{"url": "https://www.soylentidergi.com/20-yuzyilda-yazilmis-en-iyi-kitaplardan-bir-secki", "text": "20. yüzyıl edebiyatı 19. yüzyıl sonlarından 20. yüzyıl ortalarına, Modernizm'den Postmodernizm akımına uzanan döneme ve bu süreçte keşfedilen inanılmaz çeşitlilikte sanatsal ve felsefik akımlara ev sahipliği yapar. Bu dönem, iki dünya savaşı, hızla gelişen ve sanayileşen dünya, kentleşme ve bunlarla beraber insanın bilim, siyaset, din ve topluma olan bakış açısında geniş çaplı dönüşüme eşlik eder. Böylesine değişken ve istikrarsız bir tarihi bağlamda insanın gerçekliğe, sanata ve kendine olan bakış açısının da sabit kalması beklenemeyeceğinden, özellikle felsefi alanda Heidegger, Sartre, Foucault, Beauvoir, Barthes, Nietzsche ve Derrida gibi isimler tarafından geliştirilen çeşitli fikir ve düşünceler edebiyat dünyasına da yansımıştır. Bu açıdan, 20. yüzyıl'da yazılan kitaplar Aydınlanma Çağı'nda insan, insanın bütünlüğü ve insan zekasına duyulan güven ve ilerlemeye dair olan inancın kayboluşunu ve bu parçalanmanın farklı perspektiflerden nasıl tecrübe edinildiğini yansıtır. Bu yazımızda sizler için 20. yüzyılın ve modern çağın düşündürücü ve etkileyici kitaplarından bir seçkiyi sizler için bir araya getirdik. Not: Bu listeye yüzlerce kitap eklenebilir ancak biz 8 tane kitabı seçtik. Diğer seçkilerimizde buluşmak üzere. 20. yüzyılın en çok ses getiren kitaplarından Ulysses'in yazarı James Joyce'un ilk romanı olan Sanatçının Bir Genç Adam Olarak Portresi hem Joyce'un otobiyografik yazımına hem de bir sanatçının farklı sosyal çevrelerin ve deneyimlerin içinde kendini keşfetme sürecine yer verir. Bu yolculukta, her bölümde ana karakter Stephen'ın sesi, inanç, aile, dil, ulus, estetik ve güzellik kavramları arasında büyüyüp gelişirken, Stephen Dedalus, bu kavramlar arasında kendi sesini bulmaya çalışan bir sanatçı olarak sunulur. Sanatçının Bir Genç Adam Olarak Portresi, Stephen Dedalus'un kendi karakterini inşa etme çabasını dile getirirken, bizlere kaotik seslerle dolu dünyada yalnız bireyin modern dünyaya karşı kendine özgü bir yaklaşımı arayaşını da portreler. 1882-1941 yılları arasında yaşayan, en önemli modernist ve feminist yazarlardan biri olan Virginia Woolf'un kaleminden Mrs. Dalloway, Clarissa Dalloway'in hayatının bir gününü anlatır. Woolf'un öncüsü olduğu bilinç akışı yöntemini en etkileyici şekilde kullandığı roman dönemin görecelilik kavramını öne çıkarır. Bir romana göre az sayıda sayfadan oluşmasına rağmen, yoğun, komplike ve sindirmesi zaman alan yazım tarzıyla Mrs. Dalloway, zaman ve mekanın her insan tarafından tamamen farklı açılardan algılandığını vurgular. Birinci Dünya Savaşı sonrası Londra'da o gün evinde vereceği parti için hazırlanan Clarissa Dalloway'in yalnızca bir gününü anlatan roman, aktif bir olay örgüsü ve eylemden ziyade karakterlerin iç dünyasındaki düşünce ve duygularına ağırlık verir. Bunu yaparken modernizme öncü olan roman, bir karakterin gelişiminden ziyade her karakterin birbiri ile olan ilişkisini ve birbirine karşı olan bakış açısını aynı anda bir araya getirir. Amerikan yazar F. Scott Fitzgerald'ın hızla gelişen, zenginleşen ve değişen 1920'ler ABD'sinden bir kesit sunan Muhteşem Gatsby, anlatıcı Nick Carraway'in genç ve gizemli milyoner Jay Gatsby'nin Long Island'daki gösterişli hayatı ve unutamadığı sevgilisi Daisy Buchanan'la etkileşimini anlatır. Yüzeyde yalnızca Gatsby'nin Daisy'e olan saplantılı aşkını dile getiren roman, bu olay altında dönemde her şeye olan inanç gibi, ışıltılı Amerikan rüyasına olan inancın da yıkılışını gözler önüne serer. Romanın şaheser niteliği sadece Fitzgerald'ın Caz çağının ve toplumunun abartılı yaşamının altında bozulmuş sosyoekonomik değerleri eleştirmesinde değil, kahramanı Gatsby'nin umutsuzca içindeki boşluğu tamamlayacak bir şey aramasını farklı sembollerle sunma şeklinden da kaynaklanır. Yabancı aslında insan ile dünyanın birbirine ne denli yabancı olduğunun içine doğulan toplum düzeninin bir absürd, saçmalıktan ibaret olmasından kaynaklandığını yansıtır. Romanın ana karakteri Mersault yalnızca dış dünyaya, inanca ve normlarına değil, cinayete ve ölüme uzanan olay örgüsünde kendine de yabancılaşır. Albert Camus'nün felsefesi egzistansializm ile örtüşen ana karakter, inanacak bir kavram olmadığında dünyanın kendi başına anlamsız ve anlaşılamaz olduğundan bitkindir. Bu sebeple, karşılaştığı olaylara toplumdan sıyrılmış kendi yalnızlığında bir umursamazlık, kabullenmişlik, sorgulayış, duygusuzluk ve bir hiç hesaplaşma ile yaklaşır. Yabancı bize absürd düzenden kendini soyutlamış ve bu yüzden cezalandırılmış bir insanın bakış açısını sunar. Jean Rhys'in kaleme aldığı Geniş, Geniş Bir Deniz, İngiliz klasik yazarlarından Charlotte Bronte'nin Jane Eyre adlı romanındaki kurgu karakter Bertha Mason'ın hayatını onun gözünden bizlere sunar. Jane Eyre'da the mad woman in the attic arketipine örnek olan Bertha Mason'a ilk romanda bir ses tanınmamıştır. Yalnızca ırkına vurgu yapmak ve ötekileştirmek için kullanılan Creole, saldırgan ve çılgın gibi sıfatlarla tanımlanan karakter Thornfield Malikanesinin üçüncü katında eşi Mr. Rochester tarafından kilitlenmiş bulunmaktadır. Jane Eyre, Bertha Mason hakkında öğrendiğimiz her şeyi diğer karakterlerin ağzından anlatır. Öte yandan, Geniş, Geniş Bir Deniz, Bertha Mason'ı öyküyü ilerletmek ya da sonuca ulaştırmak için kullanılan herhangi bir öğe, obje olarak kullanmaktan ziyade Bertha'yı bir ana karakter olarak bahsedilen deliliğe sürükleyen sürece ışık tutar. Geniş, Geniş Bir Deniz, ötekileştiren diğer bir ses olan Bertha Mason'ın bakış açısı ile 19. yüzyılın kadını, ırkları ve toplumları ötekileştiren, kalıplaşmış sözlüklerini sarsacak bir roman niteliğindedir. Ahmet Hamdi Tanpınar'ın ve Türk Edebiyatı'nın en bilinen eserlerinden biri olan Saatleri Ayarlama Enstitüsü döneme ve içinde yazıldığı bağlama ayna tutar. Türkiye coğrafyasındaki insana 20. yüzyıl'ın nasıl bir etki bıraktığını gösteren eser, yaşamı boyunca II. Abdülhamit, Meşrutiyet ve Cumhuriyet dönemlerine şahitlik etmiş Hayri İrdal'ın anılarını ele alırken karakterin bulunduğu zaman ve mekan arasında kaldığı ikilemler arasında nasıl parçalandığını ve bu parçalanmışlığı iç dünyasında, kendi saatiyle nasıl tecrübe ettiğini çeşitli sembollerle aktarır. Çok bilinmeyen başyapıtlar arasında Angela Carter'ın The Passion of New Eve adlı romanı kolaylıkla bulunabilir. Diğer klasiklerle önemine ayna tutması ve eleştiride bulunması noktalarında aynılaşsa da, The Passion of New Eve anlam zenginliği ve postmodernist kurgusuyla bizleri hayran bırakan bir anlatıma sahip. İkinci dalga feminizmin ortaya çıktığı yıllarda yayımlanan roman, yüzyıllarca kalıplaşmış hiyerarşik cinsiyet rollerine ve ikili düşünce sistemine sürreal bir tarzla meydan okumakta. Fakat roman yalnızca ötekileştirilen rollere ses vermekle kalmayıp, kurulan ve kurulacak olan ve masum gibi görünen her esasçı düşünce sistemi ve kimliği eleştirerek feminizme yeni bir bakış açısı getirmekte. Post-feminizm'in bir öncüsü sayılan Carter, başkahramanı Evelyn'in mitolojik ve cinsel bir yolculukla nasıl Eve'e dönüştüğünü anlatırken toplumsal cinsiyet normlarını ve düşünce sistemlerini distopik bir bağlamda yıkar."} {"url": "https://www.soylentidergi.com/5-farkli-sebeple-neden-agatha-christie-okumaliyiz", "text": "15 Eylül 1890 tarihinde Frederick Alvah Miller ve Clarissa Miller'ın kızları olarak Devon'da dünyaya gelen Agatha Christie, küçük yaşta annesi tarafından destek alarak yazı yazmak için sürekli cesaretlendirilmiş ve bu yolda yazılar yazmaya çalışmıştır. Küçüklüğünden itibaren gelişimine önem verilen Christie, on altı yaşındayken şan ve piyano dersleri almak için Paris'e gönderilmiştir. 1914 yılında Archibald Christie ile evlenmiş. 1919'da Rosalind adında bir kız çocukları dünyaya gelmiştir. 1928'de ilk kocasından boşanıp Max Mallowan'le evlendikten sonra birçok ülke gezip görme fırsatı bulan Christie'nin romanları 1930'larda çoğunlukla uluslararası mekanlarda geçmeye başlamıştır. Dislektik olmasına rağmen öykü, roman okumayı çok seven yazar, yazarlık hayatında 79 roman ve kısa hikayelerden oluşan kitaplar yazmıştır. 1926'da 11 gün boyunca kaybolan Agathe Christie gizemli olayıyla hafızalara kazınmıştır. 11 gün boyunca kaybolan Christie, bütün aramalara rağmen bulunamamış sonradan arabası bir göl kenarında bulunmuştur. Christie'nin arabası ağaçlara çarpmış, bavulları ise yerlere saçılmış bir halde bulunmuştur. Bir süre sonra ortaya çıkan Christie, olay hakkında hiçbir açıklama yapmadığı için insanların merakını daha da arttırmış, bu olaydan ötürü birçok tezin ortaya atılmasına sebebiyet vermiştir. İnsanlar bu olayı üç senaryodan kaynaklı olabileceğini düşünmüştür. Bunlar; bir oyundan ibaret olduğunu, Agatha Christie'nin geçici hafıza kaybına uğradığını ve son iddiaya göre ise Agatha Christie kocasının sevgilisini öldürme planları yaptığını düşünülmüştür. Bu olaydan sonra yazılarını insanlar ulaştırmaya devam eden Christie 12 Ocak 1976 tarihinde ise yaşama veda etmiştir. Vefatından sonra da eserleri çok sevilerek okunmaya devam etmiştir. İşte polisiye kraliçesi Agatha Christie okumanız için 6 sebep! Keyifli okumalar! Polisiye romanlarının ustası olan Agatha Christie'nin eserlerini okunduğunda kurguları dışında üslup bakımından çok zengin olduğunu fark edilir. Yazarın, 120 sayfalık kitapları 1 saatte bitebilmektedir ve bunun en büyük sebebi eserlerinde sakin bir dil kullanmasıdır. Nitekim yazılarında dil sakinliğini kusursuz bir dille başarabileceğini düşünen yazarın tüm eserlerinde tasvirler oldukça güçlüdür. Tüm eserlerinde akıcı okuma izlenimi vermektedir. Gündelik konuşma dili eserlerine tabiilik vermektedir. Yaşamı kadar eserleri de bir o kadar gizemli olan Agatha Christie, eserlerinde katili mümkün olduğunca kitapların sonuna saklamıştır. Eserlerinde, ilk sayfadan itibaren katil bulunmaya çalışılsa da Christie okurları ters köşe etmeyi tercih etmiştir. Katil bulma sürecinde Belçikalı emekli bir dedektif olan Hercule Poirot karakteri tam 33 roman ve 54 öyküde suçluların peşinden gelir. Tatile çıktığında, seyahat ederken veya rahatsız edilmek istemediğinde cinayet gelip onu bulur ve cinayeti çözümlemeye sürüklenir. Zekası, espri yeteneği, keskin gözlemciliği ve Avrupalı nezaketi ile dikkat çeken karakter romanlarda okuyucuya yol gösterir. Nitekim romanların son sayfalarına gelindiğinde bu uzun sürükleyiş son bulur ve katil ortaya çıkar. Uşakların katil olması, polisiye romanlarında herkesin alışık olduğu bir sondur. Nitekim Agatha Christie farkını burada ortaya koymuş, mümkün olduğunca okurun katili bulmasında zorlanmasını istemiştir. Christie'nin Her romanında mutlaka ya bir uşak ya da bir hizmetçi vardır. İki yazısı dışında uşaklarını katil gösterme klişesinden uzak durup doktor, politikacı, bakan, aktör, asker, öğretmen, ev hanımı ve polis memurlarına cinayetlerini işleterek farkını ortaya koymuştur. Agatha Christie'nin eserlerinin en önemli özelliklerinden biri de günlük yaşamdan kaçan kişilerin kendilerini akıcı bir hikayeye bırakıp keyifli bir vakit geçirmelerini sağlamaktır. Bunu karakter ve olay örgüsüyle yapmaya çalışsa da eserlerine her zaman toplum temasını katmıştır. Özellikle sınıfsal yapı çok belirgindir. Maddi zenginlik içinde olan kahramanların çoğu aristokrasiye ya da yüksek burjuvaziye mensuptur. Örneğin; Hercule'ün On İki Görevi eserinde, anlatımının sade ve anlaşılır olmasının yanısıra; İngiliz aristokrasisi ve taşra yaşantısını ince detaylarıyla okuyucuya sunmaktadır. Bir diğer eseri olan Doğu Ekspresinde Cinayet adlı kitabında bir sosyal mesaj vermeyi amaçlamıştır. 'Suç işlemiş birinin adaletsiz bir şekilde yargılanmasını kabul mu etmeliyiz yoksa toplum olarak cezasını biz mi vermeliyiz?' mesajını içermektedir. Bu anlamda kitabı okurken kendinizi muhakeme ediyor içsel bir yolculuk yapıyorsunuz. Genel olarak eserlerinde dönemin toplum değerlerini, kültürlerini ve davranış şekilleri gibi pek çok çeşitliliği bulabiliyorsunuz. Agatha Christie'nin eserleri 50'nin üzerinde dile çevrilmiştir. Eserleri ülkeleri aşmış, milyar basımlara ulaşmıştır. Kutsal kitaplar ile Shakespeare'dan sonra en çok satan yazar olmayı başarmıştır. Nitekim dünya genelinde en fazla okunan, ülkemizde de en beğenilen ve en çok okunan yazarlardan biri olmayı başarmıştır. Tüm bu başarıların dışında Christie 1971 yılında, İngiltere'nin en yüksek onur unvanı olan Britanya İmparatorluğu Kadın Komutanı unvanını almıştır. Polisiye romanların kraliçesi haline gelen değerli yazarı saygıyla ve minnetle anıyoruz. Her daim kitapla kalın! Agatha Christie, Doğu Ekspresinde Cinayet, Altın Kitaplar, İstanbul,2020. Agatha Christie, Noel'de Cinayet, Altın Kitaplar, Istanbul, 2020."} {"url": "https://www.soylentidergi.com/5-farkli-sebeple-neden-atilla-ilhan-okumaliyiz", "text": "Atilla İlhan 20. yy. Türk edebiyatına ismini kazımış önemli şairlerdendir. İlhan, pek çok edebi türde eserler yazmıştır fakat bunlar arasında en dikkat çekici olanlarını şiir türünde vermiştir. Aşkın ve geri kalan tüm duyguların sözcüsü olmuştur şiirlerinde. Bu şiirlerin teması imkansız aşktan, yalnızlığa, hasrete ve Kurtuluş Savaşına kadar uzanmaktadır. Aynı zamanda toplumcu ve sosyalist kişiliği ile dikkat çeken Atilla İlhan, romanları ve diğer eserlerinde sınıfsal-kültürel meselelere de değinmiştir. İşlediği konulardaki çeşitlilik sayesinde geniş bir kitle tarafından okunmuştur. Atilla İlhan 15 Şubat 1925'de, Menemen'de doğdu. Küçük yaşlardan itibaren okumaya çok düşkün olan İlhan, çocukluk zamanlarında daha çok roman okusa da babası sayesinde şiirle de içli dışlıydı. Babası Muharrem Bedreddin Bey divan şiirine ilgiliydi ve İlhan babasını sıklıkla şiir okurken görürdü. İlhan, şiire olan bu tanışıklığıyla kısa bir süre sonra kendi şiiri İlkbaharı ilkokul üçüncü sınıfta yazdı. İçindeki edebiyat aşkıyla İlhan, o günden sonra yazmayı hiç bırakmadı ve eserlerini günümüze taşımayı başardı. Şimdi gelin neden Atilla İlhan okumalıyız sorusunu beş maddeyle cevaplayalım. İlhan özellikle yazdığı aşk temalı şiirlerinde söz sanatlarından oldukça yararlanan bir yazardı. Seçtiği kelimeler birbiriyle ahenk içinde dans eder ve okuyucunun aklına kolaylıkla yerleşirdi. Sadece bir mısrayla çok şey anlatırdı İlhan ve okurların ruhuna dokunan şiirler üretirdi. Atilla İlhan'ın kelimelerle dansına bir örnek olarak modern mısra-ı berceste kullanımını örnek verebiliriz. Bu mısra-ı bercesteler onun birçok aşk şiirinde bulunurdu ve bu nedenledir ki, kime sorsanız en az bir dize bilirdi Atilla İlhan'ın şiirlerinden. Ben sana mecburum bilemezsin, Aysel git başımdan ben sana göre değilim, Çünkü ayrılık da sevdaya dahil / çünkü ayrılanlar hala sevgili, Kimi sevsem sensin gibi çarpıcı dizeler Türk halkının kalbine ve aklına kazınmıştır. Atilla İlhan'ın çocukluğunda Cumhuriyet henüz yeni kurulmuştur, bu sebeple Kurtuluş Savaşı sırasında gösterilen emek ve kahramanlık hikayelerini birinci elden dinleme şansı bulmuştur şair. Dinlediği hikayelerden etkilenen İlhan, Kuvayi Milliye ruhunu ve gösterilen kahramalıkları, fedakarlıkları şiirlerine yansıtmıştır. Bu yönüyle Atilla İlhan'ın şiirleri hem tarihe ayna olmakta hem de Türk halkının yüreğine derinden dokunmaktadır. Atilla İlhan'ın Kurtuluş Savaşı temalı şiirlerinden Cebbar Oğlu Mehemmed CHP'nin düzenlediği yarışmada ikincilik almış ve edebiyat camiasının dikkatini çekmiştir. Atilla İlhan şiirlerinde insan yaşamı ve sıkıntılarına sıkça yer veren bir yazardı. Hayatı hem güzel, hem gergin yönleriyle ele alır ve insan psikolojisinin bu durumlar karşısındaki düşünce ve hislerine yer verirdi. Bu temayla yazdığı en önemli şiirlerden biri An Gelir şiiridir. Bu şiirde her şeyin ve herkesin öldüğü gerçeğini vurgulamıştır usta yazar. Gökyüzünde anlaşılmaz bir heybet/ O eski heyecan ölür/ An gelir biter muhabbet / Çalgılar susar, heves kalmaz. Atilla İlhan bu dizelerde insan psikolojisinin değişimini gösterir, hayatta hiçbir şey aynı kalmaz ve bu Atilla İlhan'ın da göstermeye çalıştığı gibi hayatın bir kanunudur. Şiirin devamında genel geçer insanlık hallerini anlatmaya devam etmiştir şair, Her ölen pişman ölür/ Hep yanlış anlaşılmıştır / Hayalleri yasaklanmış. İlhan şiirini akıllara kazınan ve insanı düşünmeye sevk eden şu dizelerle bitirir ; 'An gelir / Atilla İlhan ölür'. -La ilahe illallah- Atilla İlhan aşk şiiri denince akla gelen ilk isimlerdendir. Bu şiirler yazıldığı dönemden bu yana bir çok insanın yüreğine dokunmuştur. İlhan'ın aşk şiirlerini bu kadar etkileyici ve dokunaklı yapan nedenlerden biri de imkansız aşk temasıdır. Atilla İlhan hayalinde canlandırdığı kadınlara olan aşkını anlatır kimi zaman şiirlerinde, bu aşk doğasında imkansızdır, belki de en imkansız aşktır. Ne kadınlar sevdim zaten yoktular/ Böyle bir sevmek görülmemiştir ve Hiç kimse misin bilmem ki nesin dizelerinde görüldüğü gibi Atilla İlhan bize en imkansız aşkı şiirlerinin öznesini hayali kadınlar yaparak vermiştir. İlhan'ın aşk şiirlerinde dikkatimizi çeken bir diğer özellik ise şiirlerin birçok mısra-ı berceste barındırmasıdır. Çünkü ayrılık da sevdaya dahil/ çünkü ayrılanlar hala sevgili, Ben sana mecburum bilemezsin, Kimi sevsem sensin dizeleri bir çok şiir seven arasında ezberden okunur. Edebiyat metinleri yazıldıkları dönemin siyasi ve toplumsal olaylarından etkilenirler, bu nedenle bir edebi eseri okuyarak o eserin yazıldığı dönemle ilgili tarihsel çıkarımlar yapabiliriz. Atilla İlhan'ın eserleri siyasetin edebiyata yansıması konusunda gösterilebilecek en önemli eserlerdendir. İlhan edebiyatın sosyal hayattan soyutlanamayacağını savunur ve eserlerinde dönemin sosyal olaylarına ve bireyin sıkıntılarına yer verir. İlhan'ın yazdığı Tutuklunun Günlüğü eserinde 20. yüzyılın Türkiyesine dair birçok bilgi edinir okurlar, belki bir tarih metninin bile yansıtamayacağı bir derinlikte gösterir olayları Atilla İlhan. Toplumcular karakollarda açtık gözümüzü/ verirse halklar verir tarihte hükmümüzü/ gizli de yargılansak 3. ağırcezada bu dizelerde görüldüğü gibi okurlar bu şiirde sadece olaylara dair bilgi edinmekle kalmaz, aynı zamanda dönemin olaylarını devrimci bireyin gözünden görür ve yaşarlar. Bu nedenle İlhan'ın eserleri 20. yy. sosyal hayatını anlamak ve çalışmak isteyenler için güzel bir kaynak oluşturur."} {"url": "https://www.soylentidergi.com/5-farkli-sebeple-neden-ayse-kulin-okumaliyiz", "text": "Türk edebiyatının önemli kalemlerinden biri olarak kabul edilen Ayşe Kulin, kelimelerle dokuduğu büyülü dünyasıyla okuyucuları kendine çeken bir yazardır. İster romanlarında derin insan ilişkilerini, tarihsel olayları işlesin isterse toplumsal meselelere ışık tutmaya çalışsın, Ayşe Kulin'in kelimeleri her zaman okuyucusunu etkileyici bir yolculuğa davet eder. Kimi zaman geçmişin derinliklerine dalarken kimi zaman güncel toplumsal sorunlara ayna tutarken her eseriyle okuyucularını düşündürür ve duygusal bir yolculuğa çıkarır. Türk yazar ve gazeteci Ayşe Kulin, 1941 yılında İstanbul'da doğdu ve edebiyat dünyasına sağlam adımlarla girdi. İstanbul Alman Lisesi'nde eğitim aldıktan sonra Boğaziçi Üniversitesi İngiliz Dili ve Edebiyatı bölümünden lisans derecesi ile mezun olur. Gazetecilik kariyerine de devam eden Kulin, uzun yıllar Cumhuriyet gazetesinde köşe yazarı olarak önemli bir iz bırakır. Kalemi oldukça güçlü olan Ayşe Kulin ilk romanını 1984 yılında çıkarır. O günden bu yana birçok önemli esere imza atar. Romanlarında genellikle toplumsal konuları işler ve okuyucularını derinden etkileyen duygusal hikayeler sunar. Özellikle kadınların yaşadığı sorunları ve sıkıntıları işlediği eserleriyle tanınır. Kulin'in başlıca eserleri arasında Adı: Aylin, Geniş Zamanlar, Sevdalinka, Veda gibi kitaplar bulunur. Bu eserler, yazarın güçlü anlatımı ve derinlikli karakterleri ile dikkat çeker. Ayşe Kulin, kaleme aldığı eserlerine gerçekçilik katmak için yaşanan gerçek olaylardan esinlenir. Kulin'in eserleri, okuyucusunu sadece olaylarla değil aynı zamanda karakterlerin duygusal dünyalarıyla da büyüler. Okuyucularını karakterlerin yaşadığı duygusal yolculuklara davet ederken toplumsal sorunlara ve insan ilişkilerine farklı bir bakış açısı sunar. Ayşe Kulin, edebiyatın gücünü kullanarak hem Türk edebiyatına hem de okurlarına unutulmaz bir katkıda bulunur. Türk edebiyatının önde gelen isimlerinden biri olan Ayşe Kulin'in kaleminden çıkan benzersiz eserleri okumak için 5 sebep! Ayşe Kulin, eserlerinde tarihi olayları ve dönemleri büyük bir titizlikle işlerken aynı zamanda bu tarihsel bağlamı sürükleyici bir şekilde sunar. Okur, Kulin'in kitaplarını açtıklarında adeta bir zaman makinesine biner gibi geçmişe doğru bir yolculuğa çıkar. Örneğin, Veda gibi eserlerinde Osmanlı İmparatorluğu dönemini ve Cumhuriyet öncesi İstanbul'un atmosferini canlandırarak, tarihsel bir perspektifi en ince ayrıntısına kadar sunar. Bu sayede okur, o dönemlerin yaşam biçimlerini, kültürel değerlerini ve toplumsal dinamiklerini yakından deneyimler. Kulin, tarihsel araştırma konusundaki üstün yetenekleriyle okurlarına sadece bir hikaye anlatmakla kalmaz, aynı zamanda tarihin sayfalarında yolculuk yapmalarını sağlar. Ayşe Kulin'in eserlerini okumak özellikle tarihe ve kültürel mirasa ilgisi olanlar için keyifli bir süreç haline gelir diyebiliriz. Ayşe Kulin, karakter geliştirme konusundaki üstün yetenekleri sayesinde okurlarıyla derin ve anlamlı bağlar kurmayı başarır. Onun eserlerinde yer alan karakterler, sadece isimlerden ibaret değil aynı zamanda karmaşık ve gerçekçi varlıklardır. Kulin, bu karakterlerin geçmişlerini, arzularını ve korkularını ustalıkla işler. Bu da okurların, karakterlerin iç dünyalarına daha derinlemesine nüfuz etmelerini sağlar. Ayşe Kulin'in eserleri, insan ilişkilerinin karmaşıklığını ve insanların duygusal deneyimlerini anlama konusunda derin bir içgörü sunar. Okur, Kulin'in sayfalarında karakterlerin hayatlarına tanıklık ederken, aynı zamanda kendi duygusal zenginliklerini de keşfeder. Bu da onun eserlerinin, insan doğasını ve ilişkilerini daha derinlemesine anlamak isteyenler için vazgeçilmez bir kaynak olduğunu gösterir. Ayşe Kulin, romanlarında toplumsal meseleleri derinlemesine işler ve bu esnada insan hakları, kadın hakları, göç, aidiyet ve kimlik gibi önemli konuları vurgular. Eserlerindeki karakterler, bu toplumsal sorunların içinde kendilerini bulurlar ve bu sorunlarla nasıl başa çıktıklarını gösterirler. Bu, okurları sadece hikayelerin içine çekmekle kalmaz aynı zamanda düşünmeye ve refleks yapmaya teşvik eder. Örneğin, Nefes Nefese eseri göçmenlik ve aidiyet temalarını işlerken okurlara farklı kültürler arasında bir köprü kurmanın zorluğunu ve insanların aidiyet arayışlarını anlatır. Adı: Aylin kitabı ise kadın hakları ve aile ilişkilerini ele alarak, toplumsal cinsiyet eşitsizliği ve aile içi dinamikleri derinlemesine inceler. Ayşe Kulin'in eserleri, okurları toplumsal sorunlara ve bu sorunların insanların hayatlarına nasıl dokunduğuna dair düşündürürken aynı zamanda bu konuları daha yakından tanımalarını sağlar. Bu da onun eserlerini okumanın toplumsal bilinçlenme ve empati geliştirme açısından büyük bir değere sahip olduğunu gösterir. Ayşe Kulin'in romanları, sadece hikayeler anlatmakla kalmaz aynı zamanda okurları dünyanın çeşitliliği ve toplumsal sorunlar konusunda daha bilinçli bir şekilde düşünmeye teşvik eder. Yaşam, insanlara affetmeyi de öğretiyor, Ölümü kanıksamayı da. Yazım tarzıyla karakterlerin duygusal zenginliğini okurlara en derin şekilde aktarır. Karakterlerin sevinçleri, acıları, umutları ve korkuları, sayfalar arasında yaşayan gerçek insanlar gibi detaylı bir şekilde işlenir. Bu durum okurların, karakterlerin iç dünyalarına daha yakından tanıklık etmelerini ve onların duygusal deneyimlerini derinlemesine anlamalarını sağlar. Ayşe Kulin'in eserleri, okuyucuları bir duygusal yolculuğa çıkarırken karakterlerin iç dünyalarına daha fazla yaklaşmalarını sağlar. Okurlar, bu romanların sayfaları arasında farklı duygusal perspektiflere açılarak empati yeteneklerini geliştirirler. Eserlerini okumak, insanların farklı yaşam deneyimlerini ve duygusal karmaşıklıklarını daha iyi anlamalarını sağlar ve böylece daha derin ve zengin bir insanlık portresi çizer. Ayşe Kulin, Türk edebiyatının önde gelen yazarlarından biri olarak kabul edilir ve bu unvanı hak etmesinin nedenlerinden biri dil becerisi ve anlatım gücüdür. Eserlerinde kullanılan dili özenle seçer ve her kelimenin yerini titizlikle belirler. Okurlar, onun eserlerini okurken sadece hikayelerin içine çekilmez, aynı zamanda Türk edebiyatının zengin geleneğini deneyimlerler. Kulin'in dil kullanımı, okurları sayfalarına çekmeye devam eder. Bu, onun eserlerini bir kez okuduktan sonra tekrar tekrar elinize almanıza neden olur. Onun eserleri, kelimelerin gücünü ustalıkla kullanarak okurlarına unutulmaz bir edebi deneyim sunar. Bu nedenle, Ayşe Kulin'in eserlerini okumak, hem edebiyatseverler hem de dilin güzelliklerini takdir eden okurlar için büyük bir ayrıcalıktır. - Çelik, Özlem, and Yaşar Şenler. Ayşe Kulin'in romanlarında Balkanlar ve tarih. MS thesis. Sosyal bilimler, 2021. (Erişim Tarihi: 08.09.2023) - Yeşilçiçek, Vedat. Ayşe Kulin'in hayatı, sanatı, eserleri. (2010). (Erişim Tarihi: 08.09.2023) - Ayşe Kulin (1941 ...) (Erişim Tarihi: 08.09.2023) - Ayşe Kulin'in Hayatı ve Eserleri. Yayım tarihi:25.02.2023 (Erişim Tarihi: 08.09.2023)"} {"url": "https://www.soylentidergi.com/5-farkli-sebeple-neden-bronte-kardesleri-okumaliyiz", "text": "Bu yazımızda az sayıda kitap yazmış olmalarına rağmen her okurun mutlaka yolunun kesiştiği, eserlerinde günümüzde bile kendinizden iz bulmanızın kaçınılmaz olduğu Bronte kardeşlerden bahsedeceğiz: Charlotte (1816 1855), Emily (1818 1848) ve Anne (1820 1849). Romanları kadar hayatlarıyla da ilgi çeken, kendilerinden sonraki kadın yazarlar için yolu açan yetenekli kardeşlerin kitaplarının edebi bir hazine olduğu tartışmasız. İşte Bronte kardeşlerin Viktorya Devri'nin aynası niteliğindeki çok keyifli eserlerini okumanız için 5 neden! Yarattıkları kompleks kadın karakterler kendi kaderlerini çizmek için direnirken Anne, Emily ve Charlotte da 19. yüzyılın başlarında biçilen rollerden dışarı taşmak için direniyorlardı, entelektüel arayışın erkeklere özgü olduğu bir devirde yazıyorlardı. Kadınların henüz sosyal veya politik güçleri yoktu, özellikle orta-sınıfa ait kadınların başarılı evlilikler yapmaları ve kendilerini domestik işlere vermeleri bekleniyordu. Kadınların yazdığı az sayıdaki kitaplar ise fazla kadınsı bulunduğu için talep görmüyordu. İşte tam olarak böyle bir ortamda Bronte kardeşler sansasyon yaratacak kitaplar ve şiirler yazdılar. Hem de kitaplarındaki baskın kadın sesinden bir an olsun vazgeçmeden. Dolayısıyla Bronte kardeşler, eserlerinin yayınlanma şansını artırmak için cinsiyet iması olmayan takma isimler kullandılar: Currer, Ellis, ve Acton Bell. Burada ilginç olan şey, isimler duyulduğunda yazarın kadın olduğunu akla getirmese de özellikle maskülen atfedilen isimlerden de uzak durmuş olmaları. Ünlü olduktan sonra tabii ki de isimlerini açıklıyorlar. Onlardan sonra gelecek kadın yazarlar için yolu biraz da olsa açmayı bu şekilde başarıyorlar. Yetenekli kardeşler eserleriyle dönemlerine damga vurdular, kendilerinden sonraki kadın yazarlar için yolu açtılar. Tabii ki bu noktada eğitim alabilmiş olan şanslı azınlıktan olduklarının tekrar tekrar altını çizmek gerekiyor. Babaları, Bronte kardeşlerin ama özellikle Charlotte'un eğitimine son derece önem vermişti, durumları da gayet iyiydi. Ayrıcalıkları sayesinde aldıkları eğitim, onlar için patriarkal düzenin içinde bağımsız hareket etmelerine olanak sağlayan bir araç haline geldi. Uğultulu Tepeler'e bakıldığında erkek karakterimiz Heathcliff'in şiddet yanlısı ve sert mizacının olumsuzluklar doğurduğu gösterilirken, Catherine ise evliliğe hapsolmuş kadınların sürüklendiği noktayı gözler önüne seriyor. Hapsolmak demişken, Jane Eyre'de ise karşımıza gerçek anlamda hapsolmuş bir kadın çıkıyor! Çalıkuşu Jane'in bağımsızlık tutkusundan söz etmemize gerek bile yok. Şüphesiz ki 19. yüzyıla damga vurmuş bu karakterlere ve yaratıcılarına çok şey borçluyuz. -Evet -Ve onu sevmiyorsunuz? -Sevseydim bundan üzüntü duyardım. Shire'de dendiği gibi pis bir gururla ve umutsuz bir düşkünlükle dolu, küçük, yoz ve rüşvetçi, lanet olası bir krallar ve lordlar ülkesi; suistimallerle çürümüş, önyargılar tarafından kemirilmiş. Profesör, Charlotte Bronte Britanya İmparatorluğu'nun şahlandığı Viktorya Döneminde, İngiliz romanı da şahlandı. Charles Dickenslar, George Eliotlar ve Henry Jamesler bize tekrar tekrar tüketmekten zevk aldığımız şaheserler bıraktılar. Bu şaheserler aynı zamanda dönemin koşullarını gözler önüne seriyorlardı. Sanayi ve ticaret gelişmişti, orta sınıf siyasi gücü eline almıştı. Orta sınıfın refahı artarken sefil olan daha da sefilleşiyordu. Zengin-fakir, kilise-bilim, gelenek-yenilik çatışmaları son derece belirgindi, ikiliklerin dönemiydi. Bronte kardeşlerin romanlarında da dönemin koşullarının yansımasını görmek mümkün. Agnes Grey'de sınıf, evlilik ve toplumsal sınıf atlama konseptlerini rahatlıkla tespit edebiliriz. Agnes roman boyunca sınıf atlamak için yapılan evliliklerle karşılaşıyor. Agnes'in annesinin üst sınıftan geldiğini ve ruhban sınıfından birisiyle evlendiği için babası tarafından reddedildiğini öğreniyoruz. Bunun yanı sıra bir mürebbiyenin nasıl görüldüğünü ve uğradığı kötü muameleleri gözlemliyoruz. Jane Eyre'nin ise sosyal hiyerarşi eleştirisi şeklinde bir okumasını yapabiliriz. Baskıcı karakterler sürekli Jane'e yetim olduğunu ve onlardan aşağıda olduğunu hatırlatıyor. Ancak Jane Eyre asla eşit muamele görme talebinden vazgeçmiyor. Mürebbiye olmak için aldığı güçlü eğitim aslında onu biraz sınıflar arası arafta bırakıyor, eğitimli ve sofistike kafa yapısı ile alt sınıf geçmişi arasında bir yerde. Uğultulu Tepeler belki de kardeşlerin romanları arasında toplumsal koşulların en çok öne çıkarıldığı kitap. Sınıflar arası çatışma, ırk, sosyal statü gibi sorunlar son derece belirgin. Linton ve Earnshaw evleri arasındaki kontrast, Heathcliff'in uğradığı muamele ve ten rengi arasındaki bağlantı, kendini yeniden yaratma hırsı... Okudukça toplumsal koşullar hakkında ipucu veren bir sürü element bulabilirsiniz. Viktorya döneminde roman, edebiyatın en üst formu olarak kabul görmeye başladı. Viktorya romanının özelliklerini incelemenin en keyifli yolu da aşkla süslenmiş Bronte eserlerini okumak olsa gerek. Dönemin romanının baskın özelliklerinden biri yukarıda bahsettiğimiz gibi 19. yy realitesini olduğu gibi yansıtmaktı. Bunun dışında Viktorya romanı güçlü plot, çok karakter sayısı, karakter gelişimi, duyguların dışavurumu gibi özelliklerle karakterize olmuştu. Bronte kardeşlerin romanları da bu özellikleriyle Viktorya romanını başarıyla temsil ediyorlar. Ancak bu, romantizmin hazinesinden elementler taşımadıkları anlamına gelmiyor. Romantizmden özellikle gotik ögeler ödünç alıyorlar: açıklanamaz durumlar, delilik, karanlık tavan araları, şiddet, hayalet hikayeleri ve doğaüstü olaylar. Yine de kendini keşfetme ve gelişme temalarıyla, çoğunlukla realist yaklaşımlarıyla kardeşlerin kitapları tam anlamıyla Viktorya romanları. Romanlarındaki çok başarılı bir özellik de insan doğasını tüm karmaşıklığı ile yansıtmış olmaları. Başarılı temsiller okuduğumuzda hem içimizdeki kötülük ve iyiliği hem de duyguları anlamlandırmakta bir nebze ileri gidiyoruz. Uğultulu Tepeler'de insan doğasının karanlık tarafı gözler önüne seriliyor, insanın kötülük kapasitesinin sınırlarında dolaşılıyor. Heathcliff'in kötülükleri arkasındaki motivasyon, hareketlerinin hem başkaları hem de kendi üzerindeki etkileri, belki de kendini yavaş yavaş yok edişi okuyucuya doğal ve anlamlı bir şekilde veriliyor. Bunlar bir nevi travmaların kalıcı etkileri. Eserde aynı zamanda nefret, tutku, sevgi gibi güçlü hislerin bizi sürükleyebileceği nokta gösterilmiş. Kardeşlerin diğer romanlarında karakterlere karşı daha ılımlı bir tutum söz konusu. Jane Eyre'de Mr. Rochester'ın olumsuz özellikleri; nedenleri ve deneyimleriyle yumuşatıp törpüleniyor. Okuyucu Hem Mr. Rochester'ın hem Jane'in içsel çatışmalarını çok iyi kavrıyor. Duyguların tasvir edilişindeki başarıdan bahsetmezsek olmaz, kardeşlerin uzmanlık alanlarından birisi. Sonuçta duygular evrensel, belki de kendilerini tekrar tekrar okutmalarının sebebi duygularımıza tercüman olmaları ve insanı merkeze koymaları. Buradaki başarılarını da otobiyografik ögeler kullanmalarına bağlayabiliriz, kitaplarıyla aralarında hayal dünyalarının ötesine geçen bir bağ var. Woolf, Virginia, and Öncü Suğra. Kendine Ait Bir Oda. İletişim Yayınları, 2007. The Bronte Sisters and the Importance of Women's Education in the Nineteenth Century. Retrospect Journal, 16 Oct. 2022, retrospectjournal. com/2022/10/16/the-bronte-sisters-and-the-importance-of-womens-education-in-the-nineteenth-century. Jordison, Sam. Virginia Woolf in Bronte Country: Picking Apart the Genius in Jane Eyre. The Guardian, 21 Aug. 2019, https://l24. im/yYmrFW. Bekx, Abigail. The Bronte Sisters' Inspiration and Exploration of Human Nature. 30 July 2018, https://l24. im/WioCkB. Hughes, Sarah. Why Those Subversive Bronte Sisters Still Hypnotise Us. The Guardian, 2 Dec. 2017, www. theguardian. com/books/2016/mar/27/bronte-sisters-enduring-love-affair."} {"url": "https://www.soylentidergi.com/5-farkli-sebeple-neden-cengiz-aytmatov-okumaliyiz", "text": "Cengiz Aytmatov, 12 Aralık 1928 Kırgızistan doğumlu bir edebiyatçı, çevirmen, politikacı ve Türk edebiyat dünyasının en ünlü yazarlarındandır. Türk dünyası ve kültürünü dünyaya tanıtmakta çok önemli bir rol oynamıştır. Gençlik döneminde şahitlik ettiği Sovyet Kırgızistan'ın etkilerini hayatı boyunca hissetmiştir. Döneminde henüz yeni oturmaya başlayan siyasi rejim ve soğuk savaş ortamı Cengiz Aytmatov'un henüz küçük yaşlarda çalışmaya başlamasına, hayatın acı tecrübelerini, savaşın yıkıcı etkilerini çok erken yaşta tatmasına sebebiyet vermiştir. Belki de bu sebepten ötürüdür ki Aytmatov, eserlerinde savaşta arkada kalanları, unutulanları; sembolizm ve Kırgız kültürüyle harmanlayarak işler. II. Dünya Savaşı sonrası yazarları arasında işlediği temalar ve daha önce kimsenin kabul gösteremediği konulardaki çalışmalarıyla her zaman özel bir yere sahip olmuştur. Bir sanatçıyı yaşadığı, büyüdüğü, her ayrıntısına hakim olduğu anavatanının etkilerinden ayrı değerlendirmek neredeyse olanaksızdır. Özellikle konu edebiyat olduğunda, bulunduğunuz ortamın büyüsünün aktarılması ekstra bir önem kazanır. Cengiz Aytmatov, bu aktarımı en kusursuz yapan yazarlardan biridir. Herhangi bir eserinin ilk sayfasını açtığınızda bile kendinizi Kırgızistan'ın bozkır ikliminin ortasında bulursunuz. Aytmatov'un romanlarında doğanın ihtişamlı gücü hissedilir. Kırgız kültürü ve köklerinin derinliklerine inilerek, çevre felsefesi ekseninde, toplum ve sistem eleştirisi yapılır. Hikayelerinde yer alan karakterlerin yaşadığı kimlik bunalımları yerel motiflerle birleştirilerek bir akış yakalanır. Aytmatov romanlarında, doğal motiflerin hikayeyle bütünleşmesinin en bariz örneği hayvanlara verilen roldür. Romanlarında kurt, at gibi figürlere yer verilir, psikolojileri derinlemesine incelenir. Hayvanlara insani özellikler atfederek başarılı olabilmiş sayılı yazarlardan biri olmasıyla Cengiz Aytmatov, okurlarına ve yaşadığı topluma özünüze dönün mesajı vermeyi amaçlar. Aytmatov, eserlerinde ahlak felsefesi temelinde; kültür felsefesi, çevre felsefesi, din felsefesi ve siyaset felsefesi gibi bir çok felsefi konuya atıfta bulunur. Romanlarının büyük çoğunluğunda ahlak felsefesi teorik argümanlardan ziyade, yaratılan tiplerin eylemleri üzerinden okuyucuya bir tutum sergiletme üzerinden işlenir. Kısaca okuyucuya pratik bir rol biçmeyi amaçlar Aytmatov. Mesela 1970 yılında çıkan ve Aytmatov'un en çok beğenilen romanlarından olan Beyaz Gemiyi ele alalım. Söz konusu roman, hem Kırgız kimliğinin kayboluşuna bir sitem hem de ahlaki açıdan iyi ve kötünün mücadelesine işarettir. İyi ve kötü çizgisi net bir şekilde çekilir, karakterlere verilen sebeplerle okuyucuda bir tutum oluşturulması hedeflenir. Bozkırda yaşayan insanların, Kırgız kimliği ve insanın doğası hakkında yapılan tetkikler ile birlikte toplumsal kimlik arayışı işlenir. Aytmatov her zaman bu toplumsal kaosa bir çözümleme getirmeyi amaçlamıştır. şeyleri ya tam anlayamadıkları ya da ters anladıklarıdır. diyerek eserlerindeki olay örgüsünün yarattığı karışıklığı çözmeyi amaçlasa da edebiyatın mistik doğası ve II. Dünya Savaşı sonrası döneminin tüm insanlık üzerindeki etkisi Aytmatov'un eserlerinin tam olarak anlaşılmamasına sebep olmuştur. Eserlerindeki bahsedilen komplike felsefi yapı, üzerinde düşündükçe çözülen bir düğüm gibi kurgulanmış, üzerine düşünen her okurun kendinden bir parça bulabileceği temalar oluşmasını sağlamıştır. Cengiz Aytmatov'un harika edebi becerilerinin yanında bir politikacı ve siyasetçi olduğunu belirtmiştik. Siyasi geçmişinin ve uğraşlarının kendi eserlerine olan etkisi yadsınamaz konumdadır. Aytmatov, eserlerinde siyaseti soyut bir hikaye anlatma aracından ziyade, gerçekçi bir tonda aktarmıştır. Bu gerçekçilik hem dönemi daha iyi anlamamıza olanak sağlar hem de, Aytmatov'un geçmişinin etkilerini hala taşıdığını gösterir. Cengiz Aytmatov'un babası Törekul Aytmatov, Sovyet Kırgızistan'daki seçkin devlet adamlarından biriydi, fakat 1937 yılında sadece Kırgız Türkçesini savunduğu için Rus lideri Stalin tarafından halk düşmanı olarak ilan edilmiştir. Törekul Aytmatov, bu nedenle evinden ve ailesinden koparıldı, kurşuna dizilerek öldürülmüştür. Cengiz Aytmatov'un siyasete olan ilgisini babasıyla ilişkilendirmek yanlış olmaz, ancak Cengiz Aytmatov siyasi geçmişini sanatsal yönüyle birleştirerek bir denge oluşturmayı başarmıştır. Edebi çalışmalarına ek olarak edebi çalışmalarına ek olarak, Avrupa Birliği, NATO, UNESCO ve Benelüks ülkelerinin Kırgız delegeliğini üstlenmiştir. Ayrıca eski Kırgızistan Dışişleri Bakanı Askar Aytmatov'un babasıdır. Siyasi alanda yaptığı tüm bu çalışmalar, eserlerinin bir siyasi altyapı üzerine kurulan toplum analizi ve eleştirisi niteliği taşımasını sağlarmış eserlerine farklı boyutta bir gerçekçilik kazandırmıştır. Eserin konusu temel olarak, eserin başladığı zamandan 4 ay önce evlenmiş olan Cemile ve Sadık'ın evliliğinin, Sadık'ın savaş yüzünden askere gitmesiyle Cemile için bir ikileme girmesidir. Eserin ana karakteri Cemile, kendi ayakları üzerinde durmayı bilen, güçlü bir kadın figürü olarak karşımıza çıkar. Kocasının askere gitmesinden sonra tüm işlere kendisinin koşturması, Daniyar adında çok sessiz, kendi halinde fakir bir gence gönlünü kaptırmasıyla hikaye şekillenmeye başlar. Tüm hikayeyi 15 yaşlarındaki Sadık'ın kardeşi Seyit'in gözünden görürüz. Seyit karakteri, tüm hikayeye dışarıdan bakan bir gözlemci olmasıyla birlikte, hikayenin temel yapı taşlarından biridir. Okurların Cemile'yi nasıl anladığının temeli Seyit'ten geçer. Aytmatov'un eserlerinin hemen hepsinde rastladığımız doğa motifleri Cemile'de de kendini gösterir. Bütün bunların yanı sıra Aytmatov, hikayede aynı birliğin üyesi olan Rus ve Kırgız toplumlarının birbirleri üzerindeki etkilerine değinir. İki toplumun birbirleri üzerinde olan olumsuz etkileri üzerinde çözüm önerilerini sunar. Türk Dünyasının, en başta batı olmak üzere, tüm dünyaya tanıtılması, kültürlerin paylaşılmasına ön ayak olan bir başyapıt olarak Cemile, tartışmasız Aytmatov'un en önemli eserlerinden biridir. Mitolojik ve metafiziksel temalar edebiyat tarihi boyunca kendine bolca yer bulmuştur. Ancak, Aytmatov'u diğer yazarlardan ayıran en önemli nokta, eserlerinde antik anlatıdan farklı olarak mitolojiyi çağdaş bir zeminde sentezlemek ve yeniden yaratmaktı. Aytmatov, Kırgızistan kültürünün temel yapı taşları destan, masal, hikaye ve türküleri, bunların meydana geldiği şartları, ardındaki hikayeleri, insanları kullanırken; Kırgız Türk kültürünü, psikolojisiyle, duyuş ve anlayış tarzıyla, maddi manevi zenginliğiyle o kültürü benimseyenlerin gelecek soylarına yeniden hatırlatmaya çalışmıştır."} {"url": "https://www.soylentidergi.com/5-farkli-sebeple-neden-cesur-yeni-dunya-okumaliyiz", "text": "Aldous Huxley 26 Temmuz 1984'te İngiltere'de doğdu. Huxley, Charles Darwin'in evrim teorisinin erken savunucularından T. H. Huxley'in torunuydu. Babası Leonard, bir öğretmen ve yazardı. Annesi Julia, bir İngiliz şair olan Matthew Arnold'un soyundan geliyordu. Abileri Julian ve Andrew, biyologlardı ve Huxley de kendisine bilim alanında bir kariyer hayal etti. Daha sonrasında Eton'da okurken ise edebi bir kariyere odaklanmaya karar verdi. Bu süreçte ailesinde hayatını kaybedenler oldu ve kendisi de keratitis punktata hastalığına yakalanıp kısmi kör kaldı. Yaşadığı zorluklara rağmen okulundan birincilikle mezun oldu. Şiirler yazmaya ve yayınlamaya başladı. Bu dönemde, Virginia Woolf, Bertrand Russell ve T. S. Eliot gibi entelektüellerle yazarlarla buluşma şansı olduğu Garsington Malikanesi'nde zaman geçiriyordu. Burada geçirdiği günler; bilgisi, zekası ve edebi yeteneğini segileyebilmesini ve ün kazanmaya başlamasını sağladı. Şiirleri ve daha sonra yayımladığı romanlarıyla başarısı geniş çevrelerce duyuldu. 1931'in sonlarında yazmaya başladığı ve 1932'de yayınlanan Cesur Yeni Dünya ile de distopya türünün bilinen isimlerinden biri oldu. Huxley ilk bölüme Londra Merkez Kuluçka ve Şartlandırma Merkezi binasının betimlemesiyle başlar. Londra seçimi tesadüf değildir elbette. Sanayi devriminin doğduğu ülkenin başkenti olarak sanayileşmenin, teknolojinin, tüketimin ve bunların uzantısı olan modern sorunların merkezidir. Yazar tepki çekmemek amacıyla Londra uzamını kullanarak dönemin Amerika yaşantısını eleştirir fakat benzerliklerden dolayı yine tepki görür. İngiltere'nin seçilmesinde ada olmasının da etkisi vardır. Adaların başka herhangi bir yere bağlı olmaması, kendi başına güncel gerçeklikten kopuk bir şekilde var olabilmesi, yapısından dolayı tehditlere karşı korunaklı olması distopik havayı güçlendirmektedir. Eserde bahsedilen Dölleme Odasını betimlerken Huxley; laboratuvar, mikroskop gibi terimler kullanır. Bu terimlere soğuk, ölü gibi sıfatlar ekler. İnsanlığın canlılığın oluştuğu bir olayı kafamızda cansızlaştırıp makineleştirerek bir ironi yaratır ve kaygısını abartılı bir şekilde bize iletir. Huxley'in yarattığı dünyada sonradan dil dağarcığımıza giren Transhumanizm eleştirisi vardır. Eserde, hayata gözlerini açacak olan her insanın genleri önceden belirlenmiştir. Bu insan ırkının fabrika ortamında sözde temizlenip mükemmelleştirme işlemi, toplumun yararına yapıldığı gerekçesiyle insanlığa mutluluk getirecektir. Huxley; Nazizm ve buna benzer tek tip insan modeli üretimini destekleyen politik açılımları eleştirir, teknoloji ilerledikçe insani ve ahlaki sınırların başladığı yeri sorgulatır okuyucuya. Cesur Yeni Dünya'da insanlar üretim aşamalarından itibaren bazı şartlandırmalara maruz bırakılırlar. İnsanlara; hipnopedya adı verilen uykuda öğrenme tekniğiyle, istenilen bilgiler verilir ve şartlandırılma gerçekleşir. Büyük reklam panoları, ses kaydından dinletilenler, radyolar, gazeteler hep bu şartlandırmaları tekrar eder ve birer propaganda aracına dönüşür. Yapmak zorunda olduğun şeyi sevmek, mutluluk ve erdemin sırrıdır. Tüm şartlandırmaların amacı budur: İnsanlara, kaçınılmaz toplumsal yazgılarını sevdirmek. (Huxley, 39) şeklinde açıklar bu durumu Kuluçka Merkezi müdürü. Sınıf ayrımı, düzeni korumaya yönelik alınan tedbirdir bir nevi. İstikrar ve düzenin sağlanabilmesi için insanların hallerinden memnun ve mutlu olması gerekir. Kitapta her yeni bireyin türü; Alfa, Beta, Delta, Gama ve Epsilon olmak üzere önceden belirlenir. Her birey sadece kendi türünü sevmeye ve diğerlerinden nefret etmeye şartlandırılır. Örneğin bir Beta bebeğine uykusunda şunlar dinletilir: Delta çocukları haki giyerler. Yo, hayır, ben Delta çocuklarıyla oyun oynamak istemiyorum. Epsilonlar daha da kötüler. Okuyup, yazamayacak kadar aptallar. Üstelik siyah giyerler ki siyah canavarca bir renktir. Beta olduğum için öyle mutluyum ki...(Huxley 52) İnsanlar izin verilen ölçüde sahte bir farkındalığa sahip olur ve mutlu bir şekilde yazgılarını yaşarlar. Soma, yüce varlık Ford'u hissedebilmek için insanların kendilerinden geçmesini kolaylaştırır. İlahi ile birlikte kendilerinden iyice geçen insanlar, Ford'u hissettiklerini düşünerek 'Toplu seks-poplu seks' haykırışları içerisinde dans ederler. Tanrının ve aşkın askıya alındığı bu dünyada din dahi cinsellikle bağdaştırılmıştır. Bu sanayi toplumunda Ford'un tanrılaştırılması gözler önüne serilir. Zaten eserin zamanı Ford'dan sonra 632'dir. Yani, Ford milat olarak kabul edilir. Bunun yanında, Kuluçka Merkezi müdürü, Dünya Denetçisi'nin odasında kitaplar bulunmasından duyduğu korkuyu 'Ford bilir daha neler vardı' ifadesiyle belirterek Ford'un tanrısallığına vurgu yapar.(Düzgün 51) Dünya Denetçisi, dinlerin tarih gibi eski olduğunu ve Tanrı'nın geçmişte kaldığını söyler. İnsanların yaşlandıkça Tanrı'ya ilgi duyduklarını ve burada yaşlılık olmadığından Tanrı'ya gerek olmadığını belirtir. Modern zamanda Tanrı kendini yokluk şeklinde gösteriyor, sanki hiç yokmuş gibi(Huxley 32) diyerek Tanrı sorunu modern bir problem gibi sunulur. Huxley, Aldous. Cesur Yeni Dünya. İstanbul: İthaki Yayınları, 2007."} {"url": "https://www.soylentidergi.com/5-farkli-sebeple-neden-dan-brown-okumaliyiz", "text": "Dünyanın en çok okunan yazarlarından biri olan Dan Brown, 22 Haziran 1964 yılında Amerika'da doğmuştur. Hayatının din ve bilim arasında bir çatışma ortamı içerisinde geçmiştir. Bunun en büyük sebebi; babası bir matematik profesörüyken annesinin ilahiyat müzisyeni olmasıdır. Asıl mesleği İngilizce öğretmenliğidir ancak yazmaya ve yazar olmaya karşı beslediği büyük heves ile öğretmenliği bırakmıştır. Yazarlığa 1996 yılında Dijital Kale adlı romanı ile başlamıştır. Kitabı çıktıktan kısa bir süre sonra Dan Brown, en çok satan ve okunan yazarlar arasına girmiştir. Dijital Kale; hükümetin, vatandaşların özel bilgilerini izlemesini, onların haklarını ihlal etmesini ve bunun sonucunda doğacak etik sonuçları anlatmaktadır. Brown, üçüncü kitabı olan İhanet Noktası'nda da ahlak ve gizli teknolojilere değinmektedir. Ünlü yazarın daha ikinci kitabı olmasına rağmen Melekler ve Şeytanlar en çok ses getiren eseri olmuştur. Bu kitapla birlikte yazar bizlere Robert Langdon karakterini tanıtmış ve uzun bir yolculuğa çıkarmıştır. Dan Brown'ın yarattığı kurgusal bir karakter olan Robert Langdon, Harvard Üniversitesi'nde Simgebilim profesörüdür. Melekler ve Şeytanlar ile hayatımıza girmiş ve yazarın son kitabı Başlangıç'a kadar süren bu macera dolu serüvende bizlerle olmuştur. Da Vinci Şifresi, Melekler ve Şeytanlar, Cehennem kitaplarıyla beyaz perdeye de hükmeden Langdon'ı ünlü Hollywood oyuncusu Tom Hanks canlandırmaktadır. Robert Langdonbir inanışa sahip değildir. Ancak simgebilim alanındaki uzmanlığı ve bunun sonucunda yaşadığı olaylar onu sürekli din ile yan yana gelmeye zorlamıştır. Langdon, karmaşık şifrelerin, sembollerin ve gizemlerin peşinden gitmek zorunda kalır. Maceraları boyunca tehlikeli durumlarla karşılaşsa da, genellikle zekası ve hızlı düşünme kabiliyeti sayesinde bu durumları aşmayı başarmıştır. Romanlarında sanat, tarih, bilim ve dini gözler önüne seren Dan Brown, çocukluğundan beri süregelen din ve bilim çatışmasını bizlere kitaplarında semboller ve imgelerle sunmaktadır. Brown'ın pek çok romanında ifade ettiği gibi bir tablo sadece bir tablo olmayabilir. Bir bina pek çok anlam ifade edebilir. Sanat, edebiyat, mimari, mit, din ve felsefeye gizlenmiş sembolleri keşfetmeye, onları anlamaya çalışmıştır. Yazar, Kayıp Sembol romanı ile bizlere simgeler ve semboller dünyasının kapısını açmış, bizim de bu dünyayı keşfetmemize ve öğrenmemize yardımcı olmuştur. Kitapta verdiği her sembolü açıklayarak aynı zamanda öğretici bir içerik de ortaya koymuştur. Her kitabında bizlere yepyeni maceralar sunan Dan Brown, semboller kadar şehirlere de önem vermiştir. Her romanının farklı şehirde geçmesi, eserlerinin öğretici yönü onun eserlerini ve yazar kişiliğini daha iyi anlamamızı sağlamaktadır. Melekler ve Şeytanlar; Roma, Da Vinci Şifresi; Paris, Kayıp Sembol; Washington D. C, Cehennem; Floransa, Venedik ve İstanbul, Başlangıç; Barselona'da geçmektedir. Peki bu şehirler öylesine mi seçildi? Melekler ve Şeytanlar'da Vatikan'ı seçmesinin en önemli sebebi din, papalık ve illuminatiyi birbirine bağlamasıdır. Kitabın Cern'de bir laboratuvarda başlaması ise onu bilime bağlar ve bizlere yine bilim ve dinin çatışmasını aynı zamanda birlikteliğini gösterir. Da Vinci Şifresi'nin Paris'te geçmesinin sebebi Brown'ın sanat ve imgeciliği birbiriyle harmanlayabilmesi içindir. Sanat eserlerindeki semboller, yazarın Paris'i seçmesinde büyük rol oynamıştır. Cehennem'in tek bir şehirde değil de üç şehir arasında geçmesi bu kitapta bulunan her bir sembol için ayrı önem taşımaktadır. Floransa'da başlayan yolculuk Dante'nin Cehennem kitabının tasviri için oldukça önemlidir. Eserde yapılan yolculuk ve ulaşılan yerler, Cehennem'in katlarına karşılık bir semboldür. Din ve bilimi bir bütün olarak gören yazar, romanlarında da buna bolca yer vermiştir. Brown'ın pek çok tartışmaya sebebiyet veren bu görüşü onun eserlerini daha iyi anlamamızı sağlar. Her zaman akılcı bir yaklaşım gösteren Langdon'ın simgebilim uzmanı olması, sadece sanat ve sembolizm için değil dini konularda da ona danışılması Brown'ın iç dünyasında din ve bilim çatışmasının en iyi göstergesidir. Dan Brown, bu iki kavramın birbirinden ayrılmaması gerektiği görüşündedir. Ona göre din ve bilim birbirini tamamlayan bir bütündür. Biri olmadan diğerinin açıklanamayacağına inanır. Çocukluğundan beri yapbozlara, bulmacalara düşkün olan Dan Brown, bu hevesini ilerleyen yıllarında kitaplarına aktarmayı başarmıştır. Her kitabını bir yapboz parçası gibi birleştiren yazarımız, biz okuyucuları da bu serüvenin bir parçası haline getirmiştir. Kitaplarında macera ve gerilimi doruklarına kadar yaşatmasını iyi bilen Brown; yer, kişi ve olaylarla ilgili verdiği detaylı bilgilerle de bizlere sanki orada, Robert Langdon'la birlikteymişiz gibi hissetmemizi sağlıyor. Öğrencilik hayatında aldığı bir derste ilgisini çok çeken Leonardo Da Vinci'nin Son Akşam Yemeği tablosu yıllarca onun hayalinde zenginleşmiş ve yıllar sonra karşımıza Da Vinci Şifresi olarak çıkmıştır."} {"url": "https://www.soylentidergi.com/5-farkli-sebeple-neden-didem-madak-okumaliyiz", "text": "Didem Madak, Türk Edebiyatı'nın gelmiş geçmiş en büyük kadın şairlerinden biridir. 1970 İzmir doğumlu şair, kısacık yaşamına birçok şiir ve üç farklı şiir kitabı sığdırarak 2011 yılında kanser sebebiyle aramızdan ayrılmıştır. Eserlerinin birçoğunu 90'lı yıllarda veren Madak'ın şiirinde, dönemin hakim yönelimi postmodernizmin izlerini sıklıkla görürüz. Grapon Kağıtları, Pulbiber Mahallesi ve Ah'lar Ağacı olmak üzere üç farklı şiir kitabı yayımlanmıştır. Şairin çocukluk hatıralarını, annesine olan hasretini yoğun bir lirizmle dile getirdiği ve daha önceden dergilerde yayımladığı şiirlerden oluşan Grapon Kağıtları adlı ilk şiir kitabı 2000 yılında yayımlanmıştır. Şiirler kitaplaşmadan evvel Işıl Madak, sanatçıya İnkılap 2000 Şiir Ödülü'nden bahsettiğinde şair bunu boş işler olarak görür ve bu habere sıcak bakmaz. Ancak kız kardeşi Işıl, sanatçının yazmış olduğu tüm şiirleri Grapon Kağıtları adında bir dosya haline getirerek yarışmaya gönderir ve Didem Madak, bu dosyayla İnkılap 2000 Şiir Ödülünü kazanır. Ah'lar Ağacı'nda daha çok sıkıntılı günler, kadın meseleleri ve yalnızlık ele alınmıştır. Pulbiber Mahallesi'nde ise bu sıkıntılı ruh halinin biraz azaldığı görülür. Şiirlerinde postmodern anlayışın etkisiyle estetik kaygı arka plana itilmiş, yoğun imgesel anlatım adeta şiirin mihenk taşını oluşturmuştur. Madak'ın şiirlerinde anne figürü sıklıkla karşımıza çıkar. Annesini küçük yaşta kaybeden şair, anne özlemini şiirinde işlemiştir. Bunun yanı sıra Madak, şiirinde yalnızlık, kaybolmuşluk, anlam arayışı, kadının toplumdaki rolü gibi temaları sıklıkla karşımıza çıkartır. Onu okumak için sebepleri say say bitiremesek de 5 sebebe sığdırmaya çalıştık. Şimdi gelin Didem Madak okumak için o beş sebebe yakından bakalım. Şairin dizelerinde çiçek figürü önemli bir yer tutar. Madak hemen hemen tüm şiirlerinde çiçek ve çiçeklerden bahseder, kimi zaman bir imge olarak kullanır. En sık kullandığı imgelerden biridir hatta. Madak'ın masalsı anlatımı içinde çiçekler adeta şiirini süsler. Değindiği konular ve değiniş biçimi onu, Türk Edebiyatı'nın çiçekli şairi yapmıştır. Eğer siz de okuduğunuz şiirden çiçek kokuları almak isterseniz, Didem Madak okumanızı tavsiye ederiz. Didem Madak annesini küçük yaşta kaybetmiş bir şairdir ki bu sebeple şiirlerinde annesine olan özlemini sıklıkla dile getirir. Şöyle der bir şiirinde On dört yaşındaydı ruhum bayım, bir mermer masanın soğukluğunda yaşlandı. Bu dizesinde annesini kaybetmiş olmanın yoğun acısını hissettirir okuyucusuna. Şöyle demiştir bir başka şiirinde Bir gölgeyi sevmek ne demektir bilmezsiniz siz bayım / Öldüğü gece terliklerindeki izleri okşadım. Madak, annesinden o kadar çok söz eder ki dizelerinde bizi adeta annesiyle tanıştırır, Füsunla. Füsun Hanım kızı Didem üzerinde şiire ilişkin ilk izlenimleri uyandırmıştır. Şairin dizelerinde en çok karşılaştığımız unsurlardan biridir Füsun. Didem Madak, kendisiyle yapılan bir söyleşide, Beni edebiyatla tanıştıran annemdir. Birçok güzel çocuk romanı okudum, bu yüzden mutluluk dendiğinde hep o günleri ve o çocuk romanlarını hatırlarım. Annemin ölümünden sonra terkedilmiş ve yalnız günler başladı. Kütüphaneden eve taşıdığım kitapları okuyarak geçen uzun yaz günleri... Madak bazı dizelerinde annesine seslenmiş, bazı şiirlerinde annesiyle dertleşmiştir. Anne özlemini bu denli iyi işlemiş olması onu, anne denildiğinde ilk akla gelen şairlerden biri yapmıştır. Madak bir şiirinde böyle söylemiştir. İmgeleri öyle ustalıkla kullanır ki, bazen ne demek istediğini sadece o anlar. Oldukça farklı bir hayal gücüne sahiptir. İmgeden imgeye koşar, kelimeleri çoğu zaman insanların kullandığı anlamda kullanmaz. Kelimelerle oynar bir nevi. Kendisiyle yapılan bir röportajda şöyle söylemiştir Benim şiirimi şiir yapan şey hatalarım, kusurlarım ve beceriksizliğimdir. Saman alevi gibi parlayıp sönen imgelerdir. Okuduklarında şöyle düşünecekler: bu şiir değil ama nedense yine de şiir. Madak kendi şiirlerini böyle değerlendirmiştir. Şiirin klasik kalıplarına uymayıp kendine has bir şiir dili yaratmıştır ve onun şiirini şiir yapan unsur kurallar ve kalıplar değil kullandığı benzersiz imgeler olmuştur. Şiirlerini okurken Madak'ın eşsiz hayal dünyasında seyahate çıkabilirsiniz. Postmodern dönem şairlerinin en bariz özelliği geleneğe bağlı olmayışlarıdır. Madak, geleneğe bağlı kalmadığı gibi özgünlüğüyle de dikkat çeker. Kullandığı imgelere başka bir şairin dizelerinde asla rastlanmaz. Madak'ın kalemi farklıdır. O dışında kimsenin aklına gelemeyecek kelime oyunlarıyla süsler şiirini. Özgünlük açısından çığır açan bir şair diyebiliriz onun için. Bu sebepledir ki Madak okuyucusu, onun izi olan şiiri çok çabuk ayırt edebilir. Masalsı bir anlatımı vardır şairin. Dilin imkanlarından fazlasıyla yararlanarak oldukça zengin ve özgün bir anlatım benimsemiştir. Didem Madak şiirlerinin neredeyse hepsinde iç sıkıntıları ve varoluşsal problemleri karşımıza çıkar. İç dünyası şiirlerinin ana malzemesidir aslında. Şiirlerinde; yalnızlık ve yabancılaşma, rutubet ve tek başınalık, kaybolma isteği ve kendini arama, ümit, ümitsizlik, vazgeçmişlik konularını sıklıkla işlemiştir. İzmir'de bir bodrum katında oturduğu dönem vardır hayatında ve şöyle der: Ben bir bodrum kat kızıyım bayım, yalnızlıktan başka imparator tanımaz bodrumum. O bodrum katından ve geçirdiği umutsuz, yalnız günlerden bahseder bazı dizelerinde. Kimi gün öylesine yalnızdım. Derdimi annemin fotoğrafına anlattım. Yalnızlığını böyle tasvir etmiştir bir başka dizesinde. Didem Madak okumak, özüne ayna tutmak gibidir. Tüm içsel sıkıntılarınla yüzleştirir, kendi kendiyle dertleştirir insanı Madak şiiri."} {"url": "https://www.soylentidergi.com/5-farkli-sebeple-neden-dogan-cuceloglu-okumaliyiz", "text": "Yaşamıyla, duruşuyla, içtenliği ile gönüllere taht kurmuş psikolog ve yazar Doğan Cüceloğlu'nu neden okumamız gerektiğini 5 maddeyle sizler için inceledik. Doğan Cüceloğlu, Mersin Silifke'de 1938 yılında on bir çocuklu bir ailenin on birinci çocuğu olarak hayata gözlerini açmıştır. 83 yıllık yaşamına 21 psikoloji kitabı sığdırmıştır. Yazdıklarıyla hayatımıza dokunmuş başarılı bir yazardır. İlkokulu Mersin'de ortaokulu ise Kırklareli Lisesinde okumuştur. Ardından üniversiteyi İstanbul Üniversitesi Psikoloji Bölümünde okumuş ve üniversiteden mezun olduktan sonra ABD'de Illinois Üniversitesi'nde doktorasını yapmıştır. 1996 yılından vefatına kadar Türkiye'de üniversite öğrencilerine, öğretmenlere, ebeveynlere ve işadamlarına yönelik seminerlere, konferanslara ve atölye çalışmalarına ağırlık vermiştir. 16 Şubat 2021'de İstanbul'da 83 yaşında hayatını kaybetmiştir. Yaşama gözlerimizi açmamızla birlikte mücadelemiz de başlar. Bu yolda kendimizi bulmaya, yeni şeyler keşfetmeye, insan ilişkilerinde başarılı olmaya çalışırız. Her günle birlikte yeni şeyler öğrenme şansı da doğar. Doğan Cüceloğlu gibi kitaplarıyla, sözleriyle hayatımıza ışık tutmuş kişilerin gönlümüzde yeri bir başkadır. Bazen görsek, yaşasak da bazı şeyleri anlamaz ya da görmezden geliriz. Doğan Cüceloğlu ise kitaplarında bu gerçekleri nahoş bir şekilde çok da kırmadan tüm çıplaklığı ile gözler önüne serer. Hayata bakışımızı değiştirecek anekdotlarıyla, hikayeleriyle kitaplarında hayata dair ipuçlarını yakalarız. İnsanı anlamak, kişinin kendisini anlamasıyla başlar. Bu anlama kabiliyeti için de insanla hemhal olmak, incelemek, gözlemlemek gerekir. Doğan Cüceloğlu yaşamı boyunca insanlara, insanlar için türlü paylaşımlarda bulunmuştur. Kişinin kendisini anlaması, çevresini tanıması için türlü yazılar yazmış, kitaplarında gerçek yaşamlardan küçük kesitlere yer vermiştir. Doğan Cüceloğlu insanı insana sevgi diliyle kendine özgü üslubuyla çok güzel anlatır; yaşantımıza değer katmamıza, kişisel yolculuğumuzda kendimizi keşfetmemize yardımcı olur. Kişisel gelişiminize katkıda bulunmak ve bunun için en doğru kitapları okumak isterseniz Doğan Cüceloğlu kitapları tam size göre! Yazdığı 21 kitabın her birinde kendinizi bir adım daha öteye götürecek bilgilerle karşılaşacaksınız. Ebeveynlik, öğretmenlik, evlilik, iletişim vb. konular hakkında kendimizi nasıl geliştirebileceğimizi, nasıl daha iyisi olabileceğimizi anlatan kitapları ile kendi içinizde uzun yolculuklara çıkacaksınız. Savaşçı, Geliştiren Anne- Baba, Var Mısın?, Öğretmen Olmak, İnsan İnsana, İçimizdeki Çocuk ve diğer tüm kitaplarında kendinizi bulacaksınız. Yazarın bir kitabını okuduktan sonra diğer kitaplarını merakla ve heyecanla okumak isteyeceksiniz. Alanında uzmanlaşmış ve birçok başarıya imza atmış olan Doğan Cüceloğlu yaşama dair farkındalıklarını bizlere aktarır. Hayatın içinden süzülüp gelen korkular, kızgınlıklar, düş kırıklıkları, hüzünler, bizi biz yapan duygularımız içtenlikle anlatılır Doğan Cüceloğlu kitaplarında. Uzmanlığının vermiş olduğu bilgi birikimi ile farklı psikolojik gerçeklere tanık oluruz. Anlattığı konuların hayattan örneklerle pekiştirerek okuyucunun kolay anlamasını sağlar. Bir çocuğun kalbine dokunmak, kendini keşfetmesine yardımcı olmak o kadar değerli ki... Yazdıklarıyla her çocuğun, çocukluğunu yaşamasını isteyen Doğan Cüceloğlu'nun öğretmen kişiliği öğretmenlere, öğretmen adaylarına çok şey anlatır. Öğretmenim Bir Bakar Mısınız? ve Öğretmen Olmak kitaplarıyla içinize dokunan hikayelere tanık olacaksınız."} {"url": "https://www.soylentidergi.com/5-farkli-sebeple-neden-jack-london-okumaliyiz", "text": "12 Ocak 1876'da San Francisco'da doğan John Griffith Chaney'i bizler Jack London olarak tanıdık. Henüz 14 yaşındayken okulu bırakarak San Francisco Körfezi'nden Japonya'ya kadar geniş bir yelpazede türlü maceralar yaşama fırsatı buldu. ABD'nin çoğunu yük trenleriyle dolaşmaktan hapse atılmaya kadar birçok farklı koşullarda hayatını sürdüren London, tarih 1894'e geldiğinde kendini işçi sınıfa ait hisseden militan bir sosyalistti. Yarı otobiyografik olarak tanımlanabilecek romanı Martin Eden'da da anlattığı üzere yaşamını kazanmak için yazmaya karar verdi ve bu karar doğrultusunda dergilere yazılar göndermeye başladı. Bu çalışmaları sonuç verdi ki yazdığı Vahşetin Çağrısı, Deniz Kurdu gibi kitapları ve diğer edebi eserleriyle 30 yaşına gelmeden ünlü bir yazar olmuştu. Yaşamının son gününe kadar hayata dair cüretkar planlara ve bitmeyen bir coşkuya sahip olan yazar, hayatının her döneminde farklı zorluklarla sınandı ancak bütün sorunlar onun sadece daha büyük hayaller kurmasına sebep oldu. Hayalleri doğrultusunda artan yazma isteğiyle günümüzde de okuyucuların beğenisini kazanmaya devam eden Beyaz Diş, Kızıl Veba, Ateş Yakmak ve Ademden Önce gibi birçok eserini kaleme alan London, 22 Kasım 1916'da 40 yaşında hayata veda etti. İşte sizlere maceracı ruhunu, ideallerini ve doğayla olan bağını kitaplarına da yansıtmış olan Jack London'ı okumak için 5 sebep! London'ın kitaplarında birçoğumuzun hiçbir zaman yolunun düşmeyeceği veya düşmesini de istemeyeceği yerlere zorlu yolculuklar yaparız. Üstelik bu yolculuklar çoğu zaman fazla vaktimizi almayan kısa yolculuklardır. Örneğin kurtların çektiği bir kızakta bütün heyecan ve gerilimi hissederek karlarda ilerlemek, bir günümüzü bile almayacak bir okuma ile mümkündür. Yazar bizleri kitaplarında soğuk iklimlerin hakim olduğu coğrafyalarda hayatta kalma içgüdümüzü tetikleyecek türlü maceralara çağırır. Kimi zaman Alaska'da soğuktan titretirken kimi zaman da Kanada tundralarına doğru Altına Hücum hareketine eşlikçi yapar bizleri. London'ın gözlem ve betimlemedeki yeteneği öyledir ki bizlere karda düşe kalka çaresizlikle yürüdüğümüzü, büyük bir yorgunlukla dağları aştığımızı veya üşümüş ayaklarımızın her adımında donmuş gölün çatırdadığını hissettirecektir. Doğanın içinde, hayvanlarla, soğuk bir iklimde, belki Yukon'da belki Alaska'da bir başımıza veya bizim gibi çaresiz ama korkusuz bir grup insanla neler yapardık? Bu sorunun cevabını Jack London'ın kitaplarıyla deneyimlemek mümkün. Eserleri yalnızca doğayı betimlemesi ve yaşam şartlarını detaylı anlatımıyla değil hayvanlar ve onların içgüdüsel hareketleri hakkındaki hakimiyetiyle de öne çıkar. Yani yazarın kitaplarında okuduğumuz maceralar, hissettiğimiz duygular veya attığımız adımlar her zaman iki ayaklılara ait olmaz. Karların üstünde daha hızlı koşmamız için kırbaçlanırken hayvanların belki de hiç farkında olmadığımız duyguları ve hareketleri üzerine düşünürken buluruz kendimizi. Yaşama, sevgiye, çaresizliğe, aile kavramına, fiziki koşullara adapte olmanın zorluğuna veya insanların acımasızlığına bir de Beyaz Diş'in ya da Vahşetin Çağrısı'nın çekiciliği ile savaşan Buck'ın gözünden bakmak gerekir. Jack London'ın eserlerinin belki de en güzel yanı ilk sayfada okuduğumuz karakterin son sayfada okuduğumuz karakterle aynı olmamasıdır. Her maceranın, olayın veya sohbetin karakterler üzerindeki etkisini ve onları nasıl değiştirdiğini görmemek mümkün değil. Karakterlerin yaşadıklarından çıkardıkları derslerin bir sonraki adımlarına yön verdiğini, içsel dünyalarındaki karmaşaların hayatlarını düğüm haline getirdiğini ya da minik düşüncelerin sayfalar geçtikçe bir çığ gibi büyüdüğünü gözlemleyebiliriz. Bu değişim ve gelişimlerin henüz kitabı okurken bile bizi de değişime itmesi ise London'ın eserlerini okuyucuya geçirme yeteneğinden başka bir şey değil. Martin Eden ile beraber bir yanda okumaya, öğrenmeye dair isteğiniz körüklenirken diğer yanda kendinizi hayatınızda kimseyi kutsallaştırmayacağınıza dair yeminler eder halde bulabilirsiniz. London, Beyaz Diş'te okuyucuya sevginin hayatındaki birçok kötülüğe diz çöktürebileceğini, Vahşetin Çağrısı'nda ise koşulların onu olmayı hiç istemediği insanlara dönüştürebileceğini hatırlatır. Okudukça kendinize aynada bakar gibi hissetmek, hatalarınızı veya kendi içinizdeki kötülükleri fark etmek istiyorsanız London'ın kitaplarında karakterlerin gelişimlerinden sizler de pay çıkarabilirsiniz. İlkel ve yamyam kavimler bile, kapitalist sınıf kadar kaba ve zalim değildir. der Oligarşi olarak adlandırılan topluluğun işçiler üzerindeki sömürüsünden bahsettiği Demir Ökçe'de London. Sosyal adaletsizliklere, sosyalizme, devrimci düşüncelere, eğitim sistemi eleştirilerine, sanat ve edebiyattaki yozlaşmalara dair düşüncelerine sık sık yer vermiştir kitaplarında. Beyaz Diş ve Deniz Kurdu'nda doğanın tahribatı hakkındaki haykırışlarını duyarken London'ın; sınıf ayrımcılığını, eğitim sistemi ve sosyal adaletsizlikler üzerine eleştirilerini ise Martin'in yalpalayan adımlarında görürüz. Kızılgöz'ün şiddete eğilimi üzerinden bizlere... sadece insan türünün erkeği dişisini öldürür. diyerek acı gerçekleri hatırlatan yazarın toplumsal sorunlar hakkındaki sorgulamalarını ve incelemelerini okumak ufuk açıcı bir deneyim sağlayacaktır. Jack London'ın eserleriyle tanıştığınız zaman yazım tarzı ve edebi becerileri ile sizi kolayca kitaba bağladığını, maceralara ve direnişlere dahil ettiğini fark edebilirsiniz. Birçok eserinde sade, açık ve güçlü bir dil kullanan yazar, özellikle doğayı canlandırma konusunda öne çıkmaktadır. London'ın doğa tasvirlerini okurken betimlemelerin sıkıcılıktan ne kadar uzak olduğunu düşünebilir, yazdıklarıyla ortamları adeta bir film sahnesi gibi sizlere sunduğunu gözlemleyebilir, ağaçların arasında yürüyen o üşümüş insanın kendiniz olduğunuzu hissedebilirsiniz. Sürükleyici anlatımıyla hikayelerinde ve romanlarında sizleri olayların içine çekerken merakınızı da canlı tutar. Macera ve gerilimi ustalıkla kullanan yazarın heyecan verici olaylarla dolu dünyasına sizler de dahil olun."} {"url": "https://www.soylentidergi.com/5-farkli-sebeple-neden-khaled-hosseini-okumaliyiz", "text": "Dünyada en çok okunan ve çok satanlar listesinin baş yazarlarından olan Khaled Hosseını'i neden okumamız gerektiği hakkında beş nedeni paylaşmak istedik. Khaled Hosseini 1965'te Afganistan'ın Kabil kentinde doğmuştur. Babası Afganistan Dışişleri Bakanlığı'nda diplomat olup annesi Farsça ve Tarih öğretmenidir. Khaled Hosseini 2006 yılında Birleşmiş Milletler Mülteci Ajansı tarafından İyi Niyet Elçisi olarak seçilmiştir. Afganistan halkına insanı yardım sağlayan kar amacı gütmeyen Khaled Hosseini Vakfı'nı kurmuştur. Eşi ve iki çocuğu ile birlikte Kaliforniya'da yaşamaktadır. Khaled Hosseini'nin ilk romanı olan Uçurtma Avcısı büyük ses getirmiştir. New York Times'ın en çok satanlar listesinde yer alan kitabı yetmiş ülkede basılarak okuyuculara sunulmuştur. Uçurtma Avcısı kitabında anavatanından Amerika'ya göç etmelerinin esintileri yer almaktadır. Khaled Hosseini Uçurtma Avcısı kitabı, tüm dünyada çok satanlar listelerinde uzun süre yerini korumuş başarılı roman Hollywood'un dikkatini çekmiştir. Yönetmen Marc Forsters tarafından sinemaya uyarlanmış ve Oscar'a aday gösterilmiştir. İlk kitabından sonra Ve Dağlar Yankılandı, Bin Muhteşem Güneş kitaplarını yayınlamıştır. Bin Muhteşem Güneş kitabı New York Times'ın çok satanlar listesinde on beş hafta boyunca kalmıştır. Uçurtma Avcısı ve Bin Muhteşem Güneş kitapları Amerika'da 10 milyondan fazla, dünya çapında ise 38 milyon satmıştır. Neden Khaled Hosseını okumalıyız, gelin beraber bakalım! Kurgusuyla sizi içine çekip bir solukta okuyabileceğiniz kitapların size hissettirdikleri uzun soluklu olabilir. Olay örgüsünün kronolojik sıralaması, duyguların insanda vücut bulmuş halinin kelimelere yansıması ile mutlaka kendinizden bir şeyler bulacaksınız. Hosseını, kitaplarında okuyucusuna yansıttığı duygular ile olaylar gerçek bir yaşamdan alınmış gibi bizi kendine çekiyor. Aşk, arkadaşlık, kardeşlik, ebeveyn-çocuk, ilişkileri derinden yansıtılmıştır. Bunun yanında savaş dönemlerinde dengelerin nasıl değiştiği, savaşın kişilerarası ilişkilere nasıl yansıdığı anlatılmıştır. Yazarın kitaplarındaki açık ve sade dili ile anlatım akıcı hale gelmiştir. Anlatımın son derece akıcı olması ile romanlarını elinizden bırakamayacak, hep sonraki sayfayı merak edeceksiniz. kalemin güçlü ve parlak olması ile hayat derslerine tanık olacaksınız. Kitapların altını çizmeyi seven biriyseniz kaleminizi yanınızdan ayırmamanızı tavsiye ederiz. Afganistan'da yıllardır yaşanan savaşlara, ölümlere, acılara tanık olmak isterseniz Hosseını kitapları tam size göre. Hosseıni kitaplarında savaşın izlerini, kişideki etkilerini gözler önüne seriyor. Uçurtma Avcısı, Bin Muhteşem Güneş, Ve Dağlar Yankılandı kitapları Kabil'de yaşananların bize ulaşmasını sağlıyor. Kitap karakterlerinin geçmişteki ve günümüzdeki hallerinin, mülteci olarak yaşadıkları sorunların ve memleket özlemlerinin anlatılması ile farklı deneyimler yaşamamıza neden oluyor. Bir savaşta olanların en çok kadınları ve çocukları etkilemesi kaçınılmazdır. Kadınların eşleri savaşa giderken veya düşmanın bir kurşunuyla ölürken açılan yaralar, üstlenilen sorumluluklar ve travmalar ağır bir yük olarak çocuğa ve kadına verilir. Yazar Bin Muhteşem Güneş adlı eserinde Küçük yaşta evlendirilen kızlar, çocuğu olmayan kadınlar, babaya ya da çocukluk arkadaşına duyulan, geçmişe gömülmüş aşkları güçlü bir kalemle anlatır. Uçurtma Avcısı ve Ve Dağlar Yankılandı kitaplarında ise çocukların gözünden savaşı ve büyüdüklerinde bundan nasıl izler taşıdıklarını anlatır. Arkadaşlığı, kardeşliği, çocuk-ebeveyn ilişkilerini samimi bir şekilde okuyucuya sunar. Mültecileri misafir olarak görürken, onların gözünden misafir olmanın nasıl bir şey olacağı konusunda pek düşünmeyiz. Memleketinden ayrılmak zorunda bırakılan biri nasıl hisseder, sonraki yaşamında vatan hasretiyle nasıl yaşar, vatanında bıraktığı bir parçasını nasıl tamamlamaya çalışır? Bu sorulara mülteci olmadan cevap vermemiz çok zordur. Hosseını kendisinin de vatanından koparılmış biri olarak bu duyguları, benliklerinde olan fırtınaları romanlarına yansıtmıştır. Köklerini başka bir yerde bırakıp gelmiş biri başka bir yerde varlığını nasıl idame ettirir? İlk var olduğu yeri unutarak benliğini nasıl tanımlar? Memleketimizi bıraktığımızda kendimizden bir parçayı da orada bırakırız. Sonra gittiğimiz her yerde o eksik parçayı ararız. Yerini başka şeylerle doldurmaya çalışsak da o boşluk oradadır, kalbinizin en derinlerinde hissedersiniz."} {"url": "https://www.soylentidergi.com/5-farkli-sebeple-neden-murat-mentes-okumaliyiz", "text": "Türk Şair ve romancı Murat Menteş, 1974 yılında İstanbul'da dünyaya gelmiştir. Çocukluğunda bisiklet tamirciliğiyle uğraşmıştır. İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesindeki öğrenimini yarıda bıraktıktan sonra yazarlık, sahaflık, gazetecilik ve yayıncılık gibi mesleklerin içinde yer alan Menteş, amatör olarak boksla ilgilenmiştir. Kendi deyimiyle yediği yumruklar dayanılmaz bir raddeye gelince ringlere veda edip şiir yazmaya koyulmuştur. Peki neden Murat Menteş okumalıyız? Hadi gelin hep beraber bu 5 maddeye göz atalım. Murat Menteş diğer yazarlara kıyasla çok farklı bir tarza sahiptir. Eserlerinde kıvrak zekasıyla kurguladığı olay örgüleri, beyin yakan betimlemeleri, aforizmaları, laf cambazlıkları, size sanki kitap okuyormuş gibi değil de film izliyormuş gibi hissettirir. Eserlerinde çokça kelime oyunu da yapan Menteş, kelimelerle oyun oynayan yazar tanımına karşılık Kelimeler nimettir, nimetle oyun olmaz. diyerek karşılık vermiştir. Eserlerini kara mizah, felsefe, sinema, müzik ve daha birçok şeyi zekice harmanlayarak ortaya çıkardığı için, Murat Menteş okurken bir an olsun sıkılmıyorsunuz. Eğlenceli dili kitaptan kopmamızı engelliyor. Yazarın 2005 yılında yayımlanan ilk romanı olan Dublörün Dilemması zekice kurgulanmış, son derece sürükleyici ve sıra dışı bir roman. Kitap konusu itibariyle Nuh Tufan isimli karakterin ve en yakın arkadaşı İbrahim Kurban'ın bir buluşa imza atmasıyla ortaya çıkan ve devamında Ferruh Ferman ile tanışmaları ve bunun yol açtığı olaylar silsilesini anlatıyor. İçinde kitap listesi, film listesi, müzik listesi çıkaracak kadar fazla eser barındıran kitap aynı zamanda çokça felsefi tartışmaya da yer açıyor. Ağırlıklı olarak mizah ve aksiyon üzerinden ilerleyen kitap, Ferruh Ferman karakterinin detaylı anlatıldığı kısımda ise durgunlaşıyor. Aile içi iletişim ne kadar önemli olduğunu, ayrıca Ferruh Ferman karakterinin şiddetçi ve baskıcı babası yüzünden kekeme olduğunu öğreniyoruz. Madem Murat Menteş kitaplarını konuşuyoruz o zaman orijinal kitap kapaklarından bahsetmezsek olmaz. İlk romanı Dublörün Dilemması 2005 yılında yayımlandı. Oldukça ilginç bir tasarıma sahip olan bu kitabın kapağında Alper Canıgüz ve Onur Ünlü'yü görüyoruz. İkili bir aksiyon sahnesinin tam da ortasında gibiler. Tıpkı kitapta hikayeleri anlatılan Nuh Tufan ve İbrahim Kurban karakterleri gibi. 2013 yılında yayımlanan Ruhi Mücerret romanının kapağında ise bizi bir sürpriz karşılıyor. Kapağın ortasındaki televizyonun içinde yer alan görselin yansımasının bir yüzü Cüneyt Arkın'ı gösterirken diğer yüzü Orhan Gencebay'ı gösteriyor. Böyle orijinal kapaklar ile okurun ilgisini çekmeyi çok iyi başarıyor Murat Menteş."} {"url": "https://www.soylentidergi.com/5-farkli-sebeple-neden-nazim-hikmet-okumaliyiz", "text": "Türk edebiyatının öncü figürlerinden biri olan Nazım Hikmet, modern Türk şiirinin önemli isimlerinden biridir. 20. Yüzyılın en etkili şairlerinden kabul edilen Nazım Hikmet, sanat dünyasına adını kazımıştır. Hem üstün edebi becerileri hem de toplumsal farkındalığı ile tanınan Nazım Hikmet, eserlerinden sıkça toplumsal temaları işlediği gibi duygusal derinlikleri de ihmal etmez. Şiirlerinde sıklıkla toplumsal temaları işlerken aynı zamanda duygusal derinlikleri ve insanlık hallerini anlatarak geniş bir okuyucu kitlesine hitap etmiştir. 1902 yılında Selanik'te dünyaya gelen Nazım Hikmet, genç yaşlarda edebiyatla tanışmış ve şiir yazmaya başlamıştır. Onun şiirlerinde yer alan etkileyici görseller ve güçlü ifade, onu Türk şiirinin öne çıkan isimlerinden biri olarak konumlandırmıştır. Şiirlerindeki etkileyici ve sarsıcı anlatım, Nazım Hikmet'i Türk edebiyatında unutulmaz bir figür yapmıştır. Sanatsal ifadenin sınırlarını zorlayarak, toplumsal dönüşüm ve değişim için edebiyatın gücünü gösterir. Nazım Hikmet'in şiirleri sadece kelime oyunlarından ibaret değildir. Onlar; toplumsal değişimi teşvik etme ve insanların farkındalığını artırma amacını taşır. Bu, onun edebi başarısının yanı sıra toplumsal etkisinin bir yansımasıdır. Uluslararası arenada da etkisini gösteren Nazım Hikmet, çevirileri sayesinde, farklı dillerde okuyuculara ulaşarak edebiyatın sınırlarını aşmış, küresel bir ses haline gelmiştir. İşte Nazım Hikmet'i okumanız için 5 sebep! Nazım Hikmet'in şiirlerini okumak, adeta bir müzikal performans izlemek gibidir. O kelimeleri; ritmiyle, akıcılığıyla ve sesin melodisiyle harmanlayan bir şairdir. Nazım Hikmet'in edebi üslubu, imgeleri ve dil kullanımı, onun eserlerini diğerlerinden ayıran benzersiz özelliklerdir. Şiirlerindeki dil sadece kelime oyunlarına değil, aynı zamanda derin anlamlara da kapı aralar. Her bir kelime, yüklü imgeler ve düşündürücü metaforlarla örülüdür. Bu da okuyucunun metni daha da derinlemesine kavramasını ve yorumlamasını kolaylaştırır. Nazım Hikmet, sözlerin ve dillerin en yüksek notalarını kullanarak, okuyucuyu etkileyici bir dil yolculuğuna çıkarır. Nazım Hikmet, sanatın toplumsal dönüşümü nasıl şekillendirebileceğini ve toplumun bilinçlenmesindeki rolünü kanıtlar. Sanatın yalnızca estetik değil, aynı zamanda toplumsal değişim ve farkındalık yaratma gücünü gösteren Nazım Hikmet, eserlerinde bu görüşü güçlü bir şekilde vurgular. Toplumsal adalet, eşitlik, özgürlük gibi kavramları, şiirlerinde özenle işler ve okuyucunun zihin dünyasında canlandırır. Nazım Hikmet'in eserleri, toplumsal meselelere duyarlılığı artırmak amacıyla tasarlanmıştır. Şiirlerinde farklı kesimlerden gelen insanların yaşadığı güçlükleri ve maruz kaldıkları haksızlıkları dile getirerek okuyucuların duygusal bir bağ kurmasını sağlar. Onun anlatımındaki insanlık halleri ve yaşanan zorluklar, okuyucuların gerçek dünyayla daha yakın bir ilişki kurmalarına yardımcı olur. Onun şiirleri, sadece bireysel duyguları değil, aynı zamanda toplumun genel durumunu ve ihtiyaçlarını da yansıtır. Bu da okuyucuların, toplumsal sorunları daha derinlemesine anlamalarını ve çözüm arayışına katkıda bulunmalarını teşvik eder. Nazım Hikmet, eserlerinde sıklıkla toplumsal eleştiri ve siyasi temaları işler. Onun şiirleri, döneminin siyasi atmosferini yansıtarak toplumsal değişimleri ve dertleri yorumlar. Siyasi görüşlerini ve toplumsal adaletsizliklere duyduğu tepkiyi şiirlerine yansıtması, onun sadece bir şair değil aynı zamanda toplumsal bir aktivist olduğunu gösterir. Nazım Hikmet'in siyasi ifadesi de dikkat çeker. Eserlerinde siyasi liderlerin ve hükümetlerin tutumlarına eleştirel bakış açıları yer alır. Halkın yaşadığı sıkıntıları ve toplumsal eşitsizlikleri, sert ama etkili bir dil kullanarak dile getirir. Bu siyasi vurgu, okuyucuların toplumsal gerçekleri daha geniş bir perspektiften görmelerini sağlar. Nazım Hikmet'in şiirlerinde sevgi ve aşk, evrensel bir bakış açısıyla ele alınır. Şairin eserleri, romantik duygulardan aile bağlarına, dostluk ilişkilerinden insanlara duyulan genel sevgiye kadar geniş bir duygusal yelpazeyi içerir. Şiirlerinde sevginin farklı varyasyonlarını anlatırken, bu tema üzerindeki evrensel etkiyi de öne çıkarır. Nazım Hikmet, aşkı yalnızca romantik bir ilişkinin içsel boyutu olarak değil, aynı zamanda insanlara, doğaya ve tüm insanlığa duyulan derin bir sevgi olarak da ele alır. Şiirlerindeki imgeler ve metaforlar, sevginin çeşitli tonlarını yansıtarak bu duygunun evrenselliğini öne çıkarır. Şair, sevgi ve aşkın içerdiği karmaşıklığı ve renkliliği betimlerken aynı zamanda bu duyguların insanların kimliğini nasıl şekillendirdiğini de gösterir. İçinde mutluluk, hüzün, umut ve özlem gibi bir dizi farklı duygunun yer aldığı sevginin çeşitliliğini vurgularken okuyuculara kendi deneyimlerini anımsatır. Nazım Hikmet'in eserleri, sevginin insanları birleştiren ve anlayışı teşvik eden bir güç olduğunu gösterir. Nazım Hikmet, eserlerindeki karakterler ve olaylar aracılığıyla okuyucuları farklı insanların yaşadığı deneyimlere içtenlikle empati yapmaya çağırır. Onun eserleri, insanların duygusal dünyalarına derinlemesine bakarak insanlık halini anlamaya çalışır. Empati ve insanlık teması, onun şiirlerinin temel taşlarından biridir. Şair, farklı bireylerin yaşadığı acıları, sevinçleri, umutları ve çatışmaları içselleştirerek ve paylaşma gücüyle dolu bir empati duygusuyla yazmıştır. Nazım Hikmet'in eserleri, insanların ruhsal zenginliklerini keşfetmek ve içsel deneyimlerini daha derinlemesine anlamak isteyenleri yönlendirir. Empati teması, şairin farklı duygusal meydan okumlar ve yaşantılar arasındaki paralellikleri vurgulama amacını taşır. O, insanların farklılık gösterse de aslında temelde ortak duygusal deneyimler yaşadığını hatırlatır. Bu, okuyucuların insanlar arasındaki bağları ve evrensel insanlık değerlerini daha iyi anlamalarını sağlar."} {"url": "https://www.soylentidergi.com/5-farkli-sebeple-neden-nilgun-marmara-okumaliyiz", "text": "Nilgün Marmara 1958 yılında İstanbul'da dünyaya geldi. Marksist bir babanın çocuğu olarak yetişen Nilgün Marmara, öğrenimini Boğaziçi Üniversitesi'nde tamamladı. Türk Edebiyatı'nın yavaş yavaş aşina olmaya başladığı varoluşçuluk akımı, şiirlerinde büyük bir yere sahipti. Ama döneminin popüler fikirlerine ayak uyduramadı. Kendine özgü denemeleri ve şiirleriyle, dünyada olamasa da edebiyatta kendine bir yer edinmeyi başardı. Evlendikten sonra eşiyle Libya'ya taşınan Marmara, burada bulunduğu sürece depresyon belirtileri göstermeye başladı. Burada arkadaş çevresi olmayan Nilgün, günlerini arkadaşı Ece Ayhan ile mektuplaşarak ve şiirlerini yazarak geçirdi. İstanbul'a döndüğünde eşi, Nilgün'ün tedavi olmasını istedi fakat kendisi tedaviyi reddetti. 13 Ekim 1987'de 29 yaşındayken kaldığı evin balkonundan atlayarak intihar etti. Nilgün Marmara'nın evi, dönem yazarlarının uğrak yeriydi. Dönemin sağ sol tartışmaları, askeri darbe ve dönem edebiyatının eleştirileri, tartışmalarında değişmeyen konulardı. Nilgün Marmara bu ev ziyaretleri sırasında Cemal Süreya, Lale Müldür, İlhan Berk, Fazıl Hüsnü Dağlarca, Turgut Uyar, Edip Cansever, Ece Ayhan gibi birçok yazarla tanışma ve arkadaşlık kurma fırsatı buldu. İşte, varoluşsal akıma yeni bir pencere açan, Türk Edebiyatı'nın önemli yazarlarından Nilgün Marmara'yı okumak için 5 sebep! Nilgün Marmara'nın yaşadığı bu zorlu sürecin şiirlerindeki etkisi yadsınamaz. Denemelerinde ve şiirlerinde kişisel deneyimlerini ve duygusal zorluklarını yansıtmaktan çekinmez. Bunları genellikle umutsuzluk, yalnızlık, anlam arayışı gibi temalarla işler. Aynı zamanda Marmara, intiharını da bazı şiirlerinde gelmekte olan ve bundan kaçamayacağı bir eylem olarak resmeder. Bilir miydim yaklaşan karanlığı daha önceleri, Varoluşçuluk, insanın varoluşunu ve anlam arayışını merkeze alan bir felsefi akımdır. Nilgün'ün şiirlerinde görülen yabancılık hissi, kendine bir yer bulma uğraşı ve kimliğini sorgulaması gibi temalarla ortaya çıkar. Aynı zamanda, zamanın geçiciliği ve ölüm teması da dikkat çeker. Nilgün Marmara bu temaları sıra dışı bir perspektifle kaleme döker. İmgelerdeki ustalığı, okuyucuya bir empati penceresi açar. Okuyucuyu kendini sorgulamaya ve düşünmeye teşvik eder. Yazımızın ilk başlarında bahsettiğimiz gibi, Nilgün Marmara'nın evi dönem yazarlarının uğrak noktasıydı. Yayınlanan yeni eserleri eleştiren ve tartışan bu grup, dönemin edebiyat özelliklerini anlamak için açık bir kitap gibidir. Libya'da kaldığı sürece sıkla Ece Ayhan'la mektuplaşan Nilgün Marmara, bu mektupları bir günlük olarak atfeder ve yapıcı eleştirilere birinci şahıs bakış açısından tanık olabiliriz. Nilgün Marmara'nın Boğaziçi Üniversitesi İngiliz Dili ve Edebiyatı lisans tezi olarak sunduğu Sylvia Plath'in Şairliğinin İntiharı Bağlamında Analizi aslında iki kadın yazarın kaderlerinin örtüştüğü ilk patika olarak söylenilebilir. Nilgün Marmara yazdığı tezinde Sylvia Plath'ın ölümünü titizlikle inceler ve çoğu satırda yazar kendi ruhuna ayna tutar. İki genç yazar da hayatlarını intiharla noktaladılar. Nilgün Marmara'nın yazdığı denemelerde Plath'ın etkisi açıkça görülür. Kendisini tıpkı Plath gibi bir sırça fanusa hapsedilmiş hissetmesi, denemelerinde karanlık ve melankolik hava.. Hepsi sonun başlangıcını haber verir nitelikte adeta. Genç yaşlarda başlayan kimlik arayışı ve bu arayışın Plath'ın kaleminde bulması, Nilgün Marmara'yı içinde olduğu sırça fanustan çıkarmaktan ziyade, bunu artık çıkışı olmayan bir dünya olarak görmesini sağlar belki de. Nilgün Marmara şiirlerinde imgeleri oldukça sık kullanır. Çiçekler, mevsimler, hayvanlar, güneş, özellikle de ay ve renkler şiirlerinde ortak olarak kullanılan simgelerdendir. Kuş, özellikle de martı imgesi de Marmara şiirlerinde çokça kullanılır. Anlar, anılar ve durumlar bu simgeler aracılığıyla verilir. Çocuk ve bebek mefhumlarını masumluk olarak atfederken, anne kelimesini tiksindirici bir ifade olarak kullanır. A. Ş, K. E. T. ve Y. . Nilgün Marmara Kimdir? En Sevilen ve En Çok Satan Kitapları. . Ekmek ve Gül. (2021). 13 Ekim 1987| Şair Nilgün Marmara yaşamını yitirdi. ."} {"url": "https://www.soylentidergi.com/5-farkli-sebeple-neden-shakespeare-okumaliyiz", "text": "William Shakespeare 500 yıl önce yaşamış olmasına rağmen, hala daha edebiyat ve tiyatronun önde gelen isimlerinden biridir. Yazdığı oyunlar, ülkemiz dahil dünyanın birçok yerinde hala oynanmakta ve seyircilerden büyük bir ilgi görmektedir. Çoğu edebiyat öğrencisi Shakespeare'in oyunlarını büyük bir hayranlık ile okumakta, birçok yazar ise onu rol model olarak görmektedir. Peki Shakespeare'i bu kadar önemli kılan ve hala daha yaşatan şey nedir? Gelin öncesinde bu meşhur Shakespeare kim, onu bir öğrenelim. Kendisi hakkında konuşmadan şunu hatırlatmak isteriz, Shakespeare'in hayatına dair yazılan ve etrafta dolaşan çoğu bilginin herhangi bir gerçeklik payı yoktur. Yani kısacası Shakespeare hakkında şu bilgi kesin olarak doğru ya da yanlış diyemeyiz. Graham Holderness'ın Shakespeare'in Dokuz Yaşamı adlı kitabında da belirttiği üzere; ... elimizde yazara ait ne bir mektup, ne bir günce, ne de kayda geçirilmiş bir konuşma bulunuyor. Öte yandan, böyle büyük bir dehanın hayatına dair çok fazla bilgiye sahip olmamamız da zaman zaman üzücü olabiliyor. Fakat biz gene de kendisi hakkında sizleri yeterince bilgilendireceğiz. William Shakespeare, çoğu kaynağa göre 1564 yılının Nisan ayında İngiltere'nin Stratford-upon-Avon şehrinde vaftiz edilmiştir. Büyük bir ihtimalle, şair bu ay içerisinde doğmuştur da diyebiliriz. Kendisi İngiltere'nin ve hatta bütün dünyanın en büyük oyun yazarı ve şairi olarak bilinir. 52 yıllık hayatında en az 37 oyun, 154 sone ve 4 adet şiir yazmıştır. Bunlarla kalmayıp, İngilizce diline yaklaşık 1700 tane yeni kelime eklemiştir. Bunlardan bazılarına örnek verecek olursak; yatak odası kelimesini ilk kez Bir Yaz Gecesi Rüyası adlı komedyasında kullanmış, bir diğer komedyası olan Yanlışlıklar Komedyası'nda acele kelimesini ilk kez kullanmış ve yalnız kelimesini ise ilk kez Coriolanus adlı trajedisinde kullanmıştır. Daha birçok kelimeyi üreterek aslında İngilizce dilinin babası haline gelmiştir Shakespeare. Uzun lafın kısası, böyle büyük bir şair ve oyun yazarı olan Shakespeare'i okumak için milyon tane neden var aslında; fakat, sizlere bu yazımızda dehayı okumak için 5 farklı sebep vereceğiz. Daha önce hiç Shakespeare eseri okumadıysanız belki de bu sebeplerden birisi sizi cezbedip, okumak için bir neden haline gelebilir. Shakespeare aslında sırf edebiyat severlere hitap eden birisi diyemeyiz. Herhangi birisi açıp bir eserini okuduğu ya da tiyatro oyununu izlediği zaman yüksek ihtimalle kendisine hitap eden durumlarla karşı karşıya kalacaktır. Zaten bunu kanıtlayan da Shakespeare'in her bireyin hayatı boyunca hissedebileceği duygulara hitap etmesidir. Kendisi genel olarak aşk, kıskançlık, ihanet ve bireyin kendi özünü arayışı gibi temalara değinir eserlerinde. Bu durumda bizler de tabi ki istemesek de Shakespeare'in insanları oyunlarında ne kadar başarılı bir şekilde işlediğini fark ederiz. Bunlarla da kalmayıp sosyal konulara da değinir eserlerinde ünlü şair ve oyun yazarı. Örnek olarak Kral Lear adlı trajedisinde Shakespeare, ailevi konulara değinir ve bizler de bazen kendi hayatımızdan örnekler görürüz bu ve daha nice eserlerinde. Bütün bu konuları aynı zamanda insan psikolojisini inceleyerek ve karakterlerinin her birini sanki gerçekte de varolmuşlar gibi işleyerek okurlarına ve izleyicilerine sunar. İşte bu yollarla insanların ruhlarına derinlemesine inip, insan olmanın bize ne olduğu tekrar ve tekrar gösterir Shakespeare. Benvolie: Beni dinle ve onu düşünme, unut! Shakespeare denince akla, yarattığı o eşsiz ve hala daha unutulmayan karakterleri de gelir. Bunlar; Hamlet, Ophelia, Romeo, Juliet, Caesar, Brutus ve daha niceleri. Günümüzde popülerliğini koruyan bu karakterlerin hikayeleri zamanla dilden dile aktarılmıştır. Bu yüzden çoğumuz, karakterlerin başına neler geldiğini, onları nasıl bir sonun beklediğini biliyoruz. Fakat, bu karakterlerin yaşadıkları trajedileri Shakespeare'in kaleminden okumak çok ayrı bir deneyim sağlıyor biz okurlara. Onun yarattığı her bir karakter insan hırsının, kıskançlığının ve ahlaki ikilemlerin inceliklerini gözler önüne sererken, okurlar da, karakterlerin düşüşlerine ve yaşadıkları trajedilere tanık oluyor. Kısacası bu, asla unutamayacakları bir deneyim haline geliyor. Bundan dolayı, siz siz olun, her birinin hikayesini size Shakespeare'in anlatmasına şans verin. Okuduğumuz çoğu eserin dil becerimizi geliştirdiği doğrudur. Kelime haznemiz genişler, daha zengin diyaloglar kurarız. Fakat Shakespeare'in kullandığı dil o kadar zengin ki, günlük diyaloglarımızda kullandığımız kelimelerin başka deyişleri olduğunu da fark ediyoruz onu okudukça. Böylelikle kelime bilginiz artıp, gerektiği zaman kelimelerin farklı versiyonlarını kullanabilirsiniz. Bu da tabi ki sizi, dil bakımdan daha gelişmiş birisi pozisyona koyar. Ayrıca, Shakespeare'in yaratmış olduğu karakterlerinin çoğu ikna etme konusunda çok başarılı bireylerdir. Buna örnek olarak Julius Caesar, Shakespeare'in yaratmış olduğu en retorik karakterlerinden birisidir. Caesar'ın konuşmalarını ve diyaloglarını incelemek, daha etkili bir iletişimci olmanıza yardımcı olarak ikna edici teknikler hakkında fikir verebilir. Shakespeare'i anlamak zorunda mıyım ki dediğinizi duyar gibiyiz. Evet, belki de böyle bir zorunluluk olmamalı. Fakat Shakespeare'i az da olsa tanıyınca ve anlayınca, aslında kendinize edebi açıdan birçok katkı sağladığınız fark edeceksiniz. Bunun en büyük örneği de Shakespeare'in karmaşık dilini ve şiirsel ifadelerini okudukça, dil becerilerinizin ne kadar fazla gelişeceğidir. Dili bu kadar profesyonel kullanabilen sayılı sayıda yazar var ve Shakespeare de bunların başında geliyor. Günümüzde hala daha okunmasının ve İngiliz Drama'sının Babası diye anılmasının sebebi kullandığı dil ve işlediği konular sayesinde diyebiliriz. Farklı türlerde yazan yazarlara genel olarak nadir rastlarız. Bir tanesi sadece gerilim romanları yazarken diğeri sadece aşk romanları yazar. Fakat durum Shakespeare'e gelince pek öyle değildir. Onun eserleri trajedi, komedi, romantizm ve maceranın karışımlarını sunar bizlere. Her birinden ayrı bir anlam çıkarır, her birinde ayrı kayboluruz. İşte böyle bir ustadır Shakespeare. Yıllar geçmesine rağmen hala en ünlü romantik eserlerin başında onun Romeo ve Juliet'i, en ünlü trajedi ve dram eserlerinin başında onun Hamlet'i gelir. Ve de bu eserler, her okunuşlarında farklı deneyimler yaşatır biz okurlara. Uzun lafın kısası eğer aynı yazara bağlı kalıp, farklı türde eserler okumak istiyorsanız en doğru adreslerden birisi Shakespeare diyebiliriz."} {"url": "https://www.soylentidergi.com/5-farkli-sebeple-neden-sirca-fanus-okumaliyiz", "text": "İntihar ve ölüm temalarını işleyen şairler arasında yerini alan Sylvia Plath, hayatının hemen her anında bu iki düşünce arasında içsel bir savaş vermiştir. Kendini ve iç sesini dizginleyemeyen Sylvia, hayatı sürekli derinlemesine düşünüp kendini bir şeylerden uzaklaştırmıştır, kaçmıştır. Yaptığı her şeyi içindeki intihar ve ölüm kavramı ile ilişkilendirerek kendini bir yaşam mücadelesine sürüklemiştir. Bu yaşam mücadelesi onun motivasyonunu daha da azaltmıştır. 1932 yılında ABD'nin Boston kentinde doğmuş olan Sylvia Plath, çok genç yaştan itibaren kendini belli eden yazarlık yeteneği sayesinde çocukluğunda dahi birçok edebiyat ödülü kazanmayı başarmıştır. Sylvia Plath'ın edebi bilgisinin en önemli taşlarından biri olan Sırça Fanus, 20. yüzyılın en etkileyici romanlarından biridir. Bu otobiyografik roman, ana karakter Esther Greenwood'un ruhsal varlığını ve toplumun dayattığı baskıları anlatır. Plath'ın kendi hayatından ilham alarak kaleme aldığı bu eser, birçok okuruna duygusal derinliğini aktardığı bir deneyim yaşatmıştır. Sırça Fanus, modern zamanların içsel çatışmalarını ve insanın kendi ruhsal gelişimini ele almıştır. Esther Greenwood, çağının getirdiği sosyal normlara uymaya çalışırken bir yandan da kendi iç gelişimini anlamaya çalışmaktadır. Plath, bu hikayeyi anlatırken insanın kendi gerçekliğinden kopmasının yalnızca bireysel bir mesele olmadığını, aynı zamanda toplumsal ve kültürel normlarla da şekillendiğini vurgulamıştır. Roman boyunca Esther'in yaşadığı ruhsal çalkantılar, günümüz insanının maruz kaldığı duygusal baskıları ve içsel çatışmaları temsil eder. Modern yaşamın hızlı ve tempolu zamanları, bireyin kendi değerlerinden uzaklaşmasına yol açar. Bu da ruhsal bir yabancılaşma ile insanın kendisini tanıyamamasına neden olabilir. Sırça Fanus, sadece bir bireyin bireysel yolculuğunu değil aynı zamanda günümüz toplumunun görünümünü anlamak için de okunabilir. Toplumsal eşitlik ve feminist temalar içeren Sırça Fanus, Amerika'da ilk feminist roman olarak bir dünya klasiği haline gelmiştir. Yayımlandığı dönemlerde yazarları ve okurları büyük etkisi altına alan bu roman, kadın yazarların öncüsü olmuştur bir nevi... Kitabın yayımlanması ile günümüzün en önemli temalarından birini, insanların gözleri önüne sermeyi başarmıştır. Feminist düşünce yapısının güçlenmesinde büyük bir etkisi olduğu yadsınamaz bir gerçektir. Esther Greenwood'un yaşadığı dönemdeki toplumsal beklentiler, onun içsel dünyasıyla çatışır. Esther'in iç çatışmaları, toplumsal baskılarla başa çıkma mücadelesi ve kendi amacını bulma çabaları, kadın okurlar için güçlü bir etki bırakmıştır. Kadınların toplumsal özgürlüklerinin bir yere sıkıştırılıp tutulmasını ve kendi seslerini bulma çabalarını yansıtmaktadır. Bu bağlamda Plath, bireyin toplumsal yapılarının varlıklarını sorgulatır aslında okurlarına. Sylvia'nın Sırça Fanus'u, birçok açıdan kendi yaşam öyküsüne büyük bir ayna tutan bir roman olarak kabul edilebilir. İlk ve tek romanı olması ve ölümünden hemen önce Victoria Lucas takma adı ile yayımlayışı, romanı ve Sylvia'yı daha da merak etmemizi sağlar, olayın gizemini arttırır. Tüm bu bilinmezliklerin içinde aslında Sylvia pek çok ipucu vermiştir. Esther karakteri ile Sylvia arasındaki paralellikler, okurlarının gözlerinin önüne tüm çıplaklığıyla serilmiştir adeta. Her iki karakterin de şairlikleri, babalarının erken kaybı, erkek kardeşleri, ruh sağlıkları ve hastaneye yatışları, elektroşok tedavileri gibi örnekler oldukça belirgindir. Bununla birlikte intiharlarının paralel gidişi ve benzer ölüm girişimlerinde bulunmaları eserinin baş karakterinin aslında kendi olduğunu gösterir bizlere. Kısaca Sylvia'yı tanımak istemek Sırça Fanus'u okumak için başlıca bir nedendir. Yaygın olarak ortaya çıkan bir tema ise insanın kendi varlığını sorgulamasıdır. Esther Greenwood'un içsel çatışmaları ve kimlik arayışı, varoluşsal bir angaryayı yansıtan bir karakter oluşunu gösterir. Roman boyunca Esther Greenwood'un kendi ile mücadelesini görürüz. Hastanede kaldığı süreçlerde bile aklından geçen düşünceler bize bu varoluşsal karmaşasını aktarır aslında. Çünkü nerede olursam olayım -bir gemi güvertesinde, Paris'te bir sokak kafesinde ya da Bangkok'ta- hep aynı sırça fanusun içinde kendi ekşimiş havamda bunalıyor olacaktım. Bu eser, insanın kendi yerini bulma sürecini, toplumun ve kendi beklentilerinin arasında sıkışıp kalma deneyimini ele alır. İşte tam da bu yüzden Sırça Fanus'unda kapanmıştır Sylvia Plath. Sırça Fanus'ta sıklıkla görülen bir diğer temel tema, ölümün varoluşsal anlamıdır. Ölüm ile varlığımızı anlamlandırma çabaları, Plath'ın bu eserinde tüm ayrıntılarıyla incelenir. Romanında ölüm, sadece günlük bir ayrılık değil aynı zamanda varoluşun anlamsızlığıyla yüzleşme sürecinin bir parçası olarak ele alınır. Bu denli ölüm ve intihar kavramlarıyla olan ilişkisi, kitapta da böylesine derinine işlemesi aslında şaşırtmıyor okurlarını. Çünkü Sylvia, ilk ve tek olan bu romanını ölmeden tam olarak bir ay önce yayımlamıştır. Aslında bir nevi kendi ölümünü hazırlamış ve bunu üstü kapalı okurlarına sunmuştur. Başarılı, dünyaca tanınan bir yazar olma arzusunu da, ölümünden sonra hayal edebileceğinin daha ötesine taşımıştır. Bu eserin böylesine Sylvia ile bir bütün oluşu ve onu yaşamının ilk zamanlarından ölümüne kadar yansıtması eserin değerini ve gizemini arttırmıştır. Sylvia Plath, kısa bir yaşama rağmen hem edebiyat hem de felsefe dünyasında önemli bir figür olarak hatırlanmaya devam edeceğini bizlere şimdi bile göstermektedir. Plath, Sylvia. Sırça Fanus. İstanbul: Kırmızı Kedi Yayınları, 2012."} {"url": "https://www.soylentidergi.com/5-farkli-sebeple-neden-sylvia-plath-okumaliyiz", "text": "27 Ekim 1932'de Amerika Birleşik Devletleri'nin Massachusetts Eyaletinin başkenti Boston'da dünyaya gelen Sylvia Plath, Otto ve Aurelia Plath çiftinin ilk çocuklarıydı. Sylvia'nın annesi Aurelia Schober, Boston Üniversitesinde yüksek lisans öğrencisiyken profesörü Otto Plath ile tanışmış ve ikili Ocak 1932'de evlenme kararı almışlardı. Eğitimli bir aileye doğmuş olmasına rağmen pek de iyi bir çocukluk geçirmediği tahmin edilen Sylvia Plath, henüz sekiz yaşındayken otoriter bir baba figürü olduğu düşünülen Otto Plath'ın ani ölümüyle yüzleşmek zorunda kalır. Babasının kendisini ihmal etmesiyle şeker hastalığına bağlı gelişen kangrenden dolayı gerçekleşen ani ölümü, sorunlu baba-kız ilişkileri dahilinde derinleşerek Sylvia'nın hayatında kapanmayan bir yara haline gelir. Bu sebeptendir ki, eserlerinde sıklıkla baba figüründen bahsedildiğine şahit olmaktayız. Yazarlığa olan ilgisi erken yaşlarda başlayan Sylvia Plath, lise mezuniyetinin ardından Smith Kolejinden burs kazanarak eğitimine burada devam etti. Başarılı bir öğrencilik hayatı süren Sylvia üniversitenin kendi yayını olan The Smith Review'da editörlük yapmaya başladı. Bu başarısı 1953 yazında Mademoiselle dergisinden editörlük teklifi almasına ve devamında gerçekleşen bir dizi talihsiz olaya sebebiyet vermişti. Yazarın ilk intihar girişiminde bulunduğu ve kendisine klinik depresyon tanısı konulan bu dönemi Victoria Lucas mahlasıyla yayınladığı ve yarı otobiyografik özellik gösteren romanı Sırça Fanus eserinin temelini oluşturuyor. Tanı konulmasının ardından elektrokonvülsif terapi de dahil olmak üzere yoğun bir psikolojik tedavi sürecinden geçen Sylvia Plath, Smith Kolejine geri dönerek eğitimini tamamladı. En yüksek dereceyle mezun olan Sylvia, Cambridge Üniversitesinin Newnham Kolejinden Fulbright bursu kazanarak eğitimine burada devam etti. 1956 yılının başlarında katıldığı bir partide İngiliz şair Ted Hughes ile tanıştı. İkili birbirlerine şiirler yazdıkları fırtınalı bir aşk yaşamaya başladıktan kısa süre sonra Haziran 1956'da evlenme kararı aldılar. Evliliklerinin pek yolunda gitmediği bilinse de çift Frieda ve Nicholas adında iki çocuk sahibi olmuşlardı. Sylvia Plath ve Ted Hughes'un sorunlu giden evlilikleri Sylvia'nın aldatıldığını öğrenmesiyle ayrılığa sürüklendi. Boşanma sürecini başlatan Sylvia, iki çocuğuyla birlikte kendine yeni bir hayat kurmak için Londra'daki bir apartmana taşındı. Burada belki de hayatının edebi açıdan en yaratıcı ve üretken dönemine girerek October Poems, Lady Lazarus, Daddy ve Ariel gibi unutulmaz eserlerini yazdı. Edebi dehası ve üretkenliğine rağmen Sylvia Plath'ın hayatı boyunca mücadele etmek durumunda kaldığı depresyonu nüksetmişti. Bu dönem, şiddetli uykusuzluk ve kilo kaybı yaşayan Plath, şikayetleri doğrultusunda antidepresan tedavisine başlamış olsa da Sırça Fanus romanının yayımlanmasından yaklaşık iki hafta sonra, 11 Şubat 1963'te henüz otuz yaşındayken hayatına son verecek nihai girişiminde bulunmuştu. Şimdilerde Sylvia Plath popüler kültür tarafından büyük oranda trajik ölümüyle ve akıl hastalığıyla ilişkilendiriliyor olsa da kendisi usta bir yazar ve şair olmanın yanı sıra 20. yüzyıl edebiyatında çığır açan eşsiz bir dehaydı. İşte Sylvia Plath okumak için 5 farklı sebebi sizler için sıraladık! Edebi kariyeri çok küçük yaşlarına dayanmakta olan Sylvia Plath'ın ilk şiiri, babasının öldüğü sene henüz sekiz yaşındayken Boston Heralds gazetesinin çocuk bölümünde yayımlandı. Çocukluğunda yine birçok eseri lokal dergi ve gazetelerde yayımlanmaya devam etti. Ayrıca on bir yaşından beri günlük tuttuğu bilinen Sylvia, birçok edebiyat yarışmasının da kazananı oldu. Lise yıllarındayken The Christian Science Monitor dergisine ilk şiirini, Seventeen dergisine ise ilk kısa öyküsünü sattı. Smith Kolejinde öğrenci olduğu yıllarda ise dört yüzden fazla şiir yazdı ve Mademoiselle dergisinin kurgu yarışmasının kazananlarından birisi oldu. 1960 yılında yirmi sekiz yaşındayken şiir derlemelerinden oluşan ilk kitabı The Collosus'u çıkardı ve büyük beğeni topladı. Ölümünden kısa süre önce Victoria Lucas mahlasıyla yayınladığı Sırça Fanus romanı ise Plath adıyla yayımlanmasının ardından birçok dile çevrilerek dünya çapında ün kazandı. Sylvia Plath'ın büyük beğeni toplayan The Collected Poems dahil diğer tüm eserleri ölümünden sonra yayımlanmıştır. Editörlüğü Ted Hughes tarafından yapılan The Collected Poems kitabı 1982 yılında Pulitzer Ödülü kazanarak Sylvia Plath'ı ölümünden sonra bu başarıyı elde eden nadir şairler arasında yerini almasını sağlamıştır. Sylvia Plath'ın eserleri derin iç gözlemlere ve çevresel gözlemlere dayanan çok katmalı temalar içermesiyle okuyucuya benzersiz bir deneyim yaşatıyor. Düşüncelerini sansürleme kaygısı çekmeyen Plath ölüm, depresyon, intihar gibi tabu konuları eserlerinde korkusuzca işlemesiyle okuyucunun konfor alanını sarsmayı mutlak surette başarıyor. Ayrıca eserlerinin anahtar temalarından olan kimlik arayışı, kendini keşfetme serüveni ve ailevi ilişkilerin bireysel kimliği oluşturmadaki etkilerini gözlemlenebilir kılmasıyla okuyucunun kendinden bir parça bulmasına olanak sağlıyor. Öte yandan Sylvia Plath eserlerinde belirlenmiş cinsiyet rolleri ve bunun beraberinde gelen kısıtlamalara getirdiği bariz eleştirileriyle toplumsal temalara da sıkça değiniyor. Sylvia Plath eserlerine derinlik katmak ve anlatıma yoğunluk kazandırmak amacıyla edebi teknikleri kusursuz biçimde kullanıyor. Teknik açıdan bakıldığında Plath'ın eserlerindeki asıl temayı çeşitli edebi teknikler kullanarak örtülü bir anlatımla okuyucuya ilettiğine sıkça rastlamaktayız. Düzyazılarında ironi ve kara mizah, Plath için gündelik hayatın trajedisini anlatmakta kullandığı vazgeçilmez bir araç haline geliyor. Ayrıca kullandığı çarpıcı ve uyarıcı imgelerle anlatımı zenginleştirmekle kalmıyor okuyucunun zihninde yarattığı güçlü sahnelerle okuyucunun dış dünya ile bağlantısını kesiyor. Şiirlerinde ise özellikle ses ve ritme önem veren Plath, kafiyelerin gücünden faydalanarak ahenkli bir anlatım sunuyor. Dahası, kullandığı doğa motifleri ya da tarihi atıflar gibi tekrarlayan semboller onun şiirlerinin ayırt edici özelliklerinden olmakla birlikte bu sembollerin stratejik kullanımı ritme katkıda bulunarak anlatımın akışkanlığını sağlıyor. Sylvia Plath ve eserleri edebiyatta kadın bakış açısının gözlemlenmesi bakımından büyük önem taşıyor. Kadın kimliğinin toplumsal beklentiler dahilinde nasıl şekillendiğini aktarırken Plath, kız çocuk olmanın, eş olmanın ve de anne olmanın avantajları ve dezavantajları üzerine derin bir inceleme sunuyor. Kadın deneyimi üzerine gerçekçi ve özgün bir bakış açısı getiren Sylvia Plath, kadınların yaratıcılığının uyum sağlama adı altında köreltilmesine karışı gelen bir tutumla edebiyat camiasında dikkat çekmiştir. Eserlerindeki keskin nüanslar ve gelenekselci normlara karşı duruşu, sonraki jenerasyonlara kadın ruhunun keşfinde adeta öncül bir kaynak teşkil ederek edebiyat alanındaki kalıcı etkisini hala sürdürüyor. Sylvia Plath şahsi deneyimlerini kurgulamada ve sanata dönüştürmekte ustalaşmış bir şair ve yazardı. Psikolojik mücadelesini Lady Lazarus ve The Bell Jar gibi eserlerinde, ailevi ilişkilerini Daddy eserinde, anneliğini Morning Song eserinde, evliliğini Ariel eserinde kaçınılmaz olarak gözlemleyebilmekteyiz. Bu açıdan Sylvia Plath'ın hayatı ve eserleri yaygın görüşçe romantize edilmiş hatta mitleştirilmiş olsa da kendisi edebi başarı elde etmek konusunda oldukça hırslıydı ve mükemmele ulaşmak için en iyi bildiği insani deneyimlerden yola çıkılan, en iyi bildiği insani duygulara hitap eden eserler üretmesi şaşırtıcı değildi. Dolayısıyla Sylvia Plath'ın kendisinden bir parça kattığı edebiyatına ve eserlerine göz atmak hem yazar hakkında fikir sahibi olmak hem de eşsiz bir okuyucu deneyimi yaşamak açısından kaçırılmayacak bir fırsat haline geliyor."} {"url": "https://www.soylentidergi.com/5-farkli-sebeple-neden-ursula-k-le-guin-okumaliyiz", "text": "Edebiyat dünyasında okuyucular olarak birçok farklı, yetenekli yazarlar görmekteyiz. Bu yazarlar edebi türlere büyük oranda hakim olarak kendi kalemlerinden harika evrenler, derin karakterler ve eşsiz hikayeler yaratmaktadır. Bu özellikler kalemi güçlü yazarlarda görülen önemli özelliklerdir. Şüphesiz ki, bu yetenekli yazarlardan birisi de Ursula Kroeber Le Guin'dir. Ursula Kroeber Le Guin, Antropolog bir baba ve yazar bir annenin kızı olarak 1929'da doğmuştur. Hayal dünyasının, kitaplar ile olan harika bağı onu derinden etkilemiş ve gençliğini Radcliff ve Columbia üniversitelerinde edebiyat eğitimi alarak geçirmiştir. Le Guin eğitiminden sonra, hayal gücünün ve yaratıcılığın sınırlarının zorlandığı türler olan bilim kurgu ve fantastik eserlere büyük ilgi duymuştur. 1950'li yıllarda bu türlerde eserler yazmaya başlayan Le Guin, Rocannon's World ilk eserine imza atmıştır. Bu eserinden sonra Yerdeniz Serisi, Mülksüzler, Karanlığın Sol Eli, Kadınlar Rüyalar Ejderhalar gibi harika eserleri edebiyat dünyasına kazandırmıştır ve bu eserleri sayesinde aradan ne kadar zaman geçerse geçsin fikirleriyle beraber okuyucuların zihninde ölümsüzleşmiştir. Şimdi gelin hep beraber bu değerli yazarın eserlerini neden okumamız gerektiğini anlayalım! Ursula K. Le Guin, Fantastik ve Bilim-Kurgu edebiyatının en önemli isimlerinden birisidir. Le Guin'in evren kurulumu, onun fantastik edebiyatının en önemli unsurdur. Bu dünyalar sadece basit, hayali dünyalar değildir; kendi kültürleri, dilleri ve sosyal yapılarıyla yaşayan, nefes alan varlıklardır ve onun hikayeleri için sağlam bir zemin oluştururlar. Bu türlerde oldukça usta olan Le Guin, okuyuculara eşi benzeri görülmemiş evren düzenini ve karakterlerin derin iç dünyalarını zengin ve farklı bir anlatımla sunmaktadır. Le Guin'in eserleri ve fantastik edebiyat anlayışı, edebi mükemmelliği ile karakterize edilir. Düzyazısı hem zarif hem de düşündürücü, okuyucuları olay örgüsünün yanı sıra taze bir anlatımın da tadını çıkarmaya davet etmektedir. Ursula K. Le Guin'in karakterlerini derinleştirmesi, yazılarının ayırt edici özelliğidir ve onu, karakterlerinin iç dünyalarını derinlemesine inceleyen usta bir hikaye anlatıcısı olarak ayırır. Onun hep farklı bir tarzı olduğu ve bunu eserlerinde sık sık görmemiz su götürmez bir gerçektir. Buradaki farklı ifadesi oldukça önemlidir çünkü Le Guin, klasik fantastik eserlerin dış aksiyonlara, olaylara ve ögelere odaklanmasının aksine; kendi karakterlerinin iç dünyalarına ve hayal gücünü zorlayan bu fantastik diyarların onlara etkisine daha fazla odaklanmaktadır. Özellikle Yerdeniz Büyücüsü serisi ile okuyucuları fantastik diyarlara yolculuğa çıkarmasının yanı sıra, Ged ve Tenar gibi önemli karakterlerin iç dünyalarına odaklanmalarını sağlamaktadır. Çünkü onlar da tıpkı biz okuyucular gibi insan ve onların zihinsel durumuna odaklaması biz okuyucuların bu karakterlerle daha empatik bir bağ kurmamızı sağlamaktadır. Özellikle Yerdeniz serisinin baş kahramanı Ged'in gurur duygusu ile beraber kendi içsel mücadelesi ve eylemlerinin sonuçları bunun en büyük örneğidir. Ged, kendi içindeki karanlığıyla savaşırken, okuyucular onun küstah, fevri bir gençlikten; daha bilge, alçakgönüllü bir bireye doğru büyümesine tanık olmaktadırlar. Ursula K. Le Guin'i edebiyat dünyasında farklı kılan yegane özelliklerden birisi de felsefi konuları derinlemesine işlemektir. Le Guin, karakterleri üzerinden genellikle karmaşık etik ikilemleri ve zıtlıkları ele alarak işlemektedir. Karmaşık anlatım teknikleri ve yaratıcı evren inşası aracılığıyla çok çeşitli toplumsal, kültürel ve etik temaları ele almaktadır. Le Guin'in bu eşsiz yaklaşımı, okuyucuları insan varoluşunun karmaşıklıklarına eleştirel bir bakış açısında bakmasını sağlamaktadır. Omelas'ı Terk Edip Gidenler eserinde tek bir trajik fedakarlık üzerine kurulmuş ütopik bir toplum sunmasının yanı sıra insan doğasının acımasız gerçeklerini bizlere felsefi bir bakış açısıyla sunmaktadır. Faydacı Etik anlayışını bu eserde yakından görmekteyiz. Faydacı Etik anlayışına göre, herhangi bir eylemin veya davranışın doğru olması için öncelikle onun mutluluk getirmesi şarttır. Bu düşünce, bu felsefi anlayış okuyucuları, bir bireyin ıstırabı pahasına kolektif mutluluğun ahlaki sonuçlarıyla boğuşmaya zorlamaktadır. Omelas halkının mutluluk uğruna bir çocuğun çektiği ızdırabı görmezden gelmesi de Le Guin'in felsefi konulara derinlemesine değindiğinin en büyük kanıtlarından birisidir. Ursula K. Le Guin, edebi eserlerini gerçek dünyadaki sorunlara değinmek için kullanma konusunda bir ustaydı ve genellikle güncel sorunları kurgusal bakış açısında incelmekteydi. Karmaşık toplumsal zorlukları ele alma becerisi, hikayelerini derinlik katarak, eserlerini hem ebedi hem de edebi olarak hem ilgi çekici hem de düşündürücü kılmıştır. Toplum içerisindeki adaletsizlikler, cinsiyet eşitsizlikleri, iyi ve kötü arasındaki çelişki, İnsan ve Doğa'nın karmaşık ilişkisi gerçek dünya problemleri olarak Le Guin'in yarattığı dünyaların da problemleriydi. Örneğin Karanlığın Sol Eli adlı eserinde cinsiyet ve eşitlik konusu çok başarılı bir şekilde işlenmiştir. Bu eser, geleneksel, toplumsal normlara meydan okumakta ve okuyucuları toplumsal cinsiyet rolleri ve kimlikleri hakkındaki anlayışlarını yeniden gözden geçirmeye teşvik etmektedir. Bu eserinin yanı sıra Le Guin'in birçok eseri toplumsal cinsiyet eşitliği ve onu şekillendiren toplumsal yapılar hakkında gerek yazarlar, gerek okuyucular, gerekse eleştirmenler arasında tartışmalara yol açmaktadır. Özellikle bu konuları ele alması biz okuyuculara hem başka diyarlara yolculuğa çıkarmakta hem de günümüz problemlerini kendi kafamızın içerisinde düşünmemizi sağlamaktadır. Kim olduğumuz ve nereye ait olduğumuzu unutmamak belki de Le Guin için çok önemli bir meseleydi. İşte bu yüzden gerçek dünyadan da tam anlamıyla kopuk olmanın kendi eserlerini yeteri kadar edebi yapmayacağını düşünmüş ve bunu bizlere başarılı bir şekilde kanıtlamıştır. Son maddemiz belki de Ursula K. Le Guin'i bir yazar, bir kadın ve her şeyden öte bir insan olarak özetlemektedir. Hayal Dünyası ve onun sonsuz gücü Le Guin'in en büyük ilham kaynağıdır ve her seferinde bunu eserlerinde göstermektedir. Kendisi bu özelliği ile okuyucuyu hem edebi eserleri keşfedip okumasını sağlamakta hem de bu edebi eserlerle beraber kendi hayal dünyalarına dönmelerini sağlamaktadır. Yazar, hayal gücünü gerçeklerden kaçmaktan ziyade çok güçlü bir araç olarak görmüştür. Le Guin, hayal gücünün empati ve anlayışı nasıl etkilediğini de kanıtlamaktadır. Hikayeleri aracılığıyla okuyucuların farklı geçmişlere, deneyimlere ve bakış açılarına sahip karakterlerin yerine geçmesine, onların bakış açısından bakmalarına ve onların duygularını yaşamasına olanak sağlamıştır. Bunun, daha büyük bir merhamete ve insan varlığının karmaşıklıklarına dair daha incelikli bir anlayışa yol açabileceğine inanmıştır. Bilinenin aksine hayal dünyasına yönelmek gerçeklerden kaçmak ve insanın kendini kapatması hiç değildir; Le Guin hayal gücünü yeni bakış açıları keşfetmenin, toplumsal normlara meydan okumanın ve alternatif gerçekliklere kucak açmanın bir yolu olarak görmüştür. Le Guin, yaratıcı hayal etme eyleminin hem bireyler hem de toplumlar üzerinde dönüştürücü bir etkiye sahip olabileceğine inanmış ve Hayal Dünyasının insanı insan yapan hakiki bir özellik olduğunu savunmuştur. -Ursula K. Le Guin"} {"url": "https://www.soylentidergi.com/5-unlu-ressamdan-yemek-temasinin-otesinde-bir-seyler-anlatan-5-tablo", "text": "Sanatçı tarafından sanat eserinin içerisine çözümlenen imgelerin, sanatçının belleğinde bulunan yemek gibi yerleşik bir kavramsal tema etrafında gelişigüzel örülmediği izleyici üzerinden görülebilir. Sanatçının eserindeki temanın yemek gibi bir kavram aracılığıyla açıklanması sanatçının o kavrama yönelik belleğini analiz etmeyi zorlaştırabilir. Bu nedenle izleyicinin çıkarımları, esere bir kavram üzerinden tema belirlemekten öte bir bellek okumasını gerektirir. Burada izleyici tarafından sanatçıya ilişkin bir bellek okuması yapılabileceği gibi çıkarımlar izleyicinin belleğiyle ilişkili olarak da açığa çıkabilir. Sanatçının eseriyle olan ilişkisi sanatçının değerlerine ilişkin zorunlu bir ilişki kurmayı gerektirmez. İzleyici ise eseri yorumlarken, kendi belleğine danışması bağlamında, sanatçının eseri ve kendi belleği arasında bir ilişki kurabilir. Yani, bir eser üzerinden yapılacak çıkarımlar her zaman o eserin sanatçısı kaynaklı olmak zorunda değildir. İzleyici çıkarım yaparken kendi belleğini de referans alabilir. Kelimeler üzerinden ifade edilen temalar, kendi içlerinde farklı alt başlıkları barındırır. Bu alt başlıkların her sanatçıda farklı açılımları vardır. Örneğin bu yazıda ele alacağımız eserler, günün farklı saatlerinde etrafında toplanılan sofralara ya da o sofralarda bulunan yiyeceklere dolayısıyla yemek temasına indirgenemeyecektir. Öyle ki, bu eserler üzerinden: Sınıf farkları, sosyokültürel desenler, tarımsal üretim, iklim, tüketim kültürü ile göç, ticaret gibi harekete dayalı olgular da çözümlenebilecek; kutsallık, din, inanç ve mitler yorumlanabilecektir. Tabloda ilk bakışta, sanatçının aşina olduğumuz eserlerindeki figür ve renk kullanımı açısından farklılık olduğu görülüyor. Canlı renkler yerine koyu renkler kullanılmış. Renk tonu aralığı da oldukça sınırlı tutulmuş. Köylü figürleri kullanılmış. Kullanılan figürler ile renk tonları arasındaki ilişkinin bilinçli bir tercihten ileri geldiği söylenebilir. Köylülerin yaşadığı hayatın sıradanlığı, tekdüzeliği ve toprağa bağlı olarak sürdürdükleri yaşam renkler üzerinden yansıtılmış. Odada bulunan ışık, figürlerin yüzlerini ve masadaki tabağı aydınlatıyor. Patatese uzanan ellerin ışık altındaki görünümü köylülerin emekçiliğini yansıtıyor. Patates tek bir tabak içinde ve odadaki figürleri yakınlaştıracak şekilde konumlanmış. Bu birlikteliği ve dayanışmayı hissettiriyor. Figürlerin yüzleri ayrıntılı bir çizimle yaratılmamış olsa da her bir yüz üzerinde bir düşünce halini taşıyor. Picasso'nun 21 yaşında olduğu 1901'den 1904'e kadar yaptığı eserler Mavi Dönem olarak adlandırılır. Bu dönemde yoksulluk çeken ve arkadaşının intiharıyla sarsılan Picasso'nun ruh halinin eserlerine de yansıdığı görülebilir. Bu dönemde sanatçının eserlerinde mavi ve yeşil renk tonları hakimdir. Sanatçının bu dönemde yarattığı figürler melankoliktir. Bu melankoli figürlere renk tonlarının kullanım biçimiyle işlenir. Elbette bu dönemdeki eserleri çözümlemek için sanatçının kendi yaşam seyrine de bakmak gerekir. Sanatçı Mavi Dönemde kısıtlı imkanlara sahipti. Öyle ki, resim yapmak için malzeme alamıyordu. Tuval bile bir lüks sayılırdı. Hatta aynı tuvale birden fazla resim çizdiğine dair güçlü kantılar elde edildi. Bunun göstergesi olan resimlerden biri de 1903'te çizdiği Kör Adamın Yemeği eseriydi. İngiltere'nin College London Üniversitesi'nden uzmanlar, tablonun altındaki eseri açığa çıkarmak istedi. Bunun için yapay zekadan faydalanıldı. Eserin içerisinde Çömelmiş Yalnız Çıplak adıyla anılan figürün 118 yıl boyunca saklı kaldığı ortaya çıktı. Benzer bir olay, sanatçının 1901 yılında Mavi Dönem içinde yaptığı Mavi Oda isimli eseri için de yaşandı. Uzmanlarca yapılan incelemeler sonucunda, tuvale daha önce çizilmiş olduğu anlaşılan, yüzünü eline dayamış papyonlu bir adam ortaya çıktı. Teknik analizle, gizli portrenin Mavi Oda'dan hemen önce yapılmış olabileceği doğrulandı. Ancak açığa çıkan figürlerin sanatçının gizlemek istediği şeylerden mi yoksa sanatçının yaşadığı dönem içinde bulunduğu koşullardan mı ileri geldiği tartışılabilir. 1804 yılında Londra'da doğan oryantalist ressam, yaptığı geziler sonucu pek çok kültürü yakından inceleme şansı buldu. 1832-1834 arasında İspanya ve Fas'a; 1837'de İtalya ve Yunanistan'a; 1840'da Konstantinopolis'e seyahat etti. Seyahatleri Mısır'da devam etti ve 1841-1851 yılları arasında -1841'den itibaren- Kahire'nin Müslüman kesimi olan ve zenginlerin yaşadığı Özbekiye mahallesinde büyük bir evde, resimlerinde de sıkça kullandığı gibi geleneksel üst sınıf bir evde; her yönüyle bir Doğulu gibi yaşadı. Sakal bıraktı ve Doğu'ya özgü giysiler giydi. Eserde gerçeklik duygusunu ön plana çıkarması bakımından göze ilk çarpan özellik, figürlerin gerçek boyutlarda 55 x 77 inç, 141 x 196,2 cm resmedilmiş olması. Resmin öyküsü ise şöyle: Hz. İsa çarmıha gerilmiştir, havariler ise yolda yürürlerken bir adamla karşılaşmış ve sonrasında hep birlikte yemeğe oturmuşlardır. O sırada ortadaki adam ekmeği koparır ve yanındaki havariler tarafından ortadaki adamın aslında dirilmiş olan Hz. İsa olduğu anlaşılır. Resimde olayın hayret uyandırdığı figürler üzerinden okunur. Yeşil giysiler içinde olan soldaki havari tüm dikkatiyle Hz. İsa'ya bakıyor. Sandalyesini biraz arkaya doğru itiyor ve buradan biraz korkmuş olduğu anlaşılıyor. Geniş bir açıdan baktığımızda ise Hz. İsa'nın havarilerin ellerinin uzanış biçiminden, etrafının sarılmış olduğunu hissedebiliyoruz. Aynı zamanda, hem sağdaki havarinin sol eli hem de Hz. İsa'nın sağ eli resimden dışarıya, izleyiciye doğru uzanıyor ve izleyiciyi tabloya çekiyor. Figürlerin yerleştirilme biçimi, masanın üstündeki tabağın masanın ucunda duruşu, arka fonun sadeliği, ışık ve karanlık dengesi izleyiciyi figürlere yaklaştıran detaylar arasında sayılabilir. Ayrıca masadaki figürlerden de anlaşılacağı üzere natürmorta da oldukça özen gösterilmiş. Bu Caravaggio'da oldukça rastladığımız bir durum. Burada asıl görünen şey ise ilahi olanın gerçek hayatın içine karışması, figürlerin gerçekçi tepkileri... Mucizeler yaratan ruhani lider günlük hayatın içinde yerleşik olarak izleyicinin karşısında konumlandırılıyor. Bu bakımdan esere katılan bu yorum, Hıristiyanların inançlarına yakınlaştırılmasının sağlanması bakımından dönemin amacına hizmet ediyor. Eserde, 1920'lerden başlayarak Amerikan kültüründe yer eden ve dinner olarak adlandırılan bir mekan görülüyor. Sanatçının eserini, New York'taki Greenwich Sokağındaki bir köşede rastladığı bir lokantadan esinlenerek yaptığı biliniyor. Amerikan şehir ve tüketim kültüründe, insanların yemek yemekle birlikte sohbet etmek için bulundukları dinner isimli mekanlar, şehrin bireyi yalnızlaştıran tarafından kaçmak için elverişliydi. Ancak eserde bunun aksine bir yabancılaşma hali seziliyor. Şehrin bireyleri yalnızlaştıran ruhu lokantanın dışında bırakılamamış ve adeta mekanın içindeki figürler arasında dolaşıyor. Şehirdeki bireylerin, birbirine fiziksel olarak yakın; duygusal olarak da bir o kadar uzak olduğu figürler üzerinden seziliyor. Mekan, ışık ve mimarinin yorumlanış biçimiyle şehir sokaklarından keskin bir şekilde ayrılmış. Sokak, dinner ve bar alanı olmak üzere bağlamlar iç içe geçmiş. Figürlerse mekana sıkışmış gibi. Sokağı mekana bağlayan ve sokakla mekan arasındaki geçirgenliği sağlayan herhangi bir açık kapı ya da pencere yok. Sokakta sessizlik ve hareketsizlikten ileri gelen bir ıssızlık hakim. Mekan içindeki figürlerin de iletişim halinde olduğu söylenemez. Her bir figür kendine odaklanmış ve diğerlerinden yalıtılmış gibi. Eserde kullanılan çizim tekniği izleyicide bir dinginlik hali uyandırıyor. İzleyici sokağa baktığında ıssızlık ve karanlık; mekana baktığında, ışık kullanımı aksine figürlerin yorumlanış biçiminden ileri gelen bir yabancılaşma seziyor. Ancak Hopper, yalnızlık ve yabancılaşma temasını eserlerinde doğrudan işlemediğini söylüyor. Topallı, Elvan, İngiliz Oryantalist Ressam John Frederick Lewis'in Resimlerinde Bursa, Uludağ Üniversitesi Bilgilendirme ve ARGE Günleri, 2013."} {"url": "https://www.soylentidergi.com/6-farkli-sebeple-neden-ahmet-umit-okumaliyiz", "text": "Nasıl yaşarsak öyle yazarız. düşüncesinin onun yazı serüvenini de etkilediğini düşünen yazarımız gerilimli, çatışmalı bir hayatın içine erken yaşlarda düşmüştü. Aynı zamanda yaşadığı coğrafyada küçüklüğünde anlatılan destanlardan; insanların trajik, acıklı olaylardan büyük zevk aldığını fark etmişti. Aslında günümüzde de böyle değil mi? Ya çok güldüren ya da günlerce ağlatan yapıtlara ayrı bir tutuluyoruz. İşte bunların etkisiyle yazı hayatına gerilim dolu öykülerle başlayan Ahmet Ümit'in ilk kitabı ise Sokağın Zulası adlı şiirlerinin toplandığı kitap oldu. Terzi olan annesi aynı zamanda çıraklarına masallar anlatan bir anlatıcıydı da. Yazarlığa adım atmasında geçmişindeki bu sözlü edebiyat geleneğinin büyük etkisi olduğunu düşünüyor. Hatta öyle ki bir dönem annesinin anlattığı bir masalı Masal Masal İçinde adıyla kaleme aldı. Ardından kendi edebiyat yolculuğunda dönüm noktası olarak gördüğü ve yurt dışında da çok ses getiren romanı Sis ve Gece ile karşılaşıyoruz. Sis ve Gece'den sonra Patasana ile birlikte polisiye roman konusunda başarılı olduğunu fark eden yazarımızın kaleminden halen okurken elimizden düşürmek istemeyeceğimiz romanlar dökülmeye devam ediyor. İlk kez duyanların ön yargıyla okumaya başladığı, başlayanların tüm kitaplarını okumaya can attığı, polisiye romanlarıyla kendine hayran bırakırken öykü, masal ve hatta bizden biriymişçesine hissettiğimiz ilgi çekici karakteri Başkomiser Nevzat'ın maceralarını anlatan çizgi romanlarıyla yediden yetmişe sesini duyurmayı başaran Ahmet Ümit'i daha keşfetmemiş veya ertelemiş olanlarınız varsa size sunacağımız 6 nedeni es geçmeyin deriz! Ahmet Ümit'e göre edebiyat insanın özüne, ruhuna sesleniyor. Matematiksel zeminde kurgulanan sadece problem çözer gibi ipuçlarını takip ederek bir cinayeti bulmaca gibi çözmek değil; katil neden bunu yapıyor sorusuyla psikolojik, sosyolojik, tarihsel, insani yanlarını aramak daha cazip geliyor. Romanlarında insanı bir bütün olarak ele alıyor. Onu okurken ne kadar polisiye roman okuyor olsak da iyi ve kötünün ayrımının sertçe yapılmadığını, katil ya da kurbanla empati kurabildiğimizi fark ediyoruz. Katiller için kötü insan deyip geçmiyor, Bir insan nasıl olur da inancı kendinden farklı diye başka insanı öldürebilir? sorusuna yanıtlar aratıyor. Bu sayede insanı çok yönlü bakış açısıyla anlatan, insanın evrensel hakikatlerine değinen yazarımız aynı zamanda dönemsiz yazarlar arasında yerini hazırlarken romanlarının 34 dile çevrildiğini görüyoruz. İyi bir polisiye insanın gerçek yüzünü ortaya çıkarır. Herkesin içindeki karanlık tarafı görmesini sağlayarak kötü tarafıyla yüzleşmesini sağlar. Yazarımızın da yarattığı karakterlerde bir parça kendini buluyor insan. Merak ediyor öfkeye bu kadar çabuk yenilir miydi yoksa öfkeden de farklı bir duygu, hırs mı gözleri karartan? Cevabımız ne olursa olsun Ümit, salt iyi veya kötünün olmadığı dünyada öldürmenin bir çözüm olamayacağı çıkarımında bulunmamızı bekliyor. Polisiye kurguyu; okurların merakını diri tutan, sayfa çevirttiren bir araç olarak kullanarak asıl amacı tarihe olan ilgiyi arttırarak insanı anlatmak, onun özünü bulmasına yardımcı olmak olan Ahmet Ümit, ülkenin geçmişte içinde bulunduğu kozmopolit yapısına değinerek Roma, Hitit, Antik Yunan ve Osmanlı tarihini anlatıyor. Gizemi, altında yatan kültürel kodlarla önümüze sermeyi seviyor. Tezli romanlar yazdığını biliyoruz, yazarımız aslında öğrenmek istediği konuları yazıyor. Bunun için çok titiz bir çalışma sergiliyor. Öncesinde bolca okuma yapıyor, en iyi profesörlere danışıyor, seyahatler yapıyor ve gidip bizzat yerinde öğreniyor. Böylesi bir çabanın ardından sıkılmadan tarihimizi okurken bir yandan yükselen adrenalimizle katili bulabilme ihtimalimizin heyecanını taşıyoruz. Kültürümüzü yansıtan her mekan ilgi çekici, bunun ne kadar farkındayız ve sahip çıkıyoruz şüpheli. Ahmet Ümit'in bu konudaki duyarlılığı, hassaslığı takdire şayan derecede. Mekan tasvirleri o kadar kuvvetli ki sadece görüntüsünü değil kokusunu, ruhunu derinden hissedebiliyorsunuz. Özellikle ve çoğu romanında İstanbul'u anlatmayı kendine bir vefa borcu sayıyor, hatta kurgularını mekanın tarihiyle özdeşleştirerek daha da gizem dolu olaylar yazmayı tercih ediyor. İstanbul Hatırası'nı okuyan Alman okurlar İstanbul'a gidip gezi yapabileceklerini söylüyorlar. Romanı okurken sadece merakla okuyup sonunu öğrenmeyi değil yeni bir kültürle tanışmanın zevkini, heyecanını taşıyorlar. Böylece kendi kültüründen yola çıkarak evrensel olanı yakalamayı başarıyor. Bu topraklarda yaşayan bizler için ise belki de onlarca kez gezdiğimiz sokakların, gittiğimiz mekanların yıllar önce nelere şahitlik etmiş olduğunu öğrenmek bedenimizde tuhaf bir his yaratıyor. Bir eseri polisiye yapan temel unsurdur muamma. Suç, roman boyunca kaldırılamayan bir sır perdesinin ardında olmalıdır. Açıklanamayan olaylar zinciri, derinlikli yaratılmış karakterler, dönemin sosyoekonomik yapısı ve tarihsel bir arka plan... Bunlar Ümit'in romanlarının temel taşları diyebiliriz. Günlük telaşlardan sıkılıp elinize mesela Kavim'i aldığınızda bir anda başka bir dünyada bulursunuz kendinizi. Heyecanınız yükselir hiç olmadığınız kadar adalete tutunur, katilin peşine düşersiniz. Gerginliğin yanında terapi tadında saatler size eşlik eder. Tabii her sayfayı dikkatlice okurken bir tahmininiz olacak. Sayfalar ilerledikçe değişecek. İşte tam emin olduğunuz noktada, başka kim olabilir dediğiniz yerde bir durun. Çünkü asıl katil aslında hep içimizdeydi, bizden biri gibiydi. Nasıl mümkün olabileceğini Ahmet Ümit bizlere en akıcı, en beklenilmez haliyle gösteriyor ve duygu karmaşasından bir müddet çıkamıyorsunuz. Etkisini günlerce devam ettirecek sonlarla karşılaşacağınızdan ve bu serüvene eşlik ederken farkında olmadığınız birçok şeyin yeni farkına varacağınızdan şüphemiz yok. Unutmayın katiller kötü insanlar değil içindeki kötüyü seçenlerdir. İnce eleyip sık dokuyan, benzersiz kurgularla kendine hayran bırakan Ahmet Ümit'in eserlerini hala okumadıysanız kesinlikle bir şans verin deriz."} {"url": "https://www.soylentidergi.com/6-farkli-sebeple-neden-albert-camus-okumaliyiz", "text": "Albert Camus çoğumuzun Yabancı ile tanıdığı, onun dışında da birçok romanı, denemesi ve oyun metni olan Fransız bir absürdistti. Birinci Dünya Savaşı'ndan hemen önce Cezayir'de işçi bir ailenin çocuğu olarak dünyaya gelen Camus, yirmi iki yaşında ilk deneme koleksiyonunu olan Tersi ve Yüzü'nün yayımlanmasından bir yıl sonra Fransa'ya taşındı; burada edebi, felsefi ve siyasi alanda öne çıkan isimlerden biri oldu. Bu yazımızda neden Albert Camus gibi birçok farklı yüzü ve yeteneği olan bir yazarın eserlerini okumanız gerektiğini 6 maddeyle özetledik. Albert Camus, Fransızların kullanmasına alışık olduğumuz ağdalı dilden ve karmaşık cümlelerden çok uzak bir dil tercih eder. Cümleyi uzatmaz, ne demek istiyorsa sadece onu yazar. Sembolik anlatım kullanmaz. Lafı dolandırma veya ikinci anlamlar yoktur. Bu sayede okunması basittir, Camus'nün yazdığı her şeyi anlayabiliriz. Yine de bu, eserlerinin tek boyutlu ve bir çırpıda okunabilir olduğu anlamına gelmez. Eserlerini, özellikle denemelerini, her okuduğunuzda farklı yorumlayacağınıza eminiz. Bunun sebebi dilinin açıklığı ve sadeliğidir. Bu anlatım, okuyucunun metindeki boşlukları kendisinin doldurmasına olanak sağlar. Hayatın gitgide karmaşıklaştığı şu sıralarda Camus'nün net ve öz anlatımının herkese iyi geleceğini düşünüyoruz. Felsefenin bazı sorularının bayat ve günümüzle ilgisiz olarak görüldüğünü bir gerçek. Bu yüzden felsefe okumak, karışık ve göz korkutucu gözükebilir. Belki de felsefe mezunu olduğundan Camus de bunu fark etmiştir. Zaten en bilindik deneme koleksiyonu olan Sisifos Söyleni'ye de Gerçekten önemli olan bir tek felsefe sorunu vardır, intihar. diye başlar. Bu soru herkes tarafından erişilebilir bir sorudur çünkü herkesin var olmakla ilgili deneyimi kesinlikle vardır. Felsefenin diğer soruları kadar soyut bir soru değildir. Camus'nün Fransa'da tanıştığı ve yakınlaştığı arkadaşları, varoluşsal filozof Jean-Paul Sartre ile feminist filozof Simone de Beauvoir'dır. Bu tanışıklık absürdizmle varoluşçuluğun aynı akımmış gibi anılmasına da sebep olmuştur. Bu üç arkadaş nihilizm akımından ve Dostoyevski ile Nietzche gibi isimlerden etkilenmişlerdir. Bundan dolayı bugün konuştuğumuz hemen hemen her akım hakkında yazmış olan yazarımızın çalışmaları, felsefenin kavramlarını anlamaya çalışırken yeni başlayanlara yardımcı olacaktır. Bundan dolayı felsefeye daha basit, anlaşılır ve güncel bir giriş için Camus okumanız gerektiğini düşünüyoruz. Tersi ve Yüzü, Yaz, Düğün, Sisifos Söyleni, Başkaldıran İnsan; Camus'nün başlıca deneme koleksiyonlarının adıdır. Bu maddemiz Camus'nün neden sadece romanlarını değil denemelerini de okumamız gerektiğiyle alakalıdır. İlk denemelerinden olan Düğün'ü okurken doğanın güzelliğinin ona yaşama sevinci verdiğini fark eden, yeni mezun genç Albert'in ağzından Cezayir'in tasvirlerini dinleyebilirsiniz. Sisifos Söyleni'de ise yaşamı, ölümü, saçmayı mitolojik figür Sisifos üzerinden anlatır. Sisifos bir kayayı bir dağın tepesine çıkarmakla cezalandırılmıştır, tek sorun bu kayanın zirveye ulaştığı gibi tepeden aşağı yuvarlanmasıdır. Camus bunu olumsuz bir şey olarak yorumlamaz, der ki: Tepelere doğru tek başına didinmek bile bir insan yüreğini doldurmaya yeter. Sisifos'u mutlu olarak tasarlamak gerekir. Biz de herkesin Camus'nün hayata dair bu alışılagelmedik pozitif bakış açısını okuması gerektiğini düşünüyoruz. İkinci Dünya Savaşı sırasında Combat gazetesinin aktif editörlüğünü yaparken Fransızlar için önemli politik figürlerden biri haline gelen sevgili yazarımızın savaş esnasındaki düşünceleriyle beraber savaşın etrafında her ne varsa nasıl mahvettiğini öğrenmek için Bir Alman Dosta Mektuplar'ı okumalısınız. Az sayıda romanı olmasına rağmen Albert Camus, başta Yabancı'nın Meursault'su olmak üzere edebiyat tarihinde iz bırakan karakterler yazmıştır. Soğuk Meursault dışında onunla taban tabana zıt, sevecen bir karakteri daha vardır: Jean-Baptiste. Bu iki karakterin ortak olduğu tek özellik aslında ikisinde de kendimizden bir şey görüyor oluşumuz. Her iki karakter de kafamızın içindeki seslerden biri gibi. Peki bu denli karmaşık karakterleri nasıl yazmış olabilir? Gözlemci bir kişiliği olan Camus, kendi kendine düşünürken yaptığı tespitleri kitaplarını yazarken kullanmıştır. Her romanı karakter analizi gibidir; hikayeler sıradan olsa da bu analizler olağanüstüdür. Onun başarısı kendisinden bu kadar farklı karakterler yazarken dahi hepsinin ruhunun derinliklerini bilmesidir. Eserleri bizi bu yüzden derinden etkiler. Camus'nün oyun yazdığı ve aslında tiyatroyu da çok sevdiği genelde bilinmez. Zaten çok da yazmamıştır, çoğunu romanlardan uyarlamıştır. Cezayir'de İşçi Tiyatrosu için oyunlar yazmış, uyarlamış, yönetmiş ve rollerde yer almış; Fransa'ya geldiğinde de tiyatroyla ilgilenmeye devam etmiştir. Caligula gibi bilindik hikayeleri sahneye burada uyarlamıştır. Neden tiyatro yaptığını anlattığı bir yazısında Tiyatro, beni soyut kalmaktan kurtarıyor. Yapıtın sahne ışıkları, kumaşlar ve dekorlar ile canlanmasını seviyorum. Birisi, iyi bir yönetmen olmak için sahnenin ağırlığını kollarımızda hissetmemiz gerektiğini söylemişti; bunun sanat için önemli bir kural olduğunu düşünüyorum. diye yazarak neden tiyatronun üstüne bu kadar düştüğünü anlatmıştır. Tiyatronun en yüksek ve en evrensel edebi tür olduğuna inanmıştır. Ayrıca, yine onun sözleriyle tiyatro, onun mutlu olduğu tek yerdir ve istese de onsuz yapamaz. Bu maddemiz Rus Edebiyatı okurları için! Yapıtlarında Dostoyevski etkilerini ve hayranlığını açıkça gördüğümüz Camus, Dostoyevski'nin dört büyük romanından olan Cinler'i tiyatroya uyarlamakla kalmayıp kitabın ana karakterlerinden birinin karakter analizine Sisifos Söyleni'de yer veriyor. Yine Sisifos Söyleni'de Dostoyevski için Düşüncenin oyunlarının bir insan yaşamında doğurabileceği sonuçları inceler, sanatçılığı da buradadır. diye yazar, onu yüceltir. Camus, Albert. Sisifos Söyleni. İstanbul: Can, 2021."} {"url": "https://www.soylentidergi.com/6-farkli-sebeple-neden-ece-temelkuran-okumaliyiz", "text": "Ece Temelkuran, 1973 yılında İzmir'de doğmuştur. Henüz Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesinde iken yirmi yılı aşkın süredir yaptığı gazetecilik ve köşe yazarlığına adım atmıştır. Kitapları yurt içinde ve yurt dışında ün yapmıştır. Avrupa Yeni Büyükelçisi Ödülü, Edinburgh Uluslararası Roman Ödülü gibi ödüller almıştır. 2016'dan sonra İngilizce kitaplar da yazmaya başlamıştır. Kitaplarının bazıları şunlardır: Bütün Kadınların Kafası Karışıktır, Muz Sesleri, Düğümlere Üfleyen Kadınlar, Devir-Dilsiz Kuyular Zamanı. Ece Temelkuran yazılarının büyük çoğunluğunda kadınları ön planda tutmuş, onların sorunlarına değinmiştir. Yazar, eserlerinde özellikle Orta Doğu'da kadının rolünü, karşılaştığı baskıları ve gerilim dolu ortamdaki kadınların ruh hallerini gerek romanlarıyla gerek köşe yazılarıyla okurlarına sunmuştur. Ece Temelkuran'ın Orta Doğu'yu bu kadar güzel anlatmasında şüphesiz orada yaptığı gazetecilik tecrübesinin payı vardır. Yazar bölgedeki sürekli savaş halini köşe yazılarında anlatmıştır. Öte yandan Orta Doğu'nun içinde bulunduğu kaotik yapının kadınlar üzerindeki etkisini de pas geçmemiştir. Özellikle Beyrut, yazarın hayatında önemli bir yer tutmuştur. İlk romanı Muz Sesleri sayesinde yazar bizlere Beyrut'u tanıtmıştır. Bir röportajında O kadar evsizim ki Beyrut karşıladı beni, evsizliğimi. der. Hep Beraber adlı kitabında yazar, umut etmek ve inanç kavramları üzerinde mekik dokumuştur. Ona göre umut insanı harekete geçiren bir duygu değildir. Öte yandan inancın da şifresi olarak görmüştür umudu. İnancın karşısında savaşmayı; özellikle kaybedecek bir şeyinin olmadığını bilen, inançlı kişinin karşısında savaşmanın nafile olduğunu söylemiştir bizlere. Özellikle Devir adlı romanında Ali ve Ayşe karakterlerini kullanarak yetişkinlerin sıkıntılarını, sorunlarını ve en önemlisi 12 Eylül darbesini çocuk penceresinden okurlarına sunmuştur. Çocukların farklı dünyasını bizlere başarıyla göstermiştir. Kuğu metaforu üzerinden darbe dönemi öncesi yaşanan gerilim dolu ortamda insanların gösterişini okuruna yansıtmıştır. Bunu yaparken Ali ve Ayşe karakterleri ile düz bir eleştiri yazısı değil çocuk aklından durumun nasıl göründüğünü ve etkilerinin neler olduğunu anlatmaya çalışmıştır. Susmanın bir çözüm olmadığını ancak konuşa konuşa sorunların çözülebileceğini vurgulamıştır. Dünyada çeşitli yazarlar, gazeteciler ve akademisyenler bir sorunu belirtmekle kalmayıp çözümü de birlikte sunarlar. Ece Temelkuran da bu kesime dahildir. O, her zaman yazılarında çözümü açık veya üstü kapalı bir şekilde okurlarına sunmayı başarmıştır. İnsanları konfor alanlarından uzaklaştırmayı, uyanmalarını ve haksızlık karşısında sessiz durmamalarını kendine amaç edinmiştir. En güçlü silah olan kalemi bu amaç uğruna kullanmıştır. Ece Temelkuran; kadın haklarından çocuklara, aşktan Orta Doğu'nun bahtsız kaderine kadar birçok konuyu okurlarına sunmayı başarmıştır. Tek bir temaya değil birden fazla temayı tek bir kitapta birleştirerek birden fazla kesimi kitaplarında birleştirmeyi başarmıştır. Devir, belki de bu sebeple yazarın en önemli kitaplarından biri olmuştur. Darbe dönemindeki meclis olaylarını Önder'den, aşk üçgenini Sevgi ve Önder karakterlerinden, ırkçılığın yarattığı sonuçları Hüseyin'den, 1970'li yılların ekonomik düzenini Aliye'den ve en önemlisi bunların hepsinin çocuk gözünden yansımalarını Ali ve Ayşe'den öğrendik. - Temelkuran, Ece, Hep Beraber-Kalpsiz Bir Dünyaya İnat, Everest Yayınları, 2021, s.33 - www. insanokur. org/ Erişim Tarihi: 25.08.2023 Web."} {"url": "https://www.soylentidergi.com/6-farkli-sebeple-neden-irvin-d-yalom-okumaliyiz", "text": "Irvin D. Yalom, Birinci Dünya Savaşı'nın ardından 1931'de Washington'da dünyaya gözlerini açıyor. Aslında Amerikalı değil, Rusya'nın Polonya sınırı yakınlarındaki bir köyden ABD'ye göç eden bir ailenin çocuğu. O yaşlardaki birçok genç ya tıp fakültesine gidiyor ya da babasının yanında iş hayatına atılıyor. Yalom da kendisini Dostoyevski ve Tolstoy'a yaklaştıracağını düşünerek tıp fakültesine gidiyor. Uzmanlık alanını psikiyatri seçmesiyle de bugün birçok ruh sağlığı çalışanının ve ruh sağlığı alanındaki öğrencilerin öğretmen kabul ettiği Yalom'un terapist kimliği doğuyor. Yalom, günümüzde Standford Üniversitesi Tıp Fakültesi Psikiyatri bölümünde emeritus profesör olarak yer alıyor. Palo Alto'da ve San Francisco'da muayenehanelerinde yarı zamanlı olarak çalışmaya devam ediyor. Ölüm, özgürlük, yalıtım ve anlamsızlık, Yalom'a göre hayatta baş etmekte zorlandığımız problemlerin kaynağını oluşturuyor. Ölüm korkusu bedenlerimizde yaşanmamış hayatlarla ölme korkusudur. İnsanlar ölüm korkusuyla baş etmek için çeşitli yollar ararlar. Örneğin üreme, temelde bir ölümsüzlük projesidir. İnsan kendinden geriye somut bir parça bırakır ve varlığını kanıtlamaya çalışır. Aynı zamanda intihar da ölüm korkusuyla baş etme yöntemidir. İlk bakışta saçma görünen bu önermeyi Yalom, insanın korkunç bir sonu beklemek yerine kontrolü eline alıp kendi sonunu yazması şeklinde yorumluyor. Özgürlüğün nasıl bir yaşam kaygısı olabileceği kafa karıştırıcı görünebilir. Nitekim insanların yaptığı birçok eylem özgürlüğü elde edebilmek adına düzenlenmiş görünüyor. Yalom'a göre özgürlük, sadece başarılarının değil başarısızlıklarının da sorumluluğunu almaktır. İnsanlar özgürlükle birlikte bir seçim problemiyle karşılaşırlar. Neyi yapmak istediğine karar verme, sorumluluğu başkalarına yıkmama, hayatta kurban rolünden çıkma gibi gereklilikler özgürlüğü de baş edilmesi gereken bir kaygı biçimine sokuyor. İlginizi çektiyse Erich Fromm'un Özgürlükten Kaçış kavramına göz atabilirsiniz. Yalıtım denen şey ise yalnızlığı ifade ediyor. Yalom üç tip yalıtımdan söz ediyor: kişiler arası, kişinin kendi içinde ve varoluşsal. Kişiler arası yalnızlık ve kişinin kendi içinde yaşadığı yalnızlık ne kadar önemli olsa da Yalom, varoluşsal yalnızlığa odaklanmıştır. Varoluşsal yalnızlık kişinin kendi payına düşen yalnızlıkla baş etmesini gerektirir. Geri kalan kısımda ise insan varoluşsal yalnızlığını başkalarıyla ilişki içine girerek hafifletir. Yalom insan ilişkilerinin ve sevginin gücünü sık sık vurgular. Yalıtım yüzde yüz yok edilemez ve insan bir parça yalnızlığı kabul etmedikçe bu hafiflemeyi yaşayamaz. Son olarak anlamsızlık ise hayatın anlamı ile ilgili bir kaygıdır. İnsanlar zaman zaman Hayatın anlamı nedir? Neden yaşıyorum? Eğer bir gün öleceksek tüm bu yaşananların ne anlamı var? gibi sorularla boğuşur. İşte bu sorular Yalom'a göre yaşamdaki anlamsızlık kaygısından kaynaklanıyor. İnsanlar ölümün başkaları için olduğuna ve kendisine hiç uğramayacağına inanma eğilimindedirler. Yalom ilerlemek, başarılı olmak, maddi zenginliğe kavuşmak, geride ölümsüz eserler bırakmak gibi amaçların ölüm korkusunu perdelemek, hafifletmek için olduğunu söylüyor. Ancak ölüm kaygısıyla baş etmek bu kadar basit görünmüyor. Bazen ölümden kurtulmak için yaşamayı reddeden bir yaşam tarzı benimsendiği görülüyor. Bir diğer deyişle insan her türlü değişimi ve gelişimi reddediyor. Yalom'un karmaşık olan insanlar mı yoksa ölümün kendisi mi? sorusunu derinlemesine ele aldığı kitaplardan birisi de Güneşe Bakmak. Bu kitabında ölümle yüzleşmek ne kadar korkutucu gelse de hayattan doyum almanın bir ön koşulu olduğunu anlatıyor. Ölüm belki olabilecek bir şey değil, insanlar her ne kadar ölümün kendilerine hiç uğramayacağını düşünseler de dünyaya gelen herkesi bekleyen bir son olduğu aşikar. Alınan her nefesten keyif almak, her anın değerini fark etmek için ölümle yüzleşmek gerekiyor. Ölümle yüzleşmek anksiyete doğurur ama aynı zamanda hayatı zenginleştirecek bir potansiyel de taşır. Yalom aynı zamanda bu kitabında ölüme yaklaşmış biriyle nasıl bağlantı kurulabileceğini de anlatıyor. Irvin D. Yalom hayatta olan dev terapistlerden biri ve birçok insana ilham olmaya devam ediyor. Ancak gençliğini günümüzde yaşamış olmasını dileyebilirsiniz çünkü kadınların rüyalarını süsleyen ince fikirli romantik erkek imajına sahip. Eşi Marilyn'in rüyalarını süslemekle kalmadığını söylemek yanlış olmaz. Varoluşçu Psikoterapi kitabını eşine ithaf ediyor: Marilyn'e, her şey için. Yine psikoterapi kitaplarından Günübirlik Hayatlar'ı da... Eşim Marilyn'e... Birlikte geçen altmış yıl bana az geliyor. Bu cümleyi okuyup Ah ne tatlı! demeyecek kişi sayısı çok azdır. Genç erkekler de bu satırların sahibini rol model alabilirler. Yalom'un yazar olması terapistliğinin çok öncesine dayanıyor. Yoksul bir mahallede büyüyen Yalom'un tek avuntusu kitaplar. Yazı aşkı da çocuk yaşında kitaplarla birlikte kalbine taht kuruyor. Özellikle kurgu eserleri seven Yalom roman yazmanın bir insanın yapabileceği en iyi şey olduğunu düşünüyor. Psikoterapinin Teori ve Pratiği adlı ders kitabı tüm dünyada yüz binler satarken, Varoluşçu Psikoterapi adlı kitabı üzerine üniversitede ders açıldığı biliniyor. Ruh sağlığı alanında çalışmayan okurları için terapi öykülerini bir araya getirdiği kitapları da oldukça çok okunuyor. Örneğin Aşkın Celladı New York Times'ın çok satanlar listesine girmeyi başaran kitaplar arasında. Son kitabı ise Kendim Olmak isimli bir otobiyografi. Kendim Olmak kitabının gerçekten bir son olduğunu, artık kitap yazmayı düşünmediğini ifade ediyor. Yazmaktan çok keyif aldığı için hikayeler yazmaya devam edeceğini ancak bunları bir araya getirme gibi bir düşüncesi olmadığını açıklıyor. Yalom, varoluşçu yaklaşımının yanı sıra her hastanın benzersiz bir hikayesi olduğuna bu nedenle her hastaya farklı bir terapi uygulanması gerektiğine inanan bir psikiyatr. Ona göre terapi varoluşçu yaklaşımdan çok daha fazlası çünkü varoluşçu terapinin işe yaradığı hastalar olabileceği gibi işe yaramayan hastaların da olabileceğinin farkında. Hasta ve terapist arasındaki ilişkiye Carl Rogers gibi çok önem veriyor. Samimiyet ve içtenliğin terapide gerçek ilişkiler kurabilmenin anahtarı olduğuna inanıyor. Özellikle Covid-19 salgınından sonra hayatımıza daha belirgin bir şekilde giren online terapiye bakışı ise şu şekilde: Yakın ilişkilerin doğasını vurguladığı kendi terapi anlayışına uymuyor ancak online terapiden yararlanan insanların varlığını kabul ediyor. Yalom, psikoterapi öykülerini bir araya getirdiği kitaplarında nasıl bir terapist kimliğine sahip olduğunu da aktarıyor. Karşısındakini anlama çabası satırlara yansıyor ve kendinizi terapi odasında bir izleyici olarak görmeye başlıyor ve yeri geliyor Yalom'un karşısındaki koltukta siz oturuyorsunuz. Yalom'un bu yazma çabası kendini terapi odasında bulamayanlar için yol gösterici nitelikte. Kitapları insana kendini anlama, kendine yardım etme, başkasından yardım isteme ve terapiye adım atma konusunda yol gösteriyor. Pişmanlık duymadan yaşamak felsefesini heybesinde taşıyan Yalom, mutlu yaşam rehberi isimli bir kitap yazmıyor ancak varoluşuyla kendisi bir rehber haline geliyor. Olaylara, deneyimlere, sorunlara sunduğu farklı bakış açılarıyla mutlu bir yaşamın nasıl sürüleceğine dair -görmek isteyene- küçük mesajlar bırakıyor. Yalom, I. D. (2001). Varoluşçu psikoterapi. Kabalcı Yayınevi. Yalom, I. D. (2021). Güneşe bakmak ölümle yüzleşmek. Pegasus Yayınları. Yalom, I. D. (2014). Nietzsche ağladığında. Ayrıntı Yayınları."} {"url": "https://www.soylentidergi.com/6-farkli-sebeple-neden-neil-gaiman-okumaliyiz", "text": "Neil Gaiman, 1960 yılında İngiltere'nin Hampshire bölgesinde dünyaya geldi. Henüz dört yaşındayken okuma becerisi kazandı ve okuma alışkanlığının önemini daima vurguladı. Onun üzerinde derin etkiler bırakan yazarlar arasında J. R. R. Tolkien, C. S. Lewis ve Edgar Allan Poe bulunmaktadır. Peki, kitaplara olan merakı, müziğe olan ilgisi ve arıcılık gibi ilginç hobileriyle tanınan bu yazarın eserlerine neden vakit ayırmalısınız, gelin birlikte bakalım. Neil Gaiman adını duyduğumuzda akıllara ilk gelen tür, şüphesiz ki romandır. Amerikan Tanrıları, Yokyer, Coraline, Yıldız Tozu, Yolun Sonundaki Okyanus gibi eserleri ve daha sayısız romanlarıyla edebiyat dünyasında kendine eşsiz bir yer edinmiştir. Geniş ve sadık hayran kitlesinin çoğunluğunu da romanlarını takip eden okurlar oluşturur. Ancak Gaiman sadece roman yazmakla yetinmez. Çizgi romanları da kariyerinde en az romanları kadar önemli bir rol oynar ve Gaiman'ın kimliğinin vazgeçilmez bir parçası haline gelmiştir. Çizgi romanların da yaratıcı ifade için kullanılabileceğini, The Sandman ile herkese kanıtlamıştır. Edebi ve görsel bir şölen olan The Sandman sayısız karakteri, din ve mitleri kullanış biçimi, doğrusal çizgide ilerlemeyen hikaye anlatıcılığı ve geleneksel çizgi roman kalıplarını yıkmasıyla edebi eser olarak benimsenir ve Neil Gaiman'ın çığır aşan bir işe imza attığını ortaya koyar. Olgun temaları, alışılmışın dışındaki türleri benimseme yaklaşımı ve çizgi romanların edebi yönüne vurgu yapmasıyla tanınan DC Comics'in Vertigo dizisi, The Sandman serisinin bu çerçevede yer almasıyla kimliğini bulmuştur. The Sandman, Fables ve The Wicked + The Divine gibi eserlere ilham vererek bu özel çizgi roman kimliğinin daha da pekişmesini sağlamıştır. Çocuk kitapları da Gaiman'ın uzmanlık alanları arasındadır. Chu serisi, Talimatlar ve Babam Süt Peşinde gibi kitapları daha küçük yaş gruplarına hitap eden bol resimli ve mizahi yanı ağır basan eserleridir. Coraline ve Mezarlık Kitabı ise temaları bakımıyla daha büyük çocukların ilgisini çekecek şekilde tasarlanmıştır ve yaş aralığı 8-14 ve üzeri olan kitaplardır. Okurlara çeşitli anlatılar sunan birçok tür, temalar ve tona sahip dört adet kısa öykü koleksiyonu vardır. Bunlardan yalnızca bir tanesi olan Kırılgan Şeyler Türkçeye kazandırılmıştır. Neil Gaiman'ın bu kısa öyküleri çeşitli sanatçılar tarafından çizgi romana da uyarlanmıştır. Aynı zamanda senaryo yazarlığı da yapan Gaiman, Mirrormask ve Beowulf gibi projelerde yer almıştır. Ayrıca büyük bir Doctor Who hayranı olan Gaiman, 2011 yılında The Doctor's Wife ve 2013'te Nightmare in Silver bölümlerini yazarak bu popüler bilim kurgu dizisine katkıda bulunmuştur. Radyo ve tiyatro eserlerinin de yazarı olan Gaiman, hikaye anlatımındaki ustalığı ve farklı formatlara uyum sağlama yeteneğiyle dikkat çekici ve yaratıcı birçok işe imza atmıştır. Gaiman, özellikle büyülü unsurları ve fantastik dünyalarıyla tanınmakla birlikte, farklı edebi türlerde de kendine yer bulmuştur. Korku türünde Coraline ve Mezarlık Kitabı, mitolojide Amerikan Tanrıları ve İskandinav Mitolojisi, peri masalları ve folklorde Yıldız Tozu ve Talimatlar, günümüz dünyasında geçen urban fantasy türünde Yokyer ve Kıyamet Gösterisi, ayrıca bilim kurguda Ara Dünya ve Partilerde Kızlarla Nasıl Konuşulur gibi eserlerle geniş bir yelpazeye imza atmıştır. Gaiman'ın tüyler ürpertici korku eserleri yaratması, eski mitleri yeniden canlandırması, sürükleyici çocuk hikayeleri yazması ya da çizgi romanların sınırlarını zorlaması fark etmeksizin zengin türler ve anlatılarla okuyucuları büyüler. Gaiman'ın yarattığı dünyalar, bu dünyada yer alan karakterler kadar önemlidir. Bu dünyaların ayırt edici özellikleri, yer aldıkları eserleri şekillendirir ve okuyucuyu hiçbir detayın eksik olmadığı bir yolculuğa çıkarır. Bu dünyalar şimdiki gerçekliğin yanı sıra alternatif gerçekliklerde de yer alır. Bu alternatif gerçekliklerin kendilerine özgü kuralları, tarihi, kulağa mümkün olması imkansız gelecek coğrafi koşulları ve kendilerine özgün kültürel çeşitlilikleri vardır. Yazarın kurgularında canlanan dünyaların arka planı hiçbir zaman baştan savma değildir. En ince ayrıntısına kadar düşünülmüştür. Üstü kapalı geçilen, anlatım sırasında detaya girilmeyen yerler olsa da bu noktalar asla kurguda tutarsızlığa neden olmaz. Tanıdık mit ve efsanelere de yeni bir soluk getirir. Aldığı temele yeni bakış açıları kazandırır ve onları modern dünyaya taşır. Sadece eski masalları yeniden anlatmaz, bu mitleri yeniden şekillendirir ve onlara hem kökenlerini koruyan hem de onları çağdaş bir izleyici kitlesine tanıtan kendi yorumunu katar. Amerikan Tanrıları, İskandinav Mitolojisi ve Anansi Çocukları'nda bunun örnekleri görülür. Gaiman'ın en popüler eserlerinden çocuk kitapları olarak bahsedilse de aslında bu eserler sembolizm ve metaforlarla dolu karmaşık metinlerdir. Gaiman, yazıları boyunca nesneleri, karakterleri ve olayları gerçek temsillerinin ötesinde bir anlamla aşılamak için sembolizmi kullanır. Örneğin Coraline'deki anahtar, gizli gerçekleri ortaya çıkarmanın veya korkularla yüzleşmenin bir sembolü olarak görülebilir. Amerikan Tanrıları'nda, eski Tanrıların kendileri, yeni teknolojilerin ve ideolojilerin egemen olduğu modern bir dünyada solan inanç sistemlerini simgelemektedir. Bu semboller, okuyucuları anlatının daha derin imalarını düşünmeye teşvik eder. Metaforlar, Gaiman'ın farklı fikirler arasında paralellikler kurmasına, tanıdık ve alışılmadık arasındaki boşluğu doldurmasına olanak tanır. Yolun Sonundaki Okyanus'ta Hempstock çiftliği, gerçek dünyanın belirsizlikleriyle tezat oluşturan büyülü bir koruma ve masumiyeti temsil eder. Gaiman'ın sembolizm ve metafor kullanımı, somut ve soyut, gerçek ve hayal arasında bir köprü görevi görür. Bu, onun hikayelerini çok boyutlu anlamlarla zenginleştirerek, eserlerini yalnızca keyifli anlatılar olarak değil, aynı zamanda insan deneyimlerini, duygularını ve varoluşun gizemlerini de düşündürmeye yarar. Neil Gaiman'ın çalışmaları genellikle felsefi temalara girerek okuyucuları varoluş, kimlik, ahlak ve gerçekliğin doğası hakkında derin sorular üzerinde düşünmeye davet eder. Örneğin Amerikan Tanrıları'nda, modern dünyada Tanrıların önemi ve bizzat inancın doğası hakkında sorular sorar. Bu, okuyucuları kültürel değerlerin, inancın ve insanın anlam ihtiyacının gerçeklik algılarını nasıl şekillendirdiğini düşünmeye sevk eder. Coraline'da ana karakter Coraline, ilk bakışta cennet gibi görünen, ancak kısa süre sonra kötücül ve kontrolcü bir varlığı ortaya çıkaran paralel bir dünya keşfeder. Gerçek gözleri karşılığında Coraline'in arzularını yerine getirmeyi vaat eden Öteki Anne aracılığıyla kimlik ve bireysellik kavramı tartışılır. Eserlerinin geneline bakıldığında, bu eserlerin varoluşçu bir doğaya sahip olduğu söylenebilir. Varoluşçuluk, bireyin görünüşte kayıtsız veya saçma bir evrende anlam ve amaç arayışını araştıran felsefi bir bakış açısıdır. Kişisel özgürlüğü, sorumluluğu ve varoluşun özden önce geldiği kavramını vurgular. Gaiman'ın karakterlerinin de yabancı dünyalara adım atması, kimlik arayışına çıkması ve gerçekliklerini sorgulaması varoluşçu temaları yansıtır. Kitaptan diğer medya formlarına olan adaptasyonlar yıllardır popülerdir. Bu süreçte gelişen teknoloji, hitap edilen kesimin istekleri ve tercihleriyle bu medya formları değişse de giderek popülerleşmiştir. Günümüzde büyük bir kitle tarafından sevilen ve ilgi gören edebi eserler çok kısa süre içinde televizyon şovlarına, filmlere ve hatta oyunlara uyarlanmaktadır. Gaiman'ın eserleri de elbette bu adaptasyonlara sahiptir. Film adaptasyonlarından Claire Danes ve Charlie Cox'un başrolde olduğu, anlatımın Ian McKellen tarafından yapıldığı Stardust, En İyi Dramatik Sunum Hugo Ödülü'nü kazanmıştır. Bir diğer film adaptasyonu olan Coraline, stop motion animasyon tekniği kullanılarak yapılmıştır ve Annecy, The Cristal For Best Feature ödülünü kazanmıştır. Televizyon şovu olarak adapte edilen üç eseri vardır. Starz yapımı American Gods 2017-2021 yılları arasında üç sezon olarak yayınlanmıştır. Netflix yapımı The Sandman'in 2022'de ilk sezonu yayınlanmıştır ve ikinci sezon için onay almıştır. Geçtiğimiz günlerde Amazon Prime tarafından ikinci sezonu yayınlanan Good Omens ise Neil Gaiman'ın Terry Pratchett ile birlikte yazdığı Kıyamet Gösterisi adlı romanın uyarlamasıdır. Yokyer, Coraline ve Kıyamet Gösterisi'nin oyun ve radyo uyarlamaları da yapılmıştır. Henüz ne zaman yayınlanacakları belli olmasa da Mezarlık Kitabı'nın bir filmi ve Anansi Çocukları'nın da yine Amazon Prime tarafından yayınlanacak bir mini dizisi vardır."} {"url": "https://www.soylentidergi.com/6-farkli-sebeple-neden-sabahattin-ali-okumaliyiz", "text": "Bu yazımızda eserleri ve yaşamıyla hafızalara kazınan, günümüzde eserleri hala sevilerek okunan değerli yazarlarımızdan biri olan Sabahattin Ali'den bahsedeceğiz. Sabahattin Ali 25 Şubat 1907'de Gümülcine'de doğmuştur. 16 Mayıs 1935 günü Aliye Hanım ile evlenmiş, 1937 Eylül'ünde kızı Filiz Ali'ye doğmuştur. 2 Nisan 1948'de ise Kırklareli'nde vefat etmiştir. Cumhuriyet Döneminin toplumcu gerçekçi anlayışıyla yazılar yazan Sabahattin Ali'yi; yazar, şair, tercüman, gazeteci, öğretmen ve iyi bir aile babası olarak görmekteyiz. Öyküleriyle öne çıksa da öyküleri dışında şiir ve romanlar da yazmıştır. Yıllar sonra eşi Aliye Hanım için yazdığı mektuplar derlenip basıma çıkarılmıştır. Yazdığı eserler ile insanların bakış açısını derinden etkileyen Sabahattin Ali'nin Kuyucaklı Yusuf eseri okullarda okutulması gereken 100 temel eserin içerisinde bulunmuştur. Toplumcu gerçekçi edebiyatı savunduğu için olay örgüsüne dayalı eserler yazmış. Bu eserlerde sadece yoksul köylüyü ve kasabalı halkı değil aynı zamanda aşk ve kadın konularını da ele almıştır. Yurt dışında bir süre kalan Sabahattin Ali Türkiye'ye döndükten sonra komünizm olayları ve siyasetçileri eleştirmesi nedeniyle bir süre tutuklu kalmıştır. Bu süreçte çocuklara zararlı etki verdiği gerekçesiyle eserleri ülke genelinde okunması yasak bir hale gelmiştir. 1948 yılında vefat eden Sabahattin Ali'nin 20 yıl boyunca eserlerinin basımı durdurulmuştur. 41 yıllık yaşamını öğretmenlik, yazarlık, hapis, mahkemelerle dolu geçirmiş ve birçok olaya tanık olmuştur. Kısa ama olaylı yaşamıyla edebiyatımızda bu kadar önemli bir yer tutan Sabahattin Ali'nin eserlerini okumanız için 6 neden! Duygular yaratılıştan gelir. Hiçbir canlıyı duygusuz düşünmemek gerekir. Sabahattin Ali'ye göre ise aşk tutkunun istemeye dönüşmüş halidir. Hayatımızın merkez noktasıdır. Aşk istemektir. Aşk sevginin peşinden koşmaktır. Ona göre aşk başkadır. Aşk, aşktır. Aşk, aşıktır. Aşk, yaratılıştır. Mahiyeti bilinmeyen bir duygudur. İşte Sabahattin Ali bu aşkı halk dili, canlı tasvirler ve gözlemlerle anlatmıştır. Aşk romanı diyince nitekim aklımıza ilk olarak Kürk Mantolu Madonna gelir. Ah maria... sözüyle hepimizin bildiği o eser. Sabahattin Ali'den aşkı öğrenmek isteyen herkesin okuması gereken bir eserdir. Aşkın yalınlığını, gücünü ve insanda bıraktığı acıyı lirik anlayışla kullanarak okuyucularına aktarmıştır. Sabahattin Ali, öykü yazarlığıyla hafızalara kazınsa da çok önemli romanlarda yazmıştır. 5 öyküsü bulunun yazarın 3 tane de romanı bulunmaktadır. Bunlar Kuyucaklı Yusuf, İçimizdeki Şeytan ve Kürk Mantolu Madonna'dır. Roman türünde yazılan bu eserler yıllarca en çok satılan kitaplar listesinde yerlerini korumuşlardır. Öykülerine şans verirken romanlarının da unutulmaması gerekmektedir. Sabahattin Ali eserlerinde her zaman canlı bir dil kullanmıştır. Gündelik konuşma dili eserlerine tabiilik vermektedir. Tasvirleri oldukça güçlü olan Sabahattin Ali, nitekim akıcı okuma izlenimi vermektedir. Bunu da amaç olarak görmüştür. Toplumcu gerçekçiliğin ilk başarılı örneklerinden olan Kuyucaklı Yusuf, yazarın bu anlayışta ki en bilinen eseridir. Yazar eserlerinde realist ve gerçekçi gözlemelere yer vermektedir. Eserlerinde halkın sorunlarını, işçi sınıfı, büyük şehirlere göçler ve insanların acılarını öğreterek okuyucuyu aydınlatmaktadır. Bu aydınlatmada köylü ve Anadolu insanını düşkün, kötü ve karamsar göstermek yerine dost canlısı ve iyimser göstermiştir. Bu da eserlerini karamsardan ne kadar uzak tuttuğunu göstermektedir. Sabahattin Ali, halkın sorunlarına odaklanan usta yazarımız. Eserlerinde toplumun dibindeki insanları, Anadolu insanını, köylerin gerçekliğini, aşkın acısını, toplumsal eşitsizlikleri ve aydınların köylüleri küçümsemelerini kaleme almıştır. Her eserinde en az bir eziyete vurgulama yapmıştır. Toplumun gerçekliklerini gözlemleriyle aktararak her zaman insanlığın üzerinde durmuştur. Yazımızın sonuna gelmişken sizi usta yazarımızın en çok sevilen şiiriyle baş başa bırakıyoruz. Kitapla kalın! Sabahattin Ali, Bütün Şiirleri, Yapı Kredi Yayınları, İstanbul, 2022."} {"url": "https://www.soylentidergi.com/6-farkli-sebeple-neden-sukru-erbas-okumaliyiz", "text": "Şükrü Erbaş, son dönem Türk Edebiyatı'nın önemli isimlerinden birisidir. Genellikle şiirleriyle tanınan Erbaş, deneme, şiir-hikaye ve antoloji türünde eserler de kaleme almıştır. Eserlerinde yalnızlıktan, insandan, ölümden, dünyadan, kimsesizlikten bahseden Erbaş; iyileşememenin sancısından, insanların acımasızlığından ve bir gün unutulacağından dert yanmış; eserleriyle ve üslubuyla kendine ait bir dünya yaratmıştır. Bu sancılı dünyada ona eşlik eden tek bir kişi vardır o da kendisinin yansıması olan Ömür Hanım. 40 senedir edebiyat dünyasının içerisinde bulunan Erbaş, kendine has üslubuyla son dönemde okuyucuların dikkatini çekmektedir. Şiirlerinde herkesin kendinden bir parça bulduğu Erbaş'ı okumak kargaşa dolu bu dünyada insana mola verdirmektedir. Şairlerin şiirlerini yazarken olmazsa olmazlarından biri olan aşk kavramı, Şükrü Erbaş'ın şiirlerinin de temel kavramlarındandır. Erbaş, şiirlerinde aşk kavramını ele alırken aşkı bulmaktan, aşık olmaktan ve aşkı kaybetmekten bahseder, duygularını aşk ile besler. Ona göre aşk, sevgiyle iç içedir ve yaşadığı bu duyguyu muhakkak dile getirmelidir. Aksi halde aşk Erbaş'ın içinde boğulduğu bir girdaba dönüşür. O, şiirlerinde aşk ve sevgiden bahsederken güzelleme yapmak yerine sevginin yaşattığı acıyı esas alır ve bu duygunun kalbine yaptığı ağırlıktan söz eder. İnsan, Şükrü Erbaş'ın şiir dünyasının öznesini oluşturan unsurlardan birisidir. Erbaş, yalnızlığını, dünyaya öfkesini ve ölümü anlatırken insandan yola çıkar; insana sorular sorar, sorgulamalar yapar ve yeni bir bakış açısı kazandırır. Şükrü Erbaş'a göre insan, hatalar yapan, hataların içinde boğulan, öfkelenen, aşık olan, sorumluluğunu yerine getiremeyendir, insan bir eksik sözdür. Onun, şiirlerinde insanı tüm yönleriyle ele alması ve insanı özne haline getirmesi okuyucuyu kendini arama yolculuğuna çıkarır. Böylece Erbaş'ın şiirinde insan öznesi okuyucuyu şiire bağlı kılar ve insanı anladıkça okuyucunun kendisini duymasını da sağlar. Şükrü Erbaş'ın şiir dünyasını oluşturan unsurların başında ölüm gelir. Şiirlerinin neredeyse hepsinde yer alan ölüm kavramı, çoğunlukla yaşamın sonlanacağını vurgularken yalnızlığa hapsolmuş bir ruhu da temsil eder. Onun şiirlerinde ölüm, bir insan gibi karşında durabilir ya da kalbini delip geçebilir. Böylece Erbaş, şiirlerinde ölüm kavramını hem soyut hem de somut bir şekilde ele alır. Erbaş'ın dünyasında ölüm tek başına değildir, çoğu zaman yalnızlıkla iç içe geçmiş bir şekildedir. Ölümün yalnızlıkla bağdaştırılması, Şükrü Erbaş'ın imge gücünü de ortaya koyar. Şükrü Erbaş şiirlerinde yalnızlığı, aşkı, öfkeyi, ölümü, sevinci, kimsesizliği ve dünyayı barındıran bir sanatçıdır. O, alışılagelmişin dışında cümleler kurarak okuyucuyu farklı bir dünyayla tanıştırır; kendine has üslubuyla dikkat çeker. Şiirlerinde, şiir-hikayelerinde ve denemelerinde sıklıkla başka sanatçılardan referans alır, farklı şiir ve şairlere göndermeler yapar. Behçet Necatigil, Nazım Hikmet, Gülten Akın, Pir Sultan Abdal, Abbas Sayar, Pablo Neruda ve Karacaoğlan gibi sanatçılardan beslenen Erbaş, yaptığı göndermelerle hem şiirini besler hem de şiirine farklı esintiler katar. Behçet Necatigil'in Şimdilik edebiyat kitaplarımızda böyle bir tür yok, ama ileride 'şiir-hikaye' diye, şiirle hikaye arasında ortak bir türe de yer verileceğini umuyorum. sözünden hareketle şiir ve hikayeyi birleştirerek anlatı sınırlarının ötesine geçen bu anlatım tekniği, Şükrü Erbaş'ın yazı hayatının önemli bir parçasıdır. Erbaş bu anlatı tekniğini açıkça kuş uçar kanat ağlar isimli kitabında kullansa da diğer şiir kitaplarında da bu yönteme zaman zaman değinir. Şiir dünyasında yeteri kadar örneği bulunmamasına rağmen şiir ve hikayenin bir arada kullanılması okura yeni bir soluk katar ve duyguların yoğunluğunu derinden hissettirir. Edebiyatla ilgilenenlere Ömür Hanım kimdir? diye sorulduğunda şüphesiz Şükrü Erbaş'ı işaret ederler. Onun şiirlerinde sıkça geçen ve adına bir kitap yazdığı Ömür Hanım, kendisine yaptığı bir yolculuğun adıdır. Erbaş, yalnızlığını, kimsesizliğini, korkularını, acılarını, yaşadığı iyi ve kötü tüm duyguları Ömür Hanım'dan yola çıkarak kaleme döker; edebi yolculuğunda bir suret gibi taşır Ömür Hanım'ı.. Fakat eşi Hatice Hanım'ın ölmesiyle birlikte Ömür Hanım artık Hatice olur. Bu ölümle birlikte sadece Ömür Hanım'ın ismi değişmez Şükrü Erbaş için, artık hüzün de yalnızlıkta farklılaşır; kimsesizlik korkuyla birleşir ve acı doruğa ulaşır. Erbaş, Şükrü. kuş uçar kanat ağlar. İstanbul: Kırmızı Kedi, 2022. Erbaş, Şükrü. otların uğultusu altında. İstanbul: Kırmızı Kedi, 2020. Erbaş, Şükrü. Çırpınıp İçinde Döndüğüm Dünya. İstanbul: Kırmızı Kedi, 2019. Erbaş, Şükrü. insan bir eksik sözdür. İstanbul: Kırmızı Kedi, 2021."} {"url": "https://www.soylentidergi.com/7-farkli-sebeple-neden-hakan-gunday-okumaliyiz", "text": "Kendisini herhangi bir kalıba sığdırmayan, Türk edebiyatına alışılmadık tarzda eserler üreterek katkı sağlayan Hakan Günday; 29 Mayıs 1976'da Rodos'ta doğdu. Tevfik Fikret Lisesi'ni bitirdikten sonra Hacettepe Üniversitesi Fransızca Mütercim Tercümanlık Bölümü'nü kazanan Günday, bir yıl sonra Universite Libre de Bruxelles'in Siyasal Bilgiler Bölümü'ne geçti. Ardından Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi'nde öğrenimine devam etti. Üniversite hayatını düz bir minvalde devam ettiremeyen Hakan Günday, bu sürüncemeden ilk romanı olan Kinyas ve Kayra'yı yazarak çıktığını ifade ediyor. 23 yaşında başladığı bu serüven sonrasında, edebiyat çevrelerince büyük ilgi gördü ve kendi okur kitlesini edindi. Verdiği bir röportajda; Türkçe macera romanları yazdığını söyleyen Günday, okurlarına başta bunun bir ironi olduğunu düşündürse de, eserlerini incelediğimizde gerçekten de kitaplarındaki karakterlerin hem fiziksel hem de zihinsel bir macera içinde olduğunu görüyoruz. Kinyas ve Kayra romanında karakterlerin tüm dünyayı gezip, hiç yerlerinde durmamaları ve aynı zamanda varoluşsal bir arayış içinde olmaları, Hakan Günday'ın yazı türünü anlamamız için bize ışık tutuyor. Hakan Günday, kitaplarında tıpkı karakterler gibi bizim de sürekli bir sorgu halinde olmamızı ve birtakım keşiflerde bulunmamızı ister. Umuda karşı olan inançsızlığı her ne kadar kendilerinden kaçan karakterler yaratmasına sebep olsa da, gerçeklerden ve büyük yaralardan kaçınılamayacağını da bilir Günday. O yüzden kitaplarını okurken büyük çıkarımlar edinip, insan zihnini anlamlandırırız. Roman okurken kendimizi bulunduğumuz yere bırakıp, kitabın bizi götürdüğü yerlere gideriz. Karakterlerle bağlar kurar, onlar gibi hissederiz. Hakan Günday'ı okurken karakterlerin değil, kendimizin en ücra köşelerine ulaşır ve okumaktan kopamayız. Diğer romanlar gibi bizi güvende hissettirmez Hakan Günday. Sarsar, tüm gerçekleri en açık şekilde yüzümüze vurur. Kitabı okurken sakin değil, dağılmış hissederiz. Vicdanımızı, yaralarımızı, sustuklarımızı bulmamızı sağlar. Her şey çok gerçektir ve bu da haliyle rahatsızlık verir. Kitapların neredeyse hepsi aynı gerçeklik algısıyla karşımıza çıksa da, verdiğimiz alıntılara da bakarak, bize kalırsa yazarın en çarpıcı kitapları; Az ve Daha'dır. Yüzleşmek istemediğimiz hem kendi gerçeklerimizi hem de toplumsal gerçekleri hiç çekinmeden önümüze sunar. İşte bu yüzden kendi konfor alanımızdan çıkıp Günday kitaplarına şans vermeliyiz. Aslında kitapları bu kadar gerçekçi kılan nedenlerden bir tanesi de yazarın, karakterlerin dünyasını bize çok iyi yansıtmasıdır. Kinyas ve Kayra'da; Kinyas'ın derinliklerinde yaşam sevinci barındırdığını, Kayra'nın ise sona geldiğini ve umutsuzluğunu iliklerimize kadar hissederiz. Daha'da; Gaza'nın sevgiye olan açlığını ve bunu, aynı sevgisizlikle büyümüş babasının asla karşılamadığını görürüz. Az'da; Derda'nın, hatta Derda'ların yaşadıklarından sonra neden bu kadar karamsar olduklarını sormayız. Üzülsek de kızamayız hiçbir karaktere. Çünkü her birinin hayatlarını, tutumlarının altında yatan sebepleri biliriz. Hakan Günday romanlarında iyi ya da kötü yoktur, olaylar ve nedenleri vardır. Okurken hem empati kurar hem de geniş açıdan bakmayı öğreniriz. Bu da bir kitabın okura katabileceği en önemli özelliklerden biridir. Her ne kadar Hakan Günday sınıflandırmaları sevmese ve yeraltı edebiyatı yazmadığını söylese de, kitaplarında bunun izine çokça rastlarız. Genelde; toplumsal olarak kabul görmeyen karakterler kitapların baş ögeleridir. Daha çok kötülüğün işlenmesi, toplumsal olaylara sert bir dille eleştiri getirilmesi, karakterler üstünden sokak kültürü ve dilinin yansıtılması, küfür, cinsellik ve ahlak dışı ögelerin hiçbir sansür uygulanmadan sunulması, aslında Hakan Günday'ın kitaplarının yeraltı edebiyatı başlığı altında toplanması için yeterli sebeplerdir. Aşırı çarpıcı, yer yer mide bulandırıcı ve oldukça ağır bir üslup kullanılması sebebiyle yeraltı edebiyatı, çok okunması tercih edilen bir tür olmasa da, yazarın kitaplarda bu ince çizgiyi çok iyi koruduğunu görüyoruz. Hakan Günday'ın yarattığı karakterlerin spesifik özellikleri olduğunu söyleyebiliriz. Neredeyse tüm kitaplarını erkek karakterler oluşturur. Şiddet eğilimi gösteren, alkolik ve umutsuz olan karakterler, çoğunlukla çok büyük travmalar yaşamış depresyon hastalarıdır. Bunlara rağmen tüm karakterlerin oldukça zeki ve etkileyici olduğunu görürüz. Hepsi mevcut sisteme başkaldırır ve sürekli sorgulama içindedirler. İlk bakışta bu karakterleri; toplum genelinden uzak, kirli ve karanlık görsek de, onları anlamaya başladığımızda kendi eğilimlerimizin de farkına varırız. Görmek istemediğimiz yanlarımıza ayna tutarak bizim en gizli sırdaşlarımız olurlar. Etkilenmenin dönüştürmek olduğunu söyleyen Hakan Günday, aslında bize kitapları üstünden bir ipucu veriyor. Kitaplarında Oğuz Atay, Yusuf Atılgan, Sabahattin Ali gibi yazarların izlerini açıkça görürüz. Tıpkı bu yazarlar gibi, Hakan Günday da kitaplarında tutunamayan karakterleri konu alır. - Gecenin Sonuna Yolculuk (1932) - İçimizdeki Şeytan (1940) - Pal Sokağı Çocukları (1906) - Martin Eden (1909) - Kaputt (1944) - Niteliksiz Adam 1 (1930) Başarılı olduğu tek alan edebiyat olmayan Hakan Günday, aynı zamanda çok iyi bir senaryo yazarıdır. Türkiye'nin en iyi polisiye ve macera dizilerinden olan, 2018 yapımı Şahsiyet dizisinin ve Müslüm Gürses'in hayatını anlatan Müslüm filminin, senaryo yazarlığını yapmıştır. Şahsiyet; iMDB listesinde dünyada en iyi 40 dizi arasına girerken, Müslüm filmi; En İyi Film Ödülü'ne layık görüldü. 2005 yılında yazdığı ve kuyumculuk dünyasını eleştirdiği romanı Malafa, 17. Uluslararası İstanbul Tiyatro Festivali için oyunlaştırılmıştır. 2013 yılında yazdığı ve mülteci sorununu ele aldığı kitabı Daha, 2017 yılında Onur Saylak tarafından sinema filmi haline getirilmiştir. 2011 yılında yazdığı, çeşitli dünya dillerine çevrilen Az adlı romanı, Dünya Kitap Yılın En İyi Telif Romanı ödülünü almıştır. 2009 yılında yazdığı Ziyan kitabı ile, Türk Fransız Edebiyat Ödülünü; Fransızcaya Encore adıyla çevrilen Daha romanıyla da, Fransa'nın saygın edebiyat ödülü, Prix Medicis En İyi Yabancı Roman Ödülü nü almııştır. Aynı zamanda, Almanya'daki Hermann Hesse Vakfı tarafından iki yılda bir verilen ve oldukça önemli bir ödül olan Uluslararası Hermann Hesse Ödülü ne, 2022 yılında çevirmeniyle beraber layık görülmüştür. Eğer yazarı okumaya hazırsanız, sizler için hazırladığımız Hakan Günday Okuma Rehberi adlı yazımıza mutlaka göz atmanızı öneririz! - Günday, Hakan. Daha. İstanbul: Doğan Kitap, 2013. - Günday, Hakan. Az. İstanbul: Doğan Kitap, 2011."} {"url": "https://www.soylentidergi.com/7-farkli-sebeple-neden-suc-ve-ceza-okumaliyiz", "text": "Hukuk, adalet, suç ve ceza, Batı edebiyatının sıklıkla işlenen konuları arasındadır. Dostoyevski'nin Suç ve Ceza romanı bu alanda 19. yüzyılın dönüm noktası olmuştur. Suç ve Ceza, sadece adalet ve hukuk değil; yalnızlık, bireysellik, karamsarlık, çarpık düzen, başkaldırı gibi unsurların da romana dahil edildiği bir klasik haline gelmiştir. Romanda toplumsal kalıpların insanları giderek yok ettiği, onları yavaş yavaş benliklerinden uzaklaştırdığı ve onların mutluluklarını teker teker elinden alışı ustalıkla işlenmiştir. Çağımızın edebiyata, sanata ve kültüre ihtiyacı olduğu bu zamanda kitap okumak insanlığın vazifelerinden biridir. Suç ve Ceza yediden yetmişe herkesin bildiği bir kitaptır ve eğer okuyup okumamakta kararsız kaldıysanız gelin size okumanız için 7 farklı sebep sıralayalım. Suç ve Ceza, içerdiği derin anlamları fark ettiğimizde basit bir roman olmaktan çıkar. İşlediği cinayet nedeniyle toplumdan uzaklaşan ve kendi dünyasına çekilen birey, romanın içerisinde Dostoyevski'nin ustalıkla işlediği konulardan biridir. İnsanlığın iyiliği için suç işlemek adalet midir? Suçun işlenmesinde çevresel faktörler, psikolojik etkenler ne kadar etkilidir? Suçu işledikten sonra aydın bir insanın ahlaki bir çöküşe geçmesi onu gerçekten bir suçlu haline getirir mi? gibi sorular romanın ana fikrini oluşturur. Ahlaki çöküntünün yanı sıra toplumsal eşitsizlik, benliğinin yok oluşu ve kafasında dönüp duran iyilik ve kötülük kavramları Raskolnikov'un iç dünyasının karmaşıklığını okurlara yansıtır. Suç ve Ceza'yı tek bir konuya indirgemek, romanda yer alan diğer konuları görmezden gelmek demek olur ki bu kadar geniş çaplı bir eser için yetersiz gelebilir. Örneğin felsefe, psikoloji, toplum ve hukuk, ahlak gibi konular romanı büyük ölçüde oluşturan konulardandır. Betimlemeler, olayın kurgusu, yaşanılan olayların insan ruhu üzerinde bıraktığı etkiler ve her sayfasında inişli çıkışlı her duyguyu okura yaşatması, eseri tam bir başyapıt haline getirmiştir. Roman 1866'da basılmıştır. Yaşadığı dönemi oldukça iyi yansıtabilmiş bu eseri klasik haline getiren unsurlardan biri de güncelliğini hala koruyor olmasıdır. Romandaki olaylar her dönemde yaşanmaya devam etmiş, insanın yaşadığı ruhsal bunalımlar, çöküşler, heyecanlar ve diğer mutluluklar insanlık var olduğu sürece yerini korumuştur. Yani aslında romandaki hiçbir konu yabancı değildir. İşlenen cinayetler, aşk, yoksulluk, sefalet, kaygı günümüz insanının aslında her gün karşılaştığı sorunlardır. Suç ve Ceza'nın ve daha birçok önemli roman ve öykünün yaratıcısı Dostoyevski, çağının çok ötesinde bir yazar olmuştur. Politikaya yönelmesi, aleyhine söylentiler çıkmasına neden olmuş bunun sonucunda tutuklanmış ve idam cezasına çarptırılmıştır. Af kararının çıkmasıyla birlikte idam cezası kürek ve hapis cezasına çevrilmiş, Sibirya'ya sürgüne gönderilmiştir. Suç ve ceza kavramlarıyla tanışması bu dönemde olmuştur. Özgürlüğüne kavuştuktan sonra St. Petersburg'a dönmüş hastalık ve borçları nedeniyle bunalıma girmiştir. Aslında Raskolnikov'un yaşadığı buhranın benzerini Dostoyevski'de de görmek mümkündür. İçerisinde bolca psikolojik tahliller barındıran Suç ve Ceza, insanlığın neden böyle suçlara karıştığı, toplumdan neden soyutlandığı, neden hayata karşı karamsarlık yaşadığını okurlara tüm açıklığıyla gösterir. Raskolnikov'un iç dünyasına yolculuk yaptığınız sırada tüm bu sorulara cevap bulabiliyorsunuz. Kitaptaki psikolojik tahliller sayesinde, Raskolnikov'un eylemlerine onu tanıyarak anlam verebiliyorsunuz. Empati; bir başkasının duygularını, içinde bulunduğu durum neticesinde yaptığı davranışların nedenini anlamak ve içselleştirmektir. Tüm kitap boyunca okurun empati kurarak kendini bir katilin yerine koyması oldukça farklı bir deneyim olacaktır okur için. İkilemde kalarak, çıkmaza girerek, bazen içinde yer aldığımız durumdan kurtulmak isteyerek romanı okumak sizlere bütün duyguları derinden hissettirecektir. Romanın ilk film uyarlaması olan Raskolnikow, Alman yönetmen Robert Wiene'nin yönettiği 1923 yapımı sessiz bir filmdir. Japonya, Amerika, Rusya ve İngiltere gibi farklı ülkelerden de romanın sinemaya uyarlamasını görebilirsiniz."} {"url": "https://www.soylentidergi.com/7-farkli-sebeple-neden-zulfu-livaneli-okumaliyiz", "text": "Yazar ve müzisyen kimliğiyle tanıdığımız Zülfü Livaneli, aynı zamanda politikacı, senarist, yönetmen ve film müziği bestecisidir. Bu çok yönlü hayatın içerisinden biz bu yazımızda yazar kimliği üstünde duracağız. Edebi bir tür sanatçısı olarak şüphesiz ülkemizin en çok satan yazarlarından biri olmayı başaran Livaneli, kitaplarıyla gençleri de peşinden sürüklemeyi başarmakta. Yurt dışında da benzer bir başarıya imza atmasıyla Türkiye'yi ve Türk Edebiyatı'nı tanıtma konusunda önemli bir misyon edindiğini rahatlıkla söyleyebiliriz. Peki bu başarının sırrı ne? Gelin, hep birlikte 7 maddede bu sırrı çözmeye çalışalım! Livaneli, eserleriyle çok geniş bir okuyucu kitlesine hitap etmektedir. En bilindik eserleri olan Serenad ve Kardeşimin Hikayesi'nin milyona ulaşan baskıları ile oldukça farklı ama geniş yelpazedeki okuyucu profillerine ulaşmayı başarmıştır. Yazarın bu başarısının en büyük sebeplerinden biri ise şüphesiz dil ve üslubu kullanmadaki başarısıdır. Livaneli'nin anlatımındaki duruluk ve yalınlık, anlaşılabilir olmayı beraberinde getirmiştir. Kitaplardaki ağdalı ve anlaşılması zor anlatımın okuyucuda negatif etki bıraktığını düşünürsek yazarın tercihi, okuyucuyu çekme konusunda oldukça avantajlı bir konumda yer alır. Fakat bu yalın anlatım tekdüzeliğe neden olmamıştır. Aksine Livaneli gerekli yerlerde uzun betimlemeler ve tahliller yapmaktan kaçınmamıştır. Buradaki sihri ise kelime seçimlerindeki titizliğidir. Livaneli ilk romanını yazdıktan sonra kendine üslup tarzı olarak Naima ve Evliya Çelebi'nin üsluplarını yakın gördüğünü ve onlardan esinlendiğini ifade etmiştir. Kendine has anlayışıyla onların tarzını birleştirerek oluşturduğu anlatım üslubu, Livaneli kitaplarının akıcılığını oluşturan ana etkendir. Zülfü Livaneli, kitaplarında genellikle toplumsal konular ve temalar üzerinde durmuştur. Neredeyse her kitabında dikkatle işlediği kadın karakterleriyle ise tema olarak da kadınların kimlik arayışını sık sık karşımıza çıkarmıştır. Bunu bazen, kadın olarak kendinin öneminin farkında olan bir kadın karakterinin, ataerkil topluma karşı savaşını anlatarak yapar. Tıpkı Serenad'daki Maya Duran, Leyla'nın Evi'ndeki Leyla gibi. Fakat tam tersi olarak kadın olmayı, en baştan kaybetmek olarak görüp değerinin farkında olmayan kadın karakterleri de işler. Ama kitap akışında onların farkındalığa ve özgürlüğe erişme süreçlerini de görürüz. Bu bakımdan Livaneli, kadınların bu yoldaki mücadelelerine hep umut ışığı olmuştur. Özellikle Türk kadının coğrafyamızda yaşadığı zorlukları, Doğu Batı arasındaki kadın tiplemelerinin farklılıklarını; kurguladığı gerçekçi karakterlerle başarıyla işlemiştir. Yaşamları, meslekleri, düşünce yapıları her ne kadar farklı olursa olsun güçlü ve mücadeleci kadın karakterleriyle, konuyla ilgili olumsuz yargıların karşısında bir duruş sergilemiştir. Livaneli'nin yukarıda bahsettiğimiz çok yönlülüğü eserlerine de yansımıştır. Tecrübelerini ve yaratıcılığını yansıttığı kitapları salt bir edebi eserden daha fazlası olmuştur. Özellikle de yaptığı betimlemelerde sahip olduğu sinematografik gücün izlerini görürüz. Daha önceki yönetmenlik ve senaristlik tecrübelerinin getirisi olarak teknik sinema bilgisine de sahip olan Livaneli, bunu başarıyla anlatımına da aktarır. Victor Hugo ile bütünleşmiş olan hayal ettirmeden gözde canlandıran betimlemelere onun kitaplarında da sıklıkla rastlarız. Livaneli bunu özellikle mekan tasvirlerinde çok uzatmadan, yerinde kelime seçimleriyle sıkça karşımıza çıkarır. Kitaplarının genelinde, ülkemizin birçok tarihi olayını da görürüz, özellikle de çok bilinmeyen olayları. Serenad'da gördüğümüz Struma Faciası bunlardan sadece biri. Tarih ve Osmanlı sevgisini romanlarına taşıyan Livaneli, aynı zamanda Türkiye'nin çok katmanlı yapısını ve toplumun sosyal durumunu çok iyi gözlemlemiş bir yazardır. Gözlemlediği bu toplumsal yapıyı ise işleyeceği konuyla birlikte başarılı bir şekilde aynı potada eritir. Yani kitaplarını okurken bir okuyucu olarak anlatılanda kendimizi ve çevremizi görmemiz kaçınılmazdır. Bu yönüyle bazı okuyucular farklı bir bakış açısıyla kendi içine dönüp yeniden değerlendirirken bazıları da ayna tutulan toplumun gerçekleriyle tekrar yüzleşme fırsatını yakalar. Anlatımlarındaki sürükleyiciliği bir kenara bırakırsak yarattığı karakterlerin gerçekçiliği, olayların olağan akışında ilerlemesiyle okuyucuyu kurgu-gerçek ayrımı konusunda zorda bıraktığını söyleyebiliriz. Hatta bir röportajında konuyla ilgili olarak, Huzursuzluk kitabındaki baş karakter Melek Naz'ın gerçek sanıldığını ve Mardin'deki kitapta anlatılan manastıra gelenlerin karakteri sorduklarını gülerek anlatır. Livaneli'nin kitaplarında zamanı kullanma biçimi oldukça geniş bir perspektife sahiptir. Zamanı sadece olayın yaşandığı anda tutmaz, zaman zaman geriye sarar zaman zaman da ileriye atlatır. Yani zaman da anlattığı olay ve kişiler gibi yönü belli olmayan bir yolda ilerler. Zamanı, bu şekilde kullanmasının ise anlatımına bir derinlik kattığını rahatlıkla söyleyebiliriz. Bu derinliği olayın akış sürecinde bilhassa karakterlerin devinimi içinde rahatlıkla gözlemleyebiliriz. Livaneli'nin zamanda yaptığı ustaca geçişler, karakterin gelişimi ve değişiminin zeminini oluşturur. Bu noktada yazar, zaman ile birlikte mekan unsurunu da aktif bir şekilde kullanır. Mekan, genellikle karakterin iç dünyasını ve toplumdaki yerini yansıtma amaçlı kullanımıyla karşımıza çıkar. Bu bağlamda Livaneli, hikayedeki yolculuğu okuyucuya zamanla anlatırken mekanı ise bu aktarımda bir araç olarak görür. İçerik ve biçim bir anlatının ayrılmaz iki temel unsurudur. Bu iki unsuru birleştirmek ise son derece incelik gerektiren bir iştir. İçerik ve biçimin uyumsuz olduğu ya da ikisinden birinin daha ön planda olup diğerinin yetersiz kaldığı birçok örnekle karşılaşmışızdır. Ama Livaneli'nin eserlerinde bunu görmek pek mümkün değil. Yazdıklarını içerik bakımından zengin kaynaklarla besleyen yazar; tarihten, yaşanmış olaylardan, hayal gücünden ayrı ayrı beslenir ve bir noktada bunları birleştirerek başarılı bir içerik sunar. Fakat bu içeriği sunarken ona vereceği biçimin öneminin de bir hayli farkındadır. Anlatacağı olayı ya da durumu, nasıl en iyi şekilde aktaracağı noktasında farklı anlatım tekniklerinden yararlanır. Örneğin genel olarak romanlarında geniş bir zaman dilimini kullandığı için geçmişteki bir olaya dikkat çekmek istediği zaman okuyucuyu sıkmadan ama gerekli noktalara yer vereceği şekilde geçmişi özetler, burada özetleme tekniğini görürüz. Leyla'nın Evi'nde karakterin iç dünyasına daha içten bir bakış açısı katmak için mektup ile anlatımdan yararlanmıştır. Kısacası Livaneli, titizlikle seçtiği anlatısının içeriğini, ona en uygun formla birleştirip eksiksiz bir anlatı yaratır."} {"url": "https://www.soylentidergi.com/7-film-ile-gaspar-noe-filmografisi", "text": "Arjantin doğumlu Fransız yönetmen Gaspar Noe, bizzat yazıp yönettiği uzun metraj filmleriyle, film eleştirmenlerinin nefret ve takdirini aynı anda elde etmeyi başaran nadir yönetmenler arasındadır. İlk kez 1998 yılında Cannes Film Festivali'nin uzun metraj kategorisinde yer alan Gaspar Noe'nin ilerleyen yıllarda yöneteceği altı filmi de dünya prömiyerini Cannes'da gerçekleştirmiştir. Cannes Film Festivali'nde birden çok filmi ile seyircilerin tepkisini üzerine çeken Gaspar Noe'nin filmlerini hala izlemediyseniz, daha önce tanık olmadığınız fikir, teknik ve baş döndürücü sekanslara şahit olacağınıza şüphe yok. Seul Contre Tous'un hikayesi, Gaspar Noe'nin 1991 yılında Cannes Film Festivali'nde en iyi kısa film ödülünü alan 'Carne' filminde yarattığı 'kasap' karakterine dayanmaktadır. Gaspar Noe, filmin başlangıcını ahlak kavramı üzerine kısa bir söylev ile açmaktadır. Ardından filmin ana karakterini, doğumundan itibaren art arda gösterilen fotoğraflı anlatımlarla seyirciyle tanıştırır. Filmin geri kalanı boyunca karakterin kendisiyle gerçekleştirdiği iç hesaplaşmalarına çok sık tanık oluruz. İç sesin yoğun olarak kullanıldığı bu film, Gaspar Noe'nin filmin açılışında tabir ettiği üzere Yalnız bir kasabın kendi pisliği içindeki dramını sunar. İlk uzun metraj girişimi olarak Seul Contre Tous, Gaspar Noe'nin filmografisinde önemli bir yerde durmaktadır. Irreversible, Gaspar Noe'nin belki de izleyiciyi en çok rahatsız eden filmidir. Filmin açılış sahnesi baş döndürücü bir kamera kullanımıyla birlikte başlarken, Seul Contre Tous filminde yer alan kasap karakteriyle tekrar karşılaşıyoruz. Kasap karakterini filmin geri kalanında görmesek de Gaspar Noe'nin, kendi yaratmış olduğu dünyalar arasında bu şekilde bağlantı sağlayarak izleyiciye, adeta benim gerçekliğime hoş geldiniz mesajını verdiğini söyleyebiliriz. Irreversible, jenerik kısmını filmin başlangıcında gördüğümüz, kurgusal olarak sondan başlangıca doğru ilerleyen bir akış göstermektedir. Bu haliyle izleyici, film içerisinde yaşanan olayları geçmişe doğru akan bir kurguyla birlikte anlamlandırmak zorunda kalır. Monica Bellucci ve Vincent Cassel'ın başrolü paylaştığı Irreversible, Gaspar Noe'nin filmleri arasında eleştirmenler tarafından en çok tartışılanıdır. Film içerisinde 10 dakikayı aşan tecavüz sahnesiyle birlikte yönetmen, izleyiciye şahit olduğu şiddeti iliklerine kadar hissettirir. Sahne süresinin uzunluğu, olayın gerçekçiliğine olan inancımızı artırırken, pasif izleyici olma durumumuzu rahatsız edici kılar. Cannes Film Festivali gösteriminde birçok izleyici bu sahne esnasında salonu terk etmiştir. Gaspar Noe, ikinci uzun metrajı olan Irreversible ile birlikte alışılmışın dışında işler yapacağını kanıtlamış ve sonraki filmleriyle de bunu desteklemiştir. 161 dakikaya yayılan süresiyle yönetmenin en uzun filmi olan Enter The Void, başlangıç sekansında adeta bir video oyunu gibi izleyiciye karakterin gözünden dünyayı gösterir. Seyirciyi karakterle özdeşleştiren ve olayları tam anlamıyla karakterin bakışından gösteren bu teknik, yarım saat boyunca devam eder. Bu sayede seyirci, uyuşturucu kullanıcısı ve satıcısı olan Oscar ile birlikte uyuşturucu içer, halüsinasyonlar görür, bayılır, ayılır. Gaspar Noe, filmde yer alacak uyuşturucu sahnelerini gerçeğe en yakın şekilde yansıtabilmek adına, filmde bahsi geçen uyuşturucuları bizzat deneyimleyerek etkilerini gözlemlemiştir. Tercih edilen çekim tekniğiyle birlikte karakterin deneyimleri izleyiciye en saf haliyle yansıtılmaktadır. Bu sayede seyirci adeta oyunun içine dahil edilir. Filmin ilerleyen bölümlerinde gerçekleşen olaylarla birlikte başlangıçta tercih edilen sinema dili de dönüşüme uğrar ve bu kez seyirci, gerçekliğin yitimine adım adım şahit olur. Renk, ışık, ses gibi sinemanın dilini oluşturan her faktörü çoğu zaman aşırıya kaçarak ve seyircinin duyularını harekete geçirerek kurgulayan Gaspar Noe, Love filminin başlangıç sekansını pornografik bir temelde tasarlamayı tercih etmiştir. Gasper Noe, Murphy ve Electra'yı filmin başlangıcında çırılçıplak bir şekilde seyirciye sunar. Böylece yönetmen, ilişkiler üzerine kurguladığı filminde samimi olacağını peşinen verir. Pornografik başlangıcın hemen ardından Murphy, başka bir kadınla birlikte yattığı yataktan telefonunun çalması üzerine uyanır. Karakterin kendisiyle konuşmasını yansıtan iç sesleri bu filminde de sıkça görürüz ki karakter uyandığı gibi kendisine sorular sorar. Gaspar Noe'nin filmlerinin bu yönü, hikayenin konusu ne olursa olsun, seyircinin karakterle empati kurmasına teşvik eder. Bu sayede yönetmen, karakterle seyircinin arkadaş olmasını sağlayan güçlü bir sinema dili yaratmaktadır. Daha sonra anlayacağımız üzere Murphy'nin yanında uyandığı Omi, Electra ile yaşadığı ilişkide cinsel hayatlarına sonradan dahil ettikleri kişidir. Üç kişi yaşadıkları cinsel birlikteliklerinde Omi'nin hamile kalmasının ardından Electra ortadan kaybolur. Murphy'i uyandıran telefon ise Electra'nın annesinden gelmektedir ve 2 aydır Electra'ya ulaşamadığını söyler. Filmde kurgusal olarak tek yönlü akış kullanmayı tercih etmeyen yönetmen, karmaşık bir akış içerisinde Murphy'nin penceresinden, Electra ve Omi ile yaşadığı ilişkiyi, örneğine çok rastlanmayan bir sinema diliyle seyirciye aktarır. Gaspar Noe, bu kez ışık, renk, müzik ve dansın ahengini sinema aracılığıyla karşımıza çıkartıyor. Climax, Fransa'da düzenlenecek yarışmaya hazırlanan bir dans grubunu konu almaktadır. Noe, filmin tanıtımı için sosyal medya hesabından yaptığı paylaşımla birlikte geçmişte aldığı eleştirilere provokatif bir şekilde karşılık vermiştir. Climax, açılışını karlı bir havada tek başına yürümeye çalışan bir kadının vücudundan akan kanlar ve bağırışlarıyla dolu sahneyle yapmaktadır. Sonrasında dansçıların kendilerini anlattığı video kasetler gösterilir. Böylece dans grubunun içerisinde bulunan insanlar seyirciye tanıtılır. Siren sesiyle başlayan Supernature Cerrone isimli elektronik müzikle birlikte 5 dakika boyunca süren dans koreografisinin, spor salonunu andıran kapalı bir alanda, ustalıkla tasarlanmış sekanslarıyla baş başa kalırız. Koreografinin bitişiyle birlikte dansçılar rahatlamak üzere önceden hazırlanmış içkilerini yudumlamaya koyulur. Film, birbirlerini tam anlamıyla tanımayan dans grubu üyelerinin diyaloglarıyla devam ederken birdenbire dansçıların gerçeklik algısı kaymaya başlar. Bir süre sonra içilen alkolün içerisine LSD karıştırıldığı anlaşılırken, 15-20 kişilik grubun her biri maddenin etkisi altına girer. Gerçekliğin altüst oluşu ve grup içerisindeki karmaşıklıklarla birlikte Climax, kontrolsüzlüğün nelere yol açabileceğini gözler önüne seriyor. Başrolünde Charlotte Gainsbourg ve Beatrice Dalle olan Lux Aeterna, kelimenin tam anlamıyla kaostan beslenen bir film. Kaos ortamını bir film setinin içerisinde göstermeyi tercih eden Gaspar Noe, film yapım süreçleriyle ilgili bir hesaplaşmaya girdiğini söyleyebiliriz. Filmin açılışında Dostoyevski'den alıntı yapan yönetmen, epileptik bir film ortaya koyacağını seyirciye en baştan bildirmektedir. Lux Aeterna, 15. Yüzyıldan 18. Yüzyıla kadar süren cadı avlarını, işkence ve idam yöntemlerini konu alan parça parça sahnelerle birlikte başlıyor. Bu görüntülerin ardından günümüz atmosferine yani film setinin içerisine geçilir. Film setinde, yönetmen ve oyuncunun bir şömine karşısında cadı katliamları üzerine sohbetiyle karşılaşırız. Bu sohbette anlaşıldığı üzere Charlotte Gainsbourg, yakılmak üzere olan bir cadıyı canlandıracaktır. Buradan itibaren Gaspar Noe, teknik açıdan ekranı ikiye bölmeyi seçerek, filmi iki farklı pencereden izletiyor. Film seti içerisinde süregelen problemlerin olduğu, yapımcı ve görüntü yönetmeninin diyaloglarıyla birlikte seyirciye aktarılırken, diğer yandan set içerisindeki kaotik atmosferi her yönüyle görmemiz sağlanıyor. 51 dakika süresiyle orta metraj kategorisinde değerlendirebileceğimiz Lux Aeterna, Gaspar Noe'nin belki de en deneysel çalışması olarak değerlendirilebilir. Gaspar Noe'nin yeni filmi Vortex, dünya prömiyerini 74. Cannes Film Festivalinde gerçekleştirdi. Türkiye'de 6 Mayıs 2022'de vizyona girecek olan Vortex, kadrosunda İtalyan korku sinemasının en önemli temsilcisi Dario Argento'ya yer verirken, Françoise Lebrun ve Alex Lutz'un da oyuncu kadrosunda yer aldığı biliniyor. Yaşlı bir çiftin hayatının son dönemlerini konu alacak olan film, Gaspar Noe'nin filmografisi düşünüldüğünde konusu ve bu yaşamsal süreci işleyiş tarzı açısından merak uyandırmakta."} {"url": "https://www.soylentidergi.com/8-farkli-sebeple-neden-haruki-murakami-okumaliyiz", "text": "Haruki Murakami, Çağdaş Dünya Edebiyatı'nın önde gelen isimlerinden biridir. 1949'da Japonya'da doğmuş ve Kobe'de büyümüş, fakat üniversitede Tokyo'ya taşınmıştır. Üniversitede Klasik Drama Eğitimi almış ve daha sonra eşi ile birlikte yedi yıl boyunca bir caz barı işletmiştir. Haşlanmış Harikalar Diyarı ve Dünyanın Sonu, Sahilde Kafka, İmkansızın Şarkısı, 1Q84 ve Karanlıktan Sonra önemli romanlarından bazılarıdır. Eserlerinde dikkat çeken unsurlardan biri okumayı kolaylaştıran sade bir anlatıma sahip olmasıdır. İlk eserine başlarken İngilizce yazmayı denemiş, fakat İngilizce kelime ve sözdizimi bilgisi sınırlı olduğu için ortaya süslü ifadelerden uzak, basit bir anlatım çıkmıştır. Bu da daha sonra kendisine özgü bir anlatım dili oluşturmasına yardımcı olmuştur. Murakami; kendisinin karakterlerini değil, karakterlerinin kendisini seçtiğini söyler. Hikayenin gidişatının karakteri oluşturduğunu ve bunun genellikle otomatik bir süreç olduğundan bahseder. Figürlerin; yalnızlık, inziva ve arayışa yönelik duygu ve düşünce dünyası, eserlerinde oldukça önemlidir. Bu da okuyucunun karakterlerin günlük hayatları ve rutinlerine dahil olmasını sağlar. Yolculuk, karakterlerin geçirdiği sürecin bir parçasıdır. Karakterler aynı zamanda kendilerini ortak bir noktada buluşturan bir gizeme sahiptirler. Örneğin Kumandanı Öldürmek adlı romandaki isimsiz bir ressam olan başkarakter, tek komşusu olan Menşiki, ondan kendisinin bir portresini yapmasını isteyene dek esrarengiz bir figür olarak kalır. Murakami'nin eserleri Doğu ve Batı arasında bir köprü işlevi görür. Kendini Japon Edebiyatı'ndan ayrı tutan yazar, eserleri batılı ögeler içerdiği ve Amerikan kültürüne atıflarda bulunduğu için Japon yazarlar tarafından eleştirilmiştir. Sahilde Kafka adlı eserindeki Johnnie Walker ve Colonel Sanders karakterleri bunun bir örneğidir. Japon Edebiyatı'nı sıkıcı bulduğu için yetişkinlik yıllarına kadar Amerikan Edebiyatı ile büyüyen Murakami, bu nedenle Amerikan Edebiyatı'nın içine işlemiş olduğunu söyler. Eserlerinde Coca Cola, McDonalds, Chivals Regal veya Denny's gibi marka ve zincirlere, aynı zamanda da Toyota gibi yerel markalara yer verir. Murakami eserlerinde büyülü gerçekçilik türüne yoğunlaşır. Aşina olduğumuz gerçekçi bir dünyaya fantastik elementler ekler ve bu ögelerin karakterlerin üstlerindeki etkisini ele alır. Örneğin Sahilde Kafka adlı romanında Nakata adındaki bir karakter ertesi gün gökten balık yağacağı kehanetinde bulunur. Kehanetin ertesi gün birebir gerçekleşmesi ise ona algısının, gerçeğin bir yansıması olabileceğini düşündürür. Karanlıktan Sonra adlı romanında ise farklı alemleri birleştirip romanın zaman, mekan ve kimlik algılarını bozar. Mantıksal olarak açıklanamayan şey, gerçeğin kendisine dönüşür. Hikayedeki, Yüzü Olmayan Adam bunlardan biridir. Eri Asai adındaki kızı iki aylık uykusundan uyanana dek onu sandalyeden ve televizyon ekranından izler. Televizyonun fişi takılı değildir. Okuyucu gerçeklikten şüpheye düşer. Neden Murakami okumamız gerektiğinin bir diğer sebebi ise metaforlar ve sembollerden oluşan bir dünya yaratmasıdır. Buna örnek olarak Zemberekkuşu'nun Güncesi adlı eserinden bir alıntı verilebilir: Düşünmeye çalışıyor, ama bir türlü kafamı doğru dürüst işletemiyordum. Doğrusu, neyi düşünmem gerektiğini bile bilmiyordum ki. Boş bir odaya benziyordu. Ve müzik içimde sadece boğuk, gelgeç bir yankı bırakıyordu. İmkansızın Şarkısı'nda ise Naoko adında bir karakter depresyonunun üstesinden gelmek için dağlık bir ormanda inzivaya çekilmiştir. Gölgeleri ve yoğunluğuyla birlikte orman, ergenlik yıllarını ve akıl hastalıklarını yansıtan bir sembole dönüşür. Ana karakter Toru Watanabe de, Naoko gibi depresif düşünceleriyle baş eder, ancak Naoko'yu ormanda her ziyaret edişinden sonra kendini daha iyi hisseder. Toru, ormandan çıkmayı ve ergenliğinin son yıllarını yakalamayı başarırken Naoko ormanın dışındaki hayattan korkar. Müzik, Murakami'nin hayatında olduğu gibi eserleri için de oldukça önemlidir. Bazı kitapları, adlarını parçalardan alır. Örneğin İmkansızın Şarkısı orijinal adını The Beatles'ın Norwegian Wood adlı şarkısından; Sınırın Güneyinde, Güneşin Batışında kitabı ise adını Nat King Cole'un gerçekte var olmayan South of the Border adlı parçasından alır. Romana adını veren Kumandanı Öldürmek adındaki tablo ise Mozart'ın Don Giovanni adlı operasına bir atıftır. Murakami aynı zamanda romanlarında bahsettiği şarkıları, resmi sitesinde her romana ayrı olacak şekilde çalma listelerine ayırmıştır. Murakami Amerikan Edebiyatı'ndan ve Batı kültüründen etkilense de, eserlerinde Japonya'dan ve Japon kültürüne ait parçalar görmek mümkündür. Eserlerinde birbirine geçmiş olan bu iki boyutluluk ve gerçekliğin Şintoizm inancıyla parallelik gösterdiği söylenebilir. Dünyayı kesin bir şekilde maddi ve manevi olarak ayırmak yerine ikisinin birleşimine ve arasındaki dengeye odaklanır. Hayvanlarla ve ruhani figürlerle kurulan iletişimler de bu inancın bir parçasıdır. Sahilde Kafka'daki Nakato adlı karakterin kedilerle konuşabilmesi ve Kafka adındaki figürün, adının Çekçede karga anlamına gelmesi buna bir örnektir. Kedilerin Japon kültüründe önemli bir yeri vardır ve iyi şans getirdiklerine inanılır. Bu nedenle ülke genelinde kedilere ayrılmış tapınaklar yer alır. Murakami, eserlerinde marka ve marka zincirlerine olduğu gibi bazı yazarlara ve eserlere atıflarda bulunur. Örneğin Sahilde Kafka'da Franz Kafka'nın eserleri ve Sophokles'in Kral Oidipus'u başta olmak üzere birçok yazar ve esere yer verilir. Romanda kendisine Kafka adını veren ana karakterin Ödipus Kompleksi bir metinlerarasılık örneği taşır. Kumandanı Öldürmek kitabında ise; Dostoyevski'nin Ecinniler kitabından, Lewis Carrol'ın Alice Harikalar Diyarında eserinden, Robin Hood ve Pocahontas'tan ve Akinari Ueda'nın Yağmur ve Ay Öyküleri'nden bahsedilir. Kitaptaki Menşiki karakterinin ise Murakami'nin sevdiği kitaplardan biri olan F. Scott Fitzgerald'ın romanına isim veren Gatsby karakteriyle benzerlik gösterdiği yorumu yapılabilir. Bu karakterlerin yaşam şartları, inançları ve eylemleri ortak bir noktada buluşur."} {"url": "https://www.soylentidergi.com/8-farkli-sebeple-neden-jose-saramago-okumaliyiz", "text": "Jose Saramago, 1922 yılında Lizbon'da dünyaya geldi. Yoksul bir ailede doğması sebebiyle, ekonomik yetersizlikten okula devam edemedi. Makinistlik eğitimi almasının ardından ressamlık, editörlük, çevirmenlik gibi farklı meslekler yaptı. 1944 yılında evlendiği ressam İlda Reis ile beraberliği yirmi altı yıl sürdü, 1988 yılında ise Pilar del Rio ile evlendi. Saramago 1976'dan sonra ilgisini ve çalışmalarını tamamen kitaplarına yöneltmiştir. Mutlaka günde en az iki sayfa yazdığını söyleyen yazar, disiplinli oluşuyla bilinmekteydi. 2010 yılında İspanya'da hayatını kaybetti. Yakın tarihe kadar aramızda olan yazarın eserlerinin neden okunması gerektiğini 8 madde ile özetledik. Saramago, noktalama işaretlerinden yalnızca nokta ve virgül kullanmasıyla nam salmıştır. Bunun okuma esnasında bir karışıklık oluşturacağı düşünülse de, anlatımdaki ustalığı sayesinde onunla ilk kez tanışan okurlar bile diline kolayca adapte olabilir. Diyalogları düz yazı şeklinde yazması, kullandığı virgüllerden sonra zaman zaman büyük harfle başlaması gibi unsurlar yazının Saramago'ya ait olduğuna dair ipuçları verir. Bazı eserlerinde karakterlere ve mekanlara isim vermemesi ise bir başka anlatım özelliğidir. Doktorun eşi, siyah gözlüklü kız gibi karakter betimlemeleriyle okuru hiç sıkmadan olay örgüsünü ilerletir. Bu teknik, metindeki anlatıcının veya anlatılan karakterin zihninde aniden belirip kaybolan düşüncelerin; olduğu gibi, bir sıralamaya veya ölçüte bağlı kalmaksızın, sanki karakter bilinçsizce sayıklıyormuş gibi anlatıma dökülmesidir. Portekizli yazar Jose Saramago da bu tekniğin ustalarından kabul edilir. Zira Saramago okurken, eserdeki karakterin düşünceleriyle okurun düşünceleri birleşir ve okurun gözleri harflerin üstünde akıp gider. Eserdeki gerçeküstü karakter ile okur bütünleşir ve akış bittiğinde adeta okurun düşünceleri durmuş gibi olur. Din, siyaset, hükümetler, ahlak kuralları, dayatılan doğrular, hatta ölüm... Alışılagelmiş ne kadar kalıp varsa, hepsini ustaca bir dille yıkar Saramago. Örneğin Ölüm Bir Varmış Bir Yokmuş isimli kitabında, ölümsüzlük karşısında insanların tepkilerini, çelişkili duygularını, çaresizliklerini işler ve ölüm iyi ki varmış dedirtir. İsa'ya göre İncil eserinde ise, İsa'nın yaşam kronolojisine sadık kalarak ama olayları katılaşmış inançlar ve sarsılmaz kilise gerçeklerinin dışına çıkarak farklı bir bakış açısıyla, bilinen İsa figürüyle çelişkili şekilde anlatır. 1991 yılında yayımladığı bu kitapla, Portekiz Yazarlar Birliği Ödülü'nü kazandı ve Avrupa Birliği edebiyat yarışması olan Ariosto'ya aday gösterildi. Ancak Katolik kilisesinin baskılarından etkilenen Portekiz hükümeti, kitabın yarışmaya katılmasını yasakladı. Bu roman sebebiyle kilise tarafından aforoz edilen Saramago, ülkesini terk etmek zorunda kaldı. Muhakkak ki başarılı bir yazar olmak için en önemli özelliklerden biridir hayal gücü. Ancak okur, Saramago'nun yeni bir yapıtını okumaya başlarken, yazarın önceki kitaplarındaki dünyalara da benzemeyen bambaşka bir aleme açılacağını bilerek başlar. Anlatımından, noktalama işaretlerinden ve verdiği detaylardan izini belli etse de bu kez girdiğiniz kapının başka bir bahçeye açıldığını hemen fark eder ve adapte olursunuz. Tanıdık bir zeka ile karşılaşılsa da, bir sonraki sayfanın düşündürecekleri hep tekinsiz ve bilinmezliklerle doludur. Yazar, okuru kendi hayal dünyasının içine çekerken ne onu, ne de kendini hiç zorlamaz. Örneğin Körlük kitabının çıkış hikayesinin, bir restoranda yemeğini beklerken herkesin bir anda kör olması ihtimalini düşünmesiyle ortaya çıktığını söyler. İşte okuyanı da böyle aniden yanına çeker ve okur onun hayal dünyasında gezinirken bulur kendini. Kitapta hastalığın yaydığı korku, çaresizlik ve bunalımın toplumda oluşturduğu ahlaki çöküş, olay ve mekan, yazar tarafından ustalıkla betimlenir. Öyle ki, romandan uyarlanan 2008 yapımı Fernando Meirelles'in yönetmenliğini yaptığı aynı isimli film, ağır eleştirilerin hedefi olur. Yine de Saramago, tasarladığı dünyanın sinemaya uyarlanmasından mutluluk duyduğunu belirtmiştir. Yazarın filmi izledikten sonraki ilk anını buradan izleyebilirsiniz. Yazarın eserleri 25 farklı dile çevrilmiştir. İçinde yanan ateşini, umudunu ve insanlığın körleşmemesi için verdiği mücadeleyi kaleminin tüm gücüyle okurlara anlatması da elbette Saramago okumak için tek başına yeterli bir sebep. Yalnızca edebi bir roman okuduğumuzu düşünürken, son sayfayı bitirip kapağı kapattığımızda birkaç saniyeliğine dahi olsa gözlerimiz dalıyorsa, Saramago'nun ateşinden bir kıvılcım da bize sıçramış demektir. Ve yazarın dediği gibi: Okumak her zaman azınlık içindi, her zaman da öyle olacak. Öyleyse umuda ve azınlığa!"} {"url": "https://www.soylentidergi.com/8-farkli-sebeple-neden-kafka-okumaliyiz", "text": "Kafka, 1883'te Prag kentinde doğdu. Kırk yıllık bir yaşamı oldu. Yaşarken hiçbir eserini yayınlatmadı. Tüm yazılarını Max Brod'a verdi. Ondan eserlerini yakmasını istese de Max Brod, Kafka'yı dinlemedi. Bugün Brod sayesinde Kafka'nın izni olmadan onu okuyoruz. Kafka'nın zorlu ruhen ve bedenen yaşamına ithafen onu okumak için sekiz neden sıraladık. İyi okumalar. Kafka, tipik bir modernizm yazarıdır. Yalnız hisseder, odasında veya bürosunda yabancılık çeker. Ailesi ile arası açık. Yaşama dair içinde çelişki barındıran biri. tüm yazınsal eserlerinin temeli: Yabancılık. Yine babasının gözünde benliğine saygı duyamadığı için Babaya Mektup doğmuştur. Pişmanlıklar ve itirafların yer aldığı bu eserde Kafka babasına söylemek istediği her şeyi kaleme almıştır. Gregor Samsa, bir sabah böcek olarak uyanan, yabancılaşmanın en güçlü göstergesidir. Böcekler günlük yaşamda sevilmezler. Bir kenara ait görülürler, yok edilmek istenir. Kafka bu yönüyle kendinin varlıktaki yokluğunu böcek üzerinden anlatmıştır. Kafka, yaşamını memur olarak geçiriyor. Düzenli bir işi ve geliri var. Geliriyle ailesine destek çıkıyor, belki de onlar tarafından kabul görmek istiyor. Ailesi tarafından onay görmek istiyor. Kazandığı para ile ailesinin ihtiyaçlarını gideriyor. Ailesinin ihtiyaçlarını gidermek istediğini yine Dönüşümde anlıyoruz. Firma yetkilsi evlerine geldiğinde Samsa odada kalmak ya da ailesinin ihtiyaçlarını karşılama arasında gidip geliyor. Daima güçlü olması şeklinde büyütülen Kafka, ona yüklenen sorumluluklar altında eziliyor. Özellikle hassas bir beden ve ruh durumu mevzubahis olunca sorumluluğunu daha derinden hissediyor. Derinden hissettiği sorumlulukla baş etmekte biraz da duygusal bir kişiliği olduğu için zorlanıyor. Yaşadığı çağın makineleşmiş ve duygusunu, amacını yitirmiş medeniyet olarak görüyor. Böyle bir medeniyette de çalışmanın ve var olmanın zorluğu ile baş edemiyor. Baş edemediğini tabii ki saklıyor ancak yazdıklarında bunu anlatıyor. Kafka neden yaşarken yazdıklarını yayınlamadı? Yazmak, yarattığını yayınlamak çevreyle iletişim halinde olmaktır. Kafka için çevre ile iletişim zorlu bir süreç. O, bir şeyleri değiştirmek ya da fark yaratmak istemiyor. Yalnızca dünyadan sakince geçip gitmek istiyor. Gregor Samsa gibi bir odada yaşamak, çevreyle etkileşime girmekten sakınarak yaşamayı arzuluyor. Ailesinin kendisini anlamadığını düşündüğünden sosyal çevresi tarafından da anlaşılamayacağına inanıyor. Genele yayarsak, dünyanın onu anlamayacağını düşünüyor. Arkadaşı Max Brod'tan bu yüzden yazdıklarını yayınlamasını istemiyor. Tabii, Brod Kafka'yı dinlemiyor ve ona bıraktığı yazılarını ölümünün ardından yayınlıyor. Kafka hiç şüphesiz basit ya da klasik bir memur değil. O edebi bilgiye, sanata ve akademik bilgilerle de meşgul. Milena ile konuşurken onun bu renkli yönünü görüyoruz. Sıklıkla bu yönünü saklamayı tercih ediyor. Edebi yönünü kısmen Milena, kısmen de Brod ile paylaşıyor. Kafka'nın evlilik hayatı hiç olmadı. Evlenememesinin nedeni olarak babasını görüyor. Onun erkek olarak gücüne asla erişememiş biçimde kendini görüyor. Kafka için babası güçlü, muktedir ve her şeyi bilen rolünde. Onun güçlü benliğine karşın kendisinin zayıf olduğunu düşünüyor. Evlilikle ya da bir kadın ile yakınlaşmasının sonucunda kendi zayıflığını gördükçe kendini geri çekiyor. Babası gibi güçlü biri olduğunu düşünmediğinden bir baba, bir koca rolüne giremiyor. Kafka'nın belki de kendini tek yakın hissettiği kişi Milena idi. Onunla beş yıl mektuplaşıyorlar. Kafka ona kendi içini açma cesaretini gösteriyor. Tabii bu ilişki evliliğe dönüşmüyor. Beş yılda ikili yalnızca iki kez buluşabiliyor. Üstelik Milena da evli. O, tüm ömrü boyunca babası ile sorunlar yaşadı. Mesleği ve nüfuz gücü olan babası karşısında Kafka acizdi. Kendini babasına karşı aciz hissettiğini biliyor. Bu sebeple ona bir mektup yazıyor. Tabii, bu mektup asla babasının eline geçmiyor. Kafka'nın bu mektubu vermeye gücü yoktu. Babaya Mektup kitabında bizler Kafka'nın babasını nasıl gördüğünü okuyoruz. Onun babasına ulaşmayan mektup bizlere ulaşıyor. Evlenememesinin nedenini ve kendini güçsüz hissetmesinin sorumlusu olarak babasını görüyor. Ona bu mektupta hislerini açıyor. Tüm düşüncelerini şeffaflığıyla anlatıyor. Ottla hariç tüm aile üyeleriyle Kafka'nın arası mesafeliydi. Kız kardeşi ona her zaman destek olmuştur. Ottla'nın desteğini Kafka bize Dönüşüm kitabında anlatıyor. Böcek olan Gregor'un odasını yalnızca Gregor'un kız kardeşi temizliyor. Böcek Gregor'a yalnızca kız kardeşi katlanabiliyordu. Onun odasını temizliyor, ona yemek getiriyor ve ailesinin ona daha çok tolerans göstermesini sağlamaya çabalıyor. Kafka psikolojik olarak kendini soyutlanmış hisseden biri. İşinde, arkadaşlarından ve ailesinden kopuk hissediyor. Gregor Samsa da böyle hissediyor. Samsa ile Kafka yalnızlığını anlatıyor. Bağ, onun için yabancı bir kelime. Ruhen soyutlanmış hissediyor. Ailesiyle arzuladığı iletişim konusunda başarısız. Dönüşüm eserinde Gregor'u böcek olarak gören ailesi ondan iğreniyor, onu odaya kapatıyorlar. Tüm bu kopukluk hissine ek bedenen de zayıf. Sık sık hastalanan bir bünyeye sahip. Ölümü verem kaynaklı oluyor. Ruhen ve bedenen sıkıntılar içinde dünyada kırk yıllık yaşamının ardından yaşama gözlerini yumuyor. - Kafka, F. (2016). Milena'ya mektuplar (1. basım). Öteki Yayınevi. - Kafka, F. (2016). Babaya mektup (16. basım). Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları. - Kafka, F. (2013). Dönüşüm (27. basım). Türkiye İş Bankası Yayınları."} {"url": "https://www.soylentidergi.com/8-farkli-sebeple-neden-oscar-wilde-okumaliyiz", "text": "Oscar Wilde'ı birçok isim ile tanımlayabiliriz. Oyun yazarı, romancı, öykücü, şair... Öyle bir isim ki hayatı ve eserleri hala tartışma konusudur. Oscar Wilde, Viktorya Dönemi'nin en önemli yazarlarından biridir. Cinsel yönelimi öne sürülerek hapis cezasına çarptırılır ve özgürlüğüne kavuştuğunda hiçbir şey eskisi gibi olamaz. Yaşadığı psikolojik hasar sebebiyle peşini bırakmayan sağlık sorunlarıyla Wilde, 1900 yılında henüz 46 yaşında iken hayata gözlerini yumdu. Arkasında düşündürücü, mizahı kuvvetli, sanat ve gerçek hislerle dolu eserler bıraktı. Oscar Wilde'ın edebiyat dünyasına armağan ettiği bu eserleri okumanız için 8 farklı nedeni listeledik. Oscar Wilde, İngiliz Edebiyatı'nın ve Modern Dünya Edebiyatı'nın en önemli isimleri arasında yer alır. Eserleri, özgünlüğü, dil ve anlatım biçimi ile dönemindeki yazarlardan ayrılır. Wilde, hayatı boyunca dokuz oyun, bir roman, çok sayıda şiir, deneme ve kısa öyküler kaleme aldı. Poems, The Happy Prince and Other Tales ve Intentions adlı deneme yazısı yazarın oyun yazarlığı dışında da tanınmasını sağlar. Dorian Gray'in Portresi adlı ilk ve tek romanını yaklaşık iki gün içerisinde yazdığını söyleyen Wilde, bu denli tartışılacak bir roman yazdığının bilincinde miydi? Dorian Gray'in Portresi edebiyat tarihinde büyük tartışmalara yol açtı ve açmaya devam etmektedir. Bu tartışmalar ve suçlamaların büyümesi sonucunda kitabın yasaklandığı dönemler bile olur. Ancak Oscar Wilde cesur tavırları ile her zaman eserinin arkasında durur ve böylece roman günümüzde de birçok insanın kütüphanesinde yer almayı başarır. Oscar Wilde'ın edebi yönüyle beraber felsefi görüşleriyle de 19. yüzyıl Avrupa düşüncesine büyük katkıda bulunduğu bilinir. Wilde'ın felsefi derinliği eserlerindeki incelikli dili, varoluş sorguları, toplumsal normları eleştirisi, benimsediği estetizm felsefesi ve mizahi yönü ile ortaya çıkar. İnsanın varoluşu, anlamı ve ölümsüzlüğü hakkında düşündürücü ifadeleri bulunur. Eserlerinde nihilist fikirlere yer verse de hayatın estetik değerler ile anlam kazandığını dile getirir. Ayrıca Wilde, eserlerinde ahlak ve toplumsal normların eleştirisini de ele alır. Yazdığı oyunlarda karakterlerin kendi içsel arzularını takip etmesi üzerinden bireysel özgürlüğün önemini vurguladığı cümleleri sıklıkla görebiliriz. Oscar Wilde'ın 19. yüzyılda önemli temsilcilerinden olduğu estetizm; güzellik, estetik ve sanatın önemini vurgulayan bir akımdır. Wilde, estetizmin yalnızca bir sanat anlayışı değil, bir yaşam tarzı ve felsefesi olduğunu savunur. Oscar Wilde'ın estetizmin temel prensiplerini işleyen eserlerine Dorian Gray'in Portresi'ni örnek verebiliriz. Sanatın insan hayatındaki önemine felsefi bir yaklaşım ile kaleme alınmış olan roman, içerisinde birçok estetizm ögesi ve varoluş üzerine fikirler barındırır. Estetik değerleri hayatının merkezine koyan Dorian adlı bir karakter ve portresi üzerinden toplum ahlakı başarılı bir şekilde işlenir. Romanda güzellik ve sanatın değeri vurgulanırken, ahlaki çöküş ve yozlaşmanın sonuçlarına da dikkat çekilir. Oscar Wilde'ın edebi tarzı keskin ironi ve mizah anlayışıyla öne çıkar. Yazarın bu dil aracı, okuyuculara eserleri anlamak ve değerlendirmek için bir anahtar sunar. Wilde eserlerinden ironi ile toplumsal normları eleştirirken, mizahı ise hayatın acımasızlığına karşı bir savunma mekanizması olarak kullanır. Wilde'ın yarattığı karakterlerin genellikle zeki ve keskin mizah anlayışına sahip kişiler olduğunu söyleyebiliriz. Örneğin mizah duygusunun ön planda olduğu Ciddi Olmanın Önemi adlı oyununda Algernon ve Jack karakterleri üzerinden okuyucuyu güldürürken düşündürür. Dorian Gray'in Portresi'nde ise kara mizah olarak değerlendirilebilecek sekanslar yer alır. Oscar Wilde'ın yaşadığı dönemde modernizm, önemli etki uyandıran akımlardan biriydi. Modernizmi, geçmişteki klasik tarzlara bir tepki olarak çıkan kültür, sanat ve edebiyat akımı olarak tanımlayabiliriz. Modernizmin öncülerinden biri olan Wilde, eserlerinde akımın ana özellikleri olan olan yenilikçilik, bireycilik ve yıkıcılık gibi ögeleri yansıtır. Estetik değerlerin önemini her zaman vurgulayan Wilde, modernizmdeki estetik yenilikleri de benimser. Modernist hareketin bir parçası olan yazar sadece sanatında değil, kişisel yaşamında da kıyafetleri ve davranışları ile toplumsal normlara karşı çıkmasıyla bilinir. İnsanın tutkuları, arzuları, kıskançlıkları ve acımasız duyguları... Oscar Wilde insanın ne kadar karmaşık bir varlık olduğunu, ne kadar tehlikeli olabileceğini başarıyla yansıtır bizlere. İnsan doğasının karanlık yönlerini yarattığı derinlikli karakterler aracılığıyla ele alır. Salome'de karakterlerin şiddet dolu arzularını, Dorian Gray'in Portresi'nde insanın içindeki kötülüğün nasıl ortaya çıkabileceğini ve dilerse nasıl da acımasız olabileceğini gözler önüne serer. Okuyucuyu derin düşüncelere sevk ederken, bir yandan da ironik anlatımıyla eşsiz bir okuma deneyimi sunar. Oscar Wilde toplumsal cinsiyet eşitliği konusunda oldukça ileri görüşlü bir yazar olarak bilinir. Yaşadığı dönemin sıkı kurallarına karşı çıkarak kadın ve erkeklerin eşit haklara sahip olması gerektiğine eserlerinde sıklıkla yer verir. Özellikle Ciddi Olmanın Önemi oyunundaki karakterlerin cinsiyet rollerini sorgulamaları, Wilde'ın görüşlerinin bir yansıması olarak karşımıza çıkar. Eserlerinde güçlü ve bağımsız kadın karakterlere yer vererek kadınların yalnızca güzel bir obje olarak nitelendirmeyen bir yazar olduğunu gösterir. Oscar Wilde, eserlerinde aşkı duygusal, derin ve yeri geldiğinde acımasız şekilde tasvir eder. Wilde ve aşk denince akıllara De Profundis gelmesi olağandır. De Profundis adlı eseri hapishane yıllarında yazdığı upuzun bir mektuptan oluşur. Kendi aşk hayatını, hayat arkadaşı Bosie'ye olan aşkının yıkıcılığını içtenlikle gözler önüne serer. Wilde, aşkın insana verdiği hazzın aynı derecede acıya da sebep olabileceğini sıklıkla dile getirir. Aşkı romantik duygular ve cinsel arzudan ziyade bir ruhsal bağlılık olarak görür. İnsanın ruhsal yapısını bu denli etkileyen aşk duygusunun hayatımızda ne denli büyük bir rolü olduğunu Wilde'ın şiirlerinde de görebiliriz. Andre Gide'nin Önsözüyle De Profundis, Oscar Wilde. Can Yayınları."} {"url": "https://www.soylentidergi.com/8-farkli-sebeple-neden-rowling-okumaliyiz", "text": "Rowling, bir başarı öyküsüdür. Harry Potter'ı yan odada uyuyan bir çocuğu varken dul bir anne olarak kaleme almıştır; Harry Potter serisinin ilk kitabı olan Felsefe Taşı'nı bir kafede yazmıştır. Dokuz yayınevinden ret yemesine rağmen Harry Potter'ı yayınlatmada ısrar etmiştir. En nihayetinde bir milyoner olmayı başarmıştır. Bizlere imge dolu, büyülü ve fantastik olduğu kadar gerçeklerle de yüzleşmemizi öğütleyen eserler bırakmıştır. Rowling, çocukluğun tutku dolu merak duygusunu yetişkinliğin acı dolu görünen gerçekliğini birleştirerek bizleri kitapların dünyasına çekmeyi başarmıştır. Rowling, Harry Potter'da sevgi motifini bolca işlemiştir. Harry bebekken ölümcül lanetten annesinin sevgisi ile kurtulmayı başarmıştır. Severus, Lily'e olan aşkından ötürü iyinin, Dumbledore'un tarafına geçmiştir. Hermione, Harry ve Ron tüm olumsuz olayların üstesinden birbirlerine değer, önem ve sevgi verdikleri için bir arada kalmayı başarmışlardır. Draco bile ne kadar kötülerin tarafında yer alsa da o da seri boyunca sadece sevilmek istemiştir. O, ailesinin sevgisini kazanmak için kötülerin tarafını tutmuştur. Kitaplarında arattığı karakterlerin sevgiyi kovaladığını görmek mümkün. Rowling, Harry Potter serisi ile milyoner olmuştur. Yarattığı yedi kitaba ek olarak yan kitaplar da yazarak büyülü evrenimizin sınırlarını genişletmiştir. Yeni bir spor olan quidditch'i yaratmıştır. Ozan Beedle'ın Hikayeleri ile bizlere ders veren öyküler anlatmış ve Fantastik Canavarlar Nelerdir Nerelerde Bulunurlar? ile bizlere ormanda anlattığı canavarları bulma ümidi vermiştir. Kazancının çoğunu derneklere bağışlamış ve insanlığın gelişimini desteklemiştir. En son yazdığı Lanetli Çocuk ile tiyatroya damgasını vurmuştur. Rowling, kalemi güçlü bir yazar olarak karşımıza çıkmaktadır. ONA HOKKABAZLIK ÖĞRETMESİ İÇİN KAFADAN ÇATLAK SERSEM BİR İHTİYARA PARA MARA VEREMEM! diye bağırdı Vernon Enişte. Elbette Rowling'in anlam yüklü ve ders veren cümlelerini anlatmadan olmaz. Harry Potter serisi, bir çocuk kitabı gibi görünse de bize sağladığı farkındalık sezilmektedir. Olayları ve anları bağlayarak karakterlerin seçimlerinin ardındaki nedenlere ulaştırmıştır. Olay örgüsüyle ve sözleriyle bize mesaj vermektedir. Rowling, iyi bir insan olmak için doğruya ihtiyacımız olduğunu eserlerinde işlemiştir. Rowling bize en zor zamanlarda dahi içimizdeki çocuğa sahip çıkmamızı öğretmiştir. En güçlü sandığımız kişilerin zayıf çıktığını da en zayıf sandığımız kişilerin de en güçlü olabileceğini bize bizzat Rowling anlatmıştır. Rowling, yetişkinliğin korkutucu bilinmezliğinde yüzmeyi ancak içimizde yaşayan çocuğa tutunarak başarabileceğimizi anlatmıştır. Rowling okuyan herkeshem çocukluğun hem de yetişkinliğin kişiye neler kattığını karakterle anlamıştır. Rowling'i okumamızın nedenlerinden biri de bu kadar çok okuyucuya sahip bir yazarın ne yazdığını ve kişilerin neden bunları okuduklarını anlamak olmalı. Nitekim Rowling, çoğu insanın benzer noktalarına dokunmuştur. Bizler de bu noktaları bulmak için yapıtlarını okumalıyız. Yapıtlarında işlediği motifleri, imgeleri ve olayları anlamalıyız. Bu idrak ile insanlığın hangi duygusal açığını ya da hangi duygusal hisse sahip olmak istediklerini anlayabileceğimize inanıyoruz. Hedwig, masumiyetin ve çocukluğun simgesidir. Beyaz bir baykuş olması onun masumiyetini temsil etmektedir. Hedwig'in ölümü Harry'nin çocukluğunun bitişini anlatmıştır. Rowling bu sembolü işleyerek bizim de bir gün sonlanacak olan çocukluğumuzu bizlere hatırlatmıştır. Rowling bizlere insan zihninin sınırlarını zorlayan bir kurgu ve karakter listesi bırakmıştır. İnsan-dışı canlıları bolca anlatan Rowling bizlerin hayal dünyasını süslemiştir. Olayların karmaşıklığı da bizleri şaşırtan başka bir şey olmuştur. Kılık değiştirmeler, büyüler, insan-dışı canlıların varlığı, iksirler hatta yer değiştiren merdivenler sınırsız bir zihnin ürünüdür. Rowling, yarattıklarıyla içsel çocuğumuzu mutlu etmiştir. - Rowling, J. K.(2001). Harry Potter ve felsefe taşı. Yapı Kredi Yayınları. - Rowling, J. K.(2007). Harry Potter ve ölüm yadigarları. Yapı Kredi Yayınları. - Aytekin, H. (2011). Harry Potter ve Felsefe Taşı'nda Üslup ve Mizah. Erciyes Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi, 1 (30) , 167-184"} {"url": "https://www.soylentidergi.com/8-farkli-sebeple-neden-yasar-kemal-okumaliyiz", "text": "Küçük yaşta geçirdiği bir kaza sonucu gözlerinden birini kaybetti. Ancak onu sarsan asıl olay, Çukurova'ya göç ederken babasının yolda bularak iyileştirdiği evlatlığı tarafından, Yaşar Kemal'in gözleri önünde hançerlenerek öldürülmesi oldu. Bu olaydan sonra Sabaha kadar yüreğim yanıyor diye ağladım diyen yazar, 12 yaşına kadar kekeme kaldı. 2015 yılında kendisine veda ettiğimizde, 91 yıllık hayatına birçok ödül sığdırmıştı. Bizim, Yaşar Kemal'i neden okumalıyız sorusunun cevabını buraya sığdırmamız mümkün olmasa da, 8 maddeyle özetlemeye çalıştık. Defalarca kez Nobel Edebiyat Ödülü'ne aday olarak gösterilen Yaşar Kemal, 1955-2015 yılları arasında çeşitli eserleriyle yüze yakın ödül ve bunların yanı sıra nişanlara, fahri unvanlara sahiptir. 1993 Kültür Bakanlığı Büyük Ödülü, 1996 Türkiye Yayıncılar Birliği Düşünce ve İfade Özgürlüğü Ödülü, 1997 Frankfurt Kitap Fuarı Alman Yayıncılar Birliği Ödülü, 1998 Bordeaux Yayıncılar Birliği Yabancı Edebiyat Ödülü aldığı ödüllerden bazılarıdır. Aşık Kemal mahlasıyla halk şiirleri söylemeye başladığında henüz 8 yaşındaydı. Aşık Rahmi ile tanıştığında ilkokula gidiyordu ve kendisine saz hediye ederek çıraklık teklif eden Aşık Rahmi'nin teklifini reddettikten sonra ortaokula devam etti. On dokuz yaşında, otuz bin eser barındıran bir kütüphanede çalışması klasiklerle tanışmasına vesile oldu. Bu esnada Çukurova'nın köylerinde ağıtlar, tekerlemeler söylemeye devam etti. Adana'da sanat ve edebiyat çevresiyle tanışıp Abidin Dino, Orhan Kemal gibi isimlerin desteğini aldığında henüz yirmi yaşındaydı. Bundan bir yıl sonra askerdeyken ilk hikayesi olan Pis Hikayeyi yazdı. Yaşar Kemal okumak için başlı başına bir gerekçedir İnce Memed. Edebiyatımızın en kıymetli ve en tanınmış romanlarından olmasının yanı sıra yazarın yayınlanmış ilk romanı olma özelliğini taşır. Dört ciltten oluşan serinin tamamlanması 39 yılı bulmuştur. Çukurova'da geçen romanda; ağaların halk üzerindeki hakimiyeti, katı bir düzende köy hayatının zorlukları, Anadolu halkının cumhuriyetin ilk yıllarındaki durumu gözler önüne serilmiştir. Yazarın Anadolu'nun destanı olarak anılmasını istediği bu eseri, yüz kişilik jüri tarafından belirlenen Türk Edebiyatı'nın Gelmiş Geçmiş En İyi 100 Romanı arasında ilk sırada yer almıştır. 1955'te yayınlanan roman, ilk olarak 1957'de Bulgarcaya sonra 1959 yılında ise Nazım Hikmet tarafından Rusçaya çevrildikten sonra İngilizce, Fransızca, Almanca, İspanyolca başta olmak üzere toplamda kırktan fazla dile tercüme edildi. Yetiştiği yer ve zaman düşünüldüğünde, eserlerinin gerçek hayattan kesitler içerdiği hemen anlaşılır. Zaten kendisi de 1987 yılında yapılan bir söyleşide, küçüklüğünün eşkıyalığın içinde geçtiğini, dayısının en büyük eşkıyalardan biri olduğunu, bulundukları civarda 1936'lara kadar birçok eşkıya çetesi bulunduğunu söylemiştir. İçinde yetiştiği ortam ve koşullar sebebiyle gözlemlerini ve tecrübelerini güçlü kalemiyle eserlerine aktarması zor olmamıştır. Karakterler gerçek hayatta sık sık karşılaştığımız, karşılaşmasak da Anadolu'nun bir yerlerinde yaşadığını tahmin ettiğimiz kişilerdir. Karakterler arasında geçen diyaloglardan, yaşanan olaylara kadar; iç dengelerindeki çelişkiden, duygularındaki çatışmaya kadar her ayrıntı titizlikle işlenir. Öyle ki okurun kendinden parçalar bulması kaçınılmazdır. Yaşar Kemal, sırf Türkçeye doymak için bile okunabilir. Okuduğu karakterin içindeki yangını, anlatmaya çalışıp da dilinin dönmediği her şeyi görebilir okur, yazarın kaleminde. Başkaldırı istiyorsa bir eserde muhakkak bulur, halk kahramanı arıyorsa tanışır, özgürlük diliyorsa bir romanının son sayfasında ulaşır kafesten henüz salınmış bir kuşa. Tüm bunları özel kılan ise, Yaşar Kemal'in herhangi bir eserinden küçük bir alıntı okunduğunda dahi usta çınarın zihninden çıkma olduğunun anlaşılmasıdır. Yazarla beraber dağlarda gezer, zulmedenlere kafa tutar, ilk kez gittiğiniz büyük bir şehirde kaybolursunuz. Bir annenin feryadında, bir sevgilinin gözyaşında rastlarsınız kendinize. Bu yüzden Yaşar Kemal okumayanlar, belki de hala biraz eksiktir. Nazım Hikmet adının uluslararası camiada tanınmasından sonra, bu çapta tanınan ilk Türk yazar Yaşar Kemal olmuştur. Yapıtları, 1960'lardan itibaren birçok yabancı dile çevrilir, özellikle Avrupa'da farklı edebiyatlara ilginin yoğun olduğu bir dönemdir. Ayrıca yazarın elli yıllık eşi Thilda Kemal'in çevirmen olması, Yaşar Kemal'in ve eserlerinin tanınmasında doğrudan etkilidir. Yaşar Kemal'in ülkemiz içindeki namı, onu Türk Edebiyatı'nın temsilcisi olarak sunulmasına olanak sağlarken uluslararası tanınmışlığı ise diğer köy romancılardan farkını ortaya koyar ve günümüzde de adı bu kadar çok anılır hale gelir. Doksanlı yaşlarındayken kaybettiğimiz Yaşar Kemal, dolu dolu bir edebi hazine bırakmıştır arkasında. Dağın Öte Yüzü üçlemesinde, köylülerin doğaya karşı yaşam mücadelesini, karşılaştıkları zorluklarda yaşadıkları korkuları, intikam hırsını işler. Tek Kanatlı Bir Kuş'ta, halkının terk ettiği kasabaya tayini çıkan bir memurun, yaşadığı korkular ve iç huzursuzluğuna değinir. Yılanı Öldürseler'de toplum baskısıyla annesini öldüren bir çocuğun hayatının üstüne çöken gölgeyi anlatırken; Filler Sultanı ile Kırmızı Sakallı Topal Karınca'da, filler sultanlığını deviren karıncaların boyun eğmeyişini ve vazgeçmeyişini ustalıkla hayal ettirir okuyucuya. Bu örnekleri çoğaltmak mümkündür zira yalnızca roman türündeki eserlerinin sayısı bile otuza yakındır. Eserlerinden 12 tanesi sinemaya da uyarlanmıştır. Ayrıca Yaşar Kemal'in biyografisi niteliğinde olan, Aydın Orak yönetmenliğinde çekilmiş Yaşar Kemal Efsanesi isimli bir belgesel bulunmaktadır. Tüm bunlardan yola çıkarak yine kendisinin söylediği gibi hayatı boyunca tek bir romanı yazdığını anlarız, o da insanın özü, kavgasıdır. Yaşar Kemal okumak, insanın tamamlanmasında büyük bir basamaktır ve ancak onu anlayarak okudukça yaşar, Yaşar Kemal."} {"url": "https://www.soylentidergi.com/8-farkli-sebeple-neden-yusuf-atilgan-okumaliyiz", "text": "Atılgan, 1921'de Manisa'da doğdu. Hem köy hayatını hem de şehir hayatını gördü. Yabancılaşmayı eserlerinde işledi ve bugün modernizmin en iyi temsilcileri arasında yer alıyor. Biz de ona verdiğimiz değerin nedenleri aktardık. Atılgan'ı keşfetmek için önemli sebepleri sıraladık. Keyifli okumalar! Atılgan, eserlerinde güçlü bir figür arayışındadır. Onun karakterleri bir rol modele ihtiyaç duymakta ve bunu baba ile sağlamaya çabalamaktadır. Canistan'da Selim karakteri babasızdı ve annesine bakmak zorundaydı. On altı yaşından önce terk ettiği evinde bir erkek olarak anılmak ve güçlü olduğuna inanmak istiyordu. Bunun için gittiği çiftliklerde bağları en iyi şekilde temizledi, atları da en iyi biçimde tımarladı. Aylak Adam'da ise C.'nin bacaklara dair tutkusunun babasından kaynaklı olduğunu biliyoruz. Hatta babasının yattığı kadınları tanıması ve babasının da bacak tutkusu olduğunu bilip kendine babasına benzemeyeceğine dair söz vermişti ama tutamamıştı. İlişkiye girdiği kadınların ya da ilişkiye girmek istediği kadınların bacaklarını düşlediğinde babasının da bacak tutkusunu hatırlıyor ve kendinden iğreniyordu. Atılgan eski dönemlerde yaşamış, o zamanları görmüş ve günün diline sahip çıkmıştır. Cumhuriyet'in ilk yıllarında doğduğunu biliyor ve eserlerinde de o günlere ait olan kelimeleri görüyoruz. Günümüzde sosyal medyanın bozduğu Türk dilinden uzak, yalın bir anlatım kullanıyor, Atılgan. Yabancı dillerin etkisinden uzak Türkçe kullanımı sayesinde Atılgan karakterlerin duygu durumlarını en iyi şekilde aktarıyor. Kimi yerlerde yalın kimi yerlerde derin anlamlı sözcük kullanımı seçiyor. Bizler de bu sayede olayların bireyde yarattığı duyguyu daha net ve daha iyi anlıyoruz. Kelime çeşitliliği ile olayların aktarımı bize daha iyi ulaşıyor. Betimlemeleri, açıklamaları, geriye dönüşleri ya da bilinç akışlarını çok daha iyi anlıyoruz. Atılgan'ın döneminin bilinen akımlarının dışından çıkarak modernizmi benimsediğini biliyoruz. Ayrıca kendisi yaklaşık otuz yıl boyunca kırsal bir yerleşkede yaşadı. Burada kendi ruhunun derinliklerine indi. Kendinde bulduklarını, çevresiyle ve modernizmle birleştirdi. Bu zaman aralığında kazandıklarını eserlerinde kullandı. Atılgan'ın bilinç akışını Zebercet ve C. de görmemiz mümkündür. Her iki karakter de bir olayın tam ortasında dururken zihinsel dünyalarında bambaşka şeyleri düşlerler. Bu her iki karakter için de ortaktır. Her ikisi de sevişirken ya da yolda yürürken eski anılarına gömülür, giderler. Modern dünyada parçalanmışlardır. Geriye dönüş biçimini ise Canistan'da görmemiz mümkündür. Canistan'da anlatım Selim, Ali'yi öldürmesiyle başlar. Ardından da olaylar her ikisinin küçüklüğüne gider. Biz de iki karakterin nasıl tanıştığından başlayarak Selim'in Ali'yi öldürdüğü ana geliriz. Atılgan'ın eserlerinde yabancılaşma net bir unsurdur. Canistan'da Selim diğer köylere göç ettiğinde eski köyüne karşı yabancılaşmıştır. Onun yabancılaşması birey değil biraz daha düzenle ya da çevreyle ilgilidir. Onun köyü eskimiştir, değişmiştir. Kişiler artık tanıdığı kişiler değildir. Oradaki düzen, artık onun düzeni değildir. Eskiden köyle kurduğu bağı tekrar kuramaz. Bağını kaybedişini annesinin ölümüyle de arttığını görüyoruz. Zebercet ya da C. de ortak yabancılaşma örnekleri vardır: Bireysel ve toplumsal. Kendilerine yabancılaşan bu karakterlerimiz bir şekilde tekrar kendileriyle tanışmaya çabalamaktadır. Zebercet, otele gelen kişiler hakkında varsayım yapar, bu sayede belki de kendi eylemlerine bir anlam getirmeye çabalıyordu. Eylemlerinin ve hislerinin doğruluğunu gördüğü insanların eylemleriyle kıyaslıyor ve kendisinin ne kadar kabul edilebilir bir kişi olabileceğini sorguluyordu. Zebercet ayrıca otelden neredeyse çıkmaz ve tüm gününü otelin içinde geçirirdi. Toplum, büyük ve güçlü bir şeydi onun için. Güçlüydü, karşılaşmayı göze alamayacak kadar. Beden, Atılgan için önemli bir unsurdu. Var olmanın, kabul görmenin ve onaylanmanın hissiyatı bedende toplanmıştı. Zebercet, yattığı kadınla sadece yatıyordu. Ondan bir karşılık alamıyordu. Birleşmede onu hissedemiyor çünkü onun için bunun bir öneminin olmadığını biliyordu. Kadın, her seferinde sadece yatıyor ve Zebercet yanına geliyor, ardından hiçbir konuşma olmadan yanında ayrılıyordu. C. farklı kadınlarla yatıyor, kadınların bacaklarından haz alıyor. Bu bacak hazzının babasının da bacak sevdasından ileri geldiğini yine bizi kendisi aktarıyor. Dokunma, dokunulma ve belli bölgelerin gizliden bize sunulması Aylak Adam'da da görülüyor. Atılgan'ın çoğu kitabında çevrenin önemli yer tuttuğunu görüyoruz. Yazarın yarattığı karakterler etraflarında gördükleri ve yaşadıklarıyla kişiliklerini bütünleştiriyorlar. Bir cisim ya da olayın kişiyi geçmişe ya da geleceğe, kısaca o anda olmayan başka bir zaman ve mekana, götürdüğü anlaşılıyor. Anayurt Oteli'nde Zebercet'in sonlara doğru yattığı kadını da öldürmesi ve bunun üzerine oteli yavaş yavaş müşteri almayarak boşaltıp kendisini odasında astığını görüyoruz. Zebercet'in ruhen ıssız hissettiği çevreyi fiziken de ıssızlaştırıp bağ kurmaya, ya da en azından yakınlaşmaya çalıştığı tek insan, çalıştığı tek insanın da yaşamına son vermesi çevreye dair katlanılmaz düşüncelerinden ileri geldiğini anlıyoruz. Öldürme olayının ardından kendine de son vermesi kendine, çevresine dair bireysel başarısızlığına, katlanamadığını gösteriyor. Karakter tahlilleri Atılgan'ın en iyi yaptığı işlevdir. O sadece bedene, duygulara ya da hislere açıklık getirmemiş, toplumsal yaşantıya da açıklık getirmiştir. En başından beri toplumu eleştiren Atılgan, en nihayetinde toplumu iyi tanıdığı için bunu gerçekleştirmiştir. Toplumun bireyi nasıl değiştirdiğini Atılgan yarattığı kişilerle bizlere anlatmıştır. Bu kişiler üzerlerindeki düşünsel güç ile zihinleri şu anki hali almıştır. Atılgan Zebercet ile toplumda var olmak için otel işletmek zorunda kaldı. C. toplumdan kopuktu, bir ümidi yoktu; işini sorduklarında kendinin sadece aylak olduğunu belirtiyor ve kendisi hakkında hiçbir ek bilgi vermiyordu. C. nin iç çözümlemeleri bizde toplumsal unsurların bireye etkisini anlatıyor. Suçluluk ve değersizlik gibi duygular psikolojik tahlillerle geliyor. C. nin sokakları neden gezdiğini, aslında bacağa duyduğu sevdasının en nihayetinde iç çözümleme ile babasından ileri geldiğini öğreniyoruz. Atılgan'ın eserlerinde hem köy hayatını hem de şehir hayatını görmemiz mümkündür. Bunu sağlayan koşullar ise Atılgan şahsen hem köy hem de şehir hayatını deneyimlemiş olmasındandır. Cansitan'da Selim ise köyde yaşamakta ve asla şehir hayatına ulaşamamıştır. Köyden köye göçerek hayatını kurmaya çabalamaktadır. Çocukluğundan itibaren at tımarlar ve bağ temizlerdi. Sorunları toplumsal, çevresel sorunlardı. Akşama yemeği düşünür, bağdan gelecek parayla neler yapabileceğini düşünürdü. Atılgan Aylak Adam'da C. ile, Anayurt Oteli'nde Zebercet ve Canistan'da Selim ile bize eski Türkiye'yi anlatmakta. Bu Türkiye'de henüz yükselen gökdelenler ya da traktörle çiftçilik yapmak yoktu. Atılgan bu eserlerle eski Türkiye'nin anılarını bizlere yansıtıyor. Eski Türkiye'nin kırsal kesimlerindeki yokluk ve yeni yeni genişleyen şehirlerdeki insanların umutlu yaşamları var. Zor kırsal şartlarda ve bir nebze rahat ancak kendilerine yabancı şehir sisteminde yaşayan Türk halkını görmek mümkün. - Atılgan, Y. (2017). Anayurt oteli. Can Sanat Yayınları. - Atılgan, Y. (2017). Aylak adam. Can Sanat Yayınları. - Atılgan, Y. (2017). Canistan. Can Sanat Yayınları. - Ankay, N. (2021) Yusuf Atılgan Öykülerinde Yabancılaşma. Atatürk Üniversitesi Türkiyat Araştırmaları Enstitüsü Dergisi, 0 (71), 241-255. DOI: 10.14222/Turkiyat4489"} {"url": "https://www.soylentidergi.com/abdnin-kurtaj-tarihi-kurtaj-konusunda-kadinlar-haric-herkese-soz-hakki", "text": "Çok eski zamanlardan beri uygulanan kürtaj, çağın gereklerine göre çeşitli yöntemlerle yapılır. Hemen hemen tüm kültürlerde kürtaj teknikleri, gözlem ve kültürel aktarım yoluyla geliştirilir. Erken kültürlerde kullanılan yöntemlerin çoğu, nispeten ilkel ve ameliyatsızdı. Yorucu çalışma, tırmanma, zıplamaya dayalı fiziksel aktiviteler gibi düşüğe neden olabilecek teknikler sıklıkla kullanılırdı. 