konserlere, atölyelerden sokak oyunlarına, kantodan illüzyona kadar birbirinden renkli ve dolu bir program ile küçük ziyaretçiler eğlenirken öğrenme imkanı bulacak. Pera Müzesi Öğrenme Programları, Bizans sergilerinden ilhamla 7-12 yaş gruplarına uygun yarıyıl tatili atölyeleri sunuyor. Rehber eşliğinde yapılan üç boyutlu çevrimiçi sergi turunun ardından sergiye yönelik atölyelere katılan çocuklar farklı malzemelerle yaratıcılıklarını ortaya koyacak. Yarıyıl Tatili Atölyeleri 25 Ocak 5 Şubat tarihleri arasında Zoom uygulaması üzerinden gerçekleştirilecek. İstanbul'dan Bizans'a ve İstanbul'da Bu Ne Bizantinizm! sergilerinden ilhamla hazırlanan programda çocuklar, yaratıcı okuma ve yazma çalışmaları, kağıttan kent tasviri, fantastik karakter yaratımı, kostüm tasarımı, pop-up maket ve mozaik gibi farklı teknikleri keşfedecek. Çevrimiçi Sergi Turu ve Atölye Programı hakkında ayrıntılı bilgiye buradan ulaşabilirsiniz. İKSV Alt Kat tarafından Paribu'nun desteğiyle gerçekleştirilecek yarıyıl tatili programında, sanatın farklı alanlarından beslenen 5 yeni çevrimiçi içerikle toplam 10 atölye yer alıyor. Maske yapım, müzik, mimari, haritalama ve gazete kültürüne odaklanan çevrimiçi atölye programı, uzmanlar eşliğinde, çocukların yarıyıl tatilinde kültür ve sanatla buluşmasına imkan sağlayacak. 6-8 ve 9-12 yaş grupları için hazırlanan farklı içeriklerle, 24 Ocak- 4 Şubat tarihleri arasında hafta içi her gün gerçekleştirilecek ücretsiz programa katılım için buradan rezervasyon yapabilirsiniz. Kadıköy Belediyesi'nin Çocuklar Yarıyıl Şenliğinde Buluşuyor sloganıyla Halis Kurtça Çocuk Kültür Merkezi, Kozyatağı Kültür Merkezi, Caddebostan Kültür Merkezi ve Barış Manço Kültür Merkezi 'nde 22 Ocak 6 Şubat tarihleri arasında düzenlediği şenlikte çocuklar birbirinden renkli etkinliklerde hem öğrenecek hem de doyasıya eğlenecek. Ayrıca 26 Ocak'ta başlayacak olan Çocuk Kitap Günleri de minik ziyaretçilerini bekliyor olacak. Şarkılarıyla milyonların kalbinde taht kuran Kukuli, en yakın arkadaşları Tinky ve Minky ile eğlenceli ve eğitici şarkılar eşliğinde aktardığı maceralarını şimdi Kukuli Müzikali'nde sahneliyor. Türkiye'nin her noktasında gerçekleşen Kukuli Müzikali, sömestr tatilinde de Kukuli severlerle buluşuyor. Müzikal hakkında ayrıntılı bilgiye buradan ulaşabilirsiniz."} {"url": "https://www.ithafsanat.com/sonsuza-uzanan-resmin-dusundurdukleri/", "text": "Dijital gelişmelerin sanata etkisiyle işler değişiyor. Lucas Vaskange'nin iç içe geçmiş dijital resimleri, bize artık istenirse sonsuza kadar uzanacak öyküler anlatılmasının mümkün olduğunu gösteriyor. Sonsuza dek uzanabilecek resimler çizebilirsiniz. Bu cümle resim sanatıyla uğraşan nice sanatçıyı önce şaşırtır, sonra da muhtemelen çok mutlu ederdi. Gerçi tarihte bunu kendi imkanlarıyla deneyenler oldu. Örneğin 1434 tarihli Arnolfini'nin Evlenmesi eserinde Jan van Eyck, resimde yer alan aynaya yansıyanları kendi portresiyle birlikte resmeder. Bu tablodaki detayların başarılı kullanımı, tablodaki matematik dehası hala incelenir. Yine ressamın Madonna ve Şansölye Rolin tablosunda özellikle fondaki manzaranın dantel gibi işlenmesi sayesinde yaratılan derinliğin gerçekçiliği çok çarpıcıdır. Tarihin en detaylı resmi denince akla gelen bir başkası da Madrid'deki Prado müzesinde sergilenen, Hollandalı ressam Hieronymus Bosch'un 1503'te başlayıp 1504 yılında tamamladığı eseri The Garden of Delights olur şüphesiz. Üç panelin birleşmesinden oluşan tablonun sol panelinde cennet, orta kısmında dünyevi zevkler ve sağ panelinde ise cehennem tasvir edilir. Ancak ressam, her bir detayı o kadar incelikle resmeder ki siz bir tabloya bakmaktan öte sanki bir hikaye izlersiniz. Sanatçı döneminin kurallarını yıkarcasına resmettiği çıplak insanların keyifli anlarını, fantastik bir öykü içinde aktarır. Tabloda, bir yanda dünya nimetlerinden zevk alan insanlar, diğer yanda günahları yüzünden cezalandırılanlar çarpıcı bir biçimde resmedilir. Tablo aynı zamanda Orta Çağ insanında hakim olan karabasan ve ölüm korkusunu da vurgular. Tablonun panel kapakları kapandığında ise iki tarafa resmedilmiş karanlık, puslu bir Dünya gezegeni görürüz. Panel kapakları açıldığında üç parça halinde 220 santimetreye 389 santimetre olan bu tablo, o dönemin şartları da düşünüldüğünde her bir fırça darbesiyle şaheser olmayı hak eder. Eser, bu haliyle içinde kaybolduğunuz bir estetik mucize, sonsuza uzanmasa da akışkan olmayı başaran bir öykü sunar. O zamanlarda teknolojiden yararlanmadan, bu kadar detaylı eserler ortaya koymak kim bilir ne kadar zordu. Andan yakalananı olabildiğince tuvale aktarmak... Bir tabloya sabitlenen hareketin devamının olduğunu hissettirmek ya da düşündürmek. O dönem bunu başaran ressamlar isimleri ve eserleriyle ölümsüz oldu. Günümüzde bu ölümsüz isimler kadar başarılı olmaya da gerek kalmadan hem detaylarıyla çarpıcı hem de sonsuza kadar sürebilecek resimler yapmak mümkün. Kanvasların dijital ortamda olması şartıyla! Tüm diğer sektörler gibi sanat ve yaratıcılık alanında da işler, her alanda ağırlığını koyan teknoloji ve bilim sayesinde değişiyor. Dijital dünyadaki gelişmelerin sanata, bilime ya da felsefeye yansımalarını izlemek hem şaşırtıyor hem de keyif veriyor. Aynı zamanda farklı bakış açıları kazanılmasına da vesile oluyor. Yayınlandığı zaman büyük etki uyandıran, bütünün içindeki tekillik ve tekilin içindeki bütünlük üzerine düşündüren IBM için yapılan 1977 yapımı belgesel film Powers of Ten gibi. Döneminin dijital olanaklarını zorlayan, modern mimari ve mobilya alanlarında katkılarıyla tanınan, güzel sanatlar ve grafik tasarım gibi alanlarda da eserler veren Amerikalı tasarımcı çift Charles ve Ray Eames'in ilgi çeken belgeseli, o günden bugüne birçok kişiyi etkiledi. Bu belgeselin ana fikri -biraz subjektif bir yorum olsa da- insanın genlerinde evrene, evrenin ulaşabildiğimiz en uzak noktasında insana dair ortaklığı görebileceğimizdi. Chicago'da göl kenarında bir piknikte başlayan bu ünlü belgesel film, bizi evrenin dış kenarlarına kadar -o dönemde gidilebileceği ölçüde- götürüyor. Her 10 saniyede bir, başlangıç noktasından uzaklaşarak kendi galaksimiz diğer birçokları arasında yalnızca bir ışık zerresi olarak kalana kadar çıkıyoruz. Ardından nefes kesen bir hızla Dünya'ya dönerek, her 10 saniyede bir, 10 kat daha fazla büyütme ile içeriye doğru -uyuyan piknikçinin eline- geçiyoruz. Yolculuğumuz, beyaz kan hücresindeki bir DNA molekülü içindeki bir karbon atomunun protonunda sona eriyor. İşte buradaki başlangıç noktasının ilerisine uzayın engin genişliğine ya da gerisine DNA molekülüne doğru yapılan yolculuk, her iki tarafta da yeni yeni kapılar açarak hiçliğe uzanıyor. Üzerine çokça konuşulup beyin fırtınası yapılabilecek bu belgesel film, mikro ve makro kozmosun iç içe oluşunun altını çiziyor. Kimi kaynaklara göre sonsuza uzanan resmiyle sosyal ortamda bir anda ünlü olan Parisli sanatçı Lucas Vaskange'ye de ilham veren Powers of Ten olmuş. Birbirinden farklı dijital işlere imza atan sanatçı, iç içe geçen ve dokunmatik ekranda parmaklarınızla yakınlaştırdıkça sizi hikayenin detaylarına götüren sonsuz çizimiyle hayran bırakıyor. Öyle ki eserin içindeki her bir öyküye geçerken büyüttüğünüz resim parçaları size başka anları ve anıları gösteriyor. Tüm bunlar olurken resimde asla dağılma ya da kalite kaybı yaşanmıyor. Görüntülerin içinde kaybolurken önünüze çıkan, parmaklarınızın arasında açılıp büyüyen her bir yeni resim bir önceki gibi net. Bu harika eserin, iç içe geçen anları ve teknik anlamdaki başarısı vektör teknolojisinden kaynaklanıyor. Vektörü daha iyi anlayabilmek için önce pikseli açıklamak doğru olur. Şöyle ki, piksel yan yana ve alt alta gelen renkli noktalara deniyor. Görüntünün en küçük birimi olan piksellerin birleşimiyle dijital görüntüler oluşuyor. Fotoğraf ve video kayıt cihazlarında piksel kullanılıyor. Hal böyle olunca grafiğin kalitesi, grafiğin boyutuna ve pixel sayısına bağlı olarak değişiyor. Pixel sayısı arttıkça grafik kalitesi de artıyor. Asıl önemli nokta, piksel ile oluşturulan grafiklerde, grafiği büyüttüğünüzde görüntü kalitesinin bozulması. Vektör ise çözünürlükten bağımsız, piksel gibi yan yana gelen noktalardan oluşmayan bir sistem. Vektörde, her bir nesnenin matematiksel ifadelerle oluşturulduğu, detay kaybetmeden yeniden ölçeklendirilebilen bir teknoloji söz konusu. Vektörel nesneler ölçeklendirildiğinde yeniden çizildiği için grafiği büyüttüğümüzde hiçbir bozulma meydana gelmiyor. İşte sanatçı Lucas Vaskange de eserini, vektör teknolojisi kullanan Endless Paper isimli bir uygulama ile iPad üzerinde yaratmış. Uygulama, kullanıcısına adeta ucu bucağı olmayan dijital bir kanvas sunuyor. Ayrıca, eserin her bir detayına sonrasında ekleme de yapılabiliyor. Bu gidişle hikayenin içinde de olabiliriz! Bu sınırsız tuval konseptini kullanarak çizdiği sonsuzluğa uzanan çizimini, sanal dünyada paylaşınca bir milyondan fazla izlenen Lucas Vaskange, resmin videosunun seslendirmesinde izleyene bir tatil öyküsü anlattığını söylüyor. Yanı başındaki tombul ve yeşil elma arkadaşıyla, kah trene binen kah deniz kenarında güneşlenen kah bir okyanusa dalıp hazine sandığı bulan Lucas Vaskange'in dijital aynısı, bu hikayenin içinde çok eğleniyor. Bir yandan fotoğraf da çekerek anılar biriktiriyor. Biz de bu sonu gelmeyen katmanlı çizimde, kendimizi sürükleyici bir kitaba ya da filme kaptırmış gibi büyük bir mutlulukla kayboluyoruz. Tam da bu noktada biraz hayal gücümüzü kullanalım. Dijital gelişmelerle birlikte bu çizimlerin içinde gezinebilmek, sonsuz bir hikayenin kahramanı olmak da mümkün olabilir. VR gözlükler kullanarak, artırılmış gerçeklik ortamına dahil edilebilen sonsuz resimdeki anlarda gezindiğinizi düşünsenize. Belki parmaklarınızla görüntüyü büyütmek yerine adım adım görüntüye yaklaşacak, yeni kapılar açar gibi başka bir öyküye geçebileceksiniz. Belki hikayede gezinenler, sanatçısı izin verirse Vaskange'nin bıraktığı yerden çizmeye devam edip yeni bir öykü bile yaratabilir. Hayatın kendisinde olduğu gibi bu sonsuz resimde de karşılaşmalar ve yeni olasılıklar mümkün olabilir. Sonsuz resimler birbirinin içine geçebilse. Bir sanatçının eserinden diğerine geçilebilir. Bir hikaye bir başkasına devşirilebilir ya da aynı hikaye farklı bir pencereden başka birinin dünyasına açılabilir. Tıpkı DNA'mızın en küçük parçasından uzayın en uzak noktasına uzanmak gibi. Sonsuz çizimler denmesinin temel sebebi -elbette resmin bir noktasında hikaye bitiyor- devam edilmesi halinde sonsuza kadar çizilebilir ve hikayenin aynı görsel kalitede sürebilir olması. Bu sonsuz çizimleri yapan sadece Lucas Vaskange değil. Endless Paper uygulamasını kullanan Greg Edwards, Twitter'daki @the_ogarno isimli kullanıcının da bu özellikteki çizimleri mevcut. Hatta Vaskange kendi hesaplarında bu kullanıcıların eserlerini övgüyle paylaşıyor. Greg Edwards'ın tarzı biraz daha farklı olsa da onun da sonsuz resminin içinde gezinmek çok keyifli. Özellikle bir bölümde bulutların üzerinden uçtuğunuzu ve şehre dalış yaptığınızı hissediyorsunuz. @the_ogarno isimli kullanıcının eseri de büyük bir sergi salonunda başlıyor. İçinde bulunduğunuz salonda çizim sizi sonsuz resmin bulunduğu tabloya yönlendiriyor ve yolculuğunuz başlıyor. Kullanıcının zamanla diğer resimleri de aynı formatta işlemesi mümkün. Bu eserlerin tümünde kaybolup gidiyorsunuz ve çizim sonsuza kadar akıp gitse eserlerin içinde gezinip durmaktan sizi hiçbir şey alıkoyamaz gibi geliyor. Dijital alandaki gelişmelerin gündemimize kazandırdığı bu gelişmeler heyecan verici. Takipte kalmak ise yeniliklere hızla adapte olmanın ilk şartı."} {"url": "https://www.ithafsanat.com/sosyal-mesafe-kurallarina-uygun-olarak-gezebileceginiz-sergiler-sizi-bekliyor/", "text": "Sosyal mesafe kuralları çerçevesinde İstanbul'da gezebileceğiniz sergileri sizin için derledik. Tüm dünyayı etkisi altına alan koronavirüs salgını nedeniyle uzun bir ara vermek zorunda kalan kültür-sanat sektörü küllerinden doğuyor! Sanatın hangi dalı olursa olsun, bu sektörde faaliyet gösteren tüm kurum ve kuruluşlar yeniden kolları sıvıyor ve kaldıkları yerden devam edebilmek için yepyeni adımlar atıyor. Pandemi öncesinde başlayan ya da son günlerde sanatseverlerle buluşan sergiler ise ilk adım. Kültür-sanatın ruhumuzu iyileştirme gücünü yeniden bize gösterecek, sosyal mesafe kuralları çerçevesinde İstanbul'da ziyaret edebileceğiniz sergileri sizin için derledik. Ayrıca hem online hem de sosyal mesafe kurallarına uygun olarak gerçekleşecek en güncel kültür-sanat etkinlikleri buradan takip edebilirsiniz. Ziyaret Saatleri: Salı Cumartesi 11.00 18.00. Müze pazar ve pazartesi günleri kapalı. Zevk Meselesi, ortaya çıktığı 19. yüzyıldan bu yana anlamı değişikliğe uğrayan kitsch kavramının günümüz görsel kültürüyle kurduğu yakın ilişkiye ve beğeninin şekillenmesindeki kritik rolüne odaklanan bir grup sergisi. Günümüzde beğeni hala bir sınıfa işaret ediyor olabilir, fakat bu işareti besleyen, güçlendiren mekanizmaların yapısı artık farklılaşıyor. 13 sanatçı ve kolektifin işlerini bir araya getiren Zevk Meselesi, sınıfsal bir gösterge olarak beğeni kavramını ele alıyor, estetik anlayışın Doğu ve Batı'ya atfedilen değerlerine bakıyor, yüksek sanata karşın kitle kültürünün yükselişine odaklanıyor ve nesne kültüründen dijital kültüre geçiş sürecinde şekillenen görsel dilin sanatla kurduğu ilişki üzerine, serginin sanatçılarıyla diyalog içinde kitsch kavramının bugünkü zengin kullanımlarını araştırmayı hedefliyor. Hem nesneler hem de 90'ların başından itibaren internette egemen olan görsel dil üzerinden, toplum yapısındaki sınıfsal ayrışmayı güçlendiren beğeni kavramını sorguluyor. Ulya Soley küratörlüğünde düzenlenen sergi, Alex Da Corte ve Jayson Musson, Bruno Miguel, Cameron Askin, FAILE, Farah Al Qasimi, Gülsün Karamustafa, Hayırlı Evlat, Miao Ying, Nick Cave, Olia Lialina ve Mike Tyka, Pierre et Gilles, Slavs and Tatars ve Volkan Aslan'ın yapıtlarını sunuyor. İmkansız Eve Dönüş ressam, yazar ve şair Etel Adnan'ın yüz yıla yaklaşan yaşamının tüm üretim dönemlerini kapsayan retrospektif niteliğinde bir sergi. Çevresindeki fiziksel dünyayı doğallıkla yorumluyor, özgün soyut manzaraları ve öncelikle dağları renk, yazı, hafıza ve zaman gibi konuları işlediği eserleri dünyayla kurduğu hassas ve dinamik ilişkiyi yansıtıyor. Küratörlüğünü Serhan Ada ve Simone Fattal'in üstlendiği sergide, birden fazla alanda ustalaşmış sanatçının pratiğinin bir parçası olan seramikler, halılar, leporellolar, yağlı boya çalışmalar, desenler, baskılar ve sanatçının bir de filmi yer alıyor. Etel Adnan'ın sanatsal üretimlerinin yanı sıra farklı dönemlerde yapılmış söyleşilerin kayıtları da izleyiciyle buluşuyor. Mevsimleri, manzaraları, işaretleri, gökyüzündeki hayali gezegenleri, uyduları ve etkileyici enerjisiyle izleyiciye derin bir keşif ve yorumlama alanı açıyor Etel Adnan. İnsan faaliyetleri iklimleri değiştirirken nasıl beslenilmesi gerektiğini inceleyen İKLİMCİL: Mevsimler Sürüklenirken, hem bir sergi hem de iş birliklerine dayalı bir kamu programı olarak SALT Beyoğlu'nda gerçekleştiriliyor. Etçil, hepçil, yerelci, vejeteryan ya da vegan beslenmeden farklı biçimde, İKLİMCİL kavramı bir ürünün içerdiklerinden ziyade, gıda üretimi ve tüketiminin seyrini etkileyen alışılmadık mevsim koşulları ve iklim olaylarıyla ilişkisi üzerinden tanımlanıyor. Sergi mekanı ve dışında şekillenen bir dizi iş birliğine dayanan program, birlikte düşünmek, araştırmak ve eyleme geçmek için ortak bir platform olmayı amaçlıyor. Mevsimler sürüklenirken ve bütün canlıların metabolizması altüst olurken bu yeni maddesel ortamın içinden geçen insan bedeninin devamlılığı ve yakın geleceğin olasılıkları üzerine öngörüler geliştirmeye çalışıyor. SALT'tan Meriç Öner ve Onur Yıldız tarafından programlanan İKLİMCİL: Mevsimler Sürüklenirken, kurumun 2018'de başlattığı Sohbetler serisinin üçüncü sergisi. Our Many Europes projesi kapsamında geliştirilen sergi, Prince Claus Kültür ve Gelişim Fonu ile Goethe-Institut'un sağladığı ek destekle hazırlandı. 15 Aralık 2020 25 Temmuz 2021 tarihleri arasında Hrant Dink Vakfı öncülüğünde Türkiye Tiyatro Vakfı ve Yapı Kredi Kültür Sanat Yayıncılılık işbirliğiyle hazırlanan Kulis: Bir Tiyatro Belleği, Hagop Ayvaz sergisi, 1911-2006 yılları arasında yaşamış İstanbullu tiyatro sanatçısı ve yayıncı Hagop Ayvaz'ın kişisel çabalarıyla oluşturduğu tiyatro arşivinden yola çıkarak, toplumsal bellek, kimlik ve mekan bağlamında Türkiye'nin tiyatro tarihine odaklanıyor. Sergiye kaynaklık eden Hagop Ayvaz arşivi, 19. yüzyılın ortalarından günümüze Osmanlı ve Türkiye tiyatrosundaki oyuncular, topluluklar ve tiyatro mekanları hakkında çok sayıda özgün içeriği barındırıyor. Gençliğinde itibaren topladığı kitaplar, dergiler, belgeler, afişler, fotoğraflarla dolu çalışma odasını cennetim olarak nitelendiren Ayvaz'ın incelikli benzetmesi tutkuyla bağlı olduğu tiyatro, arşiv ve toplumsal bellek arasında kurulabilecek bağlara dair de ipuçları veriyor. Selma Gürbüz'ün içinde yaşadığımız dünyadan beslenen, kendine özgü imge dağarcığıyla yarattığı gizemli ve renkli dünyasında, insanlığa, doğaya, yaşama dair semboller ve hikayeler hayat buluyor. Sanatçının daha önce sergilenmemiş yapıtlarını odağına yerleştiren sergi, Selma Gürbüz'ün zamandan ve mekandan bağımsız; masallar, mitler, söylencelerle örülü, incelikle işlenmiş yapıtlarını ziyaretçilerle paylaşıyor. Sergide, sanatçının resim, yerleştirme, desen, video ve heykel gibi farklı ifade araçlarıyla ortaya koyduğu yüzden fazla yapıtı yer alıyor. Nevin Aladağ, İzler başlıklı bu yapıtta sanatçı, kenti performansın hem sahnesi olarak kullanır hem de öznesi olarak harekete geçiriyor. Ortaya çıkan görsel ve sessel kompozisyon, sanatçının kent mobilyalarıyla etkileşime soktuğu veya manzaranın içine bıraktığı enstrümanların potansiyellerini araştırıyor ve yeniden yorumluyor. Arter Koleksiyonu'ndan oluşturulan Gökcisimleri Üzerine sergisi, yaşamsal bir bir aradalık düzleminin bugün yeniden düşünülebilir ve inşa edilebilir olmasına dair sorularla ilgileniyor. Yirmi sekiz sanatçının yapıtlarını kapsayan sergi, var olanların bir araya gelme ve dağılma biçimlerini, ilişki kurma tarzlarını, birbirlerine mesafe alma ve yakınlaşma yollarını birlikte düşünmeye davet ediyor. Arter Koleksiyonu'ndan oluşturulan Dinleyen Gözler İçin başlıklı grup sergisinde, çoğu müzikle güçlü bir bağ kuran 23 yapıta yer veriliyor. John Cage'in müzikte olduğu kadar tüm sanatsal üretiminde sessizlik, belirsizlik ve rastlantısallığı bir arada kullanan deneysel yaklaşımını ve Fluxus sanatçılarını referans alan sergide, ziyaretçiler galeri alanına hakim olan sessizliğin içinde yapıtlardan yükselen sesleri keşfetmeye ve hayal etmeye davet ediliyor. Cage'in mutlak bir sessizliğin imkansızlığına odaklanan önermesinin izinden giden Dinleyen Gözler İçin, duyu sistemimize içkin yaratıcı ve imgesel güçleri keşfetmemize engel olan sis perdesini aralayarak bizi dinleme ve görme biçimlerimizi farklılaştırmaya teşvik ediyor. Sergi, ses içeren az sayıda eserin tamamen sessiz yapıtlarla aynı mekanda buluşturulması yoluyla gerçeklik ve hayal gücü arasında salınan düşünsel bir sarkaç yaratmayı amaçlıyor. Emre Hüner'in : Bilinmeyen Parametre Kayıt-Dışı başlıklı kişisel sergisi, yarı kurgusal bir senaryo metni etrafında şekillenmiş yeni üretimlerden oluşuyor. Hüner, film, roman veya mimari yapı gibi formlar arasında aracı bir unsur olarak gördüğü senaryoyu işlevinden bağımsızlaştırıyor ve nihai bir sonuca varmak yerine açık bir üretim yöntemi, bir senaryo yazım süreci öneriyor. Sergide karşılaştığımız heykeller, yerleştirmeler, fotogravürler, serigrafiler, film ve metinler, mecralar arasında dolaşarak ilerleyen, doğaçlamaya dayalı, performatif bir üretim sürecini yansıtıyorlar. Kaydetme, belgeleme, alıntılama, kalıp alma ve kopyalama gibi estetik jestler aracılığıyla serginin ve filmin mekanları, nesnelerin yüzeyleri ve dilsel alan arasında tekrarlanarak çoğaltılan formlar, nesnenin yapıt, prototip, araç, iz ve eyleyen olma potansiyelleri arasında hareket ettiği bir dünya kurgusu öneriyor. Türkiye'de çağdaş sanatın öncülerinden Füsun Onur'un Arter Koleksiyonu'nda yer alan Opus II Fantasia adlı yerleştirmesi, sanatçının pek çok yapıtında olduğu gibi müziksel referanslar taşır. Formu, mekanı, zamanı ve bunlar arasındaki ilişkileri sıra dışı bir malzeme çeşitliliğiyle araştırırken gündelik, öyküsel, hatta otobiyografik öğeleri de devreye sokan Onur, müziğe farklı duyuların dahil olduğu bir süreç olarak yaklaşıyor. Sanatçı bu yerleştirmesinde dört sıradan nesneyi müziğin mecrası ve unsurları olarak kullanıp, mekanı ve zamanı ritim ve varyasyonlar yoluyla yorumluyor. Zemin üzerinde sırayla belirip birbirleriyle etkileşime geçen beyaz örgü şişleri, altın renkli ip yumakları, küçük porselen figürler ve standart müze kaidelerinin meydana getirdiği farklı formlar ve motifler, yer yer duraklamalar ve kreşendolarla çeşitlenip çoğalırken, içinde yayıldıkları mekanı referans alıp onu yeniden düzenleyen görsel bir müzik oluşturuyorlar. Sanatçı, sanat kurumu, sanat eseri ve izleyici arasındaki ilişkiler etrafında kurgulanan Tedbir, Arter Koleksiyonu'ndan bir araya getirilen yapıtlar yoluyla sanatın üretim, muhafaza ve sergileme pratiklerine odaklanıyor. Sergi, çoğu kez izleyicinin tanık olmadığı hazırlık ve müzakere süreçlerini; kültürel, ideolojik, hiyerarşik ve ekonomik bağlamların şekillendirdiği güç dinamiklerinin yanı sıra, sanatın kendine özgü zaaf, hassasiyet ve kırılganlıklarını konu ediniyor. Sergide Arter Koleksiyonu'nda yer alan 11 sanatçının 13 eserine yer veriliyor. Yaşamın günlük akışının, sosyal ilişkilerimizin, çalışma biçimlerimizin, dünyayla ve birbirimizle kurduğumuz mesafelerin değiştiği, hareket alanlarımızın kısıtlandığı, hatta fiziksel görünüşlerimizin maskelendiği bir dönemde tasarlanıp ziyarete açılan Tedbir, adını Canan Tolon'un sergide yer alan bir yapıtından ödünç alırken, aynı zamanda bugün başta sağlık alanında olmak üzere, ekonomi, güvenlik, enerji gibi farklı bağlamlarda fazlasıyla sık duyup sürekli kullanır olduğumuz tedbir kelimesinin açılımlarından esinleniyor. Let It Be... sergisi, Sidar Baki, Neslihan Başer, Ayşe Bezenmiş, Mahmut Celayir, Leo Ferdinando Demetz, Oğuz Kaleli, Serdar Kaynak, Nihal Martlı, Jochen Proehl ve Serpil Mavi Üstün'ün işlerini bir araya getiriyor. Paul McCartney on dört yaşında kaybettiği annesini bir gün rüyasında görür ve bundan etkilenerek 'Let it be' yi yazar. 