8. yüzyıldan kalma Sanskritçe bir metin, kürtaj yaptırmak isteyen kadınlara bir tencere buhar veya haşlanmış soğan üzerine oturmalarını belirtirdi. Hamile karna baskı uygulamayı içeren masajlı kürtaj tekniği, yüzyıllardır Güneydoğu Asya'da uygulanır. Çeşitli zamanlarda kürtaj, çeşitli ülkelerde yasaklandı veya kısıtlandı. Kürtaj hakkından yoksun bırakılan kadınlar, ölüm cezasına varan yaptırımlarla karşı karşıya kaldı. Bugün ise dünyanın 26 ülkesinde kadınların kürtaj hakkı, tamamen yasaklandı. Kadının hayatı risk altındaysa 39 ülkede, sağlığı ciddi risk altındaysa 56 ülkede kürtaja izin verilir (Center for Reproductive Rights, 2022). Norma McCorvey, Jane Roe takma adını kullanarak, Teksas'taki kürtaj yasalarına karşı çıkan 22 yaşında bekar ve işsiz genç bir kadındı. O dönemde kürtaj sadece annenin yaşamı tehlikedeyken kabul edilebilirdi. ABD'de eyalette yasaldı ve diğer 16 eyalette sınırlı koşullar altında izin verilirdi. McCorvey 3. kez hamile kaldığında Teksas'ta kürtaj yaptırmak istedi ancak bu mümkün değildi. Teksas yasasının anayasaya aykırı olduğunu söyleyerek Dallas County bölge savcısı Henry Wade'e ABD federal mahkemesinde dava açtı. Kürtajı yasaklayan eyalet yasasını uygulamak bir savcı olarak onun göreviydi ancak dava reddedildi ve istemediği bir doğumu yapmaya mecbur bırakıldı. 1973'te temyiz başvurusu Yüksek Mahkeme'ye gitti. 20 yaşındaki Georgialı kadın Sandra Bensing'in davası ile görüldü. Kürtaj yasalarının bir kadının mahremiyet hakkını ihlal ettiği için anayasaya aykırı olduğu savunuldu. Mahkeme yargıçları 2'ye karşı 7 oyla, hükümetlerin kürtajı yasaklama yetkisine sahip olmadığına karar verdi. Bir kadının hamileliğini sonlandırma hakkının ABD Anayasası tarafından korunduğu kararına varıldı. Bu kararla birlikte birçok eyaletteki kürtajı yasaklayan yasalar, iptal edildi ve kürtaj yasallaştı. Kadınlar, kendi hayatlarını tehdit eden bir durumda herhangi bir yasal sınırlama olmadan hamileliklerini sonlandırabilir. Hamileliklerinin ilk 3 ayında mutlak kürtaj yaptırma hakkı bulunur. İkinci 3 aylık dönemde bazı eyalet sınırlamaları devreye girer. Son 3 ayda ise eyaletler kürtajı sınırlayabilir ya da yasaklayabilir. İnsanlar, 1973'ten beri halk kürtaj hakkı ve kürtaj karşıtı olarak ikiye bölündü. Kadına kürtaj hakkının tanınıp tanınmaması gerektiğine dair, kadınlar hariç herkese söz hakkı tanındı. Roe-Wade Kararı'nın ardından muhafazakar eyaletlerdeki yasa koyucular, kadınların kürtaja erişimlerini zorlaştıran kanunlar hazırladı. 1992 yılında, 24 saatlik bekleme süresini içeren Pennsylvania kürtaj yasalarına karşı açılan Planned Parenthood v. Casey davasında Yüksek Mahkeme, eyaletlerin gebeliğin 24. haftasından önce kürtaj olmak isteyen kadınlara gereksiz yük getiremeyeceğine hükmetti. Her iki karara da Mississippi eyaletinde tecavüz ve ensest vakaları da dahil 15. haftadan sonra kürtajı yasaklayan kararla karşı çıkıldı. Yasa 2018'de geçti ancak Mississippi'deki tek kürtaj kliniğinin açtığı karşı davalarla neyse ki yürürlüğe girmedi. 2019'da ise Cumhuriyetçilerin yönetimindeki Alabama, annenin sağlığını tehlikeye atan durumlar dışında kürtajı tamamen yasakladı. Tecavüz ve ensest vakalarında bile istisna yapmayan yasa, Alabama Eyalet Senatosu'ndaki oylamada 6'ya karşı 26 oyla kabul edildi. O dönemde kürtaj konusunu Demokratlara saldırmak ve oy kazanmak için kullanan Donald Trump, bebeklerin doğumdan sonra idam edilmesi gibi tanımlar kullanmış; tecavüz, ensest ve annenin sağlığı dışında kürtaja son derece karşı olduğunu söylemişti. ABD Yüksek Mahkemesi, kadınlara kürtaj hakkı tanıyan 1973 tarihli Roe-Wade Kararı'nı iptal etti. Geçtiğimiz Şubat ayında ABD Yüksek Mahkemesi tarihinde daha önce görülmeyen bir olay yaşandı. Politico'da sızdırılan bir taslakta Yüksek Mahkeme'deki en muhafazakar yargıçlardan biri olarak tanınan Samuel Alito, 1973'teki kararın en başından bu yana açık bir şekilde yanlı olduğunu söyleyip ve iptal edilmesi gerektiğini savunuyordu. Yine aynı belgede Yüksek Mahkeme'deki diğer 4 muhafazakar yargıcın da Roe-Wade Kararı'nı iptal etmek istediği vurgulanıyordu. Demokrat Parti tarafından atanan 3 yargıç ise karşı görüş yazmaya hazırlanıyordu. Bu taslak belge sızıntısının ardından kürtaj yanlıları ülkenin dört bir yanında gösteriler yaptı. 2005'te George W. Bush tarafından atanan Alito, 2006'da göreve geldi. Barack Obama ise 2006'da senatörlük yaparken Alito'nun atanmasına karşı çıktı ve onun hakkında Devamlı şekilde güçsüzlere karşı güçlünün yanında yer alıyor. Bir işçi ve işveren arasında dava varsa ve Yüksek Mahkeme net direktif vermedikçe Yargıç Alito hep işverenden yana karar verir dedi. Yüksek Mahkemenin kürtajı anayasal hak olmaktan çıkaran kararına birçok isimden tepki yağdı. ABD Başkanı Joe Biden, Yüksek Mahkeme, Amerika'yı tam anlamında 150 yıl geriye götürdü. dedi. Kadınların haklarının tamamen ellerinden alınıldığını dile getirerek ülke kadınlarının sağlığı ve hayatlarının tehdit altında olduğunu söyledi. Yetkilerinin kısıtlılığını belirterek kürtajın federal bir hak olarak tanınması için kongreye seslendi. ABD'nin eski başkanlarından Barack Obama, Bugün, Yüksek Mahkeme sadece yaklaşık 50 yıllık emsali bozmakla kalmadı, aynı zamanda bir kişinin alabileceği en yoğun kişisel kararı politikacıların kaprislerine havale etti milyonlarca Amerikalının temel özgürlüklerine saldırdı. dedi. Eski First Lady ve aktivist Michelle Obama, Artık, Roe'nun yasa dışı kürtaj yaptırarak hayatlarını kaybetme riskiyle karşı karşıya olduğu zamanların acı derslerini öğrenmeye mahkum olabiliriz. Annelerimiz, büyükannelerimiz ve büyük anneannelerimiz bunu yaşadı. Şimdi yine buradayız. dedi. ABD'nin eski dışişleri bakanlarından Hillary Clinton, insan ve kadın hakları için geri adım. olarak nitelendirdi. Amerikan Sivil Özgürlükler Birliği, Mahkemeler ne derse desin hiç kimse kendi isteği dışında hamileliğini devam ettirmeye zorlanamaz. Kürtaj bizim hakkımız ve bu uğurda mücadelemize devam edeceğiz. diye ekledi. Başta Amerika olmak üzere dünyanın dört bir yanında faaliyet gösteren kadın hakları dernekleri, bu kararı eleştirirken muhafazakar iktidarların bunu emsal alıp kendi ülkelerinde uygulamalarına yönelik endişelerini dile getirdi. Hayatında hiç kürtaj yaptırmamış ve yaptırmayacak Eski ABD başkanı Donald Trump ise Tanrı'nın isteği bu. diyerek kararı olumlu karşıladı. Muhafazakar görüşlü dernek ve partiler ile Katolik piskoposların kararı destekledikleri görüldü. Yüksek Mahkeme'nin bu yeni kararıyla milyonlarca kadının yasal yollarla kürtaj yaptırma hakkı ellerinden alınacak. Artık her eyalet kürtaj konusunda kendi kararlarını alabilecek hale geldi. Kararın ardından bazı eyaletlerde kürtaj klinikleri kapanmaya başladı. Daha önce Arkansas, Idaho, Kentucky, Louisiana, Mississippi, Missouri, Kuzey Dakota, Güney Dakota, Tennessee, Utah, Texas, Oklahoma ve Wyoming eyaletleri, kürtajın yasaklanmasını öngörecek kanunların hayata geçmesini kabul etti. Muhafazakar eyaletlerin de kürtajı zorlaştırıcı sınırlamalar getirmesi veya doğrudan yasaklaması beklentiler arasında. Aslında ABD'de kürtaj sadece yasaklanmadı; güvenli kürtaj yaptırma hakkı, kadınların elinden alındı denilebilir. Tıpkı yıllar önce olduğu gibi merdiven altı kürtaj kliniklerine gitmek zorunda bırakılan kadınların başında, ülkede kürtaj yaptıranların %61'ini oluşturan etnik azınlıklar yer alıyor. Bu karar ile Siyah ve Latin Amerika kökenli kadınların orantısız şekilde etkilenmesi öngörülüyor. Yine çoğunluğu oluşturan 20'li yaşlardaki genç kadınlar ve yoksul kadınlar da güvenli kürtaja erişim yasağından en çok etkilenecek kişilerin sadece bir kısmını oluşturuyor. Bu konuyla ilgilendiyseniz Kürtaj Tartışmalarını İdeal Beden İnşası ve Fetüsün Zaferiyle Değerlendirmek isimli yazımızı da okuyabilirsiniz. - BBC News. (2022, June 24). Roe v wade: US supreme court ends constitutional right to abortion. https://www. bbc. com/news/world-us-canada-61928898 - Center for Reproductive Rights. (2022, May 19). The world's abortion laws. Retrieved January 18, 2022, from https://reproductiverights. org/maps/worlds-abortion-laws/ - Kadir Has Üniversitesi Toplumsal Cinsiyet ve Kadın Çalışmaları Araştırma Merkezi. (2020, November). Yasal ancak ulaşılabilir değil: Türkiye'deki kamu hastanelerinde kürtaj hizmetleri. Genderkhas. https://gender. khas. edu. tr/tr/yasal-ancak-ulasilabilir-degil-turkiyedeki-kamu-hastanelerinde-kurtaj-hizmetleri - Kadının İnsan Hakları Yeni Çözümler Derneği & Mor Çatı Kadın Sığınağı Vakfı. (2021). Kadınların üreme sağlığı hizmetleri ve kürtaj deneyimleri araştırma raporu. Kadının Insan Hakları. https://kadinininsanhaklari. org/kadinlarin-ureme-sagligi-hizmetleri-ve-kurtaj-deneyimleri-arastirma-raporu-yayinlandi/ - The Planned Parenthood Action Fund. . Abortion in US history. Planned Parenthood Action Fund. Retrieved June 2022, from https://www. plannedparenthoodaction. org/issues/abortion/abortion-central-history-reproductive-health-care-america"} {"url": "https://www.soylentidergi.com/academy-museum-oscar-odulleri-ve-sinema-tarihinde-bir-yolculuk", "text": "Hollywood'un doğduğu yer olan ve halen birçok film stüdyosuna ev sahipliği yapan Los Angeles'ta 2021 yılında, sinemanın daha yakından tanınması, takdir edilmesi ve korunması misyonuyla Sinema Sanatları ve Bilimleri Akademisi tarafından bir sinema müzesi kuruldu. Bu ismin size tanıdık gelmiş olması kuvvetle muhtemel çünkü her sene Oscar ödüllerini veren Akademi, tam da bu Akademi. Hal böyle olunca elbette The Academy Museum of Motion Pictures, yani kısa ismiyle Academy Museum'da; hem bir sürü kült filme ait önemli objeler görmek, hem film yapım ve üretim süreçleri hakkında derinlemesine bilgi edinmek, hem de Akademi ödülleri tarihine yakından tanık olmak mümkün. Oscar ödül töreni çok yaklaşmışken, Söylenti Dergi sinema ekibi olarak Academy Museum'u sizin için gezdik. Gelin bu sinema müzesinde ne olduğuna yakından bakalım ve deyim yerindeyse, hem Oscar ödülleri hem de Amerikan sineması tarihinde bir yolculuğa çıkalım. Müzeye girdiğinizde ilk katta sizi Sidney Poitier Grand Lobby karşılıyor. Bu alanda onlarca ekrandan oluşan Spielberg Family Gallery adını verdikleri bir bölüm mevcut. Ekranlarda ise Lumiere kardeşlerin yaptıkları ilk çekimlerden başlamak üzere, 1890'lardan itibaren çekilmiş yaklaşık 700 farklı filmden sahne gösteriliyor. Henüz ziyaretin başında sırf bu bölüm bile, aslında sinemanın hayatımızda ne kadar mühim bir yeri olduğunu hatırlatmak için yeterli oluyor. Öyle ki, mutlaka sizin için önemli olan veya sizde iz bırakmış bir filme denk geliyorsunuz bu kapsamlı montaj sayesinde. Kim bilir, belki size ilham verdiğini düşündüğünüz bir sahneyi veyahut kendi hayatınızla özdeşleştirdiğiniz bir hikayeyi yeniden anımsıyorsunuz. Bu bölümden sonra binanın üst katına çıkarak müzenin ana sergisi olan Stories of Cinema'yı dolaşmak mümkün. Burası, sinema tarihi boyunca yapılmış filmler, yapım süreçleri, görsel stiller, belli teknikler, müzikler, makyaj ve kostüm gibi pek çok farklı alanda, bir sürü yeni bilgi öğrenebileceğiniz, oldukça kapsamlı bir sergi. Ana serginin en başında sizi Oscar ödüllerine ayrılmış iki büyük galeri karşılıyor. İlkinde, Akademi tarafından tarih boyunca verilmiş önemli Oscar heykellerinin sergilendiği 20 adet kutu mevcut. Bazıları verilen ilk Oscar ödüllerinden oluşuyor. Örneğin, 1929 yılında Sunrise: A Song of Two Humans filmiyle tarihin ilk En iyi Görüntü Yönetmeni Oscar'ını alan Charles Rosher'ın ödülünü görmek mümkün. Bu ödüller, sessiz dönemden başlayarak günümüze kadar olan süreçte; oyunculuk, yönetmenlik, kurgu, özel efekt gibi birçok farklı kategorideki önemli ilkler ve kayda değer olayları vurgulaması açısından seçilmiş. Aynı zamanda burada boş bir kutunun olduğu da hemen göze çarpıyor. Bu kutu, Gone With the Wind filmi ile En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu ödülünü alan Hattie McDaniel'a ayrılmış. McDaniel, Oscar'a aday olan ve kazanan ilk siyahi oyuncu olduğu için, ödülü kayıp olmasına rağmen, müze bu kutuyu onun ödülüne adayarak başarısını bir kez daha onurlandırmak istemiş. Aynı zamanda bu boş kutu, sadece onun başarısını değil; beyaz ırktan olmayan tüm oyuncuların, film endüstrisinde var olabilmek için karşılaştıkları zorlukların görüldüğünü ve takdir edildiğini temsil ediyor. Hemen yan galeride ise yaklaşık 100 senelik Oscar tarihini, tüm önemli detaylarıyla gösteren büyük bir masanın etrafına kurulmuş ekranlardan oluşan bir oda var. Bu ekranlarda oyuncuların Oscar konuşmalarını izleyebiliyor, masada ise Oscar ödülleri tarihini gösteren detaylı zaman çizelgesini inceleyebiliyorsunuz. Örneğin Oscar sahnesinin tanık olduğu ilk politik konuşma, 1973 yılında Marlon Brando'nun The Godfather filmi ile kazandığı Oscar ödülünü almak için sahneye çıkmayı reddetmesinin üzerine, sahneye çıkarttığı Sacheen Littlefeather tarafından, Hollywood filmlerindeki Amerika yerlilerine karşı yapılan yanlış temsillerden bahsedilerek veriliyor. 1985 yılında; eşcinsel bir politikacı olan ve bir suikaste kurban giden Harvey Milk'in hikayesini gözler önüne seren belgesel The Times of Harvey Milk, Oscar ödülü alan ilk eşcinsel temalı yapım oluyor. 2002 yılında ilk defa siyahi oyuncular En İyi Oyuncu ödülünü alıyorlar: Halle Berry, Monster's Ball, Denzel Washington ise Training Day filmindeki performansları ile. İkisi de konuşmalarında bu ödülün kültürel anlamda ne kadar kayda değer olduğundan bahsetmeyi ihmal etmiyor. Ayrıca Berry'nin törende giydiği Elie Saab imzalı ikonik elbise de bu galeride sergileniyor. En İyi Yönetmen ödülünü alan ilk kadın yönetmen ise, 2010 yılında The Hurt Locker filmi ile Kathryn Bigelow oluyor. Elbette Oscar ödülleri tarihinde yaşanan önemli olaylar bunlarla sınırlı değil. Eğer bunlar ilginizi çektiyse, müzenin web sitesini inceleyerek daha detaylı bilgilere ulaşabilirsiniz. Akademi ödülleri tarihinde yapılan zaman yolculuğundan sonra Sinema Hikayeleri sergisinin diğer galerilerine geçiliyor. Bu noktada sizi karşılayan ilk oda, Fransız Yeni Dalgası'na damgasını vurmuş, tarihin en önemli kadın yönetmenlerinden biri olan Agnes Varda'ya ithaf edilen Director's Inspiration galerisi. Varda'nın filmlerinden sahneler, perde arkası fotoğraflar, kendi el yazısıyla tuttuğu notlar gibi önemli eserlere şahit olduktan sonra Story isimli galeri karşılıyor izleyiciyi. Burada senaryo ve hikaye yazımının filmlerde ne kadar önemli bir yere sahip olduğunu fark etmenin yanı sıra, Psycho (Hitchcock, 1960) filminin senaristi Joseph Stefano'nun söz konusu filmi yazarken kullandığı daktiloyu da yakından görmek mümkün. Kuşkusuz serginin en detaylı ve enteresan galerilerinden bir tanesi ise bundan sonraki odada karşınıza çıkacak The Godfather serisine adanmış The Art of Moviemaking isimli galeri. Bu galeride, filmde giyilen kostümlerden, kullanılan diş protezlerine; yönetmen Coppola'nın el yazısıyla tuttuğu notlardan, filmin unutulmaz müziklerini kaydederken kullanılan enstrümanlara kadar birçok önemli esere, hikayeleriyle birlikte tanık olmak mümkün. Öyle ki, birkaç saatte izlenip biten bir filmin arkasında ne kadar büyük emekler ve yıllara dayanan yoğun çalışmalar olduğu bir kez daha fark ediliyor, bu ince detaylar, sergiyi daha da etkileyici kılıyor. Bu galeriden sonra sırasıyla Performance, Image, Sound, Identity ve Impact/Reflection isimli galeriler karşılıyor ziyaretçileri. Buraları gezerken; oyunculuğa, doğru görüntüyü yakalamaya, filmlerde sesin önemine dair önemli bilgiler öğrenirken; Kimlik galerisinde, kostüm tasarımcılarıyla birlikte, saç ve makyaj sanatçılarının film karakterlerini nasıl hayata getirdiğine tanık oluyorsunuz. Bir film karakterinin personasını doğru yaratmak için giydiği giysilerin, saçının şeklinin, yüzündeki makyajın ne kadar önemli olduğunu fark ediyorsunuz. Eğer siz de bugüne kadar Oscar ödül törenlerini izlerken bu kategorilerde verilen ödülleri hızlı hızlı geçenlerdenseniz, bu sergiyi gezdikten sonra o ödülleri de daha çok takdir edeceğinize eminiz. Bu kattaki son galeri olan Etki/Yansıma ise, sinemanın ne kadar önemli bir mecra olduğunu hatırlatarak, filmler ve belgesellerin kullandıkları güçlü görseller sayesinde izleyicilere nasıl ilham olabileceğini göstermeyi amaçlıyor ve #MeToo hareketi, Black Lives Matter, iklim krizi gibi önemli toplumsal meselelerin altını çiziyor. Sinema Hikayeleri sergisi üst katta devam ediyor, ancak bu noktada biraz daha sinemanın günümüzde geldiği durumu ve geleceğini ele almayı da ihmal etmiyor. Bu katta en çok Inventing Worlds and Characters: Animation, Effects, Encounters galerileri dikkat çekiyor. Bu bölümlerde gezerken hem animasyon filmlerinin çıktıkları ilk zamanlardan bu yana ne kadar yol aldıklarına tanık oluyor; hem de bir sanat biçimi olarak animasyonların nasıl zamanı, mekanı ve fiziksel görünümleri manipüle edebildiğine hayret ediyorsunuz. Sinema Hikayeleri sergisinde, İspanyol yönetmen Pedro Almodovar'a, Amerikalı ses tasarımcısı Ben Burtt'e ve İrlandalı besteci Hildur Guonadottir'e adanmış üç bölüm daha var. Ancak ekibimizin ziyareti esnasında bu galeriler bakımda olduğu için ne yazık ki dolaşmamız mümkün olmadı. Bunlar dışında müzede, Richard Balzer koleksiyonundan derlenmiş zoetroplar, praksinoskoplar hatta Lumiere kardeşlerin sinematograflarını barındıran The Path to Cinema isimli ayrı bir sergi de mevcut. Backdrop: An Invisible Art bölümünde ise, Alfred Hitchcock'un önemli başyapıtı North by Northwest filminde gördüğümüz Rushmore dağı arka fonunun sergilendiğine tanık olabilirsiniz. Son olarak, The Oscars Experience bölümünde kırmızı halıda yürüyebilir, kendi Oscar'ınızı kaldırabilirsiniz. Yalnız bu bölüme girebilmek için ayrı bir bilet daha almanız gerektiğini hatırlatalım. Bunlar dışında müzede bulunan iki adet devasa sinema salonunda düzenli olarak film gösterimleri yapılmakta. Dileyen sinema severler, bu gösterimlere ayrıca bilet alarak katılabiliyor. Eğer Academy Museum ve içerikleri ilginizi çektiyse daha enteresan bilgiler edinmek için, müzenin Sanat ve Programlama Baş Sorumlusu Jacqueline Stewart tarafından sunulan The Academy Museum Podcast'ini Apple Podcasts üzerinden dinleyebilirsiniz."} {"url": "https://www.soylentidergi.com/adana-altin-koza-film-festivali-turk-sinemasinin-mirasi", "text": "Sinemanın büyülü dünyasına adım attığımızda, her bir film aslında birer hikayenin, duygunun ve düşüncenin anlatımını içerir. Türkiye'nin saygın festivallerinden biri olan Altın Koza Film Festivali ise, 30 yıldır bu hikayeleri seyirciyle buluşturarak sinemaseverlere unutulmaz deneyimler sunuyor. Şimdi gelin, Altın Koza'nın Türk sinemasına iz bırakan tarihçesine ve kazanan 10 filmine göz atalım. Geleceği önceden gören liderler arasında Mustafa Kemal Atatürk, sinemanın gücünü keşfedenlerden biriydi. O, sinemanın yükselen yıldızını fark ederek, Türk sinemasına ilham verdi. Abidin Dino'yu sinema eğitimi alması için Rusya'ya gönderdi, çünkü Ankara'nın kalbinin attığı yerde, Türkiye'nin sinema potansiyeli de yatıyordu. Mustafa Kemal'in vurguladığı kurtuluş mücadelesi ve devrimler, Türk sinemasının temelini oluşturdu. Bugün sanatsal bir bakış açısıyla filmleri değerlendirebiliyorsak, bu temellerin üzerine inşa edilen miras sayesindedir. Filmler sadece eğlence değil, aynı zamanda toplumu aydınlatma aracı olarak görüldü. Altın Koza Film Festivali gibi nadir festivaller, altın çağdan günümüze taşınan kıymetli hazineler arasında yer alıyor. 1960 sonrası Türk sineması, adeta kelepçelerini çözmeye başladı. Sansür anlayışının esnek hale gelmesi, özellikle 1960-1967 yılları arasında Türk Sineması'nın Altın Çağı'nı yaşamasına zemin hazırladı. Bu dönem, sanki özgürlüğün ve yaratıcılığın patladığı bir volkan gibiydi. Daha önce yasaklanmış veya tabu sayılan konular artık perdeye yansımaya başladı. Tam da bu dönemde, İstanbul Devlet Güzel Sanatlar Akademisi öğrencilerinden cesur bir grup, Kulüp Sinema 7 adını verdikleri bir sinema kulübü kurdu. Sinemanın sadece ekranda değil, bir kültür ve sanat hareketi olarak yaşanması için adım attılar. Ardından, İstanbul ve Ankara'da Sinematek Dernekleri ortaya çıktı. Sinemanın özgürce yaşanması ve keşfedilmesi adına önemli adımlar atıldı. Bu süreç, sadece film izlemekle kalmadı, aynı zamanda film yapımını da teşvik etti. Film yarışmaları birbiri ardına düzenlenmeye başladı. 1964 yılında, bu sinema rüzgarının bir parçası olarak Antalya Altın Portakal Film Festivali sahneye çıktı. Festival, sadece filmleri değil, aynı zamanda sinema tutkunlarını da aynı çatı altında buluşturdu. Bu dönemde Türk sineması sanki renklerle boyanmış bir tuval gibiydi. Altın Koza Film Festivali'nin başarısı gibi, Antalya Altın Portakal Film Festivali'de Türk sinemasının parlak dönemine şahitlik ediyordu. Bir zamanlar Adana'da lise öğretmeni Ziya Darendeli, sinemaya olan tutkusundan ilham alarak Adana Sinema Kulübü'nü kurdu. Sinemanın büyülü dünyasını mahallesinde yaymak isteyen Ziya Darendeli'nin çabaları, Adana Belediyesi ve Türk Film Arşivi'nin destekleriyle güçlendi. Bu işbirliğiyle bir yönetim kurulu oluşturuldu ve festival için büyük bir temel atılmış oldu. Başkan Erdoğan Özlüşen, Şenel Türker, Rahime Ataş, Hülagu İlhan Tunç ve Ziya Darendeli'nin önderlik ettiği ekip, sinemanın evrenselliği ile yerelliğini birleştiren bir etkinlik yaratma hedefiyle yola çıktı. Altın Koza adı, festivalin sembolü ve bölgenin tarihindeki pamuk üretiminin yankısını taşır. Adana Film Şenliği, pamuğun altından çıkan bu kozanın anlamını taşıyan ismiyle anılır. Günümüzde adın değişmesiyle sadece ödülde yaşasa da, Adana Altın Koza Film Festivali Türk sineması için önemli bir etkinlik olarak yoluna devam ediyor ve bu yıl 30. yılı ile sinemaseverlerle buluşmak için gün sayıyor. 2021 yapımı Türk filmi Ela ile Hilmi ve Ali, yönetmen Ziya Demirel'in kamera arkasında olduğu bir uzun metraj. Hikaye, İstanbul'da bulunan bir apartman dairesinde geçiyor. Matematik öğretmeni Hilmi, üniversite sınavlarına hazırladığı genç eşi Ela ile yaşamaktadır. Ela, depremde mağdur olmuştur. Aynı apartmanda görevli olan Ali ise matematik dersleri aldığı bir öğrencidir. Film, bu üç karakter arasındaki ilişkileri ve eğitimle nezaketin ötesine geçen dinamikleri ele alıyor. 29. Uluslararası Altın Koza Film Festivali'nde En İyi Film ödülü de dahil olmak üzere yedi ödül, 41. Uluslararası İstanbul Film Festivali'nde ise dört ödül kazandı. Antalya Altın Portakal Film Festivali'nden de ödülle dönerek büyük dikkat çekti. Ahmet Necdet Çubur'un yönetmenliğini ve senaristliğini üstlendiği Yaramaz Çocuklar, 2021 yılında Türkiye'de yapılmış etkileyici bir belgesel filmidir. Mahmut ve Zeynep, aileleri ve toplumları arasında gerçek bir çatışmanın merkezi haline geliyor. Kız çocuklarının erken yaşta evliliklerinden kaçmaya çalışırken kendileri için yeni bir yaşam tarzı yaratmaya çalıştığı bu yaklaşan nesli büyütmeyi amaçlayan film, içlerinde biriken kin ve ikilemleri ortaya çıkarmayı hedefliyor. İstanbul'da bir belediyenin başkan aday adayı olan doktor Kemal Güner'in bir günde geçen trajikomik hikayesi. Başkan adayı olmak için çalışmalarına devam eden Kemal, Bir Numara'nın adaylığını anons edeceği geceye heyecanla hazırlanmaktadır. Eski eşi dahil Kemal'in etrafındaki herkes bu delice koşturmaya şahit olur. Bir Numara'nın gözüne girip aday olabilmek için her yolu deneyen Kemal, adaylığının açıklanacağı önemli gecede beklenmedik olaylarla karşılaşacaktır. 2020 yapımı Nasipse Adayız, ödüllerle taçlandırılmış bir Türk filmidir. 27. Adana Altın Koza Film Festivali'nde ve 53. Sinema Yazarları Derneği Ödülleri'nde En İyi Film ödüllerini kazanarak dikkatleri üzerine çekmiştir. Yönetmen Ercan Kesal ise bu filmdeki başarılı çalışmasıyla İstanbul Film Festivali'nde En İyi Yönetmen ödülüne layık görülmüştür. Film, Ömer'in babasının son dileği olan Nuh Ağacı altına gömülmek isteği etrafında şekilleniyor. Ancak köy halkı, ağacın Nuh Peygamber döneminden kaldığına inanarak karşı çıkıyor. Ömer'in çaresizliği ve Elif'in beklenmedik ziyareti, duygusal bir hikayenin seyrini değiştirme potansiyelini taşıyor. Film, inançlar ve içsel mücadeleler arasında sürükleyici bir denge sunuyor. 2019 yapımı Nuh Tepesi, Cenk Ertürk'ün senaristliğini ve yönetmenliğini üstlendiği etkileyici bir Türk filmidir. Başrollerini Haluk Bilginer ve Ali Atay paylaşıyor. 2018 yapımı dramatik film Sibel, Çağla Zencirci ve Guillaume Giovanetti'nin yönetmenliğini ve senaristliğini üstlendiği bir yapım. Film, ilk gösterimini 2018'de Locarno Film Festivali'nde gerçekleştirdi ve ayrıca 2018 Toronto Uluslararası Film Festivali'nin Çağdaş Dünya Sineması bölümünde yer aldı. Film, Karadeniz'in dağlık bir bölgesinde babası ve kız kardeşiyle yaşayan, dilsiz genç kız Sibel'in etrafında dönüyor. Sibel, sadece eski ve unutulmuş bir ıslık diliyle iletişim kurabiliyor. Köylüler tarafından dışlanan ve uğursuz kabul edilen Sibel'in hayatı, ormanda karşılaştığı bir yabancıyla olan beklenmedik buluşmasıyla farklı bir yön alıyor. Film, iletişimsizlik ve dışlanma temalarını dokunaklı bir şekilde işleyerek izleyiciyi etkiliyor. 2016 yapımı sinema filmi Koca Dünya, yönetmen ve senarist Reha Erdem tarafından hayata geçirilmiştir. Ali ve Zuhal, kardeş olduklarına inanarak birlikte büyüdükleri yetimhaneden kısa zaman önce çıkarılmış, koca dünyaya karışmışlardır. Ali şimdi motosiklet tamircisi olarak çalışmakta, bir yandan da arada sırada Zuhal'i görmek için onu evlat edinen ailenin kapısına gitmektedir. Film, ilk gösterimini 8 Eylül 2016'da 73. Venedik Film Festivali'nde yapmıştır. Ecem Uzun ve Berke Karaer'in başrollerini üstlendiği yapımın Türkiye galası ise 19 Eylül 2016'da 23. Altın Koza Film Festivali'nde gerçekleşti. Koca Dünya, 73. Venedik Film Festivali'nde Ufuklar bölümünde Jüri Özel Ödülü'nü kazanırken, 23. Altın Koza Film Festivali'nde dört ödülün sahibi oldu. Türkiye, Fransa ve Katar ortak yapımı dramatik film Abluka, Emin Alper'in yazıp yönettiği bir yapımdır. 2015 yılında 72. Venedik Film Festivali'nde Altın Aslan ödülü için yarışan film, aynı festivalde çeşitli ödüller kazandı. Türkiye'nin 22. Adana Altın Koza Film Festivali'nde En İyi Film ve En İyi Yönetmen ödüllerini de kazanmıştır. Film, 20 yıl hapis yattıktan sonra şartlı tahliye olan Kadir, çöp toplayıcısı olarak çalışarak gecekondu mahallelerinde muhbirlik yapar. Polisin istihbarat bilgisi üretmek için bomba yapım malzemelerini araştırması gereken bu görevi, Kadir'in kardeşi Ahmet'in itlaf işlerini yapan belediye biriminde çalışmasını da içine alan hikayesini işler. 2013 yapımı Türkiye-Almanya ortak yapımı Yozgat Blues, Mahmut Fazıl Coşkun'un yönetmenliğinde komedi ve dramı harmanlayan bir film. Film, Altın Koza Film Festivali'nde En iyi Senaryo, En İyi Erkek Oyuncu, En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu, En İyi Yönetmen Ödülü ve En İyi Film Ödülü ödüllerini kazanmıştır. 58 yaşındaki Yavuz, alışveriş merkezinde 70'lerin şarkılarını seslendirirken, kariyeri çökmüş bir müzikçidir. Neşe adlı genç bir kadınla tanışarak müzik kursunda dersler verirken, Neşe'nin zorlu ekonomik durumu da ortak bir payda olur. Birlikte Yozgat'taki bir gazinoda çalışmaya başlayan ikilinin hayatları, burada tanıştıkları Sabri adlı berberle girdikleri ilişkiyle yeni bir döneme evrilirken, Neşe'nin seçim yapma sürecine odaklanan film, duygusal ve komik anlatımıyla öne çıkıyor. Orhan Eskiköy ve Zeynel Doğan'ın yönetmenliğini üstlendiği film Almanya-Fransa-Türkiye ortak yapımıdır. - https://www. altinsehiradana. com/Makale/adana-altin-koza-film-festivalinin-tarihcesi/928/ - http://www. kameraarkasi. org/festivaller/adana_01. html - https://www. cumhuriyet. com. tr/haber/27-uluslararasi-altin-koza-film-festivali-odulleri-sahiplerini-buldu-1767511 - https://web. archive. org/web/20210506190246/https://boxofficeturkiye. com/film/yaramaz-cocuklar 2015447 - https://web. archive. org/web/20210625173613/https://www. tsa. org. tr/tr/film/oduller/9123/nuh-tepesi - https://web. archive. org/web/20220425134544/https://film. iksv. org/tr/kirkbirinci-istanbul-film-festivali-2022/ela-ile-hilmi-ve-ali - https://www. evrensel. net/haber/27514/babamin-sesinde-kaybettigimiz-bellek-var - https://www. ntv. com. tr/sanat/altin-kozanin-kazanani-abluka,4z_C-xrvbU6ApFgIb25usg"} {"url": "https://www.soylentidergi.com/aftersun-ege-kiyilarinda-kalan-cocukluk-hatiralari", "text": "2022 Cannes Film Festivali'nin en çok ilgi gören filmlerinden biri olan, İskoç yönetmen Charlotte Wells'in ilk uzun metrajı Aftersun, küçük bir kızın büyüme hikayesine odaklanıyor. Başrolde Normal People'dan aşina olduğumuz Paul Mescal ile henüz ilk filmi olmasına rağmen duru performansıyla izleyiciyi kalbinden vuran Frankie Corio var. Filmekimi'nin bu yılki seçkisinde yıldız gibi parlayan ve boş koltuk bırakmayan film, hafıza ve depresyon hakkında yürek burkan, tamamen kusursuz bir film olarak beklentileri aşıyor. Sıcak bir yaz gününde güneşin altında oturduktan sonra gelen o uyuşukluk hissini bilir misiniz? Ya da mükemmel bir tatilin ardından sizi eve kadar takip eden melankoliyi? Parlak bir ışığa veya güneşe baktıktan sonra görüşünüzde lekeler olur mu? Tüm bu hisler, Charlotte Wells'in Aftersun'ını mükemmel bir şekilde tanımlıyor. Tüm film duygulardan ibaret. Büyük ölçüde plansız 96 dakikalık süresi içerisinde önümüze hiçbir olay olmuyor gibi görünse de, filmin merkezindeki baba-kız tatilinin gölgesinde pek çok şey oluyor. Wells, Aftersun'ı 20 yıl sonra babasıyla aynı yaşta olan bir kızın zihninde yanıp sönen bir çocukluk anısı olarak sunuyor. Ancak her hafızada olduğu gibi, geçmişe bakıldığında işler biraz karmaşıklaşıyor. 90'ların başında, genç baba Calum, 11 yaşındaki kızı Sophie'yi bir yaz tatiline ülkemizin Muğla kıyılarına getiriyor. Havuzda uzanarak geçirilen günler, tesisin restoranında yenilen yemekler, denize yapılan dalışlar ve diğer konuklarla olan etkileşimler arasında, bu tatilin Calum için daha farklı bir anlam ve ağırlığı olduğunu hissediyoruz. Bu duygular dalgalar halinde geliyor. Sophie'nin film boyunca babasına yönelttiği samimi soruları, Calum'un hayatının arka planında her şeyin harika ve mükemmel olmadığının ortaya çıkarmasına yol açıyor. Sophie 11 yaşındayken olan biten hakkında hiçbir şey hissetmese de yetişkin Sophie'yi izlediğimizde çok farklı bir dinamik görüyoruz. Tatil boyunca çektiği videolar, aslında felaketin hemen öncesini gözler önüne serer nitelikte. Küçük Sophie için eğlenceli olan o videolar, yetişkin Sophie için farklı oynuyor. Anıların her zaman kör noktaları vardır. Karanlık anları engellerken parlak anları hatırlarsınız. Geriye bakıp onları bir yetişkin olarak ambalajından çıkarana kadar derinliklerini tam anlamıyla göremezsiniz. Film boyunca kısa aralarda gördüğümüz 31 yaşındaki Sophie, gece karaokesi, ilk öpücüğü, babasının akşam yemeğinde beceriksizce yemek yapışı gibi parlak anları hatırladığında, karanlık olanlar da içeri giriyor. Gecenin bir yarısı ağlayan babası, balkonda sigara içerken sessizce sallanması, boğuk, çekişmeli telefon görüşmeleri... Fakat film asla o anlar içinde oyalanmayı tercih etmiyor. Onları o yaz tatiliyle ilgili mükemmel vizyonunun dışında tutmaya çalışıyor adeta. Bu tür önemsiz şeyler 11 yaşındaki Sophie'yi rahatsız etmiyor. Babasıyla eğlenceli ve bire bir vakit geçirmenin heyecanına odaklı. Ancak aynı zamanda onu şaşırtan şeyleri kavrayacak ve araştıracak kadar da büyük. Örneğin, babası neden eski karısına telefonda seni seviyorum diyor? Neden video kaydı sırasında 11 yaşındayken ne olacağını düşünüyordun? sorusunu endişeli bir sessizlikle karşılıyor? Aslında hepimiz geçmişin ağırlığına dayanamayacak hale gelene kadar iyi anıları koruma ve kötülerden kaçınma eğilimindeyiz. Aftersun'ı tarif etmek zor çünkü hiçbir şey ve her şey aynı anda oluyor. Ekranda olup bitenler sıradan gibi görünse de, alt metinlerle dolu. Özünde anılarımızın ve travmalarımızın kör noktaları ve onları yeniden bir bütün haline getirmenin zorluğuyla ilgili. Charlotte Wells, aklımızın karanlık bir köşesinde sakladığımız o kutunun kilidini açmanın nasıl bir şey olduğunu bize göstermek için Aftersun'ı kullanıyor. Mükemmel çocukluk anılarımızın en parlak anlarının ardında karanlık görüntüler olduğunu kabul etmek gibi bir şey. Anıların bırakabileceği hasarı iyileştirmenin tek yolu bu. Filmin kalbinde derin bir hüzün ve Calum'un trajik kaderini önceden haber veren kapkara okyanusa amansız yürüyüşü gibi sıkıntı verici anları var. Görüntü yönetmeni Gregory Oke, Sophie'nin çocukluğuna nüfuz eden yetişkinlerin dünyasını göstermek için çekimleri akıllıca katmanlar halinde gerçekleştirmiş. 90'ların ortasındaki renklere bulanmış sahneler geçmişe sıcak bir ışıltı verirken, şimdiki zaman çok daha koyu bir renk alıyor. Ayrıca filmin Türk coğrafyasını yansıtmada da çok başarılı olduğunu söylememiz lazım. Küçük işletme otellerimizin lobi dizaynından tutun odada bulunan vantilatöre, otelin düşük bütçeli komik gösterilerinden yandaki inşaattan gelen gürültüye, yemek yerken çalan şarkılardan halı ve kilim satan esnafa kadar kadar her şey burası Türkiye diye bağırıyor. Callum, kızını dans etmeye ve aşk hakkında konuşmaya teşvik eden eğlenceyi seven bir baba olabilir, ama bazen, karaokede onunla REM'in Losing My Religion şarkısını söylemeyi reddetmesi gibi, kapandığı anları oluyor. Bastırılmış duygulara yön veren film, derinlerde gömülü kederi usul usul su yüzüne çıkartıyor. Sophie'ye Bulunduğun yerden ayrıldığında, hiçbir zaman oraya ait olmadığın hissine kapılıyorsun derken kendi aidiyetsizlik hislerini aktarıyor. Fakat kızından Ben İskoçya'ya ait hissediyorum, evim orada. cevabı aldıktan sonra yüzündeki gülümsemeye şahit oluyoruz. Kızının kendisi gibi kayıp bir ruh olmadığını anlayan bir babanın gülümsemesi. Aftersun güneş, deniz ve melankoli dolu bir yolculuk. Charlotte Wells, ölen babasıyla olan ilişkisinden ilham aldığı filmini duygusal bir otobiyografi olarak nitelendiriyor. Aşırı abartılı melodramlardan uzak durmayı başaran film gayet temiz ve gerçeğe yakın bir hikayecilikle anlatmak istediğini yavaş yavaş zihninize yerleştiriyor."} {"url": "https://www.soylentidergi.com/alfred-hitchcock-gerilim-ustasi", "text": "Gerilim ve korku dendiği zaman akla gelen en önemli isimlerden bir tanesi elbette Alfred Hitchcock. Yaşadığı yıllarda dünya sinemasına damga vuran, yön veren, adını sinema tarihine kazıyarak günümüze kadar ulaşan başarılı bir yönetmen olarak anılmaya devam ediyor. 13 Ağustos 1899 yılında Londra'da doğmuştur. Kendisinden büyük iki kardeşi olan Hitchcock, kendisini iyi bir çocuk olarak tanımlamış ve hiç arkadaşı olmadığını söylemiştir. Hitchcock hep uslu bir çocuk olarak anılmıştır. Çocukluğu boyunca olayları kenardan ve sessizce izleyerek aslında gözlemci kimliğinin temelini oluşturmuştur. Hayal gücü geniş ve yalnız bir çocuk olarak büyüyen Hitchcock ileride bunun bir yeteneğe dönüşeceğinden habersiz yetişmiştir. Hitchcock polisle ilk kez 6 yaşında karşılaşmıştır. Yaptığı bir yaramazlık sonucu babası eline bir not kağıdı tutuşturarak ceza olsun diye kendisini polis karakoluna göndermiştir. Söylenilene göre notta oğlunun birkaç saat nezarete atılması yazıyordur. Bu olay, Hitchcock'un hayatı boyunca süren polis korkusunun başlangıcı olmuştur. Bundan sonraki yaşamında polislere hiç güvenmemiş ve filmlerinde de polisleri işe yaramayan insanlar olarak yansıtmıştır. Henüz küçük yaşında Cizvit mezhebine bağlı bir okulda okuyan Hitchcock... muhtemelen bu Cizvitlerin yanında kaldığım bu dönemde bende bir tür korku kökleşti, günah olan bir şeyi yapma endişesi şeklinde ortaya çıkan ahlaksal kökenli bir korku gelişti. Her zaman bundan kaçınmaya çaba gösterdim (Truffaut,1987:25) söylemi ile bilinçaltında yer alan korkularının ana sebebine inmiş ve bunu dile getirmiştir. Hatta Hitchcock o dönemde Cizvitlerin uyguladığı baskı ve katı disiplin yüzünden fiziksel cezadan korktuğunu da belirtmiştir. Hitchcock mühendislik okumasına rağmen sinemaya karşı ilgisini her daim diri tutmuştur. Okulunu bitirdikten sonra Henley Telgraf Şirketi'nde çalışmaya başlamış ve aynı zamanda Londra Üniversitesi'nde sanat derslerine gitmiştir. 16 yaşından itibaren de sinema dergileri okuyarak sinemaya olan ilgisini daha da arttırmıştır. Özellikle Amerikan filmlerinin hayranı olarak büyüyen Hitchcock, Amerikan sinemasını da yakından takip etmiştir. Hayatını ve planlarını da hep sinema etrafında geliştirmiştir. Sinema kariyerine ise film setlerinde teknik ressam olarak başlamıştır. Alfred Hitchcock sinema dünyasına adımını attığı andan itibaren sinemaya yenilikler getirmeye başlamıştır. Sinemayı kullanım biçimiyle, kullandığı dil şekliyle, ögeleriyle, yansıtış tarzıyla sinemayı bambaşka alanlarda kullanmayı ustaca başarmıştır. Hitchcock, filmlerinde evreni en kötü haliyle ortaya koymuştur. Gerilimi, korkuyu, karmaşayı filmlerin yapı taşları olarak ele almış ve film evrenini bu üçlü etrafında oluşturmuştur. Filmlerinde birçok temayı kullanan Hitchcock olayları neden-sonuç ilişkisi kurarak anlatmıştır. İzleyiciyi filmine dahil etmek isteyen yönetmen, filmlerini hep karakterlerin bakış açısından çekmiştir. Filmlerinde mutlu sonları bir sonuç olarak görmekten çok tesadüfen ulaşılan bir netice olarak sunmuştur. Küçüklüğünden kalma bir güvensizlik sebebiyle polisler ve diğer güvenlik güçleri filmlerinde hep başarısız kişiler olarak sunulmuş; böylelikle adalet kavramını hafife alınmıştır. Hitchcock'un filmlerinde hükümet; baskıcı, insanlara düşman ve ilgisiz olarak yansıtılmıştır. Yönetmene göre sorunlar halkın kendisi ya da kahramanlar aracılığıyla çözülmektedir. Hitchcock sinemasında 'cinayet' bir figür olmaktan çıkmış ve görsel motif olarak kullanılmıştır. Sinemada cinayet olgusuyla bütünleşen Hitchcock, filmlerinde de bu olguyu ustaca kullanmıştır. Evreni, insanları en kötü haliyle izleyiciye sunmuştur. Hatta bazen bu olaylar rahatsız edici boyuta ulaşmıştır. - Bir ev sahibesi ve kocası yeni bir kiracı aldıklarında çok sevinirler. Yeni kiracıları sessiz, mütevazı bir kişidir ve bir aylık kirayı peşin ödemiştir. Ancak kiracının gizemli ve şüpheli davranışları, kısa sürede ev sahiplerinin onun yerel bir seri katil olduğundan şüphelenmelerine neden olmuştur. Kendini beğenmiş bir model olan kızları Daisy, bu konuda endişelenmese de polis dedektifi erkek arkadaşı, kıskançlık içinde, kiracının gerçek kimliğini ortaya çıkarmaya çalışır. Hitchcock bu filmi ile Sovyet sinemasından nasıl etkilendiğini ve kendi tarzıyla harmanlayarak sinemaya nasıl ustaca sunduğunu göstermiştir. Aynı zamanda yönetmenin ilk gerilim filmi olma özelliğini taşıdığı için senaryonun yanı sıra kurgunun da filmin oluşumu aşamasında ne kadar önemli bir kısım olduğunu izleyiciye göstermiştir. Ancak filme dair önemli bir bilgi vardır. Filmin senaryosu yapımcılar tarafından beğenilmemiştir. Filmi yapmak bir yana belki de Hitchcock'un kariyeri başlamadan bitecekti. Ancak birkaç düzenlemeden sonra film çekilir ve sinemada önemli bir hasılat elde edilmiştir. Bu film ile birlikte Hitchcock gerilim ve heyecanla anılmaya başlamıştır. Bu filmin en önemli özelliği Hitchcock'un ilk sesli filmi olmasıdır. Hitchcock bu filmi ile alakalı ise oldukça basit bir öyküydü ama bu filmi bir türlü tam istediğim gibi yapamadım. demiştir. Kendisinde gördüğü bu eksikliğe rağmen döneme damga vuran bir film çekmiş olması da tabii ki cabası. Türünün en iyi örneklerinden biri olarak tarihe geçen bir film olmuştur. - Genç ve güzel bir kız olan Alice, bir lokantada yakışıklı ve iyi giyinmiş bir yabancıyla flört ettikten sonra, Scotland Yardımcı Detektifi olan sevgilisi Frank ile tartışır ve yabancının kolunda oradan ayrılır. Adam, Alice'i resim stüdyosuna davet eder ve o da bu daveti kabul eder. Adam, stüdyoda Alice'e tecavüz etmeye kalkınca kendini korumaya çalışan Alice ressamı öldürür. Aynı gece Alice'i binadan çıkarken gören birisi, Alice ve dedektif Frank'a şantaj yapar ancak yabancı adam, tanık iken birden nasıl olduğunu anlamadan sanık durumuna düşecektir. Alfred Hitchcock'u gerilimin babası yapan bir diğer filmi ise The Birds filmidir. Filmin ortaya çıkış hikayesi ise daha ilginç. Bir gün gazete okurken San Francisco'da kuşların insanlara saldırdığı haberini okur ve bunu dahiyane bir filme dönüştürme kararı alır. - Melanie Daniels, San Francisco'da kuş satan bir dükkanda Mitch Brenner'la tanışır. Mitch, kız kardeşinin doğum günü için ona bir çift muhabbet kuşu almayı istemektedir, ancak mağazada muhabbet kuşu yoktur. Melanie ve Mitch, bu sırada daha önce tanışmış olabilecekleri ihtimaliyle karşılaşırlar. Bu durum bir aşk üçgenine dönüşür ve doğum günü esnasında ortaya çıkan bir kuş saldırısıyla işler iyice karışır. Doğa konulu birçok film çekilmiş olsa da doğanın intikam aldığı film sayısı oldukça azdır. Hitchcock sayesinde doğanın insanlıktan nasıl intikam aldığını ürpertici ve bir o kadar da heyecan dolu bir şekilde izleme fırsatı yakalanmıştır. - San Francisco polisinden dedektif Scottie Ferguson, bir suçluyu kovalarken, damdan düşen ortağını kurtaramaz ve yükseklik korkusu başlar. Polisliği bırakan ve özel dedektif olan Scottie'yi, eski okul arkadaşı Gavin Elster karısını takip etmesi için tutar. Scottie, genç kadının peşinden San Francisco'ya döner ve kendisini karmaşık olayların içinde bulur. Hitchcock bu film ile birlikte hayatımıza Vertigo Efekti kavramını getirmiştir. Peki nedir bu Vertigo efekti? Kameranın geriye doğru giderken görüntüye zoom in yapılması, efekti kaba tabirle özetlemektedir. Oldukça yüklü miktarda ödeme yapılan bu teknik, filmin en önemli sahnelerinden birini oluşturmuştur. Aynı zamanda dolly zoom ilk kez bu filmde kullanılmıştır. Hitchcock'un Oscar alan tek filmidir. Romancı Daphne du Maurier'in bestseller romanından uyarlanan film istenilen başarıya ulaşmıştır. Hatta film aynı yıl En İyi Film Oscar'ını da almıştır. Alfred Hitchcock bu filmden sonra bir daha Oscar'a aday gösterilmemiştir. - Esrarengiz bir şekilde hayata veda eden Rebecca'nın ölümünün altındaki gizem kendisiyle birlikte toprağa gömülmüştür. Kocası Maxim de birkaç ayın ardından evlendiğinde yeni eşi Rebecca'dan bihaberdir. Genç Rebecca eşine deliler gibi aşıktır ve kocasından da aynı şekilde karşılık bulduğuna inanmaktadır. Ta ki Rebecca'yı ve başına gelenleri öğrenene kadar. Filmi asıl ve önemli kılan Hitchcock'un filmlerinde yer alan karakterlere yüklediği özelliklerdir. Filmlerinde cinsiyet kavramını fazlasıyla kullanan yönetmen, bu filminde de kadın karakteri güçlü ve başarılı bir şekilde yansıtmıştır. Öyle ki bu filmde Rebecca karakteri her ne kadar ölü dahi olsa mezarından kocasını yönetebilecek kadar güçlü bir kadındır. Şüpheli bir şekilde ölen ve arkasında birden fazla cevapsız soru bırakan bir baş karakter var olmakta ve bu gizemin etkisiyle yaşamaya çalışan, bir ölü tarafından farkında olmadan yönetilen karakterler bulunmaktadır. Hitchcock'un günümüze damga vuran en önemli filmlerinde birisi Psycho. Öyle ki film, içinde çok fazla sırrı da barındırıyor. Sahnelerin özenle çekilişi, kameraların açılarında filme yerleştirilen imgeler filmi bir başyapıt haline getirmiştir. - Marion Crane'e patronuyla iş yapan zengin bir adam para emanet eder ve ardından Marion yola koyulur. Polisler Marion'un şüpheli davranışları üzerine peşine takılır. Sevgilisi ile buluşmayı planlayan Marion geceyi bir otelde geçirmeye karar verir. Otelden içeri girer girmez garip şeyler olduğunun farkın varan Marion uyumadan önce otel sahibi Norman Bates ile biraz sohbet eder. Norman'ın kişiliğinde sorunlar olduğunu, annesine ve kuşlara karşı bir takıntısı olduğunu öğrenen Marion, odasına gidip duş almaya karar verir. Tüm zamanların en iyi sahnesi olarak geçmiştir duş sahnesi. Filmin özellikleri bununla da kalmıyor tabii ki. Hitchcock bu filmini Robert Bloch'un aynı isimli kitabından uyarlamıştır. Hitchcock filmin sonunun bir sürpriz olarak kalmasını istiyordu. Bu yüzden o dönem kitabın tüm baskı ve kopyalarını hatta telif haklarını satın almıştı. Bununla da yetinmeyen Hitchcock sette çekimlerin başlayacağı herkese sonu söylemeyeceklerine dair yemin ettirmişti. Filmin siyah beyaz çekilme sebebi de tüm imkan ve olanaklara rağmen Hitchcock'un filmin ana teması olan gerilimi had safhada tutmak istemesi ve bunu yansıtmada gösterdiği özendir. Meşhur duş sahnesini çekimleri tam 1 hafta sürmüştür. Çekim boyunca 78 farklı kamera açısıyla çekim yapılmıştır. Sahne 45 saniye sürüyor ve içinde 52 adet kesme barındırıyor. Netflix'te yayınlanan 78/52: Hitchcock's Shower Scene isimli belgesel Psycho'nun efsanevi duş sahnesini konu alıyor. Filmdeki bıçak sesleri bir efekt değil aksine bıçağın kavuna saplanma sesidir. İstenilen ses bulunana kadar birçok türden kavun üzerinde deneme yapılmış ve küvet sahnesinde de kan için çikolata sosu kullanılmıştır. Norman Bates karakteri 1957 yılında cinayetten tutuklanan Ed Gein'den esinlenerek oluşturulmuştur. Bu karakter Deranged ve The Texas Chainsaw Massacre filmlerin yanında Kuzuların Sessizliği The Silence of the Lambs filmindeki Hannibal karakterinin oluşumuna da ilham olmuştur. Hitchcock sinemasında korku ve gerilimi birbirinden net çizgilerle ayırır. Yönetmen daha çok insan psikolojisinin derinlerinde yatan korkuları ortaya çıkararak karakterlerini ve olay örgüsünü oluşturur. Bunun yanı sıra mizahı ve kara komediyi de ustaca filmin içine yerleştirmiştir. Tüm bunlar bağlamında Hitchcock sineması, kendi görsel dilini oluşturmuş ve kendi tarzını yansıtmıştır. Bu sayede kendi döneminde çektiği dikkatlerin yanı sıra kendisinden sonraki dönemlere de sıçramış ve birçok yönetmenin ilham perisi olmuştur."} {"url": "https://www.soylentidergi.com/alkolik-bir-ressam-pollock-filmine-kisa-bir-bakis", "text": "Sanatın konusu nedir? Sanat bize nesnelliği mi gösterir, yoksa onun anlaşılması yeterli midir? Peki bir sanatçı, sanatını ortaya çıkarırken onu, kendi yolunda hareket ettiren şeyi mi görmemizi ister? Bu sorular elbette çoğaltılabilir. Kendi çağında yaşayıp da diğer sanatçılardan farklı eserler vermiş birçok sanatçı geçmiştir tarihin tozlu yollarından. Bu sanatçılardan bazıları, yaşadıkları dönemde takdir görmüş ya da sevilmemişlerdir. Paul Jackson Pollock da ürettiği eserlerle kalıpları kıran ve döneminde değeri tam anlaşılamayan sanatçılardan biridir. Pollock kendi döneminde, zemine serdiği tuvale boya sıçratarak, bu duruma hiç de alışık olmayan sanat dünyasını karşısına aldı. Paul Jackson Pollock, 28 Ocak 1912'de Amerika Birleşik Devletleri'nin küçük batı kasabası Cody, Wyoming'de doğdu. Pollock, asi ve huzursuz bir gençti. Agresif, depresif, nevrotik ve çoğu zaman alkolikti. Alkol, Jackson'da farklı bir kişilik yaratıyordu ve kontrolden çıkıyordu. 1956 yılının Ağustos ayında daha 44 yaşındayken, alkollü bir şekilde araba kullanmasının sonucunda ağaç yığınına çarptı ve öldü. Onun hayatıyla ilgili daha fazla bilgiye buradan ulaşabilirsiniz. Jackson, ünlü damlama tekniğini geliştirerek sanat dünyasına farklı bir çehre kazandırdı. Ahırının zemininde tuvaline boya damlatarak ya da dökerek birçok sanat eseri üretti. Bu, modern sanat için her ne kadar farklı görünse de günümüzde hala bazı çevrelerce tartışmalı bir konudur. Pollock'un ün kazandığı dönem aynı zamanda, sanatın da önemli görüldüğü ve Amerika'nın kendisini Amerikan Rüyası, Amerikan Refahı gibi kavramlarla tanıttığı bir dönemdi. O, sanatıyla Amerikan resmini de girdiği çıkmazdan kurtardı. Modern sanat tarihine farklı bir perspektif kazandıran Pollock, önceden geliştirilmiş fikirleri temsil etmiyordu. Sanatına tam bir şekilde kendini verdi, adeta tuvalin üzerinde dans etti. Avangardın önünde beliren bu Amerikalı çocuğun adı, soyut dışavurumculukla birebir ilişkilendiriliyordu. Eserlerini sunduğu dönem, geniş bir kesimi rahatsız ediyordu. Çünkü o dönemki ressamlar, belirli bir tarzda sundukları resimlerinin kuralları olduğu konusunda ısrarcıydılar. Pollock'un resimlerine; bir çocuk da yapabilir, bunu herkes üretebilir, gözüyle bakıyorlardı. Pollock'un eserlerine bakıldığında, boyaların bir teknikle birbirine karıştığını görebiliriz, hatta resminde neyi görmemiz gerektiğini sorgulayabiliriz. Lakin bu noktada, bir sanatçıyı buna iten hareketi görmek değil anlamanın önemini kavramak daha iyi olur. Temel güvenin sağlanamadığı ilk çocukluk yıllarında, adım adım birlikte büyüdüğü çocukluk kaosunun debdebesinin oluşturduğu eserlerine biraz daha yakından bakalım. 1953 tarihli Portre ve Bir Rüya resminin sağ tarafı, tuvalin sol tarafına boyanmış yarı figüratif doğrusal ağ ile yan yana resmedilmiştir. Pollock konuşarak değil, tuvalin üstüne akıttığı boya ile iletişim kurmayı tercih ediyordu. Joseph L. Henderson adındaki psikiyatristi ile de bu durum böyle gelişiyordu. Henderson'ın psikanalist Carl Gustav Jung'un öğretilerini takip etmesi, Pollock üzerinde etkili oldu. Çünkü Pollock karalamalarını getirdiği seanslarında, sonrasında da yaygınlaşacak olan psikanalitik çizimler, Jung'un kolektif bilinçdışı dediği öğretisini açığa çıkarıyordu. Kolektif bilinçdışı, kişinin atalarından kalan bastırılmış duyguların paylaşılması durumuna denir. 2000 yapımı Ed Harris'in oynadığı ve yönettiği Pollock filmi, bir kez daha Pollock'un o ıstırap ve karmaşıklarla dolu hayatını izleyiciye gösteriyor. Pollock bir taraftan sanatının anlaşılmadığı konusunda acı çekerken aynı zamanda büyük miktarda takdir de ediliyordu. Film belki de Pollock'un 44 yıllık yaşamını daha ayrıntılı ve uzun bir şekilde bize gösterebilirdi. Lakin karakterin seyirciyle oynamaması, olduğu gibi her şeyi ortaya koyması bizi hikayeye ısındırma konusunda başarılı. Pollock hayatında girdiği girdapta sadece kendini değil, yanındaki eşini de döndürdü. İçinde yaşadığı duygusal zayıflığı filmin bu anlamda sentezlemesi izleyici için önemlidir. Ed Harris, zemine koyduğu sağlam yapıyla bize sadece resmi değil, ressamın doğasını da aydınlatıyor. Harris ressam ya da sanat tarihçisi değil. Pollock'un damlama tekniğini bize sadece göstermiyor, ayrıca kendisi de filmde yaşıyor. Filmin büyük bir çoğunluğu, eşi Lee Krasner ile arasında geçen kargaşayı bize gösterir. Lee'nin Pollock'u sanat camiasına sokmak için verdiği çabayı da unutmamak gerekir. Lakin bu bile ilişkilerinin ilerleyen aşamalarında yeterli olmamıştır. Belki de birbirlerini besleselerdi son böyle olur muydu? İlişkilerinde mutluluğu göz ardı ederek hayatlarını tüketen bu ikiliye ne denir? Lee'nin dışarıya karşı filtre görevi görmesi, bir taraftan da giderek kendinin daha kötü bir versiyonuna dönüşen ve bir gün baktığında elinde tek kalan şeyin alkol olduğunu gören Pollock... Elbette bu bir trajedidir. Merkezine insanı alan Pollock, her açıdan izlenmeye değer. Çünkü bir girişimdir. Biyografik ruha sahip bu filmde, Pollock'un günden güne bağımlılıklarını tam olarak neden ve ne yönde geliştirdiğini göremesek de ünlü ressam Jackson Pollock'un hayatı, kariyeri ve ilişkileri hakkındadır."} {"url": "https://www.soylentidergi.com/almanyadan-moskovaya-nefes-kesen-yolculuk-enver-pasa", "text": "20. yüzyılın başları, hem Avrupa'da hem de Osmanlı'da oldukça hareketli dönemlerdir. Büyük savaşların yaşandığı, sömürgelerin ve ham madde arayışlarının hızla arttığı o zamanlarda; oldukça ilginç bir isim imparatorluğun dümenine geçecekti: İsmail Enver. Enver Paşa üzerine çeşitli görüş ve düşünce bulunmaktadır. Bu sebeptendir ki kendisinin Türk tarihinin tartışmalı karakterlerinden biri olduğunu söylemek pek de yanlış olmayacaktır; ancak okuyacağınız bu yazıda bu tartışmalı noktalara değinmek yerine biraz daha farklı ve heyecan uyandırıcı bir hikayeyi anlatacağız. Kırk bir senelik kısa ömrünün çocukluk hariç her günü maceralarla dolu olan Enver, hayatını riske atmaktan hiç çekinmezdi. Katıldığı savaşlarda her zaman cepheye yakın olmayı tercih ettiğinden ölümle pek çok kez burun buruna gelmiştir. 1907 yılında genç ve idealleri olan bir binbaşı olarak Bulgar çetelerine düzenlediği operasyonlarda ön saflarda yer alacak, Trablusgarp'ta sırf bu alışkanlığından dolayı yaralanacak, Savaş Bakanı olarak Çanakkale'de yine ön mevzilerde olacak, Sarıkamış'ta erlerin uyuduğu çukurlarda uyuyacak ve rivayete göre silahlı bir çatışmaya dahil olacak, en sonunda Bolşevik mitralyözlerine at üstünde kılıçla koşup 1922'de ölecekti. Bize göre bu yaşadıklarından en ilginç ve merak uyandırıcı macerası ise Almanya'dan Moskova'ya yaptığı yürekleri ağza getiren ve aksiyon filmlerini aratmayan o meşhur yolculuğudur. Birinci Dünya Savaşı'nda ittifak devletlerinin yenilgisi sonucunda savaşı kazanan devletler, önde gelen İttihatçı yetkililer hakkında yakalatma kararı çıkarmıştır. Bunun sonucunda ülkeden ayrılmak zorunda kalan Enver Paşa, soluğu Berlin'de alsa da burada da rahat durmaz. İlginçtir, yenik bir komutan olmasına rağmen ününü korumayı az çok başarmıştır. Sovyet Dışişleri Bakanı Georgi Çiçer, Enver'in hala Müslüman bir kahraman olduğundan bahseder; İngiliz hükümeti onu izlemeye çalışır. Sonralarda ise dönemin Afgan Kralı, sadece kayınpederi ve eniştesinde olan özel bir rütbe ve nişan vererek Enver'i Afgan prensi mertebesine çıkaracaktır. Enver, Berlin'de bilinen adıyla Ali Bey, dünyanın dört bir yanına dağılmış İttihatçılar ve Müslüman liderlerle iletişim kurmaya çalışıyordu. Amacı İngilizlere karşı Müslümanları ayaklandırmak olan Paşa, iş birliği için Sovyetleri uygun gördü. Birinci Dünya Savaşı'nın sonlarına doğru rejim değişikliğine uğrayan Rusya, politik hareketleri göz önünde bulundurulduğunda amaçları için iyi bir ortak olabilirdi gerçekten. Bu yüzden Enver Paşa, Almanya'da tutuklanan Karl Radek ile görüştü. Kendisi önemli bir sosyalist devrimci lider ve Doğu Avrupa devrimci hareketlerinde ön plana çıkan bir şahıstı. 1. İslam milletlerinin kurtarılması. 2. Hedefimiz müştereken, Avrupa emperyalist kapitalizmi olduğuna göre, Sosyalistlerle iş birliği. 3. Kurtarılan memleketlerin iç işlerinde dini esaslara dokunmamak şartıyla Sosyalizm ilkelerini kabul. 4. İslam'ın kurtuluşu için -ihtilal de dahil olmak üzere- bütün baskı araçlarının kullanılması. 5. Bu hususta İslam'dan başka mahkum milletlerle de iş birliği yapılması. 6. İslam camiası içinde her unsurun gelişmesine izin verilmesi. (Aydemir, c.3, 520). Sovyetler'e gidiş fikrini Radek'in desteklemesi üzerine Enver Moskova'ya davet edildi. Ayrıca dönemin Genelkurmay Başkanlığı görevinde olan Hans von Seeck de paşaya bu amacı için destek verdi çünkü mağlup Alman ordusunun imkanları çok kötü bir şekilde kısıtlanmıştı. Bu yüzden Alman ve Rus hükümetleri arasında gerçekleşecek olası bir silah ticareti, Alman ordusunu belli bir seviyede tutmak için uğraşan Hans von Seeck'i rahatlatacaktı. Hem İngilizlere karşı bir karşı saldırıya girişmek hem Rus-Alman silah ticaretini oluşturmak hem de bir ihtimal Anadolu'da ayaklanan Milli Mücadele'ye yardım etmek ümidiyle Moskova'ya gidecek olan Enver'in önünde büyük bir engel vardı: ulaşım. Oraya nasıl gideceği büyük bir soru işaretiydi çünkü savaş sonrası itilaf devletleri Almanya'ya göz açtırmıyordu. Almanya ile Rusya arasındaki demir yolu da kapalıydı. Kara yolu ve deniz yolunun denetlenmesi sebebiyle onları kullanmak riskli olabilirdi, bu yüzden Paşa farklı bir alternatif bulmaya karar verdi. Bu da hava yoluyla gitmek olacaktı. Uçak da aynı zamanda tehlikeli bir girişimdi çünkü o döneme göre bu yeni bir teknolojiydi. Alman hava kuvvetlerinin uçak barındırması yasaklandığından özel bir şirket aracılığıyla uçak ayarlandı. İsmi Annelise olan bu junkers uçağı sürecek kişiyse Üsteğmen Hans Hesse'ydi. Alman hükümeti o kadar titiz çalışıyordu ki Alman Dışişleri Bakanlığına bile haber verilmedi, Moskova yolculuğunun gizli kalması için Hans Hesse'nin tatilde olduğu üzerine bir yazı dahi hazırlatıldı. Enver, Berlin'den Moskova'ya Bahaeddin Şakir Bey ile gidecekti. 8 Ekim 1919'da Berlin'in Johannistal Havaalanı'ndan kalkan uçakta beş kişi idiler: Enver Paşa, Bahaeddin Şakir Bey, teknisyen Maruszyk, mühendis Abraham Frankel ve pilot Hans Hesse (181). Birkaç saatlik sorunsuz bir yolculuk geçirmelerinin ardından uçağın radyatöründe bir arıza meydana geldi. Mecburi bir iniş yapmaya karar veren pilot, Polonya'nın bir kasabasına çakıldı ve pervane parçalandı. İki günlük tamirin ardında 10 Ekim 1919'da tekrardan uçak kullanılabilir hale gelmesine rağmen tekrar arızalandı. Bu sebeple yine Polonya'nın başka bir kasabasına inmek zorunda kalan beşli, 13 Ekim'de yola tekrardan koyuldular ve gün içinde, o dönemdeki adıyla Königsberg'e indiler. Günümüzdeki adı Kaliningrad olan bu şehir, ismini Bolşevik devrimci Kalinin'den alır. Litvanya ile Polonya arasında bulunan ve Baltık kıyısında yer alan Königsberg, şu anda Rusya'nın kara bağlantısı olmayan önemli bir şehridir. İki gün bu şehirde kaldıktan sonra 15 Ekim'de tekrardan yola çıktılar. Bu yolculuk sırasında Alman Genelkurmaylığı, Pilot Hesse'ye, General Rüdiger von der Goltz'a ulaştırılması için bir mesaj vermişti. Hazır konu Rüdiger von der Goltz'a gelmişken bu generalden ve Almanya'nın savaşın sonlarına doğru Doğu Avrupa'da giriştiği dikkate değer birkaç olaydan bahsedelim. Ayrıca oluşabilecek ufak bir kafa karışıklığını da ortadan kaldırmak istiyoruz. Birinci Dünya Savaşı'nın sonlarına doğru Finlandiya'da çıkan iç savaştan istifade edip kontrolün büyük bir kısmını ele geçiren Alman ordusunun başında o zaman Rüdiger von der Goltz vardı. Goltz daha sonra Birinci Dünya Savaş'ının bitmesiyle Helsinki'den ayrıldı ve Letonya topraklarına geçti. Letonya ve Estonya'nın Bolşevikler tarafından işgal edilmemesi için Askeri Müttefikler Arası Kontrol Komisyonu Alman ordusunun ve von der Goltz'un bu arazide kalmasına karar verdi; ancak bu komutanı Colmar Freiherr von der Goltz yani Kut'ül Amere'de Charles Townshend'in komuta ettiği İngiliz ordusuna yapılan kuşatmayı başlatan o meşhur Goltz Paşa ile karıştırmamakta fayda var. Zaten Goltz Paşa Osmanlı topraklarında kuşatma altındaki İngilizlerin teslim olmasından iki hafta önce 19 Nisan 1916'da ölüyor. Bu iki Goltz'un farklı komutanlar olduğunu da tekrardan vurgulayarak ve konuyu biraz fazla dağıttığımızın da farkına vararak devam ediyoruz. Dediğimiz gibi 15 Ekim'de tekrardan yola çıkıldı ve aynı gün Litvanya'nın Schaulen şehrinde bulunan General Rüdiger von der Goltz'a ulaştırılması gereken mesaj için Schaulen'e iniş yapıldı. Pilotun yan görevi başarıyla tamamlandı. Havanın erken kararma olasılığı sebebiyle uyarılan ve geceyi şehirde geçirmesinin daha iyi olacağı bildirilen Enver, her şeye rağmen öğleden sonra uçuşa geçilmesini istedi. Uçak yükseldi ve yolculuk yeniden başladı fakat yine bir aksilik ortaya çıktı. Hava kötüleşmiş, oldukça şiddetli bir yağmur ve rüzgar bastırmıştı. Bu sebeple pilot Hesse, Litvanya'nın kontrolünde olan topraklara mecburi bir iniş yapmak zorunda kaldı. Enver ve Bahaeddin Şakir Bey, bir köye gittiklerinde oradaki istihbaratçılar tarafından alınıp karakola götürüldüler. Daha sonra bir kasabaya, oradan da Litvanya'nın önemli bir şehri olan Kovno'ya naklediler. Uçak ile mürettebat da Kovno'ya nakledilip bir otele yerleştirildi ve sıkı bir sorgulamadan geçirildi (Bardakçı, 182). Litvanya'daki müttefikler, bu düşen uçağı ve içindeki şüpheli kişileri iyice araştırmaya koyuldu. Enver Paşa çok iyi Bulgarca bilmekteydi ve bu yüzden kendisinin bir Bulgar olduğuna inandırmaya çalıştı fakat pek de başarılı olamadı. O sırada Alman subayı olan Fisher, Paşa'yı görünce tanımış ve durumu kavramıştır ama sesini çıkarmaz (Kösoğlu, 424). Enver Paşa'nın hareketlerindeki o asillik, güzel görünüşü ve onun dikkat çeken siması sıradan bir memura ait olamazdı. Sonuç olarak Enver ile Dr. Bahattin Şakir hapse atıldı ve bu ikilinin gerçekten kim olduğunu öğrenebilmek adına fotoğrafları İngiltere'ye gönderildi. Fotoğrafları ve bilgileri İngiltere'ye ulaşırsa başına çok daha büyük bir bela alacağını bilen Paşa, hızlı davranıp buradan kaçmalıydı. Hapisten kaçış hikayesi ise her dakikası ayrı bir macera olan böylesine ilginç bir insan için bile fazla heyecanlıdır! O vakitlerde Enver'in hapis hayatı biraz daha esnetildi, yanında silahlı bir nöbetçiyle meydanda gezebiliyordu artık. Bahaeddin Şakir ve Enver Bey, böylece tekrardan Almanya'ya döndü ancak Enver pek fazla burada durmak istemiyordu. Moskova'ya gitmeye kararlıydı. Hazırlıklara başladı ve yine uçakla gitmeye karar verdi. 31 Aralık 1919'da Berlin'de tekrardan uçağa bindi (Bardakçı, 183). Uçak kalkıştan on dakika sonra bir evin bahçesine veya üstüne düşmüştü. Enver'in evrakı arasından çıkan bazı fotoğraflar ile notlar, Moskova'ya 23 Şubat'ta yine Annelise ile bir gidiş teşebbüsünde daha bulunulduğunu ama uçağın o gün öğleden sonra tekrar düştüğünü ve burnu ile kuyruğu parçalandığı için artık kullanılamaz hale geldiğini gösteriyor. diye devam ediyor Bardakçı. 26 Şubat 1920'de ise Cemal Paşa'ya Bilmem pazartesi günü tayyaremizin parçalanarak, kimseye bir zarar olmaksızın, yine eve döndüğümüzü yazmış mıydım... diye de yazmıştı. Peki, defalarca kaza yaptığı bu uçak yolculuğundan vaz mı geçti sanıyorsunuz? Hayır. Enver bir daha uçakla Rusya'ya gitmeye karar verdi... 1920 Mart'ının sonu veya Nisa'nın başı, sıradan bir Alman kimliğiyle yola çıktı. Yine başarısız olacak bu yolculuğu da tıpkı Kovno'da yaşadıkları gibi hareketli geçecekti. Uçak yine düştü ve bu sefer Enver'i bir Bolşevik sanarak Letonya'nın başkenti Riga'da hapis tuttular. Şekip Aslan'a göre Rus pilotu konuşturmak için iyice dövdüler ama pek bir şey öğrenemediler. Daha sonra Enver'i de dövmeye karar verseler de onun asil havasından çekinerek bu planlarından vazgeçtiler. Karakalem çizimlere sonraki senelerde, özellikle de sürgün günlerinde devam etmiş; hem bulunduğu yerleri, hem de konuştuğu şahısların birçoğunun portrelerini görüşme anında elinde mutlaka bulundurduğu eskiz defterlerine resmetmiş, bu kadarla da kalmamış, portreleri o kişilere imzalatmış, üstelik tutukluluk günlerinde bu işten para bile kazanmıştı (186). Enver, Osmanlı'dan ayrılırken çok sevdiği eşi Naciye Sultan'ı İstanbul'da bırakmak zorunda kalmıştı. 11 Temmuz 1920'de Berlin'e tekrardan döndüğünde ise (Kösoğlu, 426) kendisini büyük bir sevincin içinde bulmuştu çünkü Naciye Sultan'ı, kızları Mahipeyker ile on bir aylık bebek olan Türkan'ı ve kardeşi Kamil'i Berlin'e getirmeyi başarmıştı. Naciye Sultan, Geldiği zaman sırtında hapishane elbiseleri vardı. Durumu perişandı. diye aktarıyor. Ağustos ayına doğru yollar açılmıştı ve artık Enver'in bir uçak yolculuğuna daha kalkışmasına gerek yoktu. 4 Ağustos 1920'de tren ve kara yolu ile yapacağı yolculuğunda kendisine Ziya ve Fuad Beyler, Leo adındaki Bolşevik görevli, bir Alman subayı ve Talat Paşa'nın kayınbiraderi Hayreti Bey ile birkaç kişi daba eşlik etti (Bardakçı, 197). Uğruna her şeyi yaptığı, biricik eşi Naciye Sultan'a ve çocuklarına doyamadan, bir ay bile geçmeden tekrar özlem dolu bir şekilde yola koyuldu. İşte böylece Enver Paşa'nın Berlin-Moskova yolculuğu son bulmuştu; fakat buradan da ileride ayrılacak, Sovyetler'deki Türklerin Basmacı hareketine önderlik edecek kişilerden biri olacaktı. Kösoğlu, Nevzat. Şehit Enver Paşa. Ötüken Neşriyat AŞ, 2008. Bardakçı, Murat. Enver. Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 2015. Yalçın, Hüseyin Cahit. İttihatçı Liderlerin Gizli Mektupları. Temel Yayınları, 2002. Yamauchı, Masayuki. Hoşnut Olamamış Adam Enver Paşa."} {"url": "https://www.soylentidergi.com/amon-amarth-viking-mitolojisinden-muzik-yapmak", "text": "Viking metal denildiğinde aklımıza gelen ilk gruplardan birisi şüphesiz ki Amon Amarth'dır. Peki nasıl oldu da bu kadar büyük bir şöhrete kavuştular? Bu yazıda bunlara değineceğiz. Amon Amarth'ı incelemeye başlamadan önce dikkatimizi çeken ilk şey, kendilerinin de metal müziğin ana yurdu olan İskandinav ülkelerinden çıkmış olmalarıdır. Metal müzikte İskandinav ülkelerinin bariz bir üstünlüğünün mevcut olduğunu söylemek mümkün. 1992 yılında İsveç'in Tumba şehrinde kurulmuş olan grup, özünde melodik death metal grubudur. Viking mitolojisi dışında başka efsanelerden ve mitolojik evrenlerden de etkilenen grup, ismini Tolkien'in Orta Dünyası'nda bulunan Hüküm Dağı isimli yerin Sindarin dilindeki adından almıştır. Grup, kurulduğu günden bu yana İskandinav bölgelerinin eski sahipleri Vikinglerden oldukça fazla etkilenmişlerdir. Grup, kariyeri boyunca elde ettiği başarılar sayesinde Viking metal denilince akla ilk gelen gruplardan biri olmuşlardır. Bugüne dek 10'dan fazla albüm ve çok daha fazla parçasını bizlerle buluşturan Amon Amarth, günümüzde hala üretmeye ve yeni şarkılarını bizlerle paylaşmaya devam etmektedir. Grubun birçok üyesi dönem dönem değişse de mevcut grubun üyeleri vokalist Johan Hegg, gitarist Olavi Mikkonen ve Johan Söderberg ve bassçı Ted Lundström'dür. Amon Amarth'ın kuruluş hikayesi 1988'lere kadar uzanıyor. Grubun ilk adı tahmin edilenin aksine Amon Amarth değil Scum'dır. Grubun kuruluşunda emeği geçenler vokalde Paul Makitalo, gitarda Olavi Mikkonen ve Vesa Merilainen, davulda Nico Mehra, bassda Petri Tarvainen'dir. Scum grubunun ömrü çok uzun olmamakla birlikte kaydettikleri ilk demodan sonra dağılmışlardır. 1992 yılında bügunkü bildiğimiz adıyla Amon Amarth, grup üyelerinin tekrardan birleşmesiyle kurulmuştur. Grup üyelerindeki küçük değişiklerden hemen sonra grubun ilk demosu olan Thor Arise'ı kaydetmişlerdir ancak kendi içlerinde, yapılan işin kalitesinin beğenilmemesi üzerine resmi olarak yayınlamamaya karar vermişlerdir. Neredeyse ilk büyük işleri olan Thor Arise'ı beğenmemeleri, aslında bize kendilerini geliştirmeye ne kadar açık olduklarını ve daha da iyisini yapabileceklerini gösteren küçük bir olaydı diyebiliriz. Bütün bunlara rağmen dinleyenler Amon Amarth'ın tarzını ve yaptıkları işi beğendiler. Bunun üzerine The Arrival of the Fimbul Winter'ı 1.000 kopya olacak şekilde yayımlayarak gerçek anlamda piyasaya giriş yaptılar. Çıkış albümleri olan Once Sent from the Golden Hall için Metal Blade Records ile anlaştıktan sonra, dünya çapındaki ünleri katlanarak artmaya başlamıştır. Bu albümlerinden sonra birçok turne, festival gerçekleştirmiş ve metal müzik dergilerinin sayfalarında yer almaya başlamışlardır. Allmusic'e göre albümde en akılda kalıcı şarkı savaşın kaotik seslerini, ölüm çığlıklarını ve kılıç seslerini içeren ve grup ile aynı ismi taşıyan şarkıdır. Metal Blade ile tekrardan sözleşme yenilemeleri üzerine grup, kendileri için mihenk taşı olacak birçok projeye imza atmıştır. Bahsi geçen Twilight of the Thunder God, ABD'de 50. sıraya, Almanya'da 6. sıraya, Finlandiya'da 10. sıraya, İsveç'te 11. sıraya, Avusturya'da 14. sıraya ve İsviçre'de 21. sıraya dek yükselmiştir. Revolver Magazine'in Yılın En İyi 20 Albümü Listesi'nde ise 7. sırada yer almıştır. Bu inanılmaz başarılarının ardından, dünyanın en ünlü metal gruplarından Ensiferum, Eluveitie ve Slayer gibi birçok grupla turneye çıkmaya başlamışlardır. 2011 yılına kadar dünya turneleri ve birçok festivalde boy gösteren Amon Amarth, 2011'de Surtur Rising'i piyasaya sürdü. Ardından 2015 yılında çok uzun yıllardır birlikte çalıştıkları davulcu Fredrik Andersson ile yollarını ayırmadan önce, birlikte çalıştıkları son albüm olan Deceiver of the Gods'ı duyurdular. Fredrik'in ayrılışından kısa bir süre sonra da 10. albümleri olan Jomsviking'i bizlerle buluşturmayı başardılar ve Fredrik olmadan da seviyelerini koruyabileceklerini net bir şekilde gösterdiler. Son yıllarda ise 11. ve 12. büyük albümleri olan Berserker ve The Great Heathen Army'yi sırasıyla çıkardılar. Bu iki albümde de dünya çapında uzun yıllardır süren başarılarına başarı kattılar desek yanılmış sanılmayız. Birçok viking metal severin favorilerinden biri olan Runes To My Memory, hemen hemen her metal şarkıları içeren çalma listesinde bulunuyor desek yalan söylememiş oluruz. Özellikle With Oden On Our Side ile daha farklı şeyler denemek isteyen Amon Amarth, bu şarkıda ise gerçekten muhteşem bir iş çıkarmış gözüküyor. Grubun bugünkü ününe kavuşmasını sağlayan parça diyebiliriz. Grup üyelerinin üstün performansı ile ortaya çıkan Twilight Of The Thunder God için, dünya üzerinde başka bir örneği yok demekle çok da haksız sayılmayız. Hayranlarını uzunca bir süre beklettikten sonra Berserker albümü ile karşımıza çıkan Amon Amarth, Shield Wall şarkısı ile kaldıkları yerden devam ettiklerinin mesajını vermiş gibi gözüküyor. Albümün ve parçanın Covid-19 döneminde ortaya çıkışı, birçok insanın grubu keşfetmesine sebep oldu diyebiliriz."} {"url": "https://www.soylentidergi.com/anayurt-otelinde-freud-izleri-id-ego-ve-superego", "text": "Yusuf Atılgan tarafından kaleme alınan Anayurt Oteli, Manisa'nın Anavatan Oteli ve onun katibinden esinlenerek kaleme alınmıştır. Atılgan, Türkçe edebiyatta modernist romanın ilk örneklerini veren yazarlardan biri olmanın yanı sıra, 1950'lerden itibaren öykü, roman ve şiirin ana konusu haline gelen bireyi ve onun iç dünyasını odağa alan yetkin eserleriyle dikkat çeker. Roman üzerine Türkçe edebiyat eleştirisinin öne çıkan isimleri çeşitli metinler yazmış, bu çalışmaların çoğunda teorik bağlamlar ya da karşılaştırmalar ön planda olmuştur. Öne çıkan değerlendirmelerde genellikle psikolojik bakış ve varoluşçu edebiyat karşılaştırmaları baskındır. Örneğin Berna Moran, Aylak Adam'dan Anayurt Oteli'ne başlıklı metninde, Zebercet'i toplum dışına itilmiş, toplumdan bambaşka bir karaktere bürünmüş, güçsüz, korkak ve gülünç bir zavallı olarak anlatırken diğer taraftan Nurdan Gürbilek, Mağdurun Dili adlı çalışmasında Anayurt Oteli'ne dair yaptığı analizde, yeraltı edebiyatı klasikleriyle karşılaştırarak varoluşçu gömleği metne giydirmeye çalışır. Ömer Kavur'un Anayurt Oteli filmi de Enis Batur'un ifadesiyle Zebercet'i zavallı bir küçük sapığa dönüştürmüştür. Keçecizadelerin varisi olan Zebercet, otelin hem katibi hem de işletmecisidir. Hemen hemen hiç dışarı çıkmaz; belli zamanlardaki işlerini tamamladıktan hemen sonra otele döner. Zebercet, gerekmediği sürece insanlarla iletişime geçmeyen bir karakter olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu davranışı, sürekli hor görüldüğü için dışarıya karşı geliştirdiği savunma mekanizmasıdır. Zebercet'in hayatı otele gecikmeli Ankara treni ile gelen kadın sayesinde değişir. Kadın otelde bir gün konakladıktan sonra otelden ayrılır fakat kadının tekrar geleceği düşüncesiyle o oda başka birisine verilmez. Daha sonra kadının unutulan havlusunu almak için köyden adamlar gelir ve havluyu zorla alarak otelden Zebercet'i tehdit ederek ayrılırlar. Zebercet'in aklında kadının tekrar döneceğine dair bir umut vardır ve sürekli kendini bu buluşmaya hazırlar. Kadının kaldığı odadaki hiçbir eşyaya dokunmaz, kimseyi almaz fakat gelmeyeceğini anladığında büyük hayal kırıklığına uğrar. İlerleyen süreçlerde ruhsal olarak bunalıma girer ve yardımcı kadını boğarak öldürür. Bu durumdan kimseye bahsetmediği gibi birilerine anlatma ihtiyacı da duymaz. Zebercet ölümü kaçış olarak görür ve intihar eder. Kitabın ana konusuna bakıldığında, cinsel saplantıları olan ve toplumdan kendini soyutlamış olan Zebercet'in yaşadığı psikolojik ve ruhsal çöküntünün anlatıldığını görürüz. Zebercet, kendine yabancılaşırken toplumdan da uzaklaşır, yazar kahramanın günlük sosyal ilişkilerde dahi çektiği sıkıntıları anlatarak göstermeyi amaçlar. Gitgide büyüyen bu kopukluk, dışlanmışlık, dışarıda kalmışlık ve alışılmış yalnızlık Zebercet'in sonu olmuştur. Romanda olaylar birbiri üzerine temellenmiştir. Zebercet'in yardımcıyı öldürmesi ölüm fikrinin kafasında canlanmasını sağlamıştır. Bu adaletten kaçış değil toplumdan da bir kaçıştır aslında. Karakterin olaylardan çabuk etkilenerek sürekli hayal kırıklığına uğradığını da görebilmekteyiz. Bu durumun sebebi ise çocuklukta yaşadığı toplumsal baskı ve aile büyüklerinin içinde bulunduğu ruhsal saplantılardır. Zebercet'in kırılganlığı ile ilişkilendirilebilecek bir başka unsur olarak otelin isminin Anayurt Oteli olması söylenebilir: Otel ismini tıpkı Zebercet gibi hayatın gerçekleriyle yüzleşmekten kaçanların, zorluklara göğüs geremeyenlerin kendilerini bir nevi teselli etme çabalarından alır. Otelde Zebercet'in çevresinde bulunan kişilerinde saplantılı ve psikolojik sorunları olması onun ruh halinde değişimlere sebep olmuştur. Hayatında bir kadının olmayışından yakınırken bu isteği yardımcı kadına kimi zamanda hemcinslerine yönlendiğini görülebilir. Yusuf Atılgan, Zebercet'i pasif bir eylemci olarak geliştirmiş ve roman süresince o dış göze karşı uyanış ve bu uyanışla birlikte gelen başkaldırı arzusunu karaktere ilmek ilmek dokumuştur. Anayurt Oteli 1987 yılında Ömer Kavur tarafından sinemaya uyarlanarak çok ses getirmiştir. Filmde daha çok bireysel konuların ve karakterin psikolojisini de ele alarak o dönemi derinlemesine incelediğini görülebilir. Roman ve sinemanın burada örtüşürken en büyük farkları ise otelin sahibi Keçecizadelerin tarihine değinilmemesidir. Çünkü Zebercet'in psikolojisini anlamak bu konakla imkan kazanmaktadır. Zebercet'in neden kendini asarak öldürdüğü sorusunun da izleyenlerin aklında yer edindiğini görülebilir. Türkiye'nin içinde bulunduğu buhran yılları; gerçeklik halinin kaybedilmesi, psikolojik sorunlar, güvensizlik hissi filmle özdeşleşmiştir. Atılgan, romanlarının en karakteristik yönü, Anayurt Oteli'nde de görülebileceği üzere, toplum içinde kaybolan bireylerin iç dünyasındaki parçalanmışlığı birtakım psikanalitik süreçlerle ve modern bireyi yabancılaşmaya, boşluğa, yalnızlığa götüren nedenleri kurgunun dünyasında irdelemektir. Romanda Freud'un psikanalitik kuramında kişiliği oluşturan üç temel yapı olarak alt bilinç, benlik, üst benlik yer alır. Klasik psikanalize göre id, sürekli içgüdüsel arzular öne süren bir vasıta iken, süper ego bu dürtüleri sansürleyen, yargılayan hatta imkansız gibi görünen ters emirler veren mercidir. Ego'nun görevi ise id ile süperego arasında uzlaştırıcı misyon üstlenmektir. Freudyen psikanalize göre, Zebercet'in intihar etmesine giden süreç dahilinde, onun ego ideal'i olan babasının emrini yerine getirememiş olması büyük önem taşımaktadır. Zebercet, babasının vasiyeti olan odaya layık gördüğü kadını beklemiş, kadın ise bir türlü gelmemiş, Zebercet ise aşık olduğu kadının geri gelmeyişi üzerine, yanlış yaptığını fark etmiştir. Öyle ki, babasının emrini yerine getirmemiş olmanın verdiği suçluluk duygusu, bilinçsizliğinde süper ego'su tarafından sürekli olarak benliğine empoze edilen Zebercet, sonunda kendini öldürerek, çoğu zaman irrasyonel ve abartılı yönlendirmeler yapan süperego'nun emrini yerine getirmiştir. 1) Freudyen psikanalize göre Zebercet'in kendini özdeşleştirdiği ve benliğinde bir ego ideal'i olarak yer edinmiş babasının varlığıyla hareketlenen süperego'su, cinsel dürtülerin filizlendiği id ile çatışırken, Zebercet'in cinsel dürtülerinin biriktiği rezervuara ket vurmasına neden olmaktadır. Zeynep yok olmalıdır. 2) Zeynep'in yoksunluğunu karşılayamadığını anlayan Zebercet'in benliği, sadistik bir dürtüyle Zeynep'e yaklaşırken, esasında en iyi kadın ölü olan kadındır söylemini tatbik etmektedir: Bu noktada Zizek, kadının arzusunun mortifikasyonundan bahsederken, erkeğin kadına sahip olmak, onunla cinsel ilişkiye girebilmek için kadını mortifike etmesi, onu ölü bir nesneye dönüştürmesi gerekliliğinin altını çizer. Zizek'e göre bu davranış, erkeğin libidonal ekonomisiyle yakından alakalıdır. Otel üç kattan oluşmaktadır: Giriş kat, ikinci kat, üçüncü kat ve Zeynep'in kaldığı tavan arası. Giriş kat Zebercet'in oteli yönettiği, insanlarla karşılaşıp tanıştığı, normal davranışlar sergilediği bölümdür. İkinci kat ise Emekli Subay'ın kaldığı kattır; otoriter bir figür halinde var olan Emekli Subay, Zebercet ile sürekli çatışmaktadır. Zebercet roman sonunda, Emekli Subay'ın kaldığı odada hayatına son vermiştir ve bu durum da daha önce sözünü ettiğimiz SÜPER EGO'nun ölüm emrini kanıtlar. Gecikmeli Ankara treniyle gelen kadının ikamet etmiş olduğu 1 numaralı oda, giriş kat ile ikinci kat arasında var olan bir çatışma alanıdır. Bu odada Zebercet fantazmlarının peşinden koşar, kimi zaman haz duyar, az önce sunduğumuz örnekteki gibi kimi zaman üst kattaki Emekli Subay'ın hareketleriyle haz engellenir, hazdan vazgeçilir, yeniden fantazma sarılınır; bu kararsızlıklarla ve yarıda kalmışlıklarla ilerleyen çatışma böyle devam eder. Üçüncü katta kalan öğretmen çiftin sevişmeleri Zebercet'e haz verirken, bunlar onun içgüdüsel cinsel dürtülerini harekete geçirerek; Zebercet'e haz alma isteği için sınırsız bir özgürlük ve hareket alanı sağlar. Ayrıca ortalıkçı kadın Zeynep'in yaşadığı tavan arası, Zebercet'in cinsel isteklerini karşılayabildiği ve bu esnada en ufak bir çatışmaya veya direnişe maruz kalmadığı bölgedir. Üçüncü kat ile tavan arası beraberce İD'i sembolize ederler. birkaç defa okuyacağım bir inceleme yazısı, emeğine sağlık Asya."} {"url": "https://www.soylentidergi.com/andrey-tarkovski-siirsel-sinemanin-oncusu", "text": "Bütün diğer sanatlar gibi sinemanın da kendine özgü şiirsel bir anlamı, kendine özgü bir yazgısı olduğunu söyleyen şiirsel sinemanın öncüsü Tarkovski için sinema; hayatın özgül bir parçasını, dünyanın henüz kavranamamış bir boyutunu yansıtmak üzere doğmuştur. Sinema sanatının şiirsel özünün, gerçek akışını hiç bozmadan hayatı gözlemleyebilme yeteneğinde yattığını düşünen Tarkovski'ye göre, insan hayatının öyle yanları vardır ki bunlar ancak şiirsel araçların yardımıyla oldukları gibi yansıtılabilirler. 4 Nisan 1932'de Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği'nde, Zavrazhye'de doğan Andrey Tarkovski; film yönetmeni, yazar ve aktördür. Ünlü şair Arseniy Tarkovski ile aktris Maria Ivanovna'nın oğlu olan yönetmenin çocukluğunun büyük bir kısmı Moskova'da geçmiştir. Tarkovski henüz çocukken başlayan II. Dünya Savaşı, orduya katılan babası Arseniy Tarkovski'nin savaştan tek kolunu kaybetmiş bir halde dönmesi, ardından annesiyle boşanmaları, Tarkovski'nin çocukluk ve gençlik yıllarında derin izler bırakmıştır. Müzik ve Arapça eğitimi alan Tarkovski, daha sonra Moskova Devlet Sinema Enstitüsüne girerek Sovyet sinemasının ünlü yönetmeni Michail Ilych Romm'un öğrencisi olmuştur. Enstitüdeki yetersiz ekipmanlar nedeniyle, çalışmalarını takım halinde sürdürdükleri okul yıllarında ilk yönetmenlik denemesini Konsantre (1958) isimli filmle yapmış ve Ernest Hemingway uyarlaması olan Katiller (1958) isimli filme imza atmıştır. Enstitüyü bitirmek için çektiği Silindir ve Keman (1960) isimli 45 dakikalık tez filmi ise gelecek filmleri için bir kapı aralamıştır. Tarkovski, Moskova Devlet Sinema Enstitüsünden mezun olmasının ardından, çektiği ilk uzun metrajlı filmi olan İvan'ın Çocukluğu (1962) ile uluslararası alanda adını duyurmuş ve Venedik Film Festivali'nde Altın Aslan ödülünü almıştır. Vladimir Bogomolov'un İvan isimli öyküsünden uyarlanan film, Tarkovski'nin çocukluğunda önemli bir yer kaplayan II. Dünya Savaşı yıllarında geçmektedir. Filmin ana karakteri İvan, savaşta annesi ile kız kardeşini kaybetmiştir. Korkunç sahnelere şahit olan, intikam duygusuyla casusluğa başlamış, savaşın tam ortasında kalan bir çocuğu izlediğimiz filmde, savaş ve çocuk zıtlığına bir antitez üretilmektedir. İnsanın kendini arayışı ve dünya dışında var olabilmesi üzerine felsefi sorgulamalardan oluşan diyaloglara sahip Solaris (1972) ise hakikat ve sinemanın varlığı üzerine bir başyapıttır. Stanislav Lem'in bilim kurgu romanından uyarladığı bu filmi en başarısız filmi olarak nitelendiren Tarkovski, bunun sebebini bilim kurgu bağlantısını bertaraf edememiş olmasına yormuştur. Neyin gerçek neyin sanrı olduğunun muğlak olduğu bu filmde, insanlığın amacının evreni ele geçirmek değil, insanlık için daha geniş sınırlara sahip bir yaşam alanına sahip olmak olduğu fikri hakimdir. Tarkovski'nin hayatından, anılarından, hayallerinden izler taşıyan Ayna (1975), diğer filmlerinden ayrı olarak baskın otobiyografik özelliklere sahip bir filmdir. Ayna filmi ile zamanı mühürleyen Tarkovski, bir fotoğraf karesi gibi kendini sonsuz kılmıştır. Ayna, ölen bir adamın vicdanıyla yüzleşmesinin hikayesidir. Bu hikayede Tarkovski bazen çocukluk anılarıyla karşılaşır, bazen ona ayna olan, babasının şiirleriyle. Tarkovski kendini göstermese de hikayenin merkezindedir. Yalnızca hissederek algılayabileceklerimizi, imgeler ve seslerle somutlaştıran Ayna, zamansal ve mekansal algının iç içe geçtiği bir zihin yansımasıdır. Tarkovski'nin şiirsel sinemasının en güzel örneği olan bu film, pek çok resmi otorite tarafından yasaklanması gereken bir film olarak görülmüştür. Bir diğer film, Stalker adı ile bilinen İz Sürücü (1979); en gizli isteklerini yerine getiren bir odayı hedefleyen insanların, 'bölge' adı verilen gizemli bir yere yaptıkları yolculuğa odaklanmaktadır. Arkadiy ve Boris Strugatsky'nin Uzayda Piknik isimli kitabından sinemaya uyarlanan filmde, inanç ve bilim çatışması ile bir modernite eleştirisi görülmektedir. İnsanlığın ruhuna seslenen Kurban (1986) ise Tarkovski'nin son filmidir. Kurban'ın kahramanı, en büyük idealleri uğruna kendini kurban edebilecek güçte bir insandır. Filmin Cannes Film Festivali'nde gösterilmesinin ardından, aynı yılın sonunda Tarkovski, akciğer kanserinden hayatını kaybetmiştir. Sinemanın ne olduğunu mühürlenmiş zaman düşüncesi ile kavradığını söyleyen Tarkovski; filmleriyle zamanı, hisleri, anıları mühürlemiştir. Tarkovski sinemanın hayata olabildiğince yakın olmasını istemiş, çünkü başka türlü hayatın asıl güzelliklerini algılayamayacağımıza inanmıştır. Film, hayatın dolaysız gözleminden doğar ve bu Tarkovski için filmsel şiirin en doğru yoludur. Tarkovski, Andrey. Mühürlenmiş Zaman. Çev. Füsun Ant. İstanbul: Agora Kitaplığı, 2008. Gianvito, John. Şiirsel Sinema-Andrey Tarkovski. Çev. Ebru Kılıç. İstanbul: Agora Kitaplığı, 2009. Turplu, Fatih. Andrey Tarkovski'nin Hayatı ve Sanatı Üzerine. Aylık Dergisi. Web. 1 Haziran 2009. Oldukça güzel betimlenmiş, bilgilendirici bir yazı olmuş. Emeğine sağlık."} {"url": "https://www.soylentidergi.com/anime-dunyasi-neden-animelere-baslamalisiniz", "text": "Anime kelimesi aşina olduğumuz animasyon kelimesinden gelmektedir. Japonca'da 'animasyonlu karikatür' anlamına gelen kelimenin basitleştirilmiş hali olarak kullandığımız anime kelimesi son yıllarda sıkça duyduğumuz bir tabir haline geldi. Genel olarak Japon yapımları için bu tabir kullanılsa da aslında izleyicisine göre ülkesi fark etmeksizin meydana gelen animasyon film ve dizilerini tanımlamakta kullanılır. Tarihi 1900'lü yıllara dayanan anime yapımları, Japon sanatçıların o zaman var olan Batı animasyonundan etkilenerek ortaya çıkarttığı düşünülmektedir. Zamanın şartları ve yaşanan olaylardan dolayı yayınlanmaya başlanan anime yapımları halk için büyük önem arz ederek popüler hale gelmeye başladı. Belli mesajlar verme amacıyla ortaya çıkan bu yapımlar ilerleyen yıllarla birlikte dünyada büyük ses getirmeye başladı. Günümüz manga ve animenin babası olarak kabul edilen Osamu Tezuka, hazırlamış olduğu Astro Boy ile büyük başarılar elde etti. Osamu Tezuka'nın bu başarısı ile anime dünyası varlığını ve etkinliğini oluşturma başladı. İlerleyen teknoloji ve gelişimlerle beraber adını dünya çapında duyurmaya başlayan animeler birçok farklı konuları ele alarak günümüzde her yaştan izleyiciye hitap etmesiyle beraber öne çıkan bir kültür haline geldi. Anime dünyasından söz ederken mangalara yer vermemek elbette olmazdı. Farklı terimleri olan animelerin temel yapılarından biri de mangadır. Animelerin temeli olarak görülen mangalar için Japon çizgi romanı adını kullanabiliriz. Animelerin kaynağı olarak görülen mangaların çizimleri animeye nazaran daha abartılı ve dikkat çekicidir. Manga çizen kişiler Mangaka olarak adlandırılmaktadır. Ayrıca bununla birlikte Uzak Doğu'da yer alan diğer ülkelerinin de manga tarzında çizgi romanları bulunmaktadır. Çin, Hong Kong, Tayvan yapımı çizgi romanlara Manhua, Kore yapımı çizgi romanlar Manhwa ve basımı olmayan sadece dijital ortamlarda okunabilen Kore yapımı renkli çizgi romanlar ise Webtoon olarak adlandırılır. Mangalar çeşitliliği bakımından animeler için önemli birçok kaynağı oluşturuyor. Bazen çizimleriyle animenin önüne geçtiği zamanlar bile olmaktadır. Mangalar bir hikayeyi okumanın zevkini size yaşatırken, uyarlama animeler bu renkli dünyayı dizi veya film formatında izleme seçeneği sunuyor. Animeyi çizgi filmlerden ayıran en büyük fark ise her yaştan kişilere hitap etmesidir. Geniş bir konu hakimiyeti olan animelerin işlediği hikaye ve çizimleri bakımından çizgi filmlerden ayrılmasının yanında Japon çizgi filmi demek de yanlış değildir. Animeleri şu an ki yapımları bakımından ele alacak olursak eğer, bizlere anime dizi ve anime film olarak iki farklı izleme seçeneği sunuluyor. Anime dizileri 23-27 dakika arasında değişen, kimisi 10-12 kimisi 1000 bölüme ulaşmış ve yıllardır devam eden yapımlardır. İçinde çok farklı terimleri barındıran animeler kategori olarak farklı yaş ve cinsiyete göre ayrılmıştır. Aslında genel olarak konuları ele alındığında çoğu yapım her kategoriden izleyiciye hitap eder. Farklı konuları ele almasıyla birlikte konu sınırlamasının olmadığı ve karakterleri belli sınırlara bağlı olmadan ortaya çıkan çok farklı hikayeler ve evrenler vardır. Ele alınan manga hikayesinin yanında dizilerin oluşmasında anime stüdyoları, seslendirmeler ve müzikler öne çıkmaktadır. Animasyon filmlerin karşılığı olarak ele alabileceğimiz anime yapımları, dizilere nazaran daha uzun süreli olarak ortalama bir film süresindedir. 1980 yıllarda Stüdyo Ghibili ile büyük çıkış yapan Hayao Miyazaki dünyada adından söz ettirmeye başlamıştır. Yönetmenin yapımları anime dünyasının baş yapıtları arasında gösterilirken bu alanda farklı birçok sanatçı da yer almaktadır. Miyazaki tüm dünyada farklı hikayeleri ele alan filmleriyle kültürünün en güzel örneklerini verirken alanında başarısıyla birlikte birçok ödülün de sahibi olmuştur. Studio Ghibli, ile beraber Gainax, Madhouse, Production I. G, Sunrise ve Toei Animation gibi daha birçok yapım stüdyosu bulunmaktadır. Bunun yanında benzersiz yapımlarıyla Isao Takahata, Satoshi Kon, Mamoru Hosoda, Makoto Shinkai ve daha birçok isim bu alanda öne çıkmaktadır. Japonya'da büyük önem arz eden animeler, dünyaya açılarak her kıtadan izleyiciye sahip olan bu kültürü oluşturmuştur. Öyle ki anime dünyası ve karakterlerini günlük hayata uyarlanmaya başlamıştır. Japonya da farklı yapımlara özel kutlama ve anma günleri oluşturulmuştur. Özellikle son zamanlarda bu kültürün öne çıkmasıyla beraber farklı alanlarda ilham kaynağı olmaya devam etmektedir. Günlük hayatta da birçok yerde karşımıza çıkmaktadır. Animeler de yer alan yemeklerin, eşyaların, karakterlerin hatta fikirlerin önemi izleyici için değişmez yerler oluşturuyor. Öyle ki anime dünyasında Otaku şeklinde bir terim bulunmaktadır. Otaku terimi hayatını animelere adamış kişi anlamına gelmektedir. Özellikle de anime memleketi Japonya'dan çıkan bir kelime olduğu için günümüzde sadece otaku denir. Anime dünyası, giriş yapıldıktan sonra farklı hikaye ve karakterlerde kendini bulmanın yanında hayal gücünün en zirvelerini yaşamaya olanak sağlıyor. Geniş konu aralığı ve bunu kullanımıyla ortaya çıkan yapımlar bir çizgi film niteliğinde değil de adeta yeni bir dünyanın kapılarını aralıyormuş hissi uyandırıyor. Günümüz dizileri bakımından süre sıkıntısı olmadan çizgi film olarak da adlandıramayacağımız bu yapımlar herkese hitap etmesiyle kendine farklı bir alan oluşturuyor. Farklı konuları birbiriyle harmanlayan, çizimlerin ötesini bize sunan ve seslendirmenlerin profesyonelliğiyle ortaya çıkan bu yapımlar hayal gücü ve evrenin bir sınırı olmadığını bize gösterir niteliğinde. Her geçen gün ilerlemeye devam ederken bu sektörde herkes kendine ait bir bir hikaye buluyor. Farklı dünyalar gören izleyici daha fazlasını görmek ve yaşamak için yeni yapımlar arayışına giriyor. Bundan daha fazla ne olabilir ki derken yeni animelerle sektör kendini geliştirmeye devam ediyor. Bizler de izleyici olarak farklı evrenlerde yaşamanın verdiği mutluluğu yaşamaya devam ediyoruz. Anime dünyasının sınırsızlığıyla daha fazla yapım yer almaya başlıyor listelerimizde. Anime dünyasında bir sabah uyandığınızda kendinizi farklı bir bedende, farklı bir evrende, farklı bir yaşamda var olmaya ya da gökten düşen bir defterle insanüstü olaylar yaşamaya başlarsınız. Kendinizi ansızın bir ninja savaşında, denizlerin korsanı olarak, birilerini kurtarmak için zamanda yolculuk ederken, ölümcül bir virüs yayılırken, dünyanın sonuna neden olurken, kötü ruhları kovarken ya da kitaplarda okuduğumuz doğa üstü birçok olayı yaşarken bulabilirsiniz. Eğer bu konular size hitap etmiyorsa, yaşamdan kesitler ile günlük yaşamdan olayları içeren yapımlara bir şans verebilirsiniz. Belli yaş aralıklarına göre düzenlenen animelerde her türden konuya yer verilir. Genel olarak izlediğimiz dizi ve film yapımlarının aksine farklı bir dünya arayışındaysanız ve animasyon yapımlar da size uymuyorsa, bir şans vermekten pişman olmayacağınız bu dünyaya giriş yapabilirsiniz. Zamanla konuların sınırsızlığı ve evreninin büyüklüğü içerisinde kendi dünyanızı şekillendireceğiniz sadece size özel bir alanınızın olmasına olanak sağlayacaktır. Anime dünyasının en güzel özelliklerinden biri de müzikleridir. Bazen bir hikayeye özel olarak yapılan bu şarkılar hikayeleri hissettirmesiyle birlikte izleme keyfinin hakkını veriyor."} {"url": "https://www.soylentidergi.com/anni-albers-tekstil-dunyasina-yeni-bir-soluk", "text": "Sanat dünyasında öne çıkan birçok isim vardır, ancak bazıları eserleriyle kalmayıp, aynı zamanda sanatın sınırlarını zorlayan yaklaşımlarıyla da iz bırakır. Bu yazımızda özgün dokuma eserleri ve sanata getirdiği yenilikçi yaklaşımıyla özel bir isimden, Anni Albers'ten bahsedeceğiz. 20. yüzyılın en önemli tekstil sanatçılarından biri olan Anni Albers, 1899 yılında Berlin'de dünyaya geldi. Sanatçı; sanat kariyerine resimle başlasa da, 1922 yılında sanat ve el sanatlarının birleştiği ve yeni bir çağdaş tasarım anlayışının geliştirildiği önemli bir sanat akımı olan Bauhaus okulunda tekstil tasarımına yöneldi. Attığı bu adım hayatının dönüm noktası oldu. Sanat ve zanaat arasındaki ayrımı ortadan kaldıran Bauhaus okulunda dokumacılık sanatına olan ilgisini keşfeden Albers, dokumacılık alanında kendine has bir tarz geliştirebilmek, özgün çalışmalar üretebilmek için kolları sıvadı. Ünlü tekstil tasarımcısı Anni Albers, sanatında baskın olarak geleneksel dokuma tekniklerini kullanmayı seçmiş olsa da, bununla kalmayıp renklerle malzemelerin birbirleriyle etkileşimini keşfe çıktı. Tasarımcı, tarih öncesi Güney Amerika sanatı ve tekstiline olan ilgisiyle kendi sanat anlayışını harmanladı. Desen, doku ve renk arasındaki uyumlu ilişkiyi derinlemesine araştırıp dokusallığa vurgu yapan kumaş tasarımları yaparak dokuma sanatında benzerine rastlanmamış eserler verdi. Eğitim aldığı Bauhaus'un felsefesiyle paralel ilerleyerek dokumacılığı sadece bir zanaat değil, bir sanat formu olarak kabul etti ve sanatını mümkün olan en iyi şekilde icra etti. Görsel olarak son derece çarpıcı olan eserlerinde geometrik şekillere ve soyut kompozisyonlara yer verdi. Kullandığı desenler, renkler ve teknikler harmoni içerisinde; dinamik ve hareketli bir görsel şölen tadındaydı. Kendisi gibi sanatçı olan ve aynı zamanda Bauhaus Sanat Okulu'nda öğretmenlik yapan eşi Josef Albers da sanat dünyasına geometrik şekiller ve renklerle idrakta farklılığa sebep olmayı amaçlayan eserler armağan etti. İç içe geçmiş dört adet sarı kareden oluşan Kare'ye Saygı eseriyle birbirinden farklı sarı tonlarıyla, farklı boya uygulanışlarıyla ve optik yanılsama teknikleriyle benzersiz bir iş çıkardı. Sanatçı duvar asması eserlerinde, geleneksel dokuma teknikleriyle yenilikçi ve deneysel yaklaşımlarını sentezleyip, dokuma sanatına soyut ve modern bir boyut kazandırdı. Desenlerde simetrik motifler, kontrast ve son derece canlı renkler tercih ederek güçlü bir kompozisyon yarattı. Dini motiflerin ve sembollerin kullanıldığı bu dokuma koleksiyonunda, Albers sanata karşı genel tutumunu değiştirmeden; yine özenle seçilmiş renklere, geometrik şekillere yer verdi. Six Prayers eserleriyle, kendi içinde bölünse de temelde dinin evrensel oluşunu ve insanların ortak arayışını vurgulamayı amaçladı. Eserlerinde renk ve desen üzerinde fazlasıyla duran Anni Albers, bu eserinde hareketi ve enerjiyi simgeleyen sarmal deseniyle duygusal bir etki yaratmasını amaçladığı kırmızı rengini bir araya getirdi. Dokuma tekniğiyle yapılan bu eserinde renklerle desenlerin etkileşimini gözlemlemeyi hedefledi. Tekstil sanatçısı, eski yazıların formunu ve sembollerini kendi dokuma teknikleriyle ve yaratıcılığıyla harmanlayıp geçmişin yazılı kültürel mirasını Ancient Writing dokuma serisinde canlandırdı. Sanatçı ne eski yazıların anlamlarını ne de orijinal metinleri taklit etti; bunun yerine yalnızca formlarını ve karakteristik özelliklerini dokuma desenlerine dönüştürdü. Sanatçı kimliğiyle son derece başarılı olan Anni Albers, bununla kalmayıp deneysel bir sanat eğitimi vermesiyle bilinen Black Mountain College'da öğretmenlik yaptı. Albers, öğretmenlik yaptığı süre boyunca öğrencilerine uzmanı olduğu dokuma sanatının yanı sıra sanatsal düşünme, sanat tarihi ve tasarım prensipleri konusunda dersler verdi. Sanatçının bünyesinde çalıştığı okulla örtüşen eğitim anlayışı sayesinde öğrencilere yaratıcı düşünme kabiliyetlerini güçlendirme ve teknik becerilerini geliştirme fırsatı sunuldu. Sanatında sınırları zorlaması ve yaratıcılığıyla, geleceğin dokuma sanatçılarına ilham kaynağı oldu. Bilgilerini daha büyük kitlelere aktarmak isteyen sanatçı bir de kitap kaleme aldı. On Weaving adlı kitabında bilgileri ve kişisel deneyimleri üzerinden dokuma tekniklerini, sürecini, malzemeleri ve desenleri anlatıp; dokuma sanatının tarihçesi ve önemine de değindi. Bu kitap sanat öğrencileri, tasarımcılar ve sanatseverler için bir armağan niteliğindeydi. İplikleri, malzemeleri ve desenleri ustalıkla birleştirip ortaya çıkardığı eserlerinde hayal gücünün sınırlarını zorlayan Anni Albers, tekstil dünyasının renkli ve doku dolu dünyasına kapı açtı. Bir sanatçı olarak büyük işlere ve başarılara imza atmakla kalmayıp, seneler içinde elde ettiği deneyimlerini ve bilgilerini paylaşarak çoğaltmak adına girişimlerde bulundu. Sanatseverlere dokuma sanatının büyülü dünyasını keşfetmeleri için yol gösterici bir figür oldu. Sanat dünyasına renk katan Anni Albers, büyülü dokumalarıyla hala kalpleri çalmaya devam etmektedir. Eserleri düzenli olarak müzelerde sergilenmektedir."} {"url": "https://www.soylentidergi.com/antakyayi-apartmanlarla-bulusturan-mimar-vilyam-azaroglu", "text": "Antakya, dünyada birçok medeniyete ev sahipliği yapmasıyla ve aynı zamanda stratejik konumuyla dünya tarihine yön veren önemli şehirlerden biri. Makedonya Kralı Büyük İskender'in komutanlarından Selevkos I. Nikator'un, Antakya'yı M. Ö. 300 yılında kurduğu biliniyor. M. Ö. 64 yılında Antakya'nın Roma İmparatorluğu'nun hakimiyetine girmesiyle Roma dünyasının sosyal, idari ve ekonomik yapısı Antakya'nın şehir yaşamında önemli bir etkiye sahip oluyor. Havari Barnabas, Pavlos ve Petrus'un Antakya'ya gelerek putperest Roma halkını Hıristiyanlığa davet etmesi de Antakya'nın tarihsel arkaplanında yaşanan önemli olaylardan bir tanesi. Zira bu olaydan sonra Antakya'da yaşayan halk, putperestliği bırakarak İsa'nın öğretisini kabul eden büyük bir topluluğa evrilmiş. Hatta ilginçtir ki İsa'ya inanan bu topluluğa ilk kez Antakya'da Hıristiyan adı verilmiş. Roma İmparatorluğu'nun dört büyük şehrini ziyaret eden havariler, bu dört şehir 'de ilk kiliseleri kurdular. Daha sonraki yıllarda bu dört şehir patriklik merkezi ilan edildi. M. S. 35-50 yılları arasında Roma İmparatorluğu'nun dört büyük ve etkili şehrinden biri olan Antakya, günümüzde de kültürel ve turistik açıdan etkileyiciliğini sürdürmekte. Ezan, çan, hazan seslerinin birlikte ve barış içerisinde yükseldiği Antakya, Asi Nehri'nin iki yanına yayılan, adeta bir medeniyetler mozaiği ve bu açıdan da dikkatleri çekiyor. Tarihi dokusu, medeniyetlerin buluşma noktası, birbirinden lezzetli yemekleri, sahip olduğu değerleriyle Antakya eşine az rastlanır şehirlerden bir tanesi. Bu özelliklere şehrin mimarisini de eklemek gerekir. Antakya mimarisi, 19. yüzyılın son çeyreğinden itibaren, kent kültürünün temeli olan Helen, Roma, Bizans, Selçuklu ve Osmanlı kültüründen esinlenerek yeniden yapılanma sürecine girmiş. Ve coğrafi koşulları da işin içine kattığımızda günümüz Antakya mimarisine Akdeniz esintilerinin yansıması kaçılmaz bir gerçek haline geliyor. Arap ve Fransız mimarisinin de hakimiyet sürdüğü ve ziyaretçilerin etkisi altında kaldığı birbirinden dikkat çekici yapılara da ev sahipliği yapan bu şehirde ismini anmadan geçilmemesi gereken bir de mimar var. Adı Vilyam Azaroğlu. Vilyam Azaroğlu, Antakya'da yaptığı apartmanlarla, villalarla, otel ve dini yapılarla adından söz ettirmiş bir mimar. 1960'lardan başlayarak, 1990 yılarına kadar devam eden Vilyam Azaroğlu ekolü, Antakya'daki kentsel dönüşümün simge isimlerindendir. 1927 yılında Antakya'da, günümüzde Katolik kilisesi olarak kullanılan evde doğmuş Azaroğlu. Yedi yaşına geldiğinde, Antakya henüz Fransız mandası altındayken ve Suriye'ye bağlı iken, Fransız Kapusen rahiplerinin okulu olan, St. Pol ve St. Pieere İlkokulu'na başlamış. Bu okulda eğitim dili Fransızca ve Arapçaydı, okul o zamanın şartlarına göre oldukça modern bir uygulamaya sahipti. Sinema salonu, kütüphane ve sosyal faaliyetlerin sergilenebileceği yapıların okul içerisinde yer aldığı biliniyor. Antakya'nın 1939'da Türkiye'ye katılmasının ardından müfredatı değiştirilen okul Gazi Paşa İlkokulu adını alıyor. Vilyam Azaroğu, ilkokul eğitiminin ardından Beyrut'ta yatılı okul olan College Segosse'de eğitimine devam etmiş. Okulun eğitim dili, Antakya'nın genelinde de olduğu gibi Fransızca ve Arapçaydı. Beyrut'da koleji bitirdikten sonra, üniversiteyi okumak üzere Paris'e giden Azaroğlu, Ecole des Beaux-Arts'da Mimarlık Bölümü'ne kaydını yaptırıyor. Daha sonraları şehircilik konusunda bilgi ve deneyimini artırmak üzere İsviçre'ye giderek Fribourg Üniversitesi'nde yüksek lisans eğitimini tamamlayan Azaroğlu, eğitimini tamamladıktan sonra Paris'te çalışmaya başlamış. Heykeltraşlık yeteneği de olan mimar Vilyam Azaroğlu, 1956 yılında Antakya'ya geri dönmüştür. Antakya'ya döndükten sonra şehre mimari alanında birçok yeniliği de getiren Azaroğlu, eşi Siham Huri ile 1967'de Lübnan'da evleniyor. Paris'ten dönerek Antakya'da yaşamaya karar veren Azaroğlu, memleketinde yaptığı çalışmalarla şehrin mimari yapısıyla ilgili birçok ilke imza atmıştır. Antakya'da başta Kışlasaray Mahallesi olmak üzere pek çok apartmanı şehre kazandıran Vilyam Azaroğlu, Antakya'yı apartman tipi konutla tanıştıran ilk mimardır. Şehrin gelişiminde onun ortaya koyduğu tipolojilerin etkisi çok fazladır. Çok katlı binaların yaygınlaşmasıyla birlikte Antakya yeni bir yapı tarzıyla tanışmış ve böylece modern Antakya'nın da temelleri atılmış. Mimar Azaroğlu zamanla Antakya'daki ortaya koyduğu mimarilerde kendine has üslubuyla öne çıkmış. Şehirde 4-5 katlı, geniş balkonlu, ahşap doğramalı, yer yer mozaik desenli binaların birçoğu, mimarın izlerini taşımaktadır. Bu projeler, Akdeniz mimarisinin özelliklerinin modern apartmanlara uyarlanmasının birer canlı kanıtlarıydı. Şehrin en varlıklı kesiminde yer alan ve kullanıldığı malzemelerle dönemin mimari anlamda modasını yansıtan bu binalar, belirli standartların üzerindeydi. Mimar, Hatay'da birçok alanda rastlayabileceğimiz projeleriyle, üretkenliğiyle hafızalara kazınmıştır. Antakya 'daki ilk projesi aile dostları da olan Av. Ahmet Rıza Eryılmaz Bey'in villasıydı. Bu proje Akdeniz mimarisinin tüm özelliklerini taşıyordu. Geniş pencereler ve balkonları, ayrıca bahçesi de olan bu villa için ilk defa alafranga tuvalet kullanmış Azaroğlu. Aynı zamanda bu, Antakya için de bir ilk demekti. Antakya evlerinde avlu geleneğini, tasarladığı bu villadaki çok geniş balkon yapılarıyla sürdürmüştür. Çünkü o avlular sabah kahvaltılarının keyifle yapıldığı, bol köpüklü kahvelerin içildiği, derin sohbetlerin de eksik olmadığı yerler demekti. İlk beş katlı bina, apartmanlarda yer alan ilk asansörler, alafranga tuvalet, fayans gibi yenilikler hep onun eseridir. Bu yeniliklerle birlikte 1960'ların Antakya mimarisi bambaşka bir çehreye bürünür. Onun projelerine sadece Antakya'da da rastlanmaz. İskenderun, Samandağ, Reyhanlı gibi ilçelerde de birbirinden başarılı projelere imza atmış mimar. Okullar, oteller, camiler, apartmanlar, villalar... Onun modern ve yaratıcı zihninden çıkan iki yüze yakın proje olduğu tahmin edilmektedir. Katolik Kilisesi'nin eski binası, Reyhanlı'da, Fatih Muderris adına bir lise ve camii, Samandağ'da Jan ve Suphi Beyluni Lisesi, Antakya'da ilk tarıma dayalı sanayi tesisi olan Hataş'ın projeleri bu projelerden birkaçına verilebilecek örneklerden. Vilyam Azaroğlu her bir projesini büyük bir titizlikle ve önemseyerek oluşturmuştur. Özellikle 1962 yılında yapımı tamamlanan Arsuz Oteli, mimarın titizlikle çalıştığı projelerinden yalnızca bir tanesidir. Türkiye, 1960'ların başında turizm sektörüyle henüz tanışmamışken, Hatay'da turizmin çok canlı olduğu bilinmektedir. O dönemde Orta Doğu ülkelerinden, Lübnan'dan, yazları birkaç aylık konaklamalar şeklinde turistler gelmekteydi. Bunların büyük bir çoğunluğu çok varlıklı ailelerden oluşmaktaydı. Aylık konaklama amacıyla gelen turistleri şehrin kültürüyle tanıştırmak için Arsuz'da bir otel tasarlayan mimar Azaroğlu, hala işletimine devam eden Arsuz Oteli'ni de Hatay'a kazandırmıştır. Bu otel de Akdeniz mimari kültüründen esinlenerek yapılmıştır. Vilyam Azaroğlu tüm bu özverili çalışmalarıyla Antakya'ya mimariden öte bir yaşam tarzı armağan etmiştir. Yaptığı ilkler ve yeniliklerle bir şehrin modernleşme yolunda ilerlemesine neden olmuştur. Geride bıraktığı eserlerle, başarılı birçok işiyle isminden söz ettiren ve bir döneme iz bırakan mimar Vilyam Azaroğlu 2020 yılında aramızdan ayrılmış olsa da anılmaya devam edecektir."} {"url": "https://www.soylentidergi.com/antik-uzaylilarin-arkasindaki-gercek", "text": "Sözde veya sahte arkeoloji; fantastik, kült ve fantastik arkeoloji isimleriyle de bilinmektedir. Psödoarkeoloji, bildiğimiz arkeoloji biliminden çok farklıdır. Kapsamış olduğu konu, insan geçmişi hakkında veri toplamayı ve analizi reddederek barbarca kanıtlanmamış iddiaları içermektedir. Uzaylıların; piramitlerin ve diğer birçok yapının inşasında yer almaları da bu konu kapsamındadır. Bu yüzden araştırma yaparken Pseudoarkeoloji ve Mısır Piramitleri konusuna rastlamak mümkün. Tam da bu noktada psödoarkeoloji biliminin en bilinen ismi olarak İsviçreli yazar Erich von Daniken karşımıza çıkıyor. İnsanlar, başka gezegenlerde hayat olduğunu ve uzaylıların insanlarla çok uzun yıllar önce tanıştığını savunan bir teori ortaya attılar. İnsanlar ve uzaylıların iletişim halinde bulundukları görüşü, 1960 yıllarında kamuoyunda sık sık tartışılan bir konu bile olmuştu. Erich Von Daniken'in Tanrıların Arabaları kitap serisi, sıkça gündeme düşen UFO haberleri ve 2001: A space Odyssey gibi filmler ortamı daha da kızıştırıyordu. 1969 yılında psödoarkeoloji yazarı olan Erich von Daniken, Tanrıların Arabaları isimli kitabını yayımladı ve bu kitap gündemden düşmeyen Uzaylılar var mı? tartışmalarını alevlendiriyordu. Kitabındaki teori, binlerce yıl öncesinde dünya dışı varlıkların tıpkı bizim şu anki gibi gezegenler arası yolculuklar yapıp dünyamızı ziyaret ettiğini ve burada insanlara kendi teknolojilerini öğreterek antik dinleri etkilediklerini ortaya çıkardı. Daniken, böylelikle antik astronot teorisinin babası olarak biliniyordu. Bu teorileri destekleyen iki tür kanıt vardı. Bunlar; ilk insanların, gökyüzünden bazı zamanlar uzay gemileri ile inen ve bizim dünyamıza ait olmayan bazı varlıkları gördüklerini, gördükleri bu varlıkları da dini metinlerinde, mağara duvarlarında ve uzaylılara benzeyen sanat eserlerinde anlatmaya çalışmışlarıydı. İkinci kanıt ise Mısır Piramitleri ve Stonehenge gibi antik arkeolojik buluntu veya eserlerinde üstün teknoloji ile matematiksel hesapların olduğuydu. Günümüzde de devam eden kazı çalışmaları sonucunda birçok bilgi ve tartışma konusu gün yüzüne çıkıyor. Bulunan bu bilgiler biz insanlara, üzerinde yaşadığımız bu toprak parçasının altında sırlarla dolu bir dünya daha olduğunu gösteriyor. Bazı teorilere göre uzaylılar, binlerce yıl önce dünyamıza gelip burada o dönem yaşamış ve ilk çağ uygarlıklarına bilgi birikimlerini aktarmışlardı. Uzaylılar; birtakım söylentilere göre bilim, teknoloji ve mühendislikte çok geliştikleri için dünyamıza birçok eser ve yapı inşa ettiler. Daniken'in yazmış olduğu bu kitaba baktığımızda dünya dışı varlıklar için öne sürülen savunmaların arkasında ırkçı fikirler olduğunu görebilmek mümkün olacaktır. Yazar, 1979 yılları arasında Tanrıların Ayak İzleri adlı kitabını yayıma aldı. Irkçı söylemlerini büyük bir cesaretle sergilediği kitap da aslında budur. Erich Daniken'in kuramlarından birkaçı, History Channel'daki Antik Uzaylılar gibi programlarda yer alabiliyor. Programın içerisinde fazlasıyla beyaz erkek komplo kuramcılarının, arkeolojik inşaların insan yapımı olup olmadığını sorguladığı ve hasara yol açabilecek sorular sorduğu görülüyor. Programa Ramy Romany gibi Mısırlı isimleri almaları bu durumu az da olsa hafifletmiş gibi. M. Ö. 720 M. S. 375 yılları arasında dünya, Antik Çağ yaşamıştır ve bu süreç yaklaşık 1000 yıl kadar sürmüştür. Antik Çağ insanlık tarihi ile başlamış ve bu dönemde sözlü edebiyat, felsefe, şiir, tiyatro gibi birçok alanda gelişmeler yaşanmıştır. Bu dönem içerisinde ismini hala bildiğimiz birkaç ünlü filozof ve şairler yaşamıştır: Platon, Demokritos, Aristoteles ve Homeros. Bugün hala tartışma konusu olan ve gizemini korumaya devam eden en önemli konulardan birisi: Mısır Piramitleri. Mısırlılar, 4500 yıl önce hükümdarları ve kraliçeleri için bu devasa anıtları inşa ettiler. Bu yapıları inşa etmek günümüz teknolojisiyle bile çok zor. Piramitlerin inşasında kullanılan her bir taşın ağırlığı nerdeyse 2 ton ağırlığındaydı. 20. yüzyılın başlarından itibaren bilim kurgu yazarları, Marslıları ve uzaylıları mühendislik ustaları olarak hayal ettiler. Atlantis'i hedef alan ilk uzaylı kuramları, uzaylı yapılarıyla ilgili düşünceleri ortaya çıkarmış olabilir. Uzaylıların var olduğunun en büyük kanıtı H. G. Wells'in başarılı yazılarının devamında geldi. Wells'in Dünyalar Savaşı kitabından etkilenen bilim kurgu yazarı Garrett P. Serviss, 1898'de Edison'un Mars'ı Fethi adlı kitabı çıkardı. Serviss, Mars'ın devlerinin 2 ton ağırlığındaki bu devasa taşları taşıyarak piramitleri inşa ettiklerini iddia etti. Astronomik konfigürasyonu olan bu piramitlerin, Orion'un kemerindeki yıldızlarla aynı hizaya getirildiği söylenir. Orion Takımyıldızı, Ekvator bölgesinde Orion kuşağı denilen dört tanesi dörtgen, üç tanesi de bu dörtgen içinde eşik bir çizgi üzerine sıralanmış yedi yıldızdan oluşur. Bilim insanları, piramitler hakkında net bir açıklama yapamıyorlar. Bu dönemde kölelik yaygın olduğu ve bulunan bazı insan kalıntılarıyla beraber bu eserlerin yapımında yaklaşık 200 bin insanın çalıştığı düşünülüyor. İşi astronomik kılan da piramidin üstünden geçen meridyenin karaları ve denizleri eşit iki parçaya bölmesi, piramidin dünyanın ağırlık merkezinin tam ortasında bulunması ve yüksekliğinin bir milyarla çarpımının Güneş ile Dünya arasındaki mesafeyi vermesidir. Ant Dağları ile Güney Peru'nun Pasifik Okyanusu kıyıları arasında bulunan 80 kilometrelik bir çölden bahsediyoruz. Bölgede bulunan bu devasa çizgiler, uzun yıllardır arkeologlar için merak konusu. İlk kez 1927 yılında harita uzmanı olan Toribio Mexta ve ekibinin bir keşif uçuşu sırasında keşfedilmiştir. Bu enteresan, geometrik, insan ve hayvana benzeyen figürler bakanları hayrete düşürecek şekildedir. Balina, pelikan, sinekkuşu gibi hayvan figürlerinin yanı sıra o bölgede yaşamayan bir maymun şeklini gösteren çizgiler bile mevcuttu. Teotihuacan, Kolomb öncesi Kuzey Amerika'nın en ünlü kenti olarak bilinmektedir. Bu şehrin Tanrılar Şehri olarak anılmasındaki sebep ise efsaneye göre şehirde insanlıktan önce Tanrıların yaşıyor olduğu düşüncesidir. Meksika'da yer alan bu terk edilmiş antik şehrin neden terk edildiği ve en önemlisi de kim veya kimler tarafından yapıldığı hala bilinmemektedir. Buradaki tapınakların 2000 yıldan uzun bir süre önce inşa edilmiş olduğu düşünülmektedir. En büyük 6 şehirden birisi olan Teotihuacan, İ. Ö. 150'li yıllarda kurulmuş ve terk edilmiştir. Mısır'daki piramitlerle neredeyse pek bir farkı bulunmamaktadır. Gizemini çok büyük ölçüde koruyan bu antik şehir, çoğunlukla arkeolojik kazılarla birlikte az bir bilgi biriktirebilmiştir. Şehrin doğusunu ve batısını ayıran bir ölüler yolu bulunmaktadır. Bir tarafta Güneş, diğer tarafta Ay Piramidi bulunur. Burada yaşayan bir uygarlık olan Aztekler, buranın kutsal bir bölge olduğunu ve Tanrıların burada yaşadıklarını düşünmüşlerdir. Bu yapı da tıpkı piramitlerde olduğu gibi Orion Takımyıldızı'nın yeryüzündeki işaretini temsil ediyor."} {"url": "https://www.soylentidergi.com/arabesk-muzigin-kralicesi-bergen", "text": "Kimisi uğradığı saldırılardan tanır Bergen'i, kimisi ise şarkılarından tanır. Yaşadığı üzücü olayları herkes bilse de kaç kişi Bergen'in başarı hikayesini biliyor? Gelin, Bergen'i daha yakından tanıyalım. 15 Temmuz 1959 yılında Mersin'de yaşayan yedi çocuklu bir aileye yeni bir üye katılır. Sonradan dahil olan bu üye, yıllar sonra Türk müzik tarihinin efsanesi, arabesk müziğinin kraliçesi olacak. Asıl adı Belgin Sarılmışer olan sanatçı, Norveç'in Bergen şehrinden etkilenerek sahne adını belirlemiştir. Anne ve babasının boşanmasının ardından Bergen, annesi Sebahat Çakır ile birlikte 1966 yılında Ankara'ya taşındı. Burada ilkokulu bitirdikten sonra Bergen, küçük yaştan beri müziğe olan ilgisinin de desteği ile Ankara Devlet Konservatuarı Piyano bölümünü birincilikle kazandı. Burada piyano ve viyolonsel eğitimi alırken maddi sıkıntılar nedeniyle eğitimini bırakmak zorunda kaldı. 1976 yılında yaşını büyüterek PTT'de memur olarak işe başlasa da bu dönemde yaşadığı bir aşk hadisesi yüzünden buradaki işini de bırakmak durumunda kaldı. 1979 yılında arkadaşlarıyla eğlenmek için gittiği Ankara Feyman Gece Kulübü'nde, arkadaşlarının isteği üzerine öylesine sahneye çıktı ve Orhan Gencebay'ın Batsın Bu Dünya adlı şarkısını seslendirdi. Ardından Feyman Gece Kulübü'nün sahibi İlhan Feyman tarafından beğenilince, orada çalışması için kendisine teklif geldi. Teklifi kabul edip Feyman Gece Kulübü'nde Grup Lokomotif orkestrası ile birlikte Türk Sanat Müziği, Türk Hafif Müziği ve dönemin modası olan aranjmanlardan oluşan repertuarlarla sahne almaya başladı. 1981 yılında Adanada'ki Kuyubaşı Gazinosu'ndan iş teklifi alan Bergen, burada Halis Serbest ile tanışarak 1982 yılında evlendi. Fakat nikahın sahte olduğunu ve kocasının da aslında evli ve üç çocuk sahibi olduğunu öğrendikten sonra Ankara'ya geri döndü. Kendisine iyi gelen tek ve gerçek aşkı olan müziğe tekrar sarılarak gece kulüplerinde tekrardan sahne almaya başladı. 1979 yılında Ankara Başkent Gazinosu'nda Bülent Ersoy, İbrahim Tatlıses ve Müjde Ar'ın da bulunduğu kadroda uvertür sanatçı olarak sahne almaya başladı. 1982 yılında ise Atlas Plak imzalı ilk long play Şikayetim Var isimli albümünü çıkardı. 1984 yılında İzmir'de sahne aldığı gazino çıkışı asitli bir saldırıya maruz kalan Bergen, burada bir gözünü kaybetti. Uzun bir tedavinin ardından gazino sahibi tarafından çalışması için ikna edilmesinin adından oldukça kısıtlı bir bitçe ile 12 şarkılık Kardeşiz Kader isimli albümüne hazırladı. Bir plak yapımcısının daveti ile 29 Mart 1985 yılında ilk kez İstanbullu müzikseverlerle buluşan Bergen, burada İnsan Severse adlı long play'ini çıkardı. 1986 yılının sonuna doğru çıkardığı Acıların Kadını ile şöhrete kavuştu. Albümde yer alan İbrahim Tatlıses'in de daha önce yorumladığı Dertli Dertli ve Gülümse Biraz adlı şarkıları ile Benim İçin Üzülme, Sen Affetsen Ben Affetmem, Eller Aldı ve Kul Duası başta olmak üzere albümün bütün şarkıları oldukça beğenildi. Acıların Kadını albümünün satılan kaset kopya sayısı 700 bine ulaştı. Albümün bu kadar fazla beğenilmesinin ardından Bergen, plak şirketi tarafından 1987 yılında 1986 yılı Albümü En Çok Satan Arabesk Kadın Sanatçı unvanı ile Altın Plak ve Altın Kaset ile ödüllendirildi. Artık Bergen, saçlarını sağ gözünün üstüne atmasıyla, bazen güneş gözlüklü bazense simli bir göz bandı ve güçlü sesi ile herkesin hafızasında yer edinmişti. Bergen, senaryosunu ve yönetmenliğini Ülkü Erakalın'ın üstlendiği Acıların Kadını filmi ile ilk kez 1987 yılında kamera karşısına geçti. Bu filmde Bergen'e Yalçın Gülhan, Asuman Arsan, Meral Niron, Bora Erdoğan ve Şahin Çelik'ten oluşan oyuncu kadrosu eşlik etti. Toplamda 10 şarkıcıdan ve 13 şarkıdan oluşan Süper Karışık adlı albümde Bergen, Mecburum ve Böyle Kadere Darılmazmıyım şarkıları ile yer aldı. 1988 yılında ise Selami Şahin, Özer Şenay ve Cengiz Tekin'in yönetmeliklerinde sırasıyla Onu da yak Tanrım, Sevgimin Bedeli ve İstemiyorum adlı albümlerini çıkardı. 1989 yılında, vefatından önceki son albümü olan Yıllar Affetmezi müzikseverlerin beğenisine sundu. Oldukça yoğun bir ilgi ile karşılaşan albümünün tanıtım turnelerine başlayan Bergen, 1989 yılında 14 Ağustos'u 15 Ağustos'a bağlayan gece, Adana'nın Pozantı ilçesinde boşandığı eşi Halis Serbest tarafından kurşunlanarak öldürüldü. Sanatçının cenazesi, memleketi Mersin'e defnedildi. Yurt içi ve yurt dışında konserler veren sanatçı, kısa ömrüne 5 long play, 11 kaset, 129 şarkı ve bir film sığdırmayı başardı. Farklı ve güçlü sesiyle arabesk dünyasında iz bırakan Bergen'in vefatının ardından, 1990 yılında Giden Gençliğim adlı albümü yayımlandı ve albüm, çıktığı gün tükendi. Pek çok arabesk ve nostalji konseptli albümlerin yanı sıra Bergen'in şarkıları Ceylan Ertem, Ebru Yaşar, Emrah, Funda Arar, Muazzez Ersoy ve Işın Karaca tarafından da yorumlandı. Yönetmenliğini Mehmet Binay ve M. Caner Alpen'in üstlendiği, 4 Mart 2022 tarihinde vizyona giren oldukça beğenilen Bergen filminin ardından 8 Mart Dünya Kadınlar Günü'ne özel Bergen Saygı Albümü yayımlandı. Bergen filmi ile ilgili inceleme yazımızı henüz okumadıysanız buraya tıklayarak yazıya ulaşabilirsiniz! Bade Derinöz, Ceylan Ertem, Derya Uluğ, Feride Hilal Akın, Gülşen, Jehan Barbur, Melek Mosso ve Melike Şahin. Albümde yer alan sanatçıların tamamının gönüllü olarak katıldığı albüm çalışmasından elde edilecek gelir, Bergen'in ailesinin kararı ile Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu'na bağışlanacak. Şimdi hep beraber albümde yer alan şarkılara bir göz atalım. - sabah. com - Anadolu Ajansı Müzik Dünyasının Acılı Kadını: Bergen (Erişim Tarihi 07.03.2022) - yeterkibirmuzikolsun Acıların Kadını (1. Bölüm) (Erişim Tarihi 07.03.2022)"} {"url": "https://www.soylentidergi.com/araknenin-hikayesi-orgu-masali", "text": "Athena, insanların yaptığı sanat işlerinin koruyucusuydu. Kendisi yalnızca koruyucu değil, ince nakış işlemeleri konusunda da oldukça başarılıydı. Athena'nın bu yeteneği birçok kişiyi etkilese de böylesine bir özelliğe sahip tek kişi o değildi. Dokumacı bir anne ile çoban bir babanın kızı olduğu bilinen Arakne, babasından kumaş boyama; annesinden ise dokuma yeteneğini almıştı. Arakne'nin sahip olduğu bu hünerlerle birlikte ortaya dillere destan bir dokuma işi çıkıyordu. Öyle ki zamanla bu yeteneği, Athena'nınkinden bile çok daha iyi olarak görülmeye başlandı. Arakne'nin hikayesine farklı anlatılarda rastlasak da biz bu yazımızda Ovid versiyonuna değineceğiz. Arakne'nin herkese oranla çok büyük bir dokuma yeteneği vardı. Bu konuda öyle başarılıydı ki ormanda gergef işlerken orman perileri dahi onu izlemek için gelirlerdi. Arakne bu yeteneğinin farkındaydı ve bunda Athena'dan daha iyi olduğunu söylemeye bile başlamıştı. Durum böyleyken ortalıkta Athena'dan daha iyi olduğuna dair iddialar dolaşmaya başladı. Tanrıça tüm bunları duydu ve oldukça sinirlendi. Athena, duruma müdahale etmek için bir yaşlı kadın kılığına girerek Arakne'yi tanrıları kızdırmaması için uyarmaya gitti. Arakne ise buna aldırış etmeyerek Athena'dan daha güzel dokuduğunu ısrarla dile getirmeye devam etti. Eğer bir yarışma olsaydı kesinlikle Athena'dan daha iyi dokuyacağı konusunda da son derece iddialıydı. Athena buna daha fazla dayanamadı ve büründüğü yaşlı kadın kılığından çıkarak yarışma teklifini kabul etti. Böylelikle Athena ve Arakne, kendi dokuma hünerlerini yarıştırmaya başladı. Athena, Atina kentine adını verdiği ve Poseidon'ı yendiği savaşın bir sahnesini dokudu; Arakne ise Zeus hakkında bir dokuma yaptı. Yarışma sonucunda Arakne'nin dokuması büyük bir ilgi gördü. Athena bu durumda Arakne'nin seçtiği konunun ve kızın dokumasının kusursuz olduğunu kabul etti ancak sinirlendiği aşikardı. Tanrıça artık daha fazla dayanamayacağını anladı ve Arakne'ye saldırarak dokumasını mahvetti. Arakne karşısında Athena'nın olduğunu fark edince içini bir korku kapladı. Oradan kaçan genç kız bu duruma dayanamayıp intihar etti. Daha sonra Athena, Arakne'ye acıdı ve onu bir örümcek silüetinde yeniden hayata getirdi. Örümceğin ağ örme yeteneğini bu sayede Arakne'den aldığına inanılır. Bir örümcek bedeninde tekrar hayat bulan Arakne, Athena'yı ve çocuklarını asla rahat bırakmayacağını söyleyerek tanrıçayı lanetledi. İşte bu yüzden Athena melezleri örümceklerden çok korkardı. Örümcek kadının hikayesi böyleyken günümüzde yaygın olarak görülen fobilerden örümcek korkusu fobisine, Araknofobi veya Yunancada örümcek korkusu anlamına gelen Araknofobya denilmektedir. Sabahın erken saatlerinde çiy damlalarıyla kaplı çok boyutlu bir örümcek ağı hayal edin. Ve her çiy damlası diğer tüm çiy damlalarının yansımasını içerir. Ve yansıyan her çiy damlasında, diğer tüm çiy damlalarının yansımaları o yansımada. Ve yani ad infinitum. Bu, Budist'in bir görüntüdeki evren anlayışıdır. Athena Efsaneleri: Arachne. Mitolojik Sayfalar, 11 Ağustos 2017, http://mitolojiksayfalar. blogspot. com/2017/08/athena-efsaneleri-arachne. html. 24 Temmuz 2022 tarihinde erişildi. Örümceklerin kültürel tasviri. Stringfixer, https://stringfixer. com/tr/Cultural_depictions_of_spiders. 24 Temmuz 2022 tarihinde erişildi. Watts, Alan. Alan Watts Podcast Orta Yolun İzlenmesi #3. SimpleTouch, 31 Ağustos 2008, https://www. simpletouchsoftware. com/podcasts/alanwattsapp/. 24 Temmuz 2022 tarihinde erişildi. Jasgalsaikhan, Bolor. Greek Mythological Creatures That Combine Female Beauty and Beastly Ugliness. DailyArt, 18 Mayıs 2022, https://www. dailyartmagazine. com/greek-mythological-creatures/. 24 Temmuz 2022 tarihinde erişildi."} {"url": "https://www.soylentidergi.com/arjantin-1985-bir-daha-asla", "text": "Bu yıl dünya prömiyerini yaptığı 79. Venedik Film Festivali'nden iki ödülle dönen, 80. Altın Küre Film Ödülleri'nde ve 95. Oscar Ödülleri'nde En İyi Uluslararası Film dalında Arjantin'in adayı olarak yarışan Arjantin, 1985; sadece Arjantin için değil dünya tarihi için de utanç verici olan 76 Darbesi'nin sonrasında gelişen sivil yargı sürecine odaklanıyor. Santiago Mitre tarafından yazılıp yönetilen filmin başrolünü Arjantin sinemasının tanıdık siması Ricardo Darin üstlenirken Darin'e filmde Alejandra Flechner, Juan Pedro Lanzani gibi isimler eşlik ediyor. Film, son derece hassas ve dikenli bir mevzuyu olabilecek en doğru bakış açısı ile anlatmayı başarıyor. Arjantin, 1985 filmi; Arjantin'in yakın geçmişinin en kanlı ve karanlık dönemlerinden olan, binlerce faili meçhul cinayetin yaşandığı, işkencenin ve baskının hüküm sürdüğü 1976 Darbesi sonrası gelişen yargı sürecini, davanın savcısı olan Julio Cesar Strassera'yı merkeze alarak anlatıyor. Arjantin'in politik geçmişi hakkında bilgi sahibi olmadan da filmi keyifle izlemek mümkün fakat filmi daha iyi çözümleyebilmek için 76 Darbesi hakkında genel hatlarıyla bilgi sahibi olmakta fayda var. Askeri darbe denildiğinde akla gelen ilk coğrafya Latin Amerika'dır. Amerika'nın desteği ve örgütlemesi ile ortaya çıkan ve Condor Operasyonu olarak da bilinen plan, Latin Amerika'daki sağ diktatörlükler aracılığıyla Sovyetlerin etkisindeki Komünist fikirlerinin yayılmasını önlemeye çalışmıştır. Gizli yürütülen bu operasyon çerçevesinde CIA desteğiyle, Latin Amerika genelinde darbe, işkence, cinayet, şiddet ve baskı kol gezmiştir. Arjantin askeri darbesine zemin hazırlayan ortamı da Amerika destekli Condor Operasyonu yaratmıştır. Arjantin'de 1976 yılında askeri cunta yönetimi devralmış ve 1983'e kadar sürecek yedi yıllık sürede kan donduran işkencelere, cinayetlere ve zorbalıklara imza atmıştır. İnsan hakları örgütlerinin belirttiğine göre bu dönemde 30 binin üzerinde insan öldürülmüş ve ortadan kaybolmuştur. Kirli Savaş Dönemi olarak da bilinen bu dönemin devlet başkanı Jorge Rafael Videla, insanlık dışı uygulamalarla özellikle Marksist kesimi hedef alarak ülkeyi toplu bir kıyıma sürüklemiştir. Yedi yıllık diktatörlük döneminde birçok öğrenci, gerilla, solcu, entelektüel ve sivil toplum örgütü üyesi çoğu zaman sebepsizce işkence görmüş, öldürülmüş ve ortadan kaybolmuştur. Bu dönemde Arjantin'de tutukluları kanıtsız bir biçimde ortadan kaldırmak için ölüm uçuşları düzenlenmiş ve öldürülen insanların cesetleri uçaklarla denize atılmıştır. Bu zaman zarfında yaşanan saymakla bitmeyecek insan hakları ihlalleri arasında tecavüz, bebek hırsızlığı gibi korkunç suçlar da vardır. Tutuklamalarda doğan çocuklar annelerinden alınmış ve hukuksuz yollarla başka yerlerde saklanmıştır. Bu duruma bir tepki olarak Mayıs Meydanı Anneleri olarak bilinen sivil toplum örgütü kurulmuştur. Bu örgüt, çalınan çocukların azımsanamayacak kadar büyük bir kısmını kendilerine en yakın kan bağı olan aile üyesine ulaştırmayı başarmıştır. Ülkemizde ortaya çıkan Cumartesi Anneleri tarihi açıdan Mayıs Meydanı Anneleri'ne dayanmaktadır. 1983 yılında darbe döneminin sona ermesi ve demokratik yönetime geçilmesi ile diktatörlük döneminde işlenen suçların faillerinin yargılanması gündeme gelmiştir. Fakat bu düşünüldüğü kadar kolay olmamıştır çünkü darbe döneminin izleri devam etmektedir. Devletin, ordunun kısacası kamunun her yerinde hala darbe dönemindeki suçların mimarları görev almaktadır. İktidar, cuntanın nefesini ensesinde hissetmektedir. Değişim kolay kolay gerçekleşmeyecektir. Üstelik yargılanacak cuntacılar, kendilerini sadece askeri mahkemenin yargılamasını kabul etmektedir. İktidar, yargıyı askeri mahkemeye bırakmıştır fakat davada hiçbir ilerleme kat edilememiştir. Bu sebeple davayı sivil mahkemenin yürütmesine karar verilmiştir. Darbenin yankısının ülkenin her yerinde varlığını sürdürdüğü bu boğucu politik atmosferde davaya atanan savcı Julio Cesar Strassera, oldukça çetrefilli bir sürecin merkezindedir. Filmin hikayesi de tam olarak bu noktada başlar. Film, Strassera'nın henüz davada savcı konumuna gelmemişken bile ne denli paranoyak bir halde olduğunu anlatan bir sekans ile açılış yapıyor. Bu sekans ile darbenin etkisinin devam ettiğine ve insanların hala korku ortamında yaşadığına işaret ediliyor. Kızının erkek arkadaşının aslında kendisinin peşine düşmüş bir köstebek olduğuna inanan Strassera, henüz yaşı küçük olan oğluna kızını takip ettirip, herhangi bir kanıtı olmaksızın komplo teorileri üretecek kadar kaygılı bir durumdadır. Yaşı küçük olmasına rağmen gündeme şaşırtıcı biçimde hakim olan Strassera'nın oğlu aracılığıyla, dönemin siyasi atmosferinin çocukları bile politikleşmek zorunda bıraktığının altı çizilir. Strassera böylesine huzursuzken darbe döneminde işlenen suçları yargılayacak olan sivil mahkemede savcılık yapmak istemez. Fakat istememesinin tek sebebi kaygılı olması değildir. Strassera, çok da haklı olarak, bu davanın bir tuzak ya da müzakere olma ihtimalinden de şüphelenmektedir. Mevcut hükümet hala cuntadan bağımsız hareket edememektedir. Dava başlasa da kimsenin gerçek manada yargılanmayacağını, bunun göstermelik bir durum ya da tam anlamıyla bir kumpas olabileceğini, günün sonunda kendisine ve ailesine mutlaka bir zarar verileceğini düşünmektedir. Öte yandan adaletin yerini bulmasına dair çılgınca bir istek duymakta ve her şeye rağmen adalet isteyen binlerce yüreğe su serpecek olmanın cazibesine kapılmaktadır. Bir süre bu görevden kaçmaya çalıştıysa çevresinin desteği ile davaya olan inancını yeşertir ve savcı olarak davanın başrolüne yerleşir. Bu andan itibaren tehditlerin önü arkası kesilmez. Kimliği belirsiz şahıslar Strassera'nın evini arayıp oğlunu öldürmekle, kızına tecavüz etmekle tehdit ederler. Strassera ailesine zarar gelmesinden çok korksa da o dakikadan itibaren cesur bir duruş sergilemesi gerektiğinin bilincindedir. Kendisini korumak için gönderilen polisleri kabul etmez, polise de askere de güvenmemektedir. Vahşetin mimarlarının devletin her kademesinde görev aldığının farkındadır. Tecrübeli avukatların bu davaya bulaşmak istememesi üzerine, Moreno'nun fikrinin de etkisiyle, tecrübesiz gençlerle yollarına devam etmeye karar verirler. Ekibin oluşturulması ile delil toplama süreci başlar. Dört koldan darbe döneminin tanıklarına ulaşmak için kollarını sıvarlar. Gençlerin dinamizmi ve heyecanı bu noktada önemli bir işlev görür. Mücadele dolu, zorlu bir araştırma ardından 709 vaka ve 800 tanığa ulaşmayı başarmışlardır. Sonunda duruşma zamanı gelip çatmıştır. Filmin delil toplama ve mahkeme süreci olarak ikiye ayrıldığı söylenebilir. Daha en başından Videla'nın da içinde bulunduğu dokuz sanık, bu mahkemenin meşruiyetini kabul etmediklerini belirtmişlerdir. Durumu ciddiye almadıkları ve ceza alacaklarına ihtimal vermedikleri her hallerinden bellidir. Mahkeme sürecinde tanıkların ifadeleri halka açık bir mahkeme salonunda dinlenmeye başlar. İşkence, psikolojik şiddet, tecavüz, cinayet gibi şiddetli bir insan hakları ihlali olarak tanımlanabilecek dehşet verici saldırılar mahkeme salonunda zorlukla yutkunan tanıkların ağzından dökülür. Mahkeme sürecinde de tanıklara ve Strassera'ya yönelik tehditler devam eder. Tanıkların isteği üzerine savcılık tanık listesini yayımlamayı bırakır. Strassera bu basit ve etkili alıntı ile konuşmasını bitirir bitirmez salon gözyaşları içindeki insanların alkışlarıyla yankılanır. Bu sarsıcı konuşma yapılırken sivil mahkemenin meşruiyetini kabul etmediğini inatla belirten Videla, dalga geçer gibi bir edayla kitap okumaktadır. Duruşmanın sonucu ise Strassera'yı tam olarak tatmin etmez. Ancak darbenin yarattığı yıkımın en önemli sorumlularından Videla ve Massera müebbet hapis cezasına çarptırılmıştır. Strassera; merakla bekleyen oğluna sonucu açıkladığında, oğlunun tepkisinden sonra aslında küçümsenmeyecek bir başarı elde ettiklerini fark eder. Diğer kararlar için temyize gitmeye karar verir. Umut bedenini tekrardan sararken temyiz başvurusunu yazmaya başlar. 95. Oscar ödüllerinde Arjantin'in adayı olarak en iyi uluslararası film kategorisinde yarışan fakat ödülü Batı Cephesinde Yeni Bir Şey Yok'a kaptıran Arjantin 1985; gerek oyunculuklar gerek senaryo açısından etkileyici, uzun süresi ve ağır içeriğine rağmen seyirciyi sıkmadan kendini izletmeyi başaran bir yapım. Ricardo Darin başrolde her zamanki gibi parlarken yan roller de Darin'in performansının yanında sönük kalmıyor. Ayrıca film, senaryosunu tamamen gerçeklere sırtını yaslayarak kurduğu için belgesel niteliği de taşıyor. Bu filmi sevenlerin 2014 yapımı Alman tarihi drama filmi Yalan Piramidini de seveceklerini belirtmeden geçmeyelim. Filmde Latin Amerika halkının adaletin yerini bulması için yargı sürecine sağladığı büyük destek ve özveri Mayıs Meydanı Anneleri isimli sivil toplum örgütü dışında kendine pek yer bulamıyor. Strassera ve ekibi çoğunlukla tamamen tek başlarına mücadele ediyor gibi resmedilerek adaletin yerini bulması kısıtlı bir gruba mal ediliyor. Filme sinema bağlamında olmasa da politik bağlamda getirilebilecek en önemli olumsuz eleştiri bu olabilir. Bu dava, tarihte sivil adaletin bir askeri diktatörlüğü mahkum ettiği ilk davadır. Darbe sonrasında adaletin kısmen de olsa yerini bulması haricinde filmde anlatılanlar ve darbe kavramı, bizim ülkemizin de yabancı olduğu şeyler değildir. Dolayısıyla film, hikayesi açısından Türkiye'nin geçmişini az çok bilen birine mutlaka tanıdık gelecektir. Gezgüç, G. M., & Uzun, T. (2017). Arjantin Siyasi Tarihinde Askeri Darbeler. Ekonomi ve Yönetim Araştırmaları Dergisi, 6(2), 150-183. Sağıroğlu, A. (2016). Latin Amerika'da Asker-Siyaset İlişkisi: Arjantin ve Şili'deki Askeri Darbelerin Etkileri ve Tarafları. Ekonomi, Politika & Finans Araştırmaları Dergisi, 1(1-2), 40-53. Zevk alarak okuduğum, içeriği dolu bir analiz. Eleştiriler de gayet yerinde. Çok tebrikler."} {"url": "https://www.soylentidergi.com/ask-tanrisi-eros", "text": "Aşk tanrısı Eros, Yunan mitolojisinin en meşhur tanrılarından biridir. Attığı oklarla herkesi sırılsıklam aşık eden bu güçlü tanrı, Yunan mitolojisinde bahsi geçen bütün aşk hikayelerinin arkasındaki isim olarak anılır. Adı Roma mitolojisinde Cupid olarak geçen Eros, aşk, tutku, üreme, cinsel arzuları simgelen ve tanrılar dahil herkesi etkileme gücüne sahip olan bir tanrıdır. Eros kelimesiyse Yunanca kökenlidir ve aşk, tutku anlamına gelir. Eros'un kendisine ait çok az mit vardır fakat Yunan mitolojisinde geçen bütün derin aşklar, aşk acıları ve devletleri bile yok eden tutkuların nedeni yine Eros olmuştur. Eros'un geçmişi pek net değildir. Bazı kaynaklar Eros'un Afrodit ve Ares'in çocuğu olduğunu söyler, bazılarıysa Eros'un sadece Afrodit'in yardımcısı olduğunu belirtir. Eros'un Yaratılış'ta Gaia ve Khaos ile birlikte ortaya çıktığını ve en eski tanrılardan biri olduğunu iddia eden kaynaklar da vardır. Sonuç olarak, Eros en yaşlı tanrılardan biri ya da en genç tanrılardan biri olabilir fakat Eros 'un en güçlü tanrılardan biri olduğu nettir. Eros aşk, tutku ve cinsel arzular dışında gençlikle de ilişkilidir. Eros sanatta da genelde çok genç bir erkek ya da ufak bir erkek çocuğu olarak tasvir edilmiştir. Elinde oku, yayı, kanatları, bazen de tavşanı ve liri ile tasvir edilen Eros, kaçınılmaz bir şekilde herkesin hayatını etkilemiştir. Eros karakter olarak ise genelde aşk ve tutku gibi pozitif özelliklerle tasvir edilse bile bazen zalim ve haylaz bir tanrı olarak da gösterilmiştir. Sahip olduğu sonsuz sayıdaki okunu rastgele insanlara nişan alan Eros'un okları o kadar güçlü ve karşı konulmazdır ki Zeus bile bu güce karşı koyamaz. Eros'un okları kendi başta olmak üzere herkesi kalbinden vurmuştur. Zeus'un bu kadar tanrı, tanrıça ve bu iki kategori dışından kalan birçok varlık ile ilişki içinde olmasının nedeni Eros'un rastgele attığı kudretli oklardır. Zeus ve Hera aşkını da bu oklar yaratmıştır. Truva Savaşı'nın nedeni de Eros'un aşk oklarından birisidir. Thetis ve Peleus'un düğününde ortaya bırakılan ve üzerinde en güzele yazan elmanın ortaya çıkışıyla başlar her şey. Düğünde bulunan Afrodit, Hera ve Athena en güzel olanın kendileri olduğunu iddia ederler ve Zeus'a birini seçmeleri için giderler. Zeus bu güçlü tanrıçaların gazabından kurtulmak için insan olan Paris'e gitmelerini söyler. Paris'e giden tanrıçaların her biri onun kendilerini seçmesi için ikna etmeye çalışır ve hatta belirli tekliflerde bulunurlar. Paris için en çekici teklifse dünyanın en güzel kadını olan Helen'in ona aşık olmasını sağlayacak olan Afrodit'in teklifi olur. Paris sonunda Afrodit'in en güzel olduğuna karar verir ve Afrodit de Eros'un oklarını vaadini gerçekleştirmek için kullanmasını ister. Truva'yı yıkan ve orduların yok olmasına neden olan bu savaş Eros'un oklarıyla başlar. Daphne'nin meşhur hikayesinin nedeni de Eros olmuştur. Kimsenin karşı koyamadığı oklara ve okçuluk yeteneğine sahip olan Eros Apollon tarafından küçümsenir. Buna sinir olan Eros ise yeteneklerini ve gücünü kanıtlamak için oklarıyla Apollon'u peri Daphne'ye aşık eder. Daphne Apollon'a aşık olmadığı için ondan kaçar ve kaçarken defne ağacına dönüşür. Eros'un oklarına kimsenin bağışıklığı yoktur, kendisinin bile. Eros herkesi aşık ederken bir gün aşık olma sırası ona gelir. Bütün olay Afrodit'in Psyche isimli güzelliği dillere destan olmuş bu prensesi kıskanmasıyla başlar. Afrodit, kıskandığı bu kızı korkunç bir canavara aşık etmesi için Eros'u görevlendirir. Eros görevini yerine getirmek üzereyken attığı ok kazayla dönüp kendisine saplanır ve Psyche'ye deliler gibi aşık olur. Afrodit'in emirlerine uymak istemeten Eros, Psyche'yi gizli bir yere götürür ve aşk yaşamaya başlarlar. Fakat Eros Psyche'yi sadece geceleri görmeye gelir ve bir tanrı olduğu için yüzünü ve kimliğini ona açık etmez. İlişkileri bir süre mutlu bir şekilde devam eder, ta ki Psyche'nin kıskanç kardeşleri Psyche'nin düşüncelerini etkilemeye başlayana kadar. Psyche'nin kardeşleri sevgilisiyle aralarını bozmak için sonunda Psyche'yi Eros'un yüzüne bakmaya ikna ederler. Eros ile birlikteyken Pscyhe sonunda Eros'un yüzünü görür fakat Eros bunun güvensizlik olduğunu düşünerek Psyche'yi orada terk eder. Terk edildikten sonraysa acılı bir dönem Psyche için başlamış olur. Hades ile Persephone, Jason ile Medea, Paris ve Helen ve daha birçok önemli aşk hikayesinin mimarı olan Eros'un etkisini Yunan mitolojisinin her alanında görmek mümkündür. Bu sayede popüler kültürün de en önemli ögelerinden biri haline gelmiştir. - Cartwright, Mark. Eros. 18.04.2019. World History Encyclopedia. Erişim Tarihi: 20.08.2023. - Cartwright, Mark. Trojan War. 22.03.2018. World History Encyclopedia. Erişim Tarihi: 20.08.2023. - Eros. 08.04.2021. Greek Mythology. Erişim Tarihi: 20.08.2023. - Kapach, Avi. Eros. 10.03.2023. Mythopedia. Erişim Tarihi: 20.08.2023."} {"url": "https://www.soylentidergi.com/ataturkun-cagdas-muzik-mirasi-muzik-inkilabi-ve-turk-besleri", "text": "Bir ulusun yeni değişikliğinde ölçü, musikide değişikliği alabilmesi, kavrayabilmesidir. demiş Mustafa Kemal Atatürk 1934'te yaptığı TBMM açılış konuşmasında. Kültürel bir devrimin gümbür gümbür geldiğinin bir işareti olmuş bu söz adeta. Bir milletin kültürü ve kimliği, elbette ki sanat dallarının da katkısıyla ifade kazanır. Bu kazanımın oldukça farkında olan Mustafa Kemal, Türkiye Cumhuriyeti'ni sadece siyasal alanda değil, kültürel alanda da dönüştürmeye ve iyileştirmeye kararlıydı. Atatürk, temel kültür sorunlarına her zaman çağdaş çözümler getirmeyi başarmış ve her alanda olduğu gibi bu alanda da cesur adımlar atmaktan çekinmemiştir. Ulu Önder müziği, hayatın ruhu ve neşesi olarak nitelendirmiş ve bu alanda milli musiki anlayışının geliştirilmesi, çağdaş bir kimlik oluşturulması ve Türk müziğinin uluslararası arenada tanınması için çalışmalara koyulmuştur. 1934'te gerçekleştirdiği TBMM açılış konuşmasında Atatürk, Türk müziğinin potansiyeline ne kadar güvendiğini açıkça belirtmiş ve bu konuya önem verilmesini istemiştir. Mustafa Kemal'in bu yönlendirmesi ışığında dönemin aydınları, cumhuriyetin temelini milli Türk kültürü ile sağlamlaştırma noktasında müziğin büyük bir rol oynadığının farkına vardılar. Müziğin; birlik ve beraberlik duygularını uyandırma, milli değerleri temsil etme ve kültürel süreklilik sağlayabilme gibi güçlü özelliklerinin cumhuriyet temellerini güçlendirebileceğine inanan dönemin aydınları, milli Türk müziğini modern ve Batılı bir çerçeveye entegre etme için Türk müziğinde köklü bir değişime gittiler. Bu adımlardan ilki ve en önemlisi, sistematik bir müzik eğitiminin temellerini oluşturmaktı. Cumhuriyet dönemiyle beraber gelen bu modernleşme çabalarının benzerlerine Osmanlı'da da rastlamak mümkün. Özellikle tek sesli müzikten Batılı tarzda çok sesli müziğe geçiş çabaları, müzik eğitiminde notalı sisteme geçiş adımları ve bu alanda eğitim verecek kurumlar açılması cumhuriyet dönemi müzik inkılabına zemin hazırlamıştır. Sistematik müzik eğitimine geçiş için ilk olarak Ankara'da 1924 yılında Musiki Muallim Mektebi açıldı ve mektebin başına İstiklal Marşı'nın bestecisi ve Cumhurbaşkanlığı Orkestrası Şefi Osman Zeki Üngör getirildi. Daha sonra, Batı müziğine ağırlık veren konservatuarlar kurulmaya başlanarak, Türk müziğini yeniden doğuracak öğrenciler yetiştirilmeye başlandı. Müzik inkılabının temel hedeflerinden biri, Anadolu halk müziği ile çağdaş besteleme tekniklerinin harmanlanarak yaygınlaştırılmasıydı. Cumhuriyetin ilk yıllarında müzik alanında izlenen bu yenilikçi politikaya yön veren isimlerden bir tanesi de hiç şüphesiz Ziya Gökalp olmuştur. Halk müziği temelinin Türk musikisini yücelteceğine inanan Gökalp, köylerde söylenen halk türküleriyle Avrupa müzik tekniklerinin bir araya getirilmesi için çalışmış ve Ancak bu sayede Avrupa medeniyeti içinde Türk şiiri, Türk romanı, Türk musikisi yapabiliriz. demiştir. Kasım 1934'te, Atatürk'ün yönlendirmesiyle düzenlenen önemli bir müzik kongresi, dönemin Milli Eğitim Bakanı Abidin Özmen'in başkanlığında gerçekleşti. Bu tarihi kongreye birçok sanatçı katıldı ve burada milli yaratıcılığın geliştirilmesi gerekliliği vurgulandı. Özellikle Musiki Muallim Mektebi'nin kadrosunun güçlendirilmesi ve bu doğrultuda usta sanatçıların yetiştirilmesine büyük önem verildi. Ulu Önder Mustafa Kemal'in teşvik ve destekleriyle uygulanan bu politikanın sonucunda, Batı'nın en gelişmiş akademilerinden mezun olan ve modern bestecilik teknikleri kullanarak eserler ortaya koyan, alanında uzmanlaşmış birçok besteci yetişti. Bu dönemde, dünyaca ünlü sanatçılardan eğitim alarak yetişen isimler arasında Cemal Reşit Rey, Hasan Ferit Alnar, Ulvi Cemal Erkin, Ahmet Adnan Saygun ve Necil Kazım Akses öne çıkan isimlerdi. Dönemin çok değerli müzik eğitimcilerinden Halil Bedii Yönetken, bu beş ismi Rus Ulusal Okulu kurucuları olan ve benzer amaçlar doğrultusunda çalışmalar yapan Rus Beşlerine benzettiğinden kendileri de bugün Türk Beşleri olarak anılmaktadır. Edebiyatta Tanzimat dönemi sanatçılarının başardığı modernleşme hareketini müzik alanında gerçekleştirmek isteyen bu isimler, Türk toplumunun en hızlı şekilde çağdaş medeniyetler seviyesine taşınabilmesi için büyük emek vermişlerdir. Çağdaş Türk müziğinin ortaya çıkmasını sağlayan ve Avrupa'nın yüksek müzik teknikleriyle geleneksel Türk halk müziği makamlarını bir araya getiren bu sanatçılar, adeta Türk müzik tarihinde yeniden doğuşun birer sembolü haline gelmişlerdir. Türk halkını çok sesli müzikle ilk kez tanıştıran en önemli isimlerdendir Cemal Reşit Rey. 25 Ekim 1904'te, dönemin devlet adamlarından ve Edebiyat-ı Cedide yazarlarından biri olan babası Ahmet Reşit Bey'in görev için bulunduğu Kudüs'te dünyaya geldi. Annesi Fethiye Hanım ise Cemal Reşit Rey'in müziğe adım atmasını sağlayan isim olmuştur. Küçük yaşta annesinden piyano dersleri almaya başlayan Cemal Reşit Rey, daha yalnızca sekiz yaşındayken ilk eserini -bir vals parçası- besteledi ve Türk müziğinde devrimin isimlerinden biri olacağını kanıtladı. Uzun yıllar Paris'te eğitim aldı ve cumhuriyetin ilanıyla Türkiye'ye gelerek piyano eğitimleri vermeye başladı. Çok sesli müziğe geçiş sürecini kolaylaştırabilmek için, operetler ve revüler yazmış, uzun süre İstanbul Şehir Orkestrası'nı yönetmiştir. İstanbul Şehir Tiyatrosu'nda sahnelenen Lüküs Hayat opereti ile gönüllere taht kurmuştur. 1933 yılında, cumhuriyetin 10. yılı şerefine bugün halen dillerden düşmeyen Onuncu Yıl Marşı'nı besteledi. Çağdaş müziğe yön veren en değerli bestecilerden olan Ulvi Cemal Erkin, müzikle oldukça ilgili bir ailede doğdu ve küçük yaşta bu alanda eğitim almaya başladı. Galatasaray Lisesi'nde eğitim gören Erkin, on dokuz yaşındayken devletin Avrupa'ya müzik eğitimine göndereceği gençlerden biri seçildi. Paris Konservatuarı'nda dünyaca ünlü isimlerden piyano, armoni ve kontrpuan eğitimleri aldı. Eğitiminin ardından, Musiki Muallim Mektebi'ne öğretmen olarak atandı. Erkin, Anadolu'yu yansıtan Türk ezgileriyle keyifli bir armoni oluşturarak Batı teknikleriyle ustaca buluşturan bir besteciydi. Küçük yaşta keman dersleri alarak müzikle tanışan Necil Kazım Akses, Türk Beşleri arasındaki en genç isimdir. 1908 doğumlu Aksesi, lise yıllarında Cemal Reşit'ten müzik eğitimi aldı ve daha sonra Prag ve Viyana'da akademik eğitimine devam etti. Akademiyi bitirişinin ardından Türkiye'ye dönmüş ve Ankara Devlet Konservatuarı'nın kuruluş çalışmalarını yürütmüştür. Burada uzun yıllar eğitim veren Necil Kazım 1958 yılında Ankara Operası'na müdür olmuş, daha sonrasındaysa Devlet Opera ve Balesi genel müdürü seçilmiştir. Türkiye'de ve Avrupa'nın farklı ülkelerinde müzik alanında sayısız ödüle layık görülmüştür. Cumhuriyet döneminde müzik eğitimi için Avrupa'ya gönderilen bir diğer yetenek ise Ahmet Adnan Saygun'du. 1907 doğumlu sanatçı, diğer Türk Beşleri gibi küçük yaşta müzikle tanıştı. 1928 yılında devlet bursuyla Paris'te Schola Cantorum'da eğitim gördü. Atatürk'ün talimatıyla, ilk Türk operası olan Özsoy Operası'nın bestecisidir kendisi. Atatürk'ün Türk müziğine evrensel nitelik kazandırma isteğini kendisine ilke edinmiş, bu ilkeyi gerçekleştirebilmek için sayısız eser vermiştir ve 1985 yılında sanatçı profesör ünvanı verilmiştir kendisine. Hasan Ferit de ailesinden kalma müzikal mirası taşıyan bestecilerden biri. Annesi, Saime Hanım, ud ve kanun ustasıydı ve Hasan Ferit'i erken yaşta müzikle tanıştırdı. Henüz daha 16 yaşındayken ilk bestesini yazan Hasan Ferit, genç yaşta kanun virtüözü olarak ünlendi. İstanbul'da mimarlık eğitimi gören Alnar, yeteneğiyle devlet bursu kazanarak Viyana Devlet Müzik ve Temsil Akademisi'ne başladı. Kapsamlı bir eğitimin ardından yeteneklerini katlayarak Türkiye'ye dönen sanatçı, burada müzik tarihi öğretmenliği ve İstanbul Şehir Tiyatrosu orkestra yöneticiliği yapmaya başladı. Ayrıca kendisi zaman zaman Viyana, Sttutgart ve Münih gibi şehirlerde konuk olarak orkestra şefliği yaptı. Kültür ve sanatın gelişimine büyük önem vererek, Türkiye Cumhuriyeti'nin inşasına liderlik eden Mustafa Kemal Atatürk'e derin bir şükran borçluyuz. Sanatın her alanında olduğu gibi müziğe de büyük bir vurgu yaparak, ülkeyi çağdaş bir kültür mirası ile donatmıştır. Atatürk'ün ileri görüşlü ve kararlı liderliği sayesinde, Türk müziği, modern ve etkileyici bir kimlik kazanmış ve uluslararası sahnede saygı görmüştür. Cumhuriyetin 100. yılında halen Atatürk'ün müziğe katkıları canlıdır ve onun mirası sonsuza dek Türk kültürünün ayrılmaz bir parçası olarak kalacaktır. - Uyar, Tülay CEMAL REŞİT REY'İN MÜZİKAL TARİHİNDEKİ YERİ VE ÖNEMİ (2016) - Deniz, Ünsal CUMHURİYET DÖNEMİ MİLLİ TÜRK MÜZİĞİ OLUŞTURMA ÇALIŞMALARINDA TÜRK BEŞLERİ'NİN ROLÜ (2016) - Helvacı, Ayhan Contemporary Turkish Composers (2012) - İşkodralı, Musa Eren CUMHURİYET, TÜRK MÜZİĞİ VE TÜRK BEŞLİLERİ (2019) - T. C. Kültür ve Turizm Bakanlığı, Atatürk'ün Musiki Anlayışı, web - Turkish Music Portal, Cumhuriyetin İlanı ve Türkiye'de Müzik İnkılabı, web - ataturkansiklopedisi. gov. tr - ulvicemalerkin. com - Öne çıkan görsel: artfulliving. com. tr"} {"url": "https://www.soylentidergi.com/atif-yilmazin-kadin-temali-uclemesi-adi-vasfiye-aaahh-belinda-hayallerim-askim-ve-sen", "text": "Türk sinemasının önemli yönetmenlerinden Atıf Yılmaz'ın birçok unutulmaz eseri var. Kadın temalı üçlemesi de sinema tarihine damga vuran eserleri arasında yer alıyor. Bu üçleme sırasıyla Adı Vasfiye, Aaahh Belinda ve Hayallerim, Aşkım ve Sen adlı filmlerden oluşuyor. Atıf Yılmaz'ın yönetmenliğindeki filmlerde, kadınların toplumda ve duygusal ilişkilerinde yaşadıkları zorluklar, verdikleri mücadele, hayalleri ve gerçek duyguları özgün bir üslupla ele alınıyor. Yılmaz, dönemin toplumsal normlarına meydan okuyarak kadınların içsel dünyasına çarpıcı bir şekilde değiniyor. Bu yazımızda Atıf Yılmaz'ın önemli üçlemesini yakından inceleyerek, filmlerdeki kadın temasını ve yönetmenin sinematografik yaklaşımını ele aldık. Atıf Yılmaz yönetmenliğindeki üçlemenin ilk filmi 1985 yılında izleyiciyle buluştu. Adı Vasfiye, Necati Cumalı'nın kaleme aldığı Ay Büyürken Uyuyamam adlı öykü kitabından esinlenerek yazılmış değerli bir yapıt. Adı Vasfiye hem feminist bir film olması hem de fantastik bir anlatım tarzına sahip olması ile dikkat çekiyor. Hikayenin başlangıcında yazar Erol'u Sevim Suna adlı bir pavyon şarkıcısının afişlerini incelerken görüyoruz. Yaratıcı bir fikre ve ilhama ihtiyaç duyan Erol'un Sevim Suna hakkında bir şeyler yazmaya karar verdiği an, Sevim'in kocası olduğunu söyleyen Emin çıkageliyor ve böylece ilk hikaye başlıyor. Emin ve Vasfiye çocukluklarından beri birbirini seven evli bir çift olarak karşımıza çıkıyor. Ancak Emin askere gitmek zorunda kalınca Emin'in ailesindeki erkekler Vasfiye'yi bir cinsel obje olarak görmeye başlıyor ve eşinin yokluğunda Vasfiye'nin hayatını kontrol altına almaya çabalıyor. İlk hikayede güçlü ve namuslu bir kadın olarak tasvir edilen Vasfiye kendini koruyarak eşine bağlılığını sürdürüyor. İkinci hikayede Vasfiye'yi bir sağlık memurunun gözünden izliyoruz. Sağlık memuru Vasfiye'yi beğeniyor ve onu kendisiyle flört eden cilveli bir kadın olarak görüyor. İlk hikayedeki eşi Emin tarafından aldatılan Vasfiye de eşini bu adamla aldatıyor. Emin'e gösterilmeyen tüm tepkiler Vasfiye'ye gösterilerek kötü kadın ilan ediliyor. Üçüncü anlatıcı ise ana karakterimizin ikinci eşi olan yaşça büyük bir adam. Bir tanıdığı aracılığıyla tanıştığı bu adamla rahat etmek amacıyla evlenen Vasfiye, eşinin korumacı tavrı ve kıskançlığı yüzünden adeta bir hapiste hissetmeye başlıyor. Özgürlüğüne düşkün Vasfiye'nin bu evliliği de eski eşi Emin'i görerek yeni eşini aldatması ile son buluyor. Bir önceki hikayede olduğu gibi yeniden aldatan kötü kadın konumuna düşüyor. Filmdeki dördüncü ve son anlatıcı Vasfiye'yi gönülden seven genç bir doktor. Diğer hikayelerde ekonomik özgürlüğü olmayan Vasfiye'yi, bu hikayede kendi parasını kazanan ve tek başına yaşayan bir kadın olarak izliyoruz. Doktor Fuat'la olan mutlu beraberliği de hapisten çıkan eski eşi Emin'i yeniden görmesiyle sona eriyor. Ancak Doktor Fuat, eski eşine yalnızca acıdığı için onu eve aldığını düşünecek kadar iyi niyetli. Filmin son hikayesi de ihanetle kapanıyor. Tüm hikayeler genel olarak değerlendirildiğinde Vasfiye tasvirlerinin anlatıcılarla beraber değişip şekillendiğini görüyoruz. Ancak cevabını bilemediğimiz sorular var. Hangi Vasfiye gerçek? Anlatıcı yazar Erol'un afişi izlerken kurduğu senaryoları mı izledik? Filmi kült kılan özellik ise hikayelerin doğruluğunun sonunda öğrenilmemesi. Atıf Yılmaz, ataerkil düzenin hakim olduğu toplumda kadınların nasıl görüldüğünü pasif bir karakter olmayan Vasfiye üzerinden bizlere aktarıyor. Filmde kadınların hikayelerini erkeklerin yazması da ironik bir dille eleştiriliyor. Aaahh Belinda, Atıf Yılmaz'ın yönetmenlik kariyerindeki önemli filmler arasında yer alıyor. Sadece Atıf Yılmaz'ın filmografisinde değil, Türk sinemasında da oldukça önemli bir konumu olan yapıt; En İyi Film, En İyi Yönetmen, En İyi Kadın Oyuncu olmak üzere birçok ödül kazandı. Aaahh Belinda filminde de kadının özgürlüğü, kimliği ve toplumdaki konumu ustaca ele alınıyor. Filmin başrolü Serap karakterine, Atıf Yılmaz'ın favori oyuncularından Müjde Ar hayat veriyor. Güçlü, entelektüel ve bağımsız bir kadın olan Serap, sevgilisiyle aynı evi paylaşan bir tiyatro oyuncusu olarak karşımıza çıkıyor. Hatta Asiye Nasıl Kurtulur? adlı oyuna hazırlanması ile Atıf Yılmaz'ın 1986 yapımı filmine bir gönderme görüyoruz. Tutkusu tiyatro olan ve reklamlara maskeyle izleyecek raddede tahammül edemeyen Serap, Belinda adlı bir şampuan markasından reklam teklifi alıyor. Evinin kadını ve iki çocuk annesi bir karakteri canlandıracağı bu reklam filmi adeta Serap'ın kabusu. Kendinin tam zıt karakteri olan Naciye'ye dönüşmesi beklediğinden daha zor oluyor. Serap, Naciye'nin çocuklarının gerçek aileleriyle neden reklamda oynamadıkları hakkında bir diyaloğa giriyor. Kadınlar, Bu saatten sonra bizim için sadece çocuklarımızın geleceği önemlidir. cevabını veriyor. Bu durum toplumda kendilerini yalnızca evlerine, çocuklarına ve eşlerine adayan kadınların var olduğunu ve Serap'ın bu düşünceye ne denli karşı olduğunu gözler önüne seriyor. Klasik Türk aile yapısının parçası olmak ve evdeki sorumlulukları üstlenmenin tam aksine, Serap'ı kendini işine ve özgürlüğüne adayan bir kadın olarak izliyoruz. Reklam çekimi sırasında saçını şampuanla yıkarken kendini kaptıran Serap, birdenbire kendini farklı bir evde, eşi ve çocukları ile birlikte gerçek Naciye olarak buluyor. Etrafında anne diye çığlıklar atan çocuklar, yemek yapmasını ve evinin kadını olmasını bekleyen bir eş... Serap'ın kabusu gerçek oluyor ve evden kaçarak kendini tanıyan birilerini aramaya çıkıyor. Delirdiğini düşünen insanlar, hastaneler, tiyatrolar, çocuklar, kaynanalar ve yemekler birbirini kovalarken Serap sonunda Naciye rolünü kabulleniyor. Naciye gibi davranmaya karar verdiği anda yönetmenin sesini duyuyor ve reklam filmi setine dönüyoruz. Düş ve gerçeğin birbirine girdiği bu filmde Atıf Yılmaz, toplumun farklı kesimlerinden farklı kadın tiplemelerine yer veriyor ve ataerkil düzene eleştirisini feminist bir yaklaşımla sinemasına yansıtıyor. Benzersiz bir anlatı ve döneminin toplumsal normlarına karşı daha önce konuşulmamış konuları büyük bir ustalıkla yansıtan Aaahh Belinda, yeniden çekilmesi mümkün olmayan değerlerimizden biri. Kadın temalı üçlemenin son filmi olan Hayallerim, Aşkım ve Senin başrollerini Türkan Şoray, Müşfik Kenter ve Oğuz Tunç paylaşıyor. Türkan Şoray filmde dört farklı karakteri canlandırıyor. Derya Altınay, Derya Altınay'ın canlandırdığı popüler film karakterleri Nuran ve Melek, Coşkun 'un senaryosundaki komşu kadın. Filmin temel çatışması, Coşkun'un hocası olarak gördüğü bilge komşusu Hayati'nin temsil ettiği eski değerlerle, Derya Altınay ve yeni sinemacıların temsil ettiği yeni tutumlara dayanıyor. Sinema dünyasının arkasında dönenler, sanatçının sıkışmışlığı, küçük hayatların saflığı ve sinema tutkusu gibi birçok alt metin de yer alıyor. Yetimhanede büyüyen ve çocukluğundan beri Derya Altınay'a büyük bir hayranlıkla bağlı olan Coşkun, genç bir senarist olarak karşımıza çıkıyor. Coşkun, Yuvam filminde çocuğunu kaybeden kederli Nuran ve Bataklıkta Bir Gül filmindeki pavyon şarkıcısı Melek ile birlikte yaşıyor ve bu karakterleri yalnızca kendisi görüyor. Derya Altınay'ın başrolünde olduğu bir senaryo yazmayı sürdüren Coşkun, Nuran ve Melek'in sınırlayıcı kalıplarından kurtularak yeni bir adım atmak istiyor. Sonunda Coşkun Bir Beyoğlu Düşü adlı senaryosunu tamamlıyor. Aynı yetimhanede büyüdüğü çocukluk aşkı Rukiye'yi evlat edinen Derya Altınay'a ulaşmanın bir yolunu buluyor. Hayallerinin gerçek olmasının şaşkınlığıyla kendini kaybeden Coşkun, çekim ekibi tarafından film setinden uzak tutuluyor. Filmi izlediğinde ise senaryosunun melodramdan uzak bir macera, seks ve cinayet filminde dönüştürüldüğünü görüyor. Ticari kaygılar gütmeyen Coşkun saf sinemaya ve sanatın önemine vurgu yapmak istiyor. Final sahnesinde Coşkun'u gözlerindeki büyük hayal kırıklığı ile sinema perdesine bir kibrit fırlatırken görüyoruz. Sektöre isyanını bu eylem ile ortaya koyan Coşkun sinemadan çıkıyor. Atıf Yılmaz bu önemli yapıtında sinema tutkusu ve kadın figürünün yanında iyisi ve kötüsüyle Beyoğlu sokaklarına ve meyhanelerine de sıklıkla yer veriyor. Hangisinin gerçek hangisinin düş olduğunu anlayamadığımız bir Atıf Yılmaz filmi daha böylece son buluyor."} {"url": "https://www.soylentidergi.com/atina-sehrinin-arkasindaki-hikaye", "text": "İsmini dizi, film, gündelik hayat ama en çok da Yunan mitolojisinde duyduğumuz Atina şehrinin isminin ortaya çıkışı yıllar öncesinde Athena ve Poseidon arasındaki çekişmeli bir yarışmaya dayanmaktadır. Atina şehri, yaklaşık 5.000 yıllık bir geçmişe sahip olmakla birlikte Antik Yunan Dönemi'ndeki birçok şehir devletinden sadece biridir. Şu anda ise Yunanistan'ın başkenti ve en kalabalık şehridir. Atina şehrini keşfeden ve kuran kişi ise yarı yılan yarı insan olan Kral Kekrops'tur. Bazı kaynaklarda farklı geçmekle birlikte Olimposlular ile Titanlar'ın arasında geçen savaş sonucu Kral Kekrops'un hayatını kaybetmesiyle şehir başıboş kalmıştır. Günler böyle tekinsiz geçerken bir gün Akropolis Tapınağı'nın yani şehrin olduğu bölgenin çevresinde keşfe çıkan ve gördükleri doğanın güzellikleriyle büyülenen Athena ile Poseidon karşılaşmışlardır. Athena ve Poseidon Titanlar ile yapılan savaşta aynı tarafta birbirlerini destekleyerek savaşmışlardır. Buna ek olarak Athena; ilham, sanat ve barış tanrıçasıyken Poseidon ise deprem, denizler ve fırtına tanrısıdır. Ayrıca Athena barış yanlısı feminizmi temsil ederken Poseidon savaş yanlısı erkek gücünü temsil etmektedir. Bu iki tanrı da bu şehrin yeni kurucuları, sahibi olmak istemişlerdir. Böylesine nüfuzlu bir yerin sahibi olmak o yerde yaşayan herkesin hürmetini ve duasını almak demek olduğundan ikisi de bir anda anlaşmazlığa düşmüşlerdir. Bu anlaşmazlık hiçbir sonuca varmayınca en sonunda tanrıların tanrısı Zeus'a danışmayı akıl etmişlerdir. Zeus ise tüm kararı Atina halkının vereceği bir yarışma yapılmasının en doğrusu olacağını söylemiştir. İki taraf da Atina halkına ve şehre bir hediye sunacaktır. En çok yarar sağlayanve sevilen hediyeyi bahşeden kişi de şehrin yeni sahibi olacaktır. Herkes bu yarışmayı kabul ettikten sonra ilk hediyeyi Poseidon bahşetmiştir. Büyüleyici ve artık kendisinin sembolü olmuş olan üç başlı tridentini yeryüzüne sertçe saplar ve sapladığı yerden gür bir su kaynağı çıkar. Başta bu görüntüye ve suyun kendilerine getireceği yararları düşünüp sevinen Atina halkı, suyun içinde bir süre oynayıp tadına baktıktan sonra fikirlerini değiştirmiştir. Halk suyun tadına baktığı zaman bu suyun tuzlu bir okyanus pınarı olduğunu anlamıştır yani dedikleri kadar işlerine yaramayacaktır. Bu hüsran dolu hediyeden sonra sıra Athena'ya gelmiştir. Kendi şehvetli mızrağını yeryüzüne nazikçe saplamıştır. Sapladığı yerden büyük ve oldukça canlı gözüken bir zeytin ağacı yeşermiştir. Yeşerdiği gibi de Athena bu ağaçla halkın neler yapabileceğine dair açıklamalar yapmıştır. Zeytini hem lezzetli hem de sağlıklı olduğu için yiyebileceklerini, suyunu çıkarıp yağıyla ticaret yapabileceklerini ve dalları ile de kendilerini ısıtmak veya korumak için ateş yakabileceklerini anlatmıştır. İki önemli kişinin de hediyelerini iyice göz önünde bulunduran halk, verdikleri karar sonunda Athena'nın sunduğu hediyeyi daha çok beğenerek kurucu olarak onu seçmiştir. O günden beri de şehrin ismini Athena'nın koymasıyla yönetimini de o üstlenmiştir. Ek olarak şehrin sembolü de halkına verdiği hediye yani zeytin dalı olmuştur. Hala dilden dile gezen bu hikayemizin sonuna da burada gelmekteyiz sevgili Söylenti okurları. Olur da Atina kentini ziyaret etme fırsatı bulursanız bizi hatırlamanız dileğiyle!"} {"url": "https://www.soylentidergi.com/avatar-the-way-of-water-i-cennete-donus", "text": "2009 yılında Pandora ilk kez Avatar ile seyirci karşısına çıktığında herkesi büyülemişti. O günden sonra sinema adına hiçbir şey aynı olmadı. Çünkü film yapımcılığının gidişatını büyük ölçüde değiştirmişti. James Cameron, 13 yıl sonra Pandora'nın büyüleyici dünyasına geri dönüyor ve Pandora'nın kutusunu tekrar açıyor. 192 dakikanın her anında izleyiciyi büyüleyen görseller sunuyor. Filmin uzunluğu ilk başta biraz ürkütücü görünebilir, ancak aksiyonun gözler önüne serildiği büyüleyici ayrıntılara sahip bu dünyaya daldığınızda, canınız hiç sıkılmıyor. Bu 13 yıllık süreçte Cameron, Pandora adlı ayda geçen başka hikayeler için sahip olduğu vizyonu yakalayabilmeleri için görsel efektlerin daha iyi hale gelmesini sabırla bekledi. Sonrasında ise sadece bir Avatar devam filmi değil, dört tane planladığını duyurdu. Avatar'ın bu sonbaharın başlarında çarpıcı yeni bir 4K remaster ile yeniden piyasaya sürülmesi ve Cameron'ın dört devam filminden ilkinin ilk fragmanını paylaşması sayesinde, seri birdenbire en çok konuşulan işlerden biri oldu. Ve şimdi ise, Avatar: The Way of Water sonunda sinemalarda olduğuna göre şu soruyu artık cevaplayabiliriz: Beklemeye değdi mi? Yazımız filme dair spoiler içermektedir. The Way of Water, ilk yarısında Hava İnsanları Pandora'dan çekildikten sonra neler olduğunu açıklayan bir anlatıyla filmler arasındaki uzun boşluğu dolduruyor. Jake Sully ve Neytiri, Omaticaya kabilesinin yeni liderleri olarak bir aile kuruyorlar. Biri Sigourney Weaver'ın önceki filmde canlandırdığı Dr. Grace Augustine'in çocuğu olmak üzere, 4 çocuk sahibi oluyorlar. Bir süre her şey istedikleri gitse de, bu büyülü rüya, Hava İnsanları tarafından yarıda kesiliyor. Bu kez madenler için değil, Dünya artık yaşanılacak bir yer olmadığı için geliyorlar ve Pandora'da kolonileşmeyi hedefliyorlar. Hikayenin anlatı ritmi, açılış sahnesinden belirleniyor. The Way of Water, hiçbir şeyi aceleye getirmeyi tercih etmeyen, bir anda durup bir anda tekrar başlayan bir ritmi benimsiyor. Ana olay örgüsünün devreye girmesi son derece uzun bir zaman alıyor. Filmin geri kalan kısmında ise çoğunlukla ilk filmin farklı yansımalarını görüyoruz. Savaşmak yerine kaçmayı ve ailesini korumayı tercih eden Sully, Metkayina kabilesine sığınıyor. Burada tekrar bir uyum sağlama ve dışlanma hikayesine tanıklık ediyoruz. Jake ve Neytiri yeni çevrelerine uyum sağlamak için oldukça az çaba harcarken, uyum sağlamak için zor işlerin çoğunu çocukları yapıyor. Bu noktada hikaye biraz coming of age filmlerini andırmaya başlıyor: İlk aşk, kabadayılar, farklı olanların birbirini anlaması. Avatar: The Way of Water, hiç kuşkusuz hem ilk filmde kurulan mitolojiyi hem de Sully ailesinin bu filmdeki yerini ortaya koyan Pandora'ya düşünceli ve görkemli bir dönüş sunuyor. James Cameron, iyi devam filmleri yapmakla biliniyor. The Way of Water, bu çıtanın altında kalıyor. Pandora'nın deniz yaşantısı bariz bir şekilde evrenin görsel dilini genişletiyor. Fakat hikaye basit ve klişe kalıyor. Bir önceki filmin üstüne çok az şey katsa da, izleyiciyi farklı bir dünyaya götürmeye yetecek kadar işleyebilmeyi başarıyor. Bu konuda kırk yıllık bir emektar olan Cameron'ın, nasıl aksiyon filmi çekmesi gerektiğini bildiğini fark ediyoruz. Dövüş sekansları ve Lo'ak'ın tulkunlardan biriyle kurduğu ilişki bir darbe etkisi yaratıyor. İlk Avatar filminin en doygun sekansları, binek hayvanlarında uçan Na'vi'lerin ilgi çekici görünütüsüyken, The Way of Water'ın doygun anları daha ağırdır. Kurşunlar, kıyamet görselleri, batan bir gemiyle Cameron daha tanıdık bir yön izlemeyi tercih ediyor. Pandora'nın tanıdık ormanlarında biraz vakit geçirsek de, filmin çoğu deniz kabilesi olan Metkayina topraklarında geçiyor. Canlı su altı ekosistemi ve rüya gibi bir palet, Cameron'ın neden bu filmi çekmek için bunca sene beklediğini gösteriyor. Teknolojinin Cameron'ın vizyonuna henüz yetişebilmiş olduğunu izleyici anlamakta gecikmiyor. Suyun derinlerindeki bitki örtüsü, su altı gökkuşakları, yüzeyde kırılan deniz aurorası, özenle tasarlanmış deniz yaşamı, sizi bir filmi izlediğinize değil onu yaşadığınıza ikna etmeye yetiyor. Su altındaki aksiyon hiçbir zaman o kadar ilginç olmasa da tüm bu sekanslar hayat ve görsel canlılıkla doludur. Bu dünyada tıpkı bir Avatar gibi soluyabiliyorsunuz. 192 dakikalık film süresince hiçbir anı kaçırmak istemiyorsunuz. Cameron'ın çevre çekimlerine olan ilgisi, filmin bel kemiği haline geliyor. Pandora'yı yaratmak için kullanılan CG, Na'vi'nin gerçek canlılar gibi görünmesini sağlıyor. Bu ilk filme kıyasla ileri doğru atılan bir adım oluyor. Derilerinin dokusu, yüzleri ve ifadeleri bile daha iyiye doğru büyük bir sıçrayış yapıyor. 2009'a kıyasla daha çok ayrıntı eklediği The Way of Water, daha sürükleyici bir dünya sunuyor. Eşsiz bir dünya inşası ile karşımıza çıkıyor. Bu noktada yönetmenin yaptığı en önemli seçimlerden biri, filmi 48 fps ile çekmeyi tercih etmesidir. Neredeyse tüm film tarihi boyunca, filmler saniyede 24 karelik sinema standardında çekilmiştir. Bu, ekranda her saniye 24 hareketsiz görüntünün bulunduğu ve hareket yanılsaması yaratıldığı anlamına gelir. Peter Jackson, Hobbit filmleriyle daha yüksek fps ile film çekmeyi denemişti. Ancak istediği başarıya ulaşamamıştı. The Way of Water'da yapılan bu hareket derecelendirme ayarı, filmin saniyede 48 kare olarak gösterilmesini sağlıyor. Bu da daha büyük, daha parlak ve daha net görüntüler anlamına geliyor. Yani böylelikle The Way of Water, yüksek kare hızında gösterime giren ancak sinematik görünümünü koruyacak şekilde ayarlanan ilk büyük film oluyor. Filme dair en büyük problemlerden biri karekterlerin seyirciyle bağ kuramayışı oluyor. İlk filmdeki karakterler de dahil olmak üzere hiçbir karakterin belli bir motivasyonu olmadığını görüyoruz. Artık alışmış olduğumuz belli karakter arketiplerinin çok yoğun bir şekilde kullanılması, Na'vi halkının iyiliğinin de, Hava İnsanlarının kötülüğünün de kolektif olarak daha önemli olduğuna dair bir mesaj veriyormuş gibi görünüyor. En başta gelen problemlerden biri, Neytiri ve Sully'nin ilk filmdeki kimyasının yok olması. Neytiri, ağlama, hırıltı ve tıslama dışında çok az diyalog kurması ve Jake'in hemen hemen tüm seçimlerine katılmaması nedeniyle çoğunlukla vahşi anne konumuna düşürülüyor. Bu arada, çocukların karakter yazımları bir Na'vi'den çok insan niteliklerine sahip. Sahip oldukları tek Na'vi özelliği, köşeye sıkıştırıldıklarında dişlerini sıkma eğilimleridir. Yine de bu durum, Avatar 2'nin, Hollywood'un anlatmayı çok sevdiği yerli halkı kurtaran beyaz kurtarıcı hikayesini kırdığı yer oluyor. Sully'nin üstüne konuşabileceğimiz bir karakter yazımı yok. Çocuklarına askeriyedeymiş gibi davranıyor ve Neytiri'yi film boyunca dinlemiyor. Bu noktada en büyük problem, Kiri dışında hiçbir çocuğa en iyi ihtimalle sembolik bir özellikten daha fazlasının verilmemesidir. Jake ve Neytiri'nin büyük oğlu Neteyam, sorumluluk sahibi olması gereken bir karakter görevi görüyor. Küçük oğulları Lo'ak ise başı hep belada olan asi 2. çocuktur. Küçük kızları Tuk ise sadece sevimlidir ve tehlike neredeyse orada yalnızca bulunan bir karakter olmaktan öteye geçemiyor. Metkayina çocuklarıyla olan etkileşimleri ise bir okul bahçesinde birbirlerine bro şeklinde hitap eden Amerikan çocuklarını andırıyor. Tonowari ilginç bir karakter olabilecekken sadece kabile şefi olarak bildiğimiz bir yan karakter olarak kalıyor. Kate Winslet'ın hayat verdiği Ronal karakteri ise yalnızca hamileyken savaşa gitmesiyle izleyicinin aklında yer ediniyor. İlk filmin tek boyutlu kötü adamı Quaritch ise bu filmde de karikatür bir kötü karakter olmaya devam ediyor. Quaritch'in bu filmde karikatür karakterini gölgelendirmek için Spider adlı oğlunu kullanmaya çalışsalar da bu pek işe yaramıyor. Bu karakter bizi 2009'a geri döndürüyor. Kendisine verilen tek motivasyon intikam oluyor. Kişisel kan davası, hayatın doğası ve askeri duruşu adına uzun monologlara sahip değil. Yalnızca Sully ile karşılaştığında kendisini sahne ışığının altında görebiliyoruz. Yani buradaki hiç kimse, Jake ve Neytiri bile, pek bir karakter gelişimine sahip değil. Aileyi koru sloganlarının ötesine geçemeyen, aileyle ilgili onları sarsacak deneyimlere bile olabildiğince az tepki veren iki karaktere dönüşüyorlar. Tüm bunlar, The Way of Water'ı, şimdiye kadar ekrana getirilen en şaşırtıcı görsel efekt çalışmasının içine serpilmiş bir karmaşa haline getiriyor. James Cameron'ın vizyonunda insanın tekrar tekrar nefessiz kalmasını sağlayacak çok fazla unsur var. Fakat bu unsurların her biri yeşermek için zaman talep ediyor. Filmin 3 saatlik süresinde bunu bulamayışları ise oldukça ilginç bir duruma sebebiyet veriyor. Yarattığı olağanüstü dünyaya eşlik edecek iyi bir hikaye ile ekranlara dönmeyi tercih etmiyor ve güvenli bir seçim yapıyor. İlk filmden sonra bu film, daha çok diğer 2 filmin hazırlığı gibi görünüyor. Neteyam'ın ölümünün bırakacağı etkiler, Kiri'nin Eywa ile ilişkili fakat henüz anlamlandıramadığımız gücü, Na'vi'lerin Hava İnsanlarını görmezden gelme seçimleri gibi pek çok şey bir diğer filmde anlatılmak için ertelenmişe benziyor. Bunun ne kadar doğru bir tercih olduğu ise büyük bir soru işareti olarak kalıyor. Avatar: The Way of Water'ın çekilebilmesi için yönetmen James Cameron ve ekibinin vizyonunu ekrana taşıyabilecek yeni kameralar, mo-cap teknolojisi ve algoritmalara ihtiyaçları vardı. Cameron, bu filmin kar elde edebilmesi için, tarihin en çok hasılat yapan üçüncü veya dördüncü filmi olması gerektiğini söylüyor. Eğer kafalarındaki rakama ulaşamazlarsa 3. veya 4. Filmin gelmeyeceğini söylüyor. Durum bu olsa ve Avatar serüveni The Way of Water ile noktalansa bile, sırf görselliği için bile sinemada izlenmeye değer bir film oluyor."} {"url": "https://www.soylentidergi.com/ave-maria-meryeme-seslenisin-ilahi-ezgileri", "text": "Ave Maria, yüzyıllar önce Katolik ve Ortadoks kiliselerinin ilahisi olarak söylenmeye başlamış ve zaman içerisinde gelenekselleşmiş bir duadır. Yıllar içinde popülaritesini dünya çapında arttıran bu dua, zaman geçtikçe sanata da konu olmaya başlamıştır. İsa'nın annesi, kutsal yahudi kadın Meryem Ana'dan bahseden bu dua, Hristiyanlıkta büyük önem arz eder. İncil'in yanı sıra Kur'an'da da önemli ve kutsal kişilerden birisidir Meryem Ana. Dua, ritüellerin tespih ve angelus kısımlarını oluşturur ve resmi ayinler sırasında geleneksel bir Latin Gregoryen ilahisi yani tek sesli kilise müziği şeklinde okunurdu. Sözlerini ise Luka İncili'ndeki ifadelerden alır. Selam sana, Allah'ın sevgili kulu Meryem, et benedictus fructus ventris tui, Jesus. nunc et in hora mortis nostrae. Selam sana, Allah'ın sevgili kulu Meryem. Tanrı seninledir, kadınların en mübareği sensin. Ve mübarektir senin evladın İsa satırlarının kutsal ruh Cebrail meleğin Meryem'e müjde getirmesi anında oluşturulduğuna inanılır. Aslında dua da başlangıçta Hristiyanlarca kutsal kabul edilen bu müjdenin satırlarından oluşmaktaydı ve Helenistik Dönem'de gelişen Roma ve Yunan toplumlarının karşılıklı anlaşabilmesi adına doğan lehçe olan Koini Yunancası ile yazılmıştı. Bu dua, sahip olduğu ilahi ruh ve yansıtabildiği ışık sayesinde sadece ayinlerde okunmakla kalmamış, sanatın da birçok alanına konu olmuştur aynı zamanda. Bunların arasından en çok bilineni 1825 yılında Schubert tarafından bestelenen yine dua ile aynı ismi taşıyan Ave Maria adlı eserdir. 1810 yılında Walter Scott tarafından yazılan Gölün Hanımı şiirinden uyarlanarak hazırlanan bir opera dinletisinin bir parçası olarak bestelenen eser, Schubert'in en çok nam salan işlerinden biri halini almıştır. Bu eser de 19. yüzyılın en önemli piyanistlerinden biri ve senfonik şiir tarzının yaratıcısı olan besteci Franz Liszt tarafından üç farklı piyano tarzında düzenlenmiştir. Dahası, duanın orijinal hali olan Latince versiyonu, Schubert'in bestelediği ezgilerle o kadar sık kullanılır olmuştur ki; duanın orijinal melodisinin bu beste ile birlikte olduğu gibi bir yanılgıya bile düşülmüştür birçok kişi tarafından. Beste o kadar başarılıydı ki Walt Disney, besteyi 1940 filmi Fantasia'nın son bölümünde kullanmıştır. Yalnızca müzik dünyasını etkilemekle kalmayan Ave Maria, aynı zamanda Rönesans ustalarından Leonardo Da Vinci, Caravaggio ve daha pek çok sanatçıyı da etkilemeyi başarmış ve sanatçıları eserlerinde Ave Maria'yı yansıtmaya itmiştir. Cebrail meleğin bu Ave Maria müjdesi, inanan insanlar için kutsal bir öge; sanata ve sanatçılara da ilham kaynağı olmuştur."} {"url": "https://www.soylentidergi.com/axl-rose-rock-muzigin-carpici-ismi", "text": "Guns N' Roses ve AC/DC gruplarının solisti Axl Rose, rock müziğin en popüler figürlerinden birisi. Zor geçen çocukluk yıllarının ardından gençliğinde çeşitli suçlara karışan serseri bir gencin rockstarlığa uzanan öyküsü oldukça ilgi çekici. William Bruce Rose Jr., 1962 yılında ABD'nin Indiana eyaletindeki Lafayette şehrinde dünyaya geldi. Doğduğunda babası William Bruce Rose 20 yaşındayken annesi Sharon Elizabeth, henüz 16 yaşında bir lise öğrencisiydi. Planlanmamış bir hamileliğin sonucunda doğan Rose Jr., oldukça problemli ve ihmalkar bir babaya sahipti. Öyle ki yaşadığı bölgenin suçlularından biri olarak tanınan bu adamın, oğlu Rose Jr.'a henüz iki yaşındayken cinsel tacizde bulunması, ebeveynlerin ayrılmasına sebep oldu. Sharon, William Bruce Rose'dan ayrıldıktan bir süre sonra Stephen L. Bailey ile evlendi ve oğlunun adını William Bruce Bailey olarak değiştirdi. Stephen L. Bailey'nin oldukça dindar olması nedeniyle Rose ve ailesi her hafta mutlaka birkaç defa kiliseye giderlerdi. Yine Rose, kız kardeşi Amy ve üvey erkek kardeşi Stuart ile bu kilisenin okulunda öğrenim gördü. Üvey babanın bu denli dindar olması, çocukların baskıcı bir ortamda büyümesine sebep oldu. Axl Rose, çocukluk yıllarındaki üvey babasının bağnaz tutumunu şu şekilde anlatıyor: Bir defasında eve televizyon aldığımızda babam, onun şeytan işi olduğunu düşündüğü için evden dışarı atmıştı. Müzik dinlememe izin yoktu, kadınlar şeytandı. Ona göre her şey şeytandı. Axl Rose, bir başka röportajında ise üvey babasının kendisine ve kardeşlerine fiziksel şiddet uyguladığından ve hatta kız kardeşine cinsel tacizde bulunduğundan bahsediyor. Annesini defalarca taciz ederek şiddet uygulayan babasını ve bütün bunlara rağmen ondan ayrılmayan annesini izleyerek geçen çocukluğu, Rose'un yetişkinliğinde hayatına girecek kadınlarla çokça problem yaşamasına sebep olacaktı. Rose, ailesiyle gittiği kilisede söylenen ilahiler ile müzikle tanıştı. Henüz beş yaşındayken korolarda şarkı söylemeye başlayan Rose, sonraları kardeşleriyle birlikte Bailey Üçlüsü olarak kilise servislerine katılmaya başladı. Müzik, Rose için bir teselli aracı gibiydi, ailesinde yaşadığı sorunlarla baş etmesine yardımcı oluyordu. Liseye geçtiğinde ise okul korosuna girdi ve piyano öğrendi. İlerleyen zamanlarda ise aralarında ehliyet kursunda tanıştığı Jeffrey Isbell'in de yer aldığı arkadaşlarıyla birlikte bir grup kurdu. 17 yaşına kadar Stephen'ı gerçek babası zanneden Rose, bir gün evde sigorta kağıtlarını karıştırırken biyolojik babasının varlığını öğrendi. Üvey babası yerine öz babasının soy adını taşımak isteyen Rose, William Bruce Bailey olan ismini W. Rose olarak değiştirdi. Ailesinin gerçek kökenini keşfetmesi, Rose'da travma yarattı ve onun sinir krizleri geçirmesine sebep oldu. Gittikçe daha problemli bir insana dönüşen Rose, halka açık alanlarda sarhoş olup toplumun huzurunu kaçıran ve insanları darp eden serseri bir gence dönüştü. Çeşitli suçlardan dolayı 20'den fazla kez polis tarafından yakalandı ve üç aya varan hapis cezalarıyla cezalandırıldı. Rose'un bu kötü gidişatı, daha uzun süreli hapis cezalarıyla karşılaşmamak için Los Angeles'a taşınmasıyla son buldu. Taşındıktan bir süre sonra kurduğu A. X. L. isimli gruba kendisini öylesine kaptırdı ki arkadaşları tarafından AXL Rose olarak çağrılmaya başlandı. 1986'ya gelindiğinde ise bir plak şirketi ile sözleşme imzalamadan önce adını W. Axl Rose olarak değiştirecekti. Axl Rose, Los Angeles'a geldikten kısa süre sonra bir gece kulübünde Rapidfire grubunun gitaristi Kevin Lawrance ile tanıştı ve gruba katıldı. Grup, 1983'te beş demo kaydetse de yaşanan hukuki sorunlar nedeniyle uzun yıllar bu demo yayımlanamadı. Bir süre sonra Lawrance ile yolları ayrılan Axl, çocukluk arkadaşı Jeffrey Isbell ve gitarist Chris Weber ile birlikte Hollywood Rose isminde bir grup kurdu. Daha sonra bu gruba Saul Hudson ve Steven Adler de katıldı. Bu grup da beş şarkılık bir demo kaydetse de bu demoyu paylaşamadı. Sonraları yaşanan anlaşmazlıklar, Axl'in gruptan ayrılmasına sebep oldu. Boşta kalan Rose, bir dönem müzisyenlik dışında çeşitli işlerde çalışsa da iş hayatına tutunamadı ve bir süre sonra Tracii Guns tarafından kurulmuş olan L. A. Guns'a katıldı. Rose'un ayrılışının ardından dağılma noktasına gelen Hollywood Rose'un toparlanmaya ve henüz pek tanınmayan bir grup olan L. A. Guns'ın piyasada ismini duyurmaya ihtiyacı vardı. Bunun sonucunda iki grup bir araya geldi ve Guns N' Roses kurulmuş oldu. 1985'te kurulan grubun üyeleri şu şekildeydi: Vokalist Axl Rose, gitarist Slash, ritim gitarist Izzy Stradlin, basçı Duff McKagan ve davulcu Steven Adler. Los Angeles'daki gece kulüplerinde çıkan grup, kısa sürede ciddi bir hayran kitlesi kazandı ve bazı önemli plak şirketlerinin dikkatini çekmeyi başardı. Sonunda Geffen Records ile sözleşme imzaladılar ve 1987'de ilk albümleri Appetite for Destruction'ı piyasaya sürdüler. Özellikle Sweet Child O'Mine ve Welcome to the Jungle, albümün oldukça sevilmesine yol açtı. Birkaç yıl içerisinde Amerika'da 18 milyon, tüm dünyada ise 30 milyon kopya satan albüm, Guns N' Roses'ın sonraki sene İngiltere'de düzenlenen Monster Of Rock festivalinde 100.000'den fazla kişiye karşı sahne almasını sağladı. Bu festivalde Guns N' Roses, seyircilerini öylesine coşturuyordu ki çarpışarak dans edenler arasında ezilerek hayatını kaybedenler oldu. Bu olay bir sonraki sene festivalin iptal edilmesine yol açtı. 1988'e gelindiğinde grup, ikinci albümünü çıkardı. Bu albüm de beş milyondan fazla kopya satarak ciddi başarı elde etti ancak bazı şarkılarda yer alan sözlerin ırkçı ve homofobik özellik taşıması nedeniyle Axl Rose, çok sayıda eleştiri aldı. Rose, verdiği röportajlarda bu albümde yer alan sözlerin geçmişte yaşadıklarının etkisiyle yazıldığını dile getirdi. 1990'lar ve 2000'ler grup kadrosunda yaşanan değişikliklerle geçti. Uyuşturucu bağımlılığı problemi nedeniyle davulcu Steven, Rose'un konserlerde taşkınlıklara yol açan umursamaz tavırları nedeniyle de Izzy Stradin gruptan ayrıldı. Kadroda yapılan değişiklerle devam eden turneler ve çıkarılan Use Your Use Your Illusion albümleri her ne kadar maddi başarı elde etse de Guns N' Roses, ilk dönemlerinde yakaladığı seviyeye tekrar ulaşamadı. Özellikle beşinci albüm The Spaghetti Incident'ın eleştirmenler tarafından olumsuz değerlendirilmesi, grubun düşüşünü tesciller nitelikteydi. Bu albümden sonra Rose'un grup üyeleri hakkında aldığı başına buyruk kararlara katlanamayan Slash, gruptan ayrılanlar arasına katıldı. 2000'li yıllar da Rose'un kararları doğrultusunda grubun birçok üyesinin tekrar tekrar değişmesiyle geçti. Yeni üyelerle geçirilen çalkantılı turnelerin ardından grup, son albümlerinden 15 yıl sonra, 2008'de, Chinese Democracy'yi piyasaya sürdü. Ciddi başarı kazanan bu albüm, grubun yeniden yükselişe geçmesini sağladı. Aralarında Rock in Rio festivalinin de yer aldığı, iki buçuk yıl sürecek bir turneye çıktılar. Toplamda ise on yıla yakın bir süre bu albümün turnelerini gerçekleştirdiler. Grubun efsane gitaristi Slash, 23 senelik ayrılığın ardından Not in This Lifetime turnesi için gruba döndü. Slash'e Dizzy Reed ve Duff McKagan da katılınca Use Your Illusion kemik kadrosu tamamlanmış oldu. Grubun uzun yıllar sonra bir araya gelerek gerçekleştirdikleri The Troubadour konseri, tüm zamanların en çok kazandıran konserlerinden biri oldu. Aynı yıl Rose, Brian Johnson'ın hastalığından dolayı konserlere devam edemeyecek olması üzerine AC/DC grubuna katıldı. Oldukça zor geçen bir çocukluk ve çalkantılı geçen kariyerine rağmen Axl Rose, kendine has ses tonu ve parçası olduğu başarılı projelerle rock müzik tarihinin en iyi vokallerinden biri olarak gösteriliyor. Kendisini rock müziğe adamış bu efsane sanatçı, 60'lı yaşlarında olmasına rağmen gösterdiği muhteşem performansıyla daha birçok rock'n roll sevdalısı tarafından dinlenmeye devam edecek gibi görünüyor."} {"url": "https://www.soylentidergi.com/ayfer-tunc-cagdas-edebiyatin-tutunamayani", "text": "Ayfer Tunç, çağdaş edebiyatımızın 'tutunamayan' ismi olarak adlandırılabilecek eserler veren bir yazarımızdır. Yazar; öykü, roman, senaryo, araştırma türlerinde eserler kaleme alıyor. Hem gelenekten kopmayan hem de güncelliğini koruyan bir yazar olan Tunç, 1989'dan itibaren ortaya koyduğu eserleriyle edebiyatımızdaki yerini ispat ediyor. Etkileyici üslubu, başarılı tahkiye kurgusuyla çağın insanının sevgisizlik, arayış, aile sorunları, yaşlılık, yalnızlık, ölüm, fanilik, intihar, aşk gibi temel sorunlarını tema olarak işleyen önemli yazarlardan biridir. Edebi hayatını etkileyen yazarlara bakıldığında Leyla Erbil, Adalet Ağaoğlu, Tomris Uyar, Ferit Edgü, Bilge Karasu, Faulkner, Kafka, Dostoyevski, Tolstoy, Çehov, Ahmet Hamdi Tanpınar, Albert Camus, Ingeborg Bachmann gibi hem Türk edebiyatının hem dünya edebiyatının önde gelen isimleriyle karşılaşıyoruz. Her yazarın bir kumaşı olduğuna inanan Tunç, kendi kumaşını oluşturan yazarların Leyla Erbil, Oğuz Atay ama en çok Ahmet Hamdi Tanpınar olduğunu söylüyor. Edebiyat dünyasına öyküleriyle adım atan yazar, bir röportajında öykü yazarken en zevk aldığı kısmın son yazma anı olduğunu söylüyor. Ayfer Tunç'a göre bu duruma yazarın yazdığı metni bizzat kendisinin yaşaması da denebiliyor. Yazar Baudelaire'nin bir sözünü de örnek veriyor: Şair istediği zaman kendi ve bir başkası olabilen kişidir. Bu sözle birlikte şair olmadığını ama bir başkası olabildiği anları öykülerinde sevdiğini söylüyor. Ayfer Tunç'un öykü ve romanlarında köşede kalmış, her gün yanından geçip gittiğimiz ama dikkat etmediğimiz insanların hikayesine şahit oluyoruz. Yazar bu durumu bilinçli bir şekilde tercih ediyor. Çünkü kendisi de edebiyatta yan veya yardımcı karakterleri okumayı seviyor. Eserlerinde çoğu zaman öne çıkan tek bir kahramandan bahsedilmeyişin altında yazarın bu sevgisi yatıyor. Eserlerine bakıldığında mutsuz, karamsar ve çoğunlukla kaybeden kahramanlar dikkat çekiyor. Umudun kandırıcı bir tarafı olduğunu düşünen yazar eserlerinde hayalperest umutlara yer vermiyor. -Yazımızda buradan itibaren spoiler içeren bilgiler bulunmaktadır!- Başta Bir Deliler Evinin Yalan Yanlış Anlatılan Kısa Tarihi olmak üzere yazarın eserlerinde zengin bir kahraman yelpazesi vardır. Bunun nedeni yazarın yazdığı metinlerin gerçekle bağlantısı olmasıdır. Amacının iyi edebiyat olduğunu söyleyen Tunç, okuru düşünerek değil, metni düşünerek yazar. Bir anlığına ya da uzun süre vakit geçirdiği, yakından veya uzaktan tanıdığı herkesi yazdıklarına dahil eder. Bu sayede zengin bir kahraman bilgisinin yanı sıra bütün bu gerçek kişiler yazarın değirmeninden geçip sahtelik hissi uyandırmazlar; özlerinde gerçek hayat vardır, sadece hayal gücü o gerçeklik parçacıklarını karıştırıp yeni bir hale getirmiştir. Yazar, anlattığı her kahramanın hayat hikayesini yaşar, böylece kendi hayatını çoğaltmış olur. Yazarlığın en sevdiği yanı da bu yolla pek çok hayat yaşama şansı elde etmesidir. Yazar, bir söyleşisinde bazı hikayelerin ortaya çıkımasına zemin hazırlayan durumları anlatır. Memleket Hikayeleri annesinin okul yöneticisi olması ve kermesler düzenlemesi sonucu oluşur. Tunç bu kermeslerde, etkinliklerde pek çok kişiyle tanışır. Erenköy Kız Lisesinde okuduğu yıllarda tanıştığı ve yakın arkadaş olduğu üç kızın hayatlarından hareketle de Yeşil Peri Gecesi adlı romanı ortaya çıkar. Özellikle Erenköy Kız Lisesinde okuduğu yılları için Ayfer Tunç Tam bir hikaye deposu olan yıllardır. der. Üniversite hayatı da Tunç için pek çok eserine malzeme sağlamıştır. Bir Deliler Evinin Yalan Yanlış Anlatılan Kısa Tarihi'nde 'üç etekli deli Emine' adlı karakter, yazarın üniversite yıllarında kaldığı yurttaki müdiresidir. Suzan Defter romanında ise toplumun beklentilerini karşılamaktan kendine yabancılaşmış ve yalnızlaşmış iki insanın hayatını görürüz. Ekmel karakteri sıradan bir hayat içinde hiçliğini fark ettiği an yalnızlaşır. Derya ise istediği aşkı yakalayamamış ve yaşamak istediği aşkı yaşadığını düşündüğü bir kadının hayatına sahip olmak ister. Romanda kişiler sadece ailedeki rolleri ile var olabilirler. Hikaye ile başladığı yazma yolculuğuna romanla devam etmeye karar vermesi başlangıçta Ayfer Tunç için zor olur. Çünkü ilk romanı Kapak Kızı'nı yazdığında suçluluk duyduğundan bahseder. Hikayeden romana geçmesini başta hadsizlik olarak düşünür. Romanın büyüsüne kapıldığı için ve hikayeleri istediği düzeyde gitmediği için Kapak Kızı'nı yazar. Tunç'un yazma ritüeli de kendine özgüdür, kendisi yazmaya başlamadan önce şiir okuduğunu söyler. Eserlerinde geçen şiirlerin sebebi de böylece aydınlığa kavuşmuş olur. Ayrıca yazar metinlerini geceleri yazmayı tercih eder. Bu da eserlerindeki karamsar ve umutsuz havanın sebeplerinden biri olarak düşünülebilir. Bir kadın yazar olarak kendinden beklenenin aksine eserlerinde erkek karakterleri başkişi olarak seçer ve büyük bir ustalıkla erkek ağzından konuşur. Eserlerinde erkek egemen yapı olması akıllara ataerkillik maksadını getirmesin. Kapak Kızı romanında üç başkişiden ikisi- Ersin ve Bünyamin- erkektir. Suzan Defter'de ise yine başkişilerden biri erkek biri kadındır. Her iki günlükte olaylara bakış açısı ve kullanılan dil yazarın ne kadar başarılı bir şekilde iki cinsiyete de bürünebildiğinin göstergesidir. Her ikisinin de hayata karşı umutsuzluğunu ve asla kendileri olarak hayat içinde bir yer edinemeyişlerini kendisi yaşamışçasına aktarır. Ayrıca yazarın kendisinin de farkında olduğu ve en dikkat çekici yönü kahramanlarının ölmesi hatta çoğu zaman yanarak ölmesidir. Sanki yazar bunu bir motif haline getirir. Ama aslında kahramanlarını öldürmesinin nedeni gerçek hayattaki iki yüzlülüklere son verme arzusudur. Karakterleri her zaman yalnızlıkla baş etmeye çalışan, kalabalıklar içinde bile yalnızlıklarında boğulan karakterlerdir. Yazarın bir diğer yönü de hikayelerinde gerek romanlarında birbiri ile iç içe geçmiş pek çok öykü vardır. Bu hikayesinin kahramanı bir sonraki romanın başkişisi olabilmektedir. Eserlerinde bu içe geçmişlik, yazarın kahramanlarından kolayca vazgeçemediğinin, kitap bitse bile yazarın söyleyecek sözünün bitmediğinin göstergesidir. Tunç'un son romanı Aşıklar Delidir ya da Yazı Tura'da romanın başkahramanının ismi Umut'tur ama roman umutsuzluğu anlatır. Yazar ilk günden beri koruduğu gerçekçi tavrını son romanında da sürdürür. Umut tedavisi olmayan bir hastalığa yakalanır. Yazar bu kitapta tarzını biraz değiştirmeyi dener. Kadın ve erkek iki temel karakter üzerinden ve onların ağzından olayları anlatır. Okuyucuya daha fazla sorumluluk yüklediği bir roman ortaya çıkar. Romanın esas konusu tedavi olmayan bir gen hastalığına yakalanan Umut'un yaşadıklarıdır. Hastalık sayesinde kader ve bilim karşı karşıya gelip okuyucuya metafiziksel sorgulamalar yapma imkanı sunar. - Türk Edebiyatı İsimler Sözlüğü Ayfer Tunç. http://teis. yesevi. edu. tr/madde-detay/ayfer-tunc Erişim tarihi: 27 Temmuz, 2022. - Şarklı Güvercin, G. Ayfer Tunç'un Romanlarında Şahıslar Dünyası. Yüksek Lisans Tezi, Gazi Üniversitesi, 2017. https://dspace. gazi. edu. tr/bitstream/handle/20.500.12602/175500/2c3b50feee79cd4f36822c99d8cd8a63. pdf?sequence=1."} {"url": "https://www.soylentidergi.com/bahceyi-evcillestirmek-estetigin-kiskacindaki-agaclar", "text": "Bahçeyi Evcilleştirmek, elinizdeki birkaç görüntüden yola çıkarak sorularla baş başa kalacağınız bir kurguda ilerliyor. Kendinizi yalın bir anlatım içinde denklemleri çözerken bulacağınız belgeselin ekibini ise şu isimler oluşturuyor: Yönetmen, senarist ve görüntü yönetmeni olarak Salome Jashi, bir başka görüntü yönetmeni olarak ise Goga Devdariani karşımıza çıkıyor. Belgeselin müziğini Celia Stroom, kurguyu ise Chris Wright üstleniyor. Ekibin yapımcı koltuğunu ise şu dört isim paylaşıyor: Vadim Jendreyko, Martin Roelly, Erik Winkler ve Pascal Moor. Orijinal dili Gürcüce olan belgesel; Berlin, Sundance, Locarno ve Sao Paulo Film Festivali'nde 2021 yılında gösterime girdi. Belgesel, balık tutan balıkçılara eşlik eden dalga sesiyle başlıyor. Daha sonra kamera izleyicinin dikkatini denizin üzerinde ilerleyen bir gemiye çekiyor. Burada izleyicinin kafasındaki soru zincirini başlatan ilk karşılaşma yaşanıyor: Denizin ortasında bir gemi ve geminin üzerinde tek bir ağaç. Bu soruyu yanıtlamak ya da aldığınız cevapla tatmin olmak belgesel boyunca izleyicinin sabırlı olmasını gerektiriyor. Çünkü belgesel olay örgüsünü anlaşılır kılan mekan, kişi, zaman gibi unsurlar bakımından izleyiciyi yeterince tatmin etmiyor. Örneğin belgeselde karşılaştığınız kişileri tanımak onların ağaçlarla olan ilişkilerini anlamakla mümkün oluyor. İzleyici bu kişileri tanımlarken, onların ağaçlarla kurduğu ilişkiyi kılavuz alıyor. Kişilerin olaya yaklaşımı ve ağaçların gelecekteki akıbetine ilişkin yorumları belgesele derinlik katıyor. Asıl mekanı yani evcilleştirilen bahçeyi görebilmek, o mekanın kendi başlarına birer yalıtılmış simülasyonu olan ağaçların seçilme sürecinin tamamlanmasını gerektiriyor. Bu süreç tamamlandığında mekanlar arası bir geçiş başlıyor ve ağaçlar bulundukları yerden estetik bütünlüğün içindeki bir parça olmak üzere taşınıyor. Ancak alt metinlerin yaratabileceği karmaşaya dikkat çekerek tam bu noktada durmakta ve olay örgüsünü en yalın haliyle açıklamakta fayda var. Belgeseldeki kaos, tek bir kişinin estetik algısını doyurmak için yaşanıyor diyerek söze başlayabiliriz. Gürcistan'ın eski başbakanı, emeklilik günlerinde kendine bir hobi buluyor ve Gürcistan sahilindeki farklı bölgelerden yüzlerce yıllık dev ağaçları toplatmaya koyuluyor. Bu asırlık ağaçların toprakla bağını aklınıza getirip, bunun nasıl mümkün olduğunu düşünmeye başlamış olabilirsiniz. Hemen açıklayalım, yazının başında da bahsettiğimiz iş makineleri işte tam da bu sorunun cevabını oluşturuyor. Eski başbakan tarafından oluşturulduğunu düşündüğümüz bir ekip, seçilmiş ağaçları belgesel boyunca tanıklık ettiğimiz uzun operasyonlar sonucu bulunduğu yerden büyük toprak kütleleriyle birlikte taşınmaya hazır hale getiriyor. Böylece bu görkemli ağaçlar, hiçbir masraf ve zahmetten kaçınılmadan eski başbakanın kişisel bahçesine taşınıyor. Elbette siz okurların da düşündüğü gibi, bu ağaçların birer meta gibi oradan oraya taşınmasına itiraz eden kimseler de belgesel boyunca karşımıza çıkıyor. Belgeselde yer alan kişiler, izleyiciye tanıtılmıyor. Kayda alınan duygu ve tepkiler üzerinden izleyicinin karakter algısı oluşturması bekleniyor. Bu tepkilerin karşısında, estetik seçimleri üzerinden belgesele dahil olan eski başbakanın karakteri, izleyicinin tahminleri ve merakı çerçevesinde şekilleniyor. İzleyici, öncelikle seçilmiş ağaçlarla ilişkisi olan kişilerle bir empati süreci yaşıyor. Bu empati süreci, gelecek ve geçmiş arasında kurulan bir çizgide gidip geliyor. Burada kişilerin anlatımları, anıları, beklentileri süreci şekillendiriyor. Seçilmiş ağaçların taşınma sürecine verdikleri tepkiler üzerinden kadın ve erkeklerin farklılaştığı görülüyor. Erkekler, seçilen ve topraktan koparılan ağalar için yapılan anlaşmanın karlılığına odaklanırken; kadınlar ağaçların hatırasına, ağacın gittiği yere adapte olup olamayacağına ve ağacın yetiştirilme sürecinde yaşadıkları zorluklara odaklanıyor ve duygularını bu gerekçeler üzerinden açıklıyor. Belgeselde üzerine fikir belirtilen ve aile toplantıları şeklinde kendini gösteren karşılıklı anlaşmalar, karlı çıkmanın imkanı üzerinden ilerliyor. Seçilen ağaçların karşılığında ise bir miktar para verileceği ve yol gibi altyapı iyileştirilmelerinin yapılacağı vaadinden söz ediliyor. Belgesel, seçilen ağaçların etrafından yaşayan ve ağaçlarla belli başlı ilişkiler kuran insanların tepkilerine uzun bir aralıkta yer veriyor. Bu ilişki, ağacın meyve vermesi, gölge yapması bakımından basit bir fayda zarar ekseninde irdelendiği gibi manevi ve duygusal bir bağlılık üzerinden de ele alınıyor. Toprakla ve onun içinde yaşayan canlılarla ekolojik ortaklığı olan ağaçların sökülme süreci, toprağın reddedilişine ve estetiğin zaferine işaret ediyor. Kadın ve erkeğin, doğa ve kültürün dikotomisi belgesel boyunca analize açık koşulları izleyicinin karşısına çıkarıyor. Kültür içine yerleştirerek açıklayabileceğimiz estetik, belgeselin neden sorusuna insan açısından bir yanıt verirken; doğa açısından karşılığı olmayan birçok soruya belgesel boyunca yanıt aranıyor. Bu, izleyicinin tohumun var olma zaferine değil de, biçimlendirilmiş olanın merakına yenik düşme ihtimalinin kuvvetinden kaynaklanıyor. Bir ağacın büyüme serüveninin öznesi haline gelen sabır; eski başkanın hemen şimdi telaşıyla yer değiştiriyor. Seçilmiş ağaçlarla henüz bir tohum ya da fidanken tanışan kişilerin anıları da evcilleştirilmiş bahçeye taşınıyor. Belki de bu yüzden belgesel, ağaçlarla ortaklaşa yaşam süren kişileri karşımıza çıkarırken, eski başbakanı bize seçimleri ve estetik algısı üzerinden simüle etmeyi yeterli buluyor. Belgeseli asıl mekanı görme sabrıyla izleyen izleyici son sahnede iklimlendirilmiş, biçimlendirilmiş ve estetize edilmiş mekanla karşılaşıyor. Belgesel boyunca hem izleyici hem de seçilmiş ağaçlarla ilişkisi olan kişilerce sorulmuş bir soru, Sökülen ağaç gittiği yere adapte olabilir mi?, belki de estetiğin yüceltilen kurgusuyla cevaplanmaya çalışılıyor. Sonunda izleyicinin karşısına doğanın dengesiyle benzeşim kurmak isteyen ancak matematik denklemleriyle ayakta kalmaya çalışan, adeta tertipli bir bahçe çıkıyor. Doğanın başına buyruk dengesini tutturmaya çalışan bahçe sahibi, bu kusursuzluk tasarısıyla, ne yazık ki elindeki cetveli saklayamıyor. Sizler için analiz ettiğimiz belgesel incelememizin sonuna geldik. Siz ağaçların seçilerek bulunduğu topraktan koparılması ve bir bahçede toplanması fikrini nasıl değerlendiriyorsunuz? Dilerseniz, bu sorunun yanıtını sizden, sizler MUBİ'de gösterimde olan ve bu yazıda incelediğimiz belgeseli izledikten sonra alalım. O halde, Söylenti ailesi olarak sizi keyifli bir izleme deneyimine uğurlayalım! Kaynak: Hermann Hesse, Ağaçlar, Kolektif Kitap, 9. Baskı, Eylül 2021, İstanbul."} {"url": "https://www.soylentidergi.com/bakis-acinizi-degistirecek-10-distopik-roman", "text": "Daha güzel bir dünya misyonuyla yolan çıkmış ütopyalara bir antitez olarak konumlanmış distopyalar; tarih boyunca birçok sistemi, rejimi veya yönetimi kendi dünyalarında kendi kurguları dahilinde çarpıcı bir gerçeklikle eleştirdiler. Usta yazarların hayranlık uyandıran bir öngörü ile ilmek ilmek dokuduğu bu karanlık dünyalar çoğu zaman toplumlarına acımasız birer ayna tutma görevini başarıyla yerine getirdiler. Bir tür olarak distopya eserleri 20. yüzyılın başından günümüze kadar geniş kitlelere ulaşarak toplumlar üzerinde büyük bir farkındalık ve aydınlanma etkisi yarattılar. Gelin bu türün bazı örneklerini birlikte inceleyelim, keyifli okumalar. Distopyalar yıllar boyunca çeşitli sorunları ele alarak muhtemel felaket senaryolarıyla biz okuyuculara farklı bakış açıları kazandırmışken tüketim çılgınlığı hakkında bir eser olmazsa olmazdı. J. G. Ballard 2006 yılında kaleme aldığı Öteki Dünya ile bu boşluğu fazlasıyla dolduruyor. Öteki Dünya kontrolden çıkmış bir modernizmin gelebileceği kaotik noktayı gözler önüne seriyor. Hayatı tüketimi körüklemekle geçmiş işsiz bir reklamcı olan Richard Pearson babasının gizemli ölümü sonucunda kendini Metro-Centre alışveriş merkezinde buluyor. Burası günümüzdeki alışveriş merkezlerinden oldukça farklı bir işlevde konumlanıyor. Vakitlerinin çoğunu bu kutsal ibadethanede tüketim yaparak geçiren ve bunun dışında kalan tüm yapıları tehdit olarak gören bir toplum işleniyor. Londra'nın Brooklands kasabasında tüm şehirden görülebilecek yüksek ve ışıltılı bir kubbeye sahip bu kutsal mekana girmesi kolayken her tabelanın kendisini gösterdiği Metro-Centre'dan çıkması oldukça zordur. Babasının ölümüne sebep olan saldırının ardında sıradan bir terör girişiminden fazlası olabileceğini anlayan Richard burada kalarak soruşturmaya başlar ve olaylar beklenmedik bir hal alır. Eserlerinde insan şiddetine sık sık yer veren Ballard bu distopyada kapitalizm ve modernizmin tehlikeli kombinasyonunun yanı sıra faşizmin yıkıcı etkisine de yer verir. Tüm bu kaosun ortasında kendilerine sembol olarak St. George haçını benimsemiş futbol holiganları şehir boyunca kaba kuvvet ile terör estiriyor. Günümüzden çok da uzak olmayan bir geleceği tasvir eden gerçekçi bir distopya arıyorsanız Öteki Dünya beklentinizi karşılayacaktır. Konusu ve işlenişi gereği 7'den 70'e çok geniş bir kitleye dokunabilen bir yapıt olarak Hayvan Çiftliği her okuyucuda farklı bir tat ve mesaj bırakır. Bir başka George Orwell klasiği olan bu modern fabl her distopya severin kütüphanesinden eksik etmeyeceği türden bir eser. Tarih boyunca siyasi oluşumları, şahsiyetleri veya sistemleri eleştirirken sayısız yazar birçok farklı yola başvurdu fakat bunu bir Hayvan Çiftliği kurgusu üzerinden aynı sertlikte ve akıcılıkta yapabilmek ancak Orwell gibi yaratıcı bir hayal gücünün altından kalkabileceği türden bir meydan okumaydı. Barındırdığı karakterlerin çoğu tarihe damga vurmuş siyasetçilere ve yöneticilere benzetilmektedir. Eleştirmen ve okuyucular tarafından Stalin yönetimindeki Sovyetler Birliği'ni merkeze aldığı varsayılan eserde Orwell sosyalizmin teorik ile pratik arasında barındırdığı uçurumuna vurgu yapar. Her ne kadar masum ve iyi niyetli şekilde eşitlik temeline dayandırılan bir sistem hayali kurulsa da insanın karakteri ve iktidar sevdasının baskın çıkarak sistemi kaçınılmaz sona sürüklediği bir olay örgüsü okuyucuya akıcı ve direkt bir şekilde geçer. 1984 ile birlikte George Orwell'in en çok okunan eserlerinden biri olma özelliğini taşıyan Hayvan Çiftliği, günümüzde distopya edebiyatının altın eserleri arasında yerini koruyor. Feminist edebiyatın önemli yazarlarından Katharine Burdakin 1937 yılında Swastika Geceleri'ni yazarak Nazi ideolojisinin Almanya sınırlarından tüm dünyaya yayıldığı bir ihtimali gözler önüne seriyor. Sadece siyasi yönden değil, gerek toplumsal gerek dini yönden bambaşka bir yapıya evrilen dünya tasvirinde Burdakin, kadın-erkek eşitsizliğini de bambaşka bir noktada konumlandırıyor. 27. yüzyılda geçen roman okuyucusuna kadın cinsinin üreme sürecindeki önemsiz bir araçtan fazla değer görmediği karanlık bir sınıf yapısı sunuyor. Mahzen benzeri yerlerde toplu olarak esaret altında tutulan kadınlar onlara dayatılan geleceğe boyun eğmekte ve yalnızca erkek çocuk dünyaya getiriyorlar. Hitler dini dışındaki tüm dinler zamanla dünyadan silinmiştir ve herkes tanrı olarak gördükleri liderlerine sorgusuzca tapınıyor. Fahrenheit 451'i anımsatan şekilde tüm kitapların yakıldığı bu baskıcı toplumda sanattan bahsetmek de imkansız. Yakın tarihe damgasını vurmuş bir sembolü derin bir kurgu ile işleyerek etkileyici bir eleştiriye imza atan Katharine Burdakin, Swastika Geceleri ile distopya edebiyatına farklı bir genişlik kazandırdı. Günümüz dünyasında bile üretimin yadırganamaz bir parçasını insan gücünün oluşturduğu bir düzenin içinde yaşıyoruz. Peki tersini hiç düşündük mü? Amerikalı Yazar Kurt Vonnegut bundan tam 70 yıl önce bu ihtimali düşündü ve sonucunda Otomatik Piyano ortaya çıktı. Yazar kitabının konusuyla ilgili 1973 yılında Playboy röportajında sorulan soruya Konusunu, konusu güle oynaya Biz'den araklanmış Cesur Yeni Dünya'dan güle oynaya arakladım. cevabını verdi. Cevabın mizahı yanını bir yana bırakırsak hiç de haksız sayılmaz. Kurgusal dünyası Biz, Cesur Yeni Dünya, 1984 gibi distopya edebiyatının önde gelen romanlarıyla paralellik gösterse de kendine has dili ve anlatım biçimiyle Otomatik Piyano oldukça özgün bir eser. Yazarların eserlerini kaleme alırken yaşantılarından esinlendikleri inkar edilemez bir gerçekse Kurt Vonnegut bunun en iyi örneklerinden. İkinci Dünya Savaşı sırasında Dresden şehrinde Almanlar'a tutsak tutulduğu dönemin yanı sıra General Electric bünyesinde çalıştığı yılların Otomatik Piyano'nun yağ ve cıvatalardan meydana gelen metalik dünyasının oluşumunda etkili olduğunu söyleyebiliriz. Kitap yakın gelecekte Üçüncü Dünya Savaşı sırasında insan emeği olmaksızın üretim yapmanın mümkün kılındığı süreç sonucunda oluşan kriz halini merkezine alır. Patronlar-Mühendisler ve iş güçleri ellerinden alınmış alt sınıf olarak iki sınıfa ayrılmış bir toplumun acı verici portresi çizilir. Kapitalizmin ile insan ahlakının haksız dövüşüne tanıklık edebileceğiniz Otomatik Piyano, dünyamızın geleceğini şekillendirecek nesiller tarafından kesinlikle okunması gereken bir eser. Suçluların cezalandırılma biçimi her zaman bir tartışma konusu olmuştur. Cezanın caydırıcılığı potansiyel suçluları kafalarındaki eylemlerinden alıkoymaktan oldukça uzak olacak ki dünya geneli suç oranlarında istikrarlı bir artış gözlemleniyor. Hillary Jordan'ın kaleminden 2011 yılında çıkan Uyandığımda, tam da bu konuya farklı bir bakış açısıyla yaklaşan bir eser konumunda. Bugünkü halinden oldukça uzaklaşmış; kadınların pantolon giymesinin uygun görülmediği, eğitim almalarının önünün kapandığı, eşcinsel ve feministlerin toplum için birer tehdit olarak tanımlandığı distopik bir Amerikan toplumu tasvir ediliyor. Bu karanlık dünyada günden güne artan suçlar sonucunda hapishanelere kaynak sağlanamaz ve yönetimin bulduğu çözüm oldukça sıra dışıdır; işledikleri suça göre derilerine renk enjekte ederek onları toplumda ifşa etmek. Tecavüzün mavi, hırsızlığın sarı, kürtaj yaptırmanın kırmızı renge mahkum edilmesiyle yürütülen süreç okuyucuya oldukça ilginç bir bakış aşısı sunar. Romanın ana kahramanı ve kürtaj suçundan hüküm yemiş Hannah Payne'in gözünden baktığımız bu toplumda kırmızı ten rengi ile ayrıştırılmak nasıl bir his doruklarımıza kadar hissediyoruz. Amerikalı yazarın feminist görüşlerine de sıkça rastladığımız eser, ataerkil toplumun kontrolden çıkması durumunda ne gibi sonuçları olabileceğini de sert bir dille betimler. 2014 Yılında yayımlanan Kafes romanıyla Netflix yapımcılarının dikkatini çeken ve hikayesi Bird Box ismiyle beyaz perdeye uyarlanan yazar Josh Malerman, 2019 yılında okuyucusunun karşısına Teftiş ile çıkıyor. Bu karanlık roman esrarengiz iki okulda gelişen paralel ve gizemli bir hikayeyi ele alıyor. Kitabın ilk bölümleri görece ağır ve sıkıcı gelebilse de sistemin kavranması ve atmosferin yoğunlaşmasıyla okuyucuya üst seviye bir gerilim ve gizem hazzı sunuyor. Okuldaki öğrencilerin A'dan Z'ye harflerle isimlendirilmesi olaya farklı bir bakış açısı katıyor. Katı kuralların ve otoriter yönetimin yüklediği baskı ve korku rejimi kitabın ana karakteri J'yi belirlenmiş kalıpların dışına ve dış dünya ile bağlantı kurma çabası içine girmeye itiyor. Roman ayrıca merkezinde barındırdığı Karşı cins mükemmele ulaşma yolunda sadece bir dikkat dağıtıcı mıdır? sorusuna cevap ararken sosyolojik çalışmalara veri olabilecek tartışmalar için etkini bir kaynak niteliğinde. Siyah bulutların üzerinden hiç eksik olmadığı dünyası ve gerek psikolojik gerek fiziksel şiddet baskısının omuzlardan hiç kalkmadığı bu akıcı distopya özellikle kasvetli kış aylarında okunduğunda distopya severlerin raflarında özel bir yer alacaktır. Türk edebiyatının başarılı yazarlarından Zülfü Livaneli'nin 2008 yılında yayımlanan romanı Son Ada listemizdeki tek yerli eser. Romanın merkezinde toplumdan izole, kendi yağında kavrulan ve mutlu mesut yaşamını sürdürenbir ada halkının kötü niyetli bir diktatörün dokunuşuyla bir cehenneme dönüşmesinin acıklı portresi yer alıyor. Livaneli politik tutumuna paralel olarak otoriter rejimleri Son Ada eserinde kurguladığı hikaye ile acımasız ve yalın bir şekilde topa tutuyor. Siyasilerin halkı açlık ve sefaletle tehdit edip gözlerine at gözlükleri geçirerek sadece bakmasını istedikleri yöne baktırabildikleri ve görmesini istedikleri şeyleri gördürebildikleri gerçeği net bir şekilde okuyucunun yüzüne vuruluyor. Romanın ilerleyen bölümlerinde yaşanan dehşet dolu olayları eli kolu bağlı şekilde okuma süreci bir hayli yıpratıcı ve düşündürücü. Bir nevi çoban-sürü ilişkisine evrilen başkan ile ada halkı arasında yaşananlar kurguyu kaçınılmaz sona sürüklüyor. Başı önde bir şekilde kendilerine dayatılan yaptırımlara boyun eğen toplumu ve elinde kırbaç tutan yönetimi okudukça günlük hayattan örneklere benzetmek gittikçe mümkünleşiyor. Alegorik mesajlarla dolu bir Livaneli romanı olan Son Ada, yerli distopya bulma konusunda kıtlık yaşayan okuyucular için bulunmaz bir nimet değeri taşıyor. Nobel edebiyat ödüllü İngiliz yazar Doris Lessing'in 1974 yılında kaleme aldığı Hayatta Kalma Güncesi; bilim kurgudan uzak, gerçekçi ve çarpıcı bir distopya. Doğal kaynakların tükenmek üzere olduğu bir dünyada çarklar nasıl dönerdi? Tabii ki güçlülerin güçsüzlerin üzerine basarak yarınlarını kurtardıkları ve sınıf farkının giderek açıldığı bir şekilde... Doğanın fabrika ayarlarıyla oynanması yetmemiş gibi insan psikolojisinin de yerle bir edildiği bu dünyada bir düzen veya denetimden bahsetmek oldukça zor. Tam anlamıyla kaosun hüküm sürdüğü toplumda yağmalanan dükkanlar, moloz yığınına dönüşmüş binalar ve kol gezen çocuk çetelerine sık sık rastlanır. Bütün bu karmaşayı kendisine emanet edilen bir kız çocuğunun sorumluluğuyla hayatta kalma savaşının ortasında yaşlı bir kadının bakış açısıyla görüyoruz. Yozlaşmanın, açgözlülüğün ve bireyselciliğin kriz anlarında nasıl insanı ele geçirip onu vahşi bir hayvana çevirebileceğine tanıklık ettiğimiz Hayatta Kalma Güncesi, okuyucuyu sorgulamaya iten bir roman olma özelliğine sahip. Distopya edebiyatının miladı olarak kendinden sonra gelen birçok yazara büyük ilham kaynağı olmuş bir Jack London eseridir Demir Ökçe. Yayım yılı olan 1908'den bugüne içinde barındırdığı fikirleri ve değerleri tüm çarpıcılığıyla taşımayı başarmış ölümsüz bir başyapıt kendisi. Jack London henüz yirminci yüzyılın başlarında oligarşi ve kapitalizm çarkının toplumlar üzerinde bırakabileceği derin yaraları şaşırtıcı bir öngörü sergileyerek gözler önüne serdi. Böylece sonraki özel fikir insanları için görmezden gelinemeyecek derecede bir farkındalık ve aydınlanma yaratarak Orwell, Huxley, Bradbury gibi birçok usta yazara bir distopik dünyanın kurgulanması konusunda yol gösterici olur. Eserde acımasızca proletaryanın üzerine basarak büyüyen tröstlere karşı geri adım atmayan Ernest Everhard'ın direnişi üzerinden sosyalist bir devrim ihtimali üzerinde durulur. Amerika kırsalında, işçi sınıfının bağrında kavrularak yetişmiş bir yazar olması elbette Jack London'ın kaleminde oldukça etkili olacaktı. Bu etki birçok eserinde net bir şekilde görülse de politik ve fikirsel bağlamda okuyucuya sunduklarıyla Demir Ökçe diğerlerinden ayrı bir kategoride değerlendirilmeli ve şüphesiz ki topluma ayna tutan ölümsüz eserlerin arasında yerini almalıdır. Yevgeni Zamyatin'in kaleminden çıkan Biz, 1924'te yayımlandığı dönem Sovyetler Birliği'nde bir tehdit unsuru olarak görülünce 1988 yılına kadar kendi dilinde Rus okuyucularla buluşamadı. Bir edebi eserin çeşitli siyasi topluluklar tarafından tehlikeli görülerek yasaklanması başlı başına o eserin ne kadar çarpıcı ve bilinmesinin istenmediği bazı gerçekleri gün yüzüne çıkardığının en net göstergesidir. Kendisinden sonra oluşturulacak distopik dünyalara bir esin kaynağı niteliği gören Biz, uzak gelecekte geçen ve otoriter bir Tek Devlet tarafından yönetilen bir toplumu konu alır. Artık isimlerin ve şahsiyetlerin bir öneminin kalmadığı bu yeni toplum yapısı matematik merkezli bir şekilde yönetilmektedir. Şahıs isimleri bile matematiksel kodlardan oluşurken bunaltıcı bir polis yönetimi insanları sürekli denetlemektedir. Bireylerin ne zaman uyuyacakları, eşleriyle cinsel ilişkiye girecekleri ve özel hayatlarında yapıp ettikleri dahi devletin şekillendirmesiyle yürütülür. Duvarları şeffaf ve dışarıdan gözlenebilir evlerde yaşayan toplumda herkese en temel görevi mutlu olmak ve kendini bu yola adamaktır. Hayal gücü, maneviyat ve şahsi zevklerin ölümcül birer zehir olarak görülür. Romanın ana karakteri D-503 başlarda her şeyin yolunda olduğunu ve sistemin kusursuz işlediğini düşünse de zamanla aydınlanacak ve kendini gerçek mutluluğu arayış yolunda bulacaktır. Günümüze kadar yazılmış distopyalarda alışmış olduğumuz klasik totaliter rejim ile başkaldırının çatışmasının ilk ve en saf örneklerinden birinin okuyucuya sunulduğu Biz, kült distopya romanları arasında vazgeçilmez bir eserdir."} {"url": "https://www.soylentidergi.com/bana-karanligini-anlat-bir-kadinin-yuzlesme-ve-ozgurlesme-hikayesi", "text": "Prömiyerini 41. İstanbul Film Festivali'nde yapan ve Gizem Kızıl'ın ilk uzun metrajı olma özelliğini taşıyan Bana Karanlığını Anlat filmi, 23 Eylül'de vizyondaki yerini alacak. Başrollerini Aslıhan Gürbüz, Serpil Gül, Gizem Güçlü, Selim Can Yalçın, Giray Altınok ve Yasemin Szawlowski gibi isimlerin paylaştığı film geçtiğimiz günlerde yapılan 29. Uluslararası Adana Altın Koza Film Festivali'nde Aslıhan Gürbüz'e En İyi Kadın Oyuncu dalında ödül kazandırdı. Aynı zamanda En İyi Özgün Müzik dalında iki ödüle sahip olan film, tek mekanda geçmesine rağmen akıcı anlatısıyla dikkat çekiyor. Gelin daha vizyona girmeden festivallerden övgüler ve ödüllerle dönen Bana Karanlığını Anlat'ı mercek altına alalım. Film temelinde hayatını ondan öncesini hatırlayamayacak kadar uzun bir süredir kocası Veli'nin yörüngesinde geçiren Nermin adındaki kadının, bir akşam yemeği sırasında kocasını aniden kaybetmesini ve bu olaydan sonra gasilhanede geçen birkaç saati konu alıyor. Açılış sekansını kocası kalp krizi geçirdiği sırada ona ilaç getirmek yerine öylece duran ve ölüm gerçekleştikten sonra oturup yemeğini yemeye devam eden bir Nermin göstererek yapıyor Gizem Kızıl. Aslında daha bu ilk andan itibaren anlıyoruz filmin içinde bize anlatacağı büyük ve karanlık bir derdi olduğunu. Bu açılış sahnesi dışında filmin tamamı birçok insan için huzursuzluk verici ve karanlık bir yer olan gasilhanede geçiyor. Bu ölümle birlikte gasilhaneye doluşan Veli'nin annesi, dayısı, kardeşi, baldızı ve gassal da hikayede bize eşlik ediyorlar. Bunun yanı sıra Veli'nin annesinin yıllardır keşke Nermin değil de o gelinim olsaydı gözüyle baktığı başka bir kadın da dahil oluyor gasilhane atmosferine. Buradan da anlayacağımız üzere aslında filmde hem karakterler arası hem de içsel büyük bir çatışma söz konusu. Gelin-kaynana diyalogları üzerinden kadının kadın üzerindeki şiddetinden tutun, annenin erkek evlat farklı tarzı eril cümleleriyle Türk toplumunda var olan toplumsal cinsiyet ayrımını, yıllardır aile yapısına yerleşmiş olan kültürel dokunun genel yapısıyla birlikte ele almayı başarmış Gizem Kızıl. Veli'nin annesi gibi geleneksel ataerkil aile içine doğup onunla büyüyen kadınlar yine aynı ataerkil kaideleri sürdürme eğiliminde oluyorlar. Erkek çocuk doğurduğunda ise bu kadın, gücün doruğuna kaynana olarak ulaşıyor. Anne gelecekteki güvencesi olarak gördüğü oğlunu kayırarak genç erkeğin kendi eşinden hizmet beklentilerini şekillendiriyor. Filmde gözle görülen gelin kaynana çekişmesi olarak ortaya çıkan bu olgu işte bu ataerkil kalıbın bir ürünüdür. Film karakterlerine ve aileye yüklediği her özellikle, toplumsal cinsiyet eşitsizliğinin bir kültür meselesi olduğuna, kadının aile ve erkekten bağımsız düşünülmeyecek hale getirilmesine, eril bakış açışının kadınlık üzerinde nasıl hakimiyet kurduğuna kadar birçok noktaya parmak basmış. İşin en başarılı noktası da bu parmak basmaların göze parmak sokarcasına değil, 80 küsur dakika içerisinde yavaş yavaş boğazınız sıkılıyormuş hissi vererek yapılmış olması. Filmin derdini, ne anlatmak istediğini, neyin üzerinde durduğunu çok iyi anlıyorsunuz çünkü herkesin öyle ya da böyle yakından şahit olduğu şeyler bunlar. Diyaloglardan beslenen filmin en can alıcı noktalarından biri Nermin'in musalla taşında yatan kocasıyla yüzleştiği an. Nermin'in nefes alamayışlarını, yıllardır hem içine düştüğü aile hem de kocası tarafından nasıl kolundan yakasından çekiştirildiğini, baskılandığını ve tek başına bırakılmış bu kadının nasıl bu olanlara boyun eğdiğini acı şekilde öğreniyoruz. Nermin konuştukça çözülüyor, konuştukça daha fazla haykırmak istiyor, konuştukça daha fazla anlatmak istiyor içindeki karanlığı. O karanlığın nasıl dört bir yerini sarıp onu işlevsiz, hareketsiz, anlamsız bıraktığını daha fazla anlatmak istiyor. Bir zamanlar aşık olup evlendiği adamın istekleri doğrultusunda yaşanamamış, kaybedilmiş gibi görünen bir hayat, başkalarını memnun etmek adına kendimizden verdiğimiz ödünler, zamanla neyi sevip neyi sevmediğimizi ve kabiliyetlerimizi unutmamız, benliğimizden uzaklaşmamız ve bunların yıllar yılı birikip sevginin yerini öfkenin alması. Nermin konuştukça bu yaşananların ağırlığı göğsünüze çöküyor. Nermin'in çocuk doğuramadığına dair diyaloglar ise yine toplumun kadından beklentilerine götürüyor bizi. Kadının aileyle anlam kazanmaya başlayan ve toplum tarafından her şeyden önce eş ve anne olarak görülmek istenen sosyal pozisyonunu odağa alıyor. Neslin devamını erkek otoritesinin değişmez garantisi, kadının biricik yeri ve yetki sınırlarını da annelik olarak gören kafa yapısının Nermin'i nasıl eksik ve değersiz hissettirdiklerine şahit oluyoruz. Bana Karanlığını Anlat, toplumsal cinsiyete dayanarak erkek ve kadına biçilen değerler, roller ve kalıpların hiyerarşik olarak araştırıcılığını gözler önüne seriyor. Kadının hem aile içinde baskılanmasına hem de toplumdan soyutlanıp silinmesine, benliğini ve sesini kaybetmesine ön ayak olan tüm tutum ve davranışları kısa bir süre zarfında seyirciye aktaran Gizem Kızıl'ın başarılı kalemi, yer yer kara mizahla da beslenip seyirciyi güldürmeyi başarıyor. İnce işlenmiş bu senaryoyu Aslıhan Gürbüz'ün Nermin'in her duygusunu kusursuz şekilde aktardığı güçlü oyunculuğu da oldukça yükseğe taşıyor. Tüm bu olumsuzluklara ve karanlığa hapsolmuş yıllara rağmen bir kadının, bu ölüm sayesinde özgürleşmesine şahit oluyoruz en nihayetinde. Ataerkil aile yapısı ve sürekli baskılandığı erkek ondan bir arabayla uzaklaşırken Nermin'in ilk kez derin ve rahat bir nefes aldığını görüyoruz. 23 Eylül'de vizyona girecek olan Bana Karanlığını Anlat'ı beyaz perde de izleme fırsatını kaçırmamanızı diliyor, filmin derdinin kesinlikle görülmeye değer olduğunun altını çiziyoruz."} {"url": "https://www.soylentidergi.com/barbarian-indie-korku-sinemasina-yeni-bir-nefes", "text": "Barbarian; hayatta kalmaya çalışırken bencil olamayan bir kadının, insanlığını kaybetmiş bir annenin, bitmek bilmeyen bir erkek egosunun, cinsiyetçiliğin, duygusal ve fiziksel şiddetin, yozlaşmış otoritenin ve klasikleşmiş korku tabularını yıkmaya çalışan bir yönetmenin hikayesini ele alıyor. İlgi çekici hikayesi, karakterleri ve kamerasıyla film; ilk saniyelerinden itibaren bizi diken üstünde tutmayı başarıyor. Karanlık, hastalıklı ve güvenilmez bir dünyaya girdiğimizi hissederken tedirgin edici hiçbir unsurla karşılaşmamamız ise seyirci olarak bizi daha çok korkutuyor. İzlerken hikayenin nereye gittiğini ve neyle ilgili olduğunu bildiğimizi düşünüyoruz ama film, bize ne kadar yanıldığımızı ilk dakikalarında kanıtlıyor. Film gerçekten akıllı bir şekilde kendini inşa etmeye başlıyor, karşısındaki insanı bir saniyeliğine bile aptal yerine koymuyor. Film, bizlere karakterleri ve mekanı tanıma ve analiz etme fırsatı sunarken temposunu düşürmüyor; tatlı bir akışta gerçekleşen olaylara eşlik etmemize izin veriyor. Hikayenin birtakım dertleri var ve bunu görsel bir zekayla, estetikten ödün vermeden anlatıyor. Zach Cregger, Barbarian için köklerinden uzaklaşabildiği kadar uzaklaşmış ve yeni bir alanda kendi sesini bulmuş diyebiliriz. Cregger, 10 milyon dolarlık bir bütçeyle Disney seviyesinde bütçelere ihtiyaç duymadan da doyurucu işler ortaya çıkarabileceğini gözler önüne sermekten kaçınmıyor. Tess Marshall, kısa bir iş görüşmesi için Detriot'ten Airbnb kiralar ve şehre geldiğinde Keith isminde bir adamın kiraladığı evde kaldığını ve ikisinin de aynı tarih için, farklı sitelerden, evi kiraladıklarını öğrenir. Tess evde kalıp kalmamak konusunda kararsız kalsa da dışarıda devam eden yağmur fırtınasına dönmek istemez ve Keith'in de ısrarlarıyla genç adamla evi paylaşmaya karar verir. Başkahramanımız tedbiri elden bırakmamak konusunda inatçıdır fakat gecenin ilerleyen saatlerinde, Keith'in evde bulduğu şarap eşliğinde, ikili aralarındaki buzları eritmeye başlar. Sonraki sabah ise işler Tess için ilginç bir hal alır. İş görüşmesinden döndüğü sırada evsiz bir adamın bağırarak ona doğru koşması ve onu eve kadar kovalamasıyla Tess telefona sarılıp polisi arar fakat, ABD'nin çözülemeyen sorunu haline gelen, polis Tess'in yardım isteğini yanıtsız bırakır. Çaresizliğiyle kendisini sakinleştirmeye çalışan kahramanımız günün ilerleyen saatlerinde evde tuvalet kağıdı arayışına çıkar ve bodrum katında duvara gömülmüş bir kapı bulur. Başlarda bulduğu şeyden rahatsız olan ve macera aramayan Tess bodrumdaki kapının üstüne kapanmasıyla merakına yenik düşer. Tess kapıyı açıp küçük bir aynanın yardımıyla gizli bölmeyi aydınlattıktan sonra ileride parçası olmaktan çok pişman olacağı bir hikayenin sonunu kendi elleriyle yazdığının farkına varmadan içeri girer. Filmin ikinci hikayesi ve başkahramanı olan AJ ise ona karşı açılan tecavüz davası sırasında işini, parasını ve kendisine olan güvenini kaybederken kendi başına açtığı tüm felaketlerden kaçmak için evin asıl sahibi olarak Airbnb'ye geri döner. AJ işlediği suçu kabul etmekten aciz, egoist, manipülatif bir adam olarak bulduğu gizli geçidin başına ne tür bir bela açacağını kestiremez ve ilerleyen zamanlarda ise Tess ile aynı kaderi paylaşmak zorunda kalır. Tess seyirci olarak kendimizle kolayca özdeştirebileceğimiz bir karakter değil, kendine ait düşünceleri ve duyguları olan, en kritik noktalarda bile bencil olmayı başaramayan bir kadın fakat bu bizi onunla bir bağ kurmaktan alıkoymuyor. Klişeleşmiş korku kahramanları gibi olmaktan hem çok uzak hem de bir o kadar yakın. Seyirci olarak film boyunca Tess bizi bir kez olsun duyabilse ve ona kaçıp kurtulmasını söyleyebilsek diye can atarken, Tess tam aksini yapmaya devam ediyor ama en temel fark, film bizi bunun bir gerçeklik olduğuna fazlasıyla inandırıyor. Tess kararlarıyla var olan bir karakter ve aptal biri değil, çevresindeki her şeye tedbirle yaklaşıyor fakat attığı adımları, nereye giderse gitsin, içinden gelerek atıyor. AJ'e karşı Tess'e hissettiğimiz duyguları hissedemiyoruz. AJ ekrandaki ilk sahnesiyle ona karşı oluşmaya başlayan sempatimizi süpürüyor ve yerini nefrete bırakıyor. Karakter bunalımındaki korkak bir tecavüzcünün yaşaması film için en büyük dertlerimizden biri değil, Tess ile arasındaki en büyük fark da bu. AJ, Tess'i dehşete düşüren odayı bulduğunda evi kiraya verirken daha fazla para alabileceği ihtimaline seviniyor ve hiç tereddüt etmeden elinde bir metreyle geçidin karanlığına dalarken ona ne olacağını merak ediyoruz ama kesinlikle onun adına endişelenmiyoruz. Barbarian ilk önce bizi kamera açılarıyla kendisine hayran bırakıyor. Tess'in verandaya adım atmasıyla birlikte kadraj ikili bir hale geliyor. Tess'in yüzüne ve kilide yakın açılardan bakarken, uzak çekimlerde evde bir şeylerin yolunda gitmediği hissine kapılıyoruz. Verandadaki ışıklandırma Tess'i aydınlatmak yerine küçük bir obje gibi gösteriyor ve dışarının karanlığı evin kapısında beklemekten çok daha güvenli görünmeye başlıyor. Kamera Tess ile hareket ettiği sırada açıyı da değiştiriyor ve kadrajda her zaman başkahramanımızı görebiliyoruz. Filmin en çok kullandığı teknik olan frame within a frame, Tess'i evde geçirdiği süreç boyunca olduğundan hep daha küçük göstermeyi amaçlıyor ve çoğu noktada da başarılı oluyor. Bu klostrofobik çerçeveler sayesinde film bizi de nefessiz bırakıyor ve Tess kadar biz de yaşanan durumun içinde sıkışıp kalıyoruz. Özellikle bodrum katında ve mahzende geçen sahneler için kullanılan geniş açılar, ekrana daha çok dikkat etmemize ve bir şeyler olmasını beklediğimiz sahneler için kendimizi hazırlamamıza neden oluyor. Olmasını beklediğimiz jumpscare, diyalog veya hareket gerçekleşmese bile kamera bizi germeyi başarıyor. Yönetmenin kamerası çoğu zaman paranoyaya, sıkışıp kalmış olmanın getirdiği korkuya ve yabancı bir alanda olmanın rahatsızlığına oynuyor. Kendinden emin bir şekilde ve estetik kaygılarıyla bu yılın en güzel karelerine sahip olan korku filmlerinden biri olmayı da başarıyor. Göz alıcı sinematografisi ve kurgusuyla birlikte Barbarian'ı bu kadar ilgi çekici kılan başka bir element de ışığın ve karanlığın ustaca kullanılmış olması. Elbette ışığın iyiyi, karanlığın ise kötüyü temsil etmesi gibi basit bir sembolizmden bahsetmiyoruz. Işığın ve karanlığın, hikayenin işleyişiyle birlikte filmi ikiye ayırdığını söylemek mümkün. Tess ve AJ'in gün ışığında geçirdikleri zamanla, mahzende ve gecenin karanlığında geçirdikleri zaman arasında birçok şeyi değişmiş olarak buluyoruz. Barbarian sadece hikayesi, mesajları ve karakterleriyle değil, aynı zamanda bir görsel sanat ürünü olarak da bizleri tatmin ediyor. Son zamanların en iyi indie filmlerinden biri olmakla kalmıyor ve size nostaljik bir seyir zevki de sunuyor."} {"url": "https://www.soylentidergi.com/barbie-film-incelemesi-plastik-degil-fantastik", "text": "Bu yılın en iddialı filmlerinden biri olan Greta Gerwig imzalı Barbie sonunda vizyona girdi. Renk paletiyle ve detaylarıyla görsel bir şölen sunan film, son derece neşeli bir manifesto olmayı başarıyor. Barbie, yalnızca bir oyuncak reklamı veya animasyon filmlerinin live-action hali olabilirdi. Fakat bunun yerine kadın olmanın zorluklarına değiniyor. Kadınlığın patriarka altındaki ürkütücülüğüne, mükemmel olma algısının saçmalığına ve Barbie'nin neyi temsil ettiğine dair varoluşsal bir bakış sunuyor. Barbie, yılın en şaşırtıcı ve cüretkar filmlerinden biri oluyor. Anlamsız bir fiyasko olarak sonlanabilecek bir proje; film yapımcılığının sağlam, önemli ve dokunaklı bir parçası olmayı ve aynı zamanda izlemesi muazzam bir eğlence olmayı başarıyor. Barbie, 2001: A Space Odyssey filmine bir göndermeyle başlıyor: Barbie, ikonik mayosuyla çorak bir arazide farklı oyuncak bebeklerle oynayan kızların arasında yükseliyor. Tüm kızlar Barbie için ellerindeki oyuncaklarından vazgeçiyor. Barbie oyuncağı, bir fikir olarak pek çok alanda kartları yeniden dağıtıyor. Barbieland'de ise Barbie, kızlara ilham veren ve cinsiyetçiliğin tüm sorunlarını çözen bir ikon haline geliyor. İlk Barbie oyuncağı piyasaya çıkalı yaklaşık 60 sene oldu. İlk çıktığından beri popülaritesini her daim korudu. Barbie, var olduğu ilk günden beri herkes için farklı bir şeyi temsil eden bir figür oldu. Kimi için küçük kızlara istedikleri her şey olabileceklerini söyleyen güçlü bir kadının simgesiyken kimi için sosyetenin ulaşılması imkansız güzellik standartlarının altını çizen ve tek tip güzelliği ön plana çıkaran bir dayatmadan ibaretti. Film ilk duyurulduğu zaman, pek çok kişinin aklında bu filme gerçekten ihtiyacımız olup olmadığı sorusu vardı. Ancak tam bu noktada Gerwig, modern ve feminist bir hikaye anlatmak için Barbie'nin temsil ettiği tüm şeyleri yıkarak cesur bir vizyonla karşımıza çıkıyor. Barbieler için hayat zor veya karmaşık değil. Çünkü her biri plastik bir cennette yaşayan oyuncak bebekler. Fakat burada esas detay, kadınlar tarafından yönetilen ve kadın düşmanlığının söz konusu bile olmadığı bir toplumun ne kadar ütopik olduğudur. Gerçek Dünya'daki zehrin hiç ulaşamadığı Barbieland, adeta bir cennettir. Bu dünyada her işi Barbieler yapar, her gün mükemmeldir. Barbielerin her biri birbirini sever ve destekler, Kenler onlara hayatı zehir etmez. Greta Gerwig aracılığıyla Barbielerin varlığı; kadın olmanın zorluklarına, genel olarak hayatın ürkütücü doğasına, mükemmel olmaya çalışmanın anlaşılmasına varoluşsal bir bakış haline geliyor. Mükemmel kavramı doğası gereği absürttür. Ancak bu kelime aynı zamanda Barbie'nin insanlar için ifade ettiği iyi ve kötü her şeyi kapsar. Klişe Barbie bir gün mükemmel olmayı bırakır. Kafasında ölüme dair düşünceler belirir, selülitleri çıkar ve düz taban ayakkabı giymek zorunda kalır. Bizim dünyamızda normal olan her şey, onun için bir kabustur. Bunu çözmek için Gerçek Dünya'ya gelmesi gerekir. Barbie Gerçek Dünya'ya geldiğinde tacizle ve eşitsizlikle karşılaşır. Bu dünyanın sertliği yüzünden ilk kez ağlar. Ken ise atlarla ve pahalı arabalarla tanışır. Ken, bizim dünyamızda kadınları nasıl objeleştirebileceğini ve bu sayede kadınları kısıtlayarak nasıl güç sahibi olabileceğini öğrenir. O artık bir Kenceldir. Ken, Barbieland'e döndüğünde öğrendiği ataerkillik vizyonunu uygular. Artık her gece Kenler için erkekler gecesidir. Barbielerin varlığı, göze hoş görünen objeler olmaya indirilir. Barbieland'in eski belediye başkanı, erkeklere hizmet etmeye başlar. Barbieland'deki Yargıtay, bir anda amigo kız takımına dönüşür. Barbielerden sonra üretilen Ken bebekleri, Ademlerin Havvasının olmasına yakın bir mantığa sahip. Kendileri birer birey değildir, birer yoldaştır. Ken bebekler yalnızca Barbie'nin aksesuarıdır. Filmde de bu fikri güçlendirmeye yönelik bir anlatı var. Barbieland'de, Barbie'nin sahilde yaşayan erkek arkadaşı sadece Ken'dir ve işi sadece plajdır. Ken, Gerçek Dünya yolculuğunda erkeklerin egemen olduğu bir toplum keşfeder. Ken'in sevecen masumiyeti ve saflığı, ona yabancı olan bir kavram yüzünden yok olur: Ataerkillik. Ken, erkek egemenliğinden sarhoş olur ve film, bununla dalga geçer. Gerwig'in Barbie'si, ataerkil ideolojinin topluma ne kadar zarar verdiğini anlatma konusunda mükemmel bir iş çıkarıyor. Film her ne kadar kadınlara hitap etse de asıl izlenmesi gereken kitle, erkeklerdir. Barbie, herkesin gerçekten duyması gereken bir noktaya değiniyor: Kadın haklarını, fırsatlarını ve güvenliğini tehdit eden bir Barbie bebeği değil, ataerkilliktir. Little Women ve Lady Bird ile kadınların sesini duyuran bir yönetmen olarak anılmaya başlayan Greta Gerwig, Barbie filmi için kesinlikle en doğru yönetmen. Her filmin senaryosu, gerçek hayattan bir şeyler içerir. Önceki iki filmi, genç kızların kadınlığa geçişinde yaşadığı zorlukları ele alan birer coming of age filmiydi. Gerwig'i başarılı bir yönetmen yapan şeylerden biri belki de çocuk ruhunu koruyabilmesidir. Genç kız olmanın zorluğunu anlattığı başyapıtı Lady Bird bu yüzden çok gerçekçi hissettiriyordu. Little Women ise Gerwig'in Jo March'a yazdığı bir aşk mektubuydu. Gerwig, iki filminde de kadınlığının her safhasını kucaklamış ve en dürüst şekilde kadın olma deneyiminin evrenselliğini yansıtmayı başarmıştı. Şimdi ise Gerwig, yeni bir şey keşfediyor: Şimdilerde çocukça bulduğumuz ve patriarkanın kadınları birbirine düşürmek için kullandığı bir figüre yeni bir benlik kazandırıyor. Üçüncü filmi Barbie ile yönetmen, kadınların ataerkil bir toplumda kişiliğini kaybetmesi ve kendisine bir birey olarak yer bulamamasıyla ilgileniyor. Diğer filmlerinde olduğu gibi Barbie filminde de kadınların izlerken iç geçireceği monologlar bulunuyor. Gerwig, kadınlığın doğasını ve ataerkil toplumun tuzağını onunla dalga geçerek anlatıyor. Film açıklandığından beri cast tercihi oldukça sık konuşuldu. Ancak filmi izledikten sonra emin olduğumuz bir şey var ki o da Margot Robbie ve Ryan Gosling olabilecek en iyi Klişe Barbie ve Klişe Ken. Margot Robbie zaten kutusundan yeni çıkmış canlı bir Barbie gibi görünüyor. Robbie, kollarını ve eklemlerini gerçekten plastikten yapılmış gibi hareket ettiriyor. Babylon ve Birds of Prey de dahil olmak üzere önceki filmlerinde de fiziksel bir performans sergilemişti. Robbie, bu sefer de fiziksel komediyi sonuna kadar kucaklıyor. Metot oyunculuğunun ayaklar altına alındığı bu zamanlarda filmin reklam süreci boyunca rolden çıkmayan ve karakterini en iyi şekilde yansıtan Ryan Gosling ise kesinlikle Ken olmak için doğmuş. Drive'da olduğu gibi toksik bir erkek olmaktan son derece uzak, tamamen başka bir karakteri oynamayı başarıyor. He is Kenough! Kadronun geri kalanına gelince daha detaylı bir yorum yapmak pek mümkün olmuyor. Filmin kadrosu çok geniş ve herkes yeterince parlama fırsatı bulamıyor. Bu durum danslarla ve bazı tekrarlarla bir nebze dengelenmeyi başarıyor. Tüm Barbieler ve Kenler olması gerektiği gibi yapmacık birer performans sergiledikleri için Margot ve Ryan'ın yanında bulanık kalıyorlar. Ekibin geri kalanında en çok parlayan ismin Allan rolünde Michael Cera olduğunu söyleyebiliriz. Film, tek izleyişinizde fark etmekte zorlanabileceğiniz mükemmel detaylarla dolu. Yalnızca filmde kullanılan aksesuarlara veya filmin gönderme yaptığı oyuncaklara dikkat etmeye çalışmanız birkaç sefer izlemenizi gerektirebilir. İkonik kostüm tasarımı, filmin her anında ikonik bir karaktere eşlik etmeyi başarıyor. Görüntü yönetmeni Rodrigo Prieto, pırıltılı enerjisini izleyiciye de bulaştırıyor. Yani filmde emeği geçen herkes, büyük resmin neye hizmet ettiğini biliyor ve bunun için doğru bir çaba gösteriyor. Duyurulduğundan beri son dönemlerin en başarılı reklam kampanyalarını yönetmiş olan Barbie, yılın en çok merak edilen iki filminden biriydi. Herkes filme gitmeden günler öncesinde pembe kombinlerini hazırlamıştı. Peki Barbie, bu heyecana değiyor mu? Her filmin kusurları vardır. Barbie mükemmel değil, film de mükemmel değil. Barbie büyük bir ikileme sahip: Asıl kitlesi yetişkinler olan, düşünceli ve sevgi dolu bir şekilde yapılmış bir çocuk filmi. Yani filme dair en büyük kusur, hikayesini algısız bir izleyiciye anlatıyormuşçasına anlatması olabilir. Fakat bunun sebebi kitlesinin büyük çoğunluğu çocuklardan oluşacağı için mi yoksa erkekler kadınları başka türlü anlamayı başaramadığı için mi bilemiyoruz. Mattel'in filmdeki yerinin çok da gerekli olmaması ya da filmin kimi anlarda koşarcasına işlenmiş olmasını göz ardı edersek gönül rahatlığıyla Barbie'nin tüm bu heyecana değdiğini söyleyebiliriz!"} {"url": "https://www.soylentidergi.com/bardo-bir-avuc-dogrunun-yalan-yanlis-guncesi", "text": "The Revenant (2015), Birdman or (2014) gibi ustaca tasarlanmış Oscar filmlerinin yönetmeni Alejandro G. Inarritu, son eseri BARDO (2022) ile yeniden beyaz perdedeki yerini aldı. Meksikalı yönetmenin kara-komedi türünde verdiği eserde kısaca bir avuç doğrunun yalan yanlış güncesi anlatılıyor. İzleyici ne izlediğini dahi anlayamadan, kendi sınırlarının doruklarına vararak bir cam parçası gibi dağılmış sahneleri birbirleri ile bağdaştırmaya çalışıyor. Film içerisinde bir bütünlük sağlanmış gibi gözükse de bütün parçalar sadece filmin sonunda birleştirilebiliyor. Kendi içinde yıllanmış bir şarap gibi izledikçe güzelleşen bir hikaye anlatımına sahip olan eserde, gerçeklik algısının Silverio Gacho'nun rüya günlüğüne adapte edilmesiyle beraber, başarısı en büyük başarısızlığı haline gelmiş bir gazeteci ve belgeselcinin içe dönük anılarına dahil oluyoruz. - Eseri salt bir bakışla incelemek pek doğru olmaz. Bunun sebebi anlatılan olayların kendi içlerinde katmanlara ayrılıp izleyiciye birden çok olay örgüsünü yansıtmasından kaynaklanmaktadır. Bu sebeple eseri kronolojik sırayla 3 ana başlıkta incelemek daha doğru olacaktır: - Silverio'nun Varoluşu - Bay Eleştirel Düşünce - İnsanlar Gider, Fikirler Kalır Film oldukça absürt bir doğum sahnesi ile başlar. Silverio ve Lucia'nın Mato adında ölü doğan bir bebekleri olmuştur. Doğum esnasında bebeğin anne karnından çıkmak istemediğini ve orada kalmak istediğini işitiriz. Her ne kadar olağandışı bir olay olsa da bebeğin ölü doğduğunu bu sayede anlarız. Mato ölmüş olsa da Silverio ve Lucia, onu kalplerinden atamazlar. Daha sonra Silverio'yu kendi rüyalarının içinde hapsolmuş biçimde görürüz. Seyirci, ilk başlarda bunu kolayca kavrayamasa da bahsettiğimiz bu bağımsız sahneleri daha sonraki sekanslar ile kolayca birleştirecektir. Burada önemli olan şey ise sekanslar arasında önemsiz gibi duran fakat rüyaların anlamlandırılmasını sağlayan ince detaylardır. İzleyici detaylara ne kadar dikkat ederse Silverio'nun rüyalarındaki varoluş problemini o kadar net kavrayabilir. Örneğin rüya sahnelerinden birinde Silverio metroda elinde balık torbasıyla oturmaktadır. Fakat daha sonra ansızın gelişen duygu değişimiyle balıkların metro içine döküldüğünü görürüz. Ardından temizlikçi bir kadın ile Silverio göz göze gelir. Devam eden sahnedeyse Silverio film platosu tarzında bir stüdyoya gider ve orada 3., belki de 4. planda olan bir haber sunucusu metro içinde bir adamın balıkları kovaladığından bahseder. Ek olarak film sonunda bir sahne daha vardır ki o gerçeklikte yaşanmaktadır. Karakter, farklı rüya geçişleri ile kendi varlığını ispatlar. Birbiriyle alakalı bu sekanslar tek bir doğrunun birçok yansımayla anlatılması olayını gözler önüne serer. Varoluş problemine başka bir örnek ise Silverio ve oğlu Lorenzo'nun kahvaltı ettiği sahnedir. Sahne açılışında oldukça güzel bir kahvaltı faslı ve aydınlık bir hava vardır. Ufak tefek muhabbetlerden sonra Silverio ve Lorenzo, Silverio'nun üzerinde fazlaca mesai yaptığı belgeseli hakkındaki toplumsal hikayeyi tartışmaya başlarlar. Silverio kendi doğrularını ve aslında öz ülkesi Meksika'nın varoluş hikayesini savunurken -burada aslında kendi varoluşunu da savunmaktadır- Lorenzo ise bunların net biçimde gerçeklikle kavuşmadığını sadece bir avuç halk efsanesi olduğunu vurgular. Tartışma hararetlendikçe yağmur başlar ve ortam karanlık bir temaya dönüşür. Silverio'nun duygu değişimi çevresel temanın değişimi ile kameraya aktarılmış olmakla beraber kendi gerçeklerinin yalan olduğunu bilse dahi onlardan kopamadığını izleyiciye anlatır. Silverio stüdyoda olduğu kısımda eski dostuna ait bir TV programına katılır. Bu programda ana temadan ziyade Silverio'nun takdir görmüş ve ona kıymetli bir ödül getirmiş son belgeseli konuşulur. Sunucu hem belgeseli hem de Silverio'nun karakterini politik çıkarlar uğruna katı biçimde eleştirir. Silverio ise tek kelime konuşamaz. Aslında karakterin özüne bakıldığında da herkesi açıkça eleştiren bir gazeteci olmasına rağmen bir sahne korkusunun var olması, içe dönüklüğün de bir sembolüdür aslında. Belgeselin halka açık toplu gösterimi sırasında kameraya yansıyan insan siluetleri 2 tip sınıf ayrımını açıkça ortaya çıkartır. Elit ve kültürlü insan sınıfı; sıradan ve standart kesim. İki sınıftan insanların aralarında bir fark olmadığı ve birbirleri ile aynı görüşte olmasalar bile karşılıklı saygı iletişiminin olması dikkate değer. Başarıdan bir yudum al, ağzının içinde döndür ve tükür. Bu kısımda aslında izlediğimiz filmin belli kısımlarının belgeselin kendisi olup olmadığını düşünmemek elde değil. Çünkü yönetmen Inarritu'nun kendinden bir şeyler kattığı karakteri Silverio, insanlar arasından sıyrılmış, gerçek olgu gücünün beden bulmuş halidir. Başarıyı kendine meslek edinip, toplumun etik ahlakını yıkan fakat yapay bir gerçekliğe mahkum olan birisi. Kendisi adına düzenlenen partide insanlar içinde yalnız kalan Silverio, tuvalette babası ile karşılaşır. Tabi ki ruhsal olarak gerçekleşen bir karşılaşma. Bu sekansta Silverio'nun babasının yanında fiziken küçük bir çocuk gibi görünmesi, onun halen aşamadığı sorunlarının onun değişmez bir parçası olduğunu gösterir. Babasının bulunduğu sahnelerde çalan müzik ise Silverio'nun babasına bağlılığını ve onun yanında ne kadar duru olduğunu anlamamızı sağlar. Bu durum ikisi arasında geçen diyaloglarla da pekiştirilmiştir. Fikirler, ilahları yedi! İlahlar fikir oldu! metaforuyla eski İspanya Valisi Hernan Cortes ve Hükümdar Tlatoani'ye atıfta bulunan Inarritu, bunu film içerisinde Silverio'nun çektiği başka bir film sahnesinde bizlere aktarır. Hayatın ebedi olmayacağına ve her hikayenin mutsuz da olsa bir sonunun olacağına dikkat çeker. Devam eden sahnelerde Mato'nun küllerinin denize dökülmesini ve bir caretta caretta gibi özgür kılınmasına şahitlik ederiz. Silverio için artık bazı gerçeklerin kabullenme anı ve değişim süreci bu sahneyle başlar. Kızı hayatıyla ilgili kendi katı kararlarını almaya başlar. Kademe kademe evrilen son bulma süreci Silverio'nun ipleri elinden istemeyerek kaçırmasıyla daha da hızlı gelişir. İlk başlığın dördüncü paragrafında belirttiğimiz metro sahnesi tam da bu esnada gerçekleşir. Silverio oğlu Lorenzo'ya kaybettiği Aksolotl'ın benzerinden bir tane alır. Bu esnada felç geçirerek elindeki torbayı düşürür ve balıklar etrafta yüzmeye başlar. Olaylar bu yönde geliştiği için verilecek olan gazetecilik ödülünü Silverio adına kızı Camila alır. Silverio'nun da felçli biçimde sahnede olması olaya bir trajiklik katsa da Silverio artık gerçek sahnede, dili ve bedeni tutulmuş vaziyette, kendi korkusunun baş kahramanı olarak yer almaktadır. Eserin son sekansında Silverio'yu hasta yatağında yatarken görürüz. Aile fertleri de yanındadır ve babalarının metroda ne işinin olduğunu ve benzeri şeyleri tartışmaktadırlar. Bu doğrultuda odada bulunan dekorlar, konuşulan konular, arkada akan televizyon ekranı izlediğimiz eserin tüm parçalarını birleştirmemizi sağlar. Silverio'nun komadayken gördüğü, duyduğu çoğu şey; onun gerçekliği ve hayal gücü arasında harmanlanmış bir avuç doğrunun yalan yanlış güncesidir. Mekanların ansızın değişmesi, duygu ve hal değişiminin de buna paralel ilerlemesi de bundandır. Silverio koma halinde yatakta yatarken kameraya kapıdan ruhani biçimde gelişi yansır. Olan biteni büyük bir soğukkanlılıkla izler, olayları anlamlandırır. Daha sonra kumlarla dolu odalar arasından geçerek çöle çıkar. Orada kendisinin yansımasını, ölmüş olan babasını ve ailesini görür. Hava giderek kararır ve Silverio bu karanlıkta yürümeye devam eder. Ailesi arkasından gitmemesini, onlarla kalmasını söylese de Silverio yoluna devam eder. Aile üyeleri ise ışığı yanan bir sokak lambasından ileriye gidemezler. Silverio'nun gökyüzüne karışıp varoluşunda yok olmasıyla beraber sokak lambasının ışığı söner ve perde kapanır. Geriye sadece Silverio'nun miras bıraktığı narin fikirleri kalır. Filmi izlerken anlamamıştım, yazdiklarin sayesinde daha iyi anladım. Teşekkür ederim. Kalemine sağlık Alptekin. Filmin her yönüyle analizi takdire şayan? Tebrikler ve teşekkürler."} {"url": "https://www.soylentidergi.com/barton-fink-gercekustu-bir-gerceklik", "text": "Barton Fink filmi için, ilk kez yayınlandığı 1991 senesinde Cannes Film Festivali dahil olmak üzere birçok yerde fırtına gibi esen, sinemaseverler ve eleştirmenlerden tam not alan ve birçok kişinin favori 90'lar listesinde üst sıralara koyacağı bir Coen Kardeşler başyapıtı demek mümkün. Film, ağır diyaloglarla karakterize edilmiş senaryosu, şahsına münhasır görsel stili ve John Turturro ile John Goodman'ın unutulmaz performanslarıyla öne çıkıyor olsa da; bu yazıda ağırlıklı olarak, filmde önemli bir yere sahip olan zaman-mekan ve gerçeklik konseptlerini inceledik. Söz konusu kavramların filme nasıl anlamlar kazandırdığına ve filmin anlatısını ne derece etkilediğine birlikte göz atalım. Coen Kardeşler tarafından üç haftalık bir süreçte yazılan Barton Fink filminin temelinde yazarlık ve yazma süreci yer alıyor. Broadway'de çok başarılı bir tiyatro oyunu yazdıktan sonra Hollywood'a çağırılan Barton Fink, Los Angeles'ta Earle isimli bir otele yerleşiyor ve burada kendisinden istenen senaryoyu yazmaya çalışıyor. Mottosu Bir gün veya ömür boyu olan Hotel Earle, hem görsel hem de bağlamsal olarak cehennemi andırır. Barton'ın odası altıncı kattadır ve filmde sıklıkla, altı sayısı üç kere aynı sekansta söylenir. Otel odasında soluk renkler hakimdir, odanın boğucu bir ortamı vardır ve sadece iki tane pencere vardır, onlar da binalara bakar. Odadaki tek öne çıkan dekorasyon öğesi, sahilde oturmuş denize bakan bir kadının olduğu tablodur. Otelde aşırı sıcak ve nem hakimdir. Bu sıcaklığın duvar kağıtlarını söktüğü iddia edilir filmde. Film ilerledikçe duvar kağıtları daha çok sökülmektedir. Benzer bir durum Repulsion (Polanski, 1965) filminde de karşımıza çıkar. Repulsion'da duvarlardaki çatlaklar git gide artmaktadır ve çatlaklar arttıkça Carol'ın karakteri daha da bozulmaya, psikolojik olarak çöküş yaşamaya başlar. Barton Fink'te duvar kağıtlarının gittikçe artan oranda sökülmesi benzer bir analoji için kullanılır. Öncelikle sökülen duvar kağıtları ve Charlie karakteri arasında doğrudan bir bağlantı vardır. Duvar kağıtlarının sökülmeye başlamasıyla Charlie'nin kulağından iltihap akmaya başlar ve bu iltihap aynı duvar kağıtlarından akan tutkala benzer. Duvar kağıtları açıldıkça Charlie'nin kişiliğiyle ilgili daha çok bilgi ediniriz, bir diğer deyişle nasıl duvar kağıtları, duvarın gerçek çürümüş görüntüsünü saklıyorsa, Charlie'nin kendine yarattığı karakter de onun gerçek yüzünü saklamaktadır. Duvar kağıtlarının soyulması, Charlie'nin kişiliğini de açık eder ve en sonunda Charlie artık gerçek yüzünü saklayamaz duruma gelir. Duvar kağıtlarının soyulmasıyla yaratılmak istenen bir diğer anlamın da, filmdeki 'off- screen' yani ekranın dışında kalan, kameranın göstermediği ama var olduğu seyirci tarafından bilinen alana bir müdahale olduğunu iddia etmek mümkün. Otelde; lobi, asansör, koridor ve Barton'ın odası dışında her yer off-screen alandır. Hatta Charlie dışındaki bütün otel sakinleri de bu off-screen alanlardan hiç çıkmazlar. Kapıların önünde bulunan ayakkabılarından ve zaman zaman çıkardıkları seslerden, seyirci orada olduklarını bilse de, hiç bir zaman onları göremez. Aynı durum Charlie'nin odası için de geçerlidir. Barton, Charlie'nin odasına girmeye çalışsa da giremez. Söz konusu off-screen alanı yaratan unsur ise Hotel Earle'ün duvarlarıdır. Bu duvarlar Barton'ı hapsetmiş ve diğer tüm alanları ekranın dışında bırakmıştır. Dolayısıyla duvarların zarar görmesi, yani soyulup dökülmesi bu off-screen alanı yok etmeye yönelik bir referans olarak okunabilir. Zaten en sonunda otelde yangın çıkacak ve iyice zarar göreceklerdir. Ancak filmle ilgili bir diğer ilginç nokta ise, otelde yangın çıkmasına rağmen duvarların hiçbirinin yıkılmaması ve kimsenin odasından çıkmamasıdır. Öyle ki, yangın esnasında Charlie bile odasına girer, kapısını kapatır, çünkü o, otelin 'kalıcı' sakinidir. Film boyunca sık sık Barton Fink'in otelin kalıcı sakini değil de, geçici turisti olduğu kendisine hatırlatılır, keza çıkan yangında da oteli terk eden tek kişi o olur. Odada, Hotel Earle'ün soluk renkli boğucu duvarlarıyla tezat yaratan bir resim vardır. Bu resimde, sahilde oturan bir kadın elini alnına koymuş denize bakmaktadır. Resim, film boyunca sık sık hem kameranın, hem de Barton'ın odak noktası olmuştur. Filmler bilindiği üzere, arka arkaya gelmiş karelerden oluşur. Yani film dediğimiz olgu aslında arka arka gelen durağan görsellerin oluşturduğu bir illüzyondur. FPS ise bir saniye içinde ekrandan kaç adet karenin geçtiğini ifade eder. Dolayısıyla bir filmde fotoğraf veya resim gibi durağan bir görsel objenin uzun süre gösterilmesi seyirciye sinemanın materyaliliğini hatırlatır, başka bir deyişle illüzyonunu açık eder. Çünkü akan bir hikaye duraklatılmış olur. Barton Fink'te bu resimle yapılan bir diğer oyun ise, filmin sonunda resmin tüm ekranı kaplaması, yani çerçeveyi doldurması ve Barton'ın kendini resmin içinde bulmasıdır. Barton Fink sahile gider ve aynı kadını aynı hareketi yaparken görür. Hatta kadına Are you in pictures? diye sorar. Barton Fink'te, Barton'ın film boyunca baktığı çerçeveye filmin sonunda girmiş olması, filmdeki nesnel ve öznel ögeler arasındaki sınırı tamamen siler. Gerçeklik ve fantezi evreni arasında kafa karışıklığı yaşanmasına neden olur. Barton, en başından beri o resmin 'izleyicisiyken' artık bir parçası durumundadır. Halbuki sinemada aktör varken izleyici yoktur, izleyici varken ise aktörler mevcut değildir artık. (Metz, From the Imaginary Signifier, 744). Yani söz konusu durum; hem sinemanın kendisine, hem de o anda o filmi izleyen sinema seyircisine bir göndermedir. Sinema seyircisinin 'izleyici' konumundan ötürü Barton Fink karakteri ile aynı alanı paylaşması fiziksel olarak mümkün değildir. Barton Fink filmi, gerçeklik meselesiyle bağlamsal olarak oynar. Ne zaman Barton daktilosuna uzun uzun baksa, düşüncelere dalsa ve odaklansa Charlie birden odaya girer. Charlie ve Barton filmin bir bölümüne kadar tıpatıp aynı kıyafetleri giyerler. Öyle ki ayakkabılarına kadar aynıdır, hatta yanlışlıkla ayakkabıları karıştığında Barton, Charlie'nin ayakkabısını giyer ve o şekilde yazmaya çalışır. Bu durum İngilizce'deki be in someone's shoes deyimi yardımıyla da, Barton'ın Charlie'yle empati kurmaya çalışması olarak okunabilir. Zaten Barton, Charlie gibi 'sıradan insanların' hikayesini yazmaya çalışmaktadır. Bu durum, Acaba Charlie, Barton'ın yarattığı bir karakter midir? sorusunu akıllara getirir. Özetlemek gerekirse, Barton Fink filmi; zaman-mekan ve belli temalar bağlamında incelendiğinde, bu kavramlar genellikle gerçeklik tartışmasını ortaya çıkarır. Film gerçeklik bağlamında incelendiğinde ise seyircide soru işaretleri bırakır. Seyirci öncelikle Charlie karakterinin gerçekliğini, sonra filmi de yaşanan olayların gerçekliğini, son olarak da Barton'ın gerçekliğini sorgular. Ancak, daha önce de belirttiğimiz gibi, filmlerin ve film karakterlerinin gerçekliğini sorgulamak problematik olabilir. Kim bilir; belki Charlie gerçekten Barton Fink'in kafasında yarattığı bir karakterdir, ama unutulmamalıdır ki; Barton Fink de son tahlilde Joel ve Ethan Coen'in yarattığı bir karakter. Sonuç olarak film kuramcılarının yıllardır tartıştığı bir noktaya erişiyoruz. Sinemanın alametifarikası illüzyon yaratmaktır, dolayısıyla izlediğimiz yansımalar da birer illüzyondan ibarettir. Belki tam da bu nedenle, bazı yönetmenler bize bu illüzyonları sorgulamamız ve tartışmamız için fırsat tanırlar. Coen kardeşlerin kurguladıkları bu 'gerçeküstü gerçeklik', seyirciye tüm bunları sorgulamaları için alan açarken; bittikten sonra uzun bir süre kendini düşündüren filmlerden biri olmasını sağlıyor Barton Fink'in. Barthes, Roland. Camera Lucida: Reflections on Photography. Paris: Editions du Seuil, 1980. Print. Metz, Christian. The Imaginary Signifier: Psychoanalysis and the Cinema. Bloomington: Indiana University Press, 1986. Print. Repulsion. Dir. Roman Polanski. Perf. Catherine Deneuve, Yvonne Furneaux, Ian Hendry. UK. 1965. Film."} {"url": "https://www.soylentidergi.com/baslayinca-elinizden-birakamayacaginiz-dunya-klasikleri", "text": "Kitap okumayı sevenlerin dahi bazı durumlarda Dünya klasiklerine çekingen yaklaştığı görülür. Bu durum genellikle, klasiklerin dilinin ağır olduğunun ve anlama konusunda zorluk yaşanacağı fikrine dayanır. Adını hep duyduğumuz halde bir türlü başlayamadığımız klasikleri okumaya bir kere başladığımızda bir daha elimizden bırakamayacağımız kadar güzel ve nitelikli eserlerin olduğunu idrak ederiz. Okudukça neden daha önce okumadığınızı sorgulayacağız dünya klasiklerini sizin için derledik. Jules Renard'ın çocukluğa farklı açılardan baktıran eseri Havuçkafa, çocukların ve annelik içgüdüsünün her zaman sadece masum duygulardan oluşmayabileceğini gösterir. Kızıl saçları ve çilleriyle tatlı bir çocuk olan Havuçkafa, ne kadar sakin bir çocuk olarak gözükse de annesinden alamadığı sevginin acısını yaramazlıklar yaparak çıkarmaya başlar. Küçük yaşta olmasına rağmen sahip olduğu zeka ve sezgi gücünü acımasızca planladığı kurnazlıkları hayata geçirmekte kullanır. Rernard'ın kendi yaşantısından parçalar taşıyan bu kitabı büyük bir heyecanla okuyacaksınız. Mark Twain'in kaleminden çıkan İnsan Nedir?, yaşlı bir adamla genç bir adamın arasında geçen hayata dair sorgulamalarla dolu bir sohbetten oluşur. Farklı iki neslin karşı karşıya gelmesi ve düşüncelerin uzlaşmasını içeren bu eserde konu felsefi bir bakış açısı ile ele alınır. Yaşlı adamın insana dair fikirlerini test etmek isteyen genç adam, sohbetlerinden yola çıkarak hayatını yaşar ve çoğu şeyi tecrübe edinir. Her ne kadar yaşlı adamın söylediklerine karşı itiraz halinde olsa da ortak bir paydada buluşmaya başlarlar. Eserlerinin bazılarını kumar borcunu ödeyebilmek için yazmasıyla tanınan Fyodor Dostoyevski, Kumarbaz eserinde kendisini çağrıştırdığı düşünülen ana karakter Aleksey İvanoviç'in başından geçenleri anlatır. İvanoviç, bir generalin çocuklarına eğitim veren öğretmendir ve eğitim verdiği kızları Polina'ya aşık olur. Ancak Polina zaman zaman İvanoviç'in bu saf duygularını kullanır. Bir süre sonra Polina ile bağlarını koparmak zorunda kalan öğretmen, Almanya'da dünyanın her yerinden gelen insanların olduğu bir kumar partisine katılır. Kumar batağına düşen İvanoviç'in hayatı bir gün, beklemediği bir anda değişecektir. Venedik Taciri, ana karakter Antonio'nun yakın arkadaşına yardım edebilmek için Yahudi bir tüccardan borç almasıyla başına gelenleri konu alan bir eserdir. Arkadaşının sevdiği kadına ulaşabilmesi için açık denizlerdeki gemilerine güvenerek Yahudi bir tüccarla kendi vücudundaki parçaların kesilmesi uğruna anlaşma yapan Antonio'nun başına trajikomik olaylar gelir. Sevdiği kadınla kavuşan arkadaşı Bassanio ise, beklediği huzurlu aşkın ötesinde zorlu sınavlardan geçer. İki arkadaşın yaşadığı zorlukları paralel şekilde konu alan bu kitabın yaratıcısı William Shakespeare, okurda uyandırdığı etik sorularla yıllarca gündemde yerini korur. Edna Pontellier'in yolculuğu, bir birey olarak kendini sorgulamasıyla başlar. Yirmi yedi yaşındaki genç kadının, varlıklı bir adamla evliliği sonucunda iki tane çocuğu olur. Bir gün Edna, ailesiyle gittikleri yaz tatilinde denizin kenarında geçirdiği vakit sonucu hayatı ve benliğini sorgulamaya başlar. Yaşadığı kimlik sorgulamaları, aidiyet ve annelik kavramları üzerinde derin düşünceler oluşturan genç kadın bir nevi aydınlanma yaşar. Kadın kimliğinin ele alındığı Uyanış eserinin yazarı Kate Chopin, özgürlüğe dair özgün bir yorum getirir. Yazıldığı andan itibaren ilk zamanlardaki etkisini hala gösterebilen klasiklerden biri olan Aşk ve Gurur'un hikayesi, Netherfield Malikanesi'ni kiralayan Charles Bingley'in herkes tarafından konuşulmasıyla başlar. Bingley'nin soylu ve düzgün biri olduğuna kanaat getiren aileler, kızlarını bu adamla evlendirme planı kuraralar. Bu isteğe sahip olan ailelerden biri de beş kız çocuğu olan Bennet ailesidir. Tanışma için düzenlenen balo gecesinde Bingley ve dostu Darcy, dikkatleri üzerine çeker. Bennet ailesinin kızı olan Elizabeth'le dans etmeyi reddeden Darcy ile Elizabeth'in arasında, gurur ve önyargılardan oluşan bir ilişki boy gösterir. Jane Austen'in güçlü ve gururlu kadın karakterlerine yer verdiği bu romanı elinizden bırakamayacaksınız. Jack London'ın usta kaleminden çıkan Beyaz Diş, hayatta kalmak için içgüdülerine güvenen yarı köpek yarı kurt bir hayvanın macera dolu hikayesini anlatır. Doğduğundan beri diğerlerinden farklı bir hayvan olduğunu kanıtlayan Beyaz Diş, Alaska'nın zorlu yaşam şartlarında kendine güvenerek ve sezgilerinden güç alarak kendisine bir hayat kurar. Gerçek dünyanın yüzünü gören ve açlık, soğukla mücadele eden bu kurt kırmasının hayvanlar ve insanlardan gördüğü kötülük sonucunda yaşadığı değişim, eseri okuyanların kendilerine ders çıkaracakları türden bir bilgelikle ele alınır. Gustave Flaubert'in ustalık eserlerinden biri sayılan Madam Bovary, iki farklı karaktere sahip insanın bir hayatı paylaşmaya çalışmasını konu alan bir eserdir. Küçük şeylerle mutlu olabilen ve annesinin idealist bir insan olması baskısına rağmen hırslı bir kişi olmaktan uzak Charles Bovary, kasaba doktorudur. Annesinin zoruyla evlendiği dul bir kadının ölümü sonucunda Emma ile ikinci evliliğini yapar. Mutlu olacağını düşünen Charles, Emma Bovary'nin aşırı hayalperestliği ve aşk anlayışının altında ezilerek eşinin isteklerini karşılayamaz. Bunun üzerine Emma, evlilikleri boyunca hayatını eşinden gizli olarak hayalindeki ideal aşkı bulmakla geçirir. Günümüz ilişkilerine dahi ışık tutabilecek özelliğe sahip bu kitap, ünlü yazarların dahi onayladığı bir gerçekliğin yansıması olarak kabul edilir. Vadideki Zambak'ın yazarı olan Honore de Balzac, gerçekçiliği ve romantizmi bir arada harmanladığı bu eserinde toplumsal hayatın yapısı konusunda da okuyucularını bilgilendirir. Soylu kesimin hayatını konu alan bu kitap, evliliğinin tekdüzeliğinden bıkmış Henriette'nin Felix ismindeki kendisinden küçük bir gençle arasında geçen imkansız aşkını anlatır. Felix, aile sevgisinden yoksun büyüyen ve zamanla içine kapanan bir gençtir. Henriette'ye duyduğu aşk, onu toparlayıp adeta teselli görevi görür. Ne kadar çok birlikte vakit geçirme imkanları olsa da Felix de Vandennesse, hiçbir zaman aşkına istediği gibi bir karşılık alamaz. Platonik aşkı anlatan bu eseri okurken bazen heyecanlanacak bazen hüzünleneceksiniz. Guy de Maupassant'ın on dört öyküsünden oluşan bir derleme olan Ay Işığı, gözlem gücü ve betimlemeleri yüksek olan bir eserdir. Yazarın ince alayla kaleme aldığı eserdeki karakterlerin hepsinin özgün bir havası ve hayatın içinden bulacağımız yaşantıları vardır. Farklı çevrelerin şekillendirdiği farklı karakterlerdeki insanların ortak bir özelliği bulunur: Derin bir gerçekçilik. Bu ironi dolu öykülerde, yazarın sivri zekasını ve yalın diliyle anlatmak istediğini tek seferde okuyucuya geçirdiğini daha ilk sayfalarda fark edeceksiniz."} {"url": "https://www.soylentidergi.com/bauhaus-modern-sanati-donusturen-bir-sanat-hareketi", "text": "Birçok sanatçı, mimar ve tarihçi için Bauhaus modernizmin ve sanatsal becerinin sembolüdür. Ancak birçok kişi için de Bauhaus bir parça tuhaf ve kısa bir süre popüler kalabilmiş bir Alman sanat okuludur. Günümüzde yaygın olarak modern, uygun fiyatlı mobilyaları Ikea ile ilişkilendirilse de bu konsept bir çok Bauhaus tasarımcısının klasik eserlerinden ilham almıştır. Bauhaus'un kökenleri, 19. yüzyılın sonlarında, modern üretim tarzının ruhtan yoksun üretim tarzına ilişkin endişelerde ve zamanla sanatın toplumsal önemini yitirmesinden duyulan korkularda dayanmaktadır. Bauhaus'un kurucusu mimar Walter Gropius güzel sanatlarla işlevsel tasarımı yeniden birleştirmeyi, sanat eserlerinin ruhuyla pratik nesneler yaratmayı amaçlamıştır. Gropius bir yandan okulun öğrencilerini birer ustaya çevirebilecek bir okul yaratmışken öte yandan da bir çeşit herkese açık deneysel bir laboratuvardı burası. Burada birbirinden farklı eğitim ve arka plana sahip öğrenciler beraber çalışarak ve fikirlerini birbirleriyle paylaşan bir topluluk oluşmuştu. Bauhaus, geleneksel anlamdaki güzel sanatlar eğitimini birçok yönden terk etse de, konularına yönelik entelektüel ve teorik yaklaşımlarla derinden ilgilendi. Sanatsal ve tasarım eğitimlerinin çeşitli yönleri kaynaştırılarak Rönesans döneminden bu yana yerinde duran sanatların hiyerarşisi dengelendi: burada pratik el sanatları -mimari ve iç tasarım, tekstil ve ahşap işleri de heykel ve resim gibi güzel sanatlarla eşit bir noktaya yerleştirildi. Bauhaus'un öğretim yaklaşımına karşılık gelen deney ve problem çözme üzerindeki vurgu aynı zamanda, çağdaş sanat eğitimi üzerinde oldukça etkili olduğu kanıtlanmıştır. Böylelikle sanatsal sürecin edebiyat veya tarih gibi bir beşeri bilimler alanından çok bir araştırma bilimine benzer şekilde yeniden kavramsallaştırılmasına yol açmıştır. Kavramsal olarak, Bauhaus, 19. yüzyılın sonlarında güzel ve uygulamalı sanatı yeniden birleştirme, yaratıcılığın mekanikleşmesine karşı geri adım atma ve eğitimde reform yapma arzularından ortaya çıktı. Aynı zamanda, 1910'larda Rus Konstrüktivizminin gelişimi, Bauhaus'un sanatsal ve teknik tasarımı birleştirmesi için daha hızlı ve stilistik olarak uygun bir örnek sağladı. Adını bina evi anlamına gelen Almanca bir kelimeden alan Bauhaus, 1919 yılında mimar Walter Gropius tarafından Almanya'nın Weimar kentinde kuruldu. 1915'te Grand-Ducal Sakson Sanat ve El Sanatları Okulu'nu devraldı ve dört yıl sonra bu kurumun Weimar Güzel Sanatlar Akademisi ile birleşmesi sayesinde radikal yeni tasarım okulu kuruldu. Okulun yaklaşımının merkezinde özgün ve etkili bir müfredat yatmaktaydı. Bu Walter Gropius tarafından yaratılan ve Johannes Itten tarafından başlatılan, tasarımın temel yönlerine ve özellikle çeşitli formların, renklerin ve malzemelerin zıt özelliklerine dayanmaktadır. Ortadaki iki halka, biçimle ilgili sorunlara odaklanan form teorileri ve teknik el sanatları ve becerilere yönelik uygulamalı, atölye temelli bir eğitim programı olan atölye olmak üzere iki ara üç yıllık kursu temsil ediyordu. Bu sınıflar, işlevselciliği, özellikle kolaylıkla yeniden üretilebilen basit geometrik formların kullanılmıştır. Bu da gelecek yıllar boyunca modernist mimarinin ve tasarımın kavramsal bir temel taşı olduğu söylenebilir. Çarkın merkezinde bina inşaatı konusunda uzmanlaşmış, öğrencilere mimari tasarım, mühendislik ve inşaatın temellerini öğreten, ancak modern inşaat süreçlerinde kaybolduğu hissedilen kişisel zanaat ve işçiliğe vurgu yapan dersler vardı. Tüm derslerde uygulanan pedagojik yaklaşımın temel amacı, rekabet eğilimlerini ortadan kaldırmak, yalnızca bireysel yaratıcılığı değil, aynı zamanda bir topluluk duygusu ve ortak amaç geliştirmekti. Bale en yaygın olarak icra edilen avangart sanatsal dans haline geldi ve Oskar Schlemmer sayesinde balenin okulda yaygın bir tür olmasına yardımcı oldu. Sanatsal bir topluluk olarak Bauhaus aynı zamanda düzenlediği partilerle de bilinmekteydi. Walter Gropius, tiyatro şovlarının, şiir, müzik ve kostüm partilerinin hepsinin eğitim programının bir parçası olması gerektiğini de savunmuştur. Ona göre dinlenmek ve rahatlamak yaratmak için en az çalışmak kadar önemlidir. Öğrenciler ve öğretmenler, partiler için gerçeküstü kostümler yaratmak için beklenmedik miktarda enerji harcadılar. Partiler doğaçlama olaylar olarak başladı, ancak daha sonra Oskar Schlemmer'in 1922'deki Triadic Ballet'i gibi büyük ölçekli prodüksiyonlara dönüştü. İsviçreli ressam Johannes Itten'in yedi farklı renk kontrastı yöntemini öğreten ve renk kullanımını derinlemesine analiz eden renk teorisi dersi Bauhaus'taki müfredatın önemli bir parçasıydı. Renklerden sıcak veya soğuk olarak bahseden ilk kişi Itten'di. Ayrıca belirli renkleri müzik tonlarıyla ilişkilendirirdi. Grafik tasarımcılara hala renk teorisi öğretilmekte ve görsel etki ve etkili iletişim için renkleri birleştirmenin ve kontrast oluşturmanın önemi anlatılmaktadır. Paul Klee Wassily Kandinsky ile birlikte bir resim atölyesi öğreten İsviçre doğumlu Alman sanatçı. Anni Albers Tarzını Bauhaus'ta geliştirdikten sonra usta bir dokumacı olarak Bauhaus'taki dokuma atölyesinin başkanı olarak okulda kıdemli bir rolde olan az sayıda kadından biri oldu. Marcel Breuer'in klasik Model B3 sandalyesi, uzayda geometrik formlar gibi yüzen gergin dikdörtgen kumaş paneller ile kavisli, üst üste binen paslanmaz çelik boruların bir karışımı olan on dokuzuncu yüzyıl çizim odasının klasik döşemeli 'kulüp sandalyesine' devrim niteliğinde bir yaklaşımdır. 1960 yıllarında Breuer İtalya'da sandalyenin seri üretimini başlatmıştır ve sandalyeyi çok beğenen sanatçı Wassily Kandinsky'nin hatırına sandalyeyi 'Wassily' olarak adlandırmıştır. Bauhaus, hem güzel sanatlar hem de tasarım eğitiminin unsurlarını birleştirdi. Tarzı, işleve yaptığı vurguda ve sanatı gündelik yaşamla tekrar temasa getirme amacında açıkça görüldüğü üzere, sanat ve zanaat hareketi ile modernizmin bir birleşimi olarak karakterize edebilir. Bu nedenle, tipik Bauhaus tasarımları ister resimde, ister mimaride veya iç tasarımda olsun çok az süslemeye sahiptir, dengeli formlara ve soyut şekillere odaklanır. Tek bir iş için birçok sanat formunu kullanmayı, sanatın sentezi olan bir parça yaratmayı hedefleyen Bauhaus'ta tüm öğrenciler, kumaş sanatçıları, ressamlar, heykeltıraşlar, mobilya tasarımcıları, mimarlar ve daha birçokları ile birlikte çalışıyorlardı. Ayrıca Bauhaus öğretmenleri ve öğrencileri, seri üretimi bireysel vizyonla birleştiren, estetik ve güzelliği de işlev ve fayda ile birleştiren parçalar tasarlayarak üreten bir tasarım yaklaşımı benisediler. Böyle bir ideolojinin sonucu, kültürel bir sözlüğün tanımlanmasına ve modern tasarımın dünyaya yayılmasına yardımcı olan çok sayıda bina, resim, çizim, tekstil ve tasarımdı. Sanatta, işleve yapılan vurgu, Wassily Kandinsky ve Paul Klee gibi Bauhaus sanatçılarının soyut resimlerinin dengeli kompozisyonlarında belirgin olarak ortaya çıkar. Kuşkusuz mimariden ilham alan resimlerde, boyutsallığı ön plana çıkarabilmek için düz yüzeyleri üst üste binen şekillerle eşleştirilmiştir. Bauhaus sanatına benzer olarak mimaride de geometrik şekiller ve işlevselliğe olan eğilim uyumlu bir biçimde dengelenmesi umulmuştur. Ayrıca, bu modern mimari hareketi, Bauhaus binalarının temiz hatlarını ve işlevsel tasarımını örnek alan yüzyıl ortası modern evlerin görünümüne büyük ölçüde ilham verdi. Weimar'da bulunan okul 1925'te Almanya'da Dessau'ya ve daha sonra 1932'de Berlin'e taşındı. Almanya'da Nazi gücünün yükselişi ile Bauhaus dejenere olarak etiketlendi ve birçok sanat eseri ve tasarım yok edildi. Ardından Nazilerin devam eden baskıları altında olan okul sonunda 11 Nisan 1933 yılında polis tarafından kapatıldı. Bauhaus'un yeteneği, geleneği, estetiği ve ideolojisi, okulu Alman modernizmiyle neredeyse eş anlamlı hale getiren bir sanat ve tasarım hareketini de doğurdu. Okulun öğretmen ve öğrencileri 14 yıl boyunca dünyanın dizayn anlayışını temelden değiştirecek eserler üretmiştir. Modern tasarım, mimari, sanat ve eğitimin geleceği üzerinde derin bir etkiye sahip olan okul on yılı aşkın bir süredir hevesli tasarımcılara ilham kaynağı olmaktadır."} {"url": "https://www.soylentidergi.com/bazen-yazarlik-bazen-ressamlik", "text": "Yazarlıklarının yanında ressamlıklarını, ressamlıklarının yanında yazarlıklarını ustaca kullanan isimlere gelin yakından bakalım! Şair, ressam ve yazar kimliklerini bünyesinde taşıyan Bedri Rahmi Eyüboğlu, bu üç türün hepsinde kayda değer pek çok eser vermiştir. İstanbul Devlet Güzel Sanatlar Akademisi'nde başlayan resim eğitimi, Paris'e kadar uzanmıştır. Seramik, heykel, vitray, mozaik, serigrafi ve hat gibi sanatın pek çok formunda eser vermiştir. İstanbul Hilton Otel, Divan Otel gibi otellerin duvar resimlerini, İstanbul Mefruşatçılar Çarşısı'nın duvar kabartmalarını yapmıştır. Edebiyat alanında şiirleriyle tanınan Eyüboğlu, masal ve deyiş gibi edebiyatın birçok türüne karşı hayranlık beslemiştir. Halktan bir kişiliği olan Bedri Rahmi Eyüboğlu, eserlerinin her türüne bunu aktarmıştır. Yaşama sevinci, halk sorunları, insan sevgisi gibi konuları şiirlerinin teması haline getirmiştir. Dol Karabakır Dol, Yaradana Mektuplar, Karadut en bilindik şiir kitaplarıdır. Karadut, Bedri Rahmi Eyüboğlu'nun şiirlerinin yer aldığı en bilindik kitabıdır. Yazarlığıyla ön plana çıkan Hesse, şiir kitaplarında, çizdiği resimlere de yer vermiş olup ressamlığı ile de tanınır bir hale gelmiştir. Şiirleri ve resimleri Viyana'da Leopold Museum'da sergi haline getirilmiştir. Yazılarındaki tasvir gücünü, resimlerinde de ustaca kullanmıştır. Kitaplarının kapaklarında yer alan görseller büyük çoğunlukla kendi imzasını taşımaktadır. Daha çok ev ve ağaçlar üzerine çalışan Hesse, renk seçimlerinde canlılıktan yana olmuştur. Hermann Hesse, 20. yüzyılın en önemli yazarlarından birisidir. Edebiyatın her dalına, parmağının ucuyla bile olsa dokunan Hesse, 100 milyondan fazla okuyucuya ulaşmıştır. Kendini tanıma, kendin olma mücadelesi, bireyin kendini aşması gibi bireysel gelişim konuları üzerinde oldukça fazla yoğunlaşmıştır. Bunların yanı sıra Doğu edebiyatı ve mistisizm konularını da kitaplarına yansıtan Hesse, kişisel gelişim arayışında Doğu felsefesinden faydalanmıştır. Bozkırkurdu, Siddhartha, Demian, Boncuk Oyunu gibi ünlü eserlerin sahibidir. Siddhartha, Siddhartha Gautama'nın hayatını konu edinen, Budizm felsefesinin ezoterik yönlerini işleyen Hermann Hesse eseridir. Birinci Dünya Savaşı'nı izleyen yıllarda hayatın zorlu süreçlerini ve insanların hayatlarının nasıl şekillendiğini okuyucuya aktarır. İnsanın kendini bulma süreçlerini temalarından biri haline getiren Hesse, bu kitabında da aynı konudan bahsetmektedir. Londra'da doğup büyüyen ve oradan hiç dışarı çıkmayan William Blake, İngiliz resim sanatının ve Romantizm sanat akımının öncülerinden birisidir. Dini inanışları ve gördüğü halüsinasyonlar, onu resim yapmaya daha fazla itmiştir. Resme ilk başladığında kiliselerin eskizlerini yapmaya başlamış ve ardından gravür sanatçısı Basire ile tanışmıştır. Tanışıklık, onun hayatını oldukça pozitif bir yönde ilerletir. Ruh sağlığı bozuk olan Blake, resimlerine doğaüstü olayları aktarır. Meleklerin ve ölmüş kişilerin, onu görmeye geldiğini düşünmektedir. Resimlerinde sürekli olarak Tanrı, melek, şeytan tasvirlerini kullanır. Ressamlığının yanı sıra edebi kişiliği ile de oldukça tanınan Blake, İngiliz Mistik Şair olarak tanınır. Lirik bir tarzı benimsemiştir. Cennet ve Cehennemin Evliliği, Masumiyet ve Tecrübe Şarkıları, Masumiyet Şarkıları gibi ünlü kitapların sahibidir. Şiirlerinde her zaman zıtlıkları kullanır; iyilik ve kötülük, sevgi ve nefret, akıl ve enerji gibi... Biçimsel olarak basit bir etkiye sahip olan şiirleri, temasal olarak mitoloji, din, politika gibi karmaşık konuları ele almaktadır. Kendisini zıtlıklardan besleyen Blake, bu kitabında iki zıt mekanı ortak bir noktada buluşturur: Evlilik. İyi ve kötü, mutluluk ve üzüntü gibi bağları, cennet ve cehennem evliliği üzerinden birleştirmektedir. Emily Carr, Pasifik Kuzeybatı Kıyısı'nın yerli halklarından ilham almış Kanadalı sanatçı ve yazardır. Fransız Empresyonist ve Post-Empresyonist bir tarzı benimsemiştir. Kanada sanatına yaptığı katkılardan dolayı dünya çapında tanınan biri haline gelmiştir. Günümüzde halen Kanada'da Emily Carr University of Art + Design adıyla bir devlet sanat üniversitesi bulunmaktadır. Kızılderili kültüründen, doğadan ve yerli halk kültürlerinden çokça etkilenmiştir. Yerli halklardan bir topluluğun totem duvarını boyadığı için ona, gülen anlamına gelen Klee Wyck adını vermiştir. Ressamlığı kadar ön plana çıkmayan yazarlığı, otobiyografik türler içerisinde oldukça başarılı görülmektedir. Kendi hayatından ve arkadaşlıklarından bahseden Carr, ona verilen Klee Wyck takma adıyla bir kitap yazmıştır. Bu kitap, yazarın en bilindik kitabıdır. Anı kitabı olan Klee Wyck, yazarın Britanya Kolumbiyası'nın batı kıyısındaki seyahatini anlattığı kitabıdır. Yerli halklardan çokça bahseden Carr, bu kitabıyla 1941 Genel Vali Ödülü'nü kazanmıştır. Kanada edebiyatının önemli eserleri arasında yer alır. Anadolu ve Güneydoğu Anadolu halkına olan yakınlığı ile resimlerinde bolca halktan insanları çizmiştir. Anadolu yaşamını tasvir etmesi ile tanınmıştır. Baş örtülü Anadolu kadınlarını figür olarak kullanmıştır. Kadınların gözlerini oldukça büyük resmetmiş ve eserlerinin en çok dikkat çeken unsuru, gözler olmuştur. Fikret Otyam'a göre Dünyada üç tane güzel göz vardır. Birincisi; Doğu Anadolu kadınının gözü, ikincisi; eşek sıpası gözü ve üçüncüsü; ceylan gözü. Kendine özgü bir resim dili oluşturan Otyam, eserlerinde, yiğitliklerden, zulümlerden, insanların mağrurluklarından destansı bir şekilde söz eder. Ressamlığının yanı sıra gazetecilik mesleğini de devam ettiren Fikret Otyam, Anadolu halkı ile yaptığı röportajları ile adından sıklıkla söz ettirmiş ve sonucunda röportajları bir kitap haline getirmiştir. Gazetelerde sol kesime yakın görüşlerde bulunduğu için işleri sürekli sekteye uğramıştır. Röportajlarını birleştirdiği eserleri dışında da yazılar kaleme alan Fikret Otyam, üzerine oldukça çalışmalar yaptığı Anadolu halkı hakkında kitaplar yayımlamıştır. Gide Gide serisi, Topraksızlar, Hu Dost, Bir Karış Toprak İçin, Can Pazarı, Ağlama Anam gibi eserlerin sahibidir. Din ve mezhep tartışmalarını barındırmakla beraber Fikret Otyam'ın gazete haberlerinin içinde yer aldığı araştırma inceleme kitabıdır."} {"url": "https://www.soylentidergi.com/benedict-cumberbatch-sinemanin-isikli-yollari", "text": "Günümüz film endüstrisinin aradığı oyuncu profili dolayısıyla son zamanlarda yeteneğe hasret kalmıştık. Baktığınız zaman sadece kaslı veya yakışıklı olduğu için bile evrenlerin birinde kendisine bir başrol bulabilen oyuncular var piyasada. Dijital platformların durmadan ürettikleri yapımlarda da güzel ama oyunculuk yeteneğinden yoksun bir sürü kişiyi görebilirsiniz. Belki onlar haklıdır. Bu ekranlarda yakışıklı, karizmatik, güzel oyuncular isteniyordur. Benedict'i bir film afişinde gördüğünüz zaman dikkatinizi çeken ilk şey role uygun saçları olabilir. Oynadığı neredeyse her rolde onu karakterin özelliklerine uygun bir saç stiliyle görürüz. Karaktere uygun saç yeterli değil tabii ki. Bir de üstüne olması gereken hareketler, bakışlar ve mimikler eklenince rol tam oturuyor. Yüzünü kontrol etme konusunda kendisi gerçek bir ustadır. Kendisine bir lakap takmamız gerekseydi Mimiklerin Efendisi lakabı belki de onun için en çok yakışan olacaktır. Sadece insan tepkilerini değil aşağıdaki fotoğrafta göründüğü gibi bir su samurunu bile canlandırabiliyor. O inanılmaz sekansı aşağıdaki videoda izleyebilirsiniz. Her oyuncu yüz kaslarına bu kadar hükmedebiliyor mu? Bunu bilmiyoruz. Ama Benedict'in çok büyük bir avantajı vardı. Çoğu meslekte olduğu gibi altyapı. İkisi de oyuncu olan ebeveynleri sayesinde zaten bu sanatın içinde doğmuştu. Henüz 12 yaşındayken William Shakespeare'in A Midsummer Night's Dream adlı tiyatro oyununu oynadı. Daha sonra ise Manchester Üniversitesi'nde aldığı eğitim ile tiyatroda kendini ilerletti. Çok önemli oyunları oynayan Cumberbatch, Frankenstein oyunundaki performansıyla Society of London Theatre tarafından yılın en iyi erkek oyuncusu ödülüne layık görülmüştür. Tiyatro dışında radyo konusunda da oldukça aktif yıllar geçirdi kendisi. Sahip olduğu ses zaten bunun önünü oldukça açmaktaydı. Muazzam ses tonunu olabilecek en iyi diksiyon ile birleştirmesi onu daha da özel kılar bu konuda. Hem BBC'nin radyo programlarında hem de sesli hikayelerde seslendirme yaptı uzunca bir süre. Kendisi buram buram yetenekti zaten bunu keşfetmek çok zor olmamıştır herhalde. Sinemaya girdiği ilk yıllarda İngiliz gazetesi The Guardian'ın büyük filmlerdeki küçük roller diye nitelendirdiği rollerle yetindi. Kimi zaman da özel ses rengiyle belgeseller de seslendirdi. Her ne kadar van Gogh'u, Stephen Hawking'i daha önce düşük bütçeli yapımlarda da olsa canlandırmış olsa da o zamanlar Doctor Who ile ilgilenen Stephen Moffat'ın dikkatini çekmesi ve Sherlock rolünü alması onun hayatını değiştirdi. -Alo, Ben Stephen Abin Sherlock gerçekten Cumberbatch için büyük bir fırsattı ama aynı zamanda daha ağır bir sorumluluktu. Bu rolü batırması halinde bu leke onu kariyeri boyunca takip edebilirdi. Ayrıca bu Sherlock Holmes hikayesi diğerlerinden farklı olarak günümüzde geçtiği için zaten bir dezavantajla başlıyordu. Çünkü alışılmışın dışında bir işi kabul ettirmek daha zordur. Ama gerek enerjisiyle gerek o zekanın kendisinde parlamasıyla belki de herkesin hayalinin ötesinde bir Sherlock Holmes izledik. Bu diziyle beraber büyüdükçe büyüdü Benedict. Kariyeri hep daha ileri gitti. İleri giden kariyerinde geriye dönüp birkaç sezon daha Sherlock için bakmaması hayranlarını ilk başta sadece üzerken daha sonraları bayağı sinirlendirdi. Kendisi hakkında Sherlock çekmemek için Güldür Güldür kadrosuna bile katılabileceğini söyleyenler bile var:) Bütün bunlar bir yana dursun Benedict Cumberbatch her şeyden önce mükemmel bir Sherlock Holmes idi. -Sonsuz alabilirsin Diziden sonra işin sinema tarafına daha fazla önem verdi kendisi. Önce Sherlock'taki rol arkadaşı Martin Freeman'ın da yer aldığı Hobbit: Beklenmedik Yolculuk filmiyle bu seriye bir ejderha olan Smaug ile dahil oldu. Hareket yakalama teknolojisinin kullanılması ile bir ejderhayı nasıl canlandırdığını bir görelim. Benedict'in hünerlerini çok net olarak seyirciye yansıttığını gördüğümüz Enigma filmi bizim şu anda kullandığımız bilgisayarlar başta olmak üzere yapay zekanın ilk olarak nerede kullanıldığını ve hangi ihtiyaçtan doğduğunu bize gösteren bir tarih filmidir. Filmde imkansız durumlar karşısında kendisinde oluşan çıkmazı, çözüm arayışlarını, hissettiklerini, umutlarını gözlerinde bile görebilirsiniz kendisinin. Ayrıca dramın olduğu yerlerde de sahneyi büyütmeyi çok iyi başarıyor. Bu filmdeki performansıyla En İyi Erkek Oyuncu Akademi Ödüllerine de aday gösterilmiştir. Bilim tarihinden devam edersek herkesin hemfikir olduğu bakış Nikola Tesla'nın yaşarken hak ettiği değeri göremeyip emeklerinin karşılığını alamamış olması ve bunun yanında Edison'un ne kadar gaddar olduğu. Ama işte Benedict'in Edison canlandırmasını izlerken hikayeyi çok iyi bilenler bile Edison'a sempati duyamadan edemiyor. Buna karar vermek için Elektrik Savaşları filmine bakabilirsiniz. Filmlerine devam etmeden önce sesine ve diksiyonuna bir kere daha gelelim. En üst seviyelere çıkmış olmasına rağmen seslendirme projelerine her zaman sıcak bakıyor kendisi. Yeri geliyor bir penguen yeri geliyor bir şeytan seslendiriyor. Sherlock çekmemek için radyodan bile çıkmaz gerekirse. Zeki veya eğlenceli rollerden sonra Kara Düzen filmi ile sert bir rol ile karşımıza çıkıyor bu defa. Johnny Depp ile kardeş oldukları gerçek bir hikayeden alıntılanan bu yapımda Depp bir çete lideriyken Cumberbatch kanun adamıdır. Biz film boyunca bu gerginliği hissederiz. Benedict Cumberbatch her ne kadar büyük projelerde daha önce yer almış olsa da beyazperdede kocaman bir Marvel evreni ve kitlesi var. Bu evrene girmek demek hitap ettiği kitleyi de oldukça genişletecekti. Her ne kadar büyük bir fırsatmış gibi görünse de bu aslında yine Sherlock'ta olduğu gibi riskli bir roldü. Çünkü özellikle kendi içinde bir evrene sahip yapımların sıkı takipçilerini tatmin etmek her zaman kolay olmayabilir. Hele ki o güne dek efsanevi filmler çıkarmış olan stüdyonun yepyeni bir karakteriyle bunu yapmak. 2016 yılına gelindiğinde mistik sanatlar ustası olan Doctor Strange ile Marvel Sinematik Evreni'ne bu evrenin üçüncü fazından katılmıştır. Yine oldukça zeki ve akıllı ikisi farklı kişiler- bu karakteri Doctor Strange filmlerinin yanı sıra Avengers, Thor, Örümcek Adam filmlerinde canlandırmıştır. Zaten önemli karakterlerden biriyken Kaptan Amerika ve Demir Adam karakterlerinin ayrılmasının ardından dördüncü faz ile birlikte ekranlarda daha da sık gördüğümüz ve sinematik evrenin merkezine yerleşen bir karakter oldu. Belki yandım kısmı için henüz biraz erken ama Köpeğin Gücü Benedict'in oyunculuk hünerlerini belki de en net şekilde gösterdiği yapımdır. Gerçek anlamda olgunluk eseri diyebiliriz. Hani Türk sinemaseverlerin kullanmayı çok sevdiği bir söz vardır, gözlerle oynamak diye. Bu filmde yönetmen Jane Campion özellikle gerilimi hissettirmek istediği sahnelerde buna önem vermiş olacak ki karakterin keskinliğini Benedict'in gözlerinde çok net görüyorsunuz filmi izlerken. Hani ortamda hemen sinirlenen biri vardır da küçük çocuk yaramazlık yapıp onu sinirlendirmesin diye içinizi yediğiniz anlar olur ya, işte o gerilimi film boyunca bize her hücresiyle hissettirir Benedict. Bir Western filmi altyapısında geçen hikayede Cumberbatch, baştan sona maskülen özelliklerle donanmış Phil Burbank karakterini canlandırıyor. Phil'in kardeşi George ise tam tersi, nazik ve kibardır. İki kardeş uzun yıllar vadinin en büyük çiftliğinde yaşarken George, genç bir oğlu olan dul bir kadınla evlenir. Bu andan sonra Phil ve genç çocuk arasındaki ilişkiyi, Phil'in toplumsal cinsiyet rollerine bir din gibi bağlılığı, iki karakterin zaman içindeki birbirine etkisini amansız bir gerilim altında izleriz. 2021 yılında Netflix'te yayınlanan film gösterime girdiği dönemde oldukça ses getirmiş ve hem en iyi film hem de en iyi yönetmen dallarında ödülleri toplamıştı. Genel bir toparlama yaparsak konu oyunculuk olduğunda Benedict Cumberbatch'in bu sektördeki yeri daha ilk işlerinde bile kendini belli ediyordu aslında. Elmas bir şekilde parlar sonuçta. Pek inandırıcı gelmese de kendisi 46 yaşında ama sinemada bir dev olmak için genç sayılabilecek bir yaş. Şimdiden buralarda olması ve potansiyelinin daha da yukarılarda olması heyecan veriyor. Ne mutlu bize ki bu sanatı bize gerçek bir sanatçı edasıyla sunan Benedict Cumberbatch var."} {"url": "https://www.soylentidergi.com/bilge-imhotep-tarihteki-ilk-doktor-ve-mimar", "text": "Tarihin ilk doktorunun aslında Hipokrat'tan tam 2000 sene önce yaşamış olan Antik Mısırlı bir bilge olduğunu biliyor muydunuz? Kendisi dünyanın en eski piramidi olan Zoser Piramidi'nin de mimarı olmakla birlikte; aynı zamanda gökbilimci, vezir, mühendis, yazar ve heykeltıraş kimliklerine de sahip. Bir dönem araştırmacılar ve arkeologlar tarafından bu kadar yüksek niteliklere sahip bir insan olamayacağının düşünülmesi sebebiyle gerçekten yaşayıp yaşamadığı bile sorgulanmış olan bu esrarengiz kişilik Antik Mısırlı Imhotep'ten (M. Ö. 2690-2610) başkası değil. Kendisinin bu kadar çok yetenekli bir insan olması, yaşadığı dönemde de taşıdığı onursal unvanlarla resmileştirilmiştir. Bu unvanlar Sakkara'da bulunan Zoser Piramidi'nin tabanında yazdığına göre Aşağı Mısır Kralı'nın Veznedarı, Büyük Sarayın Yöneticisi, Yukarı Mısır Kralından sonra İlki, Herediter Lord, Heliopolisteki Ra'nın Başrahibi, inşaatçı ve vezir olarak tüm taş eserlerin gözetmeni Imhotep şeklinde uzayıp gitmekte. Kendisine kadar firavunun adı yanına yazılmış kimsenin olmadığı bu kadar çok yönlü bir kişiliğe sahip Imhotep'in adının anlamı da kendisi kadar özel: Barıştan ve huzurdan gelen. Ünlü John Hopkins Hastanesi'nin kurucu üyelerinden olan Sir William Osler de ondan Antik Çağ'ın gizeminin içinde dikkatleri üzerine çeken ilk doktor diye bahsederek kendisinin önemini, ölümünden yüzyıllar sonra da vurgulamıştır. Kendisinin ve kültünün merkezi Memphis olan Imhotep'le ilgili ölümünden yaklaşık 1200 yıl sonrasına kadar hiçbir kaynak bulunmamakla birlikte mezarı da henüz keşfedilmiş değil. Hastalarını muayene ve tedavi ettiği odası hariç izine rastlanmayan Imhotep'e ilk atıfın yapıldığı metin, Firavun III. Amenhotep zamanından. İnsan olarak doğduğu düşünülen Imhotep, zamanla ve görev yaptığı dönemde yarı-tanrı statüsünde hürmet görmüş olup tıbbi öğretileri onu yaşamından yüzyıllar sonra şifa ve tıp tanrısı statüsüne ulaştırmış ve Memphis'teki üçlüden Nefertem olanının yerini almıştır. Hatta en sonunda kendisi tıp ve katiplerin koruyucu tanrısı Thoth ile eşdeğer görülmüş, aynı zamanda akıl, yazma ve öğrenme tanrısı Tehuti ile de özdeşleştirilmiştir. Eski Yunanlılar dahi Imhotep'i bilmekteymiş ve kendi sağlık tanrıları Asklepios ile karşılaştırmış, kendi eserlerinde Imhutes olarak geçirmişlerdir. Ancak Imhotep'in Mısır tıbbına en büyük katkısı bu kadar çok tanrıyla eşdeğer görülmüş ya da özdeşleştirilmiş olduğu halde ona laik tıbbı getirmek olmuştur. Yani o zamana kadar tüm hastalıkların tanrıların ya da kötücül varlıkların getirdiği şeyler olduğuna inanılırken artık Imhotep tıbbi dokümanlarında belirttiği açıklamalarıyla bu hastalıklara bilimsel bir yaklaşım getirmiştir. Tarihte ilk cerrahi doküman olarak kabul gören Edwin Smith Papirüsü'nün yazarının da Imhotep olduğu düşünülmekte. Bu papirüs, özellikle travma ve yaraya dair 17 sayfalık 48 olgudan oluşmakta ve Imhotep'in bu papirüsteki olgular olarak mimarı ve mühendisi olduğu Zoser Piramidi yapılırken yaralanan işçileri seçtiği iddia edilmekte. Imhotep bu olguların cerrahi dahil her türlü tedavisini gerçekleştirmiş ve bunu tıbbi yazılarında belirtmiştir. Ayrıca iki yüzden fazla hastalığı da tedavi edebilmiş ve birçok bitkisel ilacı da zamanında medikal tedavi olarak kullanmıştır. Imhotep'in yine Mısır tıbbının yazılı dokümanlarından Eber Papirüsü'ne de katkısının olduğu düşünülmekte. Bu papirüste mental hastalıklardan, aile planlamasından, dişçilikten, bazı bağırsak hastalıklarından, parazitlerden, yanıklardan ve tümörlerden bahsedilmiştir. Ayrıca Imhotep'in tarihte ilk kez kalp atımı ve kan dolaşımı ilişkisinden bahsettiği de düşünülmekte. Imhotep tıp alanında aslında hastalara yaklaşımının modern tıbba epeyce benzer oluşuyla ilgili de adından söz ettirmekte. Olguları ele alışı, onlara yaklaşımı günümüz modern tıbbındaki gibi tepeden tırnağa ve holistik yaklaşıma oldukça yakın olmuştur. Bugün artık sinir sistemimizin en hayati bileşenlerinden olduğu bilinen beyin-omurilik sıvısının da Edwin Smith Papirüsü'nde geçtiği bilinmekte ve eğer Imhotep bu papirüsü gerçekten yazan kişiyse tarihte ilk kez BOS'tan Imhotep bahsetmiş diyebiliriz. Bir kısım araştırmacılar da Edwin Smith Papirüsü'nde yazarın Imhotep olduğu geçmediğinden BOS'tan ilk bahseden Imhotep olamaz da demektedir; bu konudaki her görüşü bildirmek amaçlı burada bahsetmeden geçmeyelim. Imhotep, dünyanın en eski piramidi olan Sakkaradaki Zoser Piramidi'nin mimarı ve mühendisi olup bu piramidi veziri olduğu Firavun Zoser'a mezar olarak tasarlamıştır. Bu sayede mimari alanda birçok ilki gerçekleştirmiş olup aynı zamanda Antik Mısır'da mezar olarak piramit kullanılması geleneğini de başlatan isim olmuştur. Imhotep bu piramitte üçgeni ilk kez basamaklı olarak kullanmış olup inşasında da önceden biçimlendirilmiş taşları kullanarak bir ilke imza atmıştır. Ayrıca mimaride kolonları ilk kez kullanan ve papirüs rulolarını bulan isimdir. Bir felsefeci ve şair de olan büyük bilgenin bir de Ahlak Bilgileri isimli kitabı olduğu söylenmekte. Kendisiyle ilgili magazinel gündemden de bahsedecek olursak; Imhotep ve Hz. Yusuf'un hayatındaki benzerlikler sebebiyle aynı kişi olup olmadığını hala tartışan belli kesimler bulunmaktadır. - Tunç, Şafak. Eski Çağların Arasında Ortaya Çıkan İlk Hekim: IMHOTEP. Hekimce. https://www. hekimce. com/blog/makale/eski-caglarin-sistemleri-arasinda-ortaya-cikan-ilk-hekim-imhotep. Erişim Tarihi: 24.05.2003 - Colgan, Richard. Imhotep: The Physician/Architect Who Led Us From Magic to Medicine. Consultant360, Eylül 2012. https://www. consultant360. com/article/imhotep-physicianarchitect-who-led-us-magic-medicine. Erişim Tarihi: 24.05.2003 - Imphotep. Biyografi. info. https://www. biyografi. info/kisi/imhotep. Erişim Tarihi: 24.05.2003 - Imhotep: Antik Tarihin Bilinen İlk Mimarı, Piramit İnşaatçısı, Gökbilimcisi ve Mühendisi. Nereye, 12 Ağustos 2018. Erişim Tarihi: 24.05.2023 - Karaarslan, S. Vedat. Mısırlı Mimar ve Sinu Imhotep Günümüz Tıbbına Nasıl Yön Verdi? Arkeotekno. https://www. arkeotekno. com/pg_463_misirli-mimar-ve-sinu-imhotep-gunumuz-tibbina-nasil-yon-verdi. Erişim Tarihi: 24.05.2023 - Karaca, Rüştü. Dünyanın İlk Mimar/Mühendisi Imhotep. Informadika. 5 Temmuz 2014. http://informadik. blogspot. com/2014/07/dunyann-ilk-muhendisi-imhotep. html. Erişim Tarihi: 24.05.2023 - Lopez-Carmen, Victor A. Recognizing Imhotep, the world's first doctor. theithacan. 29 Mart 2017. https://theithacan. org/columns/recognizing-imhotep-the-worlds-first-doctor/. Erişim Tarihi: 24.05.2023 - Barton, Marc. Imhotep The First Physician Past Medical History. Past Medical History. 28 Mayıs 2016. https://www. pastmedicalhistory. co. uk/imhotep-the-first-physician/. Erişim Tarihi: 24.05.2023 - www. ncbi. nlm. nih. gov/pmc/articles/PMC3972951/ Web. 24.05.2023. - www. ncbi. nlm. nih. gov/pmc/articles/PMC3874314/ Web. 24.05.2023."} {"url": "https://www.soylentidergi.com/bir-ada-icat-etmek-aslinda-ne-anlatiyor", "text": "Bir Ada İcat Etmek, İş Bankası Kültür Yayınları aracılığıyla 2023 Nisan ayındaki Fransız aslından ilk çevirisiyle dünya edebiyatından hazinemize kazandığımız en yeni kitaplardan biri. Yazarı olarak karşımıza çıkan Alain Gillot ise Fransız televizyonunda hava durumu sunuculuğu yaptığı kariyerindeki mizahi sunumuyla tanınmıştır. Yazarlığa kadar birçok işi deneyimlemiş olan Gillot'un Bir Ada İcat Etmek adıyla dilimize çevrilen kitabı S'inventer une ile orijinal adıyla 2019'da yayımlanmıştır. Bir Ada İcat Etmek, evladını kaybeden bir anne ve babanın yaslarını yaşama sürecini anlatıyor. Anne ve babanın yaslarını yaşama şekilleri birbirinden oldukça farklı ve kitap daha çok babanın yasına yöneliyor. Baba Dani, oğlu Tom'un ölümünün getirdiği yası, oğlunun hayaletiyle yaşıyor. Onun hayali varlığıyla gidemedikleri bir ada tatiline çıkıyorlar, adayla birlikte yeni bir dünya icat ediyorlar kitabın ismindeki gibi. Tüm bunlardan anladığımız gibi Dani oğlunun ölümünü kabullenemiyordur. İşinden dolayı baba-oğul yeterince vakit geçiremeden her şeyi bitiren bu ölüm, Dani'yi bir baba olarak içindeki pişmanlıklar yumağıyla baş başa bırakıyor. Bu kabullenemeyişi, ölüm haberini alır almaz zihninden geçenlerle baştan anlıyoruz aslında. Dani'nin kabullenemeyişi cenazeden sonra da devam ediyor. Bu sefer oğlunun ölüm beyanını vermeyi, mezar taşıyla ilgilenmeyi erteliyor. Birkaç gün geçse de kabullenemediğinden dolayı yasını yaşayamıyor aslında. Eşi ağlarken o da ağlayamıyor en basitinden. Ağlamayı istiyor içindeki ağırlık geçsin diye ama ağlayamıyor. Dani, oğlunun bir kutu eşyasıyla baş başa kaldığında günlerden sonra ilk kez iyi hissediyor. Bundan aldığı güçle yıldızlara bakarak oğlundan ilk defa af dileyebiliyor. Ona veda bile edememişken özrünü diliyor ve bu özür ona nefes aldırıyor. Tam o anda oğlunun hayalini ilk kez bahçelerindeki ağacın altında görüyor ve ona baba diye sesleniyor. Gördüğü bu ilk hayalden sonra aslında Dani durumu mantığıyla analiz edebiliyor. Kabullenememenin getirdiği sinirsel yıpranma ve Nora'nın gidişiyle bu hayalin tetiklendiğini tüm mantıklı yanıyla kendine açıklıyor. Oğlunun hayali, dayanılmaz acısının getirdiği basit bir yanılsama durumu aslında. Ama bir yandan da bu hayalin kendisini heyecanlandırdığının da farkında. Karşı çıksa da o hayali çağıranın kendisi olduğunu kabulleniyor. Çünkü kendisinin oğluna, onunla geçiremediği tüm zamanlara ihtiyacı vardı. Oğlunun kutudaki eşyalarına bakarken bile iyi hissederken hayalinin iyi gelmemesi imkansızdı. Yani oğlunun hayalini hayatına kabul etmesi, onun için bir delilik değil ona yaşayabilme gücü verendi. Ona ne yapmak istediğini sorduğunda ise oğlu verdiği ada sözünü hatırlatıyor. Böylece Dani, oğlunun hayalini yanına alarak sözünü tutuyor, sadece ikisi için bir ada icat ediyorlar. Dani, bu tatilde aslında tam olarak bir babadır. Sadece oğlu için vardır orada. Ona istediği yemekleri yapar, yaptığı krepi sevmesi için uğraşır, yeni bisiklet alıp vaktinde geç kaldıkları o turu atarlar. Attığı her adımda ise gerçek bir baba olamadığıyla yüzleşme korkusu vardır. Kitapta anlatılanlar genel olarak kısa, yalın ama derinlikli. Bizi hayatın gerçekleriyle yüzleştirmesi, dolandırmadan olurken aynı zamanda da bir o kadar sert oluyor. En başta en gerçek olan ölümün vakitsiz oluşuyla yüzleştiriyor. Ertelemenin yersizliğini, pişmanlıkların fayda etmediğini, düşündüğümüz kadar çok da zamanımızın olmayışını anlıyoruz. Okuyucu olarak bizlerin yüzleşmesinin yanında Dani'nin de yüzleştikleri var elbette. Mesela en son küçükken hissettiği çizim yapmanın huzuruna tekrar erişiyor. Çocukluğuna dönerek kendi anne babasıyla arasındaki mesafeyi ve bu mesafenin onun seçimlerini etkilediğinin farkına varıyor. Meslek seçiminde çocukluğunda duruşundan çok etkilendiği bir komşularının payı olduğunu yeni anlıyor. Babasında aradığını çocukken onda bulmuştu ve büyüyünce de onun gibi evinden uzakta havalı bir meslek seçiyor. Ama bu gösterişli hayata duyduğu hevesin yersizliğini de oğlunun ölümüyle en sert şekilde öğreniyor. Dani, oğlunun hayalinin korkusuz oluşundan sıklıkla bahsediyor. Kendisinin kaçtığı şeylerden oğlunun hayalinin korkmamasını, içten içe her seferinde takdir ediyor. Oğlunun cesur hayaleti inatla denize girmek istiyor. Dani onun aksine hayalinin de ölecek olmasından delicesine korkuyor, denize girmek istemiyor. Tom ise denize girme isteğinden vazgeçmediğinde denize giriyorlar. Babanın korktuğu oluyor, Tom'un hayali de yine bir denizde gidiyor. Dani başta yıkılsa da eşini kaybetmiş ama onunla hala konuşabilen bir adamla karşılaşmasıyla bu yasla yaşayabilmenin yolunu tekrar hatırlıyor. Ne de olsa oğlunun hayalini tekrar görebilmek kendi elindedir. Dani, oğlunun hayaliyle adadayken Nora'nın psikiyatri kliniğinde olduğunu öğrenir. Eşini yalnız bırakmamak için geri dönecekken Tom'un hayalini ise adalarına emanet etmek zorundadır. Eşinin yanına geldiğinde oğlunun mezarını ziyaret etmek için kendini zorlar. Ama yine yapamaz, bir sürü mezarın içinden oğlunun mezarını bulmak istemez. Çünkü adada bıraktığı oğlu, ona bir mezar aracılığıyla ulaşmaktan çok daha fazlasını vermiştir. Nora ise eşinin acısını her şeyden uzakta yaşadığı o adaya kendisini de götürmesini ister. Dani bunu her ne kadar kabul etse de korkmaktadır. Nora, oğlunun hayaliyle yaşadığını o eve girdiğinde oğlu için aldığı eşyalardan anlayıp delirdiğini düşünecektir. Kaçınılmaz son gelir ve Nora her şeyi görür, eşinin yapmaya çalıştığını anlar. Dani, eşine delirmediğini nasıl açıklayacağını bilemezken tam da bu çıkmazda yardımına yine Tom'un hayali yetişir. Oğlu sözleriyle o çıkmazda babası için bir çıkış yaratır. Dani, eşinin yanında alışagelmiş dünyayı yaşarken sadece oğlunun hayalinin olduğu huzurlu dünya da hep kalbinde olacaktır. O dünya bazen kaçışı olacak, bazen de ona yol gösterecektir. Her şeye rağmen en kötüsü oyundan çekilmek, yaşayacaklarından korkma ve deneme şansını kabullenmemekti. Son olarak yayınevinin kitabın tanıtımı için hazırladığı aşağıdaki kısa video her şeyin gözünüzde daha iyi canlanmasını sağlayacaktır. Bir Ada İcat Etmek, Alain Gillot, Çeviren: Birsel Uzma, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 2023, 168 sayfa."} {"url": "https://www.soylentidergi.com/bir-an-once-kesfetmeniz-gereken-o-grup-blonde-redhead", "text": "Pek çoğumuzun Rick and Morty dizisiyle duyduğu For The Damaged Coda şarkısının sahibi Blonde Redhead, müzik dünyasında kendine özgü bir yeri olan bir alternatif rock grubudur. Grup, Japon kökenli Kazu Makino ile İtalyan kökenli ikiz kardeşler Simone Pace & Amedeo Pace tarafından kurulmuştur. Bu üçlü, müziğin sınırlarını zorlayacak ve deneysel bir müzik anlayışını benimseyecek grubun temellerini 1993 yılında bir İtalyan restoranında atmıştır. Pace kardeşler grubun güçlü sesi Kazu Makino ile tesadüfen karşılaşmış ve gruba basçı Maki Takahashi'nin de dahil edilmesi ile grup oluşmuştur. Ancak, kısa bir süre sonra basçı Takahashi gruptan ayrılmış ve Blonde Redhead üç üye olarak yoluna devam etmeye karar vermiştir. Blonde Redhead, müzik kariyerine başladığı dönemde Sonic Youth'un bateristi Steve Shelley'in dikkatini çekerek önemli bir dönüm noktası yaşamıştır. Shelley, 1993 yılında grup tarafından çıkarılan aynı ismi taşıyan ilk albümlerinin yayımlanmasında yardımcı olarak grubun ilk kıvılcımlarını vermesini sağlamıştır. Üçüncü albümleri olan Fake Can Be Just As Good kayıtları sırasında ise basçı Vern Rumsey gruba misafir olarak katılmıştır. Fakat bu albümden sonra grup, basçı olmadan müziklerini icra etmeye karar vermiştir. Dördüncü albümleri olan In an Expression of the Inexpressible ise Fugazi grubundan Guy Picciotto'nun prodüktörlüğünde kaydedilmiştir. Picciotto, albümde bazı şarkılara katkıda bulunmuş ve sonraki iki albümleri olan Melody of Certain Damaged Lemons ve Misery Is a Butterfly'da prodüktör olarak çalışmaya devam etmiştir. Grubun rock müzik alanında ünlü isimlerle çalışması ve ortaklıklar kurması da yükselerek ilerlemesini sağlamıştır. Blonde Redhead'i, kendine özgü bir hayran kitlesini oluşturmayı başaran gruplar arasında gösterebiliriz. Başlangıçta Sonic Youth etkileri belirgindi fakat son albümlerinde tamamen farklı bir müzikal tarza evirilmiştirler. Blonde Redhead'in müziğinin temel bileşenlerini oluşturan çeşitli müzik akımlarının kullanımı; vokalist Kazu Makino'nun mistik, aykırı ve protest sesi ile birleşince onları özgün bir grup yapmaktadır. Blonde Redhead, isimlerini 80'lerin no-wave grubu DNA'in Blonde Redhead şarkısından almaktadır. Grup, DNA'in öncülük ettiği no-wave akımından etkilenmiş ve ilk stüdyo albümlerinde bu akımın izlerini sürdürmüştür. Noise rock tınılarını benimseyerek başladıkları müzik serüvenleri, zamanla noise rock ve alternatif rock'ı dream pop öğeleri ve elektronik müzik ile harmanlanarak ilerlemiştir. Kitlelerine sundukları bu harmanlanmış müzikal şölen ile dinleyicinin içinden çıkmak istemeyeceği rüya alemleri kurmuşlardır. Blonde Redhead, 1990'ların ortalarından bu yana müzikal yolculuğunda çeşitli değişimler geçirmiştir. Grubun adını taşıyan ilk albümlerinde, indie rock ve noise pop türlerinin etkilerini bir arada görürken daha sonra Melody of Certain Damaged Lemons albümüyle melankolik bir müzikal yapıya evrildiğini görüyoruz. Özellikle Misery Is a Butterfly albümü, grup için bir dönüm noktası olmuştur ve ticari başarı elde etmiştirler. Sonraki albümlerde ise pop öğelerini daha fazla kullanıp geniş bir dinleyici kitlesine ulaşmışlardır. Blonde Redhead, müzikal tutumunda deneyselliği ve özgünlüğü ön plana çıkararak ilerlemektedir. Grubun vokalisti Kazu Makino'nun etkileyici vokal yeteneği, tiz notalardaki mahirliği ve melankolik varoluşunun sesine yansıması, grubu yoğun bir müzik yapmaya yöneltmiştir. Enstrümanları deneysel ve karmaşık bir biçim geliştirerek şarkılarına entegre eden grup, müziklerinin dinleyiciye sıra dışı bir deneyim sunmasını sağlar. Blonde Redhead, geniş bir diskografiye sahiptir. Şu ana kadar sekiz stüdyo albümüne imza atmış olan grup, dinamikleriyle ve rock müziğin imkanlarını zorlamalarıyla dikkat çekiyor. Grubun adını taşıyan Blonde Redhead albümü, karakteristik bir müzik anlayışının ürünü olarak kendini gösterir. Bu albüm grup için sağlam bir başlangıç noktası olmuş ve ardından gelen ikinci stüdyo albümleri La Mia Vita Violenta ile karakteristik müzikal tavırları daha da yoğun hissedilmiştir. - Fake Can Be Just As Good (1997) - In an Expression of the Inexpressible (1998) - Melody of Certain Damaged Lemons (2000) - Melodie Citronique (2000) - Fake Can Be Just As Good (2002) - Elephant Woman (2004) - Misery Is a Butterfly (2004) - Equus (2004) - The Secret Society Of Butterflies (2005) - 23 (2007) - Penny Sparkle (2010) - Barragan (2014) Grubun tarzı ve oluşturdukları müzikal şölen, yıllar içinde değişerek ve daha önce hiç keşfetmediğiniz farklı bir evren oluşturmuştur. Bu bağlamda grubun en sevilen albümlerine gelin birlikte göz atalım. Grubun kendi adını taşıyan ilk albümü 1993 yılında Smells Like Records etiketiyle yayımlanmıştır. Grubun üyeleri bu albümde yer alan şarkıların sözlerini ve müziğini birlikte yazmışlardır. Blonde Redhead albümü, grup üyelerinin müzikal yeteneklerini sergilemelerini sağlayan bir albüm haline gelmiştir. Albümdeki şarkılar; alternatif rock, noise rock ve indie rock tarzlarını içermektedir. Girl Boy ve Swing Pool gibi güçlü parçalardan oluşan albüm, gitar ağırlıklı enstrümantal bir yapıdadır. Grubun karakteristik vokalleri, enerjik enstrümantasyonu ve çarpıcı ritimleri albümün dikkat çeken özelliklerindendir. Melody of Certain Damaged Lemons, grubun 5. stüdyo albümüdür. Touch and Go Records etiketiyle yayımlanan albümde For the Damaged Coda, This is Not ve A Cure gibi grubun müzik anlayışını temsil eden şaheserler bulunur. Kazuo Makino bu albümde de diğer albümlerde olduğu gibi güçlü ve melankolik sesiyle dinleyicisini büyülemeyi başarmıştır. 12 şarkıdan oluşan albüm, grubun müziğini duygusal atmosfer içinde hiç de klasik olmayan bir karakteristikle yansıtır. Genellikle ritim ağırlıklı ve melodik yapılarla inşa edilen albümde; Blonde Redhead'in karakteristik vokalleri, hüzünlü ve melankolik tınılarla birlikte, şarkıların duygusal derinliği kendini gösterir. Albümdeki şarkıları dinlerken sık sık kendinizi derin bir hüzün ve düşünce içinde bulabilirsiniz. Blonde Redhead'in 6. stüdyo albümüdür. Grup üyeleri Kazu Makino, Amedeo Pace ve Simone Pace tarafından yazılan şarkılarla dolu olan albüm, 4AD Records etiketiyle piyasaya sürülmüştür. Albüm, melankoli ve hüzün hissini yansıtan şarkı sözleri ile grubun başarılı ürünlerinden biridir. Grup telli çalgılar, davul, klavye ve elektronik denemeler ile deneysel müziğin sınırlarında gezinir. Shoegazevari tınılar, ritim ağırlıklı kompozisyonlar ve etkileyici vokaller albümü döne döne dinlememizi sağlayan etkenlerdendir. Eleştirmenlerden ve dinleyicilerden olumlu eleştiriler almış olan albüm; Elephant Woman, Misery Is a Butterfly, Magic Mountain ve Messenger gibi kendi hikayeleri olan şarkıları içerir. Grup, derin duygusal katmanlarla oluşan ve unutulmaz şarkılarıyla dinleyicilerini adeta sarsan bir müzik deneyimi sunar. Misery Is a Butterfly albümün genel teması olan melankoli ve hüzün hissini taşır. Albümde şarkı sözleri ve enstrümantasyon; karamsarlık, kaybolmuşluk ve boşluk hissi gibi duygusal deneyimleri müziğe entegre etmiştir. Genel olarak Blonde Redhead'i müzik dünyasında deneysel ve özgün bir ses olarak tanımlayabiliriz. No wave, shoegaze, alternatif rock ve art rock gibi müzik akımlarından etkilenerek kendi müzikal tarzlarını yaratmışlardır. Grubun solisti Kazu Makino'nun büyüleyici vokal yeteneği ve grup üyelerinin deneysel tutumları sayesinde, ortaya alabildiğine deneysel ürünler çıkmıştır. Blonde Redhead'in geniş diskografisi ve müzikal evrimi, müzikseverlere farklı deneyimler sunacağı için bir an önce keşfetmeniz gereken gruplara eklemelisiniz. Yazımızın sonuna gelmişken grubun en sevilen parçalarından biri olan Falling Man'in canlı performansını sizlerle baş başa bırakıyoruz. Müzikle kalın! - AllMusic. Blonde Redhead Biography. Web. - Pitchfork. Blonde Redhead. Web. - Sonic Youth Official Website. Blonde Redhead Artist. - 4ad. Blonde Redhead. Web."} {"url": "https://www.soylentidergi.com/bir-anarsistin-kaza-sonucu-olumu-dario-fonun-unlu-tiyatro-oyunu-ast-sahnesinde", "text": "Bu yazıda, 1997 Nobel Edebiyat Ödülü sahibi Dario Fo ve ödülünü kazanmasında büyük ilham kaynağı olan ve ödülünü İthaf ettiği eşi Franca Rame, yaptıkları çalışmalar ve şu an Bilkent AST Sahne'de sahne almakta olan Bir Anarşistin Kaza Sonucu Ölümü oyununun incelemesi yer alıyor ve yazıyı Dario Fo Tiyatrosu, Bir Anarşistin Kaza Sonucu Ölümü, Bilkent AST Sahne ve Oyunun Sergilenişi olmak üzere üç başlıkta ele aldık. Keyifli okumalar dileriz. Dario Fo (1926 2016), İtalyan avangart oyun yazarı, sahne ve kostüm tasarımcısı, müzisyen ve aktördür. 1997'de Nobel Edebiyat Ödülü'nü kazanmış, ancak sosyal kışkırtma yeteneğine sahip bir teatral karikatürist olarak sık sık hükümetin kınama ve sansürlemeleriyle karşı karşıya kalmıştır. Tiyatro yaşantısı boyunca, Franca Rame Fo'nun hayat ve yol arkadaşı olmuş ve ikili birbirlerini büyük ölçüde etkilemişlerdir öyle ki Dario Fo, Nobel Ödülü'nü eşi Franca Rame'e ithaf etmiştir. Franca Rame (1929 2013), İtalyan tiyatro oyuncusu, oyun yazarı ve siyasi aktivisttir. Eşi Fo'nun Nobel Edebiyat Ödülü'nü kazanma yolunda büyük emeği olmuştur ve Rame, Fo ile tanışana ve kendi işlerini yapmaya başlayana kadar gezginci bir tiyatro topluluğunun bünyesinde çalışmalar yapıyordu. Bu sayede gelecekteki eşi Fo ile tanışır ve Fo bu gezginci tiyatrodan büyük ilham aldığını, kendi tiyatrosunu oluşturma yolunda büyük bir katkısı olduğunu belirtir. Metin Balay, Halk Tiyatrosu ve Dario Fo kitabında, Fo'nun tiyatrosunu çözmek mümkün olmasa bile, dört bölüme ayırarak incelemiştir. Her ne kadar sınırlarını kesin bir şekilde çizmek mümkün olmasa bile yapılan inceleme, Dario Fo'nun tiyatro özelliklerini ve bu özelliklerin nasıl ortaya çıktığını gösterir. Birinci bölüm (1958 Öncesi) Hazırlık Dönemi, bu dönemde ileride yapacağı çalışmaların temelini atmış ve halk tiyatrosuna yönelik araştırmalara başlamıştır. Bu dönemin sonunda Fo ve Rame'in tanışması ve kendi tiyatrosunu kurma kararını vermelerinden sonra ikinci bölüm, (1958-1968) Fo-Rame Topluluğu Dönemi'ne geçilmiştir. İkinci dönemde Fo ve Rame kendi tiyatrosunu kurmuş ve araştırmalarını yoğunlaştırmışlardır. Bu dönemde Farslar, Brecht etkisindeki oyunlar, Vodviller, tarihsel oyunlar, sirk gösterileri sahneye konmuştur. Üçüncü bölüm olan (1968-1973) Politik Oyunlar Dönemi'nde Fo ve Rame tiyatro oyunlarını halk tiyatrosunun özelliklerini koruyarak giderek politikleştirmişlerdir. Bu dönemde kukla tekniğine dayalı oyunlar, anlatıya dayalı oyunlar ve uzun oyunlar sahneye koymuşlardır. Dördüncü bölüm (1973 Sonrası), Fo ile Rame yine halk tiyatrosu özelliklerini korumuşlar ve bu dönemde anlatıya dayalı oyunlar, uyarlamalar ve reji çalışmaları ve uzun oyunlar üzerinde çalışmışlardır. - Güldürü esastır fakat bu güldürü ders alma amacıyla değil, enerji üretmek için kullanılır. - Genel üslubu, halk tiyatrosunun gerçekçiliğinden ziyade fantezi, clownesk, grotesk, taşlama ve anlatı üslubu kullanmak esastır. Ayrıca bu unsurlar gerçeği çarpıtmak değil gerçeği daha iyi sunmak için kullanılmıştır. - Halk tiyatrosunun klişeleşmiş konuları ve karakterlerini, oyunlarında farklı suretlerle seyirciye sunar. Örneğin commedia del'artenin Pantolone, Brigiella, Dottore'si veya Antik Roma tiyatrosunun ikizleri, kendileri olarak değil farklı meslek gruplarına mensup farklı insanlar olarak karşımıza çıkar, özellikleri bakımından tamamen halk tiyatrosundan alındıkları açıktır. - Dil özellikleri de yine halk tiyatrosuna benzerdir. Mesela, halk tiyatrosundan alışık olduğumuz lehçe kullanımları Fo tiyatrosunda da görülür hatta bunun biraz daha ilerisine gidilir. - Halk tiyatrosundaki gibi kısa oyunlar ve epizotlardan oluşan oyunları içerir. - Bir diğer ortak özellik ise oyuncunun profesyonelliğinin çok önemli ve merkezde olmasıdır. Oyunlarda kullanılan akrobasi, dans, şarkı söyleme, maskeli oyunculuk, kuklacılık, fars ve daha bir sürü unsurun ustalıkla kullanılabilme geleneği esastır. - Fo, halk tiyatrosu gibi büyük kitleye ulaşmaya çalışmış bunun için de en fazla nerede seyirciye ulaşabilecekse oyun yerlerini ona göre belirlemiştir. Ayrıca bu yerlerin her zaman sahne olması beklenmez ve eğer daha büyük bir kitleye hitap edeceğini düşünüyorsa sahne olmasa bile oyunlarını o yerlerde yine de sergilemiştir. Halk tiyatrosunun gezgincilik geleneğini de koruyarak oyunlarını gezerek sahnelemiş ve gezdikleri yerin seyircisine göre oyun metninde değişiklik yapılmıştır. Bu da yine halk-tuluat tiyatrosundan süregelen bir gelenek olarak Dario Fo tiyatrosunda kendini gösterir. - Fo'nun çok dikkat ettiği diğer bir unsur, seyirciye katharsis yaşatmamaktır. Bu da Brecht ve Piscator'un temellerini attığı politik tiyatronun getirdiği bir bakış açısıdır. Eğer seyirci tiyatronun sonunda katarsis, bir arınma yaşarsa bir şeyleri değiştirmek için adım atmayacak ve tiyatro, seyirci için sadece tatmin olma aracı olarak kullanılacaktır. Aristotelesçi tiyatronun aksine, katharsis yaşatılmadığında seyirci arınmış hissetmeyecek ve sahnedeki oyunun konu aldığı gerçek yaşamdan problemleri ve sistemi değiştirmek için rahatsız olacak ve böylelikle hareket alacaktır. Giuseppe Pinelli 15 Aralık 1969'da Milano polis merkezi binasında trajik bir şekilde hayatını kaybeden masum anarşist demiryolu işçisi. Morte accidentale di un anarchico oyunu, o zamanın gündeminde olan bir olaydan esinlenerek yazılmıştır. Daha henüz olayın üstünden kısa bir zaman geçmişken Fo, bu durumu sahneye taşır. Oyunun konusu; emniyet müdürlüğüne giren bir deli, binadaki pencereden polisler tarafından atılmış, ancak daha sonra kazara öldüğü bildirilmiş olduğu masum bir vatandaşla ilgili gerçeği açığa çıkarmaktadır. Deli, oyunda farklı karakterlere büründüğü için kılık değiştirir. Bu klasik bir commedia dell'arte lazzosu örneğidir ve ayrıca bir giullaredir de -yani kuralların dışında kalmış zeka olarak tanımlanan ortaçağ soytarısı geleneğini taşır oyun. Bu oyunda Fo, yine halk tiyatrosu çizgisinden şaşmamıştır. Aslında söz konusu oyunun büyük bir gelişim gösterdiğini, kesin bir noktaya vardığını görmeyiz. Deli sadece yaptığı oyunlar sonunda ortalığı karıştırır ve net bir olaya bağlamadan bırakır, tıpkı halk tiyatrosunda olduğu gibi. Şimdi bu konuyla ilgisi bağlamında AST'ın Füsün Demirel'in çevirisiyle sahneye konmuş ve hala sahnelenmekte olan Bir Anarşistin Kaza Sonucu Ölümü'nü irdeleyelim. Fotoğraftan görülebileceği gibi Bilkent AST Sahne bir çerçeve sahnedir. Çerçeve sahneyi genellikle yönetmenler illüzyon yaratmak ve seyirciyi bir nevi büyülemek için kullanır fakat Dario Fo'nun amacı seyirciyi zihinsel olarak oyunun içine çekmek ve zihinsel aktiviteyi devre dışı bırakacak olan illüzyonu elinin tersiyle itip seyirciden tüm oyun boyunca aktif olmalarını sağlamaktır. Bu beklentinin amacına ulaşması biraz zordur çünkü çerçeve sahnede seyirci ve oyuncu arasında çok net bir çizgi vardır ve dördüncü duvarın varlığı hissiyatı üst düzeydedir. Dolayısıyla aslında Fo'nun amaçladığını yapması zor olsa da oyunları o kadar kuvvetlilerdir ki Wagner'in tiyatronun ışıklarını ilk defa karartmasından sonra ortaya çıkan, Brecht'in tasvir ettiği uyuyan seyircinin Fo'nun oyunlarında uyanık olduğunu görürüz. Aynı şekilde, Bir Anarşist 'in Kaza Sonucu Ölümü oyunu sahnelendiğinde seyirciden büyük bir reaksiyon ve beğeni topluyor. Çerçeve sahnenin inşa ettiği dördüncü duvar yıkıldığında oyuncu ve seyirci arasında büyük bir etkileşim yaşanıyor. Ayrıca Fo'nun tiyatrosunda olayların güncelliğini yitirmemiş olaylardan konulardan aldığını belirtmiştik. Oyunun metni oynandığı coğrafyaya göre uyarlanıyor. Oyuncular, Füsun Demirel'in çevirisine ilaven Türkiye'nin güncel problemlerine vurgu yapıyor ve göndermelerde bulunuyor. Sahnedeki dekor, realist olmaktan uzak, grotesk bir özellik taşıyor. Milano'nun bir polis merkezinde geçiyor olay ve iki perdelik bu oyun boyunca aynı dekor kullanılıyor. Polis merkezinin bir odası dekoru örümcek ağı gibi dokunmuş halatlardan oluşuyor. Yerlerde dosyalardan dağılmış bir sürü kağıt dağınık halde duruyorlar. İki tane masa var ve üstlerinde daktilo, dosyalar ve kağıtlar duruyor, dekor bu kadarla sınırlıdır. Fo'nun tiyatrosunda, tüm dekorlar işlevseldir. Oyuncuların kostümleri ise memurlarınki çok kirli, tozlu ve çamurlu simsiyah kostümlerden oluşurken baş kahramanımız deli ise tertemiz kıpkırmızı bir kostüm giyiyordur ve elinde taşıdığı, içinde kişilik değiştirmesi için gerek duyduğu her şeyi bulunduran bir bavulu vardır. Oyuncunun esnekliği esastır. Deli rolündeki Mahir İpek güzel oyunculuğuyla karakter değişimini çok güzel bir şekilde sağlıyor ve Mehmet Ulusoy, Yıldırım Şimşek, Çağlar Deniz, Velican Demirel, Hazal Pekgöz oyunculuklarıyla oyunun muhteşem bir şekilde sahnelenmesini sağlıyorlar. Ayrıca güldürü unsuru oyun boyunca yer yer farslarla ve yapılan sözcük oyunlarıyla devamlılığını sürdürüyor. Toplum hakkında üzücü bir gerçekle karşılaşmamız bile seyircide trajik bir duygu uyandırmıyor aksine bu da yine güldürü oyunlarıyla yapılıyor. Son repliğe kadar seyirciyi güldürmeyi başararak seyirci oyun boyunca uyanık tutuluyor. Dario Fo'nun tiyatrosunun özelliklerine ve Ankara Sanat Tiyatrosunun oyunu sahneleyişine baktığımızda Fo'dan alınan geleneği gayet başarılı bir şekilde sahneye taşıdıklarını görüyoruz. Eğer yolunuz Ankara'ya düşer ve tiyatroya gitmek isterseniz kaçırmayın deriz. Balay, Metin A. Halk Tiyatrosu ve Dario Fo, Mitos-Boyut Yayınları. 1. baskı: Aralık/1995. Britannica, The Editors of Encyclopaedia. Dario Fo. Encyclopedia Britannica, 20 Mar. 2022, https://www. britannica. com/biography/Dario-Fo. Accessed 2 May 2022. Dario Fo Biographical. NobelPrize. org. Nobel Prize Outreach AB 2022. Sun. 1 May 2022. https://www. nobelprize. org/prizes/literature/1997/fo/biographical/. Accessed 2 May 2022. Fo, Dario. Bir Anarşistin Kaza Sonucu Ölümü, Açılım Yayınları, 2014. Nutku, Özdemir. Bertolt Brecht ve 'Epik Tiyatro' (sf. 182-207). Dünya Tiyatrosu Tarihi 2, Mitos-Boyut Yayınları, 3. Baskı: 2008. Temel, Tamer. Epik Tiyatro'da Siyasal Olan ve Gestus Kavramlarını Hannah Arendt ile Okumak. Tiyatro Eleştirmenliği ve Dramaturji Bölümü Dergisi 0 (2011): 76-85 https://dergipark. org. tr/tr/pub/teddergi/issue/18476/194561. Accessed 2 May 2022."} {"url": "https://www.soylentidergi.com/bir-veda-sarkisi-lully-lulla-lullay", "text": "Lully, Lulla, Lullay diğer adıyla Coventry Carol, 16. yüzyıldan günümüze kadar uzanan bir Noel ilahisidir. Şarkı geleneksel olarak The Pageant of the Shearmen and Tailors adlı oyunda söyleniyordu. Oyun, Matta İncili'nin 2. bölümünü anlatmaktadır. Şarkı ise Kral Hirodes'in Beytüllahim'deki iki yaş altındaki bütün çocuklar için verdiği ölüm emri sonrası annelerinin bebeklerine olan vedalarını anlatmaktadır. Büyük Herod ismiyle de anılan Kral Hirodes bir Roma Yahudisidir. Kral Hirodes, peygamber İshak'ın büyük oğlu Esav'ın soyundan, varlıklı ve zengin bir Edomlu aileden gelir. Roma İmparotorluğu tarafından Yahudiye Eyaleti'ne kral olarak atanır. Yahudiye, Filistin'in güneyinde yer alan ve Yahudilerin yaşadığı bir Roma eyaletiydi. Kral, yaptırdığı mimari eserlerle ve acımasız kararlarıyla tanınmaktadır fakat Masumların Katliamı olayı ile hiç unutulmayacak biri olmuştur. Yahuda önderleri arasında hiç de en önemsizi değilsin! - Kutsal Kitap, Yeremya Kitabı Bölümleri. Erişim Tarihi: 06/06/2022, kutsalkitap. info. tr - İncil-Tevrat-Zebur Kutsal Kitap, Yıldızbilimcilerin Ziyareti. Erişim Tarihi: 06/06/2022, incil. info - Stringfixer, Coventry Carol. Erişim Tarihi: 06/06/2022, stringfixer. com - Stringfixer, Büyük Hirodes. Erişim Tarihi: 06/06/2022, stringfixer. com"} {"url": "https://www.soylentidergi.com/bir-yeniden-dogus-hikayesi-venus-ve-adonis", "text": "Ünlü İtalyan ressam Tiziano Vecellio'nun, Rönesans dönemini aydınlatan, çağdaşlarından ayrılan ve kendisinden sonraki dönemlere ışık tutan Venüs ve Adonis isimli tablosunu sanatçının hayatı, tablonun mitolojisi ve tekniği üzerinden inceleyelim. Rönesans döneminin ünlü ve yenilikçi ressamlarından biri olan Tiziano Vecellio Alplerin güneyinde yer alan Cadore'de doğmuştur. Resim hayatına dönemin ünlü ressamı Giovanni Bellini'nin yanında başlamış ama kısa süre sonra Giorgione de Castelfronco'nun üslubunu kendine etüt edip, kendi sanatını hayata geçirmeye başlayarak yenilikçi ruhunu ortaya koymuştur. Yaşamış olduğu uzun hayatında neredeyse Michelangelo kadar üne sahip olmuştur. Titian'ın biyografisini kaleme alan erken dönem yazarları, İmparator V. Charles'in sanatçının elinden düşürdüğü fırçasını eğilip, yerden alarak kendisine verdiğini şaşkınlık ve dehşet verici bir hayranlıkla anlatmaktadırlar. Titian, yaşamının erken dönemlerinde ünlü ailelere, bazen de soylu ailelere İncil'den sahneler yapmıştır. Ünü öylesine yayılmıştır ki, dönemin en soylu aileleri hatta imparatorlar bile Titian'dan portrelerini yapmasını istemiştir. Titian, dönemindeki diğer sanatçılar gibi çok yönlü değil ressam kimliğiyle öne çıkmıştır. Boyaları öylesine ustalıkla kullanmıştır ki geçen zaman içerisinde resimlerinde kendi uyumunu yakalamak için boyalara sarılmıştır. Eserlerinde alışılagelmiş kompozisyonların dışına çıkarak, resme yenilik getirmiş ve kendinden sonrakilerin de yolunu açmıştır. Öyle ki ondan kendinden 300 yıl kadar sonra yaşamış olan ünlü ressam Edouard Manet, Olympia (1863) isimli eserini Titian'ın en ünlü eserlerinden biri olan Urbino Venüsü'nden (1534) esinlenerek yapmıştır. Titian'ın söz konusu yazımızdaki eseri olan Venüs ve Adonis tablosu, sanatçının son dönem eserlerinden biridir. Titian'ın son dönem resimleri, erken dönem resimlerinden daha farklı bir üsluba sahiptir. Erken dönem resimleri daha titiz ve ince fırça darbelerine sahipken, son dönem resimleri kalın ve geniş fırça darbelerine sahip, daha iri renk alanları hakimdir. Sonuç olarak Titian'ın erken dönem resimleri daha ince ayrıntılar içerip, yakından bakıldığında da etkilerken, son dönem resimleri yakından izlenemez ama uzaktan da bir o kadar muhteşem görünürler. Venüs ve Adonis isimli eser günümüzde sanatçının birkaç eseri ile birlikte ABD'de bulunan Getty Center'da bulunmaktadır. Efsane odur ki: Suriye Kralı Theias veya Kıbrıs Kralı Kinyras'ın Myrra adında bir kızı varmış. Myrra öylesine güzelmiş ki tüm dünyaya yayılmış bu güzelliği. Hatta babası Theias kızının güzelliğini Venüs'ün güzelliği ile bir tutmaktaymış. Bunu öğrenen Venüs Myrra ile görüşmek istemiş fakat Myrra Venüs'e yeterince saygı göstermemiş, hatta onu oldukça kızdırmış. Bunun üzerine güzellik ve şehvetin tanrıçası Venüs, Myrra'yı cezalandırmak için aşk tanrısı Eros ile bir olup, gönlüne bir baba arzusu düşürmüş. Babasıyla beraber olabilmek için hizmetçisiyle çeşitli oyunlar yapan Myrra, en sonunda istediğine kavuşmuş ve günler, gecelerce bu istediğini gerçekleştirmeye devam etmiş. Son gecelerinde hamile olduğunun farkına varan Myrra, babasından kaçmaya başlamış. Aynı gece babası, günlerdir birlikte olduğu kişinin kendi kızı olduğunun farkına varmış ve onu öldürmek için yollara düşmüş. Babasından kaçan ve çocuğunu korumak isteyen Myrra, Olimpos tanrılarına yalvarmış. Tanrılar da Myrra'ya acıyarak, onu bir Mersin ağacına dönüştürmüşler. Aradan geçen dokuz ay sonunda ağacın kuru gövdesi çatlamış ve Adonis doğmuş. Adonis'i bulan Venüs, henüz küçücük bir bebek olmasına rağmen Adonis'in güzelliğinden büyülenmiş ve ona aşık olmuş. Başkasının onu almasından korkan Venüs, Adonis'i bir sandığa saklayarak, kimselere gösterme! diyerek Persephone'ye emanet etmiş. Fakat Adonis öylesine büyüleyiciymiş ki bu defa da Persephone tutulmuş Adonis'e ve onu Venüs'e geri vermek istememiş. Bunun sonucunda iki tanrıça kavgaya tutuşmuş ve en sonunda Zeus'a gitmişler. Zeus da bu anlaşmazlığa bir çözüm bularak; Adonis'in yılın 4 ayı Venüs ile, 4 ayı Persephone ile, 4 ayını da istediği biri ile geçirmesine karar vermiş. Adonis Persephone'nin yanına, yer altına inince Venüs'ün üzüntüsü tüm dünyayı kaplar ve sonbahar gelirmiş, yeryüzüne çıktığında ise Venüs'ün mutluluğundan yeryüzü çiçeklerle kaplanır ve ilkbahar gelirmiş. Ne var ki Adonis yılın 8 ayını Venüs ile birlikte geçirince, Persephone buna çok öfkelenmiş ve Adonis'i bir yaban domuzu ile öldürmüş. Bazı mitlere göre de Venüs'ün aşıkları Adonis'i kıskanmış ve onun üzerine bir yaban domuzu salarak, ölmesine sebep olmuştur. Sevgilisinin çığlıklarını duyan Venüs ayağına sandeletini bile giyemeden koşmaya başlamış fakat yolda ayağına beyaz bir gülün dikeni batmış ve Venüs'ün akan kanı, en sevdiği çiçeğin rengini beyazdan kırmızıya dönüştürmüş. Sevgilisine yetişemeyen Venüs acısından tanrılara yalvarmış ve tanrılar da ona merhamet ederek, Adonis'i yeniden canlandırmış. Titian'ın tabloyu oldukça renkli bir şekilde izleyiciye sunduğunu görüyoruz. İzleyici ilk olarak sahnenin baş kahramanları Venüs ve Adonis'e odaklanıyor. Bu iki figürün kutsallığından kurtulabilirsek, resmin geri kalanını inceleyebileceğiz.. Resmi biraz incelersek, tablonun ortasına değil de biraz daha soluna yerleştirilmiş olan Venüs ile Adonis, hemen arkalarında oklarını bir ağaca asmış, yarınlar yokmuş gibi uyuyan Eros, sağ tarafta ise Adonis'in zorla zapt ettiği köpekleri, yukarıda Tanrının kutsal ışığı ve ağaçlar ile dağlar yer almakta. Venüs ve Adonis'ten başlayalım: Adonis bir elinde oku, diğer elinde köpeklerinin ipini tutarken bir yaban domuzu avına çıkmak üzere olduğunu bizlere göstermektedir. Titian, Adonis'in ipleri tutan elinin kıvrımının köpekleri zaptetmekte zorlandığını açıkça göstermiş. Burada köpeklerin doğası gereği sabırsız ve hareketli olduğunu da çok rahat görebilmekteyiz. Venüs ise sevgilisinin gitmesini istemediğini ona sarılarak belli etmiş. Titian, Venüs'ün yüz ifadesini öyle güzel yerleştirmiş ki, sanki sevgilisinin başına neler geleceğini biliyor gibi endişeli durmaktayken, Adonis de bir o kadar umarsız. Figürlerin kompozisyonlarından koltuk benzeri bir nesnenin üzerinde oldukları belli. Titian, Adonis'i, bir avcı gibi özenli ama biraz da az önce yaşananlardan dolayı üstü başı dağılmış olarak resmetmiş olmasına karşın, Venüs'ü sanki mermer bir heykel canlanmışçasına pürüzsüz, başka bir dünyaya ait olduğunu da bembeyaz teniyle izleyiciye göstermek istemiş. Gökyüzünde bulunan bulutların arasından sızan ışık hüzmelerinin günün renkleriyle canlı bir şekilde buluşması izleyicinin heyecanlanmasına yol açıyor. Sarı, turuncu, kahverengi renklerinin yoğun şekilde kullanıldığı gökyüzünün hemen altında resmin ana renklerine kontrast oluşturan dağların koyu mavi rengi, gökyüzünün daha açık mavisiyle buluşarak, eserin geri kalanını nötrler gibi durmakta. Resmin geneline hakim olan kahverengi, bordo gibi koyu tonlar, figürlerdeki açık renkle zıtlık oluşturarak, izleyiciyi ilk olarak figürlere, ardından diğer canlılara ve sonra da doğaya yönlendirmekte. Titian Venüs ve Adonis ile tablonun ön tarafında bir üçgen oluşturarak, resmin formunu belirlemiş, ardından da geri kalan ayrıntıları bizlere göstermiştir. Titian'ın yumuşak fırça darbeleri, resme kendiliğindenlik ve bir devinim hissi vermekte. Kompozisyonların dinamizmi, figürlerin hareketleriyle doğru orantılı şekilde verilmiş. Titian, tablonun çağrıştırıcı ve dokunaklı havasını yaratmak için zengin renkler, ışıkla beraber parlayan vurgular ve yeşil ile mavinin hakim olduğu manzara kullanmıştır. Özetlemek gerekirse Titian'ın Venüs ve Adonis tablosu bizlere kıskançlık gibi kötü bir duygunun ne denli kötü sonuçlar doğurabileceğini göstermektedir. Bazı zamanlar olur ki kendimizi unutup, kötü duyguların esiri oluruz. Bu bazen aşk olabilir, bazen de aşktan doğan kıskançlıklar. Erhat, Azra. Mitoloji Sözlüğü, İstanbul: Remzi Kitapevi, 1997. Cömert, Bedrettin. Mitoloji ve İkonografi, Ankara, 2015. İpek, Ayşenur, Seniha Ünay Selçuk, Sanat Eserinin Kendisinden Başka Referansı Yok Mudur?, AVRASYA Uluslararası Araştırmalar Dergisi, 6. 15 (2018): 900. Vasari, Giorgio. Sanatçıların Hayat Hikayeleri, Çev. Elif Gökteke, İstanbul: Sel Yayıncılık, 2013. Kara, Erdal. Giorgiona, Tiziano, Manet: Üç Sanatçı, Üç Venüs, Journal of Arts, 2. 1 (2019): 41-42."} {"url": "https://www.soylentidergi.com/bisiklet-hirsizlari-alcakgonullu-bir-basyapit", "text": "Bisiklet Hırsızları, senaryosunu Cesare Zavattini'nin yazdığı Vittorio De Sica taratından yönetilen 1948 yapımı filmdir. Birçok sinemacı tarafından dünyanın en iyi filmi olarak gösterilen film; Yabancı Dilde En İyi Film Akademi Onur Ödülü, BAFTA En İyi Film Ödülü ve Yabancı Dilde En İyi Film Altın Küre Ödülü de dahil olmak üzere birçok önemli ödülü kucaklamıştır. Bu yazımızda İtalyan Yeni Gerçekçilik Akımının ikon filmi haline gelen zamansız başyapıt Bisiklet Hırsızları'nı yeniden keşif kapsamında inceledik. İkinci Dünya Savaşı sonrası dünyanın her yerinde yoksulluğun kol gezdiği karamsar bir hava hakimdi. Hiçbir zaman içinde bulunduğu ortamdaki ekonomik, siyasi ve sosyokültürel gelişmelerden bağımsız düşünülemeyecek bir alan olan sanat; savaş sonrası yıkımdan da nasibini aldı. Bu durum sinemaya toplumsal gerçekçi bir sinema dilinin yaygınlaşarak yükselişe geçmesi olarak yansıdı. Estetik alt yapısı olan sofistike dertlerdense tüm insanlığın temel sorunları sayılabilecek toplumsal ve politik meseleler sinemada kendine yer bulmaya başladı. Sinemada izleyicilere hoş vakit geçirtmek ya da estetik haz vermek gibi kaygıların ötesine geçen Gerçekçi Sinema Anlayışı; alıcıyı etkileme, bilinçlendirme, değiştirme ve dönüştürme fırsatını geri tepmedi. Bisiklet Hırsızları savaş sonrası Roma'da geçim derdi ve yoksullukla boğuşan yüzlerce aileden biri olan Ricci ailesine odaklanıyor. Ailenin babası Antonio Ricci, ailesini geçindirebilmek için işsizlik ve sefalet ile bocalayarak kendine bir iş aramaktayken iş bulma kurumundan aldığı haber ile yüreğine su serpilir. Belediye tarafından hazırlanan afişleri sokak sokak gezerek asabilecek bir işçinin arandığı bu iş için onlarca kişi arasından seçilen Antonio, çok rahatlamış olsa da kabul edilebilmek için sunulan tek şartı karşılayamıyor olmanın gerginliğiyle irkilir. Tek şart, işe alınacak kişinin bir bisikleti olmasıdır. Fakat Antonio geçim sıkıntısından dolayı bisikletini çoktan rehinciye vermiştir. Yine de bu işe çok ihtiyacı olduğundan bisikletini rehinciye verdiğini, yeni bir bisiklet alacak gücü de olmadığını söylemeye korkar. Çünkü 'bisikletim yok' dediği anda, bisiklete sahip olan ve en az Antonio kadar o işe ihtiyacı olan sabırsız kalabalıktan birinin işi kapacağının farkındadır. Bisikleti olmadığı için böylesine umutlandırıcı bir habere sevinememenin burukluğuyla eşi Maria'nın yanına giderek durumu anlatır. Maria ve Antonio son çare olarak çarşaflarını rehinciye vererek bir bisiklet almaya karar verir. Artık bir bisikleti ve işi olan Antonio, nihayet rahatlamıştır. On yaşındaki oğlu Bruno'yu da yanına alarak Roma sokaklarında sevinçle afişleri asmaya başlar. Fakat bu sevinç de uzun sürmeyecektir. Antonio'nun bisikletini bir kenara bırakıp afiş asmaya odaklandığı sırada bir hırsız bisikleti çalar. Filmin asıl hikayesi bu noktadan sonra başlar. Antonio, oğlu Bruno ile birlikte kayıp bisikleti Roma sokaklarını arşınlayarak aramaya başlar. Daha önce sevimli sokaklarıyla romantik aşklara ev sahipliği yapan Roma, bu sefer kocaman caddeleri ve tüm keşmekeşi ile çaresizce kaybettikleri bisikleti arayan bir baba ve oğlunu ağırlamaktadır. Üstelik genellikle cazip taraflarıyla öne çıkarılan Roma kenti, bu sefer hiç misafirperver değildir. Karşımızda daha gerçek, daha acımasız ve önceki tasvirlerden tamamen farklı bir Roma vardır. Antonio ve Bruno, kentin büyük ve kalabalık sokaklarında bisikleti ararlarken biz de onlarla birlikte kayboluruz. Geniş açı ile yapılan çekimler, seyirciye bu karmaşanın içinde bisikleti bulmanın ne denli imkansız olduğunu fısıldar sanki. Antonio ve Bruno kalabalığın içinde bir nokta gibi kalır. Yaşanan kaybolmuşluk hissi çekim tekniğiyle de izleyiciye başarıyla aktarılır. Ayrıca filmdeki tüm mekanlar gerçek mekanlardır. Dolayısıyla görüntüler gerçekten de Roma'nın o dönemki durumunu yansıtır. Oyuncular ise günlük hayatın içinden seçilen sıradan ve yoksul kişilerdir. Sözgelimi Antonio karakterini canlandıran Lamberto Maggiorani, o dönem için son derece etkileyici bir oyunculuk sergilemesine karşın profesyonel bir oyuncu değildir. Maggiorani, gerçek yaşamında torna işçisidir. Roma kazan, Antonio ve Bruno kepçe! Bisikleti kendi başlarına arayarak bulamayacaklarını fark eden Antonio, bürokratik yollara başvurmaya karar vererek bir darbe de burada alacağından habersiz biçimde karakola gider. Polis memuru, alt tarafı bir bisiklet için zaman ve enerji harcayamayacaklarını, daha önemli işleri olduğunu söyleyip Antonio'yu başından atınca sadece Antonio değil, seyirci de midesine yumruk yemişe döner. Polis memurunun sadece bir bisiklet olarak tanımladığı şey, Antonio'nun ailesini geçindirmek için son umududur. Bir eşyanın anlamı herkes için ne kadar da farklıdır! Konu Bisiklet Hırsızları olunca sinema tarihine adını altın harflerle yazdırmış çarpıcı final sahnesinden bahsetmemek olmaz. Bisikleti bulma konusundaki umudunu kaybeden Antonio, yaşadıkları talihsiz olaylardan ötürü sık sık azarlayıp sinirini çıkardığı oğlu Bruno'ya da kendine de acıyarak tüm dertleri unutup son parasıyla oğluna ve kendisine şarap eşliğinde güzel bir yemek ısmarlamaya karar verir. Ölüm harici her derdin çaresi vardır, içelim ve her şeyi unutalım! diyerek kendini ana bırakmak isteyen Antonio, bisikleti bir türlü kafasından atamaz. Yemek esnasında dahi bisikleti çaldırmasa ne kadar rahat bir yaşam süreceklerini hesaplamaktan kendini alıkoyamaz. Final sahnesinde film boyunca ahlaklı yollardan bisikletini bulmaya çalışan Antonio, tamamen çaresiz kaldığını anlar. Durumu telafi etmek için yüzünü karartıp bir başkasının bisikletini çalmaya karar verir. Bruno'yu babasının hırsızlık yaptığını görmemesi için kendinden uzağa yollar. Fakat girişimi başarısızlıkla sonuçlanır, filmin başında kendisini zor duruma düşüren hırsızın yerindedir artık. Tek fark, onun bisikletini çalan hırsız onca çabaya rağmen yakalanmamıştır ama kendisi hemencecik yakalanıp dövülmeye ve linç edilmeye başlar. Babasının lafına uymayıp ortamdan uzaklaşmamış olan Bruno, babasının hırsız damgası yemesine, çevredeki öfkeli kalabalık tarafından sövülerek hırpalanmasına tanık olur. Bruno durumu görünce kalabalığın arasına dalarak babasını kurtarmaya çalışır. Kalabalık oğlundan dolayı Antonio'ya merhamet ederek onu polise vermez. Uzaklaşmalarına izin verirler. Utancından yerin dibine giren ve oğlunun yanında bu şekilde hırpalanmaktan dolayı gururu onarılamayacak şekilde incinen Antonio, acı ve utanç içinde ürkek adımlarla kalabalıktan uzaklaşırken gözlerinden yaşlar boşalmaya başlar. Babasının ağladığını gören Bruno, babasına destek olmak için hüzünle babasının elini tutar. Baba ve oğul usul usul yürüyerek uzaklaşırken gösterişsiz bir biçimde sinemanın en unutulmaz final sahnelerinden birine imza atılmaktadır. Filmin son sahnesinde Antonio'nun başka birinin bisikletini çalmaya karar vermesi filmin katmanlılığını arttırır. Yoksulların birbirlerinden çalarak hayatta kalmaya çalıştıkları bu çarpık düzende suçlu ve suçsuz arasındaki çizgi silikleşir. Doğru ve yanlış ayrımı yapmak güçleşir, sınırlar bulanıklaşır. Antonio ve Maria'nın çarşaflarını satarak bin bir güçlük ve umutla aldıkları bisikletin fütursuzca çalınması hem Ricci ailesini hem de izleyiciyi öfkelendirir. Film boyunca tüm kalbimizle Antonio'nun hırsızı yakalamasını ve çalınan bisikletini bulmasını dileriz. Fakat Antonio hırsızlık yaptığında tam tersi bir şekilde dileklerimiz Antonio'nun yakalanmaması üzerine yoğunlaşır. Bunun tek sebebi Antonio'nun ana karakter olması ve onun hırsızlığının arka planına hakim olmamız değildir. Ortaya çok basit ama çok düşündürücü bir ahlaki ikilem çıkmıştır. O noktadan sonra Antonio'nun bisikletini çalan hırsızla da empati yapabilecek duruma gelmişizdir. Artık öfkemiz hırsızları değil, onları birbirinin sırtına basarak yaşamaya mecbur eden çürük düzeni hedef almaya başlar. Bütün dramatik yapısını sadece bir bisiklet üzerine kuran film, böylesine sade ve gerçekçi bir anlatıyla işin içinden çıkılmayacak karmaşık sorular sormayı başarıyor. Film boyunca bir baba ve oğlun ellerindeki tek ve en önemli varlık olan bisikleti aramaları dışında belli bir olay olmamasına rağmen film seyirciyi sürüklemekten geri durmuyor. Final sahnesi ile hem unutulmayacak ahlaki ikilemler yaratılıyor hem de acındırmaya başvurmadan yaratılan dokunaklı durum ile seyirci beyninden vurulmuşa dönüyor. Baba ve oğul ilişkisinin dinamiklerini de ustalıkla işleyen film, kendine yöneltilen tüm övgüleri fazlasıyla hak ediyor. Nereden bakarsak bakalım, Bisiklet Hırsızları'na dünya sinema tarihinin en iyi filmlerinden biri demek yanlış olmayacaktır! Karatay, A. (2014). Cennetin Çocukları ve Bisiklet Hırsızları Filmleri Bağlamında Sinema, İdeoloji ve Gerçeklik. İdil Sanat ve Dil Dergisi, 3(11), 99-114. Önbayrak, N. (2014). Sanatta Gerçeklik İçerisinde İtalyan Yeni Gerçekliği. Marmara İletişim Dergisi, 13(13), 187-203."} {"url": "https://www.soylentidergi.com/biz-kimden-kaciyorduk-anne-canavarindan-kacarken-canavarlasan-bir-anne-ve-kizinin-hikayesi", "text": "24 Mart 2023 tarihinde Netflix'te yayına giren suç ve gerilim türündeki dizi, yayımlandığı günden beri oldukça ses getirdi ve şu anda da birçok ülkede platformun en çok izlenen yapımlarından biri. Ayrıca Netflix'in yerli dizileri arasında ilk üç gün izlenmesine bakıldığında en iyi açılışı yapan dizi konumunda olmayı da başardı. Dizinin bu başarısında, fragmanının merak uyandırıcı ve gizemli oluşunun etkisi ise şüphesiz görülüyor. Biz Kimden Kaçıyorduk Anne, genel olarak yan hikaye olarak görmeye alışık olduğumuz farklı bir anne ve kızının hikayesini ana konu olarak 7 bölümde işleyerek seyirciye sunuyor. Perihan Mağden'in 2007 yılında yayınladığı aynı adlı romanının bir uyarlaması olan dizinin yönetmen koltuğunda ise Umut Aral ve Gökçen Usta'yı görüyoruz. Dizinin başrolünde, oynadığı karakterle izleyenlere oyunculuk resitali veren Melisa Sözen yer alıyor. Melisa Sözen'e kızı rolüyle ise Eylül Tumbar eşlik ediyor. Tumbar'ın ilk oyunculuk denemesi olmasına rağmen ortaya koyduğu etkileyici performans, anne-kız hikayesinin iyice içine girmemizi sağlıyor. Odağına anne ve kız ikilisini alan dizide yan rollerde gördüğümüz isimler ise şu şekilde: Musa Uzunlar, Birand Tunca, Başak Daşman, Işıknaz Özedgü ve Hakan Emre Ünal. Dizinin ilk sahnesinden itibaren yaratılan anne ve kızın çok farklı olduğunu hissediyoruz. İkilinin otele görkemli girişindeki diyaloglarında ve kızdan dış ses olarak dinlediğimiz anlatımda bu farklılığın izlerini görüyoruz. Anne ve kızı kalabalıktan uzak kendi yarattıkları dünyalarında yaşarken aynı zamanda gizemli bir kaçışın da tam merkezindeler. Bu kaçışın durakları her seferinde değişiyor. Burası bazen deniz kıyısı yazlık bir beldeyken bazen de Kapadokya'nın karlar içindeki masalsı atmosferi oluyor. Anne ve kızın kurdukları masalsı dünyanın çevresinde onları istemeyen, farklı bulan ve bazen de zarar verecek birileri hep var. Anne ise her zaman diken üstünde, gelecek tehlikeye karşı tetikte bekliyor. Bu gerginlik, annenin dışarıya karşı soğuk ve sert bir tavır takınmasına sebep olurken kızıyla kurduğu bağ ise içimizi ısıtıyor. Fakat annelik içgüdüsünün getirdiği kızını koruma duygusunu da en üst seviyede yaşıyor. Öyle ki kızına en ufak zarar verecek birini hissettiği anda her şeyi yapabilecek tehlikeli ve psikopatik tarafı ortaya çıkıyor. Kızına karşı bu aşırı sevgi ve bağlılığının altında ise çocukluğundan gelme bir travma yatıyor: sevgisizlik. Küçük bir çocukken kaşı karşıya kaldığı bu sevgisizlik, anneyi içindeki nefret duygusuyla yavaş yavaş bir canavara dönüştürüyor. Dizide anne ve kızın gerçek isimlerini hiçbir şekilde öğrenemiyoruz. Dizi, bu yönüyle uyarlandığı kitabın izinden gitmiş. Perihan Mağden de kitabında yarattığı karakterlere isim vermiyor. Bunun sebebini ise şu sözlerle açıklıyor. Yazarın bu düşüncesiyle birlikte kız her zaman annesine 'annem' diye seslenirken annenin kızına hitap şekli ise 'Bambi'm' oluyor. Çünkü anne ve kızın bu yoldaki kılavuz kitabı, çocuk kitabı olarak bildiğimiz Bambi. Anne ve kız, kendi yarattıkları bir masalda yaşarlarken otel odalarını da kendilerine özel gizli bir yuva haline dönüştürüyorlar. Zamanı geldiğinde ise kısa süreli yarattıkları bu yuvadan kaçıp yeni yuvalarını bulmaları gerekiyor. Kaçarken arkalarında bıraktıkları tek şey otel odaları değil, onlara eşlik eden cesetler de var. Anne, kendisini siyahların karanlığına hapsederken kızını ise çocuksu ve rengarenk kıyafetlerle çocukluğunda hapsediyor. Aslında kızının hep çocuk kalıp kendisinden kopmasını istemiyor. Çünkü onun hayattaki tek bildiği şey, Bambi'nin annesi olmak. Anneliği elinden alındığında ise geriye kendisinden hiçbir şey kalmayacağının farkında. Annenin içerisinde sevgisiz hatta tam tersine annesinin nefretiyle büyümek zorunda kalmış bir çocuk yatıyor. Çocukluğunda kendi annesinden küçük bir sevgi kırıntısına muhtaç oluşunun acısını kızını sevgiye boğarak çıkarıyor. Küçükken yolda bulduğu yaralı kargayı tedavi ettirmek için aldığında anne karganın saldırısına uğradığını kızına anlatırken içindeki annelik duygusunun temelini de görüyoruz. Kızının Anne karga seni görünce ne yaptı? sorusuna verdiği cevap aslında kendisini anlatıyor. Tıpkı anne karga gibi o da kızına zarar verene pençelerini gösterip, kanatmaktan hiç çekinmiyor. Kızına ucube diyen otel müdürü ve kızını taciz etmeye kalkan otelin doktoru da bu pençelerin ilk hedefi oluyor. Annenin içindeki canavar ilk hamlesini annesinin katili olarak yapıyor. Annesinin katili olmasına neden olan son darbe ise annesinin daha doğmadan Bambi'yi istememesi oluyor. Yani annenin kızını korumak için ilk öldürdüğü kişi annesi oluyor. Bambi, genç kız olduğunun farkındayken aynı zamanda annesinin onun üstünde sevgiyle kurduğu bağın hakimiyeti altındadır. Kız, içindeki özgür ruhun her geçen gün daha çok farkına varsa da hayatındaki tek kişi olan annesine de karşı koyamamaktadır. Çünkü annesi ondan uzaklaştığını hissettiği en küçük bir olayda bile kırılıyordur. Bambi, bir yandan da kimden kaçtıklarını, neden kaçtıklarını merak ederek sorgulamaya başlıyor. Ama her ne olursa olsun annesine güveni ve inancı tam, bir an bile olsun şüphe duymuyor. Eğer annesi bir şey yapıyorsa bir bildiği muhakkak vardır. Ama en çok merak ettiği ise şüphesiz babası fakat annesinin onu anlatacağı zamanı da sabırla bekliyor. Babasına ne olduğunu ise bir türlü öğrenemiyoruz, bu konu dizide gizemini koruyor. İlerleyen bölümlerde Bambi, annesinin içindeki canavar tarafla da birebir yüzleşiyor. Fakat annesinin öğrendiği bu tarafı, onun annesini sorgulamasına ya da ondan soğumasına sebep olmuyor. Tam tersine annesini anlayan, onun geçmişte yaşadıklarına üzülen bir çocuk Bambi. Annesinin her şeyi onu korumak için yaptığının farkındalığı ve içindeki minnet duygusuyla beraber annesi gibi o da kontrolsüz bir sevgi yaşıyor. Dedesiyle karşı karşıya geldikleri sahnede annesi için gözünü kırpmadan içindeki canavarı ortaya çıkarması, annesinin izinden tıpkı annesi gibi gittiğini gösteriyor. Anneye göre çevrelerindeki insanları tanımlayan ifade: takma ruhlar, kötü kalabalıklar. Anne, insanların gözlerinin her zaman kendilerinin üstünde olduğunun ve fazlaca dikkat çektiklerinin oldukça farkındadır. Bunu da anne-kız olarak herkesten farklı olduklarına bağlıyor. İnsanların ise onları ezip hor görmesine tahammülü hiçbir zaman yok. Kendilerini kabul etmeyen her kim olursa olsun dersini veriyor. Annenin dediği gibi de gittikleri her yerde karşılarına kötü ve onları kabul etmeyen mutlaka bir kişi çıkıyor. Aslında bunu kötülüğün ve kötü insanların her yerde olduğuna dair bir mesaj olarak da görebiliriz. Anne ve kızının kaçış hikayesinde anne tarafından Peşimizdeler, bizim için geliyorlar. cümlesini sık sık duyuyoruz. Anne, herkese karşı temkinli fakat kızına ve kendisine gerçekten zarar verecek kişilerden en başından itibaren şüpheleniyor. Tıpkı ormanda avını arayan yırtıcı bir hayvan gibi burnu çok iyi koku alıyor. Bu özelliğini doğduğu andan beri kendi canavarıyla burun buruna yaşamış olmasından aldığını düşünebiliriz. Annenin 'peşimizdeler' olarak bahsettiği bazen polisler bazen de geçmişin ta kendisi oluyor. Bir noktada ise geçmişten kaçamıyor ve en zor yüzleşmelerden birinin vakti geliyor. Maddi olarak zor durumda kaldığı ve kalan son arsasını satmak istediğinde yıllardır görmediği babasıyla karşı karşıya geliyor. Babasıyla yüzleştiğinde ise onun tek varlığı olan kızını almak istediğini öğreniyor ve dersini alma sırası bu sefer babasına geliyor. Fakat artık yalnız değil, tam canavarına yenileceği sırada Bambi'si elini uzatıyor ve onu kurtarıyor. Ne kadar kızının hep saf duygularla kalıp kendisi gibi olmasını istemese de kızı da artık kendisi gibi. Dizide kitaptan farklı olarak anne-kızın kaçış hikayesinin yanına polisiye bir taraf da eklenmiş. Perihan Mağden, kitapta daha çok anne ve kızın ilişkisine ve annenin geçmişine odaklanarak travmatik durumun kökenlerine inmiş. Fakat dizide gerilimi yüksek tutmak amacıyla dikkatlerin polisiye tarafa daha çok çekildiğini görüyoruz. Bu bakış açısı, izleyiciler olarak bölümler arasında kendimizi anne ve kızın polisler tarafından yakalanıp yakalanmayacağının merakı içerisinde bırakıyor. Doğal olarak kitabın aksine asıl olan anne ve kızının ilişkisini odağa almamızda bir engel yaratıyor. Dizi, annenin geçmişine daha fazla odaklanarak anne ve kızı arasındaki bağı anlatsaydı yerli yapımlar arasında kesinlikle benzersiz bir işe imza atmış olurdu. Fakat polisiye tarafın bazı klişe mantık hatalarını beraberinde getirmekle birlikte dizideki heyecanı zirvede tutmayı sağladığı da su götürmez bir gerçek. Dizinin son bölümünde anne ve kızın başından beri kurdukları peri masalının sonuna geliniyor. Peri masalındaki lüks oteller yerini basit pansiyonlara bırakıyor. İkilinin tüm parası bitmişken peşlerindeki onca polisten kaçmak artık eskisi kadar kolay olmuyor. Ama bölümün duygusal atmosferini asıl yaratansa bölüm boyunca annenin başına bir şeyler geleceğini hissettiriyor olmaları oluyor. Anne-kızın dua kitabı olan Bambi'deki gibi anne için yolun sonuna geldiğimizi ilk andan itibaren anlıyoruz. Annenin bunun bilincinde olması, kızını annesinin olmadığı bir dünyaya hazırlaması ise izlerken içimizde burukluk yaratıyor. Anne, kızının kendisinden sonraki hayatını garantiye almak için yeni kanlı bir plan kuruyor. Annenin elindeki kanın sebebi bu kez kendilerini savunmak değil, paradır. Kendilerine hiç zararı dokunmamış birine zarar vermenin zorluğunu annenin yüzünde görsek de kızı için her şeyi yapacağını artık biliyoruzdur. Sıra artık son kaçıştadır. Bu sefer tehlikenin kokusunu alan Bambi'dir. Anne ve kız, pansiyondan kaçmadan önceki son sarılmalarında kitabın ortasına gelmediklerine kendilerini inandırmaya çalışıyorlar. Bu yüzden tekrar kaçıyorlar, teslim olmuyorlar. Ama ne kadar çabalasalar da son kaçınılmazdır, polisin nefesi hemen enselerindedir. Bu kez en başından beri belli olan plan devreye giriyor. Bambi'de de olduğu gibi yavrusu kaçıyor; annesi geride kalıyor, anne geyik gibi kızı için kendisini feda ediyor. Annenin gözlerini kapamadan önce kötü ruhlara tiksinirmiş gibi attığı son bakışı ise etkileyici bir final sahnesine imza atıyor. Biz Kimden Kaçıyorduk Anne, sunduğu benzersiz anne-kız ilişkisini samimiyetle seyirciye geçirmeyi başarması ve seri katil olan bir anneyle bile bizi empati yapabilecek noktaya getirmesiyle kalbimize dokunan, son zamanların en farklı yapımı diyebiliriz."} {"url": "https://www.soylentidergi.com/bizansin-modayla-bulusmasi-gecmisin-izleriyle-modern-moda-koleksiyonlari", "text": "Doğu Avrupa, İtalya, Kafkasya ve daha birçok bölgede izlerini bırakan Bizans sanatı; modaya da etki edip, ünlü tasarımcıların koleksiyonlarına tema olmuştur. Bu yazı boyunca Bizans sanatına ve ondan alınan ilhamla oluşturulan moda koleksiyonlarına birlikte göz atacağız. Her zamanın, dönemin bir zeitgeistı vardır. Zamanın ruhu olarak bilinen zeitgeist, din, felsefe ve sanat tarafından belirlenir; bu üçlü hep birbirleriyle bağlantılı ve paralel ilerler. Bizans İmparatorluğu'nun (4. yüzyıl-15. yüzyıl) dini ve politik yaşamı, tabii ki Bizans sanatına da yansımıştır. Bizans sanatı, Antik Roma ve Erken Hristiyan sanatının etkilerini taşırken aynı zamanda Doğu Hristiyan kültürünün benzersiz özelliklerini yansıtır. Bu etkiler ve özellikler, dönemin sanatının icra ediliş şeklinde de bariz bir şekilde görülür. Bizans sanatı denince akla gelen, tanınmış birkaç unsur vardır. Bunlardan biri olan ikonalar, manevi dünyayı yansıtarak insanları dine ve ibadete yönlendirme amacıyla oluşturulmuş Hristiyan azizlerin, İsa, Meryem ve diğer dini figürlerin resmidir. Bir diğer unsur olan, kilise ve sarayların iç kısımlarını süslemek için yaygın olarak kullanılan mozaikler; genellikle azizleri ve dini sahneleri betimler. Yapımlarında altın ve renkli cam parçaları, mermer ve taş gibi malzemeler kullanılan mozaiklere Ravena'daki San Vitale Kilisesi'nin mozaikleri gösterilebilir. Bizans sanatının yapı taşlarından olan ve Bizans kiliselerinin iç mekanlarını süslemek için kullanılan freskler, duvar resimleri ya da tavan resimleri olarak bilinir. Islak sıva üzerine boyanarak yapılan fresklerde parlak renkler ve detaylı tasvirler kullanılır. İsa'nın hayatını ya da dini sahneleri anlatan sahneler gibi temaları vardır. Bizans İmparatorluğu, önemli kilise ve saray komplekslerinin inşasıyla tanınır. Mozaikler, kubbeler, yuvarlak kemerler ve çan kuleleri gibi mimari unsurlar Bizans sanatının özelliklerinden bazılarıdır. İstanbul'daki Ayasofya da en ünlü Bizans kilisesi ve mimarilerinden biridir. Renklerin kullanımı Bizans sanatının diğerlerinden ayrılmasını sağlayan unsurlardandır. Işıltı ve zenginliği temsil eden altın rengi, kraliyet rengi kabul edilen mor, tutkuyu ve dini temsil eden kırmızı; doğayı ve bereketi temsil eden yeşil, cennet ve göksel dünyayı simgeleyen mavi ve saflıkla temizliği simgeleyen beyaz bizans sanatında sıklıkla tercih edilen renklerdir. Moda dünyasına sıklıkla ilham kaynağı olan Bizans sanatı, birçok ünlü moda tasarımcısının Bizans İmparatorluğu'nun zengin kültürel mirasından ve sanatsal dokusundan etkilenerek koleksiyonlar hazırlamalarına sebep olmuştur. Ünlü moda evi, 2013 yılında Bizans sanatının zengin mozaiklerinden aldıkları ilhamla tasarladıkları ready-to-wear koleksiyonlarını tanıttı. Daha önceki Helenistik mozaiklerin aksine cam parçalarını ıslak sıvaya yerleştiren Roma yöntemini adapte edip son derece temiz ve düzenli bir görüntü veren Bizans mozaiklerinin bu özelliklerini tasarımcılar koleksiyondaki giysilerine yansıttı. Bizans sanatında sıklıkla kullanılan altın işlemeler, inci, zümrüt, akit gibi değerli taşlarla bezeli kumaşlar, Bizans tarzında desenler ve Bizans sanatında büyük bir role sahip olan kırmızı renginin baskınlığı koleksiyonun temel öğeleriydi. Santa Maria Nuoa Katedrali'nin zengin mozaiklerinin baskılarını kullanan Dolce & Gabbana, yalnızca elbiselerde değil; taç, küpe, kemer, çanta ve adeta bir sanat eseri gibi gözüken ayakkabılarında da Bizans ruhunu ortaya koydu. Koleksiyondan birkaç tasarım Museum of the Bible'da yer aldı. Yer alan elbiselerden biri Meryem Ana'yı betimleyen, Cefalu Katedrali'ndeki 12. yüzyıl mozağinden doğrudan ilham alan bir görüntüye sahipti. Bu elbiseyi tamamlayan mücevherlerle süslü taç da, Ravenna'daki San Vitale Kilisesi'ndeki 6. yüzyıl mozağinde görülen Bizans İmparatoriçesi Theodora'nın başlığına benzer bir tasarımdı. Kare mozaik deseninin ön plana çıktığı, bir meleği betimleyen straplez bir elbise, taşlarla süslü bir clutch, bir haç kolye ve bir taç gibi koleksiyon parçaları da müzede sergilenmek üzere yerini aldı. Chanel'in Pre-Fall 2011 Paris-Byzance koleksiyonunda Karl Lagerfeld, Bizans İmparatorluğu ve sanatından esinlendi. Koleksiyonda bizans sanatının önemli bir parçası olan mozaik desenleri yine Bizans döneminde cömertçe kullanılan tüvitlerle kombine edildi, zenginliğin simgesi altın rengi, renkli büyük taşlar ve kemerler öne çıkarıldı. Zaman zaman farklı kültürlerden ilham alan Chanel, 1920 senesinde Coco Chanel'in çıkardığı ilk mücevher koleksiyonunda da Bizans'tan ve sanatından ilham almıştı. Karl Lagerfeld yapılan röpörtajda, Coco Chanel'in kabaralardan modanın imparatoriçeliğine yükseldiğini ve bunu hayranı olduğu Bizans İmparatoriçesi Teodora'ya benzettiğini belirtti. 2011 koleksiyonunu sergiledikleri defilede, modellerin saçları yine imparatoriçe Teodora'dan esinlenerek yapıldı. Alexander McQuenn, 2010 sonbahahar koleksiyonunda özellikle elbiselerin üzerinde Bizans mozaiklerinden ilham alarak kimisine karmaşık gelebilecek desenler ve renkli detaylar kullandı. Buna ek olarak, Bizans sanatının işlemeleri ve nakışlarına atıfta bulunarak, özellikle koleksiyondaki ceket ve elbiselerde Bizans döneminin zanaatkarlığını yansıtan detaylara yer verdi. Ünlü moda evi Bizans sanatından aldığı ilhamı tasarımlarında yüksek yakalar, kemerler ve asimetrik kesimler kullanıp gotik estetikle birleştirerek Bizans sanatına koleksiyonlarında yer veren diğer modacılardan farklı bir yol izledi. Valentino 2016 ilkbahar koleksiyonunda Bizans sanatının önemli bir parçası olan kırmızı, altın, bronz gibi dikkat çeken renklere ağırlık verdiği tasarımlarını sergiledi. Özellikle cüppeler için tercih edilen zengin renklere ek olarak, diğer moda evleri gibi Valentino da Bizans sanatı denince akla gelen ilk unsur olan mozaik görünümüne tasarımlarındaki süslemelerde yer verdi. Defilede kıyafetleri tamamlayan aksesuarlarında da Bizans esintisini eksik etmeyen Valentino, değerli taşlarla süslenmiş takı ve aksesuarları sergiledi. Koleksiyonunda Bizans sanatının yanı sıra Bizans İmparatorluğu'nun aristokratik tarz ve giyim geleneğini yansıtan pelerin gibi detaylara yer vererek geçmişe yolculuk tadında son derece başarılı ve ikonik bir iş çıkardı. Başarılı tasarımcı Özgür Masur, 2020 senesinde Bizans sanatıyla modern moda anlayışını birleştirdiği Byzantium adlı koleksiyonunu çıkardı. Bizans'ta İslamiyet'in varlığının son derece belirgin olduğunu söyleyen Masur, bundan dolayı koleksiyonunda İslamiyet'in getirdiği bordo, mürdüm, erguvan ve yeşil renklerini kullandı. Koleksiyonunda yer alan tasarımlarında, Bizans döneminde önemli bir sanat formu olan fresklerden aldığı ilhamla baskılara yer verdi Masur. Tasarımlarına haç da işleyen tasarımcı, diğer moda evlerinden farklı olarak bu haçları altından değil daha koyu renklerde kullanmayı tercih etti. 3D efektli çalışmalara ve katmanlı formlara yer veren Masur, Bizans sanatının yapı taşı olan mozaikleri şekillerine göre kesip, tasarımlarına işledi. Bunun yanı sıra tasarımlarında Bizans aynalarına ve çalgılarına da yer verdi. Defilede giysilerle uyumlu bir şeklide tasarlanmış, koleksiyonun tematik unsurlarını tamamlayan taç ve baş aksesuarları da dikkat çekti. Bizans sanatının büyüleyici dünyası, moda tasarımcılarının yaratıcılığını ateşlemiş ve benzersiz koleksiyonlar çıkarmalarını sağlamıştır. Mozaiklerin parlak renkli parçaları, fresklerin duvarlara can veren figürleri, Bizans'ın göz alıcı ve uyumlu renkleri moda dünyasında özgün ve göz alıcı tasarımların temelini oluşturmuştur. Ünlü markalar ve tasarımcılar, Bizans İmparatorluğu'nun tarih kokan sanatını modern zamanla buluşturarak koleksiyonlarında benzersiz bir nostalji ve zarafet sunmuşlardır. Bizans sanatının büyüleyici izleri, moda dünyasında hala canlı ve etkileyici bir şekilde varlığını sürdürmektedir. - https://www. dailyartmagazine. com/byzantine-art-in-fashion/ - https://www. vogue. com/fashion-shows/fall-2013-ready-to-wear/dolce-gabbana - https://www. vogue. com/fashion-shows/pre-fall-2011/chanel - https://www. vogue. com/fashion-shows/fall-2010-ready-to-wear/alexander-mcqueen - https://www. vogue. com/fashion-shows/spring-2016-couture/valentino - https://www. elle. com. tr/moda/moda-haberleri/insan-icin-sanat-ve-byzantium - https://www. nationalgalleries. org/art-and-artists/glossary-terms/byzantine-art - https://www. metmuseum. org/toah/hd/byza/hd_byza. htm - https://www. hurriyet. com. tr/kelebek/istanbul-la-bizans-in-alakasi-yok-istanbul-tarih-degil-bugundur-16504879"} {"url": "https://www.soylentidergi.com/blade-runner-1982-cyberpunk-ve-varolusculugun-kusursuz-sentezi", "text": "Ünlü Yönetmen Ridley Scott'un yönettiği, Hampton Fancher ve David Webb Peoples'ın kalemleri altında şekillenen ilk Blade Runner, 1982 yılında yayınlandı. Blade Runner dışında o yıl; E. T. The Extra-Terrestrial, The Thing ve Star Trek II: The Wrath of Khan gibi oldukça merak uyandıran önemli bilim kurgu filmleri de sinema salonlarıyla buluşmuştu. Blade Runner ise ilk çıktığı yıllarda muadilleri kadar başarı yakalayamadı. Eleştirmenler tarafından küçümsendi ve gişede hedeflenen sayıya ulaşamadı ancak günümüzde, çok geniş bir türün en sağlam öncülerinden ve örneklerinden biri olarak adından hala söz ettirmekte. Ünlü bilim kurgu yazarı Philip K. Dick'in 1968'te yayınlanan eşsiz romanı Do Androids Dream of Electric Sheep?ten esinlenilen bu filmin başrollerinde Harrison Ford, Rutger Hauer ve Sean Young yer alıyor. Filmin ezgilerinin altındaki imza ise Yunan besteci Vangelis'e ait. Kendisini 17 Mayıs 2022'de kalp yetmezliğinden kaybettiğimiz başarılı besteci, bilim kurgu temasına uygun harika besteleriyle öne çıkmayı başarmıştı. Blade Runner filminde yıl 2019'dur. Teknoloji ilerlemiş, uzay kolonileri kurulmuş ve insanlık, kendisiyle aynı görünen robotlar yapmayı başarmıştı. Bu türe ise Replicant adını vermişlerdi. Replicantlar köle gibi çalıştırılıyor, başka gezegenleri kolonize etme gibi tehlikeli ve ölümcül görevlerde zorla yer alıyordu. Başka bir gezegendeki kolonide Replicantların başlattığı kanlı bir isyan sonucu, Replicantlar, Dünya'da yasaklandı. Replicantların izini sürüp onları emekliye ayırmak ile görevlendirilmiş Blade Runner'dan birisi olan Rick Deckard, Los Angeles'a gelen isyancı Replicantları etkisiz hale getirmek ile görevlendirilir. Replicantların Dünya'ya gelme amaçlarıysa, dört yıllık kısa ömürlerini uzatabileceğine inandıkları, Replicantların yaratıcısı Tyrell ile yüzleşmektir. Replicant birliğinin gelmek için kırk takla attığı bu Dünya, nasıl bir hale gelmiştir peki? Yağmurun, karanlığın ve kasvetin eksik olmadığı bu oldukça çarpık ve endüstriyelleşmiş dünyayı izlerken insanın içi daralıyor. Sanki yaratıcıya ulaşmak istercesine yükselmiş uzun binaların içinde; soğuk, donuk ve oldukça mutsuz insanlar yaşamakta. Dikkatlerden kaçmayan bir nokta ise, filmde net bir devlet tasvirinin olmayışıdır. Sanki tüm dünyayı devasa şirketler yönetiyor gibi betimlenmiştir. Ayrıca Los Angeles şehrine Asya kökenli kişilerin hakim olduğunu görüyoruz. Distopik bir biçimde kurgulanmış bu dünyada geçen filmin, Neo-noir türünde olduğunu söylemek mümkün. 1940'larda ortaya çıkan Noir film kültürünün yenilenmiş bir tekrarı olan Neo-noir filmlerde tıpkı o zamanlar olduğu gibi karanlığın baskın olduğunu gözlemliyoruz. Zaten Neo-noir ile bilim kurguyu birleştirdiğimizde, ortaya yüksek teknoloji fakat kötü hayat şartlarını baz alan Cyberpunk türü ortaya çıkıyor. Han Solo ve Indiana Jones rolleriyle akla gelen Harrison Ford, Blade Runner'daki yapayalnız dedektif Rick Deckard'ı da muazzam bir performansla oynamayı başarmış. Philip K. Dick, bir önceki romanı The Man in the High Castleı yazmaya başlayacağı zaman İkinci Dünya Savaşı'nı yakından incelemiş ve Nazi subaylarının ne kadar da soğuk ve acımasız bir ruha sahip olduğundan etkilenmiş. Daha sonra Androidler Elektrikli Koyun Düşler Mi?yi yazarken de, Philik K. Dick'in Replicantlar için ilham kaynağı Nazi subayları olmuş. Nexus-6 modeli olan Roy Batty rolüne de, Aryan tiplemesine uyduğu için, aslen Hollandalı olan Rutger Hauer'i getirmişler. Philip K. Dick'in de içine bu seçim hemen sinmiştir. 2019 yılında hayata gözlerini yuman tecrübeli oyuncunun Roy karakterindeki dokunuşları o kadar önemli ki, Roy'a yaptığı eklemeler ve doğaçlamalar olmadan filmin atmosferinin büyük bir kısmı adeta uçup gidiyor diyebiliriz. Rutger Hauer olmasa Blade Runner'ın o harika final sahnesini izlememiz mümkün olmayacaktı çünkü başta senaristlerin kafasındaki şey, Roy ile Deckard'ın karate yaparak dövüşmesiydi. Filmin ağırlığını, akışını ve ciddiyetini bozabilme ihtimaliden dolayı böyle bir şey yaşanmamış. Bunların çok operevari ve teknolojik monologlar olduğunu hisseden Rutger Hauer, bir replicantın böyle cümleler kuramayacağını düşündü ve bunları değiştirmeye karar verdi. Sonuç olarak, ortaya bizim bildiğimiz, o hiç eskimeyen tirat ortaya çıktı: Siz insanların inanamayacağı şeyler gördüm. Orion'un omzunda yanıp tutuşan muharebe gemileri... Tannhauser Kapısı'nın yakınlarında, C-ışınlarının karanlıkta parlayışını seyrettim. Tüm bu yaşananlar zamanda yitip gidecek, tıpkı yağmurdaki gözyaşları gibi. Ölme vakti. Ek olarak, yine final sahnesinde, elinde beyaz güvercin tutma fikri de Rutger Hauer'den çıkmış. İyi de Roy Batty, kendisini öldürmeye gelmiş olan dedektif Deckard'a neden merhamet ediyor ve ona bu sözleri söylüyor? Nexus-6 modelli Replicantların dört yıl ömre sahip olduklarını biliyoruz. Ölümüne çare bulmak için geldiği Dünya'dan umduğunu bulamayan Roy Batty, vadesi dolmadan önce hatırlanmak, kendisinin de tıpkı Deckard gibi insan olduğunu göstermek ve birilerinin anılarında yaşamaya devam etmek istiyordu. Böylece aradığı ölümsüzlüğe erişmiş olacaktı. Binanın içindeki kovalamacada da Roy, Deckard'ı köşeye sıkıştırıyor ve avıyla oynayan avcı gibi oynuyor onunla. Çatıdan çatıya atlayıp kaçmaya çalışan Deckard, düzgün bir sıçrama yapamayıp binanın kenarındaki parmaklıklara zar zor tutunduğunda düşmek üzeredir. Zaten Deckard'ın, Sebastian'ın evine gelmesiyle yavaş yavaş başlayan rol geçişinin burada arşa çıktığına şahit oluyoruz. Artık Roy, Deckard'tan üstündür. Korku içinde yaşamak ne de acı, değil mi? İşte köle olmak da böyle bir şey. diyen Roy'un asıl amacını da burada anlıyoruz: Deckard'a, bir Replicant'ın neler yaşadığını hissettirmek. Replicantlar vasıtasıyla Blade Runner'da işlenen hayvan motiflemesini de görmek mümkün. Hayvan varlığının oldukça kıtlaştığı bu dünyada ilk olarak dikkatimizi Voight-Kampff testinde tosbağa sorusunda afallayan Kowalski çekiyor. Daha sonra Tyrell Şirketi'nde geçen sahnede Rachael ile yapay baykuş arasında bir ilişki kurmak mümkün. Replicant olduğunu öğrendikten sonra şoka uğrayan Rachael'in, baykuş üzerinden, yapay bir bilgelik ve varoluşçuluğu temsil ettiğini söyleyebiliriz. Zhora karakteri ise bariz bir şekilde yılan ile özdeşleşiyor. Ayrıca Zhora'yı canlandıran Joanna Cassidy, gerçekte de yılanlara pek düşkündür. Hatta Zhora'nın elindeki yılan da normalde Cassidy'nin evcil yılanıdır. Pris'i canlandıran Daryl Hannah da, çöplerin içine gizlenip Sebastian'ın karşısına çıkmasından ve yaptığı makyajdan yola çıkarak, rakun imajıyla izleyicilerin önüne sunuluyor. Son olaraksa, efsanevi karakterimiz Roy'un da bir kurt motifini canlandırdığını, Deckard'ı kovalarken yaptığı ulumalarından çıkartabiliriz. Roy'u ayrıca barışın ve merhametin sembolü olan beyaz güvercin ile ilişkilendirmek de mümkün. Her ne kadar Blade Runner 1982 yılında sinema salonlarıyla buluşmuş bir film olsa da, hem aynı yıl içinde hem de ilerleyen yıllarda, filmin pek çok farklı kurgulamaları ve senaryoları olması planlanmıştı. Yapımcı ve dağıtım sorunları nedeniyle filmin yedi tane kurgusu var ancak en çok bilinen ve büyük değişikliklerin yaşandığı üç versiyonundan ilki, Amerika sinemalarında yayınlananıydı. Sinemada yayınlanmadan önce Blade Runner bazı izleyicilerin beğenisine sunuldu ve görüşleri alınıp analiz edildi. Sonuyla alakalı net bir duruşa sahip olmadığı ve anlaşılamadığı üzerine gelen eleştiriler sonucu filme stüdyo zoruyla mutlu son eklendi. Filmin bu versiyonu, Deckard ve Rachael'ın Los Angeles'ın boğuk ve karamsar atmosferinden kaçıp güneşli bir yere doğru araba sürmeleriyle bitiyor. Bu son, çoğu şeyin miladı olan Blade Runner'ı klişeleştirip yapmacık hale sokarak, filmin oluşturmaya çalıştığı felsefeyi çöpe atmıştı. Ön izleyicilerden gelen eleştirilere karşı stüdyonun aldığı başka bir önlem ise Rick Deckard'a üst ses eklenmesiydi. Bir sanat eserine ticari ürün gözüyle bakıp, senaristi ve yönetmeni göz ardı ederek, piyasaya film sunma fikrinin yanlış olduğu için: eklenen üst ses, bizce muğlaklık ile yükselen Blade Runner'ı basitleştirmiş ve izleyicilerin film üzerine düşünmesini kısıtlamıştı. Yine de filmin bu halini beğenenler de var. Bu konuda takdir tabi ki size kalıyor. Ayrıca Deckard'ı canlandıran ünlü oyuncu Harrison Ford da karakterine üst ses eklenmesinin filmin havasını öldüreceğini düşündüğünden, belki stüdyo bu fikirden vazgeçer diye, seslendirmeyi kasıtlı olarak kötü yaptığı iddia edilmişti. Yeri gelmişken Rick Deckard ile Fransız filozof Rene Descartes'ın isimlerinin ne kadar benzediğini görebiliriz. Ayrıca Descartes'ın meşhur Düşünüyorum, öyleyse varım. ifadesini Pris'in Sebastian'a söylediğini biliyoruz. Daha sonra, 1992'de, çıkış tarihinden on yıl sonra Director's Cut yayınlandı. Ridley Scott aslında bu kurgu ile pek ilgilenemedi zira o yıllarda Conquest of Paradise adlı filmi çekmek ile meşguldü. Ancak yirmi beş yılın ardından, 2007 senesinde çıkacak olan Son Kurgu ile beraber, ünlü yönetmen, nihayet Blade Runner'ı istediği forma sokmayı başarmıştı. Aslında Director's Cut ile Final Cut birbirine benzerlik göstermektedir. Aralarındaki en büyük farksa, Final Cut ile iyileştirilen görsel efektler ve aksiyon sahneleri idi. Şimdi bahsedeceğimiz değişiklikler, Final Cut ve 1982'de sinemada gösterime giren ilk versiyona dayanıyor. Bu son kurgularla oldukça fazla şey değişti. Bunlardan en önemlileri ise Deckard'ın kaldırılan üst sesi ve filmin sonuydu. 1992 versiyonunda film, Deckard ve Rachael'ın bindikleri asansörün kapanması ile son buluyordu artık. Ayrıca 42. dakikada, piyano başında uyuklayan Deckard'ın rüyasında tek boynuzlu at gördüğü bir kısım eklendi. Bu da bizi, Deckard'ın asansöre binmeden önce koridor zemininde fark ettiği, filmin finalindeki tek boynuzlu at origamisi sahnesine götürüyor. Origamileri Blade Runner'ın en gizemli ve ikonik karakterlerinden biri olan Gaff'ın yaptığı bilindiğine göre, ortaya ilginç bir teori çıkıyor: Deckard'ın da aslında bir replicant olması. Eski Nexus modellerinin insansı davranmayı öğrenmeleri için yeterli ömürleri olmadığından duygusal olarak geride kalıyorlardı. Bu sebeple Replicantları daha kontrol edilebilir ve İnsandan Daha İnsan yapabilmek için Tyrell, yeni modellerine sahte anı yüklemeye karar verdi. Eğer onlara bir geçmiş bahşedersek, duyguları için bir temel yaratırız ve onları daha iyi denetleyebiliriz. diyor Replicantları üreten iş insanı Tyrell. Bu anılar vasıtasıyla gerçek bir insan olmaya daha da yakınlaştılar. Öyle ki, kişinin Replicant olup olmadığını anlamak için yapılan Voight-Kampff testinde, ortalama yirmi-otuz soruda sonuca varabilmek mümkündü ancak yapay anılara sahip Rachael'in ne olduğunun anlaşılması yüz soruyu buldu. Son kurgularda değişen bir başka detaysa ölümünü engellemek isteyen Roy'un yaratıcısıyla yüzleştiği sahnedeki giriş diyaloğudur. Blade Runner'ın eski versiyonlarında Tyrell, Roy'a ne istediğini sorduğunda: I want more life, fucker! derken, yeni versiyonda bu değiştirilerek I want more life, father! yanıtını veriyor. Burada hayranlar hangisinin daha etkileyici olduğu konusunda ikiye bölünmüş durumda. Bir kısım fucker tercihinin, amacı için Dünya'ya gelmeyi bile göze alan bir kölenin üreticisine beslediği kini ve nefreti dışa vurması açısından, daha çarpıcı olduğunu düşünüyor. Diğer kısımsa, father ile hitap etmesinin Roy'a insansı bir boyut kazandırdığını savunarak, evladın babasıyla veya tanrısıyla olan hesaplaşmasındaki duygusal perspektifi daha dokunaklı buluyor. Roy'un yaratıcısına baba diye hitap etmesi, sahneyi mitolojik ve dinsel yönden okumayı mümkün kıldığı için daha sanatsal olmuş diyebiliriz. Doğal olarak aklımıza, kardeşlerini babası Kronos'un karnından kurtarıp ona savaş açan Zeus geliyor. Roy, tıpkı Zeus gibi, kendisiyle beraber yoldaşlarını kurtarmak ve daha fazla yaşamak istiyor. Blade Runner'daki Kronos da böylece Tyrell'e eşdeğer oluyor. Peki Kronos nasıl bir varlıktı? O da bir zamanlar, kardeşleriyle beraber, devasa çocuklarından tiksinen babası Uranus tarafından annesi Gaia'nın rahmine, yeryüzüne hapsedilmişti. Kronos'un annesi bu durumdan rahatsızdı ve evlatlarına baş kaldırmaları için çağrı yaptı. Bu çağrıya yanıt veren tek Titan, Kronos olmuştu. Kardeşlerin tek erkeği ve en genci olan Kronos, babasının testislerini orak ile kesti ve yerle göğü ayırıp serbest kalmayı başardı. Artık güç Kronos'un elindeydi. Ablası Rhea ile olan birlikteliğinden Demeter, Hestia, Hera, Hades ve Poseidon meydana geldi ama ilerde, çocukları tarafından alaşağı edileceğini bilen Kronos; doğan tüm yavrularını yedi ve onları karnına hapsetti. Rhea, eşi Kronos'tan habersiz bir çocuk daha doğurdu: Zeus. Bu çocuk, büyüdükten sonra kardeşlerini kurtaracak ve babasını yenerek onu hapsedecekti. Blade Runner evrenindeki devasa reklam panolarında yer alan Geyşa'nın yediği hapın doğum kontrol hapı olduğu varsayıldığına göre, belki de film burada, yaratıcısını engelleyen ve doğanın kontrolünü ele geçirmeyi arzulayan Tyrell'e atıf yapıyor olabilir. Roy'un Tyrell ile hesaplaştığı sahnede aklımıza gelen bir başka hikaye ise İsa'nın 12 Havarisinden biri olan Judas'ın öpücüğüdür. İsa'yı öldürmek için gelen Romalı askerlere İsa'nın yerini para karşılığı söyleyen Judas'tır. Son Akşam Yemeği'nin ardından, Judas, kalabalıkta İsa'yı öpmesiyle onu ifşa eder. Judas Öpücüğü, günümüzde Dostluk ve iyilik göstergesi sanılan ancak karşı tarafa zarar veren davranış anlamına gelir. Roy ise, yaratıcısını öldürmeden önce onu dudağından öpüyor. Tyrell'in her ne kadar bir hedefi ve ideali olsa da, yaptıkları hem evreni hem de tasarladığı Replicantları tehlikeye atıyor. Roy'un da Tyrell'i öldürmeden önce öpmesi, İncil'deki bu olaya benzemiyor değil. Roy ve Deckard arasında geçen final sahnesinde, Roy yakalamacanın ortasında eline sapladığı bir çivi ile, Judas olmaktan çıkıp daha çok İsa'ya benzemeye başlıyor. Deckard, binanın ufak bir çıkıntısına zar zor tutunmuş vaziyetteyken daha fazla dayanamıyor ve ellerini bırakıyor, kendisini ölümün kollarını teslim ettiğinde onu kurtaran ise Roy oluyor. Onu, çivili eliyle tutup binanın üstüne bırakıyor. Roy'un elindeki Stigmata'yı andırıyor. Dikkatliği izlendiğinde, Deckard'ın düşmeden önce Roy'un yüzüne tükürdüğü görülüyor. Aslında çok da önemli bir detay olmasa da, Deckard'ın Roy'a tükürmesi, insanlığı ve ona inananları günahlarından arındırmak için dünyaya gelen İsa'nın, yerel halk tarafından nasıl linç edilip çarmıha gerildiğine bir atıf yapıp ikisi arasında ilişki kurmamızı sağlıyor. Ayrıca göz teması da filmde sürekli önümüze çıkıyor. Blade Runner'ın açılış sahnesi, Los Angeles'ın karanlık ve endüstriyel dizaynını tepeden gösterirken bir göze yakın çekim yapılıyor. Kısa süreliğine, şehri bu gözden izliyoruz. Gözler ruhun aynası olarak kabul edilir. Göz teması, bilinçsizce niyet ve duyguyu gösteren beden dilinin bir ifadesidir ve bu durum, Blade Runner'da etkili biçimde işlenmiştir. İnsan ile Replicant'ı ayırmaya yarayan Voight-Kampff testi, göz bebeğinin dalgalanması ve irisin istemsiz genişlemesi gibi çeşitli biyolojik tepkiler yoluyla duyguları, özellikle empatiyi ölçer. Roy, kendi gözlerini tasarlayan Hannibal Chew'in yanına gittiğinde, Chew, ona bakarak Senin gözlerini ben tasarladım. Diyor. Roy da: Chew, keşke gözlerinle benim neler gördüğümü görebilseydin. diyerek karşılık veriyor. Buradaki yarı esprili ironiyse, Roy'un gözlerinin gerçekten de Chew'a ait olmasıdır fakat Roy burada, benliğin oluşumundaki kişisel deneyimin önemini vurguluyor. Özünde, Blade Runner'ın girift bir kurgusu ve hikayesi yok. Yer yer tipik bir trajediyi andıran bu filmin ana karakteri; diğer bilim kurgu filmleri gibi çok da büyük şeyler başarmıyor, dünyayı kurtarmıyor. Sadece, yalnız bir dedektifin yaşadığı içsel bir yolculuğu konu alıyor ve bu da filmi ikonik ve klişelerden uzak yapan unsurlardan biridir. Hiçbir olayı ağzımıza kaşık ile sokmayışı ve basit bir karakteri işlemesi, bu filmi ekstra canlı ve yoruma açık hale getiriyor. Cyberpunk türünün en iyi örneklerinden olan Blade Runner'a, ilerde pek çok filmden, bilgisayar oyunundan ve kitaptan göndermeler yapılacaktı."} {"url": "https://www.soylentidergi.com/boga-boga-nefessiz-birakanlarin-gucu", "text": "Onur Saylak'ın yönetmenliğini ve Hakan Günday'ın kalemini ikinci kez bir uzun metrajda bir araya getiren Boğa Boğa, 21 Nisan'da Netflix kataloğundaki yerini almadan önce, 42. İstanbul Film Festivali'nde prömiyerini yaparak seyirciyle buluştu. Saylak ve Günday'ın birlikte yaptıkları ilk film olan Daha gibi, Boğa Boğa'da hikayesini tekinsiz ve karanlık bir yerden akıtarak, gerilimin dozunu adım adım arttırıyor. Başrollerde Kıvanç Tatlıtuğ ve Funda Eryiğit, uzaktan bakıldığında gayet sakin ve birbirlerine aşık bir evli çift olan Yalın ve Beyza olarak karşımıza çıkıyorlar. Daha önce İstanbul'da yaşayan bu çift, birtakım problemler dolayısıyla İstanbul'dan ayrılarak Asos'a yerleşiyorlar. Ortada büyük bir huzursuzluk olduğunu filmin daha ilk dakikalarından hissediyoruz, onların Asos'a yerleşmeleri hiçbir zaman bir tatil, bir kaçamak gibi gelmiyor bizlere, daha çok bir kaçış niteliğinde bu yeni yaşam. Geçmişten, tanıdık yüzlerden bir kaçış. Avcılık, tüfekle, sapanla yapılan bir şeyse Yalın avcılık bilmiyor evet. Fakat avcılık bundan ibaret değildir. Günümüzde de, tarihimizde de avcılığın temel öznesi insan. İnsan avlamakta bir avcılık. Masum insanların umutlarını avlamak, mutlu insanların gülümsemesini avlamak, hayal avlamak, tutunduğumuz değerleri avlamak, eve giren parayı avlamak... insanın insanı avlaması, günümüzün en büyük avcılığı. En büyük hırsızların gözlerimizin önündeki insanlar olduğunu bilen bir yazar olarak Hakan Günday, paranın hükümranlığını, güç dengesizliklerini, avcıların av durumuna düştüğünde bile bundan nasıl paçayı kurtardıklarını politik ve kanlı bir yerden ele alıyor. Yalın karakteri ilk bakışta bize öylesine çıkmazda bir karakter olarak sunuluyor ki, yeni bir hayata başlayıp her ne yaşandıysa onu geride bırakmasındaki bu yolda başarılı olmasını umuyorsunuz. Böyle hissetmekteki en büyük bir diğer etken ise karısı Beyza. İyi hissetmesi ve kötü günleri geride bırakması için Yalın'ın gözünün içine bakıyor. Yüzlerce insanı dolandıran, onların ölümüne sebep olan birinin yanında böylesine durup, her şey iyi olsun diye böylesine çabalamasının nasıl bir açıklaması olabilir ki? Aşk olabilir. Yalın'a ilk bakışta sempati duymamızın sebebi Beyza'nın ona olan aşkı. Asos'taki bu yeni hayata olan umudu, inancı, geride bırakmaya dair inancı. Dünyanın en temiz havasına sahip yerlerinden birine gitmelerine rağmen hava boğuculuktan kurtulamıyor. Boğa Boğa'nın ismi, nefessizlikten ve bu nefessizliğin çatışmasından geliyor. Verdikleri kararlar yüzünden git gide boğulan insanların, tek bir nefes alabilmek için yapabileceklerinden geliyor. Ekonomik krizin ve umutsuzluğun boğuculuğundan geliyor. Bir yılanın boynunuza yavaş yavaş dolanıp, sizi yavaş yavaş nefessiz bırakması gibi bir anlatım bu. Köy halkının Yalın'a baştan beri gelen bu tehditkar yaklaşımı, küçük bir hediyelik eşya arsasına girince ilk meyvesini veriyor. Yalın'a karşı girişilen bu ilk intikam eylemi ve sonrasındaki olaylarda insanlığın yitimi su yüzüne çıkıyor. Yalın tarafından boğulmuş her bir insan, bu sefer onu boğmaya çabalıyor. Nefes almasa da bir şekilde hayatta kalan insanlarla dolu bu hikaye. Bir zamanlar parasıyla güç sahibi olmuş, sahte umutlar satmış biri, şimdi şiddettin kucağında. Peki dayanışmalı şiddet ablukası mı daha güçlüdür, yoksa para mı? Yaptığı yanlış yüzünden yüzüne bakılmayan, her köşede öldürülmek istenen bu adam, parasıyla tekrar aklanabilir mi? En büyük haksızlıkların, yitip giden hayatların üstleri yine aynı parayla örtülür mü? Film final sekansında bunun cevabını vererek hikayesini kapatıyor. Güç çoğu zaman maddi kaynaklıdır. Fiziki varlıklar ve değerler üzerinden gösterir kendini. Paradan güç devşirmek, her toplumda olduğu gibi bizim toplumumuzda da var. Toplum içinde gücü ele geçiren kişilerin, hızla etik ilkelerini yitirip zalimce denilebilecek bir yönetim tarzı edinmelerine yabancı değiliz. İnsan, doğası gereği güç kazandığı zaman yozlaşmaya mahkumdur. Burada yozlaşma diye bahsettiğimiz şey, elbette ki ahlaki ve etik yozlaşma. Yalın gibi, para sahibi, yüksek mevkideki güç sahipleri, kendi çıkarlarını ne olursa olsun diğer insanların çıkarlarından üstün tutma eğilimindedirler. Gücü ele geçirdiği an, gücü kazanırken dayanışma içinde olduğu her bir insana ihanet ederler. Yalın, gücünü kazandıktan sonra ona güvenen her bir insana ihanet etti ve içeriden biri bunu dürüstçe çıkıp anlatana dek su altından onlarca insanın emeklerini çaldı. Fakat sonunda ne mi oldu? Para için kaybettiği o insanları, yine parayla satın alabildi. Kendi elleriyle öldürdüğü insanlar, dolandırarak ölümüne sebebiyet verdiği insanlar, bir şekilde hayatlarına kötü bir yerden dokunduğu insanlar... hepsini aynı masa etrafında toplaması yine paranın hükmü ile oldu. Baştan beri köy halkı tarafından bir sahtekar olarak yılan diye nitelendirilen Yalın, yeniden Yalın Bey konumuna erişebildi. Yalın'ın boğa boğa öldürdüğü insanların arasına Beyza'da eklenirken, sonunda evin penceresinden bir vicdan azabı gibi izliyor onu. Bu göz göze gelişler filmde önemli bir yer kaplıyor. Saylak ve Günday, birlikte yaptıkları ilk film olan Daha'ya bir selam çakarak, Gaza karakteri ile Yalın'ı göz göze getiriyor. Gecenin kör karanlığında iki suçlunun karşılaşması bu. Suçlular göz göze geliyor, bir süre bakışıyorlar ve ne yapıyorlarsa yapmaya devam ediyorlar. Birbirlerine bulaşmadan, hatta daha sonradan birbirlerine yardım ederek. Gaza'nın Yalın'a yardımının da ucu yine paraya çıkıyor."} {"url": "https://www.soylentidergi.com/boston-strangler-fiyonk-seklinde-olum", "text": "Matt Ruskin'in kaleminden çıkan ve Disney+'ta seyircinin beğenisine sunulan Boston Strangler filmi, izleyiciye sunulduğu andan itibaren seyirciden tam not almayı başardı. Başrollerini Keira Knightley, Carrie Coon, Chris Cooper, Alekssandro Nivola ve David Dastmalchian gibi usta oyuncuların paylaştığı diziyi gelin yakından inceleyelim. Yazının bundan sonrası Boston Strangler filmi ile ilgili keyif kaçıran detaylar içermektedir. Keira Knightley'in canlandırdığı Loretta McLaughlin karakteri meraklı, hırslı, cesur ve kararlı biridir. İşine gönülden bağlıdır ve en iyisini yapabilmek için çabalar. Gazetenin ve toplumun kendisine çizdiği dar elbiseye sığamayan karakter, o elbiseyi yırtar ve kendi yerini kendisi belirler çünkü daha fazlasını yapabileceğini bilir. Gazetenin yaşam tarzı isimli, daha çok ev hanımlarına hitap eden bir bölümünde yazarlık yapan Loretta için bu yeterli değildir ve patronu Jack Maclaine'e cinayet haberini götürüp bunu yazmak ister ancak patronu önce buna cesaret edemez ve reddeder ama ısrarına dayanamaz. Loretta haberleri yapmaya başlar ve ilk yazan o olduğu için gazete ününe ün katar ancak cinayetler artmaya başlar. İşler bu hale gelince Loretta'ya meslektaşı Jean yardım eder. İkisi birlikte ününü bu cinayet haberi sayesinde arttırırken derin araştırma sonucu cinayetleri çözerler. Carrie Coon ile hayat bulan Jean Cole ise gözünü bu meslekle açmış birisidir. 18 yaşından beri bu işi yapıyordur ve tuttuğunu koparan biridir. Dediğim dedik ama görevlere ayak uydurmasını bilen sektörün kurdu olmuş biridir. Jean, Loretta ile beraber bu cinayeti aydınlatmak için çalışır ve ciddi emekler verir. Sektörde uzun zamandır bulunduğu için tanıdıkları fazladır ve tanıdıkları sayesinde işleri çözmede hızlı olur. Aile hayatı karışık olan Jean, bu cinayet haberi sayesinde hayata tekrar tutunur diyebiliriz. Bu davanın çözüme kavuşması ile Loretta ile olan bağları daha da sıkılaşır ve hiç ayrılmazlar. Chris Cooper ise Loretta'nın patronudur. Sektörde yıllarını harcamış, tabiri caizse sektörün kurdudur. İlk başta bir cinayet haberini kadına yazdırmanın sektörde alay konusu olacağına inansa da sonrasında stratejik zekası ile bunu PR olarak görmüş ve bunu kendi lehine çevirmiştir. Kadınların cinayeti çözme şekillerinin eski ekibinden daha hızlı ve etkili olduğunu fark etmesi üzerine Loretta ile Jean'e tam destek vermiştir ve tüm süreç boyunca yanlarında olmuştur. Alekssandro Nivola'nın oynadığı Detective Conley karakteri; cinayet araştırmasının ilk zamanlarında Loretta'nın en büyük destekçisi olmuş, idealist bir dedektifken sonralarında işin yoruculuğundan ve insanlardan beklediği takdiri göremediğinden dolayı işinden istifa eder ve bu cinayet ile ilgili bir dizi çekimine dahil olup ideallerini para ile değiştirir. Albert DeSalvo filmin ilerleyen kısımlarında görünür. Tüm suçlamalar bu karakteri işaret ederken bir anda Caninin DeSalvo olmadığı ve işlenen 13 cinayetten yalnızca birinin ona ait olduğu ortaya çıkar. İşin ucunda para ödülü vardır ve artık halk Caninin bulunmasını ve rahatlamayı ister. DeSalvo da ailesine para gönderebilmek için suçlamaları ve beraberinde getirdiği para ödülünü kabul eder ancak Loretta ile yaptığı görüşme sonucunda Loretta onun suçsuz olduğunu anlar ve bunu duyan gardiyan, DeSalvo'yu öldürür. Loretta, haberlerde 3 yaşlı kadının öldürüldüğünü duyar ve bu cinayetlerin gazetelerde yazılmadığını fark eder. Bunun üzerine bu haberlere kanalize olur ve bu cinayetleri araştırmayı başlar. Bunların seri cinayetler olduğuna fiyonk sembolü sayesinde kanaat getirir. Katil öldürdüğü tüm kadınların çoraplarından boyunlarına fiyonk şeklinde süs verir. Bunu tamamen keyfi yapar. Bu, Loretta'nın dikkatini çeker ve araştırmaya yoğunlaşır. Araştırmanın ilerleyen süreçlerinde Cani, maktul profilini değiştirir ve tek yaşayan genç kadınları öldürmeye başlar ama fiyonk sembolü devam etmektedir. Öldürülen kadınlara intihar süsü veren Cani yüzünden işler artık herkesin canını sıkar ve Boston artık güvenli bir şehir değil mi? sorusu akıllarda yer edinmeye başlar. Loretta, Jean'in de yardımı ile araştırmayı derinleştirir ve bir dedektif hassasiyeti ile işlerini yürütür. Oklar önce çok belirgin değildir, herkes suçludur ve bir o kadar da suçsuz. Ancak öldürülen kadınların eski sevgilileri araştırılınca iş yavaş yavaş ayyuka çıkmaya başlar. Bu araştırmaya Beverly Samans sayesinde başlanır çünkü Cani bu cinayete intihar süsü vermemiştir. Beverly'nin Daniel Marsh adındaki takıntılı eski sevgilisinin kadını taciz ettiği ortaya çıkar ve adamı Loretta sorgulamaya gider. Buna benzer bir olay da Patricia adındaki bir sekreterde meydana gelir. Patricia, evli ve çocuklu patronu Gordon Nielson tarafından hamile bırakılır ve çocuğun aldırılmaması üzerine Patricia'nın öldürülmesi akılları karıştırır. Zamanla maktul profili ile birlikte işler arapsaçına döner. Cinayet şehirler arasına taşınır ve diğer şehirlerden de haberler gelmeye başlar. Loretta ve Jean, şüpheli tüm katilleri araştırır ve hepsinin aynı akıl hastanesinde ve hatta aynı hücrede kaldığı ortaya çıkar. Bunun üzerine akıl hastanesinin müdürü ile görüşür ve itiraf ses kayıtlarındaki tutarsızlığı keşfeder. Loretta, bu tutarsızlık üzerine DeSalvo ile görüşür ve ona suçsuz olduğunu itiraf ettirecekken gardiyan DeSalvo'yu öldürür. Olay yerine giden Loretta'nın eline bir hastabakıcı tarafından bir isim ve adres bilgisinin olduğu kağıt tutuşturulur. O adreste üç baş şüpheli ile aynı koğuşta yatmış diğer kişi ile buluşur ve ondan itirafları alır. 13 cinayetten yalnızca sonuncusunu DeSalvo istemiştir. Ancak başına konan ödül parası yüzünden George Nassar ona avukatını verir ve Daniel Marsh da ona cinayetler ile ilgili bilgileri ezberletir ki itiraf ederken şaibe olmasın. Bu üçlünün ortak olmasının sebebi ile hepsinin paradan pay alacak olmasıdır. Bu sayede gerçek anlaşılır. Aslında tek Cani yoktur. Canını sıkan her kadını öldüren erkek Cani kılığında cinayetlerini işlemektedir. Yani aslında Cani, kendi çıkarlarını korumaya çalışan ve hayatın kendisi ve keyfinden ibaret olduğuna inanan aptal erkeklerdir. Sıkı tutunun çünkü filmi izlerken kendinizi bir zaman makinesi içinde bulabilirsiniz zira filmde kullanılan telefonlar, televizyon, arabalar, sokak lambaları, küllükler, binalar, kıyafetler, çantalar, daktilo, saç modelleri, gazete dağıtımı ve kitaplar dahil olmak üzere filmdeki her şey kesinlikle 60'lar havasındaydı. Filmi izlerken her an yanı başınızda bulunan ve adeta mısırınız gibi sürekli elinizin altında olan unsurları sizler için sıraladık. Her an elden düşmeyen sigaralar, sürekli bardaklarda dolu ve hazır bekleyen filtre kahveler, nizami dizilmiş kaldırımlar, dosya incelemeleri ve saman rengi sayfalar, kristal bardaklarda viskiler, uzun kabanlar, el freni yukarıda araçlar ve tabii ki erkek egemen toplum. Film, gerçek hayattan alınan bir hikayenin beyaz perdeye aktarımıdır ve gerçek hayatta Loretta McLaughlin, Boston Globe'da ödüllü bir sağlık muhabiri oldu. AIDS krizini ilk haber yapan muhabirlerden biriydi. Loretta ve James önce ayrıldı sonra da boşandılar. Jean 30 yıl boyunca araştırmacı gazeteci olarak çalıştı. Daniel Marsh hiçbir cinayetle suçlanmadı. George Nassar hala hapiste. Ödül parasından hiç almadı. 2013'te DNA kanıtlarıyla Albert DeSalvo'nun 13. cinayetle bağlantısı kesinleşti. Diğer 12 cinayet çözülmeden kaldı. Loretta ile Jean yakın arkadaş olarak kaldılar."} {"url": "https://www.soylentidergi.com/britanyanin-savasci-kralicesi-boudicca", "text": "Tarihe adını MS 61'de Kral Prasutagus'un ölümünden sonra yaşanmış olaylarla yazdıran Boudicca, varlığını Roma Britanyası'nda sürdürmüş olan Iceni kabilesinin Kelt kraliçesidir. Küçük yaşlarına dair herhangi bir bilgi sahibi olmamakla birlikte kendisi hakkında bildiklerimize Tacitus'a ait ''Agricola'', ''Annals'' kayıtlarından ve Dio'nun ''Boudicca İsyanı'' adlı eserinden günümüze kaldığı kadarıyla ulaşmaktayız. Boudicca, MS 30 yılında dünyaya geldi. Ebeveynleri hakkında kayda geçen tarihi bir bilgi ne yazık ki bulunmamakta. Boudicca, 18 yaşında Kral Prasutagus ile evlenerek Iceni kabilesinin kraliçesi olmuştur. Iceni kabilesi, geçimini öncelikli olarak tarımdan sağlamış, buna ek olarak çömlek ve yün ticareti de yapmıştır. Iceni, vasal bir devlet olarak varlığını sürdürmekteydi: Yani Kral Prasutagus, işgalci devlet Roma'ya sadık olmak koşuluyla kral tahtındaydı. Kelt kültüründe, cinsiyet ayrımı gözetmeksizin savaşçı olan herkese saygı duyulurdu. Savaş eğitimlerinden en az erkekler kadar yararlanabilen kadınlar, bu eşitliğin getirisi olarak liderlik rolü söz konusu olduğunda da söz sahibi olabilmekteydi. MS 60'da hayatını kaybeden Kral Prasutagus, ölümünden önce kabilenin sahip olduğu toprakları ve kendisine ait serveti iki kızı ile Roma İmparatoru Nero arasında eşit olarak paylaştırmıştı. Kral Prasutagus, arkasında bıraktığı bu kararla kızlarının da kendisi gibi Roma ile barışçıl bir politika izleyeceğini ve böylece ailesinin yasal olarak güvende olacağına inanmıştı. Lakin toprakların ve servetin bölünmesine tamamıyla karşı olan Roma İmparatorluğu, Iceni kabilesini istila etti. Büyük vahşet içeren bu istilada, yıkım da fazlasıyla büyüktü ve Boudicca bu duruma sessiz kalmayınca şiddete görmüş, kızları ise tecavüze uğramıştı. Boudicca'nın ilk ciddi saldırısı, yerleşimin tamamıyla yerle bir ettiği ve halkını kılıçtan geçirdiği Antik Roma şehri Camulodunum şehrinde gerçekleştirildi. Eyalet valisi Suetonius, Mona Adası'nda çıkan isyanı bastırmakla meşgul olduğundan halk, imparator vekili Catus Decianus'u yardımına çağırdı. Catus Decianus, bölgeye iki yüz kişiden oluşan hafif silahlı bir ordu göndererek şehrin savunmasının güçsüzlüğünü tüm çıplaklığıyla ortaya koydu. Mon Adası dönüşünde Londinium'a doğru yola çıkan Suetonius, Boudicca'nın sayıca kendinden daha güçlü bir birliğe sahip olmasından dolayı şehri terk ederek savaş için uygun alan bulma arayışına girdi. Bu sırada Boudicca'nın ordusu Londinium'u yağmaladı ve halkı kılıçtan geçirdi. Savaşın tam olarak nerede yapıldığı bilinmese de Northamptonshire'ı içine alan bir bölgede yapıldığına dair atıflar bulunmaktadır. Boudicca ve ordusu, bu savaşı kazanacaklarından emin olarak bölgeye geldiklerinde, savaş işaretini veren Suetonius'un emriyle mızraklar üzerlerine fırlatıldı. Britanyalılar sayıca fazlalardı lakin Suetonius tarafından belirlenen kuzey kısmında şansları yoktu: Romalılar tarafından kullanılan taktik onları yenilmesi kolay hale getirmişti. Boudicca ve ordusu geri çekilirken, Romalılar'a ait destek kuvvetleri ve atlı süvariler bölgeye çağrılıyordu. Britanyalılar savaş alanından kaçmayı kararlaştırdıklarında ise arkalarına dizilen yük arabaları tarafından engellendiler ve bu durum, devasa bir kayıp vermelerine sebep oldu. Tacitus bununla ilgili, ''Kaçış yollarını yük arabaları ile kapatmalarından dolayı Britanyalılar zor da olsa kaçmayı başarmışlardı. Romalılar kadın erkek ayırmamış, yük hayvanlarını da silahlarla sersemleterek öldürmüşlerdi.'' şeklinde yazmıştır. Bu konuya ilişkin iki ayrı iddia bulunmakta: Birincisine göre Boudicca ve kızları kaçışlarını planlamış ve kaçmışlardı lakin sonrasında yakalanmamak adına kendilerini zehirleyerek ölmeyi tercih etmişlerdi. İkinci iddia ise savaş alanında can verdikleri yönünde. Boudicca ve ordusunun yenilgisi ardından Suetionius, bölgeyi Roma hakimiyeti altına almış ve Britanya halkını zorlayan kararlarla yönetim sağlamıştır. Bu savaşı ve Boudicca'nın başkaldırısını takip eden yıllarda yayılım bakımından daha küçük ayaklanmalar çıkmış ama hiçbiri yeterli itibarı görmemiştir. Maddiyat yetersizliği bir yana, manevi anlamda da insanları harekete geçirecek güçlü bir adım atılmamıştır. Dolayısıyla Roma İmparatorluğu, sahip olduğu Britanya topraklarını uzun bir süre boyunca yönetmiştir. Newcastle Üniversitesi'nden araştırmacı Marguerite Johnson, Boudicca için Boudicca, İngiliz ulusal tarihinin bir simgesi haline geldi ve şimdi sadece İngiliz özgürlüğünün değil, aynı zamanda kadınların gücünün de bir sembolü oldu. diyor. Joshua J. Mark ise buna Boudicca'nın savaşının amacını bir süre sonra yitirdiğini eklemekte. Ulaşabildiğimiz bilgi kaynaklarının azlığına rağmen, Boudicca günümüzde de ulusal bir kahraman olarak anılmaktadır. Özgürlüğün ve adalet isteğinin, verdiği mücadele ile sembolü haline gelen Boudicca güçlü bir kadın figür olması ile de büyük bir önem taşımaktadır. Geer, Jessica. Boudica The Warrior. https://study. com/learn/lesson/boudicca-celtic-queen-warrior-biography-facts. html. 12 Ekim 2022 tarihinde erişildi. Mark, Joshua J. Boudicca. https://www. worldhistory. org/Boudicca/. 12 Ekim 2022 tarihinde erişildi. Boudica https://penelope. uchicago. edu/~grout/encyclopaedia_romana/britannia/boudica/boudicanrevolt. html. 12 Ekim 2022 tarihinde erişildi. Tikkanen, Amy. Boudicca. https://www. britannica. com/biography/Boudicca. 12 Ekim 2022 tarihinde erişildi. Pruitt, Sarah. Who Was Boudica? https://www. history. com/news/who-was-boudica. 12 Ekim 2022 tarihinde erişildi."} {"url": "https://www.soylentidergi.com/cagdaslasma-yolunda-bir-kadin-ressam-mihri-musfik-hanim", "text": "Mihri Müşfik, 1886 yılında İstanbul'da doğmuştur. Babası Tıbbıye Nazırı Rasim Paşa'dır. Küçüklüğünden itibaren çeşitli sanatların derslerini alan Mihri Müşfik, resim sanatına olan tutkusu üzerine bu alana yönelir. Kişiliği ve zarafetiyle herkesi kendine hayran bırakan Müşfik, 1914 ressamlar kuşağı ile aynı dönemde yaşamış ve Türk kadın ressamların yetişmesine öncülük ederek eğitim alabilmeleri adına, Osmanlı İmparatorluğu döneminde kız sanat okulu olan İnas Sanayi Nefise Mektebi'nin kurulmasına öncülük etmiştir. Hayatının önemli yıllarını yurt dışında geçiren Mihri Müşfik hakkında ve özellikle de yurtdışındaki eserleri hakkında ne yazık ki yeterli çalışma yoktur. Ayrıca Sultan Abdülmecid'in annesi Bezm-i Alem Sultan, Mihri Hanım'ın büyük halası olur. Sultan Abdülmecid'in eşi Verdicenan Kadınefendi ise Mihri Hanım'ın öz halasıdır. Eserlerinde empresyonizm akımının etkisini gördüğümüz Mihri Müşfik, Osmanlı Ressamlar Cemiyeti'nin ilk kadın üyesidir. Eserlerinde genellikle natürmort; güçlü, eğitimli kadınların portrelerini yapan Mihri Müşfik, Mustafa Kemal Atatürk, Tevfik Fikret, Roosevelt Franklin gibi önemli tarihi kişiliklerin otoportrelerini yapmıştır. Eserlerinde kadın figürlere sıkça yer veren sanatçı, halktan kadın figürlerine çok az yer verir. Eserleri, II. Meşrutiyetin ilanı, Osmanlı'da yeni yeni başlayan modernleşme ve Batılılaşma sürecinde kültürel bir bağ kurulmasında oldukça önemli bir rol oynar. Mihri Müşfik, dönemin saray ressamı olan İtalyan sanatçı Fausto Zonaro'dan dersler aldı ve Zonaro'nun eserlerinden etkilendi. Zonaro'dan aldığı dersler onun resim sanatına olan tutkusunu daha da körüklemişti ve yurtdışına giderek orada eğitimine devam etmek istiyordu. Ancak yaşadığı dönemde kadınların yurtdışına giderek eğitim alması engelleniyor, toplum tarafından hoş karşılanmıyordu. Mihri Müşfik yine de toplumun hoşgörü ile karşılamadığı resim sanatı konusunda eğitim almaya kararlıydı. Resim tutkusu onu İtalya'ya gitme kararını verdirdi ancak bu onun için oldukça zorlu bir yolculuk olacaktı. Toplumun ileri gelenlerinden bir aileye mensup olması ve hatrı sayılır dostlukları sayesinde kendisine dönemin Fransız elçisinin eşi Madam Barrer'in yardımıyla sahte pasaport çıkmayı başardı ve Galata'dan hareket eden bir İtalyan gemisi ile İtalya'ya gitti. Roma'ya giden Mihri Müşfik, burada bir süre Madam Barrer'in evinde misafir oldu ancak beklediği ortamı bulamayan sanatçı dönemin sanat başkenti olan Paris'e yerleşmeye karar verdi. Burada sanat çalışmalarına devam eden Mihri Müşfik, Selami Paşa'nın oğlu Müşfik Selami Bey ile tanıştı ve çift bir süre sonra hayatlarını birleştirme kararı aldılar. Bir süre sonra yurda döndüler ve ailelerinin anlaşamaması nedeniyle evliliklerinde sıkıntılar başlayınca ve ayrılmak durumunda kaldılar. Ancak Mihri Müşfik eşinin Müşfik ismini soyadı olarak kullanmaya devam etti ve ülkmizde de bu isimle tanındı. 1913-1922 yılları arasında İstanbul'da yaşayan Mihri Müşfik, yurda döndüğünde birçok yeniliğe imza atmıştır. Modernleşme hareketlerinin de hazırladığı zeminle yeniliklerin öncüsü olacaktır Mihri Müşfik. Dar'ül-muallimat ismiyle açılan kız öğretmen okulları, bu dönemde kadınların gidebileceği en yüksek okullardı. Mihri Müşfik, kadınların güzel sanatlar eğitimi almasını da istiyordu. Kız öğrencilerin Sanayi Nefise Mektebi'nde eğitim alamamaları ve güzel sanatlar üzerine derslerin verildiği bir okulun olmaması oldukça üzüyordu. Bu konuda aldığı kararları ve fikirleri uygulamak için gerekli makamlar ile görüşmelerine başladı. Dönemin hatrı sayılır ailelerinden birine mensup olduğu için, dostlukları sayesinde çevresinde her zaman saygın bir kişiliğe sahipti. 13 Ekim 1914 yılında, İnas Sanayi-İ Nefise mektebinin açılmış olması kadınların yüksek öğrenim kurumlarına olan ihtiyacını karşılamıştı, İnas Sanay-i Nefise'den önceki kurumlar bu ihtiyacı karşılayamıyor, sadece dönemin saygın ailelerinin kızları yüksek eğitimlerine konaklarda devam edebiliyordu. Mihri Müşfik'in yoğun girişimleri neticesinde, İstanbul'da kadınlar için Güzel Sanatlar Fakültesi açılmıştı. Burada uzun zaman öğretmenlik yapan sanatçı, öğrencilerine tam zamanlı eğitim imkanı sağlamış, kız öğrencileriyle açık havada ders yapma olanağı bulmuş ve İstanbul Arkeoloji Müzesi'nden getirilen heykeller ile dersler vermişti. Diğer yandan, canlı model çalışmalarına devam edilmesi konusundaki sorunlar Mihri Müşfik'in özverili çalışmaları neticesinde çözülmüştü. Mihri Müşfik eserlerinde İttihat ve Terakki Cemiyeti'nin kurucularından Viyana Sefiri, İstanbul şehreminlerinden Ali Rıza Bey'in annesi Naile Hanım'ın resmini yapmıştır. Otoriter bir yüz ifadesi ile oturur vaziyette tasvir edilen Naile Hanım'ın, yılların verdiği yorgunluğa rağmen kazandığı otoritesi yüz hatlarından ve duruşundan anlaşılır bir şekilde Mihri Müşfik tarafından tasvir edilmiştir. Geçmiş ile şimdiki zaman unsurlarını bir arada kullanır sanatçı; geleneksel kıyafetler içinde oturan Naile Hanım elinde bir tesbih tutar vaziyettedir. Tesbih burada geçmişi sembolize eder. Naile Hanım'ın geleneksel kıyafetlerinin üzerine aldığı ceket ve rokoko tarzı süslemeler ise Batılılaşma'nın izlerini bizlere aktarır. İlerleyen zamanlarda Osmanlı'daki politik nedenlerden dolayı Mihri Müşfik, İnas Sanay-i Nefise Mektebi'nde dört yıl kadar eğitim verdikten sonra, İtalya'ya gitmek zorunda kalır. İttihat ve Terakki Partisi'nden ileri gelenler tutuklanır. Mihri Müşfik de parti ileri gelenleri ile olan yakın dostlukları nedeniyle yurttan ayrılmak zorunda kalır. İtalya'dan sonra Amerika'ya geçer. Amerika'ya ne zaman geçtiği konusunda net bir bilgi mevcut değildir. Ancak 1928 yılında Amerika'da yaşadığını gazeteci Ahmet Emin Yalman aktarıyor. New York'ta sanatçı ile karşılaştığını, burada kişisel bir sergi açtığını, ayrıca geçimini kitap kapağı tasarımı yaparak sağladığı bilgilerini Yalman'dan öğreniyoruz. Kendisini Amerikan sosyetesine ve sanat çevresine kabul ettiren sanatçı, kalan ömrünü burada geçirir. Hayatına dair geniş çapta, detaylı bilgi olmayan sanatçı hakkında kimi kaynaklar; Amerika'da bohem bir hayat yaşadığını, sanat uğruna yaptığı çalışmalardan pişman olduğunu yazar. Kimi kaynaklarda ise çalışmalarını devam ettirdiği ve sanatının orada kıymet gördüğü ve rahat bir hayatı olduğunu yazar. Sanat hayatı boyunca Mihri Müşfik'in, Türkiye'de 32, Fransa'da 23, İtalya'da 36 ve Amerika'da 60 eseri vardır. 1954 yılında hayata veda eden sanatçı, şüphesiz dolu dolu bir sanat hayatı yaşamış ve birçok sanatçı kadına önderlik ederek, kadınların ülkemizde sanat eğitimi alabilmesine vesile olmuştur. Eserlerinde Modern Türkiye'nin izlerini yansıtan sanatçı ülkemizde hak ettiği kıymeti bulamamış kadın sanatçılar arasındadır. Birçok kadın sanatçının kaderini paylaşsa da Mihri Müşfik, hayallerinden vazgememiş ve kendisine biçilen kadere boyun eğmeyerek çağdaş resim sanatı tarihimize kıymetli eserler kazandırmış. Kendisi gibi güçlü kadınlardan ilham alarak modernleşme yolundaki ülkemizin sanatına yön vermiştir. Çaha, M., Türk Resminin Kadın Öncüsü: Mihri Müşfik, web."} {"url": "https://www.soylentidergi.com/cannes-2023-incelemesi-kuru-otlar-ustune", "text": "Daha önce Cannes Film Festivali'nden bir Grand Prix (Bir Zamanlar Anadolu'da 2011), bir En İyi Yönetmen (Üç Maymun 2008) ve bir Altın Palmiye (Kış Uykusu 2014) ödülü ile dönmüş olan, sinemamızın en önemli yönetmenlerinden Nuri Bilge Ceylan'ın son filmi Kuru Otlar Üstüne, 19 Mayıs Perşembe günü, 76. Cannes Film Festivali'nde dünya prömiyerini gerçekleştirdi. Bitmesiyle birlikte salonda uzun süre ayakta alkışlanan filmin, aldığı tüm övgüleri ve belki de Altın Palmiye dahil olmak üzere çok daha fazlasını hak ettiğini gönül rahatlığıyla söyleyebiliriz. İlk bakışta yönetmenin çoğu filmi gibi incelikle işlenmiş bir karakter çalışması olarak göze çarpan film, daha derine inildiğinde aslında Ceylan'ın daha önce filmlerinde pek değinmediği meselelere değindiği, sinematik hikaye anlatımına önemli yenilikler getirdiği; kısacası, önceden kendisiden benzerini görmediğimiz ama yine de kendisinin alıştığımız auteur tarzıyla çelişmeyen bir film olarak öne çıkıyor. Özetle hem çok tanıdık, hem de çok yeni bir Ceylan filmi Kuru Otlar Üstüne. Filmde, ücra bir doğu köyünde resim öğretmenliği yapan, okulun diğer öğretmenlerine nazaran öğrencilerine samimi bir şekilde yaklaşan Samet'in, aslında bulunduğu yeri hiç sevmeyerek, hatta belki de küçük görerek, tayin alıp İstanbul'a gitmeye çalıştığını görüyoruz. Samet'in lojmanı paylaştığı meslektaşı Kenan ise, aslında halinden memnun, tam da bulunduğu yere ait olan doğulu bir öğretmen olarak karşımıza çıkıyor. Samet'in favori öğrencilerinden olan Sevim ise öğretmenine masum bir sevgi besliyor. Aslında bu sempatinin karşılıklı olduğunu, Samet'in yer yer Sevim'i derste kayırmasıyla ve ona küçük hediyeler armağan etmesiyle seyirci de hemen fark ediyor. Öte yandan Kenan'ın öğrenciler arasında Samet Hoca kadar popüler olmadığı ve bu durumu içten içten kıskandığı, gösterilmese de diyaloglar aracılığıyla ima ediliyor. Aynı zamanda Samet ve Kenan'ın, yakın ilçede daha büyük bir okulda İngilizce öğretmenliği yapan Nuray'dan hoşlanmaları da aralarındaki gerginliğin artmasına sebep oluyor. Türkiye'de benzer görüşleri paylaşsalar bile birbirleri tarafından sürekli eleştirilen gruplar olduğu gerçeğini naif bir şekilde yansıtıyor film. Samet aslında, toplumun aydın kesiminden kabul edilebilecek biri olmasına rağmen, ideallerini kaybetmiş ve memnun olmadığı halde içinde bulunduğu düzeni değiştirmek için çaba göstermeyi gereksiz bulan bir karakter. Ankara'dayken katılmış olduğu örgütlenmelerin sık sık altı çizilen Nuray ise tam tersi, ''değişim istiyorsan elini taşın altına koymalısın'' diyenlerden. Aslında benzer toplumsal görüşlere sahip oldukları halde zıt fikirleri olan Samet ve Nuray'ın bu konuyu uzunca bir süre tartıştıkları sahnede ise aralarında biriken gerilim, bir sürenin sonunda cinsel bir çekime dönüşüyor. Elbette senaryonun kusursuzluğu bu dakikalar süren diyaloglarla seyirciyi sıkmıyor, tam tersi tamamen içine almayı başarıyor. 2014 senesinde Kış Uykusu filmi Cannes'da gösterildikten sonra yaptığı basın toplantısında Ceylan, bu filmle yeni bir tarz denemek istediğini ve konuşmalara daha fazla odaklanmak istediğini söylemişti. Öyle ki bu tarzı edebiyatta, tiyatroda kabul ettiğimizi ancak sinemada hala kabul görmediğini belirtmişti. Söz konusu stili Kuru Otlar Üstüne'de de kullanan Ceylan'ın filmini izlemek, sanki bir roman okumakla benzer hissiyatı yaratıyor. Ancak tıpkı romanın içinde kaybolmak gibi, filmi izlerken tam da hikayenin içinde kaybolduğunuz spesifik bir noktada Ceylan, Brecht-vari denilebilecek bir tarzla, 4. duvarı kırmakla kalmayıp adeta paramparça ederek, seyircinin yüzüne bir film izliyor oldukları gerçeğini tokat gibi vurmayı da ihmal etmiyor. Nuri Bilge Ceylan ara ara hikayeyi durdurarak fotoğraflara yer veriyor filmde. Filmin ortasında adeta bir slayt gösterisi etkisi yaratan bu durum, aynı zamanda akan hikayenin ortasında bir süre durup, tüm bu gördüğümüz görüntülerin güzelliğini takdir etmemiz için bize zaman tanıyor. Fotoğrafların aynı zamanda Samet karakteri tarafından çekildiği belirtildiği için, aslında bir bağlamda umut ışığı görevi de görüyorlar. Çevresindeki manzaraların güzelliğini ve aslında nefret ettiğini söylediği insanların yüzlerini özenle çekişinden, aslında belki de Samet'in içindeki her güzel duygunun kaybolmadığına dair bir hissiyata kapılmak mümkün. Temmuz ayında Fransa'da vizyona giren Kuru Otlar Üstüne, 29 Eylül tarihinden itibaren Türkiye'de sinemalarda izlenebilecek. Bu yazı 20 Mayıs 2023 tarihinde yayımlanmış, 3 Ekim 2023 tarihinde güncellenmiştir."} {"url": "https://www.soylentidergi.com/caravaggio-1986-sinemada-bir-ressam-portresi", "text": "Caravaggio, Şubat 1986, İngiltere yapımı uzun metraj (93 dk) bir filmdir. Yapımcısı Sarah Radclyffe, yönetmeni ise Derek Jarman'dır. Steven Jay Schneider'ın meşhur seçkisini içeren Ölmeden Önce İzlenmesi Gereken 1001 Film isimli kitabı içerisinde yer alır. 1999 yılında İngiliz Film Enstitüsü, 20. yüzyılın en iyi 100 İngiliz filmi listesinde 93. Sıraya yerleştirmiştir. 1986 Berlin Film Festivalinde Gümüş Ayı, İstanbul Uluslararası Film Festivalinde (1987) Jüri Özel ödülünü kazanmıştır. Dini inancı ve cinsel kimliği her daim çakışmış olan Caravaggio'nun, portresini sinemaya yansıtırken onun renklerinden, ışık ve gölge tekniklerinden ilham alan Derek Jarman, kendini ikna edebilmek için çok fazla detayı filme yerleştirmiş ve anlaşılması için sahneleri uzatmıştır. Jarman, filmde Caravaggio'nun estetik tahayyülün bir ikonu olmasını istemiştir. İngiliz yönetmen, filmografisinin çoğunda olduğu gibi bu filminde de homoseksüel yansımalara sıklıkla yer vermiştir. Filmde çok fazla replik kullanılmamış, daha çok donuk mimiklere yer verilmiştir. Sahnelerin tiyatro sahnesi gibi kesik olmasına özen gösterilmiş ve duyguyu izleyiciye geçirdikten sonra sindirmesi için zaman tanınmıştır. Jarman'a göre Caravaggio, kutsal kitaptaki azizleri tanrısallaştırmadan, sıradan ve gerçekçi bir üslupla resmetmiştir. Zamanın önde gelenlerinin, haz düşkünlüklerini ve iki yüzlülüklerini örtmek yerine, tablolarındaki çağrışımlarla onları yüzleşmeye zorlamıştır. Filmin açılış sahnesinde Porto Ercole'de, Caravaggio'yu sıtma hastalığından ölmek üzere bitap bir halde yatarken görürüz. Yanında sadık kahyası Kudüs onu izler. Film, başından sonuna kadar Caravaggio'nun hasta yatağında geçmişe dönük yaşantısını anımsadığı varsayılarak kurgulanmıştır. Bu nedenle filmde sık sık zaman ve mekan algısı konusunda karmaşa söz konusudur. Fakat olay örgüsü sınırlı karakterler arasında geçtiği için anlaşılması güç değildir. Caravaggio, tam adıyla Michelangelo Merisi da Caravaggio, özel ismini doğduğu kasabadan almıştır. Geç 16. ve erken 17. yüzyılın en büyük Barok dönemi ressamlarındandır. Çocukken ebeveynlerini veba hastalığından kaybetmesinin ardından Roma'ya gitmesiyle hikayesi başlar. Burada zorlu hayat koşulları içerisinde yaşarken kurallara aykırı doğasına rağmen beğenilen tablolar üretir ve geçimini bu şekilde sağlar. Bu süreçte sokaklarda kalır ve ağır bir hastalık geçirir. Kendisini Cardinal del Monte bulur ve koruma altına alır. Kendisine göz kulak olur. Filmin bazı sahnelerinde kesik kesik Caravaggio'nun hasta yatağında giderek kötüleştiğini görürüz. Gençlik dönemlerinde Kardinal'den çok şey öğrenen Caravaggio, onun gözetiminde yetişkin bir delikanlı olur. Kardinal, Caravaggio'nun elinden çıkacak kaliteli resimleri görmek ister. Zamanının ileri gelenlerinden, tablolarının temaları konusunda eleştiri alsa da, estetik açıdan kullandığı ışık ve gölgeler o kadar başarılıdır ki eleştirileri ardında bırakır. Aynı dönemde köylü bir aileden ileride sadık kahyası olarak yetiştireceği sağır dilsiz bir çocuğu satın alır. Filmin ilk sahnelerinde karşımıza çocuk haliyle çıkan Jerusaleme Caravaggio'yu kendi eserlerinden Medusa'yı eline alıp ona karşı tutarak onu korkutmaya çalışır. Aldığı işlerden birinde Ranuccio Tomassoni ve eşi Lena bazı kaynaklarda Lavinia olarak da geçer- ile tanışır. Önce Ranuccio'nun paraya olan zaafını keşfeder, sonra eşinin de aynı şekilde lükse ve paraya düşkün olduğunu anlar. Onları modellik yapmaları için parayla besler. Böylece aralarında üçlü bir ilişki başlar. Özellikle Ranuccio ile Caravaggio arasında acı bir ölümle sonuçlanacak tutkulu bir ilişki doğar. Sonraki sahnelerde Michele'nin Lena'ya aldığı şık parti kıyafetini ve bu vesile ile Ranuccio'nun gözleri önünde bu üçlü ilişkiyi resmileştirdiklerini görürüz. Katıldıkları bir kokteylde Lena, Scipione Borghese adlı baron ile tanışır ve baron zenginliği ile onu baştan çıkarır. Bir sonraki sahnede 1594-95 yılında dini tema kullanarak tasvir ettiği ilk tablosu olan Penitent Magdalene Maddalena Penitente için Lena'yı model olarak kullandığını görürüz. Ancak Lena modellik yaptığı sırada Caravaggio'ya hamile olduğunu söyler. Lena'nın eşi Ranuccio da bu durumu öğrenir ve çok sinirlenir. Lena, bir sonraki sahnede bir derede ölü bulunur. Caravaggio 1601-1606 yılları arasında Lena'nın ölümüne ithafen Meryem'in Ölümü adlı tabloyu resmetmiştir. Bu tabloyu Roma'da bulunan bir kilise için yapmıştır ancak, kilisedeki yetkililer, Meryem Ana'nın tasviri için nehirde ölü bulunan bir kadının bedeninin model olarak kullanmasını kabul etmemiştir. Şunu da belirtelim ki, o dönemlerde sanattan para kazanmak için kilise ile arayı iyi tutmak gerekiyordu, dolayısıyla da sanatta özgür irade ve ifade söz konusu değildi. Caravaggio, bu tabuların her birine aykırı eserler üreterek akılcı cesaretini gözler önüne sermiştir. Caravaggio için, Lena'nın ölümü bir yıkım olsa da, onu Ranuccio'ya olan sevdasından vazgeçirmez. Hapse atılan Ranuccio, cinayeti kendisinin değil ondan kurtulmak amacıyla Scipione'nin yaptığını iddia etse de, sosyal sınıf farkı dolayısıyla kendisine söz hakkı verilmez. Filmin ilerleyen sahnelerinde Michelangelo da Merisi Caravaggio, 1605-1606 yılları arasında Scipione sayesinde tanıştığı Papa Paul V 'in bir tablosunu yapar. Scipione Borghese aynı zamanda hevesli bir sanat koleksiyoncusudur. Bu vesileyle Caravaggio onları etkilemiş ve Ranuccio'u azat etmeleri konusunda ikna etmiştir. Hapisten çıktıktan bir süre sonra Caravaggio, onunla ilişkileri üzerine derin bir konuşma yaptıkları esnada boğazını keserek öldürmüştür. Bu durum, filmin senaryosunda bu şekilde yansıtılsa da gerçekte tarihçiler halen Caravaggio'nun suçunun kökeninde ne olduğu hakkında şüphelidir ve bu konuda çeşitli spekülasyonlar söz konusudur. Derek Jarman, filmi son sahnesinde Caravaggio'nun ölümünü dramatize ederek sonlandırmıştır. Derin bir üzüntü içinde olan sadık kahyası Kudüs'ün acısını görürüz. Filmin izleyici yönünden beğeneni olduğu kadar, eleştireni de çoktur. Derek Jarman, filmdeki birkaç sahnede 1600'lü yıllara ait olmayan daktilo, pille çalışan eşyalar, hesap makinesi gibi ögeler kullanmıştır. Fakat bu ögeler o kadar açıkça izleyicinin gözüne sokulur ki, gözden kaçtığı düşünülmesinin aksine, bilinçli yerleştirilmiş olabileceğini savunanlar da vardır. Filmin içerisinde rahatsız edici özensizlikte arka planlar kullanılmıştır. Bazı eleştirmenler filmdeki karakterlerin eşcinsellik yönüne vurgu yapmak için rollerin saptırıldığını iddia etmektedir. Film akışı oldukça yavaş ilerlediği için olay örgüsü karmaşık olsa da, takip etmek zor değildir. Ancak sahneler arasındaki bağlantı kopuklukları, kafa karışıklığına sebep olabilmektedir. Filmde yansıtılan realist perspektif ne olursa olsun, bize Caravaggio'nun yaşadığı çağın çok ilerisinde bir ressam olduğunu açıkça gösterir. Caravaggio, saldırgan ve agresif doğasına rağmen Tanrı'yı gökte arayanların aksine, her daim onu yerde arayan, bunu eserlerine yansıtan biridir ve aslında bir ressamdan çok daha fazlasıdır. - biography. com/ Caravaggio: The Italian Painter Was Also a Notorious Criminal and Murderer Web. 14.07.2020 - sentieriselvaggi. it/ Caravaggio, di Derek Jarman Web. 19.07.2020 - soylentidergi. com/ Meryem'in Ölümü- Caravaggio: Tablo Okuması Web. Elif Şimşek 04.01.2023 - filmtv. it/ Caravaggio 1986 movie Web. - filmsinframe. com/ Caravaggio Dirty Pirate Web. Victor Mozorov 23.09.2023 - collections. louvre. fr/ ''La Mort de la Vierge'' Web. Louvre Collections. 18.10.2022"} {"url": "https://www.soylentidergi.com/cemal-sureya-siirlerinde-sozcuk-sapmalari", "text": "Cumhuriyet dönemi şiirinin en özel vitamini, Cemalettin Seber bilinen adıyla Cemal Süreya, 1931 yılında Erzincan'da doğdu. 1947'de ortaokulu bitirdikten sonra üvey annesi Esma'dan gizli parasız yatılı sınavlarını kazandı ve Haydarpaşa Lisesinde öğrenimine başladı. İlk şiir denemelerini ortaokul ve lise dönemlerinde aruz ile gerçekleştiren ve kendini aruzcu, eski edebiyatçı'' olarak nitelendiren Süreya, şiir çalışmalarına ve yayımlamalarına Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesinde Maliye ve İktisat bölümlerini okurken başladı. Bu dönemlerde eski şiiri bırakarak yeni şiire merak saldı. Sanat hayatı boyunca Hasan Basri, Cemasef, Ali Fakir, Ali Hakir, Dr. Suat Hüseyin, Charles Suares, Suna Gün, Birsen Sağanak gibi çeşitli mahlaslar kullanan Cemal Süreya, en çok çocukken kendine verdiği Cemal Süreyya takma adını kullandı. İsminde bulunan y harflerinden birini arkadaşıyla girdiği bir iddia sonucu kaybetti. Günlük dili kurmaca dil seviyesine eriştirmek, hem şiirin hem de metnin sınırlılıklarını ortadan kaldırmak, bir farklılık yaratmak amacıyla kullanılan yöntemlerden biri olan dil sapmalarını Türk şiirinde şüphesiz ustaca kullanan şairimiz Süreya, ilk başlarda Garip Hareketinden etkilense de ilerleyen süreçlerde modernist bir akım olan İkinci Yeni akımı ile kendini buldu. Genel anlamda cümlelerde sözdizimini bozmak, kelimelerde yazım, ses, anlam, ifade bakımından kasıtlı değişiklikler yapmak olarak nitelendirilen dil sapmalarının Cemal Süreya şiirlerinde çok fazla örneğini görebilmek mümkün. Yazım sapmaları Cemal Süreya şiirinde genel olarak kelimelerin farklı ya da kasti şekilde yanlış yazımı, kelimelerin bitişik yazımı, büyük harf kullanılması gereken yerlerde küçük harf kullanımı karşımıza çıksa da sözcükler arasına olağan olmayan şekilde boşluklar koyarak da Süreya'nın yazım sapması yaptığını görürüz. - Ellerinin bu kadar beyaz olmasından korkuyorum - Şimdi sen tam çağındasın yanına varılacak - Elma da elma ha allahlık - İşte do, sırasıyla - Şu karangu şu acayip şu asyalı aşkın - Dünyada - Güvercin kuşkusu cırlak güneş - Gündoğusu ensekökümüz sırtımız - Adam şapkasına rastladı sokakta - Bahar mezarına gömsünler sizi - Atı'lar deltalara gömülen atı'lar Kelime sapmaları, Genel, ortak ve yaygın dilde kullanılmayan kelime biçimlerine yer vermek. Kelimelerin bilinen yapılarını bozmak, ek ve köklerinin yerlerini değiştirmek, kelimenin önüne, içine veya sonuna bazı ekler ilave etmek, kullanımdan düşmüş eski kelimelere yer vermek... (Çetin, 2004: 173) olarak tanımlanır. Süreya şiirlerinde kelime sapmaları onun özgünlüğünü en çok yansıtan kullanımları olarak karşımıza çıkar. Gözleri göz değil gözistan'' mısrasını görünce Süreya'nın kaleminden damlayan o özgünlüğü fark etmemek elde değil. Aynı durum bir kadını bir öpüşlük canı var'' olarak tarif etmesinde de söz konusu. Kendi özgür biçimiyle yarattığı başka bir kelimeye daha göz atacak olursak güvercin kelimesinden g harfinin atılarak ka ise bazı dillerde kadınlar için kullanılan bir ek ile Üvercinka kelimesini oluşturduğunu görürüz. - Güzin utanmak gerektiğini ileri sürüyor - Üvercinka (Üvercinka, s. 38.) - Şimdi sen kalkıp gidiyorsun. Git Gözlerin durur mu onlar da gidiyorlar. Gitsinler. - Bulutu kestiler bulut üç parça - Başladı Afrikası uzun bir gece -Afrika dediğin bir garip kıta- - Sonra bulunmaz hint kumaşı lafbilirliğindi - Bir mıknatıs tutkusunda ufuk - Konuş akkavakkızı dereden tepeden - Çalgılar ikidurur sürgün ilinde - Ablasını o saat meryemsiyorum - Bir korkusuzluk aldı yürüdü çevremizde - Ben soluğu Meryem'in sokağında alıyorum - Benim öyle elmalara karnım tok - Saat Çin'i vurdu birden: p i r i n ç ç ç (Ülke, Göçebe, s. 48.) - Sen ne iydin güzeldiysen de çirkindiysen de - Sıçrayan kan selamlarıdır - Bir soru: niçin Spartaküs İkinci Yeni şiirinin olmazsa olmazı alışılmamış bağdaştırmalar, Süreya'nın şiirlerinde adeta Süreya'nın imzası'' olarak karşımıza çıkar. Yine bu dizeler benim dercesine kendisine aitliği buram buram dizeler içimize çoğu zaman sevgi ve umut doldurur. Süreya'nın alışılmamış bağdaştırmaları şiiri kanlı canlı yanımızdaymış gibi hissettirir. - Boşunaymış gibi bunca uzaması saçlarının - Başka evlerde karşılaştık - Hiçbir şeyim yok akıp giden sokaktan başka - Gece bitkilerinden korkuyorum, - Buruşur sevinci - Bahar mezarına gömsünler sizi - Sesinde ne var biliyor musun - Her şeyin fazlası zararlıdır ya, - Kızkulesi'nin düş getiren pay senetleri - Biri lambayı avucunun içiyle kapar - HARMANCI, Abdullah, (2013), Cemal Süreya Şiirlerinde Dil Sapmaları, Turkish Studies. Spring. - SÜREYA, Cemal, (2018), Sevda Sözleri Bütün Yapıtları- , Yapıkredi Yayınları. 72. Baskı. İstanbul. - TAYLAN, Hayrettin, (2019), Cemal Süreya Şiiri ve Sapmalar, Türk Dili Dergisi. Kasım. Başarılı ve bol örnekli bir yazı olmuş. Devamını bekliyoruz. İyi çalışmalar. Cemal Süreya çok sevdiğim bir şairdir kendi içimde düşündüklerimi siz yazıya dökmüşsünüz. Çok akıcı sonuna kadar merakla okuduğum emek dolu bir yazı olmuş kaleminize sağlık. Cemalettin Seber adına yazılmış güzel bir edebi tahlil. Yazarın kalemine sağlık."} {"url": "https://www.soylentidergi.com/chandler-bing-sendromu-nedir", "text": "Gelin bu sendromun ne olduğuna yakından bakalım. Chandler Bing, 1994 yılında başlayan ve hala etkilerini sürdüren efsane dizi Friends'den bir karakterdir. Genellikle yaptığı şakalarla tanınır. Ancak bu şakaların altında elbette trajik olaylar yatmaktadır. Bu nedenle de ismini verdiği bir sendrom ortaya çıkmıştır. Chandler'ı daha yakından tanımak isterseniz buraya tıklayabilirsiniz. Öncelikle Chandler karakterinin ailesine ve geçmişine kısa bir yolculuk yapalım. Chandler, boşanmış bir anne babaya sahipti. Hatırlarsanız Şükran Günü'nden bile ailesi yüzünden nefret ediyordu. Çünkü anne ve babasının boşanacağını bir Şükran Günü'nde öğreniyordu. Bu yüzden Şükran Günü'nden iyi bir şeyler yaşamayı ummayı çoktan kesmişti. Chandler'ın babası bir eşcinsel olduğu için, anne ve babasının evlilikleri sona ermişti. Aslında dizi boyunca eşcinsel zannedilmek bu nedenle Chandler'ı bu kadar rahatsız etmişti. Yani bu rahatsızlığının sebebi tamamen ailesiyle alakalı bir durumdu. Mizah, yaşadığımız kötü ve karanlık her şeyi kapatmak isteyen bir yara bandı olarak düşünülebilir aslında. O yara bandını kaldırdığınızda geçmek isteyen ancak yara bandı yüzünden de bir türlü geçmeyen bir yarayı görebilirsiniz. Savunma mekanizmaları, yaşanılan kötü şeyleri zararsız bir hale getirerek stres olmayı engeller. Çoğu zaman savunma mekanizmaları bizleri, yaşanılan olayı kapatmaya ve o olayın dışında yaşamaya iter. Mizahı bu şekilde kullanmak, çoğu şeyden uzaklaşmanıza yardımcı olur. Freud'a göre sosyal dünya, insanın saldırgan ya da cinsel davranışların ortaya çıkmasına izin vermemektedir. Bu bastırılmış duyguların ortaya çıkması şaka yoluyla gerçekleşebilir. Mizah, kaygıyı azaltır ve bir savunma mekanizması olarak kullanılabilir. Chandler Bing sendromu, mizahı bir savunma mekanizması olarak kullanmaktır aslında. Ciddi sorulara bile alaycı cevap vermek ve ciddiye alamamaktır. Chandler Bing sendromu, sosyal kaygılar ve bağlanma problemini de beraberinde getirir. Chandler'ın kendini iki cümleyle özetlediği bu replik, bize karakterine dair çok fazla şey anlatıyor aslında. Chandler rahatsız hissettiğinde, yani id ve süperegosu çatıştığında mizahı bir savunma olarak kullanmıştır. Aynı zamanda dizi boyunca Chandler'ı her zaman bağlanma problemiyle de karşı karşıya görmüştük. Chandler, kendi içinde yaşadığı çatışmaları ve zorlukları her ne kadar mizahının arkasına gizlese de aynı zamanda bağlanma sorunları yaşıyordu ve yalnız ölmekten çok korkuyordu. Bu durum da elbette başka bir sorundu. Ancak bu sorun, Monica ile evliliği ile son buluyordu. Böylece aslında bu çatışmaya da bir çözüm getirmişti. Chandler her ne kadar yıllar boyu bizi şakalarıyla ekrana kilitlese de aslında bu şakaların ardında ciddi sorunlar da barındırıyordu. Ancak bize bunları hep mizah yoluyla anlattı. Tam olarak bu nedenle Chandler Bing Sendromu ortaya çıktı. Günlük hayatımızda fazlasıyla başvurduğumuz bir yol aslında bu. Bu nedenle de Chandler Bing'e her bölüm biraz daha yakınlaştık ve bizden biri olarak kabul ettik."} {"url": "https://www.soylentidergi.com/charles-dickens-okumak-icin-6-neden", "text": "1812 1870 yılları arasında yaşayan Charles Dickens, İngiliz edebiyatında Viktorian dönemin ve Sanayi Devrimi'nin önemli bir figürüydü. Romanları ve hikayeleri, 19. yüzyıl İngiltere'sinin yaşamına o kadar canlı bir şekilde tanıklık etti ki açıklayıcı yazıları ve duygusal gerçekçiliğiyle dönemin canlı bir belgesi haline geldiler. Sisteme boyun eğmiş alt sınıfların, yetimlerin ve kadınların hikayeleri, mevcut sosyal ve hukuki sistemde değişikliklere öncülük etmiş ve İngiltere'deki sosyal güvenlik ağının gelişmesine katkıda bulunmuştur. Dickens'ın gerçekçi ve yaşamla sıkı sıkıya ilişkili romanları olan Büyük Umutlar, OliverTwist ve Kasvetli Ev aynı zamanda kitle iletişimiyle rastlantısal bir şekilde örtüşmüş ve onun oluşumuna yardımcı olmuştur. Aslında Dickens'ın romanları modern romanların ilk örnekleriydi. Bu üretken yazarın ürettiği her şeye anında ve öyle büyük bir talep vardı ki bu talebi karşlamak için eserlerinin birçoğunu ayda bir bölüm halinde yayınladı. Dickens'ın yirminci yüzyılın ünlü, marka değeri olan yazarlarının öncüsü olduğu söylenebilir. İngiliz alt sınıfının kasvetli dünyası hakkında yazmak Dickens için doğal bir şeydi. Çünkü çocukluğunda ezilmişliği ve yoksulluğu deneyimlemişti. İki kardeşini çocukken kaybettikten sonra ailesi Londra'ya taşındı. On iki yaşında, bir ayakkabı cilası fabrikasında kavanozları etiketlediği bir iş buldu. Bu iş ona ebeveynlerinin borçlular hapishanesine gönderildiği zamanlarda bir pansiyonda oda kiralayabilecek kadar para sağladı. Dickens yetişkinliğe geçtikçe hukuk katipliği, gazete muhabirliği ve o zamanlar ortaya çıkan dergi formatı için kısa öykü yazarlığı gibi çeşitli işlerde çalıştı. Adı sıfata dönüşecek kadar silinmez iz bırakan çok az yazar vardır; Shakespearean William Shakespear, Kafkaesque Franz Kafka, Shavian Bernard Shaw'dan etkilenen eserleri anlatırken, Dickensian sıfatı gerçek dünyadan kopup gelen ve acıklı yoksulluğu anlatan bir olguya dönüşmüştür. Kendi döneminde bu kadar etkili olmuş bir yazarın eserlerini okumak için öne çıkan sebeplerden bazılarını kısaca değinelim. Dickens eserlerindeki olay örgüsünü tüm açılardan ele alıp, hiçbir şeyi şansa bırakmayacak şekilde kurgulamıştır. Okurken romanın veya hikayenin bir parçası gibi hissetmenizi sağlar. Mekan olarak genelde Londra'da geçen romanlarının hikayelerini halkın beğenisine uygun olarak oluşturmuştur. Eserlerinin toplumsal sorunları eleştiren yapıda olması sebebiyle çoğunluğun duygularına tercüman olmuştur. Aynı zamanda oluşturduğu olaylar silsilesi okuru romana bağlı tutar. Mesela Müştererek Tanıdık kitabı Thames nehrinde intihar edenleri sandalıyla toplayan adam ve kızının hikayesi ile başlar ki, Dickens romanlarının genel bir özelliği olan akıllara kazınacak kadar çarpıcı başlangıçlarla başlamasına en iyi örnektir. İkinci bölümde ise olaylar ve karakterler tamamen değişir ve kendimizi bir sonradan görme birinin akşam yemeğini anlatan bir komedinin içinde buluruz. Ancak bölüm sonunda yemektekilerin büyük bir servete konacağı anda boğulan bir adam hakkında konuşmaları ile tekrar ilk bölüm ile bağlantı kuran bir gizem oluşur. Sonraki bölümlerde mirası bırakanın bir çöp toplayıcı olduğunu ve mirasının emanet edildiği kişinin de eski hizmetkarı olduğunu öğreniriz. Bu şekilde birbirinden farklı hikayeler bir şekilde birbirine bağlanarak sürükleyici bir gizem hikayesi oluşturmuştur Dickens bu eserinde. Dickens'ın harika karakterler yaratma konusunda özellikli bir hüneri vardı. Bu da büyük ihtimalle yaşamının belli evrelerinde hikayelerindeki karakterler gibi yaşamasından ve bir şekilde yolunun kesiştiği kişilerin etkilerinden kaynaklanan hayat birikiminden beslenmesindendi. Hikayelerini 1800'lü yılların ortalarında yazmış olmasına rağmen karaterleri o kadar hayatın içindedir ki onlardan birini komşumuz ya da iş arkadaşımız ile çok rahat özdeşleştirebilirsiniz. Bir Noel Şarkısı'ndaki Ebenezer Scrooge'un cimriliği ile noel ruhuna uygun olmayan davranışlarının, gece evine ziyarete gelen üç hayalet ile 180 derece değişmesi gibi, önceden kötü olarak bildiğimiz kişilerin başlarına gelen kötü olaylardan sonra tamamen farklı bir kişiliğe büründüğüne tanıklık etmişizdir ki bu klişe bir çok film ve ya kitapta karşımıza çıkar. En bilinen eseri olan Olivet Twist'teki Artful Dodger gibi çocuk olmasına rağmen hayatında yaşadıklarından dolayı bedeninde bir yetişkin ruhu taşıyan küçük adamlar her yerde karşımıza çıkar. Dickens eserlerinde betimleyici dili o kadar ustalıkla kullanır ki, okuyuculara karakterlerle aynı odada olup, aynı hisleri hissetirecek kadar gerçekçi bir okuma deneyimi sunar. Her ne kadar bu detaylı tasvir ve anlatım cümleleri okumak için biraz uzun yapsa da aynı oranda okuma deneyimini yukarı taşır. Eserlerini haftalık bölümler halinde yayımladığı için her bölüm ayrı bir tat bir doku taşımaktadır. Hikayeleri uzun olmasına rağmen içerdiği kahramanları, ikincil karakterleri ve klişeleri ile o kadar hayata dairdir ki okuması hayatı yaşamak gibi akıcı ve sürükleyicidir ve her okumanızda bir başka detay bulmak mümkündür. Bazen okuduğumuz bir kitap veya seyrettiğimiz bir filmin hikayesinin biraz eğreti durduğunu hissederiz. Çünkü hikayeyi anlatan aslında hikayeyi yaşamamıştır ya da bulunduğu yer, zaman, sosyal statü hikaye ile çok örtüşmediği için okuyucuya anlatmak istediğini aktaramaz. Dickens'ın eserlerinde ise yaşadığı dönemin zorluklarını birebir deneyimlemiş, Londra sokaklarını adım adım gezmiş, bütün karakterlerle bire bir konuşmuş veya hikayeler onları yaşayanlar tarafından birebir anlatılmış birinin bilgeliği ve yaşamışlığını hissedersiniz. Her ne kadar çok bilinen eserlerinde dramatik hikayeler ve kahramanlar olsa da bazı romanlarında heyecan, komedi ve gizem öne çıkan öğelerdir. Müşterek Dostumuz eserinde sosyal sınıfların eleştirisini yaparken eserdeki sosyete arasındaki kumpaslar komik durumlara yol açmaktadır. Polisiye türünün ustası olan Edgar Allan Poe ilk eserlerini yayınladığı sıralarda, Dickens da bu türde çalışmaya başlamıştı. Kasvetli Ev romanında dedektif Bucket'ı tanıtırken, ölümünden dolayı yarım kalan Edwin Drood'un Gizemi hala çözülmeyi bekleyen sorularla doludur. - Boone, Brian. English Literature 101. Massachusetts : Simon & Schuster, Inc., 2017. - Calvino, Italo. Klasikleri Niçin Okumalı?. Çev. Kemal Atakay. İstanbul : Yapı Kredi Kültür Sanat Yayıncılık, 2007. - https://books. allwomenstalk. com/reasons-to-read-at-least-one-charles-dickens-novel/. Erişim Tarihi : 12 Temmuz 2023., - https://www. christopherfowler. co. uk/blog/2016/03/22/six-reasons-why-you-should-read-dickens/. Erişim Tarihi : 10 Temmuz 2023"} {"url": "https://www.soylentidergi.com/cindy-sherman-feminizm-ile-sanati-harmanlayan-sanatci", "text": "Dünyanın önde gelen çağdaş sanatçılarından kabul edilen Cindy Sherman 19 ocak 1954 yılında beş kardeş arasından en küçüğü olarak New Jersey, Glen Ridge'de dünyaya geldi. Doğumundan sonra ailesiyle birlikte Long Island Huntington kasabasına taşınan Sherman'ın ailesinin sanata dair pek ilgisi yoktu; babası Charles Sherman mühendis, annesi Dorothy Sherman ise okuma güçlüğü çeken öğrencilere yardımcı olmakta olan bir öğretmendi. 1972 yılında Cindy, resim yapmaya başladığı Buffalo State Collage'da görsel sanatlar bölümünü okudu. Burada okuduğu süre boyunca sanata olan yeteneğinin ilk ve en temel adımlarını atmış etrafındakilerin de ilgisini çekmeyi başarmıştır. Hem ikinci el dükkanlarından hem de kendi tasarımlarıyla oluşturduğu giyim tarzının, onu başkalarından farklı kılan karakterini yansıttığı söylenir. Kendi yarattığı tarzıyla, imgelerde bulduğu insan türlerinin ve klişelerin çeşitliliğini sergileyerek sanatını dönüştürmeye başlamıştır. Başlangıçta bu fikirleri resmetmeyi denese de daha sonra resmin istediği mesajları vermesi için yeterli olacağını düşünmeyip fotoğrafçılığa yönelmiştir. Fotoğrafçılığa yöneldikten sonra da günümüzde adını en çok duyuran modern ve sosyal eleştiri fotoğrafçılığının çağdaş ustası olmaya adım adım yaklaşmıştır. Şöhretinin herkes tarafından duyulduğu New York Eyalet Üniversitesi'nde 1977 yılında, ulusal burs ile resim sanatı okumaya başlamıştır. Lakin daha sonra okuduğu bu bölümden ayrılarak fotoğrafçılık bölümüne yönelmiştir. Mezun olduktan sonra sanat camiasında adını, model olarak kendi bedenini kullandığı çığır açan çalışması; genellikle performans sanatı olarak tabir edilen tipik kadın rollerini, özellikle sanat filmlerini anımsatan 70 siyah beyaz fotoğraftan oluşan Untitled Film Stills sergisinde yaptığı çalışmalar ile duyurmuştur. 50'ler ve 60'lar Hollywood filmlerinden ve Avrupa sanat filmlerinden esinlenerek oluşturduğu kadın karakterlerin olduğu fotoğraflara bakıldığında sanki bir şey olacak gibidir ya da olmuş ve bitmiş gibi. Sherman'ın yakaladığı bu anlar elbette döneme damga vuran çalışmalardan biri olmuştur. Yaptığı bu çalışma 1995 yılında, MOMA tarafından bir milyon doların üzerinde bir fiyattan satın alınmıştır. Aynı zamanda New York'taki Modern Sanatlar Müzesi'nde 2012'de yapılan bir retrospektife Cindy'nin çalışmalarını etkileyen filmlerden oluşan bir film serisi eşlik etti. 2016'da Sherman, fotoğrafçılığı da kapsayan bir kategori olan praemium imperiale resim ödülüne layık görüldü. Aynı yıl Broad Museum, Los Angeles ve Metro Pictures, New York'taki Imitation of Life sergisine bir dizi yeni fotoğrafla giriş yapmıştır, böylece Cindy'nin sanat dünyasındaki yeri de tartışmasız hale gelmiştir. Bir yandan da sanatını icra ettiği dönemde damga vurduğu konu; eserlerinde yansıttığı feminizm esintileridir. Fakat bu feminizm hepimizin sandığı gibi liberal, radikal, sosyalist veya marksist feminizm gibi türlerine ayrılmadan hatta teorik taraflarına değinmeden işlediği bir düşüncedir. Otoportrelerinde de görüleceği üzere genellikle perukları kaymıştır, protezleri soyulmuştur ve makyajı kötü bir şekilde harmanlamıştır. Bunun sebebi, tüm kimlik yapılarının yapaylığı için bir metafor olan bu uydurmaların toplumsal kurgular olduğunu vurgulamayı hedeflediğindendir. Bu sırada feminizm esintileri görülen çalışmalarıyla beraber fotoğraflarında model olmaya devam etmiştir; reklam, televizyon, film ve moda alemlerinden aldığı kadın erkek eşitsizliği görüntülerini uyandıran kılıklara girmiştir ve bu sayede medya tarafından desteklenen bu eşitsizliğe de meydan okumuştur. Lakin hiçbir zaman feminizmi eserlerinde açıklama, daha doğrusu yapıcı eleştirel yaklaştığı bu durumu başkalarına kanıtlama ihtiyacında bulunmamıştır. Bunu da şu sözleriyle Çalışma neyse odur ve umarım feminist çalışma ya da feminist tavsiyeli bir çalışma olarak görülür, ama feminist şeyler hakkında teorik saçmalıklar yapmayacağım ifade etmiştir. Sherman'ın fotoğraf portreleri ikinci tür politik hiciv, karikatür, grafik roman, pulp fiction, stand-up komedisi ve diğer sosyal eleştirel disiplinler arasında; izleyicileri sanattaki ortak klişeleri ve kültürel varsayımları yeniden düşünmeye zorlayan gelenekleri genişletirken, günümüze uzanan yolculuğunda da yoğun bir şekilde temellenmiştir. Sherman, farklı karakterlere büründüğü fotoğraf çalışmalarının hepsinde kendi bedenini kullanmış ve bu çalışmalarına herhangi bir isim vermemiştir, genellikle çalışmalarına Untitled denir ve ardından bir rakam eklenir. Böyle bir yöntemi tercih etmesinin sebebi, çalışmalarında evrenselliğe önem vermesi ve eserlerine bakan izleyicinin var olan yorum yelpazesine müdahale etmek istemeyişidir."} {"url": "https://www.soylentidergi.com/cizgi-romanlari-ozel-yapan-seyler-neler", "text": "Popüler kültür ve medyaya baktığımızda tüm karikatür, grafik roman, manga gibi çizgi roman olarak sayılabilecek eserler geçmişten günümüze büyük bir evrim geçirerek gelmiştir. Özellikle 1930'lu yıllarda, Birinci Dünya Savaşından sonra insanların gerçek dünyadan etkilenip uzaklaşmak isteyerek; kendi hayal ve zihin dünyalarına dönmeleri ile beraber çizgi romanlar görülmeye ve büyük oranda popülerlik kazanmaya başlamıştır. Çizgi romanlar hikayeleri, fikirleri ve duyguları aktarmak için hem görsel hem de yazılı unsurları birleştiren benzersiz ve çok yönlü olarak ele alınabilen bir eser türüdür. Bu açıdan bakıldığında, çizgi romanların edebiyat dünyasındaki yeri oldukça büyüktür. Bu edebi türler sahip olduğu eşsiz süper kahramanlar, ilgi çekici hikaye akışları ve fantastik evren kurulumu ile beraber özellikle günümüzde birçok kitleye hitap etmesinin yanı sıra önemli toplumsal sorunlara ve konulara, düşünce dünyamızda Neden? diye sorguladığımız bitmek bilmeyen sorulara, bireylerin psikolojik dünyalarına ve içsel gelişimlerine oldukça farklı bir bakış açısıyla okuyuculara sunmaktadır. Bu nedenle çizgi romanlar sadece eser değil; aynı zamanda bir düşünce akımı olarak görülebilir. Çizgi romanlar, bir hikaye anlatmak için görsellerin ve metnin kombinasyonunu kullanmaktadır. Bu görsel bileşen, sanat eserinin hem içerik olarak hem de üslup olarak anlatımı zenginleştirip tamamlayabileceği farklı türde bir hikaye anlatımına olanak tanır. Metin ve görseller arasındaki etkileşim, okuyucular için daha zengin ve daha sürükleyici bir okuma deneyimi yaratabilir. Ek olarak, yazarın ve çizerin hayal dünyasının birleştiği ve ortaya hem görsel hem yazınsal olarak ortaya harika ürünlerin çıktığı bu türde, okuyucular kendi hayal dünyasını da zenginleştirip yaratıcılığını kullanarak kendi potansiyelini daha iyi bir şekilde kullanmaktadır. Çizgi romanlar, toplumsal konular ve sorunlar için bir aktarım aracı olmuştur. Okuyucuların ve yazarların kendi zamanlarının değerlerini, kaygılarını ve isteklerini eleştirmesine, analiz etmesine ve yansıtmasına olanak tanımaktadır. Bu da onları farklı dönemleri sosyo-politik bakış açısında anlamak adına değerli eserler haline getiriyor. Çizgi romanlar, ilk çıktığı zamandan beri mevcut normları, inançları ve güç yapılarını eleştirmeleri ve onlara meydan okumaları adına önemli bir tür olmuştur. Bu eleştirileri görsel olarak ilgi çekici bir formatta sunarak daha geniş bir izleyici kitlesine ulaşmakta ve karmaşık fikirleri etkili bir şekilde aktarabilmektedirler. İşte bu yüzden çizgi romanlar, popüler kültürü şekillendirmede ve ilgili dönemlerin sosyo-politik olayları yansıtmada önemli bir rol oynamıştır. Bu noktada, örnek olarak, Çizgi romanların geçmişte de günümüzde de hala büyük bir problem olan ayrımcılık, ırkçılık, cinsiyetçilik, ekolojik problemler gibi konulara değinerek insan haklarını, eşitliği ve birçok önemli kavramı savunması edebiyat adına oldukça önemlidir. Örneğin, Stan Lee ve Jack Kirby tarafından yaratılan Marvel'ın X-Meni genellikle insan hakları hareketinin ve dışlanmanın bir alegorisi olarak görülmektedir. Wolverine, Magneto, Storm, Cyclops, Emma Frost gibi Mutant olarak sayılan mutant ırkına karşı ayrımcılık ve önyargı temalarının özüne inilmekte ve gerçek dünyada da problem olan ayrımcılığın ırksal eşitlik mücadeleleriyle paralellikler kurulmaktadır. Bu yüzden X-Men ekibinin ve birçok hikayesinin bu toplumsal konulara değinerek edebiyat dünyasına katkı sağladığını hatırlamakta fayda var. Çizgi romanlar aynı zamanda anlatı ve sanatsal tekniklerin gelişmesine de katkıda bulunmuştur. Birçok çizgi roman yazarı, geleneksel olarak görülen türleri, anlatım tekniklerini yıkarak karmaşık temaları ve duyguları aktarmak için doğrusal olmayan hikaye anlatımı, sembolizm ve yenilikçi bakış açılarını denemişlerdir. Alan Moore ve Dave Gibbons'ın Watchmeni, süper kahraman türünün temelini ve ahlak ile gücü keşfetmesiyle değiştirmektedir. Watchmen'in özellikle klasik süper kahraman türünü yıkarak toplumsal konulara katı gerçekçi bakış açısıyla yaklaşımı, varoluşsal problemleri derin karakter portreleriyle ele alması, savaş ve suç gibi kavramların nasıl sonuçları olabileceğine dair dönüm noktası olarak sayılabilecek bir çizgi romandır. Bu çizgi romanın modernist ve yenilikçi anlayışı o kadar özeldir ki New York Times'ın en çok satan romanı olarak seçilip Hugo, Locus, Eısner gibi birçok edebiyat ödülüne layık görülmüştür. Bu noktada Watchmen ile beraber Batman, Superman, Wonder Woman, Spider-Man, Daredevil, Green Lantern, Flash ve birçok karakterin ve evrenin bazı hikayeleri birçok çizgi romandan farklı olarak olayların ve karakterlerin ardındaki politik ve toplumsal mesajlara odaklanan, temsil ettikleri karakterler ve ideolojileri ele alan ve hepsini bir arada harmanlayan, yaşadığımız dünyanın en büyük konularını ve sorunlarını okuyucuya sunmakta ve edebiyat dünyasına oldukça özgün bir şekilde katkıda bulunmaktadır. Çizgi romanlar toplumsal konulara değinmesinin yanı sıra karakterlerin psikolojik ve zihinsel durumlarını okuyuculara da hissettirmektedir. Özellikle yazılı ve görsel anlatının birleştiği bu durumlarda çizgi romanlar bu tarz içsel konuları derinlemesine ele almaktadır. Sıklıkla ruh sağlığı ve psikolojik konuları bütün derinliği ve karmaşıklıkları ile ele almıştır. Bu karmaşıklıklar okuyuculara genellikle Batman gibi ikonik karakterlerin merceğinden bakarak zihinsel dünyanın inceliklerini daha iyi anlama, onlarla etkileşime geçme ve zihinsel yolculuklarındaki gelişme sürecini de deneyimleme fırsatları sunmaktadır. Bruce Wayne'in Batman olmasına yol açan travmatik olaydan sonra geriye kalan depresyon ve kaygı ile mücadelesi, çizgi romanların zihinsel sağlık sorunlarıyla nasıl yüzleşildiğinin somut ve kaliteli bir örneğidir. Özellikle Batman karakteri bu noktada oldukça büyük bir önem kazanmaktadır çünkü kendisi süper kahraman evrenlerinde yegane olarak görülen İnsan karakterlerden birisidir. Kendisinin iç dünyasında yaşadığı problemler aslında bir insanın yaşayabileceği, herhangi birimizin yaşayabileceği problemlerdir. Batman 'in bu problemlerle herhangi bir süper güç olmadan başa çıkması okuyucunun zihinsel olarak böylesine güçlü bir karakterin nasıl süper kahraman olabileceğini ve insan potansiyelinin ne kadar sürprizlerle dolu olabileceğini gerçekçi bir şekilde göstermektedir. Hiçbir zaman pes etmeyerek, adaleti sağlamak isteyen Batman'in yaşadığı içsel diyaloglar edebiyat dünyasındaki birçok kişiye ilham kaynağı olmuştur ve olmaya da devam edecektir. Bazı Batman çizgi romanları hem kahramanların hem de kötü adamların psikolojik karmaşıklıklarını derinlemesine incelemektedir. Alan Moore ve Brian Bolland'ın yazdığı Batman: The Killing Joke buna güzel bir örnektir. Bu özel grafik roman, Joker'in başlangıç hikayesini ve deliliğe düşüşünü araştırıyor ve akıl sağlığı ile delilik arasındaki bulanık çizgilere ışık tutmaktadır. Batman'in Joker'le olan etkileşimleri de böyle bir karakterle yüzleşmenin psikolojik bedellerini de okuyucuya güçlü bir şekilde hissettirerek vurgulamaktadır. Moore, yaşam tercihlerinin hedef belirleme ve karakter üzerinde nasıl bir etkiye sahip olabileceğini bu çizgi romanda göstermektedir. Delilik ve Sağ duyulu olmanın bu amansız savaşında, Batman kendince suçla mücadele edip adaleti sağlayarak trajedisinin farkına varırken, Joker şaka adı altında işlediği suçlarla hayatın absürt yanını göstermektedir. Her iki karakter aslında hayatını sonsuza dek değiştirecek kötü bir gün yaşamıştır fakat her ikisi de farklı yolları tercih ederek hayatın bu zıt iki yanını temsil etmektedir ve okuyuculara her seferinde bunun etkilerini göstermektedir. DergiPark. Çizgi Roman Olayı ve Toplum. Web. DU Beat. Why Comic Books Should be Recognized as Literature. Web. Cedar Mill & Bethany Community Libraries. Growing Readers with Graphic Novels and Comic Books. Web."} {"url": "https://www.soylentidergi.com/cok-tanrili-dinlerden-tek-tanrili-dinlere-gecis-sosyolojik-acidan-toplumsal-yapi", "text": "Tarih ve tarih öncesi dönemler boyunca insan yaşamında yer edinen inanç konusu, dinlerin ortaya çıkışına ve gelişimine ön ayak olmuştur. Kabilelerde görülen totemizm ve tabu örneklerinden, günümüzdeki tek tanrılı inanç sistemine kadar uzun bir değişim ve evrimsel süreç bulunmaktadır. Bu yazıda, evrim sürecindeki inancın büyük bir parçası olan çok tanrılı dinlerden tek tanrılı dinlere kadar olan süreci sosyolojik açıdan inceliyoruz. Dinin ilk safhalarında, bazı fiziksel fenomenleri kişileştiren Doğa Tanrılarına tapılırdı. İlerleyen süreçte ise tanrı algısı doğadan uzaklaştı ve birden fazla yeni özellik ile kutsallaşarak yeni bir sosyolojik olgu olan politeizmi ortaya çıkardı. Bu safhada, dinin ve tanrıların detaylandırılması ve özelliklerinin genişlemesiyle beraber, din yörüngesindeki tabuları ve kuralları yöneten ruhban sınıfı ortaya çıktı. Bu toplumsal sınıf, toplumdaki diğer herkesi dini açıdan yönetmekte ve yönlendirmekteydi. Avusturyalı nörolog Freud'a göre toplumsal sınıftaki rahipler sürekli tabulardan sayılırdı. Zira, o dönemden bugüne kadar inanç biçimleri ve ilkeleri değişime uğrasa da bu safhadan sonra din adamları sınıfı toplumsal yerini kaybetmemiştir. Çok tanrılı dinlerin ilerleyen sürecinde, insan nüfusunun çoğalması ve sınıf ayrımlarının artması nedeniyle tanrılar farklılaşmaya ve çoğalmaya başlamıştır. Bu yüzden çok tanrılı din dönemleri incelendiğinde bir çok farklı inanç biçimi ve tanrı sistemine rastlanmaktadır. Bazı çok tanrılı dinlerde, bir önceki doğa dinleri safhasında olanlara benzer şekilde, fiziki fenomenleri kişileştiren ve kutsallaştıran varlık veya nesne formundaki tanrı örnekleri bulunmaktaydı. Örneğin, Eski Mısır'da birçok tanrıya inanılmaktaydı ve bazen tanrılar hayvan suretine büründürülürdü. Ayrıca, onlara göre tüm tanrıların kralı, yine sembolik bir isimle, adını bir figürden alan güneş tanrısı Ra'ydı. Bir başka örnek ise, Sümer tanrılarında görülen, tanrıların genel hatlarıyla insan formunda olmasıydı. Bu safhada, tanrı fenomenlerinin daha çok doğadaki güçlerle ve nesnelerle bağdaştırıldığını açıkça görebiliriz. Dinler, ilerleyen süreçte tüm tanrıların yüce varlık adı altında tek bir tanrıya atfedildiği döneme doğru evrilmeye devam etti. Ortaya çıkan bu yeni sosyolojik olguya ise Yunanca bir anlamına gelen Monos ve tanrı anlamına gelen Theos kelimelerinin birleşmesiyle oluşan monoteizm adı verildi. Evrimin bu aşamasının en somut başlangıcı ise Eski İran coğrafyasında Zerdüşt isimli peygamberin ortaya çıkışıydı. Zerdüşt, Mecusilik isimli tarihteki ilk sistemli ve tek tanrılı dini ortaya çıkardı. Ortaya çıkardığı bu yeni din anlayışıyla çok tanrıcılığı ve mevcut inanç sistemi üzerinde bir reform hareketi başlatmıştı. Ayrıca, rahip bir aileden geldiği tahmin edilen Zerdüşt kendisini bir peygamberden ziyade nitelikli bir rahip olarak tanımlıyordu. Mecusiler, genel hatlarıyla Ahura Mazda adındaki tek bir tanrıya ve Avesta olarak adlandırılan kutsal kitaba inancı ilke edinmekteydi. Mecusilerde iyilik ve kötülüğün ikili bir düzende, yani düalizm içinde bulunduğu inancı vardı. Mecusilik, başta semavi dinler olmak üzere bütün tek tanrılı dinlere sağlam bir temel atmış ve birçok iz bırakmıştır. Örneğin, Mecusilikteki iyi ve kötünün düalist yapısı; Yahudilik, Hristiyanlık ve İslam'daki melek ve şeytan ikililiğinin temelini atmıştır. Doğa dinlerinden başlayarak çok tanrılı dinlere ve son durak olarak tek tanrılı dinlere doğru ilerleyen bir dönüşüm süreci olduğunu görebiliriz. Bu süreci bir evrim olarak nitelendirmekle beraber, net bir şekilde ilerleme veya gerileme olarak adlandıramayız. Çünkü günümüzde inanç sistemleri ve dinler olarak adlandırdığımız bu ilkeler, ilkel yaşam biçimindeki totem ve tabulardan başlamak üzere insanoğlunun varoluşundan beri onunla beraberdir. Sadece zamanla kültürel olgulara ve dönemsel şartlara göre farklı şekillerde biçimlenmiştir. Zira, günümüzde büyük kesimleri kapsayan tek tanrılı Yahudilik, Hristiyanlık ve İslam'ın yanı sıra yadsınamayacak kadar büyük bir kesimi kapsayan, Hinduizm gibi çok tanrılı din örnekleri de bulunmaktadır. Tüm bu evrimsel geçiş sürecine bütüncül olarak baktığımızda inanç sistemlerimizin ve genel anlamda dinlerin birçok safhadan geçerek en yüksek aşama olarak görülen dini fenomene doğru evrilmiştir. Bu evrimin doğa tanrılarından, sembolik ve figürlerle donatılmış çok tanrılı dinlere ve daha sonra da Zerdüşt'ün ortaya çıkışıyla başlayan Yüce Varlık kavramına dayalı tek tanrılı dinlere doğru yol aldığını görebiliriz. Ancak çok tanrılı dinlerin günümüzde hala yer bulduğunu ve bu süreçte kültürel farklılıklar nedeniyle varlıklarını devam ettirebildikleri toplumların da bulunduğu söyleyebiliriz. - Denova, R. (2019). Monotheism in the Ancient World. - Ferrero, M. (2021). From Polytheism to Monotheism: Zoroaster and Some Economic Theory. Homo Oecon 38, 77 108. - Freud, S. (1913). Totem ve Tabu. . İstanbul: Say Yayınları. - Karataş, İ. E. (2006). Max Müller: Hayatı, Eserleri Ve Dinler Tarihindeki Yeri. Doktora Tezi. Dokuz Eylül Üniversitesi, İzmir. - Özcan, Ş. (2019). Geçmişten Günümüze Dinler Tasnifinde Morfolojik Yaklaşım. Bilimname. (38), 355-388. DOI: 10.28949/bilimname.520260 - Whitcomb, I. (2021). What led to the emergence of monotheism?. livescience. com/polytheism-to-monotheism. html"} {"url": "https://www.soylentidergi.com/coldplayin-frida-kahlo-etkili-albumu-viva-la-vida-or-death-and-all-his-friends", "text": "Albüm bizleri Life in Technicolor isimli şarkı ile karşılıyor, eski Coldplay albümleri tadında, elektronik ögelerin bulunduğu bir giriş yaparken birden akustik enstrümanlar şarkıya giriş yapıyor. Bu durumu aslında Coldplay'in değişiminin bilinçli ve kasıtlı olduğu şeklinde yorumlayabiliriz. Şarkının devam eden dakikalarında ise önce davul şarkıya giriş yapıyor. Şarkıya bas gitarın girmesi ise işleri birazcık değiştiriyor, üstüne geri vokaller de katılınca işler bambaşka bir hal alıyor ve şarkı giderek yoğunlaşıyor, kulak kabartmamak imkansız hale geliyor. Bizler buradayız ve değiştik! diye bağırıyor Coldplay bu şarkı ile adeta. Albümün ilk şarkısı olan bu parçanın bir mesaj niteliğinde olduğunu söyleyebiliriz. Değişimin ve hatta gelişimin mesajı. Coldplay'in vokali Chris Martin ise bu şarkıyı İlk şarkımızın vokalsiz olmasını biz istedik. Çünkü bu bizim en akılda kalıcı şarkılarımızdan biriydi ve bunu birkaç şarkı sözü ile mahvetmek istemedik. Bu yüzden bütün şarkı sözlerini şarkıdan çıkardık. şeklinde yorumluyor. Albümün 2. şarkısı olan Cemeteries of London konusu ile çok dikkat çekici bir şarkı. Şarkıyı orta çağ dönemi ile düşündüğümüz zaman, şarkı daha oturaklı bir hale geliyor. O dönemki Londra'da bilgeliğin üstüne oturmuş, kalkmayan bir kilise yapısı var ve insanların, insan gibi yaşamasına engel oluyor, şarkıda da belirttiği gibi Tanrıyı bahçemde gördüm ancak ne dediğini bilmiyorum, kalbim açık değildi. Bu sözü, bizlere anlatılan kurallar her zaman en iyisi değildir, kimi zaman duymamak gerekir şeklinde yorumlayabiliriz. Yazımıza 3. şarkı olan Lost! ile devam edelim. Şarkı adından da belli olduğu üzere kaybolmuşluk durumunu işliyor ancak asla pes etmemek gerektiğini ve kaybolmanın her zaman kaybolmak anlamına gelmediğini söylemek istiyor. 42 isimli şarkı ise tam olarak bizlere deneysel bir çalışma sunuyor. Chris Martin Radiohead'in OK Computer albümünden etkilendiğini söylemişti. Bu şarkıda da Radiohead esintileri bolca hissedilmiş. Lovers in Japan şarkısı ise bizlere yeni Coldplay'i tam olarak tanıtan şarkılardan birisi diyebiliriz. İlk başlarda şarkı çok yavan ve aynı devam eden, sadece seslerin ve enstrüman sayısının arttığı bir yapı gibi geliyor bize ancak şarkının ikinci bölümünde daha az enstrüman ve daha az ses ile şarkının ilk yarısındaki yükseliş ve heyecan duygusunu hafif bir şekilde indiriyor. Şarkının sonunda geriye sadece şarkının bıraktığı tatmin ve huzur duygusu kalıyor. Yes şarkısı da 42 şarkısı gibi deneysel bir yapıya sahip ve yine önceki iki şarkı gibi bu şarkıyı da iki kısımda inceleyebiliriz. İlk kısım Lovers in Japan benzeri, ikinci kısımda ise Radiohead havasında bir yapı bizi karşılıyor. Kirli bir gitar tonu eşliğinde yankılı bir vokal. İki kısmın ortak noktası devamlı bir yapıya sahip olmaları ve giderek seslerin yoğunlaşması, farklı olarak ikinci kısımın daha soyut bir yapısı var diyebiliriz. Bu şarkı üstüne oturup uzun uzun konuşmak istedik çünkü Viva La Vida, albümün adını taşıyan çok önemli bir şarkı. Sürekli bahsettiğimiz Coldplay'in değişimini hissettiren ve aynı zamanda albümün en sevilen şarkısı olmuştur. Bu şarkıyı diğer şarkılardan ayıran hoş melodisi ve sözleri haricinde çok önemli bir etken var, Frida Kahlo. Kendisi hakkında dergimizde birçok yazı bulunuyor, bir tanesini buradan okuyabilirsiniz. Biz Kahlo'nun bu albüme olan etkisini konuşacağız. Chris Martin Meksika turnesindeyken bir müzeye girer ve Frida Kahlo'nun Viva La Vida isimli eserinin görür. Bu bir şarkıya verilebilecek harika bir isim diye düşünür ve isimi hazır şarkısını yazmaya başlar. Pek çok denemenin ardından kendi ifadesiyle bu isime sahip, olabilecek en güzel şarkıyı yazar. Viva La Vida kalıbı İspanyolca bir kalıptır ve Türkçesi hayatı yaşa gibi bir anlama gelir. Bu şarkı ve albümü de en güzel özetleyen cümle Viva La Vida'dır. Çünkü şarkı bize devamlı olarak önceden krallar gibi çok güçlü birisi olduğunu ancak artık bunlara sahip olmadığını çünkü hayat denilen olgunun sahip olmaktan çok var olmak ile alakalı olduğunu anlatır. Hayata sahip olamazsın onu yaşarsın demek istiyor, diğer bir değişle Viva La Vida! Albümün yükselişini yaşadıktan sonra hız kesmeden devam edebilmek gerekir ve Violet Hill ile bu iş başarılmış gibi duruyor. Şarkı genel olarak sert bir yapıya sahip, hatta albümdeki en sert tonlara sahip şarkı diyebiliriz. Strawberry Swing şarkısında ise U2 grubunun esintilerini hissedebiliriz, daha efektli bir U2. Şarkının gitar tonlarında bolca efekt olduğunu fark ediyoruz, ve sanki çözülmeyi bekleyen bir düğüm gibi devamlı olarak kulağa batan bir yapısı var. Şarkıda ikinci defa Bugün harika bir gün dediği an sanki düğümün çözülmesi gerektiği değil, tek parça haline gelmesi gerektiği, düğüm yok edilse dahi etkilerinden kurtulmanın imkansız olduğu hissiyatı karşılıyor bizleri, ve şarkının yapısı sanki ağlamak için kendini tutan ancak bir noktada dayanamayıp ağlayan birinin duygusal yapısını anlatıyor. Bu şarkıyı üç bölümde incelemek gerekirse bunları ilk üç albüm, kısaca Viva La Vida albümü ve bir sonraki albümlerinin habercisi olan kısımlar olarak inceleyebiliriz. Aslında başlıklardan da her şey belirgin bir şekilde anlaşılmıştır. Şarkı ilk başlarda sanki uyumaya gidiyormuşsunuz ve bir şarkı dinlemeye ihtiyacınız varmış gibi bir yapıya sahipken bir süre sonra bizleri dans etmeye teşvik ediyor! Şarkının son bölümünde ise Viva La Vida albümünden sonraki albümleri olan ve çokça elektronik müzikten beslenen bir yapısı olan Mylo Xyloto albümünün habercisiymiş gibi yoğun bir elektronik altyapı bizlere sesleniyor. ... Ve kaçışımızın hayalini kurarız diyor bizlere. Frida Kahlo'nun ne olursa olsun yaşa felsefesi ile yola çıkılarak ve Coldplay'in değişimini yaşama sevinci ile harlayan bu albüm üzerinden 15 yıl geçmesine rağmen hala sevilerek dinleniyor. Bu yazımızın sonuna gelmişken sizleri albümün en sevilen şarkısının konseri ile baş başa bırakmak isteriz. Bol sağlıklı ve müzikli günler dileriz."} {"url": "https://www.soylentidergi.com/dalgalar-virginia-woolftan-siirsel-bir-kurgu", "text": "Virginia Woolf, 20. yüzyıl İngiliz edebiyatının önemli bir yazarıdır. Woolf, Dalgalar romanı ile okurlara farklı bir kapı aralar. Roman bir şeyleri kanıtlamak için yazılmamıştır, karakterlerin gözlerinden hayatı olduğu gibi, saf bir biçimde gösterir. Şiirsel bir dille kaleme alındığı için, kitabı okurken sakin bir şekilde, bir şiiri okur gibi cümlelerdeki nükteleri hissederek okumak gerekir. Kitap, şiirsel biçemiyle Woolf'un edebiyat anlayışını kanıtlar. Dalgalar kitabı Edebi Modernizm'in doruk noktasına ulaştığı 1920'lerde yazılmıştır. Bu yıllar 1. Dünya savaşının etkisiyle Avrupa'da; sosyal, sanatsal, kültürel alanlarda büyük değişimlerin yaşandığı yıllardır. Savaş, insanların dünyaya ve kendilerine olan inancını sarsmış, üstelik insanlar hızla gelişen teknolojiyle yüzleşmek zorunda kalmıştır. Bu yıllarda sanatçılar gelenekselliği reddedip, modern dünyanın sorunlarını ve insan üzerinde bıraktığı etkileri farklı yöntemlerle eserlerine işlemişlerdir. Savaş sonrası edebiyatta genellikle; varoluşsal sorunlar, toplumsal sorunlar, bireysel deneyimler ve insan psikolojisi incelenmiştir. Savaşın bu etkileri Dalgalar romanında da görülür. Dalgalar romanı; özgün anlatımıyla, olaylar yerine olayların karakterlerde yarattığı duygusal, zihinsel etkilerine odaklanmasıyla ve dünyayı okurlara yansıtış şekliyle önemli bir edebi temsilci sayılır. Woolf, bu romanda birinci tekil kişi anlatımı yerine, yazarın karakterlerin iç dünyalarına dalmasını ve onların düşüncelerini, hislerini ve duygularını okuyuculara aktarmasını kolaylaştıran çoklu üçüncü kişi anlatımı kullanmıştır. Woolf romanı yazarken kendine özgü bilinç akışı tekniğini kullanmıştır. Bilinç akışı tekniği sayesinde karakterlerin zihnine kolaylıkla dalabilir ve onlarla empati kurabiliriz. Woolf'un bu tekniği bizi kitaba seyirci kalmak yerine direkt kitabın içine çeker. Ancak karakterlerin iç monologlarına odaklanmak biraz zor olabilir çünkü düşünceler arasında hızlı bir geçiş vardır. Romanın ana karakterleri, Bernard, Neville, Louis, Jinny, Susan ve Rhoda'dır. Roman boyunca karakterlerin düşünceleri, hisleri ve yaşamları, birbirleriyle iç içe geçen monologlar, çeşitli zaman ve mekan geçişleri ile okuyucuya aktarılır. Woolf karakterleri aracılığıyla, zaman ve kimlik konularını ele alır. Karakterlerin hayattaki yerlerini ve kimliklerini bulma çabaları, romanın ana temasını oluşturur. Roman oldukça detaylı betimlemelerle başlar. Bir grup çocuk deniz kenarında oynarken, çocukların deniz hakkında neler düşündüklerini, dalgaların çocuklarda ne tür izlenimler yarattığını okuruz. Woolf kitabında dalgaları hayatın bir yansıması olarak ele alır. Karakterlere gelecek olursak hepsinin kendine özgü yanları vardır. Tavırları, hayatı anlamlandırışları, hayata verdikleri tepkiler oldukça farklı ama buna rağmen bir aradalardır. Yazarın vurguladığı nokta da zaten budur: Bireysellik ve farklılıkla bezenmiş, bütün bir dünya. Bireysellik diğer bir deyişle özgünlük, hayatın insanlara getirdikleri ve insanların bununla ne yapmayı seçtikleri ile alakalı bir durumdur. Rhoda, içe dönük ve hassas bir kadındır. Kendini ifade etmekte zorlanır ve kendini yalnız hisseder. Diğer karakterlerin düşüncelerine ve hislerine sıklıkla mesafeli kalır. Rhoda, kimliğinin bulanık olduğunu düşünür ve dünyaya karşı yabancılık hisseder. Rhoda'nın iç monologları sayesinde onun korkularını, acılarını, özlemlerini hissedebiliriz. Jinny ise dışa dönük ve sosyal bir karakterdir. Güzel ve çekici bir kadındır. Kendinden emin ve hareketlidir. Ancak, içinde bazı şeylerin eksik olduğunu hissedip zaman zaman kendini yalnız hisseder. Louis, karakterler arasında en gizemli olanıdır. Hayatı boyunca depresyonla mücadele etmiş bir karakterdir. Kendini yalnız ve anlaşılmaz hisseder ve genellikle iç dünyasında kaybolur. Louis'in karakteri diğerlerine göre daha az geliştirilmiştir ve okuyucular, onun hakkında sınırlı bilgi sahibidir. Diğer karakterlerden farklı olarak, gerçeklik algısı bozuktur. Susan, anne rolüne odaklanmış ve aile hayatına dair derin bir özlem duyan bir karakterdir. Çocuklarına ve ailesine bağlıdır ve onların ihtiyaçlarını karşılamak için çabalar. Neville sorgulayıcı bir zihniyete sahiptir. İnsan doğası ve gerçekliği hakkındaki felsefi sorulara meraklıdır. Bernard ise kendini keşfetmek, yaşamın anlamını aramak ve insan doğasını anlamak gibi konulara ilgi duyar. Diğer karakterlerin düşüncelerini ve hislerini sıklıkla tartışır. Romanın en önemli temalarından birisi de zamandır. Zaman insanın en büyük düşmanı sayılır; insan için adeta bir dayatmacadır, geçip gitmektedir ve ona müdahale edemeyiz. Buna rağmen geçirdiğimiz zamanlar içimizde anı olarak birikir ve anılar iyisiyle kötüsüyle kişiliğimizi oluşturur. Romanın biçimi de zaman kavramı açısından önemlidir. Karakterler arası geçişler, zamanda ileri geri gidip gelmeler, zamanın doğrusal olmadığını, aksine iç içe geçmiş olduğunu gösterir. Bilindiği gibi Virginia Woolf, kadınların toplumsal açıdan, cinsiyetçi yaklaşımla ayrımcılığa uğramasına karşı çıkan bir feministtir. Kendine Ait Bir Oda adlı eseri feminizm mücadelesini anlatan baş yapıtlardan biri sayılmaktadır. Dalgalar, kitabında da feminizme değinmektedir. Örneğin, Bernard'ın arkadaşları olan Jinny ve Rhoda, geleneksel kadın rollerini reddeder ve özgürlüklerini savunurlar. Rhoda, erkek egemen toplumun onu kabul etmediğini hisseder ve bu nedenle kendini yalnız ve yabancı hisseder. Jinny ise, erkeklerle eşit olmak istediği için geleneksel kadın rolünden vazgeçer. Kadınlar için yapabilecekleri birçok şey var, ama kızlar için yapabilecekleri çok az şey var. Kızlar sadece bekleyebilirler. Rhoda, bu cümleyi kullanarak kadınların toplumda sadece bekleyen ve pasif olarak kalan bir konumda olduklarını ifade eder. Geleneksel cinsiyet rolleri ve toplumsal sınırlamalar, kızların özgürlüklerini ve potansiyellerini sınırlar. Bir öğüt vermek yerine, özgür bırakın onları, ne istiyorlarsa onu yapsınlar. Jinny'nin babası, kızlarının özgürlüklerini sınırlar ve onların ne yapacaklarını belirlemeye çalışır. Bu alıntı, karakterlerin kendi hayatlarını yönetebilmeleri ve özgür iradelerine sahip olmaları gerektiği mesajını verir. Erkekler her zaman kadınların hayatlarına müdahale etmek istiyorlar. Neville ve Bernard, erkek egemen toplumunun temsilcisi olarak kadın karakterlerin hayatlarına müdahale etmeye çalışırlar. Louis ve Neville, kadınların sadece erkeklerin arzularına hizmet etmek için var olduklarını düşünen geleneksel erkek anlayışını temsil ederler. Fakat Woolf, kadın karakterleri ile, kadınların kendi hayatlarını kendilerinin yönetebileceği mesajını verir. Romanın son bölümünde, karakterlerin yaşadıkları değişimler ve kendi kimliklerini bulmaları sonucunda, karakterlerin bir araya geldiği bir parti verilir. Bu parti, karakterlerin birbirleriyle olan ilişkilerini ve hayatlarında yaşadıkları değişimleri yansıtır."} {"url": "https://www.soylentidergi.com/danny-boyle-sinemasi-hayati-secin", "text": "Çoğumuzun bildiği ve sevdiği film Trainspotting'in yönetmeni Daniel Danny Francis Boyle, 1956 yılında Manchester'da İrlandalı Katolik bir ailenin çocuğu olarak dünyaya geldi. Çocukluğundan beri eline geçen her fırsatta sinemaya giden Boyle, yönetmenlikten önce tiyatrolarda sanat direktörlüğü yaptı. 1994'te çıkış filmi Shallow Grave ile adını duyuran yönetmen, ikinci filmi Trainspotting (1996) ile uluslararası üne kavuştu. Sonraki iki filmi A Life Less Ordinary ile The Beach çok beğenilmese de 2002'de 28 Days Later (28 Gün Sonra) sayesinde başarıyı tekrardan yakaladı. 2008'de Slumdog Millionaire ve 2010'da 127 Hours (127 Saat) ile pek çok adaylık ve ödül aldı. 2011'de National Theatre'da Frankenstein'ı yöneterek tiyatroya geri dönse de sinemayı bırakmayan Boyle'ın son işi 2022'de yönettiği, Sex Pistols'ın gitaristi Steve Jones hakkındaki mini dizi Pistol oldu. Danny Boyle denince aklımıza alışılagelmemiş çekim açıları gelir. Tepeden, aşağıdan, yamuk veya tam karşıdan; yönetmenin yaptığı bu özgün seçimler, hem karakterlerin düşüncelerini ve duygularını daha iyi anlamamıza yardımcı olur hem de bizi tamamıyla filmin içine alır. Boyle sinemasında izlemesi sıkıcı sahne bulmak oldukça zordur, gözlerimizi ekrandan alamayız. Başta harika rüya sekansları olmak üzere filmlerindeki unutulmaz sahneler de bu çekim açılarının yardımlarıyla elde edilmiştir. Geniş açı çekimleriyle mekanın önemini vurgular. Örneğin Trainspotting filminde karakterlerimiz yürüyüşe çıkmışken onları uzaktan izleriz, bu da bize Edinburg'un yeşil tepelerini izleme fırsatı verir. Bu sahne bize bütün bu olayların Edinburg'da geçtiğini, şehrin ve kültürünün filmde önemli bir yer tuttuğunu hatırlatır gibidir. Aynısı Slumdog Millionaire için de söylenebilir. Filmin geçtiği Mumbai'yi uzaktan gördükçe şehrin ana karakterimizin ve problemleri üstündeki etkisini fark ederiz. Çoğu filmde mekan ve şehirler önemsiz bir detayken Danny Boyle'ın bu faktörü ustaca kullanması, onun imzalarından biridir. Başta elektronik müzik olmak üzere müzik kullanımı, Danny Boyle filmlerinin büyük bir parçasıdır. Müziği tempoyu ayarlamak, atmosferi değiştirmek, seyirciyi uyarmak gibi amaçlarla kullanır. Kullandığı şarkılar özellikle gerilim filmi olan 28 Days Later'da öne çıkar. Seçtiği şarkılarla seyircilerin duygularını manipüle etmeyi başarabilen Boyle, bu filmde de yeteneğini konuşturur. Shallow Grave ve Trainspotting gibi elektronik müzik ağırlıklı olmayan 28 Days Later film müzikleri, Boyle izleyicilerinin favorileri arasında yer alıyor. Danny Boyle'ın sık sık beraber çalıştığı yazar John Hodge olmasaydı bu filmlerin çoğunun var olamayacağını söylesek abartmış olmayız. Asıl mesleği hekimlik olan Hodge, üniversite yıllarında amatörce yazı yazarken gelecekte Shallow Grave'in senaryosu olacak olan bir senaryo yazar. Yapımcısı Andrew Macdonald sayesinde Boyle ile tanışana kadar bu senaryoyla ne yapacağını bilemez. Bu tanışma sonrası senaryoyu yeniden yazar ve bugün severek izlediğimiz Shallow Grave yazılmış olur. Onun dışında Boyle, Hodge ve Macdonald üçlüsünün Trainspotting, The Beach ve 28 Days Later filmlerinde de beraber çalıştığını görüyoruz; belli ki bu üçlü bir şeyleri doğru yapıyor. Danny Boyle filmleriyle özdeşleşmiş olan bir isim daha var: Ewan McGregor. Boyle'un çıkış filmi Shallow Grave'de ana karakterlerden birini canlandıran McGregor, adını böyle duyurdu. Bu filmden sonra Trainspotting'in senaryosunu okuyan McGregor, başrolü almak için çok çaba sarf etti. Bu çabayı fark eden Boyle, başta McGregor'ı kadroya almayı bile düşünmemesine rağmen McGregor'a istediği rolü verir. McGregor Trainspotting ile dünya çapında ünlendi. The Beach filminde McGregor yerine Leonardo DiCaprio başrol seçilince arası bozulan ikili, 2017'de Trainspotting'in devam filmi olan T2 Trainspotting çekimlerine kadar konuşmayı kesti. Buzları erittikten sonra katıldıkları bir programda bunca zaman beraber çalışamadıkları için pişman olduklarını söyleyen bu ikilinin sinemada çok sevilen bir ekip oldukları açık. Danny Boyle yıllardır aktif bir şekilde yönetmenlik yaptığından repertuarı geniş bir yönetmen. Zorluklardan kaçınmayan ve liderlik etmekten erinmeyen Boyle'un bu cesareti hemen hemen her türden bir filmin yönetmenliğini yapmasını sağladı. Bu filmler konu bakımından birbirlerinden ne kadar farklı olsalar da yönetmenimiz bahsettiğimiz tekniklerle hepsine kendi imzasını atmayı başarıyor. Boyle sinemasının en iyi temsilcileri olarak filmlerinden dört tanesini seçtik: Shallow Grave, Trainspotting, 28 Days Later ve Slumdog Millionaire. Danny Boyle'ın ilk sinema filmi Shallow Grave, Edinburg'da yaşayan üç ev arkadaşını konu alıyor. Gazeteci Alex, mali müşavir David ve doktor Juliet'in yeni bir ev arkadaşı bulmak için yaptıkları mülakatlarla başlayan bu filmin çok eğlenceli olacağını daha ilk sahnesinden anlarız. Yeni kiracı olarak Hugo'yu kabul ederler ancak çok geçmeden onu odasında bir çanta dolusu parayla ölü bulurlar. Film de bu paranın yol açtığı sorunları, arkadaşlığı ve hırsı ele alır. İşlerin gitgide ciddileşmesine rağmen daha da komik olmayı başaran Shallow Grave, film sona yaklaştıkça gerçek bir gerilim filmine dönüşür. Finali ise beklenmediktir ve epey güldürür. Yapımcılar bütçe kesintileri dolayısıyla setteki eşyaları satıp çekimleri bu parayla bitirebilirler; neyse ki film büyük bir ticari başarıdır. Ticari başarısının yanında eleştirmenler tarafından da beğenilir, Cannes Film Festivali'nde gördüğü talebi karşılayabilmek üç ek gösterim daha eklenir. Boyle'ın kariyerinin dönüm noktası olan Trainspotting, Edinburg'da madde bağımlısı dört arkadaşı konu edinir. Filmin açılış sahnesi son zamanların en ikonik sahnelerinden biridir: Hayatı seçin. İşinizi seçin. Kariyerinizi seçin. Ailenizi seçin. Büyük bir televizyon seçin. Çamaşır makinelerinizi, arabalarınızı, CD çalarınızı, elektronik konserve açacağınızı seçin. diye başlayan bu monolog, ana karakterimiz Mark Renton'ın böyle bir hayat istemediğini söylemesiyle son bulur. Kapitalist hayat düzeninin, bağımlılığın, ekonomik sınıfların ve İskoç kimliğinin sorgulandığı bu film aynı adlı romandan John Hodge tarafından senaryoya uyarlandı. İngiliz argosuna alışık olmayan seyirciler için filmin ismi mantıksız gelebilir. Şunu öğrenmek herkesi mutlu edecektir ki İngiliz argosunda Trainspotting hem herhangi bir konu hakkında bir sürü şey bilmek hem de eroin kullanmak anlamına geliyor. Bu sebeple Sean Connery'den futbola birçok konuda önemsiz bilgiye sahip olan bu arkadaş grubunu anlatan ve trenlerle çok da bir alakası olmayan filmimiz için yerinde bir isim olduğunu söyleyebiliriz. Filmin İngiltere'de, özellikle Edinburg'da geçmesinin bir başka etkisi daha var, o da filmde konuşulan İskoç aksanı. Bu aksanla ilgili bir soruyu Amerikan izleyicilerinin anlaması için diyalekt ile oynasaydık senaryodaki dokuyu kaybederdik. Bu dokunun anlaşılabilirlikten daha önemli olduğuna karar verdik. Her şeyi aynı kalıba dökmeye gerek yok, bazen sadece deneyimden keyif almalıyız. diye cevaplayan Boyle'un en iyi kararı verdiğine şüphe yok. Gerçekten de Trainspotting'i çoğu filmden ayrı bir yere koyan faktörlerden biri de İskoç kültürü ve Edinburg'ta nasıl konuştukları. Baş rolünde Cillian Murphy'i ve yan rolde Brendan Gleeson'ı izlediğimiz 28 Days Later, bir zombi istilası filmi. Bu istila yüzünden Londra boşaltılır, yirmi sekiz gün sonra ana karakterimiz Jim bir hastanede komasından uyanır. Cillian Murphy'nin de bir fanı olduğu Boyle, çekim açıları ve şarkı seçimleriyle bu filmi sıradan bir korku filmi olmaktan çıkarıyor. Christopher Nolan'ın Murphy'yi 28 Days Later ile keşfettiğini de düşünürsek bu filmin sinemaya çok şey kattığını söyleyebiliriz. Bir televizyon yarışmasında büyük ödülü kazanan çaycı Cemal hile yapmakla suçlanır ve polis tarafından sorguya çekilir. Yarışmadaki sorulara verdiği cevapları nasıl öğrendiğini anlatırken anılarını da anlatan Cemal'i izlediğimiz bu film çocukluğu, aileyi, aşkı ve sınıfsal problemleri ele alıyor. Senaryonun en sevdiği filmin senaristi Simon Beaufoy tarafından yazıldığını öğrenince bu filmi yapmaya karar veren Boyle'ı en çok birçok küçük hikayenin asıl hikayeyi beslemesi etkilemiş. Ayrıca Hintçe sahnelerde İngilizce alt yazı gözükmesiyle de sıra dışı bir filmdir. Yine de, içerdiği şiddet dolayısıyla izlemesi zor olan Slumdog Millionaire, kimse için fazla bir şey vadetmiyordu. Buna rağmen 2009'da Danny Boyle en başta yapmak istemediği Slumdog Millionaire ile Oscar ve BAFTA'ya layık görüldü. Kimilerine göre Boyle'ın en iyi filmi olan Slumdog Millionaire'in sayısız adaylığı ve ödülü bulunmaktadır."} {"url": "https://www.soylentidergi.com/davasindan-donmeyen-adam-dave-mustaine", "text": "Metal müziğin önde gelen isimlerinden Dave Mustaine'in iniş çıkışlarla dolu hayatı birçok kişiye ilham olabilecek cinsten. Alkol kaynaklı aşırı geçimsizlik sebebiyle Metallica'dan kovulduktan sonra hayata küsüp annesinin garajında tüm hayatını bir kaybeden olarak sürdürebilirdi. Her şeye rağmen Mustaine boyun eğmedi. Tarihin en ikonik thrash metal gruplarından Megadeth'i kurdu ve aktif olarak müzik kariyerine burada devam etmekte. Dahil olduğu ilk grup Panic, 1981 yılında yaşanan vahim bir trafik kazası sonucu dağıldığında Mustaine bir dergide gördüğü solo gitarist ilanına ulaşır ve Metallica'nın kurucuları James Hetfield ve Lars Ulrich ile tanışması sonrasında gruba katılır. Grubun ismini duyurma çalışmalarının sürdürüldüğü bu dönemde Mustaine müthiş yeteneği, riff yazma konusundaki üretkenliği ve sahnedeki enerjisi ile ekibin tam da aradığı kandı. Bu süreçte grubun birkaç kalibre altında çalan vasat basçısı Ron McGovney ile yolların ayrılıp bu boşluğun bir metal efsanesi olan Cliff Burton ile doldurulması pastanın üstündeki çilek olur. Kaliforniya'da yerel bir grup olarak başladıkları yolculuk 1983 senesinde yaptıkları plak anlaşmasıyla New York'a taşınır ve Kill'em All albümünün kayıtları başlar. Fakat ciddi bir problem artık dayanılamayacak seviyeye ulaşır; Dave Mustaine. Alkol ve uyuşturucu bağımlılığının etkisinde bir hayat süren Mustaine gruptakiler için çekilmez biri haline gelir. Özellikle de bu kişi sürekli birlikte seyahat edip, sahneye çıkıp, gecenin sonunda eve geldiğiniz kişiyse... O dönemde grubun diğer üyeleri de fazlasıyla alkol tüketmekteyken kendilerine Alcoholica lakabını bile yakıştırır ama şişede durduğu gibi durmayan alkol Dave Mustaine'in vücuduna girince onu adeta bambaşka bir canavara dönüştürür. Herkes içtiği alkolün etkisiyle yumuşayıp eğlenirken Mustaine saldırganlaşarak etrafa fiziksel ve psikolojik şiddet eğilimindedir. James Hetfield ile yaşadığı tartışmaların küfürleşme ve yumruklaşmaya kadar gitmesi bardağı taşıran son damla olur. Bu geçimsiz ama bir o kadar da yetenekli gitaristin yerini dolduracak arayışları Kirk Hammett ile son bulunca Mustaine'in fişini çekmenin vakti gelir. Tarih 11 Nisan 1983'ü gösterirken bir sabah gözlerini açar açmaz karşısında Lars Ulrich ve James Hetfield'ı gören Mustaine duyduğu cümle ile sarsılır Gruptan kovuldun!. Eline apar topar buruşuk bir otobüs bileti tutuşturulur ve New York'tan Kaliforniya'ya giden 4 gün sürecek bir hayal kırıklığı yolculuğuna katılması söylenir. Metallica'dan kovulmasıyla ilgili ilerleyen yıllarda bir röportajda açıklama yapan Mustaine olgun bir bakış açısıyla yaşananları kabullenerek alınan karara saygı duyduğunu belirten sözler kullanır. Bitmek bilmeyen malum otobüs yolculuğu Dave Mustaine için adeta bir meditasyon ve beyaz bir sayfa niteliğindedir. Suya düşen hayalleri, yaptığı fedakarlıklar ve bu yoldan onu çeviren hatalarıyla yüzleşmesi ve kafasını toplaması için uygun bir fırsattır. İşte tam da burada kolay yolu seçerek kabuğuna çekilip büyük bir utanç ile hayatını mahvetme ihtimalinin kıyısından dönen Mustaine küllerinden doğacak ve müzik tarihinin en başarılı metal gruplarından birini kuracaktır. David Ellefson ile tanışması üzerinde 1983 yazında Megadeth'i kuran Mustaine ve ekibi albüm çalışmalarına tam gaz devam eder. Bağımsız plak şirketi Combat Records ile anlaşan grup haziran 1985'te ilk albümleri Killing Is My Bussiness... And Business Is Good! ile piyasaya çıkarlar. Albüm eleştirmenler tarafından olumlu yorumlar almayı başarsa da büyük ses getirmez. Bir yıl sonra çıkaracakları Peace Sells... But Who's Buying? albümü ile daha geniş kitlelere ulaşmayı başaran Megadeth yine de Metallica'nın aynı yıl piyasayı kasıp kavuran Master Of Puppets albümünün bir hayli gölgesinde kalır. Tarih 1990 yılını gösterdiğinde Megadeth ve Dave Mustaine için dönüm noktalarından biri gerçekleşir. Davulcu Nick Menza ve solo gitarist Marty Friedman'ın gruba katılarak getirdikleri derinlik ve teknikler müzikaliteyi bambaşka bir çıtaya taşır ve thrash metalin en klasik albümlerinden biri olarak gösterilen Rust In Peace doğar. Gitar partisyonlarının ve davul tekniklerinin birçok nesil için ilham kaynağı olduğu albüm Amerika ve İngiltere'de listeleri alt üst ederek Megadeth'i bambaşka bir klasmana geçiren şaheser olarak kayıtlara geçer. Tam işler rayına oturdu derken 2002 yılında Dave Mustaine tedavi için bulunduğu sağlık merkezinde talihsiz bir şekilde sol kolundan sakatlanır. Bu sakatlık üzerine kendisine radyal nöropati teşhisi konan usta sanatçı sol elini kullanamaz hale geldi ve doktorları tarafından artık gitar çalmasının imkansız olacağı kendisine bildirilir. Bu sebeple grubu dağıtma kararı alan Mustaine pes etmez ve gitar çalmayı sil baştan öğreneceği bir döneme girer. Uzun ve sancılı bir süreç olan elektro şoklu fizik tedavi döneminden sonra elinin kontrolünü tekrar kazanır ve gitar pratikleri üzerine yoğunlaşır. Sahnelere geri dönebilecek forma ulaşmasıyla grubu tekrar bir araya getiren Mustaine 2004 senesinde The System Has Failed albümü ile geri dönüşünü duyurur. Mustaine'in sancılı bir süreçten geçtiği bu dönemde eski grubu Metallica'da sular durulmaz; James Hetfield rehabilitasyon tedavisi görmekte ve grup ilk ve son kez dağılmanın kıyısından döner haldedir. Bu kaotik sürecin ve St. Anger albümünün kaydedildiği dönemin konu alındığı Some Kind Of Monster belgeseli 2004 yılında Sundance Film Festivali'nde izleyiciyle buluşur ve bu belgeselde Dave Mustaine ile Lars Ulrich'in yüzleştiği kesit fazlasıyla dikkat çeker. Bu yüzleşmede Mustaine'in yaşananlara yönelik yaptığı açıklamalar oldukça samimi ve olayı onun penceresinden görmek isteyenler için çok kuvvetli bir kaynak niteliğindedir. Yaşadığı tüm dibe vuruşların üstesinden gelip zirvede kalmayı hayatı boyunca bir alışkanlık haline getiren Mustaine 2019 yılında konulan gırtlak kanseri teşhisiyle bir başka meydan okuma ile karşı karşıya gelir. Diz çökmenin hayatında yer edinmediği metal efsanesi girdiği tedavi süreci sonucu 5 ay içerisinde kanseri atlatır ve ekibe geri döner. Günümüzde bahar aylarında çıkması beklenen The Sick, the Dying and the Dead albümünün hazırlıklarını sürdüren grup aktif olarak konserlerine devam etmekte. Mazisine 12 defa Grammy adaylığı, 50 milyondan fazla satışa ulaşmış 15 adet stüdyo albümü ve milyonlarca sadık hayran sığdıran Megadeth her ne kadar sık sık değişen grup üyeleri, siyasi şarkı sözleri ve Mustaine'in katı tutumu sebebiyle bir kesim tarafından eleştirilse de metal müziğin en iz bırakan gruplarından biri olarak tarihe adını altın harflerle yazdırmayı başarmıştır. - Dave Mustaine's recovery. Metal Insider. Web. 16.02.22 - Dave Mustaine Fired From Metallica. Loudwire. Web. 17.02.22"} {"url": "https://www.soylentidergi.com/david-bowie-muzigin-renkli-ismi", "text": "Ünlülerin toplum üzerindeki etkisini yok saymak imkansız, hatta bazılarının bıraktığı izler geçmişten günümüze birer gelenek gibi aktarılmış durumda ama David Bowie'nin yıktığı ve yeniden kurduğu dünyalarla kıyaslanamayacağı kesin. Bowie hayatı boyunca ittiği sınırlarla ve yıkmaya çalıştığı önyargılarla savaşırken birden fazla jenerasyonun kahramanı haline gelmişti ve bu sadece müzik dünyasıyla sınırlandırılamazdı. Sinemanın, modanın ve sanatın sıkı sıkı tutunduğu kuralları baltalamakla yetinmemiş, aynı zamanda kendini ifade ediş biçimi milyonlarca insana ilham ve cesaret vermişti. Başarısızlığa uğramış başlangıçlardan bir punk rock tanrısına dönüşürken Bowie, dünyadan öylece geçip giden sıradan bir ruh olmayı hep reddetti. Kendi sesini bulmakta zorlanmadığı gibi, müziğiyle hayatlarına dokunduğu insanlara da seslerini bulmak konusunda yardımcı olmuştu. Bir şarkıcı, söz yazarı, aktör, yapımcı, dansçı ve gerçek bir gösteri adamı olarak müzik dünyasına büyülü bir sürrealizm ve yaratıcılık eklemişti. Bowie'nin ilham verdiği sanatçıların, onun adımlarını her geçen yıl doldurmaya devam etmesi ise Bowie'nin ne kadar büyük bir efsaneye dönüştüğünün canlı kanıtlarıydı. Tabii ki her efsane gibi Bowie de bir gecede mutlu sona ulaşmamıştı. David Robert Jones adıyla, 8 Ocak 1946 tarihinde dünyaya gözlerini açmış olan Bowie, savaştan sonra hayatını dengede tutmaya çalışan Jones Ailesi'nin yeni üyesiydi. Annesi Margaret garsonluk yapıyor, babası Haywood ise bir hayır kurumunda çalışıyordu. Küçükken bile monotonlaşmış hayat şartlarından nefret eden ve bütün gücüyle bundan kaçmaya çalışan Bowie, hayatının ilerleyen zamanlarında müziğe aşık olmuştu. Abisinin rock grubunun albümlerini dinleyerek büyüyen Bowie, on üç yaşına geldiğinde usta bir şekilde saksafon çalmaya başlamıştı. Kendisinden on yaş büyük olan abisi Terry, Bowie'nin müzikle tanışması ve hayatının büyük bir parçası haline gelmesinde büyük bir rol oynamıştı. Daha David Bowie çocukken onu rock müzikle ve ritim edebiyatıyla tanıştırmış olan abisi, Bowie'ye görebileceği en iyi eğitimi vermişti. Terry, Bowie'nin hayatındaki rolünü şizofreni tanısı konduktan sonra intihar ederek sonlandırdığında, Bowie yaşadığı travmatik olaya sıkı sıkı sarılmış, bunu müziğine etki eden büyük bir ilham kaynağına dönüştürmüş ve All The Madmen ve Jump They Say gibi şarkılarını da bu doğrultuda çıkarmıştı. Lise zamanlarında sesi orta seviyelerde sınıflandırılan David, dans, sanat ve enstrümanlarda olan yeteneğiyle ilgiyi üzerine çekmeyi başarmıştı. On altı yaşında liseden mezun olduktan sonra da müzikten ve şarkı söylemekten vazgeçmeyen David, tam o sıralarda arkadaşı George Underwood'la hoşlandıkları bir kız üzerine tartışmaya başlamıştı. George'la ettikleri kavga sırasında arkadaşının sol gözüne gelen yumruğuyla ciddi bir şekilde yaralanan Bowie, üst üste birçok ameliyat geçirse de sol gözbebeği kalıcı olarak genişlemiş ve bu da gözlerinin farklı renkte olduğu illüzyonunu yaratmıştı. Renklerin farklılığı, onun iki farklı dünyaya bakan gözlere sahip oluşunu temsil ettiğini söylesek de aynı zamanda gözleri ona şöhret yolunda ikonik bir görüntü de vermişti. David Bowie ilerleyen yıllarında arkadaşına yumruk için teşekkür etmiş ve eserinin kariyerinde ona çok yardımcı olduğunu da söylemişti. Liseden sonra Bowie kariyerine reklamlarda çalışarak devam etmiş ve dağılması öngörülen birden fazla grup kurmuş; the Konrads, Davy Jones and the Lower Third, Davie Jones and The King Bees gibi özgün ama uzun ömürleri olmayan gruplara hayat vermişti. David sonrasında ismini değiştirirken hata yaptığını fark ederek soyadını Bowie yapmaya karar vermişti. İlerleyen zamanlarda David sahnede öylesine kaybolmuş hissediyordu ki, sahneye çıkmasıyla birlikte ortaya çıkan karakterlerini de farklı birer ruh gibi sınıflandırmaya başlamıştı. Performansını daha da geliştirmek için Pandomim üzerinde çalışmaya başlayan Bowie, zamanla kendisine yabancılaşmaya başlayan karakterleriyle birlikte daha özgüvenli bir şekilde hareket edebildiğini dile getirmişti. 