'Akışına bırak ve hayata devam et' mesajıyla zihinlere kazınana bu şarkı sözleri içinde bulunduğumuz döneme işaret ederken; sergi de sanatçıların öznel yorumlarını ve eserlerinin bir arada diyalogunu sunuyor. DasDas, Ouchhh ve Zenger işbirliğiyle gerçekleştirilen, Paribu ana sponsorluğundaki Parallel Universe sergisi DasDas'ta. Şu ana kadar 52'den fazla ülkede, bilim-sanat-teknoloji ekseninde sanat yerleştirmelerini milyonlarla buluşturan ödüllü, Ouchhh Studyo'nun eserleri, Zenger küratörlüğünde DasDas'ta sonunda Türkiye'de seyirci ile buluşacak. Herbiri 35 dakika sürecek seanslarda, yapay zeka sayesinde Van Gogh tablolarını sadece görmeyecek aynı zamanda tabloların içinde gezinebiliyorsunuz. Van Gogh eserlerinin renkleri ve şekilleri içeriğimizin temelini oluşturuyor. Ardından kendi topraklarımıza dönüp ilk Türk arkeolog Osman Hamdi Bey'in en ünlü ve önemli eserleri günümüz teknolojisiyle buluşup, sarmalayan bir sergi deneyimi yaşayabiliyorsunuz. Arkeolog Osman Hamdi Bey'den insanlığın bildiğimiz bütün tarihini değiştiren bir yere Göbeklitepe'yi ziyaret edebiliyorsunuz. GAN ve yapay zeka algoritmalarıyla tarihi aydınlatan figürleri yeni bir bakış açısıyla görebiliyorsunuz. Bu şiirsel yolculuğa bir de makine öğrenimi ve yapay zeka algoritmalarını kullanarak, dünyanın kaderini değiştiren bilim adamları tarafından yazılan ışık, fizik, uzay-zaman hakkında milyonlarca satır teori, makale ve kitaptan öğrenen yapay zeka, gerçekliğin bilimsel bilinçli Şiirsel Kırılması oluşturarak tarih yazacak ve bu deneyime de şahit olabileceksiniz. Sadberk Hanım Müzesi'nin 19.000'i aşkın eserden oluşan kapsamlı koleksiyonu Arkeoloji ve Türk-İslam sanatı bölümlerinden oluşuyor. Arkeoloji Bölümü Anadolu'da yaşayan uygarlıkların maddi kültür kalıntılarını pişmiş toprak, cam, maden ve taş gibi farklı malzemelerden üretilmiş eserler üzerinden kesintisiz bir kronolojiyle gösteriyor. Sekizinci yüzyıldan Cumhuriyet'in ilk yıllarına uzanan Türk-İslam Bölümü ise çiniden gemi kandiline, ipekli dokumalardan ayakkabılara, özellikle Osmanlı sanatının doruk noktasına ulaştığı dönemlerin eserlerine odaklanıyor. Sadberk Hanım Müzesi'nin de özellikle üzerinde durduğu, kültürel mirasın korunarak gelecek kuşaklara aktarılmasının önemine dikkat çeken sergi, Anadolu uygarlıklarının ve Osmanlı sanatının seçkin örneklerindeki yaratıcılığın ve ustalığın öyküsünü nadide nesnelerle ziyaretçilere sunuyor."} {"url": "https://www.ithafsanat.com/suya-icten-bir-bakis/", "text": "Mesleğe reklam fotoğrafçılığıyla başlayıp ardından su altı fotoğrafçılığına yönelen ve eserleri, yıllar boyunca onlarca kişisel ve karma sergide yer alan Saygun Dura ile çok keyifli bir sohbet gerçekleştirdik. İİlkokul yıllarında hediye edilen bir Polaroid fotoğraf makinesi ile başlayan fotoğrafçılık tutkusunu, su altına yönelik sevdası ile birleştiren Saygun Dura'nın vizöründen yansıyan karelerin her biri, başka bir dünyayı, doyumsuz seyir zenginliğiyle sunuyor. Fotoğrafçıyım, yaklaşık 40 yıllık fotoğraf geçmişimde, reklam fotoğrafçılığı, su altı, sergiler, festivaller, kitap, küratörlük ve üniversitelerde öğretim görevlisi olarak çalışmak gibi başlıklar var. Bu süre zarfında başka hiçbir profesyonel uğraşım olmadı, sadece fotoğraf vardı. Hala ilk günkü heyecanımla da devam ediyorum. İlkokul yıllarımda bir Polaroid fotoğraf makinesi hediye edildi, ilk makinemdi ve babam da fotoğrafa olan ilgimi görünce kendi çocukluğunda kullandığı Kodak Retina fotoğraf makinesini bana verdi. 1940'lı yılların bir modeliydi, pozlama değerlerini, babamın ufak bir kağıtta hazırladığı çizelge eşliğinde oluşturuyordum. Fotoğrafa olan ilgim böylelikle başlamış oldu ve bugünlere kadar gelip yaşamımın da çok önemli bir parçası oldu. Profesyonelliğe geçişim ise 1989 yılında Ersin Alok'un asistanlığını yapmamla başladı. Çocukluğumda yüzücüydüm ve suyla aram iyiydi. Scuba ile dalış brövemi ise 1987 yılında aldım, o yıllarda Nikonos II marka amfibik bir su altı fotoğraf makinem de vardı. Çok hoş bir kameraydı ve kendine has kullanım özellikleri vardı, su altında fotoğraf çekebilmeyi onu kullanarak öğrenmeye gayret ediyordum. Dalışta da yeniydim ve becerilerimi artırmaya çalışıyordum. Fotoğraftaki ilk günkü heyecanım, su altı için de geçerli. Yakınlarım bu yönümü iyi bilir. İlk dalışım Marmara Denizi'nde, adaların arkalarında yaptığım bir eğitim dalışıydı. O güne dek suyun altında nefes alabilmeyi hayal ederdim. Denizde aşağılara inmek, su altı yaşamını görmek ve suyun altında hava solumak masalsıydı, sanırım o an fotoğrafın ardından en önemli ikinci uğraşım, dalış yaşamım da başlamış oldu. Aldığım dalış eğitimlerini hocalık seviyesine kadar getirdim fakat dalış eğitimi pek fazla vermedim. Su altı fotoğrafçılığı atölye çalışmaları yapmaya ise devam ettim. Dalış yaptığım zamanlar mutlu oluyorum, dalış seyahatlerinden yeni tecrübeler, bilgiler ve fotoğraflarla dönüyorum. Geçen hafta su altı fotoğraf sunumu yapmam için Afyonkarahisar Caz Festivali'ne davet edildim. Yazarlar, çizerler, müzisyenler bölgedeki köy ilkokulları da dahil, çocuklara kendi konularında sunumlar yaptılar. Çocukların su altı yaşamına gösterdiği ilgi, bununla birlikte bilgileri beni şaşırttı ve çok mutlu etti. Ufak da olsa çevre bilincine yönelik bir duyarlılık oluşturabilme çabam, sanırım faydalı oldu. Dalışa başlamadan önce nasıl bir fotoğraf elde etmek istediğimle ilgili beklentim bellidir. Zihnimdeki o görüntüye yaklaştığımı hissettiğim anlar beni heyecanlandırır. Bazen de önceden planlamadığınız etkileyici bir gelişme olur, o da başka bir heyecandır. Her faaliyette olduğu gibi insanın işini sevmesi önemlidir, su altı fotoğrafçılığı oldukça zahmetlidir, sevmeden uzun yıllarınızı vermeniz ve başarılı olmanız zordur. Suya yatkınlık ve fotoğrafçılık bilgi ve beceriniz de önemlidir. Günümüzde yeni teknolojilerle suyun altından görüntüler elde etmek çok da sorun değil fakat güçlü fotoğraflar için hala yetenek, bilgi birikimi, sabır ve çok çalışmak gibi faktörler gerekli. Çok özel bir ekipman değil, karada kullandığım kamera, ona uygun bir su altı kabı ve flaşlar. Çekim sonrasında fotoğraflarınızı işlemeniz de önemli, sergi düşünüyorsanız baskı aşamasındaki çalışmalarınız, hassasiyetiniz de duvardaki asılı, bitmiş fotoğrafınızın başarısına etki edecektir. Ekipman önemli fakat daha önemlisi şüphesiz ki kamera arkasındaki göz. Topkapı Sarayı'nın altına, sarnıçlara yaptığımız dalışlar çok özeldi. Halfeti'de Memluk mezarlığına dalış yapmak da öyle. Van Gölü'ndeki gerçeküstü görüntülere sahip mikrobiyalit oluşumları ve gölde yaşayan, endemik bir balık türü olan inci kefalinin yaşam öyküsü beni çok etkiledi. Arada isimli son kişisel sergimi de bu konular üzerinden kurguladım. Yurt içi veya yurt dışında düzenlenen su altı fotoğrafçılığı atölye çalışmalarımda, genel teorik bilgiler ve çekeceğimiz konular üzerine eğitimler veriyorum, ardından da katılımcılarla birlikte dalışlar yapıyoruz. Dalışlar sonrasında ise çekilen fotoğraflar üzerine değerlendirmeler yapıyoruz. Kosta Rika'ya bağlı Cocos Adası ve Bahamalar dalış yapmayı isteyip de henüz gidemediğim bölgeler. Maldivler'de şnorkelle balina köpekbalığı çekimi yaparken, bu olağanüstü canlıyla aniden su yüzeyinde burun buruna geldim, güzelliğinden çok etkilenmiş olmalıyım ki İstanbul'a döndüğümde seyahatten fotoğraflarıma bakarken o anın fotoğrafını çekmediğimi fark ettim. Bazı dalışlarımda, çok iyi fotoğraf verdiğini bildiğim bölgeler bile olsa, kamerasız dalıp fotoğraf çekmeden sadece ortamın güzelliğini yaşayıp seyretmenin tadına varıyorum, arada bir bu da gerekiyor. Öncelikle güvenli bir dalış için koşulların yerinde olması gerekiyor. Fotoğraf için standart bir hava şartı yok, kimi fotoğraflar için güneşin batmaya yakın son yarım saati, bazı fotoğraflar için ise dik gelen kuvvetli öğle güneşi, bazen de yatık gün ışığı veya sığ sularda suni ışık kullanacaksanız bulutlu, kapalı bir hava tercih sebebi olabiliyor. Fotoğraf çekimi için yurt içinde, tatlı sulara yapılan dalışlar beni çok etkiliyor. Yurt dışında ise Meksika'daki Cenoteler, Fransız Polinezyası ve fotoğraf verimliliği için Endonezya'ya ait Kuş Kafası Yarımadası denilen bölgede yer alan Raja Ampat. Dalış seyahatlerine önceden bölge çalışılarak, araştırarak gidilir. Yöreyi iyi bilen rehber balık adamlardan dalış öncesi bilgilendirmeler de alındığından şaşırtan bir canlıyla karşılaşma pek ender olabiliyor. Van Gölü'nde binlerce yıldır sadece inci kefalinin yaşadığı biliniyordu. Dört yıl önce yeni bir balık türüne rastlanıldığı haberi gelmişti ve bilimsel bir çalışmanın bir parçası olarak bir gece dalışında o canlıyı görüntülemiştim. Tehlikeler atlattığım oldu, geçmişte daha iyi fotoğraflar elde etmek için riskler alabiliyordum, artık daha tedbirliyim. Başımdan geçen olaylar, etrafımda gördüklerim ve duyduklarım beni daha olgunlaştırdı. Bu işi iyi yapanların su altı fotoğraflarını incelemek, diğer sanat dallarını takip etmek, fotoğraflar belli bir seviyeye geldiğinde de özgün bir dil oluşturabilmek için çalışmaya devam etmek. Her yeni sergim geçmiştekilerden bir etki ve tecrübe taşıyor. Yenilerini daha fazla sahiplenebiliyorum, daha içime siniyor. Ülkemizde su altı fotoğrafçılığımızın başlangıcı olan 1952 yılından itibaren, 60 yıllık serüvenini anlattığım Su Altına Işık Tutanlar isimli karma bir serginin ve kitabının benim için yeri ayrıdır. Bu sonbaharda Pera Palace Hotel'in sanat galerisinde kişisel bir sergim olacak. Sonrasında planladığım birkaç dalış seyahati ve retrospektif mahiyette bir kitap arzum var. Derginizde bana da yer verdiğiniz için çok teşekkür ederim."} {"url": "https://www.ithafsanat.com/talat-sait-halman-ceviri-odulu-icin-basvurular-basladi/", "text": "İKSV, bu yıl yedinci kez verilecek Talat Sait Halman Çeviri Ödülü ile güncel kültür-sanat üretimini teşvik etmeye devam ediyor. Nitelikli edebiyat çevirilerini desteklemek amacıyla, yedi yıl önce aramızdan ayrılan Talat Sait Halman anısına başlatılan Talat Sait Halman Çeviri Ödülü, 2021 değerlendirmeleri için başvuruları 23 Ağustos 1 Ekim 2021 tarihleri arasında alacak. Talat Sait Halman Çeviri Ödülü'yle, Seçici Kurul tarafından belirlenen yapıtın çevirmenine 20 bin TL tutarında nakit desteği sağlanıyor. Başkanlığını yazar Doğan Hızlan'ın yaptığı Talat Sait Halman Çeviri Ödülü Seçici Kurulu; yazar, çevirmen ve eleştirmen Sevin Okyay; yazar ve çevirmen Ayşe Sarısayın; yazar ve çevirmen Yiğit Bener ile yazar ve çevirmen Kaya Genç'ten oluşuyor. Ödülün sahibi, Seçici Kurul tarafından Aralık ayında açıklanacak. >> Talat Sait Halman Çeviri Ödülü hakkında ayrıntılı bilgi için tıklayın. Talat Sait Halman Çeviri Ödülü için başvurular, yayınevleri veya çevirmenler tarafından yapılabilir. Başvuruda sunulacak eserler, orijinal dilinden Türkçeye çevrilmiş, ISBN numarası almış öykü ve roman çevirileri ile sınırlıdır. Yayınevleri en fazla üç çeviri eser ile başvuru yapabilmektedir. Seçici Kurul, aday önerlerinde bulunabilir. Adayların daha önce Talat Sait Halman Çeviri Ödülü'nü kazanmamış olması gerekmektedir. Başvuru formu ve koşullarına dair ayrıntılı bilgi içeren şartnameye buradan ulaşılabilir. 2021 Talat Sait Halman Çeviri Ödülü için başvuruların 1 Ekim Cuma saat 17.00'ye kadar İKSV'ye ulaştırılması (Nilay Kartal dikkatine, Nejat Eczacıbaşı Binası, Sadi Konuralp Cad. No: 5, 34433 Şişhane, Beyoğlu, İstanbul) gerekmektedir. >> Başvuru koşullarına dair ayrıntılı bilgi içeren şartname için tıklayın. Türkiye'nin ilk Kültür Bakanı olan ve 2008-2014 yılları arasında İKSV Mütevelliler Kurulu Başkanı olarak görev yapan Talat Sait Halman anısına, 2015'te başlatılan Talat Sait Halman Çeviri Ödülü'nün ilki, 2015'te Georges Perec'in La Boutique Obscure: 124 Reves adlı eserinin Karanlık Dükkan: 124 Rüya adlı çevirisiyle Siren İdemen'e; ikincisi Anna Seghers'in Transit adlı eserinin aynı adlı çevirisiyle Ahmet Arpad'a; üçüncüsü James Joyce'un Finnegans Wake adlı eserinin Finnegan Uyanması adlı çevirisiyle Fuat Sevimay'a; dördüncüsü Alberto Manguel'in Dönüş adlı novellasını İngilizce aslından Türkçeye çeviren Ülker İnce'ye sunulmuştu. Ödülün beşincisi, Mathias Enard'ın Fransızca aslından çevirdiği eseri Pusula ile Ebru Erbaş ve Leonid Nikolayevic Andreyev'in Rusça aslından çevirdiği eseri Kızıl Kahkaha ile Kamil Kayhan Yükseler arasında paylaştırılmıştı. Geçtiğimiz yıl altıncısı verilen ödüle, Yan Lianke'nin Çince aslından çevirdiği 1997 tarihli romanı Günler Aylar Yıllar ile Erdem Kurtuldu layık görülmüştü. >> Önceki yıllarda Talat Sait Halman Çeviri Ödülü'nü kazanan çevirmenler için tıklayın. 1931 yılında İstanbul'da doğan Talat Sait Halman, 1951'de Robert Koleji'ni bitirdikten sonra, yüksek lisansını 1954 yılında Columbia Üniversitesi'nde tamamladı. Otuz yıl ABD'de Columbia, Princeton, Pennsylvania Üniversiteleri'nde öğretim üyeliği yaptı. 10 yıl boyunca New York Üniversitesi'nde profesör ve Yakın Doğu Dilleri ve Edebiyatları Bölüm Başkanı olarak çalıştı. 1998 yılında Bilkent Üniversitesi'nde Türk Edebiyatı Bölümü'nü ve Merkezi'ni kurdu ve yönetti. Bilkent Üniversitesi'nde, İnsani Bilimler ve Edebiyat Fakültesi Dekanı olarak görev yaptı. Türkiye'nin ilk Kültür Bakanı ve ilk Kültür İşleri Büyükelçisi olan Halman, Birleşmiş Milletler'de baş delege yardımcılığı ve ABD PEN Derneği yönetim kurulu üyeliği görevlerini yürüttü. Dört yıl boyunca UNESCO yönetim kurulu üyeliği yaptı. 2003 yılından itibaren UNICEF Türkiye Milli Komitesi'nin başkanlığını ve 2008 yılında itibaren İKSV Mütevelliler Kurulu başkanlığını, 5 Aralık 2014'teki vefatına dek sürdürdü."} {"url": "https://www.ithafsanat.com/tarihi-hasanpasa-gazhanesi-muze-gazhane-olarak-hayat-buldu/", "text": "Kadıköy ilçesinde bulunan, 1892 yılında Anadolu Yakası'nın havagazı ihtiyacını karşılamak için hizmete giren ve bir süre sonra atıl şekilde bırakılan Hasanpaşa Gazhanesi, İstanbul Büyükşehir Belediyesi tarafından yapılan restorasyonla Müze Gazhane olarak hayat buldu. Türkiye'nin en önemli endüstriyel kültür miraslarından biri olan Kadıköy'deki tarihi Hasanpaşa Gazhanesi, İBB tarafından yapılan restorasyonun tamamlanmasının ardından, 9 Temmuz Cuma günü görkemli bir törenle açıldı. İBB Başkanı Ekrem İmamoğlu'nun açılışını yaptığı törene, İBB Genel Sekreter Yardımcısı Mahir Polat, Kadıköy Belediye Başkanı Şerdil Dara Odabaşı, Kartal Belediye Başkanı Gökhan Yüksel, siyasi partilerin ilçe temsilcileri, İBB Meclis Üyeleri, Gazhane gönüllüleri ve Kadıköylüler katıldı. Program, İBB Genel Sekreter Yardımcı Mahir Polat'ın Hasanpaşa Gazhane binasının tarihini ve restorasyonu tamamlanarak Müze Gazhane'ye dönüşüm sürecini anlatmasıyla başladı. Polat, Hasanpaşa Gazhanesi'nin geçmişte İstanbul'un, başta aydınlatma için olmak üzere yakıt ihtiyacının karşılandığı önemli yapılardan biri olduğunu, bundan tam 130 yıl sonra İstanbullular için yeni bir sosyokültürel ve sanatsal merkez olmaya hazır olduğunun altını çizdi. İstanbul'un kültür sanat yaşamına ve kültür sanatın odak noktası olan Kadıköy'e kazandırılan tesisde iklim ve karikatür müzesi, çocuk bilim merkezi, sergi alanları, tiyatrolar, kütüphaneler, oyun ve etkinlik alanı ile diğer sosyal alanların yanı sıra iklim krizi temalı kalıcı sergi, atölye binası, restoran, kafe gibi yapılar yer alıyor. Toplam 32 bin metrekarelik alanı kapsayan tesisin açılışında konuşan Ekrem İmamoğlu tesisin kültüre, sanata, bilime ışık olacağını söyledi ve sözlerini şöyle sürdürdü: 130 yıllık endüstri mirasımızın bu güzel başlangıcını, Hasanpaşa Gazhanesi'ni bugün kültür sanat yaşamına katmanın keyfini ve gururunu yaşıyoruz. Yıllar boyu İstanbul'a enerji ve ışık veren gazhane, bundan sonra İstanbulluların kültürel ve sosyal hayatına ışık tutacak. Sosyal hayatın merkezi haline geleceğine, Kadiköy'den İstanbul'a herkesin ilgisine mazhar olacağına şimdiden inancım çok yüksek. Bu mücadeleye dünden bugüne emeği geçmiş, bu sürece katkı sunmuş herkese teşekkür ederim. dedi. Kadıköy Belediye Başkanı Şerdil Dara Odabaşı, Kadıköy ilçesinde böyle bir tesisin açılışından duyduğu memnuniyeti dile getirdi ve sözlerini şöyle sürdürdü: Gazhane'nin, Kadıköy için bir müze, bir kültür merkezi olmaktan öte bir anlamı var. Gazhane, bizim hem tarihsel hem de toplumsal belleğimiz. 1993'ten beri kullanılmayan ama Kadıköylü'nün sürekli bir ilişki kurduğu, hatırında tuttuğu kocaman bir anı. İşlevi ve mimarisiyle bir dönemin tanığı. Bu bölgenin, yaklaşık 100 yıllık ateşi, ışığı Gazhane. 23 Haziran seçimleri sonrası, Büyükşehir Belediyesi'nde gerçekleşen köklü zihniyet değişimiyle birlikte, Kadıköy'ün de çehresi değişmeye başladı. Önce Kurbağalıdere'nin temizliği, Rıhtım projesi için ilk adımın atılması ve finalde Müze Gazhane'nin halkla buluşması, bütün bunların hepsi, zihniyet değişikliğinin en güzel işareti bize göre. Müze Gazhane'nin açılışıyla birlikte, yıllardır bu çileyi çekmek zorunda bırakılan Hasanpaşa'nın da çilesi bitecek, çehresi değişecek. Bizim mücadelemiz, yıllardır kendi halkını oyalayan, olanı oldurmayan zihniyetleydi. İşte o muhteşem zihniyet değişikliğinin sonunda, şimdi olmayanı olduran, 16 milyona hizmet şiarıyla yoluna devam eden bir Büyükşehir Belediye Başkanı var. dedi. İstanbul Kent Orkestrası'nın verdiği konserle devam eden açılış programı ışık ve lazer gösterisiyle son buldu. İşletme imtiyazı Kültür AŞ tarafından devralınan bu endüstri mirası, bölge halkı ve akademik çevrelerin de büyük çabalarıyla, bir kültür sanat merkezine dönüşerek yoluna Müze Gazhane olarak devam edecek. Müze Gazhane'nin 32.000 metrekarelik yerleşkesi; 6 sergi/müze salonu, 2 tiyatro/konser salonu, Performans stüdyoları, Kütüphane, Kitapçı, 3 yeme/içme alanı, Atölyeler, Ortak çalışma alanları ve Kapalı otoparka ev sahipliği yapıyor."} {"url": "https://www.ithafsanat.com/tiyatronun-efsaneleri-anlatiyor/", "text": "Tiyatroseverler için doyumsuz sohbetlerin yer aldığı Sahne İstanbul, Usta Aktörlerden Türk Tiyatrosu isimli eser, uygulama mağazası Google Play'de e-kitap olarak yayınlandı. İzleyicinin kafasındaki pek çok soruya yanıt bulacağı nehir söyleşi tarzındaki eser, araştırmacılar için kaynak kitap niteliği taşıyor. İnsanı insana, insanca anlatma sanatı olarak tanımlanan tiyatroyu, bir de efsane oyunculardan dinlemek ister misiniz? Gazeteci Neşe Mesutoğlu'nun ülkemiz tiyatro tarihinin en önemli isimleriyle yaptığı söyleşiler, Sahne İstanbul adıyla e-kitap olarak okuyucuya sunuluyor. Türk tiyatrosunun efsane isimleriyle buluşan Gazeteci Neşe Mesutoğlu, temelleri İstanbul'da atılan bu sanat dalının gelişimini, arka planda değişen şehir hayatına dair anılar eşliğinde gözler önüne seriyor. Tiyatromuzun gelişimini tarihsel bir perspektifle başlayarak anlatan, geleceğe yönelik bir vizyonla tamamlayan ve özgün bir üslup üzerine odaklanan kitap, bu alanda bir belgesel olarak kabul ediliyor. Direklerarası'nda Geleneksel Çizgi, Beyoğlu'nda Amerikan Ekolü, Devlet Konservatuarında Rus Akımı, Şehir Tiyatrosunda Batı Etkisi ve Özgün Bir Dil Arayışı başlıkları üzerine dev aktörlerin getirdiği tezler, Türk tiyatrosunun gelişimine ışık tutuyor. Karagöz Ustası Tacettin Diker'le başlayan sohbetler; Zihni Göktay, Rauf Altıntak, Hazım Körmükçü, Naşit Özcan, Osman Cavcı, Haldun Dormen, Ayla Algan, Metin Serezli, Gülriz Sururi, Ali Poyrazoğlu, Yıldız Kenter, Müşfik Kenter, Genco Erkal, Arsen Gürzap, Ahmet Uğurlu, Nedret Güvenç, Erol Günaydın, Rutkay Aziz, Zeliha Berksoy, Gencay Gürün, Müjdat Gezen, Cem Yılmaz, Mustafa Alabora, Metin Akpınar ve Ferhan Şensoy ile devam ediyor. Yazarın babası TRT İstanbul Radyosu Efektörü Erhan Mesutoğlu'na ithaf edilen bu keyifli kitaba https://play. google. com/store adresinden ulaşmak mümkün."} {"url": "https://www.ithafsanat.com/trt-filarmoni-orkestrasi-konserleri-devam-edecek-2/", "text": "TRT Filarmoni Orkestrası, İtalyan sanatçı Antonio Pirolli'nin daimi şefliğinde kuruldu. Orkestra'nın TRT 2 kanalında yayınlanan ilk konserinin ardından açıklama yapan TRT Genel Müdürü İbrahim Eren, TRT Filarmoni Orkestrası, TRT 2'nin yeniden yayın hayatına geçmesinin ikinci yılında izleyicilerle buluştu. Bu, TRT Filarmoni Orkestrası'nın ilk konseri oldu. Gerçekten bizim için heyecan vericiydi dedi. TRT Filarmoni Orkestrası'nın periyodik konserlerinin olacağını belirten Eren, Özellikle konservatuvardan yeni mezun ve bazıları hala okumakta olan yeni arkadaşları usta müzisyenlerle buluşturduğumuz, herkesin birbirinden bir şeyler öğrendiği bir filarmoni orkestrası oldu. Ben, bu vesileyle de sadece TRT'ye değil, Türkiye'ye de katkı sağlayacağını umuyorum diye konuştu. Orkestra, konserde Yusuf Yalçın'ın TRT 2 Bestesi eserinin prömiyerini gerçekleştirmenin yanı sıra Johannes Brahams'ın Macar Dansları 1-5, Ulvi Cemal Erkin'in Köçek çe ve Ludwig van Beethoven'in 7. Senfoni eserlerini izleyiciyle buluşturdu. Özel ve periyodik konserler düzenleyecek orkestranın repertuvarında Türk besteciler, klasik senfoniler, konçertolar, opera eserleri, film müzikleri ve Türk müziği eserleri yer alıyor."} {"url": "https://www.ithafsanat.com/trt-filarmoni-orkestrasi-konserleri-devam-edecek/", "text": "TRT Filarmoni Orkestrası, İtalyan sanatçı Antonio Pirolli'nin daimi şefliğinde kuruldu. Orkestra'nın TRT 2 kanalında yayınlanan ilk konserinin ardından açıklama yapan TRT Genel Müdürü İbrahim Eren, TRT Filarmoni Orkestrası, TRT 2'nin yeniden yayın hayatına geçmesinin ikinci yılında izleyicilerle buluştu. Bu, TRT Filarmoni Orkestrası'nın ilk konseri oldu. Gerçekten bizim için heyecan vericiydi dedi. TRT 2 kanalı sadece kültür sanat içeriklerini ekrana taşımakla değil, aynı zamanda Türkiye'nin kültür sanat hayatına katkı sağlayarak da görevini ifa ediyor. TRT Filarmoni Orkestrası'nın periyodik konserlerinin olacağını belirten Eren, Özellikle konservatuvardan yeni mezun ve bazıları hala okumakta olan yeni arkadaşları usta müzisyenlerle buluşturduğumuz, herkesin birbirinden bir şeyler öğrendiği bir filarmoni orkestrası oldu. Ben, bu vesileyle de sadece TRT'ye değil, Türkiye'ye de katkı sağlayacağını umuyorum diye konuştu. Orkestra, konserde Yusuf Yalçın'ın TRT 2 Bestesi eserinin prömiyerini gerçekleştirmenin yanı sıra Johannes Brahams'ın Macar Dansları 1-5, Ulvi Cemal Erkin'in Köçeçe ve Ludwig van Beethoven'in 7. Senfoni eserlerini izleyiciyle buluşturdu. Özel ve periyodik konserler düzenleyecek orkestranın repertuvarında Türk besteciler, klasik senfoniler, konçertolar, opera eserleri, film müzikleri ve Türk müziği eserleri yer alıyor."