1967 tarihinde ilk albümü olan David Bowie büyük bir hüsrana ve başarısızlığa uğradığında Bowie, İskoçya'daki bir Budist manastırında haftalarca kaldıktan sonra tekrar kendini hazır hissettiğinde Londra'ya döndü. Bu sefer aktör ve film müzisyeni olarak şansını denemek isteyen Bowie tekrar başarısızlıkla yüzleşince fakirleşti ve arkadaşlarının yardımlarıyla hayatını devam ettirmeye başlamıştı. Onca hayal kırıklığına rağmen pes etmeyen ve müzisyenliği bırakmayan Bowie, 1969 yılında tam zamanlı olarak müzisyenlik işine geri dönmüştü. Sonunda şansı yaver giden Bowie, Mercury Records ile anlaşma imzalayarak kariyerine yön veren Space Oddity şarkısını çıkarmıştı. Space Oddity, Stanley Kubrick'in 2001: A Space Odyssey filminden ilham alınarak yazılmış bir şarkıydı ve dünyanın dört bir yanında popüler olmaya başlamış ve listelerde yerini almıştı. BBC, Apollo 11'in aya inişini Space Oddity eşliğinde yayımlamış ve Bowie'nin popülaritesini ikiye katlamıştı. Kariyeri hızlı hızlı başarının basamaklarını tırmanırken evlenen ve çocuk sahibi olan Bowie, art arda çıkardığı The Man Who Sold The World ve Hunky Dory gibi albümlerle kendi kurduğu tahta oturmayı başarmıştı. Ünü daha da artarken elbette Bowie'nin sıra dışı tarzı medya ve fanları tarafından tartışılırken, artık medya Bowie'nin seksüel yönelimi konusunda manşetler atmaktan da kaçınmıyordu. Bu sıra dışı feminen görünümden vazgeçmeyen ve rock müziğin temellerine bu femineniteyi de atan Bowie, kendisinden sonra gelen sanatçılar için de büyük bir ilham kaynağı olmuştu. Olduğumuz kişiyi saklamamamız gerektiğini bağıra bağıra belirten tarzıyla The Rise and Fall of Ziggy Stardust and the Spiders from Mars albümünü çıkaran Bowie, aynı zamanda yeni personası olan Ziggy Stardust'ı dünyaya tanıttı. Fütüristik tarzı ve yeni rock müziğinin öncüsü Ziggy Stardust olarak Glam Rock'ı tanıtan Bowie, sonrasında yeni personası olan The Thin White Duke'u buldu. Mükemmel bir gösteri adamı olmasına rağmen Bowie'nin hayatı müzikten ibaret değildi. Tiyatro ve sinemaya olan aşkının peşinden gitmiş ve aktör olarak da çalışmaya devam etmişti. Son albümü olan Blackstar'la birlikte tüm sanat formlarını bünyesinde toplayan Bowie, neredeyse dünyaya ve sahneye veda ediyor gibi görünüyordu. Blackstar'ın çıkışından iki gün sonra David Bowie hayata gözlerini yumdu. Hayatının en zor zamanlarından, umudunu kaybedişinden ve dibe vuruşundan en tepeye doğru duygularını birer birer işlediği albümlerini, filmlerini ve resimlerini geride bırakırken onun sanatıyla öyle ya da böyle karşılaşmış her insanın ruhuna dokunmuştu. Bowie Efsanesi'ni elbette kısa bir yazıya sığdırmak imkansız ama rahatlıkla söyleyebiliriz ki, bu dünyadan bir David Bowie geçti."} {"url": "https://www.soylentidergi.com/denis-villeneuve-sinemasi-olaganustu-filmler", "text": "Denis Villeneuve'ün yarattığı dünyalara girdiğimizde, bizim için özenle çizdiği resimlere ve hikayelere baktığımızda, hissettiğimiz ilk duygu bir şeylerin yolunda gitmediği oluyor. Sebebini bir türlü anlayamıyoruz; ama kendimizi gece yarısı çöktüğünde savaşmaya ara veren iki cephenin tam ortasında kalmış gibi hissediyoruz. Denis Villeneuve'ün hikayesini anlatış biçimi bizi huzursuz ediyor ve kafamızı karıştırıyor çünkü gözümüzün önünde yaratılan ve yıkılan bu dünyaların cevapları yok. Bu yazıda Denis Villeneuve'ün kurguyu, renkleri, tasarımı ve sinematografiyi manipüle ederek, belirsizlik üzerinde kurduğu hikayeleri nasıl anlattığından bahsedeceğiz. Denis Villeneuve'ün eserlerini izlemek, tek bir soru sormamıza neden oluyor. Neler oluyor? Ve biz her seferinde sorunun cevabını Bilmiyorum. olarak veriyoruz. Yönetmenimizin amaçladığı yegane tepkilerden biri bu. Villeneuve'ün filmlerinde başkahramanların kimlikleri her zaman sorgulanıyor. Kesinlik sadece bir hayalden ve yalandan ibaret. Ahlak ise her zaman gri bir bölgede. Villeneuve doğruların ve yanlışların varlığına inanmayan bir tanrı gibi kahramanını zorlu bir yolculuğa sürükleyecek sorularla baş başa bırakıyor ve sadece kahramanını yürüdüğü yolda kamerasıyla takip ediyor, yol ne kadar kararsa da karmaşıklaşsa da tehlikeli bir hale gelse de hikayeye müdahale etmiyor. Denis Villeneuve parlak bir dünyada bile derin bir belirsizlik yakalıyor. Baktığınız dünya kendi kendine değişiyor ve güvenilmez bir hale geliyor. Sicario açıldığında başkahramanımızın çevresindeki karanlık dünyayla ilk defa yüz yüze gelişini görüyoruz. Kenar bir mahallede bulunan sıradan bir evin duvarlarının içinde kırktan fazla ceset bulunuyor. Bir anda üst üste gelen bu beklenmedik vahşet karakterlerle birlikte bizim de kanımızı donduruyor. İdealist bir FBI ajanı olan Kate, ABD ve Meksika arasında bulunan ve iki hükümetin de kanunlarının geçmediği Suarez'de uyuşturucu kartelleriyle mücadele etmek için görevlendirilir. Şiddet ve vahşetin ortasında kalmışken kendisini yozlaşmış bir intikam senaryosunun içinde bulur. Yönetmen bu fikri Prisoners'la birlikte tekrar kullanıyor. Sıradan bir mahallenin, sıradan bir evinde bir sandık dolusu zehirli yılanla birlikte mutfak lavabosuna öylece bırakılmış kanlı domuz kafası ve evin her duvarını kaplamış bir labirent çizimi bulunuyor. Sahne tasarımı öylesine tedirgin edici ve sürükleyici ki gözlerimizi bir saniye olsun ekrandan ayıramıyoruz. Sembolizmle süslenmiş Villeneuve dünyaları bizi içine çekiyor ve hikaye bitene kadar çıkmamıza izin vermiyor. Şükran Günü küçük kızının kaçırılmasıyla hayatı alt üst olan Keller Dover kızını bulmak için her şeyi yapmaya hazırdır ve polisin çabalarını yetersiz bulup adaleti kendi elleriyle aramaya karar verir. Genç ve başarılı dedektif Loki'den de yardım isteyen genç adam, kendini suçlu ve masumun birbirine karıştığı oldukça şaibeli bir davanın içerisinde bulur. Villeneuve, belirsizliği sahnede tutabilmek için renklerle çok usta bir şekilde oynuyor. Polytechnique siyah-beyaz bir film olarak çekilmesine rağmen, karakterlerin üzerine düşen gölgeler saldırı sırasında yaşanan korkuyu ve sonrasındaki paniği doruklarına kadar hissetmemize neden oluyor. Villeneuve renkleri aktif olarak kullanmak istediğinde bunu iki türlü yapıyor: Ya gerçeküstü alanları daha rahat kullanabilmek için bir renk belirliyor ve film boyunca içinizi sıkacak kadar o rengi kullanmaya devam ediyor ya da filmin vurucu bir noktasında bizi alıştığımız görüntüden koparmak ve dengemizi bozmak için aniden kontrast renklere geçiş yapıyor. Blade Runner 2049'un (Bıçak Sırtı 2049) farklı mekanlarda içimizi sıkan ve belirgin renkleri olan bir palete sahip olduğunu söyleyebiliriz. Neredeyse grileşmek üzere olan yeşil bir suyun yansımasından, çölün ortasındaki bir kum fırtınasını aratmayacak kuruluktaki kütüphanelere; Doktor Steline'in beyaz hatta fazla steril görünen ofisinden, radyasyonda ve açık bir turunculukla boğulan Las Vegas'a kadar renklerin ruh halimizle nasıl oynadığını görmek mümkün. Ayrıca yönetmenimiz bu devamlılığı bulunan yoğun renkleri bölerek sık sık kontrasta geçiş yapıyor ve bir saniyeliğine bile güvende hissetmemize izin vermiyor. Blade Runner 2049, ilk film olan Blade Runner'dan tam otuz yıl sonrasını anlatmaktadır. Los Angeles Polis Departmanı'nda görev yapan Memur K, toplum yaşamını kaosa sokacak olan ve uzun zamandır saklı kalan bir sırrı açığa çıkartır. Bir felaketi önleyebilmesi için eski ödül avcısı Rick Deckard'ı bulup ondan bazı sorularına yanıt alması şarttır. Enemy'de ise Anthony'nin mavi motoru ve kırmızı kaskı, Adam'ın soluk sarılarla döşenmiş hayatını işgal ediyor. Anthony her sahneye girdiğinde durgun renkler biraz daha bozuluyor ve çözünüyor. Adam'ın her sahnesi ise gittikçe daha çok soluklaşıyor ve sonunda renkler neredeyse ekranda ufak bir uğultu olarak kalıyor. Üniversitede tarih dersleri veren Adam, okul ve ev arasında gidip gelen monoton hayatına en azından bir kız arkadaş sığdırmayı başarmıştır. Bir gün bir arkadaşının tavsiyesi üzerine bir film izler ve o filmde kendisine çok benzeyen birisini görerek bu oyuncunun peşine düşer. Adam artık kendisine ikizi kadar benzeyen Anthony'nin de hayatının bir parçasıdır, tabii Anthony de onunkinin. Arrival uzay gemisinin içi için daha donuk renkler tercih ederken koruyucu giysilerin çarpıcı rengiyle birlikte görüntü daha keskin bir hale geliyor. Yönetmen çok açık ve zarif bir şekilde aslında bizim o mekana ait olmadığımızı söylüyor ve film boyunca da bu söyleminden vazgeçmiyor. Bir anda dünyaya inen uzay gemileri tüm insanlığı korkutur fakat Amerika Birleşik Devletleri uzaylılarla iletişime geçmeyi ve onlarla savaşmamayı hedeflemiştir. Onlarla konuşması için de yıllarca ordu için çalışmış, ardından üniversitede öğretmenlik yapmaya başlamış dilbilimci Louise Banks seçilir. Villeneuve hiçbir zaman birden fazla rengin sahneye hakim olmasına izin vermiyor ve böylece mekanlarla ya da durumlarla renkleri birleştirebiliyor. Kahramanlarını izole etmek ve onları sıkıştırmak için de her zaman kontrastı göze batar bir şekilde kullanıyor. Denis Villeneuve filmlerindeki belirsizliği elementlere ayırmayı seviyor ve bu elementlerin belki de en önemlisi ve yönetmenimizin en sağlam eli sinematografi. Belirsizliği; odaksız geniş çerçevelerle, ters ve yamuk kamera açılarıyla, objeyi aydınlatmak yerine yutan bir ışıklandırmayla seyirciye geçiriyor. Altın Oran kuralıyla görüntüyü oluşturmadan önce kare, yatay ve dikey olarak üçe bölünüyor. Bu çizgilerin kesiştiği noktalar iyi bir kompozisyonda ilgi merkezinin yerleşebileceği dört seçeneği gösteriyor, ama birçok sahnede Villeneuve bu kuralı görmezden geliyor ve karenin neredeyse yarısını kapsayacak kadar bir boşluk bırakıyor. Bunu özellikle karakterlerinin ya üstünde ya da arkasında yapıyor. Incendies'de başkahramanlarımızdan biri olan Simon'ın gözleri bağlıyken önce Simon'ın koltukta ne kadar uçta oturduğunu, ardından duvardan ne kadar uzak olduğunu, konuşma ilerlediğinde ise Simon'ın tüm kareyi oluşturan odanın içinde oldukça solda kaldığını görüyoruz. Çocuklarını yalnız bırakmış, tuhaf, sessiz ve yorgun bir kadın olarak Nawal Marwan ölür. Çok güvendiği ve sekreterliğini yaptığı noterine bir vasiyet bırakır. Bu vasiyet onun ikiz çocukları Jeanne ve Simon'ı Ortadoğu'ya, annelerinin geçmişine ve müthiş bir trajediye götürecek yolun başlangıcıdır. Villeneuve karakterlerinin güvende olmadığını belirtmek için klasikleşmiş, gelenek haline gelmiş kuralları kırmaktan korkmuyor. Villeneuve kamera her döndüğünde ve açı değiştiğinde bizi merakla ekrana bağlıyor; çünkü zamanla yönetmenin filmi düz bir çizgide kurgulamadığını görüyoruz. Karede sadece göstermek istediği obje kalırken uzun bir süre kameranın açısını değiştirmiyor ve Hollywood filmlerinden alıştığımız gibi sürekli değişen görselliğe maruz kalmıyoruz, Villeneuve derdini anlattığından emin olana kadar kare hareket etmiyor. Dune Villeneuve kurgusunu özetlemek için muhteşem bir örnek. Paul'un rüyaları ve görüleriyle kurgu sürekli ileri ve geri hareket halinde kalıyor, asla düz bir çizgiyi takip etmiyor. Ayrıca film olağanüstü bir ses tasarımına sahip olmasına rağmen aynı zamanda oldukça da sessiz çünkü kameranın odağı çoğu zaman gözler oluyor. Karakterlerin gözlerine öylesine odaklanılmış ki, bir karakterin gözlerindeki ifade silinmeden veya diğer karakterlere aktarılmadan sahne değişmiyor. Galaksinin farklı noktalarındaki gezegenler, rakip feodal hanedanlıklar tarafından yönetilmektedir. Çok değerli bir kaynağın tek üreticisi olan çöl gezegeni Arrakis'in kontrolü asil aileler arasında son derece talep görmektedir. Baharat adı verilen bu kaynak, yüksek bilinç ve uzun bir yaşam süresi sunarken, yıldızlararası yollarda gezinmeye yardımcı olmaktadır. Arrakis'in kontrolü İmparator tarafından Harkonen Hanedanlığından alınıp Atreides Hanedanlığına verilir ve bu bir hediye değildir. Denis Villeneuve, son on yılın en çok ses getirmiş yönetmeni olabilir belki; ama bizim için en önemlisi Villeneuve, auteur filmleri stüdyoların karşısında durabilecek bir hale getirdi ve biz bunun için ona minnettarız. Umuyoruz ki yıldızı parlamaya devam eder; çünkü biz ondan hep daha iyisini beklemeye devam edeceğiz."} {"url": "https://www.soylentidergi.com/dimebag-darrell-yarim-kalan-hikaye", "text": "Aramızdan erken yaşta ayrılan özel yetenekler her daim üzücü olmuştur. Özellikle buna sebep olan bir cinayetse... Metal müziğin efsane gitaristlerinden Dimebag Darrell'ın başına gelen de tam olarak buydu. Dimebag, 8 Aralık 2004'te grubu Damageplan ile Ohio'daki Alrosa Villa'da performans sergilerken sahnede trajik bir şekilde öldürüldü. Olay, müzik dünyasını şok etti ve hayranlarını yasta bıraktı. Müzik tarihinin en yetenekli gitaristlerinden biri olan Dimebag Darrell'ı sanatını icra etmekten çok erken alıkoyan bu üzücü olayın detaylarını sizler için derledik. Dimebag, 20 Ağustos 1966'da Teksas, Arlington'da doğdu. Genç yaşta gitar çalmaya başladı ve gelecekte heavy metale yön verecek bir efsane olacağından habersiz şekilde tutkusunun peşinden gitti. 80'lerin başında davul çalan kardeşi Vinnie Paul ile Pantera grubunu kurdu. 1981'de kurulan Pantera'nın ilk dönemi glam metal türünde geçerken ilerleyen yıllarda tarzında büyük bir değişime gitti ve heavy metal dünyasında silinmeyecek izler bıraktı. 1990'daki Cowboys from Hell albümlerinin yayımlanmasıyla ana akım başarı elde etmeye başladılar. Bu albüm, Pantera'nın Amerikan heavy metal hareketinin yeni dalgasında önde gelen gruplardan biri olarak kurulmasına yardımcı oldu ve ticari bir başarıydı, yalnızca ABD'de bir milyonun üzerinde kopya sattı. Tüm zamanların en büyük heavy metal albümlerinden biri olarak kabul edilen Vulgar Display of Power, 1992'de metal dünyasına koca bir yumruk gibi indi. Billboard 200 tablosunda 44 numaraya ulaştı ve Amerika Birleşik Devletleri'nde platin sertifikası aldı ve gruba büyük bir kitle kazandırdı. Mouth for War ve Walk gibi şarkılar grubun en popüler ve kalıcı şarkıları oldu. 1994'te Far Beyond Driven, Billboard 200'de bir numaradan giriş yaptı ve 1970'lerdeki ikonik grup Black Sabbath'ın Paranoid'inden bu yana bunu yapmayı başaran ilk heavy metal albümü oldu. Pantera'nın 90'ların sonuna doğru çıkardığı The Great Southern Trendkill ve Reinventing the Steel albümleri de müzik miraslarına büyük katkı sağladı. Ticari başarılarının yanı sıra, 1990'larda heavy metal türünün önde gelen gruplarından biri olarak Pantera inanılmaz canlı şovlarıyla tanınıyordu. Büyük başarılar elde eden grupta yıllar içinde tansiyon gittikçe yükselmeye başladı. Dimebag Darrell ve grubun solisti Phil Anselmo arasında gerilen ipler ekibi uçuruma sürükledi. Yaptıkları müzik türü konusunda fikir ayrılıklarına giden bazı üyeler orta yolu bulamadı. Buna Phil Anselmo'nun o dönemki madde bağımlılığının yarattığı sorunlar da eklenince kaçınılmaz son yaşandı. Sürecin sonunda ekip 2003'de dağılma kararı aldı. Dağıldıkları yıl Dimebag ve kardeşi Vinnie Paul, daha özgürce istedikleri türde müzik yapabilecekleri düşüncesiyle Damageplan grubunu kurdu. 8 Aralık 2004 gecesi, Damageplan, Ohio'daki Alrosa Villa'da sahne aldı. Konser sırasında Nathan Gale isimli izleyici sahneye çıktı ve Dimebag'ı tabancayla defalarca vurdu. Cinayeti işleyen şahsın sıkı bir Pantera hayranı olduğu ve Dimebag'i grubun dağılmasına sebep olan kişi olduğunu düşünerek vurduğuna dair söylentiler oluştu. Katil olay yerinde bir polis memuru tarafından öldürülmeden önce üç kişiyi daha vurarak öldürdü. Bu vahşi olay videoya kaydedildi ve görüntüler hızla internette yayıldı. Bu trajik olay ayrıca Amerika'da silahlı şiddet konusuna ve daha katı silah kontrol yasalarına duyulan ihtiyaca dikkat çekti. Etkinlik, müzisyenlerin ve sanatçıların sahnede karşılaştıkları tehlikeyi ve daha iyi güvenlik önlemlerine duyulan ihtiyacı hatırlattı. Dimebag Darrell'in ölümü müzik dünyası için trajik bir kayıp oldu. O sadece yetenekli bir müzisyen değil, aynı zamanda heavy metal camiasında sevilen bir figürdü. Dimebag'in ilham verdiği onlarca hayran ve meslektaşı onun hakkında her zaman ne kadar yetenekli bir müzisyen olursa olsun inanılmaz mütevazi bir kişiliği oluşundan bahsetti. Bu tür üzerindeki etkisi bugün hala hissedilmekte ve yeni müzisyenlere bir yol gösterici olmakta. Günün sonunda Dimebag Darrell, heavy metal türünde gerçek bir ikondu ve ölümü heavy metal topluluğu için yıkıcı bir kayıptı. Kendine has tarzı, ikonikleşmiş gitar riffleri ve sololarının yanı sıra herkesi kucaklayıcı karakteriyle Dimebag Darrel her zaman metal müzik dünyasında silinmez izler bırakmış efsanevi bir gitarist olarak hatırlanacak."} {"url": "https://www.soylentidergi.com/direnisin-sanati-iran-sinemasi-hakkinda-ilginc-bilgiler", "text": "İran sineması, dünya sinema tarihi içerisinde yer alan en eski ve etkileyici sinemalardan biridir. İran'daki politik ve sosyal değişimlerden etkilenerek gelişen İran sineması, ülkenin kültürünün önemli bir yansıması ve halkının sesi olarak kabul ediliyor. Gerçekçi hikayelere sanatsal yaklaşıma, doğal oyunculuklara, siyasi ve toplumsal konulara ve politik eleştirilere sıklıkla yer verilen İran sineması; halkın yaşadığı zorluklara ses olmakla kalmayıp, dünyanın en iyi yönetmenleri niteliğindeki ustaların izleyiciyle buluşmasını sağladı. İran kültürü, toplumu ve tarihi hakkında farklı perspektifler sunarak dünya çapında birçok yönetmen ve sinema tutkununa ilham kaynağı oldu. İran sineması tarihinde, İran devrimi öncesi ve sonrası, sinema sansürü ve direnişin sanata yansıması büyük önem arz ediyor. Bu yazımızda İran sinemasının sinema tarihine kattığı başyapıtlar ve yönetmenler hakkında bilinmesi gerekenleri listeledik. Sinema alanında köklü bir geçmişe sahip olan İran'da ilk sinema filmi 1900 yılında çekildi. İlk uzun metrajlı sessiz film olan ''Abi and Rabi'' ise 1930 yılında gösterime girdi. 1960-1970'lı yıllarda, Pahlavi'nin saltanatı sırasında geniş bir film çeşitliliği mevcuttu. Bu dönemde birçok film ödül kazandı. 1979'da gerçekleşen devrim ile İran'a İslamcı rejimin hakim olması sebebiyle bu dönemde yerel film endüstrisi neredeyse durdu. Sıkı bir denetime tabi tutulan İran sineması birçok kez sansüre uğradı. Devrim öncesi sinemadan devrim sonrası sinemaya geçiş dönemleri yenilikçi sinema hareketlerinin ortaya çıkmasına sebep oldu. İran sineması, devrim sonrası dönemde politik ve sosyal konulara odaklanarak daha gerçekçi bir yaklaşım benimsedi. İranlı yönetmenler, sansürlere direnerek İran toplumunun yaşadığı zorlukları yansıtan filmler çektiler. Tüm bunların sonucunda İran sinemasının ideolojik, tematik, gerçekçi ve derin anlatımlara sahip bir sinema olduğu kanıtlandı. İran sinemasında 1985-1990 yılları yükseliş dönemi olarak kabul ediliyor. Bu dönemde ailevi konuları ele alan filmler, siyasi ve toplumsal meselelerin önüne geçerek büyük ilgi gördü. Farabi Enstitüsü'nün de destekleriyle İran filmleri uluslararası festivallerde tanıtıldı. Abbas Kiarostami'nin Arkadaşımın Evi Nerede? filmi bu dönemde Belçika, Fransa, İtalya, İsviçre ve Hollanda'da birçok festivalde gösterime girerek İran sinemasını görünür kıldı ve birçok ödül kazandı. Kiarostami'nin Zeytin Ağaçları Altında ve Kirazın Tadı filmleri, Majid Majidi'nin Cennetin Çocukları filmi ve Jafar Panahi'nin Beyaz Balon filmi de uluslararası festivallerden ödül alan filmler arasında yer alıyor. İran sinemasınına öncülük eden hareketlerden biri olan Makhmalbaf Film Okulu, yönetmen Mohsen Makhmalbaf tarafından kuruldu. 1996 yılında, devletten destek göremediği için Makhmalbaf tarafından başta sekiz arkadaşıyla birlikte, kendi evlerinde açılan okulun amacı, genç yetenekler keşfederek İran sinemasına yetenekli sinemacılar kazandırmaktı. Okulun öğrencileri arasında Mohsen Makhmalbaf'ın kızı Samira Makhmalbaf da yer alıyordu. İran sinemasının önemli kadın yönetmenlerinden biri olan Samira Makhmalbaf'ın The Apple adlı ilk filminin Cannes Film Festivali'nde büyük ilgi görmesiyle İranlı kadın yönetmenler için bir kapı açılmış oldu. İran'da bir sinema devrimi yaratan film okulu, İran sinemasının uluslararası sinema endüstrisinde tanınmasına büyük katkı sağladı. Günümüzde Makhmalbaf Film Okulu hala faaliyetlerini sürdürerek birçok yetenekli öğrenciye sinema eğitimi veriyor. İtalyan Yeni Gerçekçilik ve Fransız Yeni Dalga hareketlerinden etkilenen İran sinemasının temel özelliklerinden biri gerçekçi yaklaşımıdır. Oyuncuların çoğu daha önce tecrübesi olmayan insanlardan seçilir ve yönetmen için önemli olan unsurlar doğallık, beden dili ve ses tonlamasıdır. Abbas Kiarostami, Asghar Farhadi, Jafar Panahi ve Mohsen Makhmalbaf gibi önemli temsilcileri olan İran sinemasına, gerçekçi filmleri ile öne çıkan Abbas Kiarostami'nin Koker üçlemesini başyapıt olarak örnek verebiliriz. Koker üçlemesi, yönetmeni Abbas Kiarostami tarafından bu şekilde adlandırmasa da sinema tarihinde üçleme olarak kabul ediliyor. İran sinemasının başyapıtları arasında yer alan bu seri Arkadaşımın Evi Nerede?, Ve Yaşam Sürüyor ve Zeytin Ağaçları Altında adlı filmlerden oluşuyor. Yıllarca yasaklar ve sansürlere karşı mücadele veren İran sineması sadece Ortadoğu sinemasının değil, dünya sinemasının da önemli bir parçası olarak ismini tarihe yazdırıyor. Zengin kültürel ve tarihi birikim, siyasi olayların etkisi, yenilikçi sinema anlayışı ve yetenekli yönetmenlerin katkısıyla İran sineması her daim izlenmeye değer. ''Makhmalbaf Film House''. http://makhmalbaf. com/. Web. 04.04.2023."} {"url": "https://www.soylentidergi.com/doga-ve-sanat-iliskisinde-ekolojik-krizi-dusunmek-ekolojik-sanatin-gucu", "text": "Daha önce hiç doğa ve sanat ilişkisini ya da doğa ve sanatın ilişkili olabileceğini düşündünüz mü? Aslında bu soruya vereceğiniz cevap pek önemli değil. Çünkü farkında olmasanız da doğa ve sanat arasındaki ilişkiye dair mutlaka bir düşünceniz olmuştur. Karşılaştığınız doğal bir varlığa ya da unsura hayran kalmış, onun ne kadar sanatsal göründüğünü düşünmüşsünüzdür. Tam tersini söylemek de mümkün. Elbette doğa sanatı, sanat ise doğayı içerir. Doğa sanatsal üretime kaynak oluştururken, sanat doğanın bir temsilini sunar. Ancak sanat ve doğa arasındaki ilişki bundan ibaret değil. Doğa ve sanat arasındaki ilişkiye daha politik bir çerçeveden bakmak mümkün. Bu bakış açısı bugün önümüzde duran çevresel bozulum, iklim krizi; su, hava, gürültü kirliliği veya atık sorunu gibi birçok çevresel problemin yarattığı sonuçlardan bizi kurtarabilir. Öyleyse eko-eleştirel sanatın doğayla kurduğu ilişkiye göz atabiliriz. Sanat yalnızca doğanın temsili değildir, aynı zamanda doğayı anlamanın bir yolu olarak değerlendirilebilir. Tam bu noktada ekolojik kriz bağlamında sanatın bize neler söyleyebileceğini düşünmek mümkün. Eğer sanatı doğayı anlamanın, kavramının bir yolu olarak ele alabilirsek ekolojik krizi anlamak ve onunla mücadele etmek için bize sağlayacağı olanakları tartışabiliriz. Bugün içinde yaşadığımız -tüm diğer canlılarla birlikte- gezegen ekolojik kriz ile karşı karşıya. Dahası bu kriz artık gelmekte olan bir sorun değil tam olarak içinde yaşadığımız bir süreç. Bu süreç doğayı ve doğanın tüm bileşenlerini tükenişe doğru sürüklüyor. Üstelik bu sürecin ortaya çıkaracağı maliyetler, yükler ya da zararlar geri döndürülemez görülüyor. Bunun önüne geçmek için ise atılan adımlar ikna edici değil. Ancak dünyanın her yerinde birçok yerel topluluk, sivil toplum kuruluşları, sanatçılar, bilim insanları ve daha nicesi ekolojik krizinin önlenmesi adına önemli mücadeleler yürütüyorlar. Bu yazıda odaklandığımız mücadele alanı ise sanatçılarla ilgili. Doğa ve sanatın yakın ilişkisine dönecek olursak hem doğanın hem de sanatın yaşamın tam merkezinde konumlandığını görürüz. Bu 'yaşam' insan türünün toplumsal ve doğal yaşamının ötesinde tüm canlı yaşamını kapsar. Bu bağlamda ekolojik krizi, yaşamı tehdit eden ve baskılayan bir süreç olarak ele alabiliriz. Ancak ekolojik kriz tüm gerçekliğiyle karşımızda durmasına rağmen buna dair toplumsal bilincin ya da farkındalığın bu denli açık olmadığını söyleyebiliriz. Sanat ve sanatçının bu kriz karşısındaki rolü tam olarak bu noktayla ilişkili. Gerçeklik her zaman görünür değildir. Sanat ve sanatçı gizli gerçekliği ortaya çıkarmak adına önemli bir işlev gösterir. Görünenin değil, görünenin ardında olana dair ışık tutar. Bu ışık yanlış bilincin yarattığı bulanıklıkları ortadan kaldırır ve gerçekliğin farkına varmanın yeni yollarını yaratır. Bu durum ekolojik krizle mücadele etmek için ortak bir bilincin gelişmesinin itici gücü haline gelir. Bu sanatın ve sanatçının dönüştürücü gücünün bir göstergesidir. Sanatın ve sanatçının bu işlevine dair bazı örneklere bakarak bu meseleyi kavramayı kolaylaştırabiliriz. Yukarıda gördüğünüz çalışma Alexis Rockman'ın bir çalışması. Rockman sinematik yağlı boya çalışmaları ile çevresel bozulmanın gölgesindeki dünyayı distopik bir biçimde gözler önüne seriyor. Bu çalışma, küresel ısınmadan kaynaklı olarak su altında kalma riski taşıyan Brooklyn sahilini tasvir ediyor. Chris Jordan'a ait olan bu eserde Amerikalı sanatçı, kitlesel tüketimin doğal çevreyi nasıl bozduğunu gözler önüne sermeye çalışıyor. Bunu yaparken sanatsal bir araç olarak fotoğrafı kullanan Jordan, elektronik atıklardan plastik kirliliğine kadar geniş bir çerçeveyi gözler önüne seriyor. Bu aynı zamanda fotoğrafın merceğini istatiksel bir dayanakla birleştiren bir çalışma alanını oluşturuyor. Jordan'ın yukarıda alıntılanan fotoğrafı Midway Adaları'ndaki albatros yavrularının trajik durumunu tüm açıklığıyla gösteriyor. Chris Drury ise eleştirel sanatçılara verilebilecek örneklerden bir diğeri olarak karşımıza çıkıyor. Drury'nin yukarıdaki çalışması Wyoming Üniversitesi kampüsünde yer alıyor. Drury bu sarmalı yaparken böceklerin öldürdüğü çam kütükleri ve kömürden yararlanıyor. Bu çalışmasında Drury fosil yakıtların doğaya verdiği zararı ve iklim değişikliğinin etkilerini gözler önüne sermeye çabalıyor. Çarpıcı çalışmalardan biri olan bu sergi Judith Hersko'nun eserlerinden oluşuyor. Hersko, bilim ve görsel sanatların iş birliğini önemseyen bir sanatçıdır ve Çözülmenin Yedi Günü adlı sergisi ise, artan karbondioksit emisyonlarının okyanuslar üzerindeki asitleştirici etkisini gözler önüne seriyor. Hersko, bunu yaparken insan bedeni ve doğa arasında bir ilişkisellikten yararlanıyor ve yok olmaya yüz tutmuş deniz yaşamını insan bedeni üzerinde görselleştirmeye çalışıyor. Düşük oksijenli suda karbondioksit tankına bağlı, deniz kabuklarından yapılmış insan kalbi ve akciğerinin kademeli olarak çözündüğünü ve yok olduğunu görmek mümkün. Sanat ekolojik krizin yıkıcı etkilerinden olumsuz yönde etkilenen tüm yaşamı dönüştürmeye, daha iyi yönde inşa etmeye ve yeni ve adil olasılıkların kapısını aralamaya dair bir mücadele alanı yaratmaya yardımcı oluyor. Bunu yaparken diğer mücadele alanlarını -bilim, toplumsal hareketler, sivil toplum kuruluşları vd.- beslemeyi ve tamamlamayı da başarabiliyor. Ekolojik krizden yaşamın her parçasının etkileneceği ve adil dönüşümün kaçınılmaz olduğu gerçeği önümüzde dururken sanat geleceğe dair bir umudun yeşermesine yardımcı oluyor. Elbette sanatçılardan dünyayı tek başlarına değiştirmelerini beklemek akıllıca olmaz. Ancak ortaya koyduklarıyla politik bir angajman sağlayabilir. Bu durum sarsıcı, yıkıcı, huzur bozucu ve rahatsız edici olabilir. Aslında sanatın hem yaşadığımız gezegen hem de tüm canlı yaşamı için sağlayabileceği fayda şudur: Alışılmış söylemlerin, düşüncelerin ya da açıklamaların dışına çıkmak. Sanat, güç yüklü sistemlerin hakim ancak yanıltıcı söylemlerini yapıbozumuna uğratabilir ve bu sayede ekolojik kriz karşısında direnmek için ne yapmamız gerektiğine dair bir bilincin gelişmesine yol açabilir. Yani sanatın doğayla kurduğu bu ilişki bakmamıza, görmemize, anlamamıza ve harekete geçmemize yardımcı olabilir. Sanatın ilgi çekiciliği eleştirel, onarıcı ve iyileştirici bir tutumla birleştiğinde ihtiyaç duyulan dönüşüme daha yakın olabiliriz. Lippard, Lucy, Desceibing the Insdescribable: Art and the Climate Crisis. The Routledge Companion to Contemporary Art, Visual Culture, and Climate Change, Editör: Demos, Scott ve Banerjee, New York: Routledge, 2021."} {"url": "https://www.soylentidergi.com/donadona-kac-bilet-satildi", "text": "2022 yılında çekimleri tamamlanan ve geçtiğimiz sene İstanbul Film Festivalinde prömiyerini yapan Donadona, hiç vizyona girmemiş haliyle ilk kez geçtiğimiz 5 Mayıs'ta MUBI'DE yayımlandı. Filmin senaristi ve başrol oyuncusu Ahmet Kürşat Öçalan, ünlü olmadan önceki son adımda yaşadığı zorluklardan da yola çıkarak, kendi ilgi alanı içerisinde çok kısa sürede yazdığı senaryoyu Yönetmenler Kaan Arıcı ve İsmet Kurtuluşla birleştirmesinin ardından, ortaya kolektif bütünler içerisinde Donadona çıkmıştır. Senarist Kürşat, eserde birçok oyuncunun otobiyografik hikayesinden bahsetmesinin yanı sıra, oyuncu olma yolunda çekilen zorluklardan ve işleyişin eleştirisinden de bahsediyor. Bilinen dünyanın bilinmeyen hallerinin yansıtıldığı bir dram filmi olan Donadona, yönetmenlerin anlatısı üzerine 2 hafta gibi kısa bir sürede, ağırlıklı olarak Semaver Kumpanyada, çok kısıtlı bir bütçe ve çok küçük bir ekiple çekilmiştir. Eserin oyuncu kadrosundan bahsedecek olursak: Ahmet Kürşat Öçalan Elif Gizem Aykul Erdem Sakalıbüyük ve Can Yılmaz kadroyu oluşturan isimlerdir. Hikaye anlatımı olarak Ali Ilıksüt'ün, partneri Ceren ile sergilediği tiyatro performansı ön planda olmak üzere, her geçen gün eksilen izleyici sayısıyla oyunculuk kariyerlerini ip üstünde tuttukları motivasyon sayesinde idame ettirmeye çalışmaları anlatılır. Özellikle Ali Ilıksüt'le karşımıza çıkan kaç bilet satıldı? repliği, aslında gerçek dünyada da sürekli audition'a, reklam çekimlerine giden ve yıldızı sistemin işleyişinden kaynaklı parlayamayan oyuncuların gerçek yaşanmışlıklarının da bir yansımasıdır. Özellikle audition'larda seçilen oyuncuların neye göre seçildikleri, bu ayırımın bireyin fiziksel özelliklerine mi, yeteneğine mi yahut da benzeri farklı parametrelere göre mi seçildiği konusu oldukça sık eleştirilmiştir. Ek olarak film ekibinin MUBI aracılığı ile gerçekleşen söyleşisinde, Kürşat Öçalan'ın film içerisinde karşımıza çıkan çekimler için yaptığı açıklamada Cast'ı çeken oyuncunun da çekim esnasında gösterdiği reaksiyon, audition'ı veren oyuncunun motivasyonuna da birebir etki eder niteliktedir. yorumunu vermiştir. Yani adı çok bilinmeyen ya da belirli bir çevre eksiği olan ancak bunların yanında hayalleri olan ve bu uğurda tutkuları, istekleri ve en önemlisi yetenekleri olan oyuncuların duyduğu ve gözle görülür şekilde hissettiği bu motivasyon biçimi, toplumda bir çok insanın bir noktadan sonra kendi istedikleri işleri bahsettiğimiz bu nedenlerden de kaynaklı olarak bıraktıklarını ve tıpkı film içerisindeki Ali Ilıksüt örneği gibi, hayatları boyunca sevmedikleri bir mesleği yapmak zorunda kalmaları, sosyolojinin yalın üslubuyla ve ince mizah öğeleriyle oldukça doğal bir biçimde anlatılmıştır. Görünenin aksine oyunculuk o kadar da ihtişamlı bir şey değildir. İncelediğimiz bu eserde aslında bu süreçte yaşanan azim, istek ve istikrar anlatılıyor. Gerçekten ekranda fazla görünemeyen ya da çok bilinmeyen bir sima değilseniz bu meslek adına hayat sizi gerçeklerle yüz yüze, bir başınıza bırakıyor. Donadona'da anlatılan kırılgan, histerik anlatımlar da bu gerçekliklerle ortaya çıkıyor. Neticede başarılı olan oyuncu ve yönetmeni herkes takdir ediyor ancak gün yüzüne çıkamazsanız bu durum oyuncu açısından psikolojik bir baskıyı beraberinde getiriyor. Bu durumda da başarısız hissetmek ve bırakmak hayallere giden yolda muhtemel bir son olarak karşımıza çıkıyor. Film içerisinde de bahsettiğimiz bu öğelerin birebir karşımıza çıkması bakımından, aslında insanlar biraz kendi kaderini de kendisi belirliyor yorumlamasını yapabiliriz. Neticede hiçbir işte kolay başarı elde edilemez. İnsan, o alanda kendi motivasyonunu ve azmini koruyabildiği kadar hedefine ulaşır. Hazır motivasyon konusu açılmışken yönetmenlerimizin ve senaristin bu filmi yaparken kendilerine edindikleri motivasyonlarından da bahsedelim. İncelememizde sık sık bahsettiğimiz hayalleri uğruna çaba gösteren ancak hakikaten bu sektörün getirisi olan bu gibi sorunların verdiği etkiyle bu hayallerini yarıda bırakan oyuncular ya da onların meslektaşları aslında bu filmin çekilme motivasyonunu sağlıyor. Yani olmayan bir şeyin yaratılmasından ziyade gerçekten yaşanan bir problemin aktarılması ve bir noktada bu durumun bireysel bir dert haline dönüşmesini ele alarak böyle bir proje yürütülüyor. Aynı şekilde sadece oyuncular değil, yönetmenler de mezun olduktan sonra bir şey yapabilecek miyiz? gayesiyle yaşıyorlar. Dolayısıyla yönetmenlerin de aktarımları doğrultusunda yapmak istemek ve topluma bu sıkıntıların herkes için var olduğunu gösterebilmek onlar için en büyük motive kaynağı haline geliyor. Bunların dışında filmin içerisinde üst anlatıma sahip bazı olaylar da var. Örneğin Can karakterinin önce Ali'yi, sonra da Ceren'i yolda görüp çevirmesi gibi. Can, Ali ve Ceren'in tiyatrodan eski arkadaşları olmasına rağmen yeni ünlü olmuş bir yetenektir. Ancak her iki sahnede de yaşanan diyaloglardan anlıyoruz ki Can'da ben başarılı bir aktörüm egosu oluşmuştur. Halbuki çaka sattığı insanalar daha düne kadar aynı sahnede yer aldığı arkadaşlarıdır. Aslında Can karakteri genel hikayedeki anlatılan olaylardaki popüler oyuncuyu ve onun oluşturduğu kimliği temsil eder. Herkese bu egoyla yaklaşan Can'ın ünlü olmadan evvelki yaşantısını ise en iyi şahitler olarak Ali ve Ceren bilir. Bir diğer üst anlatıma sahip olay ise Ali'nin oyuncuyum dediği zaman oluşan tepkilerdir. Ali'nin arkadaşlarıyla yemeğe çıktığı sahnede yaşanan diyaloglar, oyuna gelmeyen yakın arkadaşların bulduğu bahaneler ve söylenmek için söylenen sen kendi hayalinin peşinden koştun cümlesi ve yine bununla benzer olan bir başka sahnede Ali'nin turizm sektöründe işe girmesinin ardından çalışma arkadaşına oyuncuyum dediği zaman kadının öyle mi, kimleri taklit edebiliyorsun? demesi aslında Ali'ye karşı dışarıdan gelen psikolojik baskının da yansıtılmasını sağlıyor. Ek olarak bu sahneler, toplumumuzun tiyatro sanatına ve oyunculuğa olan bakış açılarından bir nüans da sunuyor. Senaryosunu A. Kürşat Öçalan'ın yazdığı ve Yönetmenliğini Kaan Arıcı ve İsmet Kurtuluş'un yaptığı bağımsız bir yapım olan Donadona filmini ve film ekibinin gerçekleştirdiği söyleşiden ortaya çıkan anlatımları sizler için analiz ettik ve değerlendirdik. Tüm dünyada yalnızca MUBI Türkiye'de yayımda olan Donadona'ya yine MUBI'den ulaşabilirsiniz."} {"url": "https://www.soylentidergi.com/dont-look-up-felaketler-olur", "text": "Yönetmenliğini ve senaristliğini Adam McKay'in yaptığı kara komedi türündeki film Neflix'in 2021 yılında en çok beklenen, merak edilen işlerinden biriydi. Nihayet izleme şansı bulduk. Film çekilmeye başlamadan bile yıldız kadrosuyla dikkati üstüne çekmeyi başarmıştı. Leonardo DiCaprio, Jennifer Lawrence, Meryl Streep, Jonah Hill, Timothee Chalamet, Cate Blanchett, Ariana Grande, Himesh Patel'in yer aldığı film, yaşadığımız dönemi eleştirmek için yapılmış bir hicivdir diyebiliriz. Altın Küre'de En iyi komedi-müzikal dalında erkek oyuncu, kadın oyuncu, senaryo ve film olarak dört adet adaylığı mevcut. İklim krizine yönelik olarak çekilen filmin kadrosunda Leonardo DiCaprio'yu görmek şaşırtmadı tabii. Herkesin bildiği üzere kendisi bu konuyla yakından ilgili. Her fırsatta bağış yapmak bir tarafa, tam bir aktivist olarak doğayı korumaya dair ne varsa gönüllü olarak içinde bulunuyor. Filmin oyuncularının her birinin, yıldız birer oyuncu olması boşuna değil. Film, tarz olarak absürtlüğü benimsediği için oyuncuların yetenekleri, mimikleri kusursuz şekilde ekrana yansıyor. Filmde Kate Dibiasky bir kuyrukluyıldız keşfeder, ancak kuyrukluyıldız dünyaya doğru hızlı bir şekilde yaklaşmaktadır. 6 ay sonra %98 civarında bir oranla dünyaya çarpacaktır. Bunun farkına varıldığında, Dr. Randall Mindy ve Kate alarma geçerler. Amerikan Başkanı'yla görüşme talep ederler. Ancak yedi saat beklemelerine rağmen görüşme gerçekleşmez. Ertesi gün görüşmeyi başardıklarında da ne başkan ne özel kalemi onları ciddiye almaz. Ellerindeki bilgiyi televizyon aracılığıyla halka sızdırmaya karar verirler. Amerikan Başkanı rolünde Meryl Streep'i izliyoruz. Her rolünde olduğu gibi kusursuz bir oyunculuk sergiliyor. Mizahi dil kullanımı seçilerek yazılan senaryoda adeta Donald Trump profili sunulmuş. Aynı beceriksizlik, aynı vizyonsuzluk, aynı eril tavırlar, aynı bencillik ve daha nicesi diyebiliriz. Gezegen bunca zamandır erkeklerin yönetiminde olmasına rağmen, dünyayı felakete götüren başkanın kadın olması dikkatlerden kaçmıyor. Belki kasıtlı bile yapılmamıştır, ancak bu seyircinin gözünden kaçmayan bir ayrıntı olarak not düşülebilir. Leonardo DiCaprio'nun hayat verdiği bilim insanı rolü de farklı yolla, ama benzer absürtlükten payını almış. Filmde normal bir insan profiline rastlamak zor, ama mümkün. Cate Blanchett'in canlandırdığı Brie Evantee karakteri adeta onun için yazılmış. Fiziksel olarak güçlü ve maskülen rollere en yakışan oyunculardan biridir. Seyirci karşısına geçtiği her rolde heyecan yaratan ve işini layıkıyla yapan mükemmel bir oyuncu. Buradaki televizyon programcısı rolü ve rolünün getirdiği hedonist tavırları hayran bırakıyor. Jennifer Lawrence'ın neredeyse normal diyeceğimiz absürtlükten uzak karakteri, Beyaz Saray'da kraker ve su için ondan alınan 10 dolara olan takıntısıyla, karakter benzerliği açısından işleri normalde döndürüyor. Timothee Chalamet'in filmdeki kısa süren varlığına rağmen, filme tat kattığını da belirtmek gerekir. Yine adından övgüyle bahsedeceğimiz Jonah Hill'e gelirsek; Başkanın özel kalemi ve öz oğlu olarak karşımıza çıkıyor. Fazlasıyla maddeci ve bencil birini oynadığını söyleyebiliriz, ama filmin finalinde anlıyoruz ki; ondan daha bencil biri daha var: Amerikan Başkanı, yani annesi. Bir de Bill Gates bozması zengin bir karakter mevcut. Filmin bütün absürtlüğüne rağmen seyirciden sempati kazanamayan biri olduğunu söyleyebiliriz. Film bitmeyen mizah diliyle keyifli anlar yaşatmasına rağmen, filmde genel olarak seyirciyi düşünmeye iten bir toplum eleştirisi mevcut. Dünyanın 21. yüzyılda ne durumda olduğunu kaygıyla takip ediyoruz. Dr. Mindy'nin asosyal tavırlarına rağmen, ondan bir televizyon yüzü yaratmalarını, çarpık şöhretlenme fikrinin dürüst insanları bile etkisi altına alabileceğinin güzel bir örneği olarak izliyoruz. Yine de yönetmen o kadar da ileri gitmemiş ve bir noktada herkes dejeneredir gibi bir klişeden çıkıp iyi bir adamı iyi olarak bırakma fikrini benimsemiş. Gerçeği savunan bilim insanlarının, o gerçekleri insanlara ulaştırmaya çalışıp başarısız oluşlarındaki fiziksel ve ruhsal patlamalarından sonra, kafalarına çuval geçirilip FBI tarafından ortadan kaybedilmeye çalışılmaları fikri keyifli ve yine ustaca yapılmış bir hiciv şekli. Dünya sekiz milyarın değil 3,5 ya da belki 13 kişinin söyledikleriyle dönüyor, ancak günün sonunda zarar gören insanlığın bütünüyken, her şeyden kolaylıkla sıyrılmayı başaran yine o 3, 5 ya da belki 13 kişilik azınlık oluyor. Bu bir felaket filmidir demek hem doğru hem yanlış bir tanım olabilir, çünkü insanların felaket temalı filmlerden beklediğini yeterince karşılamıyor. Ancak bir taraftan da insanlığın kendi kendini mahvedişine yönelik, komedi öğeleriyle donatılmış bir felaket filmidir de diyebiliriz. Bu klasik Amerikan Başkanlarının kahraman olup diğer herkesle birlikte ölmeye gittiği filmlerden değil. Bu o göz boyayan kahramanlık hikayelerinden daha absürt gibi görünen daha gerçekçi bir hikaye. Ufak bir bilgi: Film bittikten sonra izlemeye devam edin, çünkü filme dair iki sahne daha var."} {"url": "https://www.soylentidergi.com/dunya-edebiyatinin-en-etkileyici-20-kadin-yazari", "text": "Edebiyat tarihi, dünya çapında edebiyat kültürüne fazlasıyla katkıda bulunan olağanüstü kadınlarla doludur. Sosyal kısıtlamaları ortadan kaldıran bu inanılmaz yetenekli kadınlar yazdıkları romanlar, şiirler ve yazılarla; yaşamları ve zamanları hakkında yüreklerini ortaya koydular. Biz de bu yazarlardan 20 tanesini sizler için derledik. Keyifli okumalar! Jane Austen en çok Sense and Sensibility, Pride and Prejudice ve Emma gibi popüler romantik kurgu romanlarıyla tanınır. Austen'in çalışmaları, tarihsel bağlamı ve edebi tekniklerdeki ustalığı nedeniyle akademisyenler ve eleştirmenler için akademik çalışmanın odak noktasıdır. Austen, edebi gerçekçilik, sosyal yorum ve 18. yüzyıl ve 19. yüzyıl kadınlarının zorlayıcı hikayelerini anlatan teknikleri kullanmasıyla İngiliz edebiyatını büyük ölçüde etkilemiştir. Bronte, az sayıda yayımlanmış eseri olmasına rağmen, yazdığı eserlerde ezilen kadınların gündelik mücadelelerini ön plana çıkararak hem edebiyat dünyasında hem de toplumda önemli bir yankı uyandırmıştır. En meşhur eseri Victoria dönemi İngilteresinde farklı sınıftan iki kişi arasındaki bir aşkı anlatan Jane Eyre romanıdır. A Vindication of the Rights of Women adlı eseriyle bilinen Mary Wollstonecraft, toplumun kadınları ev işi yapmaya mahkum daha zayıf bir cinsiyetten ziyade insan olarak görmesi gerektiği ve bu sayede erkeklerle eşit bir eğitim alabilecekleri fikrini desteklemiştir. A Vindication of the Rights of Women feminizmin çığır açan eserlerinden biridir. Dedektif romanlarının efsane isimlerinden, İngiliz polisiye yazarı Agatha Christie, tüm zamanların en çok satan kadın yazarı ve eserleri en çok tercüme edilen bireysel yazardır. Ustaca yazma becerileri ve iyi geliştirilmiş karakterlerle şüpheli bir kimliğe sahip olay örgüsü oluşturma yeteneğiyle günümüzün en meşhur kadın yazarlarındandır. Christie sadece polisiye yazarların yolunu açmakla kalmamış, aynı zamanda her türden kadın yazarlara da aynı şeyi yapmaları için ilham vermiştir. Alica Walker, The Color Purpleın yazarı, Pulitzer Kurgu Ödülü'nü kazanan ilk Afrikalı-Amerikalı kadın unvanına sahiptir. Walker'ın yazarlık kariyeri çoğunlukla ırk ve cinsiyet eşitsizliğine odaklanmıştır. Eserleri, onu dünyanın dört bir yanındaki Afrikalı-Amerikalılar ve kadın okuyucular arasında saygın bir figür haline getirmiştir. Günümüzün en çok okunan kadın yazarlarından biri Rowling, popüler Harry Potter serisi ile bir nesil çocuğa okuma konusunda heyecan duymaları için ilham verdi. Kitapları ayrıca okuyuculara sosyal, ahlaki ve politik bir temelde ilham verdi. Yetişkin yaşamının çoğunda depresyonla mücadele eden Sylvia Plath, Amerikalı bir şair, romancı ve kısa öykü yazarıdır. Yarı otobiyografik romanı Sırça Fanus, okuduktan sonra uzun süre sizinle kalmaya mahkumdur. 20. yüzyılın feminist yazarlarının öncüsü olarak kabul edilen Kate Chopin, yetişkinlerin yanı sıra çocuklar için de kısa öyküler yazdı. The Awakening en önemli eserlerinden biridir. Kamala Das olarak da bilinen Kamala Surayya, tanınmış bir Malayalı şair ve kısa öykü yazarıdır. Kadın cinselliğine açık ve dürüst bir yaklaşımla, herhangi bir suçluluk duygusu içermeyen güçlü yazıları genellikle Sylvia Plath'ınkiyle karşılaştırılır. Kanadalı yazar Margaret Atwood, Booker Ödülü sahibidir ve en çok The Handmaid's Tale ve The Blind Assassin adlı romanlarıyla tanınır. Ayrıca Odysseia Destanı'nın yeniden yazımı olan The Penelopiad kitabıyla destanlardaki ataerkil anlatımı eleştirmiştir. Orange Kurgu Ödülü sahibi Zadie Smith'in en beğenilen eserleri arasında İnci Gibi Dişler ve NW Londra yer almaktadır. Ayrıca 2003 yılında Granta'nın En İyi 20 Genç Yazar listesine dahil edilmiştir. Azar Nafisi'nin Reading Lolita in Tehran adlı romanı, onun edebi dehasını yansıtmaktadır. İran'da otoriteyle karşı karşıya gelen peçe altındaki genç kadınların düşüncelerine dair fikir vermektedir. Reading Lolita in Tehran 117 hafta boyunca The New York Times En Çok Satanlar listesinde kalmış ve birçok edebiyat ödülü kazanmıştır. Amerikalı yazar Harper Lee, en çok 1960 Pulitzer ödüllü Bülbülü Öldürmek adlı romanıyla tanınır. Lee'nin yayımlanan tek kitabıdır, ancak eleştirmenlerce beğenilen ve çok satan kitap kendi başına oldukça etki yaratmıştır. Kitabın çoğu otobiyografiktir ve Lee, Güney'de büyüyen bir çocukken gördüklerini detaylandırmıştır. Bu güçlü hikaye, Derin Güney'deki ırksal eşitsizlik ve adaletsizliği gözler önüne sermiştir. Maya Angelou, tartışmasız tarihteki en ünlü Afrikalı-Amerikalı otobiyografi yazarlarından biridir. Angelou, tartışmalı hayat hikayelerini utanç veya sansür olmadan paylaşmıştır. Samimiyeti ve benzersiz edebi tarzı, tüm kadın yazarların sınırlarını zorlamış ve otobiyografilerin çehresini tamamıyla değiştirmiştir. Fatima Bhutto, Pakistanlı şair, yazar ve siyasi eylemcidir. En beğenilen eserleri, Whispers of the Desert adlı bir şiir koleksiyonu ve Songs of Blood and Sword başlıklı bir anı kitabıdır. Elizabeth Gaskell, Viktorya Dönemi İngilteresinin en önemli kadın yazarlarından biridir. Yazılarında, sadece işçi sınıfının kötü durumunu değil; aynı zamanda zor ve hoş olmayan sosyal sorunları konu almıştır. En önemli romanlarından olan Mary Barton, 1839 bunalımı sırasında çaresizliğe düşen işçi sınıfı bir ailenin hikayesidir. Gaskell, ayrıca bize Mary'nin sadece alt sınıf değil; kadın olarak da karşılaştığı sorunları anlatır. Julia Kristeva, Bulgaristan doğumlu Fransız psikanalist, eleştirmen, romancı ve eğitimci, yapısalcı dilbilim, psikanaliz, göstergebilim ve felsefi feminizm alanındaki yazılarıyla tanınır. Kristeva'ya göre, erkek özne; kadınsa nesne durumundadır. Nesne yani kadın, özne olan erkeğe göre değişkenlik göstermektedir. Kristeva, bu durumun değiştirilmesi gerektiğini savunmuştur. Dil felsefesine en önemli katkısı, dilin semiyotik ve sembolik yönleri arasındaki ayrımdır. Simone de Beauvoir, Fransız feminist yazar, entelektüel, varoluşçu filozof ve politik eylemcidir. Pek çok roman, deneme ve biyografi yazmıştır, ancak çoğunlukla 1949'da yayınlanan ve The Second Sex adlı kitabıyla tanınır. The Second Sex'te kadınların ikinci ve daha zayıf cins olarak görülmesini ve maruz kaldıkları baskıyı öne sürer. Kadının özünü bağımlılık olarak inşa etmek için ataerkilliği eleştirmiştir. Kadının her zaman Öteki, erkeğin ise her zaman Ben olduğu iddia edilirken; Simone de Beauvoir, bu eşitsiz karşılaştırmayı ve erkeğin toplumsal gücünü yıkmıştır. Fransız feminist, filozof, dilbilimci, psikanalist ve kültür kuramcısı olan Luce Irigaray, Beauvoir, Freud ve Lacan'dan etkilenerek feminist kuramlara yeni bir bakış açısı getirmiş ve ecriture feminine kavramını öne sürmüştür. Tüm edebiyat ve konuşmalar fallus merkezli bir dile dayandığını, çünkü fallik sahibi insanlar her zaman üstün göründüğünü ve kadınların kendi dillerini yaratmaları gerektiğini savunmuştur. Ayrıca kadınların ataerkil baskıdan kurtulmaları için kendi aralarında dayanışma oluşturmaları gerektiğini; ve bu dayanışmanın en başta da anne-kız arasında sağlanması gerektiğini söylemiştir. Feminizm alanında eserleri vardır. Ve daha sayamadığımız birçok kadın... Biz bu listede sadece 20 tanesini konu alabildik ama yazdıklarıyla hayatımıza dokunan birçok kadın olduğunun farkındayız. Ve yazın erkekler ne der diye düşünmeden yazın. diyen Virginia Woolf'un izinden giden, başkalarına ilham olan, yazan ve okuyan tüm kadınların kadınlar günü kutlu olsun!"} {"url": "https://www.soylentidergi.com/dunya-tarihinde-onemli-donum-noktalari", "text": "Savaşlar, buluşlar, yıkımlar, katliamlar, hastalıklar ve daha fazlası... Dört buçuk milyar yaşında olan Dünya'nın başına gelmeyen kalmadı diyebiliriz. İnsanlığın vermiş olduğu doğru ya da yanlış bir kararın dünya düzenini değiştirebileceği ihtimali kulağımıza gülünç gelse de dünya tarihi buna göre şekillenmiştir. Bu olaylar, son derece önemli bir etki bırakmakla beraber etkisini hala yaşatmaktadır. Ancak genel itibariyle kötümser yaklaşmamak da gerekir. Nitekim içinde yaşadığımız bu eşsiz dünyada her zaman kötü olaylar yaşanmamıştır. Aksine günümüzde yaşanmışlığına ve bulunuşuna teşekkür edeceğimiz birçok vakalar da yer almaktadır. Dünyada meydana gelen, günlük yaşantımızda hala etkisi altında olduğumuz ve gelecekte de olacağımız 10 olayı sizler için derledik. Tarihte en güçlü silah olarak bilinen atom bombası, atıldığı yeri yakıp yıkmakla kalmıyor aynı zamanda yıllar boyu yaydığı radyasyon sebebiyle o bölgeyi kullanılamaz hale getiriyor. Bu güçlü ve kullanıldığında felaket yaratan silahın mucidi kesin bir isme sahip değil. Atom bombasını geliştirmek için yapılan Manhattan Projesi atılan ilk adım olarak tarihe geçmiştir. Projenin başında yer alan Robert Oppenheimer, atom bombasının bulunuşundan sonra kullanılmasına karşı çıkmış ve suçluluk duyduğuna dair açıklamalarda bulunmuştur. İkinci Dünya Savaşı sırasında Amerika Birleşik Devletleri 6 Ağustos 1945 yılında Japonya'nın Hiroşima ve Nagazaki eyaletlerine attığı atom bombaları ile on binlerce insanın ölümüne sebep olmuştur. Bombanın düştüğü bir buçuk kilometre alan dümdüz olmuş, ilk aşamada seksen bin ikinci aşamada ise yüz kırk bin insanın ölümüne yol açmıştır. Olayın üzerinden 77 yıl geçse de atılan atom bombaları, o bölgede yaşayan insanların sağlıkları üzerinde hala etkisini göstermektedir. Farklı zamanlarda gerçekleşen iki büyük savaşın tüm dünyayı etkilemesi sebebiyle adları Dünya Savaşları olarak tarihe geçmiştir. Birinci Dünya Savaşı 4 yıl, İkinci Dünya Savaşı ise tam 6 yıl sürmüştür. Bu süre zarfı boyunca insanlar kıtlık ve yoksulluk çekmiş, hastalık ve ölümlerle uğraşmıştır. Ülkeler birbirlerini uluslararası sahada birer tehdit olarak görülmüştür. Toplam 100 milyon sivil ve askerin öldüğü bu iki savaş sonucunda tüm dünyanın dengesi değişmiştir. Ülkeler verdikleri kayıplardan sonra tekrar toparlanmak için birbirlerine güvenmek zorunda kalmışlar ve çeşitli anlaşmalarla bir araya gelmişlerdir. Zamanında ülkelerin vermiş olduğu ağır kayıplar sonucu savaşı artık son çare olarak görmesi kaçınılmazdır. Rönesans, diğer bir anlamıyla yeniden doğuş, 15. ve 16. yüzyılda gelişmiştir. Edebiyat, sanat, düşünce ve bilim üzerinde gelen yeni gelişmelerin habercisi niteliğindedir. Bütün Avrupa'yı etkisi altına alan düşünce çeşitliliği sayesinde eğitim ve öğretimin önemi artmış, deney ve gözleme dayalı çalışmalar gelişmiş, dine dayalı skolastik düşünce yıkılmıştır. Aynı zamanda doğanın anatomisi hakkında çeşitli incelemeler ortaya çıkmış, insanlar yaşadığı evreni keşfetmeye başlamıştır. İnsanlığın sorgulama gücünün artması ile dini inançlar ve kilise geri plana atılmıştır. Bu sebeple Rönesans Dönemi din adamları tarafından olumlu karşılanmamaktadır. Rönesans devrimiyle beraber geride kalan dinsel ögeler ve kilise kavramı, Reform Dönemi ile beraber geliştirilmiştir. Reform, kelime anlamıyla yeniden şekil vermek, din adamlarının kendi çıkarlarına göre hareket etmesi, kilisenin halkı umursamadan davranması ve Rönesans ile beraber yetişen aydın düşüncenin din kesimini eleştirmesi sonucu ortaya çıkmıştır. Martin Luther'in öncülüğünü yaptığı bu değişim döneminde yeni mezhepler ortaya çıkmış, din adamlarına saygı azalmış, kilisenin halka iyi bir yansıma verebilmesi için çeşitli sosyal kurumlar açılmıştır. Savaşların, kaosların, yıkımların ve daha birçok olayın sebebi olan para, günümüzde en büyük güç göstergelerinden bir tanesi olarak karşımıza çıkıyor. Eski dönemde insanlar takas adlı bir değiş-tokuş yöntemi ile eşyalarını birbirlerine veriyorlardı. Anadolu'da yaşayan Lidyalılar parayı bularak bu sisteme son verdiler. Lidyalılar, paraya çekiçle darp ederek şekil veriyorlardı. Günümüzde paranın üretim yapıldığı yere darphane denmesinin sebebi de bu olduğunu arşivlerden görebiliyoruz. Kağıt paranın bulunuşu ise Çin'de gerçekleşti. Kısa bir süre sonra ise yazılı senet sistemi oluşmaya başladı. Paranın hızlı bir şekilde büyüyüp gelişmesiyle ticaret de gelişti. Dünya ekonomisinde büyümeler fark edildi, rekabet ortamı oluştu. Nazi ideolojisinin kurucusu olan Adolf Hitler tarih sahnelerine acımasız, hırslı bir kişilikle yansımaktadır. Özellikle siyasette adını sıklıkla duyduğumuz Hitler, oldukça sert, baskıcı politikalar izliyordu. Uluslararası sahada yayılmacı politikalarıyla Polonya'ya girerek İkinci Dünya Savaşı'nın başlamasına vesile olmuştur. Aynı zamanda Yahudilere karşı uyguladığı sert politikalar, ülkenin ikiye ayrılmasını sağlamış ve tüm dünyada yankı uyandırmıştır. 1935 yılında ortaya çıkan Nüremburg Yasası ile Yahudi vatandaşların artık Alman vatandaşı sayılmaması ve hiçbir yasal haklarının bulunmaması Hitler'in, Yahudiler üzerindeki politikalarını kolayca işleyebilmesini sağlamıştır. Aynı dönemde Alman araştırmacılar tarafından toplama kamplarında siviller ve savaş esirleri üzerinde narkozsuz operasyonlar gerçekleştirildiği tarih arşivlerine yansımıştır. Hitler'in uyguladığı bu soykırımlar, şiddet eğilimleri ve durmak bilmeyen siyasi politikaları 1945 yılında son bulmuştur. Hitlerin ölümünden kısa bir süre sonra iş birliğini arttırmak ve barışı güçlendirmek adına İngiltere, ABD, Sovyetler Birliği, Çin ve Fransa' bir araya gelmiş ve Birleşmiş Milletler Cemiyeti kurulmuştur. Osmanlı İmparatorluğu gibi neredeyse bütün dünyaya hükmetmiş bir devletin yıkılması birçok sonuç doğurmuştur. Osmanlı topraklarına istikrarsızlık gelmesi bu sonuçlardan bir tanesidir. Ortadoğu ve Balkanlar'ın büyük bir kısmını elinde tutan imparatorluk, merkezi bir yönetimle bu bölgeleri nispi bir şekilde de olsa birleştirmişti. Osmanlı İmparatorluğu'nun yıkılmasının ardından Balkanlar'da kurulan Sırbistan, Bulgaristan, Yunanistan ve Romanya, II. Dünya Savaşı'nın dışında kalamadılar ve maddi ve manevi büyük yıkıma uğradılar. Arap coğrafyasında kurulan devletler ise uzun bir süre İngiltere ve Fransa güdümünde kalmıştır. Mısır, Irak ve Suriye; İngiltere ve Fransa'nın bölgeden çekilmesinin ardından istikrarlı bir iç politika izleyemedi. 1948'de Ortadoğu'da bir Yahudi devleti olarak İsrail'in kurulması, birçok Arap devletinin 20. yüzyıl boyunca bu devletle savaşması sonucunu doğurdu. Bununla beraber Osmanlı İmparatorluğu'nun asıl dayanağı olan Türklerin Anadolu'da kurduğu devlet, 20. yüzyılın sonlarına kadar iç politikada darbeler ve istikrarsızlıklarla boğuştu. Buna rağmen 20. yüzyıl biterken diğer devletlere nazaran daha istikrarlı ve bölgesel bir güç olarak durduğu görülebiliyordu. Günümüzde hepimizin ihtiyacı olduğu, günlük hayatımızda sadece 10 dakika bile eksikliğini yaşadığımızda işlerimizin aksamasına sebep olan, insanlığı kendine bağımlı hale getiren elektrik, tarihte birçok geçiş dönemiyle bugünkü haline gelmiştir. Arşivlerde elektriğin bulunuşuna katkı sağlayan birçok isim mevcuttur. Thales, William Gilbert, Joseph Priestley, Alessandro Volta, Benjamin Franklin, Thomas Edison bu isimler arasında yer almaktadır. Dünyanın bir ucunda olan ve günümüzde birçok yönden güçlü olan Amerika'nın keşfi, 1492 yılında Christopher Columbus tarafından kazara gerçekleşmiştir. Colombus'un asıl amacı yeni ticaret rotaları bulmaktı. Colombus'un keşfiyle ülkeler bir sonraki adımlarını Amerika'ya yönelttiler. Bütün dünyada bu kıtaya doğru sömürü hareketleri başladı. Keşiften önce bu coğrafyada yerliler yaşıyordu. Savunmada kullandıkları silahlar sömürücü güçlere karşı yetersizdi. Bu sebeple yerliler ve gelenekleri, gözlerini hırs bürüyen Avrupalı devletler tarafından yok edildi. Amerika'nın keşfiyle beraber özellikle ticaret alanında birçok gelişme kaydedilmiştir. Altın ve gümüşün bu kıtada daha çok bulunması o dönem içerisindeki ekonomik şartları değiştirmiştir. Ülkeler birbirleri ile yarışıp ekonomik rekabete girmişlerdir. 1215 yılında İngiltere tahtının başında olan Kral John, İngiliz halkı ve din adamları tarafından çok fazla eleştiriye maruz kalıyor ve nefretle karşılanıyordu. Girdiği savaşları kaybetmesi, ülke ekonomisine zarar vermesi ve ülkeyi borca sokması gibi sebeplerden sorumlu tutuluyordu. Kaybettiği son savaşın ardından Kral John, Magna Carta sözleşmesini imzalamak zorunda kaldı. Dünya tarihinde önemli olaylardan biri olan Magna Carta'nın uygulanması, anayasanın temelleri atmış ve ilk defa kralın yetkilerinin resmi bir belgeyle sınırlanmasını sağlamıştır. Dünyada hala çok konuşulan olaylardan bir tanesi olan 11 Eylül saldırısı, binlerce kişinin (2977 kişi) ölümüne sebep olmuştur. Uçaklardan ikisi New York'taki Dünya Ticaret Merkezi'nin binaları olan İkiz Kuleler'e çarpmıştır. Saldırının sebebi olarak Müslüman ülkelerde ortaya çıkan iç çatışmalar gösterilmiştir. Saldırıyı da El Kaide üstlenmiştir. Bu olaydan sonra uçuş kontrol denetimleri daha katı hale geldi. Aynı zamanda 11 Eylül saldırılarından sonra İslami terör algısı oluştu ve dış ülkeler buna sığınarak işgallerini Orta Doğu ülkelerine çevirdiler. - Magna Carta. Antlaşmalar https://antlasmalar. com/magna-carta/ Erişim Tarihi: 14 Eylül 2022 - Yeni Çağ'da Avrupa'da Düşünce ve Sanatta Gelişmeler. Online Zeka. 2021, https://www. onlinezeka. com/yeni-cagda-avrupada-dusunce-ve-sanatta-gelismeler/ Erişim Tarihi: 14 Eylül 2022 - Elektrik Ne Zaman Keşfedildi?. Bilgi Vitrini 2 Ocak 2022, https://bilgivitrini. com/elektrik-ne-zaman-kesfedildi/. Erişim Tarihi: 13 Eylül 2022 - 1. Dünya Savaşı ile 2. Dünya Savaşı Arasındaki Fark. Strephonsays https://tr. strephonsays. com/world-war-1-and-vs-world-war-2-7229. Erişim Tarihi: 13 Eylül 2022 - Dünya Tarihini Değiştiren 20 Olay. Tarihi Olaylar https://www. tarihiolaylar. com/galeriler/dunya-tarihini-degistiren-20-olay-122. Erişim Tarihi: 13 Eylül 2022. - Adolf Hitler, Nazi İdeolojisi ve II. Dünya Savaşı. Tarihi Olaylar, https://www. tarihiolaylar. com/tarihi-olaylar/adolf-hitler-nazi-ideolojisi-ve-ii-dunya-savasi-293 Erişim Tarihi: 14 Eylül 2022. - İkinci Dünya Savaşı'nın başlamasının üzerinden 82 yıl geçti. Anadolu Ajansı https://www. aa. com. tr/tr/dunya/ikinci-dunya-savasinin-baslamasinin-uzerinden-82-yil-gecti/2351272. Erişim Tarihi: 14 Eylül 2022. - Paranın Tarihi. Halkbank, https://www. halkbank. com. tr/tr/blog/finans/paranin-tarihi. html#:~:text=Para%2C%20tarih%20sahnesine%20M.%C3%96, paran%C4%B1n%20%C3%BCretim%20yerine%20darphane%20deniyor. Erişim Tarihi: 15 Eylül 2022 - Jackson, Patrick. 11 Eylül saldırıları: 2001'de nasıl düzenlendi, kaç kişi öldü, sonrasında ne oldu?. BBC News, 6 Eylül 2021, https://www. bbc. com/turkce/haberler-dunya-58462900. Erişim Tarihi: 15 Eylül 2021. - 11 Eylül saldırıları: Kronoloji BBC News, 11 Eylül 2021, https://www. bbc. com/turkce/haberler-dunya-58524161#:~:text=11%20Eyl%C3%BCl%202001%20Sal%C4%B1%20g%C3%BCn%C3%BC, en%20travmatik%20olaylar%C4%B1ndan%20biri%20oldu. Erişim Tarihi: 15 Eylül 2022. - Nükleer silahın mucidi: 'Eli kanlı' Robert Oppenheimer'ı tanıyın. En Son Haber, 3 Mart 2022, https://www. ensonhaber. com/dunya/nukleer-silahin-mucidi-eli-kanli-robert-oppenheimeri-taniyin. Erişim Tarihi: 15 Eylül 2022"} {"url": "https://www.soylentidergi.com/dunyanin-en-onemli-10-arkeolojik-buluntusu", "text": "İnsanlık, tarihsiz ve kültürsüz devamlılığını koruyamaz. Gelecek nesillerin oluşabilmesi için ilk önce geçmişe bir dönüp bakılması şarttır. Geçmişi aydınlatacak bilim de Arkeolojidir. Tarihe ışık vurmuş Dünya'nın en önemli 10 arkeolojik buluntularını birlikte inceleyelim. Diğer ismiyle toprak askerler, imparator Qin Shi Huang tarafından yapılmış olan bir kil ordudur. MÖ 246'da yapımına başlanılmış olup; hükümdarın ölümüyle MÖ 210'da yapımı eksik bir şekilde sonlanmış olan Qin Shi Huang'ın mezarlığını koruyan bu yapı,1974'te Çin'in Shaanxi eyaletinde bir çiftçi sayesinde ortaya çıkarılmıştır. Qin Shi Huang savaşan yedi krallığı birleştirerek Çin'in ilk imparatoru olmuştur. Hükümdarlığı süresinde takıntılı olduğu bir konu vardı. O da ölümsüz olmaktı. Çin'de yaptığı yenilikler ile mirasını ve ismini gelecek nesillere aktarmaya çalışmıştır. Bugün dünyaca bilinen Çin seddi miraslarından bir tanesidir. Ölümsüzlüğü bulmak için dünya çapında simyager ve alime başvuran Qin Shi Huang, ölümsüzlüğü bu dünyada aramayı bırakmış, ölümden sonraki dünyaya hazırlıklı gitmek amacıyla kilden yapılmış olan bir ordu inşa etmiştir. Ordu sadece insan askerlerden oluşmamakta. At arabaları ve savaş anında yardım edecek alet ve edevatlar da bulunmaktadır. Qin Shi Huang'ın ölümsüzlük takıntısının dışında, Çin'de Qin Hanedanlığından önce eski bir geleneğe göre hükümdar öldüğünde özel eşyaları, hizmetkarları, askerleri ve eşleriyle birlikte gömülürdü. Fakat Qin Shi Huang askerlerini, hizmetkarlarını ve eşlerini öldürmeyi istemediğinden dolayı geleneğe de uymak için kilden heykellerini yaptırıp mezarlığa koymuştur. Bir çok çukur gün yüzüne çıkmış olsa da, hala Qin Shi Huang'ın kendi mezarına erişilememiştir. Peru'nun kuzeyinde Nazca Çölü'nde bulunan nazca çizgileri; 1920'de Peru çölü üzerinden uçak seferleri başlatıldığında keşfedilmiş, 1941'e kadar bu sıra dışı çizgiler üzerinde araştırma yapılmamıştır. En eski çizgiler 2000-2500 yıl öncesine dayanmaktadır. Günümüze kadar nasıl dayandığı sorusu akla gelen ilk soru. Dayanıklılığının en önemli nedeni ise çöl iklimidir. Çizgilerin bulunduğu çöl, dünyanın en kurak çöllerinden birisi olduğu için yılda neredeyse hiç yağmur görmemektedir. Zeminin düz ve taşlı olması sayesinde de erozyon oluşmaz. Ayrıca çizgiler, toprağın alt katmanlarına işlendiği için olası rüzgarlarla silinmez. Bundan dolayı yüzyıllar boyunca hiç bir hasar almadan günümüze kadar gelmiştir. Nazca halkı tarafından yapılmış olduğu düşünülen Nazca Çizgileri günümüzde neden yapıldığına dair tahminler dışında fazla bir bilgi yoktur. İlk tahmin dini ritüel amaçlı çizildiğidir. Çölün bir çok yerinde tespit edilebilen hayvan ve bitki figürleri doğurganlık, bolluk ve bereketi simgelemektedir. Bu nedenle; tanrılarından yağmur ve bereket istedikleri için bir çok figür çizdikleri tahmin edilmektedir. Bir diğer tahmin ise astronomi ile alakalıdır. Teoriye göre çizgiler ile bir tür takvim geliştirmişlerdir. Ayrıca gök cisimlerin yerini belirlemek için çizgilerden faydalandıkları düşünülmektedir. Son tahmin ise aslında nazca çizgilerin uzaylılar tarafından çizildiğidir. Bu teori aslında astronot olarak adlandırılmış uzaylıya benzeyen çizime dayanmaktadır. Teoriye göre nazca bölgesi binlerce yıl önce uzaylıların dünyaya ziyaretlerindeki iniş bölgesiymiş. İniş alanını görünür kılmak için çizildiği öne sürülmektedir. Nazca Çizgileri için bir çok tahmin yürütülse de günümüzde hala gizemini korumaktadır. Rusya'da 20. yy en büyük keşiflerinden sayılan Ukok Prensesi, Sibirya'nın Ukok yaylasında mezarı ve ceseti 2500 yıl sonra 1993'te bulunmuştur. Soğuk sayesinde iskelet ve mezarında bulunan eşyalar çok iyi bir şekilde korunmuş olmakla birlikte, kısmi mumyalama sayesinde zamandan etkilenmemiş olan vücudunun bölgelerinde dövmelere rastlanılmıştır. Fakat prensesin iskeletinin boynu ve yüzündeki deri bozulduğu için nasıl göründüğüne dair kesin bir bilgi yoktur. Yirmi beş yaşlarında öldüğü tahmin edilen prenses ile birlikte altı at da mezarlıktan çıkmıştır. Prensesin mezarlığından çıkan kozmetik çantası sayesinde zamanın modası ve güzellik anlayışı hakkında bilgi edinilmiş; ayrıca üzerinde bulunan Çin ipeğinden yapılmış gömlekten yola çıkarak da asil olduğu tespit edilmiştir. Keşfin en dikkat çeken kısmı modern dövmelere benzetilen prensesin bozulmamış olan sol kolunda bulunan dövmeleri olmuştur. Sol omzunda akbaba gagasına ve oğlak boynuzlarına sahip geyiğin bir mitolojik figür olduğu düşünülmektedir. Alt kolunda ise uzun kuyruklu benekli bir panterin ağzı ve bir geyik başı tespit edilmiştir. Şili'ye bağlı dünya izolasyon endeksi sıralamasında birinci sırada olan ada, Hollandalı Amiral Jacob Roggeveen tarafından 1722 yılında paskalya kutlamaları sırasında keşfedilmiştir. Felemenkçe Paskalya Adası anlamına gelen Paasch-Eyland olarak isimlendirmiştir. Ada sakinleri tarafından Rapa Nui olarak da bilinmektedir. Kıyı boyunca sıralanmış olan bu taş heykeller Moai diye adlandırılıyor. Ne zaman ve kimler tarafından yapıldığı bilinmeyen bu heykellerin, MS 1000 ile 1600 yılları arasında inşa edildiği tahmin edilmektedir. Adanın doğusundaki taş heykeller Rano Raraku yanardağının tüf ve taşlarından yontulmuş bir platformun üzerinde bakışları yerleşim bölgelerini görecek bir şeklide yerleştirilmiş. Bu platformlara en ağırı 82 ton olan taşların nasıl taşındığı süregelen bir gizemdir. M. Ö 196'da Mısır Kralı 5. Ptolemaios hakkında yazılmış rahip fermanı içeren tamamlanmamış granodiyorit bir taş yapıttır. Napolyon'un 1798'de Mısır'a seferi sırasında Pierre François Xavier Bouchard tarafından Nil Deltasında Reşid kentinde bulunmuştur. Taşta, Mısır halkının dili olan Demotik, Mısırlı asiller ile aydın kesimlerin kullandığı Hiyeroglif ve Antik Yunanca olmak üzere üç dile rastlanmaktadır. Yüzyıllar boyunca deşifre edilememiş olan Hiyeroglif, Rosetta Taşı sayesinde çözülmüştür. Rosetta Taşı çözülmeden önce hiyeroglif yazısının Mısır'ın tufandan önceki yaşamlarına ait olan şekiller olduğu tahmin edilmekteydi. M. Ö 196'da yazıldığı düşünülen taşın deşifre edilmesinde 1814'te İngiliz Thomas Young'ın Demotik alfabesini çözmesi büyük katkı sağlamıştır. 1822'de Demotik alfabesinin çözülmesiyle ve Yunanca metinlerin bulunması sayesinde Jean-Francois Champollion tarafından deşifre edilmiştir. Taşın deşifresi ile birlikte hiyeroglif de çözülmüş ve yüzyıllardır karanlıkta kalmış Antik Mısır kültürü ve bilimi açıklığa kavuşmuştur. İspanya, Cantabria bölgesinde bulunan Santiallana del Mar yakınında bulunan Altamira mağarası, Paleotik dönemdeki yaşam hakkında bilgi vermektedir. Mağara ilk 1868'de Modest Cubillas adında yerel bir avcı tarafından keşfedilmiştir. Fakat mağaranın sahibi Sanza Sautola tarafından 1878 yılına kadar anlamsız semboller olarak görülmüştür. Mağara hakkındaki fikirleri Paris'te düzenlenen Evrensel Sergisi'ne yaptığı gezide karşılaştığı kemiklerin Altamira mağarasındakilerle aynı olduğunu gören Sanza Sautola'nın fikirleri değişmiş ve Madrid Üniversitesi'nden arkeolog Juan Vilanova y Piera ortaklık kurarak mağarada çalışmaları başlatmıştır. Bu çalışmalarda mağara resimlerini bulan Sanza Sautola'nın sekiz yaşındaki kızı olmuştur. Kazıların bulguları 1880'de yayınlandığında akademisyenler tarafından kabul görmemiş, ancak 20. yy'ın başında bölgede gün yüzüne çıkartılmış olan resimler gerçek sanat eserleri olarak kabul edilmiştir. MÖ.16-9 bin yılları arasında yapıldığı tahmin edilen resimlerde boyaların yoğunluğundan faydalanılarak yapılan gölgelendirme teknikleri, yapıldığı dönemde aslında insanın ilkel bir durumda olmasına rağmen sanatın hayatındaki yerini güzel bir şekilde sergilemektedir. Knossos, Girit Adası'nda MÖ. 3500'lerde kurulmuş olan Minos Uygarlığı'nın başkenti olan bir antik şehirdir. Girit sarayları kazı çalışmalarında çıkarılmış en önemli yapılardı. Nedeni ise adanın deniz aşırı ticareti sayesinde genel olarak zenginlik görülmekteydi. Bu bolluğu saraylarına yansıtmayı ihmal etmemişlerdir. Fakat en önemli saray Knossos Sarayı'dır. Sarayın altında neolitik döneme kadar uzanan yerleşim tabakaları bulunmaktadır. Ayrıca Theseus ve Minator canavarı efsanesine konu olan saray Knossos Sarayı'dır. Efsanede de tasvir edildiği gibi çok sayıda avlu ve odası yüzünden adeta bir labirenti andırmaktaymış. 1908 yılında Avusturya'da işçiler tarafından tesadüfen bulunan Willendorf Venüsü Paleolitik döneminden kalma kadın heykelciğidir. İsmini bulunduğu bölgeden almıştır. 11.1 cm boyutundaki heykel 28-25 bin yıl önce yontulduğu tahmin edilmektedir. Oolitli kireçtaşından oyulmuştur. Fakat Avusturya'da oolitli kireçtaşı bulunmadığından başka bir bölgeden gelmiş olma ihtimali düşünülmektedir. Küçük boyutu ve bulunduğu yerden olmama ihtimaliyle muska gibi taşındığı düşünülüyor. Yüzü olması gereken yerde saçı olduğu düşünülen dairesel hatlar vardır. Heykelcik de başka dikkati çeken şey ise kadınlık organlarının abartılı tasviridir. Abartılı ve yüzsüz bir şekilde tasvir edilmesinin nedeni Ana Tanrıça'nın bizzat heykelleştirilmiş hali olduğu düşünülmektedir. Avcı ve toplayıcı dönemlerde yaşam koşullarının şekillendirdiği mistik inanış sayesinde insanlık, kadın bedeni ile yaşamı ve doğayı yaratan Ana Tanrıça arasında benzerlik kurmuştur. Antik Roma'nın güneyinde bulunan popüler bir tatil kenti olan Pompei, MS 79'da Vezüv Yanardağ'ın patlamasıyla volkanik kül ve lavların üzerine yığılmasıyla Herculaneum ve Stabia şehirleriyle aynı kaderi paylaşmıştır. Patlamadan önce Roma'nın şehvet merkeziydi. Şehrin her sokağını en az bir geneleve rastlanmaktaydı. Ayrıca ahlaki açıdan uygun görülmeyecek davranışların rahatça sergilendiği bir kent idi. Bazıları tarafından bu patlamanın kentin ahlaki bozulmasına karşın ceza olarak gerçekleşmiş olduğu öne sürülmekte. Pompei şehrinin özelliği; Roma'nın popüler bir kenti olması değil, patlamadan sonra insanların üzerine yağan volkanik kül ve lavlar ile bütün şehrin donmasıdır ve tabii ki günümüze kadar bozulmadan gelmesi. Donmuş Pompei şehri sayesinde Antik Roma hakkında bir çok bilgi gün yüzüne çıkmıştır. Antik eserler arayan bir grup kaşifin Campania'ya gelip kazmaya başladığı 1748 yılına kadar çoğunlukla dokunulmamıştır. Pompei kazılarının 18. yüzyılın neo-klasik canlanmasında büyük etkisi vardır. Çalışmaların bitmediği Pompei şehrinin tamamı Unesco Dünya Miras Listesi'ndedir. Troya Savaşı'nın yapıldığı yer ve mitolojilerin şehri olarak da bilinen Troya Antik Kenti Unesco Dünya Miras Listesi'nde olan dünyanın en ünlü arkeolojik alanlarından biridir. Homeros tarafından yazıldığı sanılan iki manzum destandan biri olan İlyada'nın konusunun geçtiği yer olmasıyla 1870'lere kadar tıpkı Atlantis gibi hayali bir yer olduğu sanılmaktaydı. Başlangıçta Çanakkale Boğazın'nın güneyinde bir liman kenti olarak kurulmuş fakat zamanla Karamenderes nehrinin kent kıyılarına taşıdığı alüvyonlarla denizden uzaklaşmıştır. Troya, coğrafi konumu nedeniyle burada bulunan uygarlıkların ticari ve kültürel bağlantılarını sağlamaktadır. Yapılan kazı çalışmalarıyla Troya kentinin dokuz kez yıkılıp yeniden inşa edildiği ortaya çıkmıştır. Tarihi ve edebi açısından öneminin yanında yunan mitolojisi için de önemli bir yere sahiptir. Barış ve strateji tanrıçası olan Athena'nın tapınağı Truvada'dır. - Dalkıranoğlu, Belkıs. 27 Şubat 2023 tarihinde erişildi. Tüm Zamanların En Nadir Ve Önemli 18 Arkeolojik Keşfi - Martı, Caner Cem Pompei Hakkında Bilmeniz Gerekenler27 Şubat 2023 tarihinde erişildi. - Altamira Mağarasındaki duvar resimleri hakkında 5 bilgi27 Şubat 2023 tarihinde erişildi. - Bursalı, Ayşe Sibirya'da Bulunan 2500 Yıllık Buz Prensesi 26 Şubat 2023 tarihinde erişildi. - Çağlar, Sibel Adını Çok Duyduğumuz Nazca Çizgileri Aslında Neydi? 26 Şubat 2023 tarihinde erişildi. - Rosetta Taşı Dünya Tarihi Ansiklopedisi 27 Şubat 2023 tarihinde erişildi. - Terracotta.26 Şubat 2023 tarihinde erişildi. - Willendorf Venüsü haberi 27 Şubat 2023 tarihinde erişildi. - Ted-ed The incredible history of China's terracotta warriors Megan Campisi and Pen-Pen Chen.26 Şubat tarihinde erişildi."} {"url": "https://www.soylentidergi.com/dunyayi-bekleyen-felaket-iklim-krizine-dair-7-kitap", "text": "Modernleşen dünyada insanların kaynakları sınırsız ve denetimsiz tüketmesi sonucu tahribatlar oluşuyor. Bu tahribatların en büyük sonucu olarak karşımıza iklim krizi çıkıyor. Bu yazımızda insanın doğa üzerindeki etkilerinin anlatıldığı, gezegenimizin dengesi üzerinde ne gibi sorumluluklarımızın olduğunu anlatan 7 kitabı derledik. Bu kitapların iklim değişikliğine karşı düşünce ve davranışlarınıza ışık tutmasını diliyoruz. Keyifli okumalar! Elizabeth Kolbert'in bu çarpıcı kitabı insanlığın kendi elleriyle yok oluşunu nasıl hazırlayabileceğini gösteriyor. Kolbert bunu yaparken insanlık tarihine ışık tutuyor. Geçmişten günümüze yaşanan kitlesel yok oluşları aktarıyor. 2015 yılında Pulitzer Ödülü'nü alan kitap, bir grup biyoloğun yok olmak üzere olan bir türü araştırma çalışmasıyla başlıyor. Yarım milyar yılda yaşanan beş kitlesel yok oluşun üzerine insanlığın kendi elleriyle oluşturmakta oldukları iklim krizine disiplinler arası bir tutumla yaklaşıyor. David Wallace Wells tarafından yazılan Yaşanmaz Bir Dünya; Guardian gazetesi tarafından çağı tanımlayan kitap olarak nitelendiriliyor. Yazar kitapta bilimsel çalışmalardan faydalanarak bizleri olası geleceğimizle yüzleştiriyor. Küresel ısınmanın gelişimine değinirken içinde bulunduğumuz durumun sandığımızdan daha vahim olduğunu ifade ediyor. İklim sorunlarının beraberinde getireceği toplumsal sorunları irdeleyerek ilgilileri için ufuk açıcı bir okuma sunuyor. Listemize Doğanın Sonu kitabı ile devam ediyoruz. Bill McKibben tarafından 1989 yılında kaleme alınan kitap; küresel ısınma üzerine yazılan ilk kitap olma özelliğini taşıyor. Yazar; insanın gezegenimiz üzerindeki etkilerini titizlikle irdeliyor. Küresel ısınmanın ne gibi anlamlar taşıyabileceğini, bu felaketi önlemek için insanın üzerine düşen görevleri aktarıyor. Listemize genişletilmiş bir makale içeriği olan Bizsiz Dünya ile devam ediyoruz. Bizsiz Dünya, Alan Weisman isimli gazetecinin dünyanın farklı bölgelerine yaptığı gezilerle desteklediği bir yapıt olarak karşımıza çıkıyor. Yazar, dünyanın insansız halini tasvir etmeye çalışıyor. Bilimsel verilerden de faydalanılarak insanın ani bir şekilde yok olmasıyla dünya üzerinde gerçekleşmesi muhtemel durumlar üzerine düşünmemiz sağlanıyor. Emmi Itaranta'nın ilk romanı olan kitap kurgusal bir biçimde insanın doğa üzerindeki tahribatının felakete varan sonuçlarını aktarıyor. Okur; iklim değişikliği sonucu İskandinavya'da doğal kaynakların tükendiği, suyun kullanımının ordu kontrolüne alındığı bir öyküye sürükleniyor. Akıcı anlatımıyla birlikte kitap okuyanlar üzerinde suyun ve evrenin dengesini korumaya yönelik farkındalık sağlıyor. Listemizi iklim değişikliği konusunda yazılmış yerli bir kitapla tamamlıyoruz. Levent Kurnaz tarafından 2019 yılında yazılan kitap İklim Değişikliği Hakkında Merak Ettiğiniz Her Şey alt başlığıyla okuyucuyla buluşuyor. Alt başlıkta ifade edildiği gibi iklim değişikliğine dair bilinenler anlaşılır bir şekilde derleniyor. İklim krizinin sadece bireysel etkileri ele alınmakla kalmıyor, aynı zamanda ulusal ve uluslararası etkileri de sade bir biçimde inceleniyor."} {"url": "https://www.soylentidergi.com/ebru-sanatini-yasatan-insan-hazinesi-hikmet-barutcugil", "text": "Ebru sanatına hayat vermiş, Ebru'nun gelenekselliğini devam ettirerek çağdaşlaştırmış, ömrünün yarısından fazlasında sanata zaman ayırarak renk ve suyun ahengini ulusaldan evrensele taşımış sanatçımız Hikmet Barutçugil'in hayatını, Ebru sanatı ile hayatının nasıl kesiştiğini ve Ebru Sanatını birlikte inceleyelim. 1952'de Malatya'da doğan Hikmet Barutçugil kardeşlerinin aksine hukukçu bir babanın sanatla ilgilenmiş tek evladıdır. Çocukluğunun bir kısmı süs havuzlu, bahçeli bir evde geçmiştir. Bu evde kayısı toplama mevsimi geldiğinde toplanan meyveler evin bahçesindeki süs havuzunda ıslatılır ve dinlendirilirmiş. Sanatçımız sudaki meyve ve yapraklarla bir dal yardımı ile kompozisyonlar oluşturarak oyunlar oynadığını anlatır. Sanata dair ilk yönelimlerini bu anılarla aktarır. Orta ve lise yıllarında eğitim hayatında pek başarılı olamasa da üniversitede alan seçimi bir aile geleneği olarak ya babası gibi hukuk ya da abisi gibi iktisat olarak planlanmıştır. Fakat teyzesinin kızını İstanbul Güzel Sanatlar Akademisi'nin yetenek sınavına kayıt için getirdiğinde, akademi kendisinde merak uyandırır ve denemek için başvurur. Yetenek sınavında kendisini şaşırtan bir başarı ile okula kabul alır. 1973'te İstanbul Güzel Sanatlar Akademisi Uygulamalı Endüstri Sanatları Yüksek Okulu'nda tekstil eğitimine başlar. İlk sene Latin alfabesi öğreten aynı zamanda Arap alfabesinin de büyük bir ustası olan Emin Barın Hoca'nın onları geleneksel sanatlarımıza özendirmek için anlattığı menkıbelerden etkilenerek Hat sanatı ile ilgili bir başlangıç için Süleymaniye kütüphanesine Muharrem Ülker'in yanına gider. Hat eserleri onu etkiler fakat dikkatini çeken konu bazı Hatların boyalı zeminlere işlenmiş olmasıdır. Boyalı kağıtları inceler fakat ne tür bir teknikle yapıldığını çözemez. Sanatçımız o anı aktarırken o an gönlüm ebruya kaymıştı, içime aşk düşmüştü cümlelerini kullanıyor. İşte O an bir kesişme hali, insanın neyi aradığını bilmediği bir arayışta aradığını bulduğu an diyebiliriz. Ebru sanatını kendini nesilden nesile aktaracak sanatçıyı bu şekilde seçmiş oluyor. O yıllar Ebru sanatının kaybolmak üzere olduğu zamanlar, icra eden sanatçıların da ders verme gibi bir faaliyetinin olmadığı dönemler. Bu sanat o dönemlerde çoğunlukla yazı zeminlerinde kullanılıyor. Hikmet Barutçugil bu sanata yönelik hissiyatına sarılarak kendisi denemeler yapmaya başlıyor. Akademiden öğrendiği renk, estetik, şekil, desen ve materyal bilgisi bu süreçte avantaj sağlar. 1977'de Akademi'den tekstil desinatörü olarak mezun olur. Akademiden sonra ebru üzerine yoğunlaşmıştır. 1978-1981 yılları arasında Londra'da da araştırma ve çalışmalarını sürdürür. Ebruyu bir bilim dalı gibi görüp, geliştirmeyi hedefler. Tam olarak ebru malzemelerine yönelik bir bilgi elde edemediği için her türlü boya ile çeşitli sular üzerinde ebru denemeleri yaptığını anlatır. Patenti kendisine ait olan Barut ebrusu bu denemeler ile ortaya çıkmıştır. O dönemde kendisine bu sanatı öğretecek bir usta bulamamasının aslında kendisini özgün ve özgür kılmıştır. Kendisine göre 'uluslararası olmanın yolu önce ulusal olmak' olan Hikmet Barutçugil'in ebruya farklı yorumlar ve boyutlar kazandırması ile hem ulusal hem evrensel anlamda kıymetli bir isim olmuştur. Hikmet Barutçugil bu sanatın tarihindeki eksikliği ebrudan bahsederken, En eski kağıt süsleme sanatlarından biridir denilir. Bu ilginç su yüzü sanatının güzellikleri kağıda aktarılmış, fakat tarihi ve yapım teknikleri kağıda pek fazla aktarılmamıştır. Bilinen tarihi beş yüz seneye yaklaşan bu teknik hakkında birkaç sayfa risale ve bazı mahdut bilgilerden başka vesika maalesef elimizde mevcut değildir. Sanatımızla ilgili birçok bilgi ya yok oldu ya da henüz gün yüzüne çıkmadı cümleleriyle şeklinde ifade etmiştir. Tüm ebru tarihçilerinin uzlaştığı nokta Orta Asya başladığı yönündedir. Japonya'da ebru yöntemine benzeyen Suminagashi tekniği vardır. Sumi ressamlarının fırça temizlemek için kullandıkları suyun yüzeyinde biriken boyaları başka bir kağıda alarak oluşturulduğu tahmin ediliyor. Orta Asya da Çağatayca dilinde hare gibi, damarlı anlamına gelen 'Ebre' kelimesi bilinen ilk adıdır. İpek Yolu ile İran'a geldiğinde Su Yüzü anlamına gelen Abru veya Bulutumsu anlamına gelen Ebri olarak isimlendirilmiştir. Türklerle birlikte Anadolu'ya gelen bu sanatın adı dilimize 'Ebru' olarak yerleşmiştir. Şu an Avrupa'da 'Marbling' diye bilinen Ebru 17. yüzyılda Avrupa'ya 'Türk kağıdı' adıyla İstanbul'dan gitmiştir. Bu sanatın en kısa tanımı 'suyu yüzü resmi'dir. Bazen dışarıdan müdahale ile bazen suyun akışkanlığına bağlı olarak su yüzeyinde renkler ile bir ahenk oluşturması ve kağıda aktarılmasıdır. Hikmet Barutçugil eserlerinde oluşan görüntüleri doğal akışın tabiatta oluşturduğu görüntülere benzetir. Onun eserlerinde bu ifadeyi ebru ile oluşturulmuş bir gökyüzü, okyanus ya da çöl zeminleri şeklinde gözlemleyebiliriz. Ebru yapan sanatkarlara ebruzen denilmektedir. Ebruzen kelimesi, ilk defa Hikmet Barutçugil tarafından söylenip kullanılmaya başlanmıştır. Geleneksel olarak ebruda doğal malzemeler kullanılır. Günümüzde bunu hala bilfiil yaşatılıyor. Hikmet Barutçugil önce geleneği bilmeliyiz ki onun üzerine yenilik ekleyebilelim ifadeleriyle yenilik ve gelenek arasında bağ kuruyor. Ebru da kullanıla malzemeler toprak boya adı verilen metal oksitler yani metallerin paslarıdır. Paslar, solmaz özellikte olduğu için tercih ediliyor. Boyalar taş ile ezilip içine su ve sığır ödü karıştırılıyor. Ebru sanatının iksiri sığır ödüdür. Boyanın su üzerinde açılmasını ve boyaların karışmasını engellediği için önemli bir malzemedir. Öd aynı zamanda renk tonu oluşturmak açısından önemli az öd eklendiğinde koyu renk, çok öd eklendiğinde açık renk elde ediliyor. Boyaları kitreli suyun üzerine akıtırken at kılı ve gül dalından yapılmış fırçalardan yardım alınmaktadır. Son olarak emici özelliği olan bir kağıda ihtiyaç vardır. Ebruda tarak ve biz gibi yardımcı malzemelerde kullanılabilir. Kendi denemeleri ile başlayan ebru yolculuğunun ilk aşamalarında Taksim Sanat Galerisinde bir sergi açmak ister. 1988'de dünya literatürüne Barut ebrusu olarak giren ve patenti kendisine ait olan teknikle yapılmış eserleri galerideki sergi inceleme komitesine gönderir fakat oradan 'eserleriniz sergilenmeye değer bulunmamıştır' şeklinde ret alır. Hocası Emin Barin ebru eserlerini hat ile süsleyip ortak bir sergi yapmayı teklif eder fakat hocasının vefatı nedeniyle o sergiyi açamazlar. İlk aşamalarda yolunda gitmeyen durumlara rağmen sanatından vazgeçmemiş ve hakkettiği ilgiyi kazanmıştır. Ebruyu aşk ve sır dolu bir sanat olarak tanımlayan Barutçugil 2020'de UNESCO yaşayan insan hazinesi ilan edilmiştir. Türk Ebru Sanatını tanıtmak ve yaymak amacı ile yurtiçi ve yurtdışında (35 ülkede,) 76 kişisel ve 79 karma sergi ile 140 kurs ve seminer, 64 konferans ve uygulamalı ebru gösterimi ile 6 sanat terapisi gerçekleştirdi. Royal College Of Art, Internationale Gesellschaft für Musik-Ethnologie und Kunsttherapie Forschung, Otonom University, University of Graz, Basel Paper Museum, University of Massachusetts ve Lok Virsa Museum'da ve birçok Sanat Akademilerinde dersler verdi. Eğitim faaliyetleri halen Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi, Geleneksel Türk Sanatları Bölümü; Marmara Üniversitesi GSF; Ebristan Salacak ve bazı eğitim kurumlarında devam etmektedir. Uluslararası birçok ödülleri olan Barutcugil'in bunlara ek olarak, London British Museum başta olmak üzere dünyaca ünlü müzelerde ve bazı özel koleksiyonlarda sergilenen eserleri bulunmaktadır. Yayımlanmış birçok makalesinin yanı sıra Renklerin Sonsuzluğu, Suyun Renklerle Dansı, Suyun Rüyası Ebru, The Dream of Water, Efsun Çiçeği, Ebristanbul, Siyah Beyaz Ebru da dahil olmak üzere yayınlanmış on iki kitabı bulunmaktadır. 1996'da ebru için kalıcı bir mekan olsun diye yola çıkar ak Ebru ve İstanbul sözcüklerinden türettiği Ebristan ismi ile bir mekan kurar. Bu bina 1830 lardan kalma Selimiye Kışlasının paşalarına hediye edilmiş on biri apartman olmuş on iki konaktan sonuncusudur. Burası hem ev hem galeri hem atölye olarak kullanılmaktadır. Kendilerinden sonra müze olarak ebruyu yaşatmaya devam edecek bir mekan olarak planlanmıştır. Ebru sanatının devamı olarak barut ebrusunu bulan Barutçugil, hem ebru sanatını yaşatmış hem de kendine has sanatını ortaya koyarak sanat tarihi ve güzel sanatlar için önemli ölçüde dikkat çekmeyi başarmıştır. Ebru sanatı ile yeni tanışmış gibi hissettim, emeğinize sağlık. Çok güzel ve yararlı bir yazı olmuş. Oldukça bilgilendirici bir yazı olmuş, ufuğumu genişletti. Herkesin okumasını tavsiye ediyorum, keyifle okudum. Yine harika bir yazı olmuş. Çok beğendim."} {"url": "https://www.soylentidergi.com/echo-gunumuzdeki-yankinin-mitolojik-hikayesi", "text": "Yunan mitolojisinde Echo; Kitharion Dağı'nda yaşam süren, kendi sesini ve konuşmayı çok seven bir Oread 'dır. Bu hikayemizin başlangıcı da çoğu Yunan mitinde olduğu gibi Zeus'un önderliğinde gerçekleşmiştir. Zeus, karısı Hera olmasına rağmen nypmelerle arkadaşlık etmeyi bilakis flört etmeyi çok severmiş. Bunun için de her fırsatta onları ziyaret etmek için Dünya'ya gider; fakat arkasında Hera'yı öylece bırakamadığı ve oyalaması gerektiği için her Dünya'ya gidişinde Echo'yu karısının yanına sohbet etmeye yollarmış. Bu sohbetler öyle kısa birkaç kelime değil, gerçekten uzun sürecek ve dikkat dağıtacak hikayelerle doluymuş. Günler böyle geçip giderken Zeus, bu taktikle başka kadınlarla gayet kolay aşk yaşamaktaymış; lakin bir gün Hera tüm bunları fark etmiş ve Echo'yu cezalandırmak istemiş. Ceza olarak Echo'nun canını en çok yakacak şeyi yani en sevdiği şeyleri elinden almayı düşünmüş. Bunun sonucunda genç kızın konuşma yetisini ve sesini tamamen farklı şartlara indirgemiş. Hera, Sesini keseceğim senin, artık sadece son kelimeleri tekrarlayarak konuşabileceksin. Tek başına bir kelime dahi edemeyeceksin. sözleriyle Echo'nun konuşma yetisini elinden almış. Hera'nın lanetiyle artık sadece karşısındaki konuşursa konuşabilir, yalnızca ve yalnızca karşısındakinin dediklerini tekrarlayabilir hale gelmiş. Echo, bu lanetten sonrasında çok daha kötü bir şekilde etkilenmeye başlamış çünkü hiçbir zaman sohbeti o başlatamamış. Aslında sözler olmadan da iletişimin bir hiç olduğunu düşünürmüş. Ne kadar çok zarifliğinden etkilenip ona aşık olanlar olsa da o, hiçbirine karşılık verememiş ya da belki de vermemiş. Echo, günlerden bir gün ormanda dolaşırken Thespialı mavi Nymph Liriope'nin oğlu olan Narcissus'u avlanırken görmüş. Diğer adı Nergis olan Narcissus'un nasıl çiçeğe dönüştüğü ve bunun sanata nasıl yansıdığını Narcissus Mitinin Tablolara Yansıması yazımızda okuyabilirsiniz. Narcissus'u gördüğü an aşık olan genç kız onunla konuşmak için her ne kadar can atsa da üzerindeki lanet yüzünden bir kelime dahi edememiş. Şanslı olmalı ki Narcissus'u izlediği çalılıkta bir dal parçasına basınca ses çıkarmış. Sesi duyan Narcissus, Kim var orada? diye bağırdığında ise bir kadın sesinden aynı cümlenin karşılığını almış. En sonunda saklandığı yerden çıkan Echo aşkından daha fazla dayanamadığı sevdiğinin kucağına koşarak atlamak istemiş; fakat bunu yaptığında Narcissus korkarak kaçmış ve ona peşini bırakmasını söylemiş. Terk edildikten sonra iliklerine kadar aşkının acıya dönüşmesini hisseden Echo, kendisini kendi gibi terk edilmiş dağlara ve vadilere adamış. Geri kalan yaşamı boyunca da hep o bölgelerde aşk acısı çekmeye ve ağlamaya devam etmiş. Bu döngünün sonunda kendisinden kalan tek ve son şey ise sesi olmuş. Genelde bu versiyonu yaygın olmakla birlikte bazı kaynaklarda Echo'nun taş olana kadar ağlamaya devam edip en sonunda görünmez bir hayalet olduğu ve günümüze kadar musallat olduğu öne sürülmektedir. Fakat kaynaklarda hangi versiyonu yazarsa yazsın hepsinde değişmeyen tek bir gerçek varsa o da Echo'nun dünya üzerindeki başlamayan veyahut yarım kalan aşkların tamamının acısını günümüzde hala daha haykırmaya devam ettiğidir. Echo and Narcissus. Myths of the World Wiki. https://mythworld. fandom. com/wiki/Echo_and_Narcissus. Echo and Narcissus in Greek Mythology. Greek Legends and Myths. https://www. greeklegendsandmyths. com/echo-and-narcissus. html."} {"url": "https://www.soylentidergi.com/edebiyat-ve-sinema-iliskisinin-karsilastirilmasi-ile-birlikte-2001-a-space-odyssey", "text": "Sinema, kendisinden önce var olan; edebiyat, resim, müzik, tiyatro, heykel, dans gibi sanat dallarının hepsiyle iletişim içindedir. Ancak yedinci sanat olan sinemanın anlatı potansiyeli öylesine büyüktür ki en güçlü, en kuvvetli bağını edebiyatla kurmuştur. Hem filmler hem de romanlar çokça ayrıntı barındıran uzun öyküler anlatırlar ve bunu genellikle öyküyle izleyici arasına önemli seviyede ironi koyan bir anlatıcının perspektifinden yaparlar. Edebiyat eski çağlardan beri, insanlar arasında sözlü ve yazılı iletişimi sağlayan araçlardan biridir. Sinema ve edebiyat aynı şeyi hedefleyen, farklı yollar kullanan iki sanat dalı olmasıyla temelde bir ortaklık oluşturur. İkisi de kültürün gelişmesine katkıda bulunurken; insanları bilgilendirir, eğlendirir ve onların estetik zevklerine hitap eder. Sinema ve edebiyatın ortak noktaları çoğunluktaysa da kullandıkları diller çok farklıdır. Resimsel anlatıyla sözel anlatı arasındaki açık ve güçlü farkın yanı sıra, iki sanat arasındaki farklar hemen kendini gösterir. Edebiyat okuyucusuna kelimelerle bir dünya kurdururken sinema sinematografi ile bu dünyayı halihazırda verir. Film, gerçek zamanlı olduğundan daha sınırlıdır. Romanlarsa sadece kendi istedikleri zaman son bulur. Film genellikle, Shakespeare'in tiyatro için kullandığı ifadeyle, iki saatlik sahne trafiğiyle sınırlıdır. Yine de, film romandan daha kısa bir anlatıyla sınırlı olsa da, doğası gereği romanın sahip olamadığı resimsel imkanlara sahiptir. Olayların aktarılamayan ayrıntıları görüntüye çevirebilir. Bu noktada iki anlatı şekli arasındaki en temel farkla karşılaşırız. Romanlar, yazar tarafından anlatılır. Filmler de az çok kendi yaratıcıları tarafından anlatılır ama bir yönetmenin amaçladığından çok daha fazlasını görürüz ve duyarız. Romanın temel gerilimi öykü ve anlatıcı arasındaki ilişkidir. Filmin temel gerilimi ise öykünün materyalleri ve görüntünün objektif doğası arasındadır. Deyim yerindeyse yönetmen filme çektiği sahneyle devamlı çatışma halindedir. Romanlar yıllar boyunca filmlere engin bir malzeme kaynağı da olmuştur. Sinemanın edebiyattan beslenmesi ilk doğuş yıllarına kadar dayanır. 1902 yılında Georges Melies'nin, Jules Verne'in romanından esinlenerek A Trip to the Moon'un çekmesinden beri -ki aynı zamanda ilk bilimkurgu filmidir- sinema sektörü uyarlama senaryolarla ilgilenmiştir. Sinemada uyarlamaya başvurulmasının temel nedeni, beğenilen ve halk tarafından kabul görmüş bir öykünün gişe başarısını garantileyecek olmasının düşünülmesidir. 2001: Bir Uzay Destanı veya Türkçe adıyla 2001: Bir Uzay Yolu Macerası, 1968 yılında Stanley Kubrick tarafından yönetilen bilimkurgu filmidir. Senaryo, bilimkurgu yazarı Arthur C. Clarke'ın kısa bir öyküsünden esinlenerek Kubrick ve Clarke tarafından kaleme alınmıştır. Film, insanın evrimi, teknoloji, yapay zeka gibi tematik unsurlarını işler. Bilimsel gerçekliği, öncü görsel efektleri, gerçeküstü betimleme, sessizlik ve asgari düzeydeki karşılıklı konuşmaları ile ün yapmıştır. Gösterildiğinde aldığı çeşitleri eleştirilere rağmen, günümüzde 2001: Bir Uzay Destanı eleştirmenler ve izleyiciler tarafından gelmiş geçmiş en iyi filmlerden biri olarak kabul edilir. Dört dalda Akademi ödüllerine aday olarak Görsel Efekt Oscar'ını kazanmıştır. Amerikalı film yönetmeni, senarist, yapımcı, fotoğrafçı ve sinematograf. Estetik kusursuzluğu elde edebilmek için denediği farklı teknik yöntemlerle dünya çapında sinemayı etkilemiş ve tüm zamanların en iyi yönetmenlerinden kabul edilmiştir. 2001: A Space Odyssey'in yanı sıra; The Shining, Otomatik Portakal, Eyes Wide Shut, Full Metal Jacket gibi filmleri çekmiştir. Son filmi Eyes Wide Shut'ın çekimleri bittikten birkaç gün sonra hayata veda etmiştir. İngiliz mucit ve bilimkurgu yazarı. Asimov ve Robert Heinlein birlikte bilimkurgunun üç büyük yazarlarından biri olarak kabul edilir. Bilimkurgu alanında birçok kitabı ve kısa öyküleri vardır. 2001: A Space Odyssey romanının yazarıdır. Stanley Kubrick, Dr. Strangelove filmini bitirmesinin üzerine bir bilimkurgu filmi çekmek ister. Filme dönüştürebilecek bir fikir geliştirmek üzere bilim insanı ve bilimkurgu yazarı Clarke'a danışır. Clarke da The Sentinell adlı kısa öyküsünü önerir. Arthur C. Clarke, notlarında Stanley Kubrick'in bir bilimkurgu projesi üzerindeki merakını şöyle aktarır: İlgilendiği konu üzerinde anında uzman olabilen Stanley, çabucak birçok kütüphanedeki bilim ve bilimkurgu dokümanlarını yutmuştu. Tamamen yeni bir şeyler yapmaya kararlıydık. Stanley'ye kısa hikayelerimi vermiştim ve birinin The Sentinell üzerine konuyu kurabileceğimiz temel düşünceye sahip olduğuna karar verdik. Önemli bir ortaklık kuran Kubrick ve Clarke; eleştirmenler, sanatçılar ve izleyiciler tarafından sıklıkla en başarılı bilimkurgu olarak anılan 2001: A Space Odyssey'i oluşturmaya başlarlar. Filme; edebiyat ve sinema ilişkisi üzerine yazarın bizzat kendi yazıları üzerinden bakacağız. Kitap, film versiyonuyla eş zamanlı olarak geliştirilmiştir ve Stanley Kubrick'in isteği üzerine filmin gösterilmesinden sonra yayınlanmıştır. Arthur C. Clarke ve Stanley Kubrick kitap versiyonu üzerinde birlikte çalışmışlar ancak resmi yazarı Arthur C. Clarke'ın olmuştur. - Stanley ile iş yapmak için oldukça fazla enerjim vardı. Stanley hala son filmi Dr. Strangelove'da elde ettiği başarının tadını çıkarıyor, bu arada daha ihtiraslı bir tema arıyordu. İnsanoğlunun evrendeki yeri hakkında bir film yapmak istiyordu. Bu türden projeler eski ya da yeni ekoldeki öncü stüdyoları bile kalp sektesine uğratabilecek nitelikteydi. Bugün bile, Hollywood'un bu projeyi kabul ettiğini hayal etmek çok zor. - Daha sonra tamamen yeni bir şeyler yaratmaya karar verdik. Şimdi, bir film yapmadan önce bir senaryonuzun ve senaryonuz olmadan önce de bir hikayenizin olması gerekiyor. Bazı avangard yönetmenler son söylediğim olmadan da bir şeyler yapmaya çalıştılar ancak onların çalışmalarını sadece birkaç sanat tiyatrosunda görebilirsiniz. Stanley'e kısa hikayelerimi vermiştim ve The Sentinell'in, üzerine konuyu kurabileceğimiz temel düşünceye sahip olduğuna karar verdik. - 2001: Bir Uzay Destanı'nın genellikle Gözcü üzerine kurulduğu söylenir ancak bu oldukça basite indirgemek olur. Bu ikisi arasında meşe palamudu ve meşe ağacı arasındaki gibi bir ilişki var daha çok. Filmi yapmak içinse daha fazla malzeme gerekti. Bunların çoğu da 'Encounter in the Dawn' , 'Expedition to Earth' ve diğer dört kısa hikayeden alınmıştı. Ancak ortaya çıkan eserin çoğu tamamen yeniydi ve Stanley ile aylar boyu yaşadığım beyin fırtınası sonucu ortaya çıktı. - Film yapmayı hedeflemişken, neden bir roman yazdığımı sorabilirsiniz. Roman uyarlamalarının genellikle sonradan yapıldığı doğrudur, bu durumda Stanley'nin işlemi tersine çevirmek gibi mükemmel sebepleri vardı. Çünkü bir senaryo en ufak ayrıntıyı dahi açıkça belirtmelidir, ayrıca onu okumak en az yazmak kadar yorucu ve bıktırıcıdır. John Fowles'un şu sözü bunu oldukça iyi açıklamaktadır: Roman yazmak denizde yüzmek gibidir, senaryo yazmak ise pekmez içinde kıvranmak gibi bir şeydir. Belki de sıkıcılığa karşı tahammülünün olmadığını anladığı için Stanley senaryo yazımı gibi zor bir işe başlamadan önce, senaryoya çevirebileceğimiz bir roman yazmak için bütün hayal gücümüzü sonuna dek serbest bırakmamızı önerdi. - Olaylar aşağı yukarı böyle gelişti. Ancak sonlara doğru, roman ve senaryo aynı anda, iki yönde de geri besleme yapmak suretiyle yazıldı. - Romanın taslağı en heyecan verici yeriydi çünkü bir sonraki taslağın ne olacağı konusunda en ufak bir fikrimiz yoktu. Ancak bu kadarı bile, adı Journey Beyond The Stars olarak ilan edilen çalışma için Stanley'nin M. G. M ve Cinerama ile bağlantı kurması için yeterliydi. - 1965 boyunca Stanley inanılmaz zor bir yapımda görev aldı. Hatta o hala New York'tayken filmin İngiltere'de çekiliyor olması işi daha da zorlaştırıyordu. Stanley filmi çekerken, ben romanın son kısmını tamamlamaya çalışıyordum. Yani basılmadan önce onun takdisini alması gereken romanın son halini tamamlamak için çalışıyordum. bunu yapmak son derece zordu, çünkü stüdyoda o kadar çok meşgul oluyordu ki, benim el yazımla gönderdiğim bölümlere dikkatini vermek için hiç zamanı olmuyordu. Ağırdan almadığına yemin ediyordu, filmin kitaptan önce çıkması için uğraşıyordu. Zaten öyle oldu. 1968'in baharında çıktı. - Film dört bölümden oluşmakta olup, romanı altı ana başlığa ayrılmıştır. - Roman birçok yönden filmle farklılıklar gösterir. Romanda uzay gemisi Discovery, hızını artırması için Jüpiter'in yerçekimi alanını kullanarak Satürn'e gider. Ancak filmde Kubrick, Jüpiter ile buluşmaya karar vermiştir. - Stanley Kubrick efektlere çok önem vermiş ve özel efekt bölümü Stanley'nin inandırıcı bulduğu bir Satürn yapamamışlardır. Ayrıca Stanley Kubrick, bu film için urduğu setleri daha sonra yeniden kullanılmamaları için kırdığı söylenir. - 2001: Bir Uzay Destanı Super Panavision 70 ile 65mm negatif film kullanarak çekilmiştir. Gösterime giren baskılar Technicolor renklendirme aktarımı işlemi ile üretilmiştir. - Filmde uzay boşluğunda hiçbir sesin duyulmaması gibi pek çok detay gizlidir. - Filme konu olan romanın birçok devam serisi yayımlanmıştır. - Filmin gelecekle ilgili gerçekleşmeyen öngörüleri olsa bile, birçok öngörüsü de gerçekleşmiştir. Cevaplardan çok sorularla ilgilendiği ve her şeyi açık seçik ortaya koymadığı için, belki de bunca senenin ardından hala efsane bir yapım olarak anılmasının nedenlerinden birisi de budur. Clarke, Arthur C. 2001: Bir Uzay Destanı. Çev. Oya İşeri. İstanbul: İthaki Yayınları, 2019. Monaco, James. Bir Film Nasıl Okunur?. Çev. Tufan Göbekçin. İstanbul: Alfa Yayınları, 2021. ''Edebiyat İlişkisi ve Sinema''. Belgesel Tarih. Web. 15.10.2023."} {"url": "https://www.soylentidergi.com/edebiyatin-sarki-sozleri-ve-temalari-uzerindeki-etkisi", "text": "Ruhun gıdası sanat'ın en temel formlarından olan edebiyat ve müzik çağlar boyu birbiri üzerinde derin etkiler bırakmıştır. En başta sanatı yaratan sanatçıya sonrasında okuru ve dinleyenine, içinde köklenen düşünceleri dışarı vurabilmesi için elindeki tüm imkanları sunan bu iki sanat formu, aynı zamanda insana konuşarak ifade etmenin güçlüğünü yazı ve notalara dökerek azaltma fırsatı da tanımıştır. Bazen öyle şarkılar duyarız ki sözlerde anlatılan ayrılık konuşması bir anda karşımızda gerçekleşiyormuş gibi acıtmaya başlar. Hatta belki de daha çok kırar kalbimizi. Aynı şekilde, bir gece yarısı başından kalkmayı başaramayıp uğruna uykuyu gözden çıkarttığımız o kitap, insanın benliğinden uzaklaşmasını, biz hissettiklerimizi isimlendiremeden önce yazıya dökmüş ve o anda vücudumuzu dolduran farkındalık duygusu ile bizi bir hesaplaşmanın ortasında bırakıp köşesine çekilmiştir. Bu yönden ele aldığımızda, edebiyat ve müziğin bir araya gelişinin büyülü ve dinleyeni, eseri tüm incelikleriyle analiz etmeye yöneltecek bir etki oluşturması kaçınılmazdır. Bu yazımızda edebiyatın büyülü dünyasının notalara etkisini şarkılar üzerinden inceleyeceğiz! Edebiyatın müzik alanında kullanılmaya başlanması şarkı sözlerini anlamsal derinlik olarak oldukça etkilemiştir. Hissedilen duyguyu bir şarkıda en basit haliyle anlatmak yerine edebi bakış açısı benimsenerek daha kapsamlı ve dinleyiciyi düşünmeye iten, şarkının mesajının genel olarak edebiyatta hangi temalar ile örtüşebileceğini, semboller ve dilin nasıl kullanıldığını, özel olarak ise hangi eserle benzerlikler gösterebileceğini sorgulatmaya başlamıştır. Edebiyat tutkunları için sevdiği eserleri bir şarkı penceresinden dinlemeyi mümkün kılan, müzikseverlere ise edebiyata doğru bir pencere oluşturan bu etkileşimi, günümüzde pek çok şarkıda ve hatta bu temaya adanmış albümlerde gözlemlememiz mümkündür. Müzikte edebiyat kullanımı, genel anlamda, hayal gücünü şarkılara dahil etmeye yardımcı olan aynı zamanda edebiyatın sonsuz anlam havuzu ve kelime oyunlarını kendi düşüncelerimizle harmanlamayı anlamlı kılan bir kullanımdır. Sonsuz bir kullanım alanı ve sınırsız düşünme imkanının yanında, edebiyatın birbirinden oldukça farklı düşünce akımlarıyla beslenen karakterleriyle oynama, onları kendi zamanları dışında geçen bir şarkının, aynı olayları yaşamış başrolü, temsilcisi haline getirmeyi de amaçlar. Dinleyici, okuduğu eserin karakterini şarkıda duyduğunda, ya da olayların benzerliğini hissettiğinde şarkıyı eser çerçevesinde anlamlandırır. Günümüzde pek çok sanatçı eserlerinde edebiyattan hem şarkı sözlerinde referanslara yer vererek hem de temalarını ünlü edebi eserlerin betimlenmiş görüntülerine göre oluşturarak yararlanmaktadır. Daphne du Maurier tarafından yazılan Rebecca kitabın isimsiz anlatıcısı genç Mrs. Winter'ın, karısı ölmüş zengin bir adam olan Max De Winter ile evlliğini ve sonrasında genç kadının, kendisinden yaşça büyük eşiyle yeni evindeki aile hayatına göz atma şansı sunan gotik temalı bir romandır. Kitap genelinde karamsar ve hüzünlü bir atmosfer kendini gösterir. Bu hüznün temel sebebi, karakterimizin eşi Bay Winter'ın eski karısı, kitaba adını veren Rebecca'nın, ki bu asıl ana karakterin kim olduğunu göstermiştir, hayaletiyle savaşmak zorunda olmasıdır. Malikaneye geldiğinden beri tüm çalışanların hayranlıkla bahsettiği evin eski hanımı Rebecca'nın gölgesinde kalan ürkek ve masum ana karakterimiz için bir isme bile ihtiyaç duyulmamıştır. Tam da bu sebeple, Rebecca, ana karakterin yeni hayatındaki silik rolünü değiştirmek için verdiği çaba ile ünlü şarkıcı Taylor Swift'in tolerate ıt şarkısına ilham olmuştur. Eserlerinde edebi göndermeler kullanmaktan oldukça hoşlanan Swift, tolerate it şarkısında eşinin hala eski karısının hayaliyle yaşadığını düşünen ana karakterimizin, ona bireyselliğini göstermek ve görünür olabilmek adına yaptıklarını hüzünlü bir tonla anlatır. Dinlerken gençlik tecrübesizliği ile aşka kanmış bir kadının, ölü bir ruhla fiili olmayan savaşını, yer yer ona benzemeye çalışmasını ve aşkına verdiği emeklerin fark edilmesini ne kadar istediğini ruhunuzun derinliklerinde hissedeceksiniz. Taylor Swift'in edebi referanslar kullanmayı sevdiğinden bahsetmiştik. Onlardan biri de, adından da anlaşılacağı üzere, dinleyiciye gençlik aşkının nasıl hissettirdiğini gösteren bir atmosfer sunan Love Story. Bir aşk hikayesini, fakat sıradan bir aşkı değil asırlardır dilden dile anlatılan, edebiyatın en başarılı isimlerinden Shakespeare'in Romeo ve Juliet'ini konu alan şarkı, orijinal hikayenin hüzünlü işlenişine karşın melodisi ve sözleriyle daha umutlu bir bakış açısı getirmiştir. Bu açıdan Love Story'i bir çeşit modern Romeo ve Juliet anlatısı olarak adlandırabiliriz. Şarkıdaki genç karakter, kendi aşk hikayesini ikonik karakterler Romeo ve Juliet ile özdeşleştirmiş, ilk görüşte hissettiği aşkın önündeki engelleri ve nasıl hissettirdiğini, büründüğü Juliet karakteri ile anlatmaya başlamıştır. Edebiyatın müziğe etkisi şiir bakımından kitaplardan daha fazla olmuştur. Dönem dönem ünlü pek çok şiir sonrasında müzisyenler tarafından şarkılara ilham olarak kullanılmış ya da sözleri üzerinde oynanmadan bütün olarak bestelenmiştir. Fakat bu örneklerin yanı sıra şarkının sözlerinden çok temasına ilham olmuş şiirler de yoğunluktadır. Bu şiirlerden biri Lord Alfred Tennyson'ın İngiliz Edebiyatı derslerinde halen okutulan Lady of Shalott eseridir. Lady of Shalott, country müzik grubu The Band Perry'nin en popüler şarkısı If I Die Young a ilham olmuştur. 2010 çıkışlı If I Die Young yayınlandığı andan günümüze bilinirliğini sürdüren duygusal bir parçadır. Genç bir kadının genç yaşta ölümünün elinden aldığı yaşanacak güzel deneyimleri, sevdikleri, özellikle annesinin, bu acıdan nasıl etkileneceğini ve bu kayıpla nasıl baş edeceklerini düşündüğünü anlattığı bu hüzünlü şarkının klibinde de solist Kimberly Perry'nin tıpkı Lady Of Shalott gibi ölümünün ardından bir kayığa yerleştirildiğini ve göğsüne bir kitap koyularak mavi sularda sonsuzluğa uğurlandığını görüyoruz. Bu ayrıntıları gözlemleyebilmek için şarkının klibini izlemek oldukça önemli çünkü, Perry'nin elinde tuttuğu kitap, Alfred Lord Tennyson'ın şiir kitabı ve sahnede gösterildiği üzere kitapta Lady Of Shalott şiiri açık. Eğer genç ölürsem beni satenlerin içinde gömün, Şarkı sözlerinde edebiyattan yararlanan bir diğer sanatçı da ünlü indie rock gruplarından Arctic Monkeys'in solisti Alex Turner. Arctic Monkeys'in en sevilen parçalarından olan I Wanne Be Yours grubun en popüler şarkılarından biri olma serüvenine de aslında 1982'de yazılmış bir aşk şiiri olarak başlamış. Punk şairi olarak bilinen John Cooper Clarke tarafından yazılan aynı isimli şiir, sevgiliye yapılan bir serenat adeta. Söylendiği kişinin ihtiyacı olabilecek her şey olmak istediğini, onu korumak, ilgilenmek ve onun hayatında, her ne durumda olursa olsun, bir şekilde bulunmanın söyleyen kişi için ne kadar önemli olduğunu anlatıyor. Grubun solisti Alex Turner'ın dikkatini çekmesinin ardından duygusal aşk dolu bir şiirden, sözler değiştirilmeden aynı duyguların müzikle harmanlanmış bir versiyonuna dönüştürülmüş. Edebiyat ve müziğin bir araya gelişindeki o büyüyü bu şarkıda tam anlamıyla hissedebiliyoruz. Edebiyatın büyülü dünyasına müzik eşliğinde kapılmak isterseniz içerikte bahsettiğimiz şarkı ve edebi eserlere göz atmanızı kesinlikle öneririz! Ayrıca, Türk müzisyenler arasında da oldukça yaygın olan edebiyat ve müzik etkileşimine şiir penceresinden göz atmak isterseniz bestelenmiş şiirleri anlatan yazımızı buradan okuyabilirsiniz. Daphne du Maurier, Rebecca, İthaki yay. William Shakespeare, Romeo Ve Juliet, Parol yay."} {"url": "https://www.soylentidergi.com/edgar-allan-poe-okumak-icin-5-neden", "text": "Yazdığı kısa öykülerin karanlık, kasvetli, sürükleyici, melankolik ve korkutucu şekilde dahiyane olay örgüleri ve bu öykülerle birebir uyumlu karakter betimlemelerinin yaratıcısı olduğunun bir kanıtı olan fiziki portresi ile akıllara kazınan Edgar Allan Poe, edebiyat alanında birçok akımın ilklerinden ve/veya en iyilerinden kabul edilir. Polisiye türünün ilk örneklerinin yazarı olan Poe, özellikle gotik tarzda kısa öykü ve şiir alanında eşsiz eserler vermiştir. Tüm hayatı ailevi, ekonomik ve sağlık problemleri ile geçmiş olan Edgar Allan Poe edebiyat dünyasına büyük katkılar yapmış ve ölümsüz eserler bırakmıştır. 1809 yılında Baltimore'da aktör ve aktris olan Elizabeth Arnold Poe ve David Poe Jr.'ın çocuğu olarak dünyaya gelen Poe, babasının daha doğmadan evi terk etmesi ve annesinin de yazar daha 3 yaşındayken tüberkülozdan hayatını kaybetmesinden dolayı gerçek ebeveynlerini hiç tanımadı. Annesini de kaybettikten sonra ailenin arkadaşı olan John ve Frances Allan'in yanına yerleştirildi. Yazarın Allan soyadı da bu aileden gelmektedir. 1831 1835 yılları arasında Baltimore'da teyzesi Maria Clemn ve kuzeni Virgina ile beraber yaşadı. Bu süreçte Virgina'ya olan ilgisi arttı. Çift, 1836 yılında evlendiğinde Poe 24 yaşında ve Virgina ise sadece 13 yaşında idi. Ancak Virgina 1847 yılında, daha 24 yaşında iken tüberkülozdan hayatını kaybetti. Hayatındaki en önemli üç kadını kaybetmenin etkisi Poe'nun eserlerinde açıkça hissedilir. Ölümünden kısa süre önce yazdığı Annabelle Lee şiirini eşi ve aynı zamanda kuzeni olan Virgina için yazdığı söylenir. Bu inişli çıkışlı hayatına rağmen yüzlerce kısa hikaye ve şiir üreten Edgar Allan Poe, ölmeden okunması gereken yazarların başında gelmektedir. Eğer hala okumadıysanız size Poe'nun eserlerini okumak için 5 harika sebebi aşağıda sıraladık. Edgar Allan Poe, kısa hikayeyi tanımlarken okuyucunun bir oturuşta ve yarım saat ile bir buçuk saat arasında zaman harcayarak okuyacağı anlatılar olarak tanımlamıştır. Poe'nun hikayeleri de bu tanıma uygun yazılmıştır. Olay örgüsü basit, tek bir olaya odaklanan, az karakter barındıran hikayelerdir. Hatta birçok hikayesinde isimsiz anlatıcılar kullanmıştır. Kıvrak zekası ve yazarlıktaki eşsiz yeteneği sayesinde Poe, eserlerinde çarpıcı hikayeleri 10-12 sayfaya sığacak şekilde anlatmıştır. Bunun en güzel örneklerinden biri Gammaz Yürek eseridir. Yine isimsiz bir anlatıcı tarafından anlatılan hikayenin başlangıcında, çalıştığı evin sahibine takıntılı bir şekilde nefret duyan çalışanın bu nefreti ve her gece saat 12'de yaşlı adamın odasına sessizce girerek onu nasıl seyrettiği detaylı bir şekilde anlatılıyor. Her akşam yaptığı bu ziyaretleri o kadar akıllıca yaptığını düşünüyor ki, deli bir kişinin bunları asla akıl edemeyeceğini söylüyor kendi kendine. Yine yaşlı adamın fiziksel özellikleri ve yaşlılıktan kaynaklanan yavaşlığı gibi konuları nefretini törpülemek için kullanıyor. Mesela yaşlı adamın kör olan bir gözünün görünümünü, onu öldürmek için bir neden olarak belirlemişti. Öykünün devamında cinayet planını nasıl uyguladığı, yaşlı adamı nasıl öldürüp, parçalara ayırıp, cesedini sakladığı kısa ama çarpıcı şekilde anlatılıyor. Hikayenin son kısmında şikayet üzerine eve gelen polislerin soruları karşısında gereksiz yere soğukkanlılığını kaybeden katilin iç sesiyle konuşarak cinayeti önce kendine ve artık dayanamayarak polislere itirafını okurken aslında bir şizofrenin portresinin detaylarını buluyorsunuz Poe'nun anlatımında. Gotik tarzında yazdığı korku hikayelerinde işlediği ölüm teması, eserlerin genelinde aşk ile birliktedir ve hayatın merkezindedir. Gerçek hayatında da doğumundan itibaren sevdiği kişileri bir bir kaybetmesi, yazdığı hikayelerde ölümü ve özellikle kadın karakterlerin ölümünü çarpıcı bir şekilde işlemiştir. Ölüm teması ile beraber obsesif kompulsif, şifozreni, fetişizm, klostrofobi, katalepsi gibi psikolojik ve fizyolojik öğeleri de kusursuz ve tekrarlayan şekilde çeşitli hikayelerde kullanmıştır. Örneğin Berenice eseri, ana karakterin isminin olduğu nadir hikayelerinden biridir. Egaeus, kasvetli bir evde, kasvetli bir yaşam sürmektedir kuzeni Berenice ile. Berenice kuzeninin aksine gayet hayat dolu, optimistik, eğlencelidir ve Egaeus'un yaşamına anlam katar, ruhsal dinginlik sağlar varlığı ile. Fakat Egaeus'un bir sorunu vardır; Berenice'in eşsiz mükemmellikteki dişlerine fetişist derecede takıntılıdır. Onların beyazlığı, düzgünlüğü aklını başından almaktadır. Bir gün Berenice'in amansız bir hastalığa yakalandığı ortaya çıkar. İşte o gün, şeytani planını devreye alma zamanıdır. Genel olarak yazdığı korku hikayeleri ve gotik tarzı ile bilinen Poe, dedektif hikayeleri türünün yaratıcısı olarak kabul edilir. Başta Arthur Conan Doyle olmak üzere bir çok yazara esin kaynağı olmuştur. Poe'nun yazdığı hikayelerde kullandığı Dedektif Auguste Dupin karakterinden etkilenen A. C. Doyle, hikayelerinin baş karakteri olarak Sherlock Holmes'u, Agatha Christie ise Hercule Poirot karakterlerini yaratmıştır. Morgue Sokağı Cinayetleri, ilk dedektiflik hikayesi olarak kabul edilir. Paris'te hayali bir sokak olan Rue Morgue'da yaşayan anne ve kızın vahşice ve kafa karıştırıcı şekilde öldürülmesi ile olaylar başlar. Gazete haberine göre yaşlı kadının kafası sadece bir deri tutacak kadar kesilmiş ve kızı da boğazı sıkılarak öldürüldükten sonra şöminenin baca deliğine tıkılmıştır. Olay kapı harici girişin mümkün olmadığı ve kapının içeriden kilitli olduğu dairede gerçekleşmiştir. Herkes şiir insanı değildir. Şiir okumak, analiz etmek ve anlamlandırmak bilmece çözmek gibidir. İyi bir şiir okuyucusu olmak belli bir edebi altyapı ve şiir okuma deneyimi gerektirir. Kısa öyküleri kadar iyi şiirler de yazan Edgar Allan Poe, şiirlerinin hitap ettiği kısıtlı bir kitle olmasından dolayı biraz ikinci planda kalmıştır. Hikayelerindeki gotik tarz ve ölüm temasını şiirlerinde de işlemiştir. Şiir genelde müzikselliği, stilize dil kullanımı ve doğaüstü atmosferiyle bilinir. Öne çıkan şiirlerinden bazıları Kuzgun, Lenore, Annabel Lee, Çanlar, Bir Rüya içinde Rüya sayılabilir. Sevdiğini kaybeden bir kocanın söylediği 11 dörtlükten Lenore şiiri Poe'nun stilini yansıtan bir şiirdir. Sinsice bilinçaltınıza hücum eden o baskıyı en net görebileceğiniz eserlerin yazarı olan Edgar Allan Poe, tek bir değil birçok eseriyle sinema tarihine kaynaklık etmiştir. 1928 yapımı The Fall of the House of Usher, 1934 yapımı The Black Cat ve 1935 yapımı The Raven gibi sanatçının birbirinden farklı eserleri üzerinden yola çıkılarak uyarlanmış filmler, genel olarak sinema tarihinde kült eserler sınıfına girmese de yeteri ilgiyi görmüştür. Siyah beyaz konseptte olmalarının korku türündeki karanlık havayı vermede çok daha yararlı olmasıyla beraber Poe'nun eserlerindeki psikolojik baskıyı yansıtmada da bir hayli başarılılar. Poe, Edgar Allan. Complete Tales & Poems. Illinois: Top Five Books, LLC 2013."} {"url": "https://www.soylentidergi.com/educating-rita-ve-shirley-valentine-cam-tavani-kiran-kadinlar", "text": "Cam tavan terimi ilk defa Amerikan yazar Marilyn Loden tarafından kullanılmıştır ve aynı zamanda Loden, işgücündeki çalışan çeşitliliğine odaklanan birçok kitabın da yazarıdır. İlk olarak kadınlar için kullanılan cam tavan terimi artık genellikle azınlık olan bir demografik grubun hiyerarşide belli bir seviyenin üzerine yükselmesini engelleyen görünmez mekanizmayı ifade eden bir metafordur. Örnek olarak kadın ve erkeklerin sosyal yaşamdaki yerini ele alalım. Yukarıdaki resimde de görüleceği gibi kadınların, erkeklerin bulunduğu konuma gelebilmeleri için erkeklerden daha büyük bir çaba göstererek yukarıya doğru ilerleyip metaforik cam tavanı kırmaları gereklidir. Yani, kısacası erkeklerin daha az çabayla geldiği yere kadınların gelebilmeleri için daha büyük bir çaba göstermeleri gerekmektedir. 1947'de Liverpool'da dünyaya gelen İngiliz yazar Willy Russell, 15 yaşındayken okulu bırakmış, kadın kuaförü olmuş, halk kulüplerinde seslendirilen şarkılar yazmıştır ve bunun gibi yarı zamanlı işlerde çalışmıştır. 20 yaşındayken eşi tarafından cesaretlendirilen Russell, tiyatro ve tiyatro oyunu yazımıyla ilgilenmeye başlamış, ardından okula geri dönmüş ve Toxteth'te öğretmen olmuştur. Bu yılları onun kariyeri açısından şekillendirici bir zaman dilimi haline gelmiştir. Willy Russell; tiyatro oyunları, şarkı sözleri ve film senaryoları yazmıştır. Yazdıkları arasından en çok öne çıkan iki filmi vardır: Educating Rita ve Shirley Valentine. Bu filmler ilk başta tiyatro oyunu olarak yazılmış, sahnelenmiş ve halkın büyük beğenisini toplamıştır. Fakat asıl başarıyı vizyonda olduğu dönemde çıktığı macerada birçok ödülü de beraberinde getirerek beyaz perdede yakalamış ve son yılların unutulmaz iki kadın karakterini sahneye taşımıştır. Bu iki oyun dünyanın her yerindeki kadınların ortak dertlerini gündeme getirmiştir. Tüm bunları düşünürken Shirley'nin arkadaşı, İtalya'ya gideceğini söyler ve kendisini de davet eder. Bu teklif karşısında heyecanlanan Shirley; çocuğundan, kocasından ve kayınvalidesinden alacağı tepkiden çok korkmakta ve bu hayalin asla gerçekleşmeyeceğini ve boşuna umutlanmaması gerektiğini düşünmektedir. Büyük gelgitlerden sonra Shirley artık sonunda sadece kendisi için bir şey yapmaya ve tüm yargılara karşı gelip bu yolculuğa çıkmaya karar verir. Bu yolculuk aslında kendi içine, kendini keşfetmeye yönelik yaptığı bir yolculuktur. Kendisinin de beklediği gibi eşinden kötü bir tepki alan Shirley buna rağmen artık kafaya koymuştur ve hazırlanıp arkadaşıyla birlikte yolculuğa çıkar. Gittiğinde orada kendini bulan Shirley Valentine adeta eski kendisine dönmüştür, o hayat dolu kadın tekrar geri gelmiştir ve kendi içine yaptığı yolculuğun hazzına varan Shirley arkadaşını hava alanında ekerek eve dönmemeye kara verir. Shirley orada tanıştığı birinin iş teklifini de kabul ederek kendine yeni bir hayat kurma yolunda büyük bir adım atar. Bu sırada eşini hala sevmektedir, eşini arar ve içini döker. Eşi gidip Shirley'i ziyaret etmeye karar verir ve geldiğinde eşi o kadar değişmiştir ki eşi onu tanımaksızın yanından yürüyüp geçer ve gider. Shirley eşine şöyle seslenir: Merhaba Joe! Eskiden ben karıydım. Eskiden ben anneydim. Ama şimdi tekrar Shirley Valentine'ım. Benimle bir şeyler içmek ister misin?. Bu yolculuğuyla söyleyebiliriz ki Shirleyi, üzerinde bulunan cam tavanı kırmıştır. Onun üzerindeki bu cam tavanı oluşturanlar toplumun Shirley hakkındaki önyargılarıdır. Aslında bir Avrupa ülkesine gitmek ve orada bir tatil yapmak onun etrafındaki insanlar için çok büyük bir mesele değilken Shirley için öyledir. Bunun için Shirley'nin cesaretini toplayıp bu cam tavanı kırmadığı sürece bu yolculuğu yapması imkansızdır. Shirley'nin canına tak etmiştir artık birilerinin hizmetçisi gibi yaşamak. Artık eski mutlu haline dönüp kendi için yaşamak istemektedir. Shirley; Shirley Valentine olmak istemektedir yeniden. Kendi içindeki cesareti bulan Shirley üzerindeki cam tavanı kırar ve kendisine sıfırdan yepyeni bir hayat kurmayı başarır. Kadın kuaförü olan Susan; 26 yaşında, evli ve çocuksuz bir kadındır. En büyük isteği açık üniversiteye gidip İngiliz Dili ve Edebiyatı bölümünde eğitim görmek ve kendini keşfetmektir. Fakat çevresindeki insanlar ona destek olmak yerine köstek olurlar. Susan'ın 26 yaşında olup hala çocuğunun olmaması çevresinin dikkatini onun üzerine çeker. Annesi, babası, eşi ondan bir çocuk beklentisindedir artık. Susan ise açık üniversitede istediği bölüme kaydolur ve eşine kendini keşfetmeden asla çocuk sahibi olmak istemediğini net bir şekilde söyler. Artık istediği üniversitede diğer eğitim gören insanlar kadar nitelikli yazılar yazmak ve onların konuştukları konulara hakim olmaktır. Susan eğitimlere başlamıştır ve orada üniversitede öğretmen olan Frank onun öğretmeni olmuştur. Frank, ayyaş ve narsist biridir ve Susan'a olmak istediği kişi olması yolunda eğitim veriyordur. Susan kendini Rita olarak tanıtır ona. Bu ismi Amerikan yazar Rita Mae Brown'dan almıştır. Susan eğitim gördüğü sırada hamile kalmamak için hap kullanmaktadır. Bu durumu eşi fark ettiğinde bütün bu üniversite işlerinin onun kafasını karıştırdığını söyleyerek Susan'ın tüm kitaplarını yakar. Ailesi ise Susan'ın anne olmadığı için evliliğinin ve kendinin hiçbir işe yaramadığını söylerler ve eşi Susan'a eğer okulu bırakıp anne olmayı kabullenmezse evliliklerinin biteceğini söyler. Geri adım atmaya Susan, eşinden boşanır ve daha iyi bir eğitim adına yaz okuluna katılır. Bu yaz okulundan kendini çok geliştirmiş bir şekilde dönen Susan artık Frank'a, onun vereceği eğitime ve bir yerlere gitmek için onun eşliğine ihtiyaç duyamamaktadır. Bu durum Frank'i çılgına çevirir. Susan, Frank'e artık ona ihtiyaç duymadığını, artık Rita ismini kullanmadığını ve bunun en başından beri bir saçmalıktan ibaret olduğunu sonunda anladığını söyler. Filmin sonunda Susan, artık istediği gibi üniversiteyi başarıyla bitirmiş ve kendini keşfetme yolunda büyük adımlar atmıştır. Susan'ın üzerindeki cam tavanı kırma mücadelesi de Shirley'ninki gibi kendi içinde bir yolculuğa çıkıp kendini keşfederek başarıya ulaşmıştır. Ve bunu da asalında eğitim yoluyla yapmıştır. Susan'ın üzerindeki cam tavanın, Shirley'nin üzerindekinden pek bir farkı yoktur. Bu tavanı oluşturan şeyler yine çevresinde bulunan insanların ona karşı olan önyargılarıyla oluşmuştur. Susan ise Shirley'den farklı olarak hiç büyük bir gelgit yaşamadan kendi yolunda ilerlemeye devam eder. Kendine yaşıt erkekler, için aslında çok normal olan Susan'ın eğitimini tamamlama ve kendini bulma mücadelesi, Susan için her ne kadar büyük bir engel olsa da o, bunu başarır. Artık Rita değildir o, Susandır. Willy Russell tarafından oluşturulan Shirley ve Susan karakterlerinde görülebileceği üzere cam tavanı kırma mücadelesi sadece işgücünde olmaz veya bu tavanı kıran kadınlar bu mücadelelerinin sonunda dünyaca ünlü şarkıcı, oyuncu olmak zorunda değildirler. Hatta tam aksine bizim sadece pencerelerini gördüğümüz perde çekilmiş evlerde kadınlar, sırf kendilerini keşfetmek uğruna büyük mücadele vermektedirler. Susan ve Shirley bunlardan sadece ikisidir. Daha kim bilir etrafımızda kendilerini derinliklerine kadar anlamak uğruna, sadece bir tatil uğruna, sadece bir üniversite eğitimi uğruna, Shirley Valentine olmak uğruna, Susan olmak uğruna büyük riskler alıp çevrelerine karşı gelmektedirler. Her ne kadar iki kadının üzerlerindeki cam tavanlarını kırma mücadelelerini ele almış olsak da cam tavanlara aşağıdan bakan insanlar sadece kadınlar değillerdir. Umarız mücadeleleri, diğer insanlarca boşuna olsa bile kendileri için dünyalara bedel olan bu iki kadın sizin de üzerinizdeki metaforik cam tavanı kırmanız için size iyi bir motivasyon sağlamış ve büyük bir ilham kaynağı olmuştur. Unutmayalım ki bazen bazılarımız için kendi adını, kendi soyadını kullanmak bile çok zordur ve birbirimizin üzerindeki cam tavanı oluşturmamak bizim elimizdedir. Bu cam tavanın bir parçası olmamak ve bir gün tüm herkesin üzerindeki cam tavanların hayatın tüm alanlarında ortadan kalkması dileğiyle."} {"url": "https://www.soylentidergi.com/ekoloji-ve-edebiyat-covid-19-argumani", "text": "Bu toprak, bu kırmızı topraklar biziz. Sel yılları, kuraklık yılları, toz yılları biziz. Dünyamız var olduğundan bu yana ekolojik bir döngü içerisinde günümüze dek gelmiştir. Fakat geçmişten günümüze aynı etki ve hızla gelmemiştir. Dönem dönem insanoğlu bu ekolojik döngüye olumlu veya olumsuz müdahalelerde bulunarak, bu döngüyü farklı ekseriyetlere yönlendirmiştir. Ekolojik dengenin büyük çaplı bozulmalarına bakacak olursak Sanayi Devrimine ışık tutmamız gerekir. Sanayi Devriminde artan makineleşmenin sonucu olarak büyük ölçeklerde üretimin yanında ortaya çıkan endüstriyel atıkların çevreye etkisi aynı ölçüde olmuştur. Sanayi Devriminden günümüze dek ekonomik kapitalizmin neden olduğu ekonomik sermaye üretiminin yan ürünü olarak su kirliliği, iklim değişikliği, hava kirliliği, hayvan türlerinin yok olma riski ve yok olması, orman yangınları, buzulların erimesi ve küresel ısınma gibi ekolojik isyan semptomlarının yanından Homo sapiens türüne ait hastalıklarda artışın gözlenmesi gibi etkiler de olmuştur. Bu ekolojik bozulmanın insan yaşamı için risk olabileceği bazı olaylarla anlaşılması ile çevre konusu insanlığın gündemine girmiştir. Bu aşamadan itibaren çevrenin korunması ile ilgili düşünce ve çalışmalar yaygınlaşmaya başlamıştır (Kırışık, 2013). 1970 yıllarına bakacak olursak çevreci hareketlerde artış yaşandığını edebi metinlerde ve sanat eserlerinde görebiliriz. Yaşama bu negatiflik üreten insanoğlunun doğa yazımı veya eko yazın başka bir deyişle edebiyat ekolojisi edebiyat dünyasına olumlu bir yön katmıştır. Edebiyat ekolojisi kavramının ilk açıklaması ise Joseph Meeker tarafından, 1972 tarihli The Comedy of Survival kitabında yapılmış. İnsanı dünyanın tek edebi yaratığı olarak gören Meeker, edebiyatı insan evriminin sonuçlarından biri olarak değerlendirir. Bu aşamada edebi türlerin, diğer araç ve yöntemlere göre evrimsel olarak daha stratejik olduklarını öne sürer. Kültürel çevrenin bir biçimi olarak edebiyat, dili ve imgelemi kullanarak insanlığın doğa ile ilgili anlatılarını eleştirebilir (Tekin, 2018). Bu aşamada karşımıza çıkan kavram ekoeleştiridir. Ekoeleştiri kavramı 1978 yılında ilk kez William Rueckert tarafından Edebiyat ve Ekoloji (1978) başlıklı makalede kullanıldı ve ekoloji prensiplerinin edebiyata uyarlanması olarak tanımlandı. Başlangıç aşamasında ekoeleştiri Avrupa ülkeleri ve Amerikan çalışmalarının bir uzantısı olarak ortaya çıktığından ilk zamanlarda yapılan akademik çalışmalar yoğunluklu olarak Amerikan doğa yazını, İngiliz pastoral anlatımlar, Romantik akımı ve Derin Ekoloji hareketine odaklanır. 2000'lerin başında ise ekoeleştiri alanında yapılan çalışmalar doğa yazını ile kısıtlı kalmaksızın çevre problemlerini ırk, cinsiyet, sınıf, etnik kimlik üzerinden yapılan sosyal tartışmalarla ilişkilendirerek incelemeye başlar (Ergin & Dolcerocca, 2016). Nitekim ekoeleştirel görüşe göre edebiyat, insanda ekolojik benlik oluşturmalıdır çünkü insanlar doğal tahribatın açıklandığı bilimsel verilerde boğulmak yerine bir roman, hikaye ya da şiiri okumaya daha yatkındır. Dolayısıyla sanatın insan düşüncesine etki edebileceği gerçeği bu hareketin edebiyata yüklediği sorumluluğun temelini oluşturmaktadır. Disiplinler arası bir yaklaşım olarak ortaya çıkan ekoeleştiri bu düşünce ve çalışmaların bir ürünüdür. 1980 yılında Cheryll Glotfelty de benzer bir tanımla ekoeleştirinin edebiyat ve çevre arasındaki ilişkiyi ele aldığını ve ekoeleştirinin edebiyat çalışmalarına çevre/doğa merkezli bir yaklaşım getirdiğini ifade eder. Özetleyecek olursak ekoeleştiri insan merkeziyetçiliği ve insanın doğaya olan üstünlüğünü kesin bir şekilde reddeden bir kavramdır (Yavuz, 2019). Ülkemizde ekoeleştiri 2009 yılında Serpil Oppermann, Ufuk Özdağ ve Nevin Özkan'ın düzenlediği The Future of Ecocriticism: New Horizons başlıklı konferans ve bunun takibinde yayınlanan aynı başlıklı kitap sayesinde akademik tartışmaların odağı haline gelmeye başlar. Ekoşiir ise bu soyutlamaların aksine ekoloji ile sosyal yaşam arasındaki bağlantıları, bağlantıların hem pozitif hem negatif sonuçlarını inceler. Şiirlerde doğayı kişileştirme, metafor ve kinaye kullanma, ritim, söz sanatları ve ekolojik denge açısından özgün bakış açıları bulunur. Ekoşiir posthümanist bir yaklaşımla incelediği ekolojik bağlantıları yalnızca tema olarak ele almak yerine dili bir ekosistemin ürününe dönüştürür (Özberk, 2019). Türk edebiyatında ekoşiir alanı yeni bir alandır. Son yıllarda Elif Sofya, Anita Sezgener, Naze Nejla Yerlikaya, Güven Turan, Nazmi Ağıl, Süreyya Berfe, Gürgenç Korkmazel, Turgay Fişekçi ve Hüseyin Kıran gibi pek çok şair farklı ekolojik sorunlara değinmekle yetinmeyip aynı zamanda dil ve ekoloji arasındaki ilişkiyi irdelemekte ve deneysel anlatım teknikleri keşfetmektedir. Ekoşairin görevi bizleri insan olmayan canlıların polifonik şarkısının içine çekmek, onu dikkatle dinlemeye ve yanıtlamaya davet etmektir. Gerek şiir gerek düzyazıda karşımıza çıkan çevreci eleştiri bu anlamda diğer insanlar ve canlılarla paylaştığımız yaşam alanlarımızın ve yaban hayatın tüm çeşitliliği ile korunmasına ışık tutar (Ergin & Dolcerocca, 2016). Gülten Akın'ın Telezaman'ı, Süreyya Berfe'nin Yolda Rastladım'ı, Özdemir Asaf'ın Önce'si, Bedri Rahmi Eyüboğlu'nun Şehirdekilere Gazel'i, Kemalettin Kamu'nun Bingöl Çobanları ve Karadeniz'i, Orhan Veli'nin Asfalt Üzerine Şiirler'i, Cahit Külebi'nin Yangın'ı, Behçet Necatigil'in Uygarlık Raporu ve Kır Şarkısı'nı, Cahit Sıtkı Tarancı'nın Memleket İsterim'i ve Oruç Aruoba'nın Haikular'ı... Tüm bu sayılan eserler Türk yazınında ekoloji temelinde kentleşme, makineleşme ve doğa kıymeti gibi motiflerin irdelendiğini ve bu temanın ne kadar önemli olduğunu gösterir niteliktedir (Yavuz, 2019). Covid-19 hastalığı, kimi araştırmacılara göre yaşadığımız yüzyılda doğanın ben varım deme şekli iken kimi araştırmacılara göre ise küresel ısınma sonucu buzulların erimesiyle donmuş mikroorganizmaların çözünmesine bağlı olarak ortada çıkan başta epidemik sonrasında ise pandemiye dönüşen uzun soluklu bir sürecin etkeni oldu. Pandemi insanlığı kendini dinleme anlama arayışlarına doğru soru sorma ve cevap verme zamanı tanırken insanlığın üretme penceresine ışık tutarak bir çok yazarın edebi eserlerine konu etmesinin yanında yeni yazarların edebiyat dünyasına adım atmasına olanak sağladı. Tıpkı veba pandemisinde dönemin koşullarını, yaşantısını ve dahi insanların perspektifini öğrendiğimiz Albert Camus'a ait Veba adlı eseri gibi bir çok eser yazıldı. Günümüze gelecek olursak Covid-19 pandemisi ekoşiir, ekoyazım, ekokurgu ve ekoeleştiri dünyasının ürünlerinden oldu. Günümüz edebiyat dünyasının en önemli argümanlarından biri olmaya aday olan Covid -19 pandemisi edebiyat ve ekoloji sentezi olarak 21. yüzyıl edebiyat dünyasında yerini aldı. Ergin, M., & Dolcerocca, Ö. (2016). Edebiyata Ekoeleştirel Yaklaşımlar: Ekoşiir ve Elif Sofya. SEFAD, 297-314. Kırışık, F. (2013). Ekolojik Sorunların Çözümünde Derin Ekoloji Yaklaşımı. Ekonomik ve Sosyal Araştırmalar Dergisi, 279-301. Özberk, N. (2019). Halk Çevreciliğinin Ürettiği Yeni Bir Şiir Türü: Ekoaktivist' Şiir. folklor/edebiyat, 911-940. Tekin, N. (2018, 05 12). Ekoloji ve Edebiyat. www. researchgate. net: https://www. researchgate. net/publication/324529669 adresinden alındı. Yavuz, Y. (2019). Edebiyat ve Ekoeleştiri: Latife Tekin'in Manves City ve Sürüklenme Adlı Romanları. Edebi Eleştiri Dergisi, 245-259."} {"url": "https://www.soylentidergi.com/ekonomik-krizler-toplumsal-yapida-ne-gibi-degisimlere-sebep-olur", "text": "Ekonomik Krizler, toplumsal yapıyı sadece ekonomik anlamda değil, sosyal, kültürel, fiziksel ve psikolojik olarak da etkiler. Bu etkiler de toplumsal yapıda bazı değişikliklere sebep olurlar. Ekonominin temelleri olan mal, üretim, hizmet ve döviz piyasaları üzerinde oluşan, bilinmeyen ve öngörülmeyen spekülatif hareketlenmelere ekonomik kriz adı verilir. Ekonomik kriz, iç veya dış kaynaklı olarak beklenmedik şekilde ortaya çıkan olaylar sonucunda ülke ekonomisinin, iş sektörlerinin ve firmaların zarara uğramasına sebep olur. Gelin, ekonomik krizlerin toplumsal değişikliklere nasıl sebep olabileceğine birlikte göz atalım. Ekonomik krizlerin sebepleri finansal piyasalar ve mal-hizmet piyasalarındaki arz fazlalığı veya talep daralması gibi ekonomik faktörlerden kaynaklanabileceği gibi sadece ekonomik kökenli de olmayabilir. Doğal afetler, siyasal bunalımlar, iç veya dış kaynaklı öngörülemeyen olaylar, teknolojik ve ekolojik hızlı değişimler, istikrarsız veya popülist politikalar, askeri müdahaleler ve piyasalardaki düzenleme ve denetleme eksikliği gibi olaylar ekonomik krizlerin diğer nedenleri arasında sayılabilirler. Ekonomik krizler, derinliğine bağlı olarak ekonomik sıkıntıların yanında birçok farklı sosyoekonomik sorunu da beraberinde getirir; aile içi şiddet, şiddetli geçimsizlik, suç oranlarında artış, yoksulluk, boşanma, intihar ve beraberinde birçok psikolojik soruna da sebep olabilirler. Hem ülke çapında hem de toplum üzerinde yıkıcı etkisi olan ekonomik krizler, temel olarak işsizlik, bireysel gelir düzeyinde düşüş, sınıflar arası gelir dağılımındaki adaletsizlik sebebiyle hayat standartlarında düşüşe sebep olurlar ve beraberinde yoksulluğu getirirler. Bu sorunların kısa ve uzun vadede çeşitli sonuçlarıyla karşılaşılır. Ekonomik krizlerde olanlar sebebiyle insanlar kendi hayatlarını devam ettirme konusunda kaygı hissetmeye başlarlar. Artan işsizlik oranı ve düşen gelir düzeyleri toplumu sosyoekonomik açıdan bir çıkmaza sürükler. İşsizlik oranının artması, gelir düzeyindeki dengesizlik gibi sorunlar öncelikle bireylerin işsiz ve parasız kalma düşüncelerine kapılmasına neden olur ve bu sorunlarla karşı karşıya olan kesimlere gelecek kaygısı yaşatır. Geçim sıkıntısı, birçok farklı sosyokültürel ve psikolojik sıkıntıları da beraberinde getirir. Yaşamlarını devam ettirme güdüsüyle yaşamaya çalışan insanlarda çeşitli psikolojik bozukluklar görülmeye başlar. Temel ihtiyaçlarını bile karşılayamayacağı hissiyatına kapılan bireylerde gerginlik, agresiflik ve saldırgan davranışlar sergileyebilme gibi durumlar söz konusudur. Bu etkiler yaygınlaştıkça toplum günden güne daha endişeli ve kaygılı bir duygu durumu içine doğru çekilir. Bu durum, yalnızca işsizleri etkilemez. Çalışan insanların da motivasyonları ve iş verimlerinde azalmalar başlar. Bu azalma, fizyolojik ve psikolojik sorunlara yol açabilir. Stres bozuklukları, depresyon, umutsuzluk, içe kapanma, öz saygıyı yitirme ve bunaltıyla beraber davranış bozuklukları gibi ruh sağlığını etkileyen sorunlarla karşı karşıya kalınması muhtemeldir. Dünyanın birçok ülkesinde intiharlar üzerinde bile doğrudan işsizliğin, dolaylı olarak da ekonomik krizlerin etkisi olduğu hakkında çalışmalar mevcuttur. Yaşam standartlarındaki düşüş de ekonomik krizlerle doğru orantılı bir şekilde gerçekleşir. İş yerlerindeki tamamen veya geçici şekilde çalışmaların durdurulması sebebiyle ortaya çıkan işsizlik artışı, yoksulluğu da beraberinde getirir. Kriz dönemlerinde yoksulluğun artması ile temel ihtiyaçları karşılama konusunda bile ciddi sıkıntılar baş göstermeye başlar. İnsan sağlığı üzerinde en önemli etkiyi oluşturan unsur yoksulluktur. Açlık sebebiyle yeterli beslenemeyen çocuklar, hamileler ve yaşlılar hastalanır, enfeksiyona bağlı hastalıklar artar ve bu durum da yoksulluğa bağlı ölümlere sebep olur. Ekonomik krizlere verilebilecek en canlı örneklerden biri, 2008 küresel ekonomik kriziydi. 2007-2008 döneminde ortaya çıkan küresel finansal dalgalanmanın kaynağı ABD'de 2007 yılı Ağustos ayında başlayan mortgage piyasasıydı. Piyasa yapısı, denetim eksiklikleri ve bu süreçte izlenen politikalar sonuçta öngörülemeyen olumsuzluklara yol açmıştı (Öztürk & Gövdere, 2010). Krizin temelinde düşük gelirli ve zayıf kredi geçmişine sahip hane halklarına verilen yüksek riskli subprime ipotekli konut kredileri bulunuyordu (Kutlu & Demirci, 2011). Küresel finansal kriz birçok ülkede olduğu gibi Türkiye'de de oldukça yıkıcı sonuçlara neden olmuş, bu paralelde ekonomik ve toplumsal hayatta olumsuz gelişmeler yaşanmıştı. Özellikle 2008'in ikinci yarısından 2009'un son çeyreğine dek yoğun olarak yaşanan finansal krizle birlikte üretim ve milli gelir sürekli azalırken, işsizlik oranı artarak tarihi seviyelere ulaşmıştı (Kutlu & Demirci, 2011). Bugüne kadar dünya ekonomisinin yaşadığı en büyük kriz 1929 Dünya Ekonomik Bunalımı iken 2008 kriziyle birlikte uzun ve derin bir durgunluğun yaşanması, iki kriz arasında bazı benzerliklerin olduğuna dikkat çekmişti. Ancak Eğilmez'in de dediği gibi Bu krizin bütün öteki krizlerden en önemli farkı ilk küresel kriz olması. Çünkü dünya ilk kez bu kriz öncesinde kapitalizmin küresel sistem haline geldiği bir yapıya bürünmüştü (Yurdakul, 2015). Marx, Komünist Manifesto'da: Şimdiye kadar var olan toplumun tarihi, sınıf mücadelelerinin tarihidir,'' (1848) diyerek toplumsal durumu ve edilgen bir parçası olduğumuz kapitalist devletin yaşadığımız yüzyılda bireyi şekillendirmesi, emek sömürüsünü etkin bir şekilde kullanıp kendi dilediği insan tipini yaratmasını açıklar. Marx'ın bakışından sınıf mücadelesi ve burjuvazinin gerek ekonomik gerekse kültürel anlamda baskın rolü oynamasından kaynaklanır. Burjuvazi, gerek meşru iktidar gerekse medya, kültür, sanat gibi doğrudan veya dolaylı bir şekilde etkileşim içinde olduğumuz birtakım nesnelerle insanları biçimlendirir (Taşkın, 2020). Kapitalist ekonominin bir canlanıp bir durması, herhangi bir ülkenin yanlış politikalar uygulamasından öte kapitalist sistemin doğası gereği ve onun işleyiş yasasından kaynaklanıp kriz küreselleşme sürecinden ayrı tutulamaz (Durusoy & Şamiloğlu,2012). Türkiye ekonomisi de ciddi anlamda bu ekonomik krizden etkilenmişti ancak bu etki Avrupa ülkeleri kadar derin değildi. Alınan önemler, uygulanan sosyo-ekonomik paketler, kamu maliye sisteminin sağlam olması, siyasi ve ekonomik istikrardan taviz verilmemesi gibi faktörler; teğet geçme durumunda etkili olmuştu. Yine de bu dönemde ekonomik büyüme eksi haneleri göstermiş, işsizlik oranlarında ve yoksulluk kat sayılarındaki artışlar dikkat çekmişti. Sosyal politikalarda kamu sosyal yardım harcamalarında artışlarda gözleniyordu. 2010 yılına gelindiğinde orta vadeli programda pek çok eylem planı hazırlanıp uygulamaya konularak kriz öncesi yükselen piyasa ve makro ekonomik verileri trendini yakalamayı başarmıştı. Toplumsal yapıda birçok olumsuz değişime neden olan ekonomik krizler, toplumun bir arada huzurlu bir şekilde yaşamasını zorlaştırır. Gelir eşitsizlikleri sebebiyle kin ve nefret suçlarının arttığı, geçim sıkıntısı sebebiyle suç işleme oranlarının yükseldiği, sosyalleşmekten uzak, sadece asgari geçim ihtiyacını düşünen, sevgi, saygı ve nezaket gibi değerleri unutan, birlik ve beraberlik gibi kavramlardan uzaklaşan, mutsuz ve depresif bir şekilde hayattan zevk almayan, ruhsal ve fiziksel sağlık problemleriyle boğuşan bireylerden oluşan bir toplum haline gelinir. Bakan, İsmail; Akyüz, Müslüme; Eyitmiş, A. Melih; Doğan, İnci Fatma. Ekonomik Krizlerin İnsan Davranışları Üzerine Yönelik Malatya'da Bir Alan Çalışması. Bingöl Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi 1. 1(2011):1-24. Kutlu, A. Hüseyin; Demirci, N. Savaş. Küresel Finansal Krizi (2007-?) Ortaya Çıkaran Nedenler, Krizin Etkileri, Krizden Kısmi Çıkış Ve Mevcut Durum. Muhasebe ve Finansman Dergisi 3. 2(2011):123. Kutlu, A. Hüseyin; Demirci, N. Savaş. Küresel Finansal Krizi (2007-?) Ortaya Çıkaran Nedenler, Krizin Etkileri, Krizden Kısmi Çıkış Ve Mevcut Durum. Muhasebe ve Finansman Dergisi 3. 2(2011):130. Durusoy, Serap; Şamiloğlu, Ömür. AB'nin Zayıf Ekonomik Halkası. Alternatif Politika 4. 1(2012): 86."} {"url": "https://www.soylentidergi.com/ema-film-incelemesi-ucari-bir-annenin-trajedisi", "text": "Şilili yönetmen Pablo Larrain'in bu yapımında, problemlerini çözmek için çocuk sahibi olan fakat seçtikleri bu yolla başlarına daha da büyük sorunlar açan bir çiftin dramını izliyoruz. Mariana Di Girolamo'nun başrolünü üstlendiği bu ilk uzun metraj film; bir yandan evlat edinilip sonra terk edilen bir çocuğun trajedisini yaşatırken, bir yandan da bizi ayağa kaldırıp dans etmeye zorluyor. Karmaşık ilişkileriyle birbirini yoran Gaston ve Ema çifti; aile olabilmek adına evlat edindikleri yedi yaşındaki Polo ile, kendilerine yaşattıkları buhrandan kurtulacağını düşünür. Onları yalnızca bir yıl idare eden bu çözüm yolu, bir süre sonra Polo'nun kendisinin bir problem olmasıyla çifti daha da dibe çeker. Polo, sözde başlattığını düşündüğümüz bir yangında teyzesinin yüzünü yakar. İlişkilerinin çarpıklaştığı bu süreçte, henüz ebeveyn olmaya hazır olmadığını anladığımız çift ise her şeyi daha da batırır ve Polo'yu bir eşya gibi Sosyal Hizmetler'e iade eder. Edindikleri bu başarısız aile girişimi deneyiminin ardından hayatlarına hiçbir şey olmamışçasına devam etmeye çalışan Gaston ve Ema, bu konuda da başarısız olur. Ema her ne kadar sınırlarını belirleyemeyen bir anne de olsa duygularına engel olamaz çünkü. Hem, performans sanatçısı olan Gaston'un yönettiği dans gösterilerinde dansçılık yapıp hem de oğlunun öğrenci olduğu okulda çocuklara dans eğitimi verirken Sosyal Hizmetler'e geri dönen Polo'nun okuldan alınmasına katlanamaz. Bunun üzerine öğretmenliği de bırakır dansçılığı da. Zaman zaman oğlunun durumunu öğrenmek için sosyal hizmet sorumlusu Marcela'yı ziyaret eder. Eşi Gaston'u, kendisine bir çocuk veremediği için kısırlığıyla suçlar. Çocuğunu terk ettiği gerçeğini kaldıramayan Ema'nın, Polo'yu geri getirme uğruna gözü kararır. Kendini çoklu ilişkilerle dolu sahte bir dünyada bulur. Her şeyi, annelik içgüdüsü ve gerçek olmasını hayal ettiği aile için yapar. Bu sırada Polo, başkaları tarafından evlat edinilmiş ve yeni bir uyum sürecindedir. Yaşanan olaylar için kendini suçlayarak, gittikçe içine kapanır. Ema, Polo'yu geri almayı kafasına koyar. Uzun uzadıya planlar kurar ve bu sayede kadın dayanışmasını izleriz. Filmin bu kısımları çoğu zaman Valparaiso şehrinin manzarasıyla ekrana yansımaktadır. Kadınların hüznü ve cesaretiyle Şili'nin gün batımını izleriz. Ezildikleri bu coğrafyanın sokaklarına, rıhtımına ve barlarına da yine bu kadınların gözlerinden bakıyoruz. Çıktıkları bu yolu bir savaşmış gibi kabul ediyorlar. Her ne olursa olsun, suça ortak olmak da dahil her şeyi göze alıyorlar. Bunun sadece bir annenin davası değil de; sisteme, hatta Şili'ye karşı bir başkaldırı olduğunu anlatıyorlar bize. Film de bizi, görünüşlerinden ettikleri dansa kadar her parçasıyla bu özgür kadınların isyanına dahil ediyor. Ema, flörtü adeta silah gibi kullanıyor. Üstelik bunu, dansı gibi kıvrak bir sanata dönüştürerek yapıyor. Gerek vücudu, gerek sözleri, gerek cinselliğiyle istediği her şeyi elde edebilecek bir kadın olduğunu kanıtlıyor bize. Bu kısımda hem Ema'nın zekasına hem de güzelliğine hayran kalıyoruz. Bazen dostlarından yardım alarak hedefindekileri kurnazca ağına düşürüyor. Bazen de melankoliyle karşısındakini manipüle ediyor. Kimi zaman Ema'nın gözlerine bakmak bile hipnoz edecekmiş gibi hissettiriyor. Ema, hangi yoldan olursa olsun hedefimizden şaşmadan ve olabilecek her türlü yardımı da geri çevirmeden ilerlememiz gerektiğini öğütlercesine sınırlarını zorluyor. Bir annenin, çocuğu için ne kadar kurnaz olabileceğini öğreniyoruz böylece. Ema çoğu zaman elinde bir alev makinesiyle karşılıyor bizi. Vandalizmin sisteme karşı bir duruş olduğu mesajını vermek istiyormuş gibi bazen bir arabayı, bazen de bir trafik lambasını yakıyor. Ateşin ekranı kapladığı bu kızıl şölende, Sergio Armstrong'un muhteşem görüntü yönetmenliği ile sinemanın büyüsünü hatırlıyoruz. Şili'nin gece mavisi gökyüzünde yükselen dumanlar, bize sistemin alt üst edilmek değil de kökünden çürütülmek istendiği mesajını veriyor. Ema ve diğer kadınlar, ettikleri dansta bile özgür değildir. Bu sebepten de Gaston'nun performansında kukla olmayı kabul etmedikleri noktada kendilerini bildikleri en bağımsız yere atıyorlar. Bir kez daha kendimizi Şili'nin sokaklarında buluyoruz. Bu yol ayrımı, bizi reggaeton ile ritim dolu, başına buyruk ve isyankar bir yolculuğa çıkarıyor. Filmin bestecisi Nicolas Jaar'ın başarısını da takdir etmek lazım. Reggaeton, sözleri genelde İspanyolca olan bir müzik türüdür. Latin yeraltı kültürü olarak da kabul edebileceğimiz bu müziğin dansı da cinselliği temel alıyor. Filmde de tüm gerçekliğiyle insanların bu kültüre bakış açısını gözlemleyebiliyoruz ve neden yalnızca yeraltı kültürü olarak kaldığını daha net anlayabiliyoruz. Bazıları bu müziğin; mağlubiyetin ağırlığıyla uyutan bir özgürlük sanrısı yarattığını, hatta hapishane müziği olduğunu düşünüyor. Kimileri de birazcık dans ederse gerçekten özgür olacağına inanıyor. Ayrıca filmde Ertesi gün uyandıklarında tekrar işe gitmesi gereken insanları, düşüncelerinden alıkoyan bir müzik. diye de yorumlanıyor. Gerçekten nefret edenlerin perspektifinden bakıldığındaysa kadınların sürekli cinsel objeye dönüştürüldüğü şiddet kültüründen başka bir şey değil. Bu kültür çatışmaları nihayetinde de film, 76. Venedik Film Festivali'nde hak ettiğini düşündüğümüz UNIMED Ödülü'nü kazanıyor. zorlama yuva olmaz. Müthiş yazı, elinize sağlık."} {"url": "https://www.soylentidergi.com/emma-kunz-sifa-veren-sanatci", "text": "Hem şifacı hem bir sanatçı. Eğer eserlerine baktığınızda zihninizde karmaşık izlenimler oluşuyorsa, bu durum manevi yolculuğunuzu anlatıyor olabilir. Gelin birlikte inceleyelim! Elisabeth Emma Kunz; 23 Mart 1892'de İsviçre'nin Aargau kantonunda, dokuma işleriyle uğraşan bir ailede dünyaya gelmiştir. Sanata dair herhangi bir eğitim almayan Kunz, aile içindeki zanaat çalışmalarını gözlemlerken; desenlere kayan ilgisini tekstil ürünleri yerine, grafik şeklinde kağıt üzerine çalışarak göstermiştir. Renkli kalem çizimleri, doğuştan gelen tekrar takıntısı ve dokuma yapan ailesini izleyerek geçen çocukluğunun izleri, kariyerinin büyük bir kısmında gözlemlenebilir. İsviçre kırsalında büyüyen Kunz, şifa ve telepati yeteneklerini genç yaşta keşfettiğini iddia eder. Minerallerin ve bitkilerin onarıcı enerjilerini araştıran bir natüropat olarak çalıştığı bilinir. Kunz, kehanetin duyular dışı gücüne sahip olduğunu ilk kez iddia ettiğinde on sekiz yaşındadır. Hayatını her zaman tasavvuftan kazanmamıştır. On altı yıl boyunca İsviçreli ressam Jakob Friedrich Welti'nin asistanlığını yapar. Kunz, onun stüdyosunda çalışırken renkli kalemler ve boya kalemleri ile büyük grafik kağıtlarına geometrik çizimler yapmayı kendi kendine öğrenmiştir. Daha sonra bu tekniği, mistik şifa tedavileri sırasında kehanetlerin haritasını çıkarmak için kullanır. Psişik faaliyetleri, bir kehanet sarkacı aracılığıyla yürütülür. Kehanet sarkacı; her iki tarafında gümüş ve yeşim taşı olmak üzere iki küçük taşla ağırlık sağlanan taşa bağlı bir iptir. Sarkacı havada tutan Kunz, sarkacın gizemli hareketlerini tercüme eder ve ardından bunları; hastayı teşhis etmek için kullanacağı karmaşık, geometrik kompozisyonlara ilham vermek için kullanır. Kırklı yaşlarında ilahi sarkaçlardan ve manevi evrimden ilham alarak titreşim enerjisi dediğimiz radyestezi yöntemini kullanarak çizim yapmaya başlar. Bu çizimlerin temelleri göz önüne alınarak, çizimlerin soyut sanat olarak mı yoksa gerçekten sanat olarak mı değerlendirilmesi gerektiği konusunda bazı görüş ayrılıkları oluşmuştur. Spiritüalist olan Kunz çizimlerini; mistik bir şifacı olarak yan işinin bir parçası olan yararlı, hastalarına teşhis koymaya yardımcı araçlar olduğunu söyler. Çalışmaları sırasında estetik bir amaca bağlı olmayan Kunz yaşamı boyunca dört yüzden fazla çizim yapmıştır. Eserleri ilk kez ölümünden on yıl sonra halka açık olarak sergilenmiştir. 1941'de İsviçre'nin Aargau kantonundaki Würenlos'taki Roma taş ocağında sıra dışı bir kaya keşfeder. Bu kayayı, taş ocağı sahibinin oğlunun çocuk felci tedavisi için kullanır. Bu mineralin romatizma ve iltihaplanma tedavisinde kullanıldığı da ortaya çıkar. Buna Yunanca sınırsız anlamına gelen AIONA A adını verir. Çok fazla insana şifa dağıtan, fakat kendi döneminde anlaşılamayan Kunz 15 Haziran 1963'te İsviçre'de hayatını kaybeder. 45 yıl sonra Emma Kunz Center, Würenlos'taki aynı Roma taş ocaklarında açılır. Hastalar, iyileştirme uygulamaları hakkında daha fazla bilgi edinmek ve tedavi görmek için merkezi ziyaret edebilir. 1991'de Emma'nın 400'e yakın çiziminden bazılarını sergilemek için bir müze açılmıştır. Kaya hala aynı yerden çıkarılır ve eklem, kas ağrısından iltihaplı cilt bozukluklarına kadar birçok sağlık sorununu tedavi etmek üzere İsviçre'de satışı devam ediyor. Modern sanatın öncülerinden biri olarak kabul edilen Kunz, evrenin farklı boyutlarından esinlenen sembolik formlar içeren geometrik çizimleri ile tanınır. Sanatı, Kunz'un görsel kehanetleri ile ilişkilidir. Bu kehanetler, çeşitli evrelerde farklı renkler, şekiller ve sembollerle birlikte kağıt ve kumaş parçaları üzerine taş, kök ve bitkiler gibi doğal malzemeler kullanarak çizilmiştir. Kunz, doğa üstü kaynaklardan geldiğine inandığı bu çizimleri aynı zamanda bir tür terapi olarak görmüştür. Kunz dekoratif ya da kasıtlı olarak ifade edici sanat eseri olmadığı için şifaya hizmet eden çalışmalarında başlık ve tarih belirtmemiştir. Bu durum kronolojik sıralamaya engel olsa da ilk eserleri 1938'de ortaya çıktığı ve yaşamının sonuna kadar devam ettiği öne sürülür. Çözüm olarak Kunz'un eserleri numaralandırmalar ile isimlendirilmiştir. Destekleyecek yazılı bir belgeye rastlanamasa da en kabul gören teori, çizimlerindeki çapraz yapıların ahlaki ve dini kategorilerle ilişkili olduğudur. Yukarıda ebedi, aşağıda dünyevi, solda kötülük ve sağda iyilik. Yakınlarının ifadelerine göre, her şey Kunz'un Hristiyanlığa oldukça yakın olduğunu gösteriyor. Haçların tekrar tekrar kullanılması bu ifadeleri destekliyor. Ancak bu aynı zamanda bizi, kadın ve erkek arasındaki ilişkiyi ya da hayatın kendisinin kozmosla olan ilişkisini de imgeliyor. Bu geometrik soyutlamalar, yalnızca kendi zamanına ve kendi restoratif uygulamalarının arayışına değil; aynı zamanda geleceğe yönelik felsefi ve bilimsel araştırmalarını yapılandırmak ve görselleştirmek için bir araç haline gelmiştir. Çizimlerden bir seçki, ölümünden yaklaşık on yıl sonra, yalnızca 1973'te memleketi İsviçre'de sergilenir. Hyde Park'taki Serpentine Gallery'de yer alan bu sergi, İngiltere'de sadece Emma Kunz'un çizimlerine ayrılmış ilk sergi olma özelliğini taşır. Sergi sakinleştirici, sürükleyici ve merak uyandıran altmıştan fazla eseri içerir. '117' numaralı esere baktığımızda dört ana bileşen ayna görünümündedir. Fakat resme daha yakından baktığımızda, dört sarı elmasın içinde farklı desenlerin olduğunu görebilirsiniz. Kunz'un çalışmalarında renkler keskinleşir ve solar. '396' numaralı bu çalışmada kırmızı ve mavi renkler dışa doğru zayıflar. Görüntüler bir düzenin düzensizliğini ifade eder. Örümcek ağı ya da kelebek kanadındaki örüntüleri çağrıştırır. Yukarıda '100' numaralı eserde; dört ve sekiz köşeli yıldızların yanı sıra olarak aylar, iki kenarlı bir karenin çevrelediği ince ağa dolanmış, aşağıdaki şeklin zihninden çıkıyor gibi görünüyor. Elmas kafasıyla, ince kollarının tuttuğu gazetenin sayfaları tarayan bir adam olarak görüyoruz. Tabi aynı resim her birimizde farklı imgeler oluşturabilir. Bir teoriye göre Kunz, 1939'da yukarıda gördüğünüz resmi çizerken atom bombasını tahmin etmişti. Amerika dünyayı yok edebilecek bir silah geliştirecek diye o kadar paniğe kapılmıştı ki, bir rivayete göre hemen çizmeyi bıraktı. Görüntüde neyin atom bombasını akla getirdiği hemen hiç belli değil; merkezdeki delik belki kaybı temsil ediyor olabilir. Resim mantarın alt perspektiften kağıda aktarılması gibi de görünüyor. Hipnotik elmas dizisinden biri olan 3 numaralı eserde; ince lazerler görüntünün içinden geçerek, merkezdeki gözlerle birleşerek, grafik kağıdından neredeyse üç boyutlu çıkıyormuş gibi görünen piramitlerin ortaya çıkmasına neden oluyor. Kunz'un eserleri, karmaşık geometrik formların güzelliği ve etkileyici detaylarıyla insanlığın ve doğanın güçlerini anlamak için doğayla uyum içinde çalışan işlerdir. Eğer esere baktığınızda zihninizde karmaşık izlenimler oluşuyorsa, bu durum bir insanın manevi yolculuğunu yansıtıyor.. Emma Kunz Merkezi, İsviçre'deki kültürel mirasın korunmasına katkıda bulunmak; Kunz'un eserlerinin kültürel, tarihi önemini vurgulamak, onun eserlerini korumak ve yaşatmak amacıyla kurulmuştur. Merkez, şifacının kendi yaşam alanı olan Würenlos'ta evinde bulunur. Günümüzde bu merkezde; Emma Kunz'un resimlerini görebileceğiniz gibi, onun tıbbi çalışmaları ve alternatif tıp uygulamaları hakkında da bilgilere ulaşabilirsiniz. Ayrıca merkez o'nun araştırmalarını, günlüklerini ve diğer yazılarını da barındırır. Emma Kunz Merkezi düzenli olarak sergiler, seminerler ve konferanslar düzenlemektedir. Bu etkinlikler Emma'nın eserleri, felsefesi ve şifa kaynakları hakkında daha fazla bilgi edinmek isteyenler için harika bir fırsattır."} {"url": "https://www.soylentidergi.com/empresyonist-feminist-ressam-mary-cassatt-yasami-ve-eserleri", "text": "Amerikalı Mary Cassatt, 1800'lerin sonlarında empresyonist hareketin önde gelen sanatçılarından biriydi. Gustave Geffroy tarafından Marie Bracquemond ve Berthe Morisot ile birlikte empresyonizmin les trois grandes dames olarak tanımlanmıştır. Cassatt, özellikle anneler ve çocuklar arasındaki yakın bağlara vurgu yaparak kadınların sosyal ve özel hayatlarına dair imajlar yarattı. Mary Cassatt, 1844 yılında Pennsylvania'da üst-orta sınıf bir ailede doğdu. Babası Robert Simpson Cassatt başarılı bir borsacı ve arazi spekülatörüydü. Annesi Katherine Kelso Johnston, bankacı bir aileden geliyordu. İyi bir eğitim almış olan Katherine Cassatt, kızı üzerinde derin bir etkiye sahipti. Cassatt'ın hayat boyu arkadaşı Louisine Havemeyer anılarında şunları yazmıştı: Mary Cassatt'ın annesini tanıma ayrıcalığına sahip olan herkes, 'nin yeteneğinin yalnızca ondan miras kaldığını hemen bilirdi. Sanatçı Robert Henri'nin uzak bir kuzeni olan Cassatt, ikisi bebeklik döneminde ölen yedi çocuktan biriydi. 1851'den 1855'e kadar Fransa ve Almanya'da yaşayan genç Mary Avrupa sanat ve kültürüne erken tanıklık etti. Aile doğuya, önce Lancaster- Pennsylvania'ya, daha sonra Philadelphia bölgesine taşındı ve Cassatt burada altı yaşında okula başladı. Cassatt, seyahati eğitimin ayrılmaz bir parçası olarak gören bir ortamda büyüdü; Avrupa'da beş yıl geçirdi ve Londra, Paris ve Berlin de dahil olmak üzere birçok başkenti ziyaret etti. Yurt dışındayken Almanca ve Fransızca öğrendi, resim ve müzik derslerini aldı. Gustave Courbet, Jean-Baptiste-Camille Corot, Eugene Delacroix ve Jean-Auguste-Dominique Ingres'in sanatını görmüş olabileceği 1855 Paris Dünya Fuarı'nı ziyaret ettiği tahmin edilir. Sergide ayrıca her ikisi de daha sonra meslektaşları ve akıl hocaları olan Edgar Degas ve Camille Pissarro da vardı. Ailesi onun profesyonel bir sanatçı olmasına karşı çıkmasına rağmen, Cassatt 16 yaşında Philadelphia'daki Pennsylvania Güzel Sanatlar Akademisi'nde resim eğitimi almaya başladı. Akademinin öğrencilerin yaklaşık yüzde 20'si kadındı ancak kadınların çoğu sanatı sosyal açıdan değerli bir beceri olarak görüyordu; çok azı Cassatt gibi sanatı kariyer edinmeye kararlıydı. Burada ressam Jean-Leon Gerome'dan özel dersler aldı, eski ustaların eserlerini kopyaladı ve eskiz yaptı. Courance ve Ecouen'de kaldı ve Edouard Frere ve Paul Soyer ile çalıştı. Ailesinin güçlü itirazlarına rağmen Cassatt 1866'da Paris'e gitti. 1868'de The Mandolin Player adlı tablosu Paris Salonu'na kabul edildi ilk kez bir çalışması orada temsil edildi. Fransa'da üç buçuk yıl geçirdikten sonra Fransa-Prusya Savaşı Cassatt'ın çalışmalarını kesintiye uğrattı ve Cassatt 1870 yazının sonlarında Philadelphia'ya döndü. Yurtdışında yaşarken sahip olduğu sanatsal özgürlük, Philadelphia'nın eteklerine dönüşünde hemen söndü. Sadece uygun malzemeleri bulmakta zorluk çekmedi, aynı zamanda babası sanatıyla ilgili herhangi bir şey için ödeme yapmayı reddetti. Para toplamak için bazı resimlerini New York'ta satmaya çalıştı ancak onları Chicago'daki bir satıcı aracılığıyla tekrar satmaya çalıştığında tablolar 1871'de bir yangında trajik bir şekilde yok oldu. Bu engellerin ortasında, Pittsburgh başpiskoposu Cassatt ile temasa geçti. Sanatçıyı İtalyan usta Correggio'nun iki eserinin kopyalarını çizmesi için görevlendirmek istedi. Cassatt görevi kabul etti ve orijinallerinin İtalya'nın Parma kentinde sergilendiği Avrupa'ya doğru yola çıktı. 1872'de İtalya'da sekiz ayını Correggio ve Parmigianino resimlerini inceleyerek ve Parma Akademisi gravür bölüm başkanı Carlo Raimondi'nin tavsiyesiyle çalışarak geçirdi. 1873'te Velazquez, Rubens ve Hals'in eserlerini incelemek ve kopyalamak için İspanya, Belçika ve Hollanda'yı ziyaret etti. 1874'te Cassatt daimi ikametgahı olarak Paris'i seçti ve stüdyosunu orada kurdu. Üç yıl sonra ailesi ve kız kardeşi Lydia ona katıldı. Ailesi sık sık 1870'lerin ve 1880'lerin sonlarındaki çalışmaları için model olarak görev yaptı; bu çalışmalar tiyatroda ve operada, bahçelerde ve salonlarda çağdaş kadınların birçok görüntüsünü içeriyordu. Cassatt, Paris'te daha sonra söylediği gibi, kadınların ciddi işler yaparlarsa tanınması için savaşmak zorunda olmadıkları bir şehirde sanatına konsantre olma fırsatına sahipti. İlk büyük sergisi ise 1872'de Paris Salonu'ndaydı; bunu 1879, 1880, 1881 ve 1886'da sekiz serginin dördünde sergilendiği salon sergileri izledi. Ancak 1875'te Salon tarafından girişlerinden biri reddedildiğinde ve 1877'de girişlerinin hiçbiri kabul edilmediğinde Paris'in resmi sanat dünyasının siyaseti ve geleneksel zevkleri ile hayal kırıklığına uğradı. Resmin eski yöntemlerden kurtulması ve modern dünyaya uyum sağlaması gerektiğini şiddetle hissetti. Cassatt, yeni bir tür resim talebinin cevabını, bağımsız Fransız sanatçılardan oluşan küçük bir çevre olan Empresyonistlerin çalışmalarında buldu. 1877'de Edgar Degas, onu grupla çalışmalarını göstermesi için davet etti. Böylece Cassatt, Fransız İzlenimcilerine katılan sadece üç kadından biri ve tek Amerikalı oldu. İzlenimcilerin etkileri altında Cassatt, tekniğini, kompozisyonunu ve renk ve ışık kullanımını gözden geçirdi ve Fransız avangardının, özellikle Degas ve Manet'in eserlerine olan hayranlığını ortaya koydu. Edgar Degas'ın ve Gustave Courbet'nin tarzı kendisine ilham verdi. Degas'ın sanatının hayranıydı ve iki sanatçı sık sık birlikte çalıştı. Bir keresinde bir arkadaşına şöyle yazmıştı: Gidip burnumu pencereye yaslardım ve onun sanatından alabildiğim her şeyi özümserdim. Hayatımı değiştirdi. Sanatı o zaman görmek istediğim gibi gördüm. Pastel ortamı kullanma konusunda yenilikçi ve yaratıcı olan Cassatt, çizimde büyük ustalık gösterdi ve özellikle pozsuz asimetrik kompozisyonları tercih etti. 1879'dan itibaren Paris'te Empresyonistlerle çalışmalarını sergileyen Cassatt, 1886'da New York'taki Durand-Ruel Galerileri'nde düzenlenen Amerika Birleşik Devletleri'ndeki ilk büyük Empresyonist sanat sergisine dahil oldu. Çağdaş yaşamın hızla yakalanan anlarına Empresyonist bir vurgu yaparak iç mekanlarda kadınların sahnelerinde uzmanlaşmaya devam etti ve tekniğini yağlı boya ve çizimden pastel ve baskıya genişletti. İzlenimci arkadaşlarının çoğu manzara ve sokak sahnelerine odaklanırken Cassatt günlük yaşamı kapsayan ve onda güzellik bulan portreleriyle ünlendi. Özellikle günlük ev ortamlarında kadınlara ve çocuk sahibi anneleri işledi. Ancak Rönesans'ın Madonna'larının ve meleklerinin aksine, Cassatt'ın portreleri doğrudan ve dürüst doğaları da alışılmadıktı. American Artist'te yorum yapan Gemma Newman, Sürekli hedefinin tatlılık değil, güç elde etmek olduğunu; duygusallık ya da romantizm değil gerçek. olduğunu belirtti. Cassatt'ın üst-orta sınıf ve üst sınıf kadınları tasvirleri izlenimci tekniğinin havadar fırça işçiliğinin ve taze renklerinin ardında anlam katmanları içeriyorlardı. Bu eserler, tüm kadın tasvirleri gibi, belirli bir nedenden ötürü bu kadar popüler bir başarıya ulaşmış olabilir: birçok kadının aslında oy haklarına, kıyafet reformuna, yükseköğretime ve sosyal haklara ilgi duymaya başladığı bir dönemde kadınların iç rollerini idealize etmek için toplumsal bir ihtiyaç olan eşitlikle doludurlar. Cassatt'ın çalışmasında duygular hareketler ve yüz ifadeleri yoluyla iletilir. Hızlı ve kabataslak bir fırça darbesiyle çalışır. Samimi bir alanda çocuklar oynar, uyur ve okur. Cassatt'ı 1893 Dünya Kolomb Sergisi için bir duvar resmi çizmeye davet eden ve Kadınların bir şey değil, biri olması gerektiğini, düşünen bir iş kadını ve hayırsever olan Bertha Honore Palmer sanatçının ilerici tavrını paylaştı ve takdir etti. Başlangıçta, Cassatt çoğunlukla Empresyonist tarzda arkadaşlarının veya akrabalarının ve çocuklarının figürlerini çizdi. 1890'da Paris'te düzenlenen büyük Japon baskı sergisinden sonra Japon ustaları Utamaro ve Toyokuni'nin etkisinin belirgin olduğu 10 renkli baskı serisini ortaya çıkardı. Bu gravürlerde, aquatint, drypoint ve yumuşak zemini birleştirerek baskı tekniğini mükemmelliğe getirdi. Olgun ve belki de en tanıdık döneminin temel motifi, küçük çocuklara bakan annelerdir. 1892'de Chicago Dünya Fuarı onu bir duvar resmi çizmesi için görevlendirdi. Şimdi ortadan kaybolan, The Modern Woman olarak adlandırılan bu alegorik parçada, üç paneli yan yana getiriyor: Young Women Pursuing Glory, Young Women Reaping the Fruits of Knowledge ve Young Women Embodying Art, Music and Dance. Onlar aracılığıyla Mary Cassatt, kadınların eğitiminin ve mükemmelliklerinin önemini vurgulamakta, tüm cinsiyetlerin eşit olduğu ve kadınların bilgiye erişebildiği ve erkeklerle aynı sosyal statüden yararlandığı hayalindeki toplumu çizmektedir. 1904'te Cassatt, kendisine Legion d'honneur Şövalyesi nişanı veren Fransız hükümeti tarafından kültürel katkılarıyla tanındı. Son ziyaretini 1908'de Amerika Birleşik Devletleri'ne yaptı. Sanat koleksiyoncularına danışmanlık yapan Cassatt'ın rolü, burada birçok kamu ve özel koleksiyona fayda sağladı. Bu zamana kadar birçok kişisel kayıp yaşadı; sevgili kız kardeşi Lydia ve erkek kardeşi Alexander'ı kaybetti. 1914'e gelindiğinde artan görme bozukluğu nedeniyle Cassatt, sanatını sergilemeye devam etmesine rağmen artık çalışamadı. Birinci Dünya Savaşı sırasında esas olarak Grasse'de yaşadı ve daha sonra Paris'in kuzeybatısındaki Le Mesnil-Theribus'ta bulunan kır evinde 14 Haziran 1926'da öldü. Kadınların sanat dünyasında ün kazanmanın çok zor olduğu bir dönemde sanatçı 20. ve 21. yüzyıllarda önemli ve etkili oldu. John Singer Sargent ve James McNeill Whistler ile birlikte 1800'lerin sonlarındaki en önemli Amerikalı sanatçılardan biri olarak kabul edilir. Aynı zamanda kadın sanatçılar üzerine etkili araştırmaların odak noktası oldu ve çalışmaları Griselda Pollock ve Linda Nochlin gibi önemli feminist sanat tarihçileri tarafından tartışıldı. Çağdaş bir mücadeleyi somutlaştıran ressam, sanatseverlere ilham vermeye devam ediyor. Sanat tarihçisi Petra Chu, bu tabloyu çocukluğun radikal olarak yeni bir görüntüsü olarak tanımladı çünkü çocukları canlı bebekler ya da kusursuz melekler olarak tasvir eden pek çok tablodan uzak olan Mavi Koltuktaki Küçük Kız bir çocuğun bir çocuk olduğunu, elbette huysuz olabileceğini göstermeye cesaret etti. Olgun kariyerinin bu önemli çalışmasında Cassatt, küçük bir kızı tek başına bir iç mekanda canlandırmayı seçti. Görünen fırça işi ve figürün gayri resmi duruşu İzlenimciliğin ayırt edici özellikleridir; asimetrik kompozisyon, yükseltilmiş bakış açısı, sığ alan ve sahnenin ani kırpılması, Japon sanatının da etkisini göstermektedir. Degas'ın bir arkadaşının çocuğu olan küçük kız, izleyiciye genç yaşını anımsatan bilinçsiz bir şekilde oturuyor ve etrafındaki yetişkin mobilyaları tarafından cüceleşme şekli, çocukluğun belirli aşamalarının garipliğini ve izolasyonunu çağrıştırır. Canlı mavi döşemeli aşırı doldurulmuş mobilyaların baskınlığı, her ikisi de kızın pozuyla eşleşen garip bir huzursuzluk ve bitkinlik duygusu yaratır. Dantel detaylı beyaz elbise ve uyumlu çorap ve saç fiyonklu Tartan şal, zamanının çocuk modasının zirvesiydi. Resimdeki yavru köpek Baptiste ise arkadaşı Degas'nın ona bir hediyesiydi. Batty olarak da adlandırılan köpek, sadece onun ilham perisi değil aynı zamanda Cassatt'ın hayatının geri kalanında daimi arkadaşı oldu. New York Times incelemesinde Karen Rosenberg tarafından bir başyapıt olarak kabul edilen tablo günümüzde Washington'daki Uluslararası Sanat Galerisi'nde sergilenmektedir. New York'ta olduğu kadar Paris'te de, dünyanın kültür başkenti olarak kabul edilen opera, yüksek sosyeteden kimlerin toplanıp dedikodu yaptığı ve dedikodular arasında şampanya yudumladığı, yalnızca gösteri için değil aynı zamanda akranlarını görme ve onlar tarafından görülme fırsatı için de hoşlanan Parisliler arasında son derece popüler ve görülmesi gereken bir yerdi. Bu tuval, Paris'teki ünlü bir tiyatro olan Comedie-Francaise'de gündüz performansına katılan şık bir kadını tasvir ediyor. Cassat'ın kız kardeşi Lydia'nın profili, bir çift opera gözlüğünü gözlerine kaldırırken ancak aşağıdaki performansı izliyormuş gibi onları aşağı eğmek yerine, bakışları düzdür. Ana figür, erkeğin bakışlarının öznesi olurken sahneyi izliyor ya da diğer tiyatro oyuncularını gözlemliyor olabilir; bu arada kadının hemen yanına yerleştirilen izleyici tüm sahneyi içine alıyor. Cassatt'ın iyi giyimli izleyicilerin birbirleri için kendi performanslarını sergiledikleri gerçeğini algısal olarak kavradığı tablosunda figürün elbisesinin siyahı, arka planda, birkaç sıra aşağıda ona kendi gözlükleriyle bakan bir adam da dahil olmak üzere diğer figürlerin kıyafetlerinde yankılanıyor. Cassatt'ın resmi bakma eylemini araştırır, gözlemci ile gözlenen, izleyici ile oyuncu arasındaki geleneksel sınırları yıkar. Cassatt'ın ablası Lydia, sanatçının en sevdiği modellerinden biriydi. Bu resimde Lydia, elbisesi ve yüzü arka planla aynı gevşek, tüylü fırça darbeleriyle boyanmış ve çapraz olarak pozlanmış figürünü asimetrik kompozisyona kilitleyen koltukta profilde oturuyor. Beyaz, pembe, açık maviler ve taze yeşilden oluşan tipik Empresyonist palet, neşeli bir ruh hali uyandırıyor ancak bu aynı zamanda ciddi bir an: bir gazete okuma konusunu gösterirken Cassatt, kadınların 19. yüzyılda artan okuryazarlığının önemine, topluma artan katılımlarına ve oy hakları için savaşmaya başladıklarında güncel olaylar hakkındaki farkındalıklarına işaret ediyor. Tablo Joslyn Sanat Müzesi, Nebraska'da sergilenmekte. Küçük kızını yıkayan bir kadını yakından izlediği bu sahnede Cassatt, Japon sanatının belirli üslup etkilerini kendi çevresinin konusuyla birleştirir. Birkaç çiçek deseni ve kadının elbisesinin çizgileri de dahil olmak üzere bu kompozisyondaki desen çeşitliliği, ölçülü bir griler ve leylaklar paleti ile birleştirilmiştir; yumuşak renklendirme, izleyicinin sahnenin konusuna, anne ile çocuk arasındaki yakın ilişkiye konsantre olmasını sağlar. Samimiyetleri, yakın konumlandırılmış yüzleriyle ve kadının çocuğun ayağındaki elinden kadının dizindeki eline kadar uzanan temas çemberi ile gösterilir. Chicago Sanat Enstitüsü'nde sergilenen eserinde Cassat, Madonna ve Çocuğun geleneksel sanatsal konusunu çağrıştırdı ve imajını laik hale getirdi. Yüzyılın başlarında Cassatt, figürleri için profesyonel modeller kullanarak neredeyse yalnızca anneler ve çocukları konu alan tablolar üzerine çalışıyordu. Bu resimde, yine yaşamın farklı evrelerinde kadınlar arasındaki etkileşime yakından bakıyor. Annenin modaya uygun kıyafeti, çocuğun masum çıplaklığığı içerisinde iki figür, jestleri ve bakışları ile birleşmektedir. Kompozisyona iki ayna dahil ederek Cassatt, görüntülerin içinde görüntülerin karmaşık mekansal ve kavramsal düzenlemesini oluşturmuş. Diego Velazquez ve Peter Paul Rubens'ten Edouard Manet'e kadar sanatçılar kadınları aynalarda kendilerine bakan, kendilerini başkaları tarafından beğenilecek güzellikte nesneler olarak gören kadınları tasvir etmişti. Cassatt bu geleneğin Batı sanatında farkındaydı ve Anne ve Çocuk eserinde bunu altüst etti. Tablo, Ulusal Sanat Galerisi Washington DC'de sergilenmektedir. - Weinberg, H. Barbara. Mary Stevenson Cassatt (1844 1926). In Heilbrunn Timeline of Art History. New York: The Metropolitan Museum of Art. metmuseum. org/toah/hd/cast/hd_cast. htm (October 2004) - Mary Cassatt Biography, Art, & Facts Encyclopedia Britannica - Understanding Mary Cassatt's Depictions of Domestic Life, Artsper Magazine - Mary Cassatt Paintings, Biography, Ideas The Art Story - Mary Cassatt Biography - Mary Cassatt In the Loge"} {"url": "https://www.soylentidergi.com/en-cok-sevilen-turk-sanat-muzigi-sarkilari", "text": "Yaşımız kaç olursa olsun, hepimizin kendini iyi hissettiğinde veya efkarlı olduğunda ellerimizin ilk gittiği en nadide parçaların bulunduğu şarkılar, Türk Sanat Müziği şarkılarıdır. Bu şarkılar bize huzur verirken öte yandan bizi derin düşüncelerle baş başa bırakabilme özelliğine sahiptirler. Türk Sanat Müziği dünyasında kimi şarkılar var ki melodisi ve sözleri kadar arkasında sakladığı hikayesi ile de dinleyenleri kendisine çeker. Sizler için derlediğimiz çok sevilen Türk Sanat Müziği şarkılarının arkasında hangi hikayeler gizli kalmış gelin birlikte bakalım. Aslında Neşet Ertaş'ın bir türküsü olan bu parçaya, Sanat Güneşi'miz olan Zeki Müren farklı bir yorum getirerek bizler için söylemiştir. Hikayesi ise hepimiz için gönlümüzü yakmaktadır. Parçanın başkahramanı olan Arap Mustafa, anne ve babasının vefat etmesi nedeniyle küçük yaştan itibaren çalışmak zorunda kalmıştır. Bu sırada Hacı Mehmet Ağanın kızı olan Zahide'ye aşık olur. Arap Mustafa askerdeyken Zahide, başka bir adamla evlenmek zorunda kalır. Bu haberi alan çaresiz Arap Mustafa, tüm acısını bu parça ile dile getirmiştir. Bu parça aslında Orhan Seyfi Orhon'un Veda Busesi adlı şiirinden esinlenerek söylenmiştir. Hikayesi ise hepimizi üzecek niteliktedir. Orhan Seyfi Orhon bu şiirini, kanser hastası olan kızı için kaleme almıştır. Kızının son isteğini ve kızıyla birlikte yaptığı son konuşmayı bu yürek burkan şiirde görüyoruz. Tarkan ise 2016 yılında çıkardığı Ahde Vefa adlı Türk Sanat Müziği şarkılarını tekrar yorumladığı albümünde, Orhan Seyfi Orhon'un şiirini de seslendirmiştir. Atatürk'ün de severek dinlediği şarkılardan biri olan Kimseye Etmem Şikayet, aslında söylemesi hiç de kolay olmayan bir şarkı. Çünkü şarkının sözleri küçük bir kız çocuğunun yakarışlarıdır. Zengin bir ailenin çocuğu olan İhsan Raif Hanım, İstanbul'da ailesi ile birlikte yaşamaktadır. Bir gün odasında kardeşi ile oyun oynarken içeriye bir adam girer ve İhsan Raif'i kaçırmaya çalışır. Bu kaçırma girişimi başarısızlıkla sonuçlansa da İhsan Raif'in babası bu olayın peşini bırakmaz ve henüz on üç yaşındaki kızını, kızını kaçırmaya çalışan adamla zorla evlendirir. İhsan Raif, zorla İzmir'e gelin gitmeden hemen önce işte bu sözleri kaleme alır. Makber'i birçoğumuz biliyordur belki de. Mersiye tarzında bir şiir olan Makber'i Abdülhak Hamit Tarhan, ilk eşinin vefatının ardından kaleme almıştır. İlk eşini verem yüzünden kaybeden Abdülhak Hamit, altı ay boyunca kendisini karanlık bir bodrum katına kapatır. Altı ayın ardından gün yüzüne çıktığında ise Gülhane Parkı'na gider ve orada bulunanlara Makber şiirini okur. O an orada olup şiiri dinleyenler ise gözyaşlarına boğulur. 1970'li yılların popüler ruh doktur Rahmi Duman, sadece on beş yaşındaki oğlunun yasa dışı bir örgüt tarafından kaçırılması ile sarsılır. Oğluna karşılık istenilen fidyeyi denk getirip ödenmesi ve oğlunun kurtulmasına kadar geçen süre, bir baba için tarif edilemez kaygı ve acı olsa gerek. Rahmi Duman da bu acı ve kaygıyı bestelemesi için bestekar Alaeddin Yavaşça'ya verir ve işte ortaya böyle bir eser çıkar. Zengin ve zamansız parçalarla dolu Türk Sanat Müziği'nde her şarkıların bir hikayeye ihtiyacı yoktur. Yazının kalanında ise sizlere Türk Sanat Müziği'nden seçtiğimiz, dinlemeye doyamayacağınız şarkıları ekledik! Ayrıca, En Çok Sevilen Türk Sanat Müzikleri adlı yazımızı okumak için buraya tıklayabilirsiniz! - Fikriyat, Zahide'm türküsünün hikayesi, Erişim tarihi: 22.07.2022, Web."} {"url": "https://www.soylentidergi.com/eski-yunanda-minos-uygarligi", "text": "İngiliz arkeolog Arthur Evans, 1900'lü yıllarda Girit Adası'nda yeraltına sıkışıp kalmış bir kültürü yaptığı kazılarla ortaya çıkarmıştır. Evans, Knossos'da yaptığı kazılarda bu şehir etrafına kurulmuş bir uygarlık keşfetmiştir. Bu uygarlığa kurucusu olduğu düşünülen ve hakkında birçok olağanüstü hikaye bulunan Kral Minos'un adını vermiştir. Minos'un Antik Çağlarda yazarların eserlerinde önemli bir yeri vardı ve kendisinden Girit'in Kralı olarak söz edilirdi. Efsaneye göre; Knossos Kralı Minos, denizler tanrısı Poseidon'a kurban vermeyi unutmuştur. Bunun üzerine Poseidon, ceza olarak Minos'a bir boğa göndermiş ve Minos'un eşi Paisphae bu boğaya aşık olmuştur. Paisphae ve boğanın birleşimden kafası boğa, vücudu ise insan biçiminde bir çocuk dünyaya gelmiştir. Bu yaratığa Minatauros adı verilmiştir. Kral Minos, bu yaratığı hapsetmek için İkarus'un babası olan Daidolos'a içine girildikten sonra çıkılmasının mümkün olmadığı bir yapı inşa etmesini emretmiştir. Labirintos adı verilen bu yapı bugünlerdeki labirentlerin atası sayılır. Kral Minos, insan etiyle beslenen Minatauros'un Labirintos'ta beslenme ihtiyacını karşılamak için Atinalı insanların kurban edilmesine karar vermiştir. Bundan dolayı her dokuz yılda bir Atina'dan seçilen on dört genç Minatauros'a yem edilmiştir. Bu durumun Atina Kralı Theseus'un Girit'e gelip labirentin derinliklerindeki Minatauros ile savaşarak onu öldürene kadar devam ettiği rivayet edilir. Bu efsane yüzyıllar boyunca pek çok farklı alanda verilen farklı eserlere konu olmuştur. Knossos etrafına kurulan Minos Uygarlığı'nın tarihi Arthur Evans'ın kazılarda bulduğu çanak çömleklere göre Erken Minos (M. Ö. 3000-2200), Orta Minos (M. Ö. 2200-1500) ve Geç Minos (M. Ö. 1500-1000) olarak ayrılmıştır. Başka bir popüler bilimsel anlayışa göre ise sarayları ile ünlü olan Minos Uygarlığı tarihi; Saraylar Öncesi Çağ, Eski Saraylar Çağı, Yeni Saraylar Çağı ve Saraylar Sonrası Çağ olarak dört döneme ayrılmıştır (Gözlü, 626). Minos Uygarlığı'nda saraylar inşa edilirken herhangi bir plan uygulanmaz, sarayların temel odaları inşa edildikten sonra ihtiyaçlar doğrultusunda sonradan ekleme kısımlar yapılırdı. Bu yüzden de saraylar görünüş olarak düzensiz yapılara sahipti. Mimari alanda gelişmiş bir uygarlık olan Minos'un en önemli sarayları Knossos, Phaistos, Mallia, Kato ve Hagi Triada Saraylarıdır. Bu saraylar içerisinde en ihtişamlı ve popüler olanı ise Knossos Sarayı'dır. 22.000 metrekarelik bir alanı kaplayan bu sarayda 1500'ün üzerinde oda vardır. Avlunun etrafına farklı farklı dönemlerde eklemeler yapılmasıyla büyüyen bu sarayın mimari yapısının bir labirente benzemesi Minatauros efsanesiyle bağdaştırılmıştır (Gür, 10). Knossos Sarayı'nın labirente benzemesi dışında göze çarpan özelliklerinden biri de sarayın duvarlarında yer alan fresklerdir. Fresk, Antik Çağlarda ıslak sıvanın üzerine yapılan sıva kuruduktan sonra herhangi bir boyama ya da çizim işleminin yapılamadığı duvar resimleridir. Renkli ve figürlü fresklere en çok rastlanılan yer Knossos Sarayı olup sarayın taht odasına giden koridor canlı ve hoş görünen birçok fresk ile süslenmiştir. Fresklerde çoğunlukla zengin oldukları ön planda olan kadınlar ve erkekler, tanrıçalar, çeşitli bitkiler resmedilmiştir. Ege ve Akdeniz'deki çoğu kültürden etkilenen Minos halkı, bu kültürleri kendi değerleriyle harmanlayarak özgün hale getirmiştir. Yerleşim yerlerinin ve sarayların etraflarında surların bulunmamasından, barışçıl bir toplum oldukları sonucu çıkarılır. Barışçıl nitelikleri sayesinde yeteneklerini ve zamanlarını sanatta gelişmek için kullanmışlardır (Gür, 11). Bulundukları konum itibariyle gördükleri doğal güzellikleri çeşitli sanat dallarına yansıtmışlar ve saray duvarlarına bitkiler ve denizlerin eşsiz güzelliklerini aktarmışlardır. Minos Uygarlığı hakkında buluntulardan yola çıkarak toplumun anaerkil bir yapıda olduğu söylenebilir. Minos dininde çok sayıda tanrıça bulunması ve kadınların dini törenlerde, şenliklerde ön planda yer alması bu anlayışı desteklemektedir. Kadınlar avcı, akrobatik, yarışçı başta olmak üzere sosyal yaşamın her alanında yer almaktadır. Çeşitli sanat eserlerinde özellikle fresklerde, kadınlar törenlerde genellikle töreni yönetici konumda ve erkeklerden büyük ve önde tasvir edilmiştir (Gözlü, 630). Minoslular sanat ve tarım gibi uğraşlarının yanında deniz aşırı ticaret ile de ilgilenmişlerdir; el işçiliği ile ürettikleri çanak, çömlek, seramik eşyaları satmışlardır. Ayrıca ekonomilerinde önemli yeri olan zeytinyağı, şarap ve bitkilerden ürettikleri parfümleri de ihraç etmişlerdir. Mısır'da bulunan Minos seramikleri, ticaret ağlarının geniş bir düzleme yayıldığını kanıtlar niteliktedir. Başarılı ticari faaliyetleri sayesinde kısa sürede ekonomik seviyeleri büyük bir devlet haline gelmişlerdir. Minos Uygarlığı'nın kullandığı Linear A tipi yazı hala tamamen çözümlenememiştir. Ancak son günlerde Miken Uygarlığı'nın kullandığı Linear B tipi yazı ile aralarındaki benzerlikler keşfedilmiş ve Minos yazısını çözümlemeye bir adım daha yaklaşılmıştır. Minos Uygarlığı'nın en parlak dönemlerinde meydana gelen Thera Volkanı'nın patlaması, onun sonunu hazırlayan ilk olaydı. Tarihin en büyük patlamalarından biri olan bu durum tsunamiye ve depremlere yol açmış, Minoslular yaşanan felakette yıkılan merkezlerini terketmek durumunda kalmışlardır. Bu sırada Akhalar, Girit Adası'na yerleşmiş ve Minos Uygarlığı'na son vermişlerdir. - Gür, Barış. Girit'in Arkeolojik Mirası ve Söylencesel Geçmişinde Minos Kültürü. Arkeoloji ve Sanat 157.157 (2018): 9-24. - GÖZLÜ, Ahmet. TUNÇ ÇAĞI (İÖ. 3100-1100) MİNOS FRESKLERİNDE DİŞİL FİGÜR BETİMLERİ. Kafkas Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi 28 (2021): 623-643. - https://ets. anadolu. edu. tr/storage/nfs/TAR116U/ebook/TAR116U-13V3S1-8-0-1-SV1-ebook. pdf - Minotaur: Antik Yunan ve Roma Mitolojisinin Canavarı. https://arkeofili. com/minotaur-antik-yunan-ve-roma-mitolojisinin-canavari/ 19.08.2023 - Minos Uygarlığı: Avrupa'nın İlk Medeniyeti. http://www. antiktarih. com/2019/05/02/minos-uygarligi-avrupanin-ilk-medeniyeti/ 19.08.2023"} {"url": "https://www.soylentidergi.com/everything-everywhere-all-at-once-kendinin-en-kotu-versiyonu-olmak", "text": "Swiss Army Man (2016) ile tanıdığımız yönetmenler Daniel Kwan ve Daniel Scheinert'ın son filmi Everything Everywhere All At Once, vizyona girdiği ilk günden beri 2020'lerin kült filmlerinden biri olma yolunda hızla ilerliyor. Amerikan bağımsız sinemasının önde gelen yapım ve dağıtım şirketi A24 bünyesinde izleyiciyle buluşan film, uzun yıllardır Amerika'da çamaşırhane işleterek yaşamını sürdüren Çinli göçmen bir kadının yaşayabileceği alternatif hayatlarla bağlantılı diğer evrenleri keşfederek, dünyayı tek başına kurtarması gereken bir maceraya doğru sürüklenmesini konu alıyor. Son yılların oldukça klişeleşmiş temalarından olan çoklu evrenler anlatısı üzerine kurulan Everything Everywhere All At Once, kaotik ve hızlı sinema dili, absürtlüğü ve felsefi alt metniyle benzerlerinden ayrılan kendine has bir yapım. Öyle ki film ana akım sinemanın çok sevdiği çoklu evrenler/paralel evrenler temasını maddi sıkıntıları olan, kızıyla sorunlar yaşayan, sert ve depresif bir kadının yaşadığı dönüşümü anlatmak için bir araç olarak kullanıyor. Ana karakter Evelyn ve ailesinin başından geçen onlarca olay izleyiciye hayatın anlamı hakkında bir şeyler anlatmak istiyor. Özellikle Arthouse sinemada insanın anlam arayışı gibi felsefi konuların izleyiciye düşünme payı bırakan sahneler eşliğinde ağır ağır işlenmesine alışık olsak da Everything Everywhere All At Once bu formülü de yerle bir ediyor ve bizlere soluklanma süresi bırakmayan, sürekli parçalanarak çoğalan sahnelerle bezeli hareketli bir sinema örneği sunuyor. Yaşama ve bireye dair irdelenen bütün meselelerin ciddi ve tutarlı bir dünya yerine, uçuk kaçık ve belirsizliklerle dolu bir dünya içinde anlatılması filmin özgün yönlerinden bir diğeri. Yönetmenler absürtlüğün dozunu bu denli yüksek tutarak, birçok klişeden beslenerek ve karakterlerine sürekli beklenmedik şeyler yaptırarak her şeye aynı anda yetişmeye çalışan günümüz insanına biraz gevşeyin ve hayatın tadını çıkarın mesajını veriyor. Film 140 dakikalık süresi boyunca sayısız janrı birbirinin içine geçiriyor, birçok kültleşmiş yapıma göndermeler yapıyor, tıpkı adı gibi her şeyi aynı anda anlatmaya çalışarak izleyicisini görsel ve duygusal bir bombardımana tutuyor. Bu durum zaman zaman filmin takibini zorlaştırıp yorucu bir etki yaratabilse de ufuk açıcılığı ve yaratıcılığı her sahnede inkar edilemez hale geliyor. İlk yarısıyla eğlence ve aksiyon dozu yüksek bir bilimkurgu-macera filmi olarak ilerleyen Everything Everywhere All At Once, ikinci yarısıyla birlikte felsefi yönünü ortaya koyuyor ve içinde yaşadığımız bu koca evrende anlamlı bir şeyler olup olmadığını sorgulamaya başlıyor. Bunu yaparken de bizlere altı güçlüce çizilmiş net bir mesaj vermek istiyor: Kendinin en kötü versiyonu olsan bile kendi anlamını kendin yarat! Yazının bundan sonraki kısmı spoiler içerir! Evelyn, çıktığı akıl almaz yolculuk esnasında alternatif evrenlerdeki onlarca versiyonu arasından kendisinin en kötü versiyonu olduğunu öğreniyor. Örneğin paralel evrenlerin birindeki Evelyn başarılı bir şefken diğeri Kung Fu ustası, bir diğeri ise ünlü bir sinema yıldızıdır. Bizim evrenimizdeki Evelyn ise; vergi borçlarıyla boğuşan, eşi Waymond ile türlü sorunları olan ve kızı Joy'un eşcinsel olduğunu kabullenmekte güçlük çekerek, bu durumu Çin'den gelen babasına söylemeye cesaret edemeyen bir kadın olarak karşımıza çıkıyor. Yaşadığı tüm bu maddi ve ailesel sorunların yanında, bir de bu senin en kötü versiyonun cümlesiyle karşı karşıya kalan ana karakterimiz, hayatının bir hiç olduğuna inanıp pes etmek yerine, hayattaki amacını öğrenebilmek için uzun bir maceraya çıkıyor. Bu macerada Evelyn'in tüm alternatif evrenlerdeki iyi versiyonlarıyla etkileşime geçip adeta seçilmiş kişi olarak evreni kurtarmakla görevlendirilmesi filmin önemli noktalarından bir tanesi. Kendisinin en kötü versiyonu olan, potansiyelini gerçekleştirememiş birinin seçilmiş kişi olabileceği kulağımıza ironik gelse de izledikçe anlıyoruz ki yönetmenler tam da bu ironiyi aşmaya çalışıyorlar. Filmin alt edilmesi gereken kötü karakteri Jobu Tupaki'nin, Evelyn'in kızı Joy'un paralel evrendeki başka bir versiyonu olması ise filmin gidişatını değiştiren ve son aşamada verilecek mesaja zemin hazırlayan bir gelişme olarak karşımıza çıkıyor. Jobu Tupaki bütün evrenleri görüp deneyimlemiş ve hepsine aynı anda hakim olabilen bir karakter, fakat bu hakimiyet ve deneyim sonucunda ulaştığı sonuç ise: Hiçlik. Her şeyin hiç olduğunu, hiçbir şeyin önemli olmadığını öğrenen Jobu Tupaki, bunun üzerine etrafındaki her şeyi yok edebilecek güce sahip olan ve tüm evrenlerde var olan her şeyi kapsayan her şeyin simidi adını verdiği bir kara delik yaratıyor ve Evelyn'i bu simit görünümlü deliğin içine çekmeye çalışıyor. Bu ana sembolün simit olması filmin arkasında anlam taşıyan absürtlüklerinden sadece bir tanesi. Günümüzün modern yaşamı içinde bireyin her işe aynı anda yetişmeye çalışması, başarı gerekliliğinin getirdiği o koşturma ve her şeye hakim olma hali kuşkusuz modern insanı huzursuzluğa, hiçliğe ve anlamsızlığa sürüklüyor. Bu bağlamda bakarsak simidin nihilizmi ve modern insanın hissizliğini sembolize ettiğini söyleyebiliriz. Film bize bunun tam tersini yapmamız gerektiğini, yani kendi anlamımızı yaratarak yaşamın tadını çıkarmamız gerektiğini söylüyor. Bu bakımdan Everything Everywhere All At Once her detayıyla izleyicisine nihilizmin olumlayıcı bir versiyonunu sunuyor. Her şeyin anlamsız ve önemsiz olduğunu düşünen nihilizmin aksine, optimistik nihilizm ya da iyimser hiççilik -hayatın anlamsızlığı içinde her bireyin kendi anlamını kendisinin yaratabileceğini öne sürüyor. Yaşam boyu cevap bulamadığımız sorular, sonuçsuz kalan sorgulamalar, girip çıktığımız varoluşsal krizler ve modern yaşamın benliklerimizde yarattığı tahribatlar zaman zaman bize yaşamın anlamsız olduğunu düşündürebiliyor, hatta belki de bizi yaşamdaki her şeyin anlamsız olduğu sonucuna ulaştırıyor. Tıpkı filmdeki Jobu Tupaki karakterinin tüm arayışlarından sonra her şeyin bir hiç olduğunu anlaması gibi. Optimistik nihilizm tam da bu anlam sorununu aşabilmek için etkili bir perspektif sunuyor ve hayatın anlamının yaşamak, deneyimlemek ve mücadele etmek olduğunu söylüyor. Herkes gibi biz de bir şekilde bu dünyaya geldik, anlamlı ya da anlamsız olsa da elimizde yalnızca bir kez yaşayabileceğimiz bir hayat var. Öyleyse mutlu olmayı, sevdiğimiz şeylere tutkuyla bağlanmayı, iyi olana tutunmayı ve dilediğimizce yaşamayı hedeflemeliyiz. Evrenin amacı olmadığını düşünüyorsak amacı biz belirleyebilir, hayatımızın anlamsız olduğunu hissediyorsak kendi anlamımızı yaratabiliriz. Everything Everywhere All At Once, bizlere hayatın yaşamaya değer olduğunu hatırlatan, Evelyn karakteriyle anlamsızlıkların içinden anlamlar üretebileceğimizi gösteren, yer yer afallatıcı ve genel olarak dağınık olsa da her yönüyle insana iyi gelen çok özel bir yapım. Evreni ve yaşamı sorgulamaktan keyif alan, büyük konuların esprili ve samimi şekilde anlatılmasını seven herkesin bu filmi izlemesini şiddetle tavsiye ederiz!"} {"url": "https://www.soylentidergi.com/fahrelnissa-zeid-zamansiz-ressam", "text": "Fahrelnissa Zeid, Türkiye'nin ilk kadın ressamlarındandır. Gerçekten de yaratıcı bir iç dünyası, ruhunda coşkulu bir tanrısı, dürtüsü olan, dengeli ve adaletli olmayı tuvaline aktarabilen önemli bir ressamdır. Asıl adı Fahrünissa Şakir'di. Ancak kendisi, Fransa'da modern bir sanatçı olarak adı duyulmaya başlayınca imzasını ve ismini Fahrelnissa olarak kullanmaya başlamıştır. 7 Ocak 1901 yılında İstanbul'da, Büyükada'daki köşklerinde dünyaya gelmiştir. Şakir Paşa ailesi olarak tanınan, pek çok sanatçının yetiştiği bir aileden gelir Fahrelnissa Zeid. Osmanlının son, Türkiye Cumhuriyeti'ninse ilk yıllarına tanıklık etmiştir. Abisi Halikarnas Balıkçısı olarak bilinen Cevat Şakir Kabaağaçlı, kız kardeşi ünlü gravür sanatçısı Aliye Berger'dir. İlk evliliğini iş adamı, yazar ve şair Melih Devrim ile yapmıştır. Dünyaca ünlü ressam Nejad Devrim ve ünlü tiyatro sanatçısı Şirin Devrim'in annesidir. Ünlü seramik sanatçısı Füreyya Koral'ın da teyzesidir. Fahrelnissa Zeid'in resim hayatına adım atmasında abisi Cevat Şakir'in önemli bir yeri vardır. Abisini, sevdiği kızın portresini yaparken görür ve çok etkilenir, henüz sekiz yaşındadır. Aynı şeyi yapabilmek için inanılmaz bir istek duyar. Abisi ona defterinden bir yaprak koparır, içinden ne geliyorsa onu çiz der ve Fahrelnissa oturma odasındaki her şeyi o kağıda çizer. Sanat yolculuğu çok erken yaşta bu şekilde başlar. On dört yaşındayken ailesi, anneannesini resmettiği sulu boya resimlerini gördüklerinde inanamadıklarını ve hemen Fahrelnissa'yı sanata yönlendirdikleri bilinmektedir. Küçük yaşta bir çocuk için oldukça yaratıcı ve kabiliyetlidir böylece İstanbul'da II. Abdülhamit döneminde kurulan Sanay-i Nefise Mektebi'nin ilk öğrencilerinden olmuştur. Burası, Osmanlı İmparatorluğu'nun ilk güzel sanatlar okuludur. Daha sonra resim eğitimini hayatı boyunca bir daha vazgeçemediği Paris'te, Academie Ranson'da görmüş ve burada Roger Bissiere'den eğitim almıştır. Paris, Fahrelnissa için ilk ayak bastığı andan itibaren oldukça büyüleyicidir. Fahrelnissa Zeid; modern sanat akımından etkilenmiştir. Türkiye'de de soyut sanatın ilk temsilcilerindendir. Sanatı her zaman iyileşmek ve kendine dönmek olarak tanımlamıştır. Zeid; 'Yaşam sevgisi ve yaratma sevgisi olmadan sanat yoktur, sanat eserleri yoktur. Çünkü biz kendi kendimize yetemeyiz' der. Fahrelnissa ikinci evliliğini 1934'te Türkiye Irak Büyükelçisi Prens Emir Zeid ile yapar ardından bir de prenses unvanını alır. Artık diplomatik ilişkiler açısından oldukça hareketli bir dönem başlar, Avrupa ve Amerika'ya birçok seyahat yapar, katıldığı davetlerde, eleştirmenler, gazeteciler, galeri sahipleri, ünlü ve sosyetik isimler ile arkadaşlığını ilerletir. Sanat yaşamı boyunca tarzı değişik yönlere evrilmiştir. Eşinin işi dolayısıyla Paris, Londra, New York, Bağdat, Amman, İstanbul ve Berlin'de yaşama şansı olur. Bu durum sanat hayatını ve yaratıcılığını etkiler. Sanatçı, ilk ve erken dönemindeki çalışmalarında soyut figüratif eserler ortaya çıkarmıştır. Daha çok iç mekan tasvirleri, belki gezdiği ve gördüğü yerlerin de etkisinde kalarak. Minyatür kurgusunu anlatan eserlerinde yoğun sembolik öğeler kullanmıştır. Konularıysa genellikle gündelik yaşam, iç mekan ve dış mekan gibi konulardır. Kendisi çok etkilendiği ressamın Pieter Brueghel olduğunu belirtmiştir. Kalın fırça darbeleri ile derinlik içeren ve renkleri ön planda tutarak yaptığı çalışmalarında adeta Matisse esintileri görülebilir. 1940'lı yıllardan itibaren soyut kompozisyon içeren, ışıklı renklerin kullanıldığı, lirizm dolu soyut tablolara yönelmiştir. Lirizm; kişisel duyguların coşkulu ve etkili bir biçimde anlatılması demektir. Zeid duygularını tablolarında oldukça iyi yansıtan bir lirizm ustasıdır denebilir. Zeid'in torunu Nissa Raad onu anlattığı bir söyleşisinde 'Annem bizi anneannem çalışırken her zaman uyarırdı. O çalışırken hepimiz sessiz olacağımızı bilirdik. Rahatsız edilmekten hiç hoşlanmaz adeta trans haline geçerdi.' sözleri ile bu durumu onaylamaktadır. Emin Efendi Lokantası eseri 2012 yılında 217 bin sterline alıcısını bulmuştur. Zeid hem 1940'lı yılların hem de o yıllardan günümüze değeri katlanarak artan ve artmaya devam eden önemli bir ressamdır, bu özelliği onu zamansız kılmıştır. Resim yapmayı bir hobi olarak görmüyordu Zeid, resmi bir ihtiyaç olarak yapıyordu. Işık, renk ve hareket onun sanatçı kişiliğini yansıtıyordu. İçindeki her şeyi boyaları ile tuvaline aktarıyordu. Zeid, İslam ve Avrupa sanatını harmanlayarak olağanüstü tablolar yaratıyordu. İlk eşi yazar olduğu için, ikili olarak İstanbul'un kültür sanat dünyasında oldukça popüler isimlerdi. Atatürk'le de oldukça yakınlardı. 1928 yılında Dolmabahçe Sarayı'nda harf devrimi ile ilgili konuşulurken Atatürk'ün yanında Fahrelnissa oturuyordu. Yeni alfabe ile ilgili konuşmanın üzerine Atatürk bir kağıt çıkardı ve yeni harfler ile ilk kez Fahrelnissa'nın ismini yazdı. İlk kez yeni harflerin kullanımı onun ismi ile olmuştur. 1936 yılında ikinci evliliğinden oğlu Ra'aad Zeid, Berlin'de dünyaya gelir. Bu süreçte biraz sanat çalışmalarına ara verir. 1941'yılında İstanbul'a ve sanatına geri döner. 1942 yılında Atatürk öncülüğünde açılan oldukça radikal ve modern D grubu ressamları arasına katılır. D grubu; oldukça erkek egemen bir topluluk olmasına rağmen Fahrelnissa'yı kabul etmiştir. Bu, kadın ressamlar için oldukça önemli bir gelişme olmuştur. Dönemin sanata yön veren, sanatı domine eden isimlerinden Nurullah Berk, Cemal Tolu gibi isimler ile bir arada karma sergiler yapmış, eserlerini sergilemiştir. D grubunda anılması, kabul görmesi onun için güzel bir referanstır. Ancak çağdaşlarından çok farklı bir yol izlemiştir. Kimi sanat eleştirmenlerine göre Zeid, modern resmin öncüsüydü; Türk modern sanatına veya sonradan modern olan sanata ait olduğu söylendi. Ve kişisel sergisini açmaya karar verdi, bu kararda önemli rolü olan kişi Fikret Adil'dir. Fikret Adil dönemin en önemli sanat eleştirmenlerindendi. 1941 yılında İstanbul'da Fahrelnissa Zeid'i keşfetmiş ve hayran kalmıştı. Onu karma sergilerde değil sadece kendi eserleri arasında görmek istediğini söyledi ve arkasında durdu. Fikret Adil ile dönemin önemli ressamları, yazarları ve şairleri ile tanıştı, Zeid onlar için müthiş bir hazine idi. Zeid, 1945 yılında Türkiye'de ilk sergisini açmıştır. Kişisel sergisi olan bu sergi Maçka'da oturduğu Ralli apartmanındaki dairesinde olmuştur. Adil buna karşı çıkmış ancak Zeid Eğer eserlerim iyi ise herkes gelir ve ben resme devam ederim. Kötü ise bende anlar ve bu duruma son veririm. demiştir. Fikret Adil yanılmıştı. İstanbul'da sanatla ilgilenen hemen herkes eserlerini görmeye gelmiştir. Bu sergide kayıtlara göre 170 ile 200 arasında eser sergilenmiştir. Dönemine göre değerlendirildiğinde bu durum, resim sanatına dair çok büyük ve başarılı bir durumdur. 1946 yılında eşi Londra Büyükelçisi olunca Londra'ya taşınırlar. Evlerinin üst katını atölye yapar. Savaşın ardından yeni bir ülkeye yerleşmesi ile tarzı adeta bir tırmanışa geçmişti. Soyut akımları cezbeden oldukça özgün bir sanat dili geliştirmiştir, bunun bir sebebi de sanat kökenli bir aileden gelmesiydi; ufku oldukça genişti. Burada yaşarken aynı zamanda vazgeçemediği şehir Paris'te de bir atölye tuttu; iki yerde çalışmalarına devam etti. Paris'te oldukça ünlü bir ressam olan oğlu Nejad Devrim sayesinde de bir çok ünlü isimle tanışma imkanı oldu. Dönemin en önemli sanat yazarlarından Charles Estienne yapılan bir soyut sanat sergisinde Fahrelnissa ve Nejad'ın resimlerini koymuştur, bu oldukça önemli tarihi olaydır. Bu olay ayrıca anne oğul ilişkileri içinde önemli bir dönüm noktası olmuştur. Nejad Devrim annesinin resimlerini beğenmemeye hatta küçümseye başlamış ve bu olay anne oğulun arasını bozmuştur. 1947'de Londra'daki kişisel sergisini açmıştır. İngiltere Kraliçesi de bu sergiyi ziyaret eder, bunun üzerine Londra basınında Ressam Prenses unvanı ile anılmaya başlanır. Ayrıca Londra Institude of Contemporary Art'ta kişisel sergi açan ilk kadın sanatçı unvanına sahiptir. Eşinin yeğeni Kraliçe Aliya'nın ölümü üzerine yaptığı, başyapıtı olan Cehennemim adlı eserini 1957 yılında yapmıştır. Bu tabloyu atölyesinde oturmuş bir sineğin hareketlerini izlerken, bu hareketin bir biçimde hayatı ve yaşamayı anlattığını düşünerek ortaya çıkartmıştır. Sineğin gölgesi tuvale doğru geliyordu. Elime kalemi alıp sineğin peşinden koşmaya başladım. Altı buçuk metre. Sonra bende kendime gülmeye başladım. Bu şekilde bir yaratımda, dönemin gerçeküstücülük hareketinden izler taşır. 1958 Irak darbesi ile hayatı bir değişime uğrar. Eşinin yeğeni Kral Faysal ve ailesi katledilir, bu olay Fahrelnissa ve eşini oldukça üzmüştür. Zeid sanat hayatına bir süre ara verip ev işleri ile ilgilenir. Ancak içindeki yaratıcı güce karşı koyamaz, pişirdiği hindi ve tavuk kemiklerini boyamaya başlar, şekiller yapar ve onları birer sanat eserine çevirir. İçindeki yaratma dürtüsü bu kez mutfak yolu ile ortaya çıkmıştır. Bunun bir sebebi de 1950'lerde ortaya çıkan Art Enformel akımından etkilenmesidir. Taşizm, farklı malzemeler ile yüzeyde iz bırakma, çizme, yapıştırma gibi hareketlerle tanınmaktadır. Yaşadığı iyi veya kötü birçok duygu durumunu sanat ile dışa vurmuştur. Hayatının inişli çıkışlı dönemleri onu sanattan koparamamıştır. Hayat ve ressamı birbirinden ayırmak mümkün değildir. 1970 yılında eşi Prens Emir Zeid hayatını kaybeder. Bu kaybın ardından Fahrülnissa kendini oldukça yalnız hissetmiş ve soyut tablolarını bir kenara bırakıp kocaman gözleri olan portreler yapmıştır. İnsanların birbirlerine benzerliklerinden ziyade ruhlarını yansıttığı büyük portreler yapar; özlem dolu, büyük gözler. Kimi sanat eleştirmenlerine göre, sevgisiz ve yalnız hissettiği için duygulu ve sevgi dolu iri gözler yaparak teselliyi burada arıyor Zeid. Oysaki bu durum resmin tüm alanında var olmayı, tüm türleri denemeyi istediğini göstermektedir. Benim de portremi yapar mısınız? diyen kimsenin resmini yapmamıştır Zeid. Her zaman kendisinin belirlediği, güzel, alımlı ve çekici kişilerin portrelerini yapmıştır. Otoportreleri, kendi ailesinin, dostlarının da portrelerini yapmıştır. Sert hatlar ile yaptığı yüz çizgileri, hüzünlü gözler dış dünyaya bakışını da yansıtmaktadır. Portreleri yaparken asla insanlara çok yaklaşmadığını, hem kendi iç çatışmasını hem benliğini ortaya koyarak yaptığını belirtmiştir. Yumuşak fırça darbeleri yerine forma vurgu vererek adeta resmettiği karaktere kimlik kazandırır gibi belirgin çizgiler kullanmıştır. Zeid her ne kadar tablolarında soyut dışavurum, lirizm gibi dürtüsel çalışmalar yapmış olsa da bu portreler, ilk bakışta kübizmin soyut biçimselliğini çağrıştırmaktadır. 1976 yılında hayatı yine bir değişime uğruyor; oğlunun yanına Amman'a yerleşiyor. Burada rahat ve güzel günler geçirmiştir. Hatta bir sanat akademisi kurar ve öğrenciler yetiştirir. Bazen kişisel bazen karma sergiler vererek sanatını her zaman görünür kılmaya çalışmıştır. Hemen herkes kendisinden övgü ve hayranlıkla bahsetmektedir. Fahrülnissa Zeid, her zaman insan ilişkilerine öncelik vermiştir ve bu da karakterine yansımış insanlar üzerinde çekici bir etki bırakmıştır. İstanbul'dan dünyaya uzanan, modern ressam Fahrelnissa Zeid 5 Eylül 1991 yılında Ürdün'de vefat etmiştir. Öldüğü gün ulusal yas ilan edilmiştir. Resimleri ise onun bir zamanlar dolaştığı gibi dünyayı dolaşarak sergilenmekte. Hopkins, D., Modern Sanattan Sonra 1945-2017 (2018), İstanbul, Hayalperest Yayınevi. Fahrelnissa Zeid: İç Dünyaların Ressamı, İstanbul: Dirimart RES Yayınları. 2015 Sharjah Sanat Bienali, (2015), Sharjah. NTV Fahrelnissa Zeid'in Hayatı belgeseli."} {"url": "https://www.soylentidergi.com/farkli-disiplinlerden-ortak-kulture-sanat-tarihi-ve-arkeoloji", "text": "Sanat Tarihi ve Arkeoloji bilimleri birçoğumuz tarafından birbirine benzetilmiş ve karıştırılmıştır. Dolayısıyla; toplum genelinde Sanat Tarihi ve Arkeoloji aynı kefeye konmuştur. Bu kimi zaman geçmişten gelen alışagelmiş durumlar, kimi zaman ise bu sosyal bilimler hakkındaki bilgisilikten kaynaklanır. Bu yazıda, Arkeoloji ve Sanat Tarihi disiplinleri arasındaki farklarla ve Sanat Tarihi alanının neler yaptığına değineceğiz. Geçmiş yıllarda akademide Sanat Tarihi ve Arkeoloji aynı lisans bölümü olsa da zamanla ayrılmıştır. Çünkü bu iki farklı alan aynı döneme hitap etmez. Günümüzde git gide birbirinden ayrılan bu iki alan; konu, içerik, tarih bakımından farklı dönem ve üsluplara hitap eder. Arkeoloji bilimi; eski eserler bilimi olarak da tanımlanır ve geçmişte insan elinden çıkmış her türlü nesneyi araştıran, bulan, tarif ve tasnif eden ayrıca anlamlandıran bir bilim dalı olarak tanımlanır. Sanat tarihi ise görsel sanatların tarihsel evrimini inceleyen bir alandır. Hem sanat tarihi hem de arkeoloji maddi kültür ile ilgilidir, ancak sadece belirli nesneler sanat tarihine uygun olarak düşünülür. Bu iki disiplin arasındaki ayrım hangi eserlerin hangi kategoriye dahil edileceği hakkında çok zor bir kararı vermeyi gerektirecektir. Hangi nesnelerin veya eserlerin estetik değere sahip olduğuna karar vermek kolay bir iş değildir. Bu gibi nedenlerden dolayı sanat tarihi tanımı, arkeoloji disiplini ile birçok açıdan örtüşmesine neden olmaktadır ( Şahin, 2019). Tüm bu nesne ve eserlerden ziyade Sanat Tarihi disiplininin zaman aralığı ise, Orta Çağ'dan başlayarak günümüze kadar uzanan bir dönemdir. Arkeoloji disiplini, İlk Çağ ve öncesinden Orta Çağ'a kadar olan bir süreç ile ilgilenmektedir. Her iki alan da arkeolojik kazı yaparak geçmiş yılların izlerini ortaya çıkarır. Fakat Sanat Tarihinin tek görevi bu değildir. Ülkemiz, değerli kültürel mirasa tanıklık eden bir coğrafyadır. Ülkemizin dört bir yanında arkeolojik kazılar sürdürülmekte ve sürdürülmeye açık durumdadır. Bu kazılar arkeolojik kazı adı altında toparlansa da Sanat Tarihi kazıları da olabilmektedir. Tüm bu bilimsel kazıların teknik ve yönetimi Arkeoloji bilimi üzerinden gerçekleştiği için genel-geçer bir isim olarak arkeolojik kazı deyimi uygun düşmektedir. Örneğin; Aydın'ın Kuşadası ilçesinde yer alan Kadıkalesi kazısı, 20 yıldır Prof Dr. Zeynep Mercagöz önceliğinde yürütülen bir Sanat Tarihi kazısıdır. Hepimizin yakından bildiği Göbeklitepe Arkeolojik kazı alanı ise, Arkeoloji biliminin müdahale ettiği bir kazıdır. Her iki kazı da benzer görünse de birbirinden tamamen farklıdır. Bilim, bu noktada devreye girer ve iki farklı bu alan hünerlerini ortaya çıkarır. Kazım teknikleri tamamen farklıdır. Arkeoloji gidebildiği yere kadar inerek en eski çağların yapı ve nesnelerini ortaya çıkarırken, Sanat Tarihi kademe kademe kazarak, dönem-üslup çatışmasını raporlar. 2863 sayılı kanun yönetmeliğine göre; her Sanat Tarihi kazısında en az bir Arkeolog, her Arkeoloji kazısında da en az bir Sanat Tarihçisi bulunmak zorundadır. Çünkü arkeolojik kazılar sürprizlere her zaman açık alanladır. Kimi zaman çıkan nesne ya da eserin durumuna göre bir Arkeolog; kimi zaman ise Sanat Tarihçi müdahale eder. Biraz, arkeolojik kazılardan uzaklaşarak Sanat Tarihini inceleyelim! Sanat Tarihi; görsel sanatların, el sanatlarının, geçmişte sanat olup zamanla zanaat olmaya evrilen birçok eserin üslup ve kimliğini inceleyerek, dönem analizi yapar. Yalnız bununla da kalmaz Sanat Tarihi, sanatın ve sanatın tarihini de inceleyerek analiz eder. Tüm ortaya çıkan sanat üretiminin bir alt kültürü ve bir felsefesi vardır. Sanat Tarihi bu felsefeyi de kültürü de inceleyen bir alandır. Orta Çağ'da Hıristiyanlık; erken, orta ve geç Bizans dönemlerini oluşturup aynı çağda farklı sanat üslupları ortaya çıkaracak kadar kuvvetli bir alt kültür ve felsefe oluşturmuştur. Keza, Anadolu Selçuklu sanatı ve Osmanlı dönemi sanatları Anadolu coğrafyasında yer alıp farklı dönemlere tekabül edip bambaşka sanat üslupları ortaya koyan dönemler olmuştur. Ya da kökenini çoğunlukla Yunan Mitolojisinden alan Avrupa sanatı bambaşka sosyal dönemlerde, bambaşka sanat üslupları yaratan bir coğrafyada yer almıştır ve almaktadır. Avrupa sanatı hızlı bir devinimle devamlı evrimleşen bir süreç içinde yer almıştır. Sanat Tarihi bu evrimi kanıtları ile tozlu raflardan günyüzüne çıkaran bir disiplin olmuştur. Avrupa sanatını tarihte bir nevi yine Avrupa sanatı beslemiştir. Bugün klasikleşen Rönesans, Barok, Neo-klasik dönemler felsefe ve kültürü ile başkalaşma ve sanatta değişim arzusuyla Dada, Sürrealizm, Fütürizm, PopArt gibi modern akımları doğurmuştur. Tüm bu coğrafya, kültür, felsefe farkları, farklı sanatları oluşturduğu gibi olabilecek bir sonraki sanatın da felsefesini oluşturur. Tam bu noktada, Sanat Tarihi devreye girer ve Sanat Tarihçisi, bir izci gibi iz okuyarak tüm ayrışmaları analiz eder."} {"url": "https://www.soylentidergi.com/feyyaz-yigit-komediye-yon-vermek", "text": "Sinema okullarında yıllardır çeşitli eğitimler verilmektedir. Perde arkasındaki teknik işlerden senaryo yazımına kadar her türlü eğitimi bulabilirsiniz. Verilen senaryo eğitimleri de her bir tür için farklı bir matematik üzerinden ilerler. Türün gerektirdiği bazı gereksinimler vardır. Siz bir bilim kurgu filmi çekiyorsanız seyirciyi ikna edebilmek adına filmin altyapısındaki bilimi, gelişen olaylarla tutarlı bir şekilde açıklamalısınız. Aksi halde film havada asılı kalır. Alfred Hitchcock, korku filmlerindeki endişe ve sürpriz hali için masanın altında duran bir bomba örneğini verir. Restorandaki bir akşam yemeği sırasında aniden bomba patlarsa seyirci şaşırır. Seyircinin endişe içine düşmesi için patlama olmadan önce masanın altında bomba olduğu seyirciye gösterilmelidir. Bu tip formüller öğrenilip ustaca kullanılabilir. Ankara Anadolu Güzel Sanatlar Lisesi'nin resim bölümünü bitirdikten sonra, Hacettepe Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Grafik bölümüne giren Feyyaz Yiğit, aslında bir gitaristti. Okan Bayülgen'in 2008'de yayınlanmaya başlayan gece kuşağı talk Show programı Disko Kralı ekibine dahil oldu ve müziğe bu şekilde giriş yapmış oldu. Gitaristti, ama ondaki doğal olan bazı yetenekler daha o zamandan kendini belli ediyordu. Program sırasında Bayülgen ve konuklarıyla girdiği diyaloglar izleyenlere biz nereye düştük hissini yaşatıyordu. Gerek diyaloglar gerekse program için çekilen skeçler, bizim şimdilerde güldüğümüz absürt mizahın küçük bir fragmanı gibiydi. Zira 2012 yılına gelindiğinde Feyyaz Yiğit, Türkiye'deki ilk profesyonel internet dizisi olan Feyyaz adlı diziyi izleyenlere sundu. Ya güzel kardeşim bir şeyin tam tersini söyle al sana farklı bakış açısı. Hali hazırda tutulan bir yolu denemek kimilerine garanti gelebilir; ama Feyyaz Yiğit'in genç ve tanınmamış olmasına rağmen, yapmak istediği mizahı, kendini rahat hissettiği daha önce görmediğimiz şekilde yapması değerlidir burada. Yaratıcılık isteyen bir işi yaparken ilham aldığımız ve onlardan beslendiğimiz kişi veya ekoller tabii ki olabilir, Feyyaz Yiğit de bu yolda gördüğü öğretileri muhtemelen kullanmıştır, ama bunun yanında bir türe yön vermek istiyorsanız bir fikir üretmelisiniz, zaten hali hazırda üretilmiş fikirleri uygulayarak bir anlayışı etkileyemezsiniz. İşte kilit nokta buydu. Feyyaz dizisi ile başladığı güldürü şeklini sinemada, dijital ortamlarda devam ettirecekti. Feyyaz Yiğit öncesinde albüm yayınlamayı seçti, araya da kitap sıkıştırdı. Manifestolar özeldir, değerlidir. Bir manifesto yayınlanması demek bir yerlerde yeni bir akım olduğunu anlatır. Şimdiye kadar izlenilen yoldan farklı bir yolu tanıyacağımızı biliriz. Okuyan Us Yayınları, Üç Günlük Dünya Edebiyatı Adlı manifestoyu duyurdu. Kendi deyimleriyle bu manifesto savaş görmemiş, devrim yaşamamış işkence çekmemiş, hiç meydan okumamış ve hiç af dilememiş böyle bir ara neslin basit bir konfor ihtiyacından doğdu. Bildiriden birkaç ay sonra gezi parkı olaylarının gerçekleşmesiyle manifesto güncellendi ve daha önce yaşamadıklarını belirttikleri olayların hepsini kısa bir süre içinde yaşadılar. Kendilerine artık Gezi Çocukları da diyorlardı. Kötü beslenen, sportmen ruhlu olup spor yapmayan kişiler olduklarını söylüyorlardı. Ayrıca hayatı gözlemleyerek değil yaşayarak yazıyoruz diye de ekliyorlardı. Kısaca kendilerini tarif eden şeylerin tümüne Üç Günlük Dünya Edebiyatı adını vermişlerdi. Çeşitli yazarların içinde olduğu bu akımda Feyyaz Yiğit üç tane kitap çıkarmıştı. Şimdi de kendisinin birden var olmadığını, aslında uzun yıllardır yazar olduğunun ispatı olan kitaplarına bakacağız. Yukarıda bahsedilen akım doğrultusunda yayımlanan ilk kitaptır. Biz bu kitapta Halil ve Suat'ın 11 gününe tanık oluruz. Olayları Halil'in ağzından, onun bakış açısı ve efsanevi yorumlarıyla görürüz. Misafir geldikleri İstanbul'da ayrıntılarda boğulan ikili, girdikleri tuhaf ortamlar ve yaşadıkları sonucu hayata dair aforizmalar vermeyi de ihmal etmez. Kendi başımıza gelse küplere bineceğimiz bu yaşanmışlıklar dışarıdan bakınca eğlenceli gelebilir. Feyyaz Yiğit bir komedyen mi, yoksa varoluşçu mu? Albert Camus'nun kitaplarını okur gibi mi okumalıyız, yoksa bir mizah dergisi gibi mi yaklaşmalıyız? Belki de Feyyaz Yiğit varoluşa bir mizah gözüyle bakıyordur. Bu kitapta kahkaha atarak okuyacağınız sayfaların yanı sıra yazarın içini döktüğü psikolojik bazı dramlara da tanıklık ederiz. Yeni yetme Feyyaz bu kitapta başarılı bir şekilde derdini anlatmayı başarmıştır genel olarak. Dünyanın neresine giderseniz gidin Thunder&Shadows isimli bir kahvehane bulamazsınız. Feyyaz'ın zihni sağ olsun mekan seçiminde çok farklı noktalara ulaşabiliyor. Farklı kahramanlarımızın hayatlarına konuk olurken her ne kadar üzülsek de gülmekten de kendimizi alamıyoruz. Bu kitaplar Feyyaz Yiğit'in birdenbire ortaya çıkmadığını, aslında uzun zamandır kendine has mizahını pişirdiğini anlatıyor. Şimdi izlediğimiz mizahı onun ulaşabileceği en üst seviye midir? Bunu daha ne kadar devam ettirebilir? Daha ne kadar yukarı taşıyabilir? Bunları şimdiden kestirmek biraz zor. Vurgulanması gereken konu, ilk işlerinde bile mizahının farklı olduğunu ve kalite koktuğunu anlayabilmemiz. Feyyaz Yiğit belki de bunun için doğmuştur. Müzik ile bağlantısını hiç koparmayan Yiğit, sinemadan önce bu alanda eserler vermek ister. 2016 yılında Misal adlı sadece müziğin olduğu tekli parçayı yayınlar. 2017 yılına gelindiğinde iç dünyasını iyice açarak tamamının kendisini anlattığı 12 şarkılık Teşekkür Ettim Ve Yanından Ayrıldım adlı albümü tanıttı. Kendine has mizahını şarkı sözlerinde de görürüz. Hatta şarkıların isimlerinde bile muziplikler bulabilirsiniz. İçinde sadece müzikten oluşan parçaların da olduğu bu albümdeki sözlerin tuhaflığı da dikkat çeker. Örneğin Samsunlu Değilim adlı şarkıya Çok güzel bir gülümsemen var, bence sen de Samsunlusun benim gibi girip şarkıyı Sana yalan söyledim, ben aslında Samsunlu değilim diye bitirecek kadar ne yaşadığı belli olmayan bir insandır kendisi. Albümden bir yıl sonra 2018'de Tedbir, Ibraz, Iftar, Iptal diye dört parçadan oluşan Grand Vuslat albümünü yayınladı. Bu albümde hiçbir söz bulunmamaktadır. Kütüphanenizdeki yan masada elli soruluk ödevi olan bir öğrencinin hocasına ya hocam neden elli, sizi ellide durduran şey neydi? diye serzenişini duyabilirsiniz. Siyasi bir tartışma içerisindeyken karşınızdaki kişi solun en büyük probleminin kendi içinde fraksiyonlara bölünmesi olduğunu söyledikten sonra ortamda bir gülümseme olabilir. Bunlar hep Feyyaz Yiğit komedisinin halka iyice nüfus etmesinin sonucudur. 1988 doğumlu olan komedi adamı özellikle Gibi dizisinden sonra geniş kitlelerce tanındı ve o geniş kitlelerin mizah anlayışına hitap etmekle kalmadı, onların mizah anlayışını da değiştirdi. Gelin filmlerine ve dizilerine bir bakış atalım. Mynet'in kurduğu bir platform olan Sebastiyan'da yayınlanan diziye Feyyaz Yiğit'in çıraklık eseri diyebiliriz. Dizi yayınlandığı dönemde platformun en çok izlenen yapımı olmuştur. Şimdilerde olgunlaşmış olan bu mizahın çekirdek hallerini bu dizide net bir şekilde görebilirsiniz. Dizinin, yazarın toyluğundan kaynaklanan dinamizm olarak bazı sıkıntıları olsa da güldürme konusunda hiçbir eksiği olmadığını kahkaha atarken fark ederiz. Mynet'te kolayca bulabileceğiniz 8 bölümü ile hala orada durmaktadır dizi. Feyyaz karakterimizin hayattan tek beklentisi küçük bir kitapevi açıp huzurlu bir yaşam sürmek aslında. Ama biraz fazla heyecanlı olan bu arkadaşımız için serüvenler bitmez. Gerek sevgilisiyle gerek ev arkadaşıyla gerekse sosyal çevresi ile ilişkisini tanımlamak çok zordur. Bu şekilde bir yaşamı düzene oturtmak onun için kolay olmaz. Feyyaz Yiğit Ölümlü Dünya'nın başlangıç hikayesini bu şekilde anlatıyor. Bu şekilde aslında Feyyaz Yiğit'in hayata bakışını anlatıyor. Öyle karmaşık, alengirli düşünüp ona göre yaşamak istemez kendisi. Ali Atay ise filmin çıkış noktasında biraz daha ayrıntıya iniyor. Neşeli Günler ile Hollywood filmlerini karıştırıp biraz daha aksiyon eklemeyi düşünerek başladıklarını söylüyor. O sırada bir diğer değerli isim Aziz Kedi de Londra'da. Ali Atay, Feyyaz Yiğit ve Aziz Kedi... Üç senarist kesintili video bağlantılarıyla da olsa bu filmi yazıyorlar. Aile restoranı işleten baba ve çocuklarının sakin bir şekilde devam eden hayatıyla başlayan film, bu ailenin aslında serbest karakterinin de kimi zaman kendilerine isyan ettiği- köklü örgüte bağlı çalıştığını anlamamızla devam eder. Aile aslında bu örgüt tarafından belirlenen hedefleri öldürmekle görevlidir. Bazen bir silah, bazen bir sehpa, bazen de yine Serbest'in isyan ettiği bir yöntem olan paspasla yaparlar bu işi. Beklenmedik bazı olayların yaşanmasıyla olaylar gelişir. Serbest karakterini Feyyaz Yiğit canlandırıyor. İlk uzun metrajlı filmi olmasına rağmen muazzam bir iş başardığını söylersek kimse itiraz etmez herhalde. Özellikle onun olduğu sahnelerin büyümesi, söylediği sözlerin düşündürürken güldürmesi bu filmin repliklerinin seyirciler tarafından ezberlenmesinde önemli rol oynamıştır. Hele ki elinde paspas tutmuşken kardeşlerine Ben bu aileden değil miyim ya? şeklindeki tiradı Türk sinemasındaki kült sahneler arasında yerini almıştır. Feyyaz Yiğit, Serbest rolü ile 23. Sadri Alışık Ödülleri'nde komedi dalında yılın en iyi yardımcı oyuncu ödülünü almıştır. Ödülü alırken son bir yılını herkese oyuncu olmadığını, aslında yazar olduğunu anlatarak geçirdiğini söylüyor. Devamında ise bunlara çok takılmadan canı ne istiyorsa onu yapması gerektiğini düşünerek bu ödülü aldığını ekliyor. Filmin devam hikayesinin hazır olduğunu film çıktıktan hemen sonra zaten belirtmişti yazarlarımız. Birsen Altuntaş'ın geçtiğimiz yaz verdiği habere göre Ölümlü Dünya 2 filmi için Disney Plus ile kesin olarak anlaşıldı. Ali Atay, hem Aziz Kedi hem de Feyyaz Yiğit ile görüştükleri ilk anda birbirlerine aşık olduklarını söylüyor. Bu tanışmanın gerçekleşmesi konusunda izleyiciler olarak şanslı hissedebiliriz. Ölümlü Dünya'yı da yazan bu üçlünün ara vermeden çıkardıkları filmin replikleri, yine öncekinde olduğu gibi ezberlendi. Aslında Feyyaz'ın da dediği gibi bu filmde herhangi bir şaka yok. Ama karakterlere bakınca onların dünyasına ışınlanıp ya kardeşim sen şaka mısın? diye soru sormak isteyebilirsiniz. Makyaj yapılmış ve etrafı boyanmış bir cesetle karşılaşan cinayet masası neye uğradığını şaşırır. Bu tip cinayetlerin devam etmesi ile beraber iyice çaresiz kalan ekibe Feyyaz Yiğit'in canlandırdığı suç uzmanı Dizdar Koşu katılır. Dizdar Bey bir vaka ile karşı karşıya geldiğinde her zaman sorduğu 13 soruyu sormasıyla beraber ortam iyice gerilir. Halkın ve basının iyice olaya dahil olmasıyla beraber usta oyuncu Uğur Yücel'in canlandırdığı başkomser Emin iyice çıldırır ve işler çığırından çıkar. Ölümlü Dünya'yı izledikten sonra bu adamların komediye bir tat bıraktıklarını söyleyebilirdik. Ama Cinayet Süsü artık bu adamların kavurucu Akdeniz yazlarında anlık esen bir rüzgar olmaktan çıkıp yavaş yavaş bir komedi ekolü olabileceklerini gösteren bir işaretti. Kafada soru işaretleri vardı, ama sağlam bir mizah DNA'larının olduğu belliydi. Özellikle Feyyaz Yiğit üzerinde. Ne de olsa pek bir tecrübe sahibi değildi. Bu soru işaretleri daha çok oyunculuğu ile ilgiliydi aslında. 2019 yılında ODTÜ'de Ali Atay ve filmin yardımcı komseri Alaattin'i canlandıran Mert Denizmen ile katıldığı söyleşide Ali Atay'a yöneltilen oyuncu belirlemeleri ile alakalı bir soruda Ali Atay'dan önce sözü alıp yapımcı da dahil kimsenin kendisinin oynamasını istemediğini belirtmişti. Günün sonunda karakteri canlandıran kendisi oldu ve biz bu filmleri sevdik, onun karakterlerine ayrı bir bakış attık. Hani sporda bir söz vardır ya, kazanan her zaman haklıdır diye. Başarmışsan mutlaka doğru yapmışsındır, kaybetmişsen zaten yanlışsındır. Neyse ki Feyyaz Yiğit tercihi herkese kazandırdı. Gibi dizisinin gerekse mizahının anlaşılması gerekse dilden dile yayılması için mutlaka belli bir zamana ihtiyaç vardı. Tabi bu mizaha alışkın olanlar için sorun yoktu; ama ilk defa izleyen birinin neye uğradığını şaşırması oldukça doğal bir sonu su götürmez bir gerçek ki daha bugünden kült olan Gibi'nin geleneksel medyada yaşamını sürdürmesi mümkün değildi. Bu kadar büyümesinde belki de en önemli nokta insanların dilden dile birbirine önermesidir. Gibi dizisi ile beraber artık iyice tanınmıştı Feyyaz Yiğit. Muhtemelen artık hiçbir yapımcı onun oynamasına şüpheli davranmaz, tersine adamın peşinden koşarlar. Feyyaz Yiğit dizinin senaristliğini aziz dostu Aziz Kedi ile paylaşırken aynı zamanda Yılmaz karakterini de kendi oynuyor. Mazbut bir hayat ve sağlam bir ahlak sahibi Yılmaz ve dostu İlkkan'ın genel olarak anlamlandıramadığımız maceralarına tanıklık ederiz. Aslında bu dizide de şaka yoktur. Olayların akış şekli bizi hem gerer hem düşündürür bazen de güldürür. Aslında iki dostun maceraları olarak planlanan dizinin ana planına ilk olarak dördüncü bölümde gördüğümüz Ersoy karakterinin de tutulmasıyla beraber ikinci sezondan itibaren üçüncü bir dost eklenir. Bölümlerin birbiriyle bağlantısı yoktur. Ekip bir şekilde her bölüm farklı konuları içlerine dert edinir. Diziyi izlerken atasözleri ve deyimler kitabıyla beraber not defteri bulundurmanız önerilir. Çünkü İlkkan'ın aforizmalarını not etmek ve kullandığı atasözlerinin anlamlarını araştırmak isteyebilirsiniz. Dost kötü günde belli olur gibi daha önce pek duyulmamış sözleri de hayatınıza katabilir. Feyyaz Yiğit'in mizahını konuşturduğu ilk film için bir tat, ikinci film için ekolleşme demiştik. Bu dizi ile beraber artık komediye yön verdiğini söyleyebiliriz. Ya daha genç adam iki filmi iki dizisi ile mi bu adam yön veriyor? Evet, iki film iki dizisiyle. Eğer ki insanlar yılgın bir hoşgörüyle birilerinin benimsenmesine ihtiyaç duymadıklarından bahsediyorlarsa eğer doğru telaffuzun iban mı yoksa ayben mi olduğu tartışılıyorsa bunu başarmış sayabiliriz. Bugün siyasilerin bile bu repliklerden beslendiğini görüyoruz. Bunu başarırken kendi mizahlarıyla yapması, yeni bir akım ortaya koymaları Feyyaz Yiğit'i ve tabi bu yapımları beraber yazdığı arkadaşlarını daha da değerli kılar. Şimdilik bu yapımlara imza attı Feyyaz. Eğer bir derdiniz varsa kendisine Youtube'da Kafa TV kanalında yayınlanan Dert Dinleme Servisi programından ulaşabilir ve dertlerinize çözüm bulması konusunda kendisine danışabilirsiniz. Eğer kendisini daha önce hiç izlemediyseniz çok şanslısınız çünkü önünüzde geçirebileceğiniz kaliteli saatler bulunmakta. Eğer zaten izlediyseniz bilirsiniz ki bu fikir adamının projeleri mutlaka olacaktır, dolayısıyla biz de şanssız sayılmayız. Sanırım Feyyaz Yiğit'e sahip olduğumuz için hepimiz çok şanslıyız."} {"url": "https://www.soylentidergi.com/firindan-ikona-baget-ekmek-nasil-fransiz-kulturunun-bir-sembolu-oldu", "text": "Kültürel miras sadece anıtlar ve nesne koleksiyonlarıyla sınırlı değildir. Aynı zamanda sözlü gelenekler, sahne sanatları, sosyal pratikler, ritüeller ve festival etkinlikleri, doğa ve evrenle ilgili bilgi ve uygulamalar veya geleneksel el sanatları için gerekli bilgi ve beceriler gibi atalarımızdan miras kalan ve torunlarımıza aktarılan gelenekleri veya yaşayan ifadeleri de içerir. Fransa'da ise çok az şey ülkenin bagetinden daha Fransız olabilir bu sebeple UNESCO tarafından da somut olmayan kültürel miras olarak onurlandırılmıştır. Gevrek bir kabuğa ve yumuşak, kabarık bir iç kısma sahip uzun, ince somun ekmek olan baget, Fransız mutfağının ve kültürünün temelidir. UNESCO, 30 Kasım 2022 tarihinde baget kültürünü insanlığın somut olmayan kültürel mirası listesine eklediğinde bir ürünü değil, kültürel bir pratiği tanımıştır. Burada söz konusu olan bageti niteliksel ya da ticari açıdan ayırt etmek değildir söz konusu olan. Esasında, zanaatkar fırıncıların bilgi birikimini tanımak, tüm sektörün değerini arttırmak, hamuru getirmesi için bir çocuğu gönderme geleneği, iyi pişmiş olmasını tercih edip etmemek gibi jest ve alışkanlıkları teşvik etmektir. Baget, Fransız kültüründe o kadar önemlidir ki 1993 yılında, Fransa'da geleneksel bageti tanımlayan ve belirli malzemeler ve tekniklerle yapılmasını gerektiren bir yasa çıkarıldı. Bu yasa, Fransa'daki bagetlerin kültürel mirasının korunmasına yardımcı olur. Fırıncılar federasyonu başkanı Dominique Anract bir basın açıklamasında, Baget un, su, tuz, maya ve ustanın bilgi birikimidir, demiştir (Drury, 2022). Fransız pastanesi Monique'de Yönetici Aşçı Maxime Montay, 'Fransız yasalarına göre baget sadece un, tuz, su ve maya ile yapılmalıdır. Boyu 65 cm olmalıdır ancak boyu 1 metreye kadar çıkabilmektedir. Ayrıca ekmeğin satıldığı yerde pişirilmesi gerekir. Dondurulamaz ve hiçbir koruyucu kullanılamaz,' demiştir (Tripathi, 2023). Ancak günümüzde buğdaya farklı tahılların eklendiği birçok varyasyonlar mevcut. Baget ekmeğini sıradan ekmekten ayıran ve onu özel kılan olay ya da olaylar nedir? Bunun üzerine söylenen birçok hikaye olsa da kesin kökeni bilinmemekte. Ancak bagetin birkaç ilginç hikayesi var. Ünlü bir hikayesi, Napolyon Bonapart'a atıfta bulunur. Montay, Ekmeğin askerlerinin ceplerine sığması veya koltuklarının altında kolayca taşınabilmesi için daha uzun ve daha ince yapılmasını emrettiği söyleniyor diyor. Bugün bile Fransızların çoğunun kollarının altında baget taşıdığını görürsünüz, diye eklemiştir (Tripathi, 2023). Fransız Devrimi öncesi köylüler kepekten ekmek yapıp yerdi ve sadece aristokratlar buğdaydan yapılan beyaz ekmek yerdi. Hatta bu sebep; ekmeğin Fransız Devrimi'nin nedeni bile olduğu söylenmekte, çünkü ekmek Fransız diyetinin temel dayanağı olduğundan ve köylülerin kıtlık yaşarken soyluların kıtır beyaz ekmekleri yediklerini görünce isyan çıkardıklarına işaret ediyor. Devrim sonrası ise hükümet 1793'te tüm fırıncıların yalnızca bir tür ekmek yapmasına yoksa hapis cezasına çarptırılmalarını kararlaştırdı. On yıllar boyunca buğday ucuzladıkça buğdaydan yapılan bagetler de yaygınlaştı. Bir başka hikaye ise, fırıncıların 22:00 ile 04:00 arasında çalışmasını yasaklayan ve ekmeğin kahvaltı için zamanında veya fırınların çalışma saatlerinde pişirilmesini imkansız kılan 1920 tarihli bir Fransız yasaya işaret ediyor. Bu kriz, ekmeğin daha hızlı pişmesini sağlayan uzun, ince bagetlere dönüştürülmesiyle çözüldü. Montay, bir bagetin pişmesinin sadece 10-15 dakika sürdüğünü, bir somun ekmeğin ise bir saat sürdüğünü açıklıyor. Ve bu sadece pişirme süresi. Bir somun ekmek yapmanın genel süreci, bir baget yapmaktan çok daha uzundur diyor (Tripathi, 2023). Sevilen başka bir efsane, 1898'de Paris metrosunun inşasıyla ilgilidir. Projede çalışmak üzere Fransa'nın dört bir yanından işçiler getirildi ve ekmeklerini kesmek için bıçak taşıdılar. Tartışmalar genellikle bıçaklı kavgalara da yol açtı. Bunun üzerine metro yönetimi, fırıncılardan elle parçalanabilecek bir ekmek yapmalarını istedi. Böylece baget doğdu ve bıçağa olan ihtiyaç ortadan kalktı. Sanatta ekmek, Hristiyan uygarlıklarında İsa'nın bedeninin sembolü olması nedeniyle ressamlar için favori bir çalışma nesnesi olmuştur. Hristiyan dininin Kutsal Yazılarında ekmekle ilgili yaklaşık dört yüz referans bulunmaktadır. Bagetler, Fransız sanatında, özellikle natürmort resimlerinde sıklıkla tasvir edilir. Fransız kültürünü ve mutfağını temsil etmek için kullanılırlar ve genellikle Fransa'daki günlük hayatı tasvir eden resimlerde yer alırlar. Ekmek Taşıyan Kadın, empresyonist ressam Albert Dubois-Pillet tarafından 1888 yılında yapılmış bir tablodur. Erik Dietman, ekmek kelimesini görmenizi ve okumanızı sağlayan bir çalışma yaratır. Ancak bu kelime İngilizce'de aynı anlama gelmiyor. Sıra dışı sanatçı Erik Dietman'ın hayatı boyunca ürettiği pek çok dil ve malzeme oyununun arasında, 1967 tarihli, pişmiş ekmeğin içine kalıplanmış PAIN harflerinden oluşan bu eser de yer alıyor. Fransızca konuşan bir izleyici için eser kendi adına konuşur aslında çünkü kelime yapıldığı şeye ekmeğe atıfta bulunur ve gündelik hayatın en gündelik ve gerekli unsurunu ele alır. Ancak İngilizce konuşan bir izleyici için ise bu sözcük acı anlamına gelir ve anlamı bagetlerin önüne geçer adeta. Ekmek ve acı, tıpkı dili sürekli yenileme ve şaşırtma ihtiyacı gibi, sanatçının ikircikli kişiliğini yansıtır bir bakıma. 1997'de Fendi, adını kadınların Fransız somun ekmeğini kollarının altında taşıma biçiminden alan Baget çantasını piyasaya sürdü. Baget çanta 25. yılını Eylül ayında New York Moda Haftası'nda kutladı. Sex and The City hayranlarının anılarına kazınmış pek çok anın içinde bir üçüncü sezonun bir sahnesinde Carrie Bradshaw silahlı bir soyguncuyla karşılaşması, Fendi'nin kültleşmiş Baget'inin pop kültür tarihindeki önemini pekiştirişi bulunur. Hırsız, çantasını vermesini istediğinde, perişan haldeki Carrie, onu unutulmaz bir şekilde düzeltir: This is not a bag, it's a baguette! diyen Carrie Bradshaw ile Fendi de Baguette çantalarını popüler bir kültür ikonu olarak pekiştirdi."} {"url": "https://www.soylentidergi.com/fleetwood-mac-esi-benzeri-olmayan-bir-grup", "text": "50 yılı aşkın bir süredir rock müzik dünyasında belirleyici bir güç olarak yer alan Fleetwood Mac; güçlü vokalleri, çeşitli müzik türlerini harmanlayan tarzları ve unutulmaz şarkı sözleriyle dinleyicilerini büyülemeyi başarmıştır. İster sıkı bir hayran olun, ister bu eşsiz parçalarla yeni tanışmış biri olun, Fleetwood Mac'in müzik endüstrisi ve tüm müzikseverler üzerindeki etkisi inkar edilemez. Fleetwood Mac, 1967 yılında Mick Fleetwood, Peter Green, John McVie, Bob Brunning ve Christine McVie tarafından Londra'da kurulmuş bir İngiliz-Amerikan müzik grubudur. Kariyerleri boyunca birçok müzik türüyle ilgilenen grup 70'lerin başına kadar İngiliz Blues akımı etkisinde müzik yaparken grup, Stevie Nicks ve Lindsey Buckhingham'ın gruba dahil olduğu dönemde daha çok pop-rock odaklı müzikler yapmıştır. Grup üyeleri yıllar içinde birçok kez değişmiş olsa da en başarılı ve popüler dönemlerini Stevie Nicks, Lindsey Buckingham, Christine McVie, John McVie, ve Mick Fleetwood zamanında yaşamıştır. 1975'ten 1987'ye kadar aktif olarak bu üyelerle müzik yapan grup en büyük hitlerine bu dönemde imza atmıştır. Elli yılı aşkın süren bir kariyere sahip olan grup, rock and roll tarihinin en ikonik parçalarından bazılarını üretmiştir. Blues ile yaptıkları başlangıçtan devam eden süreçteki pop etkisine kadar çok uzun bir dönem müzikleriyle birçok sanatçıyı ve hatta tüm dünyayı etkilemeyi başarmışlardır. Başarılı müzik kariyerlerinin yanı sıra grup, yaşadıkları romantik karmaşalar ve olaylı ilişkilerle de döneme damga vurmayı başarmıştır. Tüm bu olumsuzlukları avantaja çevirmeyi başaran grup, birçok şarkısında yaşanan olaylardan esinlenerek dinleyicilerine de kendi içlerinde yaşadıkları fırtınayı hissettirmiş ve şarkılarında kendilerinden bir parça bulmalarını sağlamıştır. Grup üyeleri arasında yaşanan tatsızlıklar, 1970'lerin ortalarında, Rumours albümlerinin kayıtları sırasında başlamıştır. Grup bu noktada birkaç yıldır birlikteydi ve belirli düzeyde bir başarı elde etmişti ancak aralarındaki gerilim de aynı oranda yükselmeye başlıyordu. Ana sorunlardan biri, Lindsey Buckingham ve Stevie Nicks arasındaki romantik ilişkiydi. İkili, Fleetwood Mac'e katılmadan önce çıkmaya başlamışlardı ancak Rumours'ı kaydetmeye başladıklarında ilişkileri sallantıdaydı. İkilinin kayıt seansları sırasında sık sık tartışması ve kavga etmesi stüdyoda gergin bir atmosferin oluşmasına sebep oluyordu. Aynı zamanda, Christine McVie ve kocası John McVie boşanıyorlardı. Grup üyeleri bir albüm oluşturmaya çalışırken aynı zamanda kendi kişisel sorunlarıyla uğraşmaları kayıt süreçlerinin çok daha duygusal bir hal almasına sebep olmuştur. Kişisel çatışmalara rağmen grup bu süre zarfında en ikonik şarkılarından bazılarını üretmiştir. Rumours albümündeki şarkıların çoğu grup üyelerinin deneyimleri hakkında yazılmıştır ve bu da albüme ek bir duygusal derinlik katmalarını sağlamıştır. Örneğin, Go Your Own Way, Lindsey Buckingham tarafından Stevie Nicks ile olan ilişkisi hakkında, Dreams ise Nicks tarafından kendi romantik mücadeleleri hakkında yazılmıştır. Don't Stop, Christine McVie tarafından zor bir döneminde umut ve iyimserlik mesajı vermek için yazılmıştır. Rumours albümü, dünya çapında 45 milyondan fazla kopya satarak büyük bir ticari başarı elde etmiş ve 1978'de Yılın Albümü dalında Grammy Ödülü kazanmıştır. Bu başarıya rağmen grup üyeleri arasındaki olaylar, 1987'de Lindsey Buckingham'ın ve 1991'de ise Nicks'in gruptan ayrılmasıyla devam etmiştir. Yıllar boyunca, Fleetwood Mac kadro değişiklikleri ve iç gerilimler yaşamaya hiç ara vermemiştir. Ancak Rumours'ın yapımında çok büyük bir katkısı olan ve hatta albüme ismini veren bu karmaşa grubun tarihindeki en çok konuşulan olaylardan biri olmuştur. 1975 yılında çıkardıkları ve hit şarkıları Landslide ve Rhiannon'ı içinde bulunduran Fleetwood Mac albümü, kariyerlerinde bir dönüm noktası olmuş ve ilk ticari başarıları haline gelmiştir. 1977'de grup, tüm zamanların en çok satan albümlerinden biri olan ikonik Rumours albümünü çıkarmış ve dünya çapında 40 milyondan fazla kopya satmayı başarmıştır. 1980'ler boyunca grup başarılı albümler çıkarmaya devam etmiş fakat kişisel mücadeleler sonucu grup kadrosunda bazı değişiklikler yaşanmıştır. Tüm bunlara rağmen beraber performans sergilemeyi ve müzik yapmayı bırakmamışlardır. 1998 yılında ise Rock and Roll Onur Listesi'ne girmeye hak kazanmışlardır. Grup, 50 yılı aşkın kariyerleri boyunca rock, blues ve pop müzikten etkilenerek sayısız derleme, canlı albüm ve 18 stüdyo albümü çıkarmıştır. Kariyerlerinin başından itibaren birçok önemli olaya imza atan grubun 3 Grammy ödülü, 1 Brit ödülü, 3 AMA ödülü olmak üzere toplam 23 ödülleri ve sayısız adaylıkları bulunmaktadır. Grupla aynı adı taşıyan ilk albümleri, gitarist Peter Green ve klavyeci Jeremy Spencer'ın da dahil olduğu orijinal Fleetwood Mac kadrosu tarafından oluşturulmuştur. Albüm, grubun blues etkisindeki erken dönem tarzını sergileyen Looking for Somebody ve I Loved Another Woman gibi parçalar içeriyor. Rumours, Fleetwood Mac'in tartışmasız en başarılı ve müzik tarihine adını altın harflerle yazdırmış albümüdür. Go Your Own Way, Don't Stop, The Chain ve Dreams de dahil olmak üzere grubun en büyük hitlerinden bazılarını içerir. Rumours albümü, grubun kariyeri için kritik bir başarı olmakla birlikte birçok ticari başarı da elde etmelerini sağlamıştır. Ayrıca gruba Yılın Albümü dalında Grammy ödülü kazandırmıştır. Tusk albümü için Fleetwood Mac'in farklı sesler ve müzik türleriyle yaptığı bir çeşit deney albümü diyebiliriz. Bu iddialı albüm, grubun daha yumuşak tarafını sergileyen Sara ve Sisters of the Moon gibi parçalarını içerirken aynı zamanda Tusk ve Not That Funny adlı şarkıları da içererek daha deneysel sesleri bünyesinde barındırmıştır. Tango in the Night, Fleetwood Mac'in Lindsey Buckingham, Stevie Nicks, Christine McVie, John McVie ve Mick Fleetwood'dan oluşan klasik kadrosuyla son albümü olma özelliği taşımaktadır. Albümde Everywhere ve Little Lies gibi hit parçalar yer almıştır. Behind the Mask, Lindsey Buckingham'ın gruptan ayrılışına ve yeni gitarist Billy Burnette ile klavyeci/vokalist Bekka Bramlett'in gruba katılmasından dolayı grubun kariyer hayatına damga vurmuş bir albümdür. Albümde Save Me ve In the Back of My Mind gibi hit parçalar yer almıştır. 50 Years: Don't Stop, Fleetwood Mac'in tüm kariyerini kapsayan 50 parça içeren bir derleme albümüdür. Albüm, Rhiannon, Landslide ve The Chain gibi hitlerin yanı sıra Skies the Limit ve Love in Store gibi daha az bilinen parçaları içermiştir. Sonuç olarak Fleetwood Mac, tüm zamanların en sevilen müzik gruplarından biridir. Eşsiz melodileri, büyüleyici şarkı sözleri ve güçlü performansları müzik dünyasında silinmez bir iz bırakmıştır ve günümüzde bile sayısız sanatçı onların müziklerinden hatta aralarındaki kimyadan ilham almaya devam etmektedir. Yazımızın sonuna gelirken sizleri Fleetwood Mac'in en sevilen şarkılarını içeren bir çalma listesiyle baş başa bırakıyoruz. - Rolling Stone. Fleetwood Mac's 50 Greatest Songs. Erişim: 07.04.2023. Web. - Britannica. Fleetwood Mac. Erişim: 09.04.2023. Web. - All Music. Fleetwood Mac. Erişim: 09.04.2023. Web. - Biography. Fleetwood Mac: Behind the Drama, Divorce, and Drugs That Fueled the Making of Rumours. Erişim: 18.04.2023. Web."} {"url": "https://www.soylentidergi.com/frankensteini-prometheus-mitinin-yeniden-yazimi-olarak-okumak", "text": "Hemen hemen bütün edebi eserler kendinden önce yazılmış diğer eserlerden, ufak da olsa izler taşır. Ancak bazı eserler, kendinden önce yazılmış eserlerin bir yeniden yazımı olarak karşımıza çıkar. Metnin bu şekilde, kendi anlamını başka metinler üzerinden yapılandırmasına Edebiyat biliminde metinler arasılık adı verilir. Bu yazımızda ele alacağımız, 1818'de Mary Shelley tarafından Frankenstein: ya da Modern Prometheus adıyla yayınlanan roman da metinler arasılık yöntemiyle yazılan eserlerden biridir. Frankenstein, ünlü tragedya yazarı Aiskhylos tarafından Zincire Vurulmuş Prometheus adıyla tragedyaya uyarlanmış Antik Yunan'ın efsanelerinden biri olan Prometheus mitinin, kendi döneminin güncel atmosferinde eritilmiş bir yeniden yazımıdır. Prometheus'un Tanrılar arasındaki arkadaşı olan Athena, onun yaratıcılığından etkilendi. İnsanların ruhuna kendi bilgeliğinden üfledi ve böylece ilk insanlar var oldular. Fakat insanlar başta nasıl insan olabileceklerini bilmiyorlardı. Prometheus o zaman yardımlarına yetişti ve insanlara gemicilik, hayvancılık, tıp, astronomi, matematik gibi becerileri öğretti. İnsanlara kültür bahşetti. Bu açıdan Prometheus, edebiyatta karşımıza çıkan ilk kültür kahramanıdır. İnsanın doğayı rasyonalize etmesine yardımcı olmuştur. Ayrıca mitoloji biliminde kültür kahramanlarına verilen diğer isim Güneş Kahramanıdır. Kültürlenen insanlar Zeus başta olmak üzere gökyüzündeki Olimpik Tanrıların dikkatini çekti. Tanrılar, insanları koruma vazifelerinin karşılığında insanlardan tapınma ve saygı talep ediyorlardı. İnsanların geleceğine karar vermek üzere ölümlüler ve ölümsüzler Mekone ovasında toplanarak bir mahkeme başlattılar. Prometheus, bu mahkemede insanlığın savunuculuğunu yaptı. Ölümsüzlerin, insanların omzuna haddinden fazla yük bindirmesini istemiyordu. Bu savunuculuk, Tanrıları aldatmaya yönelik türlü oyunlar gerçekleştirmesine sebep oldu fakat bu oyunlar Zeus tarafından fark edildi. Bunun üzerine Zeus, Prometheus'u cezalandırmak ve ondan intikamını almak için sevgili kullarından yani ölümlü insanlardan, yaşamak için ihtiyaç duydukları ve en son onlara verilecek olan ateşi esirgedi. Ateş, sanatta kültürün ve Aydınlanma'nın bir sembolüdür. Bugün kurduğumuz medeniyete ilk adım ateşin ehlileştirilmesiyle atılmıştır. Ayrıca ateş sayesinde doğanın zorlu şartları bir nebze kolaylaştırılmıştır. Doğayı tanımlayabilme ve rasyonalize edebilme sürecini başlatmıştır ateş. Yani burada sembolize edilen durum Zeus'un, insanları kültürden mahrum bırakması, onları doğa durumuna terk etmesidir. Frankenstein: ya da Modern Prometheus İngiliz yazar Mary Shelley tarafından kaleme alınmış bir eserdir. Roman, Kaptan Robert Walton'un kız kardeşi Margaret Walton Saville'e yazılmış mektuplarla başlayıp son bulur. Eser, Victor Frankenstein'ın öyküsünü anlatmak amacıyla Kaptan Walton'ın mektuplarının çerçeve olarak kullanıldığı bir yapıya sahiptir. Bu çerçeve anlatı tekniği, romana aynı zamanda bir mektup roman özelliği katmaktadır. Eser; aşk, ölüm, doğa gibi konuları ele aldığı, yazıldığı dönem ve Klasik Aydınlanmacı söyleme karşı bir eleştiri niteliği taşıdığı için romantizm akımına dahil edilir. Victor Frankenstein, ölümsüzlüğe ulaşmayı amaçlayan bir doktordur. Yaşamın sırrını keşfeder ve farklı mezarlardan topladığı uzuvları birleştirerek bir ucube yaratır. Romanda, Victor Frankenstein tıpkı Prometheus gibi insanlığa hizmet etme amacıyla Tanrı'ya meydan okumaktadır. Victor Frankenstein'ın kendi elleriyle yarattığı canavarın dünyaya gelişinin ardından yaşadığı manevi acı, Prometheus'un hikayesiyle paralellik taşır. Küstahlık Prometheus ve Frankenstein'ın ortak özelliğidir. Hem mitte hem de romanda okuyucuya verilmek istenen öğüt, küstahlığa kapılarak doğanın işleyişine karşı gelen kişilerin sonunda doğa tarafından cezalandırılacağıdır. Doğanın işleyişinin bir parçası olan insan, zaman içinde geçirdiği evrimsel süreçlerin sonucunda geliştirdiği kültür sayesinde kendisini doğadan koparmış, bu işleyişin bir parçası olduğunu unutmuştur. 17-18. yüzyıllara geldiğimizde ise, özellikle Aydınlanma döneminde, insan kendisini ve yarattığı kültürü doğadan üstün görmeye başlamıştı. Shelley, bu pozitivist/rasyonalist düşünce sisteminin doğaya yaptığı baskının doğa tarafından geri püskürtülmeye başladığını ve bunun çok yakında daha çetin seviyelere ulaşacağını gözlemliyordu. Prometheus mitindeki öğüdü, kendi dönemine aktarabilmek için mitin yeniden yazımını yaptı. Yarattığı ucube, özünde iyi kalpli olsa da, Dr. Frankenstein'ın onu maruz bıraktığı yalnızlık ve sevgisizlikten ötürü, yaratıcısına ve sevdiklerine zarar vermeyi kafasına koyar. Aslında ucubenin istediği tek şey yalnızlığını giderebilecek bir eştir: Çok yalnız ve mutsuzum. İnsanlar yanıma yanaşmasa da benim kadar korkunç ve çirkin biri benden uzak duramaz. Eşimin de benim türümden olması ve benim kusurlarımı paylaşması şart. İşte onu sen yaratacaksın. Dr. Frankenstein onu bundan da mahrum bırakınca işler kontrol edilemez bir hal alır. Ucube, Dr. Frankenstein'dan sevdiklerini çalarak onu cezalandırır. Prometheus'un zincire vurulması Dr. Frankenstein için sevdiklerinin ölmesine eşdeğerdir. Binlerce yıl önce sözlü gelenekle aktarılmış, sonrasında yazıya geçmiş Prometheus miti, vermek istediği öğütler açısından, Mary Shelley'in döneminde güncelliğini koruyordu. Bugün ise hem mitin, hem de Frankenstein romanının öğütlerine insanlık olarak daha çok kulak vermeliyiz gibi gözüküyor. Dünya her geçen gün, kültürün duyarsızlığı ve doyumsuzluğu yüzünden geri dönüştürülemeyecek ekolojik felaketlere doğru ilerlemekte. Bugün insanlık, Prometheus ve Dr. Frankenstein'la aynı hastalığı paylaşıyor: kibir. Doğayla bu amansız mücadelemiz sonumuzu getirmeden önce, edebiyatın ve mitolojinin bize aktardığı kültürel öğütlere kulak vermekte fayda var: Doğanın efendisi değil, onun bir parçasıyız."} {"url": "https://www.soylentidergi.com/frankfurt-okulundan-kultur-endustrisine-adorno-caz-muzige-neden-tepkiliydi", "text": "Sosyolog, bestekar ve müzikbilimci olarak bilinen Theodor W. Adorno'yu duymamış olsanız bile bu sözü ile karşılaşmış olma ihtimaliniz çok yüksek. Adorno, Sosyoloji denince günümüzde akla gelen ilk isimlerdendir. Müzik sosyolojisinden iletişime; estetiğe, sözel ya da sözel olmayan dil kullanımına kadar toplumun farklı kesimlerini bir araya getiren düş- imgelerin zıtlıklar ile çözümlenmesine katkıda bulunur. Bu alanlardaki sorunlarına dek birçok konuda öncü çalışmaları sırasında yaşanan bir tartışmada Gelecekten bütünüyle umudu kesmek doğru değildir. Çünkü, ışıklar söndüğünde sinemalarda hala öpüşenler var. sözüne ya da En baskıcı yönetimlerde bile insanın yalnızca toplumsal boyutuna indirgenemeyeceği tezi ile karşılaşılır. Bu noktada onun kolay bir iyimserliğin temelinde barınan kötümserlikten çok, her şeyi en olumsuz yanları ile bile derinden irdeleyen zor bir iyimserliğin yandaşı olduğunu anlamak mümkün. Adorno'ya göre, Kültür Endüstrisi kavramında yer alan endüstri terimi; üretilen kültürel ürünlerinin sadece üretim sürecini değil, aynı zamanda ürünlerin standartlaşması ve dağıtım tekniklerinin de daha tedbirli bir hale gelmesini sağlar. Bu tedbirlilik durumu, kendine yabancılaşmış toplumun zor kullanarak yapması meselesidir. Kültür endüstrisinin temel iddiası, Teknoloji ve teknolojik bilincin kendisi eleştiriyi dilsizleştiren ve başarısız kılan, bir biçimli ve köksüzleştirilmiş kitle kültürü şeklinde yeni bir gözlem üretmektir. Bu nedenle kitle kültürünün ekonominin bir ürünü olarak liberal sanayi ülkelerinde doğmuş olması bir tesadüf değildir. Kapitalizmin egemen olduğu bu ülkelerde kültür, her ne kadar üst yapıyı oluşturan unsurlardan biri olsa da temel dayanağını ekonomide, üretimde ve kar oranlarında bulur. Bu sayede kültürün tüm doğallığı, otantikliği, aşağıdan yukarıya üretim, kullanım ve dağıtımla bir hayat tarzı olarak yaşanma şansı da tükenmiştir. Kültür Endüstrisi kuramı, basının, radyonun ve sinemanın baskın kültürel etkiler olarak en fazla dikkat çektiği dönemde gelişmiştir. Çünkü günümüzde kültür her şeye bulaşır; filmler, radyo ve dergiler bir sistemi meydana getirir. Bu alanların her biri, kendi içinde ve hep birlikte bir uyum içindedir. Bu kültürel üretim, bir bütün olarak kapitalist ekonominin ayrılmaz bir parçası haline gelir. Adorno'ya göre yönetilen dünyada yöneticiler de bürokratlar kadar günah keçisidir. Nesnel görev ve suç ikilisinin kişilerin üzerine yıkılması da egemen ideolojinin bir parçasıdır. Sisteme bulaşmamışlıklarıyla övünenler; kırsal alandaki sessizler, taşralı, küçük burjuva gericiler olma kuşkusunu uyandırır. Artık sığınacak bir köşe kalmamıştır; hatta Avrupa'da bile onurlu yoksulluk kalmamış, yönetilen dünyanın dışında kalanların, kışı mütevazı bir şekilde geçirme olanakları bile yok olmuştur. Theodor Adorno; sanatta, özellikle de müzikte, reklamın ve bu sayede dayatmanın önemini vurgular. Reklamın kültür endüstrisindeki zaferine parmak basar: Tüketicinin, gerçek olmadığını bildiği halde bastırılması zor bir istekle kültür ürünlerini almaya ve kullanmaya devam etmesi. şeklinde bu durumu yorumlar. Müzik sosyolojisi, müzik ve toplum arasındaki karşılıklı ve çok anlamlı ilişkiyi inceleyen sosyolojinin alt dallarından biridir. Bir sanat dalı olarak müziği; siyaset, din, ekonomi, kimlik, cinsiyet ve gündelik yaşantı gibi alanları barındıracak şekilde ele almayı hedefler. Vurgulanması gereken önemli bir detay, sosyolojinin bu dalının esas olarak yeni ve bağımsız bir disiplin olarak görülmediğidir. Müzik sosyolojisinin asıl sorunu, aracılıkla ilgili olandır çünkü müzik bir yönlendirme aracı olarak hor kullanılır. Adorno, bu durumun Doğu bloğunda var olduğundan şikayet eder. Orada müzik, direniş ve eleştiriyi güçlendirmek yerine etkisiz hale getirmede kullanılır. Adorno'ya göre müzik sosyolojisi, bütün toplumda müziğin yarattığı etkiyle ilgilenir. Çünkü esas olan müziğin tek kişide değil, tüm toplumun üzerinde yarattığı işlevidir. Aynı zamanda müzik sosyolojisi, her zaman sanattan çok toplumsal bir eleştiridir. Adorno'ya göre müzik, kendi toplumsal gerçeklik içeriğini, muhalefet yoluyla ve kendisinin toplumsal sözleşmesini ilga etmesiyle kazanır. Adorno, klasik müzik dışındaki bütün müzikleri hafif müzik olarak nitelendirir. Gündelik kullanımına karşılık popüler müzik ve pop müzik arasında büyük ayrılıklar bulunur. Pop müzik; popüler müziğin en yaygın olarak kullanılan olsa da popüler müzik, poptan ibaret değildir. Pop müzik; ezgi, armoni ve sözden oluşan, algılanması kolay, çok sesli ve kısa süreli tüketim müziğidir. Bu özellikleriyle pop müzik, modern toplumlara özgü en yaygın müzik türüdür ve çoğu zaman popüler müziği tamamen kapsadığı yanılgısına düşülür. Adorno, popüler müzik tartışmasını caz müzik üzerinden yapar ve popüler müziği tanımlarken pop müzikten değil; cazdan bahseder. Frankfurt Okulu'nun en önemli temsilcilerinden Adorno ve Horkheimer'a göre sanat, kültür endüstrisi aracılığıyla ürünleştirip çoğunlukla da eğlence içeriği şeklinde bireyleri yanlış bilinçlendirir. Adorno'ya göre bir ticari biçim olarak müziğin üretimi, artık sadece tüketim içindir. Müzik, popüler olabilmek için tüketilebilir bir şey olmalıdır artık. Bu nedenle kültür endüstrisi artık müziğin sanat olmasıyla değil bir tüketim aracı olmasıyla ilgilenir. Adorno müzik üzerine yaptığı incelemelerde kapitalist biçiminin siyasal ve estetiksel bakımlardan popüler müziği etkilemesi ve popüler müziğin ideolojisi üzerinde durmuştur. Adorno'nun modern toplumlarda popüler müziğin ideolojik işlevi konusunda birbiriyle son derce bağlantılı ve hatta iç içe geçmiş üç temel öngörüsü vardır: Standartlaşma, pasif dinleme ve toplumsal uyum. Popüler müzikte görülen bir özellik, tekrarlamadır. Aynı parçanın ve aynı müziğin tekrarlı olarak çalınması, sadece birkaç cümleyi baştan sona kadar tekrarlayan ürünlere dahi rastlanılır. Hatta popüler müziğin bütün ürünleri neredeyse aynıdır. Sürekli tekrar eden sözlerden ve benzer müzik yapılarından oluşur. Tıpkı endüstriyel üretim gibi pop müzik de artık standart üretimin bir parçası haline dönüşmüştür. Adorno'ya göre Kültür endüstrisi, müzikte sahte bireyselleştirilmiş oltalar ve sürekli yenilik hayalleri yaratır. İşçiler, bu uyuşmuş durumlarıyla tükettikleri kültürel ürünle mücadeleciliği gösterecek eğilime ve kapasiteye sahip değildir. En iyi ve en başarılı müzik, sürekli tekrar edene uyumlu olandır. Çünkü müzik, toplumsal bilinç üzerinde uyutucu bir etki bırakır. Günlük yaşamda sürekliliği güçlendirir ve müziğin şeyleşmiş yapısı ise unutkanlığa teşvik eder. Adorno'nun üçüncü iddiası ise popüler müziğin sosyal bir çimento olduğudur. Popüler müziğin sosyo-psikolojik işlevi müziğin tüketicilerin günlük hayatının düzenine fiziksel olarak uyumunu gerçekleştirmektir. Belirli bir formül bir kez tuttuğu zaman kültür endüstrisi, bunu tekrar tekrar kullanır ve tüketinceye dek piyasaya bu aynı ürünün benzerlerini sürer. Bu tarzda güçlendirilmiş ve mayalanmış toplum, atomize bir yapıya sahip olur ve iktidar tarafından rahatlıkla yönlendirilir. Adorno'ya göre sanatın kökenini gözden saklamak; insanları, saldırganlığa, şiddete ve egemen kurallara uymaya yönlendirir. Adorno, endüstrileşmeyle gelen standartlaşmadaki parçaların birbirinin yerini alabilmelerini ve sahte bireyselleşmeyi bir sorun olarak görür; sahte bireyciliğin ise satışı çoğaltma gereğinden doğduğunu dile getirir. - BAĞÇE, H. Emre. (2015), Frankfurt Okulu, Doğu Batı Yayınları, Ankara. - BOTTOMORE, T. (1997), Frankfurt Okulu ve Eleştirisi, , Vadi Yayınları, İstanbul. - HORKHEIMER, M., Adorno, T. (2010), Aydınlanmanın Diyalektiği, , Kabalcı Yayınevi, İstanbul. - KIZILÇELİK, Sezgin. (2000), Frankfurt Okulu, Anı Yayıncılık, Ankara. - JAY, Martin. (1992), Theodor W. Adorno: Örselenmiş Bir Hayat, , Marmara İletişim Dergisi, Sayı 1. - SELÇUK, Esra. (2016), Theodor W. Adorno ve Müzik Sosyolojisi, İ. Ü. Siyasal Bilimi Ve Uluslararası İlişkiler Bölümü Bitirme Ödevi, İstanbul."} {"url": "https://www.soylentidergi.com/game-of-thrones-evreni-unlu-haneler", "text": "George R. R. Martin'in romanlarına dayanan destansı televizyon dizisi Game of Thrones, karmaşık olay örgüsü, çeşitli karakter kadrosu ve çarpıcı görsel efektleriyle yayınlandığı tarihten itibaren tüm dünyanın ilgisini üstünde tutmayı başardı. Dizinin en büyüleyici yönlerinden biri, her biri benzersiz geçmişleri, güçlü ve zayıf yönleri olan çeşitli Westeros Haneleri arasındaki karmaşık, entrika dolu ilişkilerdi. Gururlu ve onurlu Stark Hanesi'nden kurnaz ve hırslı Lannister Hanesi'ne kadar, Game of Thrones Haneleri, hikayenin birçok noktasında önemli bir rol oynadı. Bu yazımızda, Yedi Krallık içindeki en önemli hanelerden bazılarının zengin tarihini, güçlerini, zayıflıklarını ve onları birbirine bağlayan ya da parçalayan ittifakları keşfedeceğiz. Soyları Valyria İmparatorluğu'na dayanan Targaryen Hanesi, Valyria kıyametinden sağ kalmayı başaran birkaç soylu aileden biridir. Gümüş-altın rengi saçları, mor gözleri ve ejderhaları evcilleştirme yetenekleriyle tanınırlar. Kıyametten sağ çıkan Aegon Targaryen, kardeşleri Visenya ve Rhaenys ile birlikte diyarda hayatta kalan son üç ejderhadan aldıkları güçle Yedi Krallık'ı fethetmeye başlar. Böylece yaklaşık 300 yıl sürecek olan Targaryen hükümdarlığını başlatmış olurlar. Westeros'un ejderhalara sahip tek ailesi olmanın verdiği güç, ejderhalarının ölmesiyle beraber azalır. Bunun sonucunda Robert Baratheon önderliğinde bir isyan başlar. İsyan sonucunda tahttan inen Kral 2. Aerys ile birlikte Targaryen Hanedanı'nın sonu gelir. Hayatta kalan son Targaryenler olan Daenerys ve Viserys sürgüne yollanır. Yıllar sonra bir orduyla Westeros'a dönen Daenerys Demir Taht üzerinde hak iddia eder fakat yarattığı yıkım ve katliam sonucunda ölür. Targaryen Hanesi'nin arması, siyah zemin üzerine üç başlı bir ejderhadır ve aile sözleri Ateş ve Kandır. Stark Hanesi, Westeros'un en eski ve en saygın soylu hanelerden biridir. Soyları 8.000 yıl geriye, Kahramanlar Çağı'na kadar dayanır. Efsanelere göre Stark Hanesi'ni, Kışyarı ve Duvarı inşa eden Mimar Bran kurmuştur. Starklar, Fatih Aegon'a diz çöküp Kuzey'in Muhafızları olmadan önce yüzyıllarca Kuzey'in Kralı olarak hüküm sürmüşlerdir. Ana yurtları Kışyarı olan Stark Hanesi'nin aile sözleri Kış Geliyordur. Stark ailesi sadakatleri, onurlu duruşları ve ormanın eski tanrılarına olan bağlılıklarıyla tanınırlar. Uzun geçmişlerinde yaşadıkları zorluklara rağmen aile değerlerini ve Kuzey'e olan bağlılıklarını hiçbir zaman kaybetmemişlerdir. Stark Hanesi'nin arması beyaz zemin üzerine gri ulu kurttur. Lannister Hanesi, Westeros'un en zengin ve en güçlü ailelerden biridir. Kahramanlar Çağı'nda yaşamış olan Akıllı Lann bilinen ilk Lannister'dır. Casterly'nin eski yönetici ailesini kandırıp kalenin yönetimi ele geçirmiştir. Casterly Kayası Westeros'un en verimli altın madenleri üzerine kurulmuştur ve bu sayede çok zengin olmuşlardır. Aegon kıtayı keşfedene kadar Batı topraklarında kendi krallıkları olmuştur fakat sonrasında Targaryenlere bağlılık sözü vermişlerdir. Aile ayrıca Westeros siyasetinde önemli bir yere sahiptir. Kral 2. Aerys'e karşı çıkan isyanlarda Robert Baratheon ile ittifak kurmuşlardır. Westeros'un en iyi şövalyelerinden biri olan Sör Jamie Lannister bu isyanda Kral 2. Aerys'i öldürdükten sonra Kral Katili unvanını almıştır. Kurnazlıkları ve acımasızlıkları ile tanınan Lannister Hanesi'nin arması kıpkırmızı zemin üzerine altın bir aslandır ve aile sözleri Beni Kükrerken Duy şeklindedir. Ayrıca bir tehdit olarak da kullandıkları Bir Lannister her zaman borcunu öder. sözleri de oldukça yaygın kullanılır. Baratheon Hanesi, Robert Baratheon'un Targaryenleri devirmesinden sonra iktidara gelen bir ailedir. Ailenin kurucusu efsanevi savaşçı Orys Baratheon'dur. Fatih Aegon'a Westeros fethindeki yardımlarından dolayı Fırtına Toprakları, Lord unvanıyla beraber ona verilir. Güçleri ve inatçılıkları ile tanınırlar. Kral 2. Aerys'e karşı başlayan isyanın lideri olan Robert Baratheon, bu olay sonucunda Yedi Krallık tahtına oturmuştur. Saltanatı boyunca arkadaşları ve müttefiklerinin ölmesine sebep olan birçok entrikalı olay yaşanmıştır. Bunların en sonunda Robert Baratheon'un şaibeli bir şekilde ölmesi Yedi Krallık'da tekrardan bir güç mücadelesinin başlamasına sebep olmuştur. Baratheon Hanesi'nin arması sarı zemin üzerine taçlı bir geyiktir ve aile sözleri Öfke Bizimdir olarak bilinir. Tyrell Hanesi, geniş ve verimli toprakları sayesinde Westeros'un en zengin ailelerinden biri olmuştur. Menzil'in eski kraliyet ailesi Gardener Hanesi'ne uzun süre hizmet eden Tyrell ailesi, Fatih Aegon'un Kral ve mirasçılarını yakması sonucu Targaryen ailesine bağlılık yemini etmiş ve Yüksek Bahçe Lordu unvanını elde etmiştir. İsyan'da Baratheon Hanesi'ne karşı Targaryen Hanesi'ni desteklemişlerdir. Ancak Deli Kral öldükten sonra Kral Robert Baratheon'a bağlılık sözü vermişlerdir. Tyrell arması yeşil zemin üzerine altın bir güldür. Bunun sebebi ise gülün güzelliği yanında dikenlerinin de olmasıdır. Her ne kadar onurlu bir aile gibi görünseler de Westeros siyasetinde her zaman kazananın yanında olmaya gayret etmişlerdir. Aile sözleri Güçlenerek Büyürdür. Kıtanın en güneyindeki Dorne Yarımadası'na hükmeden Dorne Hanesi, Westeros'un diğer ailelerinden kendilerine has kültürleri ve tarihleri yönüyle ayrılırlar. Ailenin kökleri Valyrialılar tarafından yenilgiye uğratıldıktan sonra Essos'tan Dorne'a kaçan Rhoynar halkına kadar dayanmaktadır. Hanenin kurucusunun Valyria halkından kaçmak için halkını Dar Deniz'den geçiren Nymeria adında bir savaşçı prensese dayandığı söylenir. Lord Mors Martell ile evlenen Nymeria, Rhoynar ve Dorne halkını Targaryen Hanesi'ne karşı güçlü bir ittifakla birleştirmiştir. Marteller diğer hanelerin aksine Targaryenlerin Westeros işgaline direnmişlerdir. Evlilik yoluyla Yedi Krallık'a katılan Martell ailesi hiçbir zaman Westeros kültürüne tam olarak entegre olamamıştır. Martell Hanesi, benzersiz geleneklerini sürdürmeye devam etmişlerdir. Hanenin arması, turuncu zemin üzerine altın bir mızrakla delinmiş kırmızı bir güneştir. Aile sözleri Eğilmez, Bükülmez, Kırılmazdır. Tully Hanesi, Kuzey Krallığı ile güneydeki Yedi Krallık arasında yer alan verimli bir bölge olan Nehir Toprakları'nda hüküm sürdüler. Tully Hanesi, Kahramanlar Çağı'nda Adalet Çekici olarak da bilinen IV. Tristifer tarafından kurulmuştur. Tristifer'in, halkını Nehir Toprakları'nı işgal eden Demirdoğumlu akıncılara karşı koruduğu ve onları sihirli çekiciyle yendiği söylenir. Targaryen fethi sırasında Tully'ler, Fatih Aegon'u destekleyen birkaç soylu hanedandan biriydi. Bunun karşılığında Aegon, onları Nehir Toprakları'nın Azam Lordu mertebesine yükseltti. Beş Kralın Savaşı sırasında Tullyler, Kışyarı Lordu Eddard Stark'ın karısı Catelyn Stark tarafından yönetiliyordu. Catelyn Stark, o sırada Tully Hanesi'nin başı olan Lord Hoster Tully'nin kızıydı. Catelyn'in erkek kardeşi Edmure, Tully Hanesi'nin atalarının yaşadığı Nehirova'nın lorduydu. Tully Hanesi'nin arması kırmızı-mavi zemin üzerine gümüş alabalıktır, aile sözleri ise Aile, Görev, Onurdur. Arryn Hanesi, İlk İnsanlar'ı yenmek ve Arryn Hanesi'ni Arryn Vadisi'nin hükümdarı yapmak için dev bir şahinin üzerinde Vadi Dağı'na uçtuğu ve burada bulunan Dağ Kralı ile savaştığı söylenen efsanevi şövalye Sör Artys Arryn tarafından kurulmuştur. Robert'ın İsyanı sırasında, Arryn Hanesi başlangıçta tarafsız kaldı. Sonrasında Robert'ı destekleyen Arryn Hanesi'nin başı Jon Arryn, Targaryenler tahttan indirildikten sonra yeni Kral Robert Baratheon'a Kral Eli olarak hizmet etti. Jon Arryn'in ölümünün ardından eşi Lysa Arryn, Vadi'nin Leydisi oldu ve Arryn'lerin atalarının oturduğu Kartal Yuvası'ndan hüküm sürdü. Ancak, Lysa'nın saltanatı paranoyaklık iddialarıyla sarsıldı ve gizemli bir şekilde ölmesiyle sonlandı. Lysa'nın ölümünden sonra oğlu Robin Arryn, Petyr Baelish'in naibi olarak görev yapmasıyla Vadi'nin Efendisi oldu. Arryn Hanesi, Targaryenlere sadakatleriyle, Deli Kral'a karşı isyan hareketleriyle ve Beş Kralın Savaşı'ndaki Stark davasına destekleriyle Westeros tarihine damgasını vurmuştur. Bu hanedanın arması koyu mavi zemin üstüne beyaz hilal ve kartaldır, aile sözleri ise Onur Kadar Yüksek şeklindedir."} {"url": "https://www.soylentidergi.com/gecmisten-gunumuze-turkce-yorumlariyla-yabanci-sarkilar", "text": "Söylenebilir ki geçmişten günümüze farklı türde birçok şarkı, rock müzik türünden klasik müziğe, jazz müzik türünde dan RNB'ye uzanan türler kendi içlerinde birbirinden etkilenmiş ve çeşitli sanatçılar tarafından yorumlanmıştır. Bu şarkıların kimisi farklı sözlerle fakat aynı müzikal altyapıyla; kimisi ise yalnızca sanatçının kendi diline çevirmesiyle; kimisi ise şarkıdan belli bir kesitinin alınmasıyla gerçekleştirilmiştir bu. Bu yazımızda da sizler için zamanında Türkçe yorumlanmış yabancı şarkıları derledik! Blues'un büyük isimlerinden Garry Moore'un Still Got The Blues şarkısının solo gitar ile yaptığı etkileyici girişi, Gönlümdeki Acın Silinmedi yorumuyla süslemiştir Asım Can Gündüz. Türk blues tarihinin gelmiş geçmiş en büyük ismidir aynı zamanda. Eminiz ki erken yaşta vefat etmeseydi çok daha başarılı işlere imza atacaktı. Oğlu Evrencan Gündüz ise günümüzde üretim yapmaya devam etmekte ve bazıları solo bazıları ise düet şeklinde albümler çıkararak babasının izinden gitmektedir. 'Ne me quittes pas' tıpkı 'Je t'aime' şarkısı gibi klasikleşmiş ve Türkçe diline çevrildiğinde 'Beni Terk Etme' olan Fransızca şarkılardan biri. Şarkı birçok farklı sanatçı tarafından seslendirilmiştir. Bitmekte olan bir sevgilinin arkasından yapılan son çağrı gizlidir şarkıda. Hüzün dolu bir melodisi olan şarkının 26 dile çevrildiği söyleniyor. Seslendiren sanatçılar arasında Edith Piaf ve Jacques Brell isimlerini sayabiliriz. Zeki Müren de o isimlerden biri. Fakat sözleri tamamen farklı birbirlerinden. Girişinde baskın bir bas sesi ile bizi karşılayan, şarkıcı Mina'ya ait olan İtalyanca şarkı Giorni, Ya Sonra adı ile yorumlanmıştır. Giorni, dilimizde günler anlamına gelir. Levent Yüksel ve Ajda Pekkan tarafından yorumlanmıştır. Dinlemeniz için sizlerle paylaştığımız yorum ise Ajda Pekkan'a aittir. Öyle Sarhoş Olsam ki, Aşkı Bulacaksın, Her Akşam Votka Rakı ve Şarap, Gülünce Gözlerinin İçi Gülüyor ve Koy Koy Koy gibi şarkıları ve yorumları ile bilinen Tanju Okan'ın iç işleyen melodisi karşılıyor bizi Kadınım'da. Şarkının aslı Serge Reggiani tarafından seslendirilmektedir ve asıl adı T'as L'air D'une Chanson olup yorumuna benzer olarak aynı hikayeyi işlemektedir: Terk edilme, ayrılık ve hüzün. Gür sesiyle kendisini herkese hayran bırakmış, Cher'in Dov'e l'amore yorumlanmış hali yine Ajda Pekkan'ın sesinden dinlediğimiz bir yorum Aşka İnanma. Melodileriye en bilinen, dizilerde çalan Düşünme Hiç, Boş Sokak, Sana Doğru, Bir Günah Gibi adlı ve daha birçok şarkısı vardır Fransızca aslından yorumlanmış olan. Zehir olur bazen dünya cennet ya. Memleketim şarkısı ile hepimizin yüreklerinde yer edinmiş, vefatı ile hepimizi derin bir üzüntüye boğan Ayten Alpman, Moris Albert'in Feelings şarkısını yorumlamıştır. İki şarkıda da duygulardan ve kırık bir kalpten bahsedilir. Wild World şarkısıyla tanıdığımız Cat Stevens'ın arka planında hüzünlü bir hikaye barındıran Lady Danvarbille'in yorumudur Özlem Rıhtımında. Lady D'anvarbille, Cat Stevens'ın Patti D'Arvanbille ile bitmiş ilişkilerini konu alır. Sanki aşkları ölmüştür ama şarkısında onu yaşatmaya çalışıyor gibidir. Şarkıyı yorumlayan isim Neşe Karaböcek'tir. Oya ve Bora'nın neşeli bir melodiyle bizleri karşıladığı, kalkıp dans etme isteği uyandıran ve birçoğunuzun aşina olduğunu düşündüğümüz Sevme Zamanı'nı klibiyle birlikte görüyorsunuz aşağıda. Orijinali Alkistis Protopsalti & Goran Bregovic ait olan şarkı yine neşeli bir melodiyle karşılar bizi. Nilüfer ve Kamuran Akkor gibi ünlü isimlerin yorumladığı El Cordobes adlı şarkı, repertuarımıza Seni Beklerim Öptüğün Yerde adıyla kazandırılmıştır. İki isimde de farklı tarzlarda yorumlanmıştır şarkı. Nino De Murcia ve Fransız şarkıcı Dalida seslendirir orijinal diliyle. Aşağıda gördüğünüz yorum Nilüfer'e aittir. Orijinali İtalyanca olup Salvatore Adao'ya ait, asıl adı Tombe La Neige olan şarkının Nilüfer yorumunu görüyorsunuz aşağıda. Aynı zamanda Ajda Pekkan da yorumlamıştır şarkıyı. Kar yağan günlerde bir yandan üşüyen bir yandan da üzülen yürekler içindir şarkı adeta. Dönsem köşeden şöyle, şarkı söylerim bak yine. Gönül Turgut tarafından seslendirilen Üzüntüyü Bırak, orijinal adı Those Were the Days, Mary Hopkins tarafından seslendirilmektedir. Sözleri birebir aynı olmasa da ikisi de günlerin sonlu olduğunu, bu yüzden zamanın kıymetini bilip elimizden geldiğince dolu dolu yaşamamız gerektiğini öğütler. Ayrıca şarkının bir de Bu Ne Biçim Hayat adıyla Semiramis Pekkan ve Ajda Pekkan yorumu vardır. Read, Herbert. Sanatın Anlamı. İş Bankası Yayınları, 1974."} {"url": "https://www.soylentidergi.com/gelecegi-tahmin-eden-romanlarin-kesfi", "text": "Geleceği tahmin etmek mümkün mü? Günümüzde gerçekleşen bazı olayların geçmişte yazılmış bazı kitaplarla örtüştüğünü görüyoruz. Peki hangi yazar hangi kehaneti hangi eserinde bildirmişti? Hadi birlikte geçmişe giderek geleceği tahmin eden romanları keşfedelim. Keyifli okumalar! 1818 yılında İngiliz yazar Mary Shelley tarafından kaleme alınan Frankenstein ya da Modern Prometheus olarak da bilinen roman, gotik roman ve romantizm hareketlerinden etkilenerek şekillenmiştir. Yazıldığı yıllarda henüz organ naklinin yapılmamış olmasına rağmen kitapta, Victor Frankestein'ın bilimsel bir deney yapması üzerine alışılmış bilinenlerin dışında yarattığı garip şekilli olsa da akıllı bir yaratığın hikayesi konu edilmiştir. Kitapta hikaye örgüsü, baş karakter olan Victor Frankenstein'in çocukluğunu anlatmaya başlamasıyla başlayarak üniversitede insan türü yaratma hevesiyle şekillenir. Victor güzel bir yaratık yaratma istediğine rağmen küçük parçaların çalışmasını yavaşlatacağını düşündüğünden devasa boyutta çirkin görünümlü bir canavar yaratır. Günümüzde hala ölü bedeni canlandırmak mümkün olmasa da ölü bedenlerin organları kullanılmaktayken, kitabın yüzyıllar önce günümüzde yapılan organ naklini öngörüp bunu kurgulaması ise kitabın kurgusunu daha da enteresan hale getirmiştir. Bilimkurgunun ilk örneklerinden biri olarak da gösterilmektedir. Edebiyatta ve popüler kültürde önemli bir role sahip olan Frankenstein; günümüzde hala korku hikayelerinde, filmlerde ve oyunlarda yer almaya devam etmektedir. Geleceği öngören romanlardan bahsediyorken hemen hemen herkesin bir kez bile olsa adını duymuş olduğu 1865 yılında Jules Verne'in Aya Yolculuk ya da De la Terre a la Lune eserinin de listemizde bulunması gerektiğini düşünüyoruz. Bilimkurguyu eğlenceli bir şekilde ele alan kitap, Amerikan İç Savaşı sırasında, Maryland eyaletindeki Baltimore şehrinin zengin erbabının bir araya gelerek kurduğu Silah Kulübünün üyelerinin savaştan sonraki sessizliğe gömülerek bir kaç üye birleşerek yeni hedeflerini gerçekleştirmek için Ay'a gidecek bir uzay gemisi inşa etmeleri ve Ay'a gitmek istemeleri konu edilir. Kitabın ilginç yanı ise kitapta anlatılan bazı icat ve yenilikçi konseptlerin kitabın yazıldığı yıllarda henüz mevcut olmayışı. Neredeyse kitabın yazılmasının üstünden 100 yıl geçtikten sonra Ay hakkında bilgiler edinmek mümkün olmuştur. Eleştirmenler tarafından kitabın en çok beğenilen kısmının ise kitaptaki bir kahramanın phonotelephote adlı bir cihazı kullanarak karısıyla görüntülü konuşma yapıyor oluşudur. Adından sıkça söz ettiren bu eserin yazıldığı yıllarda 100 yıl sonrasını öngörmesi ise oldukça heyecan verici bir tartışma konusunda rol oynar. Son zamanlarda kitapseverlerin ilgisini yoğun bir biçimde karşılayan Fahrenheit 451 romanı Ray Bradbury tarafından 1953 yılında yayımlamıştır. Bu romanda insanlar; kitapların itfaiye ekipleri tarafından yakıldığı, okutulmadığı, yasak görüldüğü hatta kitaplardan korkulduğu bir dünyada yaşıyor. Bilimkurguda oldukça önemli bir yer edinen bu eser baskıcı gelenek toplumlarının da toplumsal yapısını anlatır nitelikte. Distopya olarak da sınıflandırılmasıyla geleceği öngören kitaplar listemizde yer alıyor. Kitapta anlatılan evrende kitapların bulundurulması, okunması ve paylaşılması yasak. İnsanların sadece televizyon izlemelerine izin veriliyor. Kurguda insanlar televizyonda izledikleriyle manipüle edilerek şekillendiriliyor. Kitabın en enteresan kısmı ise romanda yer alan kulak içi kulaklıkların henüz kitabın yazıldığı yıllarda var olmamasına rağmen kitapta insanların kulaklarına takıp müzik dinlemeleri olarak anlatılıyor. Peki bu nasıl mümkün diye sorarsanız o da kitabın bilinmez büyüsünü oluşturuyor. 1909 yılında E. M. Forsters tarafından kaleme alınan The Machine Stops adlı eser halk arasında pek bilinen bir eser olmasa da içeriği itibariyle geleceği öngörmesiyle tüyleri ürperten cinsten bir kitap. Kitapta yazar, kendi ütopyasının dile gelişi olarak dünyada yaşamın bitmesiyle insanların yer altında bir sisteme bağlı olarak yaşadıklarını konu ediniyor. İnsani temel ihtiyaçlardan olan yemek yemek, duş almak gibi eylemlerin bile teknoloji ve tuşlar ile gerçekleştirildiğini kurguluyor. Eserinde Forsters bu teknoloji ile insanın kendisine yabancılaştığını ve toplumsal bütünlüğün kalmayarak insanın bireysel faaliyetlerde bulunduğundan söz ediyor. Hayatlarını dev bir makineleşme sistemine kurgulayan insanlar arasında duygusal bağların da koptuğunu görülüyor. Kitap her ne kadar 1909 yılında yazılmış olsa da günümüzün bir yansıması olarak gerçekliğini yüzümüze vuruyor. Forster kitabı yazdığı yıllarda günümüzde yaşanan teknolojik olayları tahmin etmekle birlikte teknolojik aletlerin duygular üzerindeki etkilerine de değinmesi belki de kitabın geleceği öngörmesi noktasında en vurucu noktası olarak sayılabilir. Aldous Huxley'in ilk distopya eseri olan Cesur Yeni Dünya romanı 1931 yılında yayımlanmıştır. Romanın kurgusu Londra'da 26. yüzyılda geçmektedir. Huxley'in romanda üreme teknolojisi, öjenik ve hipnopedi ile toplumun değiştirilmesine yer vermesi kitabın yayıma alındığı tarihte sansasyon yaratacak düzeydedir. Romanda, insanın sağlıklı, teknolojik açıdan gelişerek savaşlardan ve yoksulluktan arınmış, herkesin birey olarak eşit ve mutlu olduğu bir toplumdan bahsedilir. Ama bu toplum da beraberinde aile, sanat, edebiyat gibi kavramsal değerleri toplumdan soyutlamaktadır. Kitapta sıkça insanın ruh halini değiştiren ilaçlardan söz edilirken gerçekliğe baktığımızda kitabın yayımlanma tarihinden 18 yıl sonra bu ilaçlardan söz edebilmek mümkün olmuştur. İnsanın genetik yapısına da vurgu yapan yazarın en çok ürpertici özelliği ise bu söylediklerinin 1972 yılında DNA'nın ilk kez değiştirilmesiyle gerçekleşebiliyor oluşu. Bir kez daha sanatın hayatın içinde var olduğunu görebilmek mümkün. Geleceği bilebilmek mümkün olmasa da hayallerimize sığdıramayacağımız kadar büyük bir gelecek olasılığının içinde yaşıyoruz."} {"url": "https://www.soylentidergi.com/genc-sanatci-nisa-nur-kurta-tuvalindeki-bocekleri-sorduk", "text": "Kentler bizi doğadan uzaklaştırdıkça bambaşka alanlarda kendimizi doğayla yüzleşirken buluyoruz. Sanat da bu alanlardan biri. Kendimizi doğadan izole ettiğimiz sürece ötekileştirdiğimiz canlıları anlamamız mümkün değilken sanat, insan dışındaki canlılarla düşünsel etkileşime girebileceğimiz bir karşılaşma alanı oluşturuyor. Sanatçıların gözünden doğayı izlemek karşı karşıya olduğumuz ekolojik krizlerin nedenlerini daha iyi anlamamızı sağlarken; kendimizi ötekileştirdiğimiz canlılar karşısında izole etmek üzere konumlandırdığımız noktanın dışına çıkarak yeniden sorgulamamızın yolunu açıyor. Bu içerikte sizleri, görmezden gelinen hatta belki de ürkütücü ve tiksindirici bulunan canlıları, böcekleri, tuvaline taşıyan bir sanatçıyla tanıştırmak istiyoruz. İçeriğimize, önyargılara karşı sanatla tavır alan genç sanatçı Nisa Nur Kurt'u kendi cümlelerinden tanıyarak başlayalım. Sanatçının kim olduğu, kime sanatçı denileceği elbette tartışmaya açıktır. Sanat veya sanatçı gibi kavramların tek bir tanım üzerinden açıklanması da yanıltıcı olabilir. Belki de, sanatla uğraşan ve yaratım süreci içinde yaşayan kişilerden bu kavramları dinlemek gerekir. Ülkemizdeki genç sanatçıların tek bir kimlik üzerinden yaşamını sürdürmesi her koşulda mümkün olmasa da yetenek, ilham ya da tutku -adına ne dersek diyelim, genç sanatçıların yaşamın içindeki zorlayıcı koşullar karşısında bile kendini ifade etmesinin bir yolunu bulmasını sağlıyor. Eser, izleyici ve sanatçı arasındaki ilişkiye dair tartışmalar halen daha sürmekte. Eserde anlatılmak istenen ve izleyicinin yaptığı çıkarım üzerinden kurulmaya çalışılan bağlantılar kimi zaman izleyici ile sanatçıyı birbirinden koparmakta kimi zaman da eser üzerinden kurulan uzlaşımlar üzerinden birbirine yakınlaştırmaktadır. Bu ilişkilendirme sürecini koşullandıran pratikler elbette değerlendirmeyi yapan kişilere göre değişecektir. Bakış açımız, sosyalizasyon sürecinde içinde bulunduğumuz mekanlardan iletişim kurduğumuz insanlara kadar pek çok şeyden izler taşır. Ancak sosyalizasyon sürecindeki etkileşimimiz sürdükçe, bakış açımıza yerleşmiş kabuller üzerine yeniden düşünmemizi sağlayacak fırsatlarla karşılaşmamız da olasıdır. Her canlının yaşadığı alanı algılama ve iletişim kurma biçimi farklı. Tıpkı sanatın içinde binlerce farklı yorumu barındırması gibi. Doğa gözlemcilerinin yakın çekim böcek fotoğraflarıyla karşılaştığımda yürürken belki de hiç fark etmeden yanından geçtiğimiz ne güzel canlılar var diyoruz. Onlarla göz göze gelmemize neden olan bu fotoğraflar, sizin eserlerinizde de görünür kıldığınız gibi korkudan ileri gelen önyargıyla bir an için karşı karşıya kalmamızı sağlıyor. Henüz oldukça genç olduğunuzu da dikkate alarak kaç serginiz olduğunu/kaç sergide yer aldığınızı sormak isterim. Görsel sanatlar üzerine yaptığımız sohbetimizi edebiyat alanına kaydırıyoruz ve genç sanatçıya çok popüler olmuş romanlarda, öykülerde, şiirlerde kullanılan böcek metaforu hakkında ne düşündüğünü soruyoruz. Yaptığımız içeriğin en az sanatçının çalışmaları kadar farkındalık uyandıracağını düşünüyor, Nisa Nur Kurt'a çarpıcı cevapları ve duyarlılığı adına Söylenti ailesi olarak teşekkür ediyoruz."} {"url": "https://www.soylentidergi.com/george-orwellin-yapitlarinda-islenen-konular-manipulasyon-sansur-ve-guc", "text": "George Orwell'in yapıtları, insan özgürlüğü, siyasi güç, toplumsal baskı, manipülasyon, sansür ve propaganda gibi konuları ele alır ve bu konular günümüzde de hala ciddi sorunlar olarak karşımıza çıkar. Orwell, özellikle 1984 ve Hayvan Çiftliği adlı eserleriyle tanınır. Bu eserler, totaliter rejimlerin tehlikelerini ve insanların kontrol altında tutulmasına yönelik tehditleri gösterir. İnsanların düşüncelerinin ve davranışlarının sonuçlarını sorgulamalarına da olanak tanır. George Orwell, insanların yaşadığı toplumlar hakkında düşüncelerini sık sık ele alan ve açıkça ifade eden bir yazar olarak bilinir. Orwell'in aynı zamanda, insanların günlük hayatındaki tehlikeli eğilimleri ve insanların kontrol altında tutulmasına yönelik tehditleri göstermeyi amaçladığını da eserlerinde görürüz. Yazdığı eserlerde, toplumsal adaletsizlik, siyasi baskı, manipülasyon ve özgürlük konularına odaklanan Orwell; siyasi ve toplumsal aktivizminin yanı sıra, kendisi de bir gazeteci olarak faaliyet gösterir, İspanya İç Savaşı'nda faşistlere karşı savaşan Uluslararası Tugaylar'da gönüllü olarak yer alır. Özellikle 1984 romanı, günümüzdeki toplumsal ve siyasi durumlara dair birçok kritikle ve yorumla ele alınır. Roman, totaliter bir rejimin kontrolü altındaki bir toplumun yaşamını anlatır ve bu rejim; insanların özgürlüklerini kısıtlayan, tarihlerini manipüle eden, sözde bir düşman yaratan ve propaganda yoluyla halkı yöneten bir rejim olarak karşımıza çıkar. Benzer şekilde, Hayvan Çiftliği romanı da totaliter bir rejime karşı mücadele eden hayvanların hikayesini anlatır ve insanların siyasi güçlerini kötüye kullanma eğilimlerini eleştirir. Bu kitap günümüzdeki siyasi manipülasyonlar ve baskılar hakkında tartışmaları da yeniden canlandırır. Bu durum bize tanıdıktır ve günümüzde bazı ülkelerde yaşananları çağrıştırır. George Orwell'in romanlarında, manipülasyon sıklıkla işlenen bir tema olarak karşımıza çıkar. Manipülasyon kelime anlamı olarak, bir kişinin veya grubun, başka bir kişi veya grubu istekleri doğrultusunda yönlendirmeye çalışmasıdır. Özellikle 1984 ve Hayvan Çiftliği gibi eserlerinde Orwell, manipülasyonun toplumlar üzerindeki etkisini ve sonuçlarını ele almaktadır. 1984 romanında, hükümetin çeşitli propaganda teknikleriyle insanların düşüncelerini kontrol ettiği ve tarihi yeniden yazarak gerçeklik algısını değiştirdiği görülür. Bu şekilde, insanlar hükümetin kontrolündeki gerçeklikle yaşamaya zorlanmaktadır. Hayvan Çiftliği romanında da ise manipülasyon, kötü niyetli liderlerin hayvanlar üzerinde uyguladığı taktiklerle ortaya çıkar. Bu liderler, hayvanların güvenini kazanmak için sözlerinde çelişkiler oluşturarak, gerçekleri çarpıtarak ve tarihleri yeniden yazarak hayvanları manipüle eder. Orwell'in eserlerinde işlediği manipülasyon teması, okuyucuların insanların kontrol edilmesi ve yönlendirilmesi gibi toplumsal konularda düşünmelerine ve eleştirel bir bakış açısı geliştirmelerine olanak sağlar. Sansür kelime anlamı olarak, bireylerin ya da hükümetlerin haberleşme yoluyla yayımlanacak bilgiyi kısıtlaması ya da engellemesi anlamına gelir. Orwell'in en önemli eseri olan 1984 romanında sansür, hükümetin ve Büyük Birader'in kontrolü altında gerçekleşir. Hükümet, kontrol edemediği ya da hoşuna gitmeyen her şeyi sansürleyerek insanların düşüncelerini ve davranışlarını kontrol etmeye çalışır. Aynı zamanda, tarih değiştirilerek ve gerçekler çarpıtılarak, insanların kendi hafızalarının bile manipüle edilmesi sağlanır. Bunun yanı sıra, Hayvan Çiftliği romanında da sansür teması işlenir. Hayvanlar, liderleri tarafından gerçeklerin çarpıtılması ve tarihin yeniden yazılması yoluyla manipüle edilir. Liderlerin, hayvanların düşüncelerini kontrol altında tutmak için sansürü kullanıp gerçeklerin ortaya çıkmasını engellediklerini görürüz. Orwell'in en önemli eserleri olan 1984 ve Hayvan Çiftliği romanlarında güç temasını da görürüz. 1984 romanında, hükümet ve Büyük Birader, insanların düşüncelerini ve davranışlarını gücü kullanarak kontrol eder ve insanların özgürlüklerini kısıtlarken, aynı zamanda da sahte bilgilerle insanların gerçekliği algılamasını da engeller. Hayvan Çiftliği romanında ise güç, lider hayvanların diğer hayvanlar üzerindeki kontrolüyle işlenir. Lider hayvanlar, diğer hayvanların güvenini kazanarak ve onları manipüle ederek, kendi güçlerini sürdürmeye devam ederler. - Sosyal eleştiri: Orwell, insanların yaşadığı toplumlar hakkındaki düşüncelerini açıkça ifade eden ve insanların günlük hayatlarındaki tehlikeli eğilimleri ve insanların kontrol altında tutulmasına yönelik tehditleri gösteren bir yazardır. - Politik mesajlar: Orwell'in çoğu eseri, insanların siyasi hayatı hakkındaki endişelerini ve insanların kontrol altında tutulmasına yönelik tehditleri gösterir. - İçgörü: Orwell, insanların düşüncelerinin ve davranışlarının sosyal ve politik sonuçlarını açıkça gösterir ve okuyucularına düşüncelerini sorgulamalarına olanak tanır. - Yazım tarzı: Orwell, sade ve etkileyici bir yazım tarzına sahip ve okuyucularının kitabın içeriğine bütünüyle dalmalarını sağlar. Sonuç olarak, George Orwell'in yapıtları günümüzde hala ilgi görür, toplumsal ve siyasi durumlara dair önemli tartışmalara da katkıda bulunur. Orwell, 20. yüzyılın en etkili yazarlarından biri olarak kabul edilmeye ve günümüzde de hala okunmaya devam eder."} {"url": "https://www.soylentidergi.com/gizemli-bir-dehaya-taniklik-picasso-gizemi", "text": "20. yüzyıl sanatının en göze çarpan ve konuşulan yeteneklerinden biri olan Pablo Picasso'nun gizemli yaratıcılık süreci kuşkusuz merak konusu olmuştur. İşte tam da bu noktada Fransız yönetmen Henri-Georges Clouzot'un fikri ve yönetmenliğinde ortaya çıkan Picasso Gizemi adlı belgesel bu gizeme ışık tutuyor. 18 Mayıs 1956'da Fransa'da gösterime giren filmin teknik ekibinde yer alan diğer isimler: kurguda Henri Colphi ve sinematografide ise Claude Renoir. Bir sanat filmi olarak gerek kurgusu gerekse de konuyu ele alış şekliyle benzersiz olan yapım, 1956 Cannes Film Festivali'nde Jüri Özel Ödülü'ne layık görüldü. 1984 yılında ise Fransa'da ulusal hazine olarak kabul edilmiştir. Belgeselin derinliklerine inmeden önce Pablo Picasso ve sanatına dair önemli ayrıntıları hatırlamakta fayda var. Pablo Picasso, 25 Ekim 1881'de İspanya Malaga'da orta halli bir ailenin çocuğu olarak dünyaya geldi. Sanata ve özellikle resme olan yoğun ilgisi ise çok küçük yaşlarda başladı. Bu ilgisini fark eden sanat profesörü babası ise 7 yaşında Picasso'ya figür ve model çizimlerini öğretmeye başlayarak ona küçüklükten geniş bir perspektif sunmuş oldu. Daha sonrasında yaratıcılığının ve yeteneğinin ulaştığı sınırlar ise herkes gibi babasını da şaşırtmıştı. Picasso, aynı zamanda en üretken sanatçıların da başında geliyor. İmza attığı binlerce eser ile Guinness Rekorlar Kitabı'na girerek dönemindeki sanatçılardan üretkenliğiyle ayrılıyor. En bilindik eserleri ise kübizmin doğuş eseri Avignonlu Kızlar ve İspanya İç Savaşı'ndaki katliamın yansıması olan Guernica. Eserlerinin dışında katkısının olduğu birçok sanat akımı ve terimi vardır. Özellikle kendi sanat anlayışında da sıklıkla karşılaştığımız kübizmin temelini Georges Braque ile atmıştır. Sanatın şu anda olmazsa olmazlarından kolaj ve asamblajın ortaya çıkışında da büyük rolü vardır. Picasso'nun yaratma sürecini izleme şansı bulduğumuz bu sanat belgeseli için iki arkadaş Clouzot ve Picasso 1955 yılında bir araya geldi. 75 dakikadan oluşan belgeselde Picasso'nun 20 eserini görüyoruz. Bu eserler, siyah-beyaz çizimler ve renkli resimlerden oluşuyor. Bu yaratım süreci kayıt altına alınırken ise özel olarak tasarlanmış bir şeffaf tuval kullanılıyor. Böylece tuvalin arkasında Picasso sanatını icra ederken, kamera ise tuval üzerindeki darbelere, renklere ve desenlere odaklanıyor. Yani Clouzot'un kamerası ile Picasso'nun tuvali seyirci gözünde birleşiyor. Açılış sekansında yönetmen Henri-Georges Clouzot'dan dinlediğimiz metin aslında belgeselin amacını ve önemini çok güzel ve anlamlı bir şekilde özetliyor. Yönetmen Clouzot, ressamın yaratma eylemini filmine stop motion animasyon tekniğiyle aktarıyor. Kullanılan bu teknik, izleyicinin eserdeki gelişim sürecini daha canlı ve hareketli algılamasını sağlayarak bir yerde de daha iyi odaklanmayı beraberinde getiriyor. Öyle ki izlerken bir sonraki hareketin ne olacağını ve bunun çalışmayı nasıl etkileyeceğini merakla bekliyoruz. Picasso'nun belgeselin ilk başlarında yaptığı eserler daha basite kaçan siyah-beyaz çizimlerden oluşuyor. Fakat daha sonrasında yavaş yavaş seviyeyi artırıyor ve eserler daha karmaşık ve aşamalı bir hale bürünüyor. Aslında çoğu eserine ilk olarak baktığımızda anlayamadığımız daha doğrusu anlamlandıramadığımız çizgilerin karmaşasını görüyoruz. Eserin en son şekline geldiğimizde ise taşlar yerine oturuyor ve zihnimizde bir şeyler kendimizce anlam buluyor. Ama tabi ki de bizdeki ile Picasso'nun zihninde yer alan resmin örtüşüp örtüşmediği bilinmezliğini korumaya devam ediyor. Picasso'nun karmaşık olarak nitelendirilen anlaşılmaz ruh halinin, tuvaline de yansıyarak çoğu noktada gizemini hala koruduğunu düşünürsek bu oldukça normaldir. Zaten belgeselin amacı da bu değil, biz sadece yaratıcı dehanın dışa dönümüne tanık oluyoruz. Çünkü tam Picasso'nun tuvaline yansıttığını anladığımızı düşündüğümüzde yaptığı tek bir hareketle kendimizi bambaşka bir yerde buluyoruz. Mesela belgeselde kara kalem çizdiği yatan bir kadın portresinde her geçişte kadının yüz ifadesi başka bir hal alırken en sonunda bir netliğe kavuşuyor. Belgeselde Clouzot ve Picasso arasındaki oldukça az olan diyaloglardan birinde ise Picasso bu karmaşıklığı istediği derinlik olarak nitelendiriyor. -Bir resmin altındaki resimleri göstermek istiyorsun. Bunu şeffaf tuval ile yapamazsın. Bu diyalogdan sonra Picasso dediği gibi çalışmalarında artık yağlı boyayı da kullanmaya başlıyor. Ama bundan sonraki eserlerde sadece yağlı boyayı değil sentetik kübizmi de görmeye başlıyoruz. Renkli, renksiz ya da desenli kağıt parçalarını tuvale ekleyerek çalışmalarını eşsiz kolajlara dönüştürüyor. Özellikle yaptığı son çalışmasında bunu net bir şekilde görüyoruz. Öncesinde çizip renk verdiği bir sahil resmini, daha sonrasında yaptığı yağlı boyama ve eklediği kağıt parçalarıyla inanılmaz bir değişime uğratıyor. Bunu yaparken ise filmi ve seyircileri düşünmediğini belirterek kendisi için önemli olan tek şeyin, zihnindekileri tuvaline yansıtmak olduğunu belirtiyor. Picasso görsel bir şölen yaratırken fonda ona eşlik eden ve sürekli değişen müzikler ise ayrı bir haz vererek izlemeyi daha da keyifli hale getiriyor. Hafif bir tını eşliğinde ruhumuzu dinlendiren müzik eserin gelişimiyle eş zamanla bir anda keskin ve yüksek bir noktaya ulaşıp çarpıcı bir etki bırakıyor, adeta uyanmamızı sağlıyor. Tüm bunlarla birlikte Picasso Gizemi büyüleyiciliğiyle sanat belgeselleri arasında unutulmazlara giren bir yapımdır. Picasso'nun yaratıcılığı ve gizemiyle baş başa kalıp sorgulamak eminiz ki büyük keyif verecektir."} {"url": "https://www.soylentidergi.com/goc-uclemesi-incelemesi-gelin-dugun-diyet", "text": "Bir yönetmenin derdini sinema yoluyla anlatması ve meselenin özüne bir film ile değil üç filmle inilmesine üçleme denmektedir. Ayrıca üçlemeler bir temayla farklı senaryolarla öne çıkmaktadır. Gelin, Düğün ve Diyet üçlüsü ise Türk sinemasının en çok üçlemeye sahip yönetmenlerinden biri olan Lütfi Ömer Akad'ın imzasını taşımaktadır. Bu üçleme toplumsal sorunlara, göçün yarattığı yıkıcı etkilere, kır ve kent hayatını birbirinden ayıran derin çizgilerle yöresel meseleleri konu alarak evrensel mesajlar verir. Göç üçlemesine değinmeden önce bize bu filmlerin mimarı olan yönetmenden bahsetmek istiyorum. Lütfi Ömer Akad, sinema yönetmeni ve yazarıdır. 2 Eylül 1916 yılında İstanbul'da doğmuştur. Fransız Sainte Jeanne D'arc Okulu ve Galatasaray Lisesi'nde okumuştur. İstanbul Yüksek İktisat ve Ticaret Okulu Maliye Bölümü'nü bitirmiştir. Daha sonra Sema Film'in Mali Danışmanı ve Yapım Yönetmeni olarak çalışmıştır. Seyfi Havaeri'nin yarım kalan Damga adlı filmini 1947 yılında tamamlayarak yönetmenliğe başlamıştır. Yapımcı Hürrem Erman'ın isteği üzerine ilk bağımsız filmi olan Vurun Kahpeye eserini yönetmiştir. İkinci Dünya Savaşı'nın etkilerinin sürdüğü zamanlarda Türkiye'de hala Muhsin Ertuğrul tiyatrocu yaklaşımının devam ettiği bir sinema anlayışı vardı. Sinema severler ise Mısır'da çekilen fakat Türkçe seslendirmeli arabesk filmlerine yoğun ilgi göstermekteydiler. Aynı zamanlarda bu coğrafyada kendine özgü kimliği bulunan sinema içerikleri de yoktu. Ayrıca sinema dilinden anlayan, kendine özgü olabilen, öykülerini ve bu öykülerdeki düşüncelerini rahatça ifade edebilen yönetmen sayısı yok denecek kadar azdı. İşte Lütfi Ömer Akad'ın önemi bu zamanlarda kendini göstermeye başlamıştır. Filmleriyle Türk insanını etkili bir biçimde sinema aracılığıyla aktaran Akad 1970'lerin sonlarında çektiği televizyon dramları ile izleyicilerim gönüllerine taht kurmuştur. 1978 yılında ise günümüzde bile popülerliğini kaybetmeyen Vesikalı Yarim'in yönetmenliğini yapmıştır. Bu filmin başrollerini Türkan Şoray ve İzzet Günay üstlenmiştir. Fakat 1970'li yıllarda büyük şehirlere kırdan yoğun bir göç başlayınca Gelin, Düğün ve Diyet üçlemesini yapmaya karar vermiştir. Anı-deneme türünde Işıkla Karanlık Arasında (2004) adlı bir de kitabı olan Lütfi Ö. Akad; 1967 Antalya Altın Portakal Film Festivali En İyi 2. Dram Filmi Ödülü, 1968 Antalya Altın Portakal Film Festivali En İyi 2. Film Ödülü, 1974 Antalya Altın Portakal Film Festivali En İyi Yönetmen Ödülü, Kültür Bakanlığı 1988 Kültür ve Sanat Büyük Ödülü, 13. Ankara Film Festivali 2001 Aziz Nesin Emek Ödülü'nü aldı. Kendini çok farklı konularda ve farklı sinema gözüyle, sinema severlere kanıtlamış olan Ömer Lütfi Akad ardından unutulmaz eserlerini bırakarak 19 Kasım 2011'de hayatını kaybetmiştir. 1973 yılından vizyona giren ve yayınlandığı ilk yıllarda yoğun ilgi gören serinin ilk filmidir. Filmin başrollerine Hülya Koçyiğit ve Kerem Yılmazer hayat vermiştir. Film Yozgat'tan İstanbul'a göç eden kalabalık bir ailenin şehirdeki yabancılaşma ve alışma sürecini anlatmaktadır. Meryem küçük oğlunun hastalığına aileden kimseyi inandıramamıştır. Ailesinden gizli saklı hastaneye giden Meryem oğlunun en kısa sürede ameliyat olması gerektiğini öğrenir. Fakat ev sakinleri çocuğun hastalığına inanmaz ve yeni bir dükkan açtıkları için ameliyat parasını Meryem'e vermek istemezler. Meryem ameliyatını yaptıramadığı oğlunu kaybetmiştir. Bunun üzerine evi terk edip fabrikada çalışmaya başlar. Fakat bu durum öncelikle kayınbabasından başlayarak tüm aileyi rahatsız eder ve gurur meselesine dönüşür. Kayınbaba, Veli'ye kirlenmiş olarak düşündüğü namusu temizlemesi görevini verir. Fakat Veli Meryem'in çalıştığı fabrikanın çıkışında Meryem ile farklı bir hayata başlamaya niyetlidir. Filme baktığımızda Yozgat yaşamından kopamamış fakat İstanbul'a da alışma sürecinde olan bir aileyi görmekteyiz. İki farklı kültürün tam anlamıyla benimsenememesi bir yabancılaşma sürecine yol açmıştır. Büyük şehre uyum sürecinde İstanbul'u diğer bir dünya olarak görmeleri geleneklerini, ataerkil yapıyı ve günlük yaşamlarını muhafaza etmeye çalışmaları bu yabancılaşmanın örneğidir. Ayrıca hayatta kalma mücadelesini sürdürmekte, kapitalist düzene eklemlenme sürecinde de bu düzeni kandırabileceklerini ve bu büyük şehrin avantajlarından kendi istedikleri gibi yararlanabileceklerini düşünen bu aile, bunun imkansız olduğunu bilememiş ve düzenin eksenleri içinde hem ezmiş hem de ezilmiştir. Ünlü yönetmen Ömer Lütfi Akad'ın göç üçlemesinin ikinci filminde Şanlıurfa'dan İstanbul'a göç eden altı kardeşin şehre alışma ve hayat mücadelesini anlatmaktadır. Film birbirlerini bağlı olmalarına rağmen büyük şehrin onlar üzerinde yarattığı ekonomik buhran ile birlikte, kendi emellerine ulaşma uğruna birbirlerinden nasıl vazgeçtiklerini seyirciye göstermektedir. Büyük abla Zelha kardeşlerine İstanbul'da sahip çıkmak için çok sevdiği nişanlısı Ferhat'tan vazgeçmek zorunda kalmıştır. İstanbul'a yerleştikten sonra ağaları ailenin ekonomik sıkıntılarının çözümü olarak en küçük kız kardeşlerini evlendirmeyi kafaya koyunca Zehra bu evliliğe karşı çıkmış ve evliliği önlemek için büyük bir savaş vermiştir. Fakat bu evlilik bütün karşı çıkmalarına rağmen gerçekleşmiştir. Zamanla ağaları istekleri uğruna diğer kardeşlerini de tek tek küçük kardeşi gibi kurban vermeye başlayınca Zelha, sonunda isyan edip ezilen tüm kardeşlerini kanatlarının altına toplamıştır. Düğün göç temasının yanında aile ilişkilerini de getirdiği farklı bakış açısıyla Türk Sinema Tarihi'nin önemli eserlerinden biri olmuştur. Film 11. Antalya Film Festivali'nde en iyi yönetmen ve en iyi film ödüllerinin de sahibi olmuştur. Serinin son filmi olan Diyet'in başrollerini Hülya Koçyiğit, Erol Taş ve Hakan Balamir üstlenmiştir. Filmin konusu ise köyden kente göç etmiş iki çocuklu bir kadınla, aynı fabrika da çalışan bir işçinin öyküsüdür. Bu kadının ekseninde ilerleyen film bir fabrika ve çevresindeki işçi ve işveren ilişkilerini anlatmaktadır. Filmde göç olgusu bir demir-çelik fabrikasında çalışan işçiler üzerinden yoğun bir şekilde bahsedilirken, dönemin başlıca sorunlarından biri olan gecekondulaşma sürecinden ve sendikalaşmanın önemi de filmin ana teması olarak işlenmektedir. Hacer çocuklarına bakabilmek için çalıştığı fabrikada arkadaşının bir iş kazası sonucu engelli kalmasından dolayı büyük bir üzüntü duymaktadır. Bu olaydan sonra fabrikadaki sendikalı işçilerin, iş kazalarına son vermek ve işçi haklarını savunmak amacıyla verdikleri mücadelede Hacer yıllardır çalıştığı fabrikaya ihanet etme korkusuyla bocalar. Bu zor hayatına Hacer'e fabrikaya yeni girmiş Hasan umut ışığı olur. Bu ikilinin sevgisi zamanla evliliği dönüşmüştür. Fakat Hacer'in sendikaya yakınlaşması ve haklarını işverenin rızasına bırakmamayı düşünmesi Hasan ile ilişkisini geri dönülmez bir şekilde etkilemiştir. 12. Antalya Film Festivali'nde Hülya Koçyiğit En İyi Kadın Oyuncu ve Erol Taş En İyi Erkek Oyuncu ödüllerini Diyet filmindeki üstün başarıları sayesinde almışlardır."} {"url": "https://www.soylentidergi.com/goge-bakma-duragi-turgut-uyar-siir-incelemesi", "text": "Orhan Koçak için yaşamın şairi, çoğumuzun ise göğe baktıran şair olarak tanıdığı Ahmet Turgut Uyar, 4 Ağustos 1927 yılında dünyaya geldi. Öğrenimini askeri okullarda tamamladı, çeşitli yerlerde çalıştıktan sonra askerliğin hiç bir zaman kendisine uygun olmadığını düşünen şairimiz 1958 yılında Ankara'dayken istifa etti. İlk eşi Yezdan Şener ile üç çocuğu olan Uyar, 1966 yılında Şener ile yollarını ayırdı. İstifasının ardından yerleştiği İstanbul'da unutulmaz aşkı yazar Tomris Uyar ile tanıştı ve 1969 yılında dünya evine girerek ömrünün son yıllarını onunla geçirdi. Tomris Uyar ile de Hayri Turgut Uyar adında bir çocuğu daha dünyaya geldi. Müzikle iç içe bir ailede büyüyen Uyar'ın şiire yatkınlığı küçük yaşlarda kendini göstermeye başladı. İlk şiiri Yad 1947'de, o zamanların bilinen dergisi Yedigün'de yayımlandı. Bir Şiirden başlıklı şiiri, İkinci Yeni öncülerinden olan Cemal Süreya'nın dergisi Papirüs'te yayımlandı. Daha sonra bir yarışmada Arz-ı Hal adlı şiiriyle ikinci olarak ilk ödülünü almanın sevincini yaşadı. İlk kitabına da aynı ismi verdiği Arz-ı Hal, hece ölçüsünü kullandığı ve bu deneme kalıplarını günümüze taşıdığı şiirlerinin toplandığı kitap oldu. Şiirinde daha çok yaşamın trajik yönlerini, çıkmazın çekiciliğini ele almıştı. Sevdanın bin bir haline değinerek içten, doğal anlatımı ve güçlü ritmi ile okuru kendine çağıran şiirler yazmayı başardı. Başlarda Garip akımından etkilenip çoğu şair gibi aşk, ayrılık, ölüm temalarına daha çok yönelmiş fakat kendini hiç bir zaman sınırlamamıştı. Sonraları arayışına özgün yorumlarıyla devam etti ve İkinci Yeni şairlerinin öncülerinden biri oldu. Şiiri öz veya biçim bakımından sürekli değişen Uyar, kültür birikimini kendince değerlendirebilen bir şairdi. İyi bir gözlemci olan şairimiz insanı ve yaşamı tüm karmaşıklığıyla şiirlerine taşır, farklı yaşantıları, insanlar arası ilişkileri, nesneleri en ince ayrıntısına kadar işlerdi. Soluklu, uzun dizeli, düz yazı görünümlü şiirleri döneminde de büyük etki uyandırmıştı. Uyar bu dizelerde nokta ve virgül kullanmayarak yolda hızla seyreden bir otobüsün camından bakarken gördüğümüz manzarada ardınca geçen nesneleri bize anımsatıyor. Zihninin dağınıklığını toparlamak istercesine zamanı durdurmayı ve yalnızca bir kişiyle olmayı istiyor. Bir şeyler arıyormuş gibi duran ellerinden tutması için bir sevgiliye sığınıyor. Hayatın telaşından dolayı güzelliklerden mahrum kalan gözlerini sevindirmek istiyor. Ve yeryüzünün tam zıttı olan, sakinliği ve huzuruyla insana iyi gelen gökyüzünü seçiyor kaçış olarak. Yeryüzündeki kalabalıktan kaçıp sevgilinin elleriyle kurtuluyor yalnızlıktan. Gözlerine baktığında huzurlu ve nostaljik anlar yaşıyor. Başka havaları soluma, başkalarla değil ikimiz olalım diyerek üstlenilen tüm rollerin bir kenara bırakılmasını istiyor. İki kişilik yalnızca gidiş biletini ayırdığı bu yolculukta bir daha dönmeyeceği, her şeyden uzak, huzurlu bir yer düşlüyor. Gökyüzünü birbirlerini yansıtan bir ayna gibi görüyor ve her şeyi unutup bir anlığına da olsa sadece birbirimizi, bizi hatırlayalım diyerek göğe baktırıyor. Turgut Uyar bu düşündüren dizeleri ve anlatımı ile hepimizi birkaç saniyeliğine de olsa dünyaya farklı bir pencereden bakmaya davet ediyor. Böylesi yoğun ve telaşlı bir çağdayken insanı anlayan ve anlatan şairimizin diğer eserlerine de göz atmayı unutmayın deriz. Göğe bakalım, içimizde sebebini bilmediğimiz öfkeyi unutmak için, unuttuğumuz nice güzel değeri hatırlayabilmek için ve bazen teşekkür etmek için. Uyar, Turgut. Göğe Bakma Durağı. İstanbul: Yapı Kredi Yayınları, 2015."} {"url": "https://www.soylentidergi.com/gogol-ve-baudelaire-ile-gercek-dunyanin-imgelemi", "text": "Sanatçılar, hayal ve düş alemi ile ilgilendiklerinden dolayı görünür evrenin bilgisine tam olarak sahip olamazlar. Buna rağmen sanat görüneni yansıtmaz, görünmeyi görünür kılar der Paul Klee. Sanat eserine bakarız ve o an orada olmayan bir şeyi bize yansıttığını görürüz ya da bir şiiri okuruz ve bu şiirin imgeler yoluyla doğanın en saf halini bizlere hissettirdiğini fark ederiz. O halde sanat bakıp da göremediğimiz şeyleri bize göstermek için en iyi aynadır. Gerçekliğe tüm karanlığıyla delik açan şair Baudelaire ile gerçekliğin içinden kara mizah ile geçen Gogol'un eserlerini incelediğimizde dolaysız olarak yansıtılmış toplumsal gerçeklik kavramını ne ulaşılabilir ne de bekleyebiliriz. Çünkü bize sunulan gerçeklik her zaman bir dolayım işleminden geçer. Dolayımın, yansımanın inceltilmiş halinden fazlası olmadığı düşünülebilir. Bir sanat eseri dünyayı ancak onu oluşturduğu ölçüde ifade eder. Gerçekliğin hakikatini vurduğu ölçüde, gerçeklik sanat yapıtı aracılığı ile konuştuğu ölçüde bir dünya oluşturur. Bir sanat eserinde, gerçeklik insana seslenir. Dünyanın gerçekte nasıl göründüğünü anlamak için sanat yapıtları tek başına yeterli olmasa da tamamlayıcı bir araç olabilir diyebiliriz. Bu perspektif ile Gogol'un Nevski Bulvarı'na doğru yönümüzü değiştirdiğimizde ışıl ışıl süzülen bir bulvar görmekteyiz. Gösterişli elbiseleriyle etrafa ışıltı saçan hanımefendiler ve kalantor beyfendiler, arz-ı endam ettiği Petersburg'un en meşhur caddesinin panoramasını çiziyor bizlere. Ancak bu bulvar öyle bir bulvar ki, herkes kendini olduğundan farklı gösterme çabasına bürünmüş. Lüksün, gösterişin ve sınıf ayrımının doruğa ulaştığı bir bulvar Nevski Bulvarı. Daha ilk sayfalarda dönemin havasını içimize çekerken Palto öyküsü ile çaresizliğin doruk noktasına varıyoruz. Gogol bu öykü ile toplumsal normların ipliğini pazara çıkarıyor. Düzenin çarkları arasında sıkışmış bireylerin nasıl ezildiğini gerçekçi bir dille ortaya koyuyor. Sıradan bir yaşam süren Akakiy Akakiyeviç, birden toplumun bireyi dönüştürücü çarkına takılıp mevcut düzenin gücüne boyun eğiyor ve yeni bir paltoya sahip olmak için verdiği mücadelede hayatını kaybediyor. Petersburg öyküleri dünyanın tüm sabahlarına uyanmak gibi aslında. Dünyanın tüm sabahlarını bir şehirde topluyor Gogol. Burun öyküsü ile dünyanın eğlenceli bir yer olduğunu, Portre öyküsü ile korkutucu ve Palto ile de acımasızlığı görüyoruz. Tüm bu anlatılan olayların yaşanıp yaşanmaması önemli değildir. Sanat yapıtlarının kendine özgü bir dünyası ve gerçeği vardır. Sanatçı, gerçeğe kendi hayal dünyasını ekler, gerçekliği kendi imgelem dünyasında yeniden yoğurur, biçimlendirir ve tanımlar. Platon ise sanatı ve sanat yapıtlarını mimesis olarak düşünür. Ona göre; sanatçı, renkleri ve şekilleri gerçeğin kendisi sandığından ve nedenlerini bilmediği şeyleri asıllarına benzer kıldığından mış gibi bir dünyanın mimarı olur. Sanatın topluma sunduğu şey sahte bir gerçeklik, sahte bir bilgi, sahte eylemler ve söylemler yumağıdır diyerek sanatı tam anlamıyla bir yalan olarak görür. Ancak Platon,; sanata episteme açısından yaklaşırken, sanatın kendine göre bir hakikatinin, kendine göre bir güzellik ve gerçeklik yapısının olması gerektiğini göz ardı etmiştir. Bunalım ve çöküntü çağı olan 19. yüzyıl Avrupa'sında Baudelaire, yaşadığı kentin zamanından ve renklerinden söz etmek için kendini sokaklara atar. Paris'i dinlemeye, hissetmeye ve benimsemeye başlar. Kentin tüm huzursuzluğunu ise onun dizelerinde görür, hissederiz. Ancak kitap boyunca huzursuzluk maskesinin ardına saklanan Baudelaire'in tek gayesi; 'bütünlüğünü kaybetmiş kişiliklerin eksik parçalarını güzellik ve tutku ile geri verebilmektir.' Bir flaneur olarak kentin sokaklarında gezen Baudelaire'in tek derdi bu eksik parçaları bulmak değildir yalnızca. Hep esrik olmalı insan. Tüm sorun buradadır. Zamanın, omuzlarınızı çökerten ve sizi yere eğilmeye zorlayan o korkunç ağırlığını duymamak için, sürekli sarhoş olmanız gerek. Neyle mi? İster şarapla, ister şiirle, ister erdemle, bu sizin bileceğiniz iştir. Ama kendinizden geçin Baudelaire, huzursuzluğu eğlenceye dönüştürmemizi ister bizlerden. İmgenin ön plana çıkması için müziği susturmak, en azından sağırlaştırmak istemiştir. Zaten esin kaynağı çoğunlukla imgeler ve imge değişimleridir. Nasıl olur! Renkli camlarınız yok mu? Dedim ona. Geçip giden bulutlar, saydam bulutlar, bulutların gölgesi, usul usul yürüyen ateş rengi bulutlar, fırtınanın peşinde koşan bulutlar, bulut tüccarı vb. gibi betimlemeler, Baudelaire'in birçok dizesine yansımış. Bu bulutlar belki de şairin kentte bulamadığı ve ulaşmak istediği bir kaçış noktası haline gelmiştir. -Sevdiğin nedir o halde, garip yabancı? Bulutları severim... şu geçen bulutları... şuradaki... şuradaki... güzelim bulutları! Sanat hiçbir şeyi doğrudan anlatmaz; göstergeleri, imgelere ve simgelere dönüştürerek anlatır. Düşündüklerimiz ile etrafımızı saran gerçeklik arasında bir mesafe olabilir. İşte bu noktada John Berger, imgelerin gördüğümüz şeylerden çok daha baskın olduğundan bahsediyor. Yani her imgede farklı bir düşünme biçimi vardır. Görme aslında gören ve görülen arasında tek taraflı gerçekleşen bir eylem değildir; insanlar ve imgeler arasında karşılıklı bir etkileşim vardır. Sanatçı, gerçeğe kendi hayal dünyasını ekler, gerçekliği kendi imgelem dünyasında yeniden yeşertir, besler ve büyütür. Sanat, doğaya katılmış güzellik bilincidir. Sanatın hakikati öznellik, güzellik ve içtenliktir. O, bu özellikler sayesinde kendi doğasına yaklaşır, bu özellikleri yitirdikçe kendi doğasından uzaklaşır. Bir sanat eserinde aslında merak ettiğimiz gerçekliğin ne olduğu değil; sanatçının onu nasıl gördüğü, nasıl algıladığı, onu nasıl anlamlandırdığı ve nasıl sunduğudur. Toplumun alt kesimine övgüler yağdırırken bile aslında mümkün gerçekliğin hep kıyısındadır şair. Bu gözlerin karşısında susuzluğumuzdan daha büyük olan bardaklarımızdan utandım der Yoksulların Gözleri'nde. Pasta şiirinde ise ekmeğin pasta diye adlandırıldığı, tam bir kardeş kavgası doğuracak kadar ender bir katık olduğu görkemli bir ülke varmış demek diye ekler Baudelaire. Sanat yapıtlarının en önemli özelliklerinden biri de budur işte; görünür olmaktan ziyade içsel tecrübe. Sanatçının eserine kendini katması ve onunla birlikte kendini ifade etmesi; insanlık adına ve insanların kendilerinde görebileceği bir duyguyu dile getirmektir belki de. Gogol'un kara mizahı ile çevrili Petersburg Öyküleri, Baudelaire'in buhran dolu Paris Sıkıntısı; hem o dönemin dünyasını algılamamıza hem de günümüz dünyasının gerçekliğini benimsememize yardımcı olan iki önemli yapıttır. Herbert Marcuse'in de dediği gibi; dünya gerçekte sanat yapıtında göründüğü gibidir. Sanat yapıtları, doğayla bizler arasına gerilmiş olan perdeyi kaldırır ve kaldırdığı an nesneleri en saf haliyle görmeye başlarız. Baudelaire'in Paris'i; Gogol'un Nevski Bulvarı; Benjamin'in Pasajları; Van Gogh'un Buğday Tarlası ve Orhan Veli'nin İstanbul'u gerçek dünyanın en iyi pusulasıdır. Çok guzel bir yazi olmus kaleminize saglik. Evde gecirdigimiz bu tatsiz gunlerde icimizi isittiniz."} {"url": "https://www.soylentidergi.com/golgeler-icinde-film-incelemesi-makinelesme-adina-bir-atif", "text": "Çağımızın büyük problemlerinden biri olan farkındalık akın akın gelişmemeye devam ediyor. Toplumun rayına oturmuş belli bir düzeni varsa, insanoğluna sorgusuz sualsiz adeta bir makine gibi istediğiniz her şeyi yaptırabilirsiniz. Gelecek yüzyıllarda bir sorun oluşturması düşünülen teknoloji devriminin aslında somut bir teknolojiden ziyade, çağımız insanlarının algılarıyla oluşturulan soyut bir makineleşmeye yönelik olması muhtemeldir. Filmin senaryosunu yazıp, beraberinde yönetmenliğini de yapan Erdem Tepegöz, aklındakini tam anlamıyla kağıda dökmüş ve sonrasında gerek kullanılan kamera açıları ve tekniklerle, gerekse çekilen dehliz sahnelerinin boğucu bir görüntüye sebebiyet vermemesi bakımından, bu filmde anlatmak istediği şeyi açıkça izleyiciye aktarmıştır. Özellikle yansıtma tekniğinin kullanımı ve geniş plan çekimlerinin, filmin çekildiği mekanla ilişiği bakımından bir bütünü oluşturuyor olması kesinlikle yadsınamaz. 2020 çıkışlı, Bilim Kurgu/Dram türündeki filmimizin başrollerinde Numan Acar, Ahmet Melih Yılmaz, Emrullah Çakay, Vedat Erincin, Muharrem Bayrak ve Selin Kavak yer alıyor. Gölgeler İçinde filmi kendi döneminde Altın Portakal'dan 6 ödül alarak ayrılmıştır. Bunlardan bazıları; En İyi Film, En İyi Görüntü Yönetmeni ve En İyi Müzik şeklindedir. Sonraki senelerde farklı festivallerde ödüle layık görülmeye devam etmiş ve başarısını sürdürmüştür. Bunlara ek olarak film, bu sene 2.'si düzenlenen İzmir Müzik ve Film Festivali'nde tazecik bir başarı için yarışıyor. Gölgeler İçinde filmi konu bütünlüğü bakımından belli grupların bir işçiden ziyade bir makine gibi, önceden belirlenmiş düşük yaşam standartlarında, hayatlarını bir maden fabrikasında idame ettirmeye çalışmalarını anlatmaktadır. Tabii bu filmin anlattıkları bu kadarla kalmaz. Yazımızın en başında belirttiğimiz gibi insanların stabil bir yaşantıya girmeleri durumunda farkındalıkları oldukça düşer ve yaşamak için sadece rutin işleri yapmaları gerektiği yönünde adapte olurlar. Bu bağlamda beyin, farklı bakış açıları yaratma ve fikir olanağı olarak da düşünme yetisini, farkındalık yoksunluğu ile kendi içinde bastırır. Bu konumdaki bir kişinin varlığı soyut manada Klasik Spiritüalizmdeki ''Spatyom'' kavramını akıllara getirir. Spatyom, bedenin ölmesi doğrultusunda ruhun perispri'leriyle bulunduğu aleme denir. Perispri ise ruhun beden ile bağlantısını sağlayan bağdır. Az önce değindiğimiz konuda farklı kıldığımız Zait karakteri üzerinden bir şeyler daha aktaralım. Zait bu sistemin en kilit parçası ve aynı zamanda bu sistemi kırıp dağıtan öncü karakterdir. Yine az önceki paragrafta bir hiyerarşiden bahsetmiştik, işte Zait bu hiyerarşide yeni gelen işçileri karşılayan sorumlu kişi konumundadır. Daha sonra bazı olaylar doğrultusunda iş makinesi bozulur ve o esnada gizemli tamirci ile tanışır. Tamirci diğer işçiler gibi gözetlenmez, kendine özel bir mekana sahip, olağan dışı bir kimsedir. Zait'e tuhaf gelen ve onu düşünmeye sevk ettiren şeyler söyler. Hatta film içerisinde ''Spatyom'' kelimesini aralarında geçen bir diyalogda Tamirci tarafından duyuyoruz. Devam eden sahnelerde Zait madende bir kapak bulur ve onu bir şekilde açar. Kapağın içinden böceğe benzer sıvı bir şeyler Zait'in boynuna gelir ve onu günden güne hasta etmeye başlar. Bu olayla beraber kendi barakasındaki borudan sesler gelmeye başlar, fakat gelen seslere ne yaparsa yapsın engel olamaz. Bir gün değirmen benzeri bir düzenekle, kapalı bir bölmeden işçilere erzak dağıtımı yapılır fakat Zait'e erzak verilmez. Oldukça şaşırır, çünkü sistemin işlemesi adına farkında olmadan işini tüm özverisiyle yapmaya devam eder. Aynı günün gecesi barakasından ayrılır. Peşine yardım etme amaçlı, yeni gelen işçilerden bir çocuk takılır. Zait ve yeni çocuk erzak dağıtılan yapının içerisine girerek kilitli bir kapının önünde dururlar ve görevli ile görüşme talebinde bulunurlar. Kapının üzerinde bir kamera onları izlemektedir. Ortamda onlardan başka kimse yoktur. Birkaç denemeden sonra pes ederler. Tam geri dönecekleri esnada yeni çocuk ''boşluktan içeriye bakalım'' fikri ile öne atılır ve kamera kablolarını çekiştirmeye başlar. Bu sahnede oldukça ilginç, fakat konumuza nokta atışı yapan bir olay yaşanır. Kamera kabloları çekiştiren yeni çocuk, kabloların elinde kalması ile bu kabloların içeride de boşta durduklarını anlar, fakat kamera halen çalışmaya devam etmektedir. Bunun gizemini çözemeyen Zait ve yeni çocuk, hemen ortamı terk ederler ve bu gerçeği bir bağlamda açıklığa kavuşturmaya çalışırlar. Sonrasında bir dizi olay gelişir. Süregelen olaylardan ziyade analizimiz için önemli olan noktalarla devam edelim. Bu olayın ardından yeni çocuk bir kaza yaşar ve ortadan kaybolur. Değişimin başladığını daha ilk olaydan -Zait'in bulduğu gizemli kapak anlıyoruz. Bunun devamındaysa, yeni çocuğun yerine geçmek için getirilmiş yeni işçiler vardır. Zait bu işçilerin gelişini sonradan öğrenir. Bu da demektir ki fabrikanın düzeninde kaymalar oluşmaya başlamış ve dolaylı yoldan Zait'in rütbesi düşürülmüştür. Sonrasında tamircinin yanına gidip olağan dışı tamirciden bulundukları yer için bilgi almak ister, tabii bunu isteme şekli biraz insanlık dışı bir biçimde gerçekleşir. Tamirciye saldırır. Tamirci Zait'i alarak onu uzun yollara götürür. Oldukça uzaklaşırlar, farklı mekanlardan geçerler. En sonunda bir binanın yanında dururlar ve merdivenleri çıkarlar. Tamirci Zait'e kapıdan geçmesini söyler. Zait kapıdan geçer geçmez neye uğradığını şaşırır. Başladıkları alana, Tamircinin yerine geri dönmüşlerdir. Zait meraklı gözlerle ''O yollar?'' diye sorar, Tamirci ise: ''Bildiğim tek şey şu an buradayız. Şu an burada geleceği değil, geçmişi şekillendiriyoruz. Bütün bu teller, kablolar, borular makinelara, madenler fabrikalara bağlanıyor. Bu alanda bütün her şey birbirine dolanıyor. Bu düzeneği ben çözemedim, kuranı da yürüteni de!'' diyerek oktavlı bir karşılık verir. Yine devam eden repliklerde tamirciden: ''Her makine, her madde hayatta kalmak zorundadır. Korkutur ama hemen vazgeçemez.'' cümlesini duyarız. Bu cümleler, her şeyin birbiriyle bağıntılı olması ve onca yolun sonunda yeniden başlangıç noktasına dönülmesi, hareket ve değişimin etkisinde ve diyalektik bir bütünde akıllara ''varoluş paradoksunu'' getiriyor. Son olarak Zait'in, bu sistemin en kilit parçası olduğunu söylemiştik, ama aynı zamanda bu sistemi kırıp dağıtan öncü bir karakter olduğunu da söylemiştik. Filmin bitişine doğru Zait artık çalışmayı bırakır ve gözlerini açarak katı bir karar verir. Onları her alanda gözetleyen ve özel yaşam kavramını ortadan kaldırarak, onları birer makineye çevirme yolunda etkin rol oynayan bütün kameraları kırarak, fabrikayı ateşe verir. Fabrika cayır cayır yanmaktayken Zait elindeki çok sayıda kamerayı ve kabloları bir çukura atar ve ruhani hipnozundan sıyrılarak gerçek hayata kucaklarını açar. Bu esnada farklı bir grup insan gelerek ''Siz de mi burada çalışıyorsunuz?'' diyerek yüzlerde tatlı bir tebessüme yol açtırır."} {"url": "https://www.soylentidergi.com/gorunmez-kentler-kitap-incelemesi", "text": "Bu, muhtemelen içindeki canlıların yaşamları ile bütünleşen kentler için çok basit bir tanım olur. Ünlü bir masal anlatıcısı olarak bilinen Calvino da eseri ''Görünmez Kentler''de kentlerin ruhunu aktarıyor okuyucuya. Kentlerdeki yaşam, ünlü gezgin Marco Polo tarafından Tatar hükümdarı Kubilay Han'a göstergeler yoluyla aktarılıyor. Han'ın sahip olduğu uçsuz bucaksız toprakları merak etmesi üzerine Polo, benzersiz kent tasvirleri ile Han'ı büyülemeyi başarıyor. Polo kullandığı imgelerle gerçeklikten kopuk, sıfır noktasında yepyeni bir anlatı tasarlıyor. İkili arasında geçen hayali diyaloglarda kentler, bozulmuşluğun içerisine hapsolmuş mutluluk imgesini sorguluyor. Bu ise anılar, arzular ve dil yoluyla okuyucuya aktarılıyor. Fakat Polo'nun kullandığı tasvir yöntemi alışılmışın biraz dışında. Kullandığı imgeler ve bir hayali andıran betimlemeleriyle Polo, kenti değil de zihnindeki kent imgesini anlatıyor Han'a. Canlıymış gibi tasvirlenen birbirinden farklı özellikleriyle kentler, masalsı bir anlatıyla birer bütünmüş gibi hissettiriyor adeta. Kentler birer mekan olmaktan çıkıp karaktere bürünüyor. Polo, kentleri karakterize etmek için insanlardan, konumdan ve mimariden yararlanıyor. Kentler, nihai bir temada birleşiyor; mekan ve çürüme. Kitabın ana karakterleri de birçok insanın ders kitaplarında rastladığı isimler aslında. Biri, yaptığı fetihler ve sahip olduğu toprakların büyüklüğü ile nam salmış Moğol hükümdarı Kubilay Han'ken diğeri ise, seyahatleri ile adından söz ettiren Venedikli tacir Marco Polo'dur. Tarih kitapları, ikilinin hısım olduklarını ve Han'ın görevlendirmesiyle Polo'nun on yedi yıl boyunca yaptığı mistik geçmişi ve coğrafyası ile bilinen doğuya seyahatini yazar. Calvino da bu hikayeden yararlanarak kendi zihnindeki kent yaşamını aktarıyor. Kendisi de Polo gibi bir Venediklidir aynı zamanda. Kurgusunda gerçek karakterlerden yararlanan Calvino, gerçek ile hayali olanı harmanlayarak çarpık kent yaşamını gözler önüne seriyor. Bilinenin ötesinde kent tasvirleriyle Calvino, çok yönlü anlatı sanatını farklı bir seviyeye çıkarmayı başarıyor. Çok daha geniş bir açıdan bakıldığında geçmişten bu yana tarih anlatıcılığının bozulanı ölümsüzleştirme gibi bir özelliği olduğu bilinir. Calvino da bundan yararlanarak eklediği tarihi karakterle ile bozulmuş kent yaşamında gözle görülmeyen, anlaşılması güç takasın hikayesini sunuyor okuyucuya. Takas denince akla gelen türden materyal bir değiş-tokuş değil söz konusu olan. Bir ağı andıran birbirleriyle ilintili hayatların paylaşımı. Kaderlerin takasıyla hayat bulmuş kentler, her okuyuşta yeni anlamlar kazanıyor. Belirli bir sonu ve hikayenin olmayışı eseri yapısal anlamda geleneksel yazından ayırıyor. Geleneksel anlatıda görülmeyen birbirinden kopuk hikayeler yer alıyor eserde. Eserde ilerledikçe okur, kendini bir yerlerde dolanıp farklı çıkışlar bulmuş gibi hissediyor. Yapı-yaşam bağlamında ele alınan kentlerde biçim ve anlatı hakkında kabul görmüş fikirleri de kenara itiyor yazar. Bunun yanı sıra bir kristali andıran bu kentler, dışarıdan sıradan ve şeffaf gözükse de farklı derinlikler barındırıyor. Bahsedilen kurgusal kentlerin oluşmasında Calvino'nun gezilerinde zihninde oluşturduğu atlasının büyük yeri var. Kitapta da görüldüğü üzere her kent, yazarın yaşadığı yer olan Venedik'in çeşitliliğini temel alıyor. Betimlenen kentler okurun zihninde birer resim olmaktan çok anılar bırakıyor. Çünkü Polo, kitabın sonunda Han'a da belirttiği gibi gördüklerinden çok kenti terk ettiğinde kalan izlenimlerini paylaşıyor. Nitekim gözümüzle gördüğümüz değil, bizde iz bırakanlarla devam ederiz yaşamımıza. Kentler aynı zamanda belirli başlıklar üzerinden tanımlanıyor. Fakat, titizlikle işlenmiş bu kronolojik düzende kentlerin birbirleriyle kesişimleri dikkat çekiyor. Yazar, zihnindekileri belirli bir düzende olabilsinler diye bu yönteme başvurduğundan bahsediyor kitabın giriş kısmında. Anlaşıldığı üzere, her kent ilham alındığı alanlar üzerinden sınıflandırılıyor. Anı ve arzu kavramları üzerinden yapılan bu düzenlemelerde kentler bazen ''Kentler ve Gözler'' adı altında yalnızca yapılan gözlemleri anlatırken '' Kentler ve Ölüler '' başlığı altındaki kentler yaşam döngüsü üzerinden kaleme alınmış. Polo, bu başlık altında Adelma adını verdiği bir kente uğruyor. Bu kentte, insanların ona tanıdıkları biriymiş gibi baktığından bahsediyor. Polo, kısa bir süre içinde kentten biri haline geliyor ve kenti öldükten sonra gelinen bir yermiş gibi tasvirliyor. Kendini de bir ölüymüş gibi. Bu benzetme ile yaşam, sonu olmayan bir girdapmış izlenimi veriyor. Okumayı sürdürdüğüm sırada kent anlatımında yazarın açık kapı bıraktığını da sezdim. Aslında kentlerin tasvirinden çıkarılması gereken bir sonuç yok. Yazarın kentleri izlenimleri ile anlatması, zihnimde bir kent resim bırakmaktan çok kentin bıraktığı hisleri kendi hissettiklerim ile harmanlayıp anlamama olanak sağladı. Bu sebepten ötürü kitabın her okuyucuda farklı birer kitaba dönüşebileceğini hissettim. Yazar, okuyucu ile girdiği bu interaktif yolculuğun sonunda okuyucuyu kendi hayatından izler ile buluşturarak etkilemeyi başarıyor. Okuma sürecinde yazarı da okuyucunun arasına karışmış gibi hayal edebilirsiniz. Son satırlara yaklaşıldığında yazarın; Yeni Atlantis, Ütopya, Güneş Ülkesi, Oceana, Taome, Armani, New-Lanark, Icaria gibi gidip görülmesi imkansız olan ütopik yerlerden de söz ettiğini görüyoruz. Sözü edilen eserler de başka yazarların zihinlerinde kurdukları ütopyalardan ibaret. Polo, eser sonunda bu yerlerin de Han'ın atlasında yer aldığından bahsediyor. Buradan çıkarılabilecek sonuçlardan biri de aslında Polo'nun başından beri birer rüyaymış gibi anlattığı kentlerin de bu ütopik yerler gibi birer hayal ürününden ibaret olabileceği. Aslında yazar, kitabın birçok yerinde de belirttiği üzere gözle görülenin mi yoksa görülenin ardının mı gerçek olduğunda karar veremiyor. Polo'ya göre Han'la yaptıkları sohbet esnasında bile bir kent doğuyor olabilir. Çünkü kentler canlılar olmaksızın birer nesneler yığındır. Nesnelere de güvenilmez. Yaşam olduğu müddetçe oluşum kaçınılmazdır. İnsan, kente karakter katar, kent de insana. Bu yaşam-yapıt ilişkisi içerisinde birçok kent doğar ve ölür. Nihayetinde, görülmesi gereken oluşan karakterdir. Her masalın sonunda olduğu gibi bir son bulmuyor okuyucuyu. İlk okuyuşta bir dersmiş gibi gelen bu son, aslında çıkarılabilecek birçok son için ipucu niteliğinde. Yazar, cehennemin bir son olmadığından ve anın kendisi olduğundan bahsediyor. Hemen akabinde ise acıdan kurtulmak için iki seçenek olduğunu yazıyor. Ya kolay yolu seçip kabullenir cehennemini insan, ya da bu cehennemin içinde cehennem olmayanı aramakla geçirir yaşamını. Bulduğunda ise onu tanımakla."} {"url": "https://www.soylentidergi.com/gotik-sanatinin-heykele-yansimalari", "text": "Gotlarla ilgili anlamına gelen 'gotik' sözcüğü Avrupa da 12. yüzyıldan itibaren gelişen sanat akımını tanımlamak için kullanılmıştır. Gotik sanatında katedrallerin göğe doğru yükselen formları, binalardan uzağa su püskürten mimari işlevleri olan canavar şeklinde heykel yapılar dikkat çeker. Gotik sanat; 12. yüzyılda Kuzey Fransa'da Gotik mimarisinin gelişmesi ile birlikte gelişen bir orta çağ sanat tarzıdır. Avrupa'da orta çağ; önemli sosyal ve ekonomik gelişmelerin yaşandığı bir dönem olmuştur. Ayrıca dinde de oldukça baskıcı bir dönem olmuştur. Bu baskıcılık sonunda krallar ve din adamları arasında sorun çıkmaya başlamış ve o aynı zamanda orta çağın sonlarına gelindiğinde ortaya sosyal bir sınıf çıkmıştır. Bu sınıf oldukça varlıklı ve güçlü bir sınıftır. Bu değişimler kaçınılmaz olarak sanata yansımıştır ve bu sanatın adı Gotik olarak adlandırılmaktadır. Nasıl ki Romanesk Sanat akımının öncüsü Almanlar ise Gotik Sanatın öncüsü de Fransızlar olmuşlardır. Bu sanat akımı daha çok Paris'in etrafında meydana gelmiştir. Gotik sanatına kadar mimarinin kullanım alanı duvarlardır. Görünüm olarak kütlesel, ağır görünümlüdür. Duvarlara payanda ile destek verilir ve duvarın dışarı doğru eğilmesi bu şekilde önlenir. Payanda; mimari lügatında çıkma bölgeyi desteklemeye yarayan dayanaklardır. Gotik sanatında ise duvarlar adeta incecik tül gibi örülmüştür. Hafif görüntüsü vardır. Daha estetik ve daha incedir. Gotik sanatın bir özelliği de roman yapılarına göre oldukça yüksek olmalarıdır. Kudretli ve oldukça heybetli yapılardır. Gotik kelimesi İtalyanların Rönesans döneminde kuzey orta çağ sanatını anlatmak için kullandıkları kelimedir. Bu onlar için barbarlık anlamına gelen bir kelimeydi. Korkunç, ürkütücü ve gösterişli yapılara Gotik ve Grotesk denilirdi. Ancak ilerleyen dönemde bu değişti. Sanatta devasa görünümlü ve gösterişli mimari akımları ifade eden bir terim haline geldi. Gotik katedral yapılarında boydan boya büyük pencereler olduğu için içeri giren ışık rahatsız edici olmuştur. Bunun üzerine çeşitli motifler ve figürlerle camlar süslenmeye başlanmıştır. Bu renkli camlara 'Vitray' adı verilmektedir. Gotik dönemde vitray da oldukça popüler oldu. Hatta gelişmesi için Fransa da çok sayıda vitray eğitimi veren yerler açıldığı bilinmektedir. Heykeller önceki dönemlerde daha çok mimari eserlerin bir parçası olarak görülmekteydi. Gotik dönemde mimari ile bağlantısını uzun zaman sürdürmüş fakat yavaş yavaş tek başına ve bağımsız şekillerde üç boyutlu bağımsız formlar ile oluşmaya başlamışlardır. Yapı ile bağlantıları olmuştur. Bu bağlantılar özellikle yapıların cephe bölgelerinde ve cephe dekorasyonlarında dikkat çekmektedir. Gotik katedrallerin ve kiliselerin kapı ve cephelerini süslemek amacı ile özellikle dini konuları anlatan, Hristiyanlık dinini betimleyen heykeller ve kabartmalar kullanılmıştır. Yapıların kenarlarında insan biçiminde heykel kullanarak yapı ve heykel bütünlüğü sağlanmıştır. Katedrallerin mutlak bir parçası haline gelen heykellerin yapıların yüksekliğine uygun olarak normalden daha uzun ve gösterişli oldukları görülmektedir. Genellikle donmuş ve dimdik duran figürler. Bir konu veya konu gruplarını anlatacak şekilde yapıldıkları için hem mimariye bağımlı hem de başlı başına bir eser olarak yapılmaya başlanmıştır. Gotik süslemelerde heykeller üç boyutlu olmaları, zengin ve gösterişli durumlarından oldukça büyük etki yaratmışlardır. Hemen bütün eserlerde elbise kıvrımları ve doğal öğelerin birer ifadelerinin olması ilgi çekici olmuştur. Gotik heykeller, katedrallerin özellikle taç kapılarında bulunmaktadır. Kapılar baş döndürücü heykel motifleri ile işlenmiştir. Aşağıdaki Notre Dame Katedrali en güzel örneklerinden birisidir. Hemen hemen aynı yıllar içerisinde yapılan Chartres Katedrali de kapı üzerinde bulunan heykellerde oldukça zarif ve ustaca çeşitlendirilmiş ve işlenmiş ve ilgi çekici hale getirilmiştir. Burgos Katedrali, Gotik bir yapı ile inşa edilmiştir. Ancak Rönesans ve Barok stiline uygun çalışmalarda mevcuttur. Ünlü heykeltıraşlar Gil de Siloe, Felipe Bigarny ve Juan de Ancheta eserleri olan Gotik heykelleri bu katedralde bulmak mümkündür. Mekanlarla birebir ilişkisi olan, üç boyutlu olması ile nesnel olarak algılanan, günümüzde ise sınırlarını aşan heykel sanatı, Gotik dönemde bu özelliklerinin yanında mistik olarak da dikkat çekmiştir. Aynı dönemde mimari ile birlikte yer alan Gargoyle heykeller de sosyal ve kültürel yaşantıları etkilemişlerdir. İncil'de anlatılan her öğretiyi Grotesk üslupla süsleyip Gargoyle heykelleri yapılmış ve kiliselerde insanlar üzerinde etki sağlamıştır. Birer anlatım aracı olan Gargoyle heykeller, gözlemlenip, çözümlenip, yorumlanıp ve en son manası çıkarılan adeta bir yazı gibi okunabilmektedirler. Her bir Gargoyle heykelinin kendi içinde bir mesajı bulunmaktadır. Örneğin yukarıda görünen Ejderha heykeli; Aziz Romanus'un halkı bir canavarın elinden kurtarması ve bunu bir haç ile yapıp canavarın kafasını duvara asması ile sonuçlanmıştır. Burada hayatta kötü insanların olabileceği ve bu durumlarda kiliselere sığınabileceği anlatılmaktadır. Tüm Gargoyle heykellerinin mistik, sembolik bir anlamı ve görenlere mesajları vardır. Aynı zamanda Gargoyle binalarda drenaj ağzı olarak, yağmur sularından binaların etkilenmemesi içinde kullanılmıştır. Yağmur yağdığı zamanlarda Gargoyle heykellerin en tepe noktasında figürlerin ağır kısımları yer alıyor ve böylece binalar korunuyor. Efsane haline gelmiş yaratıklar, korkunç hayvan figürleri ve çirkin insan yüzleri Gargoyle heykellerinin vazgeçilmez öğeleridir. Mimari alanda yapı ve süs unsuru olarak kullanılan Gargoyle; insan hayvan ve grotesk biçimlerde kullanılmıştır. Aralarında bir çok fark vardır ve bu farklar işlevselliklerine göre değişkenlik göstermektedir. Gargoyle Orta Çağ sanatında gizli ve fantastik kahramanlar ile tanrısal güçlerin cisimleştirilmesi ve bütünleştirilmesi olarak görülmektedir. Abdullah Ayaydın, Gotik Sanatı'na Yirmi Birinci Yüzyıl Perspektifinden Bir Bakış, Ekev Akademi Dergisi."} {"url": "https://www.soylentidergi.com/guzellige-tutkusu-ve-tablolarinin-bilinmeyenleriyle-gustav-klimt", "text": "Güzellik ve estetik olgusu yüzyıllardır sanatın merkezinde olmuştur ve sanatçılar, her zaman kendi bakış açıları ile en güzele ulaşmayı hedeflemişlerdir. Hiç kuskusuz güzelliği tuvaline en güzel yansıtan ressamlardan biri de Gustav Klimt'tir. Kadınların güzelliğine olan tutkusu ve bunu tuvaline cesurca yansıtması bazı çevreler tarafından hoş karşılanmamış, birçok kişi tarafından tabloları erotik bulunmuştur. Ancak Klimt güzel kadınları; özellikle beyaz tenli, kızıl saçlı olanları ve kedileri her zaman çok sevmiştir. Çeşitli akımlardan etkilenen Klimt, sembolizm akımının en önemli temsilcilerinden biridir. Aynı zamanda Art Nouveau akımından da ciddi derecede etkilenmiştir. Art Nouveau akımı, ilk olarak İngiltere'den çıkmıştır; zarif dekoratif süslemeler, ağırlıklı olarak bitkisel desenlerin kullanıldığı, doğadan alınan biçimlerin değişik şekiller ile birleştirilip kullanıldığı bir akımdır. Bunların yanında kadın figürleri Art Nouveau 'da oldukça önemlidir, 19. yüzyıl kıyafetleri ile harmanlanıp kullanılır. Bu olgular doğrultusunda Gustav Klimt'in altın varak ve güzel kadın figürlerini bir arada kullanması onu Art Nouveau sanat akımının öncüsü haline getirmiştir. Klimt, eserlerine arzularını ve bilinçaltını yansıtarak eleştirmenleri ve sanatseverleri kendine hayran bırakacak eserler üretmiş, bazı tablolarında yalnızca saf altın bile kullanmıştır. En çok bilinen ve en önemli eseri Öpücük, altın tozu ve yaprak varak kullanılarak yapılmıştır. 1907-1908 yıllarına tarihlenen tablo, yüzyılın en önemli eserleri arasında yer alır. Tam merkezine bir erkek ve bir kadın konumlandırılmış olan eserde, kadın kendini erkeğin kollarına bırakmış ve öpücük almak için yanaklarını ona uzatmıştır. Erkek figürün kafasında yeşil yapraklar, kadınınkinde ise bahar yaprakları vardır; erkeğin kıyafetinde dikdörtgen yapılı şekiller kadında ise oval geometrik desenler vardır. Klimt, bu detaylarda kadın ve erkeği şekillere indirgemiştir. Tablo öyle ilgi görmüştür ki 2003 yılında, Avusturya hükümeti Gustav Klimt adına 100 avro değerinde madeni para bastırmıştır. Bu paranın bir yüzünde Klimt diğer yüzünde ise The Kiss tablosu yer alır. Sanatçının söz konusu eseri The Kiss, farklı sanat dallarında da çeşitli etkiler yaratmıştır. Örneğin, Yönetmen Martin Scorsese'nin Zindan Adası isimli filminde, The Kiss tablosu tezahür etmiş ve bir sahnede Leonardo Di Caprio ile Michelle Williams tablodaki figürlerle hemen hemen aynı pozu vererek, filmin en duygu yüklü sahnelerinden birine imza atmışlardır. Gustav Klimt, 1892 yılında hem babasını hem de kardeşini aynı yıl içerisinde kaybetti. Bu kayıplar onu çok zorlasa da sonrasında onun sanatına yansıdı ve daha sembolik, daha erotik tablolar üretmeye başladı. Bu acı onu daha ünlü ve benzersiz bir ressam yaptı. Dönemin varlıklı kişileri ile arkadaşlıklar kuran Klimt, Ferdinand Bloch Bauer ile arkadaştı. Bu vesile ile Klimt'e eşinin birkaç portresini yaptırdı. Meşhur Adele Bloch Bauer portresi, bu arkadaşlık sayesinde ortaya çıkmıştır. Klimt bu tabloyu yaptıktan sonra Adele ile de samimi arkadaş olmuştur. Adele Bloch Bauer tablosu, Avusturya'nın Mona Lisa'sı olarak bilinir. Ancak Adele, varlıklı Yahudi bir aileden gelmekteydi bu yüzden bu tablo, İkinci Dünya Savaşı'nda Naziler tarafından tahrip edilmiştir. Klimt'in birçok eserinin de aynı şekilde tahribata uğradığı bilinir. Savaş sırasında Adele'nin bir akrabası Amerika'ya kaçmış ve yıllar sonra tablonun geri alınması için dava açmıştır. Klimt'in en nadide eseri olduğu için dava uzun yıllar devam etmiş ve 1998 yılında, akrabası Maria Altmann tabloyu geri aldıktan sonra New York'taki Neue Galeri'ye götürüldü. Galeri sahibi Lauder, bu muhteşem tabloyu 135 Milyon dolara satın aldı ancak eser hala Neue Galerie New York'ta sergilenmektedir. Klimt'in Judith and the Head of Holofernes isimli eseri, sanat tarihinde çok kez farklı eserlere konu olan Judith ve Holofernes hikayesinden esinlenerek ortaya çıkmıştır. Tabloyu daha iyi anlamlandırabilmemiz için Eski Ahit'te M. Ö 6. yüzyılda yer alan Judith ve Holofernes efsanesinden kısaca bahsedecek olursak: Asurlular, Medler ile savaşırken bir Yahudi kenti olan Bethulia'yı kendilerine destek olmadıkları için kuşatırlar. Güzeller güzeli Judith ise, kendi kentinin kurtulması için general Holofernes'e bir oyun yapmayı düşünür, güzelliğini ve aklını kullanarak ona kenti ile ilgili gizli bilgiler vereceğini söylemek için görüşmeye başlarlar. Ve bir gece Judith, kılıcı ile Holorfernes'in kafasını bedeninden ayırır, böylece kenti kuşatmadan kurtarır. Klimt bu efsaneyi acılı bir şekilde değil güçlü bir kadın figürü, cesur detaylar ve altın ile bezemiş,. asalet ve gözlerinde kibir ile Judith'i resmetmiştir. Kadınlara duyduğu hayranlık ve erotizm güdüsü bu tablosuna da yansımıştır. Ressam, 1911 yılında yani büyük salgınların başladığı yıllarda, Ölüm ve Yaşam tablosunu yapmaya başlamıştır. Sanatta ölüm simgesi, Orta Çağ'da veba salgını dönemlerinde oldukça fazla resmedilir ancak Klimt burada da kendine özgü tarzını yansıtmıştır. Önemli alegorik eserlerinde ilk sıradadır bu eserinde, kötü bakışları ile solda duran adeta bir avcı gibi olan ölüm ile canlı, sevgi dolu, rengarenk desenlerle birbirine sarılı yaşamı resmetmiştir. Bebek, yaşlı, genç her yaştan olan insanlar ile yaşam döngüsünü anlatan bu resmi 1915 yılında bitiren Klimt, aynı zamanda o tarihte annesini de kaybetmiştir. Tablo, Roma Uluslararası Sergisi'nde birincilik ödülü almıştır. Kadının Üç Çağı isimli eserinde, kadının döngüsünü sembolik olarak resmeder aynı zamanda bu eser, Art Nouveau akımının da ilk örneklerindendir. Kadınları çiçek süslemeleri, ince geometrik çizgiler ile anlatmıştır. Yaşlı kadının eğik duruşu, genç kadının kollarında küçük çocuğunu tutması yine yaşam döngüsünü ve bu döngünün içindeki kadınları, hem gerçekçi hem de duygusal şekilde sembolize etmiştir. Danae, Klimt'in altın çağı eserlerindendir, ilahi aşkın, sevginin ve güzelliğin temsilidir. Klimt mitolojik bir hikayenin kahramanlarından biri olan kadını, anne karnında bebek pozisyonunda resmetmiştir. Sol taraftan bacaklarına doğru inen altın detayları hatta altın yağmuru ile de Zeus'u tasvir etmiştir, Danae'nin yüzünde görünen mutluluk bundan kaynaklı olabilir. Danae, mitolojide Argos kralı Akrisios'un ve Euryidice'nin kızıdır. Akrisios, Danae doğduktan sonra neler olacak diye çeşitli kehanetlere başvurur ve sonucunda torunu tarafından öldürüleceğine inandırılır. Torunu olmasına engel olmak için, bir rivayete göre, kızı Danae'yi yer altında tunçtan bir odaya kapatır. Ancak tüm bunlardan önce Zeus, onu görüyor kadının kapatıldığı odaya bir hava deliğinden girer ve Danae ile bir çocukları olur. Perseus. Tanrıların lanetini üzerine çekmemek için anne ve oğlunu tabutlara koyup denize atar ancak deniz tanrısı Poseidon, denizleri durgunlaştırır ve anne ile çocuk kurtarılırlar. Bir rivayete göre, yine de Perseus bir şekilde Akrisios'un ölümüne sebep olur. Klimt'in bu mitolojik hikayeden esinlenerek resmettiği tablo, Würthle Galeride Viyana'da sergilenmektedir. The Virgin; Klimt'in bir diğer önemli sembolik eserlerindendir, bu tablonun bir özelliği hiç altın kullanılmamış olmasıdır. Tabloda altı farklı kadının değişik evrelerini sembolik şekilde resmedilmiştir. Hepsi adeta bir yorganın içerisinde değişik pozisyonlarda uyku halindedirler. Klimt'e göre insan uyurken hissettiği duygulardan sorumlu değildir bu nedenle de duygularını, arzularını tatlı duygular ile adeta esir eden bakireyi resmetmiş bolca çiçek, yoğun renkler ve çeşitli semboller ile donatmıştır. Her zaman arzuladığı ve tablolarında açığa çıkan 'femme fatale' kadın olgusunun aksine bu eserde, döngüsel şekilleriyle bir genç kızın masum duygularını yansıttığı söylenilebilir. Günümüzde Prag'da bulunan Ulusal Galeri'de sergilenmektedir. The Old Burgtheather eserinde ressam, yaşadığı dönemin tiyatrolarını muhteşem bir gerçeklik ile resmetmiştir. Mozart'ın eserlerinin sahnelendiği günü betimleyen bu eser, yüz elli adet figür içermektedir. Ölçüleri küçük olmasına rağmen oldukça gerçekçi ve ince ince dokuyarak tamamlanan tabloda Klimt'in erkek kardeşinin ve Viyana belediye başkanının da yer aldığı bilinmektedir. Bu eseri ile birlikte sanatçı, daha çok tanınmaya başlanmıştır. Ayrıca Eski Burgtheater Oditoryumu Klimt için oldukça önemlidir, nitekim burada, Viyana Burgtheater için kendisinin yaptığı dört adet duvar resmi bulunmaktadır. İmparator Frans Josef tiyatronun merdivenleri üzerindeki tavan resimleri çalışması üzerine Klimt'i Golden Order of Merit ile ödüllendirmiştir. Klimt'in son eserlerinden birisi, kimono içerisinde zarifçe gülümseyen bir kadını tasvir eder. Kadınları çok sevdiği ve birçok sevgilisi olduğu bilinen Klimt'in bu tablosunda da zarif bir kadından etkilenmiş olduğu görülmektedir, tabloda egzotik kuşlar ile çevrelenmiş omuz dekolteli mutlu bir kadın resmetmiştir. Sanatçının bitkilere, hayvanlara ve Japon sanatına olan tutkusu da açıkça görülmektedir. Gustav Klimt, 6 şubat 1918 yılında felç geçirerek hayata gözlerini yummuş, bitmemiş birçok tablosu ise yarıda kalmıştır. Ölümünden sonra on tane sevgilisi, mirası için dava açmış ve dört tanesi davalarını kazanmışlardır. Günümüzde hala birden çok ressamı etkileyen, kendi altın çağını yaratmış ve muhteşem eserler bırakmış olan bir ressamdır Gustav Klimt."} {"url": "https://www.soylentidergi.com/haftalik-film-kesfi-31", "text": "Sinema dünyasında yolculuk etmeye hazır mısınız? Sinema editörleri olarak, özenle seçtiğimiz 5 filmle birlikte, aksiyondan drama, bilim kurgudan romantizme kadar geniş bir yelpazede öneriler sunuyoruz. Bizimle birlikte, sinemanın büyülü dünyasında yolculuk ederken, unutulmaz bir film deneyimi yaşamanın keyfini çıkarın. Haftanın öne çıkan filmlerini takip edin ve sinema dünyasının sınırsız olanaklarına bir adım daha yaklaşın! Leonard Nimoy tarafından yönetilen 1987 yapımı bir komedi filmi olan Three Man And A Baby, yaşam tarzları oldukça farklı üç bekar adamın, bir bebekleri olduğunda yaşadıkları komik ve duygusal deneyimleri konu almaktadır. Başrollerde Tom Selleck, Steve Guttenberg ve Ted Danson gibi tanınmış oyuncular bulunmaktadır. Hikaye üç bekar arkadaşın, Peter, Michael ve Jack, New York'ta yaşadıkları lüks dairede geçer. Bir gün, Jack'in yurtdışına gitmesi gerektiğinde beklemediği bir sürprizle karşılaşırlar: Jack'in bir eski sevgilisi, bir bebek ve ardında bir not bırakır. Üç adam bebeğe bakmaya ve büyütmeye karar verirler, ancak bebek büyüdükçe komik ve zorlu anlarla dolu bir hayat başlar. Bebeğin gerçek annesi hakkında daha fazla bilgi ortaya çıktığında, üç adam ve bebek arasındaki ilişki daha da karmaşıklaşır. Three Men and a Baby, bekar erkeklerin bebek büyütme deneyimini işlerken, klasik komedi öğelerini ve duygusal anları bir araya getirir. Film, bebekle ilgili yaşanan komik olaylarla izleyiciyi güldürürken, aynı zamanda dostluk ve aile bağlarının önemine de vurgu yapar. Film, İsveç'in Amal kasabasında yaşayan içine kapanık bir genç kız olan Agnes'in okulun popüler kızlarından Elin'e hissettiği aşk ekseninde şekilleniyor. Yaşadıkları kasabadan nefret eden ve en kısa sürede buradan kaçmak isteyen Agnes ve Elin arasında, okul hiyerarşisinde tamamen farklı katmanlarda bulunmalarına rağmen arkadaşlığın ötesinde bir ilişki gelişiyor. 2002'de çektiği Lilja 4-ever filmiyle tanınan İsveçli yönetmen Lukas Moodysson'un 1998 yapımı filmi Fucking Amal, eşcinsel bir aşk hikayesini ergen karakterlerin büyüme sancılarıyla birleştiriyor. Daha önce defalarca benzerlerini izlediğimiz ergenlik, büyüme sancıları, uzaklara gitme hayali, kuir aşk ve okul zorbalığı gibi temalar arasında dolaşan film, gösterişsiz anlatımıyla benzerleri arasından sıyrılıyor. Amerikan gençlik filmlerine benzer bir denklem takip edilse de İskandinav esintisi ve filmin geneline hakim olan doğallık sayesinde klişe bir konudan benzersiz bir seyirlik ortaya çıkıyor. Benjamin Christensen'in Haxan'ı, tek bir kategoride sınıflandıramayacağımız, türünün ve döneminin öncüsü olmuş sessiz bir film. İsveç yapımı bu sessiz film, antik çağlardan Orta Çağ dönemine ve filmin çekildiği 1922 yılına kadar büyücülük hakkındaki fikirleri yeniden keşfetmek için tarihi gerçekleri ve halkın batıl inançlarını birleştiriyor. Christensen'ın filmi kasıtlı olmasa da 100 yıl boyunca bir şekilde güncel kalmayı başardı. Haxan'ın sunduğu dehşet, günümüzde cadı ve büyücülük tasvirlerinden çok, yüzlerce yıldır kadınlara yönelik devam eden sistematik baskı ve istismarı tasvir etmesi gerçeğinde yatmaktadır. Kısmen bir belgesel kısmen de bir korku filmi olan Haxan, yedi bölüm süren Batı okültizm tarihi boyunca çeşitli inanç ve temaları araştıran, özellikle Orta Çağ döneminde büyücülüğe ve o dönemde cadıcılıkla suçlanan kadınlara yönelik tarihi zulme odaklanan epizodik bir filmdir. Filmin sürekli bir olay örgüsü yok. Yönetmenin kendisi de bu durumu hareketli resimlerle bir kültür ve tarih dersi olarak tanımlamış. Son filmi The Wind Rises'dan 10 yıl sonra sinemaya geri dönen anime ustası Hayao Miyazaki, yine hayal gücünün sınırlarını zorlayarak ortaya göz kamaştırıcı bir hikaye çıkartıyor. İkinci Dünya Savaşı devam ederken, annesinin trajik ölümüyle sarsılan genç Mahito, annesine çarpıcı şekilde benzerlik taşıyan yeni üvey annesi Natsuko'nun huzurlu kırsal evine Tokyo'dan gönderilir. Yeni hayatına ve çevresine uyum sağlamaya çalışırken, bu garip yeni dünya, Mahito'yu şaşırtan ve baş belası olan sürekli gri bir balıkçılın ortaya çıkmasıyla daha da tuhaf bir hale gelir. Balıkçıl ona annesinin, gizemli bir kulede hala yaşadığını söyler. Mahito hasta Natsuko'nun kuleye girdiğini görünce onu takip eder ve burada tuhaf yeni bir dünya keşfeder. Burası, Mahito'ya yardım eden sihirli genç bir kadın Himi, insanları yemek isteyen dev muhabbet kuşları ordusu ve tüm bunların hükümdarı olan Natsuko'nun büyük amcası gibi unsurlar içeren gizemli bir dünyanın da kapılarını açacaktır. İzleyiciyi kendi gerçekliğindeki bu etkileyici masala davet eden Miyazaki, muhteşem animasyonları, unutulmaz karakterleri ve kendi kuralları ile oluşturduğu hikaye anlatıcılığı ile yeniden kendine hayran bırakıyor. School of Rock, 2003 yılında Richard Linklater tarafından çekilmiş ve başrolünde Jack Black'i kariyerinin en ikonik rollerinden biri olan Dewey Finn olarak izlediğimiz eğlenceli bir komedi filmi. Film, kariyerinde şansı bir türlü yaver gitmemiş, talihsiz bir müzisyenin, prestijli özel okula yedek öğretmen olarak gitmesini konu alıyor. Alışılmadık yöntemleriyle dikkat çeken Dewey, müfredatı takip etmek yerine, yetenekli ama içe kapanık öğrencilerden oluşan sınıfı bir rock grubuna çeviriyor ve onları Battle of Bands adı verilen yarışmaya hazırlamaya karar veriyor. Öğrenciler cevherlerini keşfettikçe kendilerine olan güvenleri artarken, Dewey de onlarla birlikte büyüyor ve kişisel gelişimin önemini keşfediyor. School of Rock'ın en etkileyici yanlarından biri, müziğin ve büyük çerçevede sanatın, eğitimdeki önemli rolünün altını çizmesi. Film, seyircilere yaratıcılıkları ve tutkularını keşfetmenin ne kadar mühim olduğunu hatırlatırken; genellikle özgünlükten ziyade tektipliliğe öncelik veren katı ve ezberci eğitim sistemlerine de meydan okuyor. Jack Black'in Dewey Finn rolündeki enerjik ve eğlenceli performansı ise, filmi her yaştan izleyici için keyifli ve ilham verici bir deneyim haline getiriyor. Aynı zamanda müzikleriyle de akıllarda yer eden filmin başrol oyuncusu Black'in gerçek hayatta da bir müzisyen olduğu ve Tenacious D isimli bir müzik grubu kurduğu; öğrencilerin hepsinin ise filmde çaldıkları enstrümanları gerçek hayatta da çaldıkları biliniyor. İzleyicileri yeteneklerini keşfetmeleri ve farklı açılardan düşünmeleri konusunda teşvik eden School of Rock, müziğin ve sanatın etkili gücünü takdir eden ve keyifli vakit geçirmek isteyen tüm sinemaseverlerin izlemesi gereken türden bir film."} {"url": "https://www.soylentidergi.com/haftalik-film-kesfi-32-halloween", "text": "Sinema dünyasında yolculuk etmeye hazır mısınız? Sinema editörleri olarak, özenle seçtiğimiz 5 filmle birlikte, aksiyondan drama, bilim kurgudan romantizme kadar geniş bir yelpazede öneriler sunuyoruz. Bizimle birlikte, sinemanın büyülü dünyasında yolculuk ederken, unutulmaz bir film deneyimi yaşamanın keyfini çıkarın. Haftanın öne çıkan filmlerini takip edin ve sinema dünyasının sınırsız olanaklarına bir adım daha yaklaşın! Jordan Peele tarafından yazılan ve yönetilen Us, Get Out adlı diğer başarılı korku filmiyle tanınan Peele'in ikinci yönetmenlik denemesidir. Başrollerde Lupita Nyong'o ve Winston Duke'un bulduğunu filmin hikayesi Wilson ailesi üzerinden anlatılır.. Aile, tatil için sahil evlerine gitmeye karar verir. Ancak tatilleri bekledikleri gibi huzurlu geçmez. Geceleri evlerinin dışında garip giysili ve maskeli doppelganger benzeri kişiler tarafından saldırıya uğrarlar. Aile, bu korkunç benzerlerinin kim olduğunu ve neden kendilerine saldırdığını anlamaya çalışırken, gizem ve korku dolu bir yolculuğa çıkar. Us, aile üyelerinin kendi içsel karanlık yönleriyle de yüzleşmelerine ve olayların ardındaki sırları açığa çıkarmalarına odaklanır. Film, korku türünü ustalıkla kullanırken aynı zamanda sosyal ve psikolojik temaları da işler. Jordan Peele, Us ile Amerika'daki sınıfsal ve toplumsal eşitsizliklere, ayrımcılığa ve insan doğasının karmaşıklığına dair derin mesajlar iletmeye çalışır. Lupita Nyong'o'nun oyunculuğu ve filmdeki atmosferik gerilim, Usu izlemeye değer kılar. Jordan Peele'in yönetmenlik becerisi ve senaryosunun karmaşıklığı da dikkat çekicidir. Aşırılığı ve ilginç tarzıyla korku sinemasının son yıllardaki nevi şahsına münhasır yönetmenlerinden biri haline gelen Damien Leone imzalı film, Cadılar Bayramı gecesinde eğlenmek için dışarı çıkan iki genç kızın sadist bir palyaço tarafından terörize edilmesini konu alıyor. Takma adı Art the Clown olan bu katil palyaço, son yılların en rahatsız edici ve orijinal slasher tiplemesi olarak dikkat çekiyor. Kan ve vahşet konusunda elini korkak alıştırmayan Amerikalı yönetmen Leone, korku filmlerine düşkün sinemaseverlerin bile midesini zorlayacak gore sahnelere imza atarken kara mizah unsurlarını hikayeye eklemlemeyi de ihmal etmiyor. Leone, 2022 yılında bir slasher film için bir hayli uzun olan ekran süresi ve ilk filmden bile daha vahşi sahneleriyle gündem olan devam filmi Terrifier 2'yi izleyiciyle buluşturdu. 2024 yılında ise serinin üçüncü filminin geleceğini ve bu üçüncü filmin ilk ikisinden daha kanlı olacağını biliyoruz. Terrifier herkesin izleyebileceği ya da sevebileceği bir film değil, fakat korku sineması düşkünleri için son yılların en merak uyandırıcı yapımlarından biri olduğu su götürmez bir gerçek. Üçüncü filmde de ilk iki filmdeki ivme yakalanırsa Art the Clown'un yıllar sonra efsaneleşerek birçok ikonik slasher katili ile birlikte anılacağını görmek güç değil. Na Hong-jin'in filmi, tür olarak korkunun da yer aldığı bir janr büfesi gibidir. Fakat bu büfenin devamında gizem, suç, polisiye, kara komedi ve aile ilişkileri gibi pek çok alt tür bulunur. Tüm bunların yanında dinin, hurafelerin, ritüellerin beraberinde getirdiği motifler de vardır. Hem tarihi gerçekliklere hem de birbirinden farklı sembollere yer veren film, sizi büyülenmiş halde bırakacak. Eğer izlenmesi gereken tüm cadılar bayramı filmlerini izlediyseniz, Kore yapımı bu korku filmine mutlaka şans vermelisiniz! Bir Güney Kore gerilimi olan Door Lock, genç bir kadın olan Kyung-min'in, evinde tek başına yaşarken gizemli bir olayın içine düşmesi üzerine şekilleniyor. Bir gece evine döndüğünde, kapısının kilidinin değiştirildiğini fark eder. Daha da kötüsü, evine sürekli olarak giren birisi olduğunu düşünmektedir. Olayları araştırmaya başladıkça, geçmişteki sırlar ve trajediler gün yüzüne çıkmaya başlar. Kyung-min, evinde gizlenen gerçekleri ortaya çıkarmak için elinden geleni yaparken, aslında bu olayların bizzat kendisiyle ilgili olduğunu da keşfedecektir. Door Lock, izleyiciyi gerilim dolu bir atmosferin içine çekerek, sürükleyici bir gizem hikayesi sunuyor. F. W. Murnau'nun sessiz korku filmi Nosferatu, çıktığı 1922 yılından itibaren korku türünde silinemez bir iz bıraktı ve Alman Dışavurumculuğunun en önemli temsillerden biri olarak tarihe geçti. Dracula hikayesinin bir türevi diyebileceğimiz bu film, Max Schreck tarafından canlandırılan Graf Orlok isimli vampirin, küçük bir Alman kasabasına korku salmasını konu alıyor. Filmin korkunç atmosferi, adeta seyircinin zihnine musallat olan sinematografisi ve Schreck'in unutulmaz performansı, günümüzde hala izleyenlerin tüylerini diken diken etmeye yetiyor. ve sinema dünyasına yaptığı katkılarla efsaneleşen Nosferatu, bu Cadılar Bayramında nostaljik ve kült bir korku filmi izlemek isteyen okurlarımız için biçilmiş kaftan."} {"url": "https://www.soylentidergi.com/haftalik-film-kesfi-33", "text": "Sinema dünyasında yolculuk etmeye hazır mısınız? Sinema editörleri olarak, özenle seçtiğimiz 5 filmle birlikte, aksiyondan drama, bilim kurgudan romantizme kadar geniş bir yelpazede öneriler sunuyoruz. Bizimle birlikte, sinemanın büyülü dünyasında yolculuk ederken, unutulmaz bir film deneyimi yaşamanın keyfini çıkarın. Haftanın öne çıkan filmlerini takip edin ve sinema dünyasının sınırsız olanaklarına bir adım daha yaklaşın! 2006 yapımı bir biyografik dram ve tarihi filmi olan Marie Antoinette, Sofia Coppola tarafından yazılıp yönetilmiş Fransız Kraliçesi Marie Antoinette'in hayatını ve dönemini anlatmaktadır. Başrolü Kirsten Dunst üstlenmektedir ve Marie Antoinette'i canlandırır. Hikaye, Marie Antoinette'in genç yaşta Avusturya'dan Fransız tahtına evlendiği dönemde başlar. Marie Antoinette, XV. Louis ile evlenir ve Fransa Kraliçesi olur. Ancak bu yeni rol, onun hayatının zorluğunu ve saraydaki çalkantılı politik atmosferi beraberinde getirir. Film, Marie Antoinette'in özel hayatına ve saraydaki yaşamına odaklanır. Onun giyim tarzı, parti verme yeteneği ve genç yaşta kraliçe olmasının getirdiği baskılar üzerine durulur. Ayrıca dönemin siyasi ve sosyal dinamikleri de filmde yansıtılmaktadır. Marie Antoinette, klasik bir kostüm draması olmaktan ziyade, kraliçenin gençliği ve yaşam tarzına odaklanan daha modern bir yaklaşım benimser. Film, 18. yüzyıl Fransası'nın büyüleyici atmosferini ve müziğini başarıyla yansıtır. Eğer tarihsel dramaları ve Fransız Monarşisi dönemini merak ediyorsanız, Marie Antoinette sıradışı bir bakış sunar. Film, kraliçenin yaşamını ve döneminin sosyal baskılarını etkileyici bir şekilde anlatır. II. Dünya Savaşı'ndan bu yana yaşanan en büyük insan kıyımlarından Srebrenitsa Soykırımına odaklanan film, toplu katliamın gerçekleşmesine saatler kala, İngilizcesi iyi olduğu için Sırbistan ve Birleşmiş Milletler arasındaki müzakerelerde çevirmenlik görevini üstlenmek durumunda kalan Bosnalı öğretmen Aida'yı merkeze alıyor. Bosnalı yönetmen Jasmila Zbanic'in imzasını taşıyan Quo Vadis, Aida? , seyirciyi 1995 yılının Bosna'sına götürerek Srebrenitsa halkının çaresizliğini hissetmeye davet ediyor. Film boyunca Birleşmiş Milletler'in sığınma kampında ölümle yaşam arasında sıkışan binlerce Bosnalıdan biri olan Aida'nın iki oğlunu ve kocasını kurtarma mücadelesini izliyoruz. Quo Vadis, Aida?, yakın geçmişin en sarsıcı insanlık dramlarından birini yakından gözlemlemeye çağırarak hazmetmesi zor bir hikayeyi beyaz perdeye taşıyor. Ayrıca film, BM'nin soykırımdaki konumu ve soykırımın arkasındaki kirli bürokratik süreçler hakkında da fikir veriyor. Atonement, 1935 yılında Tallis ailesinin İngiltere'deki malikanesinde başlıyor. Ailenin en büyük oğlu Leon, evi ziyarete gelmeye karar verir ve ev halkı onun gelişi için telaşlı bir hazırlık içine girer. Ancak tüm bu kargaşa içinde, Leon'un küçük kız kardeşi Cecilia ve hizmetçinin oğlu Robbie, yıllar sonra birbirlerini beklenmedik bir karşılıklı çekimin ortasında bulurlar. Cecilia'nın yazar olmayı hedefleyen 13 yaşındaki kız kardeşi Briony ise bu kıvılcıma zarar verecek bir hamle yapar ve herkesin hayatı bir anda değişir. Joe Wright'ın yönettiği Atonement, Ian McEwan'ın romanından uyarlanan ve üç farklı dönemde geçen muhteşem bir dönem dramı sunar. Film aşkı, sınıfı, savaşı, yalanları ve hikaye anlatma eyleminin kendisini araştırıyor. Atonement, kaderin müdahale ederek gidişatı sonsuza dek değiştirdiği kritik anları canlandırıyor. Robbie ve Cecelia'nın aşk hikayesi acı-tatlı ve dokunaklıdır. Hikaye boyunca kaçırılan şanslara ve kaderin acımasız dönüm noktalarına tanıklık ederiz. İkilinin yaşadıkları her an oldukça tutkulu ve yürek parçalayıcıdır. Büyük bir bütünlük, tutku ve cesaret örneği olan, Pakistan'lı yönetmen Saim Sadiq'in ilk uzun metrajı Joyland, şehirdeki baskıcı ve ataerkil bir evin içinden, transseksüel bir baş dansçısı olan tiyatronun içine doğru yolculuk ettiriyor. Cannes Film Festivali'ne seçilen ilk Pakistanlı yapım olmasıyla dikkat çeken filmde, baş karakter karısı Mumtaz ile yaşayan Haider. Haider işsizdir, Mumtaz ise gelinler için makyöz olarak çalışmaktadır. Bu düzen ailenin bağnaz patriği tarafından hoş karşılanmaz ve bunun üzerine Haider, bir arkadaşı vesilesi ile erotik bir tiyatroda, Biba isimli gösterişli bir trans kadının yedek dansçısı olarak işe girer ve zaman geçtikçe ikili arasında başka duygular gelişmeye başlar. Ancak bu lirik drama tam olarak bundan ibaret değil. Çoklu kesişen anlatılarıyla, merkezi teması olan insan bireyselliğinin geleneksel bir toplum tarafından baskılanması konusuna göze parmak sokmadan değiniyor. Seyirciyi öğütlerin içine sürüklemeden vicdanını sorgulatan ve melankolik bir anlatıma sahip olan Joyland, patriyarka ve queer ilişkiler üzerine yazılmış katmanlı bir deneme. John Huston tarafından 1948'de çekilen Sierra Madre Hazineleri, Meksika'nın vahşi doğasını arka planına alarak; hırs, açgözlülük ve insan doğasına ilişkin klasikleşmiş bir hikaye sunuyor. Film, Humphrey Bogart ve Tim Holt tarafından canlandırılan Fred C. Dobbs ve Bob Curtin isimli iki Amerikalının, Howard ile işbirliği yaparak Sierra Madre dağlarında altın aramalarını konu alıyor. Doğanın çetin şartlarında iyice yıpranan karakterler bir süre sonra açgözlülüklerinin kurbanı oluyor ve film bu temalar üzerinden insan doğasının karanlık yönlerini irdeliyor. Sierra Madre Hazineleri, zenginliğin gücü ve bunun insan ilişkileri üzerinde yaratabileceği zarara dikkat çeken bir hikaye olmanın yanı sıra karakter gelişimleriyle de öne çıkıyor. Özellikle Humphrey Bogart, gittikçe paranoyaklaşan Dobbs karakteriyle kariyerinin en başarılı performanslarından birine imza atıyor. Aynı zamanda filmin yönetmeni John Huston'ın babası olan Walter Huston ise filme derinlik katan ağırbaşlı Howard rolündeki performansıyla Oscar ödülüne layık görülüyor. Stüdyoda çekilen filmlerin oldukça revaçta olduğu Hollywood'un Altın Dönemine denk gelen film, Meksika'da gerçek lokasyonda çekilmesiyle de dikkat çekiyor. Etiğin kırılganlığını ve kontrolsüz hırsın tehlikelerini hatırlatan Sierra Madre Hazineleri, klasik sinema hayranları başta olmak üzere, insan doğası hakkında düşündürücü yorumlar yapan filmleri seven herkesin izlemesi gereken türden bir yapım."} {"url": "https://www.soylentidergi.com/haftalik-film-kesfi-34", "text": "Sinema dünyasında yolculuk etmeye hazır mısınız? Sinema editörleri olarak, özenle seçtiğimiz 5 filmle birlikte, aksiyondan drama, bilim kurgudan romantizme kadar geniş bir yelpazede öneriler sunuyoruz. Bizimle birlikte, sinemanın büyülü dünyasında yolculuk ederken, unutulmaz bir film deneyimi yaşamanın keyfini çıkarın. Haftanın öne çıkan filmlerini takip edin ve sinema dünyasının sınırsız olanaklarına bir adım daha yaklaşın! Confessions of a Shopaholic, 2009 yapımı bir romantik komedi filmidir. P. J. Hogan tarafından yönetilen film, Sophie Kinsella'nın aynı adlı popüler romanına dayanmaktadır. Film, alışveriş tutkunu bir kadının finansal zorluklarla başa çıkma çabalarını konu alır. Rebecca Bloomwood adındaki genç kadın, alışveriş yapmayı ve modaya olan düşkünlüğü nedeniyle sürekli mali sorunlarla karşı karşıyadır. Bir moda dergisinde çalışmak isteyen Rebecca, finans gazetesinde bir iş bulur. Ancak finans gazetesiyle modaya olan ilgisi çatışmaya girer. Rebecca, gazetede başarılı olmaya çalışırken, aynı zamanda borçlarını kapatmaya ve finansal düzenini sağlamaya çalışır. Ancak bu süreçte kendi içsel çatışmaları ve romantik ilişkileriyle de uğraşmak zorunda kalır. Luke Brandon adında zengin bir girişimciyle tanıştığında, hayatı daha da karmaşık bir hal alır. Confessions of a Shopaholic, alışveriş tutkusunu ve tüketim kültürünü hicveden eğlenceli bir tonu benimser. Film, aynı zamanda karakterin kendi içsel gelişimi, arkadaşlık ve aşk üzerinden öğrendikleri üzerine odaklanır. The Life of David Gale, Teksas'ta idam karşıtı bir aktivist olan felsefe profesörü David Gale'i merkeze alıyor. Kevin Spacey tarafından ustalıkla canlandırılan David Gale, işlemediği bir suçtan ötürü hapse düşünce Bitsey Bloom adında bir gazeteci David Gale ile röportaj yapmaya başlıyor. Röportajların ışığında, heyecan dolu flashbackler ile hikayenin bulanık noktaları yavaş yavaş berraklaşıyor. Yönetmen koltuğunda Alan Parker'ın oturduğu film, tıpkı içinde barındırdığı karakterler gibi idam karşıtlığı fikrini tutkuyla savunmayı başarıyor. Lineer ilerlemeyen zaman akışı filmin heyecanını yükseltirken hem dram hem de gerilim seviyesinin yüksek olduğu bir hikaye ortaya çıkıyor. Kevin Spacey, Laura Linney ve Kate Winslet üçlüsünün usta oyunculukları ve dinamik temposu ile seyir zevkini arşa çıkaran film, sırtını yasladığı idam karşıtlığı fikrini güçlü argümanlarla savunarak anlatısını katmanlı bir hale getiriyor. Gilmore Girls'de gönülleri fetheden Jess'i canlandıran Milo Ventimiglia, bu kez karşımıza Formula 1 yarış arabası sürücüsü olmayı hayal eden Denny Swift karakteri ile karşımıza çıkıyor. Denny, Enzo Ferrari'nin adını verdiği bir Golden Retriever yavrusu evlat ediniyor. Denny'nin yaşadığı tüm hikaye ise Enzo adlı bu köpek tarafından aktarılıyor. En büyük hayali bir insan olmak olan Enzo, izleyiciye insan olmanın unuttuğumuz taraflarını hatırlatıyor. Film boyunca Enzo, kaybetmekten korktuğumuz için yarışmamamızın yalnızca onursuzluk olacağı gibi nasıl iyi ve ciddi yaşanacağına dair felsefi birçok öğüt veriyor. Garth Stein'ın çok satanlar listesinde olan kitabı, 2019'da Simon Curtis tarafından beyazperdeye uyarlandı. Kitabı okuyan çoğu kişinin hemfikir olduğu nokta ise, film uyarlamasının daha iyi olduğuydu. Güçlü bir oyuncu kadrosu, olumlu mesajlar, tatlı bir hikaye ile kitaptan daha iyi olan bir uyarlama ise, bu günlerde gerçekten de nadir görülen bir şey. Eğer bir şeyler hissetmek istiyorsanız, izlemeniz gereken en doğru film bu olacaktır! Ferzan Özpetek imzalı 3 farklı hikayeden oluşan bu 3 kısa film, İstanbul'un sokaklarıyla, İstanbul'un hüznüyle, İstanbul'un hayatlarıyla bezeli. Lokal olmasına rağmen global bir anlatım tarzını benimseyen Özpetek, Türk rakı sofralarına ve o sofraların sarmaladığı insanlara odaklanıyor. İstanbul'un rakı sofrası kültürüne, o masalar etrafında süren sohbetlere, gülen ağlayan, neşelenen hüzünlenen, hayatı paylaşan insanlara tanıklık ediyoruz. Başrolünü Ahsen Eroğlu'nun üstlendiği Meze'de, nikah masasında terk edilen bir gelin, sevdikleri ve lezzetli mezelerin olduğu bir masada hayal kırıklığının üstesinden gelmeye çalışıyor. Müzik'te, iş hayatında sorunlarla debelenen bir adam, çocukluğundan kalan basit bir anının, bir başkasının hayatını nasıl etkilediği ile yüzleşiyor. Üçlemenin sonuncusu Muhabbet'te ise, İtalya sokaklarından İstanbul sokaklarına uzanan bir hikaye izliyoruz. Doğduğu şehirden uzağa taşınan bir adam, yitip giden aşkları, yitip giden ailesi ile bir rakı sofrasında buluşuyor. Serra Yılmaz, Ayta Sözeri, Nezaket Erden, Aslı İnandık, Yiğit Kirazcı, Kubilay Aka, Süreyya Güzel gibi birbirinden kıymetli isimleri bir araya toplayan İstanbul Üçlemesi'nin her biri 22 dakikadan oluşuyor. aksiyon filmi. Film, Fransa gizli teşkilat ajanı Beaumont'nun, işlemediği bir suç yüzünden iftiraya uğramasını ve ceza almasını; bunun sonucunda Paris'e geri dönerek ismini temizlemek ve kendisine bu tezgahı kuranlardan intikam almak için karıştığı maceraları konu alıyor. Beaumont'nun yaptığı işteki istisnai yeteneği, kararlılığı ve becerikliliği, izleyici açısından seyir zevki yüksek, heyecan verici bir sinema deneyimine dönüşüyor. karmaşıklıklarının ve politik tarafının da üzerinde durması. Film, bir suikastçi olmasına rağmen, sadakat ve onur gibi kavramlara çok büyük önem atfeden bir karakter tablosu çiziyor. Elbette bu noktada Jean-Paul Belmondo'nun Josselin Beaumont rolünde sergilediği karizmatik ve seyircinin ilgisini cezbeden performansının altını çizmekte yarar var. Bunlara ek olarak Le Professionnel, tamamı ustalıkla kurgulanmış, heyecan verici araba kovalamacaları ve çarpıcı çatışmalar da dahil olmak üzere, yüksek oktanlı aksiyon sahneleriyle de öne çıkıyor. Casusluk dünyasındaki entrikalara ve ahlaki sistemlere dair düşündürücü bir bakış sunan yapım; sadece heyecan verici bir aksiyon filmi olmatan öte, aynı zamanda sadakat, ihanet ve adalet gibi temaları ele alan, karakter odaklı bir hikaye. Fransa'nın en ünlü aktörlerinden biri olan Jean-Paul Belmondo'nun adını sinema tarihinde bir kez daha perçinlemesine vesile olan Le Professionnel, hem Fransız sinemasına ilgi duyan hem de aksiyon filmlerinden hoşlanan tüm okurlarımızın izlemesi gereken türden bir klasik."} {"url": "https://www.soylentidergi.com/haftalik-frekans-14", "text": "Söylenti dergi tarafından sürdürülen haftalık serimizde, müzik editörleri sizler için birbirinden farklı önerilerde bulundu. Bu haftanın şarkıcısı, şarkısı, albümü ve müzik videosunda neler seçilmiş hep birlikte bakalım! Londra'dan tüm dünyaya sesini duyuran, son zamanların yükselen sesi Emir Taha'yı sizler için seçtik. R&B ve Anadolu'ya has tınıların birleşimiyle dinleyenlerin karşısına çıkan Taha, Batı'nın müzik ögelerini Anadolu'nun geleneksel unsurları ile başarılı bir şekilde bir araya getiriyor. Bu duruma örnek olarak, Emir Taha'nın Kalp Çare Arar şarkısında kulağımıza çalınan bağlama detayını verebiliriz. Farklı kültürleri şarkılarına dahil edebilmek için o kültürün dilinden yararlanan Taha, bir kültürün dilini bilip kullanmanın o kültürü özümsemek için bir ön koşul olarak görüyor. Yeni neslin öne çıkan isimlerinden Emir Taha, daha uzun yıllar adından sıkça söz ettirecek gibi görünüyor. Haftanın şarkısı, keyifli bir geri dönüşe imza atan Dua Lipa'nın Houdini oldu! Henüz yeni yayımlanmasına rağmen bir sanat eseri olarak nitelendirilen şarkı, Lipa'nın kariyerini renklendiren diskovari bir şarkı olarak çıkıyor karşımıza. Dua Lipa'nın 2017'den beri sadece müziği ile değil başka başarılarıyla da müzik ve magazin dünyasında gündemde kalmayı başardığını düşününce, bu şarkıya gelebilecek olan eleştirilere Lipa şimdiden hazırlıklı olmalı. Bir röportajında, kötü eleştirilerden etkilenmemek için adeta kişinin çelikten yapılmış olması gerektiğine değinen Lipa, çelikten yapılma yeni kişiliğiyle tekrardan sahnede! Lafı daha fazla uzatmadan sizleri Houdini ile baş başa bırakıyoruz. 2015'te yayımlanan video klibiyle müzik dünyasında adeta çığır açan Stromae, akıllıca kullandığı kelime oyunlarıyla bilinir. Şarkının ismi dilimizde ne zaman? anlamına gelse de Fransızca okunuşu, kanser ile benzerlik taşımaktadır. Bu benzerlik, şarkının sözlerine de ustalıkla işlendiğinde, yapılan kelime oyununun ağırlığını hissetmek kaçınılmaz oluyor. quand c'est ? müzik videosu Rolling Stone tarafından 2015'in en iyi on müzik videosu arasında gösterilmiştir. Şarkının sözleri yeterince ağır, fakat bu sözleri müzik videosu eşliğinde dinlerseniz içinize yerleşen ve yutkunmanızı engelleyen yumruyu fark edeceksinizdir. Son olarak, haftanın albümü olarak seçimimiz, Hooverphonic'ten With Orchestra Live oldu. Birçok türün karışımı olarak karşımıza çıkan Hooverphonic'in ilk ve tek canlı albümüdür. 2012 yılında yayımlanan albüm, grubun on beş yılı aşan kariyerleri boyunca söylenen en iyi şarkıları yeniden derledi."} {"url": "https://www.soylentidergi.com/haftalik-frekans-15", "text": "Söylenti dergi müzik ekibi tarafından titizlikle hazırlanan Frekans serimizin yeni yazısında sizlere, yerli müzik piyasasından birbirinden güzel dört öneride bulunduk. Yeni bir haftaya merhaba derken bizlere eşlik edecek olan şarkıcı, şarkı, albüm ve müzik videosu hangisi, hep birlikte bakalım. Soğuk, yağmurlu hatta yer yer karla başladığımız yeni haftada, içinizi ısıtacak bir öneriyle geldik: Güneş! 2020'de yayımladığı single DUA ile adeta piyasayı yerinden oynatan şarkıcımız, hızını hiç kesmeden yükselmeye devam ediyor. Mavi, UZI, Aksan, Motive ve daha birçok sanatçıyla gerçekleştirdiği düetleriyle tanınırlığını artırdı. 17 Kasım 2023'te yeni albümü POP ile kendini hatırlatan Güneş'in müzik dünyasında gerçekleştireceği daha çok başarıları var. Müzisyen kimliğiyle Khontkar olarak bilinen ünlü İzmirli Türk rapçi Onur Dinç, 2008 yılından beri hip-hop temelli şarkılarını üretmektedir. En son 2021 yılında PLA4: THE VISION isimli albümüyle kulaklarımızın pasını silip Türkçe rap müziğini şahlandıran Khontkar, 3 Kasım 2023'te PEMBE isimli yeni albümüyle sessizliğini bozarak dinleyicilerini sevindirdi. Renkli saçlarına veda edip yepyeni tarzıyla bizleri selamlayan Khontkar, öncesinde hayranlarını daha fazla yeni albümü için meraklandırmadan 13 Ekim'de HAM parçasıyla geri döndüğünün sinyallerini vermişti. Yeni albümünün adı için ise eskiden benimsediği renkli tarzını bir metafor olarak kullanan Khontkar, albümünün açılış şarkısı KAMBER ile de geçmişine gönderme yapmakta. Lafı daha fazla dolandırmadan sizlere Khontkar'ın yeni tarzıyla özdeşleşmiş albümün ilk parçası KAMBERi öneriyoruz. Kutay Soyocak ve Taner Yücel ikilisinin ortak projesi Jakuzi, ülkemizde patlak veren synth-pop türünün yayılmasında önemli bir gruptur. Bu haftanın videosu olarak seçtiğimiz Merasim ise 2015 yılında, grup henüz kendilerine Jakuzi demeden önce kaydetmiş oldukları ilk parçalardan biridir. Animasyon müzik videosunda imza, Fatih Öztürk'e ait. Soğuk bir kış günüyle açılış yaptığımız siyah-beyaz klip, adım adım eve yaklaşmasıyla izleyenleri evin içerisine davet ediyor. Karın beyazlığı ile dışarısı ne kadar masum görünüyorsa içerisi de bir o kadar kasvetli ve günahkar görünmekte. İki kişi karşılıyor bizleri, bir merasimin ortasındalar; ortak oluyoruz merasime. Artık yerim yok bu merasimde desek de kelimelerden çok duyguların konuştuğu bu şarkıda, merasimden alıkoyamıyoruz kendimizi. Can Ozan'ın Kasım 2022'de yayımlanan albümü Aşkın bu sarhoşluğu, dinleyenlere aşkın kısa bir tarifini veriyor. Deniz Tekin, Billur Battal ve BARÇIN iş birliklerinin yer aldığı albümde; aşkın birden fazla yüzünü dinlemeniz mümkün. Aşk; güzellikleri kucakladığı kadar içerisinde üzüntüyü de barındırır. Aynı şarkıların isimleri gibi kimi zaman nefesiniz kesilir, kimi zamansa bir bakmışsınız ki bambaşka bir insan olmuşsunuz. Aşkın kollarında dans edenlere bu haftaki önerimiz, işte Aşkın bu sarhoşluğu albümü oluyor. Frekans'ın her hafta güncellenen, birbirinden farklı şarkıların yer aldığı Spotify çalma listemize göz atmayı unutmayın!"} {"url": "https://www.soylentidergi.com/hakan-bicakci-modern-zaman-kabuslari", "text": "Modern çağ beraberinde modern problemleri de getirdi. Gelişen teknoloji ve sonu gelmeyen değişimlerin ortasında sıkışmış bir tür olan insan, çoğu zaman bu dijital kabusun etkilerini fark edemedi. Bu durumda, tüm bu gerçekliğin okuyucuya yansıması, yazarların acımasız kalemleri sayesinde gerçekleşti. Çağdaş Türk Edebiyatı'nın başarılı ismi Hakan Bıçakcı, yazdıkları ile okuyucuya gerilim dolu bir gerçeklik vaat etmekteydi. 1978 yılında İstanbul'da doğan Hakan Bıçakcı'nın süslü yazarlık hayalleri yoktu. Bilkent Üniversitesi'ndeki İktisat eğitimini tamamladıktan sonra içinde birikenleri yazıya dökmek istedi ve böylelikle çağdaş edebiyatın önemli bir ismi haline geleceği yazarlık yolculuğuna ilk adımını attı. Gerilim ve psikoloji temalarını birbiriyle çok iyi harmanlayan yazarın kitaplarını diğerlerinden ayıran şey, karakterlerinin benzerliği ve bu karakterlerin okuyucuyla özdeşleşebilecek modern zaman problemleriydi. Tekinsiz ortamlar yaratmaktan çekinmeyen Bıçakcı, karakterlerini bir çelişkiler yumağı olarak tanımlıyor ve insanın kusurlarının ne kadar belirgin olduğunu okuyucuya gösteriyordu. Kentsel yalnızlığın hakim olduğu ortamlarda karakterler kendini sıkışmış ve ortada kalmış hissediyordu. Bu sıkışmışlık sonrasında da kendine yabancılaşma gibi psikolojik sorunların görüldüğü gözlemlenmişti. Tüm bu karanlık ortamın aksine karakterler aynı zamanda mizahı kullanarak yazılanların gerçekliğini pekiştirdi. Rüyaların nerede bitip gerçekliğin ne zaman başladığının asla bilinmeyeceği problemi bu sefer Rüya Günlüğü romanının baş karakteri Haluk'a huzursuzluk vermekteydi. Her gece başka birisinin rüyalarını gören Haluk, başkasının hayatına izinsiz bir şekilde dahil olmanın mahcubiyetini yaşasa da bu hayata kendini kaptırmaktan da geri durmadı. Tüm bu olaylar gerçeklik algısıyla birlikte aklının da yitimi ile son bulacaktı. İnsan benliği; hayat boyunca yapılan hatalar, verilen kararlar, pişmanlıklar ve seçimler sayesinde inşa edilen bir olgu. Yavaş yavaş inşa edilen bu olgunun tüm unsurları bir gecede tamamen yok olsaydı geriye insana ait ne kalırdı? Boş Zaman romanının ana karakteri Harun bir sabah uyandığında zihninin bembeyaz bir kağıt kadar boş olduğunu fark etti. Hafızası olmayan bir insanın her hayata dahil olabileceği gerçeği, karakterin kimlik inşası esnasında bocalamasına sebep oldu. Apartman Boşluğu romanında ise yüzyıllar boyu insanlığa musallat olmuş bir başka problem işleniyor: üretme sancısı. Bir barda, senelerce başka grupların coverlarını çalarak onların gölgesinde kalan Arif, gölgeyi yaratan kişi olmak için yola çıktı. İşten ayrılmış, yeni eve taşınmış, tüm odağını yeni besteler yapmaya yöneltmişti. Fakat bir anda kendisini bu üretim aşamasının dışında buldu. Anlatıcının sürekli değiştiği ve olayların iki farklı taraftan da aktarıldığı bu romanda sanatçının üretim sürecindeki kişilik bölünmesine varan psikolojik sorunlarına tanık olunuyor. Olmak istenen yer ile olunan yer arasında kapanmayacak kadar büyük bir fark olduğunda, akıl sağlığını korumak ne denli mümkündür? Karanlık Oda romanında modern zamanın insana dayattığı sanattan yoksun ve tektipleşmiş meslek anlayışının sancılarına tanık olunuyor. Dünyaca ünlü bir fotoğrafçı olmak isterken kendini sabahtan akşama dek vesikalık çekip fotoğraf basan biri olarak bulan ana karakterin rüya mı yoksa gerçek mi olduğu anlaşılmayan yolculuğu, okuyucuya kabus dolu bir deneyim sunmakta. Tüketim odaklı toplumun; diğerlerine göre önemsiz, kendine göre en önemli ferdi Doğa. Diğer Bıçakcı kitaplarının aksine Doğa Tarihi'nin ana karakteri kadın. Hem de her zaman en iyi olma takıntısına sahip olan bir kadın. Plazaların gri ve soğuk ortamında hep ilgi odağı olmak isteyen Doğa, modern toplumun insana ve özellikle kadına dayattığı her şeyi tek tek yerine getirmek zorundaydı. Dünyanın merkezinde kendisi olmalı, her şey onun için gerçekleşmeliydi. Histeriye doğru ilerleyen bu yolda dijital kabustan uyanıp eskiye dönüp dönmemek ise yine kendi elindeydi. Değişim, modern dünyanın karşı koyamadığı bir gerçek fakat bu değişim yıkıcı bir hızda gerçekleştiğinde dünyayı, içinde bulunan insanlarıyla birlikte tüketmeye başladı. Günümüz metropollerinin uğraşmak zorunda olduğu kentsel dönüşüm problemi, Uyku Sersemi romanının ana konusunu oluşturuyor. Gelecek nesillere miras bırakmak üzere bir İstanbul rehberi hazırlamaya çalışan ana karakter, listelediği mekanların her geçen gün kentsel dönüşüme yenik düşerek yok olduğu gerçeğiyle yüzleşmek zorunda kaldı. Tektipleşme, toplumsal bellek kaybı ve kimliksizleşme konularının ele alındığı roman metropol insanının gündelik kabuslarına odaklandı. Ne izlememiz, ne okumamız ve ne düşünmemiz gerektiğine kendimizin değil de başkalarının karar verdiği bir dünyada yaşamak, okuyucuya distopik bir kabus gibi gelse de edebiyatta ve sinemada uygulanan sansürler bu kabusların gerçek olduğunun bir kanıtıydı. Silinmiş Sahneler romanında ise okuyucu, ünlü bir yönetmen olmak isterken kendini yönetmenlerin çektiği sahneleri sansürlerken bulan karakterin kabuslarına tanık oluyor. Günümüz yasaklarına bir eleştiri niteliğinde olan romanda, sansürlenen sahnelerin kabusa dönüşmesiyle birlikte gerçeklik algısının da yitirildiği görülüyor. Tüm bu karanlık romanların yanı sıra Bıçakcı'nın asıl tanınmasını sağlayan unsur, çeşitli mecralarda yazdığı öyküler oldu. Kolektif öykü derlemelerinde ve dergilerde kendine yer edinen yazar, sonrasında bu öyküleri belirli bir başlık altında kitaplaştırdı. - Bir Yaz Gecesi Kabusu (2005) - Ben Tek Siz Hepiniz (2011) - Hikayede Büyük Boşluklar Var (2015) - Normal Nefes Almaya Devam Edin (2019) Aynı zamanda Otel Paranoya isimli resimli öyküsü ve İki Rüya Dokuz Gerçek isimli resimli novellası İletişim Yayınları tarafından yayımlandı. Ben Tek Siz Hepiniz'de yer alan Karanlık isimli öyküsünden uyarlanan kısa film, 59. Altın Portakal Film Festivali tarafından en iyi kısa film ödülüne layık görüldü. Normal Nefes Almaya Devam Edin ise Cevdet Kudret Edebiyat Ödülleri'nin 2020 yılındaki kazananı oldu. Sinemaya, müziğe ve edebiyata olan tutkusu her yazdığı kitapta belli olan yazarın, kendisinin hazırlayıp sunduğu İstanbul Turu isimli bir podcast'i de bulunuyor. Okudukları, dinledikleri ve izlediklerinden ilham almaya devam eden Bıçakcı, biz okurlara yeni kabuslar vermek için yazmaya halen devam ediyor. Hakan Bıçakcı'nın podcastini dinlemek isterseniz linki sizin için aşağıya bırakıyoruz. Keyifli dinlemeler!"} {"url": "https://www.soylentidergi.com/hakan-gunday-normal-olamayanlarin-kalemi", "text": "Türkiye'de yeraltı edebiyatının önde gelen isimlerinden Hakan Günday, 29 Mayıs 1976'da Rodos'ta doğdu. İçindeki yazarlık tutkusunu üniversitedeyken keşfetti. 2000 yılında yayımlanan ilk romanı Kinyas ve Kayra ile kendine bir kitle oluşturdu. Kitapları çeşitli dillere çevrilen Günday, romanları ile çeşitli ödüllerin sahibi oldu. Hakan Günday'ın eserlerinin yeraltı edebiyatı başlığında sayılmasının nedeni, onun şüphesiz romanlarında cinsellik, taciz, şiddet, cinayet, uyuşturucu gibi hayatın dışına itilmiş konuları ele almasıdır. Argo ve küfür dolu unsurlar içeren romanlarında yalnızlık vurgusu, kahramanların en temelinde yatan duygudur. Günday'ın roman kahramanlarında yalnızlığa ek olarak göze çarpan diğer duygular; hiçbir yere ait hissedememe, toplumdan uzaklaşma, yabancılaşma, yalnızlık, ahlak kurallarına karşı çıkma ve şiddete olan eğilimdir. Türkiye'nin ilk yeraltı romanı kabul edilen Kinyas ve Kayra'da dünyanın birçok yerini gezen dört arkadaşın hiçbir yere kendilerini ait hissedememesi, şiddete olan meyilleri ve isyankar yaşam maceraları anlatılır. Zargana'da evlatlık olduğunu öğrenen kahraman evden kaçar, devamında yaşadığı olaylar yüzünden kendisini bir hiç gibi hisseder. Az romanında Derda ve Derda olarak benzer adlı biri erkek biri kadın iki karakterin şiddet, uyuşturucu ve cinayet dolu yaşamlarına değinir. Günday, 2011 yılında Az ile Türkiye'de Dünya Kitap Yılın En İyi Telif Romanı Ödülü'nü almıştır. Malafa romanı ile turizm ve kuyumculuk dünyasını eleştirmiş, 17. Uluslararası İstanbul Tiyatro Festivali için oyunlaştırmıştır. Bir başka eseri olan Ziyan ise Cumhurbaşkanı Mustafa Kemal Paşa'ya İzmir'de yapılması planlanan suikastın tetikçileri arasında yer alan ve idamla yargılanan Ziya Hurşit ile yüzleşme niteliğinde kaleme aldığı askerlik konulu bir romandır. Atatürk'ün anlatıldığı kısımlar Cumhuriyet dönemine denk düşer. O sıkıntı ve bunalım dolu günlerde ne kadar ihanete uğramış olsa da atamızın Türk milleti için mücadele etmeyi bırakmayışı Günday tarafından empati yoluyla okura sunulur. Okurunu ters köşe yaparak noktaladığı Ziyan, 2009 yılında Türk-Fransız Edebiyat Ödülü'nü almaya layık görülmüştür. Çürümüştü Derda. Bir gecede. Çürüyüp kurumuştu. Fuhuştan uyuşturucuya, insan kaçakçılığından cinayete; Günday'ın romanları birçok karanlık unsuru bir arada barındırır. Yeraltı edebiyatında güzel başarılara imza atan Günday'ın mülteci sorununu ele aldığı Daha romanı, Encore adıyla Fransızcaya çevrilerek Fransa'nın önemli edebiyat ödüllerinden olan En İyi Yabancı Roman Ödülü'nü almıştır. İlerleyen süreçte bu roman, Onur Saylak tarafından sinema filmine uyarlanmıştır. 2018 yılında IMDB listesinde dünyada en iyi 40 dizi arasına girmiş olan Şahsiyet dizisinin ve Müslüm Gürses'in hayatını anlatan Müslüm filminin senaristliğini Hakan Günday üstlenmiştir. 2021'de çıkan Zamir romanı ile Daha'dan sonra bir kez daha mülteci sorununu ele almıştır. 2022 yılında ise Almanya'nın saygın ödüllerinden Uluslararası Hermann Hesse Ödülü'nü çevirmeni Sabine Adatepe ile almaya kazanmıştır. Yeraltı edebiyatının önemli kalemlerinden Hakan Günday, okuyucuyu zaman zaman felsefi aforizmaları ile olayın akışından koparmayı sever. Bunu; zeki, başarılı bir eğitime sahip ama geleneksel olarak belli bir saygınlığa erişememiş karakterler ile yapar. Toplumdaki aksaklıklara tepki ve eleştiri içeren eserler kaleme almayı benimsemiştir. Eserlerinde erkek karakterlere çok yer veren yazar, kadınlara olayın seyrini değiştirecek roller verse de onları genelde ikinci plana koyar. Kadınlar genellikle aşık olunan kişi vasfındayken erkekler normal olamayan karakterler olarak kurgulanır. Toplumun kabullerine uymayan, aidiyet duygularını yitirmiş, dünyaya tutunma konusunda isteksiz ama yaşamaktan vazgeçemeyen kişilerin hislerini en derinlerimizde hissettirir."} {"url": "https://www.soylentidergi.com/hakan-gunday-romanlarinda-bir-karakter-bin-yasam", "text": "23 yaşındayken yazarlığa ilk adımını, üniversite yıllarında bir kahveye gidip yazmaya başlayarak atmıştır. Yedi nüshada çoğalttığı Kinyas ve Kayra romanını yayınevlerine bırakmış, üç yayınevinden red yanıtı gelirken diğer üç yayınevi herhangi bir dönüt sağlamamıştır. Om Yayınevi editörü Nevzat Çelik'in romanı kabul etmesinin ardından kitap basılmıştır. Yazılarını çalakalem tekniğiyle yazdığını söyleyen Günday, Romanlarını nasıl yazıyor? sorusuna şöyle cevap oluşturur: ''Bir an önce yazıp kurtulma tekniğini uyguluyorum. Koşarak, nefes nefese, geriye bakmadan. Dalgayı yakalamış sörfçü gibi. Düşmeden önce en iyi hamleleri yapmak gerekiyor. Galiba bunun Türkçesi, çalakalem tekniği. Bu cümlelerin ardından sözlerine, kitapları basıldıktan sonra genellikle okumadığını söyleyerek devam eden Günday, sürekli değişen düşüncelerimiz karşısında, yazdığı yazılar ışığında ve sanata ilişkin: Bir süre sonra bir sabah uyanıp orada öyle değil de, şöyle yapsam daha iyi olurdu diyebiliyorsunuz. Bu zaten işin güzelliği... Hiçbir zaman bitmemiş işler bunlar. Sanatın ürünü bu. Sanat ürünü kusurlu ve bitmemiş bir iş! ifadelerini kullanmıştır. Romanlar, konuları itibariyle cinsellik, şiddet, hırsızlık, cinayet gibi mevcut olduğumuz düzenin, hoşnut olmadığımız kısımlarını içermektedir. Kitabın ilk sayfalarını araladığımızda ana karakterin bu konular üzerine karakterize edilmiş olduğunu ve günümüz dünyasında rastladığımız veya rastlamadığımız kişilerin, roman içerisinde yerini aldığını görüyoruz. Aslında her ana karakter, kendi dünyasına gömülmüş, kabuğunun dışına taşmamış, var olan düzeni eleştirmenin yanında kendinden de ekseriyetle tiksinen bir karakter olmuştur. Karakterler, modernize edilmiş hayatta kendilerini yalnız, toplum dışına taşmış, var olan kurallardan dolayı sıkışmış hissetmiştir. Yaşama tutunmak için isteksiz ama yaşamaktan da vazgeçmedikleri bu iki tezat duyguyu hissetmelerinin yanında, bol küfrün hakim olduğu, felsefi yönü ağır basan yapılarıyla içimize işleyen karakterler, belki de bize kendimizi bulmamıza felsefi perspektif ışığında zemin oluşturmuştur. Ana karakterler haricinde, kitapta yerini almış diğer karakterler ise ana karakterimizin yaşamında çocukluğundan itibaren tanıdığı veya o anki durum ve konum itibariyle karşılaştığı kişiler olarak karşımıza çıkmış ve ön planda tutulmayarak kitabın diğer sayfalarında karşılaşmamız pek mümkün olmamıştır. Karakterler genellikle kadın figürleri olarak tercih edilmiş ve karakterleri etkileyen veya etki bağlamında teğet geçen kişiler olarak verilmiştir. Bu karakterler ise ana karakterlere yoğun duygular besleyen kişiler olmuştur. Erkek karakterler ise ana karakterin arkadaşları veya herhangi bir alışveriş yaptığı insan olarak nitelendirilebilir. Erkek karakterlerin bazı romanlarda Hakan ismiyle karşımıza çıkması da akıllarda, Acaba yazar bu karakterde kendini mi ortaya koyuyor? sorusunu doğurturken, Günday bu konuyla ilgili İsim benzerliğinin yol açabileceği tepkileri incelemek için. diyerek algıların yaratacağı etkiyi hedeflemiştir. Kinyas ve Kayra'nın birlikte çıktığı yolda karşılaştıkları onca yıkım, dayanılmaz acı, tarif edilemez yorgunluklara eşlik ederken; onların sorumsuzluğunu, yer yer iğreneceğimiz davranışlarını, pek akıllıca ve hayatımıza tesir edecek yaşamlarına yaptıkları yorumları okurken duraksayıp kendimizi sorgulayacağımız kimlikler, roman karakterine bürünmüştür. Ayrı düzlemde tek bir doğruda, zihinsel ölümü gerçekleştirmek uğruna ilerledikleri yolda farklı sonuçlar, onları benzer nedenlere itmemiştir. Kayra, hiçbir umut taşımayan, hayatın neredeyse tüm olumsuzluklarını sırtlayan ve gerçekleştiren bir karakterdir. Yalnızlığını ve yalnız kalma uğraşını, Sorarlarsa, 'Ne iş yaptın bu dünyada?' diye, rahatça verebilirim yanıtını: 'Yalnız kaldım. Kalabildim! Altı milyarın arasına doğdum. Ve hiçbirine çarpmadan geçtim aralarından...' şeklinde özetlemiştir. Kinyas ise varlığına bir neden arayamadığından delirmektedir. Umuda açık olan, umutsuzluğu da kendine biçen bir karakter olarak karşımıza çıkar. Kendini: Benim adım Kinyas. Gün ağarıyor. Başım ağrıyor. İsmimi kendime ben verdim. Bitmeyen bir öfke ve bitmeyen bir mutsuzluğun ifadesi. Bütün insanlara kızgınım, yaşadıkları için. Hayattan midem bulanıyor. Ateşle oynarım. Yeterince benzin ve karşımda oturan adamın ceketinin iç cebindeki çakmakla dünyayı yakabilirim. şeklinde tanımlamaktadır. Kayra'ya kıyasla cesur görünen Kinyas, eğer birine veya bir şeye inanabilseydi tüm dünyayı alt üst edebilirdi fakat onun tüm hislerine egemen olan tek bir duygu hayatına yön veriyordu: Öfke. Günday, piç sözcüğünü bilinen anlamın dışında, hiçbir uğraşı olmayan, kaderini benimseyen ve çekinmeden kabullenen bu duygu durumun getirdiği sorumsuz yaşam olarak sınırlar. Bu romanda ise Afgan, Barbaros, Hakan ve Cenk'in aynı yaşamı paylaştığı, bir taşın altına elini koymayacak olan piçler gözler önüne serilmiştir. Hakan diğer tüm karakterlerden daha sorumsuz, alkolün esir aldığı zihnini nedensellik gözetmeden kabul eden ve bunu en çok isteyendir. İsim benzerliğinin oluşturacağı tepkileri ölçmek için Hakan adını kullandığını söyleyen Günday, romanda oluşturduğu perspektifi bir nevi karakter olarak kendine yansıtmıştır. Romanda dört ana karakterin dışında, onların hayatlarında olan kadın figürlerini sırf sevgilerinden dolayı karakterlerimizi göğüslediklerini görmekteyiz. Karakterler, evsiz kaldıklarında veya paraya ihtiyaç duyduklarında, onları en çok seven kadın figürüne sığınmayı tercih etmekten kendilerini alıkoymaz. Fakat sabırlar sınandığında, anlam arayışı zorlandığında her şey değişmiştir. Ne diyor yazar kitapta: Piçler aşık oldukları kadınların kendilerini kurtaracaklarını düşünür. Oysa hiçbir kadın dünyaya bir piçi kurtarmak için gelmemiştir. Romanda alkol, küfür, sorumsuzluk, sorgulamamak gibi tanımlar piçleri oluştururken; tüm bu insanların yaşamımızdaki karşılığı hiçbir şey olamamaktır. Koca bir hiçlik. Aslında tüm kitabı özetleyen tek bir cümle vardır. Hakan kalabalık bir mekanın içinde kapıya doğru ilerlerken şöyle fısıldar: Çok eğlendim, teşekkür ederim. hoşça kalın. Bu cümle, Romain Gray'in intihar mektubunun son iki cümlesini oluşturmaktadır. Kitap, Asil'e yıllar önce yazılmış bir mektupla başlıyor. Toplumsal olaylara vurgu yapıldığı, felsefi perspektifin fazlasıyla hakim olduğu roman, intihar fikrine sahip kişinin hem kendisiyle hem de aile bireyleriyle olan yüzleşmesiyle devam etmiş, Asil'in bir odaya kapanıp saatlerce yazdığı kitaplarını başka bir isimle bastırarak, zihin üretimini toplumun kabul edemeyeceğinden endişe duymasını, delilik ve dahiliğin verdiği mücadeleyi mercek altına almıştır. Kendisini Asil yaşayan bir delidir. Anımsamadığı için geçmişi, önemsemediği için geleceği yoktur. olarak tanımlayan Asil, o kadar içimize işlemiş ve o kadar içimizdeki duyguları bulmamıza yardımcı olmuştur ki, her sayfanın derinliği adeta Asil'in bize araladığı bir pencere olmuştur. Ailesiyle olan diyaloglarında, ölüme ulaşmanın vurgusu yapılırken korkuyu, kaygıyı, mutsuzluğu da derinden hissedeceğimiz cümleler aralanmıştır. Babasına dönerek şöyle demiştir: Hiçbir şey geçmeyecek baba. Çünkü Tanrı, ne asil ne de adil olmak zorunda! Benim gibi!. Aslında Asil yaşayan bir deli olarak varlığını sürdürürken Adil ise romanlarını farklı isimle bastığı bir figür olmuştur. Bu açıdan da cümlenin derinliği önemli bir perspektif içermektedir. Günday romanlarında karşılaştığımız karakterler, toplumsal algıyı gözler önüne serse de algı yaratan esas kişiler olmuşlardır. Yalnızlığı, var olmanın amacını, boşluğu, hiçbir şey hissetmemenin aslında her şeyi ifade ettiği bir düzen... Sayfaları yeniden araladığımızda orada yaşamaya devam ettiklerini gördüğümüz karakterler belki de tam içimizde doğmuş ve her satırda büyümüşlerdir. İşte yeraltının en büyük gizemi de buradadır. Tam içimizde. Hakan Günday'ın Kinyas ve Kayra kitabını okuyorum, yeraltı edebiyatı'nın en iyi yazarlarından biri.."} {"url": "https://www.soylentidergi.com/halit-akcatepe-komediye-adanmis-bir-omur", "text": "Halit Akçatepe, her ikiside tiyatro oyuncusu olan Sıtkı Akçatepe ile Leman Akçatepe'nin ilk ve tek çocuğu olarak 19 Kasım 1938'de Üsküdar'ın Paşalimanı semtinde dünyaya gelir. Üsküdar'da doğmasına karşın çocukluğunun tamamını Beyoğlu'nda geçiren Akçatepe, oyunculukta neler yapılması gerektiğini ilk önce babasından öğrenmiş. Ustalara Saygı Serisi Kapsamında, 74 yılını Türk sineması ve tiyatrosuna adayarak 7'den 70'e herkesin sevgisini kazanan, usta oyuncu Halit Akçatepe'yi ağırlıyoruz. 1943 yılında, henüz daha 5 yaşındayken Nasrettin Hoca Düğünde isimli filmle sinema dünyasına ilk adımını atmıştır. 1945 yılında, İstanbul Şehir Tiyatrosu çocuk bölümüne girerek, Türkiye'nin o günden bugüne en büyük oyuncularıyla birlikte selam vermiş. Henüz ufacık bir çocukken babasının peşinde ustaları seyrederek daha o zamanlardan bir şeyler kapmaya başlamış, fakat bütün bunlara rağmen babası tiyatrocu olmasını hiç istememiştir. Çünkü onlara göre tiyatrocu olmak, çeşitli acılara, sıkıntılara katlanmak demekti. Mesleğini hayatının en büyük aşkı yapmak ve onun ötesine hiçbir şeyi koymamak demekti. Bu mesleği seçmemesi için elinden geleni yaparak onu başka mesleklere yönlendirmek istemiş. Akçatepe'de bunun üzerine Saint Benoit Fransız Lisesi'ni bitirdikten sonra, İstanbul Üniversitesi'ne girmiştir. 2 yıl İktisat, 2 yıl Hukuk ve 2 yılda Sosyal Antropoloji okumuş, fakat hiçbirini tamamlayamamıştır. Çünkü tiyatro kanına girmiştir bir kere. Nasrettin Hoca Düğünde filminden sonra arka arkaya bir sürü film çevirmeye başlayan usta oyuncu, 1954 yılına kadar çocuk oyuncu olarak çalışarak 40'a yakın filmde oynamıştır. Zamanının ünlü sinema dergisi Yıldız'a ilk röportajını verene kadar yaptığı işin çok da farkında olmasa da, bu andan itibaren Türk sinemasının bir oyuncusu olduğunu daha açık kavramış. Tiyatroya amatör olarak 17 yaşında, Saint Benoit Fransız Lisesi'nde öğrenciyken başlayan Akçatepe, 1955 yılında Yeşilçay Cemiyeti'nin, Cağaloğlu Halkevi içinde kurduğu Yeşil Sahne'de ilk kez sahneye çıkmıştır. Liseden mezun olduktan sonra okuduğu üniversitenin Gençlik Tiyatrosuna katılarak burada da onlarca oyunda sahne almış, fakat yine babasının radarına takılmaktan kurtulamamıştır. Üniversite günlerinde tiyatro oyunculuğu yaptığı için ona kızan Sıtkı Akçatepe, oğluna Okumuş yazmış serseri diye hitap ediyormuş. 1960 yılında artık tiyatroda profesyonel olan oyuncu, 1967 yılı İstanbul'unda Haldun Taner, Zeki Alasya, Metin Akpınar ve Ahmet Gülhan'ın kurduğu Devekuşu Kabare'nin ilk oyuncularındandır. İstanbul'un kazandığı bu yeni tiyatroda İstanbullu tiyatro severlerin, ilk başta yadırgayacakları çok şey vardı. Şimdiye kadar alışılmış düzeni bozan bu yenilikçi tiyatroda seyirciler, oyunu dizi dizi sıralara oturup değil, tıpkı bir meyhanedeymiş gibi masalara kurulup, içkilerini yudumlayıp, sigaralarını tüttürerek izliyorlardı. Oyunu oynayan aktörler tıpkı bir garson gibi yer gösteriyor, oyun bittikten sonra kızlı erkekli bütün oyuncu ve seyircilerin dans edebilmeleri için pistin orta yerinde kurulmuş portatif sahne ve dekorları seyircinin gözü önünde topuyorlardı. Devekuşu Kabare ile 450'den fazla oyunda başrol oynayan Halit Akçatepe, 1969 yılında Genco Erkal, Şevket Altuğ, Bilge Şen gibi isimlerle Dostlar Tiyatrosu'nu kurar. Dostlar Tiyatrosu'nda 2 yıl çeşitli oyunlarda sahne aldıktan sonra 1971 yılı ortalarında kadrosundan ayrılır. Aslında buna tam bir ayrılma denemez, belki küçük bir ara denebilir. Çünkü Halit Akçatepe'nin eskiden beridir tanıdığı, Yeşilçam'ın ünlü senaryo yazarlarından Sadık Şendil, onu sinema perdesi için ikna etmiştir. Usta oyuncu, o yılın yazında önce Türk sinemasının en üretken yönetmenlerinden biri olan Sırrı Gültekin ile sonra da ustalardan yapımcı-yönetmen Memduh Ün ile peş peşe çalışma fırsatı yakalar. Aslında sinemaya atılana kadar, tiyatro severlerin kabarelerden, müzikli komedilerden yakından tanıdığı fakat sinema seyircisinin hiç bilmediği bir isimdi o. 1954 yılında henüz çocuk oyuncuyken uzaklaştığı sinemaya, 1971 yılında Bir Varmış Bir Yokmuş filmiyle yeniden başlar. Fakat bu kez bir çocuk değil, yetişkin ve profesyonel bir oyuncu vardır karşımızda. Türk sinemasının usta yönetmenlerinde Memduh Ün, 1958 yılında çektiği, Türk sinema tarihinin en önemli filmlerinden biri sayılan ünlü Üç Arkadaş filmini yeni bir oyuncu kadrosuyla ve renkli olarak yeniden çekmeye karar verir. Hülya Koçyiğit, Kadir İnanır ve Müşfik Kenter'le birlikte Halit Akçatepe'de bu filmin kadrosunda yer alır. Üç Arkadaş filmi, Akçatepe'nin sinema hayatı boyunca yaptığı filmler içinde, en çok sevdiği filmler arasında başta gelenlerden biridir. Sadık Şendil'in Halit Akçatepe'yi Ertem Eğilmez ile tanıştırmasından sonra, Akçatepe'nin hayatında yeni bir dönem açılır. Eğilmez'in Beyoğlu Güzeli filminde ufacık bir rol oynayan oyuncu, yönetmenin gözüne girerek Arzu Film'in kadrosuna dahil olmuştur. Ses Dergisi'nin 1 filmde 8 tiyatrocu başlığıyla yayımladığı, 1972 yılında çekilen Sev Kardeşim filmiyle, Akçatepe'nin Arzu Film hayatı resmen başlamıştı. Halit Akçatepe ile birlikte Münir Özkul, Adile Naşit, Hulusi Kentmen, Zeki Alasya, Tarık Akan, Hülya Koçyiğit, Metin Akpınar ve Kemal Sunal gibi isimleri bünyesinde barındıran Arzu Film ekolü de bu film ile başlamıştır. Ertem Eğilmez'in 1973 yılında çektiği Canım Kardeşim filmi, yayınlandığı yıl 5. Adana Altın Koza Film Festivali'nde dört tane ödül birden kazanmıştır. Film sinema yazarları tarafından beğenilse de, gişede umduğunu bulamamıştır. Fakir insanların kanlarını satarak geçimini sağlamaları ve küçük bir çocuğun daha yeni yeni yaygınlaşan televizyon yayınları nedeniyle bu alete sahip olmak istemesiyle Ertem Eğilmez, bu filmde sosyal sorunlara iki paralel yerden yaklaşarak başarılı bir harita çıkarmıştır. Türk sinemasında yanlış anlaşılan ve komedi kadar önem gösterilmeyen melodrama türü, bu filmle birlikte yeniden örneklerini vermeye başlar. 1973 yılında Yalancı Yarim ve Tarkan filmlerinde oynayan Akçatepe, beyaz perdede gördüğü ilgiyi katlayarak arttırmıştır. Ardından gelen Köyden İndim Şehire, Salak Milyoner ve Mavi Boncuk Arzu Film'in en sükseli işleriydi. Mavi Boncuk yayınlandığı dönem, Beyoğlu Saray Sineması'ndaki bilet kuyruğu Ağa Camii önüne kadar uzanıyordu, karaborsacılar bile film için bilet satıyorlardı. O dönem için görülmemiş bir şeyi başarmıştı Arzu Film. Takvimler 1974'ü gösterdiğinde, Ertem Eğilmez, yazar Rıfat Ilgaz ile bir anlaşma imzalayarak Hababam Sınıfı romanlarının haklarını alır ve hemen bir kadro hazırlamaya başlar. Romandaki karakterleri alarak kendi senaryolarını kurgulayan Arzu Film ekibinin asıl yapmak istedikleri şey, kitabın filmini çekmek değil, ciddi bir mesele bulup, Hababam Sınıfını onun üzerine oturtmaktı. Birinci Hababam Sınıfı filmi, kötü öğrenci yoktur, yanlış tedrisat sistemi vardır. fikriyle hareket eder. İkinci Hababam Sınıfı'nda Ertem Eğilmez bu sefer, kötü öğrenci yoktur, yanlış olan anne babalardır mesajını verir. Üçüncü filmde ise sevgi o kadar kuvvetlidir ki en kötü, en yanlış öğrenciyi bile doğru yola getirir. diyerek senaryoyu oturtmuştur. Burdan da hareketle, aslında komedi dediğimiz şey gayet ciddi bir iştir. Ciddi bir şekilde seyirciye sunarsan, seyirci güler. Sululuk yaparsan, soytarılık yaparsan, seyirci sadece bu soytarılığa gülmeye başlar. Komikliğe gülmez. Bu nedenle Hababam Sınıfı, ciddiyet üzerine kurulmuştur. Halit Akçatepe'nin canlandırdığı Güdük Necmi karakteri ile İnek Şaban karakteri arasındaki çatışmayı izleriz biz bu filmlerde. Onların çatışmalarından çıkan şey komedidir. Halit Akçatepe, Hababam Sınıfı film çekimlerinden sonra bir gün Rıfat Ilgaz'ı ziyarete gittiğinde Ilgaz; Halit seni bir seviyordum ama şimdi bin seviyorum, çünkü sen beni oynuyorsun demiş. Akçatepe ilk kez burada öğrenmiş aslında Güdük Necmi karakterinin bizzat Rıfat Ilgaz olduğunu. Süt Kardeşler Türk tiyatrosunda çok iyi iş yapan oyunlardan bir tanesiydi. Halit Akçatepe bu oyunu fransızca aslından bizzat adapte etmiştir. Küçük yaşta babasından defalarca kez izlediği Süt Kardeşler oyununu, bu sefer Ertem Eğilmez ile birlikte beyaz perdeye aktarmaya karar verirler. Oyunun hikayesinin içine Gulyabani karakterini ekleyerek, hem sinemaya daha adapte hale getirip hem de komedi ve korkuyu harmanlamışlardır. 1977 yılında Arzu Film'den ayrılan Halit Akçatepe, bunu tiyatroya olan özlemine bağlıyor. Ertem Eğilmez, sinemaya sıkı sıkıya bağlansın diye Akçatepe'nin tiyatro yapmasına izin vermezdi. Sahneyi çok özleyen oyuncu, uzun yıllar emek verdiği Arzu Film'i bırakıp tekrar Dostlar Tiyatrosu'na geçmiştir. Dostlar Tiyatrosu bir nevi onun yuvasıydı, kuruluşunda rol oynadığı bir yerdi. Burada Genco Erkal ile tekrar çalışmaya başlayan Akçatepe, daha sonra Haldun Dormen'in müzikallerinde, Nükhet Duru için hazırlanan Nükhet Duru Show da rol aldı. 1981 yılında Ferhan Şensoy'un Orta Oyuncular ekibiyle Şahları da Vururlar adlı komedide yer aldı. Bu oyun hala günümüzde Orta Oyuncular sahnesinde sahnelenmeye devam ediyor. Ardından Tuncay Özinel Tiyatrosu, Nisa Serezli-Tolga Aşkıner Tiyatrosu'yla turneden turneye koştu. Halit Akçatepe'nin tiyatrodaki ustası Orhan Erçin'dir. Usta-çırak ilişkisiyle yetişen bir oyuncuydu o. Orhan Erçin ilk oyunlarında Akçatepe'ye yalnızca kapı zili çaldırır, Hoş geldiniz efendim gibi tek cümlelik replikler söyletirdi. Ustalar böyle oyuncu yetiştirirdi, çırak olunmadan usta olunamazdı. Tek cümlelik repliklerden, Orhan Erçin'in oynadığı rollere kadar yükselip, sahnede yetişmişti. Oyunculuğun insanın içinde var olan bir şey olduğuna inanırdı. Bu yetenek ya vardır, ya da yoktur. Herhangi bir eğitimle, konservatuarla, dersle veya kitapla bunun var edileceğine inanmazdı. Halit Akçatepe, Türk sinemasına ve tiyatrosuna tam 74 yılını adayıp, sayısız film ve sayısız oyunla seyircinin kalbine yerleşip, 2017'nin Mart ayında bu dünyadan uçup gitmiştir. Fakat ölmemiştir. Yıllar yılı önce çektiği filmler, hala ekranları dolduruyor, hala birçok ailenin evine misafir oluyor, hala bir sürü insanın yüzünde gülümseme oluyor, hala nesilden nesile aktarılmaya devam ediyor. Türk sinemasını var edenlerden biri olarak, unutulmamaya, hatırlanmaya, hatırlandıkça da yaşamaya devam ediyor. Yalnızca insanlar ölür. Filmler ölmez. Onlar sonsuza dek yaşarlar."} {"url": "https://www.soylentidergi.com/halloween-2023-dijital-platformlardan-cadilar-bayrami-seckisi", "text": "Diğer dijital platformlar ile kıyaslandığında daha uzun bir geçmişe sahip olan Netflix, bu sene Cadılar Bayramını en fazla orijinal içerikle kutlayan platform oluyor. Platform bünyesinde çektiği diziler ve filmlerle Netflix'in korku türündeki en sadık temsilcilerinden biri haline gelen Mike Flanagan, The Fall of the House of Usher ile Edgar Allan Poe'nun kısa hikayelerini günümüze uyarlayıp bir araya getirerek modern bir Poe evreni kuruyor. Netflix'in film cephesindeki en büyük temsilcisi ise daha önceden en korkunç orijinal filmlerinden biri olarak reklamını yaptıkları Veronica'nın devam filmi Sister Death oluyor. Paco Plaza'nın yeni filmi son günlerde vizyonda da sık gördüğümüz din temelli korku filmlerinin bu seneki güçlü temsilcilerinden biri olarak karşımıza çıkıyor. Korku dozunu artırmak için kurgu dışı bir yapım tercih edenlerin ise yardımına The Devil on Trial koşuyor. Belgesel, yakın dönemde The Conjuring: The Devil Made Me Do It ile de ele alınan, mahkemede işlediği cinayeti şeytan tarafından ele geçirildiği için yaptığını söyleyen Arne Cheyenne Johnson vakasını anlatıyor. Korku komedi tercih etmek isteyenler The Conference'a bir şans verebilirken kısa film gecesi yapmak isteyenler Disco Inferno'yu seçkilerine ekleyebilirler. Netflix, lisanslı içerik açısından da çeşitli bir koleksiyon sunuyor. Don't Breathe (2016), Raw (2016), Creep (2014), Insidious (2010), The Ninth Gate (1999) gibi klasikler uzun süredir platformdayken son yılların en başarılı korku filmlerinden Scream (2022) ve Last Night in Soho (2021) da kısa bir süre önce platformdaki yerini aldı. Sıra dışı konusu sayesinde ilk filminde büyük bir çıkış yakalayan fakat devam filmlerinde bu başarısını koruduğunu pek iddia edemeyeceğimiz Purge serisi bütün filmleriyle platformdayken, birçok korku filmini parodileştirmesiyle Cadılar Bayramı partilerinde eğlenceli bir seyirlik olabilecek Scary Movie serisi de ilk üç filmiyle Netflix'te. Doğrudan Cadılar Bayramı ile ilgili bir film izlemek isteyenler, her ne kadar serideki çoğu filmden daha kötü eleştiriler alsa da ilk filmdeki bazı sahneleri yeniden canlandıran ve eski oyuncularla nostaljik hisler yaratan bol cinayetli Halloween Kills'i (2021) tercih edebilirler. Ayrıca her daim Netflix'te olan orijinal filmlerden The Ritual (2017), Apostle (2018), Cam (2018), Texas Chainsaw Massacre (2022) ve A Classic Horror Story (2021) kaçırılmaması gereken eserlerden. Roderick Usher, Fortunato isimli bir ilaç şirketinin başındadır ve ürettikleri ağrı kesicinin bağımlılık yapması sebebiyle Auguste Dupin'in başlattığı bir yargı sürecindedir. Dupin, Usher ailesinden birinin kendisine istihbarat sağladığını iddia eder. Roderick'in 6 çocuğu da birbirlerinden şüphelenmeye başlar ama neyse ki her geçen gün birinin daha ölmesiyle kimin köstebek olduğu yönündeki merak gittikçe azalır. Mike Flanagan uyarlamalar konusunda ne kadar marifetli olduğunu daha önce gösterse de daha önce birden fazla kısa hikayeyi tek bir anlatı içinde birleştirmemişti. Bu açıdan baktığımızda dizi muazzam bir iş başarıyor ve bazen farklı hikayeleri bazen de sadece hikayelerdeki karakterleri tıkır tıkır işleyen bir anlatıda bir araya getiriyor. Poe hikayelerine tanıdık olanlar bölüm ve karakter isimlerine bakarak kimin hangi sırada öleceğini tahmin etse de hikayelerin günümüze uyarlanmasındaki ve birleştirilmesindeki yaratıcılık seyircinin ilgisini asla boşa çıkartmıyor. Poe hikayelerinin olmazsa olmazı güvenilmez anlatıcı motifini de senaryoya başarılı bir şekilde ekleyen Flanagan, yazarın şiirlerine ve önemli sözlerine de dizide sık sık yer veriyor. MUBI, ekim ayı seçkisinde her zamankinden daha fazla korku filmine yer vererek Cadılar Bayramını, geçen sene de olduğu gibi, es geçmeyen platformlardan. One Cut of the Dead (2017) isimli Japon filminin Fransız yeniden yapımı olan Coupez! (2022), ucuz bir zombi filmi çekerken gerçekten zombi saldırısına uğrayan bir film ekibini anlatıyor. Pandemi dönemindeki depresifliği, ölüm ve hastalığı bulaştırma korkusunu alegorik bir şekilde işleyen She Dies Tomorrow (2020), daha sakin bir film arayanlar için alternatif olabilir. Eski usul korku sevenlerin tercihi ise There's Nothing Out There'den (1991) yana olabilir. MUBI, Cadılar Bayramını son olarak 30 Ekim günü gösterime sokacağı Night of the Living Dead (1968) ile kutlamayı planlıyor. Zombi alt türünün şüphesiz en önemli yönetmeni George A. Romero, bu unutulmaz filmi sayesinde zombi filmlerini kara büyü köklerinden günümüzdeki haline taşımıştı. Ayrıca, her ne kadar yakın zamanda eklenmemiş olsa da, korku sinemasının en önemli yönetmenlerinden Dario Argento'nun unutulmaz eseri Suspiria (1977) da seçkide yer alıyor. MUBI'nin 2010'lar korku sineması konusunda en çeşitli platform olduğunu söyleyebiliriz. Günümüzün en iyi korku yönetmenlerinden Ari Aster'ın ilk iki klasiği Hereditary (2018) ve Midsommar (2019), geleneksel slasher kodlarını gerçeküstü bir şekilde yer yer cinsel saldırı yer yer cinsel hastalık metaforu halinde sunan It Follows (2014), şaşırtıcı sonuyla uzun süre etkisinde bırakan Avusturya yapımı Goodnight Mommy (2014), İran'daki kadın özgürlük hareketinin sembollerinden biri olarak görülebilecek A Girl Walks Home Alone at Night (2014) ve korku sinemasının belki de Amerika sonrası en başarılı temsilcilerinden Güney Kore başyapıtı The Wailing (2016) öne çıkan yapımlar arasında. William Friedkin'in unutulmaz korku klasiği The Exorcist'in Türk yeniden yapımı olan Şeytan, orijinal filmdeki hikayeyi küçük sahneler dışında temel alır ve Müslüman ögeler ile yerelleştirir. Gül'ün içine bir şeytan girmiştir ve o şeytanı çıkarmak Peder Karras ve Merrin'e değil, bilimi savunan Dr. Tuğrul Bilge ve şeytan çıkarma ile ünlenmiş isimsiz arkeolog hocaya düşer. Günümüzde Şeytan'ın korkutuculuğundan söz etmek pek mümkün değildir, hatta filmi gülmek için izlenen kötü klasik olarak değerlendirmek de mümkündür. Özellikle makyaj ve Gül'ü ele geçiren şeytanın dublajı bu güldürücü etkiye hizmet etse de oldukça kısa bir süre içinde, genellikle tek tekrarda çekilen filmin pratik efektleri şaşırtıcı derecede başarılıdır. Ele geçirilen kızın hastanedeki kanlı sahneleri ve şeytan çıkarma töreni sırasındaki yükselme sekansı gayet iyi kotarılmıştır. Şeytan; Hıristiyanlık dini ile bu kadar özleşmiş bir korku fenomeninin, özellikle günümüz perspektifinden baktığımızda, nasıl yerelleştirildiğini görmek için bile izlenmesi gereken bir eser. Amazon Prime Video'nun orijinal içerik olarak en büyük silahı; Happy Death Day (2017) ve Freaky (2020) gibi filmlerle başlayan bilim kurgu ve teen slasher melezleme furyasının son halkası olan Totally Killer oluyor. Doğrudan Cadılar Bayramı gecesi geçen ve gecenin ikonik figürlerinden Jack-o'-lantern'ı canavar olarak yorumlayan Dark Harvest ise günün anlam ve önemi düşünüldüğünde yerinde tercihlerden biri olacaktır. Orijinal içerik konusunda pek çeşitlilik sunmayan Prime Video, ekim ayının başında koleksiyonuna kattığı lisanslı içerikler ile öne çıkıyor. Carrie ve Poltergeist serilerini koleksiyonuna ekleyen Prime Video koleksiyonunda şu klasikler özellikle dikkat çekiyor: Saw (2004), The Mist (2007), The Others (2001), Cube (1997), Child's Play (1988), The Amityville Horror (1979), Invasion of the Body Snatchers (1978), Killer Klowns from Outer Space (1988) ve The Return of the Living Dead (1985). Daha güncel korku filmleri sevenler için ise Prime Video Jordan Peele'nin muhteşem bir çıkış yaptığı Akademi ödüllü Get Out (2017), 1992 yapımı kült filmin devamı niteliğindeki Candyman (2021), sinematografi olarak 21. yüzyılın en iyilerinden olan A Cure for Wellness (2016) ve geçen senenin en iyi ve korkunç filmlerinden Barbarian (2022) seçeneklerini sunuyor. Ayrıca tüm Cadılar Bayramı filmlerinin öncüsü olan Halloween'in (1978) de platformda yer aldığını unutmayalım. Klasiklerden şaşmak istemeyenler için en doğru tercih olacaktır. Küçük bir Amerikan kasabasında her Cadılar Bayramı gecesi yeniden canlanan bir korkuluk olan Sawtooth Jack, kiliseye gitmeye çalışır. Jack kiliseye ulaşırsa ekinlerin zarar göreceğine ve bütün kasabanın yıllarca süren bir sefalet çekeceğine inanan halk, Jack'in engellemesi için 18 yaşına yeni basmış erkek çocuklarını görevlendirir. Jack'i durduranın ailesi ve kendisi için büyük bir ödül kazanacağına inanan bu gençler korku içinde büyük bir yüzleşmeye hazırlanır. Cadılar Bayramı'nın aslında yaz sonunda hasat dönemini kutlamak için düzenlenen Samhain isimli eski Kelt geleneğinden geldiğini düşünürsek Dark Harvest'in tarihten ilham alarak bir yeniden yorumlamaya gittiğini söyleyebiliriz. Bu yeniden yorumlanan canavar anlatısına bir de av motifi eklenince film; aynı sınıf öğrencilerinin birbirlerini de öldürecekleri bir ava çıkmalarıyla Battle Royale (2000), neredeyse her evden bir gönüllünün çıkmasıyla The Hunger Games (2012) ve o gece işlenen bütün cinayet ve yağmalama suçlarının yargıdan muaf tutulmasıyla The Purge (2013) anlatılarını anımsatıyor. Bu ilgi çekici konuya ve bol kanlı seyire rağmen, düşük bütçe sebebiyle Sawtooth Jack'in tasarımındaki ve mekaniklerindeki bazı sorunlar filmin kalitesini olumsuz etkiliyor."} {"url": "https://www.soylentidergi.com/hannah-arendt-siddetin-aracsallasmasi", "text": "Şiddet ile iktidar ilişkisine değindiğimiz bu yazı dizisinde, Pinker ile şiddetin toplumlarda nasıl bir görünüm aldığını ve bu görünümün iktidar tarafından nasıl sönümlenebileceği üzerine durmuştuk. Pinker, Leviathan vari bir kuvvetin bunu başarabileceğini ve böylece şiddetin azalabileceğini söylemişti. Foucault ise şiddette azalışın, ki bu şiddet iktidarın uyguladığı şiddetti, amaç değişikliğiyle mümkün olduğunu ve biyo-iktidar mekanizmalarının bunu başarabileceğinden söz etmiş; bu azalıştaki asıl kaygının insanileşme olmadığını vurgulanmıştı. Şiddet-iktidar ilişkisine değinirken konuya bu kez de Hannah Arendt'in perspektifinden bakıyor; şiddet ve iktidar ikilisinin bir arada olup olamayacağına ve dahası şiddetin araçsallaşmasına değiniyoruz. Her şeyden önce Arendt, siyasal bilimler terminolojisinde iktidar, güç, kuvvet, otorite ve şiddet gibi önemli terimler arasında ciddi ayrımların yapılmamış olmasını üzüntüyle karşılar; zira bu terimlerin farklı fenomenleri ifade ettiğini söyler (Arendt, 1997: 49). Bununla birlikte Arendt, şiddeti iktidar kavramı üzerinden irdeleyen düşüncelerde ortak bir yan keşfeder. Mutlak iktidar nosyonu olarak değerlendirilebilecek olan bu düşünce, şiddeti kullanabilme ayrıcalığına sahip bir iktidar anlayışına tekabül eder. Bu bakımdan böylesi bir anlayışı, kurumsallaşmış kuvvet veyahut insanın insan üzerindeki iktidarı olarak değerlendirmek de pek tabii mümkündür Arendt'e göre. Bu da iktidarı şiddet ile bir tutmayı, varoluşsal olarak birbirinin kaynağı olarak görmeyi de beraberinde getirmiştir. Şiddet demek aslında dolaysız olarak iktidarı işaret etmektir. Tıpkı Mills'in tüm siyaseti iktidar mücadelesinden ibaret olarak görmesi ve bunun nihai sonucunun şiddet olması düşüncesi gibi. Şiddet ve iktidar birlikteliğini varsayılan bir durum olarak ele almak ise Arendt için sorunun başladığı yerdir. Arendt'in hükümet tanımı olan, insanın insan üzerindeki şiddete dayalı gücü (Arendt, 2012: 63) düşüncesini biraz daha açtığımızda ise karşımıza, bireyin iradesinin başka birinin iradesine koşulsuz bağlanması sonucu çıkar. Bu ilişkideki ortaklardan birinin mutlak özne olma kabiliyetinin elinden alındığını söylemeye gerek bile yok. İktidar-şiddet ilişkisi bu biçimde ele alındığında, şiddetin iktidarın yanlış biçimde uygulandığı ve dolayısıyla yıkıcı olduğu yerde ortaya çıktığını ve böylece şiddet iktidar siyasetinin bir parçasıdır (Çelebi, 2014: 11-12) düşüncesine ulaşmak da olası görünmekte. Tüm bu düşüncelere rağmen Arendt, iktidar ve şiddetin eş anlamlı olmadığını iddia edip daha ziyade taban tabana zıt olduklarını savunuyor. Arendt'e göre gücün olduğu yerde şiddet yoktur; asıl otoritenin tehdit edildiği yerde şiddet ortaya çıkar. Kendi haline bırakıldığında şiddetin iktidar inşa etme potansiyeli yoktur, ancak iktidarı yok etme gücü her zaman vardır (Arendt, 2012: 67-68). Ek olarak hükümetin şiddeti saplantı haline getirmesi, otoritenin kendisi tarafından ödenmesi gereken bir borç yaratır. Esasen söylenen şudur; gücü şiddetle elde edenler veya iktidarı şiddetle değiştirenler, bedelini güçleriyle ödeyecektir. Öte yandan iktidar ve şiddet, iki farklı kavram olsa bile sıklıkla bir arada karşımıza çıkar (Arendt, 2012: 63-64). Tam da bu noktada sorunu ortaya çıkaran, şiddetin kim tarafından ve hangi amaçla kullanıldığıdır. Şiddet tek tiptir, farklı düşünce ve varlıkları tehlike olarak görür. Sözler ve eylemler gücü doğururken, şiddet sessizdir ve paylaşılamaz. Sonuç olarak, şiddet ve güç taban tabana zıttır. Güç siyasetin temel taşı olsa da şiddet siyaset için bir tehdit oluşturmaktadır (Altunok, 2008:12). İnsani bir mesele olarak kullanılan şiddet sorun teşkil etmezken iktidarı hedefleyen bir şiddet ise her zaman sorundur. Hannah Arendt'e göre şiddetin araçsal yönü, şiddeti anlamak için hayati derecede önemlidir. Arendt, iktidarın işlemesi için sayılara ihtiyaç duyacağını ancak şiddetin bir dereceye kadar onlarsız da işleyebileceğini söyler, zira şiddet sayılara değil araçlara dayalıdır. Güç kavramı devletin merkezindedir, ancak şiddet değildir. Şiddet, doğası gereği bir araçtır ve her araç gibi bir amaç için kullanılır (Arendt, 2012: 52, 62). Ayrıca gücün devlete içkin olması, onun salt araçsal olmadığını da gösterir. Arendt, iktidarın başlı başına bir amaç olmasının, iktidarın hükümet politikalarına uygun bir araca dönüşmesini engellemediğini de ileri sürer. Onun gerçekten altını çizmek istediği şey, iktidarın bir amaç olmadığıdır; bilakis her türlü vasıtadan önce var olduğu ve tükendikten sonra da var olmaya devam edeceği gerçeğidir (Yılmaz, 2015: 204). İktidar denilen kavram, şiddet ve iktidar çözümlemesinde ulaşılmak istenen amaç olmasından dolayı gerekçelendirme istemeyen bir hedeftir. Meşruiyeti savunurken ve sorgularken fark edilecek olan, meşruiyetin yapılan hareketin sonucunda başarılmak istenenle ilgili olduğudur. Dolayısıyla da iktidarı hedef almak meşrudur. Fakat şiddet bunun tersidir. Şiddet, sadece amaca ulaşmak için bir araçtır. Şiddet, çeşitli nedenlerle haklılaştırılabilir, ancak asla meşrulaştırılamaz. Bu bakımdan şiddette amaç aramak boşunadır (Arendt, 2012: 62-63). Bununla birlikte Arendt, şiddetin sayılar ve tutumlar değil araçlar gerektirdiğini vurguluyor ve şiddet araçlarının mevcut durumunu tartışıyor. Bu araçlar, hiçbir siyasi amaçlarla kullanımlarının artık savunulamayacağı ve haklı gösterilemeyeceği bir noktaya gelmiştir. Sonuç olarak, insan hedeflerinin öngörülemezliği ve bunlara ulaşmak için kullanılan araçlar, hedefler üzerinde önemli bir etkiye sahip olabilir (Arendt, 2012: 9-10). Arendt'in fikri, dolaylı olarak ölümü hedefleyebilen bir araç ile siyaset arasında bir bağlantıya izin vermemeye yöneliktir. Güç /şiddet kombinasyonu tarihsel koşullar ışığında kaçınılmaz görünse de Arendt, bu yaklaşımın sınırlı ve sorunlu olduğuna inanmaktadır. O, gücün, sınırlayıcı olmaktan çok etkinleştiren ve şiddetten bağımsız hareket eden ilişkisel, performatif bir fenomen olduğunu vurgular (Altunok, 2008: 2). Bu bağlamda değerlendirildiğinde Arendt'e göre güç ve şiddet kavramları taban tabana zıttır ve ilişkilendirilmesi hatalıdır. Arendt, insanların kimi zaman şiddete başvurabileceğini ancak bunun için bazı gerekçelerin olması gerektiğini belirtir. Bunlardan ilki adalet duygusunun zedelenmesi ve dolayısıyla insanın adaletsizliğe uğradığını düşünmesidir. Arendt için bir kişinin adalet duygusu sarsıldığında öfkelenmesi ve hiddetlenmesi pek doğaldır. Kişi, bu hiddeti ortadan kaldırmak ve adalet terazisini yeniden dengelenmek için şiddete başvurmayı tercih edebilir. Bu nedenle adaletsizlikten kaynaklanan şiddetin bir dereceye kadar doğal bir davranış olabileceği Arendt tarafından vurgulanır. Gizli kalmış gerçekleri aydınlığa ulaştırmak uğruna girişilen ve ikiyüzlülüğü ortadan kaldırmak için başvurulan şiddet ise bu gerekçelerin ikincisini oluşturur (Arendt, 2012: 76-78). Arendt, şiddetin bu biçimlerini mantıksız değil, daha önce de söylediği gibi, onları doğal insani duygular olarak görür. Fakat onun için asıl sorun, şiddetin rasyonel olmayan bir biçimde uygulanmasında ortaya çıkar. Yani akıl dışı şiddet. Bazen kolektif şiddet olarak da bilinen akıl dışı şiddet, şiddetin en zararlı türüdür (Arendt, 2012: 80). Kolektif şiddet, sosyal, politik ve ekonomik açılardan diğer şiddet türleri ile karşılaştırıldığında daha geniş sosyal gruplar ya da devletler tarafından uygulanan şiddet biçimlerinin sınıflandırılmasına yöneliktir ve kolektif kimlik örüntüsü entegrasyonu biçimleri olarak, sınıfsal, etnik, dinsel-mezhepsel inançsal ve toplumsal cinsiyete yönelik örüntü entegrasyonu biçimleri üzerinden geniş bir kesimi hedef alabilecek türden şiddet biçimlerine dikkat çekmektedir (Uluocak, Gökulu, Bilir, Karacık, & Özbay, 2014: 17). Arendt için kolektif şiddetin, grup bilinci ya da kitle psikolojisi ile doğudan bağlantılı olduğunu anlamak zor değildi. Le Bon ve Freud gibi isimlere göre kitle psikolojisinin etkisi altında bireyin yapamayacağı çok az şey vardır. Bu düşünceye paralel olarak Arendt de bir kişinin şiddet içeren bir kültüre kabul edilmesi durumunda şiddet pratiğinin sarhoş edici büyüsü altına gireceğini iddia eder. Üstelik bu şiddet dolu toplulukta bireyin ölümü aslında topluluğun potansiyel ölümsüzlüğüdür (Arendt, 2012: 80-81). Böylece şiddet cemaatinin devamı bireyin kendini bu cemaate kurban etmesiyle mümkün olur. Arendt, kolektif şiddeti kötülüğün zirve noktası olarak görürken, bunun totaliter tahakkümle gelebileceğini düşünür. Arendt'e göre totaliter tahakküm, iktidar tamamen ortadan kalktığında ortaya çıkacaktır, çünkü totaliter rejimler terörü ve şiddeti sadece düşmanlarına değil aynı zamanda hali hazırda korktuğu müttefiklerine karşı da kullanır (Arendt, 2012: 67). Bu şiddet pratiğin en korkunç örneklerini, Stalin'in masum insanları muhalif veya düşman damgasıyla toplama kamplarına göndermesinde ve Hitler Almanya'sında muhalefet kalmamasına rağmen kamp sayılarının artmasında görmekteyiz (Altunok, 2008: 5-6). Arendt'in yeryüzündeki cehennem olarak tanımladığı rejimin deney laboratuvarları ve toplama kampları, totaliter egemenliğin ve terörün işleyişi açısından en etkili olduğu alanlardır. Totaliter rejimler, insan varlığını gereksiz kılmaya ve insanları insani niteliklerinden yoksun bırakmaya çalıştıkları için tam bir kötülüğü temsil eder. Katıksız şiddete dayalı bir yönetim, iktidarın kaybedilmesinde devreye girer. Rusya'nın Çekoslovak sorununu kan dökerek çözme girişimi hem yurtiçinde hem de yurtdışında otoritesini kaybetmesinden kaynaklanmıştır (Arendt, 2012: 64). Dolayısıyla totaliter terör ancak saf kötülük olarak açıklanabilir. Gerçekten de şiddetin en iğrenç hale geldiği yer burasıdır; burada şiddet direnişi korkutmak, sindirmek, yıldırmak ve direnişi ezmek için kendini gösterir. Zorbalıkla, zulümle, kıyımla, işkenceyle yaşanan bu şiddet, özellikle otoriter ülkelerde şiddetin en acımasız biçimidir. Arendt'e göre şiddet, kamusal alan için tehlikeli olan ve onu yok etme potansiyeline sahip yegane unsurdur. Totaliter bir yönetimin var olmasının tek yolu, halkın kamusal alanının yok edilmesidir. Kamusal alanın çöküşünden kaynaklanan şiddet, toplumsal ve dolayısıyla da kolektif şiddettir. Savaş, katliam ve soykırım bu şiddet biçiminin en uç noktalarıdır (Alperen & Salur, 2008: 72). Arendt'e göre totalitarizmin bu saf kötülüğü, yaygın varsayımın aksine modern tiranlık değil, onu aşan daha derin ve daha sistematik bir yapıya sahiptir. O, totalitarizmin, insanların iyi/kötü anlayışlarını aşarak mutlak bir kötülük yarattığını iddia eder. Bu mutlak kötülük, totaliter hükümetlerin uyguladıkları toplu kıyımlar ve vahşete ek olarak siyasete ve bireysel varoluşa yönelik tehditlerinden kaynaklanmaktadır (Altunok, 2008: 4). Nazi Almanya'sı ve Stalin Rusya'sı örneklerini hesaba katarak gelecekte böylesi tehditlerin yaşanmaması için totaliter anlayışın iyi çözümlenmesi gerektiği uyarısı da yapar (Yazıcı, 2018: 192). Arendt, kötülüğü sıradan bir olay olarak görmektedir. Kötülüğü, günlük yaşamda yaygın olan düşüncesizlikin sonucu olduğu için sıradan bir şey olarak görür (Bakır, 2015: 107-108). Nazi subayı Eichmann'ın da yaptığı ve insanların ölümüne sebep olması da bir düşüncesizlik ürünüydü. Arendt'in ifadesiyle Eichmann sadece gündelik söyleyecek olursak, ne yaptığını hiç fark etmemişti (Arendt, 2012a: 292). Belki de bu, insanlığa karşı suç işleyenlerin bilmedikleri bir şeydi. Yaptıklarının rutin bir iş olduğuna inanmış ve bunu sorumluluklarının bir parçası olarak görmüşlerdir. Oldukça normal insanların normal sayılamayacak bir normallik içerisinde herhangi bir rasyonel gerekçe ile açıklanamayan suçlara bulaşması ve sonrasında yaşananları sorgulama gereği bile duymadan hiçbir şey olmamışçasına hayatlarına kaldıkları yerden devam etmeyi başarabilmesidir (Bakır, 2015: 109). İşte asıl korkunç olan şey de budur zaten. Tarih adeta şiddetin tarihi zaten... Denilebilir ki tarih, şiddetin sonuçlarının, insanların şiddeti denetim altına alma çabalarının ve bunu yaparken yeni şiddet biçimleri üretmelerinin tarihi... insanlık tarihini ve toplumu, en azından bugüne kadar var olan toplumları, şiddet dışında düşünmek olanaksız. Her hücresinden tarihin şiddet fışkırıyor. Alperen, A., & Salur, H. (2008). Hannah Arendt'te Şiddet ve Şiddetin Kaynağı Üzerine Din Sosyolojik Bir İnceleme. Çukurova Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, 8(1), 65-95. Altunok, G. (2008). Şiddetin Eleştirisi Olarak İktidar: Arendt ve Foucault. Doğu Batı(63), 51 74. Arendt, H. (1997). Şiddet. İstanbul: İletişim Yayınları. Bakır, K. (2015). Hannah Arenth'te Kötülük Problemi. Kaygı Uludağ Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Felsefe Dergisi (25), 97-113. Çelebi, A. (2014). Sunuş: Bir Parıltı... Sonra Gece. A. Çelebi içinde, Şiddetin Eleştirisi Üzerine (s. 9-18). İstanbul: Metis Yayınları. Kuyaş, A., Berktay, H., & Toprak, Z. (1996). Tarihçi Gözüyle Şiddet Tarihi Üzerine Bir Söyleşi. Cogito (6-7), s. 197-206. Uluocak, Ş., Gökulu, G., Bilir, O., Karacık, N. E., & Özbay, D. (2014). Toplumsal Cinsiyet Eşitsizliği ve Kadına Yönelik Şiddet. Edirne: Paradigma Yayınları."} {"url": "https://www.soylentidergi.com/helen-duncan-1735-buyuculuk-yasasinin-son-kurbani", "text": "Victoria Helen McCrae MacFarlane, 25 Kasım 1897'de İskoçya, Callander'da Isabella ve Archibald MacFarlane çiftinin sekiz çocuğundan biri olarak dünyaya geldi. Helen, çocukken güzel bir kız olarak tanımlanırdı ancak okula başladığı zamanlarda sürekli kehanetlerde bulunarak arkadaşları arasında tuhaf olarak nitelendirildi. Tuhaf davranışları, diğer öğrencileri korkutuyordu ve veliler bu durumdan şikayetçiydi. Güçleri daha çok küçük yaşlarda gelişmeye başladı. Örneğin Helen, sürekli 1066 sayısını düşünüyordu. Daha sonra tarih dersinde öğretmeni, Hastings Savaşı'ndan bahsedip tahtaya 1066 yazarken kalp krizi geçirdi. Helen'in ebeveynleri bu hediyeye aldırış etmediler, büyüdükçe geçeceğini düşündüler; fakat Helen'in bu yeteneği günden güne gelişiyordu. Helen'in annesi sonunda o kadar endişelendi ki kızının görme ve işitmesinde fiziksel bir sorun olup olmadığını kontrol etmesi için yerel doktora götürdü. Doktor bir sorun göremedi. Ayrıca Helen, doktoru o gece dışarı çıkmaması konusunda uyardı ama o çıktı ve doktorun arabası bir kar fırtınasında yoldan çıktı. Helen'in köy doktorunun ölümüyle ilgili tahmini, onu şeytanla arkadaşlık etmekle suçlayan yerel Presbiteryen bakanı tarafından kınandı. Helen, henüz 16 yaşındayken evden ayrıldı ve Dundee'ye gitti. Birinci Dünya Savaşı patlak verdiğinde bir mühimmat fabrikasında, ardından bir jüt fabrikasında ve daha sonra da hemşire olarak çalıştı. Hemşire olarak çalışırken en iyi arkadaşı Jean Duncan, Helen'i erkek kardeşi Henry Duncan ile tanıştırdı. Henry'nin Helen'e söylediği ilk sözler, Demek sonunda buluştuk oldu. Görünüşe göre ikisi de tanışmadan önce birbirlerinin vizyonlarını görmüşlerdi. Henry'nin doğaüstü şeylere ilgisi vardı ve Helen'in yeteneğini bastırmak yerine onu teşvik etti. Çift, 1916'da evlendi. Helen'in altı çocuğu vardı: Bella, Nan, Lillian, Henry, Peter ve Gena. Erken evlenen ve bu kadar çok çocuğu olan bu çift için geçinmek oldukça zordu. Bu nedenle Helen, bir kuruş için çarşaf ve gömlekleri tamir edip yıkayarak hane gelirini desteklemeye çalıştı. Aynı zamanda bir çamaşır suyu fabrikasında da işe girdi. Bir süre sonra eşi Henry, Helen'in psişik yeteneğini geliştirmesi konusunda onu destekledi. Helen, bir nesneye dokunarak nesnenin sahibi hakkında esrarengiz bir doğrulukta bilgiler verebilirdi. Helen sıklıkla derin bir uykuya ya da transa girerdi. Bunlardan birinde Dr. Williams'ın sesi, Henry'ye karısının ruhları hayata geçirme potansiyeline sahip olduğunu söyledi. Bu, Henry'yi heyecanlandırdı ama Helen yeteneğini geliştirmek konusunda çok dikkatliydi çünkü geçmişte bunu kullanmanın ona pek de iyi bir getirisi olmamıştı. Yine de Helen her zaman başkalarına yardım etmeye hevesliydi. O dönemde de Birinci Dünya Savaşı'nda sevdiklerini kaybeden birçok insan vardı ve avuntu arıyorlardı. Komşularına ve arkadaşlarına yapılan ilk deneysel seanslar tahmin edilemez ve hatta bazen korkutucuydu fakat Henry zamanla Dr. Williams'tan karısının yeteneğini nasıl geliştireceğini ve onu güvende tutacağını öğrendi. Henry, marangozluk becerilerini kullanarak temelde ön tarafında siyah perdesi olan ahşap çerçeveli bir dolap yaptı. Helen, içeride oturup dolabın enerjisini kullanacaktı. Böylece dolap, ruhlarla bağlantı kurma ve refakatçilere görünmeleri için bir tür portal görevi görecekti. Helen, kabinde trans halindeyken ağzından ve burun deliklerinden ektoplazma üretmeye başladı. Bu ektoplazma, refakatçileri çok şaşırttı. Onu büyülü sis veya yaşayan örümcek ağı olarak tanımladılar. Çok parlıyordu ve adeta kendine ait bir hayatı varmış gibi görünüyordu. Helen'in ektoplazma üretmesinin talihsiz bir yan etkisi seanslardan sonra kendini yorgun ve hasta hissetmesiydi. Bu şekilde ektoplazma çıkarması, ona aşırı kilolu olmasına neden olan doymak bilmez bir iştah verdi. Dr. Williams'ın ruhani sesi, Helen'in ruh rehberinin artık ektoplazmadan oluşabileceğini ve bundan sonra Helen'e bakacağını duyurdu. Refakatçileri de şaşırtan bir şekilde ektoplazma, dimdik bir yapıya ve Avustralya aksanının izini taşıyan eğitimli bir sese sahip, yaşlı ama seçkin bir adam şeklini aldı. Kendisini İskoçya'da doğmuş ancak boğulduğu Avustralya'ya göç etmiş Albert Stewart olarak tanıttı. Albert Amca olarak tanındı, seanslarda Tören Ustası oldu. Aynı zamanda Peggy adında da bir ruhani rehberi vardı. 1934'te Edinburgh'daki bir seans sırasında refakatçilerden biri Helen'in ruh rehberlerinden biri olan Peggy'yi yakaladı ve polisi aradı. Polisler geldiğinde refakatçi ruhun bir fanila olduğunu iddia etti. Helen, fanilanın kadının çantasından çıktığını ve bunun onu itibarsızlaştırma girişimi olduğunu iddia etti. Edinburgh Şerif Mahkemesi'nde Helen hem kavga hem de dolandırıcılıkla suçlandı. On şilin para cezasına çarptırıldı. Olanlara rağmen Helen'in ünü günden güne arttı. 1930'larda ve 1940'larda Spiritualist kiliselerde ve evlerde yüzlerce seans düzenleyerek Birleşik Krallık'ı baştan başa dolaştı. 2. Dünya Savaşı'nın başlamasıyla ailesini ve arkadaşlarını kaybedenler için seans sayılarını artırdı. 24 Mayıs 1941'de Edinburgh'da bir seans gerçekleşti. Refakatçiler arasında 1939 senesinde Moskova'da Ian Fleming'le birlikte olan ve İstihbarat Servisleri ile bağlantıları olan Tuğgeneral Firebrace vardı. Seans sırasında ruh rehberi Albert, bir İngiliz savaş gemisinin battığını iddia etti. Daha sonra aynı seansta Albert, Rusların müttefiklerin yanında savaşa gireceğini (1939'da Nazi Almanyası ile bir saldırmazlık paktı imzaladıkları için pek olası görünmüyordu) ve savaşın iki büyük patlama ile sona ereceğini iddia etti. Ertesi sabah Tuğgeneral Firebrace, HMS Hood'un Bismarck tarafından batırıldığını öğrendi. 19 Ocak 1944'te Helen, Portsmouth'daki Copnor Road'daki bir kimyager dükkanının üzerindeki Master Temple'da bir seans düzenlemeye davet edildi. Seans polis tarafından basıldı ve Helen başlangıçta sulh yargıçları tarafından yargılanan küçük bir suç olan 1824 Serserilik Yasası 'nın 4. bölümü uyarınca tutuklandı. Yetkililer davayı daha ciddi gördü ve bir jüri önünde yargılanabilecek olan 1735 Cadılık Yasası'nın manevi faaliyeti kapsayan 4. bölümünü kullandı. Helen'in kötü ve kötü ruhları çağrıştırıyormuş gibi yapma suçundan yargılandığı sahte büyücülük, savaş zamanı Londra'da tüm günlük gazetelerde manşetlere konu olan bir olay haline geldi. Helen'in birçok tanığı vardı ama bu yeterli olmadı. Yargıç, mahkemede bir seans düzenlenmesini teklif etse de jüri bunu kabul etmedi. Emniyet Müdürü West, Helen'i ulusal bir haşere ve tam bir serseri olarak nitelendirdi ve iki geminin battığını daha kamuoyuna duyurulmadan ifşa ettiğini açıkladı. Helen, ulusal güvenliğe tehdit oluşturmaktan suçlandı. Dokuz ay hapis cezasına çarptırıldı ve Holloway Hapishanesi'ne gönderildi. Daha sonra edilen bir itiraz ise reddedildi. Bu zamanlarda Helen, hasta bir kadındı; aşırı kiloluydu ve şeker hastasıydı. Holloway'deki koşullar acımasızdı ve yiyecekler zayıftı. Helen, cezadan kurtulabileceğinden ciddi olarak şüpheliydi. Neyse ki sağlığı hapisteyken gerçekten düzeldi. Helen'in cezası altı aya indirildi ve 22 Eylül 1944'te serbest bırakıldı. Helen, sahte bir şekilde ruhları tedarik edebileceğini veya fal bakabileceğini iddia eden herkesin yargılanmasını isteyen 1735 Büyücülük Yasası uyarınca mahkum edilen son kadınlardan biriydi. Serbest bırakıldığında Helen, seansları yürütmeyi bırakacağına söz verdi ama İkinci Dünya Savaşı sırasındaki can kaybı, tıpkı Birinci Dünya Savaşı'nda olduğu gibi seanslarda bir talep oluşmasına neden oldu. 1951'de Cadılık Yasası, kısmen Winston Churchill'in baskısıyla yürürlükten kaldırıldı. Yerine Hileli Ortamlar Yasası geldi ve yaklaşık dört yıl sonra 1954'te Spiritüalizm, bir Parlamento Yasası tarafından resmi olarak uygun bir din kabul edildi. Bu aslında dolandırıcılığı önlemek için atılmış bir adımdı. 1956'da Helen'in Nottingham'da düzenlenen bir seansı daha polis tarafından basıldı. Bir kez daha hiçbir sahtekarlık kanıtı bulunamadı; ancak polisler, trans halindeki bir ortama asla ve asla dokunulmaması veya ortama ışık tutulmaması gerektiğini bilmiyorlardı. Bu olursa ektoplazma medyumun vücuduna çok hızlı geri döner, çok büyük hatta bazen ölümcül hasara neden olabilirdi ve öyle de oldu. Bir doktor çağrıldı ve Helen'in karnında ve göğsünde tabak büyüklüğünde iki ikinci derece yanık saptandı. Helen, şiddetli ağrı ve şok içinde hastaneye kaldırıldı. Yanıklar asla iyileşmedi ve o polis baskınından beş hafta sonra 6 Aralık 1956'da Helen Duncan öldü. Helen, ölümünden bu yana medyumlar ve Spiritüalistler arasında şehit olarak kabul edilir. İşin aslına bakıldığında ise Helen'in ölümüyle alakalı beklenmedik veya garip hiçbir noktanın olmadığı söylenir. 59 yaşında hayatını kaybeden Duncan'ın halihazırda var olan sağlık sorunları ölümüne neden olmuştur. Johnson, Ben. Helen Duncan, Scotland's Last Witch, Historic UK, https://www. historic-uk. com/HistoryUK/HistoryofScotland/Helen-Duncan-Scotlands-last-witch/. 17 Temmuz 2022 tarihinde erişildi. MacDonald, Stuart ve Claire Galloway. Last Scots woman in Britain to be tried for witchcraft inspires new film, Daily Record, 12 Ekim 2021, https://www. dailyrecord. co. uk/news/scottish-news/last-scots-woman-britain-tried-25189409. 17 Temmuz 2022 tarihinde erişildi. Atkins, Harry. Helen Duncan: Britain's Last Witch, HistoryHit, 10 Haziran 2022, https://www. historyhit. com/helen-duncan-britains-last-witch/. 17 Temmuz 2022 tarihinde erişildi. Conjuring up the dead: Helen Duncan and her ectoplasm spirits, History Extra, 31 Ekim 2018, https://www. historyextra. com/period/20th-century/helen-duncan-scotland-witch-ectoplasm-spirits/. 17 Temmuz 2022 tarihinde erişildi. Helen Duncan, Helen Duncan, https://helenduncan. org/. 17 Temmuz 2022 tarihinde erişildi. MacPherson, Hamish. The truth about the UK's last witch Helen Duncan, The National, 8 Mayıs 2018, https://www. thenational. scot/news/16209915. truth-uks-last-witch-helen-duncan/. 17 Temmuz 2022 tarihinde erişildi."} {"url": "https://www.soylentidergi.com/henuz-girmis-13-14-yasina-turkulerde-pedofili-ogeler", "text": "Bazen bir düğünde veya taşrada bir dükkanın önünden geçerken bazen sırf efkar olsun diye türkülere denk geliriz. Kimi zaman da sadece sevdiğimiz için türküleri dinleriz. Böyle anlarda bu parçaları dinlerken dikkatimiz 12, 13 veya 14 yaşlarındaki çocukların gelin ile damat olmasına takılabilir. Bu konu, kafanızı kurcalayıp başkalarına da açma noktasına geldiğinde Ne var canım! Benim de babaannem 12 yaşında evlenmiş, o dönemde normaldi. gibi kabul edilmeyecek cevaplarla karşılaşıyor olabilirsiniz. Bazı kişiler, ne yazık ki 50-60 yıl önce yapılan çocuk istismarını normalleştirmeye çalışır. Ayrıca batılı ülkelerdeki cinsel rüşt yani erginlik yaşının ortalama 14 olması da farklı bir argüman olsa da bu argümanları savunuyor olmak pedofili destekçiliğidir. Türkülerde yer alan pedofili ögelere geçmeden önce Dünya çapındaki cinsel rüşt yaşlarına bakıp farklı ülkelerdeki cinsel ilişki ve birliktelik yaşına nasıl izin verildiğini inceleyelim. Yukarıda yer alan haritaya bakıldığında Güney Amerika bölgesinde cinsel rüşt yaşının 13-14 arası seyrettiğini, Kuzey Amerika'da 16-18 yaş aralığında olduğunu ve Avrupa'da ise 13-15 yaş arası cinsel serbestliğin verildiğini görürüz. Yine harita üzerinde İslam etkisi altında olan ülkelerde Ergenliğe girmiş ve evlenmiş zorunluluğunu görebiliriz. Türkiye, Hindistan, Mısır ve bazı diğer Afrika ülkelerinde ise cinsel rüştün; yasalar ile 18 yaş olduğunu görebiliriz. Fakat haritayı okurken Neredeyse her ülke, 13-15 yaşında cinsel rüşt iznini vermiş. şeklinde bakılmaması gerekir. Çünkü bu harita, cinsel ilişkiye yasal olarak ilk defa girilebilecek yaş listesi şeklinde yorumlanabilir. Ancak ülkelerde partnerlerin yaş farkına göre farklı cinsel rüşt yaşı bulunmaktadır. Yani 13-14 yaşında biri kendi yaşıtı ya da bir yaş büyüğü ile cinsel ilişkiye girdiğinde problem olmazken kendisinden yaşça büyük kişilerle ilişkiye girdiğinde suistimal durumu göz önünde bulundurulur. Bu durum ise yasa dışı olarak kabul edilir. Buna bağlı olarak yaş farkı gözetmeksizin iki partnerden küçük olanının, dünya ortalamasında en az 17 yaşında olması gerekmektedir. Gelişmemiş ülkelerde bu yaş, 15-16 arasında olsa da ülkelerin %70'ten fazlası 18 yaşı sınır olarak kabul etmiştir ve reşitlikle bunu kabul etmektedir. Türkiye'de maalesef taşralarda hala daha devam etmekte olan erken evlilik suçları bulunuyor. 2002 yılından itibaren yasal evlilik yaşı; 18 (ebeveyn izni ile 17 yaş, olağanüstü durumlarda mahkeme kararı ile 16 yaş) olsa da Eski Medeni Kanun'a (1926) göre evlilik yaşı erkekte 17, kız çocuklarında ise 15 yaş kabul ediliyordu. Osmanlı zamanında ise Hukuk-ı Aile Kararnamesi ile (1917) evlilik yaşı; erkek çocuğunda 12, kız çocuklarında ise 9 yaş olarak kabul ediliyordu. Az önce 1917 yılında Osmanlı'daki bir kanun ile evlilik yaşlarının 9-12 yaş aralığında yasal olduğunu teyit etmiştik. Bu yazımızda aslında bu dönemde nasıl bu türküleri yazabilmişler gibi bir eleştiri getirmek yersiz olacak. Aksine o dönemde Anadolu topraklarındaki eğitim yapısı ve din öğretilerini biliyoruz. Bu nedenle dönemin şartlarına göre bu durumu, o yıllar için normal karşılayabiliyoruz. On beş yaşında da Nazife de Hanım'a, Türkünün hikayesi, 15 yaşında olan Nazife Hanım 'ın tecavüze uğramasını anlatmaktadır. Hatta bu türküyü albümüne alan Kıraç hakkında bu şarkı üzerinden Haluk Levent Sapık bir türkü. diyerek taş atmıştı. Ayrıca türkü, ulusal yayın kanalımız TRT'nin türkü yayın repertuarında bulunmakta ve video sitelerinde de TRT amblemi ile yayınlanmaktadır. Artık TRT repertuarında yer almayan fakat bundan 10-15 yıl kadar önce İzzet Altınmeşe gibi bir ismin bile TRT ekranlarında söylediği türkü ise günümüzde en kötü olanı denilebilir. 10 yaşında bir kız çocuğunun gonca gül olduğunu, 11'de ise artık koklanması gerektiğini vurgulayan bu akılalmaz sözlere sahip parça da günümüzde pedofili ögeler içeren türküler arasında. Son olarak Türkiye'de halihazırda var olan sansür yasaları; her türlü durumu yasaklıyor, televizyon ve internette var olan tüm içeriği inceliyor. Ancak bu tarz berbat ögeler barındıran sapkın türkülere müdahale edilmiyor olması, Osmanlı döneminden kalma Anadolu alışkanlıklarını ayrıca tetikliyor. Hatta bu türkülerin geçmiş dönemdeki ahlaki bozukluğu desteklediğini söylemek mümkün. Yasaların Ermeni kelimesini sansürleyip kendi ülkesinin cinsel yaş rüştü yasasını hiçe sayarak bu türküleri sansürlemiyor olması, bu şeylerin yayılmasına ve dinletilmesine, düğünlerde ve eğlencelerde kullanılmasına yol açıyor. Ayrıca kendi medeni kanunun tam karşısında var olan bu türkülerin yaşamasını sağlıyor. - Ülkelere Göre Yasal Rıza Yaşları. https://www. ageofconsent. net/world - Akıntürk, T. TÜRK MEDENİ KANUNUNUN EVLİLİK HUKUKUNA İLİŞKİN HÜKÜMLERİNDE YAPILMASI ÖNGÖRÜLEN DEĞİŞİKLİKLER. Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dergisi 29 (1972 ): 0-0 - Yurtseven, Y. (2003). 1917 Tarihli Hukuk-ı Aile Kararnamesi ve Osmanlı Aile Hukukuna Getirdiği Yenilikler. Selçuk Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dergisi, 11(1-2 (SÜ HUKUK FAKÜLTESİ 20. YIL ARMAĞANI)), 199-250."} {"url": "https://www.soylentidergi.com/hikayeyi-anlasilir-kilmak-edgar-allan-poe-eserlerinde-illustrasyon-incelemeleri", "text": "Şüphesiz korku ve dehşet edebiyatının büyük ismi Edgar Allan Poe, geçmişten günümüze büyük yazarları, şairleri ve ressamları etkilemiş ve etkilemeye devam etmektedir. Gotik edebiyatının babası olarak görülen Poe, kısa ömründe birçok kısa hikaye ve şiir yazmıştır. Bu hikayeler okuyucuları sadece etkilemekle kalmamış, içlerindeki sanat aşkını da alevlendirmiştir. Başta Howard Philips Lovecraft olmak üzere, Charles Dickens, E. T. A. Hoffmann, Elizabeth Barrett Browning ve Thomas de Quincey gibi edebiyatın başlıca önde gelenleri Edgar Allan Poe'dan büyük ölçüde yer etmiştir. Fakat Poe'nun etkisi sadece edebiyatla kalmamış, resim sanatına da yansımıştır. Edgar Allan Poe'nun eserlerinden etkilenip illüstrasyon çalışması yapan ressamları isimlendirmek gerekirse, bunlar Harry Clarke, Arthur Rackham, Edmund Dulac ve Gustave Dore olurdu. İlk olarak Harry Clarke'ın Tales of Mystery and Imagination adlı 1902 baskılı illüstrasyon kitabıyla başlayalım. İrlandalı sanatçı bu tek renkli 24 resimde Poe'nun klostrofobisi, dehşeti ve korkusunu çok iyi bir şekilde işlemiştir. Poe'nun eserlerine aşina olanlar, eserlerinde birçok sevgilisini ve onlara duyduğu derin aşkını bilirler. Morella'da bunlardan farklı değildir. Clarke, bu illüstrasyonu ile muhtemelen Dünyanın tüm güzellikleri Morella'nın ölümünden sonra karanlığa gömüldüğünü, fakat anlatıcımız için önemli olan sadece Morella olduğu anlatılmakta. İllüstrasyonda ise bir sürü toplum tarafından güzel bulunan çiçek motifleri ve birkaç kadın suratı bulunmakta. Anlatıcımız ne çiçeklere ne de kadınlara aldırıyor. Onun için önemli olan tek şey Morella; ancak Morella yerde ölü vaziyette yattığı için artık her şey için çok geç. Bu hikayede de anlatıcımız ölen aşkı Ligeia'ya olan takıntısını anlatmakta. Henry Clarke da bu temadan yola çıkarak anlatıcımızı Ligeia'ın önünde diz çöktürerek, Ligeia'yı sanki bir tanrıça konumuna getirmekte. Anlatıcımızın elinde ise haça benzer bir sembol bulunması Ligeia'nın anlatıcı için tapılası bir varlık olduğunu kuvvetle desteklemektedir. Kızıl Ölümün Maskesi hikayesine gelecek olursak, kısaca şöyle anlatılabilir: Bir şehri Red Death denilen bir veba musallat olur. Bu vebaya yakalananlar çok korkunç bir şekilde ölür. Faka prens Prospero bu duruma aldırış etmeyerek sarayın kapılarını kapatır ve büyük bir maskeli balo düzenler. Kapılar kilitli olduğu için vebanın onlara erişemeyeceğini düşünür. Sarayda bulunan 7 odayı mavi, turuncu, mor gibi tek renge boyatmıştır. Yedinci oda ise kırmızı renklidir ve içinde her saat başı sesi giderek yükselen bir saati barındırır. İlerleyen saatlerde korkunç görünümlü bir kılığa girmiş biri baloya varır. Prens bu kişinin kendisiyle alay ettiğini düşünerek çok sinirlenir. Ancak yedinci oda olan kırmızı oda da bu gizemli kişiyi yakalayabilir. Gizemli kişiye dokunur dokunmaz, prens ölür. Daha sonra balodakiler daha sonra kimliği Kızıl Ölüm çıkacak olan gizemli kişiye saldırmak için toplanır. Şüphesiz ki onlar da Kızıl Vebaya yakalanarak ölürler. Henry Clarke'ın illüstrasyonuna gelecek olursak, balodan bir sahneyi tasvir etmiştir. Korkutucu görünümüyle yedinci odada bulunan ve ölümün balodaki kişilere her saat başı daha da yakınlaştığını hatırlatan saatin yanında durmaktadır. Arka planda ise Kızıl Ölümden korkan balo davetlileri bulunmakta. Yerdeki hançer ise Kızıl Ölümün balodakilere ölümü getirdiğini tasvir ettiği söylenebilir. Türkçeye Gammaz Yürek diye çevrilen Tell-Tale Heart'ı özetleyecek olursak, anlatıcımızın bir ev arkadaşı var ve bu arkadaşının bir gözü görmemekte. Bu yüzden de anlatıcımız için rahatsız edici bir görüntüye sahip. Bu nedenle anlatıcımız bir gün ev arkadaşını öldürür, daha sonra parçalara ayırarak evin zeminine gömer. Bunun üzerine polisler ölen adamın yokluğu üzerine anlatıcımızı sorguya çekmeye gelir. Sorgu ilerledikçe anlatıcımız parçalara ayırdığı adamın kalp atışlarını duymaya başlar. Hiçbir şey yokmuş gibi sorguya devam eden polislerin kendisiyle dalga geçtiğini, aslında onların da ölen adamın kalp atışlarını duyduğunu düşünen anlatıcımız, aklını yitirmiş bir vaziyette işlediği suçu itiraf eder. Rackham, Poe'nun bu eserini basit ama çarpıcı bir şekilde tasvir etmeyi başarmış. İllüstrasyonunu incelediğimizde, Rackham'ın, bu kısa hikayenin doruk noktası olan son sahnesini tasvir ederek doğru bir seçim yaptığını görüyoruz. İllüstrasyonda, anlattıklarına güvenemediğimiz anlatıcımız, eve gelen polislere öldürdüğü arkadaşını sakladığı yeri göstermekte. Arthur Rackham, bir başka çarpıcı Poe hikayesini tasvir etmeyi seçmiş. Bu hikayede yaralı olan ana karakterimiz bir şatoya sığınır. Orada bulduğu ve odadaki tüm tabloların açıklamasını barındıran bir kitap görür. Dikkatini en çok oval bir çerçevedeki güzel bir kadın tablosu çeker ve kitaptan açıklamasını okumaya başlar. Açıklamada tablodaki kişinin ressamın eşi olduğu ve tablonun yapımının haftalar sürdüğü yazar. Fakat ressam eşine bakmaktan çok tabloya baktığı için eşinin güçsüzleştiğini göremez. En sonunda tablosunu bitirir ve çıkardığı eserinden çok etkilenerek İşte hayatın kendisi budur diyerek tablosunu över. Daha sonra tablodan kafasını kaldırır ve eşinin öldüğünü fark eder. İllüstrasyonda ise tekrar hikayenin doruk noktası olan son sahnesini görmekteyiz. Haftalarca süren tablosunu bitiren adam, tablodan kafasını kaldırır ve eşinin öldüğünü görür. Basit bir illüstrasyon olarak görünse de anlattığı sahnenin derinliği illüstrasyona da yansımakta. Gelelim Edgar Allan Poe'nun en meşhur eseri olarak kabul edilen The Raven şiirine. Şiirde anlatıcımız kaybettiği aşkının özlemiyle yanıp tutuşmaktadır. Odasında yarı uyur vaziyette dururken, cama birinin geldiğini duyar gibi olur. Umursamamaya ve orada kimsenin olmadığına kendisini ikna etmeye çalışır. Fakat sesler fazlalaşınca belki de kayıp aşkı Lenore'un geldiğini düşünerek camı acar. İçeriye bir kuzgun girer. Kuzgunla konuşmaya ve sorular sormaya başlayan anlatıcımız kuzgundan sadece bir daha asla cevabını alır. Bu durumdan rahatsız olan anlatıcımız, kuzgunu kovmaya çabalar. Yukarıdaki illüstrasyonlardan solda olanına baktığımızda anlatıcımızın ses gelen camı açtığını ve içeri kuzgunun girdiğini görmekteyiz. Biraz dikkatli baktığımızda da kayıp aşkı Lenore'u uman anlatıcımız kuzgunun varlığı ile şaşkına dönmüş olduğu görülmekte. Sağda olan illüstrasyona baktığımızda da, Lenore'un ölüp bir melek olduğunu; bu yüzden de meleklerin arasına katılarak cennete doğru yola çıktığını düşünebiliriz. Sona yaklaşmışken, içeriğimizi bir cinayetle bitirelim. Hayali bir Paris şehri olan Rue Morgue'da bir cinayet işlenir. Şehre gelen dedektif bu gizemli ve vahşi cinayeti çözmeye çalışır. Cinayet şüphelisi cinayet olayına şahit olmuş bir denizcidir ; fakat cinayet, insanüstü bir güçte olan bir varlık tarafından işlenildiği ipuçları çoğaldıkça şüpheler başka bir tarafa kayar. Sanatçı Daniel Vierge de bu kısa hikayenin çarpıcı sahnesini illüstrasyonunda çok net bir şekilde işlemektedir. İnsanüstü güce sahip bir orangutan tarafından işlenen anne ve kızın cinayetine şahit olan denizciyi illüstrasyonda görebiliyoruz. Kız çoktan ölmüş, yerde yatmakta; annenin ise kafası orangutan tarafından koparılmak üzere. Tüm bu olaylara ise şüpheli konumdaki denizci sağ taraftaki pencereden gizli bir şekilde şahit olmaktadır. Son olarak, Gotik ve korku edebiyatının en iyi yazarlarından biri olan Edgar Allan Poe'nun sadece edebiyat sanatçılarını değil resim sanatı ile ilgilenen sanatçıları da etkilediğini söyleyebiliriz. Genelde yazılı bir edebi eser okuduğumuzda hayal gücümüzün bize gösterdiği şeyleri görmeyi tercih ederiz. Fakat büyük beyinlerin gözlerinden bu eserleri görme fırsatımızın olması da büyük bir lütuf."} {"url": "https://www.soylentidergi.com/hold-me-tight-yasla-yazilan-yeni-bir-gerceklik", "text": "Sabah erkenden, Clarisse uyanır, evinin içinde adeta bir hayalet gibi gezinir, birkaç eşyasını alır, sessizce evinden çıkar, arabasına biner ve arkasında hiçbir iz bırakmadan eşini ve iki çocuğunu terk eder. Mathieu Amalric'in, Hold Me Tight'ı bizi birçok sorunun içine doğurarak başlıyor. Clarisse evini terk ederken paralel bir şekilde, geride bıraktığı eşini ve çocuklarını izliyoruz, sıradan günleri yavaş yavaş Clarisse'in yokluğuyla kararırken aklımızdan geçen onlarca cevapsız sorunun arasında kayboluyoruz. Başkahramanımızın neden evini terk ettiğini, nereye gittiğini, neden hiçbir şey söylemediğini, böylece çekip gitmesine neyin sebep olduğunu kendimizce çözmeye çalışıyoruz fakat Amalric'in de söylediği gibi bu anlamak zorunda olduğumuz bir hikaye değil aslında. Claudine Galea'nın on yedi yıl önce yazdığı ve bir türlü seyirciyle buluşamayan oyunu Je Reviens de Loin'den uyarlanarak hayat bulan Hold Me Tight nefes kesici anlatımıyla bizi ekrana bağlıyor. Mathieu Amalric, yakın bir arkadaşı aracılığıyla hikayenin son varisi haline geldiğinde, Hold Me Tight sinemayla buluşmak için son bir şansa sahip oluyor ve yönetmenimizin dehasıyla ruhumuzda yer eden bir film haline geliyor. Hold Me Tight'ın kesinlikle anlatmaya çalıştığı bir derdi, vermek zorunda olduğu bir mesajı ya da seyirciye geçirmek istediği düşünceleri yok. Amalric, filmin ilk gösterimlerinden birinde seyircileriyle konuşurken, Her şeyi anlamlandırmaya çalışmayın, çok Alman olmayın. diyerek filmini sunuyor. Film ilerledikçe biz de kendi sorularımıza cevaplar bulurken anlıyoruz ki biz sadece, aklını kaybetmemek için kendi gerçekliğini yaratmış hatta delirmemek için delirmiş bir kadının gözünden dünyayı izliyoruz. Hiçbir durumun ve insanın anlamı yok ve gergin bir boşlukta öylece asılı kalıyoruz. Clarisse yüzündeki üzüntüden ve gururdan ödün vermeden ve gardını da indirmeden denize doğru arabasını sürerken bir yandan da kızının piyano derslerinden birinin kaydını dinliyor. Clarisse'in kızını motive eden konuşmalarını dinliyoruz fakat içten içe biliyoruz ki bir şeyler yolunda gitmiyor. Ardından başkahramanımız ailesiyle ilgili anılarını hatırlamaya başladığında François Gedigier'ın mükemmel kurgusu araya giriyor ve kafamızı daha çok karıştırırken hikayenin içinde savrulmamıza neden oluyor. Geçmiş, Clarisse hakkında bize ufak bilgiler sunarken sürekli neden evini terk ettiğini merak edip duruyoruz. Detaylara girmeden, onun hayatındaki umutların ve pişmanlıkların tadına bakıyoruz ama hiçbir zaman tam olarak ne olduğundan emin olamıyoruz. Sonrasında gerçeklik yavaş yavaş boşlukları dolduruyor ve Clarisse'le birlikte biz de baharın gelmesini umutsuzca beklerken acısına şahit oluyoruz. Amalric, Clarisse'in yaşadığı acıyı ve başa çıkamadığı yası hiçbir zaman nazikçe bize sunmuyor, bunu senaryo için seyirciden saklamıyor ve gizli tutmuyor. Aksine seyircisini görmezden gelip kahramanının yaşadığı cehenneme, bizi sıradan bir noktadan sokuyor ve onunla birlikte duygularını keşfetmemizi bekliyor. Clarisse kendisi olmadan çocuklarının büyüdüğünü hayal ederken de evinden ve yas tutmaktan kaçarken de duygularımızla onu yargılamamıza izin veriyor. Amalric ve Gedigier, Clarisse'in ailesiyle olan hayatını yalnızlığıyla keskin bir şekilde ayırırken bunun için paralel kurguyu ve sıcak-soğuk renk paletlerini kullanmayı ihmal etmiyor. Amalric'e göre sıradan bir yas hikayesinin sıkıcılığından ve tek düzeliğinden kurtulmanın temel taşlarından olan kurgu işini kusursuz bir şekilde yerine getiriyor. Seyirci olarak soruların arasında kaybolurken tarifsiz bir acıyla karşılaşıyoruz ve bununla başa çıkmaya çalıştığımız anda film bize veda ediyor. Vicky Krieps'in olağanüstü performansı filmi taşırken seyirci olarak ona duyduğumuz tüm duyguları başarıyla sırtlaması ise bizi mest ediyor. Bir ekip işi olarak adlandırabileceğimiz fakat bu sefer mesajlar ve olaylar yerine saf duygular üzerine kurulmuş bir dünyadan kopan Hold Me Tight, sindirmesi de anlamlandırması da zor bir film. Amalric'in, Claudine Galea'ya ve hikayenin kendisine duyduğu saygı işine de yansıyor ve biz üzerine uğraşılmış, kafa yorulmuş bir iş izlediğimizin farkına varabiliyoruz. Amalric'in akıllı ikilemlerle kurguladığı filmi aklımızda yer edinirken merak etmekten kendimizi alamıyoruz çünkü seyirci olarak hala neyin gerçek neyin hayal olduğunu bilmiyoruz."} {"url": "https://www.soylentidergi.com/house-of-the-dragon-dizisini-izlemeden-once-bilmeniz-gerekenler", "text": "Game of Thrones'un prequel dizisi House of The Dragon ile 21 Ağustos'ta Westeros'a geri dönüyoruz! HBO Max'te yayınlanacak dizi Taht Oyunları'ndan 200 yıl öncesini konu alacak ve Targaryen ailesine odaklanacak. Dizinin çıkmasına sayılı günler kala diziyi izlemeden önce bilmeniz gerekenleri derledik. Game of Thrones'ta, Robert Baratheon'in Yedi Krallığın Hükümdarı olarak Çılgın Kral Aerys Targaryen'ın yerine geçtiği bir iç savaş olan Robert'ın İsyanı ile Targaryen hanedanının etkili bir şekilde sona erdiğini biliyoruz. İsyan'dan 17 yıl sonra Game of Thrones başladığında bilinen sadece iki Targaryen vardı: Daenerys ve Viserys. House of The Dragon ise Targaryen'lar için sonun başlangıcını tasvir ediyor. Westeros'a 300 yıl boyunca hüküm süren Targaryen ailesine ne olduğunu öğreneceğimiz dizide, Paddy Considine tarafından canlandırılacak Kral I. Viserys'ın ölümünün ardından patlak veren kanlı Targaryen iç savaşını izleyeceğiz. Bu iç savaş dönemine, Game of Thrones'un 5. Sezon 9. Bölümüne de konu olan Ejderhaların Dansı ismi veriliyor. Hafızalarımızı tazeleyecek olursak: bu bölümde Shireen Baratheon, Ejderhaların Dansı hakkında bir tarih okumuş ve babasıyla kendisini bekleyen korkunç kaderi ile ilgili konuşmuştu. Ayrıca Daenerys'in son bir buçuk yüzyılda ejderhaya binen ilk kişi olduğunu görmüştük. Evet, dizi yazar George R. R Martin'in 2018'de yayınladığı Targaryen Hanesinin tarihini anlatan Ateş ve Kan isimli kitaba dayanıyor. Yine de bu, kitabın yüzde yüz şekilde uyarlanacağı anlamına gelmiyor. Dizinin yapımcıları Ryan Condal ve Miguel Sapochnik verdikleri bir röportaj sırasında kitabın bir tarih kitabı niteliğinde olduğunu bu yüzden dizide yaşanan şeylerin günün sonunda kitapla birebir aynı olacağını fakat çoğu şeyin hızlı ve değiştirilmiş şekilde anlatılacağını söylediler. Dizinin yönetmen koltuğunda Game of Thrones'un Emmy Ödüllü yönetmeni Miguel Sapochnik oturmaktadır. Dizinin kadrosu ise tıpkı Game of Thrones'ta olduğu olduğu oldukça yeni yüzlere ev sahipliği yapıyor. Daemon Targaryen, Kral I. Viserys'ın küçük kardeşidir. Tecrübeli ve yetenekli bir dövüşçü aynı zamanda da Kan Ejderhası olarak bilinen Caraxes isimli ejderhanın binicisidir. Ejderhaların Dansı olarak adlandırılan iç savaş döneminde önemli bir role sahiptir. Dizide kendisine Doctor Who'nun on birinci doktoru Matt Smith hayat vermektedir. Kral I. Viserys Targaryen, Kral I. Jaehaerys Targaryen'in torunu ve Targaryen hanedanının Yedi Krallık'ı yöneten beşinci kralıdır. I. Jaehaerys, Westeros'u işgal edip birleştiren ve Demir Taht'ı döven Fatih Aegon'un torunuydu. Viserys, büyükbabasın yönetiminde eşi görülmemiş elli yıllık barış ve refahtan sonra krallığı miras aldı. Fakat bu refah çok uzun sürmedi. Kralın ölümünden sonra ilk doğan çocuğunun tahta geçtiğini biliyoruz. Kendisine varis seçmesi gereken Kral Viserys'ın ilk doğan çocuğu kızı Rhaenyra'dır fakat o zamana denk bir kraliçenin Demir Taht'a geçtiği görülmemiştir. Dizide, Targaryen'ların ve ejderhaların yok oluş ateşine fitil atan bu olayın başlangıcına tanıklık edeceğiz. Rhaenys Velaryon olarak da bilinen Prenses Rhaenys Targaryen, Targaryen hanedanının bir prensesi ve Lord Corlys Velaryon'un karısıdır. I. Viserys Targaryen ile Daemon Targaryen'ın kuzenidir. Rhaenys'in babası ve amcası Baelon Targaryen büyükbabası Kral Jaehaerys'ten önce öldü ve böylece Demir Tahta iki rakip erkek varis kaldı: Rhaenys'in kendi oğlu Laenor ve Rhaenys'in ilk kuzeni Viserys. Bir iç savaştan korkan Jaehaerys, Harrenhal'da Westeros'un tüm lordlarının oy kullandığı bir Büyük Konsey düzenleyerek sorunu çözdü ve Viserys'ı tahtın varisi olarak seçti. Babasının ölümünün ardından tahta varis olmak için aday bile seçilmeyen Rhaenys Targaryen'ın dizinin fragmanında Rhaenyra'ya Demir Taht'ın varisi bir kadın olamaz. Çünkü düzen böyle. dediğini duyuyoruz. Rhaenyra, Kral Viserys I'in ilk karısı Arryn Hanesi'nden Aemma'nın hayatta kalan tek kızıydı. Viserys'in üç çocuğu vardı, iki ölü doğmuş erkek ve Rhaenyra. Saltanatın hüküm sürdüğü Westeros'ta erkek varis olmadığı için Rhaenyra onun varisi olarak seçildi. Siyasi konularda babasının yanında yer alarak yerine geçmesi için Viserys tarafından yetiştirildi. Tıpkı amcası gibi bir ejderha binicisi olan Rhaenyra, babasının ölümünden sonra tahta geçmeye hazırlandığında Ejderhaların Dansı dönemi başladı. Daha Kral Viserys ölmeden filizlenmeye başlayan iç savaşın taraflarını belirleyen olay: Babası ve üvey annesi Alicent Hightower arasındaki evliliğin beşinci yıldönümünde, Rhaenyra'nın siyah ve kırmızı bir elbise, kraliçenin ise yeşil bir elbise giymesi oldu. Bu basit renk farkı, savaş sırasında Yedi Krallık'ta tarafları ayırmanın bir yolu olarak hizmet etti. Hightower Hanesi asil hanelerin en güçlülerinden biridir. Arması, tepesinde ateş olan taş beyaz bir gözetleme kulesidir. Köklü bir aile olmasına karşın Yedi İnancı'na olan destekleri nedeniyle birçok savaştan kaçınmışlardır. Sloganları ise Yolu aydınlatırızdır. Vigilance adında bir Valyria çeliği kılıcına sahiplerdir. Bu kılıcı dizinin fragmanında Alicent Hightower'ın elinde görüyoruz. Alicent Hightower, Kral I. Viserys Targaryen'ın ikinci karısı olan Hightower Hanesi'nin bir üyesidir. Hem kibar bir zarafete hem de keskin bir siyasi zekaya sahip olan Alicent, Kral Eli olan Sör Otto Hightower'ın kızıdır. Çocukları: Aegon II Targaryen, Helaena Targaryen, Aemond Targaryen ve Daeron Targaryen'dır. Viserys'ın ilk çocuğu Rhaenyra Targaryen'ın üvey annesidir. Karaktere hayat veren Olivia Cooke dizi hakkında Bu karakterlerle ne elde edeceğinizi bilmiyorsunuz. Çok iyi yazılmışlar. Tıpkı insanlık gibi, korkunç şeyler yapabilirsiniz ancak bir kadar harika şeyler de yapabilirsiniz. Çok karmaşık ve hiç bir karakter siyah-beyaz değil. şeklindeki açıklamasına Alicent karakterinin bu yüzden yanlış anlaşabileceğini düşündüğünü eklemiştir. Sör Otto Hightower, Hightower Hanesi'nden üç krala Kral Eli olarak hizmet eden bir şövalyedir. Hizmet ettiği süre boyunca hem kralına hem de krallığına sadakatle hizmet eder fakat işler kızı Alicent Hightower'ın Kral Viserys ile evlenmesiyle değişir. İç savaş öncesinde Rhaenyra'nın tahta varis oluşunu destekleyen Otto, iç savaşsın başlamasıyla Rhaenryra ve Daemon Targaryen ile ters düşer. Driftmark'ın Velaryon Hanesi, Taç Toprakları'ndaki Valyria'lıların soylu bir hanesidir ve Essos kökenli Targaryen'ler dışında Yedi Krallık'taki birkaç haneden biridir. Velaryon Hanesi'nin kralı, Dalgaların Efendisi ve Akıntıtaşı'nın Efendisi unvanına sahiptir. Sör Laenor Velaryon, Lord Corlys Velaryon ve Prenses Rhaenys Targaryen'in tek oğludur. Driftmark'ın varisi ve ikinci kuzeni Prenses Rhaenyra Targaryen'in ilk kocasıdır. Rhaenyra'yla evlilikleri sırasında Jacaerys, Lucerys ve Joffrey adında üç erkek çocuğu dünyaya gelmiştir. Laenor bir ejderha binicisidir ve sahip olduğu ejderhanın adı Seasmoke'dur. Lord Corlys, Yedi Krallık'ın şimdiye kadar tanıdığı en ünlü denizcisidir. I. Viserys'ın kuzeni Prenses Rhaenys'in kocası ve Rhaenyra'nın ilk eşi olan Sör Laenor Velaryon'nun babasıdır. Kral I. Viserys'ın ölümünden sonra çıkan iç savaşta Corlys'un eski gelinine mücadelede destek vermek için Ejderha Kayası'na gittiği bilinmektedir. Ejderha Kayası hem dizi hem de Targaryen'lar için oldukça önemli bir lokasyon. Burası Karasu Körfezi'nde yer alan bir adada bulunan kaledir. Westeros'a koloni görevi için batıya gönderilen Valyrian Özgür Halkı'ndan olan Targaryen Hanesi'nin asıl yerleşkesidir. Burayı Taht Oyunları'nın 7. sezonunda Daenerys'in bir fırtına sırasında doğduğu söylenen topraklara dönmesiyle birlikte görmüştük. Bazı yerleri hasar almış ve terk edilmiş olarak gördüğümüz Ejderha Kayası'nı bu dizide, içi Targaryen ailesinin dramalarıyla dolu canlı haliyle izleyeceğiz. - A Wiki Of Ice and Fire - Game of Thrones Wiki - Fire & Blood Kitabı Gayet bilgilendirici ve akıcı bir yazı olmuş, çok beğendim. Gerçekten güzel tanıtmışsınız diziyi, ellerinize sağlık. Değerli yorumunuz için çok teşekkür ederim. Dizi hakkında küçük de olsa bir bilgi verebildiysem ne mutlu bana."} {"url": "https://www.soylentidergi.com/huzunlu-olma-mutlulugu-sanat-eserlerinde-melankoli-temasi", "text": "Kimi zaman resim sanatında renklerle, fırça darbeleriyle ya da ince detaylarla temsil edilen melankoli, kimi zaman da heykel, gravür ve diğer sanatlarda kıvrım, uyum, uyumsuzluk ve bazen boşluk ile anlatılır. Peki bu derin düşünce halini, koparılamaz boşluk hissini ve ruhun üzerindeki etkisini yüzyıllarca sanatçılar nasıl deneyimlediler ve eserlerine yansıttılar? Bazen aynı ad, bazen aynı hissiyat altında sizler için melankoliyi ve ünlü sanat eserlerinde melankolinin hangi yollarla betimlendiğini inceledik. Günümüz sözlük anlamına göre melankoli, kişinin sevilen bir nesneyi kaybının ardından belirli bir süre yaşanacak olan yas döneminin hiçbir zaman bitmemesi durumudur. Kişinin hayatına devamını mümkün kılacak olan yeni bir sevgi nesnesi arayışını engelleyen bu durum, zamanla kaybedilen nesnenin içselleştirilmesi ve kişinin bu kayıpla kendini özdeşleştirmesine yol açmaktadır. Yas tutmanın sağlıklı bir süreç olmasına kıyasla, melankolinin yapışkan doğası kişiyi ve hayatını önemli derecede etkileyecek ciddiyete sahiptir. Günlük hayatımızda, sanat ve literatürde sıkça karşılaştığımız huzursuz tip imajı bir çok yönden melankolik portreyle eşleşmektedir. Bu tiplemenin Orta Çağ'dan günümüze kadar değişen karşılığını öne serecek olursak, fiziki bir hastalıktan psikolojik bir duruma nasıl evrildiğini anlayabiliriz. Orta Çağ'da vücuttan atılması gereken bir hastalık olarak değerlendirilen melankoli, Rönesans'ta insana duyulan güven ve ilginin arması ile varoluşsal ve psikolojik bir tecrübeye denk gelmeye başladı. Özellikle Shakespeare'in Hamlet'in de iki defa geçen kelime ve huzursuz tiplemesi onun tıbbi sıkıntılarına değil daha felsefi ve psikolojik yanları ile ilgili olarak görünür. Bireyselliğin, iç dünyamızın ve estetiğin ön planda olduğu Romantik dönemde ise hüzün ve melankoli hayal gücünü besleyen estetik konseptlerden biri olarak görülmüş. Charles Baudelaire'in İçinde melankoli olmayan bir güzelliği zar zor tasavvur edebiliyorum sözlerine bakarsak, İngiliz edebiyatında John Keats'in, Alman edebiyatında ise Goethe'nin melankoliyi bu denli hoş bir dille anlatması şaşırılabilir değil. Melankoli kelimesine hemen hemen herkes aşina olsa da, hatta çoğu kişi melankolik sıfatına kendini dahil etmekten alıkoymasa da, kelime kökeni ve anlamının yüzyıllar içinde değiştiğini bilmek gerekir. Modernizme doğru, Freud melankoliyi öz-kimlikteki ayrılma olarak tanımlarken, daha sonraları depresyon ile ilişkilendirilen bu ruh hali Sylvia Plath, Vincent van Gogh gibi sanatçıların hayatında eserlerinde önemli rol oynamaya devam etti. Albrecht Dürer'in Melancholia I gravürü Rönesans düşünürlerinin antik eserleri yeniden yorumlamasıyla bulunan melankoli ve deha arasındaki bağlantıyı temsil eden yapıtlardan biridir. Sağda sanatçıya denk gelecek olan kederli kanatlı bir figürü gösteren eser, bu figürü çeşitli araç gereçlerle, bilgi ve diğer kaynaklarla çevrili olmasına rağmen ilhamdan tamamen yoksun olarak gösteriyor. Melankoli fikri gravürde arka planda bir ışık, ilham kaynağı olarak görülüyor, ki bu melankolinin kutsal bir tesire sahip olduğunu anlatmaktadır. Dürer'in melankoli fikrini kişileştirdiği, kanatlı figürle birleştirdiği bu resim sanat tarihinde ilk defa bir sanat eserinin yaratılma sürecini tasvir ettiğinden bir ilk olarak görülmektedir. Eseri daha da önemli kılan bir diğer nokta ise, Orta Çağ ve daha eski dönemlerin düşüncelerine kıyasla, melankolinin yalnızca mutsuzluk, çaresizlik ve kayıpla ilgili olmadığını ortaya çıkarması. Melankoli ayrıca, kişinin bu sükunda hayatın değişkenliği, doğum ve ölümün kaçınılmaz döngüsü gibi farkındalıklara ulaşması sonucu ortaya çıkan yaratıcılığın da sebebidir. Görüş alanımızı biraz daha genişletip heykel sanatına baktığımızda Albert György' nin İsviçre'de bulunan Melancholy adlı heykelini görürüz. Kederden geriye kalan boşluk hissini göstermeye çalışan eser, bir bankta kambur bir şekilde oturan bir bakırdan figürden oluşmakta. Sanatçının eşinin kaybından sonra hissettiği yoğun üzüntü ve yalnızlık duygularıyla başa çıkmak için başvurduğu yollardan biri olarak görülen eser, gövdesinin tam ortasında kocaman bir boşluk olan bir figürü çaresiz ve umutsuz tasviriyle canlandırmakta. Sevdiğimiz birini kaybettiğimizde hepimizin hissettiği ağır boşluğu tarif etmekle beraber, ardında koca bir gökyüzü ile geçen mevsimler ve dolayısıyla zamanı bu boşlukta içinde hapsediyor. Etrafımızdaki her şey değişirken bu boşluğun sabit kalması melankolinin doğasıyla örtüşüyor. Eser koyu renklerde olsa da, György'e sağladığı gibi, kaybı olan diğer insanlara da da heykel aracılığı ile duygularını paylaşıp bir miktar huzur sağlıyor. Neredeyse hepimizin bildiği Çığlık (1893) tablosunun Norveçli ressamı Edward Munch, başka bir ekspresyonizm örneği olan Melankoli' nin de sahibi. Munch 1891-1894 döneminde boyadığı tabloda sahil kıyısında başını eline yaslamış düşünceli bir adamı tasvir etmekte. Uzakta görünen üç kişilik topluluğa kıyasla öndeki tasvirin yalnız ve dalgın olması ilk bakışta fark edilen unsurlar arasında. Munch' ın melankolik adam figürünün tablonun sağ köşesinde, melankoli duygusunu ise dalgalı, inişli çıkışlı kıyı şeridi ve sola doğru uzanan ufuk çizgisinde yansıtmasını düşünürsek, Dürer' in eserinin modern bir versiyonuyla karşılaştığımızı görebiliriz. Melankolik figürün ve tüm resmin belirsiz, gerçek olmayan izlenimi hali hazırda duygunun aktarımı için yapıldığını belli ederken, uzakta kalan manzarayı da melankolisinin sebebi olarak göstermekte. Resmin ilham kaynağının Munch' ın arkadaşlarından Jappe Nilssen' in mutsuz aşk ilişkisi olduğu ve arka planda beraber kaçmak üzere olarak tasvir edilen çiftin aynı çift olduğunu göz önüne alırsak, resmin cesur renk seçimi ile psikolojik doğasının bağlantısını ve aslında genç melankolik adamın zihinsel haritasının bir yansıması olduğunu kavrayabiliriz. Arkadaki figürler ile dış dünya ve zamanın kendi döngülerinde ilerlemeye devam etmesine yansıtılırken, buna kıyasla melankoli figürünün iç dünyasında hayata dair duyduğu büyük bilinmezlik içinde uzaklara daldığı görülmekte. Girintili, koyu ve karışamayan renklerde sınırlar ve şekiller sayesinde gerçeklikle hayal gücü arasındaki sınırı bulanıklaştıran eser, bizlere sanatçının zihnindeki melankoli hissini yansıtıyor. 1891'de Oslo Autumn Exhibition' da sergilenen eser, bazıları tarafından bir Norveçli artist tarafından yapılan ilk sembolist resim olarak adlandırılmasıyla da Dürer gibi ilkler arasına giriyor. Vincent Van Gogh'un ikonik eserlerinden biri olan Yıldızlı Gece hayran bırakan çeşitlilikteki renkleri ve sanatçının zihnindeymiş hissi yaratan fırça darbeleriyle bir başyapıt niteliğinde. Van Gogh'un akli rahatsızlık geçirdiği dönemden hemen önce bitirilen eser, sanatçının geleceğe dair huzursuz, umutsuz ve sıkıntılı bakış açısını yansıtmakta. Munch' ın gerçekli ve hayal gücü arasındaki çizgiyi nasıl bulanıklaştırdığını anımsarsak, Van Gogh'un hayal gücündeymişiz gibi resmedilen Yıldızlı Gece'de de mavinin muğlak yoğunluğu çeşitli düzeylerdeki yıldız ışığı etkisi altındaki gökyüzünü tasvir etmek için kullanılmış. Yalnızca gökyüzünün değil, tepeler ve ağaçların da mavi ile şekillendirilmiş olması ve tabloda en azından 21 ton mavi renk kullanımı aslında Gogh'un depresif, kasvetli duygu dünyasını ifade etmekte. Genelde açık mavi tonları daha neşeli bir manzaraya öncülük ederken, Gogh'unki gibi daha yoğun ve koyu tonların kullanımı sanatseverleri daha derin, melankolik hislere davet etmekte. Tablonun aşağı kısmında sabit olarak resmedilmiş kasabaya kıyasla etrafındaki doğanın, dağların ve gökyüzünün bu denli hareketli ve değişken resmedilmesi Yıldızlı Gece'yi Van Gogh'un hayat ve değişime melankoli bakan iç dünyasına bir ayna tutmaktadır. Günümüzde Iowa'daki Des Moines Art Center tarafından sahiplenen eser, 20. yüzyılın en yetenekli Amerikan ressamlarından biri olarak hatırlanan Edward Hopper'ın ürünüdür. Hopper'ın 1920'ler ve 30'lar Amerika'sı günlük hayatından portreleri, dönemin Büyük Buhran' dan kurtulma çabasını anımsatmakta. Ünlü eseri Gece Kuşları ile bilinen sanatçımızın Otomat'ı da benzer nitelikte eleştirmen ve düşünürlerden geniş çapta övgü almıştır. Otomat 20. yüzyılın ilk yarısında New York'ta bulunan spesifik bir restoran tarzına verilen addı. Hopper, Endüstri Devrimi sonrası dönemde, hızla değişen, makineleşen, kentsel yabancılaşmada otomatlaşan toplum yapısına şahit olan bir çok insana veba olan izolasyon, yalnızlık ve melankoli hissini yansıtmaktadır. İlk olarak, sağ tarafta fincandaki kahvesine ifadesiz, boş gözlerle sabitlenen kadın figürünün canlı renklerle tasviri ve arka planın karanlığının zıtlaştığı görüyoruz. Restoran dışındaki dünyanın karanlık bırakılması ve yalnızca resimdeki figürün detaylandırılması bizleri kadın figürünün iç dünyasına bakmaya itmekte. İç mekanda olmasına rağmen paltosunu ve diğer eldivenini çıkarmamış olan figürün kıyafetten katmanları arasında, kendi varoluşsal yalnızlığında korunmaya çalıştığı söylenebilir. Işıkların ardı ardına dizilmiş bir şekilde yansımada görülmesi figürün iç dünyasındaki boşluk hissine ve karanlık melankoliyle sıralanmış düşüncelerine işaret ederken, dikkatle incelediğimizde Van Gogh kadar olmasa da renklerin mavi alt tonunun resimdeki melankolik atmosferi pekiştirdiği de aşikar. Nihayetinde, kulağa hiç de cazip gelmeyen melankolinin, söz konusu sanat olduğunda melankoli ve sanat arasındaki eşsiz bağlantıyı keşfettiğini söyleyebiliriz. Tuval Üzerine Yağlı Boya, 71,5x 101,98 cm. Tablolar gibi derin ve bir o kadar da sade bir yazı olmuş. Okurken gerçekten keyif aldım. Kaleminize sağlık! Çok teşekkür ederim, beğenmenize çok sevindim!"} {"url": "https://www.soylentidergi.com/ihlamurlar-cicek-actigi-zaman-kavusmanin-en-guzel-hali", "text": "Bugün Türk edebiyatının belki herkes tarafından tanınmayan; ancak uzun yıllar birbirinden güzel eserlerle edebiyatımıza katkı sağlamış yazar ve şairlerinden biri olan Bahaettin Karakoç ve kendisinin ölümsüz bir eserinden söz edeceğiz: Ihlamurlar Çiçek Açtığı Zaman şiirinden. 1930 yılında dünyaya gelen Bahaettin Karakoç yazım hayatına çeşitli dergi ve gazetelerde yazarak başladı. Sonrasında 1986-1987 yıllarında kendine ait olan Dolunay isimli dergisinin yayınlarını üstlendi. Bu dergiyle beraber edebiyat dünyasına başka bir katkıda daha bulunmayı başardı ve Dolunay Şiir Şölenleri'ni başlattı. Hem Türkiye'de düzenlenen hem uluslararası tanınırlığı olan festival ve yarışmalarda dereceler ve ödüller aldı. Edebiyatımızın diğer bir önemli ismi olan Abdürrahim Karakoç ile kardeş olmasından dolayı ikisinin eserleri daima karşılaştırıldı. Türk şiirinin Beyaz Kartalı Bahaettin Karakoç, 2018'in Ekim ayında aramızdan ayrıldı. Bu yazının konusu olan Ihlamurlar Çiçek Açtığı Zaman kitabını da ilk olarak 2001 yılında yayımladı. Kitaba ismi veren şiirini ise Türk edebiyatında beklemeyi, kavuşmayı, acıyı ve özlemi en güzel anlatan eserlerden biri olarak bizlere bıraktı. Kendine ait anlatımıyla; kendine özgü kelimeleri ve bu kelimeleri bir araya getirirken kullandığı ustalıkla kaleme aldığı bu şiirin her kıtasında ayrı bir hava var, her cümlesinde ayrı bir hüzün gizli. -Ihlamurlar çiçek açtığı zaman. Şiirine umudu katarak başlayan şair, aslında hepimizin belki arada sırada belki çok uzun seneler belki de ömrümüz boyunca savaştığı bir şeyle savaşıyor: Özlemle... Burada umudun türküsünü söylemesine rağmen ne zaman bu özlemin sona ereceğini kendisi de bilemiyor aslında. Şöyle bir gözümüzü kapattığımızda hepimizin aşina olduğu, öyle ki bazen kime ve neye olduğunu bilmeden hissettiğimiz özlem ve kavuşmanın ardındaki belirsizlik, bu yapıtın geri kalanında olduğu gibi ilk dizelerinde de bizi karşılıyor. Ne olursa olsun kavuşacaklarını kendi de biliyor şair; ancak ne zaman olduğunu bir türlü söyleyemiyor. -Ihlamurlar çiçek açtığı zaman. Ne olur takvim sorma diye ekliyor dizelerine; yalnızca bana inan, beni bekle, elbet geleceğim. Bir tarih söylemeyi en çok kendisi istiyor aslında. Kuşların sıcak havaya, yağmur damlalarının toprağa ve ayın geceye kavuştuğu gibi o da kavuşmak istiyor. Vazgeçmeyeceğini her fırsatta dile getiriyor. Belli belirsiz de olsa bir zaman veriyor: ıhlamurlar çiçek açtığında. -Ihlamur çiçek açtığı zaman. Bu dizelerde başka bir duygu çıkıyor karşımıza, beklesen de olur beklemesen de diyor şair. Oysaki hepimizin bildiği gibi eğer beklemezse karşısındaki, o zaman asla kavuşamazlar. Hepimiz gibi umutla başladığı sözlerini karamsarlığa sürüklüyor aslında, umursamaz olduğunu iddia ediyor ancak durum bunun tam tersi. Beklenmediğini bilirse aslında asıl o zaman umudun türküsünün sesi kısılacak. -Ihlamurlar çiçek açtığı zaman. Belki de her şiirin, her yazının özünü oluşturur sevda. Sevdadır ki nice şarkılar, türküler söylenmiş, nice şiirler nice kitaplar yazılmış üzerine. Sevdadır ki nice gözyaşı döktürmüştür hepimize. Şairimiz diyor ki sevda duvarını aştım. Sahi bir insan sevda duvarını aştı mı neler olur? Herkesi başka şekilde etkiler bu sevda, mesela kimileri için onu görmek ellerini titreten nefesini kesen bir şeyken kimileri için uzun süre sonra ilk kez nefes alıyormuş gibi hissettirir. Kimileriyse anki dünyada başka hiç kimse kalmamış, kalmasa da umrunda olmazmış gibi yalnızca onu görür, yalnızca onu hisseder. Beyaz Kartal'ımız da sevdanın duvarını aştıktan sonra bırakın dünyayı tüm evreni karşısına alır, başka gezegenlerde de olsa aklında bir tek sevdasıyla yaşar. -Ihlamur çiçek açtığı zaman. -Ihlamurlar çiçek açtığı zaman. Birkaç satır evvel, beklesen de olur beklemesen de derken, bu kez yeter ki çağır beni diye yazar. Sen ki bir toprak gibi etrafını çiçeklendirirsin tam oradan çağır beni der. Şiirin belki de en vurucu kısımlarından biri de burada karşımıza çıkar: Sevdasına, Ey benim alfabemdeki kadim Elif diye seslenen Bahaettin Karakoç aslında söylemek istediği çoğu şeyi burada söyler. Alfabemin en eski ve değişmez ilk harfi der, öyle ya o sihirli ilk harf olmadan nasıl okunur alfabe, nasıl yazılır şiirler. Ve eklemeye devam eder; geleceğim, geldiğimde de baharın en güzelini yaşatacağım sana. -Ihlamurlar çiçek açtığı zaman."