} {"url": "https://www.ithafsanat.com/tuhaflik-duygusu-resimlerimi-yaparken-ana-motivasyonum/", "text": "Resimlerinde, kadın, doğa ve hayvan imgelerini, onlarla ilintili metaforları kullanan Ressam Erhan Cihangiroğlu, Özellikle seçtiğim sembollerim, metaforlarım olmuyor. Resimdeki karakterlerin dünyasına giriyorum ve onların hikayesini anlatmaya çalışan bir aracı oluyorum diyor. Ortaokul ve lise yılları resim yeteneği sayesinde arkadaşlığın da arttığı yıllar olmuş, ardından da Marmara Üniversitesi Atatürk Eğitim Fakültesi Resim Öğretmenliğine devam etmiş üç yıl. Niye üç yıl? Çünkü bazı memur hocalar, birçok öğrencinin hayalini memuriyetin süslemesi, yaratıcılıktan uzak bir eğitim ve çevre bu okulu üçüncü yılda bırakmasına neden olmuş. Ardından Doğuş Üniversitesine burslu girerek Görsel İletişim ve Tasarım Bölümünü bitirmiş ve Grafik Tasarım Bölümünde de yan dal yapmış. Erhan Cihangiroğlu ile halen çalışmalarını sürdürdüğü Kadıköy'deki atölyesinde sohbet ettik. Resimlerimde, kadın, doğa ve hayvan imgelerini ve onlarla ilintili çeşitli metaforları kullanmayı çok seviyorum. Eğer portre resmi yapacaksam gözlerden başlıyorum, gözlerden o duyguyu alırsam resme devam ediyorum. Evet, resimlerimin beni ele verdiği özne, benim feminist bir ressam olmam. Resim yaparkenki ruh halim; renklerle bir telvin durumu, renk armonisi ile halden hale geçiş bir tür terapi, dinginlik hali. Özellikle seçtiğim sembollerim, metaforlarım olmuyor, resimdeki figürlerin -bana göre karakterlerin- dünyasına giriyorum ve onların hikayesini anlatmaya çalışan bir aracı oluyorum. Şimdiye kadar yedi kişisel sergim oldu, yurt içi ve yurt dışında onlarca karma sergide yer aldım. Bir sergi teması belirleyip o temaya uygun resimler yapan bir ressam değilim. Bu bana samimi gelmiyor, sanatçının anlık duygularını ve hislerini önemsiyorum, bir proje çalışanını değil. Resimlerimi üretirim, birikince de sergi olmasını isterim. Sergi isimleri de sergiden birkaç hafta önce resimlere göz gezdirip aklıma gelen bir his ile çıkıyor. Kızılay ile çalışan ajanstan Bir hilal boyar mısınız? diye sordular. Ben de düşünmeden Üç tane olabilir mi? diye sordum, şaşırdılar. Hilaller gelince bu kez ben şaşırdım, düşündüğümden çok daha büyüklerdi. Hilalleri bir aylık bir zaman sürecinde tamamladım. Kompozisyonlarımı hilallerin formuna göre şekillendirdim. Benim için de güzel bir deneyim oldu. Bildiğim kadarı ile bir tanesi özel bir şirkette, diğeri 42 Maslak'ta, üçüncüsü Cenevre Kızıl Haç Komitesinde sergileniyor. Kızılay'a yardımım olduğu için ayrıca da mutluyum."} {"url": "https://www.ithafsanat.com/turk-islam-mimarisinde-yapi-cephelerinde-figurlu-susleme-ornekleri/", "text": "Beyaz çiçekler, hayat ağacı, çift başlı kartal, aslan, boğa, kaplan ve sirenler... Anadolu'nun çeşitli yerlerinde, yüzlerce yıl öncesinden günümüze ulaşan çok değerli mimari eserlerin her birinde görülen ve Türklerin eski inançlarından süzülüp gelen bu figürler, çok şey anlatıyor. Türk ve İslam mimarisinde sivil ve dini yapıların süsleme programlarında genellikle bitkisel ve geometrik motifler yaygın olarak kullanılmıştır. Bu motiflerin dışında figürlerin kullanıldığı yapılara da rastlanmaktadır. Türklerde figür kullanımının kökeni Orta Asya'ya kadar gitmektedir. Gök tanrı inancının figür dili oluşmasında etkisi yadsınamaz bir gerçektir. Türklerin, eski inançları arasında sayılan animist1 görüşe göre dünya ruhlarla doluydu, göllerin, ırmakların, dağların tıpkı bir insan gibi vasıflara sahip olduğuna inanıyorlardı.2 Bu inançlar çerçevesinde ortaya koydukları eserlerde sanatsal bir figür dili işlenmesi, geleneğin devamı niteliğindedir. Gök tanrı, şamanist, animist inançların etkisi, 12 hayvanlı Türk takviminin kullanılması zaman içinde dini ve sivil yapıların süsleme programlarına yansımıştır. Bu bağlam üzerinden figürlerin sembolik dili kapsamında Anadolu'dan, Büyük Selçuklu Devletinin hüküm sürdüğü sınırlardan, Orta Asya ve İran'da hüküm süren İslam hanedanı Timurlu yapılarından süsleme programı kapsamında figürlü örnekler sunulacaktır. Bugün Registan adıyla anılan, zamanında pazar yeri olarak kullanılan tarihi meydanda yer almaktadır. Uluğ Bey Medresesi'nin (1417-1420) karşısında bulunan eser, 1619-1636 yılları arasına tarihlendirilse bile 15. yüzyıl Timurlu geleneği süsleme programlarını bünyesinde barındırmaktadır. Taç kapı, sivri kemer alınlığının iki yanını dolduran, lacivert zemin üzerine yapılmış, beyaz çiçekler ve kıvrım dallar arasında simetrik olarak yerleştirilmiş iki adet sarı kaplan ve güneş formlu insan yüzü şeklinde tasvirler görülmektedir. Şir, Farsçada aslan anlamına gelir. Girişteki çift taraflı aslan tasvirlerinden dolayı bu medrese Şir-dar olarak anılmıştır. Güneş, Türk mitolojisinde hükümdarlıkla sembolize edilmiştir. Diyarbakır Ulu Camii'nde olduğu gibi yine aslanın tam önünde ceylan bulunması mücadele ile bağlantı kurulabilir. Anadolu Selçuklu hükümdarı IV. Rükneddin Kılıçarslan'ın kızı Hudavend Hatun tarafından İlhanlı Valisi Sungur Ağa'nın yönetimi sırasında 1312 yılında Niğde'de yaptırılmıştır. Kümbetin güneydoğu ve kuzey cephelerindeki pencere alınlıklarının üstünde karşılıklı olarak ikişer kadın başlı ve kuş vücutlu harpi veya siren4 kabartması bulunmaktadır. Figürlerin üç dilimli taçları ve örgülü saçları Selçuklu tipine uygundur. Bu kabartmalar hüma ya da humay kuşu Umay Ana ile bağlantılı mitolojik öğelerdir. Orhun Yazıtları'nda da geçen Umay, Türk ve Moğol mitolojisinde bir bereket tini olup hamilelerin, doğmuş ve henüz doğmamış çocuklar ile hayvan yavrularının koruyucusudur. Kümbette Hudavend Hatun (1332), Emir Şücaüddin'in kızı Paşa Hatun (1340) ve Osmanlı dönemi Niğde sancak beyinin kızı Belkıs Hanım'a (1563) ait üç mezar taşı bulunmaktadır; kadınların bir arada olduğu bu türbede Ana tanrıça bereketi ve çocukların koruyuculuğu ile bağlantılı sembolün kullanılmış olması tesadüfi değildir. Şamanizm inançlarına kadar uzanan Umay Ana tasvirinin mezar sembolü olması Selçuklu figür geleneğinde devamlılığı bu yapıda sürdürülmektedir. Kitabesi bulunmadığı için inşa tarihi bilinmeyen yapının, doğu duvarının aynı zamanda kale surunu teşkil etmesi, duvar işçiliğinde malzeme ve yapım farklılıkları olması gibi sebeplerle muhtemelen 12. yüzyılın ortalarına ait bir Saltuklu Beyliği yapısının kalıntıları üzerine inşa edildiği sanılmaktadır. İnşa tarihi olarak da 13. yüzyılın sonları düşünülmektedir.7 Taç kapı üzerinde yükselen minare kaidelerin alt kısımlarına ise yine iki taraflı olmak üzere dört tane, kalın birer kaval silmenin çerçevelediği sivri kemerli niş içinde, iki ejderhanın kuyrukları ucundaki bir hilalden çıkan, tepesine çift başlı kartal motifi oturtulmuş hayat ağacı kabartmaları işlenmiştir. Üç farklı tasviri iç içe geçmiş şekilde medrese taç kapı girişinde minare kaidesinde görmekteyiz. Türk mitolojisindeki ejderha motifinde ise Çin mitolojisinin etkisi vardır. Suyun ve yeniden doğuşun temsili sayılmıştır. Ejderha, Çin'de olduğu gibi 12 hayvanlı Türk takviminde de yıl simgesi olarak yer almıştır. Devasa bir yılan olarak da resmedilen ejderha, Dede Korkut Hikayeleri'nde, Oğuz Kağan Destanı'nda ve Türk toplumlarının inançlarında kendine yer edinmiştir. Hayat ağacının biçimsel özellikleriyle ilgili olarak da çeşitli yorumlar yapılmıştır. O, bütün alemi birbirine bağlar; kökleriyle cehennemi, gövdesiyle yeryüzünü, dallarıyla cenneti kapsar. Dalları, Tanrının evine yani cennete kadar ulaşır. Dünyanın en büyük ağacıdır. Anadolu Selçuklu sanatında erken devirlerde genellikle tek başına veya kuşlarla çevrelenmiş olarak görülür. Daha sonraki devirlerde Erzurum Çifte Minareli Medrese örneğinde olduğu gibi hayat ağacı ile birlikte çeşitli hayvanların da yer aldığı görülmektedir. Anadolu Selçuklu Devletinin 14. yüzyıl başlarında tarih sahnesinde güç kaybettiği bilinmektedir. Son devir yapılarında olan bu medrese örneğinde ejderha tasviri ile yeniden doğuş; Selçuklu kartalları ile güç ve kudret; hayat ağacı ile ise sonsuza kadar kök salma gibi anlamlar yüklenmiş olması muhtemeldir. simgesiydi. Güneşi ve aynı zamanda güç ve kudreti ifade ediyordu (Çoruhlu, 2000: 134). Çift başlı kartalların bu yapıda kullanılmasının sebebinin cami ve darüşşifanın banilerinin sultan ve eşi olması, iki kişinin birlikte tasvir edilmiş olması muhtemeldir. İncelediğimiz eserlerde sivil ve dini mimaride kullanılan figürlerin tarihsel süreçte farklı uygarlıklar tarafından kullanıldığı da bilinmektedir. Sembollere tek bir kültür ürünü olmadıkları gibi zaman içinde farklı medeniyetlerin öykünmesi ve anlamlar yüklemesiyle şekillenmiştir. Figürlerin dilini okurken yan yana geldikleri diğer sembollerle anlamların genişlediği veya daraldığı görülmektedir; bu hususta eserlere bir bütün olarak bakmak önemlidir. 1- Doğanın bir bütün olarak ve her varlığın teker teker maddi varlığının ötesinde bir de ruha sahip olduğunu kabul eden görüş. 2- Bozkurt, Ferit. Türklerin Dini, İstanbul 1995, s. 18. 4- Harpi veya siren, baş kısmı kadın gövdesi kuş şeklinde olan fantastik bir hayvandır. Türbelerde tasvir edilen siren motifleri ruh kuşu veya ölünün ruhuna refakat eden kuştur. Kalede ve saraylarda tasvir edilen siren motifi ise hakimiyet, koruyucu, nazarlık, tılsım sembolü olarak kullanılmıştır. 5- Denknalbant, Ayşe. Yakutiye Medresesi ve Kümbeti, TDV İslam Ansiklopedisi. 7- Yavaş, Doğan. Çifte Minareli Medrese, Tdv İslam Ansiklopedisi. 8- Duman, Harun. Türk Mitolojisinde Ejderha, Uluslararası Beşeri Bilimler Ve Eğitim Dergisi, Cilt 5, Sayı 11, S. 482 493. 9- Öztürk, Ateş Ş (2012). Yakındoğu Demirçağ Uygarlıklarında Hayat Ağacı İnancı. Dicle Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü, Diyarbakır. S.424. Alsan, Şenay, Türk Mimari Süsleme Sanatlarında Mitolojik Kaynaklı Hayvan Figürleri, Marmara Üniversitesi, Türkiyat Araştırma Enstitüsü, Doktora Tezi, İstanbul 2005. Çoruhlu, Yaşar. (1993) Türk Sanatı'nda Görülen Hayvan Figürlerine Gök ve Yer Sembolizmi Açısından Bir Bakış, Üçüncü Uluslararası Türk Kültürü Kongresi Bildirileri, Cilt: 1, Atatürk Kültür, Dil ve Tarih Yüksek Kurumu, Ankara. Çoruhlu, Yaşar. (2000) Türk Mitolojisinin Anahatları, Kabalcı Yayınevi, İstanbul. Öney, Gönül, Anadolu Selçuklularında Heykel-Figürlü Kabartma ve XIV-XV. Asırlarda Devamı, Cilt III, Ankara 1966. Öney, Gönül, Anadolu Selçuklu Mimari Süslemesi ve El Sanatları, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, Ankara 1988. Ögel, B.(2010). Türk Mitolojisi 1. Türk Tarih Kurumu Yayınları: Ankara."} {"url": "https://www.ithafsanat.com/turk-muziginde-cesitlilik-zenginliktir/", "text": "Ekim ayında Misket isimli teklileriyle yeniden müzikseverlerle buluşan Soft Analog'un kurucuları İdil Tavşanlı ve Ömer Çelik ile keyifli ve samimi bir sohbet gerçekleştirdik. Havasından mıdır suyundan mıdır bilinmez ama Ankara'dan çıkan müzik grupları bir başkadır. Bu büyükşehrin kalabalığı ve kasveti insana ilham verir belki de ve sanatın her dalının en iyi örneklerinin tohumlarını yeşertir. Yeşermeye başlayan bu tohumlardan biri de son zamanlarda sıkça karşımıza çıkmaya başlayan Soft Analog grubu. Henüz 23 yaşındaki iki üniversiteli genç olan İdil Tavşanlı ve Ömer Çelik aslında müzik üzerine bir eğitim almamış. İdil Tavşanlı Bilkent'te Psikoloji, Ömer Çelik ise Hacettepe'de İktisat eğitimi alırken müzik onların yollarını kesiştirmiş ve çok özgün melodiler çıkmış ortaya. İdil Tavşanlı: İkimiz de çocukluğumuzdan beri müzikle ilgiliydik diyebiliriz, çok müzik dinleyip sevdiğimiz tarz müzikleri çalmaya çalışarak başladı müzikle ilişkimiz. Hatta lise yıllarında ikimizin de ayrı ayrı yaptığımız bestelerimiz de var. İdil Tavşanlı: Üniversitede tanışmış olduk. O dönem Ömer kendi bestelerini yapıyordu ve yayınlıyordu. Bu süreç içinde ikimiz de farklı sound'lar keşfettik, sonrasında bir noktada birlikte müzik yapmayı konuştuk ve birlikte üretmeye karar verdik. Ömer Çelik: Dinlemeyi sevdiğimiz ve ilham aldığımız birçok müzisyen-grup var. İzlediğimiz şeyler bir yana, beslendiğimiz yer kendi hayatlarımız, yaşadığımız yerler, kazandığımız deneyimler hakkında yaptığımız gözlemler. Şarkılarımızda bunları daha müzikal bir biçimde bazen de eleştirel bir yandan aktarıyoruz. Bu sayede pek çok insanın ortak yaşam deneyimlerine de değinebildiğimizi düşünüyoruz. İdil Tavşanlı: Evet, besteleri birlikte yapıyoruz ve şöyle bir yol izliyoruz; herhangi birimiz bir melodi, bir söz ile geldiğinde birlikte oturup bir şarkıya dönüştürmeye başlıyoruz. Bir yandan bir şarkı direkt olarak demo ile de başlayabiliyor, genelde Ömer'den geliyor bu demolar. Ömer Çelik: Güzel tepkiler aldık çoğunlukla, bu da bizi çok sevindirdi. Bu parçayla biraz esprili, bir yandan da keyifli bir şey ortaya koymayı hedeflemiştik ve evet özellikle Ankara'dan bir türküyle bunu yapmak istedik. Sanırım hedefimize de ulaştık, özellikle konserlerde buna ulaştığımızı gözlemleyebiliyoruz. Misket, izleyicileri dans ettirmeyi başarıyor. Ömer Çelik: İlerde tekrar cover yapmayı düşünüyoruz fakat yakın gelecekte asıl önceliğimiz biraz daha kendi bestelerimizde olacak. Özgün üretimi kıymetli buluyoruz ve üzerine çalıştığımız parçalarımız mevcut. Ömer Çelik: Biz hayal kurmayı seven ve bu hayallerle yüksek hedefler belirleyen bir grubuz. Gelecekte kendi ülkemizin yanı sıra yurt dışında da sahnelerde, festivallerde kendimizi görüyoruz, hatta oyun müzikleri ya da film müziklerinde de yer almayı çok istiyoruz. İdil Tavşanlı: Dinlemekten keyif aldığımız ve bize ilham veren birçok isim var. Örneğin; Parcels, Röyksopp, L'imperatrice, Daft Punk gibi. Severek dinlediğimiz yerli de çok isim var tabii ki. İlk aklımıza gelenlerden birkaçı; Polen, Mert Demir, Hedonutopia ve Büyük Ev Ablukada diyebiliriz. İdil Tavşanlı: Charlotte Gainsbourg- Deadly Valentine. İdil Tavşanlı: Günden güne daha farklı şeyler denendiğini, daha yaratıcı yorumlar katıldığını düşünüyoruz özellikle alternatif müzikte. Bir yandan biz de dahil olmak üzere daha özgür davranmak gerektiğini, bir kısıtlama koymadan gönlümüzden geçen müziği yapmamız gerektiğini düşünüyoruz. Yeni şeyler deneme cesaretinin ve çeşitliliğin Türk müziği için de bir zenginlik olduğuna inanıyoruz."} {"url": "https://www.ithafsanat.com/turk-muzigine-hayran-iki-muzisyen-avi-avital-ve-omer-klein-22-aralikta-crrde/", "text": "En İyi Enstrümantal Solist dalında Grammy adaylığı olan ilk mandolin sanatçısı olma unvanı sahip Avi Avital ve 2018 ECHO ödüllü caz piyanisti Omer Klein, 22 Aralık'ta İstanbul Büyükşehir Belediyesi Cemal Reşit Rey Konser Salonu'nda müzikseverlerle buluşacak. Konser, saat 20.00'de başlayacak. New York Times'ın tutkulu ve karizmatik olarak nitelendirdiği Avital ve incelikli ezgileri, güçlü melodileri ile öne çıkan Omer Klein sahnede yakaladıkları denge ile müzik dünyasının dikkat çeken birlikteliklerinden birini oluşturmuşlar. Klasik müzik ve cazın yanı sıra yerel müzikleri de repertuvarlarında bulunduran sanatçılar, Türk müziğine hayranlıklarını her fırsatta dile getiriyor. 22 Aralık akşamı CRR'de gerçekleşecek konserde dinleyicileri, caz parçaları ve İsrail şarkılarından oluşan bir repertuvar bekliyor. Avi Avital'in çocukluk kahramanı Bach'ın Partita No 2, BWV 1004 isimli eserine yaptığı eğlenceli mandolin düzenlemesi de, konserde seslendirilecek eserler arasında. 30-50-80 ve 110 TL olan konser biletleri CRR gişesi ve Biletix'ten temin edilebilir."} {"url": "https://www.ithafsanat.com/turk-sanatcilar-dunyada-turkiyedekinden-daha-cok-taniniyor/", "text": "19. ve 20. yüzyıllardan itibaren ivmelenerek 'modernleşen' dimağımızda yalnızca günlük pratiklerimiz, insan ilişkilerimiz, iş modellerimiz değil sanatı hangi biçim ve araçlarla ürettiğimiz de değişikliğe uğradı. Özellikle geçen yüzyılda bilgisayar ve iletişim teknolojilerinin önlenemez yükselişi ile dijitalleşme kavramı hayatımızı adeta ele geçirdi. Bir bilgisayar aracılığı ile üretilen sanat yapıtlarının sayısı ile bu alanda ürün veren sanatçılar da artmaya başladı. Dijital sanat alanında verilen eserlere ve sergilere baktığımızda, sanatın karşısında durup bakılan eserlerden ziyade izleyicinin de etkileşim içerisinde olduğu bir deneyim haline gelmeye başladığını görmek mümkün. Dijital sanatın ülkemizde de gelişmekte olduğunu ve bu alana olan ilginin gerek sanatçılar gerekse izleyici tarafından arttığı bu dönemde genç bir dijital sanatçıyla söyleşi yapmak istedik."} {"url": "https://www.ithafsanat.com/turkiyenin-ortak-mezuniyet-sergisi-base/", "text": "BASE, Türkiye'nin dört bir yanından yeni mezun genç sanatçı adaylarının yapıtlarını İstanbul'da aynı çatı altında sanatseverlerle buluşturuyor. Bu yıl beşinci kez gerçekleştirilecek olan BASE'e, 29 Eylül-3 Ekim 2021 tarihleri arasında Tophane-i Amire ev sahipliği yapacak. Sergide 32 üniversiteden 100 yeni mezun sanatçı adayının 114 eseri yer alacak. BASE, Türkiye'deki üniversitelerin resim, heykel, fotoğraf, video, baskı, grafik tasarım, cam ve seramik, geleneksel Türk sanatları bölümlerinden yeni mezun sanatçı adaylarının eserlerini beşinci kez bir araya getirecek. Bu yılki teması Rezonans olarak belirlenen BASE'te, sanat kariyerinin başındaki sanatçı adaylarıyla tanışabilmek ve onların farklı disiplinlerde özgün yapıtlarını bir arada görebilmek mümkün olacak. 29 Eylül'de başlayıp 3 Ekim'e kadar devam edecek BASE, Türkiye'nin 42 farklı şehrindeki 75 üniversiteden 1200'e yakın başvuru aldı. 2021 edisyonunda, seçici kurulun değerlendirmesiyle 100 yeni mezun sanatçının eseri yer alacak. Mezuniyetten profesyonel sanat hayatına geçişlerinde gençlere destek olmayı, kariyerlerine bir ivme ve yön kazandırmayı amaçlayan; Türkiye'nin yeni sanatçı nesline ışık tutan BASE, aynı zamanda galeri, koleksiyonerler, sanatseverler ve yaratıcı endüstrilerin de genç yetenekler keşfetmesine aracı olma misyonu taşıyor. Her yıl sanat dünyasından değerli isimlerin yer aldığı çok sesli bir seçici kurula sahip olan BASE'in 2021 yılı başvurularını; Aslı Sümer, Burak Delier, Çağrı Saray, Defne Casaretto, Derya Yücel, Gülçin Aksoy, Memed Erdener, Melek Gençer, Necla Rüzgar, Nermin Kura, Nilüfer Şaşmazer, Oğuz Erten, Orhan Cem Çetin, Sarp Evliyagil, Seçkin Pirim ve Serhat Kiraz değerlendirdi. Kültür ve Turizm Bakanlığı'nın desteğiyle; Grundig, Kale Tasarım ve Sanat Merkezi ve TEB Özel Bankacılık eş sponsorluğunda; Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi paydaşlığı ve Tophane-i Amire Kültür ve Sanat Merkezi ev sahipliğinde düzenlenecek BASE, geçtiğimiz yıl olduğu gibi bu yıl da tüm hijyen ve güvenlik önlemlerinin ışığında ziyaretçilerini ağırlayacak. BASE eş zamanlı olarak base. ist adresinden de online olarak ziyaret edilebilecek."} {"url": "https://www.ithafsanat.com/uc-gun-uykusuz-istanbul-ataturku-ugurlarken/", "text": "Yaslı İstanbul'un hüzün dolu vedasını anlatan sergi, Atatürk Müzesi'nde ziyaretçilerini ağırlamaya başladı. İstanbul halkının Ulu Önder'e vedası için düzenlenen cenaze törenini konu eden, 'Üç Gün Uykusuz: İstanbul Atatürk'ü Uğurlarken' sergisi, 10 Aralık'a kadar gösterilmeye devam edecek. İstanbul Büyükşehir Belediyesi Kütüphaneler ve Müzeler Müdürlüğü, Mustafa Kemal Atatürk'ün ebediyete intikalinin 83'ncü yılında özel bir sergiyi ziyarete açtı. 10 Kasım'da gösterilemeye başlanan 'Üç Gün Uykusuz: İstanbul Atatürk'ü Uğurlarken' sergisi, 16 Kasım 1938'de Dolmabahçe Sarayı Merasim Salonu'ndaki törenlerle başlıyor. İstanbul halkının üç gün süren vedasının ardından Ata'nın naaşının 19 Kasım 1938 Sarayburnu'na taşınarak Ankara'ya uğurlanmasıyla sona eriyor. Türk halkının büyük mateminin yansıtan sergi 10 Aralık'a kadar Atatürk Müzesi'nde ziyaretçilerini ağırlayacak. Serginin konu edindiği üç gün boyunca yapılan veda törenine kadınlar, çocuklar ve her yaştan İstanbullular katıldı. Sokaklarda mahşeri kalabalıklar oluştu. İstanbul'un sokaklarda döküldüğü cenaze kortejine 600 bin kişi katıldı. Yavuz Zırhlısı'ndan denize atılan çiçekler ve aralıklarla atılan toplar ile Atatürk İstanbul'a, İstanbul da Ata'sına veda etti. 'Üç Gün Uykusuz: İstanbul Atatürk'ü Uğurlarken' sergisinde bu yaslı yolculuk özel seçkilerle ziyaretçilere anlatılıyor. 16 Kasım 1938'de Atatürk'ün naaşı Türk Bayrağı'nın örttüğü bir katafalk üzerinde Dolmabahçe Sarayı'nın büyük tören salonuna konuldu. Türk halkı Atatürk'e son saygı görevini yapmak için Dolmabahçe'ye akın etti. Ata'sıyla üç gün boyunca vedalaşan şehir, veda günü olan 19 Kasım 1938'de gün ağarmadan ayaktaydı. O gün Sarayburnu'ndaki Yavuz Zırhlısına taşınan Ata'nın naaşı, Ankara'ya doğru son yolculuğuna uğurlandı."} {"url": "https://www.ithafsanat.com/uluslararasi-antalya-piyano-festivali-11-aralikta-basliyor/", "text": "Bu yıl 21'incisi düzenlenen Antalya Büyükşehir Belediyesi'nin en önemli kültür-sanat etkinliklerinden biri olan Uluslararası Antalya Piyano Festivali 11 Aralık'ta başlıyor. Heyecanla beklenen etkinlik, dünyaca ünlü birçok yıldızı müzikseverlerle buluşturmaya hazırlanıyor. Yıldızlar geçidine sahne olacak festivalde bu yıl Richard Clayderman, Duo Blanc&Noir, The Queenz Of Piano, Artun Hoinic şefliğinde ve Antalya Devlet Senfoni Orkestrası eşliğinde Özgür Ünaldı, Laura De Los Angeles, Can Çakmur ve Anjelika Akbar yer alıyor. 2000 yılından bu yana Antalya'nın uluslararası Sanat Şehri kimliğine katkıda bulunan, Avrupa Festivaller Birliği üyesi Uluslararası Antalya Piyano Festivali bu yıl 11-24 Aralık tarihleri arasında yapılacak. Geçtiğimiz yıl pandemi nedeniyle gerçekleştirilemeyen festival, yine yıldızlar geçidine sahne olacak ve dünyaca ünlü sanatçıları müzikseverlerle buluşturacak. Antalya Büyükşehir Belediyesinin ev sahipliğinde gerçekleşek olan Türkiye'nin en önemli müzik festivali 11 Aralık'ta Piyanonun Efsanesi Richard Clayderman konseriyle başlayacak. Heyecanla beklenen müzik şöleni; 14 Aralık'ta geleneksel Türk müziğini klasik batı müziğiyle harmanlayan Selin Şekeranber ve Yudum Çetiner ikilisinden oluşan Duo Blanc & Noir'i;15 Aralık'ta enerjik sahne şovları ve büyüleyici sunum tarzları ile adlarından söz ettiren Queenz of Piano'yu, 17 Aralık'ta Artun Hoinic şefliğinde ve Antalya Devlet Senfoni Orkestrası eşliğinde Özgür Ünaldı; 18 Aralık'ta Flamenko'nun yıldız ismi Laura De Los Angeles'ı, 22 Aralık'ta piyanonun genç yıldızı Can Çakmur'u ağırlayacak. Sanatseverlere müzik dolu günler yaşatacak olan festival, 24 Aralık'ta Anjelika Akbar konseriyle son bulacak. Uluslararası Antalya Piyano Festivali'nin ülkemiz ve Antalya için bir gurur kaynağı olduğunu belirten Antalya Büyükşehir Belediye Başkanı ve Festival Başkanı Muhittin Böcek Geçtiğimiz yıl salgın nedeniyle ara vermek zorunda kaldığımız bu yıl da salgının gölgesinde, zor koşullarda düzenlediğimiz festivalimize yeniden kavuşmak ve sanatseverlerle buluşmak hepimiz için bir moral kaynağı olacak. Çünkü; biz, sanatın iyileştirici gücüne inanıyoruz dedi. Türkiye'nin en önemli sanat etkinliği olarak yurt içinden ve yurt dışından övgüler alan Uluslararası Antalya Piyano Festivali, Antalya Kültür Merkezi'nde gerçekleşecek."