} {"url": "https://www.soylentidergi.com/ii-katerina-sanat-asigi-bir-rus-imparatoricesi", "text": "Sophie Friederike Auguste, Çariçe II. Katerina ya da en yaygın bilinen adıyla Büyük Katerina; 1762'den 1796'ya kadar Rusya'da hüküm sürmüş, ülkenin son imparatoriçesi ve en uzun süre iktidarda kalan kadın liderdir. Rusya, Büyük Katerina'nın Aydınlanma fikirlerinden ilham alan uzun saltanatı altında bir kültür ve bilim rönesansı yaşadı. Bu süreçte birçok yeni şehir ve üniversite kuruldu, çok sayıda Avrupalı göçmen Rusya'ya taşındı. Katerina, adli ve idari reformlara öncülük etti, dünyanın en büyük müzelerinden biri olan Hermitage Müzesi'nin temelini oluşturan geniş bir sanat koleksiyonunun küratörlüğünü yaptı. Bakanlarıyla birlikte Rus İmparatorluğu'nun yönetimini ve yasasını yeniden düzenleyen, Kırım'ı ve Polonya'nın çoğunu topraklarına ekleyerek Rus hakimiyetini genişleten Büyük Katerina'nın dikkate değer zaferlerinden biri, tıpkı İngiltere Kraliçesi I. Elizabeth ve Kraliçe Victoria'nın tarih dönemlerine isimlerini vermeleri gibi ülkesinin gelişmesinde belirleyici bir dönemle eş anlamlı hale gelen bir kadın olmasıdır. Rusya, o dönemde Büyük Petro ve I. Katerina'nın kızı imparatoriçe Elizabeth Yelisavet tarafından yönetiliyordu. 20 yıllık saltanatı monarşiyi büyük ölçüde istikrara kavuşturan, zevk ve lükse kendini adamış Elizabeth 1762'de öldüğünde Avusturya ve Fransa ile müttefik olan Rusya, Prusya'ya karşı Yedi Yıl Savaşı'na katıldı. Yeğeni Peter, III. Peter olarak tahta çıktı ve Rusya'nın askeri sınıfı için sevilmeyen bir eylem olan Rusya'nın Prusya ile savaşını çabucak sona erdirerek Prusya Kralı II. Frederick ile bir ittifak kurdu. III. Peter'ın; aşırı derecede nevrotik, asi, iktidarsız ve en önemlisi İmparatoriçe Elizabeth'in düşmanı olan Prusyalı II. Frederick'e fanatik derecede bir düşkünlüğü vardı. Kendi ülkesi Prusya'ya Rusya'dan daha güçlü bir bağlılık hisseden varis, zamanının çoğunu çeşitli ahlaksızlıklara kapılarak geçirdi ve kendini etkili bir askeri komutan olarak göstermeye çalıştı. Tarihçi Janet Hartley, belirttiği gibi Peter, kaba ve tamamen olgunlaşmamış iken Katerina, Avrupa kültürünün bilgili bir aşığıydı. Canlı bir zekaya ve olağanüstü bir enerjiye sahip olan çariçe, aklı başında ve hırslıydı. Çiftin sevgisiz evliliği, Katerina'ya Aydınlanma düşünürlerinin eserlerini okumaktan Rusça kavrayışını mükemmelleştirmeye kadar entelektüel ilgilerini sürdürmek için bolca fırsat verdi. Biyografi yazarı Virginia Rounding, kendini eğitti ve eşinden daha iyisini yapabileceği fikrini oluşturmaya başladı dedi. Katerina gibi Peter da Prusyalıydı ancak Prusya'ya karşı fetihleri terk ederek ve Danimarka'da Rusya için çok az değeri olan bir askeri kampanya yürüterek ana vatanına hizmet etti. İmparatoriçe, Rusya'ya olan nefretini ve ana vatanı Almanya'ya olan sevgisini gizlemek için hiçbir girişimde bulunmayan, davranışlarıyla kendisini durmadan gözden düşüren Peter'ın yönetme yeteneğine sahip olmadığını, onu ortadan kaldırma ve Rusya'yı yönetme olasılığını oldukça erken fark etti. Bu kararları daha da karmaşık hale getiren şey, Peter'ın metresi karşısında eşini reddetme girişimi ve sekülerleşme kisvesi altında kilise topraklarına el koymasıydı. İmparatoriçenin zekası, karakterinin esnekliği ve Rusya'ya olan sevgisi onu güçlendirdi. Ordunun, özellikle St. Petersburg'daki alayların ve her iki başkentte de kamuoyu ve mahkemenin desteğini aldı. Mevcut gerilimler, 9 Temmuz 1762 darbesiyle doruğa ulaştı. Bir askeri subay olan Grigory Orlov ve büyüyen destekçileriyle Katerina, resmi ilk çıkışını yapmak için Kışlık Saray'a geldi. Simon Sebag Montefiore'nin Romanovlar: 1618 1918'de belirttiği gibi o zamanlar St. Petersburg'un banliyölerinde tatilde olan Peter, eşinin eylemlerinden habersizdi. Sekiz gün sonra tahttan indirilen çar, sarhoş bir kavganın kasıtsız sonucu ve tam bir kaza olarak nitelendirilen belirsiz koşullar altında öldürüldü. Görünüşte Peter'in varisi -çiftin 8 yaşındaki oğlu Paul- adına hüküm süren ancak Paul reşit olduğunda da tahtta kalacak olan Katerina, Rusya'yı bu prensin tüm ahlaki ve fiziksel yetilerinin vaat ettiği felaketten kurtardığını yazdı. Alman prensesi, Kazan Katedrali'nde kendisini imparatoriçe ve otokrat ilan etti. Eylül 1762'de çarların eski başkenti Moskova'da büyük bir törenle taç giydi ve II. Katerina unvanı altında Rusya'nın imparatoriçesi olarak 34 yıl sürecek saltanatına başladı. Saltanatının ilk yıllarında Katerina, İngiliz ve Fransız liberal filozoflarının öğrencileri olan Montesquieu ya da Jean-Jacques Rousseau'nun savunduğu ve Avrupa'da uygulamaya konması yeterince zor olan reformların anarşik ve geri kalmış bir Rusya'nın gerçeklerine hiç uymadığını gördü. 1767'de halkının gerçek isteklerini tespit etmek ve bir anayasa hazırlamak amacıyla tüm illerden ve sosyal sınıflardan gelmiş delegelerden oluşan bir komisyon topladı. Nakaz veya Talimat olarak adlandırılan 1767 belgesi, imparatoriçenin ilerici bir Rus ulusu vizyonunun ana hatlarını çiziyor hatta serfliğin kaldırılması gibi konulara değiniyordu. Tartışmalar aylarca sürdü ancak Nakaz Rusya'da ölü bir mektup olarak kaldı. Buna rağmen imparatoriçenin aydınlanmış bir Avrupa hükümdarı olarak ününü pekiştirmeyi başardı. Büyük Peter'ın hükümdarlığından bu yana Osmanlı İmparatorluğu, Rusya'nın geleneksel düşmanı olmuştu; dış politikada ülkenin büyüklüğünü ve güvenliğini sağlamayı amaçlayan Katerina için savaş vatanseverliğini ve gayretini ateşledi. 1770 yılında Çeşme'de kazanılan deniz zaferi, imparatoriçeye askeri bir zafer kazandırdı ancak bu dönemde Moskova'da korkunç bir veba patlak verdi. Bu veba, savaşın getirdiği zorluklarla birlikte bir hoşnutsuzluk ve popüler ajitasyon ortamı yarattı. 1774 yılında eski bir subay olan Yemelyan Pugachov, 1917 devriminden önce Rus tarihinin en büyük ayaklanmasına neden oldu. Bir grup silahlı Kazak ve köylü, Rusya'nın en alt sınıfı olan serflerin sert sosyoekonomik koşullarına isyan etti. Bu isyan, Ural bölgesinden başlayarak hızla geniş güneydoğu eyaletlerine yayıldı. Pugachov'un Kazak birlikleri, Moskova'ya yürümeye hazırlandı. Katerina sonunda ayaklanmayı bastırmayı başardı ancak her iki tarafta da yapılan katliam önemliydi. Büyük Katerina, başarılı bir askeri hükümdardı. Birlikleri çok sayıda yeni bölgeyi fethetti ve Rusya'ya büyük miktarda yeni bölge ve nüfuz kazandırdı. Katerina'nın yüceltilmesi Kırım yolculuğunda doruğa ulaştı. Bu zaferde imparatoriçenin zekası ve yeteneklerinin hırsıyla eş değer olduğu asilzade sevgilisi Grigory Potemkin'in etkisi de dikkate değerdi. Potemkin, fethedilecek topraklar ve doldurulacak eyaletler konusunda deneyimli bir diplomattı. Rusya'nın güneybatısındaki Kafkas Dağları'ndan Bug Nehri'ne kadar uzanan Kırım hanlığının topraklarının alınmasıyla Rusya'nın Karadeniz'in kuzey kıyısını elinde tutmasını ve Osmanlı İmparatorluğu'nun varlığını tehdit edecek bir konuma ulaşmasını sağladı. Kırım hakimiyetiyle birlikte Katerina Karadeniz'e uzun zamandır istenen erişimi sağladı. Büyük Katerina'nın egemenliği altında Rusya'nın sınırları, Baltık'tan Karadeniz'e kadar uzandı ve büyük bir güç olarak kabul edildi. Rusya'nın eski düşmanı Prusya, ülkenin geleneksel müttefikleri Fransa ve Avusturya ile dostane ilişkileri sürdürmeye devam eden imparatoriçe ülkesine adanmış, Rusya'yı müreffeh ve güçlü bir devlet haline getirmeyi amaçladı. Bununla birlikte boş olan devlet hazinesini yenilemek olan en acil sorunu da 1762'de Rusya'daki toprakların ve serflerin üçte birine sahip olan din adamlarının mülkünü laikleştirerek çözdü. Köylülerin feodal lordlar tarafından köleleştirildiği ve özgürce ticaretinin yapıldığı Rus serfliğinin derinlere kök salmış sistemi, onun felsefi değerleriyle çelişiyordu; ancak Katerina, temel dayanağının zenginliğini feodalizmden alan bir soyluluk olduğunu kabul etti. Bu nedenle bu emekçilerin özgürleşmesini pek de hoş karşılamadı. Belirli bir özerkliğe sahip olan köylülerin kaderini kimilerine göre daha da kötüleştirdi. Çariçe, saltanatı sırasında bir düzineden fazla ayaklanmayla karşılaşmasına rağmen ülkeyi aldığından daha güçlü ve daha zengin bir şekilde bıraktı. Katerina'nın Rusya'nın kültürel hayatına yaptığı katkılar, sosyoekonomik reformlarından çok daha başarılıydı. Aydın bir imparatoriçe olarak ün salan çariçe, aydınlanmış bir otokrat tarafından yönetilen güçlü, modern, zengin bir ülke yaratarak sanatı ve yeni neoklasik saraylarıyla Rusya'yı görülecek bir yer haline getirdi. Katerina; resim, edebiyat, mimari, bilim ve sanatın çok tutkulu, bilgili bir savunucusu oldu. Kendini sanat için obur olarak tanımlayan imparatoriçe, tabloları toplu olarak satın aldı ve 34 yılda diğer kraliyetlerin nesiller boyunca biriktirdiği bir sanat eseri koleksiyonunu elde etti. Bu muazzam koleksiyon, Hermitage Müzesi'nin temelini oluşturdu. İlgi alanları ve hevesleri, inşaat projelerinden kanun yapımına ve sanat objeleri koleksiyonuna kadar uzanıyordu. Katerina; Büyük Peter'ın bronz anıtı, İmparatorluk Güzel Sanatlar Akademisi'nin yapımı ve St. Petersburg'de inşa edilen neoklasik saray binaları da dahil olmak üzere bir dizi yeni kültürel projeinin çoğunda doğrudan rol oynadı. Voltaire ve Diderot gibi dönemin önemli şahsiyetlerinin çoğuyla kapsamlı bir yazışma yürüttü. Rus kültürünün destekçisiydi; yazdı, edebi incelemeler yaptı, bilimi teşvik etti, bürokrasiyi yeniden biçimlendirdi, yasaları değiştirdi ve kadınlar için eğitimi destekledi. İmparatorluk genelinde zengin kütüphaneler ve öğrenim kurumları kurdu. Eyaletleri genişletti, yeniledi ve ticareti geliştirdi. O, kontrol etmek kadar yaratmayı da arzulayan, enerjiye ve entelektüel meraka sahip bir kadındı. Halk için Katerina, belki de en çok bir dizi müstehcen ilişki yürütmesiyle tanındı ancak özel hayatıyla ilgili pek çok sefil hikaye, onun iktidar üzerindeki hakimiyetini zayıflatmayı umanlara atfedildi. Katerina, Avrupa'nın tüm taçlandırılmış başkanları gibi Fransız Devrimi tarafından ciddi şekilde tehdit edildiğini hissetti. Kraliyet ve aristokrasinin hakkı sorgulanıyordu ve çariçe bir Aydınlanma dostu olmasına rağmen kendi ayrıcalıklarından vazgeçmeye hiç niyeti yoktu. Fransa örneğinden cesaret alan Polonya liberal bir anayasa için eylemlere başladı. 1792'de devrim tehdidini önleme bahanesiyle Katerina, asker gönderdi ve ertesi yıl batı Ukrayna'nın çoğunu kendi egemenliği altına aldı. 1794'te Tadeusz Kosciuszko liderliğindeki ulusal ayaklanmadan sonra Katerina; Polonya'yı Rusya, Prusya ve Avusturya arasında bölerek Avrupa haritasından sildi. Büyük Katerina'nın son yılları; Louis XVI'nın idamı, devrimci orduların ilerlemesi ve radikal fikirlerin yayılmasıyla karardı. İmparatoriçe, ayrıca oğlu Paul'u imparatorluk için yeterli görmediğinden ve torunu İskender hüküm sürmek için çok genç olduğundan uygun bir varisinin olmadığını fark etti. Katerina'nın saltanatının sonunda Rusya, 200.000 mil kareden fazla bir alana, batıya ve güneye doğru genişlemişti. Rus yöneticileri için eski İstanbul Boğazı'na erişim hayali ulaşılabilir bir hedef haline gelmişti. Katerina, 1796 yılında felç geçirdikten sonra yaşama veda etti. Askeri ve kültürel başarıları, zaferlerinin görkemi ve Avrupa'nın en büyük beyinlerinin çekildiği parlak bir mahkemenin şöhreti ile birlikte ona tarihte seçkin bir yer kazandırdı. İmparatoriçe, aynı zamanda kendisinin iktidara yükselişine dayanan The Great isimli tarihi, komedi-drama türündeki 2020 yapımı diziye de ilham kaynağı oldu."} {"url": "https://www.soylentidergi.com/iki-buyuk-sanatcidan-ikonografik-bir-sahne-maesta", "text": "Duccio (1255-1319 yak.) Orta çağ sanatının en önemli Katolik ressamlarından biridir. Burada ele alacağımız Maesta Siena Katedrali'nin altarı için hazırladığı bir yapıttır ve kendisinin en önemli, en güzel eseri olarak anılır. Bu önemli eserin yaratıcısı Duccio, İtalya'nın Siena Kentindeki Siena okulunun kurucusu olan İtalyan bir ressamdır. Siena kendi döneminde İtalya'nın en önemli sanat merkezlerinden biri olmuştur. Hayatı ve eserleri hakkındaki bazı bilgiler çok net olmasa da Siena'daki katedral için yaptığı bu çok kanatlı eserine bakılırsa böylesi önemli bir yapı için hazırlanacak eser ona emanet edildiyse ününün şüphe yaratmayacağı aşikardır. Maesta sözcüğünün kelime anlamı olarak majesteleri anlamını taşımaktadır. Resim sanatında ise Azizler ve meleklerin çevrelediği, kucağında İsa'yı tutan Meryem Ana'nın olduğu bir sahneye karşılık gelmektedir. Bu eser, İtalya Siena'da Museo dell'Opera del Duomo'da sergilenmektedir. Çalışma aslında 26 panodan oluşur ve İsa'nın hayatından, Bakire Meryem'in ölümünden sahneler taşır. Duccio eserin ön ve arka tarafındaki zeminde tamamen altın kullanmayı tercih etmiştir. 1300'lü yıllarda İtalyan resminde altın zemin kutsallığa yapılan bir vurgudur. Katedralin iç mekanı beyaz ve siyah mermerden oluştuğu için bu altın renkli zemin esere istenilen ihtişamlı görünümü sunmuştur. Bugün eserin bütününe bakıldığında parçalarının bulunduğu yerden sökülüp satışa çıkarılması sebebiyle parçalar farklı müzelere dağılmış ve bazıları kaybolmuştur. Maesta bu eserin tam ortasında dikdörtgen şeklinde bulunur. Merkezde tahtta Madonna ve kucağında bebek İsa bulunmaktadır. Tahtın önünde diz çökmüş olarak dört koruyucu Aziz resmedilmiştir. Bu dört Aziz, Ansanus, Savinus, Crescentius ve Victor'dur. Onlar Siena'nın koruyucu Azizleridir. Arka tarafta İskenderiyeli Caterina, St Paulus, St Evangelist John, Yuhanna, Vaftizci Yahya, Petrus ve St Agnes bulunmaktadır. İskenderiyeli Caterina'nın elinde Palmiye dalı ve Paulus'un elinde kılıç bulunmaktadır. Tahtın arkasında on altı, yanında dört melek bulunmaktadır. Arka taraftaki meleklerin bakışlarında derin bir saygı ifadesi hakimdir. Meryem ve çocuk İsa altın kakmalı, geniş ve beyaz bir tahtta oturmaktadır. Bu geniş kanatlı mermer taht üzerinde Siena Katedrali'nin tasviri bulunmaktadır. Meryem resmin en önemli unsuru olduğu için herkesten daha büyük çizilmiş ve yüksek bir tahtta konumlandırılmıştır. Resimdeki yüz hatlarına baktığımızda oval bir yüz, keskinlikten uzak hatlar, küçük bir ağız ve burun görmekteyiz. Bunlar Bizans resim geleneğinin belirgin izleridir. Tanrı anası olarak da anılan Meryem tasviri Hristiyanlığın erken dönemlerinden itibaren resim sanatında yer bulmaktadır. Buradaki gibi Meryem'in bebek İsa ile tasvir edilmesi Hristiyan ikonografisinde önemli temalardan biri olmuştur. Meryem'in İsa ile eşit önem derecesinde tasvir edilmesi ise Orta çağ sonlarını bulmuştur. Hristiyan ikonografisinde mühim yer tutan bu anne-çocuk tasvirine Antik Mısır uygarlığındaki Isis ve Horus tasvirlerinin kaynaklık ettiği düşünülür. Isis, Antik Mısır dönemi inanışına göre Gök tanrı Geb ve yer Tanrıçası Nut'un dört çocuğundan biridir. En eski Mısır kralı olan kardeşi Osiris ile evlenmiştir. Osiris kardeşi Set tarafından oldukça kıskanılmaktadır. Set, kılık değiştirerek kardeşi Osiris'i öldürür ve parçalarını Mısır'ın dört yanına atar. Kendisi kral olan Set diğer kız kardeşi olan Neftis ile evlenir. Isis büyü güçlerini kullanarak kocasının parçalarını bulur ve kendi nefesinden üfleyerek onu diriltir. Bir süre sonra da hamile kalır. Bu çocuğa Horus ismi verilir. Isis ve Horus'un birlikte resmedildiği tasvirler Meryem-çocuk İsa tasvirlerinin en önemli kaynaklarından biri olmuştur. Giotto'nun hayatı ve eserlerinin kronolojisi bilgi eksikliği yüzünden çok belirsiz olsa da kendisinin Cimabue'nin öğrencisi olduğu ve Roma'da, Floransa'da birçok şapeli resimleriyle süslediği düşünülüyor. Giotto'nun Cimabue'den etkilenişi ve öğrencisi olduğuna dair kesin kanıtlar bulunmasa da bu tezi güçlendirecek veriler mevcuttur. Öncelikle tarzları arasında yadsınamaz bir benzerlik bulunmaktadır. Cimabue yaşadığı dönemin en önemli, en itibar sahibi ressamıydı; daha önce denenmemiş stiller denemeye çalışıyordu. Giotto'nun gelişiminde de işte Cimabue'nin bu tarzının izleri bulunmaktadır. Giotto her ne kadar Cimabur ile benzer stiller taşısa da ona en büyük farklılığı belki de kutsal konuları doğal bir üslupla resmetmesi vermekteydi. Vasari, Rönesans sanatının yolunun açılmasında Giotto'nun önemi için; Cimabue'nin açtığı yolu onun genişlettiğini söylemiştir. Onun resminde kesintisiz konturlar, dik bakışlı gözler, pürüzsüz resmedilen eller bulunmaz. O doğal ve hoş bir renklendirme tarzına sahiptir. Giotto ön Rönesans'ın ve resmin doğal formlara ulaşmasının kapısını aralayan isim olmuştur. Bu bilgiler ışığında Giotto'nun Floransa'daki Ognissanti Kilisesi için yaptığı büyük altar panosuna bakarsak; bu büyük pano ismini yapıldığı kiliseden almıştır. Tablonun ahşap paneli tempera tekniği ile boyanmıştır. Tempera, suda çözünebilen, içine bağlayıcı eklenen ve Orta Çağ'da sıkça kullanılan bir tekniktir. Burada altın renk tablonun arka planı ile harmanlanmış bir görüntü sunar. 1300'lü yıllarda İtalyan resminde kullanılan altın rengi zemin resimdeki kutsallığı vurguladığında güçlü bir görüntü ile karşı karşıya kalırız. Kıyafetlerde ve Meryem ile İsa'nın oturduğu tahtta kullanılan sıcak yeşil ve kırmızı ton tablonun çarpıcılığını arttırır. Zemindeki kırmızı çizgiler dikkati resmin ortasına vermemizi sağlar. Meryem'in belirgin şekilde diğer figürlerden büyük resmedilmesi, çevresinin Azizler ve meleklerle çevrili olması ve kucağındaki bebek İsa bizi ikonografik Maesta sahnesine götürür. Duccio'nun Maesta'sı yatay ve dikdörtgen bir forma sahipken Giotto'nun paneli dikeydir. Meryem ve çocuk İsa'nın yüzü doğal bir tasvirle resmedilmiştir. Giotto Bizans üslubuna özgü sert tarzı yumuşatmış ve daha insani görünümde bir Meryem sunmuştur. Çevredeki figürlerin bakışlarının yönü ve ciddiyetleri odağı çocuk İsa'nın eline çevirir. İsa eliyle gelenekse kutsama işaretini yapmaktadır. Azizler ve meleklerden bazıları merkez odağa bakarken bazıları da birbirilerine bakmaktadır. Bebek İsa bir eliyle kutsama işaretini yaparken diğer elinde bir parşömen tutmaktadır. Meryem ve İsa tasvirlerinde sıklıkla kullanılan parşömen bilgiyi, bilgiye sahip olmayı sembolize etmektedir. Tahtın sivri uçlu yapısı Gotik sanatın izlerini taşımaktadır. Tahtın ön kısmında renkli kanatları olan iki melek, Meryem'in karşısında diz çökmüş ve ellerinde içinde çiçekler olan vazo tutmaktadırlar. Vazoların içinde saflığı temsil eden zambak ve gül bulunmaktadır. Meleklerin tablodaki yeri izleyici seviyesinde konumlandırılmıştır. Bu bizi adeta sahneye doğru çekmektedir. Ayaktaki meleklerden biri elinde Bakireye sunulacak bir taç tutmaktadır. Bakirenin taçlandırılması motifi on ikinci yüzyıldan itibaren resim sanatında mühim bir yer tutmaktadır. Giotto, kıyafetlerde gerçekçi bir kumaş görüntüsü yakalamak için çizgiler yerine gölgeleri, ışığı ve renkleri birleştirerek kullanmıştır. Kumaşta gölge ve ışıkla yarattığı kıvrımları Meryem'in belirgin diz ve göğüs bölgesinde ve meleklerin dizlerinde görebiliriz. Meleklerin hafif geriye yaslanmış duruşları ve başlarını kaldırmaları dikkatimizi resmin perspektif düzenine çeker. Duccio ve Giotto, Maesta ikonografisinin önemli ressamlarından olmuşlardır. Bu temsil Hristiyan resminde sıklıkla kullanılan ve her ressamın kendinden yenilikler ve motifler kattığı bir tema olmuştur. -Yılmaz B., Palmiyenin Sembolik Anlamı ve Antik Dönem Sanatına Yansıması, Doğudan Batıya 70. Yaşında Serap Yaylalı'ya Sunulan Yazılar, Ed. A. Erön- E. Erdan, 2019, 123- 137. -N. Ersoy, Semboller ve Yorumları, İstanbul, 2007 -Vasari, G. Sanatçıların Hayat Hikayeleri, İstanbul, 2013, Sel Yay. -Beksaç, E. Ve Akkaya, Avrupa Resim Sanatı, İstanbul, 1990, Arkeoloji ve Sanat Yay -Rynck P., Resim Nasıl Okunur, İstanbul, 2020, Hayalperest Yay"} {"url": "https://www.soylentidergi.com/ilham-perileri-bellek-fikir-ve-yaraticiligin-tecessumu-musalar", "text": "Çok eşli bir tanrı olan Zeus, bellek gücüyle tanınan Uranos ve Gaia'nın kızı Mnemosyne ile dokuz gece birlikte olur ve dokuz kız hayat bulur. Musalar olarak bilinen bu kızlar diğerlerinden farklıdır. Zeus ile Mnemosyne'nin kızları olan ilham perileri müzik, sanat, şiir, dans ve genel olarak güzel sanatların tanrıçalarıydılar (Sears, 2021, s. 152). İlham perileri Yunancada mousa, Latincede ise musa olarak adlandırılır. Bellek titanı Mnemosyne, ilham perileri Musalar ve kültürel belleğin sanat hazinesi olan müze kelimeleri arasında doğrudan bir ilişki vardır: Bugün dilimizde kullanılan müze sözcüğü, Grekçe mouseion kelimesinden türetilmiş olup Yunan mitolojisinde Musalar adı verilen, tanrıçalara adanan tapınak ve Atina'da Musalar'a ayrılan tepe, Yunan pantheonunda ise müzik ve şiir ilham eden esin perileri anlamına gelmektedir (Uçankuş, 2000). Erhat'a göre Musa sadece şairlere şiirler esinleyen bir peri değildir, etki alanı çok daha geniştir. Bu argümanını Musaların annesi bellek titanı Mnemosyne ve bilgelik tanrıçası Metis'in adını anarak destekler. Ona göre, Zeus kendi egemenliğini kurabilmek için yaratıcı güçleri kullanmıştır ve Musalar yaratıcı gücün ürünüdür. Kendilerine özgü bir efsaneleri olmayan Musalar, tanrıların şenliklerinde şarkı söyleyip dans etmeleriyle bilinir. Thetis'le Peleus'un, Kadmos'la Harmonia'nın düğünlerinde bulunmuşlardır. Adlarının geçmediği hemen hemen hiçbir şiir yoktur (Erhat, 1996, s. 667). İşte böyle seslenir Olymposlu Musalar/ Dokuz tanrısal kızı Zeus'un/ Klio, Euterpe, Thalia, Melpomene/ Terpsikhore, Erato, Polymnia, Urania/ ve hepsinin başı sayılan Kalliope/ Kalliope'dir çünkü krallara eşlik eden (Hesiodos, Theogonia-İşler ve Günler, çev. Azra Erhat, Sabahattin Eyüboğlu (İstanbul: Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, Eylül 2022) 5 (75-80). Selam size Zeus'un kızları/ Verin bana o büyülü sesinizi/ Kutlayın benim dilimden ölümsüzler soyunu/ Onlar ki doğdular Toprak Ana ve Yıldızlı Gök'ten/ Karanlık Gece'den suları acı Deniz'den/ Söyleyin nasıl doğdu tanrılardan önce/ Toprak, ırmaklar, şişkin dalgalarıyla engin Deniz/ Pırıl pırıl yıldızlar ve üstümüzdeki sonsuz gökler/ Sonra nasıl doğdu onlardan her varlığı borçlu olduğumuz tanrılar/ Nasıl paylaştılar şanları şerefleri/ ve nasıl yerleştiler kıvrım kıvrım Olympos'a/ Anlatın bütün bunları, ey Musalar/ Ta başından başlayıp anlatın/ Ne vardı hepsinden önce anlatın 6-7 (105-115). İsmi güzel sesli anlamına gelen Kalliope, Hesiodos'a göre dokuz Musaların öncüsüdür. Musaların yetkisi sınırlandırılmamış olmasına rağmen Kalliope İskenderiye şiirinde lirik şiirin; başka kaynaklarda ise epik şiirin ilham perisi olarak bilinir. Sanat eserlerinde genel olarak, ünlü şiirlerin yazılı olduğu bir parşömen kağıdı ya da tablet taşırken tasvir edilir. Kimi efsaneye göre Kalliope; Seiren'lerin, ozan Linos'un ya da Rhesos'un anasıdır (Erhat, 1996, s. 532). Adı, kutlamak, övmek anlamına gelen kleio fiilinden türemiş olan Kleio musalardan biridir (s.572). Onun görevi; kahraman, şair ya da unutulmaması gereken kişilerin eylemlerini dile getirmektir. Bu açıdan bellek işlevini görür ve tarihle ilişkilendirilir. Kleio tarihin ilham perisidir. Sanat eserlerinde sağ elinde boru ya da gitar ile tasvir edilir. Kahramanlıkları dile getirir bunlarla; kimi resimlerde elinde bir klepsydra, yani su saati vardır. Olayların akışını ölçmeyi simgeler (s. 572). Erato sevimli anlamına gelir. Bağlılık ve aşkın tecessümü olan Erato, lirik şiirin ilham perisidir. Erotik aşkın tanrısı Eros, Erato'ya yazarların kalplerine eser yaratma ve yazma konusunda eşlik ederdi. Sanat eserlerinde çoğunlukla lir ile tasvir edilir. Euterpe, müziklere ilham veren peridir. Antik Yunan'da müziğe önem veriliyordu. Bu ilham perisinin ismi aynı zamanda zevk veren anlamına gelir. Başı çelenkli, elinde bir flütle şenliklere, bayramlara katılır, neşe getirirmiş (s. 353). Eserlerde Euterpe genelde çift flüt veya lir ile tasvir edilir. Şu ana kadar bahsedilen ilham perileri, genel olarak dünyevi zevkleri doyurarak varlık gösterir. Trajedinin ilham perisi olan Melpomene, sanat eserlerinde genellikle trajik bir maske ile tasvir edilmektedir. Yaşamın zevk veren, gülümseten tarafının yanı sıra acı verici, acıklı tarafları da vardır. Melpomene bu acıklı tarafın tecessümü olan ilham perisidir. Çok övgü anlamına gelen Polymnia, kutsal görülen şiirin ilham perisidir. Çok yönlü Polymnia, sözün yanı sıra sözsüz sanat pandomimin de ilham kaynağıdır. Genelde uzun bir pelerinle, dalgın ve ciddi bir şekilde tasvir edilir. Musaların hepsi dans etmekten hoşlanıyor olsa da bu konuda iktidar sahibi olan ilham perisi, ismi eski Yunancada danstan zevk alan anlamına gelen Terpsikhore idi. Antik Yunan kültüründe dans uyumun önemli bir parçasıdır. Musalar dans etme eylemi ile festivallerini kutlar ve aynı zamanda tanrılarını memnun ederler. Eski Yunancada şenlik anlamına gelen Thalia, Melpomene'nin karşıtı olarak komedinin ilham perisidir. Eserlerde genel olarak komedi maskesi ile beraber tasvir edilir. Musalar müzik, şiir, dans ve tiyatro gibi güzel sanatların yanı sıra bilimin de ilham kaynağıdır. Eski Yunancada göksel olan anlamına gelen Urania, astronominin ilham perisidir. Genelde elinde küre ve saçında yıldızlı bir taç ile tasvir edilir. - Erhat, Azra. Mitoloji Sözlüğü. Remzi Kitabevi, 1996. - Hesiodos. Theogonia İşler ve Günler. çev. Azra Erhat ve Sabahattin Eyüboğlu. İstanbul: Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 2022. - Sears, Kathleen. Mitoloji 101 Eski Yunan ve Roma Mitolojisi. Çev. Ekin Duru. İstanbul: Say Yayınları, 2021. - Uçankuş, Hasan Tahsin. Bir İnsan ve Uygarlık Bilimi Arkeoloji. Ankara: Kültür Bakanlığı, 2000."} {"url": "https://www.soylentidergi.com/ilham-verici-kadin-hikayelerinden-olusan-kitaplar", "text": "Sümer, Babil gibi uygarlıklarda kadınlar mitolojik hikayelerde yer almaktadır. Ancak Antik Yunan'dan itibaren kadınlar, kendileri etrafında güçlü bir olay örgüsü oluşturmayı başarmıştır. Yunan Tragedyaları olan Antigone ve Medea, bu kadınların kendilerine karşı konulan sınırları yıkmasıyla güçlerini ortaya koyar. Orta Çağ'da ise kadınlar genellikle yerel destan ve hikayelerde yan karakterler olarak kalmıştır. Ancak Birinci ve İkinci Dalga Feminizmler ile dünya genelinde ve Türkiye'de, kadının toplumdaki yerini sorgulayan ve ilham verici kadınların hikayelerinin arttığı görülmüştür. Bu yazımızda kadınların hikayeleriyle tanışacaksınız, keyifli okumalar! Antabus, bir roman olarak kadın olmanın kara mizahla kurgulandığı bir yapıttır. Antabus ismi aslında alkol tedavisinde kullanılan bir ilaçtır. Başkarakter Leyla, kendi hayatında söz sahibi olamamanın trajikomik bir dille anlatımını sunar. Yani romanın ismi gibi yaşadığı olayları baskılamak için kendi Antabus'unu yaratır. Leyla, köyden kente göç eden bir ailenin kızıdır ve şehir hayatına adapte olmaya çalışırken istemediği bir evlilik ve hazır olmadığı annelikle karşı karşıya kalır. Bu durumu bilindik kadın hikayesiyle bilinmedik bir sonla birleştirerek bize aktarır. Leyla'ya eşlik eden bir diğer karakter ise Ülker Abla olur. Ülker Abla ile Leyla yan yana farklı iki kadındır. Biri şiddeti kabul ederken diğeri bunu sorgulamaktan hiç vazgeçmez. Roman; evi, kadına şiddetin mekanı olarak konumlandırır. Gördüğü her şiddetten sonra Leyla kendine özgü üçüncü sayfa haberleri yazar. Çünkü şiddet gören kadınların hikayesinin dinlendiği ve umursandığı tek yer gazetedeki üçüncü sayfalardır. Şebnem İşigüzel'in Gözyaşı Konağı adlı eseri, Osmanlı Devleti'nin siyasi dönüm noktalarından biri olan 1876 yılına ve toplumsal yansımalarına odaklanır. Osmanlı dönemindeki aile ve kadın ikilemine eleştirel bir bakış sunar. 1876'da Osmanlı'da bir dizi değişiklik yaşanmıştır; 2. Abdülhamid tahta çıkmış, Kanun-i Esasi ilan edilerek Meşrutiyet dönemi başlamıştır. Kitabın ana karakteri olan Vuslat Emine, Osmanlı aile yapısı ve kadın olmanın getirdiği rol üzerinden eleştirel bir bakış açısıyla şekillenir. Emine, istenmeyen bir hamilelik sonucu kalfası Bedriye ile Büyükada'ya giderken, toplumun ahlaki değerleri tarafından şiddete maruz kalır. Büyükada'da o dönemde gayrimüslim çoğunluğun olması ve bu kadınların Osmanlı kadınlarından görece serbest olması Emine'yi sorgulamaya iter. Ayrıca roman bize, kadın ve erkek rollerinin kesin sınırlarını koyar. Erkek olmak isteyen bir kadına karşı toplum, şiddeti meşrulaştırır. Fakat Vuslat Emine'nin halası, farklı bir kadın profilinden ilerler. Toplumda sayılan sevilen ve övgü ile bahsedilen bir kadındır. Bunun sebebi hiç evlenmemiş olması ve gelenek, göreneklere bağlı dindar bir kadın olmasıdır. Böylece saygı duyulmak istenen kadınların nasıl olması gerektiğinin bir reçetesini de bize verir. Marina Tsvetayeva, 1917 Rus Devrimi'nin tanıklarından nadir kadın şairlerden biridir. Yazar Venus Khoury-Ghata, Tsvetayeva'nın günlüklerinden ve şiirlerinden yararlanarak onun hayatını kurgusal bir şekilde okuyucuya sunar. 1917-1941 yılları arasında açlıkla mücadele eden bir ülkede, Tsvetayeva burjuvazinin kayboluşuna özlem duyar. Doğru zamanda ve yerde, yanlış cinsiyette doğmanın ağırlığını hisseder. Fedakar anne rolünü reddetmesi, evlilik ve sadakat ikilemiyle başa çıkması ve toplum tarafından acımasızca dışlanması, Marina'nın onarılamaz yaralar açmasına ve trajik sona yol açar. 1941'de Alabuga'da vefat edene kadar hayatını çelişkiler içinde yaşar. Edebi bir aşk inşa etmeye umutsuzca bağlıdır. Bu süreç içerisinde Rilke ve Boris Pasternak başta olmak üzere birçok ünlü edebi kişilik ile mektuplaşmaya başlar. Miras, Norveçli bir ailenin miras kavgasıyla ilişkilendirilen karanlık bir sırrın ardına saklandığı bir romandır. Kitabın kahramanı, ellili yaşlarında olan Bergljot, bu miras kavgasında geçmişiyle yüzleşmek zorunda kalır. Roman, aile içinde yaşanan tacizlerin nasıl normalleştirildiğini ve travmaların hayatları, seçimleri üzerinde nasıl etkili olduğunu güçlü bir eleştiriyle anlatır. Bergljot tacizcisi ile yüzleşemez ama susanlar ile yüzleşir. Kutsal aile motifine zarar verdiği gerekçesi ile Vigdis Hjorth tepkilerinde odağı haline gelir. Roman da olduğu gibi gerçek hayatta da iki kadın da toplum tarafından cezalandırılır. Romanın ana sorunsalı toplumdan değil kendi gerçekliğinden korkan bir kadının yaşadığı iç tramvalardır. Nitekim bu tramvalar kendi çocuklarına ve eşine bakış açısını da etkileyecektir. Lou Andreas Salome, Freud ve Nietzsche'nin aşık olduğu bir kadın olarak bilinse de, aslında bu tanımlamanın ötesinde bir kişidir. Salome, toplumdaki kadın algılarına karşı çıkan karakterler yaratmıştır. Bu karakterlerden biri de Fenya olarak bilinir. Kitap, Max Werner ve Fenya arasındaki dostluk ilişkisini konu alır. Dönemin erkeği olan Max, Fenya ile olan ilişkisi sayesinde kadın kimliğini ve eğitimin özverisini sadece erkeklere ait olmadığı gerçeğiyle yüzleşir. Max Werner'in bakış açısını değiştiren gerçek, toplumda erkeklere özgü kodlanan her bir varoluşun aslında kadında da bulunabileceğidir. Fenya kısa süreliğine Max'in Feniçkası olur. Ayrıca Feniçka, Lou Andreas Salome'un kendi hayatından da parçalar sunduğu bir otobiyografik roman olarak da görülebilir. Max, Freud ile benzerlikler gösterir. Max gibi Freud'da, Salome ile girdiği uzun süreli sohbetlerin sonucunda kadınlara özgü zaafları bulundurmadığından hayranlıkla bahseder. Eduardo Galeano, kendine özgü anlatım tarzıyla farklı coğrafyalardan ve kültürlerden gelen kadınların tarihini yeniden yazmaktadır. Bu kadınların ortak bir noktası vardır: toplumlarının erkeklere ait olduğunu ilan ettikleri rolleri üstlenmeleri. Dönemin Mekke'sinde yaşayan peçe takmayı reddeden Sakina bint Hüseyin'den, giyotinle idam edilen Olympia de Gouges'a kadar farklı kadınları kendi edebiyat tarzıyla yeniden yorumlar. Galeano, Kadın Uyan! diyerek bu kadınları edebiyat süzgecinden geçirir ve onların hikayelerini farklı bir perspektiften anlatır. Hikayeleri farklı kılan bir diğer nokta ise büyük tarih kitaplarında yer almayan ama kendi coğrafyalarında güçlü konumda olan kadınları anlatmasıdır. Bu adını bilmediğimiz kadınlardan biri, ordu da erkek kılığına girerek savaşan Carmen Velezdir. Galeano, anlattığı kadın hikayeleri ile erkek ve kadın arasındaki ayrımı ortadan kaldırmaktadır. Dazai'nin romanı, Tokyo'da yaşayan isimsiz bir genç kızın on iki saatlik zaman dilimini anlatır. Hikaye, karakterimizin annesi aracılığıyla Japon toplumunun kadınlara yüklediği rolleri eleştirmesini içerir. Roman iç monolog tarzında ilerler. Ergenlik dönemine girmesiyle birlikte, çevresindekilerin kendisine olan bakışının değiştiğini fark eden Öğrenci Kız, kendi kimliğiyle mücadele etmeye başlar. İdealleştirdiği kadın olma hayalleri ile annesinin temsil ettiği geleneksel kadın rolü arasında sıkışıp kalır. Kalabalık noktalardan kaçarak insanları bir fobi haline getirir. Hikaye de farklı olan nokta, başrolün kendisinden kadın olduğu için tiksinme duymasıdır. Ayrıca Dazai, bu roman aracılığıyla 20. yüzyıldaki Tokyo banliyöleri gerçeğini gözler önüne sermektedir. Edna, iki çocuk annesi ve evli olan bir kadındır. Amerikan toplumunun idealize ettiği kadın modelini başarıyla yerine getirir. Anne ve iyi bir eş rollerini ustalıkla oynar. Ancak beklenmedik bir yasak aşk yaşaması, Edna'nın kendi benliğini sorgulamasına yol açar. Birdenbire içinde bir huzursuzluk doğar. Edna, başarılı olduğu roller içinde tarif edemediği bir mutsuzluk hisseder. Bu mutsuzluğun içerisinde kendi sesini yükseltmeye başlar. Bu durum zamanla hoşuna gitmeye başlar. Kendi bireyselliğini oluşturmaya çalıştığı bu süreç sonunda kendi imzasını keşfeder. Bu ani uyanış ile, Edna kendini derin bir okyanusta yüzerken bulur."} {"url": "https://www.soylentidergi.com/imkansizi-mumkun-kilan-sinema-ozel-efektlerin-evrimi-ve-ilham-veren-filmler", "text": "Özel efekt denince çoğumuzun aklına John Wick ve Marvel evreninde izlediğimiz gibi bol patlamalı filmler gelir. Ancak özel efektler sadece patlamalardan ibaret değiller. Özel efektler çok uzun süredir film yapımlarında farklı teknikler yardımıyla gerçekliği baştan yaratmak için kullanılmakta. Sinema evreninin vazgeçilmez bir parçası olan özel efektler çağımızın ürünleri gibi görünseler de 19. yüzyıldan beri var olmayı sürdürüyorlar. Özel efektlerin evrimini ilham verici filmler üzerinden sizler için derledik. Özel efektlerin icadı küçük bir teknik arızayla başlayan kelebek etkisine dayanır. 19. yüzyılda Fransız yönetmen ve illüzyonist George Melies'ın kamerası Paris'te bir sahne çekerken sıkışır ve görüntüyü oynattığında Melies bazı karakterleri yok edebileceğini ve sahnedeki bazı elementleri değiştirebileceğini fark eder. Bu teknik günümüzde pek kullanılmasa da zamanında çok ses getirerek Stop Trick adını almıştır ve Melies'ın ilk bulduğu özel efekt olmuştur. Sonrasında Melies, Split-screen yani iki kişinin aynı anda kadrajda bulunabilmesini sağlayan bu teknik gibi birçok tekniğe imza atmıştır. Özel efektler Melies öncülüğünde sonraki yıllarda birçok insan tarafından ciddiye alınarak geliştirilmeye devam etmiştir. Godzilla, Alien ve daha bir çok canavarın atası olan King Kong ilk yüksek bütçeli animasyonlu karakter içeren film olarak 1933 yılında kayıtlara geçmiştir. Özel efekt yapımcısı Willis O'Brien bilgisayar çağından önce bu filmde yaratıcılığını çok yönlü kullanarak adeta sihirli bir şekilde filme gerçeklik kazandırmayı başarmıştır. Filmde minyatür tekniği oldukça sık kullanılmıştır. Bu teknik şehir, kalabalık gibi yüksek mahalli sahnelerin detaylı maketler ve perspektif kullanılarak çekilmesidir. Bu tekniğin yanı sıra cam boyalamaları ve matte painting tekniğiyle detaylı arka planlar oluşturulmuş ve kamera açıları korkusuzca kullanılarak ortaya çığır açan sahneler çıkarılmıştır. King Kong karakteri ise demir, latex ve tavşan tüyü içeren bir kukla olarak yapılmıştır. Karakter stop-motion tekniği ile farklı karelerin birleştirilmesiyle canlandırılmıştır ve tek bir film şeridi kullanılarak oyuncular ve stop-motion sahneleri birleştirilmiştir. King Kong'un etkisiyle Godzilla özel efektleri ileri taşımış ve King Kong'a kafa tutan bir ikon olmuştur. 1954 yılında yayınlanan ve hala günümüzde filmleri çekilen bu film özel efektleri bakımından şu an izleyicilerine komik gelse de özel efektleri için ödül alan bir filmdir. Filmin özel efektlerini yapan Eiji Tsuburaya, King Kong'dan farklı olarak kukla yerine suitmation tekniğine öncülük etmiştir. Bu teknik oyuncunun kostüme girerek minyatür setler ile sahnelerini çekmesiyle yapılmıştır. Godzilla' da bu teknik oldukça geniş çaplı kullanılmış ve sonraki yapımcılara ilham olmuştur. Bilim kurgu filmlerinin öncüsü olan ve bilim kurgu film algısını yaratan Star Wars' dan bahsetmeseydik olmazdı. Teknolojik gelişmelerle birlikte özel efektlerin de kapasitesi artmıştır ve 1970'li yıllarda George Lucas Star Wars serisiyle özel efektleri üst seviyeye taşıdı. Star Wars filmlerinde matte painting gibi eskiden gelen teknikler sıkça kullanılsa da İkinci Dünya Savaşı belgesellerinden etkilenen Lucas'ın istediği görüntülere ulaşmak için Dykstraflex denen ilk hareketli kamera sistemi John Dykstra tarafından icat edilmiştir. Bu sistem üst üste konulan hareketli sahnelerin senkronize olmalarını ve aynı hareketleri bozulmadan elde etmelerini sağlamıştır ve stop-motion tekniği yerine go-motion kullanılmaya başlanmıştır. Bu buluş sinema dünyasında yeni bir çığır açmıştır ve özel efektlerin sınırlarını daha ileriye taşımıştır. Bisikletleriyle karakterlerin ayın üzerinden uçmaları neredeyse hepimizin aklına kazınmış olan bir sahnedir. Özel efektleri hikayeye özenle entegre ederek filmin adeta nefes almasını sağlayan Spielberg E. T ile birlikte özel efekt kullanımının hikaye anlatıcılığında ne kadar etkili olabileceğini kanıtlamıştır. Pratik olarak çok farklı teknikler kullanılmasa da bu filmde Star Wars sonrası popülerleşen go-motion tekniğinin devamını görmekteyiz. Ünlü bisiklet sahnesi de bu teknik ile çekilmiştir. Milyonlarca insanın kalbini kazanan uzaylı E. T bilim kurgu ve özel efektler bakımından kendisinden sonra gelenlere ilham kaynağı olmuştur. Bilgisayarların da gelişimiyle CGI teknolojisini kullanılmaya başlandı ve Jurassic Park dinozorları bu teknolojiyle büyük bir başarı elde etti. Günümüzde de sıkça kullanılan CGI, bu filmde pratik özel efektlerle birleştirilerek unutulmayacak sahnelere imza atmıştır. Özel efektlerinin hala akıllarda canlı kalmasıyla oldukça başarılı olan Titanic CGI kullanımını daha da yaygın kullanmıştır. Bilim kurgu yerine dramatik ve gerçekçi hikaye örgüsüyle pratik özel efektlerin ve CGI teknolojisinin farklı kategorilerde nasıl kullanılabileciğini göstermiştir. Pratik özel efektler ve CGI efektleri büyüleyici derece de olan bu film hala izleyicilerin beğenilerini toplamaktadır. Pop kültürde baş köşede yer alan sahnelerden biri olan Matrix kurşun sahnesi özel efektlere yenisini eklemiştir. Bullet Time adı verilen bu teknikte bilgisayarlar kullanılarak zaman algısı yavaşlatılır ve panoramik bir açı kullanılır. Bu teknik Matrix Effect olarak da geçer. Matrix bu yenilikle birlikte özel efektleri daha da geliştirmiştir. CGI gelişimiyle birlikte pratik özel efektlerin bilgisayarlardan daha gerçekçi filmler yarattığı görüşü ortaya çıkmıştır. Guillermo Del Toro da Pan's Labyrinth filminde pratik özel efektlerin ne kadar özel olabileceklerini ortaya koyarak oldukça az bilgisayar kullanarak detaylı kuklalar, makyajlar ve set tasarımlarıyla büyüleyici bir peri masalının kapısını izleyicilere açmıştır. Filme verilen özen birçok film için ilham kaynağı olmuştur ve pratik özel efektlerin tadının gerçekten de daha farklı olduğunu bizlere hatırlatmıştır. Pan's Labyrinth'e zıt olarak Avatar pratik özel efektlerden çok CGI kullanarak bilgisayarlarla üretilmiş ve modern zamanda benzerlerini daha çok gördüğümüz bir film olmuştur. CGI kullanımında aktörlerin performansı tamamen kendi hayal güçlerine bağlı olduğu için filmin gerçekçiliğinin zarar görmemesi adına gelişmiş sensörler kullanılmış ve oyuncuların tüm mimiklerinin bilgisayara aktarılmaları başarıyla sağlanmıştır. Aynı zamanda normalden altı kat büyük bir set alanı oluşturulup kamera hareketlerinin kısıtlanması engellenmiş ve gerçeklik hissinden ödün vermeyen sonuçlar elde edilmiştir. Avatar, özel efektleri bakımından oldukça başarılı sayılmış ve modern özel efekt algısını bilgisayarlara yöneltmiştir. Özel efektleriyle izleyicilerini ekrana kilitleyen bu film CGI ve pratik özel efektlerin mükemmel bir uyumudur. Patlama sahneleri gibi çoğu sahne sette pratik olarak çekilmiştir. CGI teknolojisi de katlanan Paris sahnelerinde olduğu gibi etkileyici olarak kullanılmıştır. Bu filmin en can alıcı sahnesi olan koridor sahnesi ise CGI olmadan çekilmiştir. Pratik özel efektlerle başarıyla çekilen bu sahne gerçeklik algısı üzerinde duran bu filmin anlamını daha da derinleştirmiş. Inception, özel efektlerin geldiği noktayı CGI ve pratik özel efektleri harmanlayarak başarıyla izleyicilere sunmakta."} {"url": "https://www.soylentidergi.com/ingiltere-iskocya-arasindaki-savaslar", "text": "İngiltere ve İskoçya arasındaki savaşlar bağımsızlık isteği, toprak ve güç kavgası, din ve kültürel farklılıklar, siyasi nedenler yüzünden yapılmıştır ve birçok kez İngilizlerin üstünlüğüyle sonuçlanmıştır. Son olarak İskoçya, 1707'de İngiltere Birleşik Krallığı'nın kurulmasından sonra İngiltere'nin yönetimi altına girmiştir. Bu birleşme İskoçya'nın ekonomik, siyasi ve askeri açıdan güçlü bir İngiliz devletiyle birleşmesine olanak tanımıştır. Birinci İskoç Bağımsızlık Savaşı, İngiliz ve İskoç güçlerinin arasındaki ilk savaştır. İskoçya Kralı III. Alexander'ın 1286'daki ölümünden sonra İskoç tahtı boş kalmış, İskoç soyluları da iç savaş korkusuyla İngiltere Kralı I. Edward'ı hakem olarak İskoçya'ya davet etmişlerdir. Edward, İskoçların kendisini Paramount Lordu olarak tanımasını istemiştir. Tahta Alexander'ın kızı ile evli olan bu yüzden tahtta en çok hakkı olan John Balliol'u geçirmiştir. 30 Kasım 1292'de Edward, İskoçya'nın feodal efendisi olarak resmen kabul edilmiş, aynı zamanda İskoç Kralı Balliol'un otoritesinin kaynağı olarak örtülü bir şekilde tanınması anlamına gelmiştir; ancak aralarındaki ilişki kısa süre sonra bozulmuştur. Edward, 1296 yılında İskoçya'yı fethetmeye ülkenin en önemli limanlarından biri olan Berwick'i ele geçirip halkı katlederek başlamıştır. Sonraki hedefi Dunbar'ı ele geçirmek olmuştur. İskoçya'nın doğusundaki en önemli kaleleri fethederek, kiliseleri yıkıp yağmalayarak ülkeyi ateş ve savaş yoluyla boyunduruğu altına almıştır. Bu sırada Andrew Moray ve William Wallace, ilk önemli İskoç vatanseverleri olarak ortaya çıkmışlardır. İskoçya Bağımsızlık Savaşı içerisinde 11 Eylül 1297 tarihinde Forth Nehri üzerindeki Stirling Köprüsü'nde William Wallace ve Andrew Moray komutasındaki İskoç askerlerinin İngilizlere karşı galip geldiği muharebedir. İki ordu, köprünün iki tarafında karşılaşmıştır. Köprü sadece iki adamın geçmesine izin verecek kadar dar olan köprüde Wallace, İngiliz ordusu geçene kadar birliklerine ilerleme emrini vermemiştir. William Wallace, İngiliz süvarilerini genellikle kargılardan oluşan kompakt bir birlik grubu olan İskoç Schiltrons ile savuşturmuştur; İngilizler çamurlu arazi ve kısıtlı giriş nedeniyle kötü bir şekilde engellenmişlerdi. Muharebede binlerce kişi hayatını kaybetmiştir. Stirling Köprüsü Muharebesi, İskoç Bağımsızlık Savaşı'nda bir dönüm noktası olarak kabul edilir ve William Wallace'ı ulusal bir kahraman olarak ölümsüzleştirmiştir. 22 Temmuz 1298'de gerçekleşen İskoçya'nın özgürlük savaşı niteliğini taşıyan ilk savaşıdır. Stirling zaferinden sonra saldırıya geçen I. Edward önderliğindeki İngiliz ordusu, William Wallace önderliğindeki İskoç ordusunu mağlup etmiştir. Norfolk, Hereford ve Lincoln İngiliz ordusunun sol kesimini komuta etmiştir. Sağ kesimi ise Durham Başpiskoposu Anthony Bek yönetirken; Kral I. Edward öncü kuvvetlerin hemen arkasında ve merkez ordunun başında bulunmuştur. İskoç ordusu ile ilk karşılaşan Norfolk ve ona bağlı birlikler ilk hücumu gerçekleştirmişlerdir. Ancak İskoç birliklerin bir bataklığın arkasında olması saldırıyı başarısız hale getirmiştir. Bu durumda İngilizlerin saldırılarını bataklık çevresinden dolaşarak gerçekleştirmeleri gerekmiştir. Sağ tarafı komuta eden Anthony Bek'in ordusunun, geç pozisyon alması ve merkez kuvvetlere bağlı süvarilerin sabırsız davranmaları ordunun düzenini tamamen bozmuştur. Sir John Stewart, kardeşi ve onlara bağlı uzun menzilli okçu birlikleri durumu fırsat bilerek İngiliz birliklerine ağır zarar vermiştir. İngiliz süvarilerinin sayıca üstünlüğü saldırıyı etkiliyordu. Kral I. Edward'ın uzun menzilli okçuları öne çıkarması İskoç birliklerinin zayiatlar vermesine neden olmuştur; ama İngiliz birliklerinin ordu düzeni bozulunca, İskoç orduları hücuma geçmiştir. Sol kısımda hazır bekleyen zırhlı süvari birlikleri Kral I. Edward'ın emri ile harekete geçmişlerdir. Böylece İngiliz birlikleri İskoç ordusunun etrafını sararak savaşı kazanmıştır. Kral I. Edward'ın İskoçlara karşı kazandığı ilk zaferi olmuştur. Bu savaşla birlikte William Wallace vatan haini ilan edilerek, tutuklanıp idam edilmiştir. Robert Bruce komutasındaki İskoç kuvvetleri, 1314 yılında, 1304 yılından beri İngiltere egemenliğindeki Stirling Kalesi'ni kuşatmışlardır. İngiltere Kralı II. Edward bu duruma karşı çok iyi silahlanmış bir ordu kurmuş sonrasında kuzeye doğru ilerlemiştir. Bruce, askerlerini Stirling yakınlarındaki Bannocburn'daki bir tepeye konumlandırmıştır. Ordusunu iki kanada ayıran Bruce, sol kanadı sık bir ormana sağ kanadı ise bir ırmağın kıvrımına uzatmıştır. Kanatlar iki bin fitlik bir cephe oluşturmuşlardır. İngilizler yalnızca tepeye tırmanmamış, bir de bataklık geçmek zorunda kalmışlardır. İskoç oklarının ve İngiliz ordusunun üzerine yağmasıyla, saldırı emrini veren İngilizlerin ağır zırhlı şövalyeleri bataklığa batmıştır. Hem bataklıkla hem de üzerlerine yağan oklardan korunmaya çalışan İngilizler, geri çekilmeye başlamışlardır. Bunun üzerine İngiltere kralı paniğe kapılıp askerleriyle birlikte kaçmıştır. İskoçlar savaşın ardından bağımsızlıklarını ilan etmişler ama İngilizler bunu tanımamışlardır. İngiltere Kralı II. Edward'ın ölümünün ardından yerine gelen oğlu III. Edward, iki ülke arasında huzuru sağlamıştır. Robert Bruce, Edinburgh Northampton Barış Anlaşması'nı imzalamış ve anlaşmanın bir parçası olarak oğlunu III. Edward'ın yeğeniyle evlendirmiştir. Nihayet, ilk bağımsızlık savaşı sona ermiştir. İskoçya artık bağımsızdır ve Robert Bruce kral olarak kabul edilmiştir. İngilizlerin İskoçlara karşı kazandığı savaş, Northumberland şehrinin Braxton yakınlarında gerçekleşmiştir. İskoçlar, 1295 yılında Fransa ile Aul İttifakı'nı kurmuşlardır ancak bu ittifak felaketlere yol açmıştır. IV. James Fransız müttefikini desteklemek amacıyla 22 Ağustos 1513'te İngiltere'yi işgal etmiştir. Buna karşılık olarak İngiltere Kralı VIII. Henry Fransa'ya savaş açmıştır. İskoçya Kralı IV. James, Henry'nin dikkatini dağıtmak için Henry'e savaş açarak dikkatini Fransa'dan başka yöne çevirmek için güneye yönelmiştir. Surrey Kontu Thomas Howard, acilen İngiliz ordusunu toplamış ve İskoçlarla buluşmak için kuzeye yönelmiştir. İki ordu Northhumbria Flodden'da buluşmuş ve aralarındaki en büyük savaş olan Flodden Savaşı gerçekleşmiştir. İskoç ordusu savaş için bir tepeye çıkmıştır. Kont Howard ise cesurca bir hamle ile ordusunu İskoçların arkasına hareket ettirerek onları pozisyonlarını tersine çevirmeye zorlamıştır. Surrey, hareketini uzun menzilli topçu bombardımanı ve okçuların oklarıyla karşılamıştır. İskoç askerleri de tepeden aşağı hücum etmişler ve yakın mesafede dövüşmüşlerdir. Savaş sonunda İngilizler İskoçları kademeli olarak geri püskürtmüşlerdir. IV. James ve önde gelen soylular da dahil olmak üzere yaklaşık on bin İskoç ölmüştür. -Birinci İngiliz İç Savaşı (1642 1646) -İkinci İngiliz İç Savaşı (Şubat Ağustos 1648) -Üçüncü İngiliz İç Savaşı (1650 1651) Kralcılar ve parlamenterler arasında şiddetli çatışmalar yaşanmıştır. Savaşın nedenleri arasında kralın verdiği kanlı hükümler ve aşırı güç kullanımı, parlamentoyla ters düşülmesi, parlamentonun kralın yetkilerini kısıtlamak istemesi ve kıtadaki soyluların aşırı zenginleşmesi ve güçlenmesi yer almaktadır. Kraliyet taraftarları ilk önce Kral I. Charles'ı (1625 1649) ardından oğlu Kral II. Charles'ı desteklemişlerdir. Nihai galip olan parlamenterler, İngiliz Reformu'nu tersine çevirmek için monarşinin anayasal yetkilerini azaltmak, Katolik esinli komplo olarak gördükleri şeyi engellemek istemişlerdir. Parlamentonun Oliver Cromwell gibi üstün kaynaklara, profesyonel savaş gücüne sahip isimleri ülkeye Yeni Model Ordu adını verdikleri cumhuriyet rejimini getirmek istememişlerdir. Bu çatışmalar, İngiltere, İrlanda ve İskoçya'da üç bölümden oluşan bir iç savaş çıkartmış ve Kral yanlıları bu savaşları kaybetmiştir. Savaşlar sonucunda Kral Charles idam edilmiş, monarşi kaldırılıp yerine cumhuriyet rejimi gelmiş ve Oliver Cromwell İngiltere'nin Lord Protector'u ilan edilmiştir. İngiltere İç Savaşı'nın üçüncü aşamasının ana çatışması, Eylül 1650'deki Dunbar Savaşı'dır. Oliver Cromwell cumhuriyet rejimini İngiltere ve İrlanda'dan sonra İskoçya'ya götürmek için İrlanda'dan İskoçya'ya geri dönmüştür. Sınırın hemen yanındaki Dunbar'ı tedarik üssü olarak kullanmıştır. Cromwell birkaç kez Edinburgh'a saldırmaya çalışsa bile başarılı olamamış ve İskoçlar Dunbar'a çekilirken onları takip etmiştir. İskoç birliklerinin zayıf konumları onu tuzağa düşüp felakete uğratmadan ağır süvarilerini kullanıp zafer etkisi yaratabilecekti. Savaşta üç bin İskoç ölmüş, yaklaşık altı bin İskoç esir alınmıştır. 1650 yılının Noel arifesinde Edinburgh ele geçirilmiştir. Geriye kalan İskoç ordusu da 1651 Eylül'ünde yapılan Worcester Savaşı'nda yenilmiştir. Böylece İngiliz İç Savaşları sona ermiş, II. Charles Fransa'ya kaçmış ve Oliver Cromwell sonunda İngiltere'de Lord Protector olmuştur. Prestonpans Savaşı, 21 Eylül 1745 tarihinde gerçekleşmiştir. Jacobite İsyanları olarak bilinen savaşların en sonuncusudur. III. James'in genç oğlu Charles Edward Stuart, Fransa ve İngiltere'nin savaşta olmasını fırsat bilerek İskoçya'ya gitmiş ve klanlardan bir ordu toparlayarak Londra üzerine yürüyüşe başlamıştır. Savaş çok kısa sürede sonuçlanmış ve İngilizler yenilgiye uğramışlardır. 1689 1746 yılları arasındaki Jacobite İsyan hareketinin en ciddi sonuçlarından biri bu savaşta alınmıştır. İskoçlar bu zaferle moral bulmuşlardır. Bu savaşın mağlubu İngilizler olsa bile en çok kaybı İskoç ve İrlandalılar vermiştir. İki ülke hem isyanlar hem de savaş sırasında binlerce insan kaybetmiştir. Culloden Savaşı, İngiliz İskoç savaşı olarak bilinse de doğrusu Katolik İskoçlar ve İngilizler arasında gerçekleştiği şeklindedir. Savaşta yer alan İskoçlar nüfusun azınlığını oluşturan Katoliklerdir. Protestan İskoçlar bu safta yer almamışlardır. İngiltere Kralı James 1689'da tahttan indirilmiş ve taraftarları yeniden tahta geçmesi için isyanlar çıkarmışlardır. Siyasi hareket olarak başlayan bu isyanlar her seferinde bastırılmıştır. İsyanlar Kral James'in ölümünden sonrada devam etmiştir. Yerine geçen oğlu James Francis Edward, III. James olarak İspanya ve Fransa tarafından tanınmıştır. III. James 1708 1715 1719 tarihlerinde üç kez başarısızlıkla sonuçlanan isyanlar çıkarmıştır ve bu başarısızlıklarının ardından Roma'ya gitmiştir. III. James'in ölümü ardından isyanları yerine gelen oğlu Charles Edward Stuart devam ettirmiştir. Fransa İngiltere savaşını fırsat bilen Prens Charles 1745 yılında İskoçya'ya gelerek son hamlesini yapıp isyanlar çıkarmıştır. Birkaç küçük zafer kazanmış olsa da 16 Nisan 1746 yılında Culloden Moor'da büyük bir yenilgiye uğramış ve ordusu tamamen yok edilmiştir. Kendisi de bu yenilgiden sonra Roma'ya kaçmış ve hayatını orada geçirmiştir. - Göktürk, Ayberk. Birinci İskoç Bağımsızlık Savaşı: Robert Bruce I. Edward'a Karşı. Ungo. 25 Mart 2023. https://ungo. com. tr/2023/03/birinci-iskoc-bagimsizlik-savasi/. Erişim: 15.05.2023 - Adams, Simon. Battle of Flodden. Britannica. https://www. britannica. com/event/Battle-of-Flodden. Erişim: 23.05.2023 - İngiliz İç Savaşları. Hayatın İçi. 28 Haziran 2022. https://www. hayatinici. com/yazidetay?yazi_sef=ingiliz-ic-savaslari&id=1396. Erişim: 24.05.2023 - Prestonpans Savaşı ne zaman, nerede ve kimler arasında yapılmıştır?. SendeÖğren. 2 Eylül 2022. https://sende-ogren. com/d/387-prestonpans-savasi-ne-zaman-nerede-ve-kimler-arasinda-yapilmistir. Erişim: 22.05.2023 - Jacobite İsyanları (1689 1746). Telegraph. 11 Kasım 2020. https://telegra. ph/Jacobite-İsyanları-11-11#:~:text=Jacobite%20İsyanları%2C%201688%20darbesi%20ile, tahtına%20oturtmak%20amacıyla%20çıkan%20isyanlardır. Erişim: 22.05.2023 - Culloden Savaşı Tarihi ve Önemi Culloden Savaşı Tarafları, Nedenleri ve Sonuçları Kısaca Bilgi. Hürriyet. 3 Mayıs 2021. https://www. hurriyet. com. tr/egitim/culloden-savasi-tarihi-ve-onemi-culloden-savasi-taraflari-nedenleri-ve-sonuclari-kisaca-bilgi-41802218. Erişim: 23.05.2023"} {"url": "https://www.soylentidergi.com/iskandinav-cesareti-ve-bilinmezlerle-dolu-amerika", "text": "Kuzey Amerika'nın Kristof Kolomb tarafından keşfedildiği bilgisi neredeyse herkes tarafından bilinen bir şeydir. Fakat Kristof Kolomb'dan bile yüzyıllar önce Amerika'ya ayak basan ve hatta ticaret bile yapmış olan birileri vardır. Bu kişiler, denizcilik ve savaş becerileriyle bir dönem Avrupa'yı domine etmiş ve korku salmış olan İskandinav halkından başkası değildir. Amerika'nın İskandinavlar tarafından keşfinden ilk olarak yüzyıllar önceki efsanelerde bahsedilmeye başlanır. Avrupa kıtasının batısında Avrupalılar tarafından keşfedilmemiş toprakların ve yerli halkların olduğu bilgisi belirli bölgelerde yayılır. Yakın yüzyılda ise yapılan arkeolojik çalışmalar, efsanelerde bazı açılardan tam olarak uyuşmasa bile bu iddiaları doğrulayan sonuçlar verir. İskandinavların üstün denizcilik becerileri, merakları, maceracı ruhları ve belki de kontrol etmekte zorlandıkları öfkeleri yeni keşiflerin nedenlerinden bazıları haline gelmiştir. Keşif serüvenine katkıda bulunan ve önemli işler başaran kişilerin ise aynı ailenin bireyleri olması da ilginç bir durumdur. Efsanelerde her şey Thorvald Asvaldsson'un Norveç'ten sürgün edilmesiyle başlar. İzlandalıların efsanelerini anlatan Gr nlendinga saga'ya göre keşif ve yayılma serüveni yine bir öfke patlamasıyla başlar. Kızıl Erik'in babası olan Thorvald, komşularıyla bir kavgaya girer ve kavga sonucu sayısı net olmayan bir grup insan hayatını kaybeder. Cinayetin cezası olarak Thorvald Norveç'ten kovulur ve oğlu Kızıl Erik de babasıyla İzlanda'ya gitmek zorunda kalır. Thorvald, zaten bir süre önce keşfedilmiş olan İzlanda'ya gider, orada yerleşim yerleri kurar. Hayatının geri kalanını orada ailesiyle sürdürür ve bir daha Norveç'e dönmez. Kızıl Erik de İzlanda'da büyür ve erişkinliğe ulaşır. Fakat İzlanda'daki hayatı babasının yaptığı hatanın aynısını yaptıktan sonra sona erer. Eiriks saga rauoa olarak Kızıl Erik Efsanesi'ne göre, Kızıl Erik de babasının öfkesini miras edinir. Tıpkı Thorvald gibi Erik de bulunduğu yerleşim alanındaki kişilerle birkaç kavgaya dahil olur ve birkaç kişinin ölümüne neden olur. İlk adımda bulunduğu yerleşim alanından, daha sonra ise bütün İzlanda'dan sürgün edilen Kızıl Erik, gitmek için bir yer aramaya başlar. İzlanda'nın batısında bir yer olduğu dedikodularını duyan Erik Grönland'ı bulur ve oraya ayak basar. Grönland'da sürgün süresini dolduran Erik, en sonunda İzlanda'ya geri döner. Kızıl Erik, Grönland'a yerleşim kurma hayaliyle İzlanda'da Grönland'ı tanıtmaya başlar. Planlarının gerçekleşmesi için daha fazla insana ihtiyacı vardır ve Grönland'ı insanlara sevdirmek için uğraşır. Buzlarla kaplı olan bu ülkeye Grönland yani Yeşil Ülke ismini verir. Bu isim değişikliği gerçekten de işe yarar ve sonuç olarak Kızıl Erik, ailesi ve yakın arkadaşları oraya taşınarak Grönland'ın ilk yerleşim yerlerini oluşturur. Kızıl Erik'in Grönland'da yerleşim yerleri kurmasıyla birlikte çocukları orda büyür ve yetişkinliğe ulaşırlar. Erik'in Thorstein, Thorvald, Leif ve Freydis isimli dört çocuğu burada hayatlarını devam ettirirler. Bu dört çocuğun her biri önemliyken en ünlü olanı Leif'tir. Eriksson yetişkinliğe ulaştığında Norveç'e seyahat eder ve Norveç kralı I. Olaf Tryggvason tarafından Hristiyan yapılır. Grönland'a döndükten sonra ise Eriksson Hristiyanlığı tanıtmaya ve yaymaya başlar. Eriksson'un hayatı aynı zamanda denizlerde geçmektedir. Fakat hayatının en önemli noktası Kuzey Amerika'ya ayak basması olmuştur. Bazı kaynaklar Eriksson'un Kuzey Amerika'ya gidişinin kazara olduğunu ifade ederken bazıları ise Eriksson'un Batı'da bir yerde bilinmeyen bir yerin var olduğu dedikodusu sonucu denizlere açıldığını iddia eder. Sonuç olarak Eriksson, Kuzey Amerika'ya Kristof Kolomb'dan önce ayak basarak Amerika kıtasına ayak basan ilk Avrupalı olur. Eriksson'un Kuzey Amerika'da ayak bastığı ilk yerin günümüzdeki Baffin Adası olduğu düşünülmektedir. Eriksson bu çorak ve kayalı bölgeye Helluland ismini verir. Eriksson ve arkadaşları daha sonra kereste açısından zengin olan bir bölgeye yani güneye iner ve günümüzün Labrador'u olarak tahmin edilen bu bölgeye Markland adı verirler. Bu bölgeden de ayrıldıktan sonra nihayet Newfoundland'e varırlar ve burada bir üs kurarlar. Eriksson ve mürettebatı kışı burada geçirmeye karar verirler ve bu süre boyunca çevreyi keşfederler. Çevrede üzüm bağlarıyla dolu bereketli bir bölgeyle karşılaştıktan sonra Eriksson buraya Vinland adını verir. Kışı bittikten sonra Eriksson ve mürettebatı buradan aldıkları üzüm ve kerestelerle Grönland'a geri dönerler. Grönland'a dönünce, hayatını kaybeden babası Kızıl Erik'ten sonra liderlik konumuna geçer ve bir daha Amerika'ya dönmez. Kristof Kolomb'un Amerika'yı keşfi daha bilinen bir hikaye olmasına rağmen Leif Eriksson da son yüzyılda yapılan keşifler nedeniyle unutulmamış bir kişidir. 1964 yılında ABD başkanı Lyndon Johnson 9 Ekim'i Leif Eriksson Günü olarak ilan etmiştir. - Albert, Daniel. Erik the Red: The Norse Explorer who Settled Greenland. Life in Norway. 06.04.2023. https://www. lifeinnorway. net/erik-the-red/ Erişim Tarihi: 30.09.2023. - Campbell, Gordon. The Norse in America: Fact and Fiction. World History Encyclopedia. 22.11.2023. https://www. worldhistory. org/article/1880/the-norse-in-america-fact-and-fiction/ Erişim Tarihi: 30.09.2023. - Groeneveld, Emma. Leif Erikson. World History Encyclopedia. 20.09.2023. https://www. worldhistory. org/article/1880/the-norse-in-america-fact-and-fiction/ Erişim tarihi: 30.09.2023. - Klein, Christopher. The Viking Explorer Who Beat Columbus to America. History. 25.05.2023. https://www. history. com/news/the-viking-explorer-who-beat-columbus-to-america Erişim Tarihi: 30.09.2023. - Price, Neil. Vikings in North America? Here's what we really know. National Geographic. 13.01.2023. https://www. nationalgeographic. co. uk/history-and-civilisation/2023/01/vikings-in-north-america-heres-what-we-really-know Erişim Tarihi: 30.09.2023."} {"url": "https://www.soylentidergi.com/istanbulu-konu-alan-13-sarki", "text": "Bugüne dek İstanbul'u yaşayan herkes, İstanbul'a karşı farklı hisler duymuş ve bu farklı hisler iç içe geçerek tek bir duyguya dönüşmüştür: İstanbul. İstanbul'un kendisi bir duygudur ve bu duygu hissedildikçe kağıtlara, şiirlere, şarkılara farklı renklerde akmaya devam edecektir. Boğazı, vapurları, yedi tepesi, semtleri, minareleri, sokakları, kaldırımları, insanı, her bir detayı için başka bir söz dökülmüş bu şehir adına bir o kadar da şarkı yazılmıştır. Münir Nurettin Selçuk'un Aziz İstanbul, Cem Karaca'nın Ceviz Ağacı, Sezen Aksu'nun İstanbul İstanbul Olalı, Teoman'ın İstanbul'da Sonbahar, MFÖ'nün Bu Sabah Yağmur Var İstanbul'da, Pamela'nın İstanbul, Athena'nın Beyoğlu isimli şarkıları gibi İstanbul denince akla gelen daha pek çok ünlü şarkının yanı sıra; İstanbul'u konu alan, biraz daha saklı kalmış, 13 şarkıdan oluşan bir liste ile karşınızdayız! Cem Karaca'nın sürgün yıllarında İstanbul hasretiyle yazdığı, özlem kokan bir şarkı Hep Kahır. Şarkının sözlerinin Nazım Hikmet'e ait olduğuna dair yaygın bir yanlış bilgi dolaşmasına karşın, sözü de müziği de Cem Karaca'ya ait olan bu şarkı, 1987 yılında çıkan Merhaba Gençler ve Her Zaman Genç Kalanlar isimli albümde yer almaktadır. Cem Karaca, İstanbul'dan gelen misafirine Bana İstanbul'u anlat, nasıldı? diye haykırır. Ne kahve ne televizyon, hiçbiri İstanbul'dan mühim değildir. Şehirlerin şehrini, boğazı, yedi tepeyi ve insanları sorar, İstanbul'un insanlarını. İnsanlar gülüyordu de/ Trende, vapurda, otobüste/ Yalan da olsa hoşuma gidiyor, söyle dediği gurbette, gerçeklerden kaçıp sevdiği bir yalana sığınır. O koyu mavilikte eridiğimiz İstanbul akşamlarına yazılmış Ümit Yaşar Oğuzcan şiiriyle Timur Selçuk bestesinin buluşması: Böyledir Akşamları İstanbul'un. İspanyol Meyhanesi isimli albümde yer alan bu şarkı; batan günle birlikte solan ümitleri, İstanbul'un kalabalığının ortasında büyüyen yalnızlık hissini öyle derinden tattırır ki ansızın bir vapur düdüğünün geceyi parçalaması gibi kendinizi dağılmış, renkleri kararmış bulabilirsiniz. Sözleri Teoman'a ait olan Rapsodi İstanbul, 2003 yılında yayımlanan Teo albümünde bulunmaktadır. Müziğini Teoman ve Volkan Başaran'ın beraber bestelediği bu şarkı, İstanbul'da Sonbahardan sonra, Teoman'ın İstanbul'un sonbaharını resmederek bizi acının sonbahara, sonbaharın İstanbul'a ait olduğuna inandırdığı bir diğer şarkısıdır. Ermeni asıllı, Fransa doğumlu, Belçikalı bir şarkıcı olan Marc Aryan, 1960'lı yıllarda pek çok kez Türkiye'ye gelmiş ve Türkçe plaklar doldurmuştur. Aynı yıllarda çok sevdiği İstanbul için Fransızca bir şarkı bestelemiştir: Istanbul. İri siyah gözlü bir akşam karanlığına benzettiği İstanbul; onun için temiz kalpli bir kız, sevdiği bir çocuktur. Et a tes longs minarets qui s'elancent vers le ciel. Sözü ve müziği kendisine ait olan İstanbul Hatırası ile Kayahan, 1978'de Türkiye Eurovision elemelerine katılmış ancak şarkı elemeleri geçememiştir. Buna rağmen Kayahan'ın çıkış şarkılarından olmayı başarmış bu şarkı; İstanbul'un sevinçli bir yüzünü yansıtmakta, bir vapur çığlığıyla size selam veren İstanbul'un coşkusunu yaşatmaktadır. Orhan Veli'nin İstanbul'u Dinliyorum isimli şiirinden uyarlanmış bilinen üç farklı beste vardır ve bunlardan ilki 1968 yılında çıkan bir Cem Karaca bestesidir. 1983'te ise Zülfü Livaneli aynı şiiri farklı bir besteyle buluşturmuş ve bu beste Leman Sam tarafından da seslendirilmiştir. Son olarak 2013 yılında Fazıl Say tarafından bestelenen, Serenad Bağcan tarafından seslendirilen şiir bir kez daha müzikle birleşmiştir. Bulutsuzluk Özlemi'nin 2009 yılında yayımlanan Zamska! isimli albümünde yer alan şarkının sözleri ve müziği, grubun kurucusu ve solisti olan Nejat Yavaşoğulları'na aittir. Rüzgar hep poyraz eser/ Lodos çıkar ansızın biraz diyerek kendilerine benzettikleri, sağı solu belli olmayan İstanbul'un neşeli şarkısı: İstanblues. Bir başka İstanbul şarkısı ise 2009 yılında yayımlanan Cihan albümündeki Birsen Tezer'e ait İstanbul. Martılarla vapurların telaşına karışmış insanların, bilinmezliklere doğru gidişini, Birsen Tezer'in dingin ve buğulu sesiyle gözümüzde canlandıran bu şarkı, İstanbul'u yansıtan en zarif şarkılardan. Şarkının içinde ansızın karşınıza çıkan Beyoğlu, size Öyle Bir Rüya'daki rüyanın İstanbul olduğunu düşündürebilir. Ancak 2015 yılında çıkmış Kırık Hava albümündeki bu Hüsnü Arkan ve Birsen Tezer düeti bir aşk şarkısıdır. Yine de bu şarkı; İstanbul'da bir trenin boşalışının, meydanlara kuşların inişinin, vapurların iskeleye yanaşışının ve tramvayların raydan çıkışının ritminde akıyor sanki. Kalabalık caddelerinde sürüklenen çaresiz yalnızlığa, sokaklarına sinen mutsuzluğa rağmen oysa İstanbul ışıl ışıl parlar diyen, Sezen Aksu'nun 1980 tarihli Sevgilerimle isimli albümünde yer alan, sözleri Nilüfer'e, bestesi Sezen'e ait Sürüklüyorum Çaresizliğimi; İstanbul'un vurdum duymaz, acımasız yollarına sitem etmektedir. İstanbul; Levent Yüksel'in 1993'te yayımlanan Med Cezir isimli albümündeki, sözleri Sezen Aksu'dan, bestesi Fahir Atakoğlu'ndan, düzenlemesi Uzay Heparı'dan olan, eskitilmiş zamanların şehri İstanbul'u, Yarim İstanbul diyerek bir sevgili gibi seven unutulmaz bir İstanbul şarkısı. İstanbul ağlarken ağlayan kalbiniz, siz ağlarken ağlayan İstanbul için yazılmış Ağlıyor İstanbul ve İstanbul'a yer veren daha fazla şarkı için; içindeki tüm şarkıların söz ve müziğine sahip İlhan Şeşen'in 2017 yılında yayımladığı, İstanbullu Şarkılar isimli albümü dinlemelisiniz. Listenin son ve en yaşlı şarkısı, 1953'te Kanadalı grup The Four Lads tarafından seslendirilen Istanbul ; sözleri Jimmy Kennedy'ye, müziği Nat Simon'a ait olan swing tarzında, keyifli bir şarkı. İstanbul'u konu alan daha fazla şarkı ya da şarkı sözlerinin arasından ansızın çıkan daha fazla İstanbul için Spotify listemize bakabilirsiniz. Keyifli dinlemeler."} {"url": "https://www.soylentidergi.com/italya-sagda-sinema-solda-italyan-yeni-gercekciligi-hakkinda-ilginc-bilgiler", "text": "İtalyan Yeni Gerçekçiliği, orijinal ismiyle Neorealismo; İkinci Dünya Savaşından sonra harap olan ve oldukça fakirleşen İtalya'da, sinemacıların ülkenin savaş sonrası halini yansıtmak istemeleri sonucu ortaya çıktı. İtalya'da özellikle Mussolini döneminde üretilen, doğruları yansıtmayan ve romantizme yönelerek halkı gerçeklerden uzaklaştırmaya çalışan filmlere bir yanıt olarak doğan Yeni Gerçekçiliğin, İtalya'nın ve hatta tüm dünyanın tam da ihtiyacı olan bir dönemde ortaya çıkarak, dünya sinema tarihini baştan yazdığı kabul ediliyor. Başta tartışmalı ve sakıncalı bulunan, hatta bu nedenle sansüre uğrayan Yeni Gerçekçi filmler, çekildikleri dönemde hem İtalyan hem de dünya sinemasında büyük yankı uyandırdı. 1940'lardan 50'lere kadar devam eden hareketin kendisi kısa sürse de, sinema üzerindeki etkileri uzun yıllar devam etti. Yeni Gerçekçilik günümüzde hala, sinema tarihindeki en önemli hareketlerden biri olarak kabul ediliyor ve mirası, filmlerin yapılma ve anlatılma biçimlerini şekillendirmeye devam ediyor. - Yeni Gerçekçi filmler konularını, İtalya'daki savaş sonrası işçi sınıfı ve alt-orta sınıfın günlük hayatlarından alarak, bu kişilerin verdikleri mücadeleleri ve yoksulluklarını, yalın bir anlatımla göstermeyi amaçlıyordu. Yani bu hareket, toplumsal adalete odaklanmanın yanı sıra; yoksullar, işçi sınıfı ve göçmenler gibi zor koşullarda yaşayan grupların mücadeleleri hakkında farkındalık yaratma arzusuyla şekillendi. Öyle ki, ünlü İtalyan yönetmen Michelangelo Antonioni daha sonra bu dönemden bahsederken ''Gerçek şu ki, etrafımızda yanıp tutuşan, olağanüstü bir gerçeklik vardı. Bunu nasıl görmezden gelebilirdik?'' derken; akımın öncülerinden olan Roberto Rossellini, meramını şu şekilde açıkladı: ''Savaş sonrası böyle bir yükümlülüğümüz vardı, hiçbirimizin derdi eğlenceli filmler yapmak değildi. Bizim için önemli olan, doğruları aramak ve gerçeklikle uyum içinde olmaktı.'' - Çekimlerin, film stüdyoları yerine gerçek mekanlarda yapılması Yeni Gerçekçilik hareketinin alametifarikalarından biriydi. Bu filmlerin çoğu, günlük hayatın gerçekliğini yakalamaya yardımcı olacağına inanıldığı için, genellikle İtalya'nın en yoksul mahallelerinde çekildi. Bu durum, zamanın, gerçeği yansıtmayan ve şaşaalı hayatlar gösteren stüdyo filmlerinden bir sapmaydı. Bununla birlikte, gerçek mekanda çekim yapmak, ışık ve sesle ilgili zorlukların yanı sıra, filmlerin ekseriyetle çekildiği yoksul mahallelerde güvenlikle ilgili endişeler de yaratıyordu. Tüm bu zorluklara rağmen yönetmenler, gerçek mekanlarda çekim yapma fikrinden vazgeçmediler çünkü bu, savaş sonrası ülkenin gerçekliğini tüm çıplaklığıyla yakalama çabalarının önemli bir parçasıydı. - Yeni Gerçekçi filmlerin bir diğer önemli özelliği, oyuncuların çoğunlukla profesyonel aktörler olmamasıydı. Dönemin yönetmenlerine göre, bu sıradan insanların gerçek hayat deneyimleri filmlere ayrı bir özgünlük ve gerçeklik duygusu katıyordu. Elbette bu film yapım tarzı o dönemin, hem yıldız aktörler hem de istedikleri dekoru kurabildikleri setlerle özdeşleşen stüdyo sisteminden büyük bir sapmaydı ve sinema sektöründe yeni bir yaratıcı dalganın başlamasını tetikledi. - Bu haraket ile alakalı bir diğer önemli bilgi ise, çoğu zaman yönetmenlerin de profesyonel film eğitimi almamış, hatta aslında gazetecilik, edebiyat gibi başka alanlarda mesleki geçmişe sahip kişilerden oluşmasıydı. Yönetmenlerin gelenekselleşmiş film yapım tekniklerinden uzak olmaları, aslında onların filmlere daha yenilikçi metodlarla yaklaşmalarını ve klasik sinema diline yeni bakış açıları getirmelerini sağladı. Bu yönetmenler kendilerini geleneksel film yapım tekniklerine bağlı hissetmediklerinden, yeni stiller denemekte özgürlerdi ve bu sayede Yeni Gerçekçiliğin kendine özgü tarzı ortaya çıktı. - Bu filmler, natüralist sinematografik stilleriyle de öne çıkıyorlardı. Örneğin, öncesinde benzerine çok rastlanmayan, el kameraları ile yapılan haraketli çekimler veya stüdyo ışıkları yerine ortamdaki doğal ışığın kullanılması, filmlerin gerçeklik duygusunu daha etkili yansıtabilmelerini sağladı. - İtalya'nın o dönemki lideri Benito Mussolini, sinemayı güçlü bir propaganda aracı olarak gördüğünden, 1937 yılında Avrupa'nın en büyük film stüdyosu olan Cinecitta'yı kurdu. Bu dönemde stüdyolarda 'Telefoni Bianchi' lakabı verilen; aslında savaştan harap olmuş İtalya'daki yaşamının idealize edilmiş versiyonlarını gösteren, çoğunlukla neşeli, romantik-komedi filmleri çekiliyordu. İşte İtalyan Yeni Gerçekçiliği, tam da bu gerçeklerden kaçan filmlere bir yanıt oldu ve savaş sonrası tüm ülkede bilfiil hakim olan zor yaşamları ve hayatın acımasız gerçeklerini tasvir etmeyi misyon edindi. Özellikle İtalya'da İkinci Dünya Savaşının bitişine, yani 1945 yılına kadar devam eden faşist sağ rejiminin karşısında duran sinemacılara ithafen; İtalyan film yönetmeni Mario Monicelli, yıllar sonra o dönemden bahsederken ''İtalya sağda, sinema ise soldaydı'' diyecekti. - Hal böyle olunca elbette dönemin İtalyan hükümeti Yeni Gerçekçi filmlere ağır sansürler uyguladı. Hatta hareketin öncülerinden olan Rosselli'nin Roma citta aperta filmi bazı ülkelerde yasaklandı. Ancak yönetmenler, bu kısıtlamaların etrafından dolaşmanın ve politik meseleleri farklı şekillerde anlatmanın yeni yollarını keşfettiler. Mesajlarını iletmek için sembolik ve mecazi bir dil kullandılar. Örneğin, yönetmen Vittorio De Sica, İkinci Dünya Savaşı sonrası iki yakasını bir araya getirmeye çalışan ve dairesiyle birlikte köpeğini de kaybetme tehdidiyle karşı karşıya kalan Umberto isimli karakterin hikayesini anlattığı Umberto D. isimli filminde; köpek Flike'ı, Umberto'nun çektiği tüm sıkıntılar karşısında bir nevi umudun ve sadakatin sembolü olarak kullandı. Umberto'nun köpeğine tutunma mücadelesi aynı zamanda yoksulluk ve sosyal adaletsizlik karşısında, bağımısızlığını korumak için verdiği mücadelenin de bir simgesi oldu. Bu şekilde yönetmen De Sica, sansür yasalarına doğrudan karşı gelmeden, yaşlılar ve işçi sınıfının mücadeleleri hakkında vermek istediği mesajı, Umberto ve köpeği Flike'ın hikayesi üzerinden anlatmış oldu. - İtalyan Yeni Gerçekçiliği, Fransız Yeni Dalgası başta olmak üzere birçok önemli sinema hareketine zemin hazırladı. Yeni Gerçekçi filmlerin, özellikle hayatın gerçeklerine yaptıkları vurgu, sıradan insanların yaşamına odaklanmaları, profesyonel olmayan aktörlerin kullanımı ve nevi şahsına münhasır çekim stili; Jean-Luc Godard, François Truffaut ve Alain Resnais gibi Fransız yönetmenleri oldukça etkiledi ve benzer teknikleri benimsemelerini sağladı. Örneğin A bout de souffle filminde karşılaşılan, el kameralarının statik olmayan haraketleri ve belgesele yakın sinematik stil, Godard'ın İtalyan Yeni Gerçekçiliğinden ne kadar etkilenmiş olduğunu gözler önüne serdi. Yeni Gerçekçilikten esinlenen diğer önemli sinema hareketlerinin içinde Bağımsız İngiliz Sineması, Brezilya Yeni Sineması ve İran Yeni Dalgasını sayabiliriz. Şunu da belirtmeden geçmeyelim ki, İtalyan Yeni Gerçekçiliği, doğduğu zamanlardan itibaren hem İtalya içinde hem de dünyada, başka sanat dallarına da ilham oldu. Örneğin, söz konusu filmlerin gerçekliği ve içerdiği sosyal eleştiriler Cesare Pavese ve Natalia Ginzburg gibi birçok yazarı etkileyerek, hareketin edebiyatta da kendine yer bulmasını sağladı. Aynı şekilde, Luigi Crocenzi ve Mario Giacomelli gibi fotoğrafçıların günlük hayatın gerçekliğini yakalamak için benzer bir yaklaşımı benimsemesiyle, fotoğrafçılık üzerinde de etkilerini gözlemlemek mümkün oldu. - Bu önemli hareket, Federico Fellini başta olmak üzere Roberto Rossellini, Vittoria De Sica, Luchino Visconti gibi pek çok sinema dehasını tarihe kazandırdı. Söz konusu yönetmenler, hareketin kendisi sona erdikten sonra bile Yeni Gerçekçi tarz ve temalardan etkilenen filmler yapmaya devam ettiler. Mesela, De Sica, ikisi Yeni Gerçekçi dönemde çektiği filmlerle olmakla birlikte toplam dört Oscar ödülü kazandı. Rossellini ise Roma, Açık Şehir filmi ile Cannes'da Altın Palmiye ödülüne layık görüldü. Yaşça bu yönetmenlerden küçük olan ve hareketin sonlarına yetişen Fellini'nin ise, kariyerinin devamında daha çok öznel deneyimlere, rüyalara ve doğrusal olmayan hikaye anlatımına odaklanmış olsa da; özellikle Lo Sceicco Bianco, La Strada gibi ilk filmlerinde, Yeni Gerçekçilikten oldukça etkilendiğini gözlemlemek mümkün. Günümüzde, İtalyan sinemasının en büyük yönetmenlerinden biri sayılan Fellini, kariyeri boyunca, hepsi En İyi Yabancı Film kategorisinde olmak üzere toplam dört Oscar, bir Altın Palmiye ve bir Cannes Büyük Ödülü'nü evine götürdü. - Yeni Gerçekçiliğinin etkisi büyük olsa da, hareketin kendisi sadece birkaç yıl sürdü. İtalya'da değişen siyasi ve sosyal manzara sonucunda, ülkede hızlı bir ekonomik kalkınma ve modernleşme yaşanırken, doğal olarak hareket de ivmesini kaybetti. Hareketin gerilemesinin bir diğer nedeni ise, film üretiminin ve dağıtımının daha ticari hale gelmesi bu nedenle Yeni Gerçekçi filmlerin çoğunu üreten bağımsız film şirketlerinin, artık değişen sinema sektörüne ayak uyduramamaları oldu. Son olarak, bu dönem boyunca kilit rol oynamış film yapımcılarının ve aktörlerin çoğu, hareketin etkisi arttıkça isimlerini duyurdular ve başka tarzlaraki projelere geçmeye başladılar. Tüm bunlara rağmen günümüzde hala, İtalyan Yeni Gerçekçiliği tarihin en önemli sinema hareketlerinden biri olarak kabul ediliyor ve halen mirası etkilediği tüm filmlerde yaşamaya devam ediyor. - Roma citta aperta (Roma, Açık Şehir, 1945) Yön. Roberto Rossellini: İkinci Dünya Savaşı sonrası Roma'da geçen ve Alman işgaline karşı direnişi konu alan Roma, Açık Şehir; kimi araştırmacılar tarafından haraketin en önemli filmlerinden biri olarak anıldığı gibi, pek çok kaynakta tam anlamıyla Yeni Gerçekçi olan ilk film olarak geçiyor. - Ladri di Biciclette (Bisiklet Hırsızları, 1948) Yön. Vittorio De Sica: Yeni Gerçekçi filmlerin başyapıtı olarak kabul edilen Bisiklet Hırsızları, İkinci Dünya Savaşı sonrasında Roma'da yaşayan ve işe gitmek için binbir zorlukla aldığı bisikleti çalınan yoksul bir adamın hikayesini konu alıyor. - La Terra Trema (Yer Sarsılıyor, 1948) Yön. Luchino Visconti: Luchino Visconti'nin en önemli eserlerinden biri olan Yer Sarsılıyor, Sicilya'da yaşayan fakir bir balıkçı ailesinin hayatını; yoksulluk ve sosyal eşitsizlik temaları doğrultusunda sarsıcı bir şekilde gözler önüne seriyor. - Umberto D. (1952) Yön: Vittorio De Sica: Dönemin bir diğer başyapıtlarından biri olarak görülen Umberto D., aynı zamanda yönetmen De Sica'nın da, Bisiklet Hırsızları ile birlikte en iyi filmlerinden biri olarak kabul ediliyor. Film, İkinci Dünya Savaşı sonrası geçim sıkıntısı çeken yaşlı bir adamın hikayesini konu alıyor. - Miracolo a Milano (Milano'da Mucize, 1951) Yön. Vittorio De Sica: Fantastik bir Yeni Gerçekçi film olan Milano'da Mucize, bir grup evsiz insanın buldukları sihirli güvercin sayesinde hayatlarının değişmesini anlatıyor. İçerdiği fantastik elementlerle dönemin diğer Yeni Gerçekçi filmlerden ayrılsa da, önemli sosyo-politik konulara yaptığı vurgularla, hareketin klasiklerinden biri olarak kabul ediliyor. Catena, Stelvio. Il Neorealismo: Dizionario del Cinema Italiano. Perugia: Guerra Edizioni, 2017. Faldini, Franca, Fofi Goffredo. L'Avventurosa Storia del Cinema Italiano: Da Ladri di Biciclette a La Grande Guerra. Bologna: Cineteca Bologna, 2011. Medici, Antonio. Il Neorealismo: Il Movimento Che Ha Cambiato la Storia del Cinema. Roma: Audino, 2008. Parigi, Stefania. Neorealismo: Il Nuovo Cinema del Dopoguerra. Venezia: Marsilio, 2014. ''Il Neorealismo '45-'52''. Cinescuola. Web. 22.02.2023. ''Il Neorealismo come atto di coscienza critica e desiderio di denuncia e condanna''. ArtsLife. Web. 22.02.2023. Metindeki alıntılar İtalyanca asıllarından yazar tarafından çevrilmiştir."} {"url": "https://www.soylentidergi.com/italyan-topraklarindan-beslenen-filmler-insanlik-hikayelerinin-sinemasi", "text": "Sinema; seyircinin hayal gücünün sınırlarını zorlamakla kalmayan, aynı zamanda hayatın gerçekliğini yansıtarak insan deneyimini anlamamıza yardımcı olan bir sanat türü olarak hayatımın önemli bir parçasında konumlanır. Sinema tarihi boyunca çeşitli akımlar ve tarzlar ortaya çıkmış, farklı kültürler ve toplumsal olaylar sinemaya hafife alınmayacak ölçüde katkılarda bulunmuştur. Bu çeşitlilik içinde, özellikle II. Dünya Savaşı sonrasında İtalyan topraklarından beslenen filmler, diğer bir deyimle İtalyan Neorealizmi akımı sıradan insanların yaşamlarını, zorluklarını ve duygusal deneyimlerini güçlü bir pencereden izleyiciye sunmayı başarmış ve sinema dünyasına da farklı bir bakış açısı getirmiştir. Vittorio De Sica'nın yönetmen koltuğunda oturduğu bu film, Neorealizm akımını yansıtan bir yapıttır. Savaş sonrası Roma'da ekonomik krizin yaşandığı bir ortamda geçen hikaye, ana karakter Antonio Ricci'nin çalınan bisikletini arayışı etrafında şekillenir. İzleyiciler, Antonio'nun arayışı sırasındaki hayal kırıklığını ve umutsuzluğunu onunla birlikte yaşayarak film boyunca duygusal anlar deneyimlerler. Film, Psikolojik Bir Sürecin Temsili Bir Metaforunu Başarıyla Yansıtıyor. İzleyiciler, Antonio karakterinin değişim sürecine şahit oluyorlar. Antonio, başlangıçta ahlaki değerlere sahip bir insan olarak tasvir edilirken, film ilerledikçe insanları cinayetle tehdit etme gibi birçok davranış sergileyerek değerlerini tehlikeye atıyor. Klasik Hollywood Filmi'nin aksine, bu hikayede mutlu bir son bulunmuyor. İzleyiciyi iyi hissettirme çabası yerine, filmde izleyicinin Antonio'nun yolculuğuna ciddi bir anlatı tonuyla eşlik ettiği hissediliyor. Başarısızlıklar, hayal kırıklıkları ve adaletsizlikler film boyunca yansıtılırken seyircinin bilinçaltında tetiklediği yaşanmış benzerlikler de bu yolculuğa dahil oluyor. 1945 yılında yayımlanan bu film, Nazi işgali altındaki Roma'nın yaşamını tasvir eder. Neorealist hareketin uluslararası arenada dikkat çekmesini sağlamış ve hareketin kült yapıtlarından biri olarak kabul edilmiş, sonraki birçok yönetmene ilham kaynağı olmuştur. Düşük bir bütçe ile doğal ışık kullanılarak, az müzik ve profesyonel olmayan oyuncularla çekilen filmin hikayesi; rahip Don Giuseppe Morosini'nin gerçek hayatta idamı ve hamile bir kadının vurulması gibi gerçek olaylara dayanmaktadır. Aynı zamanda bu film, neorealist filmler içinde ticari başarısı en yüksek olan film olarak da kabul edilebilir. Gösterime girdiği ilk aylarda 61 milyon liradan fazla gelir elde ettiği bilinmektedir. 1948 yapımı La Terra Trema, Neorealist akımın önemli bir örneğini sunar. Film, Sicilya'nın balıkçı köyü Aci Trezza'da yaşayan Vallastro ailesinin kaderini ve zorluklarını anlatarak yoksul ve sıkıntılı hayatların gerçekçi bir portresini çizer. Hikaye, ailenin en büyük oğlu 'Ntoni'nin askerlik görevinden geri dönmesiyle başlar. Kendi ve diğer balıkçıların aç gözlü toptancılar tarafından sömürülmesine dayanamayan 'Ntoni', toptancılara karşı gelmek için direniş arayışına girer. 'Ntoni'nin umutları ve çabalarıyla dolu bu adım, aile için daha iyi bir yaşamın ilk adımı olarak görülür. Ancak işler beklenmedik bir şekilde kötüleşir ve durmaksızın devam eder. Film boyunca yaşanan bu zorlu süreçte izleyici kendisini acımasız bir deneyimin ortasında bulur. Zamanla artan trajediler zincirinde, izleyici zaman zaman bir sabun operasının içine çekilmiş gibi hissetse de film, gerçekçi oyunculuk ve çekim tarzı hikayenin içinden çıkmamak için seyirciyi ikna etmekte yeterlidir. La Terra Trema, çoğu sinemasever tarafından anlatısal açıdan daha iyi geliştirilebilecek bir film olarak değerlendirilse de, tarihsel önemi ve sinematografik becerisiyle dikkat çeker. Gerçek oyuncuların ve mekanların doğallığı ile neorealizmin temel prensiplerini yansıtarak sinema tarihinde önemli bir yere sahip olmakta haklı bir başarı taşır. Yaşlı Umberto Domenico Ferrari'nin zorlu yaşam mücadelesini takip eden hikaye, yoksulluk ve insanlık değerlerine sadık kalma arasındaki zorlu dengeyi anlatır. Umberto, emekli bir kamu görevlisi olarak sınırlı bir gelirle yaşamaktadır. Ancak bu gelir, hem kendi ihtiyaçlarını hem de sadık köpeği Flag'ı geçindirmek için yeterli değildir. Dahası, Umberto, acımasız bir ev sahibesi tarafından evden çıkarılma tehdidiyle karşı karşıyadır. İzleyiciler, Umberto'nun iç dünyasına dahil olur ve Umberto D. sadece anlatılmış bir film olmaktan çıkarak seyircinin de duygusal bağ kurduğu ortak bir mücadele hikayesi haline gelir. Neorealizmin temel prensiplerinden biri olan gerçekçi oyunculuk, bu filmde önemli bir rol oynar. Umberto, gerçek bir oyuncu olmayan 70 yaşındaki bir üniversite öğretim üyesi olan Carlo Battisti tarafından canlandırılır ve Battisti'nin performansı izleyicilere gerçeklik duygusu kazandırır. Ayrıca, filmdeki diğer oyuncular da profesyonel olmayan kişilerdir ve bu da filmin gerçekçiliğini ve samimiyetini artırır. Paisan, 1946 yılında yayınlanan önemli bir neorealist film örneğidir. İkinci Dünya Savaşı'nın hemen sonrasında, savaşın yarattığı tahribatın ve toplumsal değişimin etkilerini yansıtarak, savaş sonrası İtalya'nın gerçekçi ve dokunaklı bir portresini çizer. Paisan, altı ayrı bölümden oluşan bir antoloji filmidir ve bu bölümler İtalya'nın farklı bölgelerinde ve farklı zaman dilimlerinde geçen hikayeleri anlatır. Her bir bölüm, farklı karakterler ve diller arasındaki iletişim zorluklarını, insanların savaş sonrası travmalarını ve toplumsal değişimlerle nasıl başa çıkmaya çalıştığını ele alır. Filmde her bölüm, belgesel tarzı yaklaşım ve amatör oyuncuların kullanımı ile gerçekçi bir atmosfer yaratır. İnsanlığın evrensel temasına da dokunan bu hikaye, dil, kültür ve geçmiş farklılıklarına rağmen, insanların birbirleriyle nasıl iletişim kurabileceği ve anlayış geliştirebileceğini özenle dokuyarak sinema tarihine adını yazdırmıştır. Film, yetimhanede büyüyen ve yetişkinlik döneminde Milano'ya taşınan Toto karakteri etrafında şekillenir. Toto, dünyaya saf bir bakış açısıyla yaklaşan, içindeki iyilik ve umudu hiç kaybetmeyen bir genç adamdır. Milano'nun kenar mahallelerinde geçen hikaye, Toto'nun sıkıntılı yaşamına rağmen çevresindeki insanlara yardım etmeye ve umut saçmaya devam etmesini anlatır. Film, gerçekçi sahneleri ve doğal oyunculuklarıyla Neorealist akımın özünden kopmayarak, toplumsal adaletsizlikleri ve ekonomik sıkıntıları yansıtır. Ancak Miracolo a Milano, sıkıntıların üstesinden gelmeye çalışan insanların dayanışması ve iyilikseverliğinin de altını çizer. Toto'nun sıradışı yetenekleri ve etrafındaki insanlarla kurduğu bağlar, filmi sadece dramatik bir anlatı değil, aynı zamanda insanlığın temel değerlerine odaklanan bir eser haline getirir. Çocukluğun masumiyeti ile savaş sonrası İtalya'nın acımasız gerçekleri arasında sıkışan iki genç çocuğun hikayesini anlatarak, insanın içindeki umudu ve sevgiyi vurgulayan güçlü bir anlatıya sahip bu film Giuseppe ve Pasquale'nin hikayesi etrafında şekillenir. Sokaklarda boyacılık yaparak geçimlerini sağlayan bu iki küçük çocuğun hayatları yoksulluk ve sıkıntıları doludur, ancak çocukların saflığı ve içlerindeki iyilik, onları bu hayatta ayakta tutmaya devam eder. Film, bu iki çocuğun arkadaşlığını ve sıkıntılarını takip ederek, Neorealist akımın en özgün örneklerinden birini sunar. Sciuscia, sadece savaşın yıkımının değil, çocukların da hayatını nasıl etkilediğini anlatır. Giuseppe ve Pasquale, yetişkinlerin dünyasının karmaşıklığına rağmen, hala saf duygularla ve sıkı bir arkadaşlıkla dolu olan bir dünya yaratırlar. Ancak bu masumiyet, çocukları acımasız gerçeklerle yüzleşmek zorunda bırakırken çarpıcı bir şekilde sarsılır. Gelsomina adlı genç bir kadının hayatını merkeze alan hikaye insan ilişkilerinin karmaşıklığını derinlemesine inceleyerek, hayatın acı tatlı yüzünü resmeder. Gelsomina, köyünden alınıp sirk gösterilerine katılmak üzere satılan bir kadındır. Zampano adlı bir sokak sanatçısının yanında çalışmaya başlar. Zampano, sert ve duygusal olarak soğuk bir adamdır ve Gelsomina ile olan ilişkisi karmaşıktır. Film boyunca ikilinin sirk turneleri, onların ilişkisinin seyrini ve Gelsomina'nın içsel değişimini izleriz. Film, sirk sahneleriyle birlikte, Gelsomina'nın masumiyeti ile Zampano'nun duygusal yoksunluğu arasındaki tezatı vurgular. Bu tezat, insan doğasının çelişkilerini ve insanların hayatta karşılaştığı zorlukları anlatan bir alegori olarak öne çıkar. La Strada, aynı zamanda müzikal bir ritme sahip olan Nino Rota'nın unutulmaz müziğiyle de dikkat çeker. Müzik, filmin duygusal tonunu derinleştirirken, karakterlerin iç dünyalarına daha fazla derinlik katar. Europa '51, modern dünyanın yabancılaşmış ve soğumuş yüzünü ele alırken, insanların daha anlamlı bir hayatı nasıl arayabileceğini gösterir. Film, Irene'nin içsel çatışmasını ve toplumsal beklentilere karşı çıkışını anlatarak, insanın kendi içindeki çatışmayı ve toplumun dayattığı değerleri nasıl sorgulayabileceğini işler. Film, modern toplumun yüzeyselliğine ve bireylerin içsel çatışmalarına cesurca bir ayna tutarak, insan doğasının karmaşıklığını ve insanın yerini araştırır. Hikaye, Irene Girard adlı bir kadının yaşamını merkezine alır. Irene, zengin bir aileden gelen sosyal statüsü yüksek bir kadındır. Ancak, trajik bir olayın ardından hayatı altüst olur ve Irene, hayatını toplumsal sorumluluklara adama kararı alır. Bu karar, onu Romen mahallelerine ve yoksul semtlere yönlendirir. Irene'nin içsel dönüşümü, hem kendi yaşamını hem de toplumsal normları sorgulamaya başladığı bir dönemi temsil eder. Hikaye, küçük bir İtalyan sahil kasabasında yaşayan beş genç arkadaşın hayatını merkezine alır. Bu arkadaş grubu, Vitelloni olarak adlandırılan, eğlenceye ve rahat bir yaşama önem veren gençlerden oluşur. Ancak, zaman ilerledikçe, her bir karakter kendi kişisel sorunları ve hayal kırıklıklarıyla yüzleşmek zorunda kalır. Film, bu gençlerin olgunlaşma yolculuğunu ve gerçek dünyayla yüzleşmelerini anlatarak, gençlik ve olgunluk arasındaki geçişi vurgular. I Vitelloni, karakterlerin hayatlarındaki değişimleri ve içsel çatışmalarını derinlemesine işlerken, toplumsal normlara ve aile baskısına da eleştiri getirir. Gençlerin hayatlarındaki sıradanlık ve rutin, hayal kırıklıkları ve yitirilen umutlarla doludur. Bu unsurlar, gençlerin kendi kimliklerini ve hayat amaçlarını arama sürecini anlamamıza yardımcı olur. I Vitelloni, gençliğin eğlencesini ve özgürlüğünü kutlarken, aynı zamanda bu özgürlüğün sorumluluklarla dengelenmesi gerektiğini hatırlatır. Değerli yorumun ve eleştirin için çok teşekkür ederim. Bu benim için çok kıymeti. Diğer yazılarımda daha dikkatli olacağım. İtalyan sineması ve neorealizm hakkında okuduğum kayda değer yazılardan biriydi. Yalnızca yazıyı okurken bazı cümle ve yapı bozukluklarına denk geldim. Onun dışında başarılı bir yazıydı. Ellerine, emeğine sağlık."} {"url": "https://www.soylentidergi.com/jackson-pollock-boyalarla-dans-eden-ressam", "text": "Amerikalı soyut dışavurumcu ressam Paul Jackson Pollock (28 Ocak 1912) 20. yüzyılın en önemli sanatçılarından biridir. New York Art Students League okulunda Thomas Hart Benton'ın öğrencisi olarak eğitim gören Pollock, 1930'lu yıllarda Benton gibi yerel ressamların etkisini taşıyan ilk dönem resimlerinden sonra bilinçaltı ve gerçeküstücülük akımına ilgi duydu (Antmen:154). Jack the Dripper lakabıyla da anılan ressam 1940'lı yılların başlarında damlatma tekniği ile boya karıştırma, fırça kullanımı gibi alışılagelmiş uygulamaları bir kenara bırakmış, yere serdiği devasa boyutlardaki tuval bezleri üzerinde dans ediyormuşçasına hareket ederek boyayı dökme, damlatma, fırlatma teknikleriyle, sonradan aksiyon/hareket resmi adı verilen resimler yapmıştır. Pollock'un aksiyon resimleri bize sanki bir performans sanatının izlerini taşıyormuş izlenimini verir. Bunu eserlerini yaparken çekilmiş fotoğraflarında ve özellikle videolarında görebilirsiniz. Pollock'un eserlerine dikkatlice baktığınızda yalnızca boya fırlatmaktan ibaret olmadığını, elini boyaya ardından da kanvasa bastırdığını görebilirsiniz. Bazı kaynaklara göre Pollock taş devrine ait mağara resimlerini ve o resimlerdeki el izlerini incelemiş ve onlardan esinlenmiştir. Belki de Pollock ilkel insan deneyiminden çok etkilenmişti, bunun için de bizi ve mağaralar dönemindeki sanatçıları ayıran 30.000 yılı, zeki bir şekilde bir araya getirmişti. Pollock'un kişisel hayatı ve yaşadığı zamana bakarsak, onun psikanaliz ve ruhun derinliklerine inmekle ilgilendiğini biliyoruz. Dolayısıyla Number 1 gibi eserlerinde hem bireysel hayatını hem de içinde yaşadığı kültürü daha geniş bir bağlamda yansıttığını görebiliyoruz. Pollock psikiyatri tedavisi görmesine sebep olan bir alkol bağımlılığı yaşıyordu. Bu tedaviden sonra kendisi gibi sanatçı olan Lee Krasner ile tanıştı ve iki ressam 1945 yılında evlendi (Düz:109). Pollock, 1949 yılında Life dergisine konu olduktan sonra ünlendi ve çoğu insan tarafından yaşayan en büyük ressam olarak kabul ediliyordu. Damlatma, fırlatma, ve sıçratma sanatının ustası olmuştu. Bu başarısına rağmen onun bir sahtekar olduğunu söyleyen eleştirmenler vardı. Çok geçmeden alkol bağımlılığına geri döndü ve eserleri iyice karanlıklaştı. Kısa bir süre sonra siyah-beyaz resme geçiş yaptı (Düz:110). Alkol bağımlılığına halktan gelen baskılar da eklenince evliliği ve sanatı bundan kötü etkilendi. 1956'da resim yapmayı bıraktı ve karısından uzaklaştı. Kısa bir süre sonra Pollock yanında iki yolcu daha varken sarhoş bir halde kullandığı arabasıyla evinin yanındaki ağaca çarparak hayatını kaybetti (11 Ağustos 1956) (Düz:111). Pollock kötü adam imajı ile çokça eleştiriye maruz kaldıysa da kendi çağından bu zamana, soyut sanatın en önemli figürlerinden biri olduğu sugötürmez bir gerçektir. Pollock, ilk damla resmini 1947'de yeni ve radikal bir şekilde üretmişti. Autumn Rhythm ise 1950 yılının Ekim ayında yapıldı ve sanatçı bu dönemde gücünün zirvesindeydi. Bu temsili olmayan resimde, bir şövale üzerine yaslanmak yerine zeminde düz duran astarsız, gerilmemiş tuvale inceltilmiş boya uygulandı. Dökülen, damlayan, sallanan, karıştırılan, hafifçe vurulan ve sıçrayan pigment alışılmışın dışında yöntemlerle kullanıldı. Yüzeyin her bir parçasının eşit derecede önemli olduğu bu kompozisyonda merkezi bir odak noktası, hiçbir öğe hiyerarşisi yoktur (Autumn Rhythm, Number 30). Pollock'un bir müzeye giren ilk eseri The She Wolf, Roma'nın ikiz kurucuları Romulus ve Remus'u emziren hayvana gönderme yapıyor olabilir. 2006'da Pollock'un 5 No'lu 1948'i 140 milyon dolara satıldığında dünyanın en pahalı tablosu oldu. Ayrıca, eğer sanatçının hayatını daha detaylı öğrenmek isterseniz, biyografi niteliğinde başrollerinde Ed Harris ve Marcia Gay Harden'in olduğu 2000 yapımı Pollock filmini mutlaka izlemelisiniz! The She Wolf, 1943 by Jackson Pollock. jackson-pollock. org, web, 22.05.2022."} {"url": "https://www.soylentidergi.com/james-cameron-hollywood-sinemasi-ustadi", "text": "İsmini çoğunlukla yaptığı filmlerdeki görsel efektlerle ve başarılı bilim kurgu öğeleriyle duyduğumuz James Cameron'ın bu başarısının arka planında neler olduğunu hiç merak etmiş miydiniz? James Cameron başarılı bir film yapımcısı olmasının yanı sıra idealist vizyonu ile hem kendi kariyerini hem de filmlerinde yer verdiği oyuncuların isimlerini sinema tarihinde zirvelere taşımıştır. Kendisini ürettiği filmlerdeki görsel efektlerin yanı sıra filmlerinde yer alan mesajları ve ince düşünülmüş ayrıntılar ile de tanırız. En son çıkardığı filmi Avatar: Suyun Yolu (2022) 13 yılın ardından gelen bir devam filmi olmasına ve neredeyse ilk filmi Avatar (2009) ile aynı temayı işlemesine rağmen yakaladığı başarı bir tesadüf olmamalı. Bu yazımızda James Cameron'ın yakalamış olduğu bu başarının arkasında neler olduğunundan bahsedeceğiz. Bir mühendisin oğlu olarak Kanada'da dünyaya gelen Cameron çocukken çizim yapmakla uğraşmış ve üniversitede fizik okumuştu. Fizik üzerinden bir kariyer yapmak istemeyen Cameron sinema ile çoktan tanışmıştı. Genç yaşlarında özellikle de o dönemlerde yeni çıkmış olan George Lucas'ın yazıp yönettiği Star Wars (1977) filmi onu çok etkilemişti. Burada Cameron'ın Star Wars'tan etkilenmesi önemli bir detay çünkü Star Wars serisi, kendisinin yarattığı çoğu bilim kurgu, fantastik ve aksiyon filminin öncüsü olmuştur. James Cameron yaşı ilerledikçe sinemaya ve görsel efektlere daha da ilgi duymaya başlamıştır. Kendisini tır şoförlüğü dahil olmak üzere çeşitli işlerde çalışarak ekonomik açıdan ayakta tutan Cameron, daha sonra film setlerinde çalışmaya başlayarak ilk profesyonel deneyemini film setinde sanat yönetmeni olarak yapmıştır. Film üretmeye başladıktan sonraysa ilk parlayışı Pirhana 2: The Spawning (1982) filminde senaristliğini ve yönetmenliğini yaparak gerçekleşmiştir. Daha sonra Teminator (1984) ile kariyerini zirvelere doğru taşımaya başlamıştır. Döneminin bilim kurgu üstadı olan Steven Spielberg'ün yönettiği Jaws(1975) filminden sonra ''Creature Feature'' denilen ölümcül yaratıklar ile film yapma modası oldukça popülerdi. Fazla uzun sürmeyen bu moda Cameron için kariyerinin ilk basamakları haline geldi. İsminden dolayı yönetmenliğini Joe Dante'nin yaptığı Piranha (1978) filminin devamı olduğu düşünülse de bu filmle tamamen alakasızdır. Piranha 2, Karayipler'de bir tatil yerine ölümcül derecede tehlikeli piranaların saldırısını anlatan bir korku filmidir. Döneminin imkanlarını düşündüğümüzde bile kötü sayılabilecek görsel efektlerle çekilmiştir fakat eğer bir Cameron filmografisine göz atacaksak bu filmden mutlaka söz etmeliyiz çünkü yönetmen bu filmi insanlara anlattığı hikaye ile izletebilmiş ve başarılı bir iş ortaya koymuştur. Ayrıca Cameron'ın ilk profesyonel işlerinden biri olmasından dolayı da oldukça önemlidir. Her ne kadar Piranha 2: The Spawning (1982), Cameron'ın ilk profesyonel filmi olsa da kendisini asıl ortaya çıkardığı filmi, senaristliğini ve yönetmenliğini yaptığı Terminator (1984) filmidir. Gelecekten gelen bir siborg tetikçinin geçmişe gelerek Sarah'yı öldürmeye çalışmasını anlatıyor; Sarah'ın doğmamış oğlu gelecekte insanlığı kurtararak skynet adı verilen ve insanlığın düşmanı olan sistemi yok edecektir ve bu yüzden ölmesi gerekmektedir. İçinde bulundurduğu aksiyon ve özellikle de ikinci filmde kullanılan görsel efektler epeyce konuşulmuş ve çokça beğeni almıştır. Terminator (1984) filminden sonra sadece James Cameron değil filmin iki başrolü olan Arnold Schwarzenegger ve Linda Hamilton da kariyerlerinde parlamıştır. Bu film özellikle Arnold Schwarzenegger için bir dönüm noktası diyebiliriz. Terminator öncesinde Conan: The Barbarian (1982) filmi ile kariyerine ivme kazandıran oyuncu, Terminator filmi ile adını kitlelere duyurmuştur. Bu iki oyuncu James Cameron'un daha sonra çıkardığı filmlerinde de yer almıştır. Terminator filminden sonra aksiyon, bilim kurgu türlerinde başarılı olabileceğini düşünen James Cameron bu tarzda filmler üretmeye devam etmiştir. Aliens (1986), The Abyss, Terminator 2: Judgement Day, True Lies ve Strange Days filmleri ile başarısını korumuştur. Bu dönemde ayrıca dönemin öncü aktörü Sylvester Stallone ile birlikte Rambo: First Blood Part 2 filminin senaryosunu da yazmıştır. Her ne kadar komedi-aksiyon türü filmler yaparak içeriğini zenginleştirmeye çalışsa da filmlerindeki içeriğin tatmin edici olmadığını düşünen izleyici tarafından eleştirilere maruz kalmıştır. Bu eleştiriler neticesinde aksiyon türüne bir ara veren Cameron hayatının en önemli işi için kolları sıvamıştır. James Cameron'ın kariyerindeki en büyük dönüm noktası diyebileceğimiz Titanic; gerçekleri neredeyse kusursuz şekilde yansıtması, hikaye anlatımı ve kullanılan görsel efektler ile muhteşem bir kült olmuştur. James Cameron bu filmin çekimlerinde en küçük hatalardan bile kaçınmış ve bu filme neredeyse hayatını adamıştır. Gerçekteki Titanic Gemisinin batması olayından esinlenilen bu filmde James Cameron önce batığı görmeye gitmiş ve uzun süren araştırmalar yapmıştır. Filmin çekimi için öncelikle gerçek bir gemi yaptırıp onu uygun şekilde batırmayı düşünen ünlü yönetmen bu fikrinden fazla maliyet ve ikinci bir çekim yapamama riski de taşımasından dolayı vazgeçmiş ve geminin bir maketi ile çekimleri gerçekleştirmiştir. Çekimlere başlamadan önce defalarca maketler üzerinde geminin batışının ne şekilde olduğunu inceleyen Cameron, her şeyin gerçeğe uygun olması için her şeyi ince ince işlemiş. James Cameron'ın bu film için ne kadar detaylı düşündüğünü ''James Cameron ile 20 Yıl Sonra Titanik'' belgeselinden izleyebilirsiniz. Ayrıca Titanik filmi tarihin en maliyetli filmi olmasıyla ve o zamana kadar ki en çok kazanç getiren filmi olmasıyla da hatırlanır. Filmde titanik 1. Sınıf yolcularından Rose ile gemiye tesadüf eseri binen bir Jack'in gemide yaşadıkları aşk anlatılıyor. Film iki ayrı zamanda geçiyor; geminin yola çıkmasından, kaza olana kadarki süreç ve kazadan yıllar sonra batıkta bulunan bir tablodan yola çıkılarak ulaşılan Rose'un gazetecilere verdiği röportaj anı. Film bu iki zaman arasındaki gelgitlerle ve Rose'un yaşadığı geriye dönük hatıralarıyla ilerler. James Cameron ayrıca verdiği röportajlarda filmi çeken iki genç başrol oyuncusunun ve diğer bütün ekibin de çok hevesli çalıştığını hatta hiçbir sette böyle bir çalışma ortamı görmediğinden de bahseder. Titanik filmi hem Cameron'ın idealist yaklaşımı hem de oyuncuların ve diğer set çalışanlarının da çok iyi bir performans göstermesiyle sinema tarihinin en başarılı filmlerinden birisi olmuştur. Titanik filminde gösterdiği başarının ardından uzun metraj filmlere ara veren James Cameron televizyonda yayınlanması için Dark-Angel adında bir bilim kurgu dizisi yapmıştı. Bu dönemde belgesel çekimleriyle de uğraşan James Cameron bu alanda da idealist yaklaşımı sayesinde başarı elde etti. Expedition: Bismarck (2002) belgeselinde Atlantik okyanusunun derinliklerine inerek bir Emmy kazanmayı başardı. 2009 yılına geldiğimizdeyse James Cameron uzun metrajlı film üretmeye Avatar (2009) ile geri döndü. Avatar filmi bu zamana kadar bahsettiğimiz Cameron filmleri gibi muhteşem ötesi görsel efektleri ve işlediği konunun orijinalliği sebebiyle çok başarılı oldu. Titanik filminin de rekorunu geçerek 2,7 milyar dolarlık kazancı ile en çok gelir sağlayan film oldu. Filmin ana temasından bahsedecek olursak; dünyadaki enerji krizini çözmek adına Pandora gezegenine gidilir ve oradan dünyada bulunmayan kaynakları toplamak adına bir görev düzenlenir. Pandora'da yaşayabilmek için bir cihaz yardımıyla oranın yerlileri olan Na'vi ırkından avatarların bedenlerine girerler. Bu görevde filmin baş karakteri Jake Sully yer almaktadır. Jake'in bir yerli olan Neytiri tarafından kurtarılması ile Jake Na'vi kültürünü ve yaşamını benimsemeye başlar ve her şey planlandığından çok farklı ilerler. James Cameron Na'Vi ırkının rengini seçerken hiçbir uzaylının mavi renkte olmadığını düşünmüş ve ayrıca kendine has bir mavi olması için Hindu inancındaki Tanrı Vişnu'dan esinlenilmiştir. Bunun gibi birçok detayıyla Avatar fazlasıyla kendine has bir film olmuştur. James Cameron ikinci ve sonraki filmlerdeki gecikmeyi de bu detaycılığına bağlıyor. İkinci ve üçüncü film tutmazsa dört ve beşin de gelmeyeceğini belirten Cameron, ikinci filmde yakaladığı başarıyla bizlere devam filmleri için de mesajını vermiş oldu."} {"url": "https://www.soylentidergi.com/japon-kulturune-yolculuk-zen-sanati-ve-cay-seremonisi", "text": "Zen Budizmi'nde yer alan gündelik yaşantının farkında olma hali, yani anda kalma oldukça önemli bir noktayı temsil eder. Farkındalık hali tam olarak bulunduğumuz anın farkında olma durumunu belirtir. Zen yani meditatif hal sezgisel bilgeliği temsil ediyor. Böylelikle kişi iç gözlem halinde kalıyor. Zihniyet, zen pratiğinde önemli bir nokta çünkü yapılan işe dikkatini vermek bu kültürde oldukça önemli sayılıyor. Japon kültürüne baktığımızda ise zen ve çay seremonisinin bir araya getirilip harmanlandığını görmekteyiz. Çay seremonisi, birçok kültürde ikonikleşmiş, Japon kültürünün temsili olarak bilinir. Japonya'da çay, bir içecek olmaktan çok daha fazlasını ifade eder. Bu yazımızda sizlerle birlikte bir Japon geleneği olarak bilinen çay seremonisine ait bilgi yolculuğuna çıkacağız. Japonya ve Çin'den gelmekte olan çay, cermoni kelimesi zen ile benzer anlamları taşımaktadır. Çay Çin üzerindeki Ch'an rahipleri tarafından meditasyonda kullanılırdı. Dokuzuncu yüzyıldan itibaren Çin'e gitmek üzere seyahat eden Japon Budist rahipler çay ile geri döndü. Bir efsaneye göre ise, zen kurucusu Bodhidharma meditasyon esnasında uyanık kalmak için göz kapaklarını çıkardı ve çay bitkileri Bodhidharma'nın göz kapaklarından döküldü. Şimdilerde çay seremonisi olarak bilinen tören eski bir zen rahibi tarafından yaratıldı. Japonlar, Budist inancından dolayı çaya sanatsal bir anlam yüklemişlerdir. Çin'de Japonya'ya göre 900 yıl daha eski bir kültür olmasına rağmen bir çoğumuz Japon seremonilerini daha iyi biliyoruz. Kökeni 15. yüzyıla kadar giden geleneksel bir tören olan Çay seremonisi tam anlamıyla the way of tea olarak bilinir. Chado yani Cha çay anlamına gelir, do yapmak yapılış yöntemi anlamlarını içerisinde barındırır. Öyle ki Çay seremonisi kültürüne baktığımızda yüzyıllardır kullanılan çayın daha önceleri ilaç olarak da kullanıldığı bilinmekteydi. Meditasyon sırasında bir şifalanma aracı olarak kullanıldığından söz etmiştik. Çaya sadece yönetici sınıflar ve asil soylu aileler ulaşabiliyordu. Samuray sınıfı, siyasi ittifak yolları kurmak amacıyla çay törenleri düzenlerdi. Geleneksel Japon savaşçıları olarak bilinen samuraylar başlangıçta paralı asker birliklerinden oluşmaktaydı. Zamanla kendi kültürlerini geliştirerek Japon sanatına katkıda bulundular. Japon halkı zaman içerisinde çay içme törenlerini bir gelenek haline getirdi ve çay içmenin huzurlu bir ritüel haline gelmesiyle birlikte Japonya'da eşsiz bir kültür ortaya çıkmış oldu. Osaka bölgesindeki Sakai şehrinde yaşamını sürdürmüş olan Sen no Rikyu tarafından başlatılmış bir gelenek olduğu düşünülüyor. Rikyu, wabi-sabi felsefesiyle çay içme etkinliğini birleştirerek yaşama minimalist bir yaklaşım getirmiş oldu. Tüm çay ustaları düşünüldüğünde Rikyu onların en önemlilerindendir biridir. Rikyu aracılığıyla wabi-sabi bugünün sanat formu olmuştur. Çay törenlerini özel kılan en önemli şey ise zamanın sadece bir kez yaşandığını anlatmaktı. Törene katılım sağlayan herkes o anda her şeyi unutarak sadece orada bulunan diğer insanlarla birlikte çay içiyorlardı. Törende önemli olan dört tema vardı bunlar; Uyum, saygı, saflık ve huzurdu. Çay törenlerinde anda kalarak yaşanılmakta olan zamanın farkındalığı sağlanmış oluyordu. Manevi uyanışların en önemlisi kabul edilen bu törende, çay hazırlama sürecinden içilme anına kadar yapılan tüm eylemler oldukça önemlidir; insanın ruhsal deneyimlerini ve sessizliği simgeler. Bu dört tema şunları ifade eder; konuklar, ev sahipleri, doğa ve diğer her şey birlikte uyum içerisindedirler. Herkes aynı seviyededir, herkes birbirine saygı duyar sonsuz bir etkileşim içinde olur. Saf kalpli olmak, yani açık bir kalbe sahip olarak her şeye aynı değerde bakmak anlamına gelir. Aydınlanmış bir kalple hayata bakmak bu sonsuz döngünün farkında olmak önemlidir. Japonca Chadou olarak da ifade edilen çay seremonisi, ikamet edilen noktalardan uzakta, doğaya yakın hatta doğanın içerisinde küçük yerlerde yapılmaktaydı. Yapılacak törende mekanın doğal olmasına ve sade görünmesine oldukça dikkat edilirdi. Mekan içerisinde mevsime özgü doğal çiçekler kullanılırdı. Tüm eşyaların birbirine uyumlu olması önemli değildi çünkü bu seremoni, sessizliği öğreten bir kültürün etkisindeydi. Konuklara ikram edilecek olan çay, bölgenin en taze yapraklarından yapılırdı. Çoğunlukla kama ismi verilen çaydanlıklar kullanılır, chawan isimli çay sunulan kaseler konuklara servis edilirdi. Çay içerken mükemmel olmayan hatta kusurlarla dolu bardak ve demlikler kullanılırdı bu tercihin sebebi, hayatı olduğu gibi kabul ederek yaşamaktan geçiyordu. Ritüel sırasında belirli konular konuşulmaktaydı. Törende sosyal engel bulunmazdı ve politikadan söz etmek yerine gündelik yaşamın konuları sohbet havası içerisinde konuşulurdu. Bütün misafirlere eşit davranılmaktaydı, konuklar odaya alçak bir kapıdan dizlerinin üzerinde girerlerdi, en kısa seremonilerin 45 dakika boyunca sürdüğü bilinmekte. Ayrıca törene katılan konuklarında abartı ve süsten uzak kıyafetler tercih etmeleri beklenir, sade bir kimono giyerek törene katılabilirlerdi. Konukların ağır kokulardan kaçınmaları istenmekte ve mücevher takmamaları gerekmekteydi. Bunun nedeni ise törende sosyal engelin bulunmamasıydı, törene katılan tüm konuklara eşit şekilde davranılırdı. Ev sahibi için konukların birbirlerinden hiçbir farkı yoktu. Onları ayrıcalıklı kılan hiçbir şey olmamalıydı. Bu sebeple törene katılan konukların kıyafetleri de oldukça sade olmalıydı. Japonya'da çay seremonisi chadou ismiyle biliniyor ve çaya giden yol anlamını taşıyor. Japonya'da chadou sanatı üzerine eğitim veren okullar da bulunuyor. Bu eğitimde Japon kültürü ön planda tutulmakta. Halen çok değer verilen bu kültür, görgü kazanımı açısından ülkede çeşitli kurslar aracılığıyla insanlara aktarılıyor. Öyle ki, Japonya'da bir çay seremonisi deneyimlemek, kültürel önemi büyük tarihi bir geçmişe yolculuk yapmanızı sağlıyor."} {"url": "https://www.soylentidergi.com/jonestown-katliami-gokkusagi-tarikatinin-toplu-intihari", "text": "Jim Jones, People's Temple kilisesinin kurucusu olan kült bir liderdir. 1978 yılında Guyana'da kendisi ve müritlerine has kasabası Jonestown'da 911 müridini aynı anda intihar etmeye ikna etmiş ve kendisi de müritleriyle birlikte ölmüştür. Halk Tapınağı'nın kült lideri Jim Jones, siyahi ve beyazlara eşit muamelesiyle diğerlerinden ayrılıyordu. Bu yüzden tarikat üyelerinin %68'ini siyahi Amerikan vatandaşlar oluşturmaktaydı. Müritler, Jones'a Baba diyorlardı. Jones, onlar için ilahi bir varlıktı. Travis Jones adıyla 1931'de Lynn, Indiana'da dünyaya geldi. Babası Ku Klux Klan üyesiydi. Eğitimini burada tamamladı. Josef Stalin, Karl Marx, Mao Zedong, Mahatma Gandi ve Adolf Hitler gibi liderleri dikkatle okumuş, her birinin güçlü ve zayıf yanlarını öğrenmişti. Jones'u çocukluğundan tanıyanlar, sonradan onu din ve ölümle saplantısı olan çok garip bir çocuk olarak tanımlayacaktı. Bu kimseler, Jones'un evinde küçük hayvanlar için sık sık cenaze törenleri düzenlerdi. 1948 Aralık ayında Richmond Lisesi'nden vaktinden önce ve yüksek başarıyla mezun olmuş, hemşire olarak çalışan Marceline Baldwin ile 12 Haziran 1949'da evlenmiştir. 1950'lerde vaiz olan Jones, 1952 yılında Sommerset Southside Metodist Kilisesi'nde öğrenci vaizi oldu; ancak anlattığına göre kilise yöneticileri siyahilerin cemaate katılmasına izin vermeyince bu kiliseden ayrıldı. Kendi kilisesine para yardımı olsun diye kapı kapı dolaşıp evcil maymun sattı. Sonraları kilise büyüdü ve Halkın Tapınağı adında bir tarikat kurdu. Tarikat üyelerinin toplantıları kilisede halka kapalı bir şekilde oluyordu. Dolayısıyla halk, üyelerin toplantılarını ve içeride neler olup bittiğini merak ediyordu. Üyeler çoğalınca bu ilgi de arttı. Jones, itibar kazanarak ülke çapında Hristiyan birliklerinde önemli görevlere geldi. 1960 yılında Indianapolis'in Demokrat Partili belediye başkanı Charles Boswell, Jim Jones'u İnsan Hakları Komisyonu Başkanı olarak görevlendirdi. Kendine özgü koyu renk gözlükleri, takım elbiseleri ve arkaya taranmış siyah saçlarıyla Jones, kürsüde etkileyici bir liderdi (Editors, 2017). 18 Kasım 1978'de, Jonestown Katliamı olarak bilinen olayda Jones, siyanürlü yumrukla toplu bir intiharda 900'den fazla erkek, kadın ve çocuğu ölüme götürdü. Jones'un oğlu sonradan basına yaptığı açıklamada babasının yoğun amfetamin, marihuana ve LSD deneyimlerinin aile arasında iyi bilindiğini söylemiştir. Özetle Jones; biseksüel, manüplatif, madde bağımlısı ve sosyalist bir tarikat lideriydi. Irkçılık karşıtı hümanist tutumu ve sevecenliğiyle özellikle toplumdan dışlanmış, Afrika kökenli ve inançlı kişilerin güvenini kazanan Jones, zaman zaman kilisede vaazlar verdi ve insanları bazı mucizeleri olduğuna inandırdı. 1950'lerin ortalarında Indianapolis'te ilk Halk Tapınağı Kilisesi açıldı, böylelikle sosyalist bir ütopyanın temeli atılmış oldu. Jim ve Marceline Jones, ırken beyaz olmayan çok sayıda çocuğu evlat edinmişti. Jim Jones, ailesine gökkuşağı ailesi adını veriyordu. Çeşitliliğe sahip bir grup olan Halk Tapınağı üyeleri ortak bir hedefi paylaşıyordu: sınıf ve ırk sorunlarından arınmış eşitlikçi bir toplum yaratmak. Jim Jones, cemaatini ırksal olarak bütünleştirmiştir. 1960'ların ortalarında küçük cemaatini Kuzey Kaliforniya'ya taşıdı. 1961 yılında ise yakalandığı ülser nedeniyle bir hafta kaldığı hastanenin siyahi doktoru kendisini yanlışlıkla siyahiler koğuşuna yatırdığında Jones, beyazların koğuşuna geçmeyi reddetmiş ve siyahi hastaların yataklarını yapmaya, lazımlıklarını boşaltmaya başlamıştı. 1970'lerin başında hırslı vaiz, örgütünün genel merkezini San Francisco'ya taşıdı ve Los Angeles'ta da bir tapınak açtı. 1974'te Jones'un müritlerinden oluşan küçük bir grup, küçük Guyana ülkesindeki ormanda bir tarım kooperatifi kurmak için Guyana'ya gitti. 1977'de Jones ve 1000'den fazla tapınak üyesi onlara katılarak Guyana'ya taşındı (Editors, 2019). Üyeler arasında iş bölümü yapılarak herkese tarım alanında, çiftlik hayvanlarının bakımında veya gündelik işlerde görevler verildi. Kasabanın her yanına Jim Jones'un telkinlerini ve emirlerini iletmek üzere hoparlörler yerleştirildi. Böylece Jim Jones, kendi deyimi ile sosyalist ütopyasını kurmuş oldu. 1978 yılına dek bu ütopyada insan yaşamının sömürgecilik politikasını devam ettiren Jones, müritlerine sık sık toplu intihar provaları yaptırıyordu. Nitekim kendi ve müritlerinin fani yaşamının sonunu getirdi. Uçak pistindeki cinayetlerle aynı gün Jones, takipçilerine askerlerin onlar için geleceğini ve onlara işkence edeceğini söyledi. Herkesin ana binada toplanmasını ve devrimci eylem dediği şeyi yapmasını emretti. Jones'un müritleri siyanür, yatıştırıcılar ve toz meyve suyunun güçlü bir karışımını çocukların boğazlarına atmak için şırınga kullandığından Halk Tapınağı'nın en genç üyeleri ilk ölenler oldu. Daha sonra yetişkinler, silahlı muhafızlar pavyonun etrafını sararken zehirli karışımdan içmek için sıraya girdi. Bu korkunç olay, Kool-Aid içmek ifadesinin kaynağıdır. 304'ü çocuk olmak üzere Jonestown sakinlerinden 909'u siyanür zehirlenmesinden öldü. Ölümlerin çoğu, yerleşkenin ana binasında ve çevresinde gerçekleşmişti. İntihar etmek istemeyenler vurularak öldürüldü. Tarikat üyelerinden sadece 33 kişi canlı olarak kurtuldu, bunu da Jonestown yerleşkesinde bulunmamalarına borçlulardı. Bu olay, 11 Eylül 2001 tarihindeki terör saldırılarına kadar kasıtlı bir eylemde en çok Amerikalı sivilin kaybedildiği olay olmuştur. Daha sonradan FBI, intihar eylemi devam ederken yapılan 45 dakikalık bir ses kaydı bulmuştur (Conroy, 2018). Guyanalı yetkililer, ertesi gün Jonestown yerleşkesine vardıklarında bölgenin yüzlerce cesetle kaplı olduğunu gördüler. Birçok insan, kollarını birbirine dolayarak can verdi. 47 yaşındaki Jim Jones, bir sandalyede kafasına aldığı tek kurşun yarasıyla ölü bulundu (Editors, 2019). Bölgede yapılan araştırma sonucunda 870 pasaport ele geçirildi. Katliamda 900'den fazla kişinin öldürülmüş olduğu hesaba katıldığında 40 kadar bebeğin Jonestown'da dünyaya geldiği tespit edildi (Editors, 2017). Bu katliam, tarihin tozlu sayfalarına modern çağın en büyük toplu intihar eylemi: Jonestown katliamı olarak geçmiştir. Katliamdan önce ölümlerinin son derece kutsal olacağını söyleyerek 45 dakika boyunca vaaz veren Jones'un ses kaydına buradan ulaşabilirsiniz. Ses kaydında ağlayan çocukların, bebeklerin ve bağıran insanların sesi çok net duyuluyor. Editors, B. (2020, 15 Eylül). Jim Jones. Biography. 15 Aralık 2021 tarihinde https://www. biography. com/crime-figure/jim-jones adresinden alındı. Editors, H. (2019, 20 Kasım). Jonestown. History. 15 Aralık 2021 tarihinde https://www. history. com/topics/crime/jonestown adresinden alındı. Jonestown Katliamı. Tarihi Olaylar. 15 Aralık 2021 tarihinde https://www. tarihiolaylar. com/tarihi-olaylar/jonestown-katliami-90 adresinden alındı. Conroy, J. (2018, 17 Kasım). An apocalyptic cult, 900 dead: remembering the Jonestown massacre, 40 years on. The Guardian. 15 Aralık 2021 tarihinde https://www. theguardian. com/world/2018/nov/17/an-apocalyptic-cult-900-dead-remembering-the-jonestown-massacre-40-years-on adresinden alındı."} {"url": "https://www.soylentidergi.com/julia-margaret-cameron-fotografcilik-dunyasinin-sinir-tanimayan-kadini", "text": "19. yüzyılın en önemli ve inovatif fotoğrafçılardan biri olarak tarihe geçen Julia Margaret Cameron, 1863 yılında kızı ve damadı tarafından boş vakitlerini değerlendirmesi için kendisine bir fotoğraf makinesi verildiğinde henüz 48 yaşındaydı. Daha fotoğrafçılığın bir sanat olarak görülmediği yıllarda, Britanya tarihin en büyük fotoğraf mirasını oluşturacağından habersiz bir şekilde, deneme yanılmalarla ilk fotoğraflarını kurgulamaya ve çekmeye başladı. İyi eğitimli bir aileden gelen Cameron, sanat hayatı boyunca içlerinde ünlü astronom Sir John Herschel, yazar Thomas Carlyle, evrim bilimcisi Charles Darwin ve şair dostları Alfred Lord Tennyson, Henry Wadsworth Longfellow'un da bulunduğu 19. yüzyılın birçok önemli figürünün portrelerini ortaya koydu. Hristiyanlıktan ve edebiyattan karakterleri tasvir eden illüstratif görüntüleri ile tanınan Cameron, soft-focus olarak bilinen yenilikçi bir tekniği fotoğrafçılık dünyasına kazandırmıştır. 12 yıllık kısa ama üretken fotoğrafçılık hayatında 900 esere imzasını atan, sanatına büyük bir aşkla bağlı olan bu kadının hayatına ve eserlerine gelin daha yakından bakalım. Julia Margaret Cameron 1815 yılında Hindistan'ın Kalküta şehrinde kültürleri, cazibeleri, zekaları ve güzellikleriyle tanınan Pattle ailesinin ikinci kız çocuğu olarak dünyaya geldi. Babası James Pattle, Doğu Hindistan Şirketi için çalışan saygın bir memurdu. Annesi Adeline Pattle ise Fransız Kraliyet yanlılarının kızıydı. Gençliklerini Hindistan, Versailles ve İngiltere arasında geçiren Pattle kardeşler eğitimlerinin büyük bir bölümünü Fransa'da gördüler. Genç yaşında bilinmeyen bir hastalığa yakalanan Julia Margaret Cameron 1836 yılında Ümit Burnu'nda bu hastalıktan kurtulmayı başarırken aynı zamanda ileride eşi olacak olan hukuk komisyonu üyesi liberal reformcu Charles Hay Cameron ile de burada tanıştı. 1838 yılında kendisinden yirmi yaş büyük olan Charles Hay Cameron ile Kalküta'da evlendi ve biri evlatlık olmak üzere toplam altı çocuğa ebeveynlik yaptılar. Cameron ailesi sanatçılar ve entelektüellerle sık sık bir araya gelen kültür ve nüfuz sahibi bir aileydi. Henüz fotoğrafçı olmayan Cameron, yakın arkadaşı ünlü astronom Sir John Herschel ile o dönemde hala sanat olarak görülmeyen fotoğraf pratiğinin trendleri hakkında sık sık mektuplaşıyorlardı. Kültürlü çevresi ve yaşadığı farklı şehirler sayesinde hayatı boyunca sanat dünyasını yakından tanıyan Cameron, ünlü şair ve aynı zamanda en yakın arkadaşı olan Alfred Tennyson'a komşu olmak için 1860 yılında Wight adasına, Dimbola Lodge adındaki bir malikaneye taşındı. Kızının ve damadının 1863 Noel'inde ona sürgülü fotoğraf makinesi hediye etmesiyle beraber, bu yeni malikane, fotoğrafçılık kurallarını baştan yazarak Cameron'ın ikonik sanatçılarından biri haline gelme yolculuğunun ilk basamağına ev sahipliği yapacaktı. Kendinden sonraki birçok sanatçıya ve sanat eserine ilham olan Julia Margaret Cameron, ömrünün son yıllarını yoksulluk içinde geçirdi ve 1876 yılında Seylan'da şiddetli bir soğuk algınlığına yakalanarak vefat etti. 1874'te, Cameron'ın arkadaşı ve komşusu Alfred Lord Tennyson, ondan, Viktorya toplumunun çöküşünü Arthur efsanesiyle yeniden yorumlayıp anlattığı Idylls of the King adlı eserinin yeni baskısını resimlemesini istedi. Daha öncesinde Gustave Dore ve Ön Raffaelocu sanatçılar tarafından resimlenen diğer baskılar göz önüne alındığında, Cameron'ın on iki büyük orijinal fotoğraf ve Tennyson'ın bir ön portresini içeren folyosu çok daha etkileyiciydi. Cameron, son projesi olan bu çalışmaya büyük özen göstermiş, eserin ahlak dersi veren bölümlerinin canlı birer örneği olarak ailesinin ve arkadaşlarının poz verdiği 180 fotoğraf çekmiştir. Yukarıda gördüğümüz eserde fotoğrafçının kocası olan Charles Hay Cameron'ı gücünün kaynağını saflığından alan Tennyson'ın yazdığı büyücü Merlin karakteri rolünde ve kimliği belirsiz bir kızı da, onu büyüleyen Vivien rolünde görüyoruz. Vivien'in hayranlık uyandırıcı şekilde dönerek işaret eden pozu ve Merlin'in transa geçmiş hali, bir efsunlama sahnesini gözler önüne seriyor. Julia Margaret Cameron'ın Freshwater'daki evinin genç ve güzel bir hizmetçisi olan Mary Hillier, Cameron'ın Bakire Meryem portreleri için sık sık poz vermiştir. Çeşitli kılıklara bürünmeyi son derece bilinçli bir şekilde başarmış, hem kibarlığını hem de karakter gücünü büyük bir samimiyetle kameraya yansıtmıştır. Yukardaki fotoğrafın Cameron'ın da üyesi olduğu Arundel Society tarafından dağıtılan İtalyan tabloların kromolitografik kopyalarından esinlenildiği düşünülmektedir. Cameron'ın aynı resmin bir başka baskısına Adriana adını koyması dikkate alındığında, antik dönemin en büyük kadın şairlerinden biri olan Sappho ismini esere verme nedeni tam olarak bilinmemektedir. Cameron çoğu zaman belli bir ideali resmetmek üzere yola çıkmış olsa da, bazen fotoğrafın belli bir edebi eseri ya da İncil'den çıkma karakteri yansıtıyormuş gibi göründüğünü, bazen de sıradan kişilerin Bakire, Sappho ya da Christabel tasvirleriyle adlandırılmasının daha fazla ilgi getireceğini göz önünde bulundurmuş ve fotoğraflarına ona göre isimler vermiştir. Odysseia ve İlyada'nın bir bölümünü Spenservari dizelere çeviren Oxford'lu ünlü şair Philipp Worsley, Mayıs ayında, 30 yaşındayken tüberkülozdan öldü. Worsley'nin öldüğü yıl çekilen bu fotoğrafı, entelektüel yaşamının yoğunluğunu ve trajedisini canlı bir şekilde izleyicisine aktarıyor. Durumun hipnotik bir şekilde önemini yansıtmak amacıyla ölüm döşeğindeki bu şairi dramatik bir karanlığın içine hapseden Cameron, onu sanki masum bir kurbanmış gibi çekti. Julia Margaret Cameron, en sevdiği yeğeni ve aynı zamanda adaşı olan Julia Jackson'ı her zaman saflığın, güzelliğin ve zarafetin doğal bir timsali olarak gördü. Julia Jackson'ın dillere destan güzelliği, onu favori fotoğraf modeli konumuna getirmiş ve Cameron onun düzinelerce fotoğrafını çekmiştir. Nisan 1867'de, Jackson'ın ilk kocası Herbert Duckworth ile evlenmesinden bir ay önce, Cameron, genç gelin adayını fotoğrafladı. Dönemin tipik portreleri keskin bir şekilde odaklanmış ve eşit şekilde aydınlatılmış küçük bir figür sunarken Julia Jackson'ın portesi; öznenin başına odaklanıyor, yüzünün sadece sınırlı düzlemlerini net bir şekilde gösteriyor ve yarısını gölgede bırakıyor. Saçları dökülmüş ve gözleri kocaman açılmış olan genç kız, kendi kişisel ve toplumsal dönüşümüne doğru kararlılıkla ilerlemektedir. Bu şiirsel görüntü, Virginia Woolf'un 1927 tarihli büyük romanı Deniz Feneri'ndeki güzel Bayan Ramsay'e model olan kadını tasvir ediyor. Annesi Julia Jackson Stephen'ın asaleti ve entelektüelliğinin en büyük yansıması olan ünlü yazar Virginia Woolf, 1926'da, ilk kitabını büyük teyzesinin ideale öncülük eden fotoğraflarından ilham alarak ortaya koymuştur."} {"url": "https://www.soylentidergi.com/kacik-porno-film-incelemesi-bad-luck-banging-or-loony-porn", "text": "Türkiye'de ilk olarak gösterimini 40. İstanbul Film Festivalinde gerçekleştiren, Romanya Yeni Dalgası'nın son dönemlerde dikkat çeken yönetmeni Radu Jude'un yazıp yönettiği Kaçık Porno filmi, 71. Berlin Film Festivali'nde Altın Ayı ödülüyle taçlandırıldı. 4. Başka Sinema Ayvalık Film Festivali'nde seyredebilme fırsatı bulduğumuz filmin, 5 Mart'ta MUBİ platformunda yer alacağını da ekleyelim. Yönetmen Radu Jude'un Romanya yeni dalgasının önemli bir temsilcisi olarak görülmesinden hareketle, yeni dalganın referans aldığı tarihselliğe kısaca değinmek gerekmektedir. Öncelikle Romanya'nın eleştirilen Komünist Rejimi ile birleşmesinin tarihsel arka planına bakmak gerekir. I. Dünya savaşı sonunda Büyük Romanya Krallığı'na dönüşmesinin ardından yaşanan 1929 Büyük Buhranı ile yoksullaşan Rumen halkı, bir de II. Dünya savaşının patlak vermesiyle daha da çöküşe uğramıştı. Bu sırada SSCB'nin müdahale ve yardımlarıyla birlikte 1947 yılında Romanya Sosyalist Cumhuriyeti kuruldu. Tek partili siyasi sistem ve devletçi politikalar ile birlikte geçen yıllar, muhalif seslerin bastırıldığı dönemleri beraberinde getirdi. Eğitimin ve sağlık sisteminin ücretsiz oluşu, Romanya'nın 1960'lı yıllarda kendi otomobilini üreten bir ülke haline gelmesi gibi ekonomik ve sosyal gelişmeler, diğer bir yandan dış borçları da arttırmıştı. 1980'lere gelindiğinde dış borçların ödenemez duruma gelişi ve ülke siyaseti içerisinde devam eden Çavuşesku'nun tek parti tek adam rejiminin toplumda yarattığı rahatsızlıklar, devletçi ve sosyalist rejime olan güveni sarstı. 1980'lerin sonunda anti-komünist güçler Ulusal Kurtuluş Cephesi'ni kurdu ve kapitalist ABD ve Avrupa'nın desteğiyle güçlendi. Aralık 1989'da Ulusal Kurtuluş Cephesi tarafından Çavuşesku ve komünist siyasete yönelik başlatılan ayaklanma, başarıya ulaşarak Nikolay ve Elena Çavuşesku, ayaklanmacılar tarafından kurulan bir mahkemede televizyonda naklen yayınlanarak, yargılandı ve kurşuna dizildi. Romanya sinemasının son dönemlerde yer aldığı konumu göstermek üzere kısa bir tarihsel anlatımın ve yönetmenin kendi anekdotunun ardından inceleyeceğimiz filme dönebiliriz. Kaçık Porno, sinematografik açıdan izleyicisine üç bölümden oluşan bir anlatı sunuyor. Filmin ilk sekansı, Emi ve eşinin amatör bir seks videosu ile başlıyor. Üç bölümden oluşan filmin ilk bölümü, Emi'nin Bükreş'te acele bir yürüyüşle okul müdürünün evine gidişini izliyoruz. Ev içerisinde gerçekleşen müdür ve Emi'nin konuşmalarından, seks videosunun Emi'nin eşi tarafından internet paylaşımına açıldığını ve Bükreş'in prestijli okullarından birinde öğretmen olan Emi'nin hem sosyal hem de mesleki hayatının tehlikede olduğunu anlıyoruz. Seks videosu okul içerisinde yayıldığı için okul müdürü, Emi'ye olay hakkında kendini ifade edeceği bir toplantı hazırladığını söyler. Yönetmen filmin yarım saati bulan ilk kesitinde, izleyiciye vermiş olduğu bu bilgilerin yanında Romanya'nın gündelik yaşantısını ve çeşitli sahneleriyle yozlaşan halkı göstermek üzere, kadrajını Emi'nin yürüyüşleriyle kente çevirmektedir. Kent içerisinde yer alan halk pazarları, alışveriş merkezleri, eğlence parklarıyla izleyici yaşantıya dahil edilir. Seyyar bir stant açarak fermuar tamiri yapan bir insandan, market kasasında indirim konusunda tartışan insanlara, arabasını kaldırıma park edip eril bir dille hakaretler savuran insan lara kadar hem ekonomik hem de sosyal yozlaşmanın birçok tezahürünü görürüz. Şehrin yoğun gürültüsünde telefonu çalan Emi'nin konuşabilmek için kapalı bir alan ararken slot oyunlarının oynandığı mini bir kumarhane içerisine girmesi ile yönetmen kent tezahürlerini seyirciye iletmeye devam eder. Emi, bu konuşmada seks videosunun kontrolden çıktığını ve neredeyse her platforma defalarca kez yüklendiğini öğrenir. Filmin üç bölümden oluşan ikinci parçasında Radu Jude, tarihi video arşivleri ve kişisel perspektifinden ortaya çıkmış videolar ile Romanya'nın ideolojik, siyasi, kültürel, ekonomik, sosyal yönlerini karmaşık konular ve parçalarla izleyiciye aktarır. Sovyet montaj sinemasının yöntemlerini, oldukça eleştirel bir dil ile seyirciyle buluşturan yönetmen, geçmiş ve günümüz sinemasıyla bir köprü kurar. Türkçeye Küçük fıkralar, işaretler ve harikalar sözlüğü olarak çevrilen bu bölüm, isminden de anlaşılacağı üzere imgeler üzerinden yönetmenin adeta kendi zihinsel süreçlerinin ifşasını içermektedir. Öyle ki kuşkusuz her film, senaryosuyla, kurgusuyla, planlarıyla nihayetinde bir eser olarak, yönetmenlerin bilinç düzeylerinin bir ifşasıdır. Ancak, Kaçık Porno filminin özellikle de ikinci bölümünü oluşturan bu aşama, örneğine az rastlanılacak bir samimiyet gösterisidir. İzleyici, seks videosu sosyal medyada yayılmış bir öğretmenin savunmasını izlemeden önce, toplumun değer yargılarını oluşturan tarihsel bir geçmiş ile yüzleştirilmektedir. Böylece yönetmen, her şeyden önce ahlak ve değer kavramlarını tartışır. Son bölümde Emi, düzenlenen toplantıda kendisini açıklamak ve okuldaki diğer meslektaşlarına hesap vermek üzere görev aldığı okula gider. Pandemi koşullarına denk gelen filmin bu sahnesi sosyal mesafeler de dikkate alınarak okulun bahçesinde çekilir ve herkeste maske vardır. Tuhaf bir şekilde bu sahnede herkesin maske takması, yarım saatten uzun süren toplantının havasını oldukça olumlu etkilemiş gözüküyor. Yönetmen, Emi'ye yönelik hakaretleri, eleştirileri, zorbalıkları mimik kullanmaya yer vermeyerek sözel şiddetin çarpıcı unsurlarıyla gerçekleştiriyor. Toplantı, pornonun bir tabletten herkese izletilmesiyle başlayarak, videoda yer alan fantezilerle dalga geçmeler ve aşağılamalarla devam ediyor. Videoda izlenen şeyin normal seks olmadığı fahişelerin yaptıklarıyla benzer olduğu, videodaki kişinin eşi olmadığı gibi türlü söylemler karşısında Emi, cevaplarını hiç sakınmadan ve net bir şekilde veriyor. Öğretmenlerinin pornosunu izleyen çocukların psikolojisini olumsuz yönde etkilediğini öne süren ebeveyn ve meslektaşlarına Emi'nin cevabı haklı olarak, yetişkin platformlarına çocukların erişim sorumluluğunun ailelerin kontrolünde olması gerektiğine yöneliktir. Ancak, tüketim kültürünün bir parçası olan porno sektörünün diğer tüm tüketim alanları gibi kontrolsüz bir hale gelmesi, Emi'yi öğretmen kimliği nedeniyle açık bir hedef haline dönüştürüyor. Seks videosundan çıkan tartışmalar dallanıp budaklanarak, Emi'nin ahlak yargılarına, tarih derslerinde çocuklara ideoloji aşıladığına, bir Yahudi olduğuna, derslerde eşcinselliği savunarak çocukları etkilediğine yönelik kaçık iddialara kadar varıyor. Okul müdürünün Emi'nin okuldaki geleceğine ilişkin oylama önerisiyle son bulan bu bölüm, yönetmenin 3 alternatif final tercihiyle taçlandırılıyor. Kaçık Porno, karakter ile izleyicinin bağının başarılı bir şekilde kurulduğu, yaşanan olayları gerçekçi bir şekilde aktaran bir film. Böyle bir projeye denk geldiği bir haber sonrasında başlayan yönetmen, tek bir olay içerisine yerleştirdiği temel kavramları özgün bir sinema diliyle birleştiriyor. Radu Jude, bir porno kaydı etrafında toplum, cinsiyet, değer yargıları ve siyaset gibi kavramları kimi zaman gerçekçi kimi zaman absürt tercihlerle izleyiciye aktarıyor. Filmin ilk bölümünde yer alan özellikle de kent sahneleriyle Romanya'nın, Türkiye ile benzer dokular taşıyan unsurlarını görebilir, ikinci bölümünde daha önce örneğine rastlamadığınız bir anlatım yöntemine şahit olabilir, üçüncü bölümde ise kimi zaman ülkemiz siyaseti içerisinde rastladığımız seks kaseti ve tape kavramının bir öğretmenin yaşantısını nasıl etkilediğini ve tüm bunlara rağmen savunmasını gerçekleştirebildiğini görebilirsiniz."} {"url": "https://www.soylentidergi.com/kanatli-yolcu-albatros-siir-incelemesi", "text": "19. Yüzyıl Fransız şairi ve sanat eleştirmeni olan Charles Pierre Baudelaire'in ilk şiir kitabı olan Kötülük Çiçekleri aynı zamanda şairin en önemli eseridir. 1857 yılında bu kitabı yayınladıktan sonra içerisindeki bazı şiirlerden dolayı toplum ahlakını bozma, ahlakı hiçe saymakla suçlanan şair para cezasına çarptırılmış ve kitabında bulunan 6 şiir 1949 yılına kadar Fransa'da yasaklanmıştır. Lirik bir söyleyişin hakim olduğu bu yapıttan bugün Albatros adlı şiiri sizler için inceledik. İlk Albatros çevirisi Safahat-i Şiir ve Fikir mecmuasında Şahabettin Süleyman tarafından yayımlanmıştır. İlerleyen yıllarda da birçok çevirisi ve basımı bulunan bu eseri biz, Erdoğan Alkan tarafından yapılan çevirisiyle sizlere sunuyoruz. Keyifli okumalar! Şiirde başlığından da anlaşıldığı üzere ana karakter bir deniz kuşu olan Albatros'dur. Kanatlarını açtığında yaklaşık dört metreyi bulan bu büyük kuşun adeta bir tavuk kadar ufak olan gövdesi kanatlarıyla tezat oluşturmaktadır. Açık denizlerde hiç durmadan yıllarca uçabiliyor olmasından gemide uzun zaman yol alan tayfaların eğlence aracı haline gelmektedir. Şair de ilk ve ikinci dörtlükte deniz tayfalarının Albatros ile ilişkilerinden bahseder. Tayfalar, eğlence uğruna Albatros kuşuna zarar verir, onu yaralarlar. Albatros'un, karanlık ve ürkütücü sularda yol alanlara yıllardır dostluk yaptığı anlatılırken sırf eğlence için tayfaların kuşa zarar vermeleri okuyucuya salt kötülüğü ve acımasızlık duygusunu sezdirir. Yorgun kürekler gibi sular üstünde kayan. Şair, ikinci dörtlükte utangaç krallar tabirini kullanırken Albatros kuşunu kastetmektedir. Onlar gökte oldukları zaman dertsiz ve özgürlerdir. Nadiren bir yere konarlar, kanatları çok büyük olduğundan yürümekte ve tekrar uçmakta zorlanırlar. Şairin burada Albatros'un uçmaktan yorgun düşmüş kanatları ile denizde ilerlemeye çalışırken dalgalarla çarpışan yorgun kürekler arasında ilişki kurduğunu görürüz. Nasıl ki suyun üzerinde yol alırken kürek çekmekten bitap düşmüş insanlar dinlenmek için küreklerini bırakıyorlarsa Albatros da kendisini güvende hissettiği için güverteye konmuş kanatlarını aynı sular üzerinde kayan kürekler gibi rahatça bırakmıştır. Fakat bu güvenin sonucunda tayfalar tarafından zarar görmüş, yaralanarak acı çekmiştir. Tıpkı güvendiği kişiler tarafından hüsrana uğratılmış insanlar gibi. Sen ey kanatlı yolcu, bir zaman ne güzeldin, Bak gaganı dürtüyor hoyrat tayfanın biri, Ya öteki, bilir mi bu hale nasıl geldin, Üçüncü dörtlükte ise şair, Albatros'a kanatlı yolcu diye seslenmiştir. Yaralanmadan, yorgun düşmeden önceki hallerinin güzelliğini vurgulayarak tayfaların yaralı haline rağmen onu rahatsız ettiklerinden bahseder. İnsanların eğlence uğruna tüm acımasızlıkları yapabileceğini anlatmaya çalışır. Albatros, okyanusları aşan görkemli ve güçlü bir kuştur. Diğer tayfalar da sıradan insan olduklarından kuşun bu görkemliliğini, güçlülüğünü idrak edemezler. Topallayarak, kuşun uçtuğu günleri taklit ederek alaya alırlar. Zira bundan başka bir başarıları yoktur. Şair, Albatros'un düştüğü bu durum karşısında büyük üzüntü duyar. Ozan, ey bulutlardan toprağa sürgün ece, Yürümene engel olur, ağır dev kanatların. İlk üç dörtlükte yalın bir anlatım kullanarak Albatros kuşunun tayfalarla ilişkisinden bahseden şair son dörtlüğünde Albatros'u şair'' imgesine dönüştürür ve Albatros'u, aslında kendisine yani şairliğine benzettiğini okuyucuya anlatmış olur. Albatros havada uçarken rüzgarlardan bile etkilenmeyen tüm güzelliğini gözler önüne seren bir kuştur. Fakat yere indiğinde ona ayrıcalık sunan dev kanatları yüzünden yürüyemez ve yeryüzünde insanların alaylarına maruz kalır. Bu durum onu çaresiz bir hale düşürür. Şair de kendisini anlatmak, yazdıklarını okuyuculara tüm duygularıyla aktarmak için uğraşır. Şairin şiirleri, fikir dünyası Albatros'un kanatları gibi geniş ve görkemliyken, okuyucular tayfalar gibi sıradan ve duygusuzdur. Yapıtlarındaki yoğun anlamları anlamayarak onları alay konusu yaparlar. Nasıl ki Albatros kuşu tayfalar tarafından yaralanıp ızdıraba uğruyorsa şair de özellikle acımasız, cahil ve duygusuz kişiler tarafından genellikle küçük düşürülüp eleştirilerek derin bir yalnızlık hissiyle baş başa bırakılmıştır."} {"url": "https://www.soylentidergi.com/kardesimin-hikayesi-aslinda-ne-anlatiyor", "text": "Ömer Zülfü Livaneli, edebi bir tür sanatçısı olarak şüphesiz ülkemizin en çok satan yazarlarından biridir. Dil ve üslup kullanımındaki başarısının getirisi sayesinde ise her yaştan insana hitap edebiliyor. Akıcı ve sinematografik anlatım ise yine Livaneli deyince akla ilk gelen özelliklerden. Anlatım tarzı ve hikayeyi yönetme gücündeki başarısıyla Livaneli kitaplarını elinize aldığınızda bırakamaz ve tam bir merak haliyle finale gelmek için can atarsınız. İşte bizi alıp götüren, gittikçe içine daha çok çeken kitaplarındaki tüm sır burada saklı: Kurgulama başarısını birleştirdiği anlatımında. Zülfü Livaneli ve edebi anlayışı hakkında daha ayrıntılı bir inceleme için bir diğer yazımıza göz atabilirsiniz. Kardeşimin Hikayesi, Zülfü Livaneli'nin 2013 yılında yayımlanan romanıdır. Kitap aynı zamanda 2013 yılının en çok okunan kitabı olarak büyük bir başarıya da imza atmıştır. Livaneli verdiği bir röportajda Kardeşimin Hikayesi'ni Tayland'da bir köyde yazdığını söylüyor. Kendini sadece yazacağı kitaba adadığını ve romanın içine girip yarattığı karakterlerle yaşadığını belirtiyor. Romanını okurken aslında biz de Livaneli gibi oluyoruz, kitabın içine girip sürüklenip gidiyoruz. Kardeşimin Hikayesi'nde neredeyse tüm okurların ortak noktada buluştuğu nokta, kitabı bitirmeden elinizden bırakamayacağınız oluyor. Gerçekten de Kardeşimin Hikayesi bir çırpıda okuyup bitirebileceğiniz bir roman. Bunun temelinde de diyalog ve monologlarla anlatımın sekteye uğramadan ilerlemesi ve kitabın bölümlere ayrılıp her bölümün sonunun merak uyandırıcı bitiyor olmasının yattığını söyleyebiliriz. Kitabın bir diğer önemli başarısı ise kesinlikle dahice işlenmiş kurgusudur çünkü kitabın sonunda sarsıcı gerçeklerle baş başa kalıyorsunuz. Kitabı elimize aldığımızda ise ilk dikkatimizi çeken kuşkusuz kapak resmi oluyor. Söz konusu resim, Belçikalı ünlü ressam Rene Magritte'in Les Amants tablosuna aittir. Gerçeküstücülük akımının önemli bir temsilcisi olan ressamın seçilen tablosunu, aslında kitabın vermek istediği mesajların okuyucuya metaforik bir sunumu olarak görebiliriz. Mesela tutkulu iki aşığın bile birbirinden saklayabileceklerinin olduğunu düşünebiliriz. Ya da aşkın insanın gözünü kör edip kendi hayatından bile soyutlanma raddesine getirebileceği anlamını da çıkarabiliriz. Kitabı okuduğumuzda tüm bu anlamlar kafamızda netleşiyor. Baş karakterimiz Ahmet Arslan emekli inşaat mühendisidir ve kendisini dünyadan soyutlamak adına sessiz sakin bir balıkçı köyü olan Podima'yı tercih etmiştir. Fakat bir cinayet haberi tüm bu sessizliğe ket vuracaktır. Kitabın ilk cümlelerinde cinayet haberini öğreninceye kadar Ahmet'in kafasından geçenleri tıpkı bir iç ses gibi okuyoruz. Mesela zıplayan mor tavşanları. Ahmet'in dünyasından sık sık karşımıza çıkan bu mor tavşanlar aslında kitaptaki sarsıcı gerçeğin sırrını çözdürmede kilit bir rol üstleniyor. Tabi okurken bu ayrıntıyı belki de önemsemeden geçiyoruz. Bizler şimdilik bunu bilerek devam ettiğimizde Ahmet cinayet haberini evine düzenli temizliğe gelen Hatice Hanım'dan öğreniyor. Cinayete kurban giden Arzu ise bu köyde Ahmet'in arkadaşı sayılabilecek ve evine girebilen sayılı kişilerden biridir. Eşi Ali Bey'i de aynı şekilde tanıyan Ahmet, dün gece çiftin evlerinde verdiği davete de katılmıştır. Bu da cinayet soruşturmasının şüphesiz bir yerinde bulunacağını gösteriyor fakat savcıdan ve polislerden önce onun kapısını çalan ise gazeteci genç bir kız oluyor. Mesleğinin henüz çok başlarında olan gazeteci kız cinayetle ilgili önemli bir noktayı yakalayıp haber yaparak kariyerinde yükselmek istiyordur. Bunun için de dün gece davette olduğunu öğrendiği Ahmet'ten bir şeyler öğrenmek için kapısını çalıyor. Daha ilk dakikadan Ahmet'in garip bir insan olduğunu anlasa da ilk başlarda elinden geldiğince tahammül etmeye çalışır fakat garip adamın her kelimesi sinirini bozmaktan öteye gitmez fakat her ayrılmak istediğinde Ahmet öyle bir şey söylüyordur ki merakına engel olamıyordur ve yine dönüp dolaşıp kendini bu garip adamın yanında buluyordur. Hatta Ahmet ona cinayetle ilgili haber değeri yüksek bir yasak aşkı anlatır. Çiftin evindeki bakıcı Svetlana ve Ali arasında yasak bir aşkın olduğunu, Svetlana'nın Ali'ye aşık olduğunu ve Arzu'dan kurtulmak için cinayeti onun işlediğini anlatır. Fakat öyle bir anlatır ki sanki o cinayet işlenirken evin bir köşesinden izlemişçesine detaylarıyla anlatır. Gazeteci kız duyduklarıyla dehşet içerisinde kalırken Ahmet bir anda gördüğü birkaç bakıştan sonra bu hikayeyi kurguladığını söyler. Yani anlattıkları gerçek değildir, sadece onun kurguladığı bir hikayedir. Aslında roman cinayetle beraber polisiye havasında başlar fakat daha sonrasında giriş yaptığı yeni ve asıl hikayeyle psikolojik derinliklere ulaşır. Ahmet gazeteci kızla konuşurken bir noktada kendisinden ve ikizi Mehmet'ten bahseder. Ailecek geçirdikleri bir trafik kazasından ikiziyle beraber kurtulmuştur. Fakat ikizi Mehmet hayatını mahvedecek başka bir kabus yaşamaktan kurtulamamıştır. Zavallı Mehmet'in durumunu gazeteciye şu sözlerle anlatır: Başka bir şey geldi başına, intihar bile edemeyecek kadar kötü bir şey. Bu sözler gazetecinin merakını daha da perçinler. Artık dikkati tamamen cinayetin üzerinden gitmiş, kardeşine ne olduğunu öğrenmek için deli gibi bir merak duyuyordur. İşte Kardeşimin Hikayesi tam da burada Mehmet'in hikayesi ile başlar. Üniversiteden mezun olduklarında Ahmet iyi şartları sebebiyle Rusya'daki Türk bir şirkette çalışmaya başladığında bir süre sonra içi rahat etmez. Kardeşi için endişelidir, çılgın ruh halinden dolayı başını belaya sokmasından korkuyordur. Bu yüzden elektrik mühendisi olan kardeşini de yanına aldırarak gözünün önüne getirir. Artık iki kardeş de Borisov'da beraber çalışıyordu. Ahmet'in anlatışına göre Mehmet'in Borisov'a gelmesi onun felaketi olmuştu. Mehmet orada Rus bir subayın kızı olan Olga'ya ilk görüşte büyük bir tutkuyla bağlanmıştı. Fakat Rusça bilmediğinden kıza dair hiçbir şey bilmiyordu ama onu bulmak hayattaki tek amacı olmuştu. Bu noktada ise Ludmilla'dan yardım istedi. Ama bu yardımın hayatını mahvedeceğinden habersizdi. Ludmilla, şirket çalışanları için çevirmenlik yapan, ciddiyet ve disiplini elden hiç bırakmayan soğuk denilebilecek bir genç kızdır. Bu yardıma pek istekli olmasa da Mehmet'in gördüğü kızı sanki ilahi bir varlıkmış gibi anlatmasından dolayı biraz da merak duyarak yardım etmeye karar veriyor. Nihayet kıza tekrar ulaştıklarında kız kardeşi ve babasıyla askeri lojmanda yaşadığını öğrenirler. Kızın savaş gazisi ve ölmeye yakın babasının onayıyla Olga ve Mehmet artık günlerini iki sevgili gibi geçirirlerken, Ludmilla ve çevirileri olmadan ise hiçbir şey yapamıyorlardı. Mehmet bu çeviriler için kıza maaşının yarısını veriyordu, sonuçta Ludmilla çokça önemliydi aşkları için. Ahmet, kardeşinin hikayesini ise gazeteci kıza yavaş yavaş sindirerek anlatıyordur. Bu hikayenin onda sarsıcı etkileri olduğunu öne sürerek onu anlamasını da istiyordur. Böylece günler geçiyordur ve kız ne kadar inat etse de kardeşinin ne yaşadığını öğrenme merakından bu garip adamın yanından ayrılamıyordur. Kardeşinin hikayesinde ise Mehmet'in aşkı katlanarak devam ediyordur. Olga'nın zaman zaman garip halleri olsa da ve karamsar ruh haline bürünse de Mehmet onsuz yaşayamayacağının farkındadır. Olga'ya hissettiği artık aşkın ötesinde tam bir kara sevda halidir. Mehmet bu kara sevdanın etkisinde Olga ile evlilik hayalleri kurarken bir anda tutuklanmasıyla tüm planlar bozuluyor. Mehmet ilk önce bir yanlış anlaşılma olduğunu düşünüp hemen kurtulacağını düşünse de bu esirlik, hayatından bir buçuk yılını götürecektir. Işık huzmesi bile göremediği bir hücrede insani tüm özelliklerini kaybetmiş bir vaziyettedir. Zaman, mekan, gerçek-kurgu ayrımında ciddi zorluklar yaşarken delirmenin eşiğindedir. Bir buçuk yıldır orada olduğunu bile hücreye gelen Amerikalı bir gazeteci sayesinde öğreniyor. Mehmet, o Amerikalı gazeteciye çıktığı zaman kendisi için Türk elçiliğine ulaşmasını ve kendisini unutmaması için adeta yalvarıyor. Gazeteci ona ve durumuna acıyarak sözünü veriyor fakat Mehmet'in kalbinde onu unutacağının korkusu duruyor. Ama aynı zamanda kurtulmaya dair bir umut da yeşeriyor içinde. Nihayet biri gelip Mehmet'i o karanlık hücreden çıkardığı zaman esirliği gerçekten de son buluyor. Ve tutuklanmasının asıl sebebi de Mehmet'in düşündüğü gibi yanlış anlaşılma fakat orada unutuluyor. Mehmet bu korkunç gerçeği öğrendiğinde bile sorgulamadan Olga'yı bulmaya çalışıyor. Bunun için Ludmilla'ya ulaştığında ise Olga'yı da nihayet onun yanında buluyor. Ama Olga onu tanıyamayacak kadar ruhsal çöküştedir ve sığındığı liman da Ludmilla olmuştur. İşte Mehmet'in intihar edemeyecek kadar yaşadığı travma burada gizlidir. Ludmilla da zamanla Olga'ya aşık olmuştur ve asılsız ihbarı yapan da kendisidir. Böylece Mehmet bu üçgenin dışında kalmıştır. Annesinden genetik bir ruhsal hastalığa sahip olan Olga'yı ise çoktan kendine bağlamıştır. Mehmet tüm bu öğrendiklerinden sonra sessizce ayrılır yanlarından. Artık o dünyadan soyutlanmış gibidir. Hikayenin en başında hatta kitabın ilk cümlelerinde Ahmet'in kafasından sıklıkla geçen zıplayan mor tavşanlardan bahsetmiştik. İşte Ahmet'in anlattığı Mehmet'in hikayesinin sonunda da bu mor tavşanlarla tekrar karşılaşıyoruz. Ahmet, gazeteci kıza at saldırasına uğrayan Mehmet'in ona sadece mor tavşanlardan bahsettiğini anlatıyor. Aslında sarsıcı gerçeği anladığımız bu cümle oluyor. Yani Ahmet aslında Mehmet'miş. Kardeşinin hikayesi olarak anlattığı her şey aslında kendisinin hikayesi. Kitabın sonunda Ahmet'in -ki aslında Mehmet- savcıya yazdığı bir mektup ve bir savcılık karar yazısı bizleri bekliyor. Orada tüm gerçekleri öğreniyoruz. Savcıya yazılan mektupta ilk olarak Arzu cinayetini işleyeni öğreniyoruz. Kitaptaki bölüm başlıklarının harflerinden bir bulmaca ile ulaşıyoruz katile. Çok da beklemediğimiz bir isim bu: Muharrem. Ahmet'in evine temizlik için gelen Hatice'nin hasta oğlu. Her ne kadar buna şaşırsak da aslında tam burada cinayeti ve bir katilin olduğunu unuttuğumuzu anımsıyoruz. Çünkü odağımız Mehmet'in hikayesindeydi. Savcılık karar yazısında ise Ahmet'in kazada aslında öldüğünü ve tek kurtulanın Mehmet Arslan olduğunu öğreniyoruz. Ahmet olarak okuduğumuz karakter Mehmet ise aşk acısının ve yanlışlık uğruna hapsolduğu esirliğin verdiği duygusal travmaya at saldırısının eklediği fiziki travma ile kendine yabancılaşarak ölen ikizinin kimliğine sığınmış. - Tüm kitap boyunca Ahmet'in ağzından hep geçmişi unutabilmeyi okuyoruz. Tüm mutluluğun geçmişi unutmakta olduğunu defalarca kez söylese de aslında kitap da bir nevi geçmiş üzerine kurulu. Her ne kadar kardeşinin hikayesini anlatıyor olarak bilsek de anlatılan tamamen kendi hikayesi ve kendi geçmişi. Aslında karakter geçmişi unutmuyor ya da unutmak istemiyor, sadece o geçmişi yaşayanın kendisi olduğunu unutmak istiyor. Yani ruhunda bıraktığı hezeyanı ve acı duyguları. Karakter bu yüzden hiçbir duyguyu hissedemiyor, kimseye dokunamıyor. Kitapta kendini şu kelimelerle özetlediğini söylüyor: Kayıtsızlık durumu, katıksız özgürleşme. Yaşayabilmesinin tek çaresi, geçmişine kayıtsız kalarak ruhunun özgürleşmesiydi. - Mehmet karakteri kendini Ahmet olarak görüp yaşadıklarını özellikle de kardeşinin hikayesiyle ilgili detayları yazıyordu. Mehmet'in isim benzerliği yüzünden yaşadığı esirlikten kurtulduğunda yazdığı yazıda kardeşinin kendisine İyi ki adını Ahmet koymuşlar! Mehmet olsaydın yanmıştın. dediğini yazmış. Aslında bu tam da kendisinin düşündüğü şey, belki de bu düşünce Ahmet olarak yaşama devam etmesini sağladı. Ahmet'in aslında Mehmet olduğunu öğrendiğimizde bu iki cümleyi saf acıyla tekrar hatırlıyoruz. - Ahmet karakterinin sonda intihar ettiği ve ölümüne sebep olan garip aygıt ise yine kendisinin ürettiği bir tür kucaklama makinesidir. Bu kucaklama makinesi dokunma fobisi için üretilenlerden daha farklıdır, çünkü ölüme sebebiyet verebilecek kadar sıkmaya ulaşacak ayarı vardı. Ahmet bu makineye tam da bu özelliği yüzünden sevgili adını vermiştir. Nitekim Ahmet'in ölümü ise yine 'sevgilinin' elinden olmuş oldu. - Ahmet, toplumdan ve duygulardan kendini soyutlayarak tamamen kitaplara ve edebiyata sığınmıştır. Edebi dünyadaki karakterlerin yaşadığı duyguları okumakla yetinmiştir, hissiz ruhunu onlarla beslemiştir. Fakat aniden hayatına giren gazeteci kızla sınırları yavaş yavaş yine altüst olmuştur. Önceleri onu önemsemezken aslında gitmemesi için de konuşuyor ve kızın merak duygusuna oynuyordu. Her ne kadar bu hisleri kabul etmeyip eskiye dönmek istemese de gazeteci kızla geçirdiği son gecede hisleriyle de tüm geçmişiyle de yüzleşiyor. Kardeşimin Hikayesi, akıp giden sürükleyici bir kitap olmasının yanında aynı zamanda aşk, duygular, ölüm, unutmak, hatırlamak ve insan ruhuna dair psikolojik derinlikleri barındıran bir hikayeyi anlatıyor. Hızlıca akan bu akışta hikayenin can alıcı noktalarında soluklanmayı unutmayın! Kitaptaki üstüne düşüneceğiniz anlamlı alıntıları okumak için bir diğer yazımıza göz atabilirsiniz. Livaneli, Zülfü. Kardeşimin Hikayesi. İstanbul:Doğan Kitap, 2013. Gerçekten çok güzel özetlemişsiniz. İnce detayları atlamadan, sırf yazmak için yazmadan. Teşekkür ediyorum sizin gibi değer veren değerli insanlara. Merhaba, beğenmenize çok sevindim. Güzel yorumunuz için teşekkür ederim. Keyifli okumalar!"} {"url": "https://www.soylentidergi.com/kelt-halklarinin-muzigi-kelt-muzigi-ve-kokeni", "text": "Keltler; kültürleri, mitolojileri, edebiyatları ve müziğiyle dünya çapında ilgi gören bir halktır. Özellikle İrlanda ve İskoçya kültüründe hala izlerini sürebildiğimiz Keltlerin tarihi, kültürü, sanatı, edebiyatı ve müziği hakkında yazdık. Keltler, İlk Çağ döneminde Avrupa'da yaşayan halktır. Günümüzde altı ulustan oluşurlar. Keltler, Orta Avrupa'dan Büyük Britanya Adaları, İspanya ve Ganya'ya göç etmişlerdir. Demir Çağı'nda (MÖ 700 MS 400) Britanya ve İrlanda'nın çoğunluğunu Keltler oluşturmaktadır. Keltler savaşçı, avcı ve çiftçilerdi. Tekerlekli pulluğu ve fıçıyı icat eden Keltler, kazancılığı ve çömlekçiliği de geliştirmişlerdir. Yaptıkları göçler sırasında Yunanlar, Etrüskler ve İtalyotların çömlek ve kazancılık alanındaki tekniklerinden etkilenmişlerdir. Kelt Uygarlığı, MS. 1. yüzyılda Roma İmparatorluğu tarafından kısmen yıkılmıştır. Ancak buna rağmen Orta Çağ'a kadar varlıklarını sürdürmüşlerdir. Bugün Breton ve İrlanda törelerinde hala yaşamaktadırlar. Bretonya, Galler, İrlanda, İskoçya, Man Adası, Cornwall Kelt ülkeleri olarak sayılır. Bu ülkelerde konuşulan Bretonca, Galce, İrlandaca, İskoçça, Kernevekçe ve Manca Kelt dilleri olarak sayılır. Kelt kültürü, arkeolojik keşifler sayesinde günümüzde bilinmektedir. Keltler, mücevher takmayı ve gösterişli giyinmeyi seven bir halktır. Keltler, kabileler halinde yaşar ve kral veya kraliçe tarafından yönetilirdi. Keltler, sanatlarında geometrik desenler, semboller ve hayvan motiflerini sıkça kullanmışlardır. Kelt sanatı, mücevher yapımı, seramik yapımı, taş oyma gibi birçok alanda kullanılmıştır. Keltler, çok tanrılı bir dini inanca sahiplerdi. Bu tanrıların insan hayatını kontrol ettiklerine inanıyorlardı. Druidizm Keltlerin inançlarında önemli yer tutuyordu. Druidler, rahip ve bilginlerdi. Toplum Druidlere büyük saygı duyuyordu. Kelt edebiyatı, Kelt kültürünü yansıtır. Kelt edebiyatında Keltik mitolojisi, şiirleri, destanları ve efsaneleri işlenir. Kelt edebiyatı, dünya edebiyatı ve birçok yazarı etkilemiştir. Özellikle William Butler Yeats, eserlerinde Keltik mitolojisi ve efsanelerini işlemiştir. Kelt müziği, geleneksel enstrümanlarla yapılan müzik türüdür. Genel olarak aşk, doğa ve tarihi olaylar konu edinilir. En yaygın keman, flüt, zil ve boru kullanılır. Kelt müziğinde erkek vokalden ziyade kadın vokallere rastlanılır. Rahatlatıcı özelliğiyle tanınır. Kelt müziği, Keltik dil ve kültürün hala sürdüğü bölgelerde yaygın ve popülerdir. İrlanda, İskoçya, Galler ve Britanny gibi bölgeler Kelt müziğinin popüler olduğu bölgelerdir. Bu bölgelerde halk müziği festivalleri ve konserlerinin düzenlendiği görülür. Kelt müziğinin bir diğer ve önemli özelliği rock, metal gibi diğer müzik türleriyle harmanlanmasıdır. Kelt müziği, Kelt rock ve Kelt metali türleriyle dünya müziği sahnesine çıkma fırsatı yakalamıştır. Kelt rock, geleneksel İrlanda, İskoç, Gal ve Breton müzik biçimlerinin rock müzikle birleşmesidir. Bu iki türün birleşmesi üç yoldan yapılmıştır: Kelt müziğinin baladları ve makaraları rock enstrümanlarıyla çalınmış; Kelt arpı, uilleann boruları, akordeon, keman gibi geleneksel Kelt enstrümanları geleneksel rock formatlarına eklenmiş ve son olarak Kelt şarkılarındaki sözlerle geleneksel rock müziğinin ritimleri bir arada kullanılmıştır. Bu müzik türü Kelt müziği ve kültürünün tanınmasında önemli rol oynamıştır. Kelt rock, ilk kez İrlanda'da ortaya çıkmıştır. İrlanda'da Thin Lizzy, Horslips grupları öne çıkan gruplardır. Thin Lizzy grubunun Whiskey in the Jar şarkısı geleneksel İrlanda şarkısının rock versiyonudur. Horslips, İrlanda'da başarılı olup başarısını dünyaya taşıdığı için İrlanda tarihinde önemli yere sahiptir. İskoçya'da Kelt rock grupları arasında JSD Band, Spencer's Feat, Five Hand Reel, Runrig, The Waterboy's adlı gruplar vardır. Bu gruplar arasında Runrig öne çıkar. Runrig, orijinal albümleri ve rock müziğin geleneksel Kelt müziğini bastırmadığı şarkılarıyla dikkat çeker. Breton'da Dan ar Braz, Gabriel Yacoub ve Tri Yann bu türde ön planda olan sanatçılardır. Kelt metali, folk metalin alt türüdür. Heavy metal ve Kelt rock birleşimidir. Bu türün ilk temsilcileri İrlandalı olan Cruachan, Primordial ve Waylander gruplarıdır. Kelt metalinin köklerini folk metalin temsilcisi Skyclad'a dayandırabiliriz. Cruachan grubunun kurucularından Keith Fay, black metali ve İrlanda halk müziğini birleştirirken Skyclad ve Horslips'in müziğinden ilham almıştır. Keltler, Kelt kültürü ve Kelt müziği hakkında gerekli bilgileri verdikten sonra sizlere ruhunuzu dinlendirecek hem geleneksel Kelt şarkıları hem de Kelt rock türünde şarkılar önereceğiz, keyifli dinlemeler! - Akıncı, Kamil. Kelt Kültürü ve Arkeolojisi Kelt Kültürü Research gate, Nisan 2023."} {"url": "https://www.soylentidergi.com/ken-loach-sosyalist-sinemaya-ingiliz-bagimsiz-sinemasindan-bakis", "text": "1936 yılında Birleşik Krallık'ta dünyaya gelen Ken Loach, sinema sanatıyla ilgilenmeye başladığı 60'lı yıllardan beri işçi sınıfının sesi! Loach, ilk filminden bu yana hiç duraksamadan, tereddüt etmeden, umudunu yitirmeden toplumsal konuları insana has bir duyarlılıkla beyazperdeye taşıyor. Gelin, sinema sektörünün en solunu mesken tutan bu idealist yönetmene daha yakından bakalım! Loach'un işçi sınıfına mensup yoksul bir ailenin çocuğu olarak dünyaya geldiği bilinmektedir. Geçmişinde tiyatro ile de ilgilenen yönetmen, sinema dünyasına adımını televizyon dizileriyle atmıştır. Okulda ve evde büyük zorluklarla karşılaşan işçi sınıfından Billy adında bir çocuğun evcilleştirmeye çalıştığı bir kerkenez ile kurduğu ilişkiye odaklanan 1969 yapımı ikinci filmi Kes yönetmenin en önemli filmlerindendir. Bu film onun için bir dönüm noktası olmuştur ve bu film ile birlikte BAFTA'dan iki ödülle dönmüştür. Bu, uzun kariyeri boyunca birçok ödülü kucaklayacağının habercisidir adeta. Altı kez Cannes Film Festivali'nde büyük ödülü kucaklayan usta yönetmen; işçi sınıfının, göçmenlerin ve diğer ezilen grupların sorunlarını en gerçekçi biçimde yansıttığı, her fırsatta başka bir dünyanın gerekli ve mümkün olduğunu tokat gibi yüzümüze çarpan filmleriyle politik sinemanın kilit isimlerinden biri haline gelmiştir. Sinemanın bir kitle iletişim aracı olarak insanları etkilemek ve yönlendirmekteki gücü tartışılamaz. Bundandır ki hangi dönemde, hangi coğrafyada olursa olsun sinema iktidarlar tarafından efektif bir şekilde kullanılmaya çalışılmıştır. Kimi zaman kitlelere yön vermek, kimi zaman kitleleri coşturmak kimi zamansa kitleleri uyutmak için kullanılabilen çok namlulu bir sanattır sinema. Bütün duyu organlarına hitap eder, her eve girebilir, her sohbetin içine kolaylıkla sızabilir, her tür sınıfa ve insana hitap edebilir. Günümüzde özellikle Hollywood merkezinde gerçekleşen ve günden güne küresel bir forma bürünen ana akım sinema, çoğu zaman masum görünümlü ve seyir zevki yüksek seri üretim filmlerin arkasında bambaşka amaçlar gizlemektedir. Fakat her şey gibi bu durum da zıddını doğurur ve sinemanın bir karşı silah olarak da kendini var etmesine önayak olur. Dolayısıyla sinema kimi zaman adaletsizlikleri gizlemek, masum göstermek ya da büsbütün haklı çıkarmak için kullanıldıysa da bu durum zamanla diyalektik bir zemine oturmuş ve sinema aynı zamanda adaletsizliklerin karşısında dikilen en kuvvetli sanat dalı olmuştur. Sinemanın daimi misyonu olarak görülen eğlendirme, zaman zaman yerini ustalıkla buz gibi gerçeklere ve sivri eleştirilere bırakabilmiştir. Ken Loach sinemasında temel sistematiğini görebileceğimiz bu karşı sinemanın kendine edindiği dertler arasında yoksulluk, gelir adaletsizliği, uzun mesai saatleri, ekonomide özelleşme, emek sömürüsü, göçmen sorunları, sınıf çatışması, cinsiyet eşitsizliği gibi dikenli meseleler vardır. Ken Loach, filmlerinde genellikle orta ya da alt sınıfa mensup halktan karakterlerin hikayelerini anlatır. Onun filmlerinde olağanüstü hikayeler görmek, iç ısıtan tatlı tesadüflere rastlamak, kahramanlıklara tanık olmak, sinematografik harikalarla büyülenmek, yüksek prodüksiyonlu film hileleriyle şaşkına dönmek imkansızdır. Son derece minimalist olan bu anlatıyı, yönetmenin bilinçli olarak tercih ettiği gayet açıktır. Sıradan insanların hayatı, sıradan bir biçimde anlatılmalıdır ki, onları sıradanlaşmaya mahkum eden sebepler en berrak biçimde görülebilsin. Süslü tekniklerin, kapalı bir anlatımın, gösterişli bir üslubun gölgesinde vermek istediği mesajın kaybolmasından korkmaktadır Loach. Kamerasını gerçek hayatın peşinde salınan bir gözlemci konumunda tutmuştur. Filmlerini; metaforları bulmaca misali çözmekten hoşlanan entelektüel sinemaseverler için değil, kendi sinemasının öznesi haline getirdiği işçi sınıfının anlayabilmesi ve özdeşlik kurabilmesi için çekmektedir. Dolayısıyla Loach'un biçim ve içerik açısından oldukça tutarlı bir tavır sergilediğini söylemek mümkündür. Loach'un sinema diline ve ideolojisine yakın filmler çeken Dardenne Kardeşler'in ve Aki Kaurismaki'nin de bu tavrı sergilediğini belirtmek yanlış olmaz. Bu tutarlı tavrın toplumcu gerçekçi sinema nezdinde zaman zaman özlenen bir tavır olduğunu belirtmekte fayda var. Ken Loach'un da büyük bir olasılıkla etkilendiği, Sosyalist sinema dendiğinde akla gelen ilk isimlerden Jean Luc Godard, Claude Chabrol gibi yönetmenler; Loach gibi biçim ve içerik açısından tamamen tutarlı bir sinema dili yakalamamışlardır. Ken Loach filmlerinde bireyselden toplumsala ilerleyen bir yol izler. Genellikle tek bir kişiyi, bir aileyi, dar alandaki belli bir grubu mercek altına alarak onların hikayelerinden genele varan sonuçlar çıkarır. Çok büyük hikayeler, görkemli olaylar peşinde değildir. Ana akım sinema ilgisini çekmez. Mikro ölçekten yola çıkarak makro bir anlatı yaratır. Loach, ideolojisi gereği, kendini adaletsizliklere karşı sesini çıkarma konusunda sorumlu hissetmektedir. Her filmi mutlaka toplumsal bir yaraya dokunmaktadır. 1991 yapımı Ayak Takımı, inşaat işçilerini kadrajının merkezine yerleştirerek en çıplak haliyle işçilerin hayatını ve düşüncelerini sinemaya taşımıştır. 1995 yapımı Ülke ve Özgürlük, İngiltere'den İspanya İç Savaşı'na katılmak için ayrılan Komünist Parti üyesi işsiz bir gencin penceresinden İspanya İç Savaşı'na cesur bir bakış atar. 2000 yapımı Ekmek ve Güller, insanlık dışı şartlarda çalışmak zorunda kalan bir grup göçmen işçinin sendikalaşma ve haklarını arama sürecini beyazperdeye taşır. 2001 yapımı Demiryolcular demiryolu işçilerinin, istasyonları ve demiryollarını bir şirketin alması ile özelleşme sürecine girilmesi üzerine verdikleri tepkiyi anlatır. 2004 yapımı Duygudan da Öte, din çatışmalarını Pakistanlı göçmen bir genç adam ve Katolik bir müzik öğretmeninin aşkı üzerinden işler. 2006 yapımı Özgürlük Rüzgarı İrlanda Bağımsızlık savaşını iki kardeş üzerinden çarpıcı biçimde anlatır. 2016 yapımı I, Daniel Blake, sağlık sorunları nedeniyle işsizlik maaşına başvurup bürokrasi engeline takılan yaşlı Daniel'ın devlete, sosyal kuruluşlara ve bürokrasiye karşı verdiği savaşı yer yer mizahi yer yer trajik biçimde anlatır. 2019 yapımı Üzgünüz, Size Ulaşamadık kargo dağıtım işinde çalışan ve ekonomik krizlerle boğuşan Ricky ve ailesini merkeze alarak izleyiciyi sarsar. (Gümüş & Öztürk, 2019) Ken Loach sinemasından bahsederken Paul Laverty'den söz etmemek olmaz. İskoç senarist Laverty, Loach'ın yönetmen koltuğunda oturduğu çoğu filmin senaryosunu yazmıştır. Loach-Laverty ikilisi, birlikte birçok uluslararası başarıya imza atmıştır. Ken Loach birçok filminde Birleşik Krallık'ın eski başbakanı, Demir Leydi lakaplı Margaret Thatcher'ın iktidara gelmesi ile uygulanmaya başlanan neoliberal ekonomi politikasını hicvetmiştir. Neoliberal politikanın katı bir biçimde uygulanmaya başlaması ile serbest piyasa ekonomisi desteklenmiş, birçok alanda özelleştirmeye gidilmiş, işçi hakları görmezden gelinmiş, bin bir zorlukla elde edilen sendikal haklar törpülenmiştir. Bunun bir sonucu olarak parça başı ücret sistemi yaygınlaşmış, mesai saatleri uzamış, insanlık dışı çalışma koşulları hüküm sürmeye başlamıştır. (Seçilmiş, 2020) Özellikle Loach- Laverty ikilisinin son filmi Üzgünüz, Size Ulaşamadık'ta İngiliz siyasetinde ve ekonomisinde neoliberalizm etkisi sert biçimde eleştirilmiştir. Filmin ana karakteri Ricky, kendi işinin patronu olma hayaliyle başladığı ve parça başı ücret sistemi ile çalıştığı kargo dağıtım işinde lavaboya gitmeye bile vakit bulamamakta, üstelik tüm bunlara rağmen ekonomik sıkıntılarla boğuşmaktadır. Çalışma şartlarının ve ekonomik atmosferin boğuculuğunda tansiyon yükselmekte ve aile fertleri birbirine çatmaktadır. Ken Loach kimi zaman filmleri melodram bir havaya sokmakla, sinemayı tamamen politik görüşü nezdinde algılamakla, ajitasyona başvurmakla, mesajı kör göze parmak biçimde vermekle, sanatsal tarafı noksan olmakla itham edilir. Fakat Loach, nadiren duyguların kırılma noktasını göstermek için dramatize ettiği sahneleri hariç, çoğu filmini tamamen gerçekle uyumlu bir biçimde çekmeye çaba göstermiştir. Mesajlarını ise bilinçli olarak metaforik ve tumturaklı bir biçimde vermekten geri durmuştur. Mesajı doğrudan verir, fakat izleyicinin gözüne soktuğunu söylemek güçtür. Anlatıyı gösterişe boğmanın amacıyla çeliştiğini düşünmektedir. Üstelik yeri geldiği zaman kendi ideolojisini eleştirmekten de geri durmaz. Ülke ve Özgürlük filminde eleştiri oklarının hedefine kendi ideolojisini yerleştirerek solun bir türlü uzlaşamamasından ve esas düşmanı unutturan fikir ayrılıklarından dert yanmıştır. Kendine has üslubu ile auteur yönetmen konumuna gelmiştir. Belki de Loach'a getirilebilecek en büyük eleştiri kimi zaman karakterleri yaratırken gerçek yaşamın gri insanlarını görmezden gelerek siyah ve beyaz karakterler yaratmasıdır. Karakterleri genellikle iyi ve kötü uçları arasında değişmektedir. Bu eleştiri pek tabii filmografisindeki her film için geçerli değildir. Gümüş, M., & Öztürk, M. (2019). Politik Sinemada İşçi Sınıfı Temalarının İşlenişi: Ken Loach Sineması. İş ve Hayat, 5(10), 34-57. Seçilmiş, E. (2020). Beşeri Sermaye Teorisine Eleştirel Bakış: Ken Loach Sineması ve Pierre Bourdieu Sosyolojisi. İktisat ve Toplum(114), 75-83."} {"url": "https://www.soylentidergi.com/kendi-olarak-sana-geleni-oruc-aruoba-ile-anlamak", "text": "Bil ki, ancak kendin, kendi kendine, hiçbir başkasının yönlendirmesi, öğüt ve salık vermesi olmaksızın, kendin olabildiğin zaman, kendin olabileceksin diyerek okurlarına seslenen Oruç Aruoba'nın Kendi Olarak Sana Gelen adlı şiirini sizler için inceledik. Kısaca bahsetmek gerekirse, 1948 yılında Kocaeli Karamürsel'de doğmuştur. Ortaöğrenimini TED Ankara Koleji'nde tamamlamış, lisansını ve yüksek lisansını ise Hacettepe Üniversitesi'nde Psikoloji bölümünde tamamlamıştır. Öğretim üyesi olmuş ve bu sırada felsefe üzerine doktorasını tamamlamıştır. Çeşitli dergi ve basın organlarında yayın yönetmenliği, yayın danışmanlığı yapmış; çeviri ve yazıları yayımlanmıştır. Epistemoloji ve etik üzerine çalışmalar gerçekleştirmiştir. Nietzsche, Kant, Wittgenstein gibi düşünür ve yazarların eserlerini de Türkçeye kazandırmıştır. Ayrıca Japon Edebiyatı kökenli bir şiir türü olan haikunun Türk Edebiyatı'ndaki temsilcilerinden biridir. Hayatının saksısında pek çok çiçeği bir arada görebildiğimiz, bir arada bulunması zorken hepsini büyütebilmiş; yazar, şair, akademisyen, felsefeci, psikolog, radyo programcısı ünvanlarının son derece hakkını vermiştir. Mayıs 2020'de, 72 yaşındayken vefat etmiştir. Kısaca felsefenin şiire göre daha soyut bir sistem oluşunu kendi özelinde özetler Aruoba. Şiir yazıldığı sürede halen yaşıyor olabilir yazılması demek yaşıyor olduğuna delalettir ama felsefe yazıldıysa eğer üzerine toprak atılmıştır yaklaşımını bizlere aktarmıştır. Eğer Oruç Aruoba şiiri okuyorsanız yalnızca şiir okumazsınız. Böylesine donanımlı, entelektüel birini okumak işte tam da böyledir. Okurken kendinizi bir kaldırımda oturmuş da hayatı sorguluyormuş gibi hissedebilirsiniz. Öyle ki, Aruoba'nın her bir satırında başka bir şiir bulursunuz sanki. Biçim ya da üslup olarak değerlendirmek gerekirse aslında Aruoba şiirlerinde noktalama işaretlerini edebiyat kurallarının dışında kullanır. Fakat akademik çevreler bu durumun onun üslubu olduğunu varsayarak değerlendirmişlerdir. Şiirlerinde fazlaca metaforlar, analizler görmek mümkündür. Buradan esintiyle, Oruç Aruoba'nın bazı çevrelerce Türkiye'nin Nietzsche'si olarak bilindiğini de belirtmek gerekir. Şiir dize olarak tümüyle bu kadar. Bu kadar az kelimeyle bunca çok şey anlatabilmek de Aruoba'nın işçiliğinden şüphesiz. Hatta esasında çok net, anlamını kavramada zorlanmayacağınız, tek okumanın yeterli göründüğü bir şiir gibi. Eğer öyle gibiyse, şiiri tekrar okumanız ve düşünmeniz gerekebilir. Şüphesiz yanındayken kendimizi son derece rahat hissettiğimiz, duygu-düşüncelerimizi yargılanma korkusu olmadan açıklayabildiğimiz; çekinmeden, utanmadan, sıkılmadan, karakteristik özelliklerimizi sergilediğimiz kendimizdir kendi olmak. Kendi olmak özünü bilmektir, özünün farkında olmaktır. Öz farkındalığı olan insan, kendi olmuş ve aynı zamanda kendi olmasını da devamlı sorguluyor olandır. Kendi olan özgüven sahibi, nasıl mutlu olacağını bilen, hangi durumda nasıl tepki vermesi gerektiğini bilen, duygularını yönetebilendir. Dengelidir kendi olmuş insan. Hayatını tüm bunların yörüngesinde devam ettirmeyi başarabilmiştir. Kendini tanır ve olmadığı bir insan gibi davranmaz. Olduğu kişinin farkındadır ve tüm rolleri bu yönde sahicidir. Kendi olarak sana gelen kimdir peki? Kendi olabilmiştir işte. Sözünü ettiğimiz tüm şeylere sahip olduğunu düşündüğün, şüphe etmediğindir. Daha önemlisi tüm bunları bilendir o. Aruoba diyor işte; sana gereksinimi olmayan ve bunun da farkında olandır. İnsanız ya elbette topluluk halinde yaşayacak, aşık olacak, sevecek, sevileceğiz. Arkadaşlıklar kuracağız kimi iyi kimi kötü. Fakat insanın özü gereği insan, çeşitli konularda bir başkasına ihtiyaç duyabilir. Sevilmek, en farazi örneğimiz bu olsun. Her insan, sevilme ihtiyacı duyar kimi zaman. Kendi olarak sana gelenin farkı vardır ama. O, kendini sevmeye ihtiyacı olmayandır. Sensiz de olabilir o. Seninle birlikteyken bile. Sana bağlanmayan ama sana bağlıdır kendi olarak sana gelen. Başka tercihi veya herhangi başka bir seçeneği olabilecekken seni isteyen ve sana, senin tercih veya bir seçenek olamayacak kadar özel olduğunu hissettirendir. Aruoba, senin ile olmayı seçen derken bunu aşılıyor bize. Hepsinden ayrı bir noktada, tüm bunların zıttına kendi olmasını senin ile olmaya bağlayandır. Senden ayrı bir bütündür ama senin bir parçandır. Ayrışık bir bütünsünüzdür onunla. Ayrı ama şık olursun bir bütün olduğunda onunla. İşte o'dur o. Kendi olarak sana gelmiş olan."} {"url": "https://www.soylentidergi.com/kintsugi-sanati-kusurlu-ve-kirilgan-guzellik", "text": "Kusursuzluğun ideal olduğu bir çağda yaşıyoruz. Dış görünüşümüzdeki kusurları, gerçekleştiremediğimiz planlarımızı ve hayatın kırılganlığını saklamaya çalıştığımız bir çağ. Peki ya aslında bu kusurlardan güç bulsak, onları saklamaya çalışmadan bizi güçlendireceklerine inansak nasıl olurdu? Eski bir Japon felsefesi ve sanat dalı olan Kintsugi işte bize bunu öğretiyor. Hepimiz yaşam çizgimizde çatlaklar ve kırıklarla karşılaşabiliyoruz. Tıpkı hayattaki tüm güzellikler gibi, bu kusur ve kırıklar da yaşamın doğal birer parçasıdır. Eski bir gelenek olan Kintsugi'ye göre kusurların da bir değeri ve güzelliği vardır. Kintsugi sanatı; kırılan veya çatlayan seramik, porselen ve çömlek tarzı eşyaların altın veya gümüş gibi değerli metal tozlarıyla karıştırılan bir yapıştırıcı malzeme kullanılarak onarılması işlemidir. Kintsugi kelimesi altın anlamına gelen kin ve birleşmek, yamamak anlamlarına gelen tsugi kelimelerinden türeyerek altınla birleştirmek anlamını kazanmıştır. Bu sanat tekniği; yalnızca bir eşya onarımı olmaktan çıkmış, aynı zamanda çok değerli bir felsefeye dönüşmüştür. Kintsugi'nin temelinde yatan bakış açısı nesneleri fiziksel olarak onarıp kusurlarını gizlemekten ziyade, o kusurları vurgulayarak güzelliğin kusurlarla da var olabileceğini gösterme fikridir. Yüzyıllar boyunca, Japonya esrarengiz bir kültüre sahip olmasıyla ün yapmıştır. Bu kültürün bir parçası da altının şifalı olduğu inancıdır. Geleneksel Japon tıbbı uygulayıcıları; uykusuzluk, kaygı veya depresyon gibi sıkıntılara çare bulmak için altının şifasına başvurmuştur. Günümüzde de altın, geleneksel tıp yöntemlerinde hala vazgeçilmez bir ilaç görevi görür. Japonya'nın bu felsefi sanat formunun tarihinin, binlerce yıl öncesine, Doğu Asya coğrafyasında hakim olan Taoizm ve Budizm görüşlerine kadar uzandığı düşünülmektedir. Taoizm ve Budizm inancıyla yaşayanlar, altın takıların özellikle yin ve yang enerjilerindeki dengeyi koruyabilme konusunda iyileştirici bir gücü olduğuna inanıyorlardı. Ayrıca Japon sanat tarihinde görülen pek çok sanat tekniği, sürekli bir akış içinde ve geçici olan hayatta kusurluluğun kabulünü savunan Zen ve Mahayana felsefelerinden etkilenmiştir. Kintsugi sanatının ne zaman ve nasıl ortaya çıktığı kesin olarak bilinmese de bu konuyla ilgili genel bir görüş vardır. Rivayete göre, 15. yüzyıl sonlarında Japon lider Ashikaga Yoshimasa'nın çok değer verdiği Çin çay kasesinin kırılmasının ardından Yoshimasa, kaseyi tamir ettirmek üzere Çin'e gönderiyor. Ardından kase, parçaları bir arada tutmak için kırıkların etrafından delinerek metal zımbalarla yerine oturtulmuş şekilde geri gönderiliyor. O dönemlerde değerli parçaları birleştirmek için kullanılan bu zımba tekniği, pratikte kullanışlı olsa da estetik bir görüntüye sahip olmadığı için Yoshimasa'yı memnun etmiyor. Bunun üzerine Japon lider, ülkesindeki zanaatkarlardan estetik açıdan hoş bir yöntem bulmalarını istiyor ve efsaneye göre Kintsugi sanatı da bu şekilde doğuyor. Kintsugi sanatı, sadece nesnelerin fiziksel olarak onarılmasının değil, aynı zamanda kırılganlığın geçici olduğunun ve dönüşümün bir parçası olarak kabul edilmesinin temsilidir. Kintsugi felsefesinin en değerli öğretilerinden biri; yara izlerinin, sahibinin dayanıklılığını ve cesaretini temsil ettiği düşüncesidir. Yara izlerinin ötekileştirildiği bir toplumda kintsugi onları karakteristik birer sembol olarak görür ve zorlukların üstesinden gelmenin bir kanıtı olduğunu vurgular. Kintsugi sanatçıları da, eserlerindeki yara izlerine benzeyen çatlaklar vasıtasıyla bu felsefeyi görselleştirerek benimserler. Bu sanat tekniği ve felsefe, ünlü Japon felsefesi Wabi-sabi ile de bağlantılıdır. Wabi-sabi, doğal büyüme ve çürüme döngüsünün güzelliğine dikkat çeker. Wabi-sabi düşüncesine göre kusurlu olan, kabul edilerek kucaklanır ve kusurluluğun içindeki güzelliğe değer verilir. Bu felsefi konseptin inandığı üç temel ilke vardır: Hiçbir şey sonsuza dek sürmez, hiçbir şey bitmez ve hiçbir şey mükemmel değildir. Wabi-sabi aynı zamanda hem doğal nesnelerin gücünün hem de hiçbir şeyin sonsuza kadar aynı kalmayacağını hatırlatan doğa güçlerinin takdir edilmesine dayanır. Kintsugi felsefesi, kırık bir kap, fincan veya çömlekten, bambaşka bir güzelliğe sahip olacak yeni bir nesne oluşturur. Nesnenin kusurları ve kırılganlıkları, bu onarım tekniğiyle ışıl ışıl parlayan altın rengi çatlak desenlere dönüşür ve bu da yeni nesneyi benzersiz kılan bir unsurdur. Bu sözde kusurlar, nesneye her baktığımızda ordadır ve nesnenin geçmişini, üstesinden geldiği zorlukları ve yeniden doğuşunu temsil eder. Bu antik Japon sanat tekniği; yıkım-onarım sentezi, yeniden doğuş ve iyileşme kavramlarını keşfetme aracı olarak modern sanatçılar tarafından da benimsenmiştir. Pek çok modern sanatçının eserlerinde kintsugi tekniklerini ve felsefesini görmek mümkün. İlk çıktığı dönem seramik işlerinde ağırlıklı olarak kendini gösteren kintsugi tekniği artık çok daha geniş bir alana yayılarak tekstil, mimari, takı tasarımı, heykel ve daha birçok sanat alanında da heyecan verici örneklerle karşımıza çıkmaktadır. Fransız mimarlık stüdyosu TANK, projelerinde kintsugi tekniğini kullanmaktadır. Genellikle mimaride kalitesiz işçilik olarak kabul edilen sıva çatlaklarını kintsugi sanatından esinlenip altın renkli epoksi reçineyle birleştirerek, tasarladıkları oturma odasında kusurlu bir estetik oluşturmuşlardır. Los Angeles'taki bir basketbol sahasında oluşan çatlaklar, pandemide gerçekleşen toplu iyileşme sürecine bir vurgu yapmak amacıyla, sanatçı Victor Solomon tarafından altın reçineyle onarıldı. Sanatçı, yaptığı çalışmadan şöyle bahsediyor: Bana göre bu saha, her zaman, ortak bir amaç için her kökenden insanın bir araya geldiği bir yeri temsil ediyordu. Bu yılın pandemiyle beraber yürek burkan başlangıcı ve yaşadığımız kutuplaşma döneminde, bizi birleştirecek bir saha ile iyileşmenin mümkün olduğunu göstermek istedim. Sanatçının ortaya çıkardığı eser ise şiirsel bir manzara sunuyor. Modern sanat üzerinde kintsugi etkisinin bir diğer etkileyici örneği de Amerikalı sanatçı Karen LaMonte'nin heykel çalışmalarında gözümüze çarpıyor. Görünmez figürlerin giydiği kadın kıyafetlerinden oluşan anıt heykelleri tasarlayan bu sanatçı, bir kazada bazı eserlerinin kırıldığını fark ediyor. Kırıklardaki estetiği yakalayan LaMonte, heykellerini kintsugi tekniğiyle onarıyor ve böylece bu muhteşem işçilik ortaya çıkmış oluyor. Zorluklar karşısında yenik düşme, kendimizi kusurlu ve başarısız hissetme duyguları; etkisi uzun süren psikolojik rahatsızlıklara neden olabilir. Kintsugi, hayal kırıklıklarıyla başa çıkabilmek ve kusurları kucaklayarak parçalarımızı birleştirebilmek için ruhumuza iyi gelebilecek en önemli öğreti ve felsefelerden biridir. Bazı şeyler zarar görse bile yine de değerini yitirmezler. Zor olsa bile, hayat yolculuğunu takdir etmeyi başardığımızda Kintsugi felsefesini de tam anlamıyla kavramış oluruz. - The Conversation, 2022 - Alejandro Betancourt, The Japanese Art of Kintsugi: A Philosophy on Turning Adversity Into Something Beautiful, 2021 - Ruhun Doysun, ÇATLAKLARDAKİ HİKAYE: KİNTSUGİ - Deng, Connie. kintsugi. Encyclopedia Britannica, 28 Jan. 2023, - https://3dmlifestyle. com/blogs/news/kintsugi-the-japanese-art-of-repair"} {"url": "https://www.soylentidergi.com/kitaplarda-mekan-kurgusu-tatar-colu", "text": "Rasmussen Mimari, sadece cephelere planlar ve kesitler eklemekle gerçekleştirilmez. Bundan daha başka ve daha fazla bir şeydir. diyor Yaşanan Mimarı kitabında. İşte tam da bu nedenle mimarlığın farklı disiplinlere değinmesi, onlardan beslenmesi ve onları değiştirmesi kaçınılmaz bir gerçek olarak karşımıza çıkar. Ekonomiden mühendisliğe, tarihten coğrafyaya aklımıza ilk anda gelmeyecek kadar çok disiplin mimarlık bağlamında incelenebilir. Tüm tanımları bir kenara bırakıp en sade tanımlardan biri olan mekan kurgulama sanatını ele aldığımızdaysa mimarlığın yolunun günlük hayatımızın ve hayal dünyamızın önemli bir parçası olan edebiyat ile kesiştiğini görürüz. Çünkü mekan kavramı hem mimarlık hem de edebiyat için en temel öğelerden biri olarak yerini alır. Nasıl ki her mimar tasarımını yaparken mekanın kullanıcısına anlatmak istediği şeyleri bir bir planlayarak mekanı kurguluyorsa her yazar da kurgusunda vermek istediği mesajları daha anlaşılabilir ve hayal edilebilir kılmak için mekanın olanaklarından faydalanır. Örneğin Yusuf Atılgan yalnız ve hayattan beklentisi kalmamış bir karakteri anlatırken tahtaları gıcırdayan, boyaları dökülmüş, kimsenin zorunda kalmadan uğramadığı kısaca karakterin kendisine tıpatıp benzeyen bir mekanı yani Anayurt Oteli'ni tasvir ederken başka bir yazar, karakterin gelişimini anlatmak istediğinde karakterin sürekli olarak yürüdüğü sahneler kurgular ve bu bağlamda karakterin ruh haline benzeyen kent tasvirlerinden yararlanır. Ya da başka bir örnek verecek olursak Jane Austen maddi olanakları sınırlı ailelerin evlerinde rutubetli ve tozlu az sayıdaki odalar, çökmek üzere olan çatı, evlerine giden çamurlu yollar gibi detaylara girerken zengin ailelerin evlerinde yüksek tavanlı geniş salonlar, misafirlere göre kurgulanmış sayısız oda, kaliteli kumaşlar, örneği görülmeyen yer kaplamaları gibi detaylar verir. Bu konuyu irdeledikçe her kitapta farklı bir mekan kurgusu örneği karşımıza çıksa da bugün İtalyan edebiyatının eşsiz eserlerinden biri olan Tatar Çölü'nü mekan bağlamında inceleyeceğiz. Dino Buzzati'nin tam da savaş yıllarında yayımladığı Tatar Çölü kitabını tek bir cümleyle özetlememiz gerekse o cümle sanırım şu olurdu: Düzenin içinde sıkışıp kalan ve bir süre sonra bu düzeni sevmeye başlayan insanların hikayesi. Kitaptaki her bir karakter bu tanımlamanın bize ne kadar doğru olduğunu kanıtlasa da yan karakterlerin hikayeleriyle birlikte kitabın esas karakteri olan Giovanni Drogo'nun bu sistemin içinde kayboluş hikayesini okuyoruz kitapta. İlk bölümde, bir eylül sabahında yıllardır hayalini kurduğu üniformayı giyen ama bunun için sevinmek yerine büyük bir huzursuzluk hisseden yirmili yaşlardaki Subay Drogo karşılar bizi. Ayrıca aylardan eylülün seçilmiş olması kitapta bir tür değişimin ve dönüşümün olacağının haberini verir. Hazırlıkların ardından Drogo arkadaşı Vesco'nun eşliğinde yola çıkar. Bir süre yol aldıktan sonra bir yamacın tepesinden kente ve çocukluğunun geçtiği eve bakar: Artık o evde Drogo yoktur, yalnızca güneş ışıkları ziyaret edebilecektir odayı. Bu son bakış Drogo'nun çocukluğuna vedasıdır aynı zamanda. Kent, çocukluğu, annesi, arkadaşı ve kent yaşamına dair birçok şey geride kalır. Bundan sonrasında Drogo'nun içsel sorgulamaları başlar. Karşılaştığı arabacının bile bilmediği bir kaleye, Bastiani Kalesi'ne, doğru ulaşmak için yola devam eder. Öncesinde uzaktan azametli bir yer olarak görür kaleyi. Fakat gün sonunda yanına geldiğindeyse sandığı gibi bir kale olmadığını ve aslında büyük bir sorumlulukla karşı karşıya olduğunu anlar. Bu Bastiani Kalesi'nin bir çölde yer alması, ufukta sarp dağların gözükmesi ve koskoca çölde tek başına olması bize zamansallığını yitirmiş bir mekanı tanımlar. Çöl sonsuzluğun ve büyüklük içinde kaybolmanın anlatıcısı konumundadır. Çöl hayatında bir şeylerin değişmesi, çölün arzulanan bir yer olması ihtimal dışıdır. Bu kalede yaşayan insanların hayatları da mekandan nasibini alır: Zira çöl gibi onların hedef ve arzularının da bir anlamı yoktur ve buradaki askerler bu tekdüzelik içinde ömürlerini geçirirler. İşte Tatarlar zamanında böyle bir olayla anıldıkları için Buzzati'nin seçimi manidardır. Bu kaledeki tüm askerler eski bir hesabı kapatmak uğruna provoke edilirler. Tarih boyunca toplumlarda hayali hedeflerle insanların belli seçimlere yönlendirildiği daha doğrusu zorunda bırakıldığı düşünüldüğünde ve Buzzati'nin bu kitabı 1. Dünya Savaşı'ndan sonra ve 2. Dünya Savaşı gündemdeyken yazdığı detayı bilindiğinde hem mekan hem de düşman seçimi daha anlamlı olur. Kalede yaşayan askerler hem yanlış bir hedefe yönlendirilmiş hem de bu kasvetli kaleye adeta hapsolmuşlardır. Kale hem kasvetli hem de hayat kıpırtılarından olabildiğince uzaktır. Bastiani Kalesi, alçak duvarlarıyla etkileyici değildi. Ayrıca ne güzel ne de kule ve burçlarına rağmen pitoreskti. Bu çıplaklığı örtecek, yaşamın tatlı yanlarını anımsatacak hiçbir şey yoktu. der Drogo kaleyi gördüğünde. Kale ilgisini o kadar çekmez ki hayal ettiği tek şey kaleyi aşıp uçsuz bucaksız çölde hayat belirtisi gösteren yerleri bulmak olur. Çölün tekdüzeliğinin yanı sıra kalenin içinde de her şey birbirinin benzeridir, koridorlar uzar gider. Drogo'nun kalenin içinden çölü görme isteğiyse gittikçe artar ve durumu Binbaşı Matti'ye söyler. Buradaysa kitabın başka bir yüzü ortaya çıkar: Yönetmelikler ve katı kurallar. Askerlerin kalenin içinden çölü görebilecekleri bir alan tasarlanmamıştır. Kaledeki tek bir pencere bunu sağlar ama bu pencere de Albay'ın odasındadır ve buradan izlemesi de imkansızdır. Matti, Drogo'ya çölün çok da önemli olmadığını ve buradaki hayatın şehirden farklı olduğunu anlatır. Birçok askerin hiç göremediği kuzeydeki çöl yalnızca hayallerde var olabilir. Bu ilk kırılma anından sonra Drogo birbirinden anlamsız kurallarla karşı karşıya kalır. En çarpıcı olansa bir süre sonra o da bu kuralları sevmeye başlamasıdır. Burada sevginin ne olduğunu sorgulamak da biz okuyucuların görevidir. Drogo'nun kaledeki ilk günü, 30 yılını geçireceği odasında son bulur. Bu oda olabildiğince sade bir şekilde kurgulanmıştır: Bir yatak, bir masa, bir divan ve bir dolap. Odanın sadeliği Drogo'nun tüm dünyada ne derece yalnız olduğunu yüzüne vurur. Bu odadaki eşyalar haricinde hiçbir şeyi yoktur. Ayrıca odada hayal kurmasına, güzel şeyler düşünmesine yardım edecek bir manzara bile bulunmaz. Burada her günün geçirildiği mekanın tasarımının aslında ne kadar önemli olduğu anlaşılır. Çünkü Drogo'nun gördüğü güzel bir manzara olsaydı ya da odasında renkler kullanılıp farklı farklı objeler yerleştirilseydi hayata karşı tek umudu Tatarlar'ın gelmesini beklemek olmayabilirdi. Odanın ve kalenin kasvetinin üstüne bir de damlayan suyun sesi eklenince Drogo kendini daha da çaresiz hisseder. Bundan sonraki hayatı böyle çözümsüz sorunları kabullenmek ve içine hapsolduğu kurallar dünyasını benimsemekle geçer. Hayatına heyecan katan bazı şeyler olur ama hepsinin etkisi kısa sürer, ne gelen yol işçileri ne de tatil için bir süreliğine evine dönmesi anlamsızlık içinde sürüklenen hayatını değiştirmez. Çölün korkutucu sonsuzluğu içinde yitip gider bir gün güçten düşene kadar. Hikmet Temel Akarsu Tatar Çölü için yazdığı yazıyı şu cümlelerle bitirir: Çünkü iyi bir hayat ancak iyi bir mekanda yaşanabilir.. Doğru kararlar ancak iyi bir mekan hayalleri süslerse alınabilir.. İnsanlar ancak Bastiani Kalesi'nin temsil ettiği tüm değer ve imgelerden uzakta durularak kurulabilecek mimari mekanlarda mutlu olabilir. Bu nedenle Tatar Çölü mimarlar için emsalsiz bir kılavuzdur. Akarsu'nun da dediği gibi mimari elemanları ve temsil ettiği düşünceler göz önünde bulundurulduğunda hiçbir mekan sadece bir defa yaşama hakkımız bulunan hayatımızı boşa geçirmemize neden olacak şekilde kurgulanmamalıdır. Not: Kitap aynı zamanda filme uyarlanmıştır. Dilerseniz aynı isimli filmi de izleyebilirsiniz."} {"url": "https://www.soylentidergi.com/kitaplarimizin-arasinda-neler-sakliyoruz", "text": "Kitaplarımızın sayfa aralarında bazen bir ayraçtan fazlasını bırakırız. Böylece o kitap içinde yalnızca yazılanları barındırmaz, bilinçli bıraktığımız ya da tamamen tesadüfen koyduğumuz bir çiçek, kısa bir not, ya da bir fotoğraf hayatımızın o anına tanıklık eder. Bu durumla sık sık karşılaşan Kaliforniyalı bir kütüphane görevlisi, okurların kitapları ödünç aldıklarında ya da bağışladıklarında içinde unuttukları şeyleri biriktirmeyi seçti. Söylenti, kitaplarımızın aralarında sakladıklarımızı ve Kaliforniya'lı kütüphane görevlisinin dikkat çeken koleksiyonunu ele aldı. Keyifli okumalar! Geçmiş geçmişte kaldı, o yüzden onu eve götürmeyelim. Ben sadece seni sevmek ve mutlu olmak istiyorum. Bu not, Sharon McKellar tarafından Kaliforniya'daki bir kütüphanede çalışırken, bir kitabın arasında bulundu. 20 yıldır kitapların arasında bulduğu şeyleri atmadığını ve sakladığını ifade eden McKellar, tıpkı kendi gibi başkalarının da bunu yaptığını biliyordu. 2013 yılında California'daki Oakland Halk Kütüphanesi'nin web sayfası güncellenirken McKellar koleksiyonunu web sitesinde yayınlayabileceğini, hatta kendisi dışında diğer koleksiyonerlere de ulaşıp bulunan şeyleri paylaşabileceklerine dair bir fikir öne sürdü. Birçok kişi tarafından dikkat çekici görülen bu fikir hayata geçirildi. Yakınındaki kütüphanelere ulaşarak bu projesinden bahseden McKellar, olumlu dönütler aldı ve kendi bulduklarıyla birlikte ona gelenleri toplamaya ve yayınlamaya başladı. Kitapların arasındaki şeylerin ardındaki hikayeyi merak eden koleksiyoner, verdiği bir röportajında gerçek hikayeyi tahmin etmenin çok zor olduğunu, fakat hayal gücünün birçok senaryo üretebileceğini ifade ediyor. Bir çocuğun yaptığı resimden tutun yemek yapmaya dair alınan notlar, fotoğraflar, diş raporu, Japonya haritası, hatta faturalar bulan McKellar, gelen her parçayı kategorilere ayırarak düzenledi. Bu parçaları web sitesinde yayınlarken isim ve adres gibi kişisel veri niteliğinde olan bilgileri sansürlemeye ve yeni gibi görünen fotoğrafları paylaşmamaya dikkat ettiğini belirtti. McKellar aynı röportajında bu parçaları almaya gelen okur sayısının çok az olduğunu dolayısıyla koleksiyonun sürekli büyüdüğünü ifade etti. Okurların bu şeyleri yalnızca ayraç olarak mı kullandıklarını, yoksa özel bir anlamı olup olmadığı onun için merak konusu. Hemen hemen birçok kütüphanede buna benzer şeylerin unutulduğu görülür fakat birçoğu ya atılır ya da şanslıysa kayıp eşya ofislerinde tutulur. Ancak McKellar bu şeyleri elden çıkarılması gereken bir efemera olarak değil, içinde hikayeler barındıran ve ilgi çekici olduğunu savunan bir bakış açısıyla ele alır. Bu sayede kendimizden parçalar bulduğumuz ya da bambaşka yaşamların içindeki insanların dünyasına yolculuk yapmamız işten bile değildir. Zaman zaman kitaplarımızın arasına gittiğimiz tiyatronun, sinemanın, müzenin biletini sakladığımız; bir çiçeği kuruttuğumuz ya da -özel bir anlamı olsun veya olmasın- bir not iliştirdiğimiz olur. Bu sıradan ama bir o kadar anlam atfedilesi davranışı, dünya üzerinde bambaşka dilleri konuşan, alışık olmadığımız yaşam şartlarına sahip olan birçok insan yapar."} {"url": "https://www.soylentidergi.com/konusunu-mitolojiden-alan-10-sarki", "text": "Mitolojiler, insanlık tarihini anlamamıza yarayan önemli bir kültürel mirastır. Oldukça zengin içeriğe sahip bu mitolojiler günümüzde sanatın birçok dalına ilham olmaya devam etmektedir. Müzisyenler de çoğunlukla Yunan Mitolojisi olmak üzere şarkılarında bu efsanelere yer vermiştir. Mitolojik efsaneleri bir de müzikle harmanlanmış halde dinlemeniz için konusunu mitolojiden alan on şarkıyı derledik. Lady Gaga bu eserinde ünlü Yunan aşk ve güzellik tanrıçası Venüs hakkında şarkı söylüyor. Adını her duyduğunda dans etmek istediğini belirtiyor. Albümün kapağında Sandro Botticelli'nin Venüs'ün Doğuşu adlı tablosu kısmen yer alıyor. Bu tabloda ise Uranüs'ün babası tarafından hadım edilip cinsel organının denize atılması ve bunun sonucunda Venüs'ün doğuşu betimleniyor. My Selene şarkısı, adını Ay Tanrıçası Selene'den alır. Bafa Gölü Efsanesi olarak da bilinen bu mitte, Ay Tanrıçası Selene ve ölümlü Endymion'un aşk hikayesi anlatılır. Bu büyük sevgiyi hoşnutlukla izleyen Zeus, Endymion bir dilek hakkı sunar. Genç, yaşlanmaması ve Selene'nin sonsuza kadar aşkı olabilmesi için sonsuza kadar uyumayı diler. Endymion'un dileğini gerçekleştiren Zeus, onu Latmos Dağları'nda sonsuz bir uykuya yatırır. Bu hikaye, eserde çoban Endymion'un bakış açısından anlatılır. En Beyaz gümüş giymiş, her gece bana gülümsüyordun, tatlı Selene'imi bekliyorum. Bu eserde, İkarus'un uçuşu anlatılmıştır. Orijinal hikayesinde Daidalus, oğlu İkarus ile birlikte Kral Minos'un kendilerini hapsettiği labirentten kaçmak ister. Bir süre sonra kendilerine balmumundan kanat yaparak kaçmaya karar verirler çünkü kurtulmalarının tek yolu uçmaktır. Daidalus uçmadan önce oğlunu; çok alçaktan uçarsa denize düşeceği, çok yüksekten uçarsa güneş ışınları yüzünden kanatlarını kaybedeceği konusunda uyarır. Ancak babasının lafını dinlemeyen İkarus, fazla yüksekten uçar. Güneş ışınlarının kanatlarını eritmesiyle denize düşer ve boğularak ölür. Şarkıda ise Daedalus oğlunu yerden izler ve ona uç ve dokun güneşe der. Artık itaatkar olan Icarus bunu yapar ve kanatları erimeden hemen önce babasının onu kandırdığını fark eder. Cassandra, Troya Prensesi ve Yunan mitolojisi karakteridir. En büyük dileği geleceği görmek ve rahibe olmak isteyen Cassandra'yı Tanrı Apollon görür görmez arzular. Eğer kendisiyle birlikte olursa ona geleceği görme yeteneği vereceğini söyler. Cassandra bu teklifi kabul eder ve Apollon dileğini gerçekleştirir. Ancak rahip olma dileği de ağır bastığından Cassandra, verdiği sözü tutmaz. Bunun üzerine Apollon, Cassandra'yı lanetler ve geleceği görmesine rağmen kimsenin ona inanmamasını sağlar. Bunun sonucunda Truva Savaşı'nı ve sonuçlarını görmesine ve halkını uyarmasına rağmen çaresizce olayları izlemek zorunda kalır. Affedersin kötü haber elçisi, yanlış anladım. Mitolojiden etkilenerek yazdığı birkaç şarkısı bulunan Bob Dylan, bu şarkısında Mısır Mitolojisinden etkilenmiş. Adını Mısır tanrıçası İsis'ten alan şarkı, bir kadın hakkındadır. Sözler, İsis'e aşık olan bir adamın hikayesini anlatır ve Dylan, aşk ve ihanet temalarını anlatmak için İsis ve Osiris mitini kullanır. Bob Dylan bu şarkıyı eşi Sarah'dan ayrıldığı dönemde yazmıştır. Bu nedenle eşini İsis karakteriyle bağdaştırdığı iddia edilmektedir. Bir diğer Bob Dylan şarkısında ise yine mitolojiden izler görüyoruz. Yunan Mitolojisi'nde Müzler, ilham perileri olarak adlandırılır. Bu ilham perileri Zeus ve Mnemosyne'in kızlarıdır. Bob Dylan bu şarkısında Müzlerin annesi Mnemosyne'den sanatsal ilham diler. Şarkının hem sözlerinde hem de klibinde Sisyphus efsanesi anlatılmıştır. Kral Sisyphus, Zeus'a ihanet etmesi üzerine Yeraltı Dünyası'nda ağır bir taşı sonsuza kadar bir tepenin en yüksek noktasına taşımakla cezalandırılır. Zirveye her yaklaştığında taş düşecek ve her şeye en baştan başlayacaktır. Listemizin bir diğer isminde ise Yunan şarkıcı Manolis Lidakis var. Arethusa efsanesine göre, Artemis'in gözdelerinden olan su perisi Arethusa'ya nehir tanrısı Alpheus aşık olur. Reddedilmesine rağmen Arethusa'nın peşini bırakmaz. En sonunda Artemis'ten yardım ister ve Arethusa'yı yeraltı kaynağına dönüştürür. Buna rağmen Alpheus'tan kurtulamaz. Alpheus nehir tanrısı olduğu için Arethusa ile aynı kaynağa girerek birbirlerine karışırlar. Orpheus, sanat yeteneğiyle herkesi etkileyen Trakyalı bir ozandır. Orman perisi eşi Eurydike'nin ölümü üzerine kahrolur ve Hades'in olduğu ölüler dünyasına gitmeye karar verir. Müziğe olan yeteneği sayesinde önüne çıkan tüm engelleri aşar. Öyle ki cehennemdeki işkenceler bile bir süreliğine durur. Hades ve eşi Persephone bile Orpheus'ın sanatından ve aşkından etkilenerek karısını ona geri vermeyi kabul eder. Bunun için tek şartları Orpheus'un Eurdike'nin önünde yürümesi ve ölüler dünyasını terk edene kadar ona dönüp bakmamasıdır. Ancak Orpheus dayanamaz ve anlaşmayı bozarak arkasını döner. Böylece Orpheus eşini ölüler dünyasından alamadan insanların arasına geri dönmek zorunda kalır. Bu şarkı ismini Apollon ile trajik bir aşk yaşayan Hyacinth'ten almıştır. Birbirlerine aşık olan bu iki genç Hyacinth ve Apollon bir gün disk atma oyunu oynar. Oyun sırasında Apollon diski kazara Hyacinth'in kafasına atar ve genç adam orada can verir. Bulunduğu yerde sümbül çiçeğinin çıkması üzerine Hyacinth'in ismi sümbül çiçeğine verilir, çiçeğin üzerindeki lekeli görünüme de Apollon'un gözyaşları sebep olur."} {"url": "https://www.soylentidergi.com/koridor-film-incelemesi-yalnizlik-ve-yaslilik-uzerine-bir-hikaye", "text": "Her insanın zaman zaman düşündüğü ve kendine dert edindiği yalnızlık ve yaşlılık sorunları Erkan Tahhuşoğlu'nun sade harmanıyla Koridor filminde oldukça narin şekilde betimlenmiş. Koridor filminin türü bakımından klasik düzeyde diyebileceğimiz bir dram filmi olmasının yanı sıra, bu tarz filmlerde dramaturjinin yaşatılabilmesi oldukça önemli. Keza Koridor filmi içerisinde bunun eksikliğini çok fazla hissetmiyoruz. Eğer sıkı bir Dram izleyicisiyseniz Erkan Tahhuşoğlu'nun yazıp, yönettiği Koridor filmi tam size göre diyebiliriz. Koridor Filmi konu bakımından Müyesser ve Zeliha kardeşlerin içe dönük öznel yaşamlarına dışarıdan bir bakışla bakmamızı hedefliyor. Mekan kullanımı olarak çok fazla bir alternatif güdülmeden neredeyse tek mekanda çekilen, yaklaşık 1 saat 15 dakikalık bir sinematografi bizlere eşlik ediyor. Müyesser, Zeliha'ya kıyasla her işe koşturan, daha dominant ve ofansif bir karakterken, Zeliha ise kırılmaya daha müsait, narin yaradılışlı, yaşlı olmasına rağmen oldukça hayat dolu, daha saf ve çocuk ruhlu bir karakterdir. Bu bağlamda normal aile yaşantısındaki iş dağılımına baktığımız zaman abla-kardeş ekolü çok iyi uyarlanmıştır; çünkü hemen her ailede yaşanan ''küçük çocuk, büyük çocuk'' ayrımı burada daha bireyci şekilde gözlemlenir. Yani artık ''o daha küçük, kalk da şu işi sen yap'' kelimeleri anne ve babadan çıkmış ve karakterlerin üzerine otomatik olarak yapışmıştır. İki kardeş birbirlerine olağan güçleriyle sıkı sıkıya bağlıdır ve bunun yanında yıllardır beraber yaşayıp dertlerini ortak olarak paylaşırlar. Somut bir bakış açısıyla çocukları, komşuları olsa da senaryo içerisindeki olaylar bize, manevi olarak birbirlerinden başka kimselerinin olmadığını vurguluyor. Buna güzel bir örnek olarak Komşu Nesrin'in akan banyo tavanını iletmek için, kardeşlerin evine uğradığı sahnedeki diyaloğu sunabiliriz. Bu sahnede Nesrin akan banyo tavanı ile ilgili şikayetlerini kardeşlere ifade etmiştir. Sonrasında Nesrin ile Müyesser'in ikili diyalogları gerçekleşir. Bunun üzerine Nesrin: ''Aşk olsun Müyesser abla, siz çalın kapısını o çalmıyorsa.'' demesi, konuyu biraz farklı yöne çeker. Sahnenin devamında Nesrin: ''Herkesin işi başından aşkın, kimseye de alınmamak lazım.'' diyerek konuyu kapatmaya çalışır. Daha sonra Müyesser, katı bir şekilde ''Herkesin işi gücü var diyorsun ama Hasibe geçenlerde herkesi toplamış evine.'' cümlesini kurarak Nesrin'e çıkışır. Nesrin şaşırır ve ''Evet, ben de uğramıştım. Artık kalkayım, çocuklar evde bekliyor.'' Karşılığını verir. Müyesser arkasından ''Hasibeye giderken çocuklar evde beklemiyordu, bir bize gelince bekler.'' diyerek az önce bahsettiğimiz konuya direkt olarak bir dokunuş yapar. Neticede komşularının aslında cana yakınmış gibi görünen samimiyetsiz yakınlıkları vardır. Müyesser ve Zeliha'yı dolaylı yoldan dışlarlar ve bir nevi onları hor görürler. Anlattığımız sahneyi daha da destekleyen argümanlar, filmin sonlarına doğru başka sahnede yeniden önümüze çıkmaktadır. Son olarak film içerisinde çeşitli sahnelerde rüya geçişleri yapılmaktadır. Bu sahneler aslında karakterlerin bastırılmış duygu yoğunluklarının dışa vurumu olarak kameraya yansır. Bu kısımlarda sahneler iç içe geçtiği için izleyicinin kafasının karışması durumuna karşın bu noktaya da değinmek istedik. Fakat bu konuya parmak basmamızın tek nedeni bu değil. Bu geçişler yapılırken kardeşlerin rahmetli anne ve babaları ara sıra kamerada görünür. İlk başta bir anlam çıkarılamasa da son sahnelere dayalı olarak bu temanın yine kardeşlerin manevi bağlarıyla alakası olduğunu ve en yalnız anlarında anne ve babalarını yanlarında hissettiklerini anlıyoruz. - Söylenti Dergi ekibi olarak Erkan Tahhuşoğlu'nun yazıp, yönettiği Koridor filmini sizler için inceledik. Dilerseniz filme MUBI platformundan ulaşabilirsiniz. Söylenti'yle kalın..."} {"url": "https://www.soylentidergi.com/korku-sinemasi-folkhorror", "text": "Korku sinemasının halk hikayelerinden ve mitlerden beslenen bir alt türü olan Folkhorror, özellikle 1970'lerde popülarite kazanan ve günümüze dek pek çok örneği çekilen bir tür diyebiliriz. Çoğunlukla şehir merkezinden uzak bir bölgede geçen hikaye, toplumdan yalıtılmış bir tarikat, yasalara ve yerleşik değerlere aykırı bir yaşam şekli, şiddet içeren ritüeller ve törenler içerir. Gizemli sınırlardan beslenen ve bunu ustalıkla bir araya getiren bir türdür Folkhorror. Halkın içinde büyümüş, yeşermiş bütün o saydığımız tekinsiz şeyleri toplayıp önümüze sunmayı seviyor. Sinema tarihinin folkhorror örneklerinden bazılarını sizin için bir araya getirdik. Film, küçük ve fakir bir Güney Kore köyü olan Gokseong'da geçiyor. Köy sakinlerinin birbirini çok iyi tanıdığı bu dağ kasabasında hayat her zamanki gibi devam ederken, kasabaya tek başına olmaktan hoşlanan yaşlı bir Japon taşınır. Yaşlı adamın kasabaya gelişinden kısa süre sonra gizemli bir hastalık yayılmaya başlar. Kasaba sakinleri hastalığın sorumlusu olarak yabancıdan kuşkulansalar da polis yabani mantar yüzünden zehirlendiklerini düşünmektedir. Soruşturmanın başında yer alan polis memuru Jong-goo yabancı hakkında bilgi veren Moo-myung isimli gizemli bir kadınla tanışır. Akabinde Jong-goo'nun kızı da aynı belirtilerle hastalanır. Umutsuzca kızını hastalıktan kurtarması için şaman Il-gwan'a emanet eden Jong- goo'nun gizemli olayı çözmekten başka çaresi kalmaz. Güçlü senaryosu ve izleyeni içine çeken atmosferiyle oldukça etkileyici bir folkhorror örneği diyebiliriz. Yönetmen Valdimar Johannsson'un ilk uzun metraj filmi olan Lamb, kızlarını bir kaza sonucu küçük yaşta kaybeden, kendilerini şehir yaşamından tamamen izole etmiş Maria ve Ingvar çiftine odaklanıyor. Çiftin bu izole dünyaları mucize bir doğumla değişime uğruyor. Koyunlarından birinin insan bedenine sahip bir kuzu doğurmasını mesaj olarak kabul eden çift, kuzuyu sahiplenip kendi çocukları gibi büyütmeye başlıyorlar. Film özünde insan denen varlığın dünya üzerindeki baskın güç olmasına da odaklanıyor. Kızını kaybetmiş bir annenin, tekrar anne olma hayallerine yenik düşüp, kendisinden düşük olduğunu düşündüğü bir varlığın çocuğunu çalmasını ve büyütmesini anlatan film, aile kavramını sorguluyor ve sonunda da kendi folklorunu oluşturarak konuyu kapatıyor. Az diyaloğa ve fazlasıyla sembolik bir anlatıma sahip olan film, Cannes Film Festivali'nde 3 dalda aday olup bir de ödül almayı başarmıştı. İngiltere yapımı The Feast, Galler kırsalında bulunan bir evde akşam yemeğinin hazırlanmasına yardımcı olmak için eve gelen genç hizmetçi Cadi'nin merkezinde olduğu olayları anlatıyor, fakat bu varlıklı ailenin evinde akşam yemeği için toplanan misafirler bunun son yemekleri olduğunun farkında değiller. Cadi'nin gelişiyle yemekte işler beklenmedik bir şekilde karanlık bir hal alıyor. Bir kutlama gecesi olması gereken yemek, çok geçmeden beklenmedik bir şekilde sona eren ölümcül bir öfkeye dönüşüyor. Gizemli genç kadının sinir bozucu varlığına, yavaş yavaş korkunç cinayetlerle sonuçlanan bir değerler ve inançlar çatışması eşlik ediyor. Lee Haven Jones'un yönettiği The Feast kimlik, açgözlülük, sorumluluk, gelenek, tarih ve çok daha fazlası hakkında düşündürücü sorular soran bir folkhorror örneği. Film adını Guatemala folklorundan, çocuklarının ölümünden sonra sonsuza dek dolanmak zorunda kalan bir hayaletten alır. La Llorona esasında Meksika kökenli bir şehir efsanesidir. Alma ve çocukları, Guatemala'da yaşanan bir silahlı çatışma sırasında öldürülür. Aradan geçen otuz yılın ardından katliamın sorumlusu olan emekli General Enrique hakkında dava açılır. Öfkeli protestocular, generalin evini istila etmeye başlar. Ancak Enrique beraat edince, Alma'nın ruhu yaşananların intikamını almak için harekete geçer. Geçmişin suçlarının günümüze yansımasının trajik öyküsünü, Latin Amerika kültürünün karanlık mitoslarından esinlenen büyülü gerçekçi bir gerilim filmi olarak aktaran, adaleti masallardan çıkma bir hayaletin intikamıyla ararken izleyiciyi sistematik vahşetle yüzleşmeye davet eden usta işi bir çalışma. İlişkileri sallantıda olan Dani ve Christian, İsveçli arkadaşları Pelle'nin davetiyle efsanevi bir yaz festivalini yerinde görmek için festivalin yapıldığı kırsala yani Harga'ya gitmeyi kabul ederler. Ancak bu festivalin hiç de görüldüğü gibi olmadığını ve Pagan kültürünün kanlı ritüellerine sahip olduğunu anlamaları uzun sürmeyecektir. 90 yılda bir gerçekleşen gizli bir ayin, onları kaçışı olmayan bir korku labirentinin içine çekecektir. Filmin hem senaristliğini hem de yönetmenliğini korku/gerilim sevenlerin ilgisini Hereditary filmiyle çekmiş olan Ari Aster üstlenmiş. Ari Aster, gelişimi ve sonuçları kolay tahmin edilebilir bir öykü üzerinden, izleyiciyi ritüelin içine alarak, damla damla arttırdığı gerilimi iki buçuk saat boyunca nefes aldırmadan soluk soluğa izletiyor. Filmin başrollerinde Florence Pugh, Jack Reynor ve Vilhelm Blomgren bulunuyor. Filmin çeşitli yerlerinde kullanılan çizimler ve runik simgelerle küçük akıl oyunları yapan Aster, film boyunca bizi olacaklara hazırlamaya çalışıyor. Film 4 kişilik bir arkadaş grubunun ölen arkadaşlarının çok istediği hikingi yapmak ve onu onurlandırmak için İskandinavya'ya gitmesi ve orada saptıkları yanlış yolda, mitolojik bir İskandinav efsanesinin aslında pek de efsane olmadığını anlamaları ve başlarına gelen korkutucu olayları anlatıyor. Binlerce yıldır ayak basılmamış bu bakir ormanda, aç ve kayıp bir şekilde ilerlerken, nihayet terk edilmiş bir kulübe bulduklarında rahatlayarak geceyi burada geçirmeye karar veriyorlar fakat bu karar, onları potansiyel birer av haline getiriyor. İçeride eski pagan ayinlerinden kalma nesne ve kemik parçaları bulmak, yaşadıkları duygusal çöküşü daha da arttırmaya başlıyor. 2017 yılında yayımlanan Netflix yapımlı filmimizin oyuncu kadrosunda Rafa Spall, Rob James-Collier, Arsher Ali, Sam Troughton gibi oyuncular başı çekiyor. Filmin yönetmenliğini ise David Bruckner üstleniyor. Hikayesi 19. yüzyılda Makedonya'da izole bir dağ köyünde geçen film, tarihin eski dönemlerinden bir ruh tarafından ele geçirilen ve ardından cadıya dönüştürülen genç bir kızı takip ediyor. İnsan olarak yaşama merakı olan genç cadı, kazara yakındaki köyde yaşayan bir köylüyü öldürüyor ve ardından kurbanının şeklini alarak hayatı onun bedeninde yaşamaya başlıyor. Bu olayla birlikte merakı ateşlenen cadı, insan olmanın ne demek olduğunu anlamak için bu korkunç gücü kullanmaya devam ediyor. You Won't Be Alone, Makedonyalı yazar ve yönetmen Goran Stolevski'nin ilk uzun metrajı. The Wicker Man, Summerisle adındaki bir adada kaybolan genç bir kızın ve onu aramaya gelen dindar bir polis memurunun hikayesi üzerinden pagan kültürü ve Hristiyan bakış açısı arasında oldukça ilginç bir çatışma sunuyor. Hikaye, Hristiyanlığın etkisini yitirdiği ve eski pagan geleneklerinin hüküm sürdüğü bir İskoç adasında geçiyor. Yerel halkın kayıp kız hakkında hiçbir şey bilmemesi ya da bilmiyor gibi yapması karşısında boşa kürek çeken Howie, aynı zamanda adada devam eden ve kendi inancına ters düşen ritüellerin etkisi ile de mücadele ediyor. Yönetmen Robin Hardy ve senarist Anthony Shaffer, Hristiyanlığı ve paganizmi karşı karşıya getirirken bu iki inanç sistemi arasındaki benzer noktaların da vurgusunu yapıyor. The Wicker Man, dogmatik düşünce yapısı ve insanların inançlarına beslediği körü körüne bağlılığı üzerine ilginç bir korku deneyimi. Filmin hikayesi yok olmaya yüz tutmuş bir kavmi kurtarmak adına New York'tan Amazon'a doğru yolculuğa çıkan bir grup aktivist öğrencinin etrafında dönüyor. Uçak kazasının ardından bahtsızlıkları bir türlü son bulmayan grup Amazon'a ulaştığında, tüm yaşananlar yetmezmiş gibi bir de korumak istedikleri kavmin baş düşmanları ve her daim aç olan yerliler tarafından esir alınıyorlar. Eli Roth'un hem senaristliğini hem de yönetmenliğini üstlendiği tüyler ürperten filmin oyuncu kadrosunda ise Lorenza Isso, Ariel Levy, Daryl Sabara ve Kirby Bliss Blanton gibi isimler yer alıyor."} {"url": "https://www.soylentidergi.com/kultur-101-antik-romada-gundelik-yasam-nasildi", "text": "Antik Roma, MÖ IX. yüzyılda İtalya Yarımadası'nda bulunan Roma şehir devletinden doğarak bütün Akdeniz'i içine alan, daha sonrasında da imparatorluk safhasına ulaşan uygarlıktır. Kuruluşuna dair efsaneye göre: Troya'nın yıkılışından sonra Troya prensi Aeneas babası Anchises ve oğlu Askanios ile birlikte annesi Aphrodite rehberliğinde İtalya kıyılarına gelir. Latium bölgesi büyük imparatorluğun merkezi haline gelecektir. Aeneas; Lavinium kentini kurar ve ölümü sonrası oğlu Askanios tahtını Alba Longa kentine taşır. Burada 300 yıl hüküm sürerler. Aeneas'ın torunları olan Romulus ve ikiz kardeşi Remus, savaş tanrısı Mars ve Rhea Silvia'nın çocuklarıdır. Rhea Silvia, Alba Longa kralı Numitor' un kızıdır. Numitor' un tahtını ele geçiren Amulius, Remus ve Romulus kardeşleri sepete koyup Tiber Nehrinin sularına bırakır. Kıyıya vuran ikiz kardeşler bir dişi kurt tarafından büyütülür. Büyüdüklerindeyse Amulius'u öldürüp Numitor' u tekrar kral yaparlar. Akabinde Tiber nehrinden kurtuldukları noktada M. Ö. 753 tarihinde bir şehir kurarlar. Bu şehir Roma'dır. Romulus şehrin ilk kralının kim olacağına dair bir tartışmada Remus'u öldürür. Böylelikle şehir, Romulus'un adıyla anılmaya başlar. Roma şehirlerini; var olan, yeni kurulan ya da yapılanması kolay olan taşra kentlere kurmuştur. Yapılanmalar Filistin'de, Kuzey Afrika'da, Fransa'da benzer biçimde gelişmiştir. Yerleşimler, Castrum denilen askeri karargah dizgesine dayanmıştır. Antik Roma şehirlerinde ve askeri karargahlarında kuzey-güney doğrultusunda uzanan cadde olan Cardo ve Cardo' yu doğu-batı yönünde dik kesen Decumanus düzenli cadde, ayrılmaz bir parçayı oluşturuyordu. Sütunlarla çevrilmiş Forum, caddelerin kesişme yerinin hemen yanında yer alıyor, Insula ise kendi içerisinde bloklara bölünüyordu. Şehir, kamu binaları, zafer takları, hamamlar, tiyatro yapıları ve Korinth sütunlardan oluşuyordu. Çiftlikte resmen görev dağılımı hakimdi. Ağır işleri sığır ve katırlar yaparken, inekler süt sağlardı. Koyun ve keçi sütünden peynir üretilirdi. Atlar, genelde zenginler tarafından yarış veya savaş için yetiştiriliyorlardı. Şeker üretimi ise arıcılığa odaklandı. Bazı Romalılar da salyangozları lüks yiyecek olarak yetiştirdiler. Roma Uygarlığında dış ticaret oldukça gelişmişti. Tahıl, Roma'ya İtalya dışından geliyordu. Mısır ve Kuzey Afrika ise buğdayın ana kaynakları arasında bulunmaktaydı. Zeytinyağı ve şarap ise, tahıllardan sonra gelen önemli ticari mallar arasında yer almaktaydı. Bakır, kalay, kurşun, altın madenleri ve şaraplar, Mısır üzerinden Hindistan'a gitmekte, karşılığında ipekli kumaş, pamuk, pirinç, karabiber ve diğer baharatlar gelmekteydi. Roma'nın Avrupa'daki bölgeleri, doğudan ithal edilen lüks mallara karşılık olarak değerli madenler ihraç ederlerdi. Roma yemek kültüründe üç öğün bulunmaktadır. Bu öğünler sırayla Latince olarak Jentaculum, Prandium ve Cena olarak adlandırılır. Kahvaltı olan Jentaculum, genellikle sabahın erken saatlerinde yapılır, ekmek, peynir, zeytin ve kurutulmuş meyveler tüketilirdi. Prandium, ise genellikle hamamdan önce yenilen öğle yemeğidir. Ekmek, bir gece önceden kalan soğuk et, sebze, meyve ve şaraptan oluşmaktadır. Akşam yemeği olan Cena, günün en önemli öğünüdür. Roma villalarında akşam yemeği için ayrılan bir oda mevcuttur. Triclinium adını verdiğimiz oda da yemek masası ve masanın etrafını çevreleyen divanlardan oluşuyordu. Yaklaşık sekiz kişinin beraber yemek yiyebildiği bir alandı. Fakat bazı Romalı vatandaşlar bugün de olduğu gibi sokakta satılan fast food'lar ile öğünü tamamlarlardı. Bunlar yağ ve hamurdan yapılmış köfteler, sosisler, pişmiş bakliyatlar ve Patinae' den oluşmaktaydı. Yasal evliliğin zorunlu şartları olarak evlenecek kişilerin bedensel olgunluğa erişmiş olması ve baba tarafından bir akrabalık bağının olmaması gerekiyordu. Bu durumda erkekler için 14, kızlar için 12 yaşında olmak yeterli görülüyordu. Evliliğin kesin geçerliliği olarak da ya Roma vatandaşı olmalı ya da Roma ile bir bağının olması önemli rol oynuyordu. Roma'da kadınlar eşinin himayesi altında bulunurlardı. Yaşamlarının büyük bölümlerini eşleriyle geçirirler, dışarıya veya sosyal etkinliklere eşleriyle beraber giderlerdi. Ayrıca Roma kadınlarına gösterilen eğitim oldukça yüksek düzeydeydi. Romalılarda kişinin toplum içerisindeki giyimi yasal düzenleme altına alınmıştı. Sadece Roma vatandaşı Toga giyebilirdi. Bunun rengi ve bordürlerinin genişliği, giyenin şövalyeler veya halk kesiminden kime ait olduğunu gösterirdi. Aynı şekilde, ayakkabının formları da giyen kişinin konumunu belli etmekteydi. Stola ise sadece yaşlı Romalı kadınlara özgü bir giysiydi. Güneşe karşı korunmak için Petasus tercih edilir, işçiler ve denizciler Yunan Pilotu'nun aynısı olan Pilleusu giyerlerdi. Pilleusu aynı zamanda özgür olmanın da göstergesiydi. Köleler serbest bırakıldıklarında bu giysiyi giyerlerdi. Antik Roma şehri için hamamlar ve tiyatrolar olmazsa olmazdı. Her şeyden önce sosyal ilişki merkeziydi bu nedenle oldukça önemliydi. Bir Romalı için iş çıkışı hamama gitmek, oyunlar ve egzersizlerin ardından tanıdıklarıyla sohbet etmek, sıcak suyla banyo yapmak büyük bir alışkanlıktı. Soylular kendilerine özgü hamam odalarında misafirlerini ağırlar, sınıf ayrımı gözetmeksizin herkese yer verirlerdi. Tiyatrolarda ise gladyatör oyunları oynanır zaman içinde bu oyunlar popülarite oluşturduğundan Caveanın hemen önüne seyircileri korumak adına güvenlik için bir duvar örülürdü. İlk başlarda suçluları cezalandırmak açısından değerlendirilen gladyatörler, zamanla getirisinin yüksek olması nedeniyle, zenginlerin finansmanıyla köle ve esirler arasından seçilmiş ve ödül olarak belirli bir seviyeden sonra özgürlüklerini kazanmaları sunulmuştur. Başlangıç tarihi kesin olarak bilinmeyen Roma dininin en ilkel aşaması; dağınık ve belirsiz dinsel unsurları içerdiği sihir ve büyüler üzerinde yoğunlaştığı dönemdir. Animizm, Totemizm ve Natürizm inançlarını büyü ve büyücülükle donatan eski Roma halkı, daha sonraları kendi törenlerine uyan, eski Yunan tanrılarını benimsemişlerdir. Zamanın yarattığı ihtiyaçlara göre tanrı ve inançlar oluşturmuşlardır. Dini inancın çemberine Paganizm girmiş ve tamamen hakimiyet kazanmıştır. Büyük Constantinus'un Hristiyanlığı serbest din ilan etmesine kadar bu durum sürmüştür. Yunan kültüründen ve çevre kentlerden etkilenen Romalılar, kendilerine özgü hukuk sistemiyle de kültürel faaliyetlerini sentez haline getirmişlerdir. Diğer uygarlıklar gibi dönem içerisinde Roma uygarlığı da Cumhuriyet Döneminde dönüşüme uğraşmıştır. Büyük etki yaratan ve izlerini hala görebildiğimiz Antik Roma uygarlığı, tarihi, sanatı ve mimarisiyle gelecek uygarlıkları da etkilemeyi başarmıştır. C. Freeman, Mısır, Yunan ve Roma, Antik Akdeniz Uygarlıkları, Dost Yayınları, 2003."} {"url": "https://www.soylentidergi.com/kurtaj-tartismalarini-ideal-beden-insasi-ve-fetusun-zaferiyle-degerlendirmek", "text": "Tıp tarihinde idealize edilmiş erkek bedeninin kusurlu bir tasviri olarak tanımlanan kadın bedeni, biyolojik olarak karmaşık ve dengesiz olarak nitelendirilmiştir. Orta Çağ'da kadını öteki ve ben dikotomisi kıskacına sıkıştıran bakış açısı, Aydınlanma ve Rönesans dönemlerinde yapılan sanat eserlerindeki beden tasvirleriyle yansıtılmıştır. Beden tasvirlerinde fizyolojik gerçeklikler çoğunlukla erkek bedenine referansla oluşturulmuştur. Karun Çekem'in uygulamalı etik üzerine verdiği derslerde belirttiği üzere Rönesans'ın önemli ressamlarından Michelangelo'nun 1512 yılına tarihlenen Adem ve Havva isimli tablosu dönemin idealize edilmiş bedenlerini görebileceğimiz örneklerin başında gelir. Neden beden tasvirinde neyin referans alındığını tartışmaya değer buluyoruz? Öncelikle referans alınan şeyin neliğini hangi otoritenin oluşturduğu fark etmek gerekiyor. Çünkü bu otoritenin belirlediği ölçütler ötekine müdahale etmenin alanını da yaratıyor. Modernizm, müdahale biçimlerinin tasarlanmasından çok neye müdahale edileceğinin tartışmasını yarattı. Müdahale edilmesi gereken aklın ve rasyonalitenin karşısında olandı. Doğa karşısında kültür öyle keskin bir ayrımla kendi sınırlarını belirlemedi. Kültür yayıldıkça doğanın alanı daraldı. Doğayla ilişkilendirilen kadın için de domestik alan böyle inşa edilmeye başlandı. Teknik ve rasyonalite, eril gücün kültürü inşa ederken ihtiyaç duyduğu müdahale etme kapasitesini genişletti. İdeal olanı kutsayan modernizm, insanı bu idealler içine yerleştirdi. Ancak otorite haline gelen rasyonaliteye göre ideal olana atfedilen özellikler erkeğe içkindi. Bu özneler dışında kalan nesneler ya da nesneleştirilmiş bedenler rasyonalitenin ürünü olan teknolojiyle denetim altına alınmaya başlandı. Görüntüleme teknolojisi geliştikçe gözetim, denetim ve iktidar gibi kavramlar yeniden değerlendirildi. Bugün bu kavramlar teknolojiden bağımsız değerlendirilemez hale geldiler. Birinin varlığı diğerinin varlığını gerekli kıldı ya da ortaya çıkardı. Davranışlar ve gündelik eylem pratiklerinin gözetlenmesi, hatta kayıt altına alınması iktidarın denetimini kolaylaştırdı. Ancak bazı gözetim teknolojileri Michel Foucault'nun biyopolitika ve biyoiktidar kavramlarından ne anlayacağımızı yeniden düşünmeyi gerektirmekle kalmayıp kadın bedenini ve hamilelik deneyimini radikal bir dönüşüme uğrattı. Biyoiktidar çağında doğurganlık devletin izlediği iktisadi ve politik düzenlemelere tabiydi. Beden, özellikle de kadın bedeni, bireyin kimliğinden ve kişisel isteklerinden kopartılarak demografik-istatistiksel verilere indirgendi. İktisadi nesne olarak değerlendirilen bedenin nüfusla arasındaki bağlantıyı yönetmek adına cinsellik hedef gösterildi. Cinselliğin denetlenmesi enformasyon kullanımını gerektirdi. Disipline etme biçimleri arasında yer alan profesyonel bilginin dönüşümü normların dönüşümü de demekti. Tıp alanındaki uzmanların söylemi teknoloji geliştikçe çeşitli görüntüleme teknikleriyle doğrulanacaktı. Bir başka deyişle, uzmanın söylemi hastanın deneyiminin önemini yitirtecekti. Bedeninin içi görüntülenen ve bu görüntülerle yüzleştirilen hasta, kendi deneyimlerinin gerçekliğine kuşku duyacaktı. Böylece, uzmanın bu görüntüleri yorumlama biçimi, söylemin gerçekliği inşa etmesine ve bireylerin kendi bedenine yabancılaşmasına neden oldu. Tıp tarihi bunu değerlendirebileceğimiz örnekler barındırır. Modern fetüsün ilk ortaya çıkışını Samuel Thomas Soemmering'in fetal gelişimi sergileyen 1799 tarihli anatomik çizimlerine bağlayan Barbara Duden, 18. yüzyıl tıbbı ve ilintili olarak o tıbbi kültürde yaşayan hamile kadınların tarihinden iki yakın noktaya dikkat çeker. Bu iki nokta arasında geçen süreç fetüsün tanımına ve gelecekteki potansiyeline yönelik bakış açısının nasıl farklılaştığını ortaya koyar. Aristo ve Galen'den gelen ve hamileliği, tüm hamileliklerin doğumla ve illaki bir insan evladının doğumuyla sonuçlanmadığı belirsiz bir dönem olarak gören, rahmin doğru ve yanlış döllenmeleri içeren polimorfoz bir potansiyele sahip bir şey olarak kabul edildiği tıbbi gelenekten, hamileliğin fetüsün insana uzak bir formdan insani bir forma dönüştüğü bir zaman olarak gören tıbbi geleneğe geçişi gösterir (Dayı, 2017:37). Duden, 1725'te Eisenach'ta taşra hekimi olarak çalışan Dr. Johann Storch'un 26 yaşında hamile bir kadının tedavisi üzerine yazdığı notları inceler. Bunu yaparken de geçmişi kendi bağlamında değerlendirebilmek için hamileliğe ait tüm bedensel bilgilerini modernitenin inşası oldukları gerekçesiyle paranteze alır. Bugün hamilelik deneyiminde karşılaşılan olası durumları tanımlarken kullanılan düşük, kürtaj, fetüs gibi kavramların yer almadığı bu örneği inceleyen Duden, incelediği notların ortaya çıktığı dönem koşullarını dikkate alarak tıbbın ve Avrupalı kadınların hamileliği nasıl deneyimlediklerini de yorumlayabildi. 18. yüzyılın başlarında kadınlar hamile olduklarını bedenlerinin gösterdiği çeşitli işaretleri gözlemleyerek anladığını, ancak bir çocuğa mı başka bir şeye mi gebe kaldıklarından emin olamadıklarını ortaya çıkardı. Bu kulağa tuhaf gelebilir. Ancak, o zamanın Aristo ve Galen'den devam eden tıbbi geleneğine göre rahim polimorfoz bir potansiyele sahipti; bir kadın döllenmenin gerçek/doğru meyvesi olan çocuğa da gebe olabilirdi, ay çocukları veya et beni şekillerinde adlandırılan yanlış meyvelere de (Dayı, 2017:38). Rahmin içindeki şeyin tanımlanmasına yönelik süreç 1799 yılına gelindiğinde Frankfurtlu hekim ve aydınlanma anatomistlerinden Samuel Thomas Soemmering'in Icones of Human Embryos adlı kitabının yayınlanmasıyla radikal bir değişime uğradı. Soemmering, Avrupa'nın çeşitli yerlerinden kendisine hediye ve numune olarak gönderilen, rahim içinde göz ardı edilen ya da gotik bir yaratık olarak nitelendirilen embriyoları çizimleriyle beden dışına çıkardı. Duden'in bu çizimlerin fetüsün teknolojik inşasının başlangıcı olduğunu söylemesi temelsiz değildi. Çünkü (Dayı, 2017) çizimlerdeki fetüslerin göbek bağları yoktu; onlar artık kaynaklarından kopartılmış, anne ile ilişki hafızasının silindiği bedensiz formlardı. Duden'in de ileri sürdüğü gibi fetüs, ilk olarak Soemmering'in çizimlerinde ortaya çıkarak özerkliğini kazandı ve hamile kadının beden sınırları yeniden, hatta iki farklı formda değerlendirilecek şekilde inşa edildi. Beden sınırları ihlal edilen kadının rahmi, bir kuluçka makinesi gibi teknik olarak kontrol edilebilir hale getirildi. Röntgen ışıkları, mikrofotografi ve ultrason gibi tekniklerden elde edilen görüntülerle pekişen fetüs tasviri, teknolojik bir oluşum haline geldi. Teknofetüsün oluşum süreci hamileliği, anneliği ve doğumu tamamen değiştirdi (Dayı,2017). Ultrason, taşıyıcı annelik ve fetal cerrahi gibi üreme teknolojilerinin yardımıyla hamilelik tarihsel/kültürel olarak hakları olan birey olarak fetüsün özerkliği iddiasını ortaya çıkardı. Fotoğraf teknolojisiyle kamusal dolaşıma açılan fetüs görüntüleri, kürtaj karşıtları tarafından insan olma potansiyeli taşıyan şeyin görüntüsü olma gerekçesiyle kullanılmaya başlandı. İsveçli fotoğrafçı Lennart Nilsson'ın elektrofotografik görüntüleme teknolojini kullandığı ve 1965'te Life dergisinde yayımlanan fotoğrafları, kürtaj karşıtlarının iddialarını doğrulamak üzere referans gösterilecekleri somut bir gerçeklikti. Bu fotoğraflar muğlak ve soyut olanın ontolojik gerçekliğini vurgulayan metaforik bir anlatı sunuyordu. Nilsson'ın bu 1965 ve sonraki 1990 fotoğraflarında (ve Space Odyssey 2001 filminin ilk sahnesinde uzayda amniyotik sıvısında dönen ve insana dönüşen embriyoda) görüldüğü gibi, bundan sonra hamilelik dergileri, el kitapları ve kürtaj karşıtı fotoğraflarda yer alan her fetüs resminde rahim ve kadın bedeni yok olmuş, siyah uzay boşluğuna dönüşmüştür (Dayı, 2017:40). Kürtaj karşıtlığını savunanlar görüntüleme teknolojilerinin referansıyla fetüsü ahlaki bir statü içinde, kadın bedeni ve haklarını fetüs dışında, ondan ayrı değerlendirme eğilimindedir. Ancak kadının kendi bedeni üstündeki haklarının fetüsün haklarına üstün geleceğini farklı gerekçelerle temellendirerek savunan yaklaşımlar da tartışmalarını sürdürmektedir. Özetle, kürtajın bir hak statüsünde kalabilmesine ilişkin güncel gelişmeler içindeki haklı kadın mücadelesinin anlaşılması, tarih boyunca kadınların bedeni üzerine kurulan tahakkümün modernize edilip sistematik hale getirilme sürecini teşhir etmekten geçmektedir. Bu konuyla ilgilendiyseniz Kürtaj Konusunda Kadınlar Hariç Herkese Söz Hakkı: ABD'nin Kürtaj Tarihi isimli yazımızı da okuyabilirsiniz. ve Kadının Beden Bütünlüğü Fe Dergi 9, no. 1 (2017), 37-54. Fetal Galaksiler: Meredith Micheals'ın fetüs fotoğrafları ve uzay metaforları arasındaki ilişkiye dair görüşlerini kaleme aldığı Fetal Galaxies isimli yazıda geçen bir kavram."} {"url": "https://www.soylentidergi.com/kurtlarla-kosan-kadinlar-aslinda-ne-anlatiyor", "text": "Clarissa Pinkola Estes, Meksika kökenli bir şair ve psikanalisttir. Aynı zamanda Latin kültüründe cantodora olarak bilinen bir hikaye toplayıcısıdır. Kurtlarla Koşan Kadınlar, Estes'in Amerika'yı gezdiği sırada yerli halklardan dinlediği mitler, masallar ve öykülerdeki kurt figürünü kadınlarla özdeşleştirmesiyle başlayan ve yirmi yıl süren bir çalışmanın eseri olarak ortaya çıkmıştır. Estes, kadınların sosyal, iş, aile ve cinsel yaşamlarındaki değişimi incelerken kadınları anneler, çocuklar, ilham kaynakları, yaratıcı güçler ve sanatçılar olarak ele alır. Kadınların kim olmaları gerektiği ve olmamaları gerektiği konusunda ilgi çekici bir perspektif sunar. Aktardığı masallarla, kadınların benliklerini bulma ve ifade etme süreçlerine ışık tutar. Kurtlarla Koşan Kadınlar, her ne kadar kadın okumaları ve feminist okumalar bağlamında sıklıkla önümüze çıkan bir eser olsa da, bazı feminizm anlayışlarıyla çelişkiler içerebilir. Örneğin, Estes'in eseri kadınların eşit haklara sahip olma mücadelesini desteklerken aynı zamanda kadınların, toplumun beklentileri tarafından bastırılmış olan içsel doğalarını yeniden keşfetmelerini, bir diğer deyişle vahşi kadının ruhunu bulmalarını teşvik eder. Kadınların içsel güçlerini ve feminen enerjilerini kutlar. Bu bakış açısı kadınlığa bir öz atfetmektedir. Kimi feministler, söz konusu vurguların cinsiyet eşitsizliğiyle mücadelede yetersiz kalabileceğini veya cinsiyet rollerinin yeniden üretilmesine katkıda bulunabileceğini öne sürerler. Bu nedenle, Kurtlarla Koşan Kadınlar'ın tam anlamıyla bir feminist manifesto olup olmadığı tartışmalıdır, ancak feminist edebiyatın önemli eserlerinden biri olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Clarissa Pinkola Estes, Kurtlarla Koşan Kadınlar'da kadınlar ve kurtlar arasında ilginç bir sembolik bağ kurar. Kadınların içsel doğaları ve içsel güçleriyle olan ilişkilerini anlamlandırmaya çalışırken dişi kurt figürünü, kadının özgürlüğünü, bağımsızlığını, vahşiliğini, bilgeliğini, doğa ile bağlantısını, doğurganlığını, anneliğini, sezgiselliğini sembolize edecek şekilde konumlandırarak kullanır. Ona göre kadın, henüz küçük bir kız çocuğu iken sürekli hanımefendilere yakışır şekilde oturup kalkması, yüksek sesle konuşmaması, kötü sözler söylememesi, ağaçlara tırmanmaması öğütlenerek ve aksi taktirde erkek gibi olmakla etiketlendirilerek zorla ehlileştirilir. Sonra kadın, yetişkin olduğunda usturuplu kıyafetler içine kendini sıkıştırır ve kusursuz bir gülümsemeyle hayatını sürdürür. Oysa orada, içeride bir yerlerde hala vahşi bir kadın vardır ve o özgür ve cesur olmak, çıplak elleriyle yaratmak, kendi hayatını kurarken kirlenmek ve terlemek ister. Yüksek sesle kıkırdamak, ormanda çıplak dans etmek, kurtlarla koşmak ister. Kadın, onu daima hizada tutmak için uğraşan anne babasını, öğretmenlerini, patronunu, partnerini dinlemek için kendi iç sesine sırtını döner. Oysa bilmesi gereken zaten içindedir. Vahşi Kadın ona yaşam boyu rehberlik edecektir. Estes, eski bir Rus masalı Bilge Vasalisa'nın analizinde içgüdüleri keskinleştirme sürecini anlatır. Ellerinden mahrum kalan Genç Kız, kendi geçimini sağlayamaz, bu nedenle kendisini tamamen bir ruhun korumasına teslim eder ve onun rehberliğinde ormanın içinden geçer. Bu, yaşamımızın farklı aşamalarında defalarca yapmamız gereken içsel bir yolculuktur. Ego korkularına rağmen, başarı garantisi olmadan gitmeli ve İç Varlığımızın bizi tam olarak nereye götüreceğine güvenmeliyiz. Onları umursamayan ve desteklemeyen çevrelerde yetişen kadınlar, Çirkin Ördek Yavrusu hikayesindeki gibi çevrelerini terk edip kendi sürüsünü bulamazlarsa, Küçük Kibritçi Kız gibi hayatlarındaki rolün talihsizlik olduğunu kabul ederler. Bu durumdan zihinsel olarak kaçarlar ve bu durum sonu getir. Estes, Küçük Kibritçi Kız hikayesini analiz ederken, eyleme geçmeden hayal kurmanın felaket olduğunu ima eder. İçsel yaratıcılığını ve doğurganlığını keşfetme yolculuğuna çıkan kadın, hayal dünyasındaki saplantılara yenilmemelidir. Hayal kurmak, gerçeklerden bir kaçışa dönüştüğünde tehlikeli hale gelir. Bu kaçış, sadece kontrolsüz hayal kurmakla değil de alkol, uyuşturucu bağımlılığı veya toksik ilişkilerle de olabilir. Bu kısır döngüden çıkmanın tek yolu, içinizdeki Vahşi Kadın'ın gücünü bulmak ve hayalleriniz için sıcaklık, sevgi ve destek arayışına çıkmaktır. Bu çevre, kadınların içsel güçlerini keşfetmelerine ve ifade etmelerine destek olan bir alanı temsil eder. Kadınlar, bu kabul edici ve destekleyici ortamda, kendi vahşi doğalarını ve kendilerini daha derinlemesine anlamaya başlarlar ve güçlerini daha büyük bir amacın hizmetine sunma olanağı bulurlar. Kurtlarla Koşan Kadınlar, gerçek aşkı da bir sürü sembolizm ile anlatır. Kurtlar, genellikle tek eşli bir yaşam tarzı benimserler. Bu, bir kurt çiftinin ömür boyu birlikte kalarak sadece birbirleriyle eşleştikleri ve ürettikleri anlamına gelir. Kurtlar, bu tek eşlilikleri sayesinde birbirlerine bağlı bir aile birimi olan sürüyü oluştururlar. Kurt ailesi, birlikte avlanarak yiyecek bulur, sert kışları geçirir ve tehlikelere karşı birlikte savunma yapar. Modern kadın/insan, ilişkilerinde, kurt sürülerinde doğal olarak bulunan bu sadakat ve güven duygusundan çoğunlukla yoksun kalır. Partnerini tüm yüzeyselliği ile severek sadece kendini eğlendireceği kadarıyla ilgilenir. Aslında aşktan, mücadeleden ve kuracağı derin bağdan kaçar. Partnerinin kusurlarını olabildiğince geç öğrenmek, hatta hiç görmemek ister. Onun yaralarıyla ilgilenmez, kendi yaralarını göstermek adına da çaba sarf etmez. Modern ilişki ego zevkinin ürünü olan bir flört oyunu, bir kovalamacadan ibarettir. Kurtlarla Koşan Kadınlar, bu durumdan kurtulmak isteyen ilişki sahiplerince, Hayat/Ölüm/Hayat figürünün kabul edilmesi gerektiğini savunur. Yeni hayatlar üretmek için ölümü kabullenmek gerekir. Yani sevginin gelişip büyümesi için kaçmaktansa, yüzleşmek ve değişmek gerekir. Değişim insanı endişeye düşürebilir. Tıpkı İskelet Kadın öyküsünde, Avcı'nın oltasına takılan kadın, denizin yüzeyine çıkıp kendini gösterdiğinde Avcı'nın gördüğü cesetten korkması gibi, yaraları kabul etmek korkutucu olabilir. Ancak Avcı, sonunda uykuya dalar, teslim olur ve gözyaşları dökerek içine döner, dişil yönüyle de barışır. İşte o zaman kadın, eski günlerdeki haline döner ve birlikte güçlenirler. Bu psişik sevgiyi daima kadının fedakarlık yaptığı bir ilişkiyle karşılaştırmamak gerekir. Vahşi Kadın, sürüsünü, özellikle de eşini ararken Mavisakal hikayesindeki küçük kız kardeş gibi ihtiyatsız olmamalı ve daima sezgilerine kulak vermelidir. Kendisine dair yaratıcı ve kadınsı olan her şeyi öldürmek üzere bekleyen o zalim, yıkıcı eril gücün kilometrelerce öteden kokusunu alabilmelidir. Kadın eşini seçerken küçük kız kardeş gibi saf formunda olmamalıdır. Sürekli kötü partner seçimi yapan kadınlar da aslında her zaman ne olacağının bilincindedir fakat tıpkı öyküdeki gibi bir büyülenme hali yaşar. Kadınlar, affedici ve nazik olmak üzere eğitildiklerinden yavru kurtlar gibi erginlenmeye ihtiyaç duyarlar. Kötülüğü görmek istemeyen, olayları hep en iyi tarafından yorumlamaya çalışan o saf hallerinden sıyrılıp her adımlarını takip eden, her an saldırmaya hazır bu yırtıcılara karşı tetikte olmayı öğrenmeleri gerekir. Kadın sezgilerini rehber alarak çıktığı bu Vahşi Kadın'la barışma yolculuğunda belki de en çok kendiyle barışma konusunda problem yaşar. Yaratıcılığı köreltilmiş, doğurganlığından uzaklaşmış, ehlileştirilmiş kadın devamlı olarak kendiyle çatışma halindedir. Deneyimleriyle, bedeniyle, cinselliğiyle, gölge yanıyla gurur duymaz. Imposter sendromuyla, beden algı bozukluklarıyla da en çok kadınlar mücadele eder. Kurtlarla Koşan Kadınlar'da, Estes, iyi yetiştirilmiş kadınların dahi içinde barınan bu yıpratıcı muhalifin onları sezgisel doğasından kopardığını söyler. Suçluluk, utanç ve keder duygularıyla baş etmenin en iyi yolu gölge yanlarımızla yüzleşmek, bunları güvendiğimiz kimselerle ya da bir terapistle paylaşmaktır. Kadınlar, kendi bedeniyle, bedenin çirkinliğiyle, bedeninin güzelliğiyle, dişiliğiyle barışmalıdır. Mücadelelerini onurlu bir şekilde taşımalı, kadınlığa ve kadınlara dahil her şey çeyiz sandıklarına sıkışmamalıdır. Sadece birbirleriyle paylaştıkları, dış dünyadan özenle sakladıkları yönlerini yüksek sesle dışa vurmayı öğrenmelidirler. Belki de şimdilerde kadınların menstürasyon, doğum, menopoz, cinsellik ve kadınlığa dair diğer her şey hakkında yüksek sesle konuşabilmesi ve Instagram üzerinde, ormanda çıplak koştukları ve doğum yaptıkları görüntüleri, vahşikadın, cadı veya kurt için İspanyolca olan laloba etiketleriyle paylaşıyor olması, kadınların vahşi taraflarıyla barışıp kurtlarla koşmaya başlamasının ayak sesleridir. Estes, Clarissa Pinkola. Kurtlarla Koşan Kadınlar: Vahşi Kadın Arketipine Dair Mit Ve Öyküler. 2013. Hess, Amanda. The Wild Woman Awakens. The New York Times, 17 Aralık 2019. Sarıkaya, Helin Sude. Bir Başkaldırı Kitabı: Kurtlarla Koşan Kadınlar'' İnsanca Akademi. İnsanca Akademi, 4 Mayıs 2021."} {"url": "https://www.soylentidergi.com/kuzgun-imgesinin-kuzey-amerika-ve-sibirya-tarihindeki-tezahuru", "text": "Kuzey Amerika'nın Pasifik Okyanusu kıyısında yaşayan yerlilerde kuzgun, merkezi bir öneme sahiptir. Hem yaratıcı mitlerde kendisine yer buluyor hem de bir düzenbaz olarak karşımıza çıkıyor. Pasifik Kuzeybatı Kıyısı terimi; günümüzde Britanya Kolumbiyası, Washington Eyaleti, Alaska, Oregon ve Kuzey Kaliforniya olarak adlandırılan bu bölgelerin kıyılarında yaşayan Amerikan Yerlisi halk gruplarını ifade etmek için kullanılır. Kanada'nın pasifik kıyısından yaklaşık 60 kilometre açıklarda yer alan, 2010 yılına kadar Kraliçe Charlotte Adaları olarak bilinen Haida Gwaii takımadasındaki yerlilerin anlatılarında bir kuzgun; Güneş'i, Ay'ı, yıldızları, temiz suyu ve ateşi kartaldan çalarak Dünya'ya armağan eder. Bu öykü de, tıpkı Yunan mitolojisinde olduğu gibi, kuzgunun neden siyaha büründüğünü anlatır. Yunan ve İskandinav mitolojilerindeki kuzgun hikayelerini merak ediyorsanız Kuzgun İmgesinin Yunan ve İskandinav Mitolojilerindeki Tezahürü Mitoloji adlı yazıya göz atabilirsiniz. Uzun zaman önce, Dünya'nın ilk vakitlerinde Gri Kartal Ay'ın, yıldızların, Güneş'in, temiz suların ve ateşin koruyucusuydu. Kartal insanlıktan o kadar nefret ederdi ki bu güzel kaynakları onlardan saklardı. Bir gün Kuzgun, Gri Kartal'ın kızına aşık oldu. Başlarda bembeyaz olan Kuzgun bu haliyle Gri Kartal'ın kızını cezbetti. Kızı, onu babasının evine davet etti. Kuzgun, Kartal'ın evinin köşesinde asılı duran Ay'ı, Güneş'i, suyu ve yıldızları görünce onları kaçırmaya karar verdi. Dikkatler üstünde değilken hem onları hem de bir meşaleyi çalmayı başardı ve evin bacasından uçup gitti. Kaçınca yaptığı ilk iş, Güneş'i göğe asmak oldu. Güneş öyle çok ışık yayıyordu ki, Kuzgun, okyanusun ortasındaki bir adaya kadar rahatça uçabildi. Güneş battıktan sonra Ay'ı göğe sabitledi ve yıldızlarıysa gelişigüzel noktalara yerleştirdi. Bu yeni ışık sayesinde, Kuzgun çaldığı temiz su ve meşaleyle uçmaya devam etti. Uygun bir yere temiz suyu bırakmasıyla beraber, nehirler ve göller meydana gelmeye başladı. Kuzgun tepede uçmayı sürdürürken ağzında meşale vardı. Gagası ve tüyleri yanıp kararmaya başlayınca meşaleyi atmak zorunda kaldı ve meşale kayalara çarparak onların arasına saklandı. Haida yerlilerine göre, iki taşı sürterek ortaya çıkan kıvılcımın sebebi budur. Haida halkının farklı bir hikayesinde Kuzgun hem düzenbaz hem de yaratıcı olarak tasvir ediliyor. Bu efsaneye göre canı sıkılmış olan Kuzgun, istiridyenin içine hapsolmuş canlıları bulup serbest bıraktı. Bu ürkek canlılar gezegenin ilk insanlarıydı. Bir süre sonra Kuzgun bu canlılardan sıkıldı. İlk başta onları istiridyelerine geri koymaya karar verdi fakat daha sonra bu planından vazgeçip bu erkek canlıların dişilerini aramak için harekete geçti. Kuzgun, bir kitona hapsolmuş dişi insanlar buldu ve onları serbest bıraktı. Bu iki cinsin birbiriyle girdiği etkileşimden eğlenen düzenbaz Kuzgun, Haida tarihinde insanları koruyan bir varlık olarak öne çıkar. Tlingit halklarında da aynı şekilde Kuzgun insanlığın kurtarıcısı olarak öne çıkar. Her şeyin sahibi Büyük Ruh yarattıklarını kutuların içine ayrı ayrı yerleştirdi ve kutuları insanlardan daha kadim olan hayvanlara bahşetti. Hayvanlar kutuları açtıkça dünyayı oluşturan elementler ortaya çıkmaya başladı. Kutularda dağlar, ateş, su, rüzgar ve tüm bitkiler için tohumlar vardı. Bir kutuda ise dünyanın tüm ışığı saklıydı. Bu kutu, Martı'ya verilmişti. Martı kutusunu diğerlerinden sakındı ve onu kanadının altında tutarak açmaya yanaşmadı. Tüm insanlar, Martı'ya kutuyu açması için yalvardı, iltifatlar etti, çeşitli hileler yaptı fakat Martı tüm bunlara kayıtsızdı. Sonunda Kuzgun hiddetlendi ve Martı'nın ayağına bir diken sapladı. Kuzgun, dikenin acısını Martı'nın kutuyu bırakmasına neden olacak kadar derine itti. Böylece kutu açıldı ve içinden güneş, ay ve yıldızlar çıktı, dünyaya ışık geldi ve böylece ilk gün başlamış oldu. Washington'ın Kuzeybatı sahilinde yer alan Puget Boğazı bölgesinde Kuzgun'un aslen ruhlar diyarında yaşadığı tasvir edilir. Kuzgun bir gün kendi diyarından o kadar sıkılmış ki gagasına bir taş sıkıştırarak yaşadığı yeri terk etmiş. Kuzgun taşı taşı taşımaktan yorulup onu düşürdü. Okyanusa düşen taş, insanlığa hayat veren atmosferi oluşturana kadar genişledi. Kuzey Kanada, Alaska ve Grönland yerlileri olan ve Eskimo olarak da bilinen İnuitler, kuzgunun karanlıktan meydana geldiğine inanır. Kuzgun zayıf ve amaçsızdı. Başıboş bir şekilde dolanırken Tüm Yaşamların Yaratıcısı olduğunu, Kuzgun Baba olduğunu fark etti. Gerçek benliğini kavrayınca gücü yerine geldi ve karanlığın içinden uçarak Dünya'ya vardı. Tüm bu olanlara rağmen hala yalnız olan Kuzgun Baba, bitkileri yarattı. Dünya'yı keşfetmek amacıyla uçarken efsaneye göre ilk İnuit ile karşılaştı. Kuzgun, adamı besledi ve bu gezegene karşı saygılı olmasını tembihledi. Kısa süre sonra bir kadın meydana geldi ve Kuzgun ikisine de giyinmeyi, ev inşa etmeyi ve suda seyahat edebilmeleri için kano yapmayı öğretti. Kuzgun onların çocuklarına göz kulak oldu ve ilk İnuitleri eğittiği gibi onları da eğitti. Bering Boğazı'nı aşıp Sibirya'ya geçtiğimizde, Kuzeybatı Kıyısı'ndaki kuzgun imgesinin pek de değişmediğini göreceğiz. Bu topraklardaki en ünlü kuzgun tasvirlerinden bir tanesi de çeşitli Sibirya halkları tarafından hürmet edilen kuzgun ruhu Kutkh'dur. Kutkh yaradılışın vazgeçilmez unsuru, insanlığın verimli atası, kudretli bir şaman ve düzenbaz olarak pek çok efsanede kendisine yer edinmiştir. Kutkh, Çukçi Kamçatka halklarından Koryakların şamanistik geleneklerinde önemli bir rol oynar. Zaten genel olarak şamanın en çok suretine girdiği hayvanların kaz, karga, baykuş ve kuğu olduğu bilinir. Kutkh bir yandan alay konusuyken diğer bir yandan insanlığa ışık, ateş, dil ve tatlı su gibi çeşitli nimetleri bahşeden yüce bir ruh olarak tasvir edilir. Sibirya ve Kuzey Amerika yerlileri arasındaki tarihi ortaklığın bir başka örneği: kuzgun hikayelerinin benzerliğidir. Bir Çukçi yaratılış mitinde kuzguna bu sefer fareler eşlik ediyor. Kudretli kuzgun Kutkh, kainatta uçarken yoruldu ve bağırsağındaki Dünya'yı kustu. Daha sonra yaşlı bir adama dönüştü ve dinlenmek için kustuğu topraklara indi. Attığı adımlar farelerin ortaya çıkmasına sebep oldu. Bu meraklı ve korkusuz fareler uyuyan Kutkh'un burnundan içeriye girdiler. Kuzgun bundan rahatsız olarak şiddetli bir şekilde hapşırdı ve bunun sonucunda yeryüzü büküldü, ardından dağlar ve vadiler oluştu. Kutkh'un fareleri ortadan kaldırma girişimleri okyanusun ve mevsimlerin oluşmasına yol açtı. Aynı coğrafyada olmaları sebebiyle, Çukçiler ile Sibirya Türklerinin arasında bazı kültürel ortaklıklara rastlamak mümkündür. Kutkh kabaca Türk mitolojisinde ateşi insanlara veren tanrı Ülgen'e de benzer. Sibirya'daki Kamçatka Yarımadası'nın yerlisi olan Koryak halkı, kendi dillerinde Büyük Kuzgun anlamına gelen Quikinna'qu olarak Ülgen'e atıfta bulunur. Benzer şekilde Itelmen mitolojisinde Ülgen tasviri Kutka olarak karşımıza çıkar. Türk mitolojisinin kudretli tanrısı Ülgen ile alakalı daha detaylı bilgi almak istiyorsanız Yağmur Kadıoğlu'nun yazdığı Türk Mitolojisi'nin Zeus'u: Ülgen adlı içeriğe bakmanızı tavsiye ederiz. Yakut Türklerinin efsanelerine göre, ateş insanlara Ateş Kargası aracılığıyla, göklerin üçüncü katında oturan Ulu-Toyon tarafından gönderilmiştir. Ek olarak Türklerin arasında altın ya da kırmızı renkli bir karga güneşin simgesiyken kara karga kötülüklerin ve şeytanın sembolü olarak görülür. Yakutların anlatılarına göre onların ilk ataları Omogoy Baai ve Ellei Bootur idi. Genelin aksine, Khoro Yakutları ise Uluu Khoro adlı yaşlı bir adamın ataları olduğuna inanır ve onların halk hikayelerinin önemli bir kısmını kuzgun anlatıları oluşturur. Jakob Lindenau'ya göre Kuzgun onlar için dini bir imgedir ve kuzgundan bahsederken atamız ve tanrımız ifadelerini kullanırlar. Anlatıları, Pasifik Kuzeybatı Kıyısındaki yerli halkların hikayelerine oldukça benziyor. Tıpkı onlar gibi Khoro Yakutlarına göre de kuzgun, insanlar hayatta kalabilsin diye onlara çakmaktaşı bahşetmiştir. - Raven Mythology and Folklore. Trees for Life, 2022, https://treesforlife. org. uk/into-the-forest/trees-plants-animals/birds/raven/. - Chowning, Ann. Raven Myths in Northwestern North America and Northeastern Asia. Arctic Anthropology, vol. 1, no. 1, 1962, pp. 1 5. JSTOR, http://www. jstor. org/stable/40315536. - Richards, Eliza. Outsourcing 'The Raven': Retroactive Origins. Victorian Poetry, vol. 43, no. 2, 2005, pp. 205 21. JSTOR, http://www. jstor. org/stable/40002615. - Thornton, Thomas F., and Patricia M. Thornton. The Mutable, the Mythical, and the Managerial: Raven Narratives and the Anthropocene. Environment and Society, vol. 6, 2015, pp. 66 86. JSTOR, http://www. jstor. org/stable/26204951. - Antoninus Liberalis, Metamorphoses. Topostext, Aikaterini Laskaridis Foundation, Piraeus, Greece, https://topostext. org/work/216#20. - Ancient Influences Theme Analysis. LitCharts, https://www. litcharts. com/lit/the-raven/themes/ancient-influences. - Öztürk, Özhan. Hyperborea Ve Hyperborlular. https://ozhanozturk. com/2018/03/28/hyperborea-ve-hyperborlular-yunan-mitolojisi/. - Ovid. The Metamorphoses. https://www. poetryintranslation. com/PITBR/Latin/Metamorph2. php#anchor_Toc64106123. - Perseus Digital, Pythian 3 For Hieron of Syracuse Horse Race ?474 B. C, http://www. perseus. tufts. edu/hopper/text?doc=Perseus%3Atext%3A1999.01.0162%3Abook%3DP.%3Apoem%3D3. - https://www. perseus. tufts. edu/hopper/text?doc=Perseus%3Atext%3A1999.04.0104%3Aalphabetic+letter%3DC%3Aentry+group%3D33%3Aentry%3Dcoronis-bio-1 - Sax, Boria. Crow. - Norse Mythology: A Guide to Gods, Heroes, Rituals, and Beliefs. Oxford University Press, 2002. - Mackay, Edward. Of or Pertaining to a Raven. Ambit, no. 205, 2011, pp. 81 81. JSTOR, http://www. jstor. org/stable/44344264. Accessed 2 May 2023."} {"url": "https://www.soylentidergi.com/la-la-landin-muzikal-sihirbazi-justin-hurwitz", "text": "Söylenti Dergi ailesi olarak bugün sizlere; La La Land, Babylon ve Whiplash filmlerinin yönetmeni Damien Chazelle ile uzun süreli işbirliklerinden tanıdığımız film bestecisi Justin Hurwitz'den bahsedeceğiz. Başta Oscar olmak üzere vitrininde sergileyecek onlarca global ödülü olan besteciyi biraz yakından tanıyalım. Nasıl Harry Potter'ın klasikleşen film müziği, Karayip Korsanları'nın seyirciyi oturduğu yerden kaldıran jeneriği filmlerle bu denli özdeşleşmişse; bir müzikal olan La La Land'in de bunu başardığını söylemek yanlış olmaz. Bu benzersiz soundtrack albümünün mimarı Justin Hurwitz'in, filmin yıllar geçse de eskimeyecek bir klasik olarak anılacak olmasında katkısı çok büyük. La La Land'e de, Whiplash'e de büyük başarılar kazandıran Damien Chazelle'in eşsiz sinematografisi elbette. Bu iki başarılı yapıtın sinematografik akışına film müziklerinin de etkisinin oldukça büyük olduğu aşikar. Birbirlerini üniversiteden tanıyan bu iki dost, iş birilklerinin ilk ürününü resmi olarak Whiplash ile vermiş olsalar da, ilk önce La La Land üzerinde çalışmaya başlamışlar. Tam 6 senede vizyona girmeye hazır olan filmin 89. Oscar Akademi Ödül Töreni'nde 14 adaylıktan 6'sını kazanmasıyla, filmin başrolleri Emma Stone ve Ryan Gosling ile birlikte parlayan bir diğer isim de Justin Hurwitz olmuştu. La La Land'in müzikal bir yapım olması elbette müziğini icra eden kadar tasarlayanı da parlatacaktı. 89. Akademi Ödülleri'nden, 60. Grammy Müzik Ödülleri'ne ve BAFTA'ya kadar tüm ödülleri toplayan bestecinin güncel olarak Spotify'da 3.8 milyon dinleyicisi bulunuyor. Filmin detaylı incelemesi için bu yazımıza göz atabilirsiniz! Genel olarak filmin işleyişine paralel besteler yapan ve senaryoyla müziği, karakterlerin duygu değişimiyle orkestranın gücünü başarıyla dengeleyen Hurwitz, filmin en çok dinlenen, popüler olan ve başkarakterlerin seslendirdiği City of Stars şarkısı hakkında ise şunlar söylüyor: Ryan ve Emma, City of Stars'ı canlı olarak seslendirdiler. Bu onların ilk -sizin duyduğunuz- düetiydi. Kayıt yaparken gülme krizleri ve diğer türden nüanslar yaşandı. Küçük detayları ve stüdyoda aylar önce kaydedilen vokallerin sette dudak senkronizasyonuyla çalınmasında elde edilemeyen şeyleri duyabiliyorsunuz. Bestecinin de yönetmenin de filmde en önem verdiği unsurlardan birisi doğallık olmuş. City of Stars parçasında de Emma Stone'un minik kıkırtılarını duyuyoruz."} {"url": "https://www.soylentidergi.com/lady-godiva-bir-baskaldiri-hikayesi-ve-sanatta-yansimalari", "text": "Kimileri tarafından bir başkaldırı hikayesi olarak nitelendirilen Lady Godiva efsanesi, Midlands'tan Londra'ya kadar sadece ülkesinin sınırlarını değil, neredeyse bin yıllık kültürün bir parçası olan zamanın sınırlarını da aşmayı başarmıştı. Peki, bunu sağlayan neydi? Godiva efsanesini detaylandırarak, gerçekliğini irdeleyerek ve sanattaki yansımalarından da söz ederek bu soruya yanıt arayacağız. Godiva, eski İngilizce Godgyfu veya Godgifu'nun Latince şeklidir. Kelime, Tanrının armağanı veya iyi armağan anlamına gelir. Lady Godiva, hayatı erken İngiliz tarihinin en çalkantılı dönemlerinden birini kapsayan 11. yüzyılda yaşamış bir Anglo-Sakson aristokratıydı. Çağdaş yazarlar, İngiltere'nin en güçlü aristokratlarından biri olan Earl Leofric'in eşi rolü dışında Godiva'dan pek bahsetmezler; ancak geniş mülkleri ve başlı başına zengin bir toprak sahibi olan Godiva, Coventry'deki St Mary Benedictine Manastırı dahil olmak üzere birçok dini evin hamisiydi. Manastırlara verdiği hediyelerden çıkarım yapılabileceği üzere kendisi dindar ve kiliseye karşı cömert bir kadın olarak görülürdü. Godiva hakkında çeşitli bilgiler, dini vakıfların yıllıklarında veya anlaşmalarında eşinden bahsedilirken ve Domesday Book olarak bilinen Fetih sonrası derlemelerde bulunabilir. Bununla birlikte bu tarihsel meşruiyete rağmen Godiva'nın Coventry'deki ünlü yolculuğuna şüpheyle bakılır. Hikaye, ilk olarak St Albans Manastırı'nda iki keşiş tarafından Latince olarak kaydedildi. Bu keşişlerin hikayeyi başkente giden gezginlerden duyduğu varsayıldı. Lady Godiva efsanesinin en eski versiyonu, St Albans Manastırı'nda bir keşiş olan Wendoverlı Roger'ın vakayinamelerinde yer alır. Roger'ın ne zaman doğduğu bilinmemekle birlikte Coventry'deki sözde olaylardan yaklaşık iki yüzyıl sonra 1236'da öldüğü biliniyor. Wendoverlı Roger'ın en iyi bilinen vakayinamesi Flores Historiarum'da olay versiyonu kabaca şu çizgide ilerler: On birinci yüzyılda, Coventry sokaklarında bir pazar günü Lady Godiva'nın tamamen çıplak olarak bir ata bindiği söylenir. İngiliz tarihinin en ünlü hikayelerinden biri olan efsaneye göre Kont Earl Leofric, Coventry vatandaşları da dahil olmak üzere tebaasına ağır vergiler getirdi. Sıcak kalpli ve merhametli genç soylu bir kadın olan Godiva, ona kasabayı söz konusu kölelikten kurtarması için yalvardı. Kont, ricalarını reddetti ve konuyla alakalı bir kez daha konuşmasını yasakladı ancak sonunda bu isteği Godiva'nın Coventry sokaklarında çıplak gezmesi şartıyla kabul etti. Lady Godiva, vatandaşlarla konuşmak için kasabaya gitti. Kasabanın içinden geçerken herkese pencerelerini kilitlemelerini ve ona bakmamalarını söyledi. Kasaba halkı, böylesine saygıdeğer bir kadının içinde bulundukları kötü durum için bu kadar uç noktalara gitmesi karşısında duygulandılar ve gurur duydular. Tarihsel bağlam içerisinde düşünüldüğünde dönemine göre sergilediği fedakarlığı uç olarak değerlendirmek mümkündür. Kontes, uzun saçlarını bağlarından kurtararak etrafına düşürdü ve iki askerle birlikte atına bindi. Saçları o kadar uzundu ki neredeyse tüm vücudunu örtüyordu. Sadece bacaklarının ve gözlerinin görünür kalmasına izin verdi. Pazar yerinden geçti ve muzaffer bir şekilde Kont'a döndükten sonra adağını yerine getirmesini istedi. Earl Leofric sözüne sadık kaldı ve Coventry kasabasını ağır vergi yükünden kurtardı. Daha sonra 14. yüzyıl devlet tarihçileri hikayeye ayrıntılar eklemeye başladılar. Örneğin Ranulf Higden (ö. 1364) yolculuğun sabah gerçekleştiğini ve Godiva'nın arzusunun şehri at geçiş ücreti hariç tüm vergilerden kurtarmak olduğunu belirtmiştir. Efsaneye dahil olan Peeping Tom karakterine ilk referans, R. Grafton'ın 1569 Chronicle isimli eserinde geçer. Grafton, Godiva'nın yolculuğuna çıkmadan önce sivil yetkilileri çağırdığını ve planını açıkladığını söyler. Sivil yetkililer yardım etmek için ellerinden geleni yaptılar çünkü bunu yapmak aynı zamanda kendi çıkarları için kullanılabilecek bir durumdu. Yetkililer tüm vatandaşlara içeride kalmalarını, pencerelerini kapatmalarını ve gözlerini kaçırmalarını emretti. Ardından Godiva, yanında hizmet eden bir kadınla sokaklardan geçti. Tek başına bir vatandaş tabuyu yıktı ve Godiva'ya geçerken baktı. Daha sonra yazarlar Grafton'un bu hikayesini biraz daha süsledi ve Peeping Tom versiyonu olayların resmi bir açıklaması haline geldi. Lady Godiva'nın hikayesinde her yeni bir anlatım, olaya daha fazla ayrıntı eklenmesine neden oldu. 17. yüzyıldan kalma bir el yazması, yolculuk sırasında birisinin bir pencereyi indirdiğini, Godiva'nın atının kişnemesine neden olduğunu ve bu nedenle atlar üzerindeki verginin Leofric tarafından kaldırılmadığını ileri sürdü. Daha sonra Godiva'yı gözetleyen adamın cüretinden dolayı idam edildiği, bir diğerinde ise öfkeli vatandaşlar tarafından gözlerinin oyulduğu da bir başka iddia. Efsanenin, özellikle de yolculuğun sıklıkla tasvir edildiği şekilde gerçeğe dayanmadığı düşünülüyor. İlk olarak bilinmesi gereken şey, Coventry'nin o dönemde büyük bir yerleşim yeri hatta bir kasaba olmadığıdır. Bu nedenle içinden geçmek ve gezmek için bir pazar yeri bulunması pek de mümkün değildi. Coventry ancak ilk vakayinamelerin yani devlet tarihçilerinin ortaya çıktığı 13. yüzyılda pazar tüzüğü olabilecek bir kasabaydı. Muhtemelen nüfusu 500'den azdı ve bir köyden fazlası değildi. Yani eğer Godiva gerçekten Coventry sokaklarında at sürmüş olsaydı bu kısa bir yolculuk olurdu. Oldukça ilgi çekici bir teori ise manastırın keşişi Wendoverlı Roger'ın Coventry'deki tanıdıklarının anlattığı bir hikayeyi yanlış yorumladığıdır. Lady Godiva'nın çıplaklığı, onun cömertliğini gösteren bir anıdan biraz daha fazlası olabilir çünkü ona St Mary Manastırı'na bağış yaptığı zaman dünyevi mülklerinden kendini soyduğu söyleniyordu. Bu durumda onun 'çıplaklığı', cömert armağanlarının simgesidir. Aynı zamanda Coventry'nin adı genellikle Conventrensis olarak kaydedildiğinden kolayca manastır ile karıştırılabilirdi. Godiva'nın manastıra karşı cömertliğinde sembolik olarak kendini soyduğunu duyan vakanüvis bir keşişin güncel olarak bilinen versiyonu yaratmak için yanlışlıkla boşlukları doldurduğuna inanmak zor değil. Bir başka teori ise bizi Godiva'nın ata çıplak binmesinin altında yatan çok farklı bir anlama götürüyor. Buradaki çıplaklık, böylesine rütbeli bir kadının kürklü cüppeler veya mücevherler gibi her zamanki incelikleri olmadan halkın önüne çıkmasını simgeliyor olabilir. Bu şekilde sıradan bir kadın için halka açık görünmek oldukça dikkat çekici ve kayda değer bir şey olurdu. Görevinin altında giyinmek gerçekten de eşine karşı önemli bir protesto olarak görülebilirdi ve Godiva'nın köylülüğe duyduğu sempatiyi gösterirdi. Bununla birlikte soylu bir kadının herhangi bir nedenle kendi mevkisinin altında giyinmesi pek olası görünmeyebilir. Bu ısrarlı yanlış beyanın nedeni basittir ancak hikayenin ortaya çıkışına etkileri bakımından derindir. Kadın otoritesi ve mülkiyet hakkı kavramı Sakson toplumunda yaygındı ancak bu yalnızca Leofric'in vergi koyma yetkisine sahip olduğunu varsayan erken Norman tarihçileri için yabancı bir kavram olurdu. Anglo-Sakson kadını -aslında İngiltere'deki tüm kadınlar- en eski yeniden anlatım zamanında bile 1066 felaketinden önce sahip oldukları geniş mülkiyet haklarını kaybetmişti. O nedenle tarihçiler bu efsaneyi Norman hukuku ve ahlakları perspektifinden yazdılar. Godiva hikayesinin, Gloucestershire'daki St Briavels ve Oxfordshire'daki Otmoor da dahil olmak üzere diğer İngiliz yerleri hakkında anlatılan benzer hikayelerin sadece bir versiyonu olması da kuvvetle muhtemel görünüyor. Hikaye ayrıca çıplak bir tanrıça figürü içeren çok daha eski pagan mitleriyle benzerlikler taşımaktadır. Bir alayı süren çıplak kadın fikri, doğurganlık tanrıçasını çağıran birkaç erken dönem ayininde de görülen ortak bir unsurdur. Etkinliğin en eski sanatsal izlenimi, Coventry'deki Holy Trinity Kilisesi'ndeki 14. yüzyıldan kalma bir vitray pencerede sergilendi. Pencere orijinal olarak Sana olan sevgim için Luriche Coventre'yi ücretsiz yapıyorum. yazıtını taşıyordu. Ne yazık ki pencere 1775'te kaldırıldı ve kilisede sadece birkaç parça kaldı. İlginç bir şekilde Reform'un ardından açıkça Katolik tasvirleri yasaklandığında Godiva'nın görüntüleri Coventry'de çoğaldı. Godiva'nın çıplak yolculuğunun hikayesi sonraki yazarların ve sanatçıların dikkatini çekti. Hikaye birçok kez boyanmıştır ve John Collier, Edwin Landseer ve Alfred Woolmer'ın çalışmaları da dahil olmak üzere en önemli tabloların çoğu Coventry'deki Herbert Müzesi'nde sergilenmektedir. Kraliyet Akademisi Okullarında eğitim gören Marshall Claxton'ın bu yağlı boya tablosu, Lady Godiva'yı Coventry sokaklarında dolaşmak için atına binmek üzereyken tasvir eder. Özellikle hayvan resimleriyle ünlü Edwin Landseer, erken Victoria döneminin en başarılı ressamlarından biriydi ve Kraliçe Victoria'nın beğendiği sanatçılardandı. Landseer'in, sanatçı Claxton'ın Godiva tablosunu görmüş olabileceği tahmin edilir çünkü bu eserde birçok benzerlik vardır. Landseer'nın eseri Godiva'nın muhtemelen yolculuğuna başlamadan önce dua ettiğini gösteren dindar bir sahnedir. 1892'de Edmund Blair Leighton, resmini Tennyson'ın Godiva isimli şiirine dayandırdı. Leighton, Godiva efsanesini resmeden diğer birçok sanatçının aksine resminde karakterlere otantik Sakson kıyafetleri giydirdi ve onları inandırıcı görünen bir ortama yerleştirdi. Tabloda tamamen beyaz bir elbiseyle kaplıydı ve saflığı çağrıştırdığı öne sürüldü. Ön Raffaeloculuk tarzında çalışan İngiliz sanatçı John Collier 1897 tarihli tablosunda Lady Godiva'nın İngiltere'nin Coventry kentindeki ünlü yolculuğunu onu uzun saçlarıyla kırmızı bir bezle kaplı beyaz bir atın üzerine boyayarak tasvir eder. Tablo, Coventry'nin Herbert Sanat Galerisi ve Müzesi'nde sergilenmektedir. Bugün bile, olaylardan neredeyse bin yıl sonra Lady Godiva'nın hikayesi Coventry'de yaşıyor. Coventry'yi ziyaret ederseniz 1949'da Sir Williain Reid Dick tarafından Broadgate'te atına monte edilmiş bir Godiva görüntüsüne kuşkusuz denk gelirsiniz. Savaş zamanı bombalamalarından sonra Coventry'nin yenilenmesini simgeleyen ve bir moral güçlendirici olarak inşa edilen heykel, Earl Caddesi'ndeki belediye ofisleri olan Council House'un ön cephesini süslüyor. Daha da ünlüsü, heykelin ilerisindeki hem Lady Godiva'yı atında hem de Peeping Tom'u tasvir eden saattir. Başlangıçta birçoğunun kaba bulduğu ve hoş karşılamadığı saat zamanla turistler arasında oldukça popüler olmuştur. Saat vurduğunda sağ kapısı açılır ve Lady Godiva sol kapıdan çıkmadan önce atının üzerinde çıplak olarak saatin önünden geçer. Bu arada ise yukarıdaki pencere açılır ve Peeping Tom'un yüzünü ortaya çıkarır. Godiva efsanesi, Brüksel'de kurulan ve şu an dünya çapında 450'den fazla mağazası olan Godiva Chocolatier adına, Coventry'nin çok ötesine yayıldı. Edebiyatta Alfred Lord Tennyson'ın Godiva isimli şiiri (1842), DH Lawrence'ın romanı Aşık Kadınlar (1916), Curzio Malaparte'ın romanı Kaputt (1944), Dorothy Dunnett'in romanı Ahiret Kralı (1982); Sylvia Plath'ın şiiri Ariel (1965), İsmet Özel'in şiiri Amentü (1974), Charles Bukowski'nin şiiri No Lady Godiva (1964) ve pek çok örnek Lady Godiva'ya atıflar içerir. Godiva, müzikte de 1970 ve 80'ler grubu Queen'in en popüler şarkılarından biri olan Don't Stop Me Nowdaki bir repliğe ilham kaynağı oldu: Ben bir yarış arabasıyım, Lady Godiva gibi geçiyorum. Godiva'nın müzikteki etkilerine benzer örnekler; Dr. Hook & The Medicine Show, Hey, Lady Godiva, Toots & the Maytals, 1970 yılında Monkey Man albümünde yer alan Peeping Tom şarkısı, D'Angelo'nun 2000 albümü Voodoo'dan Left & Right, Amaranthe'nin HELIX albümündeki Breakthrough Starshot adlı şarkısında geçen Sen Lady Godiva gibi bir ruhsun dizesi olarak sıralanabilir. Godiva, daha sonrasında yurttaşların sahip olduğu özgürlüğün de önemli bir simgesi haline geldi ve Coventry 1678'den itibaren düzenli olarak Godiva Törenleri düzenledi. Bu törenler sırasında belediye başkanı ve şehir meclisi üyeleri de dahil olmak üzere birçok mevki sahibi, Godiva'nın ünlü yolculuğunda aldığı hayali rotayı takip ederek sokaklarda ilerledi. 1900 yılında sona erse de hala taç giyme törenleri veya 1951 Britanya Festivali gibi özel gün kutlamalarında Godiva alaylarının düzenlendiğini görmek mümkün. Ross, D. Lady Godiva's Ride, Fact & Fiction. Erişim tarihi: 21/06/2022 britainexpress. com/History/bio/lady-godiva. htm. Randolph, O. The Truth About Lady Godiva. Erişim tarihi: 21/06/2022 octavia. net/the-truth-about-lady-godiva/."} {"url": "https://www.soylentidergi.com/legally-blonde-feminist-bir-kahraman", "text": "Legally Blonde, 2001'de vizyona girdiği gibi bir klasik haline geldi ve bizi feminist bir kahraman olan Elle Woods ile tanıştırdı. Hukuk öğrencisi olmaya karar veren Elle Woods'a ise Reese Witherspoon hayat veriyor. Uzun yıllardır süregelen aptal sarışın tiplemesi bu film ile eleştiriliyor. Güçlü kadın algısı izleyicilerde Matrix'ten Trinity, Terminator filmlerinden Sarah Connor veya Tomb Raider serisinden Lara Croft gibi karakterlerle sınırlı kalıyor. Fakat Elle, işleri burada değiştiriyor. Legally Blonde filmleriyle Elle, bize pek çok şey öğretiyor. İstediğini yapmak için olduğun kişiden vazgeçmen gerekmediğini, seni sen yapan şeylerden utanmamak gerektiğini Elle izleyiciye film boyunca kanıtlamayı başarıyor. Legally Blonde ise bize feminist bir kahraman hediye etmiş oluyor. Eski erkek arkadaşından yeni okulundaki kızlara kadar herkes Elle'i aptal sarışın olarak damgalar. Filmin başında seyirci üzerinde yaratılmak istenen algı da budur zaten. Süs köpeğiyle, her daim fönlü saçlarıyla ve tepeden tırnağa pembeler içinde oluşuyla Elle, basmakalıp bir karakter gibi görünüyor. Hakkındaki tekdüze düşüncelere ve etrafındakilerin inanç eksikliğine rağmen, Harvard'da kendine bir yer ediniyor, çok çalışıyor ve bir cinayet davasını kazanarak okuldaki en iyi hukuk öğrencisi olmayı başarıyor. Başkalarının kendisi hakkındaki görüşlerinin onun başarıya ulaşmasını engellemesine izin vermeyi reddediyor. Hatta, herkesin onu küçümsemesinin, Elle'i daha iyisini yapmaya teşvik ettiğine film boyunca tanıklık ediyoruz. Elle'in annesi bile içinde bulunduğu koşulları hukuk fakültesine giderek bir kenara atmasını istemiyor ancak film boyunca Elle, ikisi arasında seçim yapmak zorunda olmadığını kanıtlıyor. Ayrıca, aşk ve kariyer arasında seçim yapması gerekmediğini de gösteriyor. Olduğu kişi için onu takdir etmeyen bir adamla yetinmemesinin doğru olduğunu da öğreniyor. Yaşadığımız toplumun kadınlar üzerinde daima bir fikri vardır. Kadınları olabilecek en ağır şekilde eleştirmek bir yana, nasıl göründükleri ve neyi sevdikleri üzerinden kadınların gerçek birer insan oldukları daima unutulur ve kadınlar devamlı kalıplara sokulur. Sonuç olarak medyada, kadınların tekdüze olduğu algısı yaratılır. Bu algı sayesinde kadınlar birer tiplemeye dönüştürülür. İşin en kötü yanı, genç yaşlardan itibaren kadınlara, bu zehirli zihniyetin normal olduğu düşüncesinin yerleştirilmesi ve kadınların birbirine düşürülmesidir. Kadınların kendi başlarına birer birey olmalarının unutulmasının yanı sıra, medyada kadının düşmanı kadındır algısı yaratılmaya çalışılır. Fakat Elle, bu algıyı yıkmaya hazır bir şekilde karşımıza çıkıyor. Elle Woods, vaktini diğer kadınlarla geçirmekten oldukça zevk alıyor. Filmin başında eski erkek arkadaşının yeni sevgilisiyle rekabet hissetse de filmin sonunda, mezuniyetlerinde en yakın arkadaş olduklarını görürüz. Elle ve Vivian arasındaki rekabet tüm film boyunca sürdürülebilirdi. Bunun yerine Legally Blonde, Vivian karakterinin Elle ile birlikte gelişmesine izin veriyor. Bu durum ise, medyada kadınların daimi rekabet halinde olması gerektiği dayatmasında sıklıkla gördüğümüz tek boyutlu klişeler göz önüne alındığında inanılmaz derecede önem arz eder. Ancak Elle ve Vivian ilişkisi bunun tek örneği değil. Film boyunca Elle, kadınların egemen olduğu alanlarda mutludur. Elle hukuk fakültesine gitmeye karar verdiğinde, tüm kız öğrenci yurdu bir araya girerek Elle'in sınavlarına çalışmasına ve video kompozisyonunu hazırlamasına yardımcı olur. Elle Cambridge'e vardığında, bir kez daha teselliyi, kadınların yabancı olsalar bile birbirleriyle ilgilenip tavsiye verdikleri bir manikür salonunda arar. Tırnak teknisyeni Paulette ile Elle birbirlerinde destek bulan iki arkadaş olurlar. Elle, davası üzerinde çalışmayı bırakıp Harvard'dan tamamen ayrılmak istediğinde, katı fakat bilge profesörü Stromwell, Elle'in arkasını kollar ve ihtiyaç duyduğu desteği verir. Elle Woods, görünüşü ve ilgi alanlarına yüzünden hafife alınır. Erkek arkadaşı onu yeterince ciddi olmamakla itham eder ve Senatör olacaksam Jackie ile evlenmem lazım, Marilyn ile değil. diyerek ondan ayrılır. Ailesi bile onun hukuk fakültesine giremeyeceğini düşünür. Bakımlı olmayı seviyor, yatırımını kıyafetlere yapıyor olabilir fakat bu Elle karakterinden hiçbir şey azaltmıyor, tıpkı gerçek hayatta olduğu gibi. Geleneksel feminenlik algısını benimsemek bir zayıflık göstergesi değildir. Manikür yaptırıp hukuk üzerine konuşmak olağandır. Legally Blonde, kadın kahramanıyla alışverişe olan ilgisi veya pembe renge olan tutkusundan ötürü dalga geçmiyor. Bunun yerine, Elle'in moda bilgisinin boş bir arayış değil, siyaset bilimi hakkında bilgi sahibi olmak kadar kullanışlı olabileceğini gösteriyor. Tüm film boyunca Elle istediğini elde etmek için çalışır. Başlangıçta motivasyonu Warner'la birlikte olabilmek için olsa da filmdeki karakter gelişimiyle bunu sonunda kendisi için yapmaya başlar. Nasıl göründüğüyle ilgili çıkarımlar bir yana, Elle, diğer insanların kafasındaki tipleme olmayı reddediyor. Kaliforniyalı akranları, Harvard'da okumak yerine alışveriş yapmaya ve kız öğrenci yurduna devam etmesini söylediğinde başkalarının sözüne boyun eğmiyor, hukuk öğrencileri onu Harvard'a uygun görmediğinde görünüşünü veya neşeli tavrını değiştirmiyor. Ancak olgunlaşıyor. Hayatta romantik mutluluktan daha fazlası olduğunu, doyumun farklı türlerde de geldiğini öğreniyor. Kadın düşmanlığı ve cinsiyetçilikle savaşıyor, kendine inanmayı öğreniyor ve kim olduğunu öğreniyor. Pembeyi gerçekten seven, son derece zeki biri! Hiç şüphesiz, Elle Woods, güçlü bir karakterdir. Yeni ve zorlu şeyleri üstlenmeye olan bağlılığı ve kendi ayakları üstünde durmayı öğrenmesi, onu her yerdeki kadınlar için bir rol model yapıyor. - https://www. stylist. co. uk/life/legally-blonde-feminist-elle-woods-reese-witherspoon-girl-power/257033"} {"url": "https://www.soylentidergi.com/leilas-brothers-yoksulluga-direnmek", "text": "Saeed Roustayi'nin 75. Cannes Film Festivali'nden FIPRECI ödülü ile dönen fakat kendi ülkesinde yasaklanan filmi Leila's Brothers, yoksulluk içinde yaşayan Tahran'lı bir ailenin tek kızı olan Leila'nın, ataerkiye, ailesine ve yoksulluğa karşı verdiği umutsuz mücadeleyi ustalıkla anlatıyor. Taraneh Alidoosti'nin her bir duygusunu ilmek ilmek seyirciye yansıttığı Leila, ailedeki tek kadın olarak dört erkek kardeşini bir araya toplamayı başaran ve kimse kulak asmasa dahi mantıklı kararlar alabilen tek kişidir. Payman Maadi'nin canlandırdığı Manoucher, kendisini fakirlikten kurtarmak adına dolandırıcılığa bulaşmış erkek kardeş olarak karşımıza çıkıyor. Farhad Aslani'nin hayat verdiği Parviz ise, beş kardeşin içinde en tembel olan ve hayatta tuvalet temizleyiciliğinden öteye gidememiş bir adam. Mohammad Ali Mohammadi'nin canlandırdığı Farhad, fiziksel özellikleri ve babasının gölgesinin altında kalması ile ön plana çıkarken, Navid Mohammadzade'nin oynadığı Alireza ise Leila'nın bu trajik ailenin kurtuluşu umudu olarak gördüğü tek kişidir. Alireza, yozlaşmış patronlarının kendisine ödeme yapmaması nedeniyle fabrikadaki işini bıraktıktan sonra eve döndüğünde, Leila diğer kardeşleri ile birlikte bir iş kurması için onu zorlar. Ancak onu kendisine ne kadar yakın görürse görsün, karakterini yönlendirmek ve ikna etmek konusunda oldukça zorlanacaktır. Hikaye, ailenin babası olan Esmail'in ömrü boyunca kendisini aşağılayarak istismar eden yaşıtları ve büyükleri tarafından saygı görmek istemesi etrafında dönüyor. Bir kuzenin ölümünden sonra aile reisi olması için seçilince, Esmail yıllarca en altlarında olduğu aile hiyerarşisinin zirvesine çıkmak için bir şans yakalar. Fakat bunun için öncelikle ailenin gelenekleri gereği cömert bir miktarda ödeme yapması gerekmektedir. Esmail, ailesinin yaşadığı sefalet ve yoksulluğu bir an olsun düşünmeden, onu yıllarca aşağılayan bu insanların sömürüsünü kabul eder. Onun için çocuklarının bir iş kurması, ailelerini geçindirmesi değil, kendisine 70'inden sonra gösterilecek olan saygı önemlidir. Leila ise bu geleneklerin tamamen bir saçmalıktan ibaret olduğunu defalarca dile getirerek, babasını parayı bencil bir şekilde aile reisi olmak için değil, çocuklarının ortak bir iş kurabilmesi için depozito olarak kullanması gerektiği konusunda ısrar ediyor. Kırk yaşındaki Leila, anne ve babasına bakmak için iş bulma bürosunda oldukça zor bir işte çalıştığı yetmezmiş gibi, evin tüm sorumluluğunu da kendi üstlenmek zorunda. İş, yemek, temizlik, çocuklar, işsiz olmanın bir alışkanlık haline geldiği tembel kardeşleri için bir gelecek planı kurmak... bunların hepsini sırtını yaslayabileceği kimsesi olmadan tek başına yapmaya çalışıyor. Kardeşleri için bir gelecek planı kurmaya çalışırken, aynı zamanda kendi geleceği içinde kaygıları olduğunu görüyoruz. Erkek egemen bir toplumda yaşayan bu ailede, aslında liderlik rolünü üstlenen kişi Leila. Tek başına bir ahlaki pusula niteliği taşıyan bu karakter, hiçbir zaman tamamen sempatik bir kişi olarak karşımıza çıkmıyor. Roustayi, hiçbir karakterin tamamen beyaz veya tamamen siyah olmasına izin vermemiş, herkesin içinde taşıdığı sırları ve insanlığı var. Bunlar otaya döküldükçe, seyirci her bir karaktere empati yapmakta güçlük çekmiyor. Leila, Ali Reza'yı üç erkek kardeşi ile alışveriş merkezindeki dükkanı almaya ikna etmekte başarılı olur, fakat banka kredisini almak için para bulmaları gerekmektedir. Bu para hali hazırda babalarında varken, Esmail bu parayı ailenin reisi olmak için harcamayı kafaya koymuştur. Babasının, kardeşlerine dürüst bir iş kurmak için harcaması gereken parayı kendi egosunu tatmin etmek için heba edeceği fikri Leila'yı çileden çıkartır. Leila'nın babasına ve kaderlerine razı gelen kardeşlerine karşı duyduğu öfke, onlar kendilerini kurtarsın diye durmadan çabalamasının yorgunluğu, filmin duygusal enerjisini oluşturuyor. Düğün sahnesine kadar bu duygular artarak doruk noktasına tırmanıyor. Alidoosti'nin düğünden sonra babasıyla hesaplaştığı sahne, bu harika oyuncu kadrosu içindeki en güçlü performans. Bir mağaza açmak, soyut olarak yeterince sağlam bir plan gibi görünse de, iki buçuk saat boyunca bize çeşitli yönleri ile gösterilen bu olgunlaşmamış ve her yönleri ile sorumsuz dört erkek kardeşin işi batıracağını düşünüyoruz. Bu erkeklerden herhangi biri bir iş kurup onu yürütmek hakkında ne biliyor? Ekranda göründükleri sürede tek yaptıkları şey tartışıp, şikayet etmek. Bu yüzden Leila gibi birinin onlara emirler vermesine, onları organize etmesine, onları ortak bir fikirde toplamasına muhtaçlar. Yönetmen Saeed Roustayi bize, yaklaşık üç saat süren etkileyici bir aile destanı sunuyor. Bu destan sadece ebeveynler, çocuklar ve kardeşler arasındaki karmaşık ilişkileri değil, aynı zamanda Orta Doğu ülkesinde kadının toplumdaki rolünü, güç ve saygıyı simgeleyen soylu unvanlara duyulan takıntıyı da araştırıyor. Leila'nın bakış açısından gözlemlenen patriyarka gücü ve gerçek ihtişamın anlamı alegorik olarak temsil ediliyor. Filmin temelinde ebeveynlerin hatalarının ve günahlarının çocuklara miras kaldığını, fakat bizi istediğimiz refaha ulaşmaktan uzak tutan görünmez zincirleri kırmanın mümkün olabileceği fikri var. Film, stres anında içilen bir sigaranın son birkaç nefesinin aciliyetiyle sona yaklaşırken, filmin açılışından bu yana ilk kez dört küçük torunu, gelecek nesli görürüz. Balonları şişirip, doğum günü partisine hazırlanıyorlar. Film, sonunu bir nokta yerine noktalı virgülle kapatırken, şimdilik şanssız görünen bu ailenin gelecek nesline ne olabileceğine dair hiçbir tahminde bulunmuyor. Leila's Brothers, çok sayıda sürprizle son saniyeye kadar dikkatimizi çekmeyi başarıyor ve izleyiciyi Asghar Farhadi'nin A Separation, A Hero ve The Salesman filmlerini sevenler için tanıdık gelecek bir dizi ahlaki ikileme ortak ediyor. Etkili bir şekilde dram ve komediyi bir araya getiren anlatı, keskin ve son derece önemli bir toplumsal eleştiri enerjisini de asla kaybetmiyor. Filme MUBI üzerinden ulaşabilirsiniz."} {"url": "https://www.soylentidergi.com/lola-marsh-indie-pop-muzigin-israilli-temsilcileri", "text": "Lola Marsh, indie-pop müziğin içerdiği huzuru şarkılarına uyarladıkları İsrailli bir gruptur. Vokalist Yael Shoshana Cohen ve multi-enstrümantalist Gil Landau'dan oluşan Lola Marsh, zekice yazılmış şarkı sözlerini derin ve sıcak armonilerle birleştiren müzikler üreterek bizi derinden etkilemeye devam ediyorlar. Grubun doğuşuna, Şubat 2011 tarihinde Gil'in doğum günü partisinde grup üyelerinin Landau'nun babasının eski gitarıyla şarkılar çalmaya başlaması sebebiyet vermiştir. Bununla birlikte Landau ve Shoshana grubu kurarken kısa bir süreliğine ilişkileri olmuştur ancak grup arkadaşı olarak kalmaya karar vermişlerdir. Landau ve Shoshana, gruba yeni üyeler katmadan önce 18 ay boyunca şarkılar yazıp seslendirmeye devam etmiştirler. Daha sonra gruba bas gitarist Mati Gilad, klavyeci ve gitarist Rami Osservaser ve baterist Dekel Dvir katılmasıyla üye sayısı 5 kişiye tamamlanmıştır. Üyelerin tamamlanmasının ardından kulüplerde Lola Marsh adıyla sahne almaya başlayan grup, önde gelen yerel indie plak şirketi Anova Music tarafından fark edilmiştir. Lola Marsh, Mart 2015 tarihinde ilk teklileri olan Sirens'in prömiyerini Nylon Magazine aracılığıyla yapmıştır. Şarkı, Amerikan TV programı olan Scream'de yer almasıyla dikkat çekmeyi başardı. Grubun ikinci teklisi olan You're Mine Mayıs 2015'te yayınlandı ve Spotify'da altı milyondan fazla kez dinlenme aldı. Kendilerine özgü farklı bir sese sahip olan Lola Marsh, Avrupa ve Kuzey Amerika'da dikkat çektikleri performanslarıyla hızlı bir yükselişe geçerek popüler olmanın ilk adımını atmış bulundular. Bu yükselişin ardından Mayıs 2016 tarihinde üçüncü teklileri olan She's a Rainbow yayınlandı. Mart 2017'de ise bir diğer single'ları olan Wishing Girl yayınlanarak şarkıya Gal Muggia'nın yönettiği bir video klip eşlik etti. Lola Marsh kazandıkları ünlerini, 2017 yazında ilk albümleri olan Remember Roses ile sürdürmeyi devam ettirdiler. Eksantrik olarak sıra dışı bir pop fonunda geçen, hüzün ve melankolinin çarpıcı bir şekilde birleşmesiyle oluşan şarkılarla dolu bir koleksiyondur Remember Roses. Albüm, rekor beğeni toplamasının yanı sıra, içinde barındırdığı teklilerle Spotify'ın en viral listelerinin zirvesine tırmanarak 40 milyondan fazla dinlenmeye ulaşmıştır. Grubun ikinci albümü olan Someday Tomorrow Maybe, 2020'nin başlarında piyasaya sürüldü. Bizi aşkın büyüsüne kapılmamızı sağlamaya çalışan albüm, Landau'nun Lola Marsh için romantik, nostaljik ve biraz hayalperest demeci vermesiyle hem albümün romantikliğine hem de grubun sahip olduğu atmosfere değinmiştir. The New York Times, grubu geriye dönük cazibeye dayanan, büyüleyici ve sinematik bir müzik yorumuyla Landau ile aynı fikre sahip olduğunu belirtmiştir. Someday Tomorrow Maybe yayınlanmasının ardından albümün ilk teklisi olan Echoes, Berlin Müzik Video Ödülleri'nde En İyi Şarkı ödülünü kazanmıştır. Yeni şarkılarını bizimle buluşturmaya devam eden Lola Marsh, Ekim 2022'de üçüncü albümleri olan Shot Shot Cherry'i yayınladılar. Albüm, grubun üretmiş olduğu şarkılarından farklı bir tarzla bizi karşılayarak kullandıkları autotune sayesinde yeni bir atmosfere bürünmüştür. Eğer ki kendinize bir iyilik yapmak istiyorsanız, eşsiz yeteneğe sahip 'ruh dolu' Lola Marsh'ın müziğini dinlemeyi ihmal etmeyin. Lola Marsh Bio. Lola Marsh. Web. lola marsh'ı she's a rainbow şarkısından tanıyordum, şimdi bu grup hakkında daha fazla şey öğrenmek ilgimi daha da arttırdı.:) seçtiğin şarkılarda çok etkileyiciydi ( hold on <3 ). Bu yazılarının devamını bekliyor olacağım. emeğine sağlık."} {"url": "https://www.soylentidergi.com/londra-tarihinde-buyuk-londra-yangini", "text": "Büyük Londra Yangını, 2 Eylül 1666 Pazar gününden 6 Eylül 1666 Perşembe gününe kadar Londra'nın merkezini saran Londra tarihinin en yıkıcı yangınıdır. Roma döneminden kalan şehir surları içindeki alanı yok ederek adını tarihe içler acısı bir şekilde kazıyan yangın on binlerce insanı evsiz bıraktı. Büyük Yangın'da Guildhall, eski St. Paul Katedrali dahil pek çok kilise, kraliyet borsası, gümrük binası ve şehir hapishaneleri gibi sivil altyapının kilit unsurları kaybedildi veya ciddi şekilde hasar gördü. Orta Çağ Londrası büyük ölçüde tahrip edildi ve Londra'nın sadece beşte biri ayakta kaldı. 17. yüzyılda Avrupa'nın en büyük şehirlerinden biri olan Londra'da keresteden yapılan binalar zift adı verilen yanıcı bir madde ile kaplanıyordu. Şehir, çoğunlukla çok dar sokaklar boyunca sıkıca bir araya getirilmiş ahşap binalardan oluşuyordu. Büyük Yangın'dan hemen önce Londra'da yaklaşık 350 bin kişi yaşıyordu. Hayvan sayısı da fazla olduğundan evlerin yanı sıra şehir; yanıcı samanlar, barakalar ve bahçelerle doluydu. Büyük Londra Yangını 2 Eylül 1666 Pazar günü Londra Köprüsü yakınlarındaki Pudding Lane'de Thomas Farynor'a ait bir fırıncı dükkanında başladı. O dönemde yangınlar oldukça yaygın olduğundan başlangıçta halkın çok azı endişeliydi. Ancak 1666'da Londra uzun ve sıcak bir yazdan sonra çok kuruydu. Haftalardır şehre yağmur yağmamıştı. 17. yüzyılda yangınla mücadele çok temeldi ve organize itfaiye yoktu. İyi inşa edilmemiş kentsel yayılmada, kuru hava ve doğudan gelen kuvvetli bir rüzgarın etkisiyle yangın Pudding Lane'den aşağı indi. Pudding Lane'in etrafındaki alan kereste, halat ve yağ gibi yanıcı maddeler içeren depolarla doluydu bu nedenle yangın hızla Thames Nehri'ne doğru ilerledi. Londralılar yerel askerlerin yardımıyla yangınla mücadele etmek zorunda kaldılar. Su kovaları ve ateş kancaları kullandılar ancak yangını kontrol altına alma çabaları başarısız oldu. Yangın devam ederken evlerini boşaltmak zorunda kalan insanlar, taşıyamadıkları değerli eşyaları gömmek veya saklamak başta olmak üzere pek çok girişimde bulundular. Yangınla savaşmak yerine şehri terk etmeye yoğunlaşan Londra halkı, tekneyle kaçmak için Thames Nehri'ne döküldü. Yangının birçok ilginç detayı yangını gözlemleyen ve Kraliyet Donanması'nda katip olan Samuel Pepys'in günlüğünde verilmiştir. Pepys'in iyi korunmuş günlüğünde yer aldığı üzere dönemin kralı Kral II. Charles da itfaiyecilere katıldı. Pepys'in yangını durdurmanın en iyi yolu olarak gördüğü evleri kancalarla aşağı çekme önerisiyle yangın yolundaki tüm evler aşağı çekildi. Bu, direklerle yapıldı ancak ateş onları aşmıştı. 4 Eylül'e gelindiğinde Londra'nın yarısı alevler içindeydi. Pepys, ardından donanma amirali ile konuştu ve yangın yolundaki evleri havaya uçurmaları gerektiği konusunda anlaştı. Umdukları şey ise bunu yaparak yangının evden eve yayılmasını durduracak bir alan yaratmalarıydı. Donanma, talebi yerine getirdi ve yangın Londra Kulesi'ne ulaşmadan kontrol altına alındı. 6 Eylül'de ise tamamen söndürüldü. Ancak küçük yangınlar çıkmaya devam etti ve zemin yürüyemeyecek kadar sıcak kaldı. Fikirleri ve bilimsel keşifleri paylaşmak isteyen insanlardan oluşan yeni bir entelektüel grup, Londra'nın ahşap cepheli binaları, ara sokakları ve açık kanalizasyonları olan Orta Çağ yapısının artık çağın ideallerini yansıtmadığına inanıyorlardı. Yangından birkaç gün sonra, Christopher Wren, John Evelyn ve Robert Hooke tarafından kentin yeniden inşası için krala üç farklı plan sunuldu. Sokakları düzenlemeye yönelik planların hiçbiri kabul edilmedi ve sonuç olarak eski çizgiler büyük ölçüde korundu. Christopher Wren'in başyapıtı St. Paul Katedrali dahil olmak üzere çalışmaları Londra'yı bugün tanıdığımız şehre dönüştürdü. Aşağıdaki harita, Wren'in Londra'nın Büyük Yangını'ndan sonra şehri yeniden inşa etme planını göstermektedir. Yangın, şehir surları içindeki alanın yok ederek 13 bin evi sildi ve yaklaşık 80 bin kişiyi evsiz bıraktı. Guildhall, eski St. Paul Katedrali dahil pek çok kilise, şirketi salonları, kraliyet borsası, gümrük binası ve şehir hapishaneleri gibi sivil altyapının kilit unsurları kaybedildi veya ciddi şekilde hasar gördü. Londra'nın sadece beşte birinin ayakta kaldığı büyük yangında şaşırtıcı bir şekilde sadece altı kişi yaşamını yitirmişti. Yangın sonrası can kaybının yanı sıra finansal maliyetler de şaşırtıcıydı. Londra'nın yıllık gelirinin sadece 12 bin sterlin olduğu bir dönemde yangının maliyetinin 10 milyon sterlin olduğu tahmin ediliyordu. Yangına verilen yanıtta gerçekten çarpıcı olan şey, devletin oynadığı yapıcı rol ve yeniden inşa sürecinin hızıydı. 13 Eylül gibi erken bir tarihte Kral 2. Charles, tuğla veya taştan yeniden inşa etme hedefini belirledi. Ayrıntıları şehir ve kraliyet tarafından atanan komisyon üyelerine bırakılan sokak genişletme planları önerdi. İnşaat standartlarını belirleyen ilk Yeniden İnşa Yasası, 8 Şubat 1667'de kraliyet onayını aldı. Ancak tüm bunların yürürlüğe girmesi uzun sürdü. Londra'nın yeniden inşası otuz yılı aşkın bir sürede tamamlandı. Mart 1672'de şehrin küllerinden büyük ölçüde kurtulduğu belirtildi. Günümüzde, yangının başladığı ilk yere 1671 ile 1677 yılları arasında inşa edilen Büyük Londra Yangını Anıtı 202 metrelik uzunluğuyla damgasını vuruyor."} {"url": "https://www.soylentidergi.com/margaret-atwoodun-penelopesinde-feminizm", "text": "Margaret Atwood'un kaleme aldığı Penelope, Odysseia Destanı'nın modern anlatımıdır ve 2005'te yayımlanmıştır. Penelope'nin doğumundan başlayarak hayatını anlattığı bu kitap, birçok açıdan feminist izler taşımaktadır. Anlatının Penelope ve bazı bölümlerde de asılan on iki hizmetçi tarafından yapılması, destanlardaki erkek anlatımı anlayışını yıkmıştır. Kadının nesneleştirilmesi ve susturulması, kadın hizmetkarların köleleştirilmesi, erkek kahramanların övülmesi gibi durumlar ters yüz edilmiştir. (Özen & Çeşmeci, 27.) Penelope, Homeros'un Odysseia destanında, Odisseus'un sadık ve sabırlı karısı olan ve çok göze batmayan bir karakter olarak anlatılmıştır; Atwood, bize bu romanında Penelope'yi çok farklı bir pencereden gösterir. Romanda, Penelope birçok farklı açıdan ele alınır. Bazı açılardan Homeros'un destanıyla uyuşsa da, bazı açılardan Homeros'un destanından çok farklıdır. Atwood'un bu stratejiyi kullanmaktaki amacının cinsiyet rollerini sarsmak ve eleştirmek olduğu romanda açıkça görülmektedir. Yazılan her kelimede kadının ötekileştirilmesine, ezilmesine ve dışlanmasına tanık olunan Penelope'de, kadının sadece erkek tarafından değil hemcinsi tarafından da haksızlığa ve zorbalığa uğradığı görülmektedir. Odisseus'un annesi Antikleia ve eski bakıcısı Eurykleia tarafından Penelope'nin doğru bir eş olup olmadığı ve anneliği her zaman eleştirilmektedir. Seni tombullaştırmamız gerek, demişti, o zaman Odysseus'a sevimli kocaman bir oğul verebilirsin! Senin görevin bu, diğer bütün işleri bana bırak. Ondan başka konuşacak kimsem olmadığından -Odysseus'un dışında elbet- her defasında dediğine peki derdim. Ataerkil toplumlarda, kadının en önemli işinin çocuk yapmak olduğu fikri aşılanır. Burada da Penelope'ye en önemli görevinin Odysseus'a erkek çocuk vermek olduğu Eurykleia tarafından tekrar edilir. Helena hep dikkat çeken ve herkes tarafından istenilendir. Böylece, Penelope ona kin beslemeye başlar. Belki de Penelope, herkesin zeka yerine fiziksel güzelliğe önem verdiği ataerkil toplumda, ondan nefret ederek kısmen haklıdır. (Haneş,13.) Penelope, Odysseus'un hep Helena'yı arzuladığını ve onun için ikinci tercih olduğunu düşünür. Margaret Atwood, Penelope'nin ve on iki hizmetçinin anlatısıyla kaleme aldığı bu romanla, destanlardaki erkek anlatım üstünlüğünü alt üst etmiştir. Odysseia Destanı'nın modern anlatımıyla bizlere farklı bir pencere sunan Atwood, destanlardaki erkek kahramanın acımasızlığını ve cinsiyet eşitsizliğini de gözler önüne sermiştir. Atwood, Margaret, Penelope, Çev. Dilek Şendil, Alfa Yayınları, İstanbul, 2017. Haneş, Ioana-Gianina. Margaret Atwood: The Penelopiad Rewriting in Postmodern Feminine Literature. Journal of Humanistic & Social Studies. 2019, Vol. 10 Issue 2, p9-20. Özen, Özlem & Sevilay Yavuz Çeşmeci. MARGARET ATWOOD'UN PENELOPE ROMANINDA MİT-YIKIMI VE DİŞİL DİL. Trakya Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Dergisi, Cilt: 10, Sayı: 20, Temmuz 2020, s. 23-43."} {"url": "https://www.soylentidergi.com/marquis-de-sade-askin-suclari-kitap-incelemesi", "text": "Kendi döneminin cüretkar kalemlerinden biri olan Marquis de Sade tarafından yazılan Aşkın Suçları isimli eser, tutkularını takip eden kahramanların başına gelenleri konu edinir. Erdem, kader ve hırs temaları etrafında gelişen üç hikayenin oluşturduğu bu eser, tabuları yıkan senaryoları ile çokça eleştiri almış ve bundan dolayı da edebiyat tarihinde kendine özgü bir yer edinmiştir. Marquis de Sade, 1740 yılında Fransız aristokrat bir ailede dünyaya gelir. 10 yaşına kadar Katolik başrahip olan amcasının yanında eğitim gören Sade daha sonraları askeri eğitim alarak 7 Yıl Savaşı'nda görev alır. Savaş sonrası Sade'ın hayatı farklı bir yön almaya başlar. Tüm arzularını tatmin etmeyen yönelen Sade, yalnızca yaşantısıyla değil yazılarıyla da dönemi için oldukça cüretkar sayılabilecek fikirlerini ortaya koyar. Kadınlara karşı sergilediği tutumu nedeniyle toplamda 29 yıllık bir hapis hayatı yaşar. Çoğu kitabını bu hapishane döneminde yazan Sade, yazdıklarıyla psikolojideki Sadizmin isim babası olmuştur ve yazarlık hayatı, eleştirmenler tarafından ahlaksızlığı meşrulaştırmasıyla anılmıştır. Son kitaplarında bu eleştirilere bazı yanıtlar veren Sade, amacının ahlaksızlıkları göz önüne sererek erdemi yüceltmek olduğunu savunmuştur. Hayatının son 13 yılını Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesinde, sağlıklı olduğunu ispat edemeden tüketmiştir. Türk Edebiyatı'nın en büyük şairlerinden biri olan Cemal Süreya tarafından çevrilen Aşkın Suçları, Marquis de Sade'ın edebiyatımıza kazandırılan ilk kitabıdır. Nietzsche, Puşkin, Dostoyevski ve Kafka gibi pek çok büyük yazarın başucu kitabı olan bu eser, üç adet hikayeden oluşur. Bu üç hikayenin de ortak noktasını, dönemin tabulaşmış ahlak öğretileri karşısında tutum sergileyen kahramanlar oluşturur. Sade'ın bu kahramanları, her zaman içgüdülerini takip eden ve hikayenin sonunda olağanüstü tesadüflerle yıkıma uğrayan kişilerden oluşmaktadır. Yazar bu hikayeleri anlatırken sık sık söze karışır ve okuyucuları yönlendirir. Tüm bu nedenlerle romantizm akımının uygulayıcısı olan yazar, hikayelerin sonunda erdemi yüceltici öğütlerde bulunur. Anlaşıldığı üzere hikayenin ana izleği erdemin yol açtığı kötü sonuçlardır. Aşkın Suçları'ndaki aşk kavramını bir tutku biçimi olarak ele alan yazar, erdem kavramını da bu içgüdüsel duygunun bir çeşidi olarak yorumlar ve bunun yol açabileceği kötülükleri vurgular. Bu hikayede Dorgeville, toplum tarafından itilmiş ve istenmeyen bir kadını himayesine alarak onunla evlilik yoluna girmiştir. Bu süreçte çevresinin itirazlarına kulak tıkayan kahramanımız kadına yaptığı bu iyiliğin sarhoşluğu içerisine girer. Kendi yaptığı erdemin yüceliğiyle körleşen Dorgeville, bunların sonucunda kadının aslında sandığı gibi biri olmadığını, en başından beri ona yalan söylediğini öğrenir. Aynı zamanda büyük bir tesadüf ile evlilik yaşadığı bu kadının Dorgeville'in kız kardeşi çıkması, hikayenin Sade imzası taşıyan noktalarından biridir. Hikaye yazarın en başında belirttiği gibi bütün ömrünce mutsuz olmaya mahkum bir kahramanın acı tasviriyle bitmektedir. Kadercilik anlayışını ortaya koyan Sade, ilerleyen sayfalarda okurlarını çok daha fazla sarsacak bir kurgu çözümlemesi yapar; kader, başkahramanımızı birden fazla ensest ilişkiye, kendi annesinin ve oğlunun cinayetine sürükler. Sade'ın yaşadığı dönem göz önüne alındığında oldukça aşırı ve ahlaksız bulunan bu olay örgüsünün ancak Sade'ın özgür ve cüretkar kaleminden ortaya çıkabilecek olması Sade'a edebiyat tarihinde ayrıksı ve özgün bir yer kazandırmaktadır. Bu son hikaye Matmazel Faxelange'ın uzun süredir aşık olduğu genci bırakarak dünyevi hırslar uğruna başka biriyle evlenmesini anlatır. İlk hikayedeki gibi burada da bir aldatılma ve ihanete uğrama teması vardır. Faxelange, evlendiği kişinin zengin bir baron değil de bir haydut çetesinin lideri olduğunu çok sonradan öğrenir. İlk hikayeden farklı olarak burada kahramanımız erdemin değil hırslarının peşinde koşarak bu kötü sonuca ulaşmış olur. Devamında ilk aşığı tarafından bu haydutun elinden kurtarılan Faxelange, kurtarmasına rağmen artık ona aşkını sunmaktan vazgeçen bu aşığı tarafından terk edilir. Burada ilginç nokta, Sade'ın bir tutku biçimi olarak erdemi ve hırsı aynı kategoriye koymasıdır. Birinci hikayede yaptığı iyilikler ile kendi egosunu besleyen bir erdemin peşinden koşan ve bu haliyle gerçekleri fark edemeyen bir kahraman varken, bu son hikayede tam tersi şekilde dünyevi kazanımlarıyla sarhoş olan ve bundan dolayı gerçekleri göremeyen bir kahramanı okuyoruz. Son olarak, ahlaksızlık filozofu olarak aldığı eleştirilerle ünlenen Marquis de Sade, tüm bu ahlaksızlıkları yazarak aslında erdemleri yücelttiğini savunmaktadır. Bu savunmasına karşılık hayat hikayesine baktığımızda yazar kendisine yazmakla yetinmeyip hayatı da ibret olsun diye yaşamış dedirtiyor. Aksi takdirde savunduğu görüş ile oldukça uzak düşmüş yaşamı ona yöneltilen eleştirileri haklı çıkartıyor diyebiliriz. Marquis de Sade. Aşkın Suçları. İstanbul: Can Yayınları, 2022."} {"url": "https://www.soylentidergi.com/martin-mcdonagh-sinemasi-kusursuz-hikayeler", "text": "26 Mart 1970 Londra doğumlu İrlandalı yazar ve yönetmen Martin McDonagh, kariyerine 16 yaşında tiyatro metni yazabilmek için okulu bırakarak başladı. Sekiz yıl boyunca çeşitli işlerde çalışıp beğenmediği oyunlar yazdıktan sonra 1996'da Leenane Üçlemesi isimli ilk üçlemesini sahneye taşıdı. İrlanda'nın her yerinde oynanan üçlemenin ilk bölümü Leenane'nin Güzellik Kraliçesi, McDonagh'nın bir oyun yazarı olarak tanınmasını sağladı. 1997 yılındaysa Shakespeare'den beri Londra'da bir sezonda dört oyunu oynanan ilk yazar olmuştu. İlk kısa filmi Six Shooter ile 2004'te sinemaya giriş yapan McDonagh, bu film ile 2006'da En İyi Kısa Film Oscar'ına layık görüldü. Bundan dört yıl sonra In Bruges ve 2012'de Seven Psychopaths filmleri ile adını iyice duyurdu. 2017'de Three Billboards Outside Ebbing, Missouri filmiyle onlarca ödül aldı ve bu film Amerikan Film Enstitüsü tarafından yılın en iyi on filminden biri seçildi. Son çıkan filmi ise 2022 yapımı The Banshees of Inisherin'dir. McDonagh, satirik bir komedi yönetmenidir. İstediklerini sakınmadan, biraz da mizahla beraber söyler. Örneğin Three Billboards Outside Ebbing, Missouri ile Amerikan polisini rezil eder; The Banshees of Inisherin filminde ise İrlanda İç Savaşı üzerinden savaşın her türlüsüne olan karşıtlığından bahseder. Bu sırada bolca kara mizah kullanır. Filmlerinde şiddet ve gaddarlık tekrar eden temalardandır. Beş filminde de elini kana bulamaktan geri durmayan karakterler mevcut. En safından en kötüsüne her karakterin bir şekilde birisini incittiği bu filmler uygun koşullarda aslında herkesin şiddete başvurabileceğini hatırlatır gibidir. Bu açıdan bakınca filmlerinde insan doğasının bencilliğini ve ilkelliğini incelediğini söyleyebiliriz. Sahnelerin şiddet dozunu öngörmek kolay değildir, bazı sahnelerde sadece irkilirken bazı sahnelerdeyse dehşete düşeriz. Silahların susmadığı, uzuvların koptuğu ve hayvanların kaçırıldığı McDonagh filmleri, tüm bunlara rağmen kalan diğer duygularımıza da hitap etmekten geri durmaz. Seyiriciyi bir an güldürürken hemen ardından gözlerini doldurtan bu filmler, baştan sona duygusal bir yolculuktur. Bunu yapabilmek için McDonagh karakterlerini ve karakterleri arasındaki ilişkileri kullanır. Baş rol veya yan rol fark etmeksizin her karakterin ayrı bir dünya olduğunu göstererek izleyicinin karakterlerle empati kurmasını sağlar. Böylece kimisi için sevinirken kimisi için üzülürüz. Bir başka McDonagh alametifarikası ise olayların tahmin edilemezliğidir. Bütün şaşırtmacaları ve kurnaz kandırmacalarıyla bizleri ekrana kilitleyen McDonagh, artık hemen hemen her filmin sonunu tahmin edebildiğimiz bu günlerde bizlere yeni ve ilginç filmler izletmeyi bir şekilde başarıyor. Bahsetmeden geçmemek gerek, Martin McDonagh denilince akla gelen iki aktör var: Colin Farrellve Brendan Gleeson. McDonagh İlk filmi Six Shooter'da beraber çalıştığı Brendan Gleeson'ı, In Bruges filminde Colin Farrell ile bir araya getirir ve bu ikili herkes tarafından çok sevilir. İkisini bir daha beraber görmek isteyen ve bunu planlayan McDonagh, The Banshees of Inisherin filminde de Farrell ile Gleeson'ı baş rollere koyar. Martin McDonagh'ın çıkış filmi olan bu kısa film, eşini henüz kaybetmiş Donnelly'yi hastaneden evine kadar takip ediyor. Bindiği trende bir gencin herkesi rahatsız etmesiyle gelişen olaylar, Donnelly'nin evinde son buluyor. Trajikomik bir finali olan bu kısa film, McDonagh kara mizahının en iyi örneklerinden. Daha ilk filminden diğer filmlerinde çokça göreceğimiz elementleri görebiliyoruz; suç, dram, şiddet, trajedi, komedi ve İrlanda. McDonagh'ın hakkında Sanırım bu filmi yapmamın tek amacı film yapmayı isteyip istemediğimi öğrenmekti. Yaptım ve istediğimi fark ettim. Trende film çekmek çok saçma bir fikirdi, bütün çekim akşam dörtte iş çıkışı saati seferleri için geri vermemiz gereken gerçek bir trene göre ayarlanıyordu. dediği Six Shooter, 2006 yılında En İyi Kısa Film Oscar'ını kazandı. Baş rollerini Colin Farrell ve Brendan Gleeson'ın paylaştığı bu suç komedisi Belçika'nın mimarisi ve kanalları ile ünlü şehri Bruges'da geçiyor. İki kiralık katili izlediğimiz bu film beklenmedik olaylarıyla bizi meraklandırmakla kalmıyor aynı zamanda peri masallarından çıkmış gibi gözüken Bruges'u gezdirerek keyifli bir vakit geçirtiyor. McDonagh'nın hafif büyülü gerçekçiliğini ilk kez In Bruges filminde izliyoruz. Örneğin ağır yaralı insanlar merdiven çıkabiliyor veya sokakta çıkan bir çatışmaya rağmen polisin geldiğini görmüyoruz. Mesleğin, emirlerin, ölümün ve arkadaşlığın ne demek olduğunu sorgulayan In Bruges, Farrell ve Gleeson'ın oyunculukları ve uyuşan kimyaları ile büyük bir seyir zevki yaşatıyor. 2009'da McDonagh'a bir BAFTA kazandırırken Colin Farrell de En İyi Oyuncu dalında Altın Küre'yi kazandıran In Bruges, kesinlikle McDonagh seyircilerinin favorisi arasında. Baş rolünde yine Colin Farrell'i izlediğimiz Seven Psychopaths'ın kadrosunda Pulp Fiction ve Catch Me If You Can gibi filmlerden tanıdığımız aktör Christopher Walken da bulunuyor. Film, alkolik yazar Marty'nin senaryo yazarken zorlandığını fark eden arkadaşı Billy'nin ona yardım etmek istemesi ile başlar. Film boyunca senaryosunu yazarken takip ettiğimiz Marty'nin aklına gelen çeşitli hikayeleri izliyoruz. In Bruges filmindeki büyülü gerçekçilik burada da mevcut: Kafasından vurulan birisinin konuşabildiğini sadece McDonagh filmlerinde izleyebilirsiniz. Rahatlıkla McDonagh repertuarının en şaşırtıcı filmi diyebileceğimiz bu film; meslek, sadakat ve arkadaşlık kavramlarını irdeliyor. Senaryonun akıcılığı ve ilginçliğiyle herkesin merakını uyandıran Seven Psychopaths, McDonagh'ın ilk iki filmi gibi prestijli ödüller kazanmasa da, izleyicilerin aklında sağlam bir yer edinmeyi başardı. Baş rolünde Frances McDormand ve yan rollerde Seven Psychopaths'te de McDonagh ile çalışmış olan Sam Rockwell ile küçük bir rolde olsa da Game of Thrones'dan tanıdığımız Peter Dinklage'ı izlediğimiz Three Billboards Outside Ebbing, Missouri, ana karakterimiz Mildred Hayes'in kızı için adalet arayışı ile başlar. Polise güvenmeyen Mildred, işleri kendi eline alınca bütün kasabayı karşısında bulur. Özellikle ırkçı ve şiddet yanlısı memur Jason Dixon, Mildred'a ve Mildred'ın arkadaşlarına kafayı takmıştır. Mildred'ın karşı karşıya kaldığı sosyal baskıyı ve bunun yüzünden çektiği zorlukları izleyici de onunla beraber yaşar. Devleti, polisliği, adaleti, aileyi ve arkadaşlığı sorgulayan bu film McDonagh'ın en başarılı filmlerinden oluyor. Film, yüzlerce adaylık ve ödülün yanında 2018'de McDonagh'a ikinci En İyi Senaryo BAFTA'sını kazandırdı. Sayısız adaylığı ve ödülüyle geçen senenin en çok konuşulan filmlerinden olan The Banshees of Inisherin, Colin Farrell ile Brendan Gleeson'ı yıllar sonra tekrar buluşturuyor. The Killing of a Sacred Deer ile tanıdığımız Barry Keoghan ile daha önce tiyatro oyunlarında McDonagh ile çalışmış olan Kerry Condon'ı da içeren bu rüya kadro, 1923'te Inisherin isimli hayali bir İrlanda adasında geçiyor. Hikaye Colm'un bir gün artık Padraic'ten hoşlanmadığını ve onunla arkadaş olmak istemediğini söylemesiyle başlar, olaylar hızlıca ilerler. Padraic'in bir de kendine ait hayalleri ve pek çok sorumluluğu olan kız kardeşi vardır: Siobhan. Dominic ise kasabanın sorunlu genç çocuğudur. McDonagh'nın ustaca yazılmış senaryosu ve özenli yönetmenliği sayesinde bu dört karakterle de empati kurarız. Filmde es geçemeyeceğimiz önemli iki karakter daha var: Padraic'in eşeği Jenny ve Colm'un köpeği. Arkamızda bıraktıklarımızı, başkalarına olan sorumluluklarımızı, iyi birisi olup olmadığımızı ve arkadaşlıklarımızı sorgulatan bu film, bizi iki saatliğine Inisherin'e götürüyor. Komik, şaşırtıcı ve biraz da şiddet içerikli bir film olan The Banshees of Inisherin, klasik bir McDonagh filmi. Filmde İrlanda'nın uçsuz bucaksız yeşilliğini ve dağlarını da izliyoruz. İzleyenleri İrlanda'ya hayran bırakan bu görüntüler, görüntü yönetmeni Ben Davis'in adada dolaşırken çektiği videolardan oluşuyor. Sahneleri birbirine bağlamak için bu tarz görüntüler sıkça kullanılmış. Bu sahneler seyircilerin filme entegre olmasını sağlarken aynı zamanda Martin McDonagh ile ekibinin İrlanda'yı ne kadar sevdiğini de gösteriyor."} {"url": "https://www.soylentidergi.com/mary-fedden-guzelligin-ilham-kaynagi", "text": "Geçmişten günümüze türlü türlü sanatçı geçmiştir bu yerküreden. Bazısı kelimelere, bazısı kulaklara, bazısı da vardır ki gözlerimizi büyülemiştir. Aslında hepsi özünde aynıdır; kişinin içsel yolculuğuna ışık tutmaya çalışırlar. Bu noktada zihnimizde birçok sanatçı belirebilir ama biri de vardır ki gördüklerini bize yansıtırken adeta güzelliğin ilham kaynağı olmuştur. Tüm hayatını sanata ve resme adamış olan Mary Fedden, hayatı bir tuval olarak görmüş ve ölümüne kadar da onun üstüne atabildiği tüm boyaları atmıştır. Kendine özgü natürmortlarıyla tanınan Mary, 14 Ağustos 1915 tarihinde İngiltere'nin Bristol şehrinde dünyaya gelmiştir. Babasının isteğiyle gittiği Badminton Okulu'nda birinin sanatını keşfetmesi ile Londra'daki Slade Güzel Sanatlar Okulu'nda eğitimine devam etmiştir. Hayatın gerçekliğini kendine has bir tarzıyla tuvaline yansıtan Mary'nin sanatı, bazı sanatseverlerce beğenilirken, bazıları tarafından da aykırı bulunmuştur. O bir meyveyi, bir kediyi, bir mutfağı işlemiştir. Entelektüel eserleriyle adeta yol gösterici olmuş, güzelliğin ilham kaynağı olmuştur. Fedden, Güzel Sanatlar Okulu'ndayken Rus sahne ressamı, aynı zamanda da Ballets Russes ve Pablo Picasso ile çalışan Vladimir Polunin ile çalıştı. Çalışmalarını tamamlamasının ardından bir süre Sadler's Wells Theatre için öğretmenlik yaptı. Burada çalışırken Polunin'in etkisi gözle görülebilirdi çünkü fırçasından akan boyalar oldukça görkemliydi. 1958-1964 yılları arasında Kraliyet Sanat Koleji'nde öğretmenlik yaptı. 2. Dünya Savaşı sıralarında Fedden, kadın Kara Ordusu ve Kadın Gönüllü Hizmetinde görev yaptı. Burada savaş için duvar resimleri üzerine görevlendirildi. Daha sonra Avrupa'da NAAFI -Donanma, Ordu ve Hava Kuvvetleri Enstitüleri: İngiliz askeri personeline sosyal tesisler, mağazalar vb. sağlayan bir kuruluş- için sürücü olarak çalıştı. Mary Fedden, savaştan önce tanıştığı ressam Julian Trevelyan ile evlendi. Fedden ölümüne kadar da Chiswick'te, Thames Nehri üzerinde tuttukları stüdyoda yaşadı. Fedden, günlük hayattaki nesneleri resmine aktararak sanatseverlere farklı bir perspektif kazandırdı. 1947'de ağırlıklı olarak natürmort ve çiçek figürlerinden oluşan ilk sergisini Heal's Department Store'daki Mansard Gallery'de düzenledi. Resminin kompozisyonunu kendine göre oluşturdu; perspektif ve ışıklandırma ile oynayarak, basit natürmortlardan daha komplike resimler yarattı. Sergiden bir tabloyu sonrasında Woman'ın editörüne satmıştır. Mary bu çalışmasını 1989 yılında üretti. Burada görüldüğü gibi ağaçtan elma toplayan bir insan figürü vardır. Tuval üzerine yağlı boya ile çizilmiş bu resmin arka planına yakından bakıldığında ise merdivende başka bir figür, kulübeler, yere düşmüş elmalar ve resmin sol altında imzalı bir 1989 tarihi görülmektedir. Kulübelerin arkasına baktığımızda ise gördüğümüz gökyüzü mü yoksa bir deniz mi olduğundan emin değiliz. Arkasında farklı bir manzara var. Fedden, eşi Julian Trevelyan ile profesyonel bir şekilde sanatını besledi. Birbirlerine yaklaşımları onların sanatındaki gelişimde büyük bir paydı fakat eşinin çalışmaları sürrealist bir şekilde ilerlediği için bir noktadan sonra Fedden'ın sanatı Julian'ınki tarafından engellendi. Sanat camiasının da küçümseyici tavrı, onun hayran bırakan natürmortlarını gölgeleme yönündeydi. Fedden'ın sanatı 1950'lerde olgunlaşmaya başlayarak kendine özgü bir üslup geliştirdi. Yukarıdaki resimde de görüldüğü üzere bu eseri, natürmort nesneler; mum, vazo, çiçek şekilleri, arkada görülen ay ışığı, kulübelerden yükselen ışık tasvirinden oluşur. Mary Fedden'ın hayatı ve eserleri hakkında bu kısa videoyu da siz okurlarımız için buraya bırakıyoruz."} {"url": "https://www.soylentidergi.com/maymunlar-shakespeare-olabilir-mi-sonsuz-maymun-teoremi", "text": "Sonsuzluğu hayal edebilir misiniz? Sonsuz sayıda nesneyi, sonsuz metreküp hacmi, sonsuz saati ve daha nicelerini... Sonsuzluğun ölçülemeyişinin yarattığı gizem, yüz yıldan daha fazla zaman önce matematik, istatistik ve olasılık alanlarında Sonsuz Maymun Teoremi isimli bir deneyin de konusu oldu. Sonsuz sayıda maymun, sonsuz sayıda muz yiyebilir veya sonsuz kez uykuya dalabilir ama bu deneyin konusu biraz daha akla gelmeyecek türdendir. Sonsuz sayıda maymun, sonsuz sayıda yıl yaşam ve besine sahip olma imkanıyla, daktilo tuşlarına rassal bir şekilde basarak Shakespeare'in Hamlet adlı eserini baştan sona yazabilir mi? Kulağa imkansız gibi gelse de Emile Borel tarafından gerçekleştirilen bu deneye ve sonuçlarına gelin yakından bakalım. Teoremin temelleri Aristoteles'in Oluş ve Bozuluş Üzerine ve Cicero'nun Tanrıların Doğası adlı eserleriyle, Jonathan Swift ve Blaise Pascal'ın düşüncelerine dayanmaktadır. Emile Borel ve Arthur Eddington 20. yüzyılda teoremi, istatistiksel mekaniğin gizli zaman cetvelini ortaya koymak amacıyla kullanmışlardır. Fransız Matematikçi Emile Borel, insan ölçeğindeki olaylar için on üzeri altıda (0,0000001 de diyebiliriz) birden küçük olayları imkansız kabul ediyordu. Bu fikre örnek olarak verdiği bu deneyde, deneyin matematiksel olarak sonsuz bir zamanda veya sonsuz sayıda maymunla gerçekleşmesi gerektiğini, aksi takdirde olasılık dışı olacağını söylüyordu. İlk kez Emile Borel'in 1913 yılında bir makalesinde kullanılan bu terime göre, bir maymunun sınırsız ömre ve imkana sahip bir şekilde otuz binden fazla kelimeye sahip Hamlet'i baştan sona, kelimesi kelimesine yazması mümkündü. Borel'den sonra 1928 yılında Arthur Eddington ve 1930 yılında James Jean de bu konuya dikkat çektiler fakat bu, anlamlı sonuçlar açısından hesaplanması oldukça zor bir deneydi. 2002 yılında Plymouth Üniversitesi'nde, altı tane Macara cinsinden köpeksi bir maymun türü kullanılarak bir deney gerçekleştirildi. Ancak ortaya çıkacak sonuç için kullanılan maymun sayısı ve süre elbette yeterli olmadı. Çok düşük olan bu olasılık değeri için Who kelimesinden örnek verelim: 26 harf arasından rasgele tuşlara vurarak Who kelimesini yazma olasılığı, 26 üssü 3 değerinden 17.576'da 1'dir. Dolayısıyla Hamlet'in ilk satırındaki 42 kelimeyi yazabilmek, 26 üssü 42'de 1 şansa tekabül eder. Hamlet'in tamamında da 30.000 mektup bulunmaktadır. İlginçtir ki, bir buçuk ay süren çalışmada maymunlar bunu başardı. 25.000 kişi tarafından canlı yayınla takip edilen ve maymunlar için küçük, her yerdeki sanal primatlar için dev bir adım olan bu deneyin başarıyla sonuçlanması, karşıt görüşten pek çok bilim insanını varoluşçuluk konusunda düşüncelere sürükledi. Fizikçi Eddington, Eğer bir maymun ordusu daktiloların üzerinde tıngırdatıyorsa British Museum'daki tüm kitapları yazabilirler. Bunu yapma şansları, bir gazın tüm moleküllerinin kabın yarısına geri dönme şansından kesinlikle daha elverişlidir yorumunda bulundu. Bu, yaradılışçılar için tesadüfün imkansızlığı üzerine bir argüman haline geldi. Ancak Richard Dawkins, yaradılışçılardan farklı bir yorum getirmiş ve onların şu noktayı atladıklarını vurgulamıştır: Her dokuz harften sonra çıktılar, Shakespeare'e uygun veya uygun olmayan olarak ayrıştırılıyorsa baştaki bağımsızlık üzerinden yapılan olasılık değerlerinde değişmeler olacaktır. Ayrıştırmak, ilerledikçe seçim yapabilmek olasılığı arttırır. Lewis Jones da kendisiyle aynı fikirdedir: Seçilmemiş rastgelelik neredeyse sonsuza kadar sürer. Hayatta gelişen her şey, bir olasılığın sonucu ve bu sebeple, matematiksel deneylerin günlük hayatımızdaki örneklerle örtüştüğü noktaları da görmek mümkündür. Bu düşünce deneyinde öne çıkan sonsuz zaman, sonsuz kaynak gibi kavramlar, kişinin sahip olduğu kaynakları harcadığı alanlara göre, o alanları geliştirme olasılığını arttırabileceği noktasında bir örnek oluşturmaktadır. Bazı problemlerin çözümü, her ne kadar imkansız gibi görünse de yeterli kaynak ve zaman ile mümkün hale gelebilmektedir. Kullanılan bağlamda doğacak pek çok farklı anlam da, bu teoremden doğabilecektir. 20. yüzyılda Ateizm'in önde gelen savunucularından İngiliz Felsefeci Antony Flew, 2004 yılında New York Üniversitesi'nde gerçekleşen bir sempozyumda kendisine sorulan bir soruya cevaben, yaratıcı bir aklın varlığına ilişkin bir inanca sahip olduğunu söylemiştir. Bu yeni görüşü çevresi tarafından oldukça şaşkınlıkla karşılanmıştır. Antony Flew'in DNA materyalinin yapmış olduğunu düşündüğüm şey şunu göstermiştir ki; üretmenin neredeyse inanılmaz karmaşıklığıyla, bu kadar olağanüstü çeşitlilikteki ögelerin bir arada çalışmasını sağlamak için mutlaka bir akıldan bahsetmek gerekmektedir. Birçok ögenin korkunç karmaşıklığı ve bunların birlikte çalışmalarındaki korkunç incelik. Bu iki ögenin bir araya gelmesi çok düşük bir ihtimal. Tüm bunların hepsinin bana aklın eseriymiş gibi görünmesinin sebebi, ortaya çıkan sonuçların elde edilmesini sağlayan bu karmaşıklık meselesidir. itirafı onun fikirlerinde önemli bir yön değişikliğini temsil etse de, başından beri benimsediği kanıtın götürdüğü yolu benimsemek düşüncesiyle örtüşüyordu. Bu yeni görüşünün gelişmesindeki en büyük etmenlerden biri de Sonsuz Maymun Teorisi'ydi. Nükleer Fizikçi Gerald Schröder'in şans eseri yaşama tutunuşuyla bu teoriyi bağdaştıran Flew, bu deneyden başka çıkarımlar da yapar. İngilizce'deki tek harfli kelimeleri bile tek başına yani yanlarında boşluk olacak şekilde yazmak dahi, 30 tuşa sahip bir klavyede 27.000'de 1 ihtimaldir. Shakespeare sonesi üzerinde gitmeye devam eder ve Seni bir yaz gününe benzetebilir miyim cümlesini yazabilmenin olasılığının paydasını; evrenin proton, nötron ve elektron sayısından fazla olarak hesaplayarak şans eseri bir sone elde etmenin imkansıza yakın olmasına rağmen, maymunların bunu yapabileceğine dair olan inanç ile bir karşılaştırma yapar. Rastgelelik Shakespeare sonesinde dahi işlemezken Flew, evrenin ve yaşamın derinliklerine dair düşünülen rastgelelikleri çürütmede sonsuz maymun teoremini oldukça başarılı bulmuştur. - Anderson, J. (2011). A million monkeys and Shakespeare. Significance 8.4 (2011): 190-192. - Dorman, E. (2014). Kanıtın götürdüğü yeri takip eden bir filozof: Antony Flew'un Ateizm'den vazgeçişi üzerine. Felsefe Dünyası, (60), 157-178."} {"url": "https://www.soylentidergi.com/memoria-film-incelemesi-sanrinin-derinligi", "text": "MUBI sinema platformu, geçtiğimiz hafta harikulade sinema seçkisine Taylandlı yönetmen Apichatpong Weerasethakul'un Memoria adlı eserini de dahil etti. 2021 çıkışlı Dram/Fantastik türündeki filmin, Yönetmen Weerasethakul'un Tayland dışında çektiği ilk film olduğunu söylemekte fayda var. Film farklı kamera teknikleri ve genellikle tek plan çekimler üzerinden ilerliyor. Sahnelerdeki duygu yoğunluğunu tam anlamıyla hissedebilmek ve anlamlandırabilmek için ciddi manada bir sabır gerekiyor. Çünkü film içerisinde izlediğimiz sahnelerde ana tema, diyaloglardan ziyade olay örgüsü üzerinden ilerliyor ve aslında bu olaylar kendi içlerinde bir bütünü oluşturuyor. Biraz metafiziğe ilginiz varsa ve son zamanlarda ciddi manada hem hayatı sorgulamak hem de ağır oturaklı bir dram filmi izlemek istiyorsanız, Memoria filmi tam olarak bu arzularınızı karşılayacaktır. Jessica orkide çiftliğinde çalışan donanımlı bir insandır. Kardeşi Karen hastalandığı için apar topar Kolombiya'ya onun yanına gelir. Jessica henüz burada yaşayacaklarının farkında değildir. Belli dönemlerde kulağına bir ses gelir ve onu uyku problemi yaşatacak düzeyde rahatsız eder. Bu belirsizlik içerisinde kesin olan tek şey ise bir arkeolog, Hernan adında genç bir ses mühendisi ve son olarak da Hernan adında yaşlı bir balıkçıyla tanışmış olmasıdır. Durgun sahneler içinde kendine ait bir yol bulan sinematografi, film boyunca sürekli olarak değişerek ilerleyen yardımcı sesler eşliğinde, sahneler arasındaki bağlam gücünü ve dolaylı bir geçiş hissiyatını yaşatıyor. Film boyunca hemen her sahnede karanlık bir tema kullanılmış. Bunun nedenlerini sorguladığımız zaman ortaya iki başlık çıkıyor; fakat ikinci başlık özelinde ve bir nevi filmin ikinci kısmı diyebileceğimiz başlıkta bu tema giderek yerini daha canlı renklere bırakıyor. Bu diyaloğun sonunda Jessica kardeşine bu konu özelinde çok kafa yormamasını öğütler, fakat ilerleyen sahnelerin birinde Jessica'yı bir sokak köpeği takip etmeye başlar. İlk başta farkında olmadan yürüyorken daha sonra köpeği fark eder ve daha hızlı hareket etmeye başlar ve sonunda köpeği atlatır. Bir bakıma insanın sosyal yaşantısındaki izlerin, yalnız kalınca bireyin düşüncelerine nasıl etki edebileceğinin de bir göstergesidir bu olay. Yine ileriki bir sahnede Jessica, Karen ve Karen'ın eşi Juan Ospina Karen'ın hastalığının sebebi üzerine konuşurken, Juan ortaya çok absürt bir tez atarak hastalığının bundan kaynaklı olabileceğini söyler. Buna karşılık olarak Jessica bu olayın belki de köpekle ilgili olabileceğini savunur. Burada yine kendisi ile çelişen bir Jessica vardır. Aynı konuyu ilk duyduğunda farklı bir şeyi savunurken, ikinci kez konuşulduğu zaman ilk olaya kıyasla daha absürt olması gerekçesi ile kolayı seçip açıklayarak, daha kolay bir olayı kendine öncül seçiyor. Olayın sonucunda düşüncelerin aslında o anki duruma göre evrilebildiğini ve bu evrim sürecinde bencilce bir yargıyla basite indirgeme durumunun söz konusu olduğunu gözlemliyoruz. Elini Jessica'nın eline yakınlaştırır. Bu esnada fonda radyodaki cızırtıları andıran bozuk bir ses duyulur. Bu da disk-anten ilişkisini destekleyen bir ektir. Hernan, Jessica'ya dokunduğunda şırıl şırıl bir nehir sesi duyulur. Bununla beraber Hernan'ın az önce bahsettiği anıları, artık Jessica da duyabilmekte ve hissedebilmektedir. Filmin başından beri duyulan garip sesin de aslında Hernan'ın hafızasından çıktığını ve Jessica'ya her anten gibi kendi uydusunu bulabilmesi için gönderilmiş bir sinyal olduğunu yine bu sahne sayesinde anlayabiliyoruz. Söylenti Dergi, sinema ekibi olarak ''Memoria'' filmini sizler için analiz ettik. Dilerseniz filme MUBI platformundan ulaşabilirsiniz."} {"url": "https://www.soylentidergi.com/metallica-72-seasons-james-hetfieldin-gencligine-agiti", "text": "72 Seasons, Metallica'nın 14 Nisan 2023'te yayınladıkları son albümlerinin ismi. Grubun solisti James Hetfiield'in çocukluk ve gençlik çağında yaşadığı travmalara ithafen yazdığı şarkı sözlerinden oluşan ve bundan dolayı bu ismi alan albüm Metallica hayranlarını kelimenin tam anlamıyla Musa'nın Kızıldeniz'i böldüğü gibi ikiye bölmüş durumda. Bir kısım albümü beğenmeyip yerden yere vururken, karşı cephedekiler ise albüme 10 üzerinden en az 9 verecek kadar beğendiğini ifade eder durumda. İkinci grupta yer alanlardan bir kısmı da albümün grup üyelerinin yaş ortalamasının 55'lere dayanmasına rağmen hala içlerinde bulunan müzik yapma ve üretme isteğinin hatırına beğenilmesi gerektiğini düşünüyor. Gerçekten de müzik dünyasında nadir rastlanacak şekilde 40 seneden uzun süre birlikte olan -mecburi değişiklikler dışında- ve sayısız başarılı albümle imza atıp turneden turneye koşan grubun çıkardığı albüm bu açıdan bakıldığında takdiri hak ediyor. Ancak diğer taraftan 90'ların başında MTV'nin de katalizör olduğu müzik devrimine denk gelen ve grubun müzikal olarak zirveye ulaştığı Black albümünden sonraki albümler, özellikle o dönemdeki hayranları için, hiç bir zaman tatmin edici olmayacaktır. Talihsiz bir kaza sonucu hayata erken veda eden bas gitarist Cliff Burton'un aldığı müzik eğitimi ve özellikle klasik müzik yeteneği ve bilgisi sayesinde onun dahil olduğu albümlerdeki parçaların sahip olduğu enstrümantal ve melodik etkinin Black albümü ile sona erdiğini söyleyebiliriz. Cliff Burton'ın eşsiz yeteneklerini daha yakından tanımak isterseniz bu yazımıza göz atabilirsiniz. Bundan sondaki albümlerde grup müzikalite olarak biraz daha farklı bir yapı benimsedi. Buna rağmen son albümleri 72 Seasons da dahil bütün albümlerde olan ve grubun alametifarikaları diyeceğimiz özellikleri değişmedi. Bunların başında, arada alkol bağımlılığı yüzünden rehabilitasyon merkezine gitmek durumunda kalmasına rağmen, Papa Het'in yıllar geçtikçe yıllanan şarap gibi tat veren vokalleri geliyor. Bir diğeriyse gitar riff'lerinde kullandıkları downpicking tekniği ki James Hetfield bu tekniğin kralı olarak kabul edilir. Her babayiğidin harcı olmayan bu tekniği son albümde de sonuna kadar kullanmışlar. Yine Kirk Hammet'in gitar yeteneği ve spor arabanın gaz pedalı gibi köklediği wah wah pedal kullanımı, küçük dev Danimarkalı Lars Ulrich'in davuldaki yeteneği ve 20 senedir grupta olan Robert Trujillo'nun enerjisi grubun değişmeyenleri. Hem grup hem hayran tarafından baktığımızda eski albümlerin yapıldığı zamanki dünya görüşleri ve sorunlar ile bugünküler arasında hem dönemsel hem de orta yaş olgunluğundan kaynaklanan farklar albümden alınan zevki bir nebze olsun düşürüyor. Aynı zamanda son albümde kullanılan teknolojik imkanlar yapılan müziği makineleştirirken, baştan savma yapılmış basit klipler, görselliğin artık her şey olduğu günümüzde albümün etkisini azaltan diğer etmenler. Grubun hayranlarının albüm ile ilgili düşüncelerini özetledikten sonra albüm ve içindeki şarkılara müzikal açıdan göz atalım. Albümün ismi ile aynı adı taşıyan 72 Seasons, dinleyiciye sanki birçok mevsimin iniş çıkışlarından geçiyormuş hissi veriyor. Başlangıçta şarkı, Hammett'in keskin gitarları devreye girmeden önce hoş, ahenksiz bir ses içeriyor. Şarkı, dinleyiciyi hızlı, thrashy riffler, gitar solosu ve şiddetli müzikal çöküşler arasında gidip gelen müzikal bir yolculuğa çıkarıyor. James Hetfield bir röportajında albümün çocukluğunda okuduğu bir kitaptan esinlendiğini söyledi ama hangi kitap olduğunu söylemedi. Başlangıçta 72 Seasonsın deneysel bir albüm olmadığı anlaşılıyor. Ancak bir sonraki şarkı olan Shadows Follow, Metallica'nın İngiliz ağır metal sound'unu almasıyla biraz deney ve tehlike taşıyor. Metallica, Screaming Suicide ile groove metali keşfediyor ancak hızlı tempolu gitar riffleriyle thrash köklerine de bağlı kalıyor. Ayrıca şarkının 1 dakika 52. saniyesinde Hammett'in etkileyici gitar solosu her metal müzik dinleyicisini mest edecek türden. Rock ve metal müziğin kökleri her zaman blues müziğe dayanmıştır ve Sleepwalk My Life Away bu köklere saygı duruşunda bulunuyor. Albümdeki en keyifli şarkılardan biri ve akılda kalıcı, eğlenceli, basit bir gitar ritmine sahip. Ayrıca albümün en iyileri arasında yer alan Hammett'in harika soloları da var. You Must Burn!; Bu, yumrukları sıkan bir marş olduğu için şarkı ismindeki ünlem işaretini hak ediyor. Bu, Metallica'nın... Justice for all dönemini anımsatıyor. 72 Seasons'ın bir sonraki parçası olan Lux terna, yeni albümün ilk teklisiydi, yani hayranlar parçaya oldukça aşinaydı. Bu şarkı, süper agresif gitarlar, hızlı tempo ve titreşen vurmalı vuruşlarla saf bir thrash. Crown of Barbed Wire parçası ise tekrar eden ve hipnotize edici bir riff ve ritimle dinleyiciyi içine çekiyor. Burada Hetfield'ın sesi notadan notaya oldukça rahat bir şekilde yukarı ve aşağı kayabiliyor ve bize profesyonelliğini kanıtlıyor. Chasing Light Bir tutam ritim içermesine rağmen saf bir trash olarak yorumlanabilir. Thrash'in ötesine geçen bir an arayanlar için If Darknes Had a Son var. Gerçek bir mücevher olan bu şarkı, Hetfield'ın en güçlü vokallerinden bazılarını içeriyor ve vokalist ısrarla şunu söylüyor: Eğer karanlığın bir oğlu olsaydı, işte buradayım. Günah onun babasıdır. Albümün sonuna yaklaşırken Metallica işleri bir adım aşağı çeviriyor ki bu da canlandırıcı. Affedilmez derecede ağır olan bu albümde çok ihtiyaç duyulan bir şey. Too Far Gone? bir sonraki şarkı ve bunun en önemli özelliği Hammett'in kaygan gitar solosu, özellikle de parçanın 3 te 1lik kısmında. Bu arada, hem Room of Mirrors hem de Inamorata, Hetfield'in en derin, en içe dönük sorularını ve duygularını vurguluyor. Room of Mirrors coşkulu bir marştır, Inamorata ise Hetfield'ın yarı akustik arka planda şarkı söylemesini sağlar. 72 Seasons'da maalesef bir balad yok ama Inamorata bir nebze de olsa bu eksikliği gideriyor. https://audioinkradio. com/2023/04/metallica-72-seasons-track-by-track-album-review/. Erişim tarihi : 27 Ağustos 2023."} {"url": "https://www.soylentidergi.com/midnights-13-uykusuz-gecenin-hikayesi", "text": "Taylor Swift, MTV Müzik Ödülleri'nde Midnights isimli yeni albümünü duyurmuştu. 21 Ekim'de 13 uykusuz gecesinden bahsettiği albümü yayınlandı. Taylor Swift'in 10. stüdyo albümü özelliğini taşıyan Midnights albümünden ve Anti-Hero şarkısı için çektiği klipten bahsedelim. Hayat; karanlık, yıldızlı, bulutlu, korkutucu, heyecan verici, sıcak, soğuk, romantik veya yalnız olabilir. Tıpkı gece yarısı gibi. Başka bir Instagram videosunda ise Joe Alwyn ile olan altı yıllık ilişkisi ve Mad Men'i izlerken duyduğu Lavender Haze ifadesinin ona ne kadar ilham kaynağı olduğundan bahsetti. 1950'lerde aşık olmayı tanımlamak için kullanılan bu ifadenin onu ne kadar etkilediğini söyledi. -Lavender Haze alıntısı Lana Del Rey ile düeti olan dördüncü şarkısı için ise aynı anda birbirine aşık olan bir çiftin bu kader anından ilham aldığını söyledi ve bu yaşanılan gerçeği ise sahile düşen bir kar tanesini görmeye benzettiğini dile getirdi. Ayrıca Lana Del Rey için gelmiş geçmiş en iyi müzik sanatçılarından biri olduğunu ve katıldığı için çok minnettar olduğunu dile getirdi. Hayat duygusal olarak taciz edici ve zaman beni senin yaptığın gibi durduramaz. -Snow on the Beach alıntısı Bu albümle Swift daha kişisel bir albüm ortaya çıkarıyor. Kendi yazdığı ve yönettiği klipte de tam olarak bize kabus senaryolarından bahsediyor. Anti-Hero için yayınladığı klibinde onun rüyasındaymışız hissiyatına kapılıyoruz. Onun gözünden ve sözlerinden bakmış oluyoruz bir rüyasına. Bu klip hakkında Swift fazlasıyla konuştu. Güvensizliklerimi daha önce bu ayrıntıda bu kadar derinlemesine incelediğimi sanmıyorum. Hayatımın yönetilemez bir boyuta geldiği fikriyle çok mücadele ediyorum ve çok karanlık görünmemek için bir insan gibi hissetmeme fikriyle mücadele ediyorum. demişti. Hayranlarına onun için üzülmemelerini dile getirmişti ve Anti-Kahraman bestesinin; Swift'in kendisinden nefret ettiği her şeyin rehberli bir turu olduğunu söyledi. Bazen herkesin seksi bir bebek olduğunu hissediyorum, Ve ben tepedeki bir canavarım. -Anti Hero alıntısı Hayranlarını oldukça heyecanlandıran ve yayınlandığı gibi bu heyecanın hakkını veren bir albüm ortaya çıkarmış. 10. Stüdyo albümü Midnights ile hem sözlerinde hem de çektiği klibinde başarılı işlere imza atmış. İlerleyen zamanlarda daha da güzel işlere imza atacağından şüphemiz yok!"} {"url": "https://www.soylentidergi.com/milli-mucadele-sirasinda-egitim-ii-isgal-sonrasi", "text": "Milli Mücadele sırasında birçok öğretmen ve öğrenci silah altına girmiş ve bu sebepten çoğu okul da kapanmıştır. Nitekim kalem tutan ellerin bir kısmı bir daha okul sıralarına geri dönemeyecektir. Modern temellerin adımları olan 1848 tarihli Darülmuallim okulunun açılmasıyla öğretmenlik mesleği, Milli Mücadele yıllarında birçok zorlukla karşı karşıya kalmıştır. Öğretmenler, Milli Mücadele yıllarının başında hem cehalete hem de fiili işgallere karşı mücadele etmiş, mevcudiyetteki yüklerinin üzerine daha da ağır yük eklenmişti. Ayrıca bu dönemde kimi öğretmen savaş alanında kimisi de okullarda olduğundan eğitim istikrarsız bir düzeyde seyretmiştir. Bu dönemde öğretmenlik mesleğinin en büyük sorunu modern öğretmenlik mesleğini bilen ve pozitif bilimlere aşina olan öğretmenlerin sayıca yetersiz kalması olmuştur. Milli Mücadele sırasında Anadolu'da sadece 2627 muallim ve 689 muallime olmak üzere toplam 3316 öğretmen vardı. Ancak ilkokulların sayısı yalnızca 3495'ti. Bu durum modern muallim ve muallimelerin boşluğunda medreseden çıkma irticai bir eğitim anlayışına sahip kişilerin doldurmasına sebep olmuştur. Bu sebeple Milli Mücadele'nin en sıcak olduğu dönemde eğitimin istikrarı için öğretmenlerin askerlikleri tecil edilmiştir. Öğretmenlerin yetiştirilmesi hususundaki inkılapçı adımlar ancak Cumhuriyet Dönemi atılabilmiş, Milli Mücadele süresince Osmanlı'dan kalma atılımlara ek olarak bir gelişme gösterilememiştir. Ayrıca öğretmenler hukuki statülerine ancak Cumhuriyet yıllarında kavuşabilmişlerdir. Sayıca az olan öğretmenlerin en büyük problemi ise yoksulluktu. İstanbul Hükümeti, öğretmenlerinin maaşlarını ya düzenli bir biçimde ödeyemiyor ya da hiç ödeyemiyordu. Bu sebeple kimi öğretmen geçinmek için değerli eşyalarını veya evlerini satıyor kimi öğretmen de katiplik, tüccarlık, polislik gibi para kazanabileceği mesleklere yöneliyordu. Hatta bu sebeple BMM'nin açıldığı ilk zamanlarda Ankara ve Tokat'ta öğretmenler grev yapmış ve bu sebeple bazı okullar kapanmıştı. Bazı okulların kapatılması sonucu çoğu kadro görevden alınmıştır. Ancak tüm bu zorluklara rağmen öğretmenler hem savaşın kazanılmasında hem de Türkiye Cumhuriyeti'nin kurulup yaşatılmasında büyük rol almışlardır. Bu duruma örnek olarak Erzurum Kongresi'nde 54 delegeden 5, Sivas Kongresinde 31 delegeden 1 ve BMM ilk açıldığında 337 milletvekilinden 24'ünün öğretmen olması öğretmenlerin Milli Mücadele sürecinde etkin bir rol aldıklarını göstermektedir. Milli Mücadele yıllarında okullar ikiye ayrılıyordu: İşgal bölgesinde olan ve işgal bölgesinde olmayan okullar. İşgal bölgesinde bulunan okullar ya işgalci kuvvetlerce kendi menfaatleri için kullanılıyor ya da sebepsizce kapatılıyorlardı. İşgal bölgesinde olmayan okulların durumu ise karmaşıktı. Bu bölgelerde başlıca sorun azınlık okullarıydı. Bu okullar 19. yüzyılda kapitülasyonlar ve azınlıklara tanınan haklar neticesinde ilk kez boy göstermiş ve Milli Mücadele yıllarına kadar ülkenin dört bir yanına yayılmışlardı. Azınlık okulları, Milli Mücadele yıllarında bölgesel propagandalar ile insanları isyana teşvik etmiş ve işgallerin kolaylaşması için ülkede zararlı misyonerlik hareketlerinde bulunmuşlardı. - 3495 ilkokul (682'si kapalı) - Tam devreli 5 Sultani - 32 İdadi Osmanlı talebesi; son yüzyılın verdiği yorgunluk içinde ülkeyi çorba kazanına çevirmiş ideolojilerin pençesine düşmüş, mektep-medrese ikileminde kafası allak bullak olmuş bir vaziyetteydi. 1914 itibarıyla en küçüğü idadi talebesi olan öğrenciler eğitimden uzak ölüme yakın bir duruma itilmiş ve cephelerde ülkenin bir gün daha fazla nefes alabilmesi için nefes vermişlerdi. Eğitime devam eden öğrenciler ise nitelikli öğretmenlerden uzakta medrese çıkışlı, pozitif ilim bilmeyen irticai hocalara maruz kalmışlardır. Milli Mücadele yıllarının başlarında ise ülke işgallerine karşı hem cephede hem de halkın bilinçlenmesi yolunda mücadele etmişler ve ülkenin kurtarılması yolunda cansiperane çalışmışlardır. Ancak onlar da öğretmenleri gibi eğitimin devamlılığı açısından askerlikleri tecil edilmiştir ve bu noktadan sonra artık cehalete karşı ilim silahlarıyla mücadeleye girişmişlerdir. Genel anlamda Milli Mücadele süresince eğitim arka planda kalmış ancak tam anlamıyla gözden çıkarılmamıştır. 2 Mayıs 1920 yılında Maarif Nazırlığı'nın kurulması ile 1922 yılana kadar sürecek olan bu dönemde Rıza Nur, Hamdullah Suphi, Mehmet Vehbi ve İsmail Safa Beylerin Maarif Nazırlığı'nda eğitim alanında yapılan işler genellikle eğitimdeki sorunların tespiti olmuş ve çözümleri Cumhuriyet yıllarına bırakılmıştır. Bunun sebebi ise işgallerden dolayı hem uygun inkılap ortamına sahip olunamaması hem de tüm imkanların mücadeleye ayrılmasından dolayıdır. Tüm imkansızlıklar içinde ve ölüm kalım anında bile Mustafa Kemal asıl tehlikenin cehalet olduğunu bildiğinden Maarif Kongresi'ni 15-21 Temmuz 1921 tarihlerinde Eskişehir-Kütahya mağlubiyeti sonucu yıpranmış bir orduyu Sakarya Muharebesi'ne hazırlarken Ankara'da toplamıştır. Bu konferansın önemi ilk kez milli eğitim ve kültür politikalarının ana hatlarıyla her alandan öğretmen ve aydınlarca tartışılmasıdır. Bu kongrede alınan kararlar ve tartışmalar Türkiye Cumhuriyeti'nin Tevhid-i Tedrisat Kanunu, Köy Enstitüleri gibi eğitim inkılaplarının temelini teşkil etmiştir. sözleriyle Türkiye Cumhuriyeti'nin çalışkan fertleri olmalarını tembihlemiştir. - DERVİŞOĞLU, Ozan. Milli Mücadele Döneminde TBMM'nin Eğitim Politikaları (1920-1923). dergipark. org. tr : 1-11. - FILIZ, Taylan. MILLI MÜCADELE VE CUMHURIYET DÖNEMINDE ÖGRETMEN ÖRGÜTLERININ EGITIM SORUNUNA BAKISI (1920 1935). (2005). - Kılıç, Fahri. Çanakkale Savaşlarında Okullar ve Öğrenciler. Mart 2015. 19 Haziran 2023. . - Kapluhan, Erol. Hazırlık Dönemi Eğitim Politikaları ve Eğitim Faaliyetleri. 1 (2012 Güz): 1-28. - SEVİM, NURAY. MİLLİ MÜCADELEDE EĞİTİM VE ÖĞRETMENLER. YEDİTEPE ÜNİVERSİTESİ ATATÜRK İLKELERİ VE İNKILAP TARİHİ ENSTİTÜSÜ (2020): 3-138. - Güngör, Ali. OSMANLI DÖNEMİNDE EĞİTİMDE YENİLEŞME ARAYIŞLARI. 20 Ocak 2020. 19 Haziran 2023. ."} {"url": "https://www.soylentidergi.com/mitoloji-kavrami-ve-mitlerin-dogusu", "text": "Yunanca'da mithos ve logos kelimelerinin birleşiminden oluşan mitoloji kavramı; insanlık tarihinin doğasını, insanların nereden geldiklerini, geleneklerini, doğadaki gizemli olayları ve inanç sistemlerini açıklayan bir anlatı biçimidir (Mark, 67). İlk insan toplulukları için bu kavramları anlamlandırmak oldukça önemliydi. Yaşama amaçları, maruz kaldıkları doğa olayları ve müdahale edemedikleri evren düzeni, kendilerince açıklanamadığı takdirde hayatlarında büyük bir kaosa neden olan toplumlar, kültürleriyle doğrudan bağlantılı olan mitleri yaratarak içinde bulundukları kargaşaya son vermeyi amaçladılar. Mitler, tarih öncesi çağlarda, yazı bulunmadan önce doğmuştur (Leeming, 22). Yazılı olarak kayıtlı olmadıkları için mitlerin doğuşu hakkında kesin bir şey söylenemez. Bilim insanları, tarih öncesi sanat eserlerine, heykellere ve mezarlara bakarak arkeolojik ipuçları bulmuş ve çıkarımlarda bulunmuşlardır. Daha sonraki çağlarda, tarımın gelişmesiyle beraber yerleşik hayata geçilmiştir. Bu sayede mitolojinin kanıtları daha belirgin hale gelmiştir. Örneğin; avcılık ve toplayıcılık döneminden tarım ve hayvancılık dönemine geçilmesi, bereketle ilgili törenlerin yapılmasına sebep olmuştur. Bu da bereket kavramının sembolik bir hale gelip mitleşmesine yol açmıştır (Leeming, 24). Her ne kadar mitolojinin tam olarak nasıl tanımlandığı hakkında ortak bir görüş bulunmasa da açıklık getirdiği kavramlara bakılarak, mitlerin aslında günümüzdeki dinler gibi bir inanç sistemi olduğu çıkarımında bulunulabilir. Mitolojiyi oluşturan hikayeler, ilkel insanlar için kutsal kitap görevi görürler. Yaratıcı, yaratılış ve insan üstü olaylar gibi kutsal konulara değinen mitolojik hikayelerin, aynı zamanda toplumsal düzeni oluşturma ve koruma görevi de vardır. Mitler, insan yaşamını sonsuzluk kavramıyla geliştirir, varoluşunu dengeler ve bu sayede sıradanlığı ortadan kaldırır (Önal, 237). Gelenekleri, yer adlarını veya jeolojik oluşumları açıklayan mit olayları, geçmişi de epik bir şekilde anlatarak kutsal bir öneme eriştirebilir. Bu bağlamda mitler, kişilere yaşam boyu yol gösterecek bir rehberdir denilebilir. Her bir medeniyet, bu kavramları kendi kültürlerince yorumlar ve bu da mitolojinin sınıflandırılmasına yol açar. Birbirlerinden ayrı birçok mit türü olsa da üç mit türü dünyanın tüm mitolojilerinde gözlemlenebilir: yaratılış mitleri, tanrı mitleri ve psikolojik mitleri. Yaratılış mitleri kültürlere; nereden geldiklerini, kendilerinin ve dünyanın nasıl var olduğunu anlatır. Anlatımında genellikle mecazi, sembolik ve tarihsel ögeler kullanılan yaratılış mitleri, derin gerçekleri açıkladığına inanıldığı için insanlar tarafından kutsal kabul edilir. Bu kutsal anlatılarda, karmaşık evren düzeni açıklanır ve bu evrende kültürlerin var olabilmesi için gereken kimlik anlatılarak, varlık nedeni sağlanır. İki farklı yaratılış türüne değinilir. Biri, İncil'deki gibi yoktan var edilen bir yaratılış biçimi diğeri ise kaotik bir ortamda birilerinin bir şeyler yapması sayesinde var olan kaostan yaratılıştır (Mark,67). Örneğin; Yunan mitolojisindeki Prometheus, ateşi tanrılardan çalarak insanlığa armağan etmiş, onların ilerlemesine neden olmuş ve böylece insanların yaratılışını şekillendirmiştir. Eski Mısır mitolojisinde ise yaratılışın, su ve kaosun tanrılar tarafından düzenlenmesiyle gerçekleştiğine inanılır. Su ve kaosun neden olduğu yaratılış türü, Mezopotamya'nın en eski bilinen mitolojilerinden olan Sümer mitolojisi içinde de rastlanır. Sümer tanrılarının çeşitli mücadeleler ve savaşlar sayesinde dünyayı yarattığı ve düzen tanrıçası olarak bilinen Marduk'un su ve kaosu düzenlemesiyle insanlığı yarattığına inanılır (Leeming, 26). Tüm kültürlerde evreni kontrol eden ve düzenini sağlayan tanrılar bulunur. Bu kültürlerde tanrılar kimi zaman panteonlar olarak, kimi zaman da tanrı toplulukları ya da tanrısal aileler olarak karşımıza çıkar. Örneğin Antik Mısır'da sekiz tanrı ve tanrıçadan oluşan, Sekizli olarak bilinen bir panteon vardır. Yunan mitolojisinde ise Zeus'un başkanlığı altında bir panteon türü bulunur. Panteonlar birçok alt tanrıyı kendi içinde barındırır. Tanrıların çocukları, yarı tanrılar ve efsanevi canavarlar da bu mitlerde yaygın olarak gözlemlenir. Bunun dışında Afrika ve Kuzey Amerika Kızılderili kültürlerinde, daha düzenbaz ve şekil değiştiren tanrılara yer verilir (Mark, 67). Tanrılar genellikle güçlü, ölümsüz ve insanların üzerinde kontrol sahibidirler. Doğa olaylarını, savaşları, hastalıkları, aşkı ve diğer önemli konuları etkileyen tanrılar, kendi aralarında da sıkça çatışma yaşarlar. Bu çatışmaların, dünyadaki olayların nedenleri ve sonuçlarına ilişkin önemli bilgiler sunduğuna inanılır. Tanrı mitleri aynı zamanda etik ve ahlaki öğretilerle doludur. Tanrıların eylemleri ve özellikleri, insanlara nasıl davranmaları gerektiği konusunda örnekler sunabilir. Bu bağlamda, tanrı mitlerinin toplumsal değerlere doğrudan etki sağladığı söylenebilir. Yaratılış ve tanrı mitleri dinseldir. Bu mitler, insanlarla bilinmeyen arasında bağlantı kurarak, kültürlere ve bireylere çeşitli ilahi gerekçeler sağlarlar (Leeming, 26). Psikolojik mitler, kişinin iç ve dış bilincini dengelemeyi amaçlayan ve kişisel gelişimini tamamlamasında rol oynayan sembolik hikayelerdir (Mark, 67). Mitlerdeki kahramanlar kendi benliklerini ve kaderlerini keşfettikleri bir yolcuğa çıkarlar. Bu, bilinenle bilinmeyenin yolculuğudur. Psikiyatrist Carl Gustav Jung'a göre, insanlar ortak bir bilinçdışına sahiptir. Bu ortak bilinçdışı, insanlık tarihinden ve kültürlerden gelen deneyimlerin bir birleşimi olarak düşünülür. Psikolojik mitler, kolektif bilinçdışından kaynaklanan ortak sembolik temalara dayanır ve farklı kültürlerde benzer örüntülerin görülmesine yol açar. Mitlerde yer alan ortak sembolik yapılar arketipler olarak adlandırılır. Arketipler rüyalarda ve efsanelerde görülen evrensel sembolleri içerir. Örneğin; kahraman, anne, baba, gölge, bilge kadın gibi arketipler, birçok mitte ve hikayede karşımıza çıkar. Psikolojik mitler, insanların kişisel gelişimlerinde önemli bir rol oynar. Bu mitlerin anlaşılması, insanların iç dünyalarını, davranışlarını ve düşüncelerini daha derinlemesine kavramak için kullanılan bir araçtır. Psikolojik mitler, psikanalitik terapide, rüya yorumlamada, kişisel gelişim çalışmalarında ve sanat terapisinde sıkça kullanılır (Gülcan, 285). Bu mitin şüphesiz ki en etkileyici örneği, Yunan mitolojisindeki Prens Oidipus'un hikayesidir. Prens, babasını öldüreceği kehanetini öğrenmesi sonucunda, kaderinden kaçmak için başka bir bölgeye gider. Aynı kehaneti, Oidipus'un doğumunda öğrenen babası da oğlundan kaçmaktadır. Birbirlerinden habersiz bir şekilde aynı bölgede yaşayan baba-oğlun hikayesi, Oidipus'un babasını yanlışlıkla öldürmesiyle sonlanır. Bu hikayede anlatılmak istenen, en açık şekilde insanın kendi kaderinden kaçamayacağıdır. Sonuç olarak her kültürün ayrı mitolojisi vardır. Baskın olarak Batı mitolojileri daha çok bilinse de anlatılan hikayeler tüm mitolojilerde farklı isimlerle yer almaktadır. Mitolojik hikayeler varoluşsal soruları cevaplamayı amaçladıkları için gerçeklikten çok anlama önem verir. Bu nedenle kültürler, mitolojik hikayeleri doğru ya da yanlış ayrımına tabi tutmazlar. Antik dünya insanları, mitleri çoğu zaman bireysel bir deneyim olarak görüp, kendi bağlamlarında yorumlamışlardır. Geçmişten bu yana rehber niteliği taşıyan mitolojik hikayeler, bu sebeple günümüzde yankı uyandırmaya devam etmektedir. Mitolojik dünyanın derinliklerine dalmak istiyorsanız fakat nereden başlayacağınızı bilemiyorsanız, Mitoloji Kitaplarına Nereden Başlamalıyız? adlı yazımıza göz atabilirsiniz. - Leeming D, Dünya Mitolojisi, İstanbul: Say Yayınları, 2015. - Mark J, Mythology, World History Encyclopedia, 4, 22 (2018), 67. - Gülcan C, Psikolojik Tipler ve Jung Psikolojisi Üzerine Bir Değerlendirme, KSBD, 2020, Y. 12, S. 23, s. 284-297. - Önal S, Kültür Dünyasının İlk Üretimleri: Mitolojiler, Felsefe ve Sosyal Bilimler Dergisi, 23 (2017), 233-240."} {"url": "https://www.soylentidergi.com/mitoloji-kitaplarina-nereden-baslamaliyiz", "text": "Mitoloji, insanlık tarihi boyunca var olmuş ve pek çok kültürde benzersiz hikayeler, karakterler ve semboller yaratmıştır. Mitolojik hikayeler, Tanrı ve Tanrıçaların maceraları, kahramanların destanları ve efsaneleri tarih boyunca insanların hayal gücünü beslemiş ve düşünce dünyalarını zenginleştirmiştir. Mitolojik hikayeleri okumaya nereden başlanacağı; hangi kültüre veya topluma ilgi duyulduğuna ve hangi mitolojik panteona daha aşina olunduğuna bağlıdır. Bazı popüler mitolojiler arasında Yunan, Roma, Norse, Hint, Mısır ve Çin mitolojileri bulunmaktadır. Yunan mitolojisi, Batı Edebiyatında ve pop kültüründe oldukça popülerdir. Yunan mitolojisi hakkında daha fazla bilgi edinmek için, Homeros'un İlyada ve Odysseia eserleri ile başlanabilir. Ayrıca, Ovid'in Dönüşümler ve Robert Graves'in Yunan Mitolojisi adlı kitapları da öneriler arasındadır. Richard Buxton'un The Complete World of Greek Mythology adlı kitabı, Yunan mitolojisine ayrılmıştır ve antik Yunan Tanrıları, kahramanları ve efsaneleri hakkında detaylı bilgiler sunmaktadır. Roma mitolojisi, Yunan mitolojisine benzerdir ve birçok Tanrı ve Tanrıça benzer özelliklere sahiptir. Roma mitolojisi hakkında daha fazla bilgi edinmek için Vergilius'un Aeneis adlı epik bir destanı anlatan eserinden bahsedilebilir. Ana kahramanı Aeneis, Truva soyundan gelen bir kahramandır ve destanda Troya Savaşı sonrası durum anlatılmaktadır. Kathleen Sears'ın kitabı Mitoloji 101, mitolojiye kapsamlı bir giriş yapmak isteyenler için bir başucu kitabı olarak önerilmektedir. Norse mitolojisi, İskandinav mitolojisi olarak da bilinir ve Viking çağındaki İskandinav halkları arasında yaygın olarak kullanılmıştır. Bu mitoloji hakkında daha fazla bilgi edinmek için Snorri Sturluson'un Edda eseri ve Neil Gaiman'ın Norse Mitolojisi adlı kitabı önerilebilir. Bu kitap, İskandinav mitolojisine odaklanır ve Odin, Thor ve Loki gibi Tanrılar ve efsaneleri anlatır. Hinduizm mitolojisi, Hinduizm inancına dayanan bir mitolojidir. Hinduizm'in mitolojisi oldukça zengin ve kapsamlıdır. Farklı dönemlerdeki birçok farklı metinle ifade edilir. Bu nedenle Hinduizm mitoloji kitaplarına nereden başlanması gerektiğine karar vermek zor olabilir. Birçok Hindu bilgesi, Vedalar'ın Hinduizm'in en kutsal metinleri olduğunu kabul eder. Vedalar, Hindu mitolojisinde Tanrıların, kahramanların ve ritüellerin anlatıldığı eski metinlerdir. Ancak Vedalar oldukça karmaşık ve zor anlaşılan metinlerdir, bu nedenle Hindu mitolojisine bir giriş yapmak istenirse daha anlaşılır metinlerle başlanabilir. Bunun için Hindu mitolojisi hakkında bir giriş olarak önerilen metinler arasında Bhagavad Gita, Ramayana, Mahabharata ve Purana gibi metinler yer almaktadır. Bhagavad Gita, Hinduizm'in en önemli metinlerinden biri olarak kabul edilir ve Tanrı Krishna'nın, savaş öncesi Prens Arjuna'ya verdiği öğretilerden oluşur. Ramayana ise epik bir şiirdir ve Tanrı Rama'nın hayatı anlatılmaktadır. Hinduizm'in en sevilen mitolojik hikayelerinden biridir. Mahabharata ise Hinduizm'in en uzun ve en karmaşık metinlerinden biridir ve içinde Bhagavad Gita gibi diğer metinleri de barındırır. Mahabharata, Prenses Draupadi'nin evliliğini ve Kuru hanedanının savaşını anlatır. Purana da, Hindu mitolojisinin hikayelerini anlatan bir dizi kitaptır. Birçok farklı Purana vardır ve bunların hepsi farklı Tanrıların, kahramanların ve hikayelerin anlatıldığı farklı versiyonlarını içerir. Bu kitaplar, Hinduizm mitolojisi hakkında temel bir anlayış hakkında bilgi edinilmesine yardımcı olacaktır. Mısır mitolojisi, antik Mısır kültüründe kullanılan bir mitolojidir. Bu mitoloji hakkında daha fazla bilgi edinmek için E. A. Wallis Budge'un The Egyptian Book of the Dead adlı kitabı öneriler arasındadır. Ölüler Kitabı, Eski Mısır'ın ölümden sonra hayat hakkındaki inançlarını anlamak için oldukça önemli bir kaynaktır. Aynı zamanda Geraldine Pinch'in Egyptian Mythology adlı kitap Mısır mitolojisine odaklanır. Ra, Osiris ve Isis gibi Mısır Tanrıları ve Tanrıçaları hakkında bilgi verir. Çin mitolojisi, Çin kültüründe kullanılan bir mitolojidir. Bu mitoloji hakkında daha fazla bilgi edinmek istenirse Wu Cheng'en'in Batıya Yolculuk adlı eseri ve Anne Birrell'in Çin Mitolojisi adlı kitabı öneriler arasında yerini almaktadır. E. T. C. Werner tarafından yazılan Çin Mitleri ve Efsaneleri adlı bu kitap, Çin mitolojisine genel bir bakış sunar ve en popüler mitleri ve efsaneleri ele alır. Dünya mitolojilerinin farklı yönlerini ele alan ve farklı kültürlerden mitleri kapsayan birçok kaynak oluşturabilecek kitap bulunmaktadır. Bu kitaplar, mitoloji hakkında temel bilgi edinmeye yardımcı olurken ilgi çeken konuları keşfetmeye olanak tanır. Thomas Bulfinch tarafından yazılan klasik mitoloji hikayelerinin anlatıldığı Bulfinch Mitolojisi adlı kitap, okurlara Yunan, Roma ve Kelt mitolojileri hakkında detaylı bilgiler sunar. Roy Willis'in Dünya Mitolojisi adlı kitabı, tüm dünya mitolojilerini kapsayan bir kaynak sunar. Kitapta, Mısır, Çin, Hint, Maya ve Aztek mitolojileri gibi farklı kültürlerin efsanelerini anlatılmaktadır. Arthur Cotterell tarafından yazılan Büyük Dünya Mitolojisi Ansiklopedisi, dünya mitolojilerine ait anahtar kavramları, figürleri ve sembolleri açıklar. Kapsamlı bir referans sağlayan ve başucu kitabı olarak görülen bir kitaptır. Türk mitolojisi, Türk halklarının tarih boyunca inançlarına, kültürlerine, ritüellerine ve efsanelerine dayanan bir dizi mitolojik hikayeler ve karakterlerden oluşur. Ancak Türk mitolojisi diğer bazı mitolojiler kadar yaygın bir şekilde bilinmemektedir. Türk mitolojisinde; Tanrılar, Tanrıçalar ve efsanevi kahramanlar gibi çeşitli figürler yer alır. Oğuz Kağan Destanı gibi önemli destanlar ve masallar da Türk mitolojisinin bir parçasıdır. Türk mitolojisi hakkında bilgi edinmek isteyenler için ilk olarak Murat Uraz tarafından kaleme alınan Türk Mitolojisi adlı kitap öneriler arasında yerini almaktadır. Türk mitolojisine dair geniş bir bilgi birikimi ve derin bir araştırma ile hazırlanmış olan bu kitap, Türk kültür tarihi açısından da önemli bir yer tutmaktadır. Deniz Karakurt'un Türk Söylence Sözlüğü, Türk mitolojisinde yer alan kahramanlar, Tanrılar ve mitolojik olayların kapsamlı bir sözlüğüdür. Türk mitolojisi hakkında hızlı bir başvuru kaynağı olarak da kullanılmaktadır. Celal Beydili tarafından kaleme alınan Türk Mitolojisi Ansiklopedik Sözlük, Türk mitolojisinde yer alan mitolojik kavramların ansiklopedik bir şekilde ele almıştır. Bu kitap, Türk mitolojisi hakkında kapsamlı bir bilgi edinmek isteyenler için faydalı bir kaynak oluşturmaktadır. Pertev Naili Boratav tarafından yazılan Türk Mitolojisi adlı eserde de, İslam öncesi ve Türkiye dışındaki ülkelerde Türkçe konuşan halkların mitolojileri hakkında açıklayıcı bilgiler yer almaktadır. Yaşar Çoruhlu'nun Türk Mitolojisinin Ana Hatları isimli eseri, mitolojiye yeni başlayanlar için önerilmektedir. Aynı zamanda Bahaeddin Ögel tarafından kaleme alınan Türk Mitolojisi adlı iki ciltlik serisi de kaynakları, açıklamaları ve destanları ile detaylı bir bilgi kaynağı sunmaktadır. Güncel kitaplar arasında yer alan ve Bartu Bölükbaşı tarafından illüstrasyonları eşliğinde Türk mitolojisinin tarihsel köklerine yolculuk eden Türk Mitoloji Atlası da önerilen diğer kitaplar arasında yer almaktadır. Çocuklar için önerilebilecek mitolojik kitaplar denildiğinde ilk akla gelen ve Türk Edebiyatının en değerli kalemlerinden biri olan Haldun Taner'in 1977 yılında Milliyet Çocuk dergisi için yazdığı ve sonrasında bir araya getirilen mitoloji masallarının yer aldığı Çocuklar için Mitoloji kitabıdır. Hem çocukların hem de gençlerin keyif alarak okuyacakları, okurken de Yunan Mitolojisi hakkında çok şey öğrenecekleri bir kitaptır. Mitoloji, insanların varoluşundan bu yana ilgi çeken bir konudur ve birçok kültürde zengin bir mitoloji mirası bulunmaktadır. Bu nedenle mitoloji kitaplarına nereden başlamalı sorusu oldukça yaygındır. Başlangıç olarak, Yunan ve Roma mitolojisi, Batı mitolojisinin temelini oluşturduğu için bu alanlardaki eserlerle başlamak faydalı olacaktır."} {"url": "https://www.soylentidergi.com/moonlight-sonata-ludwig-van-beethoven", "text": "Klasik müziğin önde gelen isimlerin başında yer alan Ludwig van Beethoven, eserleri ile müzik dünyasında değiştirilemez bir yer edindi. Etkileyici ve duygu dolu besteleri ile müzik dünyasına büyük bir katkıda bulunan ve küçük yaşta müziğe başlayan besteciyi bu kadar önemli kılan bir diğer özellik ise yaşamı boyunca uğraştığı sağlık problemlerinden biri olan işitme kaybının sanatının önünde bir engel olmasına izin vermemesi oldu. 1801 yılında başlayan bu süreç sonunda 1817 yılında tamamen işitme kaybına uğrayan Beethoven bu dönem ve sonrasında müziklerini bestelemeye devam etmiştir. Bestelediği önemli eserlerden biri olan 14. Piyano Sonatı Quasi una Fantasia diğer bir ismiyle Moonlight Sonata, Beethoven'ın en popüler bestelerinden biri olarak bilinmektedir. 1801 yılında tamamladığı eserini ertesi yıl yayımladığı bilinmektedir. Beethoven kendi deyimiyle, Sonata quasi una fantasia olarak eserini adlandırır. Adagio sostenuto, allegretto ve presto agitato olmak üzere üç bölümden oluşan eser, o zamanların aksine daha yavaş bir şekilde başlar. Romantik tarzın daha baskın olduğu bu eserin önemli bir diğer özelliği ise sakin ve yavaş bir ezgiyle başlayan müziğin ikinci bölümünde daha haraketli ve canlı, üçüncü bölümünde ise şiddetli ve yoğunluğu ile üç bölümde de bambaşka duygular hissettirmesidir. Beethoven'ın bu unutulmaz önemli eserini öğrencisi Kontes Giulietta Guicciardi'ye ithaf ettiği düşünülmesiyle birlikte eserin ortaya çıkmasında iki farklı rivayet daha bulunmaktadır. Gelin, bu rivayetler nelermiş bir bakalım. Halk arasında bilinen bir rivayete göre Beethoven, bir bunalım yaşamaktaydı. Bir yandan yaşadığı sağlık problemleri derken mevcut işitme kaybının da zamanla artmasıyla birlikte bu bunalımlı süreçte Beethoven yaşamına son vermeyi dahi düşünür. Bu süreçte doğaçlama yazdığı bir eseri büyük bir ilgi görür. Bu dönemde sokakta yürürken bir evden piyano sesi duyar ve bu sesten çok etkilenir. Kimin çaldığını öğrenmek için evin sahibiyle tanışmaya gittiğinde piyanonun başında küçük bir kız görür. Kızın yanına yaklaştığında kızın kör olduğunu fark eder. Bu durumdan fazlası ile etkilenen Beethoven küçük kızdan, kendisinden bir şey istemesini söyler. Küçük kız ise ay ışığını hiç görmediğini ve ona ay ışığını tasvir etmesini ister. Bunun üzerine Beethoven, Moonlight Sonata'yı besteler. Bir diğer hikaye ise ayrıntıları tam bilinmemekle beraber genel olarak kabul gören bir rivayettir. Bu rivayete göre Beethoven, hayatı boyunca tek bir kadın sevmiştir: Elis. Bu hikayenin öğrenilmesindeki en büyük detaylardan biri, birbirlerine yazdıkları mektuplarıdır. Hatta öyle ki ona olan aşkını Für Elise adlı eserinde dile getirmektedir. Beethoven ve Elis birbirlerine olan aşkın yükü ile kaçmaya karar verirler. Buluşma yeri ve saati kararlaştırmışlardır. Elis vaktinde orada olurken, Beethoven yağan yağmurdan hareket edemeyecek hale gelen faytondan dolayı orada olamaz. Çamur deryasından kurtaramadıkları faytonu daha fazla bekleyemeyen Beethoven kendi çabaları ile varmaya çalışır fakat geç kalmıştır. Elis, Beethoven'ın gelmeyeceğini düşünür, dayanacak gücü kalmamıştır ve gitmeye karar verir. Tam bu zamanda Beethoven da varır lakin ikisi de binanın iki yönlü merdivenin farklı taraflarına yönelirler ve birbirlerini göremezler. Bu olaydan sonra bir daha kaçma planını denemeyen aşıklar bir araya gelemezler. Beethoven bunun üzerine Ayışığı Sonata'yı besteler. Bu bestesiyle birlikte Elis'e ulaşmaya çalışır. Bu rivayetlerin doğruluğu ve yanlışlılığı tam bilinemese de üç farklı bölümünde de hissettirdikleri duygular, büyüleyici ezgileriyle ve farklı duygular yaşatmasıyla Beethoven'ın unutulmaz bestelerinden biri olarak listelerimizde yer almaya devam edecektir. - Yordama, Moonlight Sonata'nın Hikayesi, (23.03.2022) - Bilimkutusu, Beethoven Moonlight Sonata ve Diğer Eserleri, (23.03.2022)"} {"url": "https://www.soylentidergi.com/morpheusun-kollarinda", "text": "Gözlerimizi kapattığımız ve farklı bir akışa geçtiğimiz noktada gördüğümüz düşlerden sorumlu olan mitolojik karakter Morpheus'tan başkası değildir. Yunanca morphe kelimesi biçim demektir ve Morpheus da antik çağlardan bu yana rüyalarımıza biçim veren tanrı olarak tanımlanır. Rüyaların efendisi olarak tıpkı Hermes gibi ilahi mesajları ölümlülerin rüyaları aracılığıyla onlara bildirir ve o rüyalarda farklı görünümlere de bürünebilirdi. Herhangi bir insan kılığına girerek rüya sahibinin geçmişi ya da geleceği hakkında vizyonlar gösterirdi. Kendine şiir ve edebiyatta yer bulan Morpheus'u çoğunlukla ilahi mesajlarla da ilişkilendirmek mümkün. Morpheus ve kardeşlerinden Oneiroi olarak bahsedilirdi; fakat onlar sadece Oneiroilerden bazılarıydı. Rüyalar aleminde Morpheus'un kardeşleri, onun yardımcıları rolünü üstlenmişlerdi. Icelus rüyaların gerçeklik kısımlarıyla ilgilenirken Phobetor korkulu rüyaların yaratıcısı gücüne sahipti. Phantasus ise gerçek dışı görülerle dolu rüyalara yön verirdi. Morpheus'u onlardan ayıran özelliklerinden biri, kahramanlar ve krallar gibi kıdemlilerin rüyalarını etkileme yeteneğine sahip olmasıydı. Oneiroilere de biraz değinecek olursak çok uzakta ve derinde, parlayan güneşin de ötesinde olan bir yerde, Erebos'ta yaşadıklarını bilmeliyiz. Her gece binlerce rüyaya şekil vermek için adeta binlerce yarasanın göklerde süzüldüğü gibi dünyanın dört bir tarafına dağılırlardı. Erebos'u terk eder etmez iki kapıdan birinden geçmek zorundalardı. Bu kapılar Oneiroilerin o gece taşıyacağı rüyaları belirlerdi. Her iki kapının da aslına bakarsak ilk olarak göründükleri yer Homer'in Odyssey kitabıydı. Bu kitapta boynuz kapısından gelen rüyalar, ilahi ve her zaman doğruyken; fil dişi kapısından gelen rüyalar, bir o kadar yanlış ve insanları yanlış yola sürüklerdi. Rüyalardan sıyrılıp gerçek formuna büründüğünde görünen Morpheus'un kanatları kimi efsaneye göre doğuştan, kimi efsaneye göre de kardeşleri ve ona ölüm tanrısı olan amcası Thanatos tarafından verilmiştir. Bu kanatlarla uyku tanrısı olan Hypnos'u, Zeus'un bazı tehditlerinden kaçırıp mağaralardaki rüya dünyasına taşıdığı belirtilir. Bu rüya dünyası Morpheus'un ailesinin yaşadığı yerdir. Unutkanlık Nehri'ni de barındıran bu yer, davetsiz misafirlere korku salacak iki yaratık tarafından korunur ve Olimposlular dışında kimsenin girmesine izin verilmezdi. Morpheus'un uyuduğu rüya dünyası mağaralarından birinde haşhaş tohumlarının olması efsanevi gerçeği, afyon bazlı bir ilaç olup şiddetli ağrılar için kullanılan morfinin adını Morpheus'tan almış olma ihtimalini pekiştirmektedir. Morpheus'a Romalı şair Ovid'in şiirlerinde de sıkça rastlarız, özellikle Başkalaşım adlı şiirinde. Hatta ve hatta bazı yaklaşımlara göre Morpheus'un kardeşlerine isimlerini Ovid verirken bir diğer yaklaşıma göre de bu isimlerin Helenistik bir arka planı vardır. Konumuza dönecek olursak Ovid'in zamanından sonra Morpheus'un eserlerde adının geçmesi sık rastlanan bir durum haline geldi. Bu evrimini günümüzdeki çizgi romanlarda da görmek mümkün. Neil Gaiman'ın ödüllü çizgi romanı Sandman serisi, ana karakter olarak Morpheus'u ele alır. Bir diğer rastlantıyı da çok konuşulan filmlerden biri olan ve yakın zamanda dördüncü filmi çıkan Matrix film üçlemesindeki karakter Morpheus'ta görürüz. Filmde Morpheus, insanlara bilgisayarlar tarafından yapılmış yapay rüyalar aleminde kalmakla uyanıp gerçeklerle yüzleşmek arasındaki seçimde ön ayak olan kişidir."} {"url": "https://www.soylentidergi.com/morrissey-muzik-dunyasinin-naif-sesinin-solo-yolculugu", "text": "Ünlü İngiliz alternatif rock grubu The Smiths'in eski solisti Morrissey, dokunaklı şarkı sözleriyle bilinir. Hüzün dolu bir duygu dünyasının sahibi İrlanda göçmeni bir aileden gelen şarkıcı 22 Mayıs 1959'da Manchester, İngiltere'de dünyaya geldi. Morrissey genellikle yabancılaşmayı ve talihsiz aşklarını anlattığı şarkı sözlerinde hüznü yansıtırken eski grup arkadaşı Johnny Marr'ın eşsiz melodileriyle harmanlandığı There is a Light It Never Goes Out, Heaven Knows I'm Miserable Now ve This Charming Man gibi ikonik şarkılarıyla ün kazandı. İçe dönük, çekingen, hüzünlü ve cesur şarkılarıyla büyük bir hayran kitlesine ulaşan müzisyen hayvan hakları gibi birçok konuda da kimi zaman aktivist olarak konumlandı. The Smiths ile çıkardığı Meat is Murder albümü ve Ben arkadaşlarımı yemem. diyen et yemeye karşı çıkan duruşuyla büyük kitlelere bu ideolojiyi yaydı. Ünlü şarkı yazarı yalnızlığı, utangaçlığı ve hissettiği yabancılığı anlattığı şarkı sözlerini aynı zamanda güçlü birer propaganda olarak kullandı. Yine Meat is Murder albümünde bulunan Barbarism Begins At Home şarkısıyla ev içi şiddeti; Karl Marx'ın Workers of the world, unite! sloganına atıfta bulunduğu Louder than Bombs albümünde yer alan Shoplifters of the World Unite ile ise komünizm ile ilgili ses getirdi. Müzik dünyasının naif ruhlu ve yetenekli şarkı yazarı olmasının yanı sıra birçok sevmeyeninin olduğunu da söylemek mümkündür. Birlikte çalışmanın zor olması, göçmenlik, ırk ve siyaset konusundaki tartışmalı görüşleriyle tanınmasına rağmen Morrissey'in müziği The Smiths'ten ayrılmasının ardından da yankı uyandırmaya devam etti. Özgün sesi ve şiirsel şarkı sözleri eski grubunun sesini tanımlamaya yardımcı oldu ve ardından solo kariyeri benzersiz tarzını sergilemeye devam etti. Viva Hate albümüyle solo müzik macerasına başladı. Politik duruşunu hiçbir zaman bırakmayan müzisyen, Margaret on the Guillotine şarkısıyla Margaret Thatcher'ın idamını anlatınca Muhafazakar Parti milletvekili tarafından suçlu bulundu ve evi polisler tarafından aratıldı. Bu albümde en çok dinlenen şarkı ise Morrissey'in kırılgan sözleri neşeli melodilerin ardına gizleme geleneğini sürdüren Suedehead oldu. Hakkındaki tartışma ve suçlamalara rağmen şarkıları hala büyük bir kitle tarafından sevilse de şarkıcının Viva Hate'ten sonraki albümleri Kill Uncle, Your Arsenal, Vauxhall and I, Southpaw Grammar ve Maladjusted ile eski süksesini yakaladığı pek söylenemez. Ancak bu albümlerinden sonra 2004 yılında yayımlanan You Are The Quarry albümündeki Let Me Kiss You şarkısı ile beğenileri yeniden kazandı. Söylentilere göre Let Me Kiss You, Nancy Sinatra düşlenerek yazılmış bir şarkıydı. Sanatçı çok üretken bir şekilde şarkı yazarken Lifeguard Sleeping, Girl Drowning, Seasick yet Still Docked, The Teacher are Afraid of the Pupils, The Edges Are No Longer Parallel ve How Can Anybody Possibly Know How I Feel? gibi uzun ve farklı şarkı isimleriyle dikkat çekmeye devam etti. Daha sonrasında kapağında kendisini keman çalarken gördüğümüz, isimlerinden bile ne kadar vurucu sözlere sahip olduğunu belli eden Ringleader of the Tormentors albümünü 2006'da yayımladı. Hüzünlü bir aşk hikayesini konu edinen ve sevgilisine yaşar ve nefes alırken öldürdün beni ama yine de affediyorum seni dediği You Have Killed Me şarkısı ile beğeni kazandı. Sonraki bir başka duygu dolu ve kapağında kendisini bir bebekle gördüğümüz Years of Refusal albümünü Istanbul isimli bir şarkıyı da içinde barındıran World Peace Is None of Your Business takip etti. Karşılaştığı kaotik, heyecanlı ve kalabalık sokaklardan sesler barındıran şarkıyı Morrissey, 2014 senesi İstanbul konserinde kazandığı ilhama teşekkür olarak çaldı. Tam olarak sebebi bilinmese de müzik platformlarından kaldırılan World Peace is None of Your Business albümü sonrasında verdiği üç senelik büyük aradan sonra 2017'de Low in High School albümünü yayımladı. Spent the Day in Bed şarkısı ile beğeni toplayan Morrissey, bütün zamanını yatakta geçirip haberleri okumayan ve çekindiği dünyadan kendini iyice soyutlayan bir karakter çizdi. Bu şarkıyla bütün arkadaşlarına da amacının korkutmak olduğunu, kendini küçük ve yalnız hissettirdiğini söylediği haberleri takip etmeyi bırakmalarını tavsiye etti. Ne otobüs ne patron ne yağmur ne de bir tren vardı artık hayatında. Artık acımasız dünyaya iyice sırt çeviren bu karakterden sonra 2019 yılında California Son albümü ile yeniden sevenleriyle buluştu. It's Over ile biten bir aşkı anlatırken Loneliness Remembers What Happiness Forgets ile yalnızlık yeniden yakasını bırakmadı. Only a Pawn in Their Game şarkısı ile ise ırkçı bir ortamda büyüyen, insan hakları savunucusu olan Medgar Evers'tan bahsederek siyahi insanların haklarından bahsederek yeniden müziğini politik konulardaki fikirlerini ifade edebilmek için kullandı. Aynı zamanda büyük bir Oscar Wilde hayranı olan Morrissey 1984'te Jamming Magazine'e verdiği bir röportajda şarkı yazarken aldığı ilhamı da büyük çoğunlukla ondan aldığını söyledi. Louder than Bombs albümünde Oscar Wilde'a göz kırpan Johnny Marr bestesi Oscillate Wildly diye bir şarkı da bulunuyor. - The New York Dolls (1981) - James Dean is Not Dead (1983) - Exit Smiling (1998) - Autobiography (2013) - List of the Lost (2015) Hak savunuculuğu ve açık sözlülüğü ile bilinen sanatçının müzik üzerindeki etkisi yadsınamaz. Genellikle içe dönük ve melankolik olup aşk, kayıp ve yabancılaşma temalarını işleyen şarkı sözleriyle büyük beğeni toplayan Morrissey, hakkındaki suçlamalar ve sevilmeyen fikirler olsa bile müzik sektöründe ses getirmeye devam ediyor."} {"url": "https://www.soylentidergi.com/muzikte-kadin-unsuru-turkce-sarkilarda-feminist-esintiler", "text": "Şarkılar bugüne dek kimine anlamlı kimine anlamsız gelen konular ele almıştır ama bazı şarkılar vardır ki anlamsız bulunması zordur. Eşitlik, iyilik, acı, adalet, özlem gibi temalar bunların arasında yer alır. Bu yazıda birkaç maddeyle kadın-erkek eşitliği görüşüne dayanan feminizmin işlendiği Türkçe şarkılara yer vereceğiz. Kadınlar tarih boyunca çeşitli aşağılamaya maruz kaldığı gibi aynı zamanda haksız sınıflandırılmalara da maruz kalmıştır. Bunlardan en bilindik olanı, sanki evlenilen kadınla eğlenilmezmiş gibi, evlenilecek ve eğlenilecek olanın ayrımıdır. Emel Müftüoğlu bu şarkısında erkeklerin kadınları kendi inisiyatiflerine göre sınıflandırmasına, hakkın alınan değil de verilen bir şey olduğuna dayalı zihniyete feminist bir isyanda bulunur. Ayrıca türlü toksik özelliği maço olmak adı altında masumlaştırmaya da bir gönderme yaparak maçolar düşsün yakamızdan diyerek bu masumlaştırmaya aykırı bir duruş sergilemiştir. Evlenilecek kızlar var, eğlenilecek kızlar var. Hesap soramaz bana kim çıkarsa karşıma, Hür doğdum hür yaşarım kime ne kime ne, Zararım kendime kime ne kime ne, Annem kız doğurdu diye babam suçlamış. Ya kaşık düşmanı ya da bazen avrat. Ben bir kadınım ama önce insanım. Ben bir kadınım, hem de kötü kadın. Temelde ahlak anlamına gelen bir kavram olarak namus, kültürel müdahalelere uğrayarak yalnızca kadında olan hatta cinsel ilişkiye girerek bozulduğuna inanılan bir şeye dönüşmüştür. Ataerkil bir toplumda evlenmeden cinsel ilişkiye giren kadın namussuz olarak nitelendirilirken erkekler aynı durumda aynı muameleyi görmediği gibi aksine çoğu kez takdir toplar. Ayrıca, şiddet biçimlerinden biri olan cinsel şiddet ve hak gasplarından biri olan kişinin yaşam hakkını elinden alma meselesi vardır ki, ataerkil toplumda bu durumda bile suçlu olarak görülen yine kadındır. İstemi dışında ilişkiye girmeye zorlanmış olsa bile erkeği tahrik ettiği gerekçesiyle namussuzluk faturası yine ona kesilir. Bu acımasız zihniyetin iki yüzlülüğü Şebnem Ferah'ın bu şarkısının içeriğine konu olmuştur. Ah, ah annem, bugün öldüm ben. Kimse duymadı sesimi, kaç kez öldürdünüz. sabun sürme asitli, jöle de saç döker. Oje değil belki ama hafif bi' parlatıcı, uçuk pembe rujum olmalı, yaz makyajı. Alıştık bütün yalanlara, egodan gemiler yapanlara. Bir isyan başlasın artık kendini üstün sananlara. lafınıza kanan da sizin gibi olsun."} {"url": "https://www.soylentidergi.com/my-chemical-romance-geride-birakilmislarin-sesi", "text": "Punk ve alternatif rock temalı şarkılarıyla ünlü My Chemical Romance, şüphesiz ki birçok insanın gençlik ve ergenlik döneminde önemli bir yer kaplamıştır. Çalkantılı geçmişi, skandalları ve ikonlaşmış şarkılarıyla birlikte müzik tarihinde önemli bir yere sahip olan ve emo bayrağını en önde dalgalandıran bu grubu yakından tanıyalım! Trajik şarkılara imza atmış olan grubun trajik bir olay vasıtasıyla kurulmuş olması çoğu kişi için şaşırtıcı gelmeyecektir. Öyle ki solist Gerard Way'in 11 Eylül 2001 saldırılarına birebir tanık olması grubun kurulması ile sonuçlanan ilk kıvılcımı yakacak olay olarak tarihe geçmiştir. Travma sonrası stres bozukluğu ile baş etmek zorunda kalan Gerard Way, hayatına büyük etki eden bu olayı müzik ile dışa vurmak istemiştir. And if the world needs something better, let's give them one more reason now. Skylines and Turnstiles, grubun ilk şarkısı olma şerefine nail olurken solist Gerard Way içten içe dahil olmak istediği müzik sektörüne ilk adımını atmıştır. Bateride Matt Pelissier, gitarlarda Ray Toro ve Gerard'ın kardeşi Mikey Way ile birlikte adından uzun yıllar boyunca bahsettirecek olan My Chemical Romance grubu, 2001 yılında resmi olarak kurulmuştur. Kuruluşundan kısa süre sonra Frank Iero'yu aralarına alan grup, kemik kadrosunu en nihayetinde oluşturmayı başarmıştır. Grubun ilk albümü olan I Brought You My Bullets, You Brought Me Your Love iki aşığın hikayesini anlatan konsept bir albüm olarak kabul edilse de öfke dolu şarkı sözleri, hızlı ritmi ve screamo vokalleri ile birlikte kendini diğer üç My Chemical Romance albümünden farklı bir kategoriye koymaktadır. Duygu patlamaları sonucunda yazılmış gibi görünen şarkıları her ne kadar karmaşık olarak tanımlansa da tüm bu kaosun içinde aslında bir düzen vardır. Adını duyurmaya çalışırken kurulduğu şehir olan New Jersey ve çevresinde çeşitli konserler veren grubun asıl ünlenmesini sağlayan şey ise ikinci albümleri olan Three Cheers for Sweet Revenge oldu. Bir önceki albümlerinin son şarkısı olan Demolition Lovers'ın devam niteliği taşıyan 2004 çıkışlı Three Cheers for Sweet Revenge yine bir konsept albüm olarak nitelendirilebilir. Bu albüm sonrasında ise baterist değişikliği yapıp aralarına Bob Bryar'ı almışlardır. Ölüm, pişmanlık ve yas kavramlarına odaklanan ve gotik-korku ögelerini içeren albümün ilk şarkısı Helena, yine trajik bir olayın sonucunda ortaya çıkmıştır. Gerard ve Mikey Way'in büyükanneleri Elena Lee Rush'ın beklenmedik ölümü, kardeşleri epey etkilemiş ve büyükannelerine ithafen bu şarkıyı yazmışlardır. Punk'ın asi ve cesur yüzünün yalnızca bir illüzyondan ibaret olduğunun kanıtı olan I'm Not Okay şarkısı ise adeta bir yardım çığlığı niteliğindedir. Mental problemler ile boğuşan insanlar kendilerini çoğu zaman müzik ile ifade etmeyi tercih eder. My Chemical Romance ise bu şarkı ile dinleyicilerine yalnız değilsin mesajı vermekte. I've told you time and time again you sing the words but don't know what it means. İnişler ve çıkışlar, sevinçler ve hayal kırıklıkları, karamsarlık ve kararlılık... Bunca zorlukla baş etmek zorunda kalan grubun tüm emeklerinin meyvesini verme vakti gelmişti. 2006 yılında yayımlanan The Black Parade albümü dünya çapında öylesine büyük bir etki bırakmıştı ki kimi eleştirmenler Welcome to the Black Parade şarkısını 21. yüzyılın Bohemian Rhapsody'si olarak tanımlamaktan geri kalmadılar. Yine bir konsept albüm olma özelliği taşıyan The Black Parade'de tüm pişmanlıkları ve hatıraları ile bir kanser hastasının son anlarına tanık olunuyor. Öyle ki, albümün ilk şarkısı olan The End dinleyicileri bu trajik olaya tanık olmak için davet ediyor. Ölümün bir geçit töreni eşliğinde ilerlediği Welcome to the Black Parade şarkısı uzun yıllar boyunca emo camiasının resmi marşı olarak kabul edilmiştir. Fakat büyük başarılar beraberinde büyük problemleri de getirir. Her ne kadar Gerard Way grubun emo kavramı ile bağdaşlaştırılmasını onaylamasa da The Black Parade albümü, ebeveynler ve çeşitli eleştirmenler tarafından reşit olmayan çocukları depresyon ve intihara sürüklediği gerekçesiyle defalarca kez saldırı ve protestoya maruz kalmıştır. Halbuki grubun amacı dinleyicilerini depresyona sürüklemek değil; aksine, mental problemler konusunda farkındalık sağlamak ve tüm acılara rağmen devam edilmesi gerektiğini göstermek idi. Bunca karanlık temalı şarkı ve albümden sonra, My Chemical Romance'in dördüncü stüdyo albümü olan 2010 tarihli Danger Days: The True Lives of the Fabulous Killjoys'un bu denli renkli bir palete ve rock-pop ezgilerine sahip olacağını kim tahmin edebilirdi ki? Post-apokaliptik bir dünyada geçen albümde grup üyelerinin her biri farklı bir alter ego'ya bürünüp kendilerini Killjoy olarak tanımlayan asi bir gruba dönüşmüşlerdir. Akademi ödüllü kostüm tasarımcısı Colleen Atwood ile çalışan grubun bu albümü, kapitalizm ve baskı eleştirisi üzerine kurulmuştur. Punk'ın asi ruhunu şarkı sözlerinde devam ettirmelerine rağmen müzik tarzının pop'a doğru kayması hayranlarını endişelendirmiştir. Fakat My Chemical Romance ruhunun devam ettiğini görmek albümün olumlu eleştiriler almasına neden olmuştur. Hayranları ve müzik dünyası onların beşinci stüdyo albümlerini beklerken My Chemical Romance onlara Conventional Weapons isimli beş adet tekli ve sonrasında ise üzücü bir ayrılık haberi verdi. Mental sorunlar ile boğuşan grup üyeleri çareyi grubu sonlandırmakta bulmuştu. Just remember you will always burn as bright. Dağılmış olmaları onların müzik yapmalarını engellemedi. Grup üyeleri uzun süre boyunca solo kariyerlerine devam ettiler. 2019 yılına gelindiğinde ise ani bir şekilde tekrar birleşme ve turneye çıkma kararı aldılar. Covid-19 yüzünden ertelenen turnelerinde hayranları onları yalnız bırakmadı. Tekrardan birleşmenin şerefine ise 2022 yılında The Foundations of Decay isimli tekliyi yayımladılar. İnişleri ve çıkışları ile bu dünyadan asi ruhlu bir My Chemical Romance geçti. Hem de yüzbinlerce kaybolmuş ruhu ölümün soğuk pençelerinden kurtararak. Şimdi herkesin dilinde aynı sözler: Devam edeceğiz, inan bana, ölüp gitsen de hatıranı devam ettireceğiz!"} {"url": "https://www.soylentidergi.com/nedir-bu-sarkinin-hikayesi-careless-whisper", "text": "George Michael'in ilk solo ve hit şarkısı Careless Whisper, 1984 yılında yayımlanmasına rağmen günümüzde dahi dinlenilmeye devam ediyor. 2000'ler ve öncesini incelediğimiz zaman büyük bir hit yakalamış ve zamansız olmayı başarmış şarkıların çoğunun bir hikayesi vardır. Bir şarkıyı şarkı yapan tüm o özellikler, sanatçının ağzından dökülenlerde saklıdır. Bugün hikayesini inceleyeceğimiz şarkı, Careless Whisper. Asıl adı Georgios Kyriacos Panayiotou olan, daha sonraları George Michael olarak tanıdığımız sanatçımızın en bilinen ve belki de en sevilen şarkısı Careless Whisper'in hikayesi için 1981 yılına gidiyoruz. 1981 yılında Birleşik Krallık, Bushey'de bir restoranda DJ olarak çalışan Michael, işte bu hit şarkısını işine giderken yazmıştır. Şarkılarını genellikle otobüs, tren ve araba; kısacası yollarda yazdığını dile getiren Michael, Careless Whisper için de aynısının geçerli olduğunu vurguluyor. Çocukluğundan aklında kalan anılarını bir araya getirerek ortaya dikkatsiz bir fısıltı çıkarmıştır. Elbette şarkının şu anda dinlediğimiz hali bir anda oluşmadı. Michael, bu şarkı için tam üç ayını vermiştir. İşine giderken bir anda aklına gelen fikir, Careless Whisper'ın giriş kısmını oluşturmuştur. Kalan kısmının tamamlanması içinse üç ayını ayırmıştır. Yakın arkadaşı Andrew'in de ufak dokunuşları ile şarkı son haline geldiğinde, ilk ismi Tuneless Whisper olarak kararlaştırılıyor. Bundan sonrası ise biraz sancılı, umut kırmaya meyilli fakat asla umut kırmıyor. Şarkının tamamlanmasının ardından Michael, tüm odağını müziğe verebilmesi için işini bırakması gerektiğinin farkındaydı. Bundan dolayı da işinden ayrılmaya karar verir, son akşamında çaldığı şarkıların arasında Tuneless Whisper'ı da ekler. O gece dans pistinin dolup taşması ise Michael'in umutlanmasını sağlar. Bundan sonra tarihler 1983'ü gösterdiğinde George Michael ve yakın arkadaşı Andrew Ridgeley, Wham! adıyla tanınmaya başlamışlardır. Fakat yapımcılar, Careless Whisper için yeşil ışık yakmaz, parçanın yayımlanmasını rafa kaldırırlar. Bu beklenmedik tepkinin ardından Michael, şarkıyı alır ve önce bir başka prodüktör ile, ardından da tek başına stüdyoya girerek ortaya yepyeni bir versiyon çıkarır. Bir yıl sonra, 1984'te Wham! aktif bir şekilde devam ederken Careless Whisper, George Michael'in adıyla yayımlanır. Çıktığı andan itibaren başarılarıyla birlikte ABD'den platin plak kazanır. Careless Whisper, hit olduğu andan itibaren birçok ünlü isim tarafından yorumlanmıştır. Bunlar arasında Mina, Gloria Gaynor, Julio Iglesias ve Kenny G. Richard Clayderman vardır. - Sinemamuzik. CARELESS WHISPER. 15.08.2022. Web - Öne çıkan görsel: AudiophileParadise"} {"url": "https://www.soylentidergi.com/nedir-bu-sarkinin-hikayesi-comfortably-numb", "text": "1960'lar İngiltere'sinde Syd Barrett, Nick Mason, Roger Waters ve Richard Wright tarafından kurulmuş olan Pink Floyd, sadece kuruldukları yıllarda değil günümüzde de hala rock severler tarafından keyifle dinlenmekte olan birçok başarılı şarkıya imza atmışlardır. Psikedelik, progresif ve space rock türlerinin sadece öncüsü olmakla kalmayıp aynı zamanda hem melodileri hem de sözleriyle zamanlarının çok ötesinde kalplere ve zihinlere hitap etmişlerdir. Akıllarda iz bırakan melodisinin yanında, gerçek bir konser anılarından esinlenilerek yazılmış sözleriyle gönüllere taht kurmuş şarkılarından biri de adıyla bile derin bir yaşanmışlığın olduğuna dair sinyaller veren Comfortably Numb'tır. Huzurla hissizleştim anlamına gelen şarkı, rivayet edilene göre bir Kuzey Amerika turnesi sırasında konserden hemen önce grubun hep beraber yaşadığı acı bir deneyimi konu edinmektedir. Gelin, hikayesini öğrenelim. Grubun gitaristi Syd Barrett, hayatını ve performansını giderek daha çok berbat eden bir madde bağımlılığı batağına düşmüştür. Söylenilene göre Barrett, grubun Kuzey Amerika turnesinin konserlerinden birinden hemen önce odasında aldığı yüksek doz madde sebebiyle bu sefer yerinden kalkamayacak kadar kötü duruma gelmiş ve neredeyse bilincini kaybetmiştir. Ekip üyeleri çaresiz bir halde, Syd'in gitarını boynuna asıp konseri idareten sahnede bulunması için ona ayakta durabileceği bir şekilde gitarıyla pozisyon vermişlerdir ve en azından konserin ilk kısmını bu şekilde tamamlayabilmişlerdir. Konserin ikinci kısmına geçmeden mola sırasındayken Pink Floyd, Syd için doktor çağırmışlardır ve doktor Syd'e kendine gelip halüsinasyonlarının bitmesi için bir ilaç almasını sağlamışlardır. Bu sayede Syd, kendine gelip konsere devam edebilmiştir ve kendi bölümlerini gitarıyla çalabilecek gücü bulmuştur. Barrett, tamamen kendine gelmiştir ve Comfortably Numb'ın ikinci kıtası da hikayenin bu kısmını anlatmaktadır. Şarkının nakarat kısımları da herkesin fark edebileceği üzere Syd'in ağzından yazılmıştır. Şarkının nakarat kısımları da herkesin fark edebileceği üzere Syd'in ağzından yazılmıştır. Maalesef ki Syd'in madde bağımlılığı burada son bulmamıştır ve zamanla kendisiyle çalışılmasını imkansız hale getirmiştir. Bu noktadan sonra ekibin diğer üyeleri Syd'in yerine gruba David Gilmore'u davet etmiştir ve yollarına kendisiyle devam etmiştirler. Syd Barrett'in bu olaylarla ilgili herhangi bir şey yapabilmesi ise mümkün olmamıştır çünkü madde bağımlılığının etkisi altına girmiştir ve en sonunda kendisi huzurla hissizleşmiştir. Listelist. Ping Floyd'un Huzurla Hissizleşen Bir Hayatı Anlattığı Şarkısı Comfortably Numb'ın Hikayesi. Erişim Tarihi: 06.10.2016. Web."} {"url": "https://www.soylentidergi.com/nedir-bu-sarkinin-hikayesi-last-kiss", "text": "Hepimizin çok severek dinlediği şarkıların arkalarındaki asıl hikayeye göz attığımız Nedir Bu Şarkının Hikayesi serimizde bugünün şarkısı; efsane grup Pearl Jam'den Last Kiss. 1990 Yılında Seattle'da kurulan Pearl Jam, 90'lı yılların başında popüler olmuş grunge hareketinin temsilcisi olan dört büyük başarılı gruptan biridir. Şarkılarında dünyanın durumuna karşı duydukları umutsuzluk ve öfke, geleceğe dair hissettikleri belirsizlik ve korku, uyuşturucu bağımlılığı, siyaset gibi oldukça sert konuları ele alan Pearl Jam, aslında müziğiyle dinleyicilerine Bu sebeplerle bu duyguları hissediyorsun ve hissettiklerinde haklısın. Her şey gerçekten berbat ama yalnız değilsin, beraberiz. demiş, anlamlandıramadıkları ve içinde boğuldukları duygulara kelimenin tam anlamıyla tercüman olmuştur. Her ne kadar çoğumuz ilk kez Pearl Jam ile dinlemiş olsak da, Last Kiss grubun kendisine ait bir şarkı değildir. Şarkı aslında Wayne Cochran tarafından 1961 yılında yazıldı. Daha sonra 1964 yılında J. Frank Wilson and The Cavaliers tarafından yeniden kaydedildi ve ilk popülaritesine bu dönemde ulaştı. Aslında hikaye, grubun solisti Eddie Vedder'ın bir konserden önce Seattle'daki bir antika mağazasında bulduğu bir plakta Last Kiss şarkısına rastlamasıyla başlıyor. Plağı satın alan Vedder, bütün gece şarkıyı dinleyerek uyumamıştır. Daha sonra şarkıyı gruba da dinletir ve 1998 yılı turnelerinde tüm yaz boyunca bu şarkıyı çalarlar. Pearl Jam, şarkıyı bir konser provasında kaydeder ve sadece hayran kulüplerine özel olarak yayınlarlar. Bir süre sonra radyo istasyonları, şarkıyı ellerine geçirir ve çalmaya başlar. 1999 yılı baharında, tekli olarak yayınlanmamasına ve bir albümde yer almamasına rağmen, şarkı bir hit haline gelir. Pearl Jam çok fazla tekli yayınlayan bir grup olmasa da, şarkıya çok fazla talep olduğunu gördüklerinde elde edilen gelirin Kosova'daki mültecilere fayda sağlaması koşuluyla şarkıyı yayınlamaya karar verirler. Böylece, Pearl Jam grubunun bayılarak dinlediğimiz Last Kiss yorumu, 1999 yılında No Boundaries: A Benefit for the Kosovar Refugees albümüyle yayınlanmış olur. Şimdi gelelim Last Kiss'in arkasındaki asıl hikayeye. Şarkının, her ikisi de 16 yaşında olan Jeanette Clark ve JL Hancock isimli iki gencin geçirdiği trafik kazasına dayandığı söylenir. Hancock, 1962 yılında Noel'den hemen önce kız arkadaşını bir randevuya çıkarmak için babasının arabasını ödünç alır ve yolda durmuş bir arabaya rastlar. Duramayan genç adam, çarpmamak için direksiyonu sağa kırar, ancak kontrolünü kaybeder ve arabayı şiddetli bir şekilde çarpar. Kaza sonucu kendisi ve kız arkadaşı Jeanette bilincini kaybeder. Hancock, daha sonra bir yağmur fırtınasının ortasında kendine gelir, kaza mahallinde birkaç kişi bulunmaktadır. Yaralarından akan kanla kısmen kör olmuş bir halde, hala bilinçsiz yatan kız arkadaşını bulur. Jeanette'i sevgiyle kollarına aldığında, genç kız kısmi olarak kendine gelir ve gülümseyerek sevgilisinden ona sarılmasını ister. Hancock, kız arkadaşı yavaşça hayatını kaybederken ona son bir öpücük verir. Hancock, zamanı geldiğinde Cennet'e giden sevgilisiyle yeniden bir araya gelebilmek için iyi bir insan olmaya yemin eder. Cochran, Barnesville'de ölümcül bir trafik kazası olduğunu ve Jeanette Clark adında genç bir kızın hayatını kaybettiğini öğrenir. Kaza yerine oldukça yakın yaşayan Cochran, aslında o bölgede birçok kazaya tanık olmuştur ve onlar hakkında bir şarkı yazmaya çoktan başlamıştır. Bu trajik kazanın ise, sonunda şarkıyı bitirmesi için ona ilham verdiği ve bitirdiği şarkıyı Jeanette Clark'a adadığı söylenir. Ancak sorun şu ki, bu kazanın 1962'de meydana geldiği, şarkının ise 1961'de yazıldığı ve kaydedildiği biliniyor. Bu da şarkının bu kaza sonrası tamamlandığı teorisini çürütüyor. Cochran'ın spesifik bir kaza sonrası değil de, şahit olduğu birçok kaza sonucu bu şarkıyı yazdığını söyleyebiliriz. Trajik olaylar sonucu yazılmış bir şarkı olsa da, Eddie Vedder'ın muhteşem sesiyle Last Kiss'in Pearl Jam yorumu, bayılarak dinlediğimiz bir şarkı olmaya devam edecek. 1. Genius, Pearl Jam-Last Kiss. Web. Erişim Tarihi: 10.12.2022."} {"url": "https://www.soylentidergi.com/nedir-bu-sarkinin-hikayesi-polly", "text": "Hikayesi olan şarkıları konu edindiğimiz Nedir Bu Şarkının Hikayesi serimizin bu haftaki şarkısı; cinsel istismara sert ve karanlık bir tepki olan Nirvana'dan Polly. Kurt Cobain'in tepkiselliği ve Nirvana grubunun toplumsal olaylara karşı sert duruşunu en iyi hissettiğimiz şarkının hikayesine gelin, hep beraber göz atalım. Nirvana, 1980'li yıllarda kurulmuş ve 90'lara damgasını devasa bir biçimde vurmuş efsanevi rock grubudur. Vokalde ve gitarda Kurt Cobain, bass gitarda Krist Novoselic, davulda Dave Grohl bulunan grup, birlikte 3 stüdyo albümü kaydetmiştirler. En büyük albümlerinden biri olan Nevermind ile Grunge müziğin yayılmasında büyük bir role sahip olmuşturlar. Kurt Cobain'in trajik vefatının ardından grup, 1994 senesinde dağılmıştır. Kurt Cobain'in cinsel istismar olaylarına karşı ne kadar duyarlı olduğu bilinen bir konudur. Hatta konserlerinde gördüğü taciz olaylarını durdurmak için konseri durdurduğu ve olaya müdahale ettiği de görülmüştür. Cobain, tecavüz olaylarına karşı olan sıradan bakışların ötesinde bir şarkı yazmıştır ve bu şarkıyı Polly olarak adlandırmıştır. Polly, Nevermind albümünün en karanlık temalı şarkısıdır. Şarkının sözlerine dikkat etmeden dinlenildiğinde aslında o kadar da depresif bir yapısı yoktur ancak sözlerine ve hatta arka plandaki hikayeye bakıldığı zaman gerçekten karanlık bir teması olduğu anlaşılıyor. Şarkının hikayesini daha iyi anlayabilmek adına 1987 senesine gitmeliyiz. Karakterimiz Gerald Friend adında bir katil. Gerald isimli bu şahıs 12 yaşındaki bir kız çocuğuna tecavüz etmesi ve onu öldürmesi sebebiyle tutuklanmıştır, 20 yıl sonra ise şartlı tahliye ile serbest bırakılmıştır. Aradan 7 yıl geçmesinin üstüne Friend, tekrar aynı suçu işlemiştir. Polly, 14 yaşında olan ve bir konser çıkışı eve giden bir kız çocuğudur. Çok masum ve mutlu, arkadaşlarıyla keyifli vakit geçirmiştir. O sırada arabasıyla oradan geçen Gerald Friend, kızı eve bırakmayı teklif eder. Polly ise bu teklifi olacaklardan habersiz bir şekilde kabul eder ancak o gece evin ulaşamaz. Friend, kızı arabaya aldıktan sonra kızın vücudunu ve ellerini bağlamış, arabayı ise kendi evine sürmeye başlamıştır. Kızı eve getirdikten sonra defalarca kıza zihinsel ve fiziksel tacizler uygulamıştır. Polly'nin anlattığına göre, Friend kızın her yerini bağlamış, kız hareket edemez haldeyken gözlerini de bağladıktan sonra kızın derisinin yakınlarından lehim makinesi geçirmiştir. Kıza defalarca kez tecavüz eden ve kızın saçlarını keserek Polly'i yanından ayırmayan Friend, kızı tekrar arabasına bindirmiştir ve bir benzin istasyonundayken Polly kaçmayı başararak kendini en nihayetinde kurtarmıştır. Cinsel istismar gibi meseleler maalesef ki hayatımızın bir parçası ancak bunu söyleyerek işin içinden çıkıp gitmek ve bununla yaşamak zorundasın demek çok büyük bir yanlıştır. 14 yaşındaki bir kız çocuğunun yaşadıklarını duyduktan sonra Kurt Cobain'in cinsel istismar karşıtı sert tavrını anlamak zor olmasa gerek. Kendisi de daha önce bir röportajında Cinsel istismar, dünya üzerindeki en kötü suçlardan biridir ve dünya üzerinde her an yaşanıyor olabilir. Kadınlara kendini savunmak yerine erkeklere eğitim verilmeli. Sorunun kaynağına inilmeli. şeklinde konuşmuştur."} {"url": "https://www.soylentidergi.com/nedir-bu-sarkinin-hikayesi-rasputin", "text": "Hikayesi olan şarkıları konu edindiğimiz Nedir Bu Şarkının Hikayesi serimizin sıradaki durağı, bir rus efsanesi haline gelen Rasputin şarkısı. Gelin, hep birlikte Rasputin şarkısını bu derece unutulmaz kılan özelliklerine ışık tutalım. Yazının devamında sizlere eşlik etmesi için Boney M. Rasputin şarkısını bırakıyoruz. Yazının sonuna geldiğinizde, şarkıyı bir daha aynı duygularla dinleyemeyeceksiniz. 28 Ağustos 1978 yılında yayımlanan, pop-disco türündeki Boney M. şarkısı Rasputin, Grigori Rasputin'e ithafen yazılmıştır. Rusya'nın tarihteki gidişatını değiştiren, Rusya için son derece önemli bir isim olan Rasputin, bu şarkıda çapkın, şifacı ve politik açıdan manipülatör birisi olarak gösterilmektedir. Rasputin ve Daddy Cool başta olmak üzere birçok bilinen şarkılara imza atan Boney M., Alman müzisyen Frank Farian tarafından kurulan dört kişilik bir gruptur. Üç kadın ve bir erkekten oluşan grubun bu zamana kadar ki en ikonik şarkılarından birisi olan Rasputin, Grigori Rasputin'in yaşamının yaklaşık dört dakikalık bir özeti diyebiliriz. Şarkının büyük bir kısmının ve yukarıda da Rasputin için atfedilen özelliklerinin büyük bir çoğunluğu gerçeği yansıtmaktadır, tek bir detay hariç: Rasputin'in çapkın oluşu. Bu özelliği kesin olmadığı için gerçeği yansıtma konusunda meraklısına kesin bir kaynak sağlamamaktadır. Çapkın oluşu iddiası ise Grigori Rasputin'in son Çariçe Alexandra Feodorovna 'nın sevgilisi olduğu iddiasına dayanmaktadır. Çoğu insan ona dehşet ve korkuyla baktı. Saraya adım attığı andan itibaren tüm işlere karışması, çarın akrabaları tarafından istenmeyen kişi olarak etiketlenmesine sebep olmuştu. Çarın yeğeni ve aynı zamanda İngilizlerle iş birliği içerisinde olan Prens Yesupov, Rasputin'e bir suikast düzenler. İlk önce içerisinde siyanür bulunan yiyeceklerden tadan Rasputin, kendisini öldürmeye çalışanların karşısında sanki hiçbir şey yokmuşçasına ayağa kalkarak odadakilere bir şok yaşatmıştır. Ardından Prens Yesupov ve arkadaşları, silahlarıyla Rasputin'e ateş açar ve öldürür. Efsaneye göre Rasputin, vücuduna işleyen kurşunlara rağmen ölmemiş, sadece sersemlemiştir. Bu halde geri geri giderken açık pencereden pencereden aşağı, bir ırmağa düşer ve boğularak ölür. Bu efsane, Rasputin'in hayatı boyunca boğulmaktan korkması ile ilişkilendirerek büyük bir gizem yaratsa da doğru bir bilgi değildir. Çünkü yapılan otopsi sonrası Rasputin'in vurularak öldüğü kesinleşmiştir. Ayrıca Grigori Rasputin'in hayatına daha detaylı baktığımız Rasputin: Rusya'nın Mistik ve Deli Keşişi yazımıza da göz atmanızı tavsiye ediyoruz! Igrus, Bir Garip Papaz: Rasputin'in Hikayesi, 26.10.2022. Web."} {"url": "https://www.soylentidergi.com/nedir-bu-sarkinin-hikayesi-runaway-train", "text": "Tahmin edebileceğiniz gibi dinlediğimiz çoğu şarkının bir çıkış hikayesi vardır. Belki de hepimizin aşina olduğu hisleri, alışık olmadığımız büyülü cümlelerle öylesine ifade ederler ki hisleri hiç yaşamamışız gibi etkileniriz o cümlelerden. Bazı şarkılar da hislerimizi ifade etmenin yanı sıra bir amaç için yazılmışlardır. Toplumda harekete geçirici bir etki, farkındalık yaratacak bir konu oluşturması amacıyla yazılırlar. Gelin, hep birlikte sizleri şaşırtacak türde bir hikayeye sahip 'Nedir Bu Şarkının Hikayesi?' serimiz kapsamında olan Soul Asylum'ın Runaway Train adlı şarkısını inceleyelim. Soul Asylum, 1981 yılında Minneapolis'te kurulan Amerikalı alternatif rock grubudur. Grup, ilk olarak 3 arkadaşın toplum yararına müzikler yapıp konserler vermek amacıyla bir araya gelmeleriyle doğmuştur. Başlangıçta Dave Pirner, Dan Murphy, Karl Mueller'dan oluşan bir kadroyla Loud Fast Rules olarak adlandırılmış 1983'te isimlerini Soul Asylum olarak değiştirmişlerdir. Kariyerlerinin başlangıcı olarak sayılan ve en popüler albümleri olan Grave Dancers Union'ı 1992'de yayınladılar. 1993'te ise ABD başkanı Bill Clinton'ın töreninde sahne aldılar. Şarkılarında toplumsal sorunlara değinen Soul Asylum, Runaway Train ile müzik dünyasında büyük yankı uyandırdı. Bu şarkının müzik videosunda, bir kamu hizmeti duyurusu tarzında kayıp çocukların fotoğraflarına ve isimlerine yer vermiştirler. Grup, film müziklerinde de yerini almıştır. Kevin Smith'in Clerks, Clerks II ve Chasing Amy adlı filmlerinde müzikleriyle katkıda bulunmuştur. Soul Asylum, en son on ikinci stüdyo albümleri olan Hurry Up and Wait'i 2020'de yayınlamıştır. Grubun kurucu üyelerinden biri olan Mueller'a, 2004 yılında kanser teşhisi konmasından ötürü Mueller'ın adına yardım konseri düzenlemişlerdir. Ne yazık ki Mueller, 2005 yılında hayata gözlerini yumdu. Zaman içinde grup üyelerinde değişimlere ve devralmalara yer veren Soul Asylum, günümüzde Dave Pirner, Michael Bland, Winston Roye, Ryan Smith kadrosuyla müziğe devam etmektedir. 1993'te alternatif rock hareketi Amerika'da tüm hızıyla devam ediyordu. O dönemler metaforik şarkı sözleriyle Nirvana, Pearl Jam ve Soundgarden gibi gruplar listelere hakimdi. Her zamanki rock'n roll klişelerinden uzak durmayı seçen Soul Asylum, klipleriyle bir farkındalık yaratmaya çalışmıştır. Runaway Train, Soul Asylum tarafından grubun altıncı albümü Grave Dancers Union'ın üçüncü single'ı olarak 1993 yılında yayınlandı. Grup, kayıp çocukların yer aldığı bir video klibe sahip olan Runaway Train ile müzik camiasında çığır açarak dünya çapında başarı elde etti. 1994'te ise En İyi Rock Şarkısı dalında Grammy Ödülü'ne sahip olmuştur. 1980'lerin başlarından itibaren ABD'de süt kartonları üzerindeki reklamlar, kayıp çocuk vakalarını duyurmak için kullanılırdı. Süt kartonları; kayıp çocuklara dikkat çekmenin oldukça etkili bir yolu gibi görünüyordu ancak insanlar günün sonunda görüntülere alışıp duyarsızlaşıyorlardı. Muhtemelen bu süt kutularındaki kayıp yüzleri tanıyacak olan hedef kitle, Runaway Train'in müzik videosuyla hareket geçti. Kliple kayıp çocukların ilan edilmesi elbette süt kutularından daha etkili bir yöntemdi. Ayrıca klibin, 26 kayıp çocuğun bulunmasına yardımcı olduğu söyleniyor. Kayıp çocukların resimleriyle yapılan şarkı, en başında enstrümantal olarak yayınlanmış; ardından sözlerin de eklenmesiyle halka mesaj vermek amacıyla kullanılmıştır. Grubun solisti Pirner, müzik videosunun sonunda Eğer bu çocuklardan birini görürseniz ya da siz resimdekilerden biriyseniz lütfen bu numarayı arayın. diye de eklemiştir. Şarkının yazılış serüvenine baktığımızda esasında böyle bir amaç için yazılmadığını görüyoruz. Grubun Solisti Pirner, işitme duyusunu kaybettiğini düşündükten sonra endişeli bir sürece girmiştir ve sonrasında akustik gitar çalmaya başlamıştır. Bu zamanlarda yazdığı şarkılardan biri ise Runaway Train olmuştur. Pirner, çocukluğundan beri trenlerden etkilenmiştir. Bir buharlı lokomotif mürettebatının maceralarını anlatan Amerikan Western dizisi Casey Jones'u izledikten sonra kontrolden çıkan depresyonu adına bir metafor olarak Runaway Train'i kullanmıştır. Şarkının başlangıcındaki sözlerine baktığınızda bu durumu kolayca anlayabilirsiniz. Pirner, Call you up in the middle of the night dizesinin New York'ta yaşayan ve depresyon sürecinde kendisine saat kaç olursa olsun telefonda cevap veren bir arkadaşıyla ilgili olduğunu dile getirmiştir. Şarkı sözlerinde de görüldüğü üzere depresyon sürecini anlatan Pirner, müzik videosuna kayıp çocukları dahil etme fikrini yapımcı Tony Kaye'den almıştır. Süreç, Ulusal Kayıp ve İstismara Uğramış Çocuklar Merkezi'nin videoda duyurmak istedikleri kayıp çocukların fotoğraflarını göndermesiyle işlemiştir. Videonun sonundaysa izleyicilerden bu çocukları görmüş olanların arayacakları bir numara konulmuştur. Grubun plak şirketi fikri saçma bulup Pirner'ı durdurmak istese de önüne geçememiştir. Pirner, günümüzde de videoda birlikte çalışmış olduğu Kayıp ve İstismara Uğramış Çocuklar Merkezi'yle ilgilenmektedir. Runaway Train videosundan sonra İngiltere, Kanada, Avustralya gibi pek çok ülkenin sanatçıları tarafından da aynı amaç altında müzik videoları çekilmiştir. Sadece ABD'de bile birden fazla versiyonu çekilen Runaway Train, tam bir kamu hizmeti duyurusu niteliğindedir. Böylelikle Runaway Train, alternatif rock hareketi tarihinin en etkileyici şarkılarından biri olmuştur. İnsanların günümüzde de eve dönüş yollarını bulmalarına yardımcı olmaya devam eden geçmişte de birçok kayıp çocuğun bulunmasına yardımcı olmuş parlak bir umut hareketi olarak tarihte yerini almıştır. - Inspired Stories. Soul Asylum'un 1990'lardaki hit şarkısı Runaway Train 21 kayıp çocuğun bulunmasına yardımcı oldu. Web. - SPIN. Tek Yönlü Pistte Yanlış Yol: Soul Asylum'un 'Runaway Train' Şarkısının Sözlü Tarihi. Web. - Louder Sound. Şarkının Ardındaki Hikaye: Soul Asylum'dan Runaway Train. Web."} {"url": "https://www.soylentidergi.com/nedir-bu-sarkinin-hikayesi-total-eclipse-of-the-heart", "text": "Hikayesi olan şarkıları konu edindiğimiz Nedir Bu Şarkının Hikayesi serimizin bu seferki şarkısı; duygu yüklü sesiyle hepimizi büyüleyen Bonnie Tyler'dan Total Eclipse of the Heart. Gelin, hep birlikte hüznü en derinlerde hissettiğiniz şarkının hikayesine ve Bonnie Tyler'a bir göz atalım. Bonnie Tyler, 8 Haziran 1951 yılında Galler'de dünyaya gelmiştir. Öncelikle yerel barlarda ve kulüplerde yer alan şarkıcı 1974'te Roger Bel tarafından keşfedilmesiyle adını dünyaya duyurmaya başlamıştır. Total Eclipse of the Heart şarkısına ek olarak Lost in Japan, Holding Out For a Hero, If You Were a Woman ve Loving You's a Dirty Job gibi şarkılarıyla ve Angel Heart, Free Spirit, Faster Than the Speed of the Light gibi albümleriyle ses getirmeyi başardı. Özellikle boğuk sesiyle şarkılarına farklı bir zevk katmayı başaran ünlü sanatçı, müzik kariyerini günümüzde de sürdürmektedir. 2021 Şubat ayında çıkarttığı The Best Is Yet To Come albümüyle adından söz ettirmeyi başarmıştır. The Irish Times'a verdiği bir röportajında hep müzikle büyüdüğünü ifade ediyor Tyler. Annesinin çok güzel şarkı söylediğine, operaya olan büyük ilgisine değiniyor. Sesiyle ilgili aldığı yorumlara cevap olarak gırtlak nodüllerini aldırdığı ameliyat sonrası sesinin daha boğuk bir hale geldiğini belirtmiştir. Bonnie Tyler'ın yaptığı en ünlü işbirliklerinden biri olan MeatLoaf ile birlikte yaptıkları Heaven&Hell, iki tarafın dinleyicileri tarafından da ses getirmeyi başarmıştır. Asıl adı Marvin Lee Aday olan ancak takma adı MeatLoaf ile sahne alan Marvin, bu işbirliğinden önce Cher, Celine Dion gibi daha pek çok farklı isimle birlikte müziğe katkıda bulunmuş ve farklı filmlerde rol almıştı. Söz yazarı ve yapımcı olan Jim Steinman ise MeatLoaf ile 1977 yılında dinleyicilerle buluşan The Bat Out Of The Hell albümü üzerinde çalışmıştır. MeatLoaf'un bir sonraki albümü Renegade Angel için de beraber çalışacak olan ikili Marvin'in sesiyle ilgili yaşadığı problemler ve hayatındaki stres sonucu çalışmalarını ertelemeye karar vermesiyle sekteye uğramış oldu. Ancak bu olay, MeatLoaf ve Bonnie Tyler arasında söylenenlere göre bir sıkıntı oluşturmamış. İkilinin yukarıda bahsettiğimiz Heaven & Hell albümünü bu olaydan sonra tanışıp çıkarttıklarını düşünürsek bu iddiayı doğru kabul edebiliriz. Şarkının anlamı ve ne üzerine yazıldığı sorulduğunda Bonnie Tyler, O, sevmeyi o kadar çok isteyen biri ki tamamen zifiri karanlıkta kalıyor. sözleriyle ifade etmiştir. Ancak aldığımız tek cevap bu değildir. Şarkının yazarı ve bestecisi olan Jim Steinman, şarkının adının önce Vampires In Love olduğunu söylemiştir. Şarkıyı 1922 yapımı Nosferatu filminin müzikal uyarlaması için yazdığını dile getiren Steinman, şarkının sözlerine dikkat eden birinin onların kolaylıkla vampirlerle ilgili olduğunu anlayabileceğine inanıyor. Nosferatu filminin müzikal versiyonu maalesef çıkmamış olsa da Steinman, Dance of The Vampires adlı bir müzikalde eserini kullanma şansını bulmuştur. Şarkının sözlerine daha ayrıntılı baktığımızda sürekli yer bulan Turn around bright eyes kısmındaki bright eyes, vampirlere yönelik olarak düşünülebilir. Forever's gonna start tonight kısmını ise vampirlerin sonsuza kadar yaşayabileceğiyle ilgili olduğu düşünülüyor. Şarkının klibinde ise karanlık ve koyu renklerin kullanılması yine bu bağlamda düşünülebilir. Böylelikle 2023 yılında 40. yaşına girecek olan Total Eclipse Of The Heart, Youtube'da 927 milyondan fazla görüntülenme ve Spotify'da 554 milyondan fazla dinlenme ile asla eskimediğini ve zamana karşı dimdik durduğunu bizlere kanıtlıyor. - Bonnie Tyler, Biography, Web. - The Irish Times, Bonnie Tyler: There's Nothing I Won't Talk About, Web. - Meetings, When Meat Loaf Met Bonnie Tyler, Web. - American Songwriter, Did you know?: The Blood Sucking Truth Behind Bonnie Tyler's Total Eclipse Of The Heart, Web. - Discogs, Jim Steinman, Bonnie Tyler, Meatloaf, Web. - Rolling Stone, Bonnie Tyler Remembers Jim Steinman: He Was A True Genius, Web."} {"url": "https://www.soylentidergi.com/nilgun-marmara-ve-sylvia-plath-benzer-izdiraplara-verilmis-benzer-sonlar", "text": "Bir Amerikalı şair olan Sylvia Plath, 1932'de Amerika'da doğmuş ve 1963'de hayatına İngiltere'de son vermiş; bir Türk şair olan Nilgün Marmara ise 1958'de İstanbul'da doğmuş ve 1987'de yine İstanbul'da hayatına son vermiştir. Plath ve Marmara, farklı zamanlarda ve dünyanın farklı yerlerinde doğmuş fakat benzer travmalara, eksikliklere, problemlere maruz kalmış ve bunların üzerinden benzer şekillerde gelmeye çalışmışlardır. Üstelik bu benzer ızdıraplar, benzer sebeplerden kaynaklanmıştır: Manik depresyon olmak üzere, aşırı düşünmek, baba figürünün silikliği, yalnızlık, anlaşılamamak, kadın olmak... Bu iki kadının hayatları arasındaki benzerlikleri görmenin en iyi yolu, onların kendi kendilerini anlattıkları sanatlarına bakmak olur. Hepimizin bildiği gibi, sanatçıların en iyi yaptıkları şeylerden birisi; duygularını, düşüncelerini, yaşamlarını ve hatta hayallerini sanatlarında yansıtabilmeleridir. Bu yüzden sanatlarını gerçek hayattaki acılarından kaçmak için bir yol olarak gören Sylvia Plath ve Nilgün Marmara'nın onları benzer sonlara iten benzer ızdıraplarını karşılaştırmanın en iyi yolu, yazdıklarına bakmak olacaktır. Aşırı düşünmek, kişiyi kaygı ve depresyona daha duyarlı hale getirdiğinden, intiharı düşünmeye yol açan faktörlerden en basiti olabilir. Her ne kadar düşünmek, öğrenmek ve farkında olmak çok önemli olsa da, bunlarda aşırıya kaçmanın yıkıcı sonuçları olabilir. Çok okumaları, yazmaları ve düşünmelerinin kimi zaman Plath ve Marmara'ya zarar verdiğini hatta bundan onların da yakındığını görebiliyoruz: Plath, Günlükler'de Eğer düşünmeseydim, çok daha mutlu olurdum. derken, Marmara, Defterler'de Her şeyi yazmıyorum, yazarsam çok dağılacağım gibi... der. Düşündüğü her şeyi yazmasının ona zarar vereceğinin çünkü düşündüklerinin aşırı olduğunun farkındadır. Depresif semptomlara sebep olarak bireyin kendisine zarar verme düşüncesine itebilecek faktörlerden biri, aidiyet duygusunun eksikliğidir. Aidiyet duygusu, insana kim olduğunu ve ne istediğini anlamakta yardımcı bir duygu olduğu için yokluğu, kimlik bunalımına yol açabilir; nereye ait olduğumuzu bilmek, kim olduğumuzu bilmemizde bize yardımcıdır. Plath ve Marmara'nın eserlerinde sık sık yaşadıkları kimlik bunalımını görmek mümkün. Kadınların kimlik bunalımı yaşamaları ve yalnız hissetmelerinin üstesinden gelememelerinin yaygın sebeplerinden birisi, ihtiyaçları olan baba figürüne sahip olamamalarıdır, bu konu üzerine yapılmış araştırmalardan birinde kız çocuklarının babalarıyla yakın olmalarının onlar üzerinde pozitif etkileri olduğu görülür, yeterli baba figürüne sahip olan kız çocukları mental olarak daha sağlıklı olur. Nilgün Marmara ve Sylvia Plath'ın eserlerinde babalarına olan sitemlerini de görebiliriz: Plath en ünlü şiirlerinden biri olan Daddy adlı şiirinde Babacığım öldürmek zorundayım seni.../Ben zaman bulamadan ölüverdin... derken; Marmara, Ingeborg Bachmann'a ait olan Ben babamın yuvarladığı çığın altında kaldım. alıntısını Kan Atlası adlı şiirinde epigraf olarak kullanmıştır. İntihara teşebbüs eden insanların yaşamayı sevmediği varsayılsa da, ızdırapları onlar için dayanılmaz olan insanlar yaşamayı sevebilir. İntihar düşüncelerine sebep olabilecek bütün bu düşüncelerine karşılık, Plath ve Marmara'nın yazdıklarında sık sık daha çok yaşayabilmeye olan arzularını görmek mümkün. Eserlerinde yansımalarını gördüğümüz bu benzer düşüncelerin yanında, yaşamlarının, travmalarının, düşünce tarzlarının ne kadar benzediğini Nilgün Marmara'nın lisans tezinde Sylvia Plath'ı anlatma ve ona imrenme şeklinde de görülmektedir. Marmara, Plath'ın eserlerini, onun intiharı bağlamında analiz ederken sürekli onun kendi ızdırabına verdiği bu sonun haklı ve kaçınılmaz olduğundan bahseder. Plath'ın intiharını kendi içinde zaten onayladığı için bize bir nevi kendi gelecek intiharının sebeplerini sunar. Manik depresyon gibi ağır bir hastalığın da yıkıcı etkileriyle ortaya çıkan melankoli bu narin ve hayata karşı kırgın olan kadınlara dayanması, üstesinden gelmesi, göz yumması zor gelmiştir. Yine Marmara'nın da dediği gibi, kadınların toplumsal bir hastalığın sonucu olan perişanlığının kurbanı olmuşlardır ve her şeyin sürekli kirlenişinin iç karartıcı bir şekilde farkında oluşları onları ölüme sürüklemiştir."} {"url": "https://www.soylentidergi.com/no-country-for-old-men-dussel-bir-suc-filmi", "text": "No Country For Old Men, Cormac McCharty'nin aynı adlı romanından Coen kardeşler tarafından beyaz perdeye uyarlanan 2007 yapımı suç-gerilim filmi. İlk gösterimini Cannes Film Festivali'nde yapan film, En İyi Film Oscar ödülü başta olmak üzere toplamda 4 oscar ve onlarca ödüle layık görüldü. Josh Brolin, Javier Bardem, Tommy Lee Jones ve Woody Harrelson gibi yıldız isimlerin rol aldığı film, modern sinema klasikleri arasında gösteriliyor. Karısıyla birlikte yaşamını sürdüren Llewellyn Moss, kurak bir arazide geyik avladığı bir gün Meksikalıların uyuşturucu pazarlığından geriye cesetlerle birlikte bir çanta dolusu para kaldığını görür ve çantayı alıp kaçmaya karar verir. Amerikalıların, çantayı bulması için Anton Chigurh isminde gizemli kiralık katili tutmalarıyla film, gerilim dolu bir kovalamaca hikayesine dönüşür. Film, Şerif Ed Tom'un idama gönderdiği bir genç ile olan hikayesiyle açılır. Gencin, 14 yaşındaki bir kızı öldürdükten sonra olayın gazetelere Aşk Cinayeti şeklinde yansıdığından fakat gencin aslında uzun zamandır birini öldürmeyi planladığı ve serbest bırakılsa yine yapacağını söylediğinden bahseder. Aslında bu olay hikayenin devamında tanışacağımız kötü adamın tüm bu cinayetleri neden işlediği hakkında bizlere ipucu verir. Çoğu zaman işlenen suçlarda anlam aranmamasından, birinin sadece saf kötü olduğu için bile tüm bu suçları işleyebileceğinden ve bu suçlara karşı önlem almanın zorluğundan bahseder. Filmin ilk dakikalarında Anton, polis tarafından tutuklanmasına rağmen kolayca polisi öldürür. Bu sayede film, devamında Katil neden polise yakalanmıyor? gibi soruları ilk sahneden ortadan kaldırır. Film, kötü adamın polis tarafından yakalanmasını filmin finaline saklamak yerine, cesur bir kararla daha ilk sahneden verir. Moss, çantayla evine gittiğinde aynı günün gecesinde uyuyamayıp hayatta kalan son yaralı Meksikalıya su götürmeye karar verir. Bu hareketi yüzünden kimliği açığa çıkar ve hedef haline gelir. Anton ile Moss arasında kelimenin tam anlamıyla kovalamaca başlar. Anton, önüne çıkan insanları alışılagelmiş silahlar yerine basınçlı tüp ile öldürür. Şerif, filmin bir kısmında sığırların artık eskisi gibi çekiçle değil, basınçlı tabanca ile öldürüldüğünden ve kurbanın ne olduğunu anlamadığından bahseder. Aynı şekilde Anton da yolda durdurduğu adamı basınçlı tüp ile öldürürken adamın kurbanlık sığır gibi hazırlıksız yakalandığı görülür. Coğrafyadan dolayı daha çok tüfek kullanıldığı için kiralık katilimiz de tüfek kullanıyordur ama alışılagelmişin dışında gürültüsüz modifiye bir tüfek. Şerif karakterimiz, geride bırakılan cesetlerden katilin psikolojisini ve ruh halini çözümlemeye çalışır. Film boyunca Anton ve Moss'un hep bir adım gerisinden gelir. Kahramanlık yapmak gibi bir niyeti yoktur. Dükkan sahibinin öylesine sohbet başlatmak için Anton'un geldiği yer hakkında soru sormasıyla Anton, dükkan sahibini kafasında kurban konumuna getirir. Tehditvari ve saldırgan konuşmasıyla adamı kelimenin tam anlamıyla köşeye sıkıştırır. Yazı tura atıp adamı seçim yapmaya zorlar. Ne için oynadıklarını bilmeyen dükkan sahibi, yazı turanın sonucunu doğru tahmin eder. Anton'un da deyimiyle aslında her şeyi kazanmıştır, yani yaşamını. Yazı turanın sonucunu doğru bildiği için bozuk parayı adama verir fakat diğer bozuk paraların arasına karıştırmamasını söyler. Yoksa verdiği para, diğer paralar gibi sıradan bir para olacaktır onun için. Aslında kendisinin verdiği bozuk para da sıradandır. Kendisi bir anlam yüklediği için değerlidir. Anton Chigurgh karakterine filmin antagonisti denebilir. Film boyunca kendisi hakkında çok bilgiye sahip olmadığımız Chigurh, tuhaf saç kesimi ve sinir bozucu konuşmasıyla oldukça garip biridir. Film boyunca nerden geldiği asla bilinmez. Soğukkanlı, empatiden yoksun ve en önemlisi durdurulamaz olması, kötü adamımızın bu yönleriyle klişe bir kötü adam kavramından oldukça uzak olduğunu gösterir. Gri bir karakter değil, tam tersine saf kötüdür. Motel sahnesinde ses çıkarmamak için ayakkabısını çıkarıp çorapla yürümesinden ve cinayet işledikten sonra çorabını çıkarmasından ne kadar titiz ve planlı olduğu görülür. Anton, toplumu sorgulamayı kendisine görev edinmiştir. Bazen öldürmek için yazı tura atıp sonucu bozuk paraya bırakabilecek kadar deli, bazen de kendisini kiralayan adamı sırf başka birini de kiraladığı için öldürebilecek kadar psikopattır. Diğer kiralanan adam Carson'un da bahsettiği gibi Anton Chigurh, kendince prensipleri olan biri. Para veya bir amaç için yapmaz, kurala bağlı kalmaz. Eski ile yeni arasındaki fark, birbirine paralel gösterilen sahneler ile daha net anlaşılır. Şerif ve Anton iki zıt kutbu temsil eder. Şerif, iz sürerken araç yerine at kullanıp geleneksel yöntemlere başvurur. Anton ise cinayet işlerken alışılmadık yöntemler kullanır. Şerif, Amerika'nın en eski değerlerinden ikisi olan kovboy ve kızılderilileri temsil eder. Babasının ve büyükbabasının da kendisi gibi şerif olduğundan ve eskiden silah bile kullanılmadığından bahsederken Anton'un oldukça modern silahlar kullanması, iki karakterin birbirinin tam zıttı olduğunu gösterir. Şerifin modern dünyaya ayak uyduramadığı söylenebilir. Anton gibi koltuğa oturup süt içer, empati kurmaya çalışır fakat yeni nesil suçluları anlamakta güçlük çeker ve anlam veremez. Filmin adından da anlaşılacağı üzere artık günümüz dünyasında ihtiyarlara yer yoktur. Moss, Amerika'dan Meksika'ya geçişinde gümrükteki güvenlik uyuduğu için sınırdan elini kolunu sallayarak rahatça geçer. Tekrardan Meksika'dan Amerika'ya geçerken ise gümrükteki güvenlik Amerikan milliyetçisi olduğu için bu sefer de Vietnam'da savaştığını söyleyip sınırdan yine rahatça geçer. Sınır kapılarının yeterince denetlenmediğini ve uyuşturucu ticareti gibi suçların bu sayede rahatça işlendiği görülür. Şerif, otobanda araç kasasında önlemsiz ceset taşıyan adamı durdurur fakat ceza yazmaz. Hotel ve motel sahipleri de yaşadıkları coğrafyadan dolayı suça alışık olduklarından hiçbir şeyi sorgulamazlar. Amerikalılar Meksikalılara karşı ırkçı bir tutum da sergilerler. Şerifin, Meksikalıların cesetlerini gördüğü sahnede Belki de çakallar Meksikalı eti yemiyor. söylemi, bu ırkçılığın en bariz örneğidir. Anton, Carson'u öldürdükten sonra yerdeki kanı ayakkabısına gelmemesi için ayağını kaldırır. Aynı şekilde motel banyosunda adamı öldürürken üzerine kan sıçramaması için de perdeyi çekip öldürür. Kiralık katilimiz çok vahşi cinayetler işlemesine rağmen üstüne kurbanının kanı bulaşmaması için oldukça fazla özen gösterir. Carla eve geldiğinde Anton'la ilk defa karşılaşır. Sırf söz verdiği için öldürmeye gelen Anton, Carla'ya yapabileceği en iyi şeyin yaşamı için yazı tura atmak olduğunu söyler. Carla ise Anton'a kendiyle yüzleşmesini, sorumluluğu bozuk paraya bırakmak yerine seçimi kendisinin yapmasını söyler. Dükkan sahibinin aksine Carla, kaderci değildir. Carla'nın ölümünü görmeyiz. Fakat Anton'un evden çıkarken ayakkabılarının altını kontrol etmesinden Carla'yı öldürdüğü anlaşılır. Aynı şekilde Moss da Carla gibi sahne dışında öldürülür. Filmdeki tüm cinayetler paranın etrafında işlenir. Bu da gelişen ve değişen dünyayla birlikte paranın insanların hayatında ne kadar önemli ama bir o kadar da yıkıcı bir etkiye sahip olduğunu gösterir. Moss yaralıyken gençlerden biri gömleğini para karşılığında verir. Sonlara doğru Anton yaralıyken ise gençlerden biri gömleğini yardım etmek için karşılıksız verir fakat parayı aldıktan sonra arkadaşıyla paylaşmak istemez. İnsanların paraya sahip olduktan sonra yozlaştığı veya en azından değiştiği görülür. Şerif, tanık olduğu tüm suç ve cinayetlerden sonra, anlam veremediği bu modern dünyanın bir parçası olmadığını anlar ve sonunda emekliliğe ayrılır. Filmin finalinde şerif, emekli olduğundan ve karısına gördüğü ilginç bir rüyadan bahseder. Akıllara Acaba tüm yaşananlar şerif Ed Tom'un rüyası mıydı? sorusu geliyor. Yönetmenlerin bu konuda net bir açıklamaları olmadığı için rüya kısmı yoruma tamamen açık. Anton'un polisi öldürdüğü sırada arkadan tren sesi duyulur. Bu gibi sesler, izleyicinin kalp atışını hızlandırmak ya da karakterin sahnedeki gerginliğini anlatmak için kullanılır. Filmin görüntü yönetimi, usta sanatçı Roger Deakins'a ait. Ayrıca bu film, Javier Bardem'in mega performansından sonra İspanyol sinemasından sıyrılıp, Holywood'a tam anlamıyla geçiş yaptığı film olma özelliği de taşıyor."} {"url": "https://www.soylentidergi.com/noel-gecesi-kabusu-nedir-bu", "text": "Cadılar bayramı yaklaşıyorken, dünyanın ilk uzun metrajlı stop-motion filmi Nightmare Before Christmas'dan yani Noel Gecesi Kabusu'ndan bahsetmeden olmazdı. Hadi gelin birlikte bu filmin neden bu kadar özel olduğuna bakalım. Başlamadan önce, stop-motion nedir bir ondan bahsedelim. Stop-motion, sahnenin kare kare fotoğraflanıp o fotoğrafların birleştirilmesinden oluşan özel bir animasyon tekniğidir. Genelde filmde yer alacak karakterlerin kilden heykelcikleri kullanılır. Bu oldukça zahmetli bir iştir çünkü tüm karakterleri ve mekanları gerçek dünyada modellemek ve karakterlerin hareketlerini en ufak detayına kadar kare kare kayda almak gerekir. Örneğin sözünü ettiğimiz bu filmde, ana karakterimiz Jack Skellington'ın sadece yüz ifadeleri için dört yüzden fazla Jack kafası tasarlanmıştır. Peki bu film sadece bu zor teknikle çekildiği için mi bu kadar önemli? diyebilirsiniz. Cevabımız tabi ki hayır. Biz şu anda sadece film için ne kadar emek harcandığını anlatmaya çalışıyoruz. Zira filmin yapım süreci iki buçuk sene sürmüş çünkü bir haftalık yoğun çalışmanın ardından sadece filmin bir dakikası ortaya çıkabiliyormuş. Ünlü yönetmen Tim Burton'ın kafasında zaten yıllardır noel ile halloween uyumlu konseptlerdi. Kendi söylediğine göre, küçükken cadılar bayramı zamanlarında kendi noel ağacını cadılar bayramı süsleriyle süslermiş. Ama olay sadece Tim Burton'ın kafasında bitmiyordu. 120 kişilik bir ekibin de Tim Burton'ın kafasındakileri anlaması gerekiyordu. Fakat filmin yapım aşamasında ekibe bunları anlatabilecek bir Tim Burton yoktu. O tüm bu zamanda Batman Returns'ün setindeydi. Nightmare Before Christmas'ın başına güvendiği insanları koymuştu ve kendisi ekiple neredeyse hiç muhatap olmuyordu. Filmin yönetmenliğini de Tim Burton değil Henry Selick üstlenmişti. Filmin yapımının ilk aşamalarında, ekip senaryo konusunda sıkıntılar yaşıyordu. Bu yüzden önce müziklerden işe başlamayı tercih ettiler. İlk yazılan şarkı, Jack'in noel kasabasını bulduğu ilk anda çalan What's This? yani Nedir Bu? şarkısı oldu ve ilk olarak bu şarkının çaldığı kısımların animasyonu yapıldı. Bu durum ekibin, Tim Burton'ın kasvetli dünyasına dalmadan önce biraz rahatlamalarını sağladı. Çünkü bu sahnelerin hepsi noel kasabasında geçiyordu ve gayet pozitif enerjiler içeren, mutluluk dolu sahnelerdi. Ayrıca bu şekilde Nedir Bu? şarkısının prodüksiyon ekibi için özel bir anlam kazanmış olmuş oldu. Çünkü filme dair her şeyi başlatan ilk somut parça bu şarkıydı. - Kasaba sadece siyah, beyaz ve turuncu renklerden oluşacak. - Hiçbir binada dikey açılar olmayacak. Tüm duvarlar, yapılar çarpık olacak. Bu kurallar dikkate alınarak kasaba tekrar tasarlandı ve filmde izlediğimiz mükemmel formuna ulaştı. Hani demiştik ya, ilk çekilen sahneler noel kasabasındaki sahnelerdi diye. Bu durumun filme bir artısı daha oldu: Filmin ilk tamamlanmış sahneleri Disney'e gösterildi ve Disney, karlar içinde gezinen mutlu bir iskelet ve gülen elflerden başka hiçbir şey görmedi. Eğer ilk sahne olarak cadılar bayramı kasabasından bir sahne göstermeleri gerekseydi, Disney filmin çocuklara uygun olmadığını düşünüp filmi iptal edebilirdi. Filmin iyi olmasının sebeplerinden bir diğeriyse içerdiği anlamlar. Bir düşünün; sürekli aynı şeyi yapan ve hayatının monotonlaştığını düşünen Jack, noel kasabasından döndüğünde hemen bir kasaba toplantısı düzenliyor. Onlara neler gördüğünü anlatıyor ve Bu sene noeli biz kutlayalım. Diyor. Kasaba halkıysa oralı değil, eski kafalılar. Yıllarıdır ne yapıyorsak onu yapalım, değişikliğe gerek yok diyorlar. Bu aslında günümüzde her toplumda bulunan bir çatışma. Bir grup yenilik ister, diğer bir grupsa düzenlerinin bozulacağından endişelenerek söz konusu yeniliklere pek sıcak bakmazlar. Jack, noeli daha iyi anlamak için araştırmalar ve deneyler yapıyor ama ne yaparsa yapsın noelin o huzurlu havasını yakalayamıyor. Kendi halloween aurasından dolayı ister istemez bir yerlerde hata yapıyor ama nerede hata yaptığını da anlamıyor. Bu yüzden zamanla Jack'in benliği ile noel arasındaki çatışma, Jack'in kendisini kaybetmesine sebep oluyor. Jack artık kasabaya bir yenilik getirmek için noeli kutlamak istemiyor, tamamen kendini kanıtlamak için bunu yapıyor. Öyle ki bunun için, eskiden onu arkasından bıçaklayan Oogie Boogie'nin çocuklarıyla bile iş birliği yapıp onlardan Noel Baba'yı kaçırmalarını istiyor. Yanlış anlaşılma olmasın, Jack hala noelin kasabaya iyi geleceğini düşünüyor ama asıl önceliği kendi öz tatmini. Kasabalılara bir grup yobaz olarak bakıyor. Onların önerilerini fazla dikkate almıyor, sadece kendi dediklerini yapmaları onlar için yeterli. Sally'nin gördüğü kehaneti bile dinlemiyor. Jack zaten en iyisini biliyor, noel günü geldiği zaman da bunu herkes fark edecek. Noel günü geldiğindeyse işler hiç de Jack'in düşündüğü gibi gitmiyor. Noel bir fiyasko oluyor ve Jack bir anda her şeyi anlayıveriyor. Olayın bir yobazlık meselesi olmadığını fark ediyor, hayatta herkesin bir yeri ve görevi olduğunu anlıyor. Olmadığı biri gibi davranmak yerine kendisini tekrar Balkabağı Kralı olarak görüyor ve sadece cadılar bayramına odaklanıyor. Noel Baba'yı da Oogie Boogie'nin elinden kurtarıp özür diliyor. Kasaba halkıyla Jack'in arasındaki fark şöyle özetlenebilir: Halk, kötü bir noel yapmak istiyordu çünkü amaçlarının bu olduğunu düşünüyorlardı. Noel'den nefret ettikleri için noeli mahvetmiyorlardı, sadece onlar kötülük yapmak için doğmuşlardı ve noeli de kötü yapmalılardı. Jack ise gerçekten iyi bir noel yapmak istiyordu ama kendi benliğine ve kültürüne yenik düştü. Bu yaşanan olaylar aslında bir kültür çatışmasıydı, Jack'in halkı yobaz değildi sadece doğaları gereği böyle bir değişime ayak uyduramadılar. Jack de uyduramadı. Peki Nightmare Before Christmas ne zaman bu kadar ünlendi? Bu konuda bu filmin tuhaf bir geçmişi var. Film vizyona girmeden önce Disney bu filmin çocuklara uygun olup olmadığında kararsız kalıyor. Son çare olarak bir grup çocuğa film izletip çocukların tepkileri ölçülüyor. Çocuklardan yeterince iyi bir geri dönüt alınamadığındaysa Disney, filmi yetişkinlere yönelik olarak vizyona sokuyor ve film bir Disney yapımı olmasına rağmen Disney çatısı altında yayımlanmıyor. Hal böyle olunca film kar etse de istenilen başarıya ulaşamıyor. Birkaç hafta vizyonda kalıp sessiz sedasız vizyondan kalkıyor ve vasat bir film olarak tarihe yazılıyor. Ta ki on yıl sonrasına kadar. DVD'lerin yaygınlaşmasıyla Nightmare Before Christmas bir anda popüler oluyor. Her yerde oyuncakları satılmaya başlıyor ve hayran kitlesi büyüdükçe büyüyor. Böyle olunca da Disney filmi daha çok sahipleniyor. Son olarak, yazının başlarında Tim Burton ile film ekibi arasındaki iletişimsizlikten az da olsa bahsetmiştik. Disney, filmi yetişkinlere yönelik olarak vizyona sokarken aynı zamanda filmin adını Noel Gecesi Kabusu'ndan Tim Burton'ın Noel Gecesi Kabusuna değiştiriyor. Filmde çalışan ekip bu durumdan hiç hoşlanmıyor çünkü Tim Burton filmin yapım aşamasında neredeyse hiç yer almıyordu. Yine de, Tim Burton'ın, Nightmare Before Christmas setine geldiği günlere dair bir iki komik hikaye var. Mesela bir gün Tim Burton sete uğramış ve ona filmin yönetmeni Henry Selick tarafından, filmin sonunun değiştirilmesi teklif edilmiş. Henry'nin sonuna göre Oogie Boogie ölmeyecekmiş, onun yerine Oogie Boogie'nin aslında Sally'nin yaratıcısı Dr. Finkelstein olduğu ortaya çıkacakmış. Tim bu sondan öylesine nefret etmiş ki dayanamayıp duvara tekme atmış ve duvarda bir delik açmış."} {"url": "https://www.soylentidergi.com/nokturn-nocturne-muzik-gecenin-melodisi", "text": "Noktürn kelime kökeni itibariyle Fransızca'da gece yaşanan anlamına gelir. On sekizinci yüzyılda İtalyan besteciler tarafından kullanılan bu kavram, modern batı klasik müziğinde gecenin duygu ve hisleri olarak tasvir edilir. İtalyan literatüründe notturno olarak bilinen bu müzik, aynı zamanda gecenin farklı saatlerinde çalınması amacıyla oluşturulan besteler bütünlülüğünü ifade eder. Noktürnü sadece bir müzik türü olarak nitelendirmek doğru olmaz. Resim, heykel ve şiir gibi sanatsal yapıların; sanatçı ve hitap ettiği kitle arasında gerçekleşen hüzünlü çekim de noktürn olarak adlandırılır. Modern noktürnün yaratıcısı olarak bilinen İrlandalı müzisyen John Field, 1814 yılında 14 parçadan oluşan noktürn çalışmalarını tamamladı. Romantiklerin tercih ettiği gece atmosferinde, yavaş bir tempo ve süslü melodisiyle dinleyenleri büyülen bir beste ortaya çıkarmıştı. İlk defa noktürn terimini kullanan kişi Field olsa da bestesini oluştururken kendisinden önceki dönemlerden de esinlendiğinden bahsedebiliriz. Özellikle klasik batı müziğinin etkili isimlerinden olan Wolfgang Amadeus Mozart'ın, yavaş tempolu başlangıcı ve ortalara doğru hareketlenen beste algısı Field'ın eserlerinde de etkisi göstermiştir. İlk noktürn parçasını yirmi yaşında besteleyen Polonyalı piyanist Frederic Chopin, batı klasik müziğini şekillendiren en popüler müzisyenlerindendir. 21 parçalık noktürn bestesini 1830'lu yılların başarılı piyanistlerinden olan Marie-Moke Pleyel'e atfetmiştir. Yaşamı boyunca Chopin'nin besteleri No.1 den No.18 e kadar ikili gruplar halinde yayımlandı. Fakat No.19 ve No.20 parçaları ancak ölümünden sonra yayımlanabildi. Noktürnler, yayımlandığı zamandan itibaren döneminin efsanelerinden olmuştur. Popüler kültürde bilinenin aksine noktürnler ünlü besteci Chopin tarafından bulunmamıştır. Chopin bestelerinde, Field'ın noktürnal tarzından ve tekniğinden esinlenmiştir. Çoğu insan Chopin'i Field'ın öğrencisi olduğunu varsaymıştır. Ancak Field bu durumu yalanlamakla birlikte Chopin ile beraber anılmaktan hoşlanmadığını belirtmiştir. Chopin'in noktürn müziği halk arasında yaygınlaştırmadaki etkisi küçümsenemeyecek derecede büyük olmuştur. Aynı zamanda modern klasik batı müziğinde bestelenecek olan noktürnlere ilham kaynağı olmuştur. Besteleri oldukça popüler olan bir diğer piyanistimiz Fransız besteci Erik Satie'dir. Toplumda daha çok altı parçalık Gnossiennes besteleriyle tanınır. Geleneksel klasik müziği minimalizm ile tanıştıran Satie, eselerinde daha çok teorik ve bilimsel bir yaklaşımda bulunmaya çalıştığını ifade eder. Öyle ki, bir bestesini mükemmel hale getirmek için üzerinde 800'den fazla kez pratik yaptığını söyler. Erik Satie'nin 1919 yılında, yaşamının son demlerinde derlediği noktürnleri 20. yüzyılın en çok ilgi gören parçalarından oldu. Beş parçalık noktürnünü oluştururken gece temalı kısa şiirler yazması, noktürnlerini daha melankolik kılmasını sağlamıştır. Noktürn müzik, özellikle romantik dönemde popülerliğini kazanmış ve günümüzde hala büyük bir hayran kitlesine sahip olan bir müzik türüdür. Romantizmin, duygusallığın ve melankolinin birleştiği bu tür; müzikseverlere derin duygusal deneyimler sunar. Noktürnler, yorgun ve stresli geçen hayat döngüsü içerisinde rahatlamak ve sakinleşmek için soluklanabileceğimiz duraklardan biridir. Dinleyiciye melankolik duygularını ifade etmesi için olanak sağlayan özel eserlerdir."} {"url": "https://www.soylentidergi.com/nope-bir-hollywood-gosterisi", "text": "Jordan Peele'in Get Out ve Us filmlerinden sonra çektiği üçüncü uzun metraj filmi, aynı zamanda 2022'nin en çok ses getiren yapımlarından biri olan Nope; bakmak, görmek ve görülmek temaları etrafında anlatısını kuruyor. Peele bu kavramları, filmde tekrar tekrar kullandığı ayna, kamera ve göz gibi bir takım motiflerle seyirciye açıkça yansıtıyor. Tüm bu kavramların mükerreren öne çıkarılması ise özellikle Hollywood sinemasındaki temsiller, silinme ve güç dengeleri hakkında düşünecekleri birçok alan açıyor seyirciye. Son yıllarda beyazperdede La La Land, Once Upon a Time in.. Hollywood, Licorice Pizza gibi filmlerde Hollywood'a atıfları sıkça gördük. Nope filmi de her ne kadar verdiği mesajlar itibariyle yer yer Hollywood eleştirileri yapan bir Hollywood filmi niteliği taşısa da, diğer yandan içerisinde çokça bulundurduğu referanslar ile Amerikan sinema tarihine selam göndermeyi de ihmal etmiyor. Yazımızın kalanı spoiler içerdiği için, filmi henüz izlememiş okuyucularımızın, izledikten sonra bu sayfayı tekrar ziyaret etmelerini öneririz. Yönetmen Peele, film hakkında verdiği röportajlarda Nope'tan sıkça bir 'spectacle', yani gösteri olarak bahsediyor. Bunun yanı sıra, bir röportajında bu filmi yazarken King Kong, Jurassic Park gibi, insanların gösteriye olan bağımlılıklarını ve gösterinin nasıl takdim edildiği ve gelir kaynağı haline geldiğini konu alan filmlerden ilham aldığını söylüyor. . Zaten Nope filminin de, hem gösteri üzerinden para kazanan endüstriler, hem de insanların gösteriye verdiği reaksiyonlar konusunda kritik konulara değindiği aşikar. Nope oldukça kanlı bir sahne ile açılıyor. Gordy's Home isimli bir 90'lar sitcom'unda olayların ters gitmesi sonucu yaşanan vahşi hadiseden bir sahne göstererek başlıyor film. Elbette bu sahne başta seyircinin kafasında herhangi bir yere oturmuyor, çünkü seyirci izlediği görüntülerde ne yaşandığını bilmiyor. Ancak daha sonra, tam olarak filmin 20. dakikasında anlatılan hikaye ve 57. dakikasında gösterilen bir flashback sayesinde anlam kazanıyor açılış sahnesi seyircinin kafasında. Bu sahnenin sonrasında, filmin asıl geçtiği yer olan at çiftliğini görüyoruz. Oyuncuların giydikleri kıyafetlerden, sahne tasarımına kadar her detayıyla bir Western filmini andıran bir ortamda, baba Otis Haywood Sr. ve oğlu OJ at çiftliği işletiyorlar. Sahnenin devamında gökten bir takım metaller yağıyor ve baba gözüne isabet eden bir bozuk para sonucu hayatını kaybediyor. Aslında bu sahne daha en başından filmle alakalı bir sürü ipucunu gözler önünde seriyor. Filmin daha da ileriki bir sahnesinde ise odanın duvarında asılı, siyahi başrollere sahip olan nadir kovboy filmlerinden biri olan 1972 yapımı, Buck and the Preacher filminin posterini görüyoruz. Nope'un diğer bir derdi ise 'bakmak' konusu. Filmin başında Otis Haywood Sr.'ı öldüren bozuk para, gözünden girip beynine gidiyor. Ancak burada kritik olan nokta elbette bu paranın gözden girmiş, yani onun bakmak ve görmek için kullandığı organı etkisiz hale getirmiş olması. Göz, sinema çalışmalarında oldukça önemli bir kavram. Bazı film kuramları sinema kamerasını da bir çeşit göz olarak değerlendirmenin yanı sıra, en basit haliyle bizim sinema seyircileri olarak filmleri algılarken kullandığımız birincil organımız gözlerimiz. Dolayısıyla bakmak eylemi, sinemada seyirci-oyuncu arasında bir güç ilişkisi doğuruyor. Biz oyuncuları görebiliyoruz, ancak onlar bizi göremiyorlar. Hatta çoğu zaman, bizim orada olduğumuzu idrak etmedikleri illüzyonuna kapılmamız için kameraya bile bakmıyorlar. Bir bakıma bizim olduğumuz alana körler ve biz seyirciler, onları dikizleyen voyörler konumundayız. Dolayısıyla film karakterinin gözünün etkisizileştirilmesinin, Peele'in bizim seyirci konumumuza gönderme yapmak için başvurduğu bir oyun olarak okunması mümkün. Film devam ettikçe çiftliğin sahibi OJ, kız kardeşi Emerald, teknoloji meraklısı bir teknisyen olan Angel ve vizyoner bir yönetmen olan Antlers Holst yaratığa karşı planlar yapmaya başlıyorlar. Ancak bu planları, klasik uzaylı filmlerinden aşina olduğumuz gibi, yaratığa zarar vermek veya öldürmekten ziyade, yaratığı filme alma ve belgeleme üzerine kuruyorlar. Bütün bu süreç boyunca, karakterlerle birlikte biz de yaratığı daha yakından tanıyoruz ve anlıyoruz ki yaratık sadece kendisine bakanı yutuyor. Bakmak konusunun filmin büyük bir derdi olduğundan yukarıda da bahsetmiştik. Öyle ki filmin başında film setindeki Lucky isimli atın gözüne bakıldığında anksiyetesi tetikleniyor. Zaten OJ ata yaklaşan set çalışanına ilk iş 'gözüne bakma' diyor. Sahnenin devamında ise Lucky, gözüne tutulan aynayı görünce çifte atıyor. Aynı şekilde diğer bir sette, patlayan balonlar maymun Gordy'i bir şekilde tetikliyor ve herkese saldırıyor ama Jupe'a saldırmıyor çünkü Jupe'un gözü ilk önce o sırada yerde dik şekilde duran ayakkabıya takılıyor sonrasında ise masanın sarkan örtüsü gözünü kapatıyor. Dolayısıyla aslında Gordy ile göz göze gelmiyor. Ancak ne zaman ki Jupe bir topluluğu sirke toplayıp bu uzaylı yaratığı izletiyor, işte o noktada yaratık, Jupe dahil oradaki herkesi yutuyor. Aynı şekilde OJ de göz kontağı kurmaktan kaçınan bir karakter. Öyle ki filmin başında, film setinde çiftlikleriyle alakalı sunum yapmaya çalıştığında bile insanların gözüne bakamıyor. Zaten belki de bu nedenle yaratığın bakılmak istemediğini ilk anlayan o oluyor. Filmin sonlarına doğru, parmaklarıyla gözlerini göstererek aslında Emerald'a yaptığını varsaydığımız, ancak kameraya doğrudan bakarak yaptığı, 'seni görüyorum' hareketi, pek tabii seyirciye bir gönderme olarak yorumlanabilir. Önceden de bahsettiğimiz gibi, oyuncular normalde seyircilerin oldukları alana körler. Bu nedenle OJ'in, seyirciye direk olarak bakmakla kalmayıp, onları gördüğünü de ima etmesi, onlara seyirci konumlarını da hatırlatmış oluyor. Bu harekete cevaben, Emerald aynı hareketi OJ'e geri yapıyor. Bu noktada ise daha farklı bir okuma yapmak mümkün. Öyle ki, Peele üç uzun metraj filminde de siyahi karakterleri daha önce korku filmlerinde ekseriyetle görmeye alışık olmadığımız bir şekilde görmemizi sağladı. Onları, 'ilk ölenlerden olanlar' gibi Hollywood klişelerinden sıyırıp, spot ışıklarının altına koydu. Tam da bu nedenle Emerald'ın verdiği cevap aslında belki de seyircinin OJ'e vermek istediği cevap: Seni görüyoruz OJ! Filmin finali ise elbette film yapma eylemini merkezine alıyor. Emerald, tıpkı filmin başında bahsedilen, atın üzerindeki siyahi jokeyin arka arkaya çekilen fotoğraflarıyla yaratılan film gibi, yaratığın geçiş anını durmaksızın fotoğraflıyor. Sonunda ise istediği mükemmel kareyi yakalıyor. Tabii, bu noktada mükemmel kareyi yaratmanın ne kadar zor olabileceğini de vurgulamadan geçmeyelim. Bu durum seyirciyi, Guillaume Rocheron'ın göz kamaştıran özel efektlerinin, Hoyte Van Hoytema'nın büyüleyici sinematografisinin ve Nicholas Monsour'un net kurgusunun arkasındaki emekleri düşünmeye teşvik etmeli desek abartmış olmayız. Peele ise defalarca kanıtladığı gibi, son yılların en yetenekli sinema dehalarından biri. Elbette Nope filmi hakkında yapılacak daha çok çıkarım ve tartışılacak çok konu var. Ancak belki de tüm bu analizlerden bir adım geriye çekilip şimdilik Nope'u olduğu başlıca şey olarak kabul etmeliyiz: Mutlaka izlenmesi gereken bir gösteri."} {"url": "https://www.soylentidergi.com/nuri-bilge-ceylan-sinemasi-fotograf-karelerine-gizlenmis-anlatimlar", "text": "Ülkemizde sanat filmi denilince akla gelen en önemli isimlerden bir tanesidir Nuri Bilge Ceylan. Öyle ki; filmlerinde işlediği derin konuları anlatırken tamamıyla kendi tarzını ve sinemasını oluşturmuştur. Kamera açıları, ışık kullanım tercihleri, sinemasal zaman ve mekanları Nuri Bilge'nin filmlerini oluşturan en önemli etkenler arasına girmiştir. 26 Ocak 1959 yılında İstanbul, Bakırköy'de doğmuştur. Çocukluğu babasının da memleketi olan Çanakkale iline bağlı Yenice köyünde geçmiştir. Ceylan Yenice'nin imkansızlıklarından ötürü İstanbul'a taşınır ve burada ilkokul beşi, ortaokulu ve liseyi Bakırköy'de tamamlar. Nuri Bilge'nin fotoğrafa olan ilgi ve merakı lise yıllarında filizlenir. Burada bir fotoğraf kulübüne üye olur. Kazanmış olduğu Boğaziçi Üniversitesi ise sunduğu zengin kütüphanesi ve müzik arşiviyle Ceylan'ın müzik ve sanata olan ilgisini pekiştirir. Üniversite yıllarında Üstün Barış'tan aldığı sinema dersleri ve sinema kulübünün yaptığı özel gösterimler Ceylan'ın sinemaya olan ilgisini arttırır ve yönlendirir. Üniversite yıllarında harçlığını çıkarmak için fotoğraf çekimine başlayan Nuri Bilge ileride bunun kendisine önemli bir rol kazandıracağından habersizdir. Üniversiteden mezun olduktan sonra kendisine yönelttiği 'ben ne yapmalıyım' sorusuna cevap aramak için seyahate çıkar ancak aradığı cevabı bulamaz. Aradan askerliği çıkaran Ceylan, bu süreçte ne yapmak istediğine karar verir ve Türk sinemasına yön vererek değer kazandıracak filmlerini çekmeye karar verir. 1993 yılında arkadaşı Mehmet Eryılmaz'dan aldığı Arriflex 2B kamera ile işe koyulur. Bir kısmını Rusya'dan kendi valizinde getirdiği, bir kısmını da TRT'nin verdiği filmlerle kısa filmi olan Koza'yı çekmeye başlar. Filmde iki insanın birbirinden ayrı gelişen, bir ara evlilikle birleşen ve daha sonra birbirinden ayrılan hayatlarının diyalogsuz, fotoğraf karelerini andıran durağan görüntüleri konu edinmiştir. Filmi 1995 Mayıs ayında Cannes Film Festivali'nde gösterilir ve yarışmaya seçilen İlk Türk Kısa Film unvanını alır. Ceylan'ın 'Taşra Üçlemesi' adını verdiği film serisinin ilk filmi ve aynı zamanda Ceylan'ın ilk uzun metraj filmidir. 1970'li yıllarının tipik bir Anadolu kasabasında geçen film siyah-beyaz çekilmiştir. Taşrada yaşayan iki arkadaş olan Saffet ve Muzaffer başrolleri oynamıştır. Bireyin yalnızlığını ve bunaltıcılığını Saffet karakteri üzerinden ele alan yönetmen otobiyografi ve pastoral bir biçim sergilemiştir. Film uzun planları, ağır ilerleyen temposu ile taşra hayatını Tarkovski etkisine benzer şekilde sunar. Kasaba, Berlin Film Festivali ile birlikte pek çok dünya festivalinde gösterilmiştir. 'Taşra Üçlemesi' serisinin ikinci filmi ve Kasaba filminin devamı niteliğinde olan Mayıs Sıkıntısı, bir bahar günü çocukluğunu geçirdiği Çanakkale Yenice köyüne dönen Muzaffer karakteri üzerinden ilerlemektedir. Muzaffer, kendince hayatını sürdüren kasabada film çekmek ister. Oyuncu bulamayan Muzaffer en sonunda anne ve babasını filminde oynatır. Babası bir yandan tarlasına devletin el koymasını engellemeye çalışmakta bir yandan da oğlunun çektiği filme yardım etmektedir. Aynı köyden arkadaşı olan Saffet üniversiteyi tutturamaz ve fabrikada çalışmaktan kurtulmak için Muzaffer'e yardım etmeye başlar. Ceylan'ın bu filmi Berlin Film Festivali'nin yarışmalı bölümünde gösterildi. Nuri Bilge Ceylan bu filmi Anton Çehov'a adamıştır. 'Taşra Üçlemesi' serisinin son filmi olan Uzak, Mahmut karakterini ele almaktadır. Mahmut geçimini fotoğraf çekmekle sağlamaktadır ancak gerçekleştiremediği hayalleri vardır. Eşinden yeni ayrılan Mahmut İstanbul'da yaşamaktadır. Bir gün köyden arkadaşı Yusuf çıka gelir. Yusuf fabrikada çalıştığı işi kaybetmiştir ve iş aramak için İstanbul'a Mahmut'un yanına gelir. Hayallerini gerçekleştirmek isteyen Yusuf, Mahmut'un yanına yerleşir. Bir gemide çalışarak dünyayı gezmek isteyen Yusuf, iş aramasını bilmediği için İstanbul sokaklarında avare avare gezinmekte ve bazen tanımadığı kadınların peşinden gitmektedir. Yusuf yüzünden yalnızlığı bozulan Mahmut ise sıkıntı çekmektedir. Mahmut'un hala hisler beslediği eski eşi Kanada'ya göç etmektedir. Bu durumdan mutsuz olan Mahmut, Yusuf'un uzun kalışı ile de gittikçe gerginleşir. Ceylan'ın 4. uzun metraj filmi olan İklimler, 'farklı bölgelerin kendilerine ait iklimleri vardır, farklı ruhların da öyle' anlayışıyla yola çıkılarak çekilmiştir. Ceylan'ın görüntü yönetmenliğini yapmadığı ilk filmidir. Aynı zamanda filmde eşi Ebru Ceylan ile birlikte rol almıştır. Film, klasik aşk hikayesini konu edinse de, bu klasikleşmiş kalıbı işleyiş şekliyle fark yaratarak ortaya koymuştur. İsa ve Bahar karakterinin ikili ilişkilerine değinen film bütün klişeleri içinde barındırsa da her aşkın kendine özgü halleri olduğunu izleyiciye hatırlatmıştır. Filmin açılış sahnesi İsa ve Bahar'ın Kaş'ta yaptıkları tatil sahnesi ile başlamıştır. Çalkantılı ruh hallerine sahip olduğu anlaşılan ikili, aradan iklimler geçtikten sonra Ağrı'da kışın ortasında görülmüştür ve arada geçen zaman sürecinde değişen ruh halleri ve yaşantı izleyiciye bırakılmıştır. İklimler, Cannes Film Festivali'nde Jüri Büyük Ödülü kazanmasıyla hafızalara kazınmıştır. Üç Maymun filmi başrollerinde Hatice Aslan, Yavuz Bingöl, Ercan Kesal ve Ahmet Rıfat Şungar yer almıştır. Film bir ailenin adım adım parçalanma hikayesini anlatmıştır. Para, politika ve yalana kapılarak köşeye sıkıştırılmayı ve üç maymunu oynayarak yalanları ört bas etmeyi konu edinmiştir. Küçük zaafların büyük sonuçlar doğurduğu film, Ceylan'ın birçok başarıya sahip filmidir. Cannes Film Festivali'nde En İyi Yönetmen Ödülü kazanmıştır. Ödülü aldıktan sonra yaptığı konuşmada 'Bu ödülü, tutkuyla sevdiğim, yalnız ve güzel ülkeme armağan ediyorum' demiştir ve bu konuşma uzun süre tartışılmıştır. Bunun yanı sıra birçok ödüle de sahip olan film, 81. Akademi ödüllerinde En İyi Film dalında Oscar aday adayı olmuştur. Nuri Bilge Ceylan sineması denilince akla gelen belki de ilk filmlerden biri Bir Zamanlar Anadolu'da. Konuyu işleyiş bakımından ve sinematografi bakımından diğer filmlerden farklı bir tarz işlenmiştir. Film; bir savcı, bir doktor, iki polis, iki şoför ve iki cinayet zanlısının yaklaşık 12 saat boyunca bozkırın ortasında cinayeti aydınlatma çabalarını konu edinmiştir. Durağan bir anlatıma sahip filmde, gündeme dair atıflara yer verilmiş, imgelemeler yapılmış ve motifler kullanılmıştır. Kasaba yaşantısına, taşraya, politikanın sıradan insanlar üzerindeki etkisine, toplumu temsil eden karakterler üzerine bol diyaloglara yer verilmiştir. Filmin her bir sahnesi bir fotoğraf karesi niteliğindedir. Öyle ki Nuri Bilge Ceylan sinemasının en önemli özelliği budur. Film 2 saat 43 dakika uzunluğundadır. Film boyunca izleyiciye mevcut hayatı sorgulama fırsatı verilir ve cinayet üzerindeki büyük sorunlara derin bir bakış açısı kazandırılır. Film 2011 Cannes Film Festivali'nde Büyük Jüri Ödülü'ne layık görülmüştür. Bir zamanlar Anadolu filminden sonra Ceylan'ın en çok dikkat çeken filmlerinden bir tanesi Kış Uykusu olmuştur. Büyük bir çoğunluğu Kapadokya'da çekilen film, Aydın ve Nihal'in çatışmalı ilişkisini ele almıştır. Emekli bir tiyatro oyuncusu olan Aydın, babası öldükten sonra kendisine kalan Kapadokya'da ki butik oteli işletmek için Kapadokya'ya yerleşir. Filmde dikkat çeken ayrıntılardan birisi ikilinin alyans takmaması ve bir diğeri de Nihal karakterinin soğukluğunun izleyiciyi şüpheye düşürmesidir. İkiliye, Aydın'ın eşinden boşanıp yanlarına gelen ve birlikte yaşamaya başladığı Necla karakteri eşlik etmiştir. Filmin ana temaları arasında Aydın ve Nihal karakterinin insanlara yardım etme çabası ancak bu süreçteki çatışmaları yer almıştır. Kış Uykusu filmi boyunca eşsiz kar manzarasına da şahit olan seyirci tıpkı Bir Zamanlar Anadolu'da filminde olduğu gibi her sahneyi bir fotoğraf karesi gibi algılayabilir. Filmin dikkat çeken ayrıntıları arasında teatral replikler kullanılmasıdır. Ceylan filmin senaryosunu yazarken, Dostoyevski, Anton Çehov, Tolstoy ve Voltairegibi edebiyatçıların eserlerinden ilham almıştır. Aynı zamanda film Yılmaz Güney'in Yol filminden sonra Altın Palmiye ödülüne layık görülen ikinci Türk Filmi olmuştur. Nuri Bilge Ceylan'ın 8. uzun metraj filmi olan Ahlat Ağacı, yakın zamanda da ilgiyle izlenen filmlerinden birisidir. İşlediği konu bakımında eskimemesi, günümüzde de aktif bir soruna değinmesi filmi etkileyici kılmıştır. Filmde Doğu Demirkol, Murat Cemcir, Bennu Yıldırımlar, Hazar Ergüçlü, Ahmet Rıfat Şungar ve Serkan Keskin gibi önemli isimlerin yer aldığı zengin bir kadroya sahiptir. Filmde, mezun olduktan sonra kitap yazan ve kitabı bastırmak için para toplamaya memleketine dönen Sinan karakterinin mücadelesi konu edinmiştir. Sinan karakteri kendisine sunulan hayatı reddeden ve bunun için mücadele etmenin yanı sıra, babası ile de mücadele etmektedir. Bir an önce içinden kurtulmak istediği bu hayata gittikçe çekilen Sinan karakterinin, hayata bakış açısı, sorgulamaları, savaşı izleyiciye sunulmuştur. Diğer filmlerde olduğu gibi edebiyatçılara yer veren Ceylan bu filminde de Yunus Emre, A. Çehov, Dostoyevski, Nietzsche, Kant, Kuran-ı Kerim, İbn-İ Arabi, Hz. Muhammed, Şemsi Tebriz'i ve Peyami Safa gibi birbirinden farklı ve önemli isimlerden alıntılar kullanmıştır. Ahlat Ağacı Ceylan'ın en bol diyaloglu filmidir. Cannes Film Festivali'nde dakikalarca ayakta alkışlansa da maalesef ödül alamamıştır."} {"url": "https://www.soylentidergi.com/olum-cicegi-higanbananin-hikayesi", "text": "Higanbana, diğer bir ismiyle Kırmızı Örümcek Zambağı nergis zambağı ailesinden gelen bir bitkidir. Kırmızı sihirli zambak veya ekinoks çiçeği olarak bilinen Uzakdoğu kökenli bu çiçeğin ekolojideki yerinden ayrı bir hikayesi ve anlamı bulunur. Mavi, sarı, pembe ve beyaz renkleri bulunan bu çiçeğin öne çıkan ve yaygın bilineni kırmızı olanıdır. Sinema ve özellikle de anime dünyasında metafor olarak kullanılan higanbana çiçeğinin isimleri ve hikayeleri farklı anlamlar taşımaktadır. Bu yazımızda higanbana çiçeğin önemine ve kültürel açıdan yansımalarına yer verdik. Yazıya başlamadan önce: Eğer Japon kültürüyle ilgileniyorsanız ve bir gün Japonya'ya seyahat etmeyi planlıyorsanız, Piri Guide'ın Tokyo Gezi Rehberi yazısına bakmanızı öneririz. Piri Guide, aynı zamanda bir seyahat rehberi, mobil uygulama. Gittiğiniz şehirleri kolayca keşfetmeniz için sesli turlar sunuyor. Japon mitoloji dünyasının ve efsanelerinin derinliğini ve önemini çoğumuz biliyoruz. Bu efsanelerin genellikle hayvan, doğa, bitki hatta bir yere özgü özellikleri taşıyan hikayeler olmasının yanı sıra birçok geniş alanı vardır. Higanbana çiçeği de mezarlıkların yanında yetişen bir bitki olması nedeniyle efsanelerde genellikle ölümü çağrıştırır. Farklı bu özelliği, yapraklarının rengi ve görüntüsüyle insanı büyüleyen higanbana sanat dünyasında birçok sanatçıya ilham olurken günlük hayatta bir mit halini almıştır. Ancak bundan söz etmeden önce bu eşsiz çiçeğin farklı hikayelerine değinelim. Japonca'da Higanbana, olarak bilinen kırmızı örümcek zambağının bir anlatısı; Eylül ayı sonlarında Budist tatili olan Ohigan'da güzel bir sonbahar sahnesiyle başlar. Sonbahar ekinoksundan hemen önceki bu dönem, dünyadaki herhangi bir çiçeğin en büyüleyici manzaralarından birine yol açmıştır. Japonya'da Ohigan, mezarları ziyaret etmek ve atalara saygı göstermek için eve dönme zamanıdır. Bu süreç aynı zamanda, sonbaharda olağandışı bir şekilde açan kırmızı örümcek zambağının kısa çiçeklenme dönemine denk gelir. Çiçek, Ohigan ve sonbahar ekinoksu ile ilişkisi nedeniyle bu isimle adlandırılmıştır. Güneş tanrıçası Amaterasu, çiçekleri ve yaprakları birbirinden bağımsız olarak korumak için iki elf atar. Manju ve Saka bu iki periden biri yaprakları korurken diğeri ise çiçekleri korumak için görevlendirildi ancak buluşmaları kesinlikle yasaktı. Her zaman birbirlerinin varlığından haberdar olan bu iki peri meraklarına yenik düşüp bu kuralı ihlal ettiler. Merak onları Amaterasu'ya meydan okumaya iterken bu iki peri tanıştıklarında aşık olurlar. Amaterasu'u kızdıran bu aşk onları bir daha asla buluşamamaları için bir lanetle cezalandırılmaya doğru gider. Lanette Saka'nın yaprakları ancak Manju'nun yaprakları öldüğünde çıkar ve bu döngü ile aynı zamanda yaprak açazlar. Bu acımasız lanet onları bir daha bir araya getirmez ve sonsuz ayrılık içinde yaşarlar. Çiçeğin diğer adı Çince'de 'Manjusaka' ve Japonca'da 'Manju-syage'dir. Bu çiçeğin higanbana, kırmızı örümcek zambağı gibi daha birçok ismi bulunduğundan söz etmiştik. Başka bir anlatıya göre 1000'den fazla ismi olan bizim bildiğimiz adıyla kırmızı örümcek zambağının isimlerinin çoğu, ölümle ilişkilidir. Farklı bir isim hikayesinde, mezar etraflarına dikildiği ve kanla aynı renkte açtığı için mezardaki ölülerin kanını içtiği ve onları ölüme daha çok bağladığı düşünülür. Bu durumdan dolayı bazılarının hayalet gibi yansıdığı düşünülmüş ve bu yüzden hayalet çiçek olarak da adlandırılmıştır. Geçmiş dönemlerde mezarlıklarda sıkça görülen bu çiçekler zehirli oldukları için her yerde yetiştirilmezler. Japonya'da eskiden insanlar ölümlerde bedenleri doğrudan toprağa gömerlermiş. Hayvanlar ve böcekler tarafından mezarlarının rahatsız edilmelerini istemedikleri için mezarlara kırmızı örümcek zambağı dikmişlerdir. Zamanla bu alışkanlık metaforlaşarak ölüm ve mezar sembolizmine dönüşür ve ölüm çiçeği veya ceset çiçeği olarak adlandırılmaya başlanır. Bir başka hikayeye göre, çiçeğin Budizm de ilişkisi ise, Ohigan kutlanması sırasında higanbananın açmasının tesadüfünden daha fazlasıdır. Çiçeğe, ölümle ilgisi olmayan birkaç isimden biri olan ve Budist yazıtlarından gelen Manjushage adı da verilir. Manjushage, aramızda olmayan göksel bir çiçektir, ancak kırmızı örümcek zambağı onu temsil etmesi için keşişler tarafından dikilmiştir. Bu nedenle Budist tapınaklarıyla ilişkilendirilmiştir. Daha yaygın olarak Manjushage olarak bilinen beyaz örümcek zambakları da vardır. Ohigan, ataları onurlandırmak için yapılan tatilden başka bir anlama daha sahiptir. Budist Kalp Sutra'sında higan, efsanevi Sanzu Nehri'ne atıfta bulunarak 'diğer kıyı' anlamına gelir. Ruhlar bu nehri aydınlanmaya ulaşmak için geçerler, bu yüzden genellikle ölüme geçmenin simgesi olarak görülür. Örümcek zambaklar Sanzu Nehri kıyılarında büyür ve yeni ayrılan ruhları selamlarlar. Başka bir Budist metni olan Lotus Sutra'da, Diyu; ölüler veya cehennem diyarıdır. Kırmızı örümcek zambaklarının orada büyüdüğü ve ruhları reenkarnasyona yönlendirmek için bir yol işaret ettiği söylenir. Zambakların bir diğer adı da cehennem çiçekleridir. Farklı hikaye ve isimleri olan bu gizemli çiçeğin evlerde de farklı sembolleri vardır. Örneğin bir efsaneye göre bu çiçeklerden bir tanesini koparıp eve getirmenin evimizin yanmasına neden olacağına inanılır. İnsanların birbirine vermesi de doğru bulunmaz. Higanbana farklı isim ve hikayeleriyle kendi metaforunu oluştururken sanat dünyasında da özel bir yere sahiptir. Japon sanatçı Kawarazaki-Shodo resmettiği çiçek temalı tablolarından higanbanayı içeren eserleri, sadeliği ile adeta bu eşsiz çiçeğin anlamını simgeler niteliktedir. Bir diğer sanatçı Nishimura Hodo'nun tavsir ettiği higanbana ile sanatçı kendine özel bir yer edinmektedir. Sanatçıların eserleri ele aldıkları dönemler ve bu çiçeğin geçmişten gelen ölüm metaforu ile günlük hayata iyice yerleşmesinde etkisi çok büyüktür. Japonya'da çiçekler sembol ve anlam olarak farklı bir alanda değerlendirilir. Higanbana da bunlardan biri olarak şiirlerde, sinema dünyasında, mitolojide ve animelerde kendine yer bulmaktadır. Anime dünyasında, bir anime de yer alan bu çiçek izleyici tarafından ölümün habercisi olarak bilinir. İlk başta tesadüf gibi gelse de bu çiçeğin anime görselinde yer alması asla tesadüf değildir. Ölümün habercisi olarak mitleştirdiğimiz bu çiçek bir anime de yer alıyorsa o anime de bir karakterin öleceği anlamına gelir. Bir bakıma hikayede konu akışı ve çok büyük bir olay hakkında bilgi verir niteliktedir. Hikayede olacaklardan haber verse de aslında işlenişi bakımından animedeki hikaye derinliğini daha çok artırır. Higanbana'nın bulunduğu animelere yer verip henüz izlemeyenler için hikayelerin tadını kaçırmak istemiyoruz. Lakin genel olarak introsunda veya kapak fotoğraflarında bu çiçeğe yer veren animelere örnek verecek olursak: Dororo, Demon Slayer, Tokyo Ghoul, The Promised Neverland, InuYasha, Hell Girl gibi birçok animede ölüm çiçeği motifiyle karşılaşılabilir. Animelerdeki sembolizmi ile ilgili olarak, görselde yer alan anime Dororo'da, Dororo annesi ve babası ile birlikteyken bir higanbana ile karşılaşır. Babasını kaybettikten sonra annesini de bir higanbana tarlasında kaybeder. Hyakkimaru ile karşılaştıktan sonra birlikte seyahat ettikleri dönemde Dororo kendini hasta hissederken yine bir higanbanaya denk gelirler. Bundan sonrası için daha fazla hikayeden ayrıntı verip heyecanını yitirmek istemiyoruz. Bu yirmi dört bölümlük animeyi önerimiz olarak listelerinize eklemeyi düşünebilirsiniz. Günlük hayatta mitleşen bu özel çiçeğin hikayeleri ve anlamı kendine has bir önem taşımaktadır. Ölüm ve ölümün habercisi olan bu çiçeğin genel görüntüsü ve isimleriyle özel bir yeri vardır. Bir yerlerde isimlerinden herhangi birine veya çiçeğe denk gelirseniz bu yazımızı anımsayacağınızı düşünüyoruz. Bukadar özenle hazırlamışsınız bu güzel yazıyı. Çok beğendim bir sürü de şey öğrendim. Ellerinize sağlık. Saygı duydum."} {"url": "https://www.soylentidergi.com/olum-marslari-savas-sairleri", "text": "Dünya savaşları, o dönemde yaşayan her insan için yıkıcıydı. Bazıları havadaki uçak seslerinden korkmaya başladılar bazıları kabuslardan uyanamadı bazıları ise hayatı boyunca travma yaşayarak bir daha normale dönemedi. Bu savaşlar insanlar üzerinde o kadar etki bıraktı ki, tarih kitapları onların acı ve korkularını anlatmakta yetersiz kaldı. Bu yüzden birçok insan savaş hakkında yazmaya başladı, yüzleştikleri dehşetin boyutunu şiirlere döktüler. Bu insan gruplarından biri de askerlerdi. Savaşın kahramanca olmayan gerçekliğini gösterdiler, bu şiirler onların ölüm marşları oldu. Çünkü pek azı evini tekrar görecek kadar yaşayabildi. Birçoğu senelerce silah sesleri ve kan kokularıyla yüzleşti, savaş sırasında bir hiç uğruna can verdiler. Savaş ilk başladığında, henüz etkisi ve insanların buna bakış açısı bu kadar değişmemişti. İnsanlar savaş hakkında kahramanca bir olaymış gibi konuşuyordu. Başta herkese göre, savaş, cesurlar içindi ve orada ölmek ise ancak bir kahramana yakışırdı. Ancak daha sonra savaşa gittiler ve gerçekte nasıl bir dünyanın içerisinde olduklarını gördüler. Savaş cehennemin tasviri gibiydi. Orada yalnızca ölüm ve şiddet vardı, kan vardı, birbirini tanımayan insanların sebepsiz nefretleri vardı. İnsanların artık savaşmak için bir sebebi kalmamıştı. Bu savaş ülke için olmaktan ziyade, masumların kurban edildiği bir güç savaşına dönüşmüştü. Bir anda bütün propagandalar ve savaş için söylenen cesaret verici sözler etkisini kaybetti. Çünkü insanlar savaş meydanında gerçeği gördüler. Savaşın anlamsızlığı ve ölümlerin boşuna oluşunu izlediler. Bunların sonucunda duygularını ifade etmek için şiirler yazdılar. İlk defa Dünya savaşları döneminde savaş bu şekilde tasvir edildi. Artık vatan için ölmek denen bir şey yoktu, mutluluk yoktu, kahramanlık yoktu. Gerçek ve doğru olan tek şey, dost olabilecek iki insanın bir hiç uğruna düşman haline gelmesiydi. Bu gerçeğin bilincinde olan şairler, daha önce dile getirilmeyen kötümser duygularla savaşı tasvir ettiler. Onun insanlar üzerinde yarattığı etkilerden bahsettiler. İnsanın bir daha hiç normale dönemeyecek oluşunu anlattılar. Bu şairler, savaşa sebep olan insanlığa kızgındı. Savaş hakkında bilgisi olmadan onu öven herkese, bile bile onları ölümün ortasına atan herkese kızgındı. Bu insanlar dünyanın kendisine bile kızgındı ve şiirlerinde bu öfkeleri tasvir ettiler. Bu şekilde savaş şairleri ortaya çıktı ve bu deneyimi yaşayan milyonlarca insanın sesi oldular. Rosenberg, savaşın patlak verdiğini öğrendiğinde Cape Town'daydı. Savaşın çıktığını öğrendiği zaman, bütün korkusuna rağmen savaşa katıldı ve orada er olarak görev aldı. Yazdığı şiirler, bizzat yaşadığı siper deneyimleri hakkındaydı ve savaşın sefaletini yansıtıyordu. Örneğin Break of Day in the Trenches şiiri, siperde karşılaştığı zorlukları gösterme biçimiydi. Farelerin kolaylıkla düşman askerin tarafına geçebildiği siperlerden, neden kendisi ve diğer askerlerin geçemediğini sorguluyordu. Bu, birbirini düşman olarak kabul etmiş askerler ve siperlerde yaşadıkları zorluklar hakkında sahip olduğu düşüncelerin bir yansımasıydı. Daha sonra bölge değiştirip ön saflara geçti, savaş arabalarıyla ilgilendi ve bu deneyiminden de ortaya Dead Man's Dump şiiri ortaya çıktı. Bu şiirde askerlerin boşa giden hayatlarını resmetti, onların ölü bedenlerinin nasıl da fark edilmediğini ve savaş arabalarının onların ölü bedenleri üzerinden nasıl dümdüz bir yolmuş gibi geçtiğini anlattı. Bütün bu şiirler, onun savaşta yaşadığı korku, öfke ve çaresizliğini anlatıyordu. Kendi deneyimlerini şiirlere döktü ve savaşın gerçekte nasıl sonuçlar doğurduğunu anlattı. Kendisi de devam eden bu savaş sırasında can verdi. Owen, Romantik Dönem şairlerinden etkilenerek şiir yazmaya başladı. Savaşa katıldığı 4 ay hakkında deneyimlerini şiir yoluyla paylaştı ve savaş sahnelerini, sanki yakalanmış bir fotoğraf sahnesi gibi sundu. Savaşta yaşanan şeylere karşı hissettiği acıma duygusunu yansıttı. Örneğin Strange Meeting şiirinde, savaştan kaçan bir askerin karşı taraftan bir askerle karşılaşmasını anlattı. İki asker de aynı durumdaydı ve ikisi de acınası haldeydi. İki düşmanın birbirini öldürmek amacıyla geldiği bir yerde, aslında ikisi de birbirinden farklı değildi. Farklı milletlerden olsalar da aynı duyguları ve aynı acıyı hisseden bu askerler, birbirini öldürmek zorundaydı. Savaşın insanların birlikteliğine verdiği zarar, şiirde açıkça gösterildi. Ayrıca Anthem for Doomed Youth şiirinde de, gençliğin savaş uğruna nasıl feda edildiği gösterildi. Genç bir neslin tamamı savaşta kurban edilmişti ve şair de bunun gerçek sebebini gösteriyordu. Savaş artık yüceltilen ve kahramanca bir şey değildi. Savaş insanların babalarını, oğullarını, kardeşlerini ve eşlerini ellerinden alan bir katildi. Bütün ölümlerin gerçek yüzü buydu ve Owen da bu gerçekliği şiirleri aracılığıyla sundu. Başta savaşa iyimser gözle bakan Sassoon, bizzat deneyimlediği felaketlerden sonra savaşı protesto etmeye ve savaş karşıtı şiirler yazmaya başladı. Diğer şairlerin aksine, savaş hakkında çok şiddetliydi ve şiirlerinin dili öfke ile doluydu. Şiirleri yoluyla, savaş hakkında iyi şeyler söyleyen herkesten intikam almaya çalışıyordu. Onların savaşa gitmesi için yapılan bütün propagandalar, kahramanlık sözleri ve savaşın yüceltilmesi, Sassoon'un şiirlerinde kötümser bir bakış açısıyla yer aldı. The Hero şiirinde, erkeklerin savaş ile birlikte kahraman olacağı fikrinin nasıl büyük bir yalan olduğunu gösterdi. Glory of Women şiirinde ise, kadınların bu kahramanlık ile ilgili yalanları nasıl dinlediğini anlattı. Onlar yalnızca bir yalana inanıyordu, gerçekte savaş uğruna ölmek kahramanca bir şey değildi. Savaş yalnızca kanların ve cesetlerin anlatıldığı bir hikayeydi, ölenler ise anılardan başka bir şey olmuyorlardı. Bu yüzden kadınların savaşı yüceltmesi Sassoon için yanlıştı, çünkü savaşta faydasız bir ölümden başka bir şey yoktu. Diğer şairler gibi Sassoon için de savaşın gerçeği buydu ve bu yüzden sona ermeliydi. Çünkü savaş ölenler için yalnızca boş bir amaç, yaşayan içinse yalnızca feryat ve ömür boyu travma demekti. Savaşın yanlışlığı hakkında yazan bütün şairler, genel olarak aynı düşüncelere sahipti. Diğer dönemlerden farklı olarak eğitimli ve okumuş insanların olduğu bir dönemde, bu felaketin tanımı da değişti. İlk defa savaş, onu deneyimlemiş insanlar tarafından kahramanca olmayan bir korku olarak tanımlandı. Askerlerin gerçek hisleri şiirlere aktarıldı ve savaşın ne kadar travmatik ve korkunç olabileceği gözler önüne serildi. Savaş ilk defa bu korkutucu hislerle aktarılmasına rağmen, kendinden önceki tasvirlerin aksine fazlasıyla gerçekti."} {"url": "https://www.soylentidergi.com/olum-uclemesi-paramparca-asklar-ve-kopekler-21-gram-babil", "text": "Alejandro Gonzalez Inaritu, filmlerinde insani bütün duyguları farklı biçimlerde işlemeyi başarabilen bir yönetmendir. Quentin Tarantino, Lars Von Trier gibi yönetmenlerden etkilenen Inaritu, farklı bakış açısı ve çekim yöntemleriyle birçok yönetmenden ayrılır. Ünlü yönetmeni diğerlerinden ayıran en önemli fark ise; çeşitli hikayelere sahip insanları bir araya getirme konusundaki sıra dışı yeteneğidir. Inaritu'nun sinema dünyasına kazandırdığı Ölüm Üçlemesi olarak adlandırılan ve Paramparça Aşklar ve Köpekler, 21 Gram ve Babil filmlerinden oluşan seri, yönetmenin en önemli filmleridir. Alejandro Gonzales Inaritu'nun ilk uzun metraj filmi olan Paramparça Aşklar ve Köpekler'in oyuncu kadrosunda; Emilio Echevarria, Gael Garcia Bernal, Goya Toledo gibi isimler yer alıyor. Uluslararası birçok ödül sahibi olan ve dinamizmi yüksek bir araç kovalamaca sahnesiyle başlayan film, seyirciyi kanlar içinde arka koltukta yatan bir köpekle karşılıyor. Aslında filmin hikayesinin temeli bu kazaya dayanıyor. Üç ayrı hikayenin ortak noktası, kazanın yaşandığı andır. İlk hikaye, hırsız ve serseri olan Ramiro, Ramiro'nun eşi Susanna ve Ramiro'nun kardeşi Octavio arasında yaşanan olaylara odaklanıyor. Octavio'nun, kardeşinin eşi olan Susanna'ya aşık olduğunu öğreniyoruz. Octavio, masum ve aşık bir adam gibi gözüküyor. Fakat kardeşi Ramiro'nun, Susanna ile kaçma hayalleri için köpeği Cofi'yi dövüştürme isteğiyle birlikte seyirciler sadakat ve masumiyeti sorgular hale geliyor. Octavio ve arkadaşı bir kaza geçiriyor ve bu sırada arka koltukta köpek Cofi yaralı bir şekilde kanlar içinde yatıyor. Diğer hikayelerde de göze çarpacağı gibi Cofi, aslında insan ve köpekler arasındaki benzerliklere, özellikle sadakat konusuna, dikkat çekilmek için kullanılıyor. Filmin ana temasının sadakat, yalnızlık, masumiyet ve aşk etrafında döndüğünü görüyoruz. İkinci hikayede ise, Valeria'nın evli çocuklu bir adam olan Daniel ile yaşadığı yasak ilişki ile karşılaşıyoruz. Valeria, kusursuz bir güzelliğe sahiptir. İlk hikayeye göre daha kusursuz ve zengin bir hayat göreceğimiz izlenimine kapılıyoruz fakat yanıldığımızı anlamamız çok uzun sürmüyor. Daniel'le birlikte yaşamaya başlayan Valeria'nın yaşadığı, filmin de temelini oluşturan kaza, ilişkilerini kötü yönde etkilemeye başlıyor. Evin tam karşısında Valeria'nın koca bir reklam panosu bulunuyor. Bu pano kimsenin aynı güzellikte aynı imkanlarda kalmayacağına dair önemli bir işaret işlevi görüyor. Valeria'nın gün geçtikçe kötüye giden sağlık durumuyla birlikte köpek Richi de tamamen talihsizlik sonucunda parkenin boşluğundan düşüyor ve artık o da Valeria gibi kusurlu bir hale geliyor. Üçüncü hikayede ise bir zamanlar gerilla olan daha sonra 2 yaşındaki kızı ve karısını terk ederek sokaklara düşen El Chivo'yu izliyoruz. Etrafında birçok köpek olan El Chivo, köpekleri ailesi olarak görüyor ve büyük bir yalnızlık içerisinde yaşıyor. El Chivo'yu sık sık ilk 2 hikayedeki yaşamların arka planında görüyoruz. Yüzünü arka planda gördüğümüzde karakteri oldukça uzaktan izlememiz, kendi kusurlu ve kusursuz yaşamlarımız arasında arka planda görmediğimiz insanlara ve durumlara dikkat çekmek için tasarlanmış. El Chivo, ayrıca kiralık katil olarak tutulmasına rağmen cinayet işlemeyip iki kardeşi aralarındaki sorunu düzeltmesi için teşvik ediyor. El Chivo'nun filmin odak noktasındaki kazaya dahil oluşu ise trafik kazası yapan Octavio'nun arka koltuktaki köpeği Cofi'yi kurtarması aracılığıyla oluyor. Cofi'nin bu iyiliğe karşın El Chivo'nun bütün köpeklerini yemesi, insanların da köpeklerin de kendilerine iyilik yapılmasına rağmen sadakat duygusunu kaybedebileceğinin en önemli göstergesi olarak çarpıcı bir gerçeklik algısı yaratıyor. Üçlemenin ikinci filmi olan 21 Gram'ın hikayesi yine bir kaza sonucunda parçalanan hayatlar ve yarattığı etkilerin anlatılmasından oluşuyor. Oyuncu kadrosunda ise Sean Penn, Naomi Watts, Benicie Del Toro gibi yıldız isimler bulunuyor. Paramparça Aşklar ve Köpekler filmine göre biraz daha karmaşık bir yapıya sahip olan 21 Gram ilk olarak ismiyle dikkat çekiyor. 21 Gram öldükten sonra bedenimizden ayrılan ruhla, 21 gram hafiflediğimiz inancını ifade ediyor. Kalp nakli bekleyen üniversite profesörü Paul Rivers, ilişkilerini kurtarmak için eşiyle bir çocuk sahibi olmak istiyordur. Bu sırada bir kaza sonucunda eşini kaybeden Cristina'nın, eşinin kalbinin nakledilmesiyle birlikte çiftin hayatı değişmeye başlıyor. Paul Rivers, bu iyiliği karşılıksız bırakmamak için Cristina'nın peşine düşüyor. Hatta ondan çok hoşlanarak onu korumaya çalışıyor. Filmde, insan bedeni önemli bir unsur olarak kullanılıyor. İlk sahnede Cristina ve Paul Rivers'ı bir motel odasında gördüğümüzde Cristina çıplak bir şekilde uzanıyor. Daha sonra henüz yüz yüze tanışmadıkları zamanları izlediğimiz sahnelerde Paul Rivers, Cristina'yı havuzda yüzerken izliyor. İnsan bedeni kullanımına Paul Rivers'ın eşinin sürekli ondan çocuk sahibi olma isteğini de örnek olarak gösterebiliriz. Bu kazanın olmasına sebep olan Jack Jordan ise geçmişte birçok günah işlemiştir. Fakat artık kalbini inançla doldurmuştur. Jordan günahlarından arınmak isteyen bir karakter olmasına rağmen, işyerinden dövmeleri nedeniyle kovuluyor. Film boyunca yönetmenin tüm karakterlerin bedenini hikayeye dahil ettiğini görüyoruz. Sürekli vicdani sorgulamalarla karşı karşıya kalıyoruz. Paul Rivers, Cristina'nın eşinin kalbini aldığı için kendini suçlu hissediyor. Cristina kızının çok istediği mavi bağcıkları bir türlü alamadığı için vicdan azabı çekiyor. Jack Jordan da sürekli kaza anını düşünerek yardım etmeden kaçıp gittiği için çok büyük vicdani sorgulamalara giriyor. Filmdeki üç karakter de bağımlıkları ve yalnızlıklarının esareti altında diyebiliriz. Paul Rivers, hasta olmasına rağmen sigara bağımlısıdır; Cristina uyuşturucu bağımlısıdır. Jack Jordan ise eski bir alkoliktir. Bağımlılıkları hepsinin hayatını etkilemiştir. Bu durumu ise Rivers'ın hastalığı, Cristina'nın garip davranış ve konuşmalarıyla, Jordan'ın da geçmişteki suçlarıyla açıklayabiliriz. Cristina ile Paul arasındaki beklenmedik ilişkinin temeli tamamen Cristina'nın yalnızlığına dayanıyor. Jack Jordan, onları vicdani hesaplaşmanın dışında tutmak için ailesini terk ediyor. Bu üç kişinin hayatı filmin başında gördüğümüz motel odasında tekrar birleşiyor ve Jack Jordan'ın Vur beni repliğiyle birlikte Paul, onun yerine kendisini vuruyor. Psikolojik ızdırap çeken üç karakterden Jordan, vicdani sorumluluğundan kurtulamıyor. Paul'un yaşamaya devam edip etmeyeceğini öğrenemiyoruz. Cristina ise hamile olduğunu öğreniyor. Film, bir tarafta sona eren hayatlar, bir tarafta yeni başlayacak olan hayatları konu alıyor. Sonun başlangıcı ve hayatın gerçekliği konusunda benzersiz bir kurgu örneği olma özelliği taşıyor. Ölüm Üçlemesi'nin son filmi olan Babil'i farklı mekanlarda geçen hayatların çeşitli acılarda nasıl birleştiğini anlatan bir film olarak tanımlayabiliriz. Oyuncu kadrosunda ise Brad Pitt, Cate Blanchett, Gael Garcia Bernal, Koji Yakusho gibi isimler bulunuyor. Babil, acı başta olmak üzere hiçbir insani duygunun; dili, dini, kökeni, memleketi, müziği, olmadığını ispat etmesi açısından önemli bir filmdir. Inaritu'nun duyguları aktarma biçimine fazlasıyla alışığız fakat burada diğer filmlerinden ayrılan nokta, bu hikayenin başka ülkelerdeki insanları bir araya getirmesidir. Ölüm Üçlemesi'ndeki diğer filmlerin de senaristliğini yapan Guillermo Arriaga tarafından yazılan film, Babil'in hikayesinden esinlenerek yazılmış. Babil hikayesinde göze çarpan insanoğlunun kusurluluğu ve tanrının kusursuzluğu arasındaki bağlantının oldukça başarılı bir şekilde yansıtıldığını görüyoruz. Bunu nasıl başardığını merak ediyorsanız filmin konusundan bir izlenim elde edebilirsiniz: Japon bir iş adamının Fas'taki av arkadaşına hediye ettiği tüfek, Abdullah adlı bir keçi çobanına satılıyor. Abdullah, bu tüfeği çocuklarına çakalları vurması için veriyor fakat çocuklar tüfeği test etmek için tehlikeli oyunlar oynarken turist kafilesinin bulunduğu bir otobüse ateş ediyor. Bu otobüste bulunan Amerikan vatandaşları Richard ve Susan çifti, kaybettikleri bebeklerinin acısını biraz olsun hafifletmek için Fas'a seyahat ediyorlardır. Susan'a kurşunun isabet etmesiyle birlikte çiftin hayatları acımasız bir şekilde değişmeye başlıyor. Evdeki Meksikalı bakıcıya bırakılan çocukları ise bir başka tehlikeyle karşı karşıya kalıyor. Oğlu evlenen bakıcı, çocukları alıp Meksika'ya götürüyor ancak sınırda yakalanmalarıyla birlikte çocuklar da tehlikeye giriyor. Bu sırada bambaşka bir ülke olan Japonya'da ise Japon iş adamının kızı olan Chieko Wataya'nın yaşamını izliyoruz. Chieko psikolojik bunalımda olan duyma ve konuşma engelli bir genç kız olarak karşımıza çıkıyor. Filmde, insanoğlunun kontrol edebileceklerinin sınırı oldukça açık bir biçimde gösterilmiş. Richard ve Susan çifti çok güvendikleri bakıcıya çocuklarını bırakmalarına rağmen onların bir çölde yalnız kalmasına engel olmayı başaramıyor. Fas seyahatlerinde yemek yerken bir buzdan kapacağı mikroptan endişe duyan Susan, vurulduktan sonra hiç göze alamayacağı sağlıksız ortamlarda tedavi olmak zorunda kalıyor. Japon iş adamı kızı Chieko'nun hep yanında olup onu kontrol edebileceğini zannederken ona sevgi eksikliği yaşatıyor ve kızı bu sevgiyi başkalarından bulmaya çalışıyor. Meksikalı dadı ise oldukça güven veren bir karakter olarak gözükmesine rağmen kendi oğlunun düğününe gidebilmek için çok sevdiği çocukları tehlikeye atabiliyor."} {"url": "https://www.soylentidergi.com/oppenheimer-dunya-bugunu-hatirlayacak", "text": "Prometheus, ateşi tanrılardan çalarak insana vermiş, bu sayede insanlık doğaya egemen olma gücüne sahip olmuştur. Tanrılar, bu sebepten dolayı Prometheus'u kayalara zincirleyerek, onu sonsuz bir zulme ve işkenceye mahkum bırakmışlardır. Prometheus'un, yaptığının sonuçlarına katlanma konusundaki direnci, onun mitolojide son derece sevilen bir figüre dönüşmesini sağlamıştır. Oppenheimer'ın açılışını oluşturan Prometheus'un bu hikayesini aklınızdan çıkarmayın, çünkü izlediğiniz film, onun hikayesinin insanlaştırılmış ve yaşanmış bir paraleli. II. Dünya Savaşı döneminde nükleer silah üretmek için başlatılan Manhattan Projesi kapsamında ilk atom bombasını icat eden teorik fizikçi J. Robert Oppenheimer'ın dünyaya kendi kendini yok etme gücünü vermesinin hikayesini konu alan, Christopher Nolan'ın merakla beklenen son filmi, üç saatlik süresi içinde tek bir kere bile tempoyu düşürmeden zirveye oynuyor. Atom bombasının arkasındaki adam gibi, bu film de izleyicinin zihninde silinmez bir etki bırakan sinematik bir bomba niteliğinde. Beyninizi adeta bir plütonyum çekirdeği gibi parçalara ayıran film, Cillian Murphy'nin olağanüstü başrol performansıyla birlikte Emily Blunt, Robert Downey Jr., Matt Damon, Florence Pugh ve birçok değerli oyuncunun incelikli performansları ile dolu. Kimi ünlü oyuncular yalnızca tek bir sahne için bile olsa filme dahil olmuşlar, bu tercihlerle birlikte filmin ne kadar değerli bir yerde konumlandığını görebiliyoruz. Nolan'ın bu üç saatlik sunumu, üç farklı dönemi iç içe geçirirken, her biri önceki dönemi yeniden ziyaret ederek açılıyor. Bu zaman zıplamaları kimi zaman filmi siyah beyaza çekiyor, IMAX kameralarla çekilmesine rağmen filmdeki siyah beyaz kullanımı atmosfer açısından oldukça etkileyici bir tercih olduğunu söyleyebiliriz. Nolan'ın bu derinlemesine karakter çalışması, tematik olarak uyumlu bir hikaye, soluksuz bir ses tasarımı ve epik görsellerle birleşerek, uyumla çalan bir orkestrayı andırıyor. Hikaye, tarihi olayları ustaca birleştirerek gerçekle kurguyu patlayıcı bir şekilde harmanlıyor ve J. Robert Oppenheimer'ın hayatının özünü yakalayan bir hikaye yaratıyor. Oppenheimer, asılı yargıçlar komitesinin önünde kendini savunurken, film onun anekdotları aracılığıyla geçmişe geri dönüyor ve Nolan, hipnotize edici çok katmanlı bir hikaye anlatım yapısı oluşturuyor. Bu yapıyı kullanarak, Oppenheimer'ın hayatını ve bombayı yaratmasını şekillendiren gizli süreklilikleri ortaya çıkarıyor. Oppenheimer'ın okul hayatında ve sonrasında karşılaştığı birbirinden önemli isimler, ekranınızın önünden geçip gidiyor. Albert Einstein'da onlardan biri. Einstein, filmin başlangıcında, büyük bir felaketin kıyısında ve filmin sonunda yer alarak, adeta büyüttüğü teorik fiziğin başka bir beyin aracılığıyla dünyayı yerinden oynatmasını izliyor. 1945 tarih çizgisinin her iki tarafına da gidip gelerek, Oppenheimer'ın genç bir bilim insanı olarak her şeye nasıl başladığını izliyoruz. Yalnız ve mutsuz, kuantum mekaniğindeki yeni gelişmelerle birlikte heyecanlanan, anti-faşizmi ile Nazilerden önce bombayı geliştirme isteğini canlandıran genç bir solcu var karşımızda. Yüzlerce bilim insanının çalışmalarını yönlendiriyor. Oppenheimer bir Komünist değil, ancak hayatında birçok Komünist'e bağlı bir solcu. Kardeşi, kardeşinin eşi ve Florence Pugh tarafından canlandırılan depresif bohem metresi Jean Tatlock gibi birçok Komünistin, hayatında büyük bir yer edindiğini görüyoruz. Sol kanat siyasetiyle flört halinde olmasına rağmen sosyalizme katılmayı reddetme tercihi, Komünist Parti'ye hiç katılmamış olmasına rağmen, bir parti görevlisinin eski karısıyla evlenmesi ve FBI'ın bunları öne sürerek Oppenheimer için güvenlik izni vermemesi gibi birçok yerden Nolan, onun siyasi kimliğini de yeniden keşfetmemizi sağlıyor. Aslında bakıldığında filmin büyük bir çoğunluğu bu siyasi çatışma ile alakalı. Atom bombasını yapmak ve onu patlatıp yüz binleri öldürmek ana karanın yüzeyi. Nolan bu film ile bizi patlamanın merkezinde uzun süreler tutmak yerine, patlamanın öncesine ve sonrasına odaklanıp, izleyiciyi Oppenheimer'ın çekirdeğine doğru çekiyor. 1938'de iki Alman bilim insanının atomu böldüğünü öğrenen Oppenheimer, önceleri bu mümkün değil demekte ısrar ediyor, ancak Berkeley'deki meslektaşları, başta Ernest Lawrence olmak üzere, bunun mümkün olduğunu gösterdiğinde aklı ona sadece tek bir şeyi işaret ediyor; bir atom bombası yaratabilme ihtimali. İzleyici olarak Hiroshima ve Nagasaki'ye atılan atom bombalarının patlama anlarına şahit olmak yerine yalnızca, atom bombasının yıkıcılığını ölçmek adına 16 Temmuz 1945'te gerçekleşen ve Trinity adı verilen teste şahit oluyoruz. 1945'in sonuna kadar Hiroshima'da atom bombası saldırısından dolayı yaklaşık 140.000, Nagasaki'de ise 80.000 kişi hayatını kaybetmiştir. Bu sayıları aynı bu yazıdan okumak gibi, filmde de Oppenheimer ile birlikte radyodan gelen bir ses aracılığıyla öğreniyoruz. Kendi yarattığı fiziğin, dünyayı yok edecek bir silaha dönüşümünü binlerce kilometre uzaktan anlıyor. Bunu anladığında kamera, hayatını kaybedenlerin etrafında olmak yerine, Oppenheimer'ın etrafında olmayı tercih ediyor. Bu ve bundan sonrası için dünyanın nasıl bir tehlike ile burun burun kaldığını anlayan yaratıcı, savaşı kazanmanın sevincini yaşayan Amerikan halkının önüne atılıyor. Halkı daha da heyecanlandıracak kelimeler ağzından döküldüğü sırada, içinde bir yerde bastırmaya çalıştığı vicdanı kırılıp üzerimize saçılıyor. Seyirciler arasında gözleri ışıldayan kadınlar, yanıp kavrulmuş kadınlara; sahne arkasında öpüşen sevgililer, birbirlerinin kucağında son nefesini vermiş insanlara dönüşüyor. Film, atom bombasının insan etine ne yaptığını böyle gösteriyor, ancak bunlar Japonya'ya yapılan gerçek saldırıların yeniden canlandırmaları değil: acı çeken Oppenheimer, Amerikalıların bunu bizzat yaşadığını hayal ediyor. Oppenheimer sahneden inip ahşap zemine basarak ilerliyor, fakat zihninde küllerin içinde yürüyor. Film, hiçbir duygu sömürüsüne girmeden patlamanın hasarını, patlamanın yaratıcısının gözlerinden oldukça etkili bu sekans ile vermeyi başarıyor. Nükleer silahların uzun vadede ne kadar tehlikeli olabileceğini bilen ve bir diğer yandan da kendi vicdani hesaplaşması içinde kalan Oppenheimer, Atom Enerjisi Komitesi Danışma Kurulu Başkanı olarak geri kalan yıllarını nükleer silahsızlanma üzerine çalışmalar ve lobiler yaparak geçirmeye çabalar. 1953'te Sovyetler Birliği'nin patlattığı ilk termonükleer bomba ile komünist casusların Los Alamos Laboratuvarı'nda olduğunun ortaya çıkması, onun ulusal bir kahramandan vatan hainine dönüştürmek için yeterliydi. Aynı ateşi çalıp insanlığa veren Prometheus'un akıbeti gibi. Yaptığı şey için cezası kesilmeliydi artık. Başından beri duruşundan ödün vermediği sol siyasi görüşü ve yeni yapılacak atom bombalarına karşı çıkması onun bir casus olarak etiketlenmesine ön ayak olacaktı. Hiroshima bombasının başarılı patlamasından sonra, Murphy, Oppenheimer'ın şok içinde olduğunu, ancak aynı zamanda coşkuyla alkışlayan meslektaşları ve astlarına aynı coşkuyla karşılık vermesi gerektiğini beden dili ile ustalıkla ifade ediyor. Oppenheimer, silahının gerçek kullanımını göremedi, ölüm olduğunu, dünyaların yıkıcısı olduğunu görmedi ve Nolan'da bunu gösterme kararı alıyor. Oppenheimer'nin ses tasarımı, duyulara yönelik patlayıcı bir saldırı gibi. Gürültülü patlamalar ve gürleyen bas sesi, sinema salonunu sarsarak, izleyiciler üzerinde her sahnenin etkisini arttırarak, gerginliği en tepeye çıkarıyor. Ludwig Göransson'ın etkileyici müziği, duyguların artan bir crescendo oluşturarak filme bir başka yıkıcı dinamizm katıyor. Oppenheimer'ın kişiliğinin ve kararlarının diğer insanlar üzerindeki etkisini de anlatarak, hikayeyi yalnızca ona ait olmaktan çıkartıp katmanlaştırıyor. Nolan, Oppenheimer'ın ve diğer tarihsel öneme sahip kişilerin hayatını estetik olarak cesur bir şekilde dramatize ederken, aynı zamanda tüm karakterlerin ve olayların metaforik ve sembolik olarak kullanılmasına izin veriyor. Böylece bireylerin ve toplumların kararlarının beklenmeyen etkisini anlatan çok daha büyük bir tuval ortaya çıkıyor. Tarihi doğruluğu, anlatısal yaratıcılıkla birlikte dengede tutmak kolay değil. Nolan filminde bunu başarıyor. Atom bombasının etik ve ahlaki sonuçlarının keşfi, izleyicileri insanlığın en yıkıcı yaratısının sonuçlarını düşünmeye zorlayan felsefi bir bomba niteliğinde."