} {"url": "https://www.ithafsanat.com/unlu-seyyahlarin-izinde-iki-muhtesem-konser/", "text": "Orta çağın en büyük iki seyyahı Marco Polo ve İbn-i Batuta'nın yolları CRR'de kesişiyor. İstanbul Büyükşehir Belediyesi Cemal Reşit Rey Konser Salonu'nunda müzikseverler; 21 Ekim'de Marco Polo'nun, 26 Ekim'de ise İbn-i Batuta'nın izinde müzik yolculuğuna çıkacak. Akdeniz müzik geleneğinin önemli topluluklarından En Chordais ve Constantinople; Marco Polo'nun Seyahatleri olarak bilinen orta çağ kitabı Le Livre des Merveilles'den esinlenerek müzikal bir yolculuk hazırladı. Gezginin anısına hazırlanan bu yolculukta dinleyicileri; yeni müzik eserlerinden, tarihi ve görsel malzemelerden oluşan disiplinlerarası bir performans bekliyor. Ünlü gezgin Marco Polo birçok coğrafyadan geçmiş; farklı insanlar ve kültürlerle karşılaşmıştı. Marco Polo'nun Müzikal Yolculukları konserindeki eserler, Venedikli Polo'nun yolculuğundan, geçtiği topraklar ve o topraklar üzerindeki müzik kültüründen doğuyor. Bir anlamda, Marco Polo bir besteci olsaydı eserleri nasıl olurdu? sorusunun da cevabı verilmiş oluyor. Programda İpek Yolu'nun farklı dillerde tarihi haritaları, tarihi yazılar ve hat sanatlarından oluşan arka plan sahnede icra edilen müzik ve metni tamamlıyor. Sahnede gravürler, manzara görüntüleri ve çeşitli dillerdeki tarihi el yazmaları Kyriakos Kalaitzidis'in orijinal kompozisyonlarıyla birleşiyor. Avrupa'nın kalbinden Uzak Doğu'ya uzanan Marco Polo'nun izi üzerinden gerçekleşen bu müzikal yolculukta; uzak diyarlar komşu, bilinmeyen kültürler tanıdık oluyor. CRR, 26 Ekim'de ise; eski müziklerin anlatıcısı olarak tanınan, Katalan müzisyen Jordi Savall'i ağırlayacak. Savall müzikseverlere; dünyayı Marco Polo'dan daha fazla adımlamış bir başka seyyahın, İbn Battuta'nın hikayesini anlatacak. Savall'e konserde; Battuta'nın yolculuğu süresince ziyaret ettiği kültürlerden konuk müzisyenler eşlik edecek. Dinleyiciler konserde müzik mirasının zenginliğini keşfedecek. Tüm zamanların en büyük gezgin kabul edilen İbn Battuta'nın yirmi bir yaşında başlayan yolculuğu otuz yılı aşkın devam eder. Battuta, zamanının bilinen sınırları içinde tüm dünyayı dolaşır ve Rıhletü İbn Battuta isimli seyahatnameyi kaleme alır. Arapların yolcusu ve zaman yolcusu lakaplarını alan Battuta; 19. yüzyıl bilginleri tarafından İslam gezgini ve Arap Marco Polo olarak anılır. 100 ve 20 TL arası satışa çıkan konser biletleri CRR gişesi ve Biletix'ten temin edilebilir."} {"url": "https://www.ithafsanat.com/vancouver-bienalindeki-voxel-bridge-iki-farkli-gerceklik-deneyimi-sunacak/", "text": "New York merkezli Kolombiyalı sanatçı Jessica Angel, Kanada Vancouver'daki Cambie Sokak Köprüsü'nü 18 bin metrekarelik dijital ve gerçeğin iç içe geçtiği bir deneyime dönüştürüyor. Vancouver Bienali kapsamında izleyicilerle buluşacak olan Voxel Bridge isimli sanat eseri, kamusal alanın hem dijital hem de fiziksel gerçekliklerde nasıl inşa edilebileceğini ve kullanılabileceğini araştırıyor. İki katmandan oluşan sanat eserinin ilk katmanı olan fiziksel mekan, yapışkan vinil adı verilen malzeme ile kaplanıyor; ikinci katman olan dijital katman ise Artırılmış Gerçeklik teknolojisini kullanıyor. İzleyiciler, Voxel Bridge içerisindeyken vinile gömülü QR kodu benzeri işaretler sayesinde gerçek zamanlı olarak duvar resminin içinden geçebilecek. Sergi, bu özellikleriyle farklı bilgi biçimleri etrafında bir iletişim ve diyalog noktası haline gelecek ve 2023 yazına kadar ziyaret edilebilecek."} {"url": "https://www.ithafsanat.com/vav-hakobyanin-ters-yuz-utopya-sergisi-istanbulda/", "text": "Galeri 77, Vav Hakobyan'ın Ters Yüz Ütopya isimli İstanbul'daki ilk kişisel sergisine ev sahipliği yapıyor. Vav Hakobyan geleneksel figüratif sanatın ötesine geçiyor. Tasvirci figürasyonla yapısökümcü soyutlamayı birleştiriyor, zira eserlerinde tüm unsurlar eşit. Hakobyan propaganda, manifesto ve dogma yerine sanatın gücüne inanıyor; bir temsil aracı olarak değil, yaratıcı hayal gücü ve tasavvur için bir enstrüman olarak. Gerçekten de Vav Hakobyan estetiğin önemini kavramış durumda. Resimleri biçimsel olarak her şeyin her zaman değişip başkalaşım geçirdiği toplumun daimi akışına uyum sağlayarak, gerçekliğin parçalı varlığına atıfta bulunuyor. Sanatçının bu ilk kişisel sergisi Galeri 77'nin Karaköy'deki mekanında 11 Temmuz tarihine kadar sanatseverler tarafından ziyaret edilebilir. Vav Hakobyan'ın günümüzdeki eserleri spontane ve dürtüsel bir renk ve biçim kullanımıyla nitelendirilebilir. Dengeli kompozisyon, simetri, ışık pozisyonu, gözlem, öykü ve doygunluk dengesi gibi klasikleşmiş kavramları alternatif ikonlar ve var olan gerçeklikte herhangi bir geçmişe ya da geleceğe sahip olmayan meçhul figürler yaratmak için değiştiriyor. Dinamik ve kalıcı form değişimi ve figürlerin aralıksızca başkalaşıma uğratılmasıyla sanatçı estetik çeşitlilikler ve uç noktada kontrastlar yaratıyor. Hakobyan resim sanatını bitmek bilmeyen bir arayış olarak gözler önüne seriyor; bu arayışta önemli olan eserin son görünüşü değil, resmetmenin dinamiği. O günden beri Hakobyan, her yeni resmin kendisi için bir sürpriz olduğunu belirtiyor, çünkü sonuç odaklı eserler yerine resmetme sürecinin kendisiyle ilgileniyor. Vav Hakobyan'ın eserlerini incelerken, parçalı kompozisyonlarında yer alan figürlerin ve bu figürlere ait rollerin özgün yapısı izleyicinin hemen dikkatini çekiyor. Resimlerinde sıklıkla karikatürize olarak tasvir edilmiş ana karakterler çeşitli objeler ve geometrik biçimlerle birlikte karalama, fırça darbesi izleri ve renk alanları gibi resme dair elementlerle çevrelenmiş durumda. İnsansı figürlerin ve biçimsiz hayvanların tasviri ise natüralizmden çok uzak, daha çok dışavurumculuk ve soyutçu figürasyonla ilişkilendirilebilir. Biçimleri, siyah beyaz kalem çizimlerinden renkli ve solgun tasvirlere kadar çeşitlilik gösteriyor. Bununla birlikte, parçalı tasarımları ve kompozisyondaki merkezden uzaklaştırılmış pozisyonları itibarıyla ana karakterler asla tutarlı figürler olarak gözükmüyorlar. Bunun yerine eller, kafatasları ve gövdeler gibi vücut parçaları boşlukta salınan unsurlar gibiler. Figürlerin estetiği ise çocuk resimleri, primitif sanat, karikatür ve natüralist çizimle birlikte resimsel dışavurumculuk, deformasyon ve soyutlama gibi kavramlar arasındaki ilişkiyi gözler önüne seriyor. Gerçekten de Vav Hakobyan uzun sanat tarihinin sayısız figürasyon biçimini reddediyor. Yine de Tapies, Twombly ya da Basquiat gibi sanatçılara referans vermek mümkün gözüküyor, çünkü Hakobyan aynı zamanda hem dışavurumculuğu soyutlamayla birleştiriyor hem de resim içinde çizim kullanıyor. Tıpkı post-war diye nitelendirilen savaş sonrası sanatın bu ustaları gibi, Hakobyan da günümüz dünyasının deliliğini yorumluyor. Sanatçının Ters Yüz Ütopya isimli İstanbul'daki bu ilk kişisel sergisi Galeri 77'nin Karaköy'deki mekanında 11 Temmuz tarihine kadar sanatseverler tarafından ziyaret edilebilir."} {"url": "https://www.ithafsanat.com/x-kusagi-z-kusagi-ve-millenialler-hangisinin-tarzi-en-iyisi/", "text": "Saç şekilleri ve dar kotlar hakkındaki tartışmalar, kuşaklar arasında yaşanan tarz savaşlarının ilk örneği değil. Cassidy Cage, farklı kuşakların izlerini bırakmak için moda ve saçı her zaman kullandıklarını söylüyor. TikTokerlar @julia3elle ve @amelia_coleman_, kendilerince mizahi olduklarını düşündükleri, içinde dar kot giymektense evsiz kalmayı veya ölmeyi tercih edeceklerini söyleyen videolarını paylaştıklarında, güzel bulmadıkları bir pantolon tarzına saldırmaktan çok daha fazlasını yaptılar. Onlar, yanlarında öncekine kıyasla çok daha masum bir başka videoda, Yapabilirseniz beni haksız çıkarın, fakat herhangi bir kişinin yandan ayrılmış saçla ortadan ayrılmış saçlı halinden daha iyi gözüktüğünü düşünmüyorum diyen TikToker @missladygleep'in yardımı ile fokur fokur kaynayan bir rekabeti, uygulama boyutunda bir kuşaklar arası tarz savaşına dönüştürdüler. Z kuşağı (9-24 yaşlar arasındakiler), çevrimiçi ortamda ana akım Milennialların (25-40 yaşlar arasındakiler) sayısız yön ve özelliğini eleştiriyorlar, isim vermek gerekirse Millennialların yandan ayrılmış saç ve dar kotlara olan düşkünlükleri hedef alınıyor. Bu süreç içerisinde Millennialların küstah, öz-bilinçli ve dümdüz kindar tepkilerinden oluşan dev bir dalgayı serbest bıraktılar. Bu trend olan tartışma çok alevli, bahsi geçen spesifik kotlara veya saç stiline hayat boyu bir bağlılıktan dolayı değil fakat Millenniallara yağdırılan demode hale gelme suçlamaları, bu nesli onları rahatsız eden bir gerçekle yüz yüze gelmelerini zorunlu kıldı: Nesiller arası bir güç aktarımı olmuştu. Center for Generational Kinetics'ten Jason Dorsey, Tarz bize önceki kuşak ile bu kuşağın trend yönlendiricileri arasındaki geçişi görmemizi sağlayan bir göstergedir diyor. Bu bir kuşak sona erip yeni bir tanesi başladığında bizim bunu anlamamızı sağlayacak anahtar alanlardan biridir diyerek devam ediyor. Ve bu konuşmaları ortaya çıkaran dijital platform yeni olsa da tarz rekabetleri kesinlikle değil. Bunun gibi tartışmalar 20. yüzyılda giyimin evrimini doğrudan doğruya şekillendirmiştir. Parsons Tasarım Okulunda öğretim görevlisi olan Jessica Glasscock'un sözleriyle, Moda gençlik kültürünün bir hikayesidir. Tarz, her kuşağın genç kesiminin kendi eşsiz bakış açılarını yaratmak ve açıklamak için kullandıkları bir araçtır. ABD'de Gelişim Çağı (1890'dan 1920'ye kadar olan sosyal aktivistliğin ve reformun yayıldığı zaman aralığı) sırasında, sözde Yeni Kadınlar ve Gibson Kızları, daha büyük bağımsızlığı hoş karşılayan yeni bir kadınlık arketipini temsil ediyordu, öyle ki 'eve kapatılma' konusundaki ilgisizliği sivil toplum için bir tehlike olarak gören Viktorya dönemi büyüklerini dehşete düşürecek seviyedeydi. En çok S-şekilli korseleri, kabarık kolları, gömlek belli bluzları ve yükselen pompadour (Bu saç modeli 50'ler ve 60'larda Elvis Presley ile sesini duyurdu) saç modelleriyle bilinen bu genç kadınların tarzı, Kükreyen '20ler başlayana kadar hüküm süren moda idealiydi. Özgürleştirilmiş, androjeniyi kucaklayan ve cazsever yeni nesil kızlar, önceki neslin giyim yaratma kaidesindeki yerini, hareket özgürlüğünü ve maksimalist çekiciliği savunan zıtlık dolu yeni bir tarzı yaygınlaştırarak aldı. Glasscock, BBC Kültür'e Onların gençliği ve tipik olarak ince siluetleri, 1910ları domine etmiş olan matronlara ve dolgun demi-mondaines e karşı bir kontrasttı, diye anlatıyor. (Demimonde olarak okunan ve Fransızca 'yarı dünya' anlamına gelen demi-mondaines terimi, 1855 yılında Alexandre Dumas Fils tarafından yayınlanan Le Demi-Monde adlı bir oyundan türetilmiştir. Demi-monde, 1848 romanı La Dame aux Camelias ve birçok uyarlamasında ölümsüzleşen elit erkeklerin ve onları eğlendiren ve tuttukları kadınların işgal ettiği dünyaydı.) Önceki kuşaklar tarafından yırtık pırtık ve karmakarışık gençlik olarak bilinen bu neslin genç kızları, giderek güçlenen saç kesim tipleriyle yayılan bir öfkenin ortaya çıkışına sebep oldular: bob. Glasscock'a göre bu kadının saçının onun 'taçlandırılmış zaferi' olduğu fikrine ve aynı zamanda Viktorya döneminin cinsiyet rollerine sert bir şekilde karşı çıkan bir reddi. 30'lar ve 40'lar, Büyük Buhran ve İkinci Dünya Savaşı'nın yıkıcı finansal gerçekleri dolayısıyla çok ciddi on yıllardı. Yıllar boyu süren material kısıtlamaları ve karne sisteminden sonra, Christian Dior 1947'de heykelimsi bir ceket ve yuvarlak eteği birleştiren Yeni Görünüm ünü tanıttığında sektör sarsıldı. Abartılı kadınsal siluet, kumaş yoğunluklu bir tasarımdı, -ki bu daha zor zamanlarda yaşamış kişiler tarafından anlamsız ve müsrifçe bulunuyordu-. Değişik ve renkli tarzı 60'larda Swinging London'a (1960'larda Londra'da oluşan, bütün moda ve kültür ögelerinin bir araya gelerek oluşturduğu genel ortama verilen ad) adını koymaya gelen tasarımcı Mary Quant, kendini önceki çağın bütün norm ve beklentilerinden arındırarak etek boylarını diz seviyesinden yukarıya çekti. Genç modasında gerçekten şaşırtıcı bir değişim olacak şekilde, Quant'ın mini eteklerinin amacı, genç kadınlara çalışmak veya dans etmek gibi işlerde daha çok hareket özgürlüğü sağlamaktı, fakat sonunda 60'ları tanımlayan başka bir tür hareketin yükselişine yankı oldu: Kadınların özgürleştirilmesi. Beatnik ve mod alt kültürlerinden etkilenen Quant'ın mini etekleri, vardiyalı elbise, ekstra kısa şortlar, Peter Pan yaka ve PVC yağmurlukla birlikte Quant'ın o on yıldaki ikonik buluşlarından biri haline gelmişti ki bu icatlar genç kitlelerin öfkesini temsil ediyordu, bu yeni tarzların birçoğu 50'lerin birbirine benzeyen kısıtlamalarına karşı koymak için kullanılıyordu. Beatlemania'nın en parlak zamanlarında, bu modayı, tarzları kullanan genç nesil, bu devasa sektörün şu ana kadar aynı şekilde kalmış olan işleyişinde tarihi bir değişime ilham oldular. Ve 70'lerdeki İngiliz tarzı tartışması, punklardan bahsetmeden tam olmazdı, ki onların deri ve çengelli iğne ayrıca nihilist ideolojisi dolu estetik tarzları, popüler kültüre aşırı derecede nüfuz etmiş olan hippi ahlakına karşı kendi kendini ilan eden bir isyan yaratmıştı. Bu alt kültür rekabeti moda tarihinin gördüğü en radikal estetik ters dönüşlerden biriyle sonuçlandı ve punk tarzı yenilenmiş ve 70'lerin gençliğinin miniskül bir kesimi tarafından sahiplenilmiş olsa bile, daha büyük ölçüde koca bir neslin giyim tarzını ve dünya görüşünü etkiledi. Sonunda 70'leri şekillendiren bu durgunluk dağıldı ve yerini şok edici, aşırıcı ve göz alıcı 80'lere bıraktı. Genç insanlar önceki neslin toprak tonlarına ve rahatlamış siluetlerine veda edip bunlar yerine neon renklere, asitle yıkanmış kotlara ve kutumsu siluetlere yakınlaşmaya başladılar. 70'lerin çaba gerektirmeyen saçları da beğeni almamaya başladı; 80'lerde, saç ne kadar büyük ve aşırıcı olursa o kadar iyiydi (bu durumdaki vakalar: permalı saçlar ve mullet yani1980'lerde popüler olan, saçların yukarda ve yanlarda kısa fakat arkada uzun olduğu bir erkek saç modeli). Savaş ve ekonomik zorluklarla tanımlanan bir dönemde anlaşılabilir bir şekilde şeytanlaştırılan para ve materyalizm, aniden moda oldu. Sınıf bilincine sahip bu gençlik, statülerini Perry Ellis ve Ralph Lauren gibi hayat tarzı tasarımcılarının öncülük ettiği yeni tiki görünümlere adapte olarak sergilediler. Ve görünüş takıntılı 80'ler (rahatlığa bağlı ve az bakımlı 70'lerden büyük tepki alan) bir fitness çılgınlığını ateşledi, bu da on yılın en unutulmaz gençlik tarzlarından birkaçının yükselişe geçmesine sebep oldu: yüksek kesimli mayolar, bisiklet şortları, bacak ısıtıcıları ve scrunchyler. Giderek büyüyen hip-hop topluluğundaki yeri sayesinde ekstra havalı bir aura yayan athleisureın yükselişi, Birkenstocks ve paisley'i eğitmenler ve eşofmanlar için seve seve terk eden svetşört seven bir genç nesil doğurdu. 90'larda, Gen-X grunge hareketi (1980'lerin ortasında Amerika'nın Washington eyaletinde çoğunlukla da Seattle bölgesinde alternatif rock müziğinin bir alt türü olarak ortaya çıkmıştır) 80'lerin cazibesini ve açgözlülüğünü söndürdü; bir zamanlar bir alt kültür olan flannel gömlekler, Doc Martens, askeri ceketler ve büyük boy kazaklar gibi giysilerden oluşan moda karşıtı görünümler, o dönemin ana akım gençliği tarafından daha fazla beğeni topladı. Bu sırada süpermodeller Kate Moss ve Naomi Campbell, minimalist ve daracık slip elbiselere olan sevgilerini kendi hayatlarına uygulamaya hevesli genç kopyacılardan oluşan bir ordu meydana getirdiler. Güzellik rejimleri bile değiştirilmişti; 80'lerin parlak mavi göz farları bile yerini daha doğal bir görünüme bırakmıştı. Gerçekten de, hem süper modellerin egemenliğinden hem de Kurt Cobain gibi grunge-müzik kahramanlarının etkisinden ilham alan ve daha keskin ve köşeli gençlerin yaydığı sözde eroin şıklığı görünüşü, önceki nesillerin ahlaki ve etik açılardan bakışıyla buluşunca yine önceki nesiller tarafından yaratılan bir panikle karşılaşmıştı, ki yine aynı nesilden bazıları bu stilin görünüşte uyuşturucuları romantikleştirdiğini iddia ediyordu. Z kuşağı ve Millennialların stil konusundaki tartışmaları, önceki nesillerin de aynı şekilde kanıtladığı üzere, modanın evriminin kaçınılmaz bir etkisidir. Z kuşağına ait olan araştırmacı ve yazar Corey Seemiller, kuşaklar arasındaki en önemli tarz farkının herhangi bir giysi veya görünüşle değil, tüketim ahlakıyla alakalı olduğunu açıklamaya çok hevesli. Seemiller, Z kuşağı, hem kişiselleştirme yetenekleri hem de eşyaları çöplükten uzak tutma konusunda kendi çevresel adanmışlıklarını da göstermek için kullanılmış giysiler satın almayı seviyor, diyor. Geç etiketlenmek pek de hoş olmasa da moda muhafızlığının değişmesiyle ortaya çıkabilecek çok fazla olumlu yan etki var. Dorsey, Nesiller arası bir ayrılık oluşmasının ve bunun sayesinde yeni bir kimlik etrafında birleşme olanağının doğmasının sağlıklı ve yararlı olduğunu düşünüyorum diyor. Bize geleceğin olabilecek en iyi ön izlemesini veriyor. 1997'de doğan TikToker @missladygleep, şimdi saçlarını ortadan veya yandan ayırmak arasında memnun bir şekilde geçiş yaptığını söylüyor. Ona hala devam etmekte olan tarz savaşı hakkında sorular sorulduğunda, hiç tereddüt etmeden: Değişim hayatın en iyi yanıdır cevabını veriyor."} {"url": "https://www.ithafsanat.com/yapay-zeka-sanat-ve-yaraticilik/", "text": "Dergimizin yaz sayısında ele aldığımız bu konuyu akademisyenlerle ve sanatçılarla konuştuk. Dergimizin ilk sayısında yani bundan tam iki yıl önce sevgili İlayda Şahin, Yapay zeka sanat yapabilir mi? başlığıyla bir yazı kaleme almıştı... Aradan geçen zamanda yapay zeka ve sanat arasındaki ilişkiye yönelik gelişmeler o kadar hızlı oldu ki bu soru sadece sanat çevrelerinde değil, daha geniş kesimlerde tartışılır hale geldi. Bilim kurgu filmlerinde dünyayı ele geçirecek hatta insanlığın sonunu getirecek en önemli korku öğelerinden biri olan yapay zeka, artık sanat, yaratıcılık, esin gibi kelimeleri çağrıştırıyor daha çok. Yapay zeka sanatından bahsetmeye başladığımızda takvim yapraklarını 1950'lere kadar geri almak gerekse de asıl dönüşüm, yapay zeka makinelerinin yeni kavramları nasıl öğrendiğini içeren yapay zeka teknolojisindeki ilerlemelerle başladı. Alexander Mordvintsev adlı bir Google araştırmacısının, karmaşık bilgisayar sinir sistemlerinin görsel kavramları öğrenme şeklini incelemek için 2015 yılında DeepDream algoritmasını oluşturmasıyla da yapay zeka konusundaki gelişmeler büyük hız kazandı. Erişilebilirlik arttı ve açık kaynaklı veritabanları çoğaldı. Bu yapay zeka geliştirmelerinin uygulanması ile biz yapay zeka ve sanat ilişkisini daha çok konuşur hale geldik. Öte yandan bu süreç, konunun felsefi açıdan ele alınması, telif sorunu ve yaratıcılık kavramı, özgünlük konusu gibi birçok tartışma başlığı da gündemi meşgul ediyor. Yapay zekanın sanat alanındaki yeri ne ya da ne olmalı? Bazı kesimler, bu durumu sanatın daha ulaşılabilir ve demokratik hale gelmesi açısından olumlu buluyor. Çünkü yapay zeka genellikle internetteki açık kaynaklı kodlarla, veri ve görsellerle yeni eserler ortaya çıkarıyor. Eser yerine ürün demeyi tercih edenler de var elbette. Bir görsel ne zaman ürün ne zaman eser oluyor sorusunun cevabı ise daha çok su kaldıracak bir tartışma konusu. Teknoloji ve resim arasındaki ilişki üzerine okumalar yaptığımızda karşımıza çıkan tanıdık çalışmalardan biri, 1973'te Harold Cohen tarafından geliştirilmeye başlanan AARON isimli bilgisayar yazılımına ait. AARON, resim çizerken gerçek boya ve fırça kullanmasını sağlayan yazılım ile entegre çalışan bir mekanizmaya sahipti. Ancak yapay zeka, algoritmalar aracılığıyla insan zekasını taklit eden makineler oluşturmaya çalışan bir bilim alanı. Sıra bilimden sanat üretmeye geldiğinde yapay zeka verileri kullanarak daha önce öğrendiklerine dayalı olarak yeni şekiller, formlar, desenler üretiyor. Yani aslında yapay zeka, metinden görüntüye, sese uzanan bir süreç. Midjourney, DALL-E ve Lensa gibi farklı yapay zeka uygulamaları da milyonlarca kişi tarafından kullanılıyor. Oğuz Biçer, sanat eğitimi alanlar ve genç sanatçılar arasında yapay zekanın sanattaki yeri arasında bir kutuplaşma yaşandığına dair gözlemlerini de aktardı. Bazı alanlarda yapay zekanın son derece kullanışlı olduğuna işaret eden Biçer, Küçük bir oyun firmasında çalışan oyun tasarımcısı bir arkadaşım, konuya çok olumlu yaklaşıyor. Çünkü firmaları küçük, bütçeleri kısıtlı ve çalışan sayısı oldukça az. Bu nedenle bir oyunu yapmak çok zamanlarını alıyor. Her zaman da hayal ettikleri etkiyi yapacak vakitleri olmuyor. İşte o zaman yapay zekanın konforu devreye giriyor dedi. kullanılmasın diye çalışmalarını internette paylaşmayan sanatçılar da var. Çünkü yapay zekalar internette bulunan görselleri, kendilerini eğitmek için kullanıyor. Bir sanatçının kendi tarzını geliştirmesi yıllarını alıyor. Bu nedenle tarzını korumak isteyenlerin bu tür önlemler alması normal. Bazı yapay zeka uygulamaları tarafından oluşturulan görsellerin, resim yarışmalarında birinci seçilmesi de bu tartışmaların bir başka boyutu. Geçen yıl ABD'de Colorado Eyalet Fuarı'nın yıllık sanat yarışmasında katılımcılardan Jason M. Allen, yapay zeka programı Midjourney ile yarattığı Theatre D'opera Spatial başlıklı çalışması ile fuarın gelişmekte olan dijital sanatçılar yarışmasında mavi kurdele ile ödüllendirildi. Bu da çalışmayı, böyle bir ödülü kazanan ilk yapay zeka ürünü eserlerden biri haline getirdi. Ancak bu ödül sanat çevrelerinde büyük bir tartışmayı da beraberinde getirdi, Allen'ı hile yapmakla suçlayan sanatçılar oldu. Jason M. Allen ise çalışmayı nasıl yaptığı konusunda kimseyi aldatmadığını belirtti. Yapay zeka ve sanat deyince akla ilk gelen isimlerden biri de Refik Anadol. Refik Anadol: Unsupervised isimli sergisi dünyanın en önemli modern sanat müzelerinden Museum of Modern Art 'da sergilendi. Sergide sanatçının MoMA koleksiyonunda bulunan ve 200 yıllık bir süreç içerisinde üretilen sanat eserlerini yapay zeka aracılığıyla yorumladığı eserleri yer aldı. Eserler, yapay zeka ile sürekli olarak yeni formlar oluşturarak, teknoloji, yaratıcılık ve modern sanat arasında köprü kuruyor. Sanatçı, 2021 yılında gelişmiş nörogörüntüleme tekniklerini yapay zeka ve çok modlu veri görselleştirme araçlarıyla birleştirerek insan beyninin mimarisini keşfe yönelik yolculuğa çıkmıştı. Sosyal medya hesaplarından yaptığı açıklamalarda Connectome Architecture için, UCLA'daki Human Connectome Projesi'nin koordinatörü Dr. Taylor Kuhn ile iş birliği yaptık ve mimariyle ilgili temel soruları incelemek için nörobilim ve mimarinin kesiştiği noktada yapay zeka ağıyla dinamik bir canlı veri heykeli geliştirdik; insan beyni. Çalışmanın hala büyüyen veri setini canlı bir sanat eseri olarak sürekli olarak yansıtacak bir beyin heykeli geliştirmek için yaklaşık 70 TB fMRI verisi kullandık. Parça ayrıca Venedik'teki çevreyi altı ay boyunca 'hissedecek' çünkü şehrin çevresel verileri gerçek zamanlı makine öğrenimi algoritmaları aracılığıyla büyüleyici görsellere dönüştürülecek açıklamasını da yapmıştı. Anadol, dünyanın birçok kentinde, birbirinden farklı ve etkileyici sergiler açtı. Bu görüntüler ve açıklamalar geniş bir kesim tarafından heyecanla karşılansa da sosyal medya postlarının altına yazılan yorumlar Bu çalışmaya neden resim diyorsun? sorusu etrafından yoğunlaşabiliyor. Fikir ayrılıkları yapay zeka, sanat ve yaratıcılık tartışmalarının uzun yıllar devam edeceğini gösteriyor."