} {"url": "https://www.soylentidergi.com/orta-cag-sanatinda-hayvan-figuru", "text": "İnsan, yaratılış itibariyle duygularını söz, müzik ve resimlerle aktarmaya çalışmıştır. Dillerin ortaya çıkışından önce figürler ve çizimler büyük önem kazanmıştır. Bu yazıda, Orta Çağ Sanatında Hayvan figürleri neden çizilmiştir, kültürel perspektiften nasıl ele alındığını inceleyeceğiz. İnsanlar tarih sahnesine adımını attığı andan itibaren sanatla çok yönlü bir ilişki içinde olmuştur. Bu sanatın temellerini; hayvanlar, bitkiler, eşyalar, sesler ve insanlar oluşturmaktadır. Özellikle hayvanlarla kurulan ilişki; sanatta hayvan konumunun önemini arttırmıştır. Hayvanlar, ilk insanların inanç kaynaklarını besleyen en büyük etkendir. İnsanlar; merhamet, kurnazlık, öfke gibi duygularını hayvanlardan örnek alarak ortaya atmıştır. Tarihsel süreç içerisinde hayvan figürleri, mağara duvarlarına tasvir edilen resimlerden günümüz sanatına kadar varlığını korumuştur. Hayvan figürleri dünya üzerindeki tüm uygarlıklarda farklı şekillerde yorumlanmıştır. İnsan için hayvanın değeri hep ön planda kalmıştır ve hayvanları kimi zaman güç gösterisi kimi zaman saygı ve minnet çerçevesinde konu edinmiştir. Konu edilişindeki süreç; sanat, din, mitoloji, tarih, coğrafya, felsefe gibi birçok alanda varlığını sürdürmüştür. Öyle ki bugün kullandığımız Latin alfabesinin ilk harfi olan A harfi bile Alf/Alfa şeklinde isimlendirilerek boğa ve öküz kafasından türetilmiştir. Orta Çağ için bir tek şey söylenecekse bu mutlaka kilisenin baskısı olurdu. Bunun da en büyük sebebi Orta Çağ'ın herkesin aklında karanlık bir dönem olarak kalmasıdır. Skolastik düşüncenin egemen olduğu bu dönemde tarikatlar din üzerinde etkili olmuş ve Hristiyanlığın yayılmasına sebep olmuştur. Bu çağ kasvetlidir. Bu kasvetli çağı siyasal ve dinsel açı dışında sanatsal açıyla da ele alacak olursak, Orta Çağ sanatı mimariden resme, heykelden işlemeciliğe kadar yoğun ve çok katmanlıdır. Sanatta tasvirlere çok önem vermişlerdir. İnce tasvirlerin olduğu dönemde insanlar öte-dünya beklentisiyle yaşamaktaydılar. Bu yüzden dönemin inanışlarının yansıdığı sanatı mimarinin ayrılmaz parçası haline gelmiştir. Orta Çağ neredeyse her detayı ile öne çıkmış ve çoğunlukla modern anlayışa zıt bir dönemdir. Orta Çağ döneminde eğlence unsuru olarak kullanılan hayvanlar; maymun, ayı, deve, aslan, fil, kaplan ve leoparlardır. Özellikle zenginlerin sarayında bulunan bu hayvanlar istenilen eğlence aracı olarak görülmüştür. Kilise eğlence metinlerinden hoşlanmadığı için dönem ve metin çizimleri çok azdır. Günümüze de fazla ulaşamamıştır. Kent halkı arasında at yarışları İtalya'da, boğa ve horoz dövüşleri İspanya'da düzenlenmiştir. En çok aslan bulundurulmaya çalışılmıştır. Bunun en büyük sebebi aslanın kral olarak nitelendirilmesidir. Gücün en büyük sembolü aslandır. Genel anlamda Doğu'dan getirilen hayvanlar kralların geçit törenlerinde, eğlence mekanlarında ve festivallerde sergilenmiştir. Sergilenecek hayvanların eğitici olması için çabalanmış, resimleri ise el yazmalarına çizilmiştir. Orta Çağ döneminde dini inançlar, hayvanların sembolizminde önemli bir rol oynamıştır. Sanatçılar bu sembollerle dini eserlerde yoğun bir şekilde çalışmışlardır. Dini inançlardan öte hayvanlar, Orta Çağ Sanatında alegorik anlamlarla ilişkilendirilmiştir. Örneğin, bir ejderha kötülüğü temsil ederken, bir güvercin masumiyeti sembolize edebilir. Bu alegorik kullanımlar ise sanatın daha derin anlamlarını ifade etmek için kullanılmıştır. Orta Çağ'da bazı hayvanlar işledikleri suçlardan ötürü mahkemeye çıkarılmış ve yargılandıktan sonra idam edilmiştir. Hayvanların işledikleri en büyük suç ise bir çocuğu öldürmektir. Bu suçları işlemekle en çok yargılanan hayvanların başında domuz gelmektedir. Örneğin; 1266 yılında Fransa'da küçük bir çocuğu yiyen bir domuz, hakimin emriyle diri diri yakılmaya mahkum edilmiş ve infaz emri yerine getirilmiştir. Dönemin en çok kullanılan hayvanı ise maymundur. Oyunculuğu ile bilinen maymun nitekim; oyunlarda, turnuvalarda ve festivallerde bolca oynatılmıştır. Genel olarak dini metinlerden bilgi alınmaktadır. Kilise eğlence metinlerinden hoşlanmadığı için maymunlar ile ilgili metin ve çizimleri çok azdır. Orta Çağ sanatına en sevilmeyen hayvan olarak adını yazdıran ise kedilerdir. Papa 9. Gregorius 1233 tarihli belgesinde özellikle kara kedileri şeytanla iş birliği içinde ve kötü olarak tanımlanmıştır. Bundan dolayı halk arasında kediler şeytani varlık olarak kabul edilmiştir. Doğu ve Batı olarak ayrışan hayvanlar arasında olan köpek ise Batı'da daha çok tercih edilmiştir. Hayvan çizimleri dini yapılar ve kiliselerde de kullanılmıştır, özellikle Hristiyanlıkta benimsenen hayvanlar dini hikayelerde çokça kullanılmıştır. Örneğin, aslan İsa'nın gücünü, güvercin kutsal ruhunu ifade etmiştir. Bestiary ya da Canavarlar Kitabı adıyla bilinen eserin çıkışı İlk Çağ'a dayansa da Orta Çağ'dan itibaren popüler olmuştur. Hayvanların, bitkilerin ve tailerin betimlenerek sembolik anlamlarını açıklayan, süslü ve güçlü tasvirlerle yazılan eserde her canavarın doğal yaşamından sonra ahlaki dersler de verilmiştir. Esere göre her yaşayan varlığın bir amacı bulunmaktadır. Bu amaç kimi zaman kötü kimi zaman iyidir. Eserin asıl amacı ise insanlığın hayvanlarla ve çevreyle olan ilişkilerini, bu ilişkinin tamamını anlatmaktır. Örneğin yavrularını kendi kanıyla besleyip yaşatmak için göğsünü yaraladığına inanılan pelikan İsa'nın yaşayan bir simgesidir. Bundan dolayı sembolik eserlerde ve mimari yapılarda hayvanlar ön plana çıkmıştır. Toluyağ, D. (2021). Sanatta Hayvan İmgesi ve İnsan-Hayvan Karışımı Melez Heykeller. Sanat Dergisi, (37), 110-129."} {"url": "https://www.soylentidergi.com/orta-cagda-bir-statu-gostergesi-kiyafetler", "text": "Orta Çağ'da kıyafet, itibar ve gücü göstermek için etkili bir araçtı bu nedenle statü sahibi insanlar, köylülerden daha farklı giyinirlerdi. Parlak renkler ve zengin desenler varlıklı insanların tercihleri arasındaydı. Kıyafetler, sosyal statüyü gösterdiğinden üst sınıfın giydikleri genellikle farklı kesim ve kumaşlardan oluşurdu. Sınıflar arasındaki ayrımı belirleyen temel faktörler giysinin kumaşı, rengi ve ona iliştirilen aksesuarlardı. Özellikle kraliyet ailesi kıyafetlerini mücevherler ve pahalı eşyalarla süslemişlerdir. Krallar ve kraliçeler ipek ya da kadifeden yapılan giysiler giyerken prensesler de yoğun işlemeli cüppeler giymişlerdir. Kraliyet, bazen insanların ne giymesi gerektiğini kendi belirlemiş böylece sosyal statüyü kıyafet aracılığı ile daha görünür kılmıştır. Mücevherler, kürklü giysiler ve nakış, zenginlerin kıyafetlerini fakirlerden ayıran en önemli ayrıntılar arasındaydı. Dış giyim kıyafetler için genelde kadın ve erkek arasında önemli bir ayrım yoktu. Halkın giyimi temel olarak üç ana parçadan oluşuyordu: tunik, cübbe ve pelerin. Tunik, düz ve basit bir t-shirt olarak düşünülebilir. Kadınların tuniği erkeklere göre daha kısa olduğu gibi kolları da daha dardır. Tuniğin boynuna broş iliştirmek ise giyen kişinin itibar sahibi ve varlıklı olduğunu gösterir. Kadınlar, tuniğin cepleri olmadığı için anahtar ve cüzdanlarını tuniğe geçirilen kemere asarlardı. 13. ve 16. yüzyıllar arasında aristokratlar ve din adamlarının kemerlerine astığı portatif kitaplar da ortaçağda popüler olmuştur. Tuniğin üstüne ceket görevi gören bir cübbe giyilirdi ve bu, giyen kişiyi sıcak tutardı. Cübbelerin üstüneyse bir nevi pelerin görevi gören bir parça ile bir kat daha eklenirdi. Bu parça broşla tutturulabilirdi. Pelerinleri, kadınlar çoğunlukla boyunlarında, erkekler ise sağ omuzlarında tutturmuşlardır. Orta Çağ'da özellikle uzun giysiler soğuktan korunmak amacı ile hem erkekler hem de kadınlar tarafından giyilmiştir. Erkek ve kadın elbiselerinin arasındaki en önemli ayırt edici özelliklerden biri de elbisenin yerde sürünüyor olmasıdır. Bu, kadınlara özgü bir durum olmanın dışında aynı zamanda zenginliğin göstergesidir çünkü elbisenin yerde sürünmesi giyen kişinin çamur içinde dolaşıp bu tür işlerle ilgilenmediği anlamına gelir. 1066'da feodal sistemin gelmesi ile sınıf ayrımı belirginleşti. Aynı zamanda Haçlı Seferleri ile Doğu ile Batı arasındaki ticaret canlandı. Bunun sonucu olarak Orta Çağ'daki kraliçelerin ipek, kürk ve çok katlı kıyafetler giymeleri yaygınlaştı. Tüketim Yasaları, sınıflar arası ayrımı belirlemek için çıkartılan yasalardı ve buna göre, kraliçenin giyimi kimse tarafından taklit edilemezdi. Bu yasalar, mor ipek ve saf altından olan kıyafetlerin sadece kraliyet ailesi tarafından korunduğunu ve halk tarafından giyilemeyeceğini güvence altına almıştır. Bunlar dışında ise Müslümanları, Yahudileri ve cüzzamlıların ayırt edilmesi amacını taşır. Bu dönemde başka bir statü göstergesi ise paulaine ya da crakow denilen ve Polonya'da ortaya çıktığı düşünülen çok uzun burunlu ayakkabılardır. Bu ayakkabıların burnu ne kadar uzun ise sahibinin o kadar az fiziksel bir işle uğraştığını belirtir o yüzden boş zamanı, lüksü ve statüyü temsil ederdi. Orta Çağ'ın sonlarına doğru varlıklı İngiliz erkekler, dar tayt şeklinde giyilen uzun çorapları tercih etmişlerdir. Yüzyıllar içinde trend değişmiş ve 15. yüzyılın sonlarına doğru her iki bacağı da farklı renk olan modeller ortaya çıkmıştır. İngiltere, Fransa ve Almanya'da kadınlar Geç Orta Çağ'da escoffion denen kelebek ve kalp şeklindeki saç aksesuarlarını sıklıkla kullanmıştır. Hennin denen tül ise bu aksesuarın üstüne örtülmekteydi. Escoffion uzun bir süre lüks göstergesi olarak görülse de 16. yüzyılda modası geçmiştir. Bunun sebebi hem şeytana benzer bir görüntü verdiği için muhafazakarlar tarafından hoş görülmemesi hem de onu taşıyan kişinin hareketlerini büyük oranda sınırlamasıdır. Ortaçağ'da evli kadınlar alçak gönüllülüğün sembolü olarak rahibe atkısı denilen parça ile saçlarını örtmekteydiler ancak zenginler için bu alçak gönüllülükten çok varlıklarını göstermenin de bir sembolü haline geldi çünkü zengin kadınlar atkılarına mücevherler takarak zenginliklerini gösterirlerdi. Rahibeler ise sade bir şekilde örtünmenin alçakgönüllü ve uygun olduğunu düşünüp bunu üniformalarının bir parçası yapmışlardır ve yirmi birinci yüzyılda da hala kullanmaya devam etmektedirler. Din adamlarının standartlaştırılmış giyimi 6. yüzyılda Braga Konseyi'nin papazlara, ayağa dek uzanan uzun bir tunik giymeleri zorunluluğunu getirmesiyle başladı. Bu tuniğe özellikle papaz cübbesi ismi verilir. Cübbenin üzerine giyilen ve Dalmaçya'da ortaya çıktığı düşünülen dalmatika ise, üçüncü yüzyıl ve sonrasında Roma'da giyilmeye başlandı ve zamanla diyakozların ayırt edici bir parçası haline geldi. Tunik ve dalmatika, papaz atkısı ile birlikte bir papazın giyimi için tüm parçaları oluşturuyordu. 13. yüzyıl İngiltere'sinde papazların cappa clausa adlı kapşonlu cübbe giymeleri şartı getirildi. Manastırdaki rahipler ise daha sade giyiniyordu. Giysileri, ipten bir kemer ve tunikten oluşmaktaydı. Dominikan mezhebi rahipleri siyah pelerinleri ile bilinirken, Fransisken rahipler gri ile özdeşleşmekteydi. Orta Çağ'da boyama sürecinin zahmetli olması ya da elde edilmesi zor olması sebebiyle belirli renkler itibar simgesiydi. İran ve Keşmir'den ithal edilen safran, genellikle rahiplikle özdeşleştirilirdi. Kırmız böceğinin dişisinin kurutulmuş bedeninden elde edilen kırmızı renginden, vermilyon ve fes rengi gibi tonlar da üretilebildiği için kırmızı ve tonları soyluların tercihleri arasındaydı. Bütün bunlardan ayrı olarak mor çok nadir bulunup çok pahalı olduğu için de aşırı zenginliği ifade etmekteydi. Bu yüzden mor renk, kraliyet ile özdeşleştirilirdi. ''Most Common Types of Medieval Clothes or Garments''. YouTube, Shadiversity. 19 Haziran 2020, https://www. youtube. com/watch?v=8ddb4jroEaM. ''Fashion in the Middle Ages, Medieval Clothing, What Did People Wear in Medieval Fashion History''. YouTube, Interesting History. 17 Aralık 2022, https://www. youtube. com/watch?v=kQiCh-9HSkE. Popular Medieval Headgear for Women. Hat Guide. https://hatguide. co. uk/escoffion/ Erişim: 18 Mart 2023. Beyer, Greg. ''What are Sumptuary Laws?'' The Collecto, 28 Mart, 2022, https://www. thecollector. com/what-are-sumptuary-laws/. Britannica, The Editors of Encyclopaedia. dalmatic. Encyclopedia Britannica, 24 Ocak 2016, https://www. britannica. com/topic/dalmatic. Erişim: 18 Mart 2023. Imbler, Sabrina. Why Were Medieval Europeans So Obsessed With Long, Pointy Shoes?'' Atlas Obscura, 22 Mayıs,2019, https://www. atlasobscura. com/articles/medieval-europeans-pointy-shoes. Symes, Carol. ''Fashion as Status Symbol in the Middle Ages ''. Wondrium Daily, 8 Şubat 2023, https://www. wondriumdaily. com/fashion-as-status-symbol-in-the-middle-ages."} {"url": "https://www.soylentidergi.com/ortacag-avrupasinda-egzorsizm-veya-cadi-avi", "text": "Şeytan çıkartma anlamına gelen Exorcism, Yunanca'daki exorkismos ant ile bağlı anlamına gelen kelimeye dayanır. Kaynaklara göre şeytan çıkartma ile ilgili ilk resmi talimatname 1614 yılında Vatikan'da görülmüştür. İnsanların içine cin, şeytan, ruh girmesi fikri Budizmden Hristiyanlığa, İslam'dan Hinduizm'e ve hatta Afrika kabilelerine kadar birçok grup ve inanç sistemlerinde karşımıza çıkmaktadır. Hindu inancının kutsal kitaplarından biri olan Atharva Veda'da şeytan çıkartma, büyü ve simya ilmiyle ilgi metinlere rastlarken; İslam'da da cin çıkarma benzeri bir uygulama olan ''rukye yöntemi karşımıza çıkmaktadır. İnsan vücuduna cinlerin, hayaletlerin, şeytanların girmesi durumu cin çarpması, cinlenme veya içine şeytan girmesi'' olarak adlandırmaktadır. Katolik literatüründe ise İslamiyette olduğu gibi bir cin fikri yoktur. Cinlere İslamiyette melekten ayrı bir varlık olarak tanımlanırken; Hristiyanlıkta kötü olmayı seçmiş, şeytana uymuş melekler gözüyle bakılırdı. Böylelikle Hristiyanlıkta iki tür melek anlayışı ortaya çıkmaktadır: Düşmüş Melekler ve Tanrı'ya hizmetkar olan melekler. İnsana musallat olduğu düşünülen ve şeytanın yardımcısı kabul edilen varlıklar Düşmüş Meleklerdir. Düşmüş meleklerin kötüyü seçmeleri ve şeytana uymaları en büyük günahlardan kabul edilir. Bu melekler sonrasında pişman olsalar dahi asla bağışlanmazlar. İnsanı tesiri altına alan kötü ruhların, içine girdiği insandan çıkartılmasına yönelik yapılan ayinlere exorsizm ayini, cin/şeytan çıkartma ayini denilirdi. Bu ayinler kilise babaları ve inananlar tarafından oldukça ciddiye alınan bir olaydı. Hatta bazı dönemlerde vaftiz ayini ile cin kovma ayini eşdeğer kabul ediliyordu. Vaftiz olmamış bir kişi inananların gözünde cinlenmişlerle aynı kefedeydi. Ayini yapacak kişinin hem dini anlamda yetkinliği hem de yaşayış olarak seçkin bir kişiliğe sahip olması beklenirdi. Dolayısıyla egzorsizm ayini, ayin için gerekli duaları bilen herkes tarafından rastgele yapılamazdı. Kilise hukukuna göre şeytan çıkartmak için yüksek rütbeli papaz tarafından yerel psikoposun izni alınırdı. Cin çıkarma ayinlerinin ilk yapılmaya başlandığı dönemlerde temiz kıyafetler giyinmesi, cinsel ilişkiden uzak durulması, yeme içme düzenine dikkat edilmesi gibi uzun süreli bir yol takip edilirdi. Sonraları kutsal yazılardan bazı metinler derlenip eklendi ve bazı ayinsel hareketler de yavaş yavaş kullanılmaya başlandı. Bunlar: kişi üzerine haç işareti çıkarmak, kişinin üzerine üflemek veya kişiye dokunmak ve benzeri davranışlardı. Cin, Şeytan kovma ayinleri çeşitli şekillerde uygulanmaktaydı. Ayin esnasında kutsal su, tuz, yağ, kötü kokular gibi maddelerde kullanılıyordu. Bunun yanı sıra bazı ayinler esnasında okunacak metinler Rituale Romanum dua kitabının içinde exorcizandis obsessis a daemonino isimli bir başlık altında toparlanmış ve yüzyıllar boyunca metne sadık kalarak okunarak ayinler sürdürülmüştür. Hristiyan Avrupası'nda bu tür uygulamaları yapanlara egzorsist adı verilmiştir. Egzorsistler kötü ruhun musallat olduğu düşünülen, hasta kabul edilen kişinin vücudundan cinin çıkartılması, şeytanın kovulması için görünmez kötü ruha çağrılarda bulunduğu, kutsal metinler okuduğu ayinlerle ortaya çıkıyordu. Kilise, özellikle ortaçağ döneminde hasta kabul edilen kötü ruhun esiri düşmüş kimselerin bedenlerinden şeytanı kovmak gerekçesiyle hastalara işkenceler yapıyordu. Hatta kilise aynı dönemlerde medyumnik yetenekleri olan kişileri de aynı kategoride ele alarak, işkence yöntemlerini medyumlar üzerinde de uyguluyordu. Egzorsistlerin transa geçerek görünmeyen varlıklarla irtibata geçmeye çalışmaları söz konusuydu. İrtibat kurulması durumunda iki yöntemden birine başvuruluyordu. Ya musallat varlıkla kişinin bedenini terk etmesi, hakimiyetini sona erdirmesi için ikna edilmeye çalışılıyor ya da görünmeyen varlık, hastanın bedeninden zorla sökülüp atılıyordu. Özellikle ikinci yönteme başvurulduğunda içine şeytan girdiği inanılan hastaya binbir çeşit işkence ve eziyetler yapılıyordu. Bu işkenceler sonucunda hasta ölürse bedenini kurtaramadık ama ruhunu şeytandan arındırdık. Artık kurtuldu, rahatladı gibi kendilerince yorumlarda bulunurlardı. Avrupa Ortaçağı'nda şeytanların yeryüzündeki yansıması olarak görülen cadı kavramı da oldukça yaygınlaşmaya başlamıştı. 14. yüzyıldan sonra zengin erkekler ve ruhban sınıfından din adamları cadıların varlığını kanıtlamak için birçok girişimde bulunmaya başladı. 15. yüzyıla gelindiğinde gücünü şeytandan alan sapkın cadı tarikatlarının olduğu kanısı yaygınlaşmaya başlamıştı. Kıtlık, kaybedilen savaşlar gibi akla gelen her türlü kötü olayın altında cadıların olduğuna inanılıyordu. Kilise babalarının cadıların yargılanması gerektiğini söylemesiyle cadılar artık kilisenin ve dinin karşısında yer alan ve her türlü şiddeti hak eden bir figür haline dönüşmüştü. Şeytanın dünyadaki temsilcileri olarak görülen cadıların çoğunluğunun kadın olduğu görüşü vardı. Bunun sebebi Havva'nın yasak elmayı yiyerek cennetten kovulmuş olmasına ilişkindi. Kadınların erkeklere oranla şeytana daha kolay kandığı düşünüldüğünden tipik bir cadı profili oluşmaya başlamıştı. Bu profil genellikle 40-60 yaşları arasında, yoksul, dul kadınlardan oluşuyordu. Cadılıkla suçlanan erkekler ise genelde bu kadınların eşleri veya çocukları oluyordu. Halk tarafından da bu olay benimsenmeye başlanmış ve cadı olarak nitelendirdikleri insanları dışlamaya başlamıştı. Herkesin bildiği cadı avı da böylelikle başlamış oluyordu. Kilise, cadılıkla suçlananların halk karşısında mahkemeye çıkıp hesap vermesini zorunlu kılıyordu. Fakat bu mahkemelerin neredeyse tamamı ölümle cezalandırılıyordu. Cadı ilan edilenlerin yakılacağı odunlar, bağlanacakları iplerin parası kendilerinden alınıyordu. Cadılıkla yani egzorsizmle suçlanan insanların çoğu bitkilerin iyileştirici gücünden faydalanan şifacılardı. Egzorsizme kilise ve dönemin kralı öyle karşı çıkmıştır ki egzorsit olduğu düşünülen insanların yakılarak öldürüldüğüne dair söylemler de kol gezmiştir. Şifacı kadınlarla birlikte tıbbi bilgiler de yanıp kül oluyordu. Bunun sonucunda Avrupa uzun yıllar süren salgın hastalıklarla mücadele edemez hale gelmişti. Bu durumu ilk fark eden ülke İngiltere olmuş ve 1736 yılında cadıcılık suç olmaktan çıkartılmıştır. Bilim ve psikyatri alanında gelişmeler olmaya başladığında, Psikiyatrinin şeytanın kişiye sahip olması konusundaki resmi görüşü kişilerin histeri, mani, psikoz, Tourette sendromu, epilepsi, şizofreni, dissosiyatif kimlik bozukluğu gibi hastalıklardan kaynaklandığı yönünde oldu. Bu konuda kitap yazmak için 50 farklı şeytan çıkartma ayinine katılan Michael Couneo, bu ayinlerde bilimsel olarak açıklanması zor olan doğaüstü hiçbir olaya şahit olmadığını belirtmiştir. Ruhun şeytandan, görünmeyen varlıktan arındırılması durumu olan egzorsizmin anlamını Ortaçağ dönemi oluşturdu diyebiliriz. Ortaçağ döneminde kadınların %98'nin Cadı olarak anılmasıyla, kadınların geceleri halüsinasyon gördüğünü düşünerek bir vasıflarının olmayacağını hatta zararlarının olacağı gerekçesiyle -kral tarafından da fermanla onaylanmıştır- çeşitli işkenceler uygulamışlardır. Bu işkencelerin sonucunu halk ve kral hastalıklarla boğuşarak ödemiştir. Zihinlerde iz bırakan tarihi olayı daha derinden okumak isterseniz Haydar Akın'ın Ortaçağ Avrupası'nda Cadılar ve Cadı Avı'' (2021) adlı kitabını tavsiye ederiz."} {"url": "https://www.soylentidergi.com/osmanli-imparatorlugunda-kardes-katli-uygulamasi", "text": "Bu söz size de bir yerden tanıdık geldi mi? Özellikle son zamanlarda popüler kültürde yer alan pek çok hikaye, bu sözü kendisine düstur edinmiş karakterleri konu ediniyor. Mesela Marvel çizgi roman evreninin en bilinen karakterlerinden biri olan Thanos, yaşayan her canlının yarısını yok etmek istiyor çünkü evrenin kaynaklarının herkes için yeterli olmadığını ve eğer nüfus azaltılmazsa var olan düzenin bozulacağını düşünüyor. Dan Brown'ın Cehennem adlı kitabındaki Bertrant Zorbist adlı karakter ise insanların büyük bir kesimini kısırlaştırabilecek bir virüs üretip bu virüsün tüm dünyaya yayılmasını amaçlıyor. Kendisi de yine aynı düşünceyle hareket ediyor: Kaynaklar kısıtlı ve düzeni korumak için bazı fedakarlıklar yapmamız gerek. Nüfusun artmasını ve kaynakların tükenmesini gerekçe göstermeseler de tarihte pek çok hükümdar var olan düzeni korumak amaçlı bazı fedakarlıklar yapmıştır. Bu fedakarlıklardan biri de hanedan üyelerini öldürtmektir. Neredeyse her imparatorlukta görülen bu uygulamanın temel nedeni ise gücü elde etmektir. Bu yazımızda özellikle Osmanlı'da görülen bazı kardeş katli uygulamalarının nedenlerini inceleyeceğiz. Kardeş katli uygulamasının ne olduğunu incelemeden önce yönetme gücünün kaynağını incelememiz faydalı olacaktır. Tarihte birçok hükümdar, kendilerini meşrulaştırmak için hükümdarlık haklarının Tanrı tarafından verildiğini iddia etmiştir. Mesela Cengiz Han'ın Ben Tanrı'nın cezasıyım. Eğer bir günah işlememiş olsaydınız, Tanrı sizi cezalandırmam için beni yollamazdı. sözünü ve Kanuni Sultan Süleyman'ın Ben Allah'ın yer yüzündeki gölgesiyim. sözünü bu iddianın örnekleri olarak gösterebiliriz. Kut inancı, hükümdarlık hakkının tanrı tarafından verilmesinin Türklerde karşılık bulmuş halidir. Bu inanışa göre de kut, hanedana verilir ve hanedanın erkek üyelerinin her birinin Kut'u vardır. Bu anlayış da Türk devletleri arasında benimsenmiş olmasına rağmen bazı devletlerde farklı bir şekilde algılanmıştır. Mesela ilk Türk devletlerinde var olan bu düşünce devletlerin ömürlerinin kısa olmasının nedenlerinden biri olmuştur çünkü hanedanın erkek üyeleri pek çok kez isyan etmiştir. Selçuklu Devletinde de görülen bu durum, devletin özerk yönetimlerinin oluşmasına neden olmuştur. Osmanlı İmparatorluğunda ise diğer Türk devletlerine göre daha farklı bir durum gözlemlenebilir. Kardeş katli veya Kafes Sistemi Uygulamaları ile Osmanlı Devletinin veraset sistemi netlik kazanmıştır. Kafes sistemi, kardeş katli uygulamasından sonra getirilmiştir ve başka bir yazının konusudur. Kardeş katli uygulamasını sadece tahta geçmek için birbirleri ile mücadele eden iki kardeşin bir diğerini öldürmesi olarak tanımlayamayız. Bu uygulama sadece kardeşleri değil babaları, oğulları, torunları ve hanedanın diğer üyelerini de kapsamaktadır. Kısacası kardeş katli uygulaması devletin devamlılığını sağlamak ve var olan düzeni korumak için hanedan üyelerinin öldürülmesi olarak tanımlanabilir fakat bu uygulamanın her zaman var olan düzeni korumak ve devletin devamlılığını sağlamak için yapıldığını söylemek her örneğe uymayabilir. Tarihte pek çok kez şehzadeler, sultanlar ve prensler kendi hırsları için taht kavgasına tutuşmuş ve bu kavga sonucunda da ülkelerini yıkımın eşiğine getirmiştir. Bu uygulamanın şu ana kadar kurulmuş pek çok Türk devletinde var olduğunu söylemek yanlış olmaz fakat bu uygulamayı Türk devletleri arasında ilk defa sistemleştiren ve sistemleştirerek de meşrulaştıran ilk devlet Osmanlı İmparatorluğudur. Bu yüzden hem elimizdeki kaynakların daha çok Osmanlı ile ilgili olması hem de bu uygulamanın Osmanlı'da meşrulaştırılması nedeniyle Osmanlı'daki Kardeş Katli uygulamasını inceleyeceğiz. Osmanlı'da ilk kardeş katli vakası olarak I. Murad'ın oğlu Savcı Bey'i öldürtmesini örnek gösterebiliriz. Aslında Osman Bey'in amcası Dündar Bey'i de öldürttüğüne dair iddialar olsa da bu konu tarihçiler tarafından tartışmalı bir konu olup kesinliğinden emin olamadığımız bir vakadır. Fakat şunu kesin söyleyebiliriz ki oğlunu öldürtmek zorunda kalan ilk sultan I. Murad'dır. Bunun nedeni de Savcı Bey'in, babası tahttayken isyan etmesidir. Savcı Bey'in, hükümdarlık simgelerinden olan kendi adına hutbe okutma ve para bastırma gibi eylemleri bu başkaldırının somut örnekleridir ki Savcı Bey'in ordusu ile I. Murad'ın ordusu da Kete Ovası'nda savaşmıştır. Savcı Bey kaybetmiştir ve kendisinin gözlerine de mil çekilmiştir. Ardından da öldürülmüştür. Osmanlıdaki bir diğer kardeş katli vakası da Yıldırım Bayezid'in kardeşi Yakub Bey'i öldürtmesidir. I. Kosova Savaşı sırasında I. Murad, ağır yara almıştır ve öleceğini anladığı için Bayezid'i yanına çağırttırarak onu varisi ilan etmiştir. I. Kosova Savaşı'nda Osmanlı saflarında Bayezid ile Yakub savaşıyorlardı ve bu olaydan sonra Yakub Bey öldürülmüştür. Burada önemli olan husus şudur: Tarihçiler I. Bayezid'in mi yoksa vezirlerin mi öldürme emrini verdiği konusunda emin değillerdir. Yani I. Bayezid, kardeşinin öldürülmesi konusunda masum olabilir ve bu da bize gösteriyor ki devletin düzenini korumak ve ileride oluşabilecek bazı durumları önlemek için uygulanan kardeş katli uygulamasında devlet erkanının da rolü büyüktür. Osmanlı tarihinde örnek verebileceğimiz onlarca kardeş katli vakası var ama en dikkat çekici olan örneği olarak III. Mehmed'in 19 kardeşini öldürtmesini örnek gösterebiliriz. Şehzadeler arasında yaşça en büyük olan Mehmed, Manisa'ya sancak beyi olarak gönderilmişti ve o yıllardaki usule göre de şehzadenin diğer kardeşleri sarayda alıkonulmuştu. Şehzade Mehmed'in babası III. Murad öldükten sonra, Şehzade Mehmed'e haber verildi ve kendisi 11 gün içerisinde Payitaht'a gelerek tahta çıktı. III. Mehmed'in babası III. Murad'ın yüzden fazla çocuğu olduğu pek çok tarihi kaynak tarafından söylenmektedir. Bu kaynakların çoğu kesin bir sayıda uzlaşamamaktadır. Hatta şu anda bile bazı şehzadelerin adlarını bilmiyoruz. O yılın müneccimbaşısının verdiği bilgiye göre padişahın yüz iki çocuğundan yirmi yedi kız ve yirmi oğlan çocuğu hayattadır. III. Mehmed tahta çıktığında bu 19 erkek kardeşinin hepsini öldürtmüştür. Bu kardeşlerin sadece dördü yetişkinlik çağındaydı. Geriye kalan 15 erkek şehzade ise çocukluk çağındaydı. Bu trajik olay karşısında Osmanlı münevverleri mersiyeler yazmışlar ve üzüntülerini bu yolla dile getirmişlerdir. Bu olayın halk tarafından da tasvip edilmediği ve halkın büyük bir kesiminin tepki gösterdiği de bilinmektedir. Hatta III. Mehmed'den sonra tahta çıkan padişahlar kardeşlerini katletmeye çekinmişlerdir. Bu tatsız olayın Osmanlı Hanedanında da utançla anıldığı da bilinmektedir. Ali Fuad Türkgeldi, Sultan Reşad ile aralarında geçen bir konuşma sırasında Sultan Reşad'a III. Mehmed'in türbesini ziyaret etmeyi teklif etmiş fakat Sultan Reşad Ben öyle on yedi kardeşini bir günde öldüren adamın türbesine gitmem! diye cevap vermiştir. Kardeş katli uygulaması gerek şehzadeler gerek padişahlar gerekse vezirler tarafından olsun devletin düzeninin devam etmesi için uygulanmış bir sistemdir. Bu sistemin temel amacı, taht kavgalarını önleyerek olası bir iç savaş veya Fetret Devri gibi olaylardan kaçınmaktır. Çoğu zaman bir iç sorun olan bu mesele, imparatorluğun başına zaman zaman bir dış mesele olarak da belalar açmıştır. Fatih Sultan Mehmed zamanındaki Şehzade Orhan'ın Bizans'la işbirliği yapması ve Cem Sultan'ın abisi II. Bayezid'e karşı giriştiği taht mücadelesi sonucu önce Rodos şövalyelerine sonra da Vatikan'a esir düşmesi dış meselelere örnek olarak gösterilebilir. Bu uygulamanın zaman zaman bir trajediye dönüştüğünü de unutmamak gerekir."} {"url": "https://www.soylentidergi.com/our-flag-means-death-dizi-incelemesi-efsanevi-korsanlar-gercek-ask", "text": "Our Flag Means Death'i tanımlamak çok güç. Zira dizi izleyicilerine hem tarihsel bir korsan macerası, hem bir iş yeri komedisi, hem de bir aşk hikayesi sunuyor. Üstelik bunu yarımşar saatlik on bölümde başarıp, aynı zamanda hatırı sayılır boyutta bir hayran kitlesi oluşturduğunu da eklemek gerek. Bu küçük ama onurlu diziyi sizler için inceledik. Keyifli okumalar! Her şey David Jenkins'in vizyonu ile başlıyor. Jenkins, tarihten ziyade mitlerden beslenmiş efsanevi korsan Kara Sakal'ın eksantrik Centilmen Korsan ile dostluğunu öğreniyor ve kendine her iyi fikri doğuran şu soruyu soruyor: Neden?. Bu soruya verdiği yanıt ise bizlere eşsiz bir öykü getiriyor: Belki de aşık oldular. Çoğunluğun güleceği veya hiddetle yargılayacağı bu romantik bakış, Jenkins'in benzersiz senaryo yapısının temelini oluşturuyor. Bu temel, öylesine ilgi çekici bir senaryo haline geliyor ki, pek tanınmayan bir yazar-yapımcı olan Jenkins, kendisini Hollywood'un gözde isimlerinden Taika Waititi ile çalışırken buluyor. Hem oyuncu, hem yazar, hem de yönetmen olarak son yıllarda muazzam bir başarı kazanmış Waititi'nin çok sevilen dramedi bakış açısı, Jenkins'in aşık korsanlarıyla birleşiyor. Böylece Our Flag Means Death, kaçırılmayacak bir televizyon deneyimi haline geliyor. Dizinin yapımcılığını üstlenen ve pilot bölümünü yöneten Waititi, aynı zamanda destansı korsan Kara Sakal'a da hayat veriyor. Dizinin tonunu ve kusursuz nüanslarını sergileyen bir diğer öge ise Waititi'nin birçok projede beraber çalıştığı yakın arkadaşı komedyen Rhys Darby'nin Stede Bonnet performansı oluyor. Perde, eşi ve çocuklarıyla olabildiğince muhafazakar fakat rahat bir centilmen hayatı yaşayan Stede ile açılıyor. Stede'in bu hayatı arkasında bırakıp korsan olmaya karar vermesiyle sakarlıklar ve acemiliklerle dolu macerası başlıyor. Merkezine Stede'in çetin korsan dünyasında yaşadığı gülünç durumları alan dizi, oldukça keyifli ve ilgi çekici bir absürt komedi olarak ilerliyor. Rory Kinnear ve Ewen Bremner gibi usta isimlerin de dahil olduğu muzip kadro ise dizinin tuzu biberi oluyor. Kara Sakal'ın -dizide çoğunlukla gerçek ismi olan Edward Ed Teach şeklinde hitap ediliyor- gelişiyle ise hikaye ve Stede'in macerası hiç beklenmeyen yerlere gitmeye başlıyor. Our Flag Means Death'in türler arası yaptığı yolculuk tek yönde ilerlemiyor. Aksine, dizinin farklı türlerle etkileşimi karmaşık veya anlamsız bir senaryo yapısından ziyade, içeriğe bambaşka boyutlar katan nitelikte gerçekleşiyor. Bu özellik, Ed'in diziye ve Stede'in hayatına girmesiyle daha belirgin hale geliyor. Ed ve dizinin evrenindeki tek gerçek korsan olan dik kafalı sağ kolu Izzy Hands'in, Stede'in gemisindeki varlığıyla hikayedeki asıl çatışmalar su yüzüne çıkmaya başlıyor. Bu ikilinin varışından önce yer yer Stede'in varoluşsal kimlik bunalımlarını görmüş olsak da, bu anlarda ağır basan tonun dramadan ziyade mizaha yakın olduğunu belirtmek gerek. İlk bölümlerdeki bir centilmen korsan olmaya kalkarsa konsepti ve bunun doğurduğu absürt kargaşalar dizi boyunca sürse de, dizinin yaratıcılarının abeslikten öte hedefleri olduğu kısa sürede aşikar hale geliyor. Ton dengesindeki değişimin en önemli göstergelerinden biri ise şüphesiz anakronizm anları oluyor. İlk bölümden itibaren hikayede bariz şekilde o döneme ait olmayan ayrıntılar yer alıyor. Kırklı yaşlarının sonundaki Darby'nin 29 yaşındaki Stede'i canlandırması, tayfasından Oluwande'nin ayağından düşürmediği Crocs'ları, 1717'de geçen dizide ilk kez 1883 yılında yayına giren Pinokyo hikayesinin okunması, her bölgeye ait aksanlar, dönem ile alakası olmayan sözcükler ve kalıpların kullanımı gibi güldüren küçük detaylar dizi boyunca bulunmakta. Fakat anakronizm dizide yalnızca mizahi amaçlı kullanılmıyor. Homofobi, ırkçılık ve toksik erkeklik idealleri başta olmak üzere ciddi sosyal sorunlara yaklaşımda Jenkins ve ekibinin takındığı tavır dizinin en güçlü yanlarından birini oluşturuyor. Our Flag Means Death evreninde bu sorunlar yok değil; aksine bunlar dizinin en önemli temalarını oluşturmakta. Fakat dizinin yaratıcıları öyle bir dünya kuruyorlar ki, çoğu dönem dizisi veya filminde sömürü seviyesine ulaşan apaçık zulüm ve şiddet temsillerini görmüyoruz. Bunun yerine yazarlar, kaygısız bir komedi dizisi olmayı araç olarak kullanarak, karakterlerinin pasif agresyon ve mikro saldırılarıyla hem hiçbir topluluğu aşağılamıyorlar, hem de çok önemli sorunları gündeme getiriyorlar. 1717'de geçen ve kahramanları efsaneyle örtülü gerçek insanlar olan bir hikayenin tarihi belge muamelesi göremeyeceği aşikar. Jenkins ve ekibi de bu belirsizlikten yararlanıp yarattıkları dünyayı daha kapsayıcı ve hoşgörülü göstermeyi seçiyorlar. İzleyici çok net görmese de, dünyanın bildiğimizden çok da farklı olmadığını ortaya koyan karakter ise hikayenin kötü adamları Izzy ve Stede'in çocukluk arkadaşı/zorbası Nigel Badminton oluyor. Badminton ve Izzy'nin, Stede ve Ed'e yönelttiği her aşağılayıcı söz, mizah süzgecinden geçip yazarların dikkatli yaklaşımıyla birleşiyor. Bu şekilde dizinin kendisi sömürgeci veya baskıcı bir tavır almadan, Stede ve Ed'i sömürü ve baskı altında göstermeyi başarıyor. Dizide aslında tüm yollar buraya çıkıyor: Erkek olmak nedir? Bunu kimler belirliyor, kimler dikte ediyor? Ve belki de en önemli soru: Erkeklikte başarısız olursam ben ne oluyorum? Absürt bir komedi dizisinde böylesine derin konuların incelenmesi elbet bilimsel bir makaledeki kadar detaylı değil. Our Flag Means Death bu soruların cevabını karakterlerin yolculukları içinde arıyor. Stede ve Ed'in hem birlikte, hem de ayrı ayrı çıktıkları yolculuklarda toplum tarafından hor görülen ve baskılanan kimliklere sahip olmanın deneyimi ne bu kimlikleri aşağılayıcı, ne de izleyicinin potansiyel ön yargısını küçümseyen didaktik bir şekilde anlatılıyor. Aksine, toplumun gerçek erkekten beklentileri, bu beklentileri karşılamadaki dayanılmaz zorluk, bütün bu karmaşa içinde yaşanan kimlik bunalımları ve takılmak zorunda kalınan maskeler, dizinin doğal akışı içinde Stede ve Ed'in kendileri, birbirleri ve etrafındakilerle yaşadıkları çatışmalarla izleyiciye sunuluyor. Stede ve Ed'in birbirlerini ve bu sayede gerçek kimliklerini bulma serüvenleri dizinin kalbinde yer alıyor. Stede'in meşru yaşamını korsan hayatının şan, şöhret ve şiddeti için değil, kendini bulma ve gerçekleştirme amacıyla bıraktığını kısa süre içinde anlıyoruz. Ed'in ise medeni toplum tarafından kabul edilmeyen, kanun dışı korsan hayatında kendi deyimiyle boğulduğu izleyiciye aktarılıyor. İki uçta yaşayan, ilk bakışta alakasız bu iki adam, toplumun iki ayrı kesiminde kendilerine dayatılan kurallar ve kanunlar içerisinde amansız bir mücadele veriyorlar. Stede'in gemisindeki kısa süreli balayı dönemlerinde ise bastırdıkları -bastırmak zorunda kaldıkları- gerçek kimliklerini birbirlerinde, birbirleriyle buluyorlar. Ancak her aşk hikayesinde olduğu gibi, çatışmalar doruğa ulaşınca kalpler kırılıyor. Zira, Stede ve Ed kendilerini bulma ve kabullenme süreçlerinde oldukça farklı noktadalar. Ed'i, meşru toplumu terk etmesinin üstünden uzun süre geçtiğinden ötürü, farkındalık ve saklanma döneminde buluyoruz. Stede ise dizideki hemen her gerçek erkek tarafından belirtildiği gibi görünürde daha az şiddete meyilli, daha az maskülen ve daha hassas. Hayatı boyunca Ed'den çok daha farklı bir rol -sert bir korsan yerine kibar bir centilmen- oynaması gerektiği için kendi kimliğinin farkındalığına ulaşması dizi sürecinde gerçekleşiyor. Sezon, kendinin ve aşkının farkına varmış Stede'in Ed'i bulmak için tekrar yollara düşmesiyle sonlanıyor. Our Flag Means Death, LGBTQ+ topluluğunun, kelimenin tam anlamıyla kırk yılda bir gördüğü bir başarıya ulaşıyor. Bütün bu kimlik meselesi, kayıp iki adamın kendilerini kurtaran yakın dostluğu, dizinin sinematografik ve anlatısal yapısındaki her acaba? dedirten romantik detay bu sefer alt metinde kalmıyor. Dizide, queer izleyicilerin romantizme yönelik çıkarımları yalnızca kenarda köşede kalan, ayıplanan, gülünen, dalga geçilen saçmalıklar olarak görülmüyor. Burada queer izleyici için queer bir hikaye anlatılıyor. Stede ve Ed gerçekten, inkar edilemezcesine aşık oluyorlar. Böylece bu gülünç korsan hikayesi, Stede ve Ed için olduğu kadar, LGBTQ+ topluluğu için de mucizevi bir kurtuluş haline geliyor. Dizinin hayranları da bu mucizeye olan minnetlerini her fırsatta dile getirmekten kaçınmıyorlar. Mart 2022'de yayınlanmaya başladığında adeta bir gecede oluşan hayran kitlesi, dizi hakkında halen her gün methiyeler düzmekte. Elbette hem hayranların, hem de dizi ekibinin hummalı çalışmaları boşa gitmedi ve Our Flag Means Death çok manidar şekilde, 2022'nin Haziran ayında ikinci sezon onayını aldı!"} {"url": "https://www.soylentidergi.com/oyunculuguyla-taninan-feyyaz-yigitin-muzisyen-kimligi", "text": "Birçoğumuzun Cinayet Süsü, Ölümlü Dünya ve Gibi yapımlarından aşina olduğumuz Feyyaz Yiğit Çakmak'ın müzisyen karakterini mercek altına alıyoruz. Feyyaz Yiğit Çakmak, 1 Temmuz 1988 tarihinde Düzce'de dünyaya gelmiştir. Ankara Anadolu Güzel Sanatlar Lisesinin Resim Bölümü'nde yaratıcı kişiliğine ilk adımını atmış, ardından Hacettepe Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Grafik Bölümü'ne girmiştir. Üniversite hayatının sonunda iş hayatına atılmak için bir reklam ajansıyla çalışmaya başlamış ve burada yaptığı işler aracılığıyla Okan Bayülgen ile tanışıp, o dönemin popüler programlarından biri olan Disko Kralı'nda hem skeçleri hem de mizahi karakteriyle dikkatleri üzerine çekmiştir. Özgün mizah dilinin parlamaya başladığı zamanlar hızla alıp başını giderken, içeriklerini üretmiş olduğu Disko Kralı ekibinin gitaristi olduğu dönemler de beraberinde onu bekliyordu. Kariyerine nasıl başladığından ve oyunculuk girişimlerinden bahsettiğimiz gibi yazarlığına da değinebiliriz. Olduğu Kadar (2012), Aptal (2013) ve 8-9 Senedir Kendimi İyi Hissetmiyorum (2015) kitapları da Feyyaz Yiğit'in kaleme aldığı eserlerdir. Bununla birlikte kendisi, oyunculuğun içinden gelen bir şey olduğunu fakat işin özünde bir yazar olduğunu belirtmekten de çekinmemiştir. Yaratıcılığını tek bir alana sığdıramayıp birçok farklı alanda parlayarak günümüze kadar gelen Feyyaz Yiğit için, kendisini yaratıcılık basamaklarının daha da üzerine taşıyabileceği bir alan daha vardı: Müzik. Şarkılarında en çok ilgi çeken özellik, tarzının farklı olmasıydı. Yıllar öncesinde yapmış olduğu şarkıları da zamanından biraz uzak ama oradan kopmamış, hala varlığını devam ettiren türden şarkılardı. En ilginç yanı da bu farklılıktan rahatsızlık duyulmaması ve kendisine ait bir dinleyici kitlesi oluşturabilmesiydi. Özgün bir tarz yaratmaktan daha zor olan, yaratılan tarzın içerisinden çıkamamaktır. Yaratıcı bir müzisyenin oluşturmuş olduğu tek bir kalıp olmaz. Aynı tarzda devam etmek istese bile var olanın peşinden koşmaz, her zaman yeni bir yol oluşturur kendisine. Feyyaz Yiğit, aynı tonda sıkışıp kalmamıştır fakat her parçasında tanıdık bir yabancı bize el sallar. Yeni yerlerde, yeni tonlarda yalnız hissetmemek için o el hep oradadır. Kendi tarzının dışında var olan tarzlarda da kolaylıkla hakimiyet kurmuş, yapmış olduğu cover çalışmaları yoğun ilgi görmüştür. Ali Atay eşliğinde Hakan Taşıyan'a ait Güz Gülleri şarkısını da başarılı bir şekilde seslendirerek dinleyicilerini geçmişin hüzün kokan sakin rüzgarına bırakmıştır. Feyyaz Yiğit'in şarkılarını dinlediğinizde çıkmış olduğu dönemlerin şarkılarına, insanlarına ya da o dönemin isteklerine uygun şarkılar duymakta zorlanabilirsiniz. Bunu arar ve bulamazsanız arkanıza yaslanın ve anın tadını çıkarın. Gitarın sesiyle birleşen çalgıların sesine kulak verdiğinizde hissettiğiniz yabancılık size huzursuzluk yerine alışılmışın dışında bir yerlerde olmanın verdiği haz duygusunu yaşatacaktır. Sözlere yer verilmemiş olması dikkat çekerken, vermiş olduğu ufak gerginliğe alışmaya çalışırken şarkıya veda etmek zorunda kalıyoruz. Genel olarak şarkılarında hakim olduğumuz duyguların pozitif duygular olmayacağına alışmak daha çok zaman alacak ama buna değecek. Grand Vuslat, isimlerine baktığımızda tek başına anlamı olmayan kelimelere sahip parçalardan oluşuyor. Dinleyicilerine kelimelere baktıklarında oradan uzaklaşmadan yeni bir anlam katabilme yetkisi veriyor olması özgür hissetmelerini sağlarken albüm kapağı ise dinleyicinin içerisinde bulunduğu karmaşayı somutlaştırıyor ve Feyyaz Yiğit, özgün tarzını bir kez daha kanıtlıyor. Bu albüm heyecanla beklenen bir albüm olmasının dışında, kapak fotoğrafından içerisinde bulunan şarkıların isimlerine kadar dikkatleri üzerine çekmekten çekinmemiştir. Albümün içerisinde düşündüren, hüzünlendiren şarkılar olduğu gibi tebessüm ettiren şarkılar da bulunmaktadır. Feyyaz Yiğit'in kendisine has mizah anlayışı da birçok yerde olduğu gibi bu albümde de yer almaktadır. Samsunlu Değilim parçası bunlardan biri olup, internette bile insanları ayrıma düşürmüş ve tebessüm ettirirken aynı zamanda birçok soru işaretine yol açmıştı. Bu şekilde ilerleyen şarkı sözleriyle insanları güldürmüş, farklı tarzıyla kalplerdeki yerini almıştı. Yazmış olduğu kitabın ismini taşıyan 8-9 Senedir Kendimi İyi Hissetmiyorum parçası ise sözleriyle düşündürmüş, arka plandaki müziğiyle herkesi derinden etkilemeyi başarmıştı. Feyyaz Yiğit bu parçasında 8-9 senedir kendisini iyi hissetmeyen bir adamın yakın arkadaşıyla konuşmasından bahsediyor dinleyicilerine. Sıkıntılarım iyice arttığında yakın bi' arkadaşımı aradım. Bi' kızdı parladı, olduğu yerden sıçradı tahmin ediyorum. Sonra üzerine çiğ et koydu, bana verdi. Albümünde genel anlamda düşünceler, sözsüz ritimler ve özgürlük yer alıyor. Feyyaz Yiğit, özgürlüğün ipini bize uzatmış ve geriye çekilerek şarkılarının bizi nasıl bir diyara götürdüğüne şahitlik etmeyi bekliyordu. Burdur'lular, Allahım Nasıl Bir Varlık Yarattın, Düzgün Üzül ve Forsquare parçaları da albümün en çok dinlenen parçaları arasındadır. Albüm düşünmeye, felsefeye ve sessizliğe ittikçe müzikle bütünleşen Feyyaz Yiğit'in son albümü de yıllar öncesinde kalmış gibi görünse de hala müzik listelerinin vazgeçilmezlerindendir. Feyyaz Yiğit'in alışılmışın dışındaki müziğinin size vereceği hazla sizleri baş başa bırakıyoruz. Feyyaz Yiğit'i çok severim. Bu eğlenceli ve didaktik yazı için teşekkürler."} {"url": "https://www.soylentidergi.com/ozdemir-asafin-poetikasi", "text": "Asıl adı Halit Özdemir Arun olan Özdemir Asaf, Cumhuriyet dönemi Türk şairlerindendir. Birçok türde eser yazmasına rağmen şiirleri ile tanınmıştır. Müstakil bir şahsiyet olarak adlandırılan Asaf, kendine özgü bir tarz benimsemiş, sanat sanat içindir anlayışıyla kısa ve öz anlatımlara önem vermiştir. Eserlerinde daha çok toplumsal meseleler, yalnızlık, aşk, yaşama arzusu gibi temaları işlemiştir. Poetika, şiir sanatı anlamında kullanılan bir sözcüktür. Özdemir Asaf, ölümünden sonra yayımlanan Dokuza Kadar On kitabında yer alan Poetika isimli şiirinde kendi şiir yöntemini anlatmaktadır. Yaşadım da yoruldum, bir ağır-işçi gibi, Uyudum da uyandım, binlerce kişi gibi. Özdemir Asaf sıradan bir hayat yaşamış olduğunu, hayat bireyleri nasıl yoğuruyor ve şekillendiriyorsa onu da kendi eleğinden geçirdiğini anlatmaktadır. Ağır işçiler gibi derken zamanının büyük bir kısmını düşünerek ve yazarak geçirdiğini ifade etmektedir. Şiirlerinde binlerce kişi ve daha fazlası kendinden bir şeyler bulabilmektedir, toplumu topluma anlatmaktadır. Bana düşünmek vardı, payıma onu aldım, İşledim de işledim bir hüner-işi gibi. Bu dizelerde şair, ağır işçi gibi yaptıklarından bahsetmektedir. Kendini düşünce işçisi olarak nitelendirmekte ve şiiri saf lirik halinden kurtararak düşünce ve mantığı ön plana çıkarmıştır, aynı zamanda duyguları da reddetmemiştir. Eleştirel ve sorgulayıcı bir dil kullanan Asaf'ın şiirlerinde duygular arka planda hissedilir, duyguların akılla harmanlanıp kelimelere dönüştüğü gözlenir. Hüner-işi gibi işledim derken düşünceleri adeta ilmeklerden geçirerek sadece birkaç kelime ile birçok fikir beyan etmiştir. Çoğu zaman örtük fikirleri kavrayabilmek için şiirlerinin tekrar tekrar okunması gerekir. Bu dizelerde Sarte'nin egzistansiyalist felsefesinin etkilerini görürüz. Özdemir Asaf kişinin biricikliğini özgünlük yolunda atacağı adımlara bağlar. Bu adımları atmak ya da atmamak kişinin tercihindedir. Kişi kimseye tutunmadan adım atabilirse kendi biricikliğine ulaşabilir. Asaf, Özdemir Asaf'ça isimli kitabında Sanatta etkili olmayı, amaçlarımdan biri sayarım. Bu yolda araçlarımdan biri, üzerinizde etki yapmak istediğim siz seslendiğim insanlarsınız. Benim yaşam deneyim, sizlerin deneylerinizden yararlanarak zenginleşiyor da ondan. Bu yüzden gözüm-kulağım sizde. Kısacası her boyutuyla her anlamıyla, işçilik benden, gerçeklerin çoğu sizden diyorum. Toplumun eleştirilerini önemseyen şair, şiirlerinin eleştirilerle parçalamasına da engel olmuş; biricikliğini devam ettirmiştir. Kelime akrobasisini çokça kullanan Asaf burada kelimelerin sıralamasını değiştirmiştir. Poetika şiiri başta olmak üzere diğer eserlerini incelediğimizde Divan Edebiyatı'ndan biçim olarak esinlendiğini, hece ölçüsü gibi yeni ölçüler kullanarak eski ile yeniyi kombine ettiğini görmek mümkündür. Böylece geçmişi bırakmamış ama geleceği de özgün bir şekilde çizebilmiştir. Akımları takip etmiş ama akımların dışında kalmıştır. Ne koştum ne de durdum kaçak gidişi gibi. Hayat, Özdemir Asaf'ı eleğinden geçirirken yormuştur da. Düşünce işçiliği yapan birinin yorulmaması imkansızdır. Şair bunun farkındadır ve kabullenmiştir. Çoğu şiirinde toplumu eleştiren, toplumun kişiyi özgünlüğünden kopararak yoğurup büzmesine hep nefretle karşı çıkmıştır. Benim bir bilmemezliğim oldu, yaşadığım çağda bir sanatçı olurken. Eşgil çağımızdaki çevrenin ve eleştiricilerin birden bire ötelerine geçip ulaştım. diyen şair eleştirilerle yorulsa da durmadığını, vazgeçemediğini, devam ettiğini böylece çağını aşabildiğini söyler. Bugünlerde bile çokça okunması, bilinmesi ve incelenmesi bunun kanıtıdır. Özdemir Asaf şiirlerinde yeni kelimeler kullanmış, kelimeleri kullanış biçimiyle ne kadar iyi bir dilci olduğunu göstermiştir. Bu dizelerde de olsundu kelimesini genel kullanımı olsundan farklı şekilde kullanmış, dildeki ustalığıyla da kendine özgü olabilmiştir. Olmasın diyedir bir şeyin bitişi gibi. Söylenmedik söz kalmamıştır: Buna inanabilirim. Bütün söylenmiş sözler duyulmuştur. Buna inanamam. Özdemir Asaf Poetika şiiriyle sesini duyurmaya devam edeceğini, daha hikayesini bitirmediğini ilan etmiştir. Bu dizelerde bir parça yaşama arzusuna ve ölüm korkusuna da yer vermiştir. Nitekim yaşamının son günlerinde beyin tümöründen hastanede yatarken tahlil kağıtlarının üzerine yazdığı Hastanede veya hapishanede / Hayatını yazma! / Sonunu bir merak eden çıkabilir / Hastanede her gece insan / Birkaç yaşam yitirebilir ya da yaşayabilir / Hapishanede ise her sabah. şiiriyle netlik kazanmaktadır. Özdemir Asaf bugün bile çokça aynı kelimeleri kullanması, popüler temaları ele aldığı için ünlü olması gibi nedenlerle eleştirilirken Cumhuriyet Dönemi gibi Türkiye'nin olaylı ve büyük değişimler geçirdiği dönemde bu şiirleri yeni kelimelerle, yeni ölçülerle ve kendine has biçimde yazabilmesi, ısrarlara rağmen siyaseti şiirlerinden uzak tutabilmesi hayranlık uyandırır. Demirbağ, Kenan. 2019. Özdemir Asaf'ın Eserlerinde Toplumsal Mekan ve Toplumsal Bellek Üzerine Bir İnceleme. Yüksek lisans tezi. Akgül, Alphan. 2021. Şiirde Düşünmek: Melih Cevdet Anday ve Özdemir Asaf'in Şiirleri Üzerine Gözlemler. Türk Dili ve Edebiyatı Dergisi. Çelik, Arife. 2019. Özdemir Asaf'ın 'Çiçek Senfonisi' Adlı Şiir Kitabındaki cümlelerin Yapısal Tahlili. Yüksek lisans tezi. Durmuş, Gökay. 2013. Özdemir Asaf Şiirinde Egzistansiyalist Ögeler ve 'Kendi'lik Kavramı. International Periodical For The Languages, Literature and History of Turkish or Turkic Volume 8/1 Winter. 1269-1290. Taşkesen, Muhammet. 2019. Özdemir Asaf'ın Şiirlerinde Estetik Unsurlar. Yüksek Lisans Tezi. Turna, Murat. 2022. Özdemir Asaf'ın Sanatı. Bitlis Eren Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi, 11(1), 45-69. Durmuş, Gökay. 2012. Özdemir Asaf. Doktora tezi. Tercüma, Çilem. 2020. Özdemir Asaf. Türk Edebiyatı Eserler Sözlüğü."} {"url": "https://www.soylentidergi.com/past-lives-film-incelemesi-yasanamayanlar", "text": "Güney Koreli-Kanadalı senarist ve oyun yazarı Celine Song'un yazıp yönettiği çıkış filmi Past Lives, 2023 Sundance Film Festivali'nde ilk kez gösterildi. Ardından bu yıl onuncusu düzenlenen Sundance Film Festivali: Londra'da Birleşik Krallık prömiyerini yapan film, burada kazananı seyircilerin belirlediği Seyirci Ödülü'nü kazandı. Başrollerini Greta Lee ile Yoo Teo'nun paylaştığı romantik dram, göreceli kısa bir uzun metraj olsa da yaşanmamışlıklarla yüklü. Filmin açılış sahnesi New York'ta bir barda geçiyor. Nora, Hae Sung ile sonradan Nora'nın eşi olduğunu öğreneceğimiz Arthur'u bir masada otururken görüyoruz ve onlar hakkındaki bir konuşmaya kulak misafiri oluyoruz. Masada Nora ve Hae Sung derin bir konuşmaya dalmışken Arthur'un dışlandığını görüyoruz. Duyduğumuz diyalog da dışarıdan bakınca bu masadakilerin ilişkisi hakkında hiçbir fikir yürütülemediği hakkında. Gerçekten de henüz karakterleri tanımadığımız için tahmin yürütmek oldukça zor. Nora'nın Hae Sung ile konuşmadığı nadir anlarda Arthur'a kısa bir şeyler söylemesi ve ardından ona arkasını dönmesi olsun, Hae Sung ile Arthur'un hiç konuşmaması olsun; farkında olduğumuz tek şey bu masanın Arthur için çok garip bir ortam olduğu. Bu sahnenin ardından Seul'e, yirmi dört yıl önceye dönüp Na Young ile Hae Sung'un okuldan dönüşünü izleriz. İlk kez sınavda ikinci olan Na Young ağlarken ilk kez birinci olan Hae Sung onu teselli etmeye çalışır, çok da başarılı olduğu söylenemez. İki çocuk da kendi evlerine giderken biz Na Young ile beraber onun evine yollanırız. Burada ailesini Kanada'ya göç etmek için eşyalarını paketlerken izleriz. Na Young da Nora ismine, babasının yardımı ile, bu sahnede karar verir. Na Young'un annesi, kızının iyi vakit geçirmesini istediğinden ona Hae Sung ile bir park randevusu ayarlar. Çocuklar parkta oynarken Hae Sung'un annesi ona Eşin yönetmen, sen de oyuncusun, niye bunları arkanızda bırakıyorsunuz? diye sorar. Na Young'un annesi de soğuk bir şekilde Arkanda bir şey bırakırsan başka bir şey kazanırsın. diye cevap verir. Her ne kadar ailenin iyiliği için yapılıyor olsa da bu göçün biraz isteksizce yapıldığını anlarız. Çocukluk sahnelerinin bu kadar içten ve etkileyici olmasının en önemli sebeplerinden biri bu kısımların aslında otobiyografik olması. Sanatçı bir annenin ve film yapımcısı bir babanın çocuğu olarak Güney Kore'de dünyaya gelen Song, on iki yaşında ailesiyle beraber Kanada'ya göç etti. Yönetmen için özel olduğu belli olan bu hikayenin işlenişi de bir o kadar özenli; sahnelerin ve diyalogların sadeliği, Song'un bu anıların saflığını bozmamaya çalıştığını gösterir nitelikte. Past Lives'ın bir sonraki bölümü Nora ve ailesinin Kanada'ya gidişlerinden on iki yıl sonra başlar. Nora'nın tekrar göç ettiğini, artık New York'ta yaşadığını öğreniriz. Amacı Pulitzer ödüllü bir oyun yazarı olmaktır, hırsından bir şey kaybetmediğini görürüz. Askerliğini yapmış olan Hae Sung ise iyi bir okulda mühendislik öğrencisidir ve Mandarin öğrenmeyi hedeflemektedir. Tesadüf eseri Hae Sung'un kendisini aradığını öğrenen Nora, ona mesaj atar ve çocukluk arkadaşları tekrardan görüşmeye başlar. Zaman farkına rağmen sık sık araşan ikili, telefonda Korece konuşur. Nora, Hae Sung'a annesi dışında kimseyle Korece konuşmadığını söyler; bu sahne Nora'nın Hae Sung'a annesi kadar değer verdiğini ima eder gibidir. Birkaç hafta sonra Nora, beklenmedik bir şekilde, Hae Sung'a görüşmeyi kesmek istediğini söyler. New York City'ye başarılı bir yazar olmak için geldiğini ama Hae Sung yüzünden vakit kaybettiğini de ekler. Hae Sung da zaten yakında dil öğrenmek için Çin'e gidecektir, gurur yapar ve konuşmayı orada keser. Bu bölümde geçen ve filmi özetleyen bir cümle var: Bazı geçişler vardır, hayatınızla ödersiniz. Nora için bu geçiş Pasifik Okyanusu'nu geçmek. Hae Sung ile olan görüşmelerinde Güney Kore'de kalsaydı nasıl bir hayatı olabileceğini görme şansını elde yakalar. Biz de gördüklerinin Nora'yı ne kadar mutlu ettiğini izleriz; Hae Sung ile her şeyini paylaşır, onu özlediğini söyler, en sonunda onun için Seul'e dönmeyi bile düşündüğünü itiraf eder. Hiç yaşamadığı bir hayatı özlediği, bu kadar duygusallaştığı için kendine inanamıyor gibidir, bundan da Nora'nın günlük hayatında mantığını dinleyen birisi olduğunu anlıyoruz. Oysaki konu Hae Sung olunca çocukça davranıyordur, hem kendine hem de ona biraz da bu yüzden kızgındır. Nora'nın New York City'de kendine kurduğu hayatı ve hedeflerine ulaşmak için harcadığı eforu görünce ona sempati duymaya başlarız. Artık sıradan bir karakter olmaktan çıkar, gerçekçi çekinceleri ve hedefleri olan samimi bir karaktere dönüşür. Yine de Hae Sung'a üzülmeden edemeyiz. Bu bölümün sonunda da tıpkı ilk bölümün sonundaki gibi iki arkadaş kendi yollarına gider. Hae Sung son görüşmelerinden on iki yıl sonra Nora'ya New York City'ye geleceğinin haberini verir. Çocukluk arkadaşları bir daha buluşur ve beraber şehri gezerler. On iki yıl önce ne kadar çocukça davrandıklarından, şimdiki ilişkilerinden, Güney Kore'den ve hayat planlarından bahseden ikilinin birbirlerine ısınması uzun sürmez. İlk günlerinin ardından eşi Arthur'un kendisini kıskandığını anlayan Nora ona endişe etmesine gerek olmadığını, işini bırakıp Hae Sung'la Seul'e dönmeyeceğini şaka yollu söyler. Filmi üzücü yapan da bu gerçektir; izlerken iki karakterin asla bir araya gelmeyeceğini biliriz, yine de ümit etmekten geri duramayız. Sonraki sahnede Nora ile Arthur'un Nora'nın Green Card alabilmesi için evlendiğini öğrendiğimizde de bu evlilikten iyice soğuruz. Arthur'u ne kadar antipatik bulsak da filmin en acıklı repliğini ondan duyduğumuzda onun için üzülmeden edemeyiz. Nora'nın uykusunda Korece konuştuğunu söyler ve Rüyalarını anlayamadığım bir dilde görüyorsun. Onlar sende erişemediğim bir yer gibi. diye ekler. Buna diyecek bir şey yoktur tabii, bu kimsenin suçu değildir. Nora'nın çocukluğunu, ailesini ve çocukluk aşkını -dolayısıyla mutluluğunu- Korece ile bağdaştırdığını fark etmek zor değil. Buna üçünün beraber bara gittiği sahneyi izlediğimizde ikna oluruz. Nora film boyunca sadece Hae Sung ile Korece konuşurken mutludur. Daha önce de bahsettiğimiz gibi bu sahnede çocukluk arkadaşları Arthur'u görmezden gelir ve saatlerce konuşur. Past Lives'ın işlediği temel konulardan birinin iletişim kopukluğu olduğunu söyleyebiliriz. Bir cümle ne kadar basit olursa olsun, başka bir dile çevrildiğinde anlamından bir şeyler yitirir. Dolayısıyla bir çift olarak ne kadar çabalasalar da Arthur hiçbir zaman Nora'yı tam olarak anlamayacaktır çünkü Nora'nın kafası Korece çalışır, iç sesi Korece'dir. Aksine Hae Sung Nora'yı çocukluğundan beri tanır ve anlar. Buna rağmen Nora tercihini kariyer açısından mantıklı olandan yana kullanarak Arthur'u seçmiştir. Bu seçim de yanında Nora'nın Hae Sung ile yaşadığını hayal edebildiği ancak asla gerçekleşmeyecek bir hayatı getirir. Filmin sonunda Nora, Hae Sung'a taksiye kadar eşlik eder. Arabaya bindikten sonra Hae Sung ona dolaylı yoldan ileriki hayatlarında mutlaka beraber olacaklarını, şimdi yaşadıkları hayatın bir hazırlık olduğunu söyler. Vedalaştıktan sonra Nora'yı Arthur'un yanına kadar takip ederiz. Nora gibi biz de ikisinin bir daha görüşüp görüşmeyeceğini bilemeyiz ama bunun birbirlerini son görüşleri olduğunu sezeriz. Daha fazla kendini tutamayan Nora ağlarken onu teselli etmek için yanında bu kez Arthur vardır."} {"url": "https://www.soylentidergi.com/patti-smith-punk-muzigin-vaftiz-anasi", "text": "Patti Smith'i tek bir sıfatla tanımlamak zor. O hem bir müzisyen hem bir yazar, bir ressam, bir fotoğrafçı, şair, besteci, aktivist... Kendisini ifade etmenin tüm yollarını kullanmış etkileyici bir sanatçı. Bu tutkulu ve kendine has punk kadını birlikte biraz daha yakından tanıyalım. 30 Aralık 1946 Chicago doğumlu, dört kardeşin en büyüğü olan Patti Smith'in çocukluğu New Jersey'de geçer. Smith, güçlü bir dini eğitimle büyür ve ergenlik döneminde dinin bu otoritesine isyan etmeye başlar. Ailesinin maddi durumu iyi olmadığı için 1964 yılında Deptford Township Lisesi'nden mezun olmasının ardından bir bebek arabası fabrikasında işe girer. Smith'in bu fabrikada çalıştığı zamanlar hakkında yazdığı şiir, 1974'te Piss Factory şarkısına dönüşecektir. Şarkının sözlerinde Smith'in punk tavrını ve hayatını değiştirme tutkusunu çok net şekilde görebiliriz. Smith, 1967'de istemeden hamile kalır, ilk çocuğunu doğurur ve onu evlatlık olarak verir. Ardından ailesinin evinden ayrılarak New York'a taşınır ve orada fotoğrafçı Robert Mapplethorpe ile tanışır. Dönemin atmosferini çok iyi yansıttığı Just Kids kitabını okuyanlar, Smith ve Mapplethorpe'un ilişkilerini, o ikonik fotoğrafları, çarpıcı ve ilham verici hikayelerini çok iyi bilir. Smith ve Mapplethorpe, sanatla dolu ilişkilerinde birbirlerini oldukça etkilemiş ve beslemiş iki sanatçıdır. New York'a taşındığı ilk yıllarda Smith, tutkulu ve hırslı bir üretkenlikle pek çok alanda üretmeye başlar. Bazı oyunlarda rol alır. 1970'lerin başını St. Mark'ın Şiir Projesi için resim yapmakla ve yazmakla geçirir. 10 Şubat 1971'de Gerard Malanga için Bowery'deki St. Mark's Kilisesi'nde ilk halka açık şiir performansının açılışını yapar, burada kendisine elektro gitarda Lenny Kaye eşlik eder. Blue Öyster Cult'tan Allen Lanier ile içlerinde Debbie Denise'in de bulunduğu pek çok şarkının kaydında ortak çalışır. Bu yıllarda Smith ayrıca rock gazeteciliği yapar, yazdıklarının bir kısmı Rolling Stone ve Creem'de yayımlanır. 1974'te Patti Smith Group'un ilk single'ı Hey Joe / Piss Factory, Robert Mapplethorpe'un finansal desteği ile çıkar. 1975'te Smith, ilk albümü Horses'ı yayımlar. Mapplethorpe'un çektiği albümün kapak fotoğrafı rock tarihinde bir klasik haline gelir. Smith bu fotoğrafın çekiliş öyküsünü anlatırken Bu fotoğrafa baktığımda asla kendimi görmüyorum. Bizi görüyorum. der. Sevginin ve dostluğun harika bir yansımasıdır bu. 1978'de çıkan, Bruce Springsteen ile yazdığı Because the Night çok geniş kitlelere ulaşır. Because the Night, Billboard Hot 100 listesinde 13 numaraya ve Birleşik Krallık'ta beş numaraya ulaşır. Punk kültürü, 1970'lerin ortasında ifade özgürlüğü hareketi ve isyanı olarak ortaya çıkmıştır. Patti Smith yaşam biçimi ve sanatı ile punk kültürünün önemli bir ismidir. Punk'ın Vaftiz Anası tabirini daha iyi anlamak için onun efsane albümü Horses'a bakmak gerekiyor. Patti Smith'in 1975'te çıkardığı bu albüm pek çoklarına göre tarihin ilk punk albümü ve punk hareketinin önemli kayıtlarından biri. Q ve Rolling Stone gibi yayınlar, onu tüm zamanların en iyi punk albümleri arasında sıralarlar. Horses, hem punk hem de new wave müziği için bir dönüm noktası olarak kabul edilir. Patti Smith, bu albümle punk rock'ın doğmasındaki en etkili isimlerden biri olmuştur. Smith'in isyan ettiği şeylerden birisi de katı bir dini eğitimle yetiştirilmiş olmasıydı. Horses albümünün ilk şarkısı Glorianın sözleri; Jesus died for somebody's sins, but not mine! gençliğin, başkaldırının, isyanın ve özgürlüğün harika bir ifadesidir. Bu sözler punk kültürüyle ilişkili olarak geleneğin ve otoritenin kontrolünden sıyrılmayı ifade eder. Patti Smith aynı zamanda bu albümle pek çok kadın müzisyeni de etkilemiş ve kadın müzisyenlere bir rol model olmuştur. Art arda gelen albümlerden sonra Smith, Detroitli rock grubu MC5'ın eski gitaristi Fred Sonic Smith ile evlenir ve iki çocukları olur. 1980'ler Patti Smith'in daha çok ailesiyle zaman geçirdiği ve bir nevi inzivaya çekildiği bir dönemdir. 16 yıl boyunca hiç sahneye çıkmaz. 1988'de yeni bir albümle, Dream of Life ile geri döner. 1994'te Fred Smith ölür. Kısa süre sonra Patti Smith'in erkek kardeşi Todd ve klavyecisi Richard Sohl da hayatını kaybeder. Bu büyük kayıpların ardından Patti Smith, oğlu 21 yaşına geldiğinde New York'a geri taşınmaya karar verir. Ve 1995 Aralık'ında Patti Smith, Bob Dylan ile turnededir. Smith 2000'li yıllarda da müziğe devam eder. Gittikçe sosyal konulara daha da odaklanan Smith'in görsel sanat çalışmaları da bu dönemde sergilenmeye başlar. 2002 yılında Strange Messenger adlı sanat sergisi Andy Warhol Müzesi'nde sergilenir. Smith, 2005 yılında Fransız Kültür Bakanlığı'ndan Ordre des Arts et des Lettres unvanını alır. 2008 yılında Stephen Sebring tarafından çekilen ve Smith'in hayatını konu alan Patti Smith: Dream of Life belgeseli gösterime girer. Just Kids (2010) , yayımlandığı yıl National Book Award'ı kazanır. Smith bu kitabı, Robert Mapplethorpe'a ölümünün bir gün öncesinde verdiği sözü yerine getirmek adına yazmıştır. Just Kids ile Smith, Aralık 2010'da yayımlanan Rolling Stone dergisinin En İyi 100 Sanatçı listesinde 47. sırada yer alır ve aynı zamanda 2011 Polar Müzik Ödülü'nün de sahibi olur. En bilineni Just Kids olsa da Patti Smith pek çok anı, şiir ve fotoğraf kitabı yayımlamış, hatta bazı albüm kapaklarını kitap formatında hazırlamıştır. Çocukluk yıllarının deneyimlerini anlattığı şiirsel kitabı Woolgathering (1992), zihninin derinliklerine doğru bir tren yolculuğuna çıktığı M Train (2015), kendi yaratım sürecini ve neden yazdığını anlattığı Adanmışlık (2017), düşlerle gerçekleri iç içe geçirdiği Year of the Monkey (2019) mutlaka okunması gereken Patti Smith kitapları arasında yer alırlar. New York Anahtarı'nın verildiği, pek çok ödüle sahip, pek çok sanatsal işe imza atmış bu üretken sanatçı, Amerikan sanat ve müzik kültürünün yaşayan efsanelerinden biri olarak hala üretmeye ve öfkelendiği olaylara ses çıkarmaya devam ediyor. Patti SmithFights the Good Fight. Web Archive. Web. Geçmişten Günümüze Punk Rock. İzmir Art. Web."} {"url": "https://www.soylentidergi.com/paul-thomas-anderson-sinemanin-yokuslu-yollari", "text": "Çağımızın en büyük yönetmenlerinden olan Paul Thomas Anderson'ı pek çoğumuz Manolya, Kan Dökülecek gibi filmlerle tanıyoruz. Peki Anderson'ın yönetmenlik hayatı nasıl başladı? Ünlü yönetmenin sinema serüvenini gelin hep birlikte inceleyelim! Paul Thomas Anderson, 1970 yılında Kaliforniya'da, oyuncu bir anne ve babanın oğlu olarak dünyaya gelmiştir. Çok küçük yaşlardan itibaren sinemaya meraklı olan Anderson, bu konudaki hevesinin hiç kaybetmemiş ve henüz 18 yaşındayken ilk filmi olan The Dirk Diggler Story'yi yazmış ve yönetmiştir. The Dirk Diggler Story adlı mokümanter türündeki kısa filmiyle seyirciye tanıttığı Dirk Diggler karakterine, daha sonra çekeceği Ateşli Geceler (Boogie Nights, 1997) filminde de yer vermiştir. Daha sonra ise Cigarettes & Coffee (1993) adlı kısa filmi yazıp yönetmiştir. 24 dakikalık bu filmde görünen Sydney karakteri daha sonra Hard Eight ya da yönetmenin sevdiği adıyla Sydney (1996) filmiyle tekrar seyircinin karşısına çıkmıştır. Cigarettes & Coffee filmini çekmek için babasının ona ayırdığı eğitim ücretini, kumardan kazandığı parayı, kız arkadaşının kredi kartını ve prodüksiyon asistanlığı yaparak kazandığı parayı kullanmıştır. Bu filmle Sundance Film Festivali'nden ödül almıştır, bu sayede Sydney filmini çekme imkanını elde etmiştir. Kısıtlı şartlar altında yönettiği düşük bütçeli Cigarettes & Coffee, yönetmenin ilk uzun metrajlı filmi olan Hard Eight (Sydney, 1996) için temel bir hikaye oluşturmuştur. Hard Eight, bir kafenin önünde çaresiz görünen genç bir adamla tanışan ve ona yardım etmek isteyen Sydney'in geçmişinin bir şekilde peşini bırakmamasını anlatır. Philip Baker Hall, John C. Reilley ve Gwyneth Paltrow'un başrollerinde olduğu filmin, senaristliğini ve yönetmenliğini her ne kadar Anderson yapmış olsa da, prodüksiyon şirketi filmin editörlüğünü yönetmeninin yapmasına izin vermemiştir. Üstelik filmin Sydney olan adını da Hard Eight olarak değiştirmiştir. Anderson büyük mücadeleler verse de, filmin adının değiştirilmesini engelleyememiştir. Filmin yapım sürecindeki bu sorunlar daha sonraları Anderson'ın; Olabilecek en iyi filme ulaşmak için elinden gelenin en iyisini yapmak yönetmenliğin yarısıdır. Diğer yarısı ise insanların egolarıyla başa çıkmaktır. demesine neden olmuştur. Sinema hayatına Ateşli Geceler (Boogie Nights, 1997) ile devam eden Anderson, bu filmle daha önce kısa sahte belgeselini çektiği Dirk Diggler karakterine yeniden yer vermiştir. Filmin senaristliğini ve yönetmenliğini P. T. Anderson yaparken; rolleri Mark Wahlberg, Julianne Moore, Burt Reynolds, John C. Reilly, Philip Seymour Hoffman, Don Cheadle ve Heather Graham paylaşmıştır. Moore, bu filmle En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu Oscar Ödül'üne; Reynolds ise En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu Oscar Ödül'üne aday olmuştur. Ayrıca Anderson da ilk Oscar Ödül adaylığını, En İyi Orijinal Senaryo dalı ile almıştır. Olumlu eleştiriler, birçok ödül ve adaylık ile sonuçlanan Ateşli Geceler'den sonra adı iyice duyulan Anderson, bir sonraki filmi Manolya'da (Magnolia, 1999) Jeremy Blackman, Tom Cruise, Philip Seymour Hoffman, Philip Baker Hall, Melinda Dillon, Julianne Moore ve Jason Robards ile birlikte çalışmıştır. Anderson'ın başta küçük bir hikaye olarak başladığı yazı genişlemeye başlayınca ortaya Manolya'nın senaryosu çıkmıştır. Bir avuç insanın kesişen öyküsünü anlatan filmin müzikleri de ayrıca dikkat çekmiştir. Ünlü yönetmen, filmin müziklerini özel olarak Aimee Mann'a yazdırmıştır. Psikolojik dram türündeki Manolya'da, hikayenin derinlikli işlenişi pek çok eleştirmen tarafından beğeni toplamıştır. Tıpkı Ateşli Geceler'deki gibi, Manolya ile Anderson bir kez daha En İyi Orijinal Senaryo Oscar Ödülü'ne aday olmuştur. Ayrıca Tom Cruise En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu Oscar Ödülü'ne, Julianne Moore ise En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu Oscar Ödülü'ne aday olmuştur. Süresinin uzunluğu sürükleyiciliğine gölge düşürmeyen Manolya kült bir film olmayı başarmıştır. Daha sonraki filmi olan Aşk Sarhoşu (Punch-Drunk Love, 2002) yönetmenin en farklı yapımlarından biridir. Absürt romantik komedi-dram türündeki bu filmde Anderson; Adam Sandler, Philip Seymour Hoffman ve Emily Watson ile çalışmıştır. Adam Sandler ve Emily Watson'ın partner olarak yer aldığı bu absürt romantik komedideki oyunculuk performansları çok beğenilmiştir. Öyle ki Adam Sandler'ın kariyeri boyunca performansı hakkında en çok övgü aldığı yapımlardan biridir. Daha önceki filmleri durağan, uzun ve dram ağırlıklı olan Anderson, Aşk Sarhoşu ile farklı bir tür denemiş ve bunun sonucunda Cannes Film Festivali'nden ve Toronto Sinema Eleştirmenleri Derneği ödüllerinden, En İyi Yönetmen ödülleriyle eve dönmüştür. Ayrıca Adam Sandler En İyi Erkek Oyuncu Altın Küre Ödülü'ne aday olurken, Emily Watson ise filmdeki rolüyle En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu Toronto Sinema Eleştirmenleri Derneği Ödülü'nü almıştır. Bir sonraki filmi olan Kan Dökülecek (There Will Be Blood, 2007) ise yönetmenin diğer filmlerinden farklı olarak bir kitap uyarlamasıdır. Upton Sinclair'in Oil! adlı kitabından uyarlanan yapım, Paul Thomas Anderson'ın en başarılı işlerinden biri olarak gösterilmiştir. Filmin başrollerini Daniel Day-Lewis ve Paul Dano paylaşmıştır. Kan Dökülecek ile birlikte ilk kez Daniel Day-Lewis ile çalışan Anderson, Day-Lewis'in de en iyi performanslarından birini sergilediği bir yapıma imza atmıştır. Petrol zengini olan bir adamın hikayesini anlattığı bu filmle din ve kapitalizmin çatışmasını ve birlikteliğini ustaca yansıtan yönetmen, akıllarda yer eden birçok ikonik sahneyi seyirciyle buluşturmuştur. Bu filmdeki performanslarıyla hem Daniel Day-Lewis hem de Paul Dano, seyircinin ve eleştirmenlerin beğenisini toplamıştır. Film, Oscar Ödül Töreni'nde kıyasıya yarıştığı İhtiyarlara Yer Yok (No Country For Old Men, 2007) filmine karşı En İyi Film Ödülü'nü kaçırmış olsa da, En İyi Erkek Oyuncu dalında Daniel Day-Lewis'e ikinci Oscar Ödülü'nü getirmiştir. Ayrıca bu filmdeki rolüyle Day-Lewis birçok farklı yerden başka ödüller de almıştır. Anderson ise, En İyi Yönetmen Oscar adaylığına layık görülmüştür. Yönetmenin bir sonraki filmi olan Usta (The Master, 2012), başrollerinde Joaquin Phoenix, Philip Seymour Hoffman ve Amy Adams'ı ağırlamıştır. İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra dini bir tarikata katılmaya çalışan Freddie'nin öyküsünü anlatan psikolojik dram türündeki filmin senaryosu diğer filmlerindeki gibi Paul Thomas Anderson'a aittir. Bu yapım ile Anderson, İkinci Dünya Savaşı sonrası ortaya çıkan ruhani gruplara farklı bir bakış açısı getirmiştir. Anderson bu filmi yapmayı yaklaşık 12 yıl boyunca düşünmüş olsa da, onu asıl harekete geçiren olay, savaş sonrası kurulan ruhani topluluklarla ilgili okuduğu bir yazı olmuştur. Usta, En İyi Erkek Oyuncu, En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu ve En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu dallarında Oscar adaylıkları almıştır. Anderson'ın sonraki filmi ise başrolünde yine Joaquin Phoenix'in yer aldığı Gizli Kusur (Inherent Vice, 2014) olmuştur. Phoenix filmin başrolünü Owen Wilson ve Josh Brolin ile paylaşmıştır. Gizli Kusur, Anderson'ın birçok filmi gibi bir dönem yapımıdır ve 1980'lerin sonunda geçer. Özel bir dedektif olan Doc Sportello, daha önceki işlerinden daha güç bir işle karşı karşıya kalmıştır. Öyle ki, eski kız arkadaşının kaybını araştırması gerekmektedir. İşler göründüğünden çok daha karmaşık bir hal alır. Anderson, senaryoyu Thomas Pynchon'ın aynı adlı eserinden uyarlamıştır. Pek çok adaylık alan film, bazı eleştirmenler tarafından kült bir yapım olarak değerlendirilmiştir. Paul Thomas Anderson'ın bir sonraki filmi ise oyuncu Daniel Day-Lewis'in emekliliğini açıkladığı, şimdilik oyuncunun son filmi olan Phantom Thread'dir (2017). Gerçek bir öyküden uyarlanan film, 1950'li yıllarda, yüksek sosyetede ünlü olan bir terzinin hikayesini anlatır. Katı kurallarla yaşayan Reynolds'ın, bir garsonla tanışıp evlenmesini ve evdeki düzeninin nasıl değiştiğini gözler önüne seren film, psikolojik çözümlemeleriyle dikkat çekerken, yönetmenliği ve oyunculuklarıyla da beğeni toplamıştır. En İyi Kostüm Tasarımı Oscar Ödülü'nü kazanan Phantom Thread, Paul Thomas Anderson'a da New York Film Eleştirmenleri Birliği'nden En İyi Yönetmen Ödülü'nü kazandırmıştır. Yönetmenin yayınlanan son yapımı ise Licorice Pizza'dır (2021). Filmin başrollerinde Alana Haim ve Cooper Hoffman yer almıştır. Bir aşk öyküsünü anlatan film, hem yönetmenliği hem de senaryosuyla dikkatleri üzerine çekmeyi başarmıştır. Eleştirmenlerden genel olarak beğeni toplayan bu film ile Anderson, BAFTA En İyi Özgün Senaryo Ödülü'nü kazanmıştır. Yönetmenin şu anda Vineland adlı bir kitabın uyarlaması üzerinde çalıştığı yönünde söylentiler vardır. Her zaman en büyük tutkusu olan sinemanın peşinden giden Anderson, karşılaştığı tüm zorluklara rağmen beyaz perdeye muhteşem filmler getirmeyi başarmıştır. Birçok kült filme imza atan usta yönetmenin en iyi arkadaşlarından birisi Quentin Tarantino'dur. Tarantino, Anderson'dan birçok kez övgüyle bahsetmiştir. Ayrıca Paul Thomas Anderson'ın en sevdiği film Altın Hazineleri'dir (The Treasure of the Sierra Madre, 1948). Şimdiye dek hem senaryolarıyla hem de yönetmenliğiyle pek çok önemli ödüle aday olan ve birçoğunu kazanan Anderson, kendine ait tarzıyla sinemada iz bırakmış ve kuşkusuz günümüzün en kıymetlileri arasında yerini almış yönetmenlerinden biridir."} {"url": "https://www.soylentidergi.com/paulo-rego-hikaye-bir-anlatidan-daha-fazlasidir", "text": "Portekiz-İngiliz sanatçı Paula Figueiroa Rego'nun Hikayelerin Hikayesi başlıklı sergisi İstanbul'da Pera Müzesi'nde 30 Nisan'a kadar sanat severler ile buluşmayı bekliyor. Küratörlüğünü Alistair Hicks'in üstlendiği sergide Paula'nın masallarını, düşüncelerini, yaşadığı dönemin siyasi baskısının etkilerini ve özellikle toplumda kürtajın serbest hale gelmesi için verdiği mücadelenin farklı yansımalarını işlenmiştir. Maria Paula Paiva de Figueiroa Rego 26 Ocak 1935 yılında Lizbon'da doğmuştur. Ailenin tek çocuğudur. İngiltere'ye giden anne ve babasının ardından çok sevdiği babaannesi ile hayatını devam ettirmiştir ve eğitim hayatına da Lizbon'da başlamıştır. Babaannesinin ona anlattığı masallar ile büyüyen Paula sonrasında bu masalları sanat eserlerine de taşımıştır. Ailesi İngiltere'den döndükten sonra tekrar annesi ve babası ile yaşayan Paula'yı, annesinin sahilde çizdiği resimlerde etkilemiştir ve ona ilham kaynağı olmuştur. Portekiz yönetiminden memnun olmayan babası Paula'yı okumak için İngiltere'ye göndermiştir. Paula burada Londra Üniversitesi'ne bağlı güzel sanatlar fakültesi Slade School of Art'ta sanat eğitimi almıştır. Rego burada öğrenci iken tanıştığı Victor Willing'ten hamile kalır. Bu olayı sanatına da yansıtmıştır ve babasına hamile olduğunu söyleyen tavşanın üç versiyonunu yapmıştır. Bu Rego için bir kırılma noktasıdır, bir açıklama anını hatırlattığı için birden fazla kez çizmiştir. O zamanlar evli olan Victor ile ilişkiye başladığında, bunu ailesine söylemeyip onun yerine kürtaj olmuştur. Slade'deki eğitimi bittikten sonra babasına söyleme cesareti bulmuştur. Babasına telefon ettiğinde kilometrelerce uzakta, Portekiz'de olan babası bu haber üzerine arabaya atlayıp kızının yanına gitmiştir ve onu Portekiz'e geri getirmiştir. Yol boyunca operalar dinlemiş, en güzel otellerde konaklayıp en iyi yerlerde yiyip içmişlerdir. Babası onu suçlamak yerine ona sahip çıkmıştır. Bu da Paula için bir dönüm noktası olmuştur ve hep en önemli anılarından biri olarak onunla kalacaktır. 1956 yılında Rego, Cas adında bir kız çocuğu doğurur ve bu olayın ailesi ve arkadaşları tarafından kabul görmesi onu rahatlatır. Victor da eski eşinden boşanır ve 1959 yılında Paula ile evlenirler. 1961 yılına geldiklerinde üç çocukları vardır. 1975 yılında Londra'da bulunan Gulbenkian Vakfı peri masallarını araştırmak için Paula Rego'ya bir proje teklifi sundular. Rego o dönem içinde bulunduğu koşullar, finansal ihtiyacın da etkisiyle bu teklifi kabul etmiştir. Sanatçı yaklaşık altı ay boyunca Londra'daki British Museum ve British Library'da bu konu hakkında araştırma yapmıştır. Bu araştırmalar Paula'nın bundan sonraki çalışmalarına farklı bir yön vererek bugünkü sanatını belirleyen önemli bir unsur olmuştur. Onun, en iyi bilinen Portekiz peri masallarının bazıları üzerine yoğunlaşması sonucu ortaya çıkan illüstrasyonlar yapmasına yol açmıştır. Daha sonra bu yöntemle İngiliz çocuk hikayeleri ve Portekiz folkloruna ait çocukluğunda dinlediği masal ve tekerlemeler üzerinde çalışmaya devam etmiş ve 1989 yılında Nursery Rhymes/Çocuk Tekerlemeleri adlı seriyi üretmiştir. Rego ve Willing'in çalışmaları, Willing'in yaşamının son üç yılında hızla değişim gösterdi. Birliktelikleri yıkılırken, en çarpıcı işlerinden bazılarını yapıyorlardı. Rego eşini bir köpek olarak tanımlıyordu. Sanatçı Girl and Dog serisinde zorla ilaç içirilen ve tıraş edilen bir köpeği betimliyordu. Bu seriyi kısmen kocası hasta iken ona kötü bir bakıcı olduğunu düşünerek yapmıştır. Fakat Girl Lifting Up Her Skirt to a Dog adlı 1986 tarihli eserinin de gösterdiği gibi duyguları karmakarışıktır. Paula Figueiroa Rego, Untitled 'Girl and Dog' Series; 1986, British Council Collection. Girl Lifting Up Her Skirt to a Dog, 1986. Paula hayatı boyunca hep kadınları destekleyen ve haklarını arayan tarafta oldu. Kürtajda bu konulardan biriydi ve bu seriyi yapmasında Portekiz'de yaşanan olaylar onu tetiklemiştir. 28 Haziran 1998'de Portekiz'de kürtajın yasal olup olmayışı hakkında bir referandum düzenlenmişti. Katılım yeterli değildi ve kanun değiştirilemedi. Rego ise kürtaj resimlerini bir siyasi protesto olarak yaptı ve ta ki 11 Şubat 2007 tarihinde ikinci bir referandum düzenlenene dek Portekiz'de eserlerini sık sık sergiledi. Bu çalışmaları sonuç verdi ve dört önemli insan referandumda oy kullandı, bu sayede kanun değişti. 90'lar boyunca Rego belki de en anlamlı, herhangi bir sergisini tamamlamaya uygun eserlerinden bir miktarını üretmiştir. Rego'nun babasının en sevdiği biri olan The Sin of Father Amaro'dan uyarlanan Amaro serisinin parçası olan 1997 tarihli Looking Out, bir rahiple genç bir kız arasındaki yasak aşkın hikayesidir. Kız hamile kalır ve bir versiyonunda rahip bebeği öldürür. Rego, bu seriyi resmederken kendini kitabın içindeymiş gibi hisseder ve hatta: Yazarın bile gitmediği yerlere gidebilir ve adalete ihtiyaç olan yere adalet getirebilirsiniz. Görüldüğü üzere Rego resimlerinin içinde yaşar ve dünyayı resimleri ile değiştirmiştir. Paula'nın Foundling Museum'daki sergiye katılması talep edildiğinde 2009 tarihli çok boyutlu Oratorio'u yapar. Enstalasyonun parçaları tıpkı yıllar boyunca kapalı kapılar ardında kalan, başkalarının hatalarının neden olduğu çocukluk acılarının anısı gibi bir dolabın içindedir. Acıyı, çaresizliği anlatan figürler, resim ve kuklalar büyük bir hüzün taşırlar. Bu odanın kapıları kapandığında, kimsenin görmediği, hatta görmek istemediği hayatın çocuklar ve kadınlar üzerindeki ezici acıları da örtülmüş, gizlenmiş olacaktır. Bunu hissetmek ve bilmek Rego için ürkütücüdür. Diyebiliriz ki; Paula Rego'yu hikayeler kurtarmış ve onları sanatın merkezine yeniden yerleştirmiştir. Toplumsal cinsiyetçiliğin empoze edildiği, kadınların erkeklerle eşit görülmediği hikayeleri alıp sanatının gücü ile onları çok farklı noktalara taşımıştır. Sadece kadınları değil toplumdaki ötekileştiren herkesin, fırçasının gücü ile arkasında durmuştur. Korkmaz, Kozlu, (2017). Paula Rego ve Resimlerindeki Öz Yaşam Öyküsel Çıkarımlar, Güzel Sanatlar Fakültesi Sanat Dergisi."} {"url": "https://www.soylentidergi.com/persepolis-bu-dunya-gebe-isyan-doguruyor", "text": "Tarihin acılı yankılarının bucaklarca yankılandığı kadim İran topraklarında, küçük bir kız çocuğunun kadınlığa uzanan yolculuğu Persepolis'te gözler önüne serilir. Onun hikayesi, akış halindeki bir dünyada gezinmenin ve kaosun ortasında ses çıkarma cesareti bulmanın, dayatıma meydan okumanın ve başkaldırının hikayesidir. Önce çizgi-roman daha sonra animasyon sanatı aracılığıyla sesini bulan Persepolis, bir neslin ruhunu ve bir ulusun mücadelesini dünyaya anlatır. Çarpıcı görselleri, unutulmaz müzikleri ve delici yorumuyla bu film; bir ülkenin ve insanlarının asırlardır asılsız bir ön yargıya kurban gittiğini başkahraman Marjane'in gözünden açıklar. Marjane Satrapi, otobiyografik hikayesini ilk olarak 2000-2003 yılları arasında dört ciltlik bir çizgi roman serisi olarak yazmış ve resimlemiştir. Eserin 2007 yılında filme uyarlanması yine aynı yıl Cannes Film Festivali'nde Jüri ödülü almasıyla sonuçlanmış, işlediği konunun gerçekliğini İran'ın tarihsel ve kültürel geçmişine dayandırmasıyla büyük ses getirmiştir. Filmde kullanılan animasyon stili ve tekniklerinin sosyo-politik bir yorumla harmanlanması ise özellikle cinsiyet ve kimlik bağlamında 1980 İran'ında karanlığa mahkum edilmiş kadınlığa ışık tutar. Satrapi, hikayesini anlatmaya küçüklüğüne dair anılarını geri çağırmakla başlar. Filmin ilk sahnelerinde İran Devrimi sırasında henüz küçük ve asi bir kız olan Marjane'in İran'ın başkenti Tahran'da yaşadıkları topluma nazaran seküler bir hayat yaşayan bir ailenin evinde koşarken görürüz. Eğitimli bir baba ve feminist bir anne tarafından büyütülen Marji, odasındaki Jackie Chan ve Iron Maiden posterleriyle, giydiği kıyafetlerle ve dinlediği müziklerle batı tarzında bir hayat sürer. Fakat evden çıktığı anda İran'ın uçlarında gezinmeye başlar. Çevresindeki kimliklerin, söylemlerin, ilişkilerin ve inançların karmaşıklığında sorgulamayı öğrenir ve küçük yaşında tarihe tanık olmak zorunda kalır. İslami bir devrim, totaliter bir rejimin zulmü ve yıkıcı bir savaşa mahkum olan çocukluğuyla Marji; otobiyografik hikayesine kara mizah ögeleri yerleştirir. İzleyicinin tanık olduğu sahnelerin tümü Marji'nin zihnindekiler veya anılarıdır. Bir çocuğun bakış açısından sunulan hikaye izleyicileri kendi varsayımlarını sorgulamaya zorlar fakat eser gerçekliği olduğu gibi yapısökümüne uğratır. Çünkü hikaye artık yetişkin bir zihin tarafından perdesiz bir şekilde algılanır. Marji'nin varlığı filmde bir çocuğun parçası olduğu çevrenin ve koşulların karmaşıklığının kavranamayışı ile hayat bulur. Anlamda yokluk yaşaması, çocukluğunu kullanarak yorum yapmak cesaretini ona veren asıl şeydir. Ailesinin dedikleri mi doğrudur, yoksa öğretmenlerinkiler mi? Gerçekten de öğretmenlerinin dediği gibi Şah'ı Allah mı seçmiştir? Her şeyin sonunda baş başa kaldığı cevaplarla kazandığı bilinç, karanlık dünyanın gerçekliğini özümsemesi için yeterlidir. Fakat önce büyümesi gerekir. Persepolis'te tasvir edilen katı İran rejimi, 1979 İran Devrimi'nden sonra kurulan İran İslam Cumhuriyeti'dir. Siyasi ve sosyal bir karmaşa dönemi olan İran Devrimi sırasında geçen film, İslam hukuku üzerine kurulmuş olan yeni rejimin şeriat ilkelerine dayalı teokratik bir hükümet kurmayı amaçlamasına başkaldıranların hikayesini anlatır. Tarihsel bağlamını bu kanlı olguya dayandıran film, devrim sırasında yaşanılan olayları keskin bir dil kullanımıyla sosyo-politik yorumlar sunarak irdeler. Satrapi, İran İslam Cumhuriyeti'nin baskıcı rejiminin bireysel özgürlükleri ve hakları baskı altına alma biçimlerini eleştirir. Aynı zamanda emperyalizmin ve dış müdahalenin İran'ın siyasi manzarasının şekillenmesindeki rolünün altını çizer. Film, önce küçük bir kızın sonrasında kendi ülkesine yabancılaşmaya mahkum edilmiş bir kadının gözleriyle izleyicileri dünyalarını şekillendiren güçler hakkında eleştirel düşünmeye ve statükoyu sorgulamaya davet eder. Amacını tüm katılığıyla gerçekleştirmeye ant içmiş İslam Cumhuriyeti, cumhuriyet adı altında insanların birçok özgürlüğünü kısıtlamayı, insan haklarını ihlal etmeyi veya karşıt düşüncedeki insanları canice öldürmeyi yeni ve Tanrı'nın isteğine uygun bir devlet kurmak için kendilerinde hak görür. Kadınlığı düzeltilmesi gereken bir problematik olarak ele alan bu yeni sistem, hükümetin kadınlar özelinde cinsiyetçi bir politika uygulayarak katı giyim kuralları koymasına, kadınların davranış ve hareketlerinin kısıtlanması gerektiği kanısındadır. Toplum içinde başörtüsü takılmasını zorunlu kılan bu kıyafet yönetmeliği ayrıca kadınların erkeklerle yan yana olmaması gerektiğini, evlilik dışı ilişkileri, alkol tüketimini ve ahlaksızlık olarak algılanan davranışları yasaklayan katı ahlak yasaları uygular. Rejimin güvenlik güçleri, bu yasaların uygulanmasından ve aykırılığın susturulmasından sorumludur. Karşıt düşüncedeki siyasi muhalifler, insan hakları aktivistleri ve azınlık gruplarının üyeleri sıklıkla tutuklanır, işkence görür ve yok yere idam edilirler. Rejim ayrıca kitaplar, filmler ve müzik de dahil olmak üzere sanata ve medyaya getirdiği akıl dışı sansürle ülkedeki düzeni sağlayabileceğini düşünür. Persepolis, tüm bu kaotikliği başkahramanı Marjane'nin deneyimleriyle resmeder. Hakları için mücadele eden ve tek gayesi özgürce yaşamak olan bir grup insanın direnişi yine ölümle sonuçlanır çünkü diktatörlüğün parmakları muhaliflerin boğazlarını nefesler kesilmeden gevşetmez. İfade özgürlüğü üzerindeki kısıtlamalar ve muhalefetin boğazlanması Marjane ve ailesindeki isyan ateşini söndürmek için yeterli olur çünkü Marjene'in muhalif amcası Anuş, bu sebepten yitip gider. Böylece ebeveynleri Marjane'i eğitimini bahane ederek, kendi ülkesi dili ve kültürüne yabancı olmakla sonuçlanacağı kişisel sürgününe göndermeye karar verir. Fakat Marjane gittiği yerde tutunamayacak ve bu yolculuktan kendi ülkesinde yabancı olmaya mahkum olarak geri dönecektir. Tüm şanssızlığına rağmen en büyük şansının İran'da ilerici bir ailede büyümek olduğu görülen ve artık genç bir kız olan Marjane, pek istemese de artık Avrupa'dadır. Fakat kaçtığı savaştan bir başkasına tutulur: yurt dışında yaşayan bir İranlı olarak, yeni bir kültür ve toplumda yabancı olmanın zorluklarıyla yüzleşmek. Artık dil engelleriyle, kültürel farklılıklarla, ırkına ve milliyetine dayatılan ayrımcılıkla savaşmak zorundadır. Bu sebeple Marjane, film boyunca nereye giderse gitsin kalıp duvarların ardına geçemeyen bir yabancı olarak tasvir edilir. Yabancı olma deneyimi; ırk, milliyet ve kültürel geçmiş gibi birçok faktör tarafından şekillenir. Ortaya çıkan şekil bir kalıba uymaz. Çünkü benlik, kimlik ve aidiyet karmaşası içinde var olma mücadelesindedir. Belki artık ellerinde bombayla üzerine koşan askerler yoktur fakat medyanın delüzyonel algısıyla tüm Avrupa zihniyetine yerleşen rejime yönelik basmakalıp görüşler, İran'daki herkesin terörist ve tehlikeli olduğu yönündedir. Tüm bu yargılar dolayısıyla, Marjane ayrımcılığa ve ırkçılığa maruz kalır. Ve umutsuzlukla anlar ki; baskı her yerdedir, düşmanlıktan kaçılamaz. Genel olarak Persepolis, bir yabancı olma deneyiminin meşakkatli sürecini ve çoklu kültürel ve sosyal bağlamlarda gezinmenin zorluklarını tüm şeffaflığıyla aktarır. Marjane'in sivri dilli oluşu, İran'dan gelmesi, kurallara göre yemek yememesi bile herkes için bir sorun olur. Aşık olur, aldatılır. Makyaj yapar, yaftalanır. Doğruları söyler, kovulur. Hırsızlıkla suçlanır, kapıya atılır. Talihsizlikle geçen yıllar sonunda sokaklarda beş parasız gezen aç bir yurtsuz olmuştur. Fransa'nın bir bankında donarak ölme tehlikesi geçirdikten sonra ülkesine geri dönme zamanının geldiğini anlar. Genç bir kız olarak ayrıldığı İran'a genç bir kadın olarak dönen Marjane, geldiği gibi ağır bir depresyona girer çünkü Avrupa'da geçirdiği yıllar sonrasında artık İran kültürüne de yabancılaşmıştır. Bir sanat okuluna başlar fakat baskıcı dayatımlara ters düşmediği tek bir günü yoktur. Çatık kaşlarıyla ve asi tavırlarıyla dikkat çeker, çevresindeki kadınlara mücadele gücü verir. İçi susmak bilmeyen milyonlarcasıyla bağımsızlık naraları atar fakat gerçek dünyada bunu gerçekleştirmek için fazlasıyla yalnızdır. Film boyunca kadınlardan, genellikle özerkliklerini sınırlayan dar bir tutum yelpazesine uymaları beklendiğini görürüz. Sorgulanmayan sosyal normlar ve kültürel beklentiler, kadınlık üzerinden pekiştirilir. Bu normlara uymayan kadınlar ise damgalanarak ötekileştirilir ve şiddete maruz bırakılır. Marjane her şeyin ortasında başörtüsüne karşı çıkar ve erkekler tarafından kontrol edilmeyi reddeder. Ancak meydan okuması onu her zaman riske atar ve rejimin güvenlik güçleriyle karşı karşıya bırakır. Marjane'ın çocukluğundan beri asi bir karakterinin olması tesadüf değildir. Satrapi'nin hikayesini anlatırken kullandığı güçlü kadın temsilleri, ailenin jenerasyonlarına aktarılır. Çok sevdiği büyükannesi ona yaşarken iyi bir insan olarak kalmasını, köklerini unutmamasını ve hiçbir erkeğe muhtaç olmayışını hatırlatır. Annesi, küçüklüğünden beri bir kadın olarak haklarını bir an önce savunması gerektiğini sürekli vurgular. Marjane ve eserdeki diğer kadınların savunduğu düşünce, kadınların kendi kaderlerini şekillendirme gücüne sahip olduklarıdır. Bu düşünce; kadınları susturan, düşünmelerini dahi yasaklayan bir rejimin devrilmesinin ilk kurşunları olabileceklerini gösterir, kadınları yüreklendirir. Hür ve bağımsız bir kadın olmak uğruna bin kapıdan kovulan, bin cezaya çarptırılan, milyonlar arasında kendine yer bulamayan Marjane, tekrar Avrupa'ya döner. Otobiyografik eserini de burada kaleme almaya başlayan Satrapi, artık hikayesini dünyaya anlatmakla yükümlüdür. Persepolis'le birlikte İran'ın sadece peçe, tiranlık ve bombalarla ilişkilendirilen basmakalıp ve tek boyutlu bir ülke olarak bilinen imajı böylece yıkılmaya başlar. Bunun yerine İran toplumunun gerçekliği birinci ağızdan hem de bir kadının kara mizahıyla, tüm karmaşası ve çok yönlülüğüyle dünyada yankılanmaya başlar. Satrapi, aslı oldukça dramatik olan bu hikayeyi kattığı kara mizahla grafikleştirir. Bir çocuğun bakış açısıyla anlatılan olaylar, yaşanılan acının gerçekliğini kanıtlar niteliktedir. Filmde kullanılan animasyon tekniğinin oldukça basit olması ve genelde iki renkten oluşması, olguları net kılarak hikayeye tanık olanların kendi varsayımlarını sorgulamasını sağlar. Bu sayede alışılagelmiş gerçeklik olduğu gibi ters yüz edilir. Çünkü isyan altındaki varlığın yoklukla olan etkileşimi 89 dakika boyunca oradadır. Satrapi'nin basıldığı günden bu yana milyonlarca kopya satan eseri, filmiyle on milyonlarcasına ulaşmayı başarır ve bağnaz perdeleri gözlerden bir nebze olsun kaldırmayı başarır. Soluğu boyunlarına takılan ilmekle kesilen binlercesinin sesi Persepolis'le sonsuz olur. Kapıların ardına kilitlenmiş bir neslin gözyaşları kurur, tiz çığlıkları sonunda duyulur. Yersiz yurtsuz kalmış milyonlarca göçebenin anlatmaya çekindiği hikayesi; söylemeye utandığı kökleri tekrar yeşerir, dalları göğü bulur. Her şeyin hikaye olmak için var olduğu dünyada Persepolis, tüm gerçekleri dehşetiyle yüzlere vurur. Çünkü, Yüzyıldır listemde ama izlemedim çünkü korkuyorum izlemeye, gerçekleri kabul etmek zor. Keyifle okudum, yorum yapmadan geçemedim. Sadece film analizi olmaktan ziyade İran rejimine kısa bir bakış açısı da olmuş."} {"url": "https://www.soylentidergi.com/portre-sanatinda-disavurumcu-yansimalar", "text": "Sanat tarihinde resmetme taklit etme üzerinden gelişmiştir. Ancak süreç içerisinde görüneni olduğu gibi resmetmenin yanında sanatçı kendisinden izler de ekleyerek portre sanatına yepyeni biçimler kazandırmıştır. Özellikle portre sanatında sanatçının yaşamsal deneyimlerini yansıtmasından ötürü dışavurum dikkate değerdir. Portre sanatında sanatçı figürünü olduğu gibi tasvir edebilir ya da idealize edebilir. Özellikle birey bilincinin ortaya çıktığı dönemlerde figürü olduğu gibi betimleme de önem kazanmıştır. Süreç içerisinde dönemler değiştikçe ihtiyaçlar da değişmiştir ve bu değişimler de sanata yansımıştır. Üretim ilişkilerinde ki değişim, farklı eğilimlerin ortaya çıkışı, insana bakış açısının değişimi gibi birçok faktör sanatçıların eserlerini etkileyen unsurlardan birkaçıdır. Mısır, Yunan ve Roma gibi Akdeniz medeniyetlerinde portre ressamlığı ağırlıklı olarak kamu sanatı olarak ya da tanrılar, krallar, imparatorlar için yapılan cenazelere ait sanat kabul edilmekteydi. Portreler heykellere bronz, mermer ya da taşa ya da duvarlara freskler olarak yapılmaktaydı. Bazı bilim adamlarına göre Roma portrelerinin gerçekçiliğinin kökeni, balmumu ölüm maskelerinden evrimleştikleri için olabilir. Bu ölüm maskeleri cesetlerden alınarak ev sunaklarında tutulurdu. Maskelerin kalıpları doğrudan ölen kişiden yapıldı ve tarihçilere tipik Roma özelliklerinin doğru bir temsilini verdi. Roma döneminde üst sınıfa ait mumyaların portreleri ahşap üzerine resmedilmiştir. Mumya portreleri firavunluk zamanlarına kadar uzanırken Fayyum mumya portreleri Roma kanunlarıyla yönetilen Mısır için bir yenilik sayılmaktaydı. Bunlar Yunan ve Roma dünyası klasik döneminde gelişen panel boyama geleneğine ait resimlerdi. Mısır'ın birçok bölgesinde yer alan mumya mezarlarından çıkarılmışlardır ancak Fayyum bölgesinde bulundukları için bu isim verilmiştir. Portrelerin yapıldığı dönemde insanlar en fazla otuz beş yaşına kadar yaşayabildikleri için portrelerdeki figürler genç resmedilmiştir. Yapılış amaçları ölenlerin öteki dünyada kimliklerini koruyabilmek amacıyla yapılmış olan Fayyum portreleri, ölülerle birlikte gömülmüştür. 20. yy'ın başlarında, özellikle Almanya'da altın çağını yaşamış olan dışavurumculuk anlayışının ana özelliği, sanatçıların, ruhsal durumlarına, dünya görüşlerine, politik anlayışlarına göre değerlendirdikleri betileri deformasyona uğratmalarına olanak vermiş olmasıdır (Kırman, 2020). Norveçli sanatçı, dünya genelinde ikonikleşen Çığlık adlı eseriyle tanınmıştır. Çocukluğu hastalıklarla geçen sanatçının ruhsal durumu da ailesinden kendisine miras kalmıştır. Bohem hayat tarzını benimseyen Munch nihilist Hans J ger'in etkisi altında duygularını ve psikolojik durumunu yansıtmaya yönelmiştir. Tam da buradan sıradışı tarzı doğmuştur. Seyahatlerle beraber tarzı zenginleşmiştir ve bu seyahatler sırasında Paul Gaugin, Vincent van Gaugh ve Henri de Toulouse Lautrec ile tanışmıştır. Bir grup Alman ekspresyonist sanatçılarının oluşturduğu bu topluluk, gerçekçi temsilleri, çizgiler ve renklerde abartılar ve çarpıtmalar adına terk etmişlerdir. Sanatın daha derine inmesini, ruhu ve doğayı yansıtmak istemişlerdir. Renk onlar için dışavurumun öne çıkan araçlarıydı. Alman dışavurumcu sanatçı ve gravürcü olan Ernst Ludwig Kirchner Die Brücke adlı 20. yüzyılın dışavurum sanatının öne çıkan sanatçılarından oluşan grubunun da kurucusudur. Grup yaygın geleneksel akademik tarzdan kaçınarak geçmişi ve mevcut döneme köprü olan yeni sanatsal dışavurum tarzları bulmuşlardır. Birinci Dünya Savaşı'na gönüllü olarak katıldı ancak kısa sürede çöküntü yaşayarak terhis edildi. Çalışmaları Nazi'ler tarafından dejenere olarak tanımlanmıştır ve 600'den fazla çalışması satılmış ve bazıları yok edilmiştir. Alman-Danimarkalı ressam daha önce bahsetmiş olduğumuz Die Brücke adlı gruba mensuptur. Emil Nolde'un hayatı ve çalışmaları fikirlere, ideolojilere, güç ve kimliklere karşı duruşuyla karakterize edilebilir. İlk dışavurumculardan olan Emil Nolde aynı zamanda erken 20. yüzyılda yağlı boya ve suluboya çalışmaları yapan ressamlarındandı. Sanatçı avangartlar için fazla tutucu olarak algılanırken gelenekçiler içinse fazla modern olarak değerlendirilmekteydi. Sanatçı izlenimciliği 19. yüzyıl için öne çıkan tarz olarak kabul etse de bu tarzı 20. yüzyıl için oldukça yüzeysel ve gerçekçi bulmuştur. Sıra dışı renk seçimleri ve farklı fırça darbeleriyle tanınan sanatçı, altın sarıları ve koyu kırmızları çalışmalarında ön planda kullanmıştır. Manzaralar, dini imgeler, çiçekler, fırtınalı denizler ve Berlin gece hayatının sahneleri genel olarak çalışmalarının temalarıdır. Avusturyalı ressam Egon Schiele, resimlerinde genel olarak hastalıklı, bükülmüş bedenlerle, huzursuzluk, acı ve tehlikeyi barındıran insan figürlerini betimlemiştir. Sanatçı kendi yüzünün farklı açılarla yüzlerce defa tasvirini yapmıştır. Başını öne eğip kaşlarının altından izleyiciye savurduğu tehditkar bakışlı otoportreleridir. Schiele otoportrelerinde kendisini sıska, işkence çeken, kemikleri çıkmış halde yabani ve karanlık bakışlarıyla resmetmiştir. Renkler genellikle kahverengi ve kırmızı ile sınırlanmıştır. Modigliani modern tarzıyla karakterize olan uzun boyunlu yüzlerin olduğu portreleri ve nü çalışmaları ile tanınmıştır. Modigliani'nin sanatı yaşadığı dönemde kıymeti bilinmese de öldükten sonra oldukça popülerlik kazanmıştır. Özellikle annesi küçük yaşlardan itibaren sanatçıyı desteklemiştir. Eşi Jeanne Hebuterne birçok eserine model olmuştur. Alman ressam Wilhelm Heinrich Otto Dix, Alman toplumunun Weimar Cumhuriyeti dönemindeki durumunu ve savaşın acımasızlığını realistik, acımasız ve sert biçimde yansıttığı çalışmalarıyla tanınır. Birinci Dünya Savaşı başladığında Alman ordusuna gönüllü katılan sanatçı 3 yıl kadar orduya hizmet ettikten sonra terhis edildi. Savaştan oldukça yoğun bir biçimde etkilenen Dix, sonraki çalışmalarında travmatik deneyimlerini tasvir etmiştir. Sanatçı, Birinci Dünya Savaşı'nda ateş hattında olmasına rağmen, dehşet ve yıkımda güzellik aramayı ve bulmayı hatta başkalarının yalnızca savaşın dehşetini göreceği yerlerde heyecanı aktarmayı başardı. Dix, grotesk tarz için öncü seçildiğinde, o bunu kucakladı ve Weimar Cumhuriyeti'nin ahlaksızlığını ve etik eksikliğini ifşa etmeye devam etti. 20. yüzyılın en önemli sanatçılarından kabul edilen İngiliz sanatçı ve tasarımcı Lucian Freud Sigmun Freud'un torunudur. Figüratif sanat üzerinde uzmanlaşmışsan sanatçı erken dönemleride gerçeküstücülükten etkilenmiş olsa da 1950'lerin sonunda katı bir realizme yönelmiştir. Tedbirli ve içine kapalı bir adam olan Freud 60 yıllık kariyerinde ağırlıkla yakın arkadaşları ve ailesiyle çalışmıştır. Bu çalışmalar kent manzaralar ve rahatsızlık verici iç ortamlarda tasarlanmıştır. Otoportreleri derin iç gözlemi, yüz ifadelerinin ayrıntılı analizini ve arkasındaki duyguları gösterir. Kırman, G. (2020), Otto Dix Örneğinde Dışavurumcu Tavır ve Portre Resimlerindeki Üslup Özellikleri. . Yöktez."} {"url": "https://www.soylentidergi.com/prayers-for-the-stolen-zorluklarla-dolu-bir-meksika-kasabasinin-dokunakli-hikayesi", "text": "Meksika'daki bir dağ kasabasında, uyuşturucu baronlarının hüküm sürdüğü bir ortamda, üç kız çocuğunun zorlu yaşam mücadelesini konu alan Prayers For The Stolen, Jennifer Clement'in aynı adlı romanından uyarlanıp Tatiana Huezo tarafından yazılıp yönetilen bir dram filmidir. Meksika'daki bazı kasabalarda hala var olan uyuşturucu baronlarının orada yaşayan insanlara verdiği zararlardan esinlenen Jennifer Clement'in bu eserinden uyarlanan film, zorlu yaşam koşullarına rağmen umudu ve dayanışmayı gözler önüne seriyor. Yazımız film ile ilgili spoiler içermektedir. Prayers For The Stolen, büyümenin ve özgürlüğün ne olduğunu bilmeyen, çocukluklarını bir yetişkin gibi yaşamak zorunda kalan, hayatı saklanmakla geçen kız çocuklarının öyküsü. Film bir mezar kazar gibi toprağın kazılmasıyla başlıyor. Küçük bir kız çocuğu olan Ana'nın annesi toprağı kazıyor ve kızına oraya uzanmasını istiyor. Bu kazdığı yer aslında mezar değil bir sığınaktır. Uyuşturucu baronları belli zamanlarda kasabaya gelip bazı kız çocuklarını alıp götürdüklerinden dolayı bir saklanma yeri yaparlar. Ana'nın annesinin yaptığı bu sığınak, uyuşturucu baronlarının gölgesinde geçen yaşamlarının sembolüdür. Bu yer, umutsuzluğun ve özgür olma arzusunun bir yansımasıdır. Kız çocuklarının kuaförde saçlarının kesildiğini gördüğümüz sahnede Ana gözyaşlarını tutamıyor. Yanındaki arkadaşı ona destek olmak için elinden tutuyor. Hayatın acımasızlığıyla daha küçücükken karşılaşan bu kız çocuklarını izlerken bizi yürek burkan bir sahne karşılıyor. Uyuşturucu baronlarının geldiği bir sahnede annesi Ana'ya hemen saklanmasını söylüyor. Ana annesinin daha önce onun için yaptığı yere saklanıyor. Dışarısının göründüğü bir aralıktan havada uçan kuşlara bakıyor. Bu sahne bize Ana'nın küçük bir çocuk olarak yaşadığı zorluklarla uçan kuşların özgürlüğü arasındaki farkı gösteriyor. Ana'nın kuşlar gibi özgür olma arzusu izleyiciye yürek burkan bir manzara sunuyor. Ana'nın annesi kızını tek başına büyütmüş ve onu korumak için her şeyi yapan bir anne olarak karşımıza çıkıyor. Ana'ya sert davranıyor çünkü Ana'nın alıkoyulan diğer kız çocuklarıyla aynı kaderi yaşamasını istemiyor. Hatta bir sahnede olanlardan yorulup dayanamayıp ağlıyor ve böylece kızını koruyamadığını düşünen çaresiz bir annenin yaşadığı zorluklar yüzümüze çarpıyor. Film, bir anne olarak yaşadığı çaresizliği ve kızının güvenliği için verdiği savaşı dokunaklı bir şekilde işliyor. Ana'nın babası ise ABD'de çalışıyor. Annesi telefonun çektiği tek yer olan haşhaş tarlasının tepesine gidip eşine ulaşmaya çalışıyor fakat ulaşamıyor. Böylece Ana'nın maddi destek alabileceği hiçbir yer kalmıyor. Ana'nın yaşadığı kötü şeylerden uzaklaşabildiği tek yer arkadaşları Paula ve Maria'nın yanıdır. Birlikte onca zorluğu aşmışlardır. Her an başlarına bir şey gelebilecek bu kasabada birbirlerine sığınarak güvenli bir alan bulan bu üç arkadaşın onca zorluğa rağmen sürdürdükleri arkadaşlıkları bizleri arkadaşlığa olan inancı yeşertiyor. Kasabada çocukların tutunabildikleri diğer bir etmen ise okuldur. Okul kapanma tehlikesine rağmen bu zamana kadar ayakta durmayı başarmıştır. Kimin ne zaman uyuşturucu baronları tarafından alınacağı belli olmayan bu kasabada sınıftaki birini ertesi gün görememek mümkün. Ana ve arkadaşları onca zorluğa rağmen sevgi dolu öğretmenleri sayesinde biraz olsun gerçek hayattan uzaklaşıyorlar. Filmin sonlarına doğru uyuşturucu baronlarının Ana'nın evine geldiğini görüyoruz. Ana hemen saklanıyor ve korkudan tir tir titriyor. Adamlar Ana'yı bulamayınca gidiyorlar. Çaresiz bir şekilde kalan annesi Ana'ya buradan gitmeleri gerektiğini söylüyor. Çünkü kızını kurtarmanın başka bir yolu olmadığını biliyor. Arkadaşı Maria'nın alıkoyulduğunu öğrenen Ana'nın hayatı iyice mahvoluyor. Sabaha doğru annesi, Paula ve kasabadan diğer insanlarla birlikte kasabadan ayrılıyorlar. Film burada bitse de Ana'nın hikayesinin burada bitmediğini biliyoruz. Tatiana Huezo hikayenin devamını bizim hayal gücümüze bırakmış. Kim bilir belki Ana'nın hayatı her zaman olduğu gibi saklanmakla geçecek; belki de tüm bunlardan kurtulup kendine yeni, mutlu bir hayat kuracak. Prayers For The Stolen, Ariel çapında En İyi Film ve En İyi Senaryo ödüllerini kazanarak başarısını kanıtlamıştır. Ayrıca filmde Ana'nın annesini oynayan Mayra Batalla, gösterdiği dokunaklı performansıyla En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu ödülünü kazanmıştır."} {"url": "https://www.soylentidergi.com/punk-muzigin-kesfedilmesi-gereken-gruplarindan-fugazi", "text": "Punk müzik denince aklınıza sadece sert gitar riffleri, taşkın sahne performansları ve biraz da serserilik geliyorsa; müziği düşünce ve isyanla birleştiren gerçek bir punk efsanesi Fugazi ile tanışma vaktiniz gelmiş demektir. 1987 yılında Washington D. C.'de, Minor Threat ve Rites of Spring gruplarının eski üyeleri Ian MacKaye, Guy Picciotto, Joe Lally ve Brendan Canty ile bir araya gelerek Fugazi'yi kurdular. Fugazi, sadece müzikle değil, özellikle sahip olduğu etik değerleriyle de öne çıkıyordu. Albümlerini, Kendin Yap felsefesini benimseyerek bağımsız şirketleri olan Dischord aracılığıyla çıkarıyorlardı. Bu sayede büyük plak şirketlerinin ticari stratejilerinden etkilenmeden özgün müziklerini yapabiliyorlardı. Fugazi, müziğin sadece ekonomik bir değer olmanın ötesinde bir anlam taşıdığına inanıyordu. Müziği sadece belirli bir kesime değil, herkese erişilebilir kılmak amacıyla konser biletlerini düşük fiyatlardan satmayı tercih ediyorlardı. Beş dolar gibi sembolik ücretlerle, daha fazla insanın müziğe erişimini sağlamaya çalışmıştırlar. Straight Edge yaşam felsefesi onlarla özdeşmişti. Grup üyeleri alkol, uyuşturucu ve sigara kullanmayarak sağlıklı bir yaşam biçimini benimsemelerinin yanı sıra et yemiyor ve aşksız cinselliğe de karşı duruyorlardı. Ayrıca, punk sahne kültüründe yer alan eril şiddeti teşvik eden stage diving, moshing, slam dancing gibi bazı gelenekleri reddederek konserlerinde kadınlar ve çocuklar dahil herkese nispeten güvenli bir ortam sunabiliyorlardı. Fugazi'nin özgün yaklaşımı, kesintisiz turneleri ve etkileyici sahne performansları kulaktan kulağa yayılan organik bir ün elde etmelerine neden oldu. Bu şekilde bağımsızlıklarını sürdürebildiler ve alternatif müzik sahnesinde simgeleşen bir grup haline geldiler. Fugazi'den bahsederken onları sadece Punk müziğin bir temsilcisi olarak tanımlamak ya da politik ve etik ideallerden oluşan bir kutuya sıkıştırmak haksızlık olur. Tüm bunlar muazzam ve çeşitli müziklerini gölgede bırakmaz. Çünkü onlar punk türünü bir çekiç gibi kullanmadı; onu bir fırça gibi ele alarak tuvale kendi renklerini sürdüler. Punk türünün sınırlarını genişleterek Post-Hardcore adı verilen bir alt türün doğuşuna öncülük ettiler. Bu türde Punk rock'ın enerjisi daha duygusal, karmaşık ve deneysel bir yaklaşımla birleşti. Sadece gitar ve davulun ötesine geçerek enstrümantasyonun karmaşıklığını artırdılar. Farklı efektler, feedback'ler ve deneysel enstrümantasyonla daha zengin ve deneysel bir sound ortaya çıkardılar. 13 Songs, grubun ilk iki EP'si olan Fugazi ve Margin Walkerın birleştirilmiş hali olarak ortaya çıktı. Deneysel punk rock ve post-hardcore'un eşsiz bir karışımı olan albüm Waiting Room şakısıyla açılır. Şarkı efsaneleşmiş bas yürüyüşüyle başlayarak üzerine eklenen sade ama dinamik gitar riffleriyle dinleyiciyi hemen yakalar. Şarkının beklenmedik bir anda durması ve kısa süreli sessizliğin ardından gelen davullar kelimenin tam anlamıyla damardan bir adrenalin enjeksiyonudur. Repeater, Dischord Records tarafından 1990 yılında piyasaya sürüldü. Şarkıların içeriğine ve sözlerine bakıldığında Repeater, grubun anti-kapitalist ideolojisini net bir şekilde yansıtan bir konsept albüm olarak öne çıkar. Bize, bireyin tüketim ve harcama alışkanlıklarını değiştirerek toplumsal düzeyde dönüşüm sağlayabileceği fikrini anlatır. Blueprint şarkısı da Fugazi'nin kendine özgü post-hardcore tarzını taşırken, albümdeki diğer şarkılar arasından sıyrılarak duygusal tonları ve vokalleri ile dikkat çeker. Melodik yapıları ve ritmik değişimleri bizi adeta ilerleyen yıllarda dünyayı kasıp kavuracak olan Emo müzikle bizi erkenden tanıştırmaktadır. Albüm bizlere, Fugazi'nin önceki çalışmalarından farklı bir sound ve yaklaşım sunmakta. Özellikle müziğin daha deneysel ve atmosferik yönleri, grubun geleneksel post-hardcore köklerinden uzaklaştığını gösterir gibi. Bu albümde, Fugazi'nin müziğinde daha büyük bir müzikal matürite ve farklı tınılarla oynama isteği duyulur. Sözleri ise yine toplumsal ve politik temaları işleyerek grubun aktivizm ve eleştirel düşünceye olan bağlılığını yansıtır. Dear Justice Letter, albümün incisi olarak öne çıkar. İsmi bile içinde taşıdığı güçlü mesajı açıkça yansıtan şarkı; insan hakları, adalet ve toplumsal eşitlik gibi temaları işlerken müziğin ritmiyle bizi etkileyici bir yolculuğa çıkarır. Şarkının sözleri, adaletin elde edilmesi için atılan adımların, engeller ve sistemdeki eksiklikler yüzünden sıklıkla sıkıştığı gerçeğini samimi bir şekilde dile getirmektedir. 1991'in sonlarında Nirvana'nın Nevermind adlı kaydının çıkmasıyla Punk, tekrar süksesini kaybetmiş ama ölmemişti. Ajite gitar müziği onların turnelerine engel olmadı. 1993'ün In On The Kill Taker'ı belki de öncekilerden daha sert ve daha çeşitli bir albüm. Smallpox Champion, sözleriyle ABD'nin Kızılderili nüfusuna yönelik soykırımını konu alıyor. İlk EP'lerindeki, tecavüz kültürü, cinsel taciz ve erkek suç ortaklığını konu alan Suggestion gibi, Fugazi'nin sözleri çekinmeden dünyayla açıkça etkileşime girmeye devam ediyor. 1995'e gelindiğinde Grunge, müzik sektörüne tomarla para kazandırır hale gelmişti. Fugazi'ye multi-milyon dolarlık büyük bir plak şirketi plak sözleşme teklif etmiş, Dischord'u satın almak için teklif götürülmüş ve bütün bu teklifler reddedilmişti. Red Medicine, müzikal yaklaşım ve ses açısından oldukça açık uçlu bir çalışma olarak öne çıkmakta. Albüm, Fugazi'nin önceki kayıtlarına kıyasla daha deneyimsel bir tarza sahiptir. Sıradan geçişler ve etkileyici deneysel anlarla bezenmiş, bize karmaşık bir müzikal deneyim yaşatır. Albümün atmosferi de oldukça etkileyicidir. Bazı şarkılarda, bir tür korku ve gizem hali vardır. Söz konusu sinsi, çarpık hava albümün genel tonunu şekillendirir. Red Medicine bize, Fugazi'nin müziğinde daha karanlık ve rahatsız edici tınıları deneyimletmiştir. End Hits ile Fugazi, önceki çalışmalarındaki enerjiyi korurken daha olgun ve dengeli bir müzik ortaya koymuştur. Grup, artık müzikal olarak daha sofistike bir hale bürünmüştür. Sözler, politik ve toplumsal temalarını sürdürürken daha kişisel ve içsel konulara da odaklanır. Şarkı sözleri; bireysel deneyimler, özlem ve insan ilişkileri gibi daha geniş bir yelpazede dolaşır. Albümdeki şarkılar, genellikle daha derin düşünceleri yansıtırken Fugazi'nin önceki çalışmalarındaki toplumsal eleştiriyi de sürdürmektedir. Break, hızlı bir tempoya ve başlangıçta sakin bir girişle açılan bir ritme sahip. Sözlerin öfke ve hayal kırıklığına dair duygusal tonunu, vokalin enerjik ifadesiyle bütünleşerek dinleyiciye etkileyici bir şekilde yansır. Şarkı, nakarat kısmında daha yavaş ve yoğun bir atmosfere girer. Bu bölümde, gitar tınıları daha dolgun ve deneysel hale gelirken vokal ifade daha içsel ve yoğundur. Albüm, Fugazi'nin Instrument adlı belgeselinin soundtrack'i olarak yayımlandı fakat Jem Cohen'in yönettiği bu belgesel ne bize Fugazi'yi anlatır ne de bir konser filmi olma amacı güder. Birkaç şarkı haricindeki diğer tüm performanslar orijinal sesleriyle değil, daha önce yayımlanmamış kayıtlardan oluşan Instrument Soundtrack'in parçaları eşliğinde sunulur. Fugazi'nin belgeseli de tabii ki punk ve kural tanımaz olacaktır. Instrument'ta, seyirciler arasında dönemin diğer punk konserleriyle kıyaslandığında, ırk ve cinsiyet çeşitliliği dikkat çeker. The Argument, 2001 yılında Fugazi'nin beşinci ve son stüdyo albümü olarak yayımlandı. Albümdeki şarkılar, Fugazi'den duymaya alışık olduğumuzdan daha hassas bir yapıya sahip. Şarkılar çok daha melodik ve sofistike duyuluyor, birçok müzik eleştirmeni tarafından grubun diskografisinin en iyi parçalarından birisi olarak da tanımlanıyor. The Argument ile grubun müzik evriminin son aşamasına şahitlik ediyoruz. Albümün yayınlanmasının ardından Fugazi, resmi olarak dağılmadı ancak yeni stüdyo albümleri çıkarmadı ve faaliyetlerini de azalttı. Yazımızın sonuna gelmişken sizleri Fugazi'nin en çok dinlenen şarkıları ile baş başa bırakıyoruz."} {"url": "https://www.soylentidergi.com/rahatsiz-edici-bir-yazar-chuck-palahniuk", "text": "Şiddet, sömürü, acı, zevk ve odadaki bütün filler. İlk kitabı Dövüş Kulübü ile tanıdığımız Chuck Palahniuk, 1996'dan beri satirik ve cesur kalemiyle okuyucu kitlesini büyütmeye devam ediyor. Yeraltı edebiyatı olarak değerlendirilen kitaplarında, okuyucuyu omuzlarından tutup sarsmak niyeti gizlenmiyor. Konuşmaya çekindiğimiz yeraltı konularına son derece grafik bir dille ışık tutuluyor. Son zamanlarda sistemin bir parçası haline gelse de sistem eleştirisi, Palahniuk'un muhteşem üslubu sayesinde edebi değer kazanıyor ve farklı bir yerde duruyor, son derece incelikten uzak ve göze parmak şeklinde verilmesine rağmen. Bol keseden kullandığı ters köşeler ise kitaplarına karşı bir ön yargı yaratmamalı çünkü kurguya yediriliş biçimleri harika. Kendisi aynı zamanda Minimalist Yazarlık akımı denince akla gelen isimlerden. Bu yazımızda sizler için Palahniuk'un hayatından, en çarpıcı eserlerinden ve minimalist yazarlığın ne olduğundan bahsettik. 1986'da Oregon Üniversitesi'nde gazetecilikten mezun olan Chuck Palahniuk, mezuniyetten sonra Oregon'da bir süre gazetecilik yapsa da bu uzun sürmedi. Gazeteciliği bıraktıktan sonra ise yazarlık kariyeri yükselişe geçene kadar çalışacağı bir kamyon imalatı şirketinde tamirci olarak işe başladı. Tam da bu zamanlarda Palahniuk gönüllü olarak ölümcül hastalara rehberlik ve dostluk ediyordu. Fazlasıyla yakın olduğu bir hasta ölünce gönüllü işlerine son verdi. Kurgu yazmaya başlaması otuzlu yaşlarının ortalarına denk geliyor. Bir arkadaşının tavsiyesiyle Tom Spanbauer'ın yazarlık atölyesine katılan Palahniuk, burada Spanbauer'ın minimalist yaklaşımından çok etkilendi ve ilk öykülerini ortaya çıkardı. İlk eserleri fazlasıyla 'rahatsız edici' bulunduğu için çoğu yayıncı tarafından reddedildi. Fakat şansı dönmek üzereydi çünkü bir çağın sesi olacak meşhur Dövüş Kulübü'nün kaynağı olan kısa öyküsü 1995'de yayınlanacaktı. 1996'da yayınlanan Dövüş Kulübü'nün başarısı David Fincher'ın yönetmenliğini üstlendiği 1999 çıkışlı film adaptasyonu ile taçlandı. Chuck Palahniuk ise başarısı sayesinde karanlık kurgularını yazmaya devam etmek için daha özgür bir alana sahipti. 1999'da iki çarpıcı kitabı daha yayınladı: Gösteri Peygamberi ve bazıları tarafından en başarılı romanı kabul edilen Görünmez Canavarlar. Kitaplarının içeriğinden bahsetmeden önce gelin Minimalist Yazarlık neymiş ondan konuşalım. Kısaca ifade etmek gerekirse Minimalist Yazarlık; dolaylı ve betimleyici anlatımdan uzak, kurguda arka planın dışarıda kaldığı, spesifik ve basit elementler verilerek okuyucuya aktif rol sunulan yaratıcı yazarlık stilidir. Ana hikayenin dışında kalan gerçekler verilmiyor ve olan olduğu gibi, etkili bir şekilde aktarılıyor. Böylece okuyucu karakterlerin motivasyonu hakkındaki yargılarına yönlendirilmeden varıyor, yapbozun eksik parçalarını kendi hayal gücü sayesinde tamamlıyor. Minimalizm bir sanat akımı olarak İkinci Dünya Savaşı sonrası ortaya çıktı. Bir kesim edebiyatta minimalizmi Ezra Pound ve William Carlos Williams gibi imgeci şairlere dayandırırken, bir kesim de Ernest Hemingway ve buz dağı teorisini kaynak olarak gösteriyor. Chuck Palahniuk, kendi minimalist yaklaşımından ve Tom Spanbauer'ın atölyesinde öğrendiklerinden Not Chasing Amy isimli yazısında bahsediyor, bazı tavsiyeler veriyor. Ona göre hikayede hiçbir duygu, karakter ve yer boşuna verilmemeli. Her element birbiriyle bağlantılı olmalı ve okuyucuyu aynı yere ulaştırmalı. Karakterler direkt olarak sıfatlarla betimlenmemeli, okuyucu karakterin nasıl biri olduğu yargısına kendi varmalı. Gereksiz ve soyut konseptlerden bir de fazlalık zarflardan uzak durulmalı. Anne ve babaların kitlelerin yeni afyonu olduğunu söyleyen Victor Mancini, tıp fakültesini yarıda bırakan bir seks bağımlısı. Deli annesinin hastane masraflarını boğulma numaralarıyla karşılıyor. Lokantalarda boğulma numaraları yapıyor ve onu kurtaran kişiler artık kahraman oldukları için kendilerini Victor'dan sorumlu hissederek sık sık yardım yapıyorlar. Daimi kahramanlık rolü zavallı, sıradan hayatlarına renk katıyor. Bu kitap; seks bağımlısı Victor'un, mastürbasyon yapmadığı her gün için eve bir kaya getiren arkadaşının, pembe dizi bağımlılarının, kendini Mesih zannedenlerin, tüm günahkarların ve kaybedenlerin hikayesi. Bizim hikayemiz. Çizgilerin bulanıklaştığı; gerçek ve hayalin, sanat ve yaşamın, kurban ve avcının birbirine karıştığı bir günlük anlatısı. Eski sanat öğrencisi Misty Marie Wilmot şimdi bir otelde garson olarak çalışıyor, eşi ise intihar girişimi sonrası girdiği komada. Waytansea adasında kızını ve kayınvalidesini geçindirmeye çalışan Misty son derece yetenekli olsa da yıllardır resim fırçalarını eline almamış, onun yerine şarap dolu kadehleri tercih ediyor. Günlüğünü okurken ise geçmiş ve şimdiki zaman arasında sık sık gidip geliyoruz. Kitap yavaş tempoyla başlasa da ortalarına doğru Palahniuk'dan beklediklerimizi bize veriyor; son derece şaşırtıcı, katmanlı, kaotik bir hal alıyor. Waytansea adası görünürdeki çöplükten çok daha fazla şey barındırıyor. Palahniuk'un aforizmalarıyla süslenmiş ve cehennemde geçen bir The Breakfast Club düşünün ama bu sefer karakterler çok daha iğrenç. On üç yaşındaki Madison, Hollywood yıldızı narsist bir milyarderin kızıdır. Muhtemelen aşırı doz marihuanadan ölerek cehenneme gider ve burada kendisi gibi günahkar yaşıtlarıyla tanışır. Kirli bebek bezi, çekmeyen Wifi noktaları, Hitler gibi tarihi figürlerle dolu cehennemde şeytanın kendisi ile görüşmek için bir yolculuk yapacaklardır. Tabii ki bu kitapta da toplum eleştirisi ve Chuck Palahniuk'un sesi -on üç yaşındaki bir kızın formunda olsa da- belirgin. Chuck Palahniuk. Chuck Palahniuk | Biography, Books and Facts, https://www. famousauthors. org/chuck-palahniuk. Literary Minimalism: 3 Characteristics of Literary Minimalism 2023. MasterClass, https://www. masterclass. com/articles/literary-minimalism-explained. 8, Chuck Palahniuk January. Chuck Palahniuk on the Importance of Not Boring Your Reader. Literary Hub, 8 Jan. 2020, https://lithub. com/chuck-palahniuk-on-the-importance-of-not-boring-your-reader/. Essential Guide to Minimalist and Maximalist Writing Styles 2023. MasterClass, https://www. masterclass. com/articles/minimalist-literature-and-maximalist-literature-guide. . Irma, https://www. imhd. nl/log/not-chasing-amy/."} {"url": "https://www.soylentidergi.com/rammsteinden-yepyeni-bir-album-zeit", "text": "Alman grup Rammstein'in 8. stüdyo albümü Zeit, 29 Nisan 2022 tarihinde dinleyicilerle buluştu. Albüm çalışmalarını Fransa'daki La Fabrique Stüdyosunda yürüten grubun aslında böyle bir albüm çıkarmaya niyetleri yoktu. 2020 yılında açığa çıkan COVID-19 salgını dolayısıyla planladıkları dünya turunu erteleyen grup, bu süreçte yaşanan eve kapanma ve kısıtlamalarla yaratıcılıklarını değerlendireceklerini bolca vakit buldular ve ortaya işte böyle bir albüm çıktı. Albüm kapağı ise Berlin, Adlershof'da yer alan Aerodinamik Parkı'nda bulunan Trudelturm'un merdivenleridir. Grup üyelerinin bu merdivenlerinden inerken fotoğraflarını ise Kanadalı rock sanatçısı ve aynı zamanda fotoğrafçı olan Bryan Adams çekmiştir. Albümden ilk olarak, albümle aynı ismi taşıyan Zeit isimli parçanın klibi, daha sonra ise albümde beşinci sırada dinleyebileceğimiz Zick Zack isimli parça yayınlandı. Son olarak 29 Nisan 2022 tarihinde, albümün sekizinci şarkısı olan Angst, video klibi ile birlikte yayınlandı. Albümün duyurulmasının ardından ilk olarak, albümle aynı ismi taşıyan Zeit parçası yayınlandı. 6 dakika 19 saniyelik klibi ile görsel şölen yaratan grup, klipte savaş temasına değiniyor. Şarkı genel anlamda durgun ilerlese de sözlerine ve klibe baktığımız zaman tam da Rammstein'den beklenecek sansasyonel bir çıkış diyebiliriz. Klipte gösterilen yani yaşanılan her şey geriye sarılıyor. Dalgalı denizde süzülen tekneden düşenler de, çocukluklarını yaşamaları gerekirken onun yerine ülkelerini savunmaları beklenen çocuklar da, doğum yapan kadınlar da zamanın geriye sarılmasından etkileniyorlar. Denize düşerek boğulanların geriye gitmesinden itibaren sahneye ölüm giriyor ve teker teker her sahnede kendisini gösteriyor. Ölümden etkilenen herkesin eninde sonunda geldiği yer ise, zamanın geriye sarıldığını temsil eden kum akışının bulunduğu yer. İlk olarak yukarıya doğru daimi bir akış şeklinde akım gerçekleştiren kumun etrafında doğum yapan bir grup kadın ve bu kadınların başında bekleyen bir grup insan mevcut. Doğumla ölümün her zaman yan yana olduğunu vurgulamak istercesine sahne, zamanı geriye sararak doğum yapan kadınların, bebeklerinin tekrardan geri girmesine şahit oluyoruz. Doğum ve ölüm kavramlarının savaş teması ile ele alındığı bu klip, aslında bu üç kavramın birbiri ile ilişkili olduğunu ve bizler bu dünyada yaşadığımız sürece de ilişkili olacağını gösteriyor. İki ayaklı hayvanlar olan biz insanlar, yaşadığımız süre boyunca her konu hakkında tartışabilir, kavga edebilir hatta savaş bile çıkarabiliriz. Bu bencilliğimiz var olduğu sürece savaşlar hep devam edecek, insanlar ölecek ve doğacaktır. - Öne çıkan görsel rotka. org'dan alınmıştır."} {"url": "https://www.soylentidergi.com/rap-muzige-yon-veren-basarili-sanatci-kendrick-lamar", "text": "Yeni nesil hip hop müziğin tartışmasız en yetenekli ismi Kendrick Lamar'ı gelin yakından inceleyelim. Amerikalı sanatçı Kendrick Lamar Duckworth 17 Haziran 1987'de, Ice Cube, Dr. Dre ve Eazy-E gibi batı yakası hip hop efsanelerinin çıktığı Compton'da dünyaya geldi. Henüz 5 yaşındayken, 2Pac ve Dr. Dre'nin California Love şarkısının klibine tanıklık etmesi, ilerleyen yaşlarda hip hop müziğe karşı oluşacak ilgisini ilk kez oracıkta ateşledi. Küçük yaşlarda şarkı sözleri yazıp kaydetmeye başlarken, Youngest Head Nigga in Charge isimli ilk mixtape'ini K-Dot ismiyle yayımladı. 2009 yılı geldiğinde çıkardığı Kendrick Lamar EP sonrası K-Dot sahne adını geride bırakıp Kendrick Lamar ismini kullanmaya başladı. Bir sonraki yıl yayımladığı Overly Dedicated mixtape'indeki Ignorance is Bliss şarkısıyla, efsanevi prodüktör Dr. Dre'nin radarına girdi. Sanatçının 2011 yılında yayımladığı ilk stüdyo albümü Section. 80, ismini 1961 tarihli Gelir Vergi Yasası kapsamındaki 80. bölümden alıyor. Yarı konsept sayılan albüm, yanan ateşin etrafında oturan mahallelinin içinden bir adamın ayağa kalkıp gençlere vaaz vermesi ile açılıyor. Dönemin Ronald Reagan yönetimini, 80'ler gençliğinin kinle büyütülmesi üzerinden oldukça fazla eleştiriyor. Gençlerin hızlı yaşayıp genç ölmeleri, piyasaya sürülen kokain ve silahlar yüzünden saldırgan hale gelmelerini ele alıyor. Albüm genel olarak; bağımlılık, gençlik, ırkçılık ve toksik ilişki temaları üzerinden gidiyor. ADHD, HiiiPower gibi popüler şarkıların yanı sıra birçok kişinin albümdeki favori parçası hiç şüphesiz No Make Up Today. Sahip olduğun doğal güzelliği neden saatlerini harcayarak makyajla mahvediyorsun. sitemini ettiği şarkı, hip hop sevmeyenlerin bile keyifle dinleyebileceği harika bir parça olarak albümdeki yerini alıyor. 2012 yılında yayımlanan ikinci stüdyo albümü Good Kid, M. A. A. D City ile sanatçı, kısa bir film gibi sinematik bir hikaye anlatım yolunu tercih ediyor. İlk şarkıdan son şarkıya kadar devam eden öyküde 17 yaşındaki genç Kendrick, katıldığı partide Sherane adında bir kızla tanışır ve tüm yazı onunla geçirir. Bir gün Kendrick, Sherane ve yanındaki iki erkekle birlikte ona kurmuş olduğu tuzaktan habersiz, annesinin arabasını alıp buluşmak için yola koyulur. Backseat Freestyle ile arkadaşlarıyla arka koltukta freestyle yeteneğini konuştururken, The Art of Peer Pressure şarkısında ise aynı ekiple ev soymaya karar verir. Janet Jackson ve 2Pac'ın birlikte rol aldığı aynı isimli filme de gönderme yaptığı Poetic Justice de aşktan, ağaç metaforunu kullanarak altında gölgelendiğini söylediği Money Trees parçasında ise paradan bahseder. Alkol bağımlılığını ise bir iki şişe içmek yerine tüm havuzu içkiyle doldurup içinde yüzmekten bahsettiği Swimming Pools, albümün en eğlenceli şarkılarından biri olarak albümdeki yerini alıyor. Grammy'de En İyi Rap Albümü ödülünü kazanan Macklemore, Twitter'dan yaptığı açıklamada, aslında ödülü Kendrick Lamar'ın hakettiğini açık bir şekilde söylüyor. Tek bir günde geçen hikaye ile Compton yaşamını bizlere başarılı bir şekilde anlattığı konsept albüm, hem kariyerinin hem de tüm zamanların en iyi kayıtlarından biri olarak görülüyor. 2015 yılında yayımladığı üçüncü stüdyo albümü To Pimp a Butterfly, ismini üstünde küçük bir kelime oyunu yaptığı ünlü To Kill a Mockingbird romanından alıyor. Benzer şekilde roman da, bir Amerikan kasabasında haksız yere suçlanan bir adamın maruz kaldığı ırkçılığı işliyor. Amerika'yı sert bir dille eleştirdiği albüm, sadece hip hop değil tüm müzik tarihinin en iyilerinden biri olarak gösteriliyor. Jazz, Funk ve Soul türlerinin ustaca harmanlandığı yarı konsept sayılan eser; zengin, başarılı ve şöhret sahibi olmuş rapçinin dönüşümünü, Lucy'nin vaatlerine kanıp Compton'dan yani köklerinden ve Tanrı'dan uzaklaşması üzerinden dinleyiciye aktarıyor. Lucy dediği Amerika'yı, siyahi köklerini ve kültürünü yok etmekle suçluyor. Tırtıl ve kelebek metaforunun hakim olduğu hikaye, tırtılın kelebeğe dönüşmesi için onu var eden kozada beklemesini yani ileride dönüşeceği güzel şey için mücadele vermesini anlatıyor. İnsanların, sanatçının geçmişinde çektiği zorluklar yerine şu anki başarılarını görmelerini, tırtılın çektiği zorlu süreci göz ardı edip kelebeğin güzelliğine kapılmaları şeklinde yansıtıyor. Mücadelesini tamamlayan tırtılın kanatları çıkar ve kelebeğe dönüşüp özgür kalır. Genç rapçi, önceki albümlerinde henüz bir tırtılken bu albümle birlikte kelebeğe dönüşüyor ve yaptığı müzikle özgürleşip herkes tarafından kabul görüyor. 2017 yılında yayımladığı dördüncü stüdyo albümü DAMN. ile kendisini sorgulayan sanatçı, önceki albümlerine göre daha bireysel konular işliyor. Kung Fu Kenny bir gün kaldırımda yürürken, kaybettiği bir şeyi arayan kör bir kadına denk gelir. Yardım etmek için yanına gider. Kadına neyi kaybettiğini sorduğunda Sen bir şey kaybettin, hayatını... cevabını alır ve silah patlar. HUMBLE., LOYALTY., LOVE. ve DNA. gibi liste başı olmuş şarkıların yanı sıra U2 düeti XXX. ile daha farklı bir tarza yöneliyor. Sahip olduğu tüm gösteriş ve özgüvenini dışarı yansıtmaktan asla çekinmiyor. Parça aralarında seslerini duyduğumuz, kendisini acımasızca eleştiren muhabirleri yer yer hedef alıyor. Zamansal olarak sondan başa doğru anlatılan olay örgüsünde, son parçanın introya bağlanması ile anlatım anlam kazanıyor ve başta anlatılan hikaye sonlanıyor. Yayımlandığı yıl müzik listelerini altüst eden albüm, modern hip hop klasiklerinden biri olarak gösteriliyor. Pulitzer Müzik Ödülü kazanan albümün, hem mainstream olup hem de bu kadar övgü alması bile Lamar'ın sıradan bir sanatçı olmadığını gösteriyor. En iyi albümü olup olmadığı tartışılır fakat yine de DAMN. reddedilemeyecek kadar iyi bir albüm olarak sanatçının diskografisinde yer alıyor. Marvel Sinematik Evreni'nin ilk siyahi süper kahramanının hikayesinin beyaz perdeye aktarıldığı Black Panther filmi için yaptığı soundtrack albümünde, SZA ile birlikte seslendirdiği All The Stars parçası ile 91. Oscar ödüllerinde En İyi Orijinal Şarkı adaylığı kazandı. Uzun bir aradan sonra 2022 yılında yayımladığı Mr. Morale & the Big Steppers albümüyle tekrardan müzik listelerinde tepeye çıkan sanatçı, olgunluk eserini bu albümle vermiş gibi gözüküyor. We Cry Together parçası hem günümüz toksik ilişkilerini hem de geçmişte Holywood ve müzik piyasasında yaşanan taciz olaylarına değindiği için en dikkat çeken parça olarak diğerlerinden bariz ayrılıyor. Aynı isimli kısa bir filmi de çekilen parçaya, N95, Die Hard ve Father Time gibi dinleyici tarafından oldukça beğenilen şarkılar eşlik ediyor. Kucağında çocuk, belinde silah ve arkadaki kadınla birlikte poz verdiği albümün kapağı da içerikle ilgili oldukça fazla fikir veriyor. Mr. Morale & the Big Steppers'ın değeri, yıllar geçtikte daha da artacak gibi duruyor. Super Bowl performansının 2022 yılında gerçekleşen şovunda yer alan batı yakası efsaneleri (Dr. Dre, Eminem, Snoop Dogg, 50 Cent ve Mary J Blige) ile birlikte sahne alan genç yıldızın, inanılmaz koreografiyle süslediği performansı unutulmazlar arasına girdi. Favori rapçileri arasında 2Pac, Notorious B. I. G, Jay-Z, Nas ve Eminem gibi hiphop efsanelerini gösteren sanatçı, modern zamanın filozofu şeklinde övgüler alıyor. Umarız uzun yıllar daha müziğini icra etmeye devam eder."} {"url": "https://www.soylentidergi.com/requiem-for-a-dream-incelemesi-modernitenin-birey-bazinda-getirdigi-sorunlar", "text": "Requiem for a Dream, Darren Aronofsky tarafından Hubert Selby Jr.'ın aynı isimli romanının film uyarlamasıdır ve 2000 yılında vizyona girmiştir. Bu film, Aronofsky'nin yönetmenlik hayatındaki ikinci filmidir. Requiem for a Dream, yönetmenin ikinci filmi olmasına rağmen çok yenilikçi ve kült bir film olarak sinema dünyasında yerini bulmuştur. Bu yazıda ilk olarak filmden genel olarak bahsedip, filmdeki karakterler ve mevsimleri irdeleyip, son olarak da filmi içerik ve teknik açıdan inceleyeceğiz. Filmde, dört kahramanın hikayesi iç içe örülerek seyirciye sunma yoluna gidilmiş. Dört ana kahramanımız; Harry Golfarb, Harry'nin annesi Sara Goldfarb, Harry'nin en yakın arkadaşı Tyrone C. Love ve Harry'nin sevgilisi Marion Silver'dır. Bu karakterleri teker teker mercek altına almak filmi kavramak açısından çok önemli diyebiliriz. Seyirci olarak ilk tanıştığımız karakter Sara Goldfarb'dır. İlk sahnede Sara'nın izlediği bir yarışmaya tanık oluruz. Sara'nın oğlu Harry Goldfarb, televizyonun fişini çeker ve televizyonu satıp uyuşturucu alır. Diyaloglardan bunun bir rutin haline dönüştüğünü anlarız. Sara, tek başına yaşayan yalnız ve yaşlı bir kadındır. Evinin mobilya yerleşimine baktığımızda üç kişilik bir aileye sahip olduğunu, fakat yalnız kaldığını anlarız. Evinde bir yemek masası, üç sandalye ve sadece tek bir koltuk vardır. Koltuğun karşısında da televizyon vardır ve koltukla televizyon arasındaki mesafe çok kısadır. Bu da gününü nasıl geçirdiğinin en bariz belirtilerinden biridir aslında. Sara'nın kocasının hayatını kaybetmiş olduğunu öğreniriz ve hayatındaki tek varlığı olan oğlu da artık eve gelmemektedir. Sara'nın tek sosyal çevresi apartmanının önünde birlikte oturarak hem sohbet edip hem de güneşlendikleri komşularıdır. Sara'nın da tüm film boyunca söylediği gibi Sara, yalnız ve yaşlı bir kadındır anlayacağınız. İzlediği yarışmaya katılmaya hak kazanmasıyla içinde bir umut ışığı yanar ve görünümünü değiştirip ekrana çıkmak Sara'nın tek motivasyonu haline gelir. Fakat diyet için kullandığı haplara bağımlı olması ve tüm hayallerinin suya düşmesi Sara'nın trajik sonunu hazırlamaktadır. Filmin sonunda yarışmaya bir türlü çağrılmadığı için yarışmanın yapıldığı binaya giden Sara, kendisine bir hiç gibi davranan insanlarla karşılaşır ve akıl hastanesine yatırılır. Sara'nın oğlu olan Harry, filmin başında annesine sırtını döner ve evden çekip gider. Annesinin televizyonunu satıp yerine uyuşturucu alarak filmin en başında önceliklerini belirlemiştir. Aslında günü kurtarmanın peşindedir Harry. Filmin başında henüz bal aylarını yaşadıkları bir ilişkisi vardır Harry ve Marion'un. Marion'a aşık olan Harry'nin artık bir hedefi vardır: Marion'un kendi yaptığı kıyafetleri satabileceği bir dükkan açmak. Annesinin haplara bağımlı olduğunu biliyordur, yalnız ve kötü durumda olan Harry'nin diğer bir hedefi ise annesine yepyeni kocaman ekranlı bir televizyon almaktır. İşler yolunda gitmez ve filmin sonunda kullandığı uyuşturuculardan dolayı kolunu kaybeder. Kaybettiği şeylerin farkına varır. Fakat bilir ki Marion artık gelmeyecektir. Marion, Harry'nin sevgilisidir. Filmin başında kendi sözlerinden, ailesi hakkında bilgiler çıkartırız. Ailesi manevi olarak değil, maddi bakımdan Marion'a bakıyordur. Yani Marion istediğinde paraya ulaşabileceğini bilen, fakat hayatı boyunca bir türlü aradığı sevgiye ulaşamayan biridir. Eskiden de sevgilileri olmuştur fakat söylediğine göre onları umursamamış ve onların sözlerinin gerçekliğine inanmamıştır. Onun için Harry çok başkadır. Hayali Harry ile mutlu bir yaşam sürüp, para kazanıp dükkan açmaktır. Harry gibi uyuşturucu kullanan Marion, kendisinin bir bağımlı olmadığını söyler, fakat tüm hayalini kendisi için Harry'nin kurmasını bekleyen Marion, Harry'nin umduğu gibi para kazanamamasının üzerine kendi hayallerini de kaybetmiş olur. Filmin sonunda Marion fahişelik yaparak para kazanmaya ve kazandığı parayla uyuşturucu almaya başladığı bir hayata başlar. Tyrone, Harry'nin en yakın arkadaşıdır. Hayat hikayesini diğer karakterlerden farklı olarak flashback aracılığıyla izleriz. Çocukken annesiyle kötü bir durumda hayatlarını idame ettirdiklerini görürüz. Tyrone, annesine ileride çok başarılı olacağına ve her şeyin çok güzel olacağına dair söz vermiştir. Aslında attığı tüm adımlarda amacı annesini gururlandırmak ve annesinin yanındayken, kollarındayken sahip olduğu huzuru yakalamaktır. Her şey daha iyi yerlere gelmek ve annesini gururlandırmak içindir. Filmin ilerleyen sahnelerinde beyazların bakışlarından korktuğunu ve tedirgin olduğunu sezeriz. Belki bu da yaptığı işlerde bir motivasyon sağlar belki de geçmişiyle ilgilidir. Bu bilgi seyirciye açık bir yoldan verilmez. Filmin sonunda hapishaneye düşen ve beyazlara hizmet eden Tyrone'ın da hayalleri yıkılmıştır. Onun hayali de diğer üç karakter gibi fuzulidir ve asla gerçekliğe kavuşmaz. Filmin son sahnesinde ise tüm karakterlerin cenin pozisyonunu alarak psikolojik olarak da olsa en güvenli alan olan anne rahmine dönme çabalarını izleriz. Filmde, yukarıda bahsettiğimiz dört kahramanın hikayeleri birbirlerine örülü bir şekilde seyirciye sunulur. Filmde bu dört ana kahraman Harry ile bağlantılıdırlar. Harry, Harry'nin annesi, sevgilisi, en yakın arkadaşı... Bu kişileri en basite indirgersek, Harry'nin kurduğu tüm temel sosyal çevresini filmde gözlemlememizin mümkün olduğunu söyleyebiliriz. Aile, arkadaşlık, aşk, arkadaşıyla ve sevgilisiyle atıldığı iş hayatı... Bu seyirciye modern şartların yarattığı, modern insanı tüm temel sosyal çevrelerde bir mikro-kozmos içerisinde gözlemleme olanağı verir. Her ne kadar Harry'nin sorunları bireye aitse de bu koşulları yaratan modern zaman sistemi ve modern zaman toplumudur. Harry ve diğer kahramanlar aslında sadece kendi meseleleriyle bireysel sorunlarını ortaya koyduğu kadar modern zamanın yarattığı herhangi bir toplum kurbanı olarak da karşımıza çıkar. Cevabını bazı eleştirmenler, özellikle bu dört kişinin bağımlılığa yatkın bireyler olduğunu söyleyerek verse de Sara'nın hastaneye kaldırıldığında doktorlardan birinin devamlı olarak kumardan bahsettiğini düşündüğümüzde, bu aslında pek de doğru olmayabilir. Film aslında modern zaman şartlarının bize bağımlı olmak için çok yol açtığını gösterir. Aslında bu dört kişiyi seçmesinin sebebi, yazıda daha önce de değinilen sadece dört kişi kullanılarak temel sosyal çevrelerde modern insanı bir mikro-kozmos şeklinde filme sığdırma fikri olarak görülebilir. Film anlatımı kendi içinde üçe bölünmüştür: Yaz, Sonbahar, Kış. Genel olarak mevsimlerden bahsetmek gerekirse, yaz ayları kahramanlarımızın ileriye dönük hayallerini kurdukları bölümü kapsar. Karakterleri tanırız; karakterlerin hikayelerini, zaaflarını ve hayallerini öğreniriz. Sonbahar ayına gelince, karakterler kurdukları hayallere ulaşamayacaklarını ve işlerin sarpa sarmaya başladığını anlarlar. Artık hayalleri, her şeyi eski haline geri çevirmektir. Yani hayallerin çıtası daha da düşmüştür. Kış mevsiminde ise, artık eskiye dönme hayallerinin de bir hayal olarak kalacağını anlarlar. Yaz mevsiminde kurulan hayallerinin ulaşılamayacağının, artık başladıkları noktadan daha da kötü bir durumda olduklarının farkına varırlar. Bu yönden dört kahramanın hikayesi de iç içe geçmiş dört trajik kahramanın tragedyasıdır diyebiliriz. Freytag'ın piramidini hatırlarsak, serim-düğüm-çözüm şeklinde şekillenir ve hikaye bu şekilde sona erer. Belki de Aronofsky, buna kurala uymak için sadece üç mevsimi ele almıştır. Başladıklarında bir şeyden haberleri olmayan trajik kahramanlarımız gönüllerince hayal kurmaktadırlar, işler sarpa sarar, kahramanlar durumlarının farkına varırlar ve trajik kahramanlarımız baştan beri geleceği belli olan kaçınılmaz trajik sonla karşılaşırlar. Bu kısımda filmde bahsedilen konulardan teker teker bahsedelim. Filmin genel olarak yansıtmak istediği şey modern zamanın birey bazındaki yarattığı sorunlardır. Bu bağlamda yönetmen birçok konuya parmak basar: Hayaller ve hayallerin sembolize ettiği şeyler, materyalizm, gerçeklik ve illüzyon çatışması, tüketicilik, modern toplum, bağımlılık, hissizlik. Karakterlerden ve onların hayallerinden bahsettikten sonra ilk bahsetmemiz gereken hayaller ve hayallerin sembolize ettiği şeylerdir. Mesela Sara'nın ekrana çıkmak için bu kadar hazırlanmasının önemi nedir? Bunun cevabını kendisi verir zaten. Sara'nın film boyunca yakındığı şey yaşlı ve yalnız olduğudur. Yani onun hayali bunlardan kaçınmaktır. Eskisi gibi görünmek, yaşlılığından kurtulmayı ve ekrana çıkmak ise sevilmek ve dolayısıyla yalnızlığından kurtulmayı simgelemektedir. Harry ise sevgilisi ve annesinin hedefini kendi hedefi olarak belirler. Harry, sevgisini bu şekilde belli eder. Para kazanmak annesi ve sevgilisinin hayalleri demektir. Para kazanabilmek için en ufak bir ihtimali bile değerlendirip annesi ve Marion'u yalnız bırakıp farklı bir eyalete gitmeye ve hatta Marion'un fahişelik yapmasına bile razı olur. Çünkü yolun ucunda kazanacağı para, annesi ve sevgilisinin hayali ve onları mutlu olacak yegane şeydir. Marion'un hayali, aile içinde oluşan duygusal boşluğunu romantik bir ilişkiyle doldurmaktır. Ailesi onun maddi yönüyle ilgilenerek onunla ilgilendiğini düşünür, fakat manevi yönden bocalarlar. Bir süre sonra aynı zihniyeti Harry de benimser. Marion, bunun karşısında umutsuzca kendini uyuşturucuya verir. Aslında onun istediği hiçbir zaman sahip olmadığı aileyi kurmaktır. Tyrone'ın para kazanma hayali ise annesini gururlandırmayla özdeşleşmiştir kafasında. Para kazanırsa annesine verdiği sözü yerine getrmiş olacaktır ve annesine vadettiği huzura kavuşmuş olacaktır. Diğer üzerinde durulan konu Materyalizm'dir. Bu konu karakterlerin hayallerine ulaşma yollarıyla yakından ilgilidir. Karakterlerin ulaşmak istedikleri hayal, bir duygu durumu belirtirken bu hayallerine materyalist yollardan ulaşmak istemeleri onların sonunu getiren şey olur. Bu dört karakter için de bu şekildedir. Buna en güzel örneği Harry'den verebiliriz. Harry'nin istediği şey annesini ve sevgilisini mutlu etmektir. Bunu aslında varlığıyla bile başarabilecek olan Harry, bu durumun farkına varmayıp para kazanarak ve onlara maddi hediyeler vererek başarabileceğini düşünür. Bu da modern zamanın sorunlarından biri olarak karşımıza çıkar. Gerçekte aşk, aile bağları, arkadaşlık gibi manevi değerlerini kaybeden kahramanlar, bunları materyalist şeylerde ararlar ve bu manevi değerlerin illüzyon taklitleriyle sanki alınıp satılabilen mallar gibi ellerinde oynarlar. Aslında karakterlerin bağımlılıkları ve ihtiyaç duydukları maddeler değildir önemli olan, yukarıda da anlattığımız gibi, o maddelerin neleri temsil ettiğidir. Filmde öne çıkan konulardan bir diğeri ise tüketicilik 'tir. Modern zamanın en önemli problemlerinden olan yüksek seviyedeki tüketicilik filmde de karşımıza çıkmaktadır. Yönetmen, uyuşturucu, yemek ve diyet hapı tüketimi sahnelerini hızlandırmış ve modern zamanda tüketimin ne derece açık ve hızlı olduğunu seyirciye göstermiştir. Ayrıca tüketilen diğer şeylerse hisler ve duygulardır. Film boyunca bir ilişkinin ve aşkın ne kadar hızlı tüketildiğine tanık oluruz. Sevginin nasıl sadece üç mevsim sürdüğü ve üç mevsim içinde birçok durumu yaşayıp hislerini bu süre içinde ne kadar hızlı tükettikleri, yönetmenin seyirciye yansıtmak istediği modern zaman problemlerinden biridir. Öne çıkarılan diğer problem ise bizzat modern toplumun kendisidir. Bunun en bariz ve güzel örneği Sara'nın apartman önünde birlikte oturdukları komşularıdır. Aslında bu komşular toplumun bizzat kendisidir. Yalnız ve tek başına yaşayan kocası ölmüş ve oğlu tarafından terkedilmiş bir kadının yanına bir gün olsun ona nasıl olduğunu sormak için gitmezler, fakat Sara'nın izlediği yarışmaya katılım hakkı kazanmasıyla birlikte katılacağı yarışmadan haber geldi mi diye meraklarından iletişime geçmeye başlarlar. Hatta öyle ki Sara, kıyafetinin içine sığamayınca yeni bir elbise almasını önermek yerine diyet kitabı veren bir komşu, komşu görünümünde modern toplumun bizzat minimalize edilerek seyirciye sunulmuş halidir. Bu meseleye verilecek diğer bir örnek ise; doktorların ve televizyon kanalının Sara'ya bir hiçmiş gibi davranmalarıdır. Sara da akıl sağlığını kaybeder fakat doktorlar bile bir kez olsun dönüp yüzüne bakmaz, onu önemsemezler. Filmde vurgulanan başka bir konu ise hissizliktir. Bu da yine modern zamanın getirdiği bir durumu yansıtır. Bu hissizliğin sebebi filmde uyuşturucu olarak gözükse de uyuşturucu sadece bir metafor olarak çıkar karşımıza. Örnek olarak, Harry'nin Marion'un eve gelmesini beklediği sahneyi verebiliriz. Harry'nin endişeleri baş gösterince uyuşturucu alır ve sonrasında yüzünde hiçbir ifade olmadığını görürüz. Uyuşmuştur. Donuk bir yüz ifadesiyle sevgilisini beklemeye devam eder. Yukarıdaki karenin alındığı sahnede ise Marion ve Harry'nin arasındaki sevgiye dair çok özel bir konuşma geçmektedir. Fakat uyuşturucu etkisi altındaki çiftin yüzlerinde herhangi bir ifadeye rastlamayız. Bahsetmemiz gereken son ve eleştirmenlerce en çok öne çıkan konu ise bağımlılık mevzusudur. Diyebilir ki aslında onların bağımlılıkları diyet hapları, uyuşturucular değildir; onların bağımlılıklarını hayallerini gerçekleştirebilmenin en ufak bir olasılığına duyulan bir ihtiyaç, bir aşktır. Fakat modern zaman insanı gerçeği taklit edip yaşatan illüzyonlarda çözüm yollarına başvurunca, fazla materyalistleşerek, maneviyatını kaybeder. Bu da karakterlerimizi film boyunca olduklarından daha iyi bir nokta için hayal kurarken daha kötü bir noktaya saplanıp her defasında eskiyi özlemelerine sebebiyet verir. Yani modern zaman insanı elinde olan maneviyatın kıymetini bilemez ve materyalist yola sürüklenir, ne zaman ki elindekini kaybeder o zaman kaybettiğinin önemini anlar ve her şey eskisi gibi olsun ister. Fakat gelinen noktada geriye dönmek mümkün değildir. İçerik açısından modern zamanın birey bazında getirdiği problemlerden bahsettik. Aronofsky, anlatımını güçlendirmek için yenilikçi teknikler kullanmayı seçmiştir. Bunlardan en önemlilerinden biri aktüel çekim tekniğidir. Karakterlerin korkuları ve endişeleri en yüksek anlarda karakterin kendi içindeki tedirginlik seviyesini seyirciye daha iyi vermek için prodüksiyon safhasında aktüel çekim kullanılmıştır. Kameranın sarsıntıları, titreşimleri bize karakterin içindeki duygu durumunu yaşamamızı sağlamıştır. Post-prodüksiyon safhasında, editleme aşamasında da bu durumu güçlendirecek şekilde bir kurgu yapılmıştır ve kullanılan renkler de yönetmenin vermek istediği mesaja hizmet etmişlerdir. Edit aşamasında kullanılan teknikler de filmin anlatımına büyük katkıda bulunmuştur. Filmde her mevsim geçişinde ekrana hangi mevsim olduğunun yazısı düşmektedir ve bu sert geçişler seyircide yaratılan dehşeti artırmak için kullanılmıştır. Filmin bazı sahnelerinde hızlı çekim tekniği kullanılmıştır. Zamanın ilerlemesini göstermeye yarayan bu teknik, filmde aynı zamanda tüketimin hızını göstermek için de başarılı bir şekilde kullanılmıştır. Edit aşamasında kullanılan diğer bir teknik ise seyirci olarak pek de alışık olmadığımız fade to white tekniğidir. Filmlerde ekranın siyaha karartılması çok rastladığımız bir teknikse de beyaz ekrana geçiş yapma fikri karşımıza sıkça çıkan bir kullanım değildir. Filmde bu tekniğin kullanıldığı yer ise karakterlerin hayal kurduğu sahnelerin tam sonuna rastlar. Bu da bu hayallerin beyaz bir hayal olarak kalacağını ve karakterlerin hayallerinin ulaşılamayacak olduğunu seyirciye önsezi yoluyla verir. Burada fark etmemiz gereken şey ise bu ikililerin arasındaki bağdır. Hiçbir ikili gelişi güzel seçilmemiştir. Seçilenler arasında bağımlı ve bağımlılık ilişkisi vardır. Sara ve Harry örneği özelinde bakarsak, Sara'nın ulaşmak istediği şey yalnızlığından kurtulmak ve eskiye dönebilmektir. Burada Harry oğlu olarak ikisini de çözebilecek kişidir. Diğer split screen kullanılan sahneleri de aynı bağlamda incelemek mümkündür. Aynı şekilde yukarıda da Marion ve Harry için kullanılan split screenden bir kare görebilirsiniz. - Kaynakça: Freytag, Gustav. Die Technik Des Dramas. Cuddon, J. A. A Dictionary of Literary Terms. Penguin Books. Split Screen, The Colombia Film Language Glossary. Toprak, Murat. Drama Kurgusu Teknikleri ve Filme Katkıları. İstanbul, 2010."} {"url": "https://www.soylentidergi.com/rhaenyra-targaryen-demir-tahta-oturan-ilk-kadin", "text": "Cersei Lannister, sayısız trajedi ve tarif edilemez korkunç eylemleri ardından Westeros'un kraliçesi olmayı başarmıştı. Demir Taht'ı kendisinden önce talep eden diğer tek kadın gibi emrinde ejderhaları yoktu. Cersei, Yedi Krallığın ilk resmi kadın kraliçesi olmasına rağmen, Fatih Aegon'un tahtına Westeros'un hükümdarı olarak oturan ilk kadın değildi. Bu unvan Yarı Yıl Kraliçesi Rhaenyra Targaryen'e aittir. Rhaenyra Targaryen, Ejderhaların Dansı olarak bilinen meşhur Targaryen İç Savaşı sırasında Kral'ın Şehri'ni ele geçirdi. Bu savaşın ve Rhaenyra Targaryen'in hikayesi şimdi House of the Dragon'da işleniyor. Peki kimdir bu Rhaenyra Targaryen? Yazımız diziye dair spoiler içerir. Rhaenyra ve üvey kardeşi Aegon II arasındaki veraset savaşı, adını hem savaşçılarından hem de Yedi Krallık göklerinde birbirleriyle savaşan ejderhalardan almıştır. Ama hikaye çok daha önce, Rhaenyra'nın çocukluğunda başlıyor. Rhaenyra Targaryen, Kral Viserys ve ilk karısı Aemma Arryn'in hayatta kalan tek çocuğudur. İlk oğulları bebekken ölür. Ve ikinci oğulları, Kraliçe Aemma doğum sırasında öldükten bir gün sonra vefat eder. Kral Viserys, kardeşi Daemon'un varisi olmamasını sağlamak için, hali hazırda bir ejderha binicisi olan Rhaenyra'yı varisi ilan eder. Kral, Westeros Lordlarına, tacın yasal halefi olarak sekiz yaşındaki kızına bağlılık yemini ettirir. Dragonstone Prensesi olarak adlandırılır ve bundan sonra her zaman babasının yanında yer alır. Kral Viserys, Büyük Konsey'in kendisini Kral Jaehaerys'in varisi ilan etmesinden sonra sorunsuz bir şekilde Demir Taht'a çıkmıştı. Ama Kral Viserys, Rhaenyra'yı varisi ilan ettikten bir yıl sonra Kral'ın Eli Sör Otto Hightower'ın kızı Alicent Hightower ile evlenir. Bu birliktelik, gelecekteki iç savaşın başladığı yerdir. Çünkü Kral Viserys'in ikinci evliliğinden Aeogn adında bir oğlu ve 3 diğer çocuğu daha olur. Fantastik bir öykü dahi olsa, erkek çocukların tahttaki iddiası burada da daima kız çocuklarından önce gelir. Fakat Viserys buna rağmen Rhaenyra'yı halefi olarak seçtiğini ve bunu değiştirmek istemediğini vurgular. Ancak Diyar'daki bazı lordlar ettikleri yeminleri unutmaya başlar. Criston Cole, büyük bir turnuvada genç Rhaenyra'yı aşk ve güzellik kraliçesi seçer. Kısa süre sonra Kral Muhafızları'nın bir üyesi olarak onun kişisel yeminli kalkanı olur. Bu ikilinin ilişkisi bir peri masalından oldukça uzak bir şekilde biter. Rhaenyra'nın bekaretini 16 yaşında amcası Daemon'a kaptırdığına dair sefil bir söylenti yayılır. Bu dedikodunun doğruluğu bilinmese de Targaryenler'in soylarını saf tutmak için aile içi evlilik yaptığı bilinmektedir. Kral Viserys bunun üzerine kısa bir süre sonra kardeşini sürgüne gönderir. Sonunda Rhaenyra, Sör Laenor Velaryon ile siyasi bir evlilik yapar. Rhaenyra, kendisi adına ayarlanmış bu evliliği istemediğini söylediğinde, Kral Viserys, oğlu Aegon'u varisi seçmekle tehdit eder. Rhaenyra için Yedi Krallık'ın kraliçesi olma arzusu ise daha büyüktür. Rhaenyra, Laenor için üvey erkek kardeşlerimle birlikte olmak onu daha mutlu edecektir der. Rhaenyra ve Laenor'un üç oğlu olur. Ancak aile içi evliliğe rağmen siyah saçlara sahip bu çocuklar, babalarının Laenor olmadığını kanıtlar niteliktedir. Laenor'un ölümünden sonra Rhaenyra amcası Daemon ile evlenir. Bu evlilik büyük bir skandala sebep olur. Birlikte iki oğulları olur. Viserys ve Daemon'un barışması biraz zaman alır. Rhaenyra: Sevgili kardeşim, ölmüş olmanı umuyordum. Aegon: Senden sonra. Büyük olan sensin. Kral Viserys öldüğünde, halefi olarak Rhaenyra'nın gelmesi isteği konsey ve Diyar'ın Lordları tarafından yok sayılır. Tacı Alicent Hightower'ın oğlu Aegon'a takarlar. Babasının öldüğü vakit, Rhaenyra Dragonstone'dadır. Yeşiller, ölüm haberinin yayılmasını engellerler. Haberi aldığında ise Rhaenyra hamile olduğu tek kızını erken doğurmak zorunda kalır. Visenya adını verdiği kızının bir canavara benzediğini söyler ve ölümü için tahtını çalan herkesi suçlar. Rhaenyra destekçileri ve kocası Daemon Targaryen ile hızlıca bir taç giyme töreni düzenler. Bu hareket karşısında Aegon tarafı, Rhaenyra'nın taht üzerindeki iddialarını geri çekmesini ve yalnızca Dragonstone'daki hak ve unvanlarını korumaya devam etmesini teklif eder. Savaşın kaçınılmaz olduğunu bilse de Rhaenyra bu teklifi geri çevirir. Rhaenyra destek bulmak için oğullarını görevlendirir. Oğlu Luke, Kraliçe Alicent'ın oğlu Aemond tarafından öldürülür. Bu haber Rhaenyra'yı yıkar. Kral Aegon II savaşın başlarında ağır yaralanır. O ve ejderhası, bu savaşın çoğunu gözden uzakta geçirir. Hatta herkes onların öldüğünü düşünür. Yeşiller, başkenti korumasız bırakır ve Rhaenyra, başkenti ele geçirir ve yaklaşık yarım yıl boyunca tahtta kalır. Rhaenyra'nın tahta oturduğunda her yerinin kesik olduğu ve çok fazla kan aktığı, tahtın onu kabul etmediği için böyle olduğuna dair bir söylenti vardır. Rhaenyra'nın geri dönüşü başlangıçta halk tarafından hoş karşılanır. Fakat daha sonra Rhaenyra, Aegon'un kaçmasına yardım edenleri infaz etmeye başlar. Kral Viserys'in refah içinde bıraktığı krallık, yeşillerin harcamaları yüzünden sıkıntıya girmiştir. Rhaenyra, halka ağır vergiler yüklemek zorunda kalır. Yavaş yavaş halkın nefretini kazanır ve Memeli Kral Maegor olarak anılır. Bu öfke sonucunda halk, Draagonpit'e saldırır. Bu saldırıda dört ejderha ölür. Kısa bir süre sonra Rhaenyra'nın kendi ejderhası Syrax'ı da öldürürler. İlk üç oğlunu savaşta kaybetmiş olan Rhaenyra, güvenliği için Dragonstone'a kaçar. Fakat orada da ihanete uğrar ve kardeşi Kral Aegon II'nin önüne çıkarılır. Aegon, ejderhası Sunfyre'a Rhaenyra'yı yemeden önce diri diri yaktırır. Ayrıca Rhaenyra'nın Aegon adlı küçük oğluna annesinin ölümünü izletir. Ancak Kral, yeğenini idam etmez. Bunun yerine düşmanları Rhaenyra adına savaşa devam ederken onu esir tutar. Ve genç Aegon sonunda annesinin başaramadığını başarır. Çoğu kişinin korktuğu gibi Demir Taht'a layık olmadığını kanıtlayan Kral Aegon II'ye yakın biri, Rhaenyra'nın ölümünden kısa bir süre sonra hükümdarı öldürür. Ve onun ölümü, onlarca yıl önce Ejderhaların Dansı'nı başlatan aynı sorunu gündeme getirir: Aegon II bariz bir varis olmadan ölür. Bu savaşın sonunda, Rhaenyra'nın Daemon'la olan oğlu Aegon III Kral olur. Ayrıca kuzeni II. Aegon'un kızı Jaehaera ile evlenir. Evlilikleri Targaryen Hanesi'nin her iki tarafını da bir araya getirir. Kendisi Aegon the Dragonbane olarak anılır. Çünkü onun yönetimi sırasında son ejderhalar da ölür. Aegon III öldüğünde, bir zamanlar sonsuza dek kaybolduğu düşünülen kardeşi Viserys, Demir Taht'a kendi başına oturdu. Ejderhaların Dansı'ndan sonra Targaryen Hanesi asla eskisi kadar güçlü değildi. Ejderhaları olmadığında, Targaryen Hanesi artık tanrılara değil insanlara benziyordu. Rhaenyra'ya gelince, Westeros'u yöneteceğine inanarak büyüdü. Ama zamanı geldiğinde düşmanları ve ailesi tacı ondan çaldı. Ateş ve kanla cevap verdi. Ateş ve kanla kendi sonunu getirdi. Rhaenyra, onu inkar eden herkese rağmen iki kralın annesi oldu. Yani kraliçeliği iddia eden ilk kadın olsa da, Yedi Krallık'ı asla yönetmedi. - Ateş Ve Kan, Epsilon Yayınevi - A Wiki Of Ice And Fire"} {"url": "https://www.soylentidergi.com/richard-shakespearein-iii-richardi-okan-bayulgenin-yeniden-uyarlamasiyla-sahnede", "text": "Parla ey sevgili güneş, ben bir ayna edininceye kadar parla, Okan Bayülgen'in yazıp yönettiği, William Shakespeare'in III. Richard oyununun uyarlanmasıyla hayat bulan Richard, geçtiğimiz gün ilk kez Harbiye Açık Hava Sahnesi'nde izleyicisiyle buluştu! 2022 İstanbul Tiyatro Festivali'yle prömiyer yapan oyun, yıldız oyuncu kadrosuyla izleyicilerine alışılmışın dışında bir deneyim sunarak gündemdeki yerini koruyor. Shakespeare'in replikleriyle buluşan sahneyi; Okan Bayülgen neleri farklı yaptı, oyunun detayları neler... sorularının peşinden sizler için aralıyoruz! Yazının devamına geçmeden önce, okuyacağınız yazının spoiler içerdiğini ve bazı detayları oyuna sakladığımızı söylemekte fayda var. 2013 yılında Londra'da küçük bir tiyatro topluluğunun III. Richard oyununun provalarını yaptığı sırada dünya, III. Richard'ın kemiklerinin bir otoparkın altında bulunduğu haberleriyle sarsılır. Bu tesadüf bile yeni hikayeler yazdırmaya yetebilecekken oyun seyirciyi tiyatroda ayak işlerini yapması karşılığında yaşayan ve kendini Richard Hell olarak adlandıran bir sığınmacının, yeni bir tragedyaya sebep olabileceği ihtimaliyle baş başa bırakıyor. Tiyatroda sığınmacı olarak yaşayan Richard Hell, bir dizi olayın ardından ezberlemiş olduğu tiyatro piyesinin başrolü, Richard haline gelir. Gezdirmekle görevli olduğu köpeği öldürmesi ve ardından bir dizi suça karışmasıyla tiyatrodaki ipleri kendi eline alarak kraliyete doğmuş Richard rolünü almakla kalmaz, buna tüm benliğiyle inanır. Richard Hell artık hem tiyatronun hayaleti hem de tüm bu oyunlarıyla gerçeğidir. Hazır olmadan yollanmışım bu canlılar dünyasına. Öyle sarsak, öyle çarpık yaratılmışım ki, Bugüne kadar Shakespeare'in yılları aşan eserlerinden biri olan III. Richard, farklı oyuncuların uyarlamasıyla sahnede tekrar tekrar hayat buldu. Richard, kendisine yöneltilen suçlamaların yanı sıra Shakespeare'in piyesinde bir kanıt teşkil etmemesine karşın; kambur, aksak, kısaca çirkin olan her şeyin tanımı olarak gösterilen bir karakter olarak günümüze kadar geldi. Buna bir noktada son vermek için bir adım atan Bayülgen, III. Richard ile Richard Hell'in yılları aşıp ortak paydada buluşan öteki olma hikayesini, her çağın aidiyetsizlik nedenlerinin farklı oluşuyla sahneye yansıtıyor. Aynı bedende iki karaktere hayat veren Okan Bayülgen, oyunun akışına kendini tüm benliğiyle kaptırmasının yanı sıra seyirciyle olan bağını da kopartmıyor. İzleyicinin en çok kafa karışıklığı yaşadığı noktaya oyunun zaman kavramı cevabını vermek bizce mümkün. Bayülgen'in Zor bir oyun yapmak istedik açıklamalarından sonra bu detayın bizleri şaşırtmadığını söyleyebiliriz. III. Richard zamanda ileri doğru, Londra tiyatrosunun provalarıyla anlatılırken bir yandan da Richard Hell'in hikayesi yine aynı mekanda, zamanda geri giderek anlatılıyor. Oyuncular, zamana meydan okumuyor aynı zamanda zamanı yönetiyor, bir parçası oluyorlar. Bu durum izleyiciler için ne anlamaları gerektiği kaygısını var etse de tüm bunların beraberinde zamansız bir oyuna dahil oluyoruz. Sahnenin hemen üzerindeki canlı orkestrayı da bizce atlamak olmaz. Şarkılar sahneyle, repliklerle birleşerek olayların müzikalitesini ve seyir zevkini en tepeye çıkartıyor. III. Richard oyununun provalarında Lady Anne'i kim oynayacağı karmaşası gündemde olan konular arasında. Tiyatronun kontrolünü eline alan Richard Hell, kendi piyesinde Lady Anne rolünde bir drag queeni oynatır. Bizce farklı bir perspektiften toplum tarafından ötekileştirilen bireylerin sahnede yer alması öteki problemine bir kere daha atıfta bulunarak olaya biraz daha derinlik kazandırıyor. Shakespeare'in yazmış olduğu III. Richard'ın bir uyarlaması olan oyun, gitmeden kitap okunmalı mı sorusunu da akıllara getirdi. Oyunun yapım sürecinde bu da düşünülmüş. Oyun, ilerleyişi bakımından kitabı okuyarak gelmeliydiniz düşüncesini yaratmıyor, aksine bu düşünülerek oyun içinde seyirciye bilgi aktarımı yapılıyor. Bu nedenle kitabı okumayan izleyicilerin endişelenmesine gerek yok. Bize sorarsanız olayların dışında fazla kalmamak ve Okan Bayülgen'in yorumlarını sağlıklı bir şekilde gözlemleyebilmek adına kitabı okumasanız da oyuna gitmeden Richard hakkında bilgi sahibi olarak gitmek bizce önemli. Tiyatronun sonunda dileyen izleyicilerin katılabileceği bir söyleşi düzenleniyor. Söyleşinin meydana gelmesi seyircilerle oyuncuları buluşturup, oyun boyunca herkesin aklında dolanan soruların yanıt bulabilmesi için bir ortam yaratıyor. Seyircinin sanatçıyı yüz yüze tebrik edebilme şansı yakalayışı da bizce sahnede olağanüstü dakikaların yaşanmasına sebebiyet veren detaylardan biriydi. Bizim için perdenin kapanış anı olsa da III. Richard'a yeni bir beden, ruh ve belki de aidiyet veren oyun, sahnelerdeki yerini almaya devam edecek!"} {"url": "https://www.soylentidergi.com/richard-strauss-boyledi-buyurdu-zerdust-ve-senfonik-siiri-harmanlayan-isim", "text": "Senfonik şiir denildiği zaman akla ilk gelen isimlerdendir Richard Strauss. Peki bu usta ismin Friedrich Nietzsche tarafından yazılan Böyle Buyurdu Zerdüşt romanını senfonik şiir ile uyarladığı bestesini daha önce dinlemiş miydiniz? Eğer dinlemediyseniz gelin önce Richard Strauss'u, sonrasında da dikkatleri çeken besteyi birlikte inceleyelim. Orkestra şefliği ve tiyatro yönetmenliği kimliği ile de tanınan Alman besteci Richard Georg Strauss, alt yapısını edebiyattan aldığı uzun senfonik şiirleri ile ünlenmiş, Romantik Dönem bestecisidir. Müziğe olan ilgisini ailesine borçlu olan Strauss, henüz altı yaşındayken tek başına besteler yapmaya başlamıştı bile. Küçük Strauss'un ilk resmi bestesi, büyük bir orkestra için festival marşı olan seçildi ve bu olay gerçekleştiğinde Strauss sadece on iki yaşındaydı. 1886-1898 tarihleri arasında önce Münih Saray Tiyatrosu'nda, daha sonra Weimar Büyük Dükalık Orkestrası'nda orkestra şefliği yapar Strauss. On iki yıllık süre zarfında Strauss, oldukça hızlı bir şekilde parlamasına neden olan o meşhur değişmez tarzını keşfetti diyebiliriz. Strauss'un ilk operası Guntram, ortaçağda geçen bir şövalyenin hikayesini anlatmaktadır. Bu on iki yıllık süreçte ise Till Eulenspiegels lustige Streiche, Also sprach Zarathustra ve Don Quixote adlı senfonik şiirlerini yazdı. Ardından Strauss, Prusya Kraliyet Saray Orkestrası'ndan gelen teklifi kabul ederek Berlin'e gider ve opera bestecisi olarak geçireceği yıllara giriş yapar. 1898 yılında gittiği Berlin'de Berlin Senfonik Sanatçılar Orkestrası'nı kurdu. Strauss ayrıca, sanatçıların daha iyi şartlar altında yetişerek toplum içerisinde hak ettikleri konuma gelmelerine destek olmak amacıyla Alman Besteciler Kooperatifi'nin kurulmasına da yardım eder. 1918 yılında kadar sürecek olan Berlin macerasında Strauss, Ein Heldenleben, Sinfonia domestica ve Alpensinfonie senfonilerini ve kendisine büyük çapta şöhret kazandıracak olan Feuersnot, Salome ve Elektra operalarını besteler. 1918 yılında Berlin dosyası ise Strauss'un Viyana Devlet Operası'na gitmesi üzerine kapanır. Ölene kadar, yani 1949 yılına kadar burada kalır. II. Dünya Savaşı zamanında bile kaçmayan Strauss, hem kendi zamanında hem de günümüzde, savaş zamanında takındığı apolitik tavrından dolayı kimi kesimlerce eleştirilmektedir. 85 yıllık yaşamına onlarca senfonik şiir, orkestra bestesi, opera, bale müzikleri, koro müzikleri ve daha birçok başka eseri sığdıran Richard Strauss, son derece üretken ve değerli bir sanatçıdır. Biz ise yazımızın kalanında Strauss'un senfonik şiirlerinden önemli bir tanesine değineceğiz. Orijinal adı Also sprach Zarathustra olan senfonik şiir, Alman besteci Richard Strauss tarafından bestelenmiştir. Alman filozof Friedrich Nietzsche tarafından yazılan Böyle Buyurdu Zerdüşt adlı romandan esinlenen beste, Stanley Kubrick'in 2001: A Space Odyssey adlı filminde kullanılmasından sonra daha da ünlenmiş, hatta 20. yüzyılın en bilinen bestelerinden birisi haline getirmiştir. Richard Strauss, bestelediği bu senfonik şiirin roman ile benzerlikler içerse de aslında Nietzche felsefesi üzerine serbestçe yazılmış olduğunu belirtir. Şiir, karanlıktan aydınlığa doğru ilerleyişin, yolun sonundaki büyük zafere doğru gidişin betimlenmesinin notalara dökülmüş halidir. Bu bakış açısı ile Strauss, aslında Böyle Buyurdu Zerdüşt değil; Böyle Buyurdu Strauss diyor bizlere. O zaman biz de bu besteyi dinleyerek Strauss bizlere ne buyuruyor, anlamaya çalışalım."} {"url": "https://www.soylentidergi.com/robotlar-sanat-uretebilir-mi-robot-ressam-ai-da", "text": "Yapay zeka, görevleri yerine getirmek için insan zekasını taklit eden ve topladığı bilgilerle kendini adım adım geliştirme kapasitesine sahip olan makinelere verilen genel bir isimdir. Teknolojinin gelişmesiyle birlikte yapay zeka gün geçtikçe insan hayatının bir parçası haline gelmiştir. İnsanların günlük olarak yaptıkları işleri azaltmak amacıyla piyasaya sürülmüş olan yapay zeka, çoğu şirketlerde, kültürel aktivitelerde yerini almış durumda. Yapay zekanın insan hayatına bu kadar çok entegre edilmesiyle birlikte, daha önceden hiç karşılaşılmamış ilkler insanoğlunun gözleri önüne seriliyor. Bu ilklerden bir tanesi ise, sanatın sadece insana özel olmadığını savunan ilk ressam robot Ai-Da. Ai-Da, bir robot şirketi olan Engineered Arts ile işbirliği içindeki galerici Aidan Meller tarafından icat edildi. Çizim zekası ise Oxford Üniversitesi'ndeki bilgisayar yapay zeka araştırmacıları tarafından geliştirildi. İlk ressam robot olarak tarihe adını yazdıran Ai-Da büyük ölçekli otoportreler yapıyor. Ai-Da, sahip olduğu algoritma sayesinde, resim yapmanın yanı sıra resimleri şekillendirebiliyor, hareket edebiliyor ve konuşabiliyor. Algoritmasında bulunan çizim şemasına ek olarak, karşısında bulunan bir insanı veya nesneyi, gözlerine yerleştirilen tarayıcı sensörler yardımıyla algılayıp o nesnenin resmini çizebiliyor. İsmini Ada Lovelace adında bir matematikçiden alan Ai-Da, gerçek insan boyutlarına uygun bir şekilde tasarlandı. Leeds Üniversitesi ve Oxford Üniversite'nin iki yıllık çalışmaları sonucu yaratılan bu yapay zeka, 2019 yılında Londra'da bulunan Design Museum'da otoportlerini sergiledi. Dünya üzerinde bir ilk olduğundan dolayı hayranlıkla izlenen Ai-Da, aynı zamanda insanoğlunu bir bakıma ürkütmüş durumda. Teknolojinin ilerlemesiyle insanlar tarafından yapılan tüm aktivitelerin yerlerini yapay zeka almaya başladı. Gelecekte ise bu alanlarının genişleyeceğini de öngörmek zor değil. Bu öngörü doğrultusunda gelecekte yapay zekanın birçok sektörde var olacağı düşünülürse, insanlara iş imkanı kalmaması gibi sorunların ortaya çıkma olasılığı da artmakta denilebilir. Yapılan araştırmalar doğrultusunda, sektörlerde yapay zeka kullanımı belirli bir yüzdeye de ulaşmış durumda. Ressam robot Ai-Da, gelişmiş teknolojisinden ötürü yakın zamanda ciddi bir olayla karşı karşıya geldi. Mısır Giza Piramidi'nde sergi açmak için yola çıkan ressam Ai-Da, Mısır sınırında gözlerindeki kameralardan ötürü göz altına alındı. İnsanların böyle bir teknolojiyle ilk kez karşılaşmasından dolayı, Ai-Da'nın bir ajan olduğunu düşünürek bir süreliğine göz altında tutuldu. Bunun üzerine, Ai-Da ilk ressam robot olmasının yanı sıra, ilk tutuklanan robot olarak tarihine adını yazdırdı. Fabrikalarda kullanımı artan yapay zeka teknolojisi, insanların çoğu ağır işi daha kolay halledebilmesini sağlamaktaydı. Fakat içerisinde yaratıcılığın, estetik algısının ve çizim becerisinin olduğu bir yapay zeka, insanların işlerini hafifletmek yerine alıkoyma yolunda ilerlemektedir. Dünya üzerinde, yaratıcılığıyla ün kazanmış insanoğlu artık tek başına olmadığını da unutmamalı. Günümüze kadar sanat adı altında yapılan çalışmalar, Ai-Da'dan sonra büyük bir değişime uğrama yolunda ilerlemektedir. Bu değişim sanat kavramının baştan yapılanmasına sebep olacak kadar büyük bir değişim mi yoksa küçük bir sanat akımı mı olacak sorusu tüm dünyayı bilinmezliğin içine sürüklemektedir. Bu bilinmezlikleri çözüme kavuşturmak adına insanlar mı önce adım atacak robotlar mı hep beraber göreceğiz. Ai-Da genellikle resimleri ve heykelleri sanat olarak kabul edilen android sanatçısı olarak etiketlense bile, onun varlığı ve kişiliği de sanat eseri olarak kabul edilebilir. Ama programlamayı gerçekleştiren insan etkisi nerede biter ve Ai-Da'nın yapay zekası nerede başlar? Ai-Da'nın yaratıcıları, bu sorunun tartışmalı ve düşündürücü tartışmalara yol açtığını söyledi. The Guardian'a konuşan Meller, Bazı insanlar onun şimdiye kadarki en kötü şey olabileceğini düşünüyor ve tehdit altında hissediyor, bazıları da gerçekten heyecanlı. Onun varlığı bir şekilde yanlış ve biz bunun farkındayız. dedi. Ai-Da yapay zeka olarak insan tarafından yaratılmış ve programlanmış olmasına rağmen, sanatın temelde insani bir kavram olduğuna dair uzun süredir devam eden bir inancı sorgulamaktadır. Ai-Da BBC'ye özel bir röportajda İnsanları düşündüren biri olmaktan keyif alıyorum. Sanatın sadece bir şeyin çiziminden daha fazlasına ihtiyacı olduğunu düşünüyorum; bu, bir şeyi ilişkilendirilebilir bir şekilde iletmek anlamına geliyor. dedi. Benliği olmayan bir makine, kendisinin üç boyutlu otoportrelerini çizmeye devam ediyor. 15 adet eserle ziyaretçilerini karşılayan ve otoportre temasını kökten değiştiren Ai-Da gelecekte yapmayı planladığı diğer sergiler için çalışıyor."} {"url": "https://www.soylentidergi.com/rockn-rollun-krali-elvis-presley", "text": "Bugün sizlere dünya çapında müziği ve tarzı ile efsaneleşen; ölümünden sonra bile örnek alınmaya devam eden büyük sanatçı Elvis Presley'den bahsedeceğiz. Elvis Aaron Presley, 8 Ocak 1935'te Mississipi'de, Gladys ve Vernon çiftinin oğlu olarak dünyaya gelmiştir. Okul hayatı boyunca sessiz ve zorbalığa maruz kalan bir çocuktur. Oysa ki bu çocuk büyüdüğünde tüm dünyanın hayran olduğu bir sanatçı haline gelecektir. Müziğe olan ilgisi ve yeteneği çok küçük yaşlarda belli olan Elvis, Blues ve Country müzikleri dinleyerek büyümüştür. Elvis Presley 10 yaşındayken bir Mississipi Alabama Fuar ve Süt Ürünleri şovundaki şarkı yarışmasına katılmıştır. Sahnede ise sessiz ve zorbalığa maruz kalan çocuk değil, bambaşka birisi vardır. Üzerine giydiği kovboy kıyafetleri ile Old Shep adlı şarkıyı söyleyerek yarışmada ikinci olmuştur. 11 yaşındayken babası parası yetmediği için Elvis'e istediği bisikleti alamamış; onun yerine bir gitar almış ve Elvis o gitarı hiç elinden bırakmamıştır. Borçları yüzünden hapse giren Vernon 1943'te hapisten çıktığında iş bulup Memphis'e yerleşmiştir. Elvis ve annesi Kasım 1948'de ani bir şekilde babası Vernon'un yasadışı içki işleri sebebiyle Tennessee'ye taşınmışlardır. Gitmeden arkadaşlarına vedasını ise Leaf on a Tree ile yapmıştır. Bu, gitarıyla yaptığı ilk performanstır. Elvis evde kendini geliştirmeye devam ederken bir yandan da kafelerde şarkı söylemeye başlamıştır. Kendine has stilini şekillendirmeye başlayan Elvis Presley, geceleri kamyon şoförlüğü yapmaktadır. Bunun sonucunda kamyon şoförlerinden esinlenerek saçlarını uzatmış ve favoriler bırakmıştır. Giyiminde ise kovboy kıyafetler yerini parlak elbiselere bırakmıştır. İlerleyen yıllarda bu tarz Pompadour adıyla Elvis Presley imzasını taşıyacaktır. Müzik şirketlerini kapı kapı dolaşan Elvis Presley, sonunda yeteneğini keşfeden bir yer bulmuştur. Elvis 5 Haziran 1954'te Arthur Crudup'un sözlerini yazdığı That's All Right için stüdyoya girmiştir. İki gün sonra Memphis'in en çok dinlenen radyosunda Elvis Presley vardır. Bu şarkı Rock'n Roll tarihini başlatan ilk şarkıdır. Üstelik Elvis Presley siyahi şarkısı söyleyen ilk beyazdır. Artık Elvis Presley ünlü olmaya başlamıştır. 1955'te RCA Records ile anlaşma yapan Elvis Presley, ilk single ve albümü olan Heartbreak Hotel'i çıkartır. 1956'da ise Paramount Pictures ile anlaşıp oyunculuk kariyerine giriş yapan Elvis, kendine has dansları ve stili ile şöhreti yakalamaya başlamıştır. Beyazperdedeki ilk filmi Love Me Tender'' ile adı daha çok duyulmaya başlamıştır. Hollywood'da toplamda 31 filmde yer alan Elvis artık sadece şarkılarıyla değil, filmleriyle de adını unutulmazlar listesine yazdırmış ve tüm dünyanın hayran olduğu kral olmuştur. The Beatles ile her şey nisan 1956'da John Lennon'un Presley'in Heartbreak Hotel şarkısını ilk kez mart ayında Birleşik Krallık'ta piyasaya sürülmesinden kısa bir süre sonra duymasıyla başlamıştır. John Lennon bu şarkıdan etkilenmiş ve kendi grubunu kurmaya karar vermiştir. Elvis Presley ile birlikte ün kazanan birçok rock and roll şarkısını seslendirmiş; sonrasında da Elvis Presley ile doğaçlama caz dansları yapmışlardır. 1967'de hayatında iki güzel şey bir arada olmuştur. İlki askerlik için ara verip tekrar döndüğü müzikal albümü How Great Thou Art ile Grammy Ödülü'nü kazanması; ikincisi ise büyük aşkı Pricilla ile evlenmesidir. 1971'de Amerika'nın en başarılı sanatçılarına verilen Bing Crosby ödülüne layık görülen Elvis Presley, 1972'de Gospel tarzı albümü He Touched Me ile ikinci kez Grammy Ödülü almıştır. How Great Tou Art de Elvis'e üçüncü Grammy Ödülü'nü getirmiştir. Elvis on Tour adındaki belgesel tadındaki film ile 1973 yılında Altın Küre kazanmıştır. Elvis Presley 42 yaşında bedenini toprağa teslim etse de 44 yıldır müziği, sesi, stili ve ruhu bizimle yaşamaktadır. Kendisine aşık binlerce kadın, onu dinleyen ve başarısını örnek alan milyonlar, Elvis'i yaşatmaya devam etmektedir."} {"url": "https://www.soylentidergi.com/romali-ask-tanricasi-venus-afrodit-kimdir", "text": "Roma mitolojisinde aşk, seks, güzellik ve bereket tanrıçası olan Venüs aslında Yunan tanrıçası Afrodit'in Roma inancındaki karşılığı olsa da Romalı Venüs'ün Afrodit'e nazaran çok daha fazla yeteneği vardı. Aynı zamanda zafer, doğurganlık ve hatta fahişelik tanrıçasıydı. Hesiod'un Thegonia adlı eserinde anlattığı üzere Yunan mitolojisine göre Afrodit; Oğlu Satürn tarafından hadım edilen Uranüs'ten akan kanın denize akması sonucu oluşan deniz köpüğünden meydana gelmiştir. Venüs'ün denizdeki bir istiridyeden yükselmesini betimleyen sayısız sanat eseri nedeniyle de bu açıklama daha popüler bir görüş olsa gerek. Venüs'ün iki önemli ilahi aşkı vardı: eşi Vulcan ve Mars. Venüs ile Mars'ın ilişkisi ve Vulcan'ın onları bir ağ ile nasıl kurnazca yatakta tuzağa düşürdüğü üzerineyse meşhur bir efsane var. Bu sebeple Vulcan ve Venüs'ün ne sevgiyle dolu bir evliliği ne de bir çocukları oldu. Oysa aşk ve seksin tanrıçası kısır falan değildi; aksine çeşitli tanrılardan pek çok çocuğu vardı. Mars'la birlikteliği sonucu babasına savaşta eşlik eden korkunun temsili Timor'u, dehşetin temsili ve Timor'un ikizi olan Metus'u, uyum ve barış tanrıçası Concordia'yı ve aşkın farklı yönlerini temsil eden kanatlı aşk ilahlarının derlemesi olan Cupids'i doğurdu. Ayrıca Romalı şair Ovid; kadınlık ve androjenliğin simgesi olan Hermaphroditos'un, Afrodit ve Hermes'in çocukları olduğunu söyler. Buna ek olarak Hermes veya Zeus'la yaşadığı birliktelik sonucu Roma'da şans ve kaderin temsili olan Fortuna doğdu. Venüs ile Bacchus'un, küçük ilah Priapus'un ebeveynleri olduğu düşünülür. Pausanias'a göre Gracelerin, Venüs ve Bacchus'un çocukları olduğu düşünülse de aslında Jüpiter ve Eurynome'nin çocukları olduğu görüşü daha yaygındır. Bununla birlikte Graceler -Cupids ve cazibe, aşk ve baştan çıkarma alemlerinde ikna tanrıçası olan Suadela ile birlikte- Venüs'ün yardımcılarından biriydi. Venüs'ün aynı zamanda fani aşkları da vardı. Bunlardan en bilinen ikisi Ankises ve Adonis'tir ama Sicilya kralı Butes'in sevgilisi ve oğulları Eryx'in de annesiydi. Venüs'ün ayrıca Phaethon ile birlikteliği sonucu doğmuş olan Astynous adlı bir oğlu da vardı. Ovid, Venüs'ün fani Adonis'e nasıl aşık olduğunu ve geri dönene kadar Persephone'den onunla ilgilenmesi için nasıl yalvardığını anlatır. İki tanrıça da bu faniye aşk besliyordu ve sonuç olarak birbirleriyle savaşmaya başladılar, ta ki Zeus, Adonis'in yılın üçte birini Aphrodite ile, üçte birini Persephone ile ve üçte birini de istediği kişiyle geçirmesine karar vererek anlaşmazlığı çözene kadar. Adonis, bir yaban domuzu tarafından öldürülünceye kadar zamanını Venüs ile geçirdi. Homerik Afrodit İlahisi'ne göre Venüs, Dardanialı bir prens ve Truva'nın müttefiki olan Anchises'i ayarttı. Frig prensesi kılığına girip onu baştan çıkardı ve sadece dokuz ay sonra ilahi kimliğini ifşa etti. Anchises'e Aeneas ismindeki oğullarını verdi. Venüs, ilişkileriyle alakalı asla övünerek konuşmaması konusunda Anchises'i tembihledi çünkü Jüpiter'in onu çarpacağından korkuyordu. Ne yazık ki Anchises, yapılmaması gerekeni yaptı ve Jüpiter'in yıldırımıyla sakat kaldı. Virgil'in Aeneid destanına göre Truvalı Aeneas'ın kaderi, ilahi annesi Venüs'ün rehberliğinde Roma'yı kurmaktı. Aeneas'in Alba Longa kralı Iulus olarak da bilinen oğlu Ascanius, Virgil tarafından Roma'nın kurucularının atası olarak görüldü. Julius ailesi Jül Sezar, Augustus Sezar ve onun soyundan gelenleri içeren bir aileydi. Venüs'e atfedilen ilk tapınak MÖ 295'te görüldü. Bu tapınak Venus Obsequens adıyla, Q. Fabius Gurges tarafından Aventine Tepesi'ne yapıldı. Ancak bu tapınak Yunan Afrodit'in aynısı olma özelliğiyle ün saldı ve yapılan şey yeni değildi. MÖ 217'de bir kehanet ortaya atıldı: Eğer Roma Venüs'ü, Kartacalı Silisyalı müttefikleri yerine Romalıları desteklemeye ikna ederse, savaş kazanılacaktı. Roma, Eryx'i kuşattı, tanrıçaya muhteşem bir tapınak sundu ve heykelini Roma'ya geri götürdü. İlerde Roma'nın Venüs Genetrix'i haline gelen heykel buydu. Venüs'ün ayı, festivallerinin çoğunun düzenlendiği Nisan'dı. 1 Nisan'da Venüs Verticordia'nın onuruna Veneralia adlı bir festival düzenlendi. 23'ünde, hem Venüs'e hem de Jüpiter'e ait bir şarap festivali olan Vinalia Urbana düzenlendi. 10 Ağustos'ta gerçekleştirilen Vinalia Rusticia ise Venüs'ün en eski festivaliydi ve bu festival Venüs Obsequens'in tasviri olarak ilişkilendirildi. 26 Eylül, Roma'nın annesi ve koruyucusu Venüs Genetrix'in festival tarihiydi. - Latince şanslı anlamına gelen Felix ismini benimseyen ve Venüs Felix'in ilahi lütfuna hayranlık besleyen acımasız komutan Sulla. - MÖ 55'te bir tapınağı Venüs Victrix'e adayan Pompey. - Venüs Victrix ve Venus Genetrix'in lütfunu talep eden Jül Sezar. - MS 139'da bir tapınağı Venüs'e ve Roma Aetarna'ya adayan ve Venüs'ü Roma devletinin koruyucu annesi ilan eden Roma İmparatoru Hadrian. Virgil'in Aeneid adlı eserinde, Truva kahramanı Aeneas, annesi tarafından gök cismi şeklinde Latium'a götürülür. Virgil'in anlattığına göre, Jül Sezar'ın ruhunu cennete götüren de bu akşam yıldızıdır. Ayrıca, gece gökyüzünde oldukça parlak ve fark edilebilir olmasından dolayı, Venüs gezegeninin bir diğer adı da akşam yıldızıdır. Venüs'ün suretine -heykellerden mozaiklere, türbelere, fresklere ve hatta yerli duvar resimlerine kadar- sayısız şekilde formda rastlamak mümkündür. Venüs, doğal güzelliği ve cinsel doğası nedeniyle genellikle çıplak tasvir edilmiştir. Venüs'ün çoğu heykeli, Knidos'un Afrodit'ine ve Milo Venüsüne oldukça benzer. Ancak Pompeii'de Venüs'ü farklı şekillerde tasvir eden birçok kaliteli duvar resmi de yok değil. Sonuç olarak Venüs, antik çağda, Rönesans'ta ve hatta 20. yüzyılda sanatçılar için popülerliğini korumayı sürdürdü. GRIMAL, P., Yunan Mitolojisi, Dost, 2005."} {"url": "https://www.soylentidergi.com/rrr-film-incelemesi-yuksel-kukre-isyan-et", "text": "2022 yılında RRR, Rise Roar Revolt kısaltması, kendi ülkesi Hindistan başta olmak üzerine Rusya, Amerika gibi ülkelerde de izleyicilerle buluşmuş ve herkesin kalbini fethetmeyi başarmıştır. Bu yılın Oscar Ödüllerinde Naatu Naatu şarkısıyla En İyi Orijinal Şarkı ödülünü almış ve bunu başaran ilk Hint filmi olmuştur. Bir Tellywood filmi olan RRR, gerçek hayatta yaşamış olan ve hiçbir zaman bir araya gelmeyen iki devrimcinin, hayali birleşiminin olduğu bir hikayeyi anlatmaktadır. Filmin konusunu sizlere kısaca açıklamak gerekirse; Bağımsızlık öncesi Hindistan'da geçen hikaye, İngiliz Valisi Scott Buxton ve eşi Catherine Buxton, Gond kabilesinden olan küçük bir kız çocuğu olan Malli'yi kaçırmasıyla başlar. Bunun üzerine kabilenin birkaç genci, Bheem tarafından toplanır ve küçük kızı kurtarmak için kimliklerini gizleyerek Delhi'ye giderler. Burada İngiliz kuvvetlerine hizmet eden bir Hintli polis olan Ram Raju ile yakın arkadaş olurlar. Bheem kendini Akhtar olarak tanıtır ve Raju polis olduğunu hiç söylemez. Birbirinden çok farklı olan bu iki kişinin dostluğu, tüm sırlar gün yüzüne çıkınca bozulur. Arkadaşının polis olduğunu bilmeden gerçek kimliğini açıklayan Bheem, dostunun da bir polis olduğunu öğrenince büyük bir şok yaşar ve onunla savaşmak zorunda kalır. Ancak işler hem Bheem'in hem de bizlerin bildiğinden çok daha farklıdır. Sevgili okuyucularımız yazımızın bundan sonrası spoiler içerebilir. Aman dikkat! Filmin hikayesi, annesinden küçük bir kızın zalimce koparıldığını göstererek başlar. Catherine, küçük kızın sesinden ve yeteneğinden etkilenir. Eşine şu cümleyi kurar: Bu ufaklık şömine rafımızda olmalı. Bu cümle kurulurken hissettiğimiz tek duygu açık bir şekilde sadistliktir. Bizler daha ilk sekansta valinin hükümetinin altında terörizmi, eşinin ise durulamaz bir kana susamışlığının olduğunu anlıyoruz. Ancak bu terörizm ve kana susamışlık tüm İngiliz hükümetinde mevcut. Ön yargılı, Hintlilere insan muamelesi bile yapmayan askerlerin sadece canları istedi diye tutup bir Hintliyi dövebildiklerini gördük. Film, İngilizlere yaptığı yoğun ve sert eleştirilerle politik bir duruş sergiliyor. Ateş kadar öfkeli ve durdurulamaz olan Ram Raju'u, gerçek hayatta devrimci Alluri Sitarama Raju'yu temsil ederken aynı zamanda Tanrı Vishnu'nun yedinci avatarı Rama'yı temsil ediyor. Sadece tek bir emirle, isyan eden ve yüzlerce kişinin arasına dalıp, hafif yaralanmayla kurtulan Ram, üstüne isyancıları korkutmayı başarınca biz onun tanrısal gücünün olduğunu anlıyoruz. Ateş kadar öfkeli, sert ve hırslı olan Ram'a bizler istemeden de olsa önyargılı yaklaşıyoruz. Bu durum kafamızın karışmasına da neden oluyor. Zira bir hain olarak gördüğümüz korkutucu Ram aynı zamanda mükemmel bir dost. Filmin ikinci yarısından sonra Ram'ın gerçek hikayesini de öğrenmemizle birlikte onun aynı zamanda davasına bağlı bir adam olduğunu da anlıyoruz. Öyle ki kendi halkını kurtarmak için babasının da emriyle, babasını vurabiliyor. Babasına verdiği herkesin silahı olacak sözünü gerçekleştirmek için en yakın dostuna ihanet edip, ona işkence edebiliyor. Elbette bir süre sonra vicdan azabı çekmeye başlayınca kendi davasını ikinci konuma getirip, dostunu ve küçük kız Malli'yi, yakalanacağını bildiği halde, kurtarmak için harekete geçiyor ve dostunu kurtarmayı başarıyor. Ancak hırsı ve kararlığı öyle bir boyuttaki hapiste bile, gerçek olsun veya olmasın, devrim yapacağı günün hazırlığını yapıyor. Filmin sonlarına doğru Bheem, Ram'ı kurtarınca ona tapınaktan aldığı kumaşlarla bir kıyafet yapar. Ram, ise sonralara doğru ayaklanarak gene tapınaktaki idolden aldığı yay ve oklarla savaşır. Artık Ram tam anlamıyla Vishnu'nun 7 avatarı Rama olmuştur. Sekansı sırasında altta geçen Savaşçıların en büyüğü Rama nidaları bunu kanıtlamaktadır. Gerçek hayatta bir isyan sembolü olan Komuram Bheem'in filmdeki temsili olan Bheem, su kadar sakindir ve saftır. Sakin olduğu kadarda güçlü ve korkusuzdur. Tanıtıldığı sekans da bir kaplanla mücadele edip kazanmış, sonrasında da o kaplanı kullanacağı için kaplandan özür dilemiştir. Küçük bir çocuğu kurtarmak için canını feda etmeye hazır bir haldedir. Kimliğini gizleyerek Akhtar adını alan Bheem, Müslüman bir ailenin oğlu olarak kendini tanıtmıştır. Onu yanına alan ve sırrını saklayan aileyi korumak için bir İngiliz'den durduk yere dayak yese bile öfkesini bastırmış, sessiz kalmıştır. Bu konuda Bheem, Ram'dan kendini ayırmaktadır. Sakindir, sabırlıdır, öfkesiyle hareket etmez. Komuram Bheem'in öldürülmesinin ardından Gond halkı onu tanrılaştırmış ve adına dualar düzenlemiştir. Filmde de Bheem'i bizler tıpkı Ram gibi tanrısal özelliklere sahip olduğunu görüyoruz. Ortalama 300 kilogram ağırlığında olan kaplanı tutabilecek, bir çok adamla hiç zorlanmadan savaşacak kadar güçlüdür. Yüksekten atlar ama zarar görmez. Arkadaşını omzuna alır ama zorlanmaz. İşkenceye uğradığı sahnede, öleceğini bildiği halde dizlerinin üstüne çöküp bir validen ve de İngiliz hükümetinden özür dilemeyecek kadar onurludur. Söylediği bir şarkıyla tüm halkı etkileyen Bheem, tek bir şarkıyla isyan sembolü olmuştur. Ram'ın hikayesini öğrendikten sonra dostunu kurtarmak için zor kurtulduğu yere dönecek kadar dostuna değer vermektedir. Dostunu kurtardıktan sonra da onun davasına ortak olur. Bheem ayaklar olarak savaşırken, Ram eller olarak savaşır. Yönetmen ve Yazar S. S. Rajamouli, RRR hikayesini babası V. Vijayandra Prasad'ın yazmış olduğu bir öyküsünden esinlenerek yazmıştır. Maksimalist aksiyon koreografi, sofistike bilgisayar grafikleri Rajamouli'nin vazgeçilmez parçalarıdır. Elbette bunları yaparken ustalığını kanıtlıyor çünkü hiçbiri bizim gözümüze batmıyor. Ayrıca Rajamouli, mitoloji işleri yapmaktan vazgeçmiyor. Rajamouli, RRR filminde erkekler karakterler ana kadroyu oluştursa da, kadınların yerini de önemli konuma getiriyor. Ram Raju'nun babası annesine Ben savaşın ta kendisiyim, sende yarısı. diyor. Aynı şekilde Ram, nişanlısı Sita'dan ayrılırken Sita'nın cesareti sayesinde kazanacaklarını söylüyor. Sita da Ram gibi bir tanrısal varlığı temsil ediyor. Tanrı Vishu'nun eşi Tanrıça Lashmi'nin 7. Avatarı Sita'dır. Aynı zamanda Sita filmin belirli noktasında hem Bheem'i hem de Ram'ı kurtarıyor diyebiliriz. Jenny ise onca zalim İngiliz'in arasında önyargılı olmayıp, ülkesinin yaptığı sömürgeden utanan tek İngiliz. Hiç düşünmeden, kimi zaman farkında olmadan, Bheem'e yardımcı oldu. RRR, Amerika'da vizyona girdikten sonra Amerikalılar filmi olağanüstü bulmuştur. Neredeyse tüm dünya basını filmin başarısını konuştu. Üzerinde güneş batmayan imparatorluğun kanlı geçmişini hatırlatmış, politik olarak duruşundan vazgeçmemiştir. Naatu Naatu şarkısı onların sömürgecilere olan duruşunun temsilidir. İki Hintli adam sadece geleneksel dans yaparak ve benliklerini hiç kaybetmeyerek bu küçük dans savaşını kazanmıştır."} {"url": "https://www.soylentidergi.com/sahmaran-dizi-incelemesi-mitolojik-bir-perdeyi-aralamak", "text": "Netflix'in yeni yerli dizisi Şahmaran uzun zamandır seyirci tarafından merakla bekleniyordu. Dizinin çekimlerinin Adana, Muğla ve Mersin'de gerçekleştiğini belirtelim. Yönetmen koltuğunda Umur Turagay'ı gördüğümüz hikayenin yaratıcısıysa Pınar Bulut. Başrollerinde Serenay Sarıkaya, Burak Deniz ve Mert Ramazan Demir var. Bu üç isim dışında dizide yer alan bazı oyuncularsa şöyle: Mustafa Uğurlu, Ebru Özkan, Mahir Günşiray, Hakan Karahan, Elif Nur Kerkük, Mehmet Bilge Aslan, Berfu Halisdemir. Dizi adını aldığı topraklarda, yani Mersin ve Tarsus'ta değil de Adana'da geçiyor. Şahmaran mitolojisine yaptığı atıflarla başlıyor. Şahsu İstanbul'da Öğretim Görevlisi olarak çalışırken, Adana'dan bir davet alıyor ve sunum yapmak amacıyla Çukurova Üniversitesi'ne geliyor. Aslında bu teklifi kabul etmesinin asıl nedeninin, dedesi Davut'la yüzleşmek ve annesinin kaybını haber vermek olduğunu anlıyoruz. Bölge halkı tarafından çok hoş karşılanmasa da onu sıcak karşılayanlar da oluyor. Bölge halkının bariz olan düşmanlığını anlayamazken, göle yüzmeye gittiği bir sabah tanıştığı Maran'la arasında tuhaf bir yakınlık gelişiyor. Dizide klasik Şahmaran hikayesinden faydalanılmış olsa da, dizi boyunca asıl Şahmaran hikayesinde olmayan bir kadının çıplak bedeniyle sürekli karşılaşıyoruz; ancak kadının kimliği son bölüme kadar açıklanmıyor. Bu dizide belki de en çok merak uyandıran mesele gibi duruyor. Final sekansında öğrendiklerimiz Şahmaran'ın kitaplarda geçen hikayesiyle neredeyse aynı olarak anlatıya dahil edilmiş, sadece bu hikayeye ek olarak ortada tüm bölümler boyunca dönüp duran kehanet ve Şahmaran'ın kız kardeşi sıfatıyla adını öğrendiğimiz Lilith bulunuyor. Lilith efsanesi her dinde farklı yorumlanabiliyor. Yahudi ve Hristiyan inançlarında Adem Peygamberin ilk eşi olarak geçiyor. İbranilerin eski inanışlarına göre, Adem'le birlikte yaratılmıştır ve Adem'le olmayı reddetmiştir. Türk mitolojisinde lohusa kadınların çocuklarını öldüren kişi olarak geçer. Babil ve Pers mitolojisinde vampir ve yılan olarak anlatılır. Gılgamış Destanı'nda, yeraltına inen ve kötü biri olarak tarif edilir. Özetle Lilith kötüyü temsil eden bir varlık olarak hikayelerde yerini alıyor. Şahmaran dizisinde de Şahmaran'ın kız kardeşi olarak entegre edilmiş. Lilith'i hikayeye entegre etmek yerine daha yaratıcı bir karakter bulunması pek çok açıdan daha iyi olabilirdi. Türk mitolojisinde çok fazla yer bulamayan, daha çok diğer dinlerde var olan birinin Şahmaran efsanesine dahil edilmesi senaryoyu tuhaf hale getiriyor. Şahmaran hikayesini bilmeyenler için biraz bahsedelim. İnsan olan Camsab, yeraltı cennetinde yılanları, yarı yılan yarı insanlarıyla birlikte yaşayan Şahmaran'ın yaşadığı yeri bulur. Şahmaran yılanların kraliçesidir. Camsab, onlarla birlikte bu cennet krallığında yaşamaya başlar; ancak yeraltında yaşamaktan sıkılan ve ailesini özleyen Camsab yeryüzüne geri dönmek ister. Şahmaran ona izin verir; ama onun varlığından kimseye bahsetmemesini ve bir daha hamama gitmemesini şart koşar; çünkü Şahmaran'ı bir kez gören herhangi bir insan yıkandığında derisi yılan derisi gibi pul pul olur. Bir gün ülkenin padişahı hastalanır ve hastalığının çaresinin Şahmaran'ın bedeninde olduğu öğrenilir. Şahmaran'ı görenlerin yaşadığı lanetten haberdar olan vezir, herkesi hamamda toplar. Aralarından Camsab'ı bulup işkenceyle Şahmaran'ın yaşadığı yeri öğrenirler. Şahmaran son bir kez Camsab'ı korumak ister. Vücudunun üçe ayrılması gerektiğini, başıyla yapılan çorbayı padişahın içmesini, gövdesinden yapılan çorbayı vezirin içmesini ve kuyruğundan yapılan kısmınıysa Camsab'ın içmesini söyler. Padişah iyileşir, vezir ölür ve Camsab da Şahmaran'ın tüm bilgeliğini alır. Bugün bilinen Lokman Hekim kavramı da bu hikayeden geliyordur. Şahmaran mitolojisi her kaynakta farklı farklı anlatılıyor, hepsinde olaylar biraz değiştirilerek anlatılıyor, ama sonuç olarak değişmeyen iki şey: Camsab'ın Şahmaran'la uzun yıllar yaşadığı ve Camsab tarafından ihanete uğrayıp vücudunun üç kazanda kaynatıldığı. Dizide Camsab ve Şahmaran'ın aşık olduğu, Şahmaran'ın kız kardeşi Lilith'in bu ihaneti öngördüğü ve insanlığa savaş açmak istediği anlatılıyor; ancak Şahmaran'ın buna izin vermeyip kız kardeşini bir kuyuya atıp lanetlediği söyleniyor. Ayrıca hikayenin bütününü ele geçiren bir kehanetin varlığından bahsediliyor. Bu kehanetin gerçekleşmesine giden yolda bazı alametler var. İlki Camsab'ın soyundan gelen Şahsu'nun Adana'ya gelişi diyebiliriz. Sonrasında Hıdrellez şenliklerinde çıkan yangın, kuyuya atlayan insanlar, ineklerin telef olması, bir insanın içine girip onu yönlendirmek, bir Mar'ın başka bir Mar'a saldırması ve son olarak bir insanın yılan doğurması. Sekiz bölümlük ilk sezon boyunca bu alametlerin gerçekleşmesine ve Mar'ların arasında yaşanan ikiliğe tanıklık ediyoruz. Hikayenin finalinde dedesi Davut'un aslında Camsab'ın kendisi olduğunu öğreniyoruz. Dizide anlatılan Şahmaran hikayesinde; Camsab ve Şahmaran'ın aşkı sonucunda insanın ihanetiyle biten anlatıda, Şahmaran'ın kuyruğundan yapılan içeceği içen Camsab'ın ölümsüzlükle ödüllendirildiğini görüyoruz. Elbette bunun bir ödül mü, yoksa ceza mı olduğunu kestirmek zor. Şahmaran'ın ölümünden kendisini sorumlu tutan ve vicdanına yenik düşen Camsab defalarca kendisini öldürmek istese de bunu başaramıyor. Bu acının yükü altında yaşaması çok ağır geldiği için Mar'ların kahini ona yaşadığı her şeyi unutturuyor. Geçmişini ve kim olduğunu hatırlayamayan Camsab aynı bedende farklı insanlar olarak hayatına devam ediyor. Hiç çocuk yapmıyor, ta ki Şahsu'nun annesi Gül'e kadar. Hafızası ona geçmişi hakkında hiçbir şey söylemese de Camsab ihanetinin ağırlığını üstünde taşımaya devam ediyor ve zaman zaman ölme isteğiyle doluyor. Kızı buna tanık olmasın diye de onu terk ediyor. Maran karakteri; Camsab'ın soyundan gelen seçilmiş kişiyle eşleşecek olan ve Marlar arasından işaretle doğan kişi olarak Mar halkı için en önemli kişi konumunda diyebiliriz. Maran karakteri üzerinden Mar ırkına dair pek çok şeyi de öğreniyoruz. Gözleri ve derilerinde yılansı özellikler mevcut, ayrıca insan dişleri dışında yılan dişleri de var. Normal yılanlar gibi deri değiştiriyorlar. Maran, tüm her şeye rağmen, ırkını inkar etmese de kehanetin varlığına inanmıyor. Kehanetin bağlayıcılığını taşımaktan memnun değil. Şahsu'ya çekilmesine rağmen kendisine engel olmaya çalışıyor. Karşılıklı olarak onları birbirine iten bir güç var ve Maran bunun kehanet olduğuna asla inanmıyor. Ta ki Şahsu'yla birlikte olana dek... Şahsu'nun sırtında beliren yılan derisini görünce Maran artık kehaneti de içinde bulundukları durumu da inkar etmeyi bırakıyor. Mar ırkının bir kısmı Şahmaran'ın kehaneti gerçekleşsin diye uğraşırken, diğer kısmı Lilith'in uyanışının peşine düşüyor. Yani Mar ırkının bir kısmı insanoğluyla barış içinde, dengeli bir hayat sürmek isterken; diğer kısmı gizlenmekten bıkmış ve gücünü dünyaya göstermek istiyor. Dizi mistik bir gerçeklikte geçiyor. Tüm bu mitolojik kavramlara, yaşayışlara rağmen gerçek hayattan kareler gibi izliyoruz. Aşina olduğumuz Şahmaran hikayesi sayesinde yaşananlar seyirciye çok uzaklardan seslenmiyor. Serenay Sarıkaya'nın su gibi fiziğine eklenen hali, tavrı ve hiç sırıtmayan oyunculuğuna; Burak Deniz'in rolüne yakışan sakinliği eklenince ortaya güzel bir aşk masalı çıkıyor. Şahmaran'ın, daha önceden çekilen Atiye dizisi gibi mistik ve gizemli olmasına mitolojiden beslenmesi eklenince, ortaya epey keyifle izlenecek bir anlatı çıkıyor. Son dönemin parlayan yıldızlarından Mert Ramazan Demir'in hayat verdiği Cihan karakteri de dizinin sürprizlerinden diyebiliriz. Mustafa Uğurlu'nun varlığıyla başka bir boyuta ulaşan hikaye, finalinde seyirciyi soru işaretleriyle baş başa bırakıyor. Lilith rolünde kimi izleyeceğimiz ikinci sezona bırakılmış. Şahsu'ya dair Maran'ın bile bilmediği son bilginin ne olduğu da merak edilenlerden biri olarak gelecek sezona kalıyor. Tabii buna dair bazı tahminler yapmak mümkün. Şahmaran'ın ruhunun Şahsu'nun bedeninde tekrar hayata döneceğini söylemek çok da şaşırtıcı olmaz diyebiliriz. İlk sezonuyla güzel bir sekiz bölüme imza atılmış. İzlenme süresinin yüksek olacağını ön görerek gelecek sezonunun da kısa sürede çekileceğini söyleyebiliriz."} {"url": "https://www.soylentidergi.com/salem-cadi-mahkemeleri-22-eylul-1692", "text": "Eylül 1692'de histeri azalmaya başladı ve kamuoyu davalara karşı çıktı. Massachusetts Genel Mahkemesi daha sonra suçlanan cadılara karşı verilen suçlu kararlarını iptal etmesine ve ailelerine tazminat vermesine rağmen Salem cadı davalarının acı verici mirasının etkisi yüzyıllarca sürecekti (Editors, 2011). Salem Cadı Mahkemeleri'nde 1692 yılının Mart ayında başlayan yargılamaların ardından 22 Eylül 1692'de cadılıkla suçlanan yedi kadın idama mahkum edildi. Massachusetts'e bağlı kontluklarda kurulan Salem Mahkemeleri'nde 15 ay boyunca 20'den fazla insan yargılandı ve 20 kişiye ölüm cezası verildi ( Öztürk, 2021). 1976'da Science dergisinde yayımlanan bir çalışmada 1692'deki büyülenmiş Salem sakinlerinin yaşadığı garip rahatsızlıklar bilimsel yolla açıklanmaya çalışıldı ve toksikologlar bir mantar ergotunun sanrı, kusma ve kas spazmları gibi semptomları olduğunu belirtti. Bunlar, cadılarda görülen garip durumlardı (Editors, 2011). Ocak 1692'de 9 yaşındaki Elizabeth Parris ve 11 yaşındaki Abigail Williams, şiddetli vücut bükülmeleri ve kontrol edilemeyen çığlıklar dahil olmak üzere çeşitli nöbetler geçirmeye başladı. Yerel bir doktor olan William Griggs büyü teşhisi koyduktan sonra toplumdaki diğer genç kızlardan Ann Putnam Jr., Mercy Lewis, Elizabeth Hubbard, Mary Walcott ve Mary Warren da benzer semptomlar göstermeye başladı. Şubat ayının sonlarına doğru Parris'in Karayipli kölesi Tituba ile kızların kendilerini büyülediğini söylediği evsiz dilenciSarah Good ve yoksul, yaşlı kadın Sarah Osborn için cadılıktan tutuklama emri çıkarıldı. Bu üç sözde cadı, yargıçlar Jonathan Corwin ile John Hathorne'un önüne çıkarıldı ve mahkeme salonu önünde kasılmalar, burkulmalar, çığlıklar ve kıvranmaları sürerken sorgulanmaya devam edildi. Good ve Osborn suçlarını inkar etse de Tituba itiraf etti. Tituba'nın tavrı garipti. Muhtemelen cezasının hafifletilmesi için muhbir olmaya zorlanmıştı. Bu yüzden Püritenler'e karşı şeytanın hizmetinde hareket eden başka cadılar olduğunu söyledi. Cadı paniği Massachusetts'in geri kalanına yayıldı. Aralarında kilisenin ve topluluğun saygın üyeleri olarak görülen Martha Corey ve Rebecca Nurse ve Sarah Good'un dört yaşındaki kızı dahil olmak üzere birçok kişi suçlandı (Wallenfeldt, 2021). Tituba gibi bazı sanıklar, cadı olduğunu itiraf etti ve diğerlerinin ismini verdi. Cadı mahkemeleri, kısa süre sonra yerel adalet sistemini alt üst hale getirdi. Mayıs 1692'de Massachusetts'in yeni atanan valisi William Phip; Suffolk, Essex ve Middlesex vilayetleri için cadılık davasına bakacak özel bir Ağır Ceza Mahkemesi'nin kurulmasını emretti. Hathorne, Samuel Sewall ve William Stoughton gibi hakimler tarafından yönetilen mahkeme, 2 Haziran'da Bridget Bishop'a karşı ilk mahkumiyetini verdi. Bishop, sekiz gün sonra Salem Kasabası'ndaki Gallows Tepesi olarak bilinen yerde asıldı. Temmuz ayında beş kişi daha asıldı; Ağustos'ta beş, Eylül'de ise sekiz kişi daha. Bununla birlikte suçlanan diğer yedi cadı hapishanede öldü. Yaşlı Giles Corey, mahkemeye girmeyi reddetmesi üzerine taşlanarak öldürüldü (Wallenfeldt, 2021). Yargıç Nathanial Saltonstall gibi konuşmaya cesaret edenler şüpheli hale geldiler. 1693 baharına kadar yüzün üzerinde insan hapsedildi, 14 kadın ve 6 erkek idam edildi. O zamana kadar suçlamalar Salem'ın ötesine, komşu topluluklara yayılmaya başlamıştı ve en güçlü figürler bile hedef olmuşlardı. Massachusetts bölge valisi, kendi karısı suçlandığında duruşmaları askıya aldı. Cezalar değiştirildi, mahkumlar serbest bırakıldı ve tutuklamalar durduruldu (Pavlac, 2020). Halkın cadı davalarına yönelik desteğinin azalmasıyla Vali Phips, ekim ayında Ağır Ceza Mahkemesi'ni feshetti ve yerini alacak mahkemenin bu doğaüstü kanıtları göz ardı etmesini emretti. Duruşmalar, 1693'ün başlarına kadar azalarak devam etti. Mayıs ayına gelindiğinde Vali Phips, cadılık suçlamasıyla hapishanede olan herkesi affedip serbest bıraktı. Ocak 1697'de Massachusetts Genel Mahkemesi, Salem cadı duruşmalarının trajedisi için bir günlük oruç ilan etti; mahkeme daha sonra davaların hukuka aykırı olduğuna karar kıldı ve önde gelen yargıç Samuel Sewall bu süreçteki rolü için alenen özür diledi ancak topluluk olaydan kalıcı hasar almıştı. Bu hasar, bir İngiliz yerleşim yeri olan Massachusetts Koyu Kolonisi'nin 1711'de mahkumların isimlerini temize çıkaran ve mirasçılarına maddi tazminat sağlayan yasayı kabul etmesinden sonra bile sürdü. Arthur Miller, The Crucible (1953) adlı oyununda 1692 Salem cadı avı olaylarını bir alegori olarak anlattı. Bunun için 1950'lerde Senatör Joseph McCarthy'nin önderliğindeki anti-komünist cadı avlarını kullandı (Jacques, 2012). Cadı pastası, Orta Çağ Avrupası'nda ve kolonilerinde kimlerin cadı olduğunu anlamak için kullanılan bir ekmekti. Cadı tarafından büyülendiğinden şüphelenilen kişinin idrarı ve çavdar kullanılarak yapılan bu ekmek, bir köpeğe yediriliyor ve bu köpek benzer belirtiler sergilerse kişinin cadı tarafından büyülendiği hükmü veriliyordu. Cadıların tam olarak ne zaman ortaya çıktığı veya kendilerini belli etkileri zaman dilimi belirsizdir ancak bir cadının en eski kayıtlarından biri, M. Ö. 931-721 arasında indiği düşünülen I. Samuel kitabındaki İncil'de görülmüştür. 1500 ve 1660 yılları arasında Avrupa'da cadı olduğundan şüphelenilen bir sürü kadın ya başı kesilerek ya da yakılarak öldürüldü. Osmanlı da cadılar ile alakadar oldu. Evliya Çelebi tavuğa dönüşen cadıyla karşılaştığını iddia etmiştir. Yasal olarak ilk cadı yargılaması 1204'te yapıldı, 600 yıldan uzun bir süre devam ettikten sonra 1736 yılında cadılık bir suç olmaktan çıkarıldı. Cadılıkla yargılanan ve idam edilerek, yakılarak ya da işkence edilerek öldürülen insanların çoğu kadındı. Cadılık suçlamasıyla öldürülen insanların sayısı net olarak bilinmese de yapılan araştırmalar, 50 bin ile 300 bin arasında olduğunu gösteriyor. Günümüzde, Kamerun ve Suudi Arabistan yasalarında hala cadılıkla ilgili maddeler bulunuyor. Bunun yanı sıra Afrika toplumlarında, Hindistan'da ve Papua Yeni Gine'de cadı olduğu düşünülen insanlar öldürülmeye devam ediliyor. Tanzanya, Burundi ve Uganda gibi Afrika ülkelerinde ise albinizm ile doğan çocuklar, tuhaf görünüşlerinden dolayı cadılara büyücülük malzemesi yarattığı gerekçesiyle öldürülüyor (Kara, 2021). Peki, sizce cadılık denen kavram neden tüm kötü olguların ortak cevabı olarak karşımıza çıkıyor? Günümüz cadılık kavramının karşılığı neden kadınları hedef almış durumda? Yorumlarda buluşmak üzere. Lewis, J. (2020, 18 Ekim). Thoughtco. com. 23 Aralık 2021 tarihinde https://www. thoughtco. com/salem-witch-trials-timeline-3530778 adresinden alındı. Öztürk, E. (2021, 22 Eylül). Çatlakzemin. com. 23 Aralık 2021 tarihinde https://catlakzemin. com/22-eylul-1692-salem-cadi-mahkemelerinde-cadilikla-suclanan-yedi-kadin-idam-edildi/ adresinden alındı. Editors, H. (2011, 4 Kasım). History. com. 23 Aralık 2021 tarihinde https://www. history. com/topics/colonial-america/salem-witch-trials adresinden alındı. Jacques, L. (2012, 29 Ekim). lib. uchicago. 23 Aralık 2021 tarihinde https://www. lib. uchicago. edu/about/news/the-salem-witch-trials-a-legal-bibliography-for-halloween/ adresinden alındı. Kara, B. (2021, 4 Mart ). UNGO. 23 Aralık 2021 tarihinde https://ungo. com. tr/2021/03/cadi-nedir-ve-tarihi/ adresinden alındı. Pavlac, B. (2020, Mayıs). TED. 23 Aralık 2021 tarihinde https://www. ted. com/talks/brian_a_pavlac_what_really_happened_during_the_salem_witch_trials/transcript?language=tr#t-17124 adresinden alındı. Wallenfeldt, J. (2021, 11 Haziran). Britannica. 23 Aralık 2021 tarihinde https://www. britannica. com/event/Salem-witch-trials adresinden alındı."} {"url": "https://www.soylentidergi.com/sana-ne-yaptilar-iskence-demeden-iskenceyi-anlatmak-siir-analizi", "text": "Yazdığı dizeleriyle bizlere birçok duyguyu dile betimlemeleriyle hissettiren bir şairdir Attila İlhan. Mavi akımının öncülerinden olan şairimiz, bağlı olduğu akımın etkisiyle beraber sanatlı ve şairane üsluba sahip şiirler yazmıştır. Sanatlı üsluba sahip bu şiirlerinde aşktan, özlemden ve sevgiliden bahsettiği gibi şiirlerini yazdığı dönemin siyasi atmosferinden etkilenerek şiirlerinde bunlardan da bahsetmiştir. Attila İlhan'ı siyasi kimliğinden ayrı bir sanatçı olarak değerlendirmek pek mümkün değildir. Çünkü Attila İlhan, henüz lise yıllarında sevdiği kadına verdiği Nazım Hikmet şiiri sebebiyle okuldan atılmış, tutuklanmış, eğitim hakkı elinden alınmış ve hapis yatmış bir şairimizdir. Bu yaşadıklarından sonra siyasi kimliğini bir yana bırakmayan şair, Nazım Hikmet'i kurtarmak adına düzenlenen uluslararası dayanışma hareketlerine de katılmıştır. Bugün bahsedeceğimiz Sana Ne Yaptılar isimli şiiri ise siyasi kimliğinden ayrı düşünülemeyecek ve insanı çok etkileyen şiirlerinden bir tanesidir. Sana Ne Yaptılar şiiri, 1977 senesinden yayımlanmış bir şiirdir. O dönemde Türkiye birkaç sene önceki darbenin etkisini henüz atlatamamış, sağ ve sol görüş ayrılıklarının keskin olduğu bir dönemi yaşamaktadır. Attila İlhan, ülkesini seven ve ülkesinin insanlarının refahını düşünen bir şair olmasının etkisiyle döneminin siyasi olaylarına karşı kayıtsız kalamazdı. Siyasi kimliğinin yanında şiirlerinde dönemin siyasi olaylarına yer verir, eleştirilerini dile getirirdi. Sana Ne Yaptılar şiiri de böyle bir şiirdir. Ancak bu şiiri diğerlerinden ayrı kılan asıl özelliği, bir kere bile işkence kelimesini kullanmadan işkenceye uğramış bir insanın yaşayabileceklerini ve geçirebileceği fiziksel ruhsal dönüşümleri tüm çarpıcılığıyla anlatmasıdır. Sana Ne Yaptılar şiiri, bu dizelerle başlar. Bu dizelere sahip birinci bölümde bir kızın dış görünüşünün yaşadıklarından ne kadar etkilendiğini görürüz. İnsanı özgürlüğünden uzaklaştıran hücrelerin karanlığını ve soğukluğunu, bir kızın gözlerinden ve dudaklarından anlayan; belki de bu kızın arkadaşı olan şiir öznesine dair bir pencereden okuruz. Seni görür görmez özgürlüğümden utandım. dizesiyle şiirin öznesini, karşısında gördüğü kızın yaşadıklarının büyüklüğünü hissettirir. Bunun yanında aynı zamanda özgürlüğün değerini ve aslında herkes için geçerli olduğu sürece özel olduğunu da görürüz. Şiirin ikinci kısmında, işkenceye maruz kalmış kızın eski halini anımsayan şair öznesini görürüz. Şairin öznesinin betimlemesine göre önceden yaşam sevinciyle dolu, gülümseyebilen bir kız; yaşadıklarının etkisiyle değişmiştir. İşkenceye maruz kalmanın fiziksel etkileri genç kızın saçlarına da gülüşüne de yansımıştır. Onlar mı kestiler, sen mi kısalttın dizeleriyle kıza tüm bunları bir başkasının yaşattığını anlarız. Onlar genç bir kızın gülüşünü elinden almış, tanınmayacak hale getirmiş şiirin kötü kahramanlarıdır. Onlar, kıza öyle şeyler yaşatmışlardır ki kızın eski gülüşüne sahip olması mümkün değildir. Şiirin son kısmı, şairin genç kızın mevcut durumundan en çarpıcı cümlelerle bahsettiği bölümdür. İşkenceye uğramış genç kız, yaşadıklarının etkisiyle sigaraya da başlamıştır. Bunun olağanüstü bir durum olduğunu, şiir öznesinin demek cigaraya başladın demesiyle anlarız. İşkenceye uğramış kız yaşadıklarının etkisiyle travmatize olmuş durumdadır; elleri titremekte, gözleri ortada hiçbir sebep yokken yaşlarla dolar. Şiirin öznesi tüm bunların kendisinde hissettirdiği şaşkınlığı, öfkeyi, hüznü sana ne yaptılar sorusuna sığdırır. Şiirin yazıldığı dönemde insanların yaşadıkları olumsuzluklar birçok filme, şarkıya, romana konu olmuşken Attila İlhan'ın şiirinde de kendine yer bulmuş; İlhan'ın kendine özgü romantik tarzıyla bambaşka bir perspektiften okuyucuyla buluşur. Attila İlhan'ın bu şiirdeki şüphesiz en büyük başarısı, tüm şiir boyunca işkence kelimesini bir kere bile kullanmadan işkenceyi bu kadar etkileyici bir gerçeklikle okuyucularına aktarabilmiş olmasıdır."} {"url": "https://www.soylentidergi.com/sanat-donemleri-serisi-surrealizm", "text": "İkonik resimleri ve modern sanata olan etkisiyle 20. yüzyıl sanat dünyasının en akılda kalıcı sanat hareketlerinden biri olan Sürrealizm diğer adıyla Gerçeküstücülük, en genel tabiriyle sanatçıların kendilerine; rüyalarına ve bilinçaltlarına yönelerek oluşturdukları eserleri kapsayan, esasında bir düşünce akımıdır. Bu yazıda, sürrealizm akımının hangi tarihsel ve toplumsal koşullarda, nasıl ortaya çıktığının izini sürmek için tarihte biraz geriye gidecek ve sürrealizm akımının özelliklerine ve temsilcilerine değineceğiz. Sürrealizm savaşlar arası yıllarda etkin olmaya başlayan, dönemin koşullarına ve düşünce dünyasına paralel olarak ortaya çıkan, Ecole de Paris ile ilişkilendirilen son büyük sanat hareketiydi. Bu okuldan başlayıp tüm Avrupa'ya yayılarak en etkili avangart hareketlerden biri olan sürrealizmin adı, sanat eleştirmeni Guillaume Apolloinaire'in 1917 yılında yazdığı bir tiyatro oyununun alt başlığı olan drame surrealiste ifadesinden türetilmiştir. Başlangıçta hareketin ana odağı daha çok edebiyat alanı olmuş olsa da zamanla resim, heykel gibi çağdaş sanat biçimlerinde de görülmeye başlanan sürrealizm, sanatsal düzenleri reddeden dadaizm akımı içinde gelişerek ortaya çıktı. En az Dadaist hareket kadar devrimci olduğu söylense de hareket daha az politikti ve dadaizme göre daha olumlu bir felsefeyi savundu. Öyle ki Gerçeküstücülük'ün kuramcısı Fransız Yazar Andre Breton, sürrealizmi akıl tarafından uygulanan herhangi bir kontrolün yokluğunda, tüm ahlaki ve estetik kaygıların dışında ifade edilen düşünce olarak tanımlamıştır. Bu ifadeden de anlaşılacağı üzere sürrealizm, bilinçdışı zihnin yaratıcı gücünü açığa çıkararak tamamen yeni görüntüler ortaya çıkarma amacı taşıyan bir sanat akımıdır. Sürrealist sanatçılar, bilinçaltındaki yaratıcılığı keşfetmek için rüyalar, halüsinasyonlar, otomatik veya rastgele görüntü üretimi gibi çeşitli tekniklere başvurdular. Onların kullandığı bu teknikler, sanat eserlerinin yaratılmasının temelinde bulunan rasyonel düşünce süreçlerinden farklı olduğundan dolayı sürrealizmi benimseyenler; modası geçmiş burjuva değerlerini yansıtan rasyonel yaklaşım biçimini gerici, sınırlayıcı ve gerçek-dışı olarak nitelediler. Düşlerde gizli kalan dünyayı anlamaya ve sanatlarıyla bunu dile getirmeye çalışan sürrealistler kimi zaman da nesneleri doğal ortamlarından çıkarıp düşsel bir ortama taşıyarak resmedip, izleyiciyi şaşırtmaya yöneldiler. Sürrealizm ortaya çıktığı döneme göre oldukça yenilikçiydi, bazen tuhaf, absürt ya da anlaşılmaz eserler üretilmesi nedeniyle eleştirilse de üretilen eserler genelde hem sanatçılar hem de halk tarafından ilgi çekici bulunmuş ve sevilmiştir. Sürrealist akım, çoğu insana etkileyici olmakla birlikte biraz tuhaf gelebilir, evet. O halde bu akımın kökenlerinin nereden geldiğini ve nasıl bir felsefi altyapıya sahip olduğunu anlamak işi biraz daha kolaylaştıracaktır. Sürrealizm felsefesini veya fikrini ortaya atan ve bununla beraber teorik yapısını oluşturan Andre Breton, psikanaliz biliminin kurucusu Sigmund Freud'a neredeyse takıntılıydı ancak Breton'un Freud'da ilgisini çeken asıl şey onun bilinçaltı hakkındaki çalışmaları olmuştu. Bilinçdışı zihnin, sanatsal yaratıcılığın kaynağı olabileceği fikri Breton ve diğer sanatçıları oldukça heyecanlandıran bir fikirdi. Buradan hareketle teorilerini, fantezi ile gerçeklik arasındaki sınırları kaldırmak ve korku, arzu, erotikleştirme vb. birçok rahatsız edici dürtüyü sanatlarında ele almak için biçimlendirdiler. Bilinçdışı zihnin sanatsal üretime dair sahip olduğumuz temel kavramlara meydan okuduğunu ve bu anlamda sanatsal üretimde bir devrim niteliğinde olduğunu düşünen sanatçılar, zihinde beliren görüntülerin otomatik ve sansürsüz resmedilmesi olarak tanımlanan otomatizm tekniğini uyguladılar. Sürrealistler, düşünmeden sanat üretmeye ve bilinçaltının kontrolü ele geçirmesine olanak sağlayan bu yaklaşımı benimsediler. Freud'un çalışmalarının dışında, sanat tarihindeki akımlardan ve eserlerden de etkilenmişlerdi. Örneğin, Hollandalı ressam Hieronymous Bosch'un ürettiği fantezik resimler, Giovanni Battista'nın korkutucu hapishane gravürleri, İsviçreli Ressam Heinrich Füssli'nin dramatik temalı kabusları resmettiği eserler sürrealist sanatçıları oldukça etkilemiştir. İzlenimcilik akımını fazla natüralist ve Kübizm'i de fazla akılcı buldukları için reddeden sanatçılar, Sembolizm'i kendilerine daha yakın buldular. Dada akımı dışında sürrealizm üzerindeki iki önemli etki, sembolist akım ile İtalyan Metafizik Resim Ekolü olmuştur. Bu anlamdaysa en başta, Rene Magritte'nin gizli ya da bilinçsiz anlamlar taşıyan sembolist çalışmaları ve İtalyan Ressam Giorgio de Chirico'nun abartılı perspektifler, yanlış boyutlandırılmış nesneler içeren metafizik resimleri örnek verilebilir. Sürrealizm, Paris'te ortaya çıktı ve Paris'in hala merkezi olduğu avangard sanat dünyasına karıştı. 1930'lu yıllarda bazı sanatçılar hareketten ayrılırken bazı yeni sanatçılar da harekete dahil oldu. İkinci Dünya Savaşı sırasında birçok sürrealist sanatçı Amerika'ya kaçtı ve savaştan sonra Paris'e dönmeden önce, orada yaptıkları işlerin Amerika çağdaş sanatının gelişmesinde önemli katkıları olduğu bilinir. Birinci Dünya Savaşı'ndan sonraki dönemde kendilerini Dada ruhu içinde devrimci olarak gören sürrealistler, özgürleştirici sosyalizm ile komünizm felsefelerinden ve Sovyet tarzı örgütsel yapılardan etkilendiler. İlk manifestolarını 1924'te yayınladıktan sonra Sürrealist Araştırma Bürosu kurdular ve La Revolution Surrealiste (1924-1929) adlı skandal bir dergide metinler yayımlamaya başladılar. Metinlerde genel olarak, düşüncenin herhangi bir etkenin denetimi olmadan ortaya konması gerektiğini savundular. Başlangıçta yalnızca bu yazılardan ibaret olan akım, giderek sanat alanına yayılmaya başladı ve La Peinture Surrealiste adlı ilk sürrealist resim sergisi 1925'te Paris'te açıldı bunun ardından akım, giderek tüm Fransa'ya yayılarak son derece önemli bir sanat okulu haline geldi. 1930'ların başlarından itibaren hareket, diğer Avrupa ülkelerine ve Amerika, Japonya, Mısır gibi ülkelerde yayılmaya başladı ve hızla dünya çapında popüler bir fenomen haline geldi. Bu yıllardaki en akılda kalıcı resimler, Sürrealizmin sanatsal stilini oluşturmak adına önemli çalışmalar yapan Salvador Dali ve Rene Magritte'nin eserleri oldu. Felsefi ve teorik altyapısı henüz kavranamamış olsa da sürrealist akım, halkın hayal gücünü zorlayan niteliği ile güzel sanatlardan fotoğrafçılığa, filmlere, moda tasarımlarına ve reklamlara kadar geniş bir alanı etkiledi. Sanat Tarihçisi Herbert Read tarafından 1936 yılında Londra'da düzenlenen Uluslararası Sürrealist Sergi, akımın itibarını ve popülaritesini destekleyerek onu zirveye ulaştırdı. Yine bu yılda, New York'ta düzenlenen Fantastik Sanat, Dada ve Sürrealizm adlı sergi ve 1938'de Fransa'da Marcel Duchamp tarafından tasarlanan sergi de sanatseverler tarafından rağbet gördü. İkinci Dünya Savaşı sırasında Andre Breton, Max Ernst ve Andre Masson gibi büyük sürrealistler ABD'ye gitmişler ve yeni isimlerle tanışarak onların sürrealizmden etkilenmesine neden olmuşlardır. İngiltere'ye biraz daha geç giden akım heykeltıraş Henry Moore, Sigmund Freud'un torunu Lucian Freud, filozof Francis Bacon ve ressam Conroy Maddox gibi isimleri etkisi altına almıştır. Savaştan sonra sürrealist sanatçılar Fransa'ya geri dönseler de sürrealizmin etkisi bıraktıkları gibi değildi aynı zamanda ülke kendi iç sorunlarına gömülmüştü ancak yine de sanatçılar birçok sergi düzenleyip eserler vermeye devam ettiler. Çoğu sanat tarihçisine göre savaş sonrası dönemde sürrealizm bitmiş ve etkisini daha küçük galerilerde sürdürmeye devam etmiş olsa da sürrealist fikir savaş sonrası yeni sanat akımlarının çoğuna büyük derecede etki etmiştir. En göze çarpan figüratif sürrealistlerden biri olan Belçikalı ressam Magritte, natüralist ancak illüzyonist olan resimlerde uzmanlaşmıştı. 1927-30 yılları arasında Paris'te yaşarken Breton'la tanışmış ve sürrealizm oldukça ilgisini çekmiştir. Onun resimleri, seyirciyi şaşırtacak derecedeki ölçek farklılıklarından yararlanarak ve yerçekimine meydan okur gibi oluşturduğu nesnelerle sürrealist eserler arasında öne çıkmıştır. Özellikle, gündelik hayatta kullanılan nesneleri sıklıkla ele alarak resimlerinde eşsiz bir etki yaratmıştır, ancak bu nesneler günlük hayattan alınmış olsa da resmediliş biçimi itibariyle muğlaklığı da sürekli vurgular. The Therapist adlı eserinde de görüleceği gibi, sıradan nesnelerin beklenmedik bir şekilde bir arada olmasıyla bir kompozisyon oluşturur. Terapistini resmettiği söylenilen bu eserinde Magritte, terapist ve danışan ilişkisi hakkında anlatmak istediği şeyi farklı imgeler kullanarak tasvir etmeye çalışır. Yine aynı şekilde, kendini resmettiği Philosophers Lamp eseri de Magritte'nin düşündürücü eserlerindendir. Kendini resmettiği ve belki de kendine bir eleştiri olarak sunduğu bu eserinde ressam pipoya olan bağımlılığını sürreal biçimde aktarırken diğer yandan resimde ilgisiz gibi duran mumu da yine sürrealizme uygun bir biçimde resmeden ressam, mum ile kendi kusurlarının farkında olduğunu seyirciye aktarmaya çalışmıştır. Magritte'nin ilk sürrealist çalışmaları başlangıçta sanatseverlerin dikkatini çekmemiştir. 1927 ve sonraki yıllarda halkın dikkatini, enteresan bıyıkları ve çılgın resimleriyle öne çıkan İspanyol ressam Salvador Dali daha çok çekmişti. Dali de natürmort resimlere kendi tarzını katarak onlara bambaşka anlamlar kazandırıyordu ve böylelikle sürrealist akımın önemli temsilcilerinden biri haline geldi. Sanatın birçok alanıyla ilgilenen ressam, derin anlamlar barındıran eserleri ve sıra dışı olarak tanımlanan hayatı sayesinde ismini tüm dünyaya duyurmuştu. Uyanmadan Bir Saniye Önce Nar Etrafında Uçan Arının Sebep Olduğu Rüya adlı eserini Dali, eşi Galarina'nın rüyasından esinlenerek resmetmiştir. Kendine özgü anlamlar içeren bu resim, sürrealist akımın önemli eserlerinden biridir. Dali'nin oldukça ilgi çeken ve hakkında çeşitli yorumlar yapılan Yeni İnsanın Doğuşunu izleyen Jeopolitik Çocuk tablosunda, resimdeki imgeler ve anlam itibariyle incelendiğinde Amerika'nın yeni bir dünya gücü olarak ortaya çıkışını anlattığı düşünülür. Yumurtanın dünyayı, içinden çıkan insan görünümünün Amerika kıtasının beyaz adamını ve kenarda Avrupa'yı işaret eden kadın figürün de Avrupa'yı temsil ettiği söylenmektedir. Ressamın oldukça ilgi çeken bir başka eseri ise Mae West'in Dudak Koltuğu isimli çalışmasıdır. Ünlü aktris Mae West'in yüzünü gerçeküstü bir perspektiften bir apartman dairesiymişçesine resmetmesi onun bu işte ne kadar başarılı olduğunu bir kez daha gözler önüne serer. Dali'nin bu eserinden ilhamla resimdeki dudak şeklinde koltuklar üretilmeye başlanmış ve popüler kültürde yerini almıştır. Sürrealist imgelerle resimlerine gizemli bir aura katan Belçikalı ressam Paul Delvaux, Magritte ve Dali kadar ilgi görmese de farklı tarzda sürrealist eserler vererek akıma yön verenlerden biriydi. Resimleri hem konusu hem de teknikleri ele alındığında rüyaları andıran ressam, resmi olarak sürrealist hareketin diğer ressamlarıyla ilişkili değildi. İç içe geçmiş birbirinden farklı görüntüleri aynı kompozisyona yerleştirerek hassas bir perspektif sunan ressamın, 1978 yılında tamamladığı The Tunnel adlı eseri geç dönem eserlerinden biri olsa da onun sanatının ikonik figürlerinin yine öne çıktığı görülebilir. Ayna, tren, çıplak kadınlar ve muğlak bir şehir görüntüsü onun, resimlerinde sık sık kullandığı figürlerdir. Delvaux'un en bilinen eserlerinden biri olan The Sleeping Venüs tablosunun, İkinci Dünya Savaşı sırasında geceleri Brüksel'e yağan bombalar esnasında yapıldığı bilinir. Delvaux bu çalışmasında, uyuyan bir tanrıçanın arkasında umutsuzluk içinde olan kadınları tasvir ederek tezat yaratmaya çalışmıştır. Genellikle tablolarında yabancılaşma, ıssız şehirler ve karanlık duyguları işleyen ressam sürrealist imgelerle de resimlerindeki gizemi arttırmıştır. Ortaya çıktığı dönemde oldukça sevilen ve kendinden sonra gelen modern sanat akımlarını etkileyen sürrealist eserler günümüzde de hala ilgiyle takip edilse de kısmen de olsa başka akımlarda varlığını sürdürüyor. A., Pınar, Sürrealizm ve Rüya (2010), Marmara Üni. Yayımlanmış Yüksek Lisans Tezi, İstanbul. B., İlhan, Gerçeküstücülük (2000), Yapı Kredi Yayınları, İstanbul. P., Rene, Sürrealizm Sanat Ansiklopedisi (1990), Çev. Sezer Tansuğ, Remzi Kitabevi, İstanbul."} {"url": "https://www.soylentidergi.com/sanat-eserlerinde-kedi-temasi", "text": "Oldukça sevimli, kurnaz ve akıllı olan bu canlıların hikayesi Antik Mısırlılara kadar dayanıyor. O dönemde kediler evcil hayvan olmaktan ziyade birer avcı konumundaydılar. Sokaktaki fareleri, zararlı böcekleri öldürür, bulunduğu yerin hastalıklardan korunmasını sağlarlardı. Çevrede eğer korunması gereken bir bitki var ise bu görev de kedilere verilirdi. Antik Mısır'da kediler o kadar önem kazanmıştı ki, kedinin formu Tanrıça Bastet'e benzetilmişti. Tanrıça Bastet'in koruma, mutluluk ve sağlık getirdiğine inanılıyor, kedinin miyavlaması, Bastet tarafından gelen bir armağan olarak görülüyordu. Kediler Antik Yunan döneminde oldukça seviliyorken Orta Çağ Avrupa'sında bu durum tersine dönmüştür. Kilise gibi ibadet yerleri, kedileri lanetlemiş ve onların avlanmasına karar vermişti. Bunun sonucunda önce kediler öldürülmüş, ardından fare piresinin artışıyla insanlar vebaya yakalanmış ve önüne geçilemeyen bir salgın ortaya çıkmıştır. Tarihte yaşanan bu iki zıt olay, kedilerin de ekosistemde tıpkı diğer canlılar gibi önemli olduğunu insanlığa kanıtlamıştır. Veba salgının yaşandığı Orta Çağ döneminin ardından kediler hayatlarımıza tekrar dahil olmuşlar ve gitgide özel hayatımızın da birer parçası haline gelmişlerdir. 15-16. yüzyıl Rönesans'ıyla beraber sanat, edebiyat, tarih gibi birçok alanın gelişmesi üzerine sanatçılar çalışmalarında çeşitli nesnelerden, olaylardan ve canlılardan esinlenmişlerdir. Kediler de sanatçının esinlendiği canlılardan biri olmuştur. Özellikle portre çalışması gibi tek bir odak noktası olan çalışmalar o dönemde çok fazla talep görüyordu. İnsanlar ya kendilerinin ya da evcil hayvanlarının portrelerini çizdiriyorlardı. Söz konusu dönemde resimlerinde kedileri esirgemeyen isimlerden birisi de Louis Wain. Londralı sanatçının hayatı çocukluğundan itibaren kötü anılarla doluydu; buna rağmen eserlerini çizmekten vazgeçmedi. Louis Wain eşini çok seviyordu ve mutlu bir evliliği vardı. Geçirdikleri güzel zamandan sonra Louis'in eşine meme kanseri teşhisi konmuştu. Eşini mutlu etmek adına Wain, yavru bir kedi sahiplenmiş ve bu kedinin resimlerini çizmeye başlamıştı. Kedi temalı eserleri çizerken hem kendisi keyif alıyordu hem de eşini güldürebiliyordu. Bu yüzden sürekli olarak eserlerine kedileri koymaya devam etti ve bu sayede günümüzde Kedi Temalı Eserlerin öncüsü haline geldi. Bu güzel günlerin sonunda ne yazık ki Louis Wain eşini kaybetti. Fakat bu durum onun, eserlerinde kedilere yer vermesini engellemedi. Daha sonra meydana getirdiği birçok esere kedileri de ekledi. Hatta eserlerinde kedileri hayvan olarak değil de insan gibi göstermeye başlamıştı. Çeşitli kedi temalı eserleriyle Louis, çoğu ülkede kedilere karşı olan önyargıyı kırdı. Kedilerin daha çok sevilmesini sağladı. Bununla beraber, eşinin ve annesinin ölümünden sonra Wain, mental olarak zor günler geçirdi. Louis'in ablaları onun şizofren olduğu düşüncesine kapıldılar ve onu hastaneye yatırdılar. Hastanede kaldığı süreç boyunca Louis, kedi çizimlerini yapmaya devam etti. Kedi Temalı Sanat Eserleri konusu Edouard Manet, Paul Gaugin, Suzanne Valadon, Pierre Bonnard gibi ressamlar tarafından da benimsenmiş, bu sanatçılar kedileri yapıtlarında ön plana çıkarmışlardır. Bu sevimli canlılar sadece Batı'da değil aynı zamanda dünyanın diğer bölgelerinde de birçok ressamın eserlerinde yer almıştır. Özellikle 20. yüzyıl ile beraber sanat alanında ortaya çıkan akımlar kediler ile ilgili olan çalışmaların daha çok incelendiği bir dönem olarak tarihe geçmiştir. Kedilerin çok sevilen bir hayvan haline gelmesiyle birlikte yüzümüzü güldüren eserler de ortaya çıkmaktadır. Örnek verecek olursak sanatta baş yapıtlardan birisi olarak tanımlanan ve Johannes Wermeer tarafından çizilen İnci Küpeli Kız eseri geçtiğimiz yıllarda kedi versiyonuna dönüştürülmüştür. - Kedi Murr'un Hayat Görüşleri E. T. A Hoffman Hoffman, bu eserinde Murr adlı bir kediyi baş karakteri yapmıştır. Kedi Murr'un hayatta belli hedefleri vardır ve bu hedeflerini yaşarken okuyucuya yaşadıklarını anlatır, keyifli bir yolculuğa çıkarır. - Kedi Mektupları Oya Baydar - Usta ile Margarita Mihail Bulgakov Bulgakov'un bu kitabında ideolojiler daha çok ön plana çıkmış ve iki ayrı dönem ele alınmıştır. Bu dönemlere tanıklık eden baş karakter kedi Behennot serseri bir kedidir. Şimdiden, kendine güveninin azaldığını ortaya koyan bir sesle, Dostoyevski öldü, dedi kadın. Resimde ve edebiyatta ortaya çıkan kedi temalı eserler kitleler tarafından oldukça sevilmiştir. Kedinin biyolojik olarak sevimli ve akıllı olması onu bir çok eserde ön plana çıkmasını sağlamıştır. Aynı zamanda bu canlıların insan vücuduna dopamin ve endorfin salgıladığı da bilimsel olarak kanıtlanmıştır. Kedi temalı eserler günümüzde çoğu esere konu olsa da hala alışılagelmişin dışındadır. Bu yüzden bireyler bu eserleri ilgiliyle takip ediyor, okurken veya incelerken keyif alıyorlar. - Albayrak, Fulya. 20. Yüzyıl Resim Sanatında Kedi Figürü. Yüksek Lisans Tezi, Yıldız Teknik Üniversitesi,2020. - Savaş, K. (2021), Kediler ve İnsanlar, Yeni Türk Edebiyatı, 13/25, 301-308. - Can Yayınları, ''Kediler Gününe Özel: Kedili Edebiyat Eserleri'', Erişim: 21 Temmuz 2022, https://www. canyayinlari. com/kediler-gunune-ozel-kedili-edebiyat-eserleri - Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, ''Usta ve Margarita'', Erişim: 21 Temmuz 2022, https://www. iskultur. com. tr/usta-ve-margarita. aspx - Kaltz, B. (2021). See Louis Wain's Exuberant Cat Art at the Hospital Where He Spent His Later Years. Erişim: 19 Temmuz 2022 https://www. smithsonianmag. com/smart-news/see-louis-wains-exuberant-cat-art-at-the-bethlem-hospital-180979287/ - Illustration Chronicles, Cute Cats and Psychedelia: The Tragic Life of Louis Wain, Erişim 19 Temmuz 2022 https://illustrationchronicles. com/cute-cats-and-psychedelia-the-tragic-life-of-louis-wain - Brooks, K. (2015), Cats Are Taking Over Famous Western Artworks And We're Definitely Not Mad About It. Erişim: 18 Temmuz 2022. https://www. huffpost. com/entry/cats-are-taking-over-famous-western-artworks_n_55e75737e4b0aec9f355c018 - Yıldırım, M. C. (2020), Kaçış yaratıkları: Kediler ve Edebiyat. Erişim: 20 Temmuz 2022 - Palabıyık, O. (2016), Kedili Edebiyat: Yazarlar ve Kedileri. Erişim: 23 Temmuz 2022 https://www. artfulliving. com. tr/edebiyat/kedili-edebiyat-yazarlar-ve-kedileri-i-5596"} {"url": "https://www.soylentidergi.com/sanat-eserlerini-filmlerin-icinden-izlemek-17-film-17-tablo", "text": "Hem sinemaseverlerin hem de sanatseverlerin ilgisini çekeceğini düşündüğümüz bu içerikte yer verdiğimiz 17 film, dikkatli izleyicilerin görsel sanatlar hafızasını tazeleyecek sahneler barındırıyor. Kimi zaman mekanların kimi zaman da kıyafetleri ve davranışlarıyla oyuncuların bir tabloyu canlandırdığı film sahneleri, ünlü tablolar hakkındaki varsayımlarımızı senaryo içine taşıyor. Böylece, ressamların tuvale taşıdığı mekanların, figürlerin alternatif gerçeklikleriyle karşı karşıya kalıyoruz. Tablolara dair varsayımlarımızı, çağrışımlarımızı simüle eden bu 17 film, onları farklı biçimlerde kullanıyor. Olay örgüsünün akışı içine karıştırılan ya da yerleştirilen tanıdık figürlerin sanatsal anlatısından yararlanan bu filmler, bunu bir yerden anımsıyorum hissiyle çarpıcı karşılaşma alanları yaratıp, sanatseverlerin hafızanızı da tazeliyor. Film ekibinin ressamın tuvalindeki mekanları bir gerçeklik içinde sunması, tuvaldeki figürleri alternatif bir mekan tasarımına yerleştirerek olay örgüsü içinde özgürleştiriyor. Aşk Engel Tanımaz filminin yönetmeni Roger Michell, film sahnelerinde birkaç kez karşımıza çıkan Marc Chagall'ın Gelin isimli tablosunun bilinçli bir seçim olduğunu söylüyor. Michell, kaybedilen bir şeyin arzusunu sembolize ettiği için tablonun seçildiğini belirtiyor. Hatırlarsanız, filmdeki ana karakterlerin birlikte olmanın bir yolunu bulması ve sevgilerini itiraf edip bir araya gelmeleri de biraz zaman alıyordu. Parasite filminde özel eğitimci olarak Park konutuna ilk ziyaretini yapan Ki-woo'ya ailenin oğulları Da-song tarafından boyanmış bir tablo gösterilir. Filmde tablo üzerinden çocuğun psikolojik tahlili yapılmaya çalışılır. Bu tablonun bir diğer özelliği de sanatı sınıf savaşı, zenginlik ve yoksulluk ve sömürgeciliğin eleştirisi gibi konulara odaklayan Amerikalı sanatçı Jean-Michel Basquiat'tan etkilenmiş olabileceğine işaret eden detaylar barındırmasıdır. Zindan Adası, 2010 yapımı Martin Scorsese filmi. Dennis Lehane'nin Zindan Adası adlı romanından beyaz perdeye uyarlanmıştır. Filmde Gustav Klimt'in hafızalarımızda yer etmiş Öpücük isimli tablosunun ana unsurları, Michelle Williams'ın kıyafetleri ve Leonardo DiCaprio'nun melankolisiyle betimlenmiştir. Ressam Vincent Van Gogh'un hayatını konu alan 1956 ABD yapımı biyografik filmde Van Gogh'un Le Cafe Du Nuit eseri ışık, beden dili, renk tonu gibi detaylar dikkate alınarak canlandırılmıştır. Amerikalı ünlü ressam Edward Hopper'ın sıradışı tablolarında karşımıza çıkan bir kadın figürünün peşine düşüp, 1920'lere döneceğiniz filmde, kendinizi bir hikaye örgüsünün içinde buluyorsunuz. Hopper'ın Office at Night ve Woman in the Sun da dahil olmak üzere 13 farklı tablosuyla karşılaşıyor, Shirley'nin hayatının her yılından farklı günlere tanık oluyorsunuz. Film içinde yer alan bölümler genellikle radyo kayıtlarından alınan bir ses kaydıyla başlıyor ve dönemin politik ve tarihsel özelliklerini aktarıyor, tabii bu süreç Edward Hopper'ın sanat eserlerinden besleniyor. Schmidt Hakkında, 2002 yılı ABD yapımı komedi, dram türü sinema filminin başrolünü 3 Oscarlı sayısız ödül sahibi Jack Nicholson oynamıştır. Filmin yönetmenliğini Alexander Payne üstlenmiştir. Film karşımıza, ressam Jacques-Louis David'in yakın dostu Jean-Paul Marat'ın ölüm sahnesini betimlediği tablosunu çıkarmaktadır. Baron Munchausen'in Maceraları, John Neville, Sarah Polley, Eric Idle, Jonathan Pryce, Oliver Reed ve Uma Thurman'ın rol aldığı, Terry Gilliam'ın yönettiği 1988 yılı yapımı macera, fantezi ve komedi filmidir. Filmde Sandro Boticelli'nin Venüs'ün ergen bir kadın olarak denizden doğarak kıyıya çıkışını betimlediği tablosu yeniden canlandırılmıştır. Geceyarısı filmleri arasında en fazla izlenen filmlerden biri olan The Rocky Horror Picture Show, müzikleri ile de adından söz ettirmiş bir müzikal olarak değerlendirilebilir. Evlenmeye karar vermiş bir çiftin, yağmurlu bir gecede yollarını kaybedip kasvetli bir şatoya sığınmasıyla olaylar gelişir. Şatonun sahibi, Transeksüel Gezegeni'nden gelmiş Dr. Frank-N-Furter'dır. Dr., çiftin şatoya geldiği gece kendisi için Rocky Horror adında bir aşk kölesi yaratma projesini açıklar. İkilinin yaşayacakları o tuhaf gecede çiftin bastırılmış tüm duyguları da ortaya çıkacaktır. Filmde ortaya çıkacak bir diğer şey de Grant Wood'un Amerikan Gotiği isimli tablosunu çağrıştıracak sahne olacak. Watchmen, Zack Snyder tarafından yönetilen 2009 tarihli süper kahraman filmidir. Filmde, Alan Moore ve Dave Gibbons'ın 1986 tarihli çizgi roman serisi Watchmen temel alınır. Leonardo da Vinci'nin Son Akşam Yemeği'ni canlandıran bir sahne de bulunmaktadır. Kabare, 1972 ABD yapımı dramatik müzikal filmdir. 1966 yılında Broadway'de sahnelenen aynı adlı Bob Fosse müzikalinin serbest bir uyarlamasıdır. Filmde Alman ressam Otto Dix tarafından 1926 tarihinde yapılmış, Gazeteci Sylvia von Harden'ın Portresi'ni canlandıran bir sahne de yer almaktadır. Melankoli, 2011 yılı Danimarka yapımı bilimkurgu, dram ve sanat filmi. Lars von Trier tarafından yazılıp yönetilmiştir. Britanyalı sanatçı Sir John Everett Millais tarafından 1851-1852 arasında yapılan Ophelia adlı tablo, filmde suyun hareketinden yararlanılarak çarpıcı bir şekilde canlandırılır ve tuvalden özgürleştirilir. Unutmadan hatırlatmış olalım, tablo, Shakespeare'in Hamlet oyunundaki Ophelia karakterini Danimarka'daki bir nehirde boğulmadan önce şarkı söylerken betimlemektedir. Otomatik Portakal, Anthony Burgess'in aynı adlı yapıtından uyarlanan 1971 yapımı filmin yönetmenliğini Stanley Kubrick üstlenmiştir. Filmde, Van Gogh'un Fransız ressam Gustave Dore'nin bir gravüründen esinlenerek 1890 yılında çizdiği tablonun canlandırıldığı bir sahne bulundurulmaktadır. Düşler, 1990 Japonya yapımı sinema filmdir. Yönetmeni Akira Kurosava olan film, üç farklı dilde gösterime girmiştir. Filmde Vincent van Gogh'un 1890 yapımı eseri Buğday Tarlası ve Kargalar'ı anımsamanızı sağlayacak bir sahne yer almaktadır. Çoğumuzun küçükken çizgifilmlerde süper kahramanların karşısına yerleştirdiği Joker, filmlerde bambaşka bir hayat hikayesiyle karşımıza çıktı, izleyici iyiliğin karşısında düşman olarak nitelendirilen karakterin öyküsüyle tanıştı. Peki onu bir tuvalin içinde hayal ettiniz mi? 2019 yapımı Joker filminde Jokeri yarı çıplak gördüğümüz bir sahne dışavurumculuk akımının etkisinde eserler veren Egon Schiele'ın otoportrelerinden etkilenmiş. Deniz Feneri, senaryoyu kardeşi Max Eggers ile birlikte yazan Robert Eggers'ın yönettiği ve yapımcılığını üstlendiği 2019 yapımı siyah beyaz olarak çekilmiş gotik bir psikolojik korku filmidir. Sascha Schneider'ın bir düş sahnesinde ışığın kullanım biçimiyle izleyicisini bir karakterde diğerine yönlendirdiği ve etkileyici kompozisyonla anlattığı hipnotize olma anı Deniz Feneri filminin bir sahnesinde canlandırılmıştır. Değirmen ve Haç, Lech Majewski'nin yönettiği ve Rutger Hauer, Charlotte Rampling ve Michael York'un oynadığı 2011 drama filmi. Pieter Bruegel the Elder'ın 1564 tarihli Calvary Alayı ya da Çarmıha Gidiş tablosundan esinlenmiştir ve Michael Francis Gibson'ın 1996 tarihli The Mill and the Cross kitabına dayanmaktadır. Diriliş, Alejandro G. Inarritu'nun yönettiği, 2016 yılında gösterime giren biyografik western gerilim filminin senaryosu, Michael Punke'nin 2002'de yayınlanan aynı adlı romanından uyarlanarak Inarritu ve Mark L. Smith tarafından yazılmıştır. Filmde sınır sakini Hugh Glass'ın hayatından esinlenilmiş, mekan kompozisyonlarında sanatsal çağrışımlardan faydalanılmıştır. Caspar David Friedrich'in Meşe Ormanında Manastır ya da Meşe Ağaçları Altındaki Manastır olarak bilinen yağlı boya tablosu, filmin baş karakteri Hugh Glass'ı canlandıran Leonarda DiCaprio'nun karşı karşıya kaldığı mekanlardan biridir. Sizler için filmler içinde sanat avına çıktığımız listemizin sonuna geldik. Ancak sinema uçsuz bucaksız bir deniz gibi. Listeye ekleyemediğimiz tablo-film ikililerinin eksik kalanları sinemaseverlerin gözünden kaçmayacaktır. O halde Söylenti Ailesi olarak ikinci bir listeyle tekrar karşınıza çıkacağımızı buradan söylemiş olalım. Ama o zamana kadar Söylenti'yle kalın!"} {"url": "https://www.soylentidergi.com/sanat-tarihine-aynadan-yansiyanlar-resimde-ayna-figuru", "text": "Antik Çağ'da icat edildikten sonra ayna, sunduğu benlik yansıması ve resmin içine öteki bakışı dahil etme özelliği ile yeni ifade teknikleri arayan sanatçılara ilham kaynağı olmuştur. Sanatçılar aynayı sadece görünenin yansıması olarak kullanmakla kalmayıp aynadan yansıyan görüntüye birçok farklı metaforik anlam katmıştır. Özellikle 15. ve 16. yüzyıl Batı Avrupa eserlerinde görünen ayna tasvirleri toplumların kültür, ahlak, ve inançlarını simgeleyen bir araç olarak kullanılmıştır. Sanatçılar bazen de aynayı resimdeki kişinin ruh halini dışa vurmak amacıyla kullanmıştır. Resim sanatında ayna kullanımı, esere hem düşünsel hem de mekansal derinlik katarak görülmeyeni görünür kılar ve eserin yorumlanışını farklı bir boyuta taşır. Ayna tasvirlerinin kullanıldığı en ünlü sanatçıların en ünlü eserlerinden bazılarını derledik. Van Eyck'in Arnolfini'nin Evlenmesi tablosu, ilk yağlı boya resim olması ve dikey perspektif tekniğinin iç mekanda görüldüğü ilk tablo olmasıyla resim sanatı tarihinin en önemli tablolarından biri olma özelliği taşıyor. Dikey perspektif tekniği, mekanı olduğundan daha büyük göstererek mekana bir derinlik katmış. Ayrıca Arnolfini ve eşini ön plana çıkarmış ve dini ile evliliği sembolize eden detaylara daha fazla alan yaratmış. Resmin tam merkezinde bulunan dışbükey ayna ise bu derinliği mekanda görülmeyen detayları yansıtarak daha da derinleştirmiştir. Aynaya yakından bakıldığı zaman odada bulunan ayrıntılara fazlası ekleniyor. Aynaya odada bulunan ama tabloda gösterilmeyen iki kişinin görüntüsü yansıyor. Bu iki kişiden biri, aynanın üzerine Latince Ioannes De Eyck fuit hic.1434 (Jan van Eyck buradaydı 1434) imzasını atan ressamın kendisidir. Ayna, Erdok'a göre insanın göremediği detayları belirginleştirdiği için tanrının gözünü simgeliyor (Baydar:74). Ayna, dinsel açıdan yorumlandığı zaman, Alfornini'nin evlenmesine tanıklık eden alegorik bir nesne görevi görüyor ve böylece tablodaki din temasını güçlendiriyor. Fransız Barok ressam La Tour, derin gölgelerin ve sıcak tonların bulunduğu bu yağlı boya tablosunda İsa'nın ilk takipçilerinden biri olan Mary Magdalene'i elinde bir kafatasıyla ayna karşısında otururken tasvir etmiştir. Magdalene'i birçok kez resmeden sanatçı bu eserinde, mumdan yansıyan ışığı kadını ve resme bakan izleyiciyi aydınlatır şekilde kullanmış ve bir illüzyon yaratmıştır. Magdalene'nin