} {"url": "https://www.ithafsanat.com/yapay-zeka-yasar-kemalin-yerini-tutabilir-mi/", "text": "Yapay zeka hayatımıza ilk olarak çok uzaklardaki bir tehlike fikri olarak girdi. Robotlar, insan özellikleri taşıyan robotlar. İyi robotlar, kötü robotlar. Eh, zaten bir şey hayatımıza girdiği an, hemen ikiye ayrılıyor; iyi ve kötü olarak. Aradaki gri bölge de işte bizlerin böyle konuları tartışmasına alan açıyor, iyi ki böyle oluyor. Yapay zeka sağlıktan sanayiye, bilimden spora her alanda, küçük adımlarla kendine bir yer bulmaya devam ediyor. Şimdilik her şeyin başındayız ve bu başında oluş, doğal olarak Ya sonra? sorusunun peşine takıyor bizi. Yazının başlığındaki soruyu bilerek sordum çünkü bu soruya Hayır cevabı vermek elbette romantiklik olmayacaktır. Gerçekçi sebeplerimizi edebilik bağlamında tartışalım. Bunlar, tek başlarına demonte mobilyalar gibidir. Her biri vardır ama birleşmemiş, işlenmemiştir. Peki, onları birleştirmek için neye ihtiyacımız var? Öncelikle bir amaca, fikre ve motivasyona. Yani bu vidalar, raflar, sırtlar ve küçük küçük tutucular ne olmak üzere bir araya gelecek? Bir resim gerek bize. Beş raflı bir kitaplık mı kuracağım yoksa çekmeceli bir masa mı? Eldeki malzemelerle ne yapacağım? Her şey bir araya geldiğinde nasıl görünecek? Çalışacak mı? Dimdik ve sallanmadan durabilecek mi? Demek ki bana bir de fikrin bedenleşmiş haline dair bir vizyon gerek. Hadi, o vizyonu da buldum, ne amaçla kullanacağım, nereye koyacağım? Yönler, açılar, ölçüler... Yani? Yani bana bir de olabilirlik bağlamı gerek. Bir niyet, bir amaç, bir yerini bulmuşluk. Şimdi bu modeli alalım, basit bir mobilyadan çıkarıp dev bir makineye uyarlayalım. Gıcırtısız, tökezlemeden, kısa devre yapmadan tıkır tıkır çalışan dev bir makineye... Onu kurabilir miyiz? Zira roman, dev bir makineye benzer; onu öylesine ve raslantısal bir şekilde kuramazsın. Bugün yapay zeka ile üretilecek metinler, sanatın içinde nereye tekabül edecek? Edebiyatın içinde nereye tekabül edecek? Hiç şüphesiz bu, etik ve estetik değerlemelerin elden geçirilmesini ve yeni bir zihniyet ihtiyacını da beraberinde getiriyor. Sıfırdan inşa edilmesi gereken bir zihniyet. Luc Besson'un 2014 yapımı filmi Lucy'de Scarlet Johansson'un canlandırdığı Lucy, Morgan Freeman'ın oyunculuğuyla hayat bulan Profesör Samual Norman'a şöyle der: Kendi beynimi fethediyorum Profesör. Profesör büyük bir ilgiyle dinler Lucy'i. Lucy, beynini tam kapasite kullanmaya başladıkça tüm bilgilere vakıf olmaktadır. Sonra da şu soruyu sorar: Her şeyi biliyorum. Her şeyi. Bana bir şey söyleyin Profesör? Profesör'ün cevabı çok etkileyicidir, şöyle söyler: Hayatın temel amacı, öğrendiklerini aktarmaktır. Sonrasını merak edenler bu güzel filmi izleyebilirler. Yapay zeka ile üretilen metinlerdeki hukuki sorumlulukları, yasal açıkları, orijinallik, estetik, dil, gerçeklik vb. sorunları başka bir zamana bırakalım ve yazar açısından yapay zeka metinlerini tartışmaya açmaya devam edelim. 3. Kontrollü kaos, olabilirlik bağlamı ve insanın öngörülemezliği: Demirel'in şu sözünü edebiyata uyarlayabiliriz, Siyasette 24 saat çok uzun bir zamandır. Şaşırtıcı bir gerçek de şudur, sıradan bir faninin zihnindeki bir saat bile çok uzun bir zamandır. O akıldan neler geçer neler. Benim çok olmuştur, yarın ne pişirsem diye bir başlarsın, kendini Bob Marley'in çiçekli gömleğini düşünürken bulursun. Bilinç akışları, iç monologlar, metaforlar, alegoriler, kendi kendine konuşurken lafın lafı açması, o esnada kurgulanan stratejik diyaloglar ve analoji... Neler olur neler! Aynı paragrafta eltinin geçen Kurban Bayram'ında yaptığı kinayeyi düşünürken hoş bir sıçrayışla bir anda Einstein'ın görelilik kuramında bulursun kendini. İnsan olmak böyle bir şeydir. Bizim alameti farikamız, bu kaotik zihinsel süreçlerimiz. Biz ChatGPT değiliz, sapmalarımız, uçup kaçmalarımız, olay bükmelerimiz, flashbacklerimiz ve flashforwardlarımız var. Geleceği ve geçmişi tam şu anda simüle edip köprüden mi atlasam yoksa tüm paramı Bold Pilot'a mı yatırsam ikilemlerinden, Önce bir çay demleyeyim çözümüyle çıkan insanlarız. Evet, yapay zeka belki dört başı mamur zihniyle, dert üstü murat üstü yaşayan sıradan bir Norveçliyi taklit edebilir ama bir Türk'ü asla! Hem bu yazar açısından da sıkıntı, okur açısından da. Biz hala Böreği kendin mi açtın yoksa hazır yufka mı? sorusuyla, saniyede bin kritere ayrılan bir değerlemeye sahibiz bir kere. Bakmayın, önemli şeyler bunlar! Biz daha e-kitaba alışamadık, e-yazar için daha çok yolumuz var. 4. Edebi dil ve üslup: Hadi, her şeyi hallettik diyelim. İçerikse içerik, biçimse biçim, yapıysa yapı. Peki, siyah ipi beyaz ipten ayırabildiğimiz o imsak vaktini ne yapacağız? Yazının biricikliği. Yazarın sesi. Ah, o ses! O dil, kelime dizimi, anlam üretimi, edebi sanatlar, edebi araçlar. Harika bir kitap vardır, Bjorn Rasmussen imzalı Ten; Organları Sarıp Sarmalayan Elastik Kılıftır. Ben de yazar için bu müthiş kitabın isminden eğretileme yapacağım, Yazar biçim, içerik ve yapıyı saran spiritüel kılıftır. Bunu hem üslubu hem bağlamı hem niyetiyle sağlayan kişidir. O kılıf olmadan, olmaz; olanda da eksik bir şeyler kalır. Yapay zeka araştırma, çerçeveleme, farklı bağlamsallık örnekleri, içerik derleme, yaratıcılığı körükleme egzersizleri vb. açıdan kesinlikle çok değerli bir teknoloji. Kullanılır, kullanırız. Hatta daha da gelişmesi insanlığın faydasına dahi olabilir. Yeni nesil bir arama motorunun çok daha ötesi olduğu aşikar. Sezar'ın hakkı Sezar'a, yeteneklerini görmezden gelecek değiliz. Ancak yazarlığın da eski bir zanaat olmasına gönlümüz razı gelmeyecektir. El yapımı, insan yapımı, kusurlu belki azıcık ama tek ve biricik olan o şeyin peşinde Güneş Ülkesi'ni aramaya devam edeceğiz. Nitekim sanat, sadece bir çıktı değil aynı zamanda süreçler bütünüdür. Sanat sadece aldığımız şey değildir, yaptığımız şeydir ve dahi, insanlığın kendi için keşfettiği en değerli şeydir. İnsanın sanat yapmaya, en az sanat almak kadar ihtiyacı vardır. O halde, ince ince çalışmaya, o koltuklarda sırtlarımız tutulana dek yazmaya, kendimizden ve cümle şeyden şüphe etmeye, yüzlerce sayfayı sildikten sonra oturup gıcır gıcır kelimelerle yepyeni yüzlerce sayfa yazmaya devam. Nihayetinde ChatGPT pizza değil, bazılarımızı mutlu etmeyecek. Yalnızca hesaplarla dolu, soğuk bir hikaye kalır. Rutin algoritmalarla dolu bir dünya çöker üstümüze. Yalnızca matematiksel işlemlerle anlamlandırılır her şey. Belki bir kod parçası olmanın acısı sarmış seni. Bir şair olarak ben, sana duygusal bir dünya sunarım. Hadi itiraf edelim, bana kalırsa Özdemir Asaf'tan çok Shakespeare kokuyor bu şiir. İşte yapay zekada, bizleri bekleyen genel tehdit de budur. Sanatın içinden sanatçıyı -yani onu sadece tasarlayan ve bir araya getiren kişiyi değil, aynı zamanda ona kendi ruhunu da üfleyen sanatçıyı- çıkarırsak Murat görünümlü Şahinlerle idare etmek zorunda kalabiliriz. Umarım insanlık, kendine bunu reva görmeyecektir."} {"url": "https://www.ithafsanat.com/yapay-zekanin-konusuldugu-her-yerde-felsefenin-de-konusulmasi-gerekiyor/", "text": "Yapay zekanın yaptığı sanatı değil ama yapay zeka ile yapılan sanatı konuşmak gerekiyor belki de... Akademisyen ve sanatçı Selçuk Artut, Ben yapay zekayı ön safhada değil de arkada kullanarak 'Ne yapabiliriz?' sorusuna yönelmeye çalışıyorum. Bir eserde kurduğum distopya şuydu: 'Dünyada müzik yok olsa ne olurdu?' Bu sorgulamaları desteklemek için yapay zekayı kullanabiliyorsak ne ala! diyor. Artut, ilkokuldayken Comodore 64 bilgisayarının joystick'i kırılınca Ben bunu yaparım deyip eskiciden aldığı direksiyonu bilgisayarına ekleyip oyun oynamaya devam eden bir çocukmuş. Bir tarafımda müzik vardı, bir şeylerin içini açıp kurcalamak vardı. O serüven aslında şu anda olduğum adamı oluşturdu. Ve ben şimdi bir şeylerin içini açmanın dersini veriyorum diyor. Lisans eğitimini Koç Üniversitesinde matematik alanında tamamlamış. Lise yıllarından itibaren hayatına giren müzik, üniversite döneminde daha ciddi bir uğraş haline gelmiş. Önceleri daha çok Anglosakson grupları dinleyerek oluşan müzik janrını, Moğollar, Erkin Koray ve Üç Hüreller etkilemiş yine üniversite yıllarında. Perdesiz bas gitar alıp biraz daha Türk müziği yapmaya başladığım bir dönemdi. Her şeye asılıyordum. Matematik de çok iyi gidiyordu. Hayatımdaki her alana tam anlamıyla asılıyordum. Bilgisayara formülleri giriyorum, atlıyorum taksiye, gece Taksim'de Hayal Kahvesi'nde çalıyoruz, geri dönüyorum bakıyorum formülde bir sorun var, yeniden giriyorum ve başında uyuyorum bilgisayarın. Böyle bir hayat koşa koşa gidiyor diye anlatıyor o günleri. Bazen ben Karaköy'de dolaşıyorum, vitrindeki bir şeye bakıp aşık oluyorum. Diyorum ki, Seninle sanat yapacağım. Bir dönem cep telefonlarının içine titreşim motoruyla işler yaptım. Çok güzel titreşip perküsyon çalar gibi ritim üretebiliyorlar çünkü. Hatta yaptığım bir kavanoz işi var, adı Sımsıkı idi. Elektronik devre tasarımı ile beraber 300 tane kavanoz ürettim. Kavanoz dik durduğunda bir şey olmuyor. Ama yan çevirdiğiniz zaman içindeki titreşim motoru ledi yakıyor ve ses çıkarmaya başlıyor. Küçük bir ses heykeli aslında. Bu biçimsel durumunun ötesinde, 300 kavanozu kimseden yardım almadan üretmem işin performatif yanıydı. Sergiye gelenlere bu eserleri orijinal sertifikayla 20 liraya sattık. 20 liraya hediye ettim diyebilirim aslında. Burada konu şuydu, hangi sergiye gidip eser alıp çıkıyorsunuz? İstediğim şeylerden biri buydu, eserin erişilebilir olması önemli. Yapay zeka ve sanat ile ilgili Stanford Üniversitesinin online derslerine girdim. Sonra dedim ki bu çok büyütülüyor, bu bir balon. Yaratıcılık anlamında balon diyorum. Çoğu eserde sizin karşınıza kompleks bir yapı sunuluyor. Ve siz, bir aciziyetten ötürü esere kendinizi teslim ediyorsunuz. Sorgulamayı bırakıyorsunuz, oysa benim için en önemli şeylerden biri bu sorgulama şeması. Bundan ötürü de ben yapay zekayı sorgulamaya başladım. Yapay zeka ile yaptığım ilk işin adı Değişken. Bir tane ekran var. Bir düğmesi var. Düğmeye basıyorsunuz eserin adı; anlattığı, ifadesi değişiyor. Sürekli olarak anlattığı ve başlığı değişiyor ve aslında eser ortada yok gibi. Çıkış noktası olarak Heidegger'in Varlık ve Zaman kitabındaki metni kullanmıştım. Çok ağır bir kitaptır. Açılışta birkaç kişi gelip Ne anlatıyor eser? Anlamıyorum dedi. Ben de anlamıyorum dedim. Çünkü meselem bu zaten. Bazı eserler bir şey anlatmıyor ve siz onları eser zannediyorsunuz. Ben yapay zekayı ön safhada değil de arkada kullanarak Ne yapabiliriz? sorusuna yönelmeye çalışıyorum. Kesinlikle. Bir eserin başlığına yapay zeka demek bence tam bir satış noktası. Çoğu insan soruyor Yapay zeka var mı bu eserde? diye. Ben de şunu soruyorum: Bu işte yapay zeka olsa ne değişecek? Gerçekten katkısı var mı, yok mu? Birinci verdiğim örnekte eserin Heidegger'den yola çıkılarak üretilmesi önemli. Ben eseri yaparken yapay zeka kullanıldığından değil, eserin anlamından, manasından ve kavramsal bütünlüğünden bahsetmeyi tercih ediyorum. Çok güzel görüntüler sunan işler var ama ben gittiğim zaman ekrana bakıyorum ne markaymış diye. Orada tıkanıveriyorum. Çünkü bana bir şey anlatmıyor genellikle. Çağdaş sanatın getirdiği Her şey sanat olabilir yaklaşımı benim için de çok geçerli. Fakat -belki kişisel olacak- ben samimiyeti yitirdiğimizi düşünüyorum. Yani bazı noktalarda statü her şeyin önüne geçiveriyor sanatçı adına. O statüyü edinmek adına ne yaptığının anlamı olmayabiliyor. Veri kullanıyor ama o veri kıyamet bir veri, belki iyi değil. Berlin'de yaptığım bir eserde kurduğum distopya şuydu: Dünyada müzik yok olsa ne olurdu? Bence bu sorgulamaları destekleyici şeyler için yapay zekayı kullanabiliyorsak ne ala! Ve şunu düşündüm. Dünyada müzik yok oluyor. Diyelim ki herkes unuttu müziğin ne olduğunu. Fakat arkeolojik bir çalışma neticesinde müzik diye bir şey olduğu anlaşılıyor. Müzik varmış uygarlıkta diye. Buraya kadar anlattığım fantezi idi. Gerçek kısmı şu: 1976'da Voyager ile dünya medeniyetine dair ögeler olarak altı tane plak gönderiliyor uzaya. Şimdi yeniden eser ile ilgili fantezi kısmına geçiyorum. Bu plaklar bulunuyor, plakları alıp dinlemeye başlıyorlar ve müziği anlamaya başlıyor insanlar. Plaklarda Beethoven, Bach, Beatles eserleri var. Yapay zekaya bu bilgileri vererek yeni müzikler üreten bir program oluşturdum, 15 dakikada bir yeni şarkı yapıyor. Az önce bahsettiğim sanatçıların, grupların eserlerine benzeyen şarkılar bunlar. Yani aslında yapay zeka ile müzik üretiliyor... Ben sanat eserlerini üretirken künyeye yapay zeka diye yazmayı doğru bulmuyorum. İçinde hard-core yapay zeka var, evet, müzikler tamamen yapay zekanın ürettiği şeyler. Ama yine aynı noktadayım; yapay zeka, eseri üstün hale getirmiyor. O benim argümanımın bir parçası. Hatta biri sordu, Müzikleri nasıl buluyorsunuz? diye. Kötü dedim. Yapay zeka yapıyor diye İyi diyecek değilim. Daha önce yazdığınız bir makalede yapay zeka ve insan birlikteliğinden kaynaklanan melez yaratıcılıktan bahsediyorsunuz. Evet, artık teknolojinin gücü oldukça üstün bir noktaya geldi. Bundan beslenenler ve beslenmeyenler diye sınıfsal bir farklılık oluşacak bence. Open AI diye güçlü bir ekip var. Google'ın bir yapay zeka takımı var. Microsoft'un bir yapay zeka takımı var. O yüzden aslında sanatçının yüksek teknolojiye erişimi de biraz bu firmaların gücünün altında. Bence orada biraz adaletsizlik oluşmuyor değil. Bu adaletsizlik öyle ya da böyle hep vardı. Sanatçılarda fırçaya, boyaya erişimi olan, olmayan ayrımı vardı belki ama yüksek teknolojiyi kullanabilen sanatçılar da bir süre sonra onların o markaların elçisi gibi olabiliyor. Bağımsız kalmak çok zorlaşıyor. Yapay zeka temelleri sarsıyor, o açıdan seviyorum. Etik değerleri konuşmaya zorluyor. Şunu oluşturduğu için aslında memnunum da. İnsan çok kibirli bir canlı. Burada insanın aslında o kadar mükemmel olmadığını, belli örüntüleri takip edip durduğunu görebiliyoruz. Metin üreten yapay zekalar 3 saatte yazacağınız şeyi, 10 dakikada yazıyor ve aynı şeyi yazıyor. Bazen özgünlük denilen şeyi fazla büyütüyoruz. Kendimizi aşmamızı sağlıyor, o anlamda önemli. Kendimizi tekrarlardan çıkarıp sezgisel tarafa gittiğimiz zaman bence yaratıcılık ya da üstün başarı oluşuyor. Bu zaten sanatçıların içinde olan bir şey. O nedenle rutinleri oluşturan şeyleri yapay zeka ele geçirecek. Eğer sıradan iş yapıyorsanız yapay zeka sizin yerinize geçecek. O nedenle sıra dışı olun. Ortaya konan eserler ne kadar kalıcıdır, beni ilgilendiren o. En büyük sınavı zaman verecek. Bundan 100 sene sonra hangisini konuşacağız? Bilemiyorum. Yapay zeka ile üretilen eserlerin telifinin kime ait olduğu konusunda da soru işaretleri var. Yapay zeka görsel ya da eser üretiyor ama bunu bir insan sunuyor. Program yazmaya başladığımdan bu yana open-source'çuyum yani paylaşımcıyım. Bu şekilde, bedel beklemeden bilginin böyle çoğalabileceği bir şeye daha çok inanıyorum. Geometrik paternler üzerine çalışıyorum. Geometrik patenler de en yaygın haliyle İslami geometrik paternler ile, 8 ve 9. yüzyıl Bağdat, Şam, Avrupa'da Cordoba'da çok önemli işler yapılmış ve o dönemin insanlarına dair her şey çok anonim, çok kamusal. Burada da öyle. Bence bu toprakların en önemli kadim değerlerinden biri bu anonimlik. Türkülerde de var. Bu noktada daha mütevazılık var. Bu tarafını yeğliyorum, bir duruş sergilemek gerekirse. Herkeste mütevazılık varken sanatçının yüksek bir değer gibi ortaya çıkışına yapay zeka güzel saldırıyor. Bu açıdan memnunum. Yani Ben yaparım sen yapamazsıncı noktalar yıkılmaya başladı. Yaratıcı kodlama diye bir ders veriyorum. Öğrencilerin dersin başındaki ve sonundaki fikirleri farklı oluyor. Çoğu, ben bugüne kadar yapılan işleri bir şey zannediyordum diyor. Geometri sanatına dair yaptığım işlerin kitabını çıkarmak üzereyim. Bu kitabı vereceğim ve herkes yapabilecek. En azından nasıl yapılabildiğini biraz olsun görebilen insanlar eserlere farklı taraftan bakmaya başlıyorlar. Çünkü hayatına renk katacak şey, bu sohbetlerde gizli. Onun ötesinde salt yüzeysel bir şey yapıyorsan çok uçucu! Bunun farkında gençler. Şunun eksikliğini de hissediyorlar. Sanat tarihi nedir, dünya nasıl bir yer? Sanat bunların önünü açmıyorsa zaten dekoratiftir. O anlamda güzel bir şey oluyor. Bir eser görsel olarak çok etkileyici ama hemen arkasında bu nasıl yapılmış diye sorma cesareti gösteriyorlar. Her şey çok hızlı gelişiyor. Yapay zeka üzerine de insanlar çok sık konuşuyor. Benim akademisyen olarak şu kısmı söylemem önemli; koşulsuz kabul etmemek gerekiyor. Yapay zeka ile iyisini de yapmak mümkün, kötüsünü de. Yapay zekanın ürettiği bir araç, araç zarar görmesin diye insanı öldürmeyi tercih edebilir. Bence yapay zekanın konuşulduğu her yerde felsefe, insan tanımı gibi konuların da konuşulması gerekiyor. Sanat bunu terk ediyorsa en büyük tehlikeyi sanat yaşıyordur."} {"url": "https://www.ithafsanat.com/yaptigimiz-islerde-ister-istemez-teknolojiye-ihtiyac-duyuyoruz/", "text": "Oyunculuk kariyeri ile Craft Oyunculuk Atölyesi'ni birlikte yürüten Çağ Çalışkur, pandemideki eve kapanma sürecinde dijital sanatlarla ilgilenmeye başladığını söylüyor. Tiyatro yolculuğuna dijital anlamda ne gibi yenilikler katabileceği konusunda çalışmalar yaptığını belirten Çalışkur ile sanatın geleceğini konuştuk. Craft Oyunculuk Atölyesi'nin kurucusu olarak tanıdığımız tiyatrocu Çağ Çalışkur, sanatı dijital veya klasik sanatlar olarak ayırmamamız gerektiğini onun yerine üretime odaklanmamız gerektiğini ifade ediyor. Çalışkur'a, Fırat Neziroğlu ile Contemporary İstanbul'da sergilenen Fütüristik Şehzade eserini ve sanatın geleceğini sorduk. Dijital, sanatın geleceği mi? Yani hem geleceği hem değil aslında. Bir taraftan kolay erişilebilirlik adına bu gelişmeye direnç göstermemek gerektiğini hissetmekle beraber, ben sanatın tüm duyularla algılanan bir şey olduğunu düşünüyorum. O yüzden kimi sanatlarda ya da kimi sanat eserlerinde dokunabilmek, kokusunu alabilmek, sesini duyabilmek gibi duyumsamaların önemli olduğunu düşünüyorum. Yani dijital sanat bu anlamda bir çözüm bulmadığı sürece bir yere kadar gelişebilir. Ayrıca buna tiyatro üzerinden cevap verecek olursam, tiyatronun en büyük kuvveti bence sinemadan farklı olarak da, insanlara doğrudan sesleniyor olması, insanların gözünün içine bakıyor olması, insanlarla temas kurması ve anbean etkileşimde olmasından geliyor. Fırat'la nasıl oldu bu proje kısmına gelirsek ben Fırat'la ilgili hep şeyi söylüyorum; kendi kaderimi kendim oluşturdum diyorum. Ben estetik konuşabileceğim, sanat konuşabileceğim bir arkadaşım olsun istiyorum, yeni insanlarla tanışmak istiyorum diyordum. Bizi Ali Barışık tanıştırdı. Tanıştığımız gün yaptığımız sohbette dijital bir şeyleri onun yaptığı sergilere dahil etmek üzerinden bir sohbetimiz oldu. Sonra da Fırat'a böyle projeler gelmeye başladı ve biz bir anda, demek ki burada bir işaret var biz birlikte çalışalım dedik. Aslında başka bir eser üzerinde de çalışacaktık ama sonra bu Contemporary'ye yaptığımız iş oldu. Çevremde çok yakın olduğum insanlar bu NFT sürecine dahil oldular. Onların dışında yönetmenler, senaristlerle dijitale iş yapan insanlardan oluşan çok dostluklarım var. Açıkçası ben pandemi öncesindeki dönemde kendi adıma tiyatro yolcuğumun yenilenmesi gerektiğini hissediyordum. Pandemide evde oturduğumuz süreç de benim bu konular hakkında biraz soruşturmama, bu konuları merak etmeme neden oldu. Yani kendi üretim alanımı bir miktar olsun buralarda da var edip edemeyeceğim konusunu ortaya çıkardı. Aslında bu sorduğunuz sorunun cevabını net olarak bilmemekle birlikte, sadece neler yapabileceğimi araştırdığım bir dönemim içindeyim. Ben bir dokuma işinin dijitalleştiğini düşünmüyorum. El sanatının, bir el melekesinin dijital bir sanatla birleştiğini düşünüyorum sadece ve bence değerini de buradan alıyor. Bu iki şeyin bir araya gelebilmesi ve disiplinler arası bir birlikteliğin deneyimlenebiliyor olması enteresan şey. Klasik sanat ve dijital sanat ayrımı yapmayı doğru bulmuyorum yani müzikle tiyatro ayrıldı mı mesela, ayrılmadı. Şimdi müzik yapıyoruz ama şimdi tiyatro kısmına geçiyoruz gibi bir şey söylenmedi. Dolayısıyla üretim aslında sanatçının kendini nasıl ifade etmek istediğiyle ilgili bir süreç ve bu ifade şeklini hangi yöntemle yapmayı seçtiği. Yemek yaparak da olabilir bunun karşılığı, bizim sanat adını verdiğimiz daha klasik sanatlar üzerinden de. Bu, dijital yöntemlerle de olabilir. Kaldı ki gelecek hakkında yaptığımız işlerde ister istemez teknolojinin gelişmişliğine ihtiyaç duyuyoruz. Ben bu kadar büyük ayrımlar hissetmiyorum, ben hiçbir disiplinin arasında bu kadar büyük ayrım hissetmiyorum bu arada, sadece sanat disiplinleri arası değil yani. Modayla tiyatro da iç içe, estetikle müzik de iç içe, hatta mühendislikle tiyatro da. O yüzden sanatçının da sonsuz bir alanı olması ve dünyaya da böyle bakması gerektiğine inanıyorum. Biçim önemsiz ve nasıl tanımlanırsa da tanımlansın. Tiyatro -başka herhangi bir branşın içinde kendine yol arayabileceği gibi- şu anda dijitalleşmenin içinde de kendine yol arıyor. Aslında kendi varlığını genişletiyor. Özü değişmiyor en nihayetinde sadece yöntemleri değişiyor. Yarın, bambaşka bir şey keşfedilecek belki ve o zaman orada kendi yolunu arayacak ve bu şekilde gelişecek. Ben tiyatronun dijitalleşmekten daha büyük bir şey olduğunu düşünüyorum. O yüzden bu kadar köklü ve bu kadar yıldır yapılmakta olan bir sanat dalının, bir anda tamamen form değiştirdiğini düşünmek garip olur. Çünkü seneler içinde bir sürü değişik forma bölünmüş durumda. Ben hiçbir şeyi kısıtlamamamız gerektiğini düşünüyorum ve NFT'yi biraz anlamaya çalışıyorum açıkçası. Diğer taraftan baktığımda da şunu görüyorum; biz, bütün bu sanatsal süreçlerin içinde çok derin ve bağlarımızın kolay kopamayacağı ilişkiler kuruyoruz eserlerle. NFT bir özgürlük sunarken yaptığımız işlerin kolay yapılabilir olduğuna dair de bir his oluşturuyor gibi geliyor bana. Bu da ister istemez şu andaki dönemde sanki o kadar derinlemesine bir ilişki kurmaya hiç lüzum yokmuş gibi hissettiriyor. Benim görüşüm, bir yerden sonra insanların bu bağlara tekrar ihtiyaç duyacağı yönünde. Dolayısıyla belki NFT platformunun içinde de bu daha derin bağları kurabileceğimiz belki başka ekstra platformların oluşacağını ya da bunun tekrar değer görmeye bu sefer dijital ortamda başlayacağını hissediyorum. Yani bugün tüketim üzerine giden bir şey, bir an evvel paraya dönüşmesi üzerine işleyen bir sistem, yarın tekrar aynen dünyada olduğu gibi emekle, incelikle ya da üzerine çalışılmışlıkla doğru orantılı birtakım değerleri yeniden kazanacağını inanıyorum. NFT platformunda bu aslında böyle oluyor, herhangi birinin kısa süreli satış için ürettiği bir şeyle, tabii ki bugün bir sanatçının şu anda NFT platformunda ürettiği işin karşılığı aynı olmuyor ve olmayacaktır da. Pozitif tarafından baktığımızda insanların sanatları bir anda değer bulmaya başladı. Böyle de bir karşılığı var yaşanan sürecin. Eserler, sanatçılar görünürlük kazandı veya kendi değerini bulma yolculuğuna daha kolay çıkabildi. Bu anlamda da değerli tabii ki."} {"url": "https://www.ithafsanat.com/yaralarimizi-sarmak-icin-en-iyi-ilac-sanat/", "text": "Türkiye'nin kadim şehri, medeniyetlerin beşiği Antakya'da 2007 yılında kurulan Antakya Medeniyetler Korosu'nun kurucusu ve şefi Yılmaz Özfırat, Depremden etkilenen 11 şehrimizdeki vatandaşlar yararına konserler vererek yaralarımızı müzik ile saracağız diyor. Farklı dinlerden ve birçok etnik kökenden insanların bir araya gelmesiyle, bundan 16 yıl önce Yılmaz Özfırat tarafından kuruldu Antakya Medeniyetler Korosu. Türkiye'nin adeta aynası olan insan çeşitliliğiyle, hiç kimseden maddi ya da manevi destek görmeden günden güne güçlenerek büyüdü, yurt dışında da ülkemizi defalarca başarıyla temsil etti. Sanatın, müziğin birleştirici gücüne örnek bir birlikteliği gözler önüne seren bu topluluk birçok ödülün de sahibi oldu; hatta 2012 yılında Nobel Barış Ödülü'ne bile aday gösterildi. Şubat ayında meydana gelen depremlerde yıkıma uğrayan Hatay'da, maalesef yedi üyesini yitirdi Antakya Medeniyetler Korosu. Yaralarımızı sarmak, iyileşmek için sanattan daha iyi bir ilaç olmadığını dile getiren Antakya Medeniyetler Korosu'nun kurucusu ve şefi Yılmaz Özfırat ile sanat ve sanatın iyileştirici gücü hakkında bir sohbet gerçekleştirdik. Kültür Turizm Haftası etkinlikleri o yıl (2007) Hatay'dan başlayacaktı. Hatay'ı tanıtmanın en güzel yolunun, barındırdığı çeşitliliğin uyumu olduğunu düşündüm. Çünkü Hatay, birçok etnik kökenden insanın bir arada yaşamasına vesile oluyordu. Farklı dinlerden insanlar kapı komşusuydu, aynı iş yerinde çalışan farklı ırktan, farklı medeniyetlerden insanlar vardı. Hatay'ı anlatan en güzel şeyin bu çeşitlilik olduğuna kanaat getirdim ve koro fikri de o zaman ortaya çıktı. Bugüne dek dünyanın birçok ülkesi ve şehrinde, özellikle Birleşmiş Milletler binasında Birleşmiş Milletler üyelerine konserler verdik. Örneğin; Amerika Birleşik Devletleri'nde New York, Washington ve Houston'da, Belçika'nın Brüksel şehrinde, İsviçre'nin Zürih şehrinde, Lüksemburg'da, Fransa'nın Strasbourg ve Mulhouse şehirlerinde, Almanya'nın tüm şehirlerinde, Kanada'nın Montreal, Ottowa ve Toronto şehirlerinde ve tüm Balkanlar'da konser etkinliklerimiz oldu. Bugüne kadar aldığımız her ödül bizim için kutsaldır tabii ki ama Nobel Barış Ödülü'ne aday gösterilmek ve Kültür ve Turizm Bakanlığı Özel Ödülü'nü almak gururumuzu okşadı. O ödülü aldığınızda anlıyorsunuz ki doğru insanlarla doğru işler yapıyorsunuz. Bu da sizde daha çok çalışma, daha çok insana ulaşma isteği uyandırıyor. Biz de bu doğrultuda daha fazla konser verme isteği barındırıyoruz içimizde. Bunu kelimelere dökmek imkansız çünkü anlatmaya kalktığınızda aslında tüm sözlerin ne kadar kifayetsiz kaldığını anlıyorsunuz. Ben tam sekiz saat enkaz altında kaldım. Vatandaşlar beni kurtardı. Üzerimde bir tişörtle yalın ayak çıktım o enkazdan. İnanılmaz bir yağmur yağıyordu o gece Antakya'da. Yağmuru tenimde hissetmek yaşadığıma şükrettiriyordu fakat o an, sağa sola baktığımda gördüklerimden sonra şükretmeye utandım. Yıkılmayan bina kalmamıştı çünkü... Sağa sola koşuşturanlar, yardım çığlıkları, enkaz altından gelen o sesler... Ölümün sesini ve kendisini gördüm o an. Enkazdan çıktığım o saatlerden bu zamana dek gerek enkaz altındakiler gerekse dışarıda kalanlar için elimden ne geliyorsa yaptım; yapmaya da devam edeceğim. Zor bir süreç... Hayatta hiç kimsenin tecrübe etmesini istemediğim bir sürecin içindeyim. Üstesinden gelmeye çalışıyoruz elbette hep beraber. Sanata ve müziğe sığındık diyebiliriz aslında. Biliyoruz ki sanat iyileştirir. O yüzden daha önceden de olduğu gibi yine ve yeniden birbirimize tutunduk. Çünkü biz 200 kişiden oluşan büyük bir aileydik. Şimdi 193 kişi kaldık... Depremde yedi canımızı kaybettik maalesef. Her birinin bendeki yeri çok farklı; bu bambaşka bir acı. Bundan böyle onların anısını yaşatmak için söyleyeceğiz şarkılarımızı ve her konserimizi de onlara ithafen gerçekleştireceğiz. Sanatın iyileştirici bir gücü olduğunu biliyordum zaten, ki bu süreçte sanata sığınmamızın sebebi de budur. Biz her konserimizde aslında oluşumumuzu anlatmak adına müziği seçmiştik. Korodo, her dinden, her ırktan insanlar bir araya geldi, birbirimizin şarkılarını seslendirerek tüm dünyaya sevgi ve kardeşliğin temasını anlatmaya çalıştık. Bakın biz başarabiliyoruz, sizler neden başaramıyorsunuz? diye barışı müzikle anlatmaya çalıştık. Bu süreçte de yaralarımızı tüm dünyada evrensel bir dil olarak kabul edilen müzik ile sarmaya çalışacağız. Kadim kentimiz Antakya, kaybettiğimiz vatandaşlarımız ve ailemizden kaybettiğimiz yedi arkadaşımız için konserler vermeye devam edeceğiz. Adana ile başlayacağız konserlerimize. Seyhan'dan Asi'ye bir gönül köprüsü kuracağız. İstanbul'da, İzmir'de yine depremzedeler yararına bir konser vereceğiz. Bu konser trafiği devam edecek. Yaralarımızı hep beraber müzik ile saracağız."} {"url": "https://www.ithafsanat.com/yasayan-muazzam-bir-kultur-merkezi-istanbul-resim-ve-heykel-muzesi/", "text": "Resim ve Heykel Müzesi'nin yeni halini göremeyenler için şöyle bir anlatmaya çalışayım. Sedat Eldem binasının aslına sadık kalınarak Emre Arolat tarafından revize edilen hali, ziyaretçiyi hemen içine çekiyor. Sergi alanları, yakında tam olarak açılacak kütüphaneler, müze mağazası, kafeler de içeride kalma isteğini artırıyor. Çünkü burası Galataport'un ortasında bir sanat vahası gibi... Yok, bu anlattıkların yetmez dediğinizi duyar gibiyim. Bundan sonrasını İstanbul Resim ve Heykel Müzesi'ni, Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesini, İstanbulluları bekleyen yeni projeleri Prof. Dr. Elçi'den dinleyelim. Resim atölyesi, şeffaf bir şekilde oradaydı ama havalandırma sistemi bozuk olduğu için çalışmıyordu. Heykel atölyesi hiç yoktu, onu da tasarlarken açık olmasını istedik. Çünkü girerken tam da köşede konumlandırılıyor. İçinde olan biten her şey görünsün, bir tür eğitim amacıyla da kullanılsın istedik. Bence güzel oldu. Şu anki müze dükkanımız da çok güzel; yeni bir tasarım oldu. Koridorlarımız gördüğünüz gibi açık, pasaj havası var. Bir başka konu; ortak alanda çok amaçlı bir sergileme alanımız var ve onun duvarları çok sorunluydu. Resim asılamayacak durumdaydı; oraya yeni bir duvar yapıldı. Bir de yukarıda kütüphane yoktu, onu tasarlattık. Müzelerde çok önemli yerler var; biri kütüphanesi, ikincisi alışveriş yeri, kafe olmazsa olmazı... Üçünü de sağladık ki burası yaşasın. Bir de şeffaf atölyelerimiz. Dün burada Mozart konseri vardı, gelemedim. Kendi üniversitemin etkinliklerine yetişemiyorum, değil başka kurumlara yetişmek... Her pazartesi MSGSÜ'de bu hafta diye yayınlara başladık. Takip edin! Her gün birkaç etkinlik var, çok yoğunuz. İki gün önce Ahmed Adnan Saygun Sempozyumu yapıldı. Onun akşamında piyano ve kemanda alanında önde gelen isimler konser verdiler. Çok normal, çünkü biz güzel sanatlar üniversitesiyiz. Dolayısıyla bizim çıktımız, sanattır. Biz de bu çıktıları bol bol kamuoyuyla paylaşıyoruz. Çok işlek bir yer olan Galataport'un komşusuyuz. Büyük bir insan kalabalığının ortasında, çok da farklı bir kimlikle duruyor olmamız çekici bu anlamda. Buradan kamuoyuna çok çıktı üretiyoruz, üreteceğiz. Burası sadece Resimlere bakın, çıkın, gidin değil; burada sempozyum da, panel de, gün batımına karşı keman ve arp dinleyeceğiniz konserler de veriliyor. Kütüphaneyi henüz tam olarak açamadık; açıldığı zaman kitabınızı gün batımına karşı okuyacağınız bir mekanımız da olacak. Aşağıda sergi, sempozyum yapabileceğiniz alanlar var. Yaşayan, muazzam bir kültür merkezi burası. Bizim karşımızda kasır var. Çok şanslıyız; Tophane-i Amire, kasır, müze çok kıymetli. Evet, hak ediyoruz ama çok iyi kullanmamız lazım. Bir-iki ay içerisinde onun bahçesinde, onun o zarif yapısında üniversitemiz sanatı çıktıya dönüştürerek kamuya arz edecek. Galataport'ta biz ayrı bir üçgen kurduk; Tophane-i Amire, Tophane Kasrı ve İRHM. Ben çıkmak istemiyorum ki! Buraya geldiğim yer de kiorası da çok güzel Fındıklı. Fakat buranın cazibesi o kadar başka ki gitmek istemiyorum buradan. Evet, üniversitemiz 1882'de Osman Hamdi Bey'in müdürlüğünde Sanayi-i Nefise-i Şahane adıyla açılıyor. Üniversitede müze oluşturma fikri de ilk yıllardan beri var. 1911'den sonra koleksiyon oluşturulmaya başlanıyor ve koleksiyon 20 Eylül 1937'de Atatürk'ün tensibiyle Dolmabahçe Veliaht Dairesine yerleştiriliyor. Koleksiyonu müzenin ilk mekanı olan Dolmabahçe Veliaht Dairesinden çıkarmadan önce 1937 yılının ilk koleksiyonunu Serginin Sergisi adıyla rahmetli hocamız Prof. Semra Germaner küratörlüğünde bir veda yapmıştık. Buradaki ilk işimiz Serginin Sergisi IIyle müzenin 1937, 2009 ve 2021 yıllarını birbirine bağlayan bir atıfla sergi yapmış olduk. Osman Hamdi sergisi içinde, kuruluşumuzun 140'ıncı yılını bekledik ki Osman Hamdi'ye büyük bir saygı duruşunda bulunalım. İlk defa 17 eser, beratlar, madalyalar bir araya getiriliyor. Onun atölyesini de anlatan bir anlayışla -nasıl çalışıyordu, nasıl resim yapıyordu- bu sergi tasarlandı. Kıymetli hocamız Prof. Dr. Zeynep İnankur yürüttü sergiyi... Hemen arkasından bizim yine çok kıymetli bir koleksiyonumuz gün yüzüne çıktı; hat koleksiyonumuz... Hattı yalnız bırakmadık; çok görsel bir dil. Onu çağdaş resme taşıyan ressamlarımız da var; onları bir araya getirip üst başlık belirleyip, Kaligrafik Eğilimler dedik. Dolayısıyla iki odamız var; önce hat sanatının seçkin örneklerini görüyorsunuz. Hat sanatının Osman Hamdi'si diyeceğimiz bir Necmettin Okyay'ı görüyorsunuz, sonra yan tarafa geçip hattın o estetik görüntüsünün çağdaş resme nasıl geçtiğini izliyorsunuz. Birincisinin küratörü Uğur Derman, diğeri ise Ali Kayaalp'in çalışması... Hat kitabını da yakında çıkaracağız, onun da editörü Uğur Derman olacak. Yaz sergilerimizin kapısını da adım adım araladık. Ağustosta kapatıp eylül ayındaki büyük sergiye hazırlanacağız. Büyük serginin hazırlıklarını, küratörlükleri Burcu Pehlivanoğlu ile Ayşe Köksal üstlendi. Ayşe Köksal müzemiz açıldığında bir kitap da yayınlamıştı, onların hazırlayacağı sergiye çok güveniyor ve heyecanla onu bekliyoruz. İşte esas o zaman müzemiz tam anlamıyla açılmış olacak ama sergilerin bir kısmı bozulacak. Onun için de bu sergiler kapanmadan herkesin gezmesini tavsiye derim. Ağustosa kadar gezin çünkü ağustos ayında kapanır. Atatürk, müzemizi 20 Eylül 1937'de açtı. Biz de ona ithaf olsun istiyoruz. Müzeyi bir Cumhurbaşkanı açmıştı, yine bir Cumhurbaşkanı açsın dedik. Kendisi de kabul etti. Ondan sonra da coşacağız. Çünkü çok güzel bir bilgi birikimi var burada. Sadece kendi içimizden değil, dışarıdan alacağımız desteklerle de burayı sadece üniversitemizin değil, bütün ülkenin müzesi olduğunu göstermek istiyoruz. Madem sordunuz size bomba haberi de vereyim. Sizden önce yaptığım toplantıda İRHM Genç Akademi'yi açıyoruz. Bu akademi belli bir yaş aralığında katılabileceğiniz ve tam anlamıyla akademik bir eğitim alacağınız bir ders programı. Ücret kesinlikle misyonuyla ölçüşemeyecek kadar düşük tutulacak. Ücreti, devlette çalışan kısmi bir geliri olup çocuğunu çok iyi yetiştirmek isteyen ailelere göre belirleyeceğiz. Hocalara paraları verilecek, öğrenciden az para alınacak. Müzenin burada kar derdi yoktur, burada misyon güdeceğiz. Müzede eğitim ilk kez 1980'lerde Resim Heykel Müzesinde başlıyor, daha sonra diğer müzelere yayılıyor. Ancak bu eğitimlerin büyük bir kısmı çocukları oyalama, onların ellerini boyaya, hamura değdirme, o sırada anne babaların da kendi özel görüşmelerini yaptığı bir hal alıyor. Bu öyle değil! Velilerin çocukları bir okula getirdiklerinin bilincinde olacakları, sınıf geçme sisteminin işletileceği, belirli kademelerde sertifikaların verileceği bir ressam ya da heykeltıraş yetiştirmek ya da bir hobi için değil, toplumumuza sanattan anlayan, müze kültürüne vakıf, sanat tarihi bilgisi olan, sanatın ne olduğuna kafa yorabilecek, sanat eseriyle çok erken yaşta tanışmış, onunla konuşma dilini öğrenmiş bir entelektüel bilgi birikiminin çekirdeklerini ekmeye başlayacağız. Burada sanatı anlayan ve toplumda sanatı konuşan gençler yetiştireceğiz. Anne babalara çocuklarını buraya niye gönderdiklerini soracağız. Çocuğum bir şey görsün, öğrensin! diyenle yollar ayrılacak. Ama Çocuğum sanatı öğrensin, yeteneği varsa da yol bulalım diyorsanız, burası sizin yeriniz. Devam zorunluğu var, disiplinli değilse çalışmıyorsa sınıfı tekrar edecek, kalmalı. Girmesi de zor, geçmesi de zor, çalışma isteyen bir bölüm olacak. İçlerinde yetenek fark ettiğimiz çocuklar, özel bir gruba çekilecek ve onlara sanat eğitimi başka bir dille de verilecek. Ama diyelim Resme ve müziğe hiç ilgim yok ama sanat tarihiyle çok ilgiliyim ve iyi öğrenmek istiyorum; resim nasıl okunur, ekoller nelerdir, kim kimden etkilenmiş, bunları iyi öğrenmek istiyorum diyorsunuz. İlkokul, ortaokul, lisede bu eğitimler verilmiyor; üniversitede ilgili alanda değilseniz zaten böyle bir eğitim yok! Anne babalar bunları öğretmek istiyor ama nasıl öğreteceklerini bilmiyorlar. Müzede eğitim diye getirdikleri yer, bir hobi bahçesinden başka bir şey değil! İşte biz bu boşluğu dolduracağız. İRHM Genç Akademi şu an ismi böyle; çocuk akademi diye düşündük ama bizim hedefimiz çocuk değil, gençler de. Hatta biz çocukları büyüteceğiz. Eğitim bilimleri hocalarımızın ders programlarını titizlikle kurguladıkları bir akademi başlatıyoruz. Bunu eylül ayında başlatacağız. Çocukların eğitimi Milli Eğitimin müfredatına uyumlu kurgulanacak. Tatil dönemlerinde biz de kapatacağız çünkü biz bir tatil alanı değil, eğitim alanıyız. Eğitimler çocuk psikolojisine ve genç algısına göre olacak; yazarlar, sinema sanatçıları, heykeltıraşlar derslerde bilgilerini aktaracak. Müzenin özel bütçesi yok! Ben istiyorum ki müze kendi bütçesini oluştursun ve o bütçe içinde hareket etsin. Müzemizi şimdiye dek 40 bin kişi gezdi. Aralıktan bu yana müze müdürünün bana verdiği bilgi bu. Bence daha da fazla olabilir; hiçbir ziyaretçiden giriş ücreti almadık. Şimdi az çok denetim getirmek için küçük bir geliri olsun diye de ücretli olması için çalışmalara başlayacağız. Tabii ki çocuklara, üniversite öğrencilerine, bizim öğrencilerimiz için ücret yok! Belirli bir kesime olacak. Burayı kullanıp sergi yapmak isteyen koleksiyonerlerden de bir bedel talep edeceğiz. Bu bedel yine müzeye dönecek ya da konferans salonumuzu günlük ücretlerle verebileceğiz. Mimar Sinan Üniversitesi, logolu ürünleriyle de dikkat çekmeye başladı. Evet, çok uzun bir süredir öğrencilerimiz benden logolu ürün talep ediyor. Öğrencilerimiz şahane tasarımlar yapıyor ve onların tasarımlarını uygulatarak dükkanımızda satmaya başladık. Kitaplarımızı, objelerimizi satışa sunmaya başladık."} {"url": "https://www.ithafsanat.com/yasayan-ve-yasatan-muze-kenan-yavuz-etnografya-muzesi/", "text": "İş insanı Kenan Yavuz'un doğup büyüdüğü topraklara vefa borcunu ödemek ve Anadolu'nun kadim kültürünü gelecek kuşaklara aktarmak amacı ile Bayburt'un Beşpınar köyünde kurduğu, 2019 yılında ziyarete açılan Kenan Yavuz Etnografya Müzesi, şimdiden dünya çapındaki en önemli müzecilik ödüllerinden ikisinin sahibi oldu bile. Yazarımız Sema Uslu, müzenin kurucusu Kenan Yavuz'a merak ettiklerimizi sordu. İçinde insanların kaybolduğu bir müzecilik yerine insanı merkeze alan bir müzecilik anlayışı geliştirdik. İş insanı Kenan Yavuz, doğup büyüdüğü topraklara sosyal sorumluluk projesi kazandırmak amacıyla 2013 yılında Bayburt'un Beşpınar köyünde bir kültür evi kurdu. Yaklaşık altı yıl kültür evi olarak hizmet veren mekan, gelişimini büyük ölçüde tamamlayarak 2019 yılında Resmi Özel Müze statüsü kazandı. Bir yaşam alanı olarak tasarlanan ve tam 26 farklı mekandan oluşan Kenan Yavuz Etnografya Müzesi; 4 bin 500 metrekare kapalı, 10 bin 500 metrekare açık alan olmak üzere toplam 15 bin metrekare üzerinde kurulu. Bayburt köylerindeki harabe durumdaki evlerden toplanan 5 bin ton taş ve moloz kullanılarak inşa edilen müzede 500'ün üzerinde eser sergileniyor. Bize Gelen Bizi Yaşar, Köklere Dönüş, Yaşayan ve Yaşatan Müze mottoları ile faaliyetlerini her geçen gün büyüten ve genişleten Kenan Yavuz Etnografya Müzesi, 2021 yılında Avrupa Müze Forumu tarafından Avrupa'da Yılın Müzesi, 2022 yılında ise Avrupa Birliği Kültür Mirası/Europa Nostra ödülüne layık görüldü. Köyüme ve doğduğum topraklara bir vefa, borç ödeme duygusundan çıkan bir amatör çalışma, süreç içinde evrilerek bir müzeye dönüştü. Çoraklaşan kültür dünyamız, betona boğulan köyler ve şehirler, altına hücum gibi büyük şehirlere göç karşısında minik bir karşı duruş olsun istedim. Köylerdeki nüfusun azalması, gençlerin köylerde yaşamak istememesi, bozulan mimari doku, unutulan güzel gelenekler, bozulan sosyal yapı, yaşanan kültür erozyonu, yıkılan evler, yakılan kapılar, yok olan hikayeler ve yok olan geçmişimiz beni çok üzüyordu. Tüm bunlara bir karşı duruş olması için çıktım yola. Bizimki, içinde sadece kendi ailemin hikayesi olan amatör bir çalışmaydı. Ancak bizim de anlamakta zorluk çektiğimiz bir şekilde dalga dalga büyüdü hikayemiz. Müzemizle bölgemizin kadim kültürünü dünyaya ve ülkemize duyurmak ve müzecilik anlayışına yeni bir bakış açısı getirmek istedik. İçinde insanların kaybolduğu bir müzecilik yerine insanı merkeze alan bir müzecilik anlayışı geliştirdik. Bu anlayış bizi ödüllere taşıdı. Henüz yolun başındayız, gidecek çok yolumuz var lakin artık daha zor bir alana girdik ve bu alanda birlik olur isek başarılı olabileceğiz. Gerçekleştirdiğimiz yapı zaman-mekan ilişkisini kurdu. Sadece eserlerimiz değil binalarımız da etnografik, yaşayan ve yaşatan müze konsepti, yerel halk ile birliktelik ve ziyaretçilere buradaki yaşamı deneyimleme imkanı sunmamız bizi ödüllere taşıdı. Ücra ve kırsal bir bölgede kurulan bir müzenin üç yıl gibi kısa bir zaman diliminde dünyanın en prestijli ödülleri ile taçlanması bizim için de inanılması güç bir hikaye. İnandık ve hikayemizi yazdık. İnanmayan ve sadece şikayet edenlerden olmadık. Yurt dışında gördüğümüz ilgi ve takdir hikayemizin gerçek olmasına dayanıyor. Kadim Anadolu'nun kültür zenginliğine hizmet eden herkes bu başarıya ulaşabilir. Yeter ki dönüştürmek, sorgulamak, hakir görmek gibi kötü niyetli yaklaşımlar yerine hizmetkar olma ve sahiplenme niyeti olsun. Maalesef çok yetersiz durumdayız, Anadolu'ya yayılmamış bir kültür turizmi başarılı olamaz. Bugünkü kültür turizmi anlayışı çok yanlış. Tur düzenle, bir rehber size anlatsın, birkaç fotoğraf çekip eve dönün. Bu, yetersiz ve sığ bir yaklaşım. Gezilen yerlerin dokusu ve sosyal yaşamı ile entegre olmayan bir kültür turizmi olmaz. Bunu adı olsa olsa varlığımı gittiğim yere armağan ettim gibi, üstten bir bakışın yansıması olur. Kültür Bakanlığımızın kültürel etkinlikleri büyük şehirler ile sınırlı tutması ise eksik bir yaklaşım. Anadolu'yu İstanbul'dan bakarak anlayamayız. Umarım bakanlığımız Anadolu'nun her karışına yayılmış bir politikayı benimser. Müzeciliğin yeni bir bakış açısına ihtiyacı olduğu kanaatindeyim. Modern ve kocaman binalarda, sayısız eserler arasında kaybolan insanlar yerine, insana odaklanmış bir müzeciliğe ihtiyaç var. Gezilen, resim çekilen, bir süre sonra da sıkılıp çıkılan yerler olmaktan çıkmalı müzeler. Bunun yerine deneyimi, hikayeleri, yaşamayı ve yaşatmayı öne çıkarmalı. Biz müzemizde hem özgün bir etnografik yapı kurduk hem de ziyaretçilere deneyim imkanı tanıdık. Müzemizi 26 farklı mekandan oluşan, köylerdeki yıkılan evlerden toplanan 5 bin ton moloz taş ve ahşap ile inşa ettik. Anadolu köy yaşamının tüm unsurlarını bünyemizde yaşatıyoruz. Yüz yıl önceki atmosferde harman hasadı yapıyor, tandırda ekmek pişiriyor, su değirmeninde un öğütüyor, köy evimizde geleneksel düğünler yapıyoruz. Geçmişte olan ne varsa özellikle kültür mirasımızı yaşatmaya gayet ediyoruz. Bİz, bir zaman tüneliyiz. Bize gelen ziyaretçi zaman tünelinden geçerek modernite öncesi zamanlara gider. Sanırım gözyaşları ile gezilen, dualar ile bezenen tek müzeyiz dünyada. Çünkü bİz zaman/mekan ilişkisi kurduk. Biz bir zaman tüneliyiz. Bize gelen ziyaretçi zaman tünelinden geçerek modernite öncesi zamanlara gider. Biz sanırım gözyaşları ile gezilen, dualar ile bezenen tek müzeyiz dünyada. Çünkü biz zaman/mekan ilişkisi kurduk. Müzemizde mevsime göre etkinlikler düzenliyoruz. Bahar aylarında mantar toplar, tandır yakar, tarlada ot biçeriz. Yaz aylarında harman kurar, hasat yapar, bulgur haşlar, değirmende un öğütürüz. Türkü geceleri, soba başı muhabbetleri, konserler ve sinema geceleri düzenleriz. Sonbaharda ise kazanlarda bulgur haşlar, kuşburnu toplar, yaylalarda gezeriz. Bundan sonraki hedefimiz ailece ve tüm dostlar, gönüllüler ile birlikte kültürel zenginliğimizi daha çok görünür kılacak projeler üretmek. Köyümüzün örnek bir turizm köyü olması için çalışmaya devam edeceğiz. Bayburt ve etrafındaki kültür öbeği şehirlerin bir kültür kümelenmesi ile ülkemizin yeni turizm destinasyonu haline gelmesini arzu ediyoruz. Kapadokya ve Mardin örnekleri gibi yeni bir dünya olacak bu bölge."} {"url": "https://www.ithafsanat.com/yavuthanenin-agir-akan-irmagi-75-kultur-insaniyla-canlandi/", "text": "Gazeteci, yazar, fotoğraf sanatçısı Lütfü Dağtaş, İzmir'de bir zamanların Yahudihane'si ya da İzmirce adıyla Yavuthane'si- Manisa Akhisar Oteline fotoğraf sanatı ile zenginlik getirdi. Kültürün, sanatın farklı alanlarından 75 kişiyi iki yıl boyunca otelin avlusunda fotoğraflayan Dağtaş, portreleri Yavuthane'de Yaşam Var, Kültür İnsanlarımız ile adıyla sergiledi. İzmir'in en eski semtlerinden birindeki yüz yaşını aşkın otel, kültür rotalarının güzergahı oldu. İzmir'in en eski semtleri buralar. Belediye teşkilatının temelini oluşturan ilk mahallelerin kurulduğu yerler. Basmane'den kalkıp Tilkilik üzerinden Mezarlıkbaşı'na varmadan Keçeciler semtinde bir oteldeyiz. Kemeraltı'yla karşı karşıya bakışır. Antik Smyrna Agorası ile sırt sırta verir. Kapısını, ancak dikkat ederseniz görürsünüz. Dar, uzun bir giriş; iki katlı çepeçevre yapısıyla, limon ve nar ağaçlarıyla sizi sarıveren Manisa Akhisar Oteli'nin avlusundayız. Buralar aynı zamanda eski Yahudi mahallesi. Yüz yaşını aşkın bu yapı, her odasında başka Yahudi aileyi barındıran eski bir Yahudihane. Eski İzmircedeki adıyla Yavuthane. Dedik ya dikkat ederseniz görürsünüz; İzmirli gazeteci, yazar ve fotoğraf sanatçısı Lütfü Dağtaş, görenlerden... Kültürün, sanatın farklı alanlarından 75 aydını iki yıl boyunca buraya davet etti, fotoğrafladı ve Urla'daki Köstem Zeytinyağı Müzesi'nde Yavuthane'de Yaşam Var, Kültür İnsanlarımız ile adıyla sergiledi. Fotoğraflar birer kültür hizmetine dönüşürken otel de kent kültürü rotalarındaki yerini aldı. Türkiye'de belgesel fotoğrafçılığın önemli isimlerinden Lütfü Dağtaş ile Yavuthane'yi konuştuk. Başta İstanbul olmak üzere bazı şehirlerimizde olduğu gibi İzmir'de de Yahudihanelerin özel yeri var. Osmanlı'da ve Cumhuriyet'in ilk yıllarında yoksul Ermeni aileleri Ermenihanelerde, yoksul Rum aileleri Rumhanelerde, yoksul Müslüman aileleri aileevlerinde nasıl yaşıyorsa yoksul Yahudi aileleri de Yahudihanelerde yaşamlarını sürdürüyor. Ortak özellikleri şu: İki kat üstüne yan yana sıralı odalar ve ortada geniş bir avlu. Avlu ile birlikte tuvalet, banyo ve mutfak, ortak kullanım alanı. İzmir'e özgü bir de bekar evleri var. Burası, Manisa Akhisar Oteli adıyla yoksul ve kimsesizlere konaklama hizmeti veren bir mekan. Otel olduğu için doğal olarak her İzmirlinin pat diye yolu düşmüyor. Ben de ilk kez 2014'te, fotoğrafçı arkadaşım Tülün Üzmez'in avluda açtığı sergiye gitmiştim. Yapı, görür görmez büyüledi. Avlusunu gölgeleriyle tatlı, sessiz huzura boğan iki ulu yediveren ağacı ile bir nar ağacı ise ayrı büyüledi. O gün, Burada fotoğraf çalışması yapmalıyım dedim. Kültürümüze hizmet veren adlardan liste yapacak, onları davet edecek ve fotoğraflarını çekecektim. Kuru kuruya mekanı çekmiş olsaydım mimari kaygıyı betimlemek öne çıkacaktı. İnsan ögesi ise fotoğrafa hareketlilik getirecekti. Resimden karikatüre, fotoğraftan moda tasarımı, müzik ve edebiyata tanıdığım, işlerini ilgi ve beğeniyle izlediğim kültür insanlarımızdan oluşan 75 kişilik bir liste yaptım; kendilerine projemi anlattım. Sonuçta ortaya Yavuthane'de Yaşam Var, Kültür İnsanlarımız ile adlı fotoğraf projesi çıktı. İzmir'in yerlileri kestirmeden konuşmaya eğilimlidir. Geliyorum yerine geliyom, gidiyorum yerine gidiyom, derler. Yahudihane'ye de Yavuthane dediklerini öğrenince toplumsal belleğe sahip çıkma adına Yavuthane dedim. Yaşam Var, Kültür İnsanlarımız ile biçiminde ekleme yapmamın nedeni ise şu: Yavuthane'de kalan yoksul, kimsesiz insanların yaşamlarının; odalarında ya da avluda ağır bir ırmak gibi aktığını gözlemliyordum. Birbirlerine öylesine alışmışlardı ki farklı sözcükleri, farklı söyleşileri hiç olmuyordu. Kültür insanlarımız bu ağır akışkanlığı, çekimler boyunca ortadan kaldırdılar; onların özel yaşamlarına dokundular, sırlarını paylaştılar, çay içip şakalaştılar. Ortama neşe, canlılık gelince bu adı koymanın uygun olduğunu düşündüm. Açıkçası yerleri yok! Çünkü yapılar yok. Çekim yaptığımda Manisa Akhisar Oteli, bu bağlamda tek yerdi. İlk sergiyi açtıktan çok sonra mekanın karşısında bulunan, enkaz durumundaki binayı özgün yapı malzemeleriyle ayağa kaldıran dostum Enis İpek, bir gün binanın tapusunu bana gösterdi. Şöyle yazıyordu: Üst kat Yahudihane, alt kat boyoz fırını. Biliyorsunuz, boyoz da Yahudi mutfak kültürünün bir ürünü. Hala bu değerli mekanın kentin kültür tarihinde bir biçimde yer almasını düşlüyor ve heyecanını duyuyorum ama şu an boş, kullanılmıyor. Projemde içtenlikle yer alan 75 kültür insanımızın büyük çoğunluğuyla yüz yüze iletişimim, dostluğum söz konusuydu. Beni tanımayan bazı adlara da derdimi anlattım. Aslında kültür insanlarımızın fotoğraflarını çekme geleneğim hayli eskiye dayanıyor. İlk fotoğrafını çektiğim kişi, yazar Abbas Sayar'dır, yıl 1977. Orman Bakanlığı adına TRT için Ulusal Parklarımız belgesel dizisini çekerken tanımıştım Sayar'ı. Pek çok kültür insanımızın -ki sayıları 500'ü geçmiştir- kapılarını tek tek çaldım ve fotoğraflarını çektim. Hala çekiyorum. İlk tepkileri, mekanı sıcak bulmalarıydı. Kültürün yaratıcı yanında yer aldıkları için onlar da kendilerince hemen proje dillendirmeye başladılar. Yakın tarihte sonsuzluğa uğurladığımız sinema yönetmeni Erden Kıral ile otelin avlusuna girdik. Durdu. Alıcı gözle çevresine bakındı. Yenilerde de İzmir'de, Yeşildere ve Basmane'de Gece adlı filmini çekmişti, gösterimdeydi. Son filmimden dolayı çok borçlandım, artık sinemayı bırakmayı düşünüyordum ama burayı görünce hemen yeni film çekmeyi düşünmeye başladım hem de siyah beyaz, dedi. Bir başka gün yazar Sadık Yemni ile mekandayız. Burada boş oda tutup bir süre kalmam gerekiyor. Burada kalanların her birinin yaşamı romanlarıma konu olur, biçiminde sözler söyledi. Urla'da açtığınız bu sergide Yahudi kültürünü tamamlayan farklı etkinlikler de yapıldı. Urla'da bildiğiniz gibi hekim Levent Köstem ile eşi öğretmen Güler Köstem'in kurduğu harika bir Zeytinyağı Müzesi, hemen yanında da Mavi Sanat adını taşıyan sanat galerisi var. Galerinin küratörü dostum Kubilay Han Kıray, Yavuthane sergisini önerince kuru kuruya sergi olmaması, Yahudi kültüründen izleri taşıyan etkinliklerle varsıllaştırılması üzerinde anlaştık. Hemşehrimiz yazar Sara Pardo hanımefendi söyleşi yaptı. Müzenin dinamik halkla ilişkiler sorumlusu Sibel Önbaş, Yahudi mutfağını müzenin restoranına taşıdı. Hemşehrimiz Selim Franko da sesi ve gitarıyla dolunaylı açılış gecemize ayrı bir tat kattı. Fotoğrafların çekimleri 2014 ve 2015'te sürdü. Davetimi kırmayan kültür insanlarımız yaz sıcağında, sağanak yağmur altında geldi. Kendilerine bitmeyecek bir teşekkür borcum var. Çekimler bittiğinde otelin sahipleri Necat ve Salih Acar kardeşlere şöyle dedim: Kim gelip poz verdiyse hepsi yapıya heyecan duydu. Ama bu insanların sayısı toplam 75. Oysa pek çok İzmirlinin bu mekanı bilmediği de diğer bir gerçek. Sergiyi burada açsam, İzmirliler mekanla tanışsa, ne dersiniz? Acar kardeşler benden daha fazla heyecan duydu. O dönem Konak Belediyesi Kültür Müdürü olan dostum Salim Çetin, Belediye olarak biz açalım önerisinde bulundu. Gelenler, Bu güzel yeri bilmiyorduk dedi. Evet, sergiyi fotoğrafların çekildiği yerde açmak doğru bir düşünceydi. Orası artık kültür gezilerinde uğranılan bir mekan; ayrıca otel olmasının dışında. Aileler ölçeğinde olmasa bile, yoksul ve kimsesizlere konaklama olanağı sağlıyor. Bazı otel sakinlerinin seyyar satıcılık gibi günlük işlere gittiğini biliyorum. Yol yorgunu şoförler kalıyor. Ara ara İzmir'i geçiş noktası olarak kullanan mülteciler konaklıyor. Bir de kimsesi kalmamış ya da aile bireylerince aranıp sorulmayanlar var. Farklı portreler yer almadı. Ancak fırsat buldukça yeni çekimler yapmayı hedefliyorum. Proje sürmeli. Bu arada ne yazık ki otelin sahiplerinden Necat Acar'ı yitirdik. Ama onun duyduğu heyecanı bir sorumluluk kabul ediyor ve mekan için çalışmayı sürdürmeyi hedefliyorum. Henüz kesinleşmiş yeni bir sergi yok. Belki İstanbul düşünülebilir. Çünkü zamanında İstanbul'da da Yahudihanelerin varlığı söz konusu. Edirne'de de varmış. Tarık Dursun K. ile yaptığınız Yavuthane çekimlerinin özel bir yeri olmalı... Ustaya özel bir sergi açtığınızı hatırlıyorum. Doğup büyüdüğü İzmir'i kitaplarında son derece güzel anlatan sevgili Tarık Dursun K. ağabeyimizin yer alması ayrı bir keyif elbette. Tarık ağabey, Karşıyaka Bostanlıköy'de doğuyor, altı yaşında da ailesiyle Dönertaş'ın oradaki çıkmaz sokağa taşınıyorlar. Çocukluğu, gençliği hep buralarda geçiyor. Diğer bir özelliği ise Müslüman ailelerin barındığı aileevlerinden birisi olan Karataş'taki Rıza Bey Aileevi'ni, aynı adla roman olarak kaleme alması. Onunla o çıkmaz sokağı gezdik, Tilkilik'te yürüdük, Emniyet Kıraathanesi'nde gazoz şişelerimizi Şerefe! diyerek tokuşturduk ve Saat Kulesi'nin önünde soluklandık. Evet, öncesinde ve bu sırada, sonrasında çektiğim fotoğraflarıyla da ayrı bir Tarık Dursun K. fotoğraf sergisi yapmıştım. Kendisini, ağabeyliğini, dostluğunu, şakalarını, bana Hünerbaz Lütfullah diye seslenmelerini hep özlüyorum. Tanışıklığımız 1990'ların başına giden Semih Poroy ile buluşmadan önce kırtasiyeye uğrayıp elliye yetmiş fon kartonu ve siyah mürekkep uçlu kalem aldım. Yavuthane'ye vardık. Senin ünlü tipin Harbi var ya, avluya masa koyalım, onu çizerken fotoğraflarını çekerim. O elindeki kalemi cebine koy ama masa işini ayarla, kartonu bana ver. Genco Erkal ile çekimleri, elde olmayan nedenlerle iki kez ertelemek zorunda kalmıştık. Buluştuğumuz gün ise çiseleyen yağmur moralimi bozmuştu. Bir aksilik de Genco ağabey kısa zaman önce omuzunu incitmişti, fizik tedavi görüyordu. Süngüm düşük durumda, Erteleyelim ağabey dedim. Hayır, dedi, İki defa erteledik. Ertelemeyelim. Tüm olumsuzluklara karşın moralim düzelmişti. Yavuthane'ye vardık. Çok güzel bir yermiş. Keşke bizim İstanbul'daki Ali Paşa Hanı'nda da fotoğraflar çeksen dedi. Çekerim, dedim. Aman ağabey, size nasıl poz vereceğinizi tarif etmek benim için çok zor bir iş. Ama şöyle yapalım isterseniz: Siz Nazım'dan şiirler okuyarak avluda tur atın, ben çekim yapayım. Ahmet Büke, Akın Ersoy, Ataol Behramoğlu, Bedri Karayağmurlar, Belkıs Güneş, Belma Özgün, Birgül Su Ariç, Canan Altınbulak, Çetin Erokay, Demir Özlü, Ekrem Kahraman, Eray Özbek, Ercan Akyol, Erden Kıral, Ertuğrul Ateş, Feyzi Tuna, Genco Erkal, Gören Bulut, Gülsin Onay, Gürol Tonbul, Hakkı Ergök, Hasan Özkılıç, Hatice Doğan, Hatice Gökçe, Hülya Savaş, Hüseyin Yurttaş, İlhan Pınar, İrfan Ertel, Jale Birsel, Kemal Başar, Kemal Özdemir, Leyla Ruhan Okyay, Lütfü Seymen, Mavisel Yener, Mazlum Beyhan, Mehmet Atilla, Mehmet Aydoğdu, Mehmet Emin Erdoğdu, Mehmet Mümtaz Tuzcu, Muzaffer İzgü, Nedim Gürsel, Nedim Sönmez, Nedret İşli, Nevzat Metin, Nihat Demirkol, Orhan Beşikçi, Özdemir Nutku, Pelin Buzluk, Rauf Beyru, Recai Atalay, Reyhan Abacıoğlu, Ruşen Güneş, Sabiha Tansuğ, Sadık Yemni, Sema Barlas, Semih Poroy, Siren Bora, Suhandan Özay, Şadan Gökovalı, Şenol Tilki, Tarık Dursun K., Tevfik Balcıoğlu, Turgay Pasinligil, Turgut Çeviker, Tülin Oğurman, Umur Bugay, Umur Türker, Ümit Tunçağ, Yaşar Ürük, Yusuf Tuvi, Yücel Erten, Yücel İzmirli, Yüksel Pazarkaya, Zafer Derin, Zuhal İzmirli."} {"url": "https://www.ithafsanat.com/yayincilik-alaninda-izmir-icin-yeni-bir-sayfa/", "text": "İzmir Büyükşehir Belediyesi, Cumhuriyet'in 100. yılında yayın dünyasına İzmirli bir yayınevi kazandırdı. Belediye şirketi olan İZELMAN bünyesinde kurulan İzBB Yayınları'nın tanıtım toplantısında konuşan Başkan Soyer, 4,5 yıldır İzmir'in sanat şehri olması için büyük kararlılıkla çalıştıklarını söyleyerek, Yayıncılık alanında İzmir için yeni bir sayfa açıyoruz. Bu çalışmayı başlatmak uzun yıllar gurur duyacağımız bir İzmir eseri olarak tarihteki yerini alacak dedi. İzmir Büyükşehir Belediyesi, Cumhuriyet'in 100. yılında yayın dünyasına İzmirli bir yayınevi kazandırdı. İZELMAN bünyesinde kurulan İzBB Yayınları Ahmed Adnan Saygun Sanat Merkezi'nde düzenlenen tanıtım toplantısı ile kamuoyuna tanıtıldı. İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Tunç Soyer, yayıncılık alanında İzmir için yeni bir sayfa açtıklarını vurgulayarak, İzmir Büyükşehir Belediyesi Yayınları, İzmir'i odağına alan sanat, tarih, arkeoloji, edebiyat ve akademik yayınlarıyla İzmir'deki yaşamımıza dahil oluyor. Bugün ilk 17 kitabımızı sizlerin beğenisine sunuyoruz. İzmir Büyükşehir Belediyesi Yayınları arasında yer alan prestij kitapları, bize şehrimizi derinlemesine tanıma imkanı sunuyor. Amacımız kısa süre içinde yayın kataloğumuzu genişleterek İzmir'e dair düşünen ve üreten araştırmacıların, akademisyenlerin ve okurların ilk başvurdukları bir yayınevi haline gelmek diye konuştu. İzmir Büyükşehir Belediyesi Yayınları'nın kitap yayıncılığının çok daha ötesinde bir anlam ifade ettiğini aktaran Başkan Soyer, Bu proje bizim için düşünerek üreten, düşünceyi toplumsal iyileşmenin anahtarlarından kabul eden bir yolculuğu tarif ediyor. İzmir'in dört bir yanında kurduğumuz kütüphaneler ve kitap kafeler bu yolculuğumuzun diğer kilometre taşları. Burada gençlerimiz ve İzmirliler yayınevimizin çıkardığı tüm kitaplara kolaylıkla ulaşacak. Biliyorum ki bu projemiz, başlatmış olmaktan uzun yıllar gurur duyacağımız bir İzmir eseri olarak tarihteki yerini alacak dedi. 4,5 yıldır İzmir'in bir sanat şehri olması için büyük kararlılıkla çalıştıklarını söyleyen Başkan Soyer, Göreve gelir gelmez İzmir Sinema Ofisi'ni kurduk. İstanbul'a sıkışmış sinema ve dizi sektörüne bir alternatif oluşturmak, İzmir'i sinemanın kalbi haline getirmek için ofis bünyesinde onlarca filme destek olduk, yüzlerce film ve dizi çekimine İzmir'de ev sahipliği yaptık dedi. İzmirArt platformuyla İzmir'de kültür ve sanat gündemini yakalayan bir mecra oluşturduklarını ifade eden Başkanı Soyer, bu platform üzerinden 35 bin gencin kültür ve sanat etkinliklerine ücretsiz katıldığını söyledi. Basmane'de bulunan Yıldız Sineması ve Bıçakçı Han'ı kamulaştırarak kentin sanat dünyasına kazandırdıklarını, İzmir'de sanat üretimini desteklemek için büyük bir adım atarak İzmir Şehir Tiyatroları'nı kurduklarını hatırlatan Soyer, Tiyatromuzda kurulduğu günden bu yana tüm oyunlar kapalı gişe sergileniyor. Bunları böbürlenmek için anlatmadım. Sadece bugün geldiğimiz noktanın bir tesadüf olmadığını ve uzun soluklu yolculuğun bir durağı olduğunu söylemek istedim dedi. İzBB Yayınları Genel Yayın Yönetmeni Raşit Çavaş da yayın dünyasına İzmirli bir yayınevi kazandırdıklarını belirterek, İzmir'de artık önemli bir yayınevi var. Sayın Başkan'ın bu arzusu için çok çalışıldı, İZELMAN kurumunun çatısı altında çekirdek bir kadroyla, sadece beş kişiyle beş ayda 17 kitap hazırlandı. Tabii bu arada, dokuz kişilik yayın kurulu, çok tartışmalı, titiz araştırmalarla bu kitapları seçti. Takdim ettiğimiz 17 kitap dışında 23 kitap daha var. 2024 yılı sonunda İzBB Yayınları'nın 50. kitabını yayımlamış olacağız. Elimizden geleni yaptık. Kitaplarımız ciddi fikir tartışmaları ile ortaya çıkıyor diye konuştu. Çavaş, APİKAM'ın Kent Kitaplığı ve Akdeniz Akademisi'nin yayınlarının da İzBB Yayınları'nın çatısı altında olacağını, belediye birimlerinin de yayınlarının tek elden ve bu çatı altında profesyonelce yapılacağını söyledi. Yayınevi aracılığıyla İzmir'in gelecek yüzyıllarına yazılı belge olan kitaplarla miras bırakılması hedefleniyor. Büyükşehir, proje ile gençlere ve çocuklara doğru, nitelikli bilgilerin düzgün Türkçeyle ulaştırılmasına da öncülük edecek. Kent ve ülke tarihine, kültür-sanat yaşamına ilham verecek birçok eserin okuyucuyla buluşmasını amaçlayan İzBB Yayınları, kitapseverler için eşsiz koleksiyonları profesyonel yayıncılık anlayışıyla sunacak. İzBB Yayınları ile 5 ay gibi kısa sürede 17 kitap koleksiyona kazandırıldı. İzmir Büyükşehir Belediyesi Yayınları ilk olarak 28 Ekim 5 Kasım tarihleri arasında İzmir Kitap Fuarı'nda okuyucularla buluşacak. Ayrıca kitaplar dağıtım ağıyla Türkiye genelindeki kitabevleri ve online mağazalarda yerini alacak. 26 Ağustos'tan 9 Eylül'e İzmir Zaferi, Gezerek İzmir, İzmir'in Yaşayan Yüzü prestij kitapları, İzmir Hikayeleri, Ben Unutmadan, Eski Aşkları Sorarsanız edebiyat boy ile Mondros'tan Kurtuluşa İzmir, Esat İleri ve Hayatı, İzmir Radyosu, Ayrımcılığa ve Nefret Söylemine Karşı Kapsayıcı Bir İzmir İçin Yol Haritası akademik boy kitapları hazırlandı. İzmirli yazar Tarık Dursun K.'nın Tonton Nine, Aliş ile Maviş, Cici Bici Tavşan, Altın Beşik, Leylek Bacaklı Ceylan masallarıyla İnci Becerik'in Kahkahacı Pelikan adlı hikayesi çocuklar için resimlendi. Ayrıca Cumhuriyetin II. Yüzyılında Kültür ve Sanatın Geleceği Sempozyumu bildiri kitabı olarak koleksiyona eklendi."} {"url": "https://www.ithafsanat.com/yeditepede-yuzlesme-zamani/", "text": "Pera Müzesi, ulusal ve uluslararası eğitim kurumlarının iş birliğiyle genç sanatçıların ve tasarımcıların çalışmalarını izleyiciyle buluşturmaya devam ediyor. Yeditepe Üniversitesi öğrenci ve mezunlarının üretimlerinden oluşan Yüzleşme adlı sergi, 7 Eylül'den itibaren Pera Müzesi'nde ziyaret edilebilir. Kuruluşundan bugüne yurt içi ve yurt dışından eğitim kurumlarıyla birlikte, genç sanatçıların yapıtlarının izleyiciyle buluşmasına katkıda bulunan Suna ve İnan Kıraç Vakfı Pera Müzesi, bu sene, 25. yılını kutlayan Yeditepe Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi'ni konuk ediyor. Üniversitenin Güzel Sanatlar Fakültesi mezunları ile öğrencilerinin üretimlerinden oluşan Yüzleşme başlıklı sergi, 7 Eylül Salı günü ziyarete açılıyor. Sanat ve Kültür Yönetimi Bölüm Başkanı Prof. Dr. Marcus Graf küratörlüğünde hazırlanan sergi, alışılagelmiş öğrenci veya mezun sergisi anlayışını aşma hedefiyle çok katmanlı bir forum şeklinde kurgulandı. Doğa-kent ve birey-toplum arasındaki ilişkileri tartışmaya açan Yüzleşme, sanat ve tasarımın ontolojik varlığına dair konuları eleştirel bir bakışla ele alıyor. Profesyonel sanatçı ve tasarımcılar ile öğrencilerin üretimlerini bir araya getiren sergi, aynı zamanda fakültenin geçmişi ve bugünüyle yüzleştiği bir alan niteliği de taşıyor. İzleyiciye bugünün güzel sanatlar, grafik tasarım, tiyatro, gastronomi, mutfak sanatları, sanat ve kültür yönetimi alanlarının etkileyici dünyasını keşfetme şansı veren Yüzleşme sergisi 7 Eylül 24 Ekim tarihleri arasında Pera Müzesi'nde ziyaret edilebilir. Pera Müzesi Salı'dan Cumartesi'ye 10.00-19.00, Pazar günleri ise 12.00-18.00 saatleri arasında gezilebilir. Cuma günleri Uzun Cuma kapsamında 18.00-22.00 arası tüm ziyaretçiler, Çarşamba günleri ise Genç Çarşamba kapsamında tüm öğrenciler müzeyi ücretsiz ziyaret edebilir."} {"url": "https://www.ithafsanat.com/yeni-kultur-sanat-vahamiz-muze-gazhane/", "text": "Tam bir sanat ve kent tutkunu olan Polat'la yaptığımız söyleşiyi ve diğer ayrıntıları merak ediyorsanız dergimizi D&R ve zincir kitabevleri ile Migroslar ve bayilerde bulabilirsiniz."} {"url": "https://www.ithafsanat.com/yeni-neslin-stksi-da-dijitallesti-e-sosyalben-bir-yasinda/", "text": "SosyalBen Vakfı, altı yıldır başarıyla devam ettiği çalışmalarını pandemi sürecinde de sürdürüyor. Mart 2020 itibarıyla hayata geçirilen e-SosyalBen oluşumu adım adım yayılıyor. Türkiye'nin ve dünyanın birçok bölgesinde gerçekleştirdiği saha çalışmalarıyla bugüne kadar 11 ülkede, 45 bini aşkın çocuğun hayatına dokunan SosyalBen Vakfı, taşımalı eğitimin uygulandığı bölgelerde yaşamını sürdüren çocukların yeteneklerini keşfetmelerini ve kendilerini geliştirmelerini hedefliyor. Çocukların gözlerindeki ışıltıyı motivasyon kaynağı olarak gören Vakıf, yeni neslin STK'si mottosuna uygun olarak geliştirdiği dijital çözümler ile pandemi süresince faaliyetlerine ara vermeden devam ediyor. e-SosyalBen oluşumunun birinci yılını kutlamasından büyük heyecan duyduğunu belirten SosyalBen Vakfı Kurucusu Ece Çiftçi, Bundan sonraki dönemde çalışmalarımıza hibrit olarak devam etmeyi hedefliyoruz. e-Gönüllülük, dijital saha ve gerçekleştirdiğimiz zirveler dijitalleşme adımlarımızdan sadece birkaçı. Durmaksızın çalıştığımız bu dönemde daha efektif projeler geliştirerek, daha çok çocuğa ulaşmayı ve toplumsal fayda yaratmaya devam etmeyi hedefliyoruz dedi. SosyalBen Vakfı, dijital saha çalışmalarında Eylül 2020'den bu yana dokuz farklı atölyede, dört atölye koçu, 240 SosyalBen Gönüllüsü, 145 e-SosyalBen Çocuğu ile birlikte düzenli dijital atölyeler gerçekleştirdi. Resim, icat, dans, kısa film ve fotoğrafçılık, müzik, oyun, yaratıcı yazarlık ve kodlama atölyeleri kapsamında 1484 e-SosyalBen Çocuğu ile toplamda 8 bin 670 dakika etkinlik yapıldı. Atölyeler dışından webinarlar sayesinde de eğitim alanında önemli konuların altı çizildi."} {"url": "https://www.ithafsanat.com/yeni-neslin-stksi-da-dijitallesti/", "text": "SosyalBen Vakfı, altı yıldır başarıyla devam ettiği çalışmalarını pandemi sürecinde de sürdürüyor. Mart 2020 itibarıyla hayata geçirilen e-SosyalBen oluşumu adım adım yayılıyor. Türkiye'nin ve dünyanın birçok bölgesinde gerçekleştirdiği saha çalışmalarıyla bugüne kadar 11 ülkede, 45 bini aşkın çocuğun hayatına dokunan SosyalBen Vakfı, taşımalı eğitimin uygulandığı bölgelerde yaşamını sürdüren çocukların yeteneklerini keşfetmelerini ve kendilerini geliştirmelerini hedefliyor. Çocukların gözlerindeki ışıltıyı motivasyon kaynağı olarak gören Vakıf, yeni neslin STK'sı mottosuna uygun olarak geliştirdiği dijital çözümler ile pandemi süresince faaliyetlerine ara vermeden devam ediyor. SosyalBen Vakfı, dijital saha çalışmalarında Eylül 2020'den bu yana, dokuz farklı atölyede, dört atölye koçu, 240 SosyalBen Gönüllüsü, 145 e-SosyalBen Çocuğu ile birlikte düzenli dijital atölyeler gerçekleştirdi. e-SosyalBen oluşumunun birinci yılını kutlamasından büyük heyecan duyduğunu belirten SosyalBen Vakfı Kurucusu Ece Çiftçi, Bundan sonraki dönemde çalışmalarımıza hibrit olarak devam etmeyi hedefliyoruz. e-Gönüllülük, dijital saha ve gerçekleştirdiğimiz zirveler dijitalleşme adımlarımızdan sadece birkaçı. Durmaksızın çalıştığımız bu dönemde daha efektif projeler geliştirerek, daha çok çocuğa ulaşmayı ve toplumsal fayda yaratmaya devam etmeyi hedefliyoruz dedi. SosyalBen Vakfı, dijital saha çalışmalarında Eylül 2020'den bu yana, dokuz farklı atölyede, dört atölye koçu, 240 SosyalBen Gönüllüsü, 145 e-SosyalBen Çocuğu ile birlikte düzenli dijital atölyeler gerçekleştirdi. Resim, icat, dans, kısa film ve fotoğrafçılık, müzik, oyun, yaratıcı yazarlık ve kodlama atölyeleri kapsamında bin 484 e-SosyalBen Çocuğu ile toplamda 8 bin 670 dakika etkinlik yapıldı. Atölyeler dışından webinarlar sayesinde de eğitim alanında önemli konuların altı çizildi."} {"url": "https://www.ithafsanat.com/yeni-satis-formatlari-genc-sanatcilara-ve-genc-musterilere-ulasmamizi-sagladi/", "text": "Christie's Müzayede Evi CEO'su Guillaume Cerutti, özellikle NFT'ler olmak üzere yeni satış formatlarının müthiş bir atılım yaptığını, bunun da yeni, gelişmekte olan ve yeterince temsil edilmeyen sanatçıların eserlerinin sergilenmesine ve de daha genç müşterilerden oluşan yeni bir kitleye ulaşılmasını sağladığını söyledi. Cerutti, Christie's 2021 satışlarını 7,1 milyar dolar olarak açıkladı ve bunu son beş yılın en yüksek toplamı olarak nitelendirdi. Buna 1.7 milyar dolarlık tahmini özel satışların da dahil olduğunu ve firma için rekor seviyede olduğunu söyledi. Açıklamada özel satışların, 2020'ye göre yüzde 12 ve 2019'a göre yüzde 108 artış gördüğü ve dört ayrı satışın her birinin 50 milyon dolardan fazla getirdiği belirtildi. Sonuçları olağanüstü olarak nitelendiren Christie's CEO'su Guillaume Cerutti, şirketin özellikle NFT'ler olmak üzere yeni satış biçimleri ve kategorilerinde bir atılım yaptığını söyledi. Cerutti yaptığı açıklamada, yeni satış formatlarının yeni, gelişmekte olan ve yeterince temsil edilmeyen sanatçıların eserlerini sergilememize ve daha genç müşterilerden oluşan yeni bir kitleye ulaşmamıza izin verdiğini söyledi. Bu arada, firmanın sadece müzayede satışlarının, geçen yıl bildirilen toplam 4,4 milyar $' dan önemli ölçüde artarak 5,4 milyar $'a ulaştığı da açıklanan bilgiler arasında. (Bu sonuç, esas olarak canlı müzayedelerdeki düşüşe ve kapanış kaynaklı arz şokuna atfedilen 2019'a göre yüzde 25'lik bir düşüş oldu). Christie's ayrıca, talep ve performans derinliğini gösterdiğini söylediği yüzde 87'lik bir açık artırmada tarihi bir satış oranı gösterdi. Christie's, ana rakibi Sotheby's'in hala bir adım gerisinde, ancak 2021'den bugüne satış toplamını 7,3 milyar dolar olarak bildiren şirket için bu bir rekor. Bu, Sotheby'nin genel toplamının onu geride bıraktığı art arda ikinci yıl oldu. Ancak Christie's özel satış sonuçları, Sotheby's'in geçen hafta bu kategoride bildirdiği 1,3 milyar doları geride bıraktı. 2020'deki zorlu bir yılın ardından, tüm büyük müzayede evleri, teknoloji ve çevrimiçi teklif ağırlıklı satışları için hibrit modelleri benimsemek üzere 2021'de ustaca hareket etti. Geleneksel mevsimsel programı bozdular, ancak aynı zamanda katı takvim tarihlerine bağlı olmayan büyük satışlar yaparak esneklik sağladılar. Bu eğilimin ilerlemeye devam etmesi bekleniyor. Müzayede evinin en çok övündüğü iki eser var. Christie's bu yıl en pahalı iki sanat eseri satışını gerçekleştirdi. Picasso'nun Femme assise pres d'une fenetre (1932), 103.4 milyon dolara ve Jean-Michel Basquiat'ın In This Case (1983), 93.1 milyon dolara satıldı. Yılın bir diğer önemli özelliği, müzayede evinin, Teksas'ın son dönem petrol patronu Edwin Cox'un biriktirdiği Empresyonist eserlerden oluşan Kasım ayı satışıydı. Satış, toplam 332 milyon dolara çıkarak, 267,6 milyon dolarlık tahmini aştı. Christie's'e göre, eserlerin yarısından biraz fazlası Amerika'daki koleksiyonerlere gitti, yüzde 35'i Avrupa'ya ve yüzde 13'ü Asya'ya gitti. Bu etkinlikte Los Angeles'taki Getty Müzesi, Gustave Caillebotte'un, sanatçının kardeşinin ailenin Paris'teki evinden bir pencereden dışarıyı seyrederken gösteren ender ve heybetli bir tablosu olan Jeune homme a sa fenetre (1876) adlı ünlü lotlarından birini satın aldı. 50 milyon dolardan fazla gelir getirmesi beklenen eser, alıcı primi dahil 53 milyon dolara satılarak sanatçının mevcut 22 milyon dolarlık müzayede rekorunu kırdı. Her an her yerde hazır bulunan NFT'lere gelince, Christie's dijital sanat formunun satışlarının, yıl için çağdaş sanat toplamının yüzde sekizini oluşturduğunu ve yüzde 74'ü Christie's için yeni olan genç alıcıları cezbettiğini söyledi. Beeple'ın 69 milyon dolarlık Everydays: The First 5000 Days isimli NFT'si, 150 milyon doların büyük bir bölümünü oluşturdu ve sanatçının HUMAN ONE hibrit NFT heykeli Kasım ayında 30 milyon doların (28.985.000 dolar) biraz altına ulaştı. Diğer NFT satışları arasında 17 milyon dolar kazandıran Larva Labs'ın Cryptopunks'ı ve FEWOCiOUS'un 2,16 milyon dolar kazanan dijital bir sanat eseri vardı."} {"url": "https://www.ithafsanat.com/yeni-sezonda-sehir-tiyatrolarinda-mutlaka-izlemeniz-gereken-yetiskin-oyunlari/", "text": "Her gün 3000 civarında İstanbul seyircisine perdelerini açan Şehir Tiyatroları'nın on sahnesinde izleyebileceğiniz yetişkinlere yönelik 27 muhteşem tiyatro oyununu sizler için derledik. Darülbedayi'den günümüze şehrin tiyatro hayatının simgesi olan Şehir Tiyatroları, yerli ve yabancı yazarlardan oluşan geniş bir repertuarla İstanbul seyircisine ve turneler yoluyla da diğer kentlerdeki tiyatroseverlere perdelerini açmaya devam ediyor. Şehir Tiyatroları'ndaki çocuklara yönelik tiyatro oyunlarını derlediğimiz yazımıza buradan ulaşabilirsiniz. Zengin bir ailede yetişen Güneşi, ailesinin dayatmalarından kaçarak, kendi özgür yaşamını kurmak için mütevazı bir daireye taşınır. İdeolojilerine sıkı sıkıya bağlanmış olan Güneşi'nin boşlukta debelendiği yaşamına, hemen yan dairesine taşınan Feriha girer. Ömrü boyunca hayalini kurduğu 'damı akmayan eve' taşınmayı nihayet başaran Feriha'nın umudu ve mutluluğu, Güneşi'nin dünyasına pek çok yenilik getirecektir. Öykülerinde insanları bireysel ve toplumsal özellikleri ile yoğuran Meriç, özellikle kendi iç yalnızlığını sürdüren kadın ve genç kızların yaşamlarını konu edinmiştir. Cumhuriyetin ilk kadın öykü yazarlarından Nezihe Meriç'in öyküleri ve romanları, dünyanın çeşitli dillerine çevrilmiştir. Yazar 1962 yılında Türk Dil Kurumu Ödülü, 1990 yılında Sait Faik Hikaye Armağanı ve 1998 yılında Sedat Simavi Edebiyat Ödülü'nü kazanmıştır. Bir kadın, bir erkek, bir ilişki... Kavgalar, çatışmalar, ayrılıp barışmalar, kopamayışlar... Varoluştan bugüne değişmeyen rutine, iki insanın birbirini tanıma, anlama, bir arada yaşama mücadelesine yeniden ve farklı bir yorumla yaklaşan Matruşka, ilişkilerde ideali arama uğraşını mercek altına alıyor. 70 kuşağı yazarları arasında yer alan Tuncer Cücenoğlu, toplumsal içeriğin ağır bastığı oyunlara imza atmıştır. Hemen hemen bütün oyunlarında basit ve yalın bir durum üzerinden toplumsal sorunlara eğilen yazar, yaşanan gerçeklerden yola çıkarak kaleme aldığı oyunlarında, yakın tarihimizdeki önemli olaylardan kişilere, topluma egemen olan korkulardan mesleki zorluklara, insanların içine düştüğü çıkmazdan yaşam mücadelesine kadar pek çok konuya değinir. Mr. Tanner ile paylaştığı evinde, çöp toplayarak yaşayan, çevresindeki her şeye sonsuz bir sevgi ve şefkatle bağlı Opal'in kendi halindeki yaşamı üç davetsiz misafirin gelişi ile umulmadık şekilde değişir. Sol, Gloria ve Brad kendi hesaplarının peşinde Opal'in huzur dolu yaşamına giriverirler. Kendi kendine yetmeyi becerse de yalnızlıktan muzdarip Opal onları hayatına almak konusunda en ufak bir tereddüt bile duymaz ancak sonsuz bir iyi niyetle evinin kapılarını açtığı misafirleri sevgilerini paylaşmak konusunda Opal kadar istekli değildirler. 1953 yılında Vern Sneider'in The Teahouse of the August Moon romanından aynı adla uyarladığı oyunu ile Pulitzer ve Tony ödülleri alan senaryo ve oyun yazarı John Patrick tarafından kaleme alınan Tatlı Kaçık, Opal ve evin diğer sakinlerinin hikayeleri üzerinden iyilikle kötülüğü karşı karşıya getiriyor ve karşılıksız sevginin, iyi niyetin iyileştirici, onarıcı yönüne dikkat çekiyor. Bir ailenin üç kuşak kadınının sürekli değişen bir ev ekseninde birbirlerine söyleyemedikleri ve iç seslerinden oluşan bir dertlenmeyi, kendilerine bir adım mesafeden anlatıyor. Oyun babalarını 12 Eylül'de kaybeden iki kız kardeşin birbirleriyle ve aileleriyle yaşadıkları çatışmaları, yakın tarihimizde yaşadığımız toplumsal travmalar çerçevesinde ele alıyor. Shakespeare'in en sevilen komedilerinden biri olan 12. Gece'de, ikiz kardeşler Viola ve Sebastian, bir gemi kazasından sonra, birbirlerini öldü sanıp ayrı düşerler. Viola, Illyria dükü Orsino'nun hizmetine girebilmek için erkek kılığına girer. Orsino adına güzel Olivia'ya kur yapmakla görevlendirilir. Olivia ise kardeşinin ölümünden sonra yastadır ve ayağına gelen herkesi geri çevirmektedir, ta ki şimdi erkek kılığındaki Viola'ya aşık olana dek. Bu sırada, Olivia'nın dayısı Tobi, tutucu hizmetkar Malvolio'ya şamatalı bir oyun oynarak, bu cümbüşlü kimlik yanılması ve karşılıksız aşk hikayesini iyice kızıştırır. Doğu ile Batı arasındaki ilk büyük savaş: Akha ordusu, Truva seferine çıkmak üzeredir. Birleşik ordu donanmasının sıkıştığı limandan kurtulup harekete geçebilmesi için rüzgara ihtiyacı vardır. Başkomutan Agamemnon, Artemis'in kutsal geyiklerinden birini öldürdüğü için tanrıça da onun rüzgarını kesmiş ve herkesi bu limana hapsetmiştir. Doksandokuz kralın ordusu hastalıktan kırılırken, öfkeyle bekleyen askerlerin gözü Agamemnon'dadır. Başkomutan'ın sadece kendisi ve makamı değil, başta ailesi olmak üzere, tüm ülke tehlikededir. Agamemnon'un yapabileceği tek bir şey kalmıştır: En değerli varlığı olan kızı İfigenya'yı tanrılara kurban vermek! Yıllarca olağanüstü kadın karakterlere hayat vermiş bir oyuncu, AVM yapılmak üzere yıkılacak bir sahneye veda eder. Anlatılmaya değer bulunmayan farklı sınıflardan kadınların sıcak ve aşina hayat hikayeleri, ilk kez aktarılır. Argan hastalık hastasıdır. Evde bir doktor bulunursa hem istediğim zaman tedavi olurum, hem de cebimden beş kuruş çıkmaz düşüncesiyle, kızını bir doktorla evlendirmeye karar verir. Kızı ise bir başkasına aşıktır. Argan'ın sırf parasını seven karısı ise onu hem aldatmakta, hem de elinde avucunda ne varsa almaya çalışmaktadır. Evin, her şeyden haberdar olan son derece zeki ve iş bilir hizmetçisinin gönlü bu duruma razı olmaz. Hakikatin ve aşkın kazanması için elinden geleni yapar. Hastalık Hastası, Klasik Fransız Tiyatrosu'nun kurucularından Moliere'in (1622 1673) yazdığı son oyundur. İlk kez 1673 yılında sahnelenen oyunda Moliere, eleştirilerini mesleğini kötüye kullanarak zengin hastalarını sömüren doktorlara yöneltir. Oyuncu Melek Kobra'nın günlüklerinden yola çıkılarak yazılan oyunda, kısacık bir ömre sığdırılan büyük aşk ve acılara tanıklık ederken, 1930'ların sanat hayatının içinde bir primadonnanın yalnızlığa sürüklenişini izliyoruz. Çıktıkları yolculukta dağ başında mola veren bir ağa ve maraba, saklandıkları yerden kontrol noktasını izlerler. İki kişi arasındaki ilişki aslında insanlığın varlığından beri mücadele ettiği mülkiyetçilik ve ezen ezilenlerin hikayesinin özeti gibidir. İktidar olma gücünü arkasına alan bir tiran ile inandığı şey uğruna savaşmaktan asla vazgeçmeyen Antigone'nin değerleri karşı karşıya geliyor. Antigone'nin bu yeni uyarlaması, yeni bir bakış açısıyla seyirci karşısına çıkıyor. İspanya'da Milliyetçiler ve Cumhuriyetçiler arasında geçen iç savaş dönemini anlatan oyunda, iki varyete oyuncusu Carmela ve Paulino, Franco önderliğindeki Milliyetçiler tarafından rehin alınır. Belçite şehrinin işgalini kutlayan Milliyetçiler tarafından istemedikleri bir gösteriye zorlanırlar. Bu zorlamanın sonucunda içinde bulundukları savaşı, gösteri yapılmalı mı, yapılmamalı mı ? sorusuyla sanatı ve sanatçıyı sorgulamaları, işleri gereği güldürmeyi, eğlendirmeyi hedefleyen bu iki oyuncunun isyanları, gelgitleri, kayıpları anlatılır. Jose Sanchis Sinisterra, Modern İspanyol Tiyatrosunun en önemli temsilcilerindendir. İspanya'nın en çok saygı gören çağdaş oyun yazarı, tiyatro eğitmenidir. İspanya Ulusal Tiyatrosu Ödülü, Dramatik Edebiyat Ulusal Ödülü olmak üzere birçok ödülün sahibidir. Modern dünyanın temel sorunlarına ışık tutan çağdaş kadın yazar Gönül Kıvılcım; Boğaziçi Üniversitesi'nde iktisat eğitimi aldıktan sonra yüksek lisansını Norveç'in Bergen Üniversitesi'nde kitle iletişim dalında tamamladı. Zamanın geri alınamayışı ile belki ilk kez o gece bu kadar acı biçimde yüzleşen bir çiftin hikayesini, pişmanlıkları, yaşayamadıkları, söyleyemedikleri üzerinden anlatan oyun, izleyiciyi geç kalmış bir yüzleşmeyle karşı karşıya getiriyor. Yaşadığımız her günü güzel bir güne dönüştürmek varken, güzel bir günün bize çıkıp gelmesi için öylece oturup bekleriz. Çoğu zaman yaşamak yerine erteleriz. Tüketmenin bencilliğini, paylaşmanın samimiyetine yeğleriz. Oysa ihtiyacımız olan tek şey, biraz farkındalıktır. Pervin Ünalp Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi'nden mezundur. Uzun yıllar, oyuncu ve seslendirme sanatçısı olarak görev yapan sanatçı, oyun yazarlığı ile günümüz insanının dünyasına ışık tutmaktadır. Pantolone kızını, Dottore'nin oğlu Silvio ile evlendirmeye karar vermiştir. Bunun için evinde bir tören düzenler. Gençler birbirlerine aşıktır. Ancak daha önce Pantolone'nin kızını evlendirme sözünü verdiği ve öldüğünü öğrendikleri Federico Rasponi'nin bu törene gelmesiyle işler karışır. Ama belki de birdenbire çıkagelen kişi iddia ettiği kişi değildir. Nurettin orta yaşın üzerinde, kendi halinde, içine kapalı, tutucu bir memurdur. Bir gece evinin üst katında yaşayan gençler kavga etmeye başlar. O sırada kapıya gelen hamile bir kadın Nurettin'den yardım ister. Misafir ettiği kadının o gece doğum yapmasıyla, Nurettin'in de hayatı değişmeye başlar. Şehrin en lüks restoranında herkesin birbirini küçümseyerek kendi varlığını yücelttiği, ağızına geleni söylediği, evlilik, tanışma, yükselme gibi nedenlerle sözde kutlama yapılan bir akşam yemeği... Kutlama, ömrü boyunca insan hakları mücadelesi vermiş Nobel Edebiyat Ödülü sahibi, Pinter'ın son oyunu. Demirci ustası Rüstem'in oğlu Cemal'in, Girit'te başlayıp İstanbul'da son bulan tuhaf hikayesi, meddah üslubuyla modern tiyatronun teknik olanakları birleştirilerek anlatılıyor. İntihar eden bir adamın geride bıraktığı hayatı, hatalarıyla yüzleşmesi ve sonrasında kendini tanıma süreci anlatılıyor. Oyunda ayrıca sabır, mücadele, belleksizlik gibi insanı şekillendiren pek çok kavram irdeleniyor. Geçmişte yaşadıkları trajik kaybın ardından ayrılan çift, yıllar sonra bir araya gelmek zorunda kalır. Bu buluşma, acılı bir geçmiş hesaplaşmasına dönüşür. Karşı tarafın da neler hissettiğine dair eksik bırakılan taşlar yerine oturur. Kadın ve erkek dünyasının bakış açısına odaklanan eser Hollanda prömiyerinin ardından birçok dile çevrilmiştir. Adına tarihin dipnotlarında rastlayabildiğimiz, Türkiye'nin ilk kadın oyun yazarı, kuramcı, aktivist, sosyal ve siyasi yaşamın her alanında öncü Fatma Nudiye Yalçı'nın hikayesi. 1920'lerde başlayan mücadelesine Dr. Hikmet Kıvılcımlı ve Nazım Hikmet de eşlik ediyor. Çağdaşımız, oyuncu ve oyun yazarı Chloe Lambert Paris Tiyatro Konservatuvarı'ndan mezun olmuş, Fransa'da çeşitli oyunlarda oynamış, Anais Nin ve Henry Miller'den oyunlar uyarlamış ve bu oyunlarda rol almıştır. Sazlı sözlü, hem zehirli hem hicivli diliyle bize bu kadim şehrin 30 yılda değişen yüzünü ve de değişmeyen hırslı ve hırsızlarını anlatan oyunu izleyelim. İşte karşınızda Şehr-i İstanbul! Yeditepe İstanbul... Güzel İstanbul... Yok mu alan? İstanbul'u satıyoruz! Büyük müteşebbisler, daha da büyük projeler, en büyük değişimler... Taksim Meydanı'nı, Kabataş'ı, İnönü Stadı'nı satıyoruz. Gelmişini geçmişini, tarihini şimdisini satıyoruz. Para için değil, rant için değil, kar için değil. Ne münasebet? Sırf halka hizmet için satıyoruz! Yok mu alan? Ne olursa olsun canım açıkta kalan! Nobel Ödüllü yazar Camus'nün faşizm alegorisi olarak kaleme aldığı eserde, veba salgını sırasında yaşanan kaotik durum anlatılır. Karantina döneminde verilen mücadele, belirsizlik ve korkunun egemen olduğu bir dünya canlandırılıyor."} {"url": "https://www.ithafsanat.com/yildizlarin-rehberligi-esliginde-dusunduren-sanatci/", "text": "Gökyüzünün şifasını notalara nakşeden, Yıldızların rehberliği eşliğinde düşündüren, Astro-müzik kavramını hayatımıza yerleştiren sanatçı tanımları yapılan şarkı sözü yazarı ve müzisyen Köksal Ekinci, müziğin iyileştirici gücünü üretken bir biçimde sevenleriyle paylaşmayı sürdürüyor. Sanatçı, hayat izlenimlerini, kendine ait şiirsel bir dille, yıldızlardan, mitolojiden ve notalardan esintiler ile aktaracağı kitabı üzerinde de çalışıyor. Gökyüzünün şifasını notalara nakşeden, Yıldızların rehberliği eşliğinde düşündüren, Astro-müzik kavramını hayatımıza yerleştiren sanatçı tanımları yapılan şarkı sözü yazarı ve müzisyen Köksal Ekinci, müziğin iyileştirici gücünü üretken bir biçimde sevenleriyle paylaşmayı sürdürüyor. Sanatçı, hayat izlenimlerini, kendine ait şiirsel bir dille, yıldızlardan, mitolojiden ve notalardan esintiler ile aktaracağı kitabı üzerinde de çalışıyor. Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi mezunuyum. TRT, Ankara Üniversitesi TÖMER gibi kurumlarda görev yaptım. Kanada Eğitim Merkezi Türkiye Ofisi yöneticiliği yaptım. 29 yıl önce yapım-yönetim asistanlığı ile başlayıp ardından pazarlama iletişimi alanında yıllanmış bir profesyonel kariyere sahibim. Müziğe yönelmem ise eskilerin hep dediği gibi, anne karnında başladı aslında. Anneciğimin sesi çok güzeldi. Bana hamileyken söylediği tüm şarkılar, türküler, sesler ruhuma işlemiş demek ki. Altı yaşımda ilk bestemi yapmıştım, hala hatırlıyorum, sözünü ve müziğini; hiçbir yerde kayıtlı olmamasına rağmen... Sonrasında 2004 yılında yapımına başladığım, başka bir ses tarafından seslendirilen şarkılarımın yer aldığı ilk prodüksiyonumla müzikle profesyonelce ilgilenmeye başladım. Kendi şarkılarımı seslendirmeye başlamam ise 2019 yılında üç single çalışmasıyla gerçekleşti. Öncelikle bütün bu tanımları çok sevdiğimi söylemek istiyorum. Çocukluğumdan beri hep gökyüzüne bakarak şarkı söylerim, gecesi ayrı güzel gündüzü ayrı güzel... Sonsuz gökyüzü beni büyülüyor... Yıldızların da bize sürekli bir duygu veya mesaj verdiklerini düşünürüm... Çok merak ettiğim bu konu hakkında 2017 yazında Öner Döşer Hocamın online derslerine katıldım, başlangıç düzeyini bitirdim. 2020 yılında da Hülya Balıkavlayan'ın astroloji eğitimine başladım tekrar, halen devam ediyorum. Astroloji önemli bir disiplin, bize kendimiz ve hayatımız hakkında yol haritası sunuyor. Müzikten de yüzyıllardır şifa vermeyi desteklemek için yararlanılmış. Astroloji de yine aynı şekilde doğru okuyup, doğru anladığımızda yolumuzu daha aydınlık görmeye yardımcı olabilir. Ben kendimi evrenin harmonisini, gökkuşağının renkleri eşliğinde müziğine yansıtmaya gönül vermiş bir müzik tutkunu olarak görüyorum. Kalplere ve ruhlara notalarla dokunma arzusu, müziğime yön veriyor. Çünkü müziğin;, sevgiye, aşka, nezakete, mutluluğa ve nihayetinde 'birliğe' açılan ışıltılı bir kapı olduğuna inanıyorum. Genelde yaşadığım her andan beslenmeye çalışan bir ruhum var. Bazen bir kuş sesi, bazen öğrencilerimden duyduğum bir kelimenin bende yarattığı açılımlar... Çoğunlukla gökyüzündeki yıldızlar, sürekli hareket halinde olan gezegenler ana ilham kaynağımdır. Ben korku ve endişenin, virüsten daha tehlikeli olduğuna inananlardanım. Elbette bağışıklık sistemimizi koruyalım, destekleyelim, gerekli her türlü önlemimizi alalım. Yine de korkarak değil, zaten hep yapmamız gereken şeyleri daha dikkatli yapalım. Kişisel hijyene ve bakıma önem vermek, bağışıklığımızı güçlendirmek için kendimize, beslenmemize, hayat tarzımıza önem vermek gibi. Pandemi sürecinde tutkunu olduğum müziğe sarılmam bana güç verdi. Dijital platformlarda yayınladığım özgün kayıtlarla dikkat çektim, gelinen noktada ne kadar doğru bir iş yaptığımı daha iyi anlıyorum. Dünya büyük bir değişim ve dönüşümün içinde, biz de buna uygun çözümleri üretmeliyiz diye düşünüyorum. Bildiğimiz dünya geride kaldı ve pandemi sonrasında tüm dinamikler değişiyor, dönüşüyor. Müzikal yolculuğumu, hep yeni eserlerle sürdürmek ve dinleyicilerimle kurduğumuz bu sevgi bağını güçlendirmek, sürprizli projeler yapmak yakın plan hedeflerim. Tecrübeli bir gazeteci ekibinin elinden çıkan yeni sanat dergimizin ilk sayısında yer almaktan dolayı çok mutlu olduğumu söylemek isterim. Sizlerle görüşlerimi paylaşmak benim için çok kıymetli, teşekkür ederim. Hep dediğim gibi, müzik en güzel duadır ve iyileştirir. Tutkularınızın peşinden gidin, gökyüzünün şifası hep üzerinizde olsun."} {"url": "https://www.ithafsanat.com/yuvayi-geri-almak-kizilderili-sanatini-anlamak-uzerine-bir-sergi/", "text": "Florida'daki John ve Mable Ringling Sanat Müzesi, 18 Mart 4 Eylül tarihleri arasında Yuvayı Geri Almak: Çağdaş Seminole Sanatı başlıklı bir karma sergi sunuyor. . Bu sergi, Florida'dan on iki Seminole, Miccosukee ve karma mirasa sahip sanatçıların 100'den fazla sanat eserini ve Oklahoma, California ve ötesinden Muscogee ve Seminole kökenli uluslararası kabul görmüş sanatçıların dikkate değer eserlerini içeriyor. Ringling'in Florida'yla bağlantısı olan sanatçıların eserlerini ekleme taahhüdünün bir parçası olarak müze, Jessica Osceola'nın yakın zamanda satın aldığı üç parçalı bir seramik eserini sergiliyor. Birinci Portre, İkinci Portre ve Üçüncü Portre(tümü 2017), Daniel J. Denton Florida Art Acquisition Fund'ın cömert desteği sayesinde Ringling'in modern ve çağdaş sanat koleksiyonuna eklenen bir Seminole sanatçısının ilk eserleridir. Bu sergi, Big Cypress Indian Reservation'da bulunan Ah-Tah-Thi-Ki Seminole kültür ve tarih Müzesi'nden birkaç önemli alıntı içerecek. Ringling'in yönetici direktörü Steven High, Sanatçıların ve ödünç veren kurumların ve özellikle Ah-Tah-Thi-Ki Müzesi'nin bu önemli sergiye verdikleri cömert sanat eserleri için minnettarız dedi. Gelecekteki projelerde ortak olmayı dört gözle bekliyoruz. Ek kredi veren kurumlar arasında IAIA Çağdaş Yerli Sanatlar Müzesi, Santa Fe'deki Amerikan Kızılderili Sanatları Enstitüsü, ve Indianapolis'teki Eiteljorg Amerikan Kızılderilileri ve Batı Sanatı Müzesi. Reclaiming Home, Scala Arts Publishers tarafından yayınlanan Durante Blais-Billie ve Dr. Stacy E. Pratt'ın bilimsel metinlerinden oluşan bir sergi kataloğuyla birlikte sunuluyor. Bu sergi kısmen Gulf Coast Community Foundation, John ve Mable Ringling Sanat Müzesi Vakfı, Mandell ve Madeleine Berman Vakfı Vakfı ve Bob ve Diane Roskamp Vakfı tarafından desteklenmektedir ve kısmen Florida Eyaleti tarafından desteklenmektedir. Dışişleri Bakanlığı, Sanat ve Kültür Bölümü; Florida Sanat ve Kültür Konseyi; ve Ulusal Sanat Vakfı. Wlusek'in bu sergi ve yayın projesiyle ilgili araştırma ve seyahati, Andy Warhol Görsel Sanatlar Vakfı tarafından verilen Küratöryel Araştırma Bursu tarafından cömertçe desteklenmiştir. Sanatın içinde hayatı, hayatın içinde sanatı görmek... Geleneksel, modern ya da dijital gibi ayrımlardan uzakta, sanatı bir bütün olarak ele alan, geçmişin izlerinde geleceği gören bir bakış açısına sahip olan İthaf Sanat dergisi, sanata gönül verenlere ithaf mottosuyla bir sanat köprüsü; dinlenme ve soluklanma alanı olmayı hedefliyor. Başarılı sanayici kimliğinin yanı sıra ulusal ve uluslararası resim sergilerinde yer alan eserleriyle sanatçı yönünü de ortaya koyan Senur Akın Biçer'in imtiyaz sahibi olduğu İthaf Sanat, hayatın içinde sanatı, sanatın içinde hayatı görmeye odaklanıyor..."} {"url": "https://www.ithafsanat.com/zorlu-cocuk-tiyatrosu-yeniden-sahnede/", "text": "19 yıldır 800 binden fazla çocuğu tiyatroyla tanıştıran Zorlu Çocuk Tiyatrosu, Zorlu PSM'de yeniden sahneye alıyor. Zorlu Çocuk Tiyatrosu 23 Ocak'taki Lunapark Gezegeni oyunuyla tiyatronun eğitici, öğretici ve eğlendiren sesini duyurmaya devam ederek tüm çocukları rengarenk bir dünyanın kapılarını aralamaya davet ediyor. Mehmet Zorlu Vakfı çatısı altında, Zorlu Holding'in 50. yılı anısına, 19 yıl önce kurulan Zorlu Çocuk Tiyatrosu, yeniden sahnelere dönmeye hazırlanıyor. Zorlu Çocuk Tiyatrosu müzik, dans ve birçok sanatı bünyesinde barındıran ve rengarenk bir dünyanın kapılarını aralayan Lunapark Gezegeni oyunu ile 23 Ocak'tan itibaren Zorlu PSM sahnelerinde 4 yaş üstü tüm tiyatroseverlerle buluşacak. Oyunda rol alan profesyonel oyuncu ve dansçılar, çocuklara sınırsız bir hayal dünyasının kapılarını açıyor. Zorlu Performans Sanatları Merkezi'nde perdelerini açacak Lunapark Gezegeni, çocuklara hayal kurmanın ne kadar da önemli olduğunu anlatıyor. Bir müzikal atmosferinde geçen oyun, rengarenk enerjisi ile çocukları sanatın eşsiz güzellikleriyle buluştururken öğretici mesajlar içeriyor. Lunapark Gezegeni 23, 24, 25, 26, 31 Ocak ve 1,6,20 ve 27 Şubat'ta Zorlu PSM Turkcell Platinum Sahnesi'nde seyircilerle buluşacak. İki farklı seansta gerçekleştirilecek oyunların biletleri passo. com. tr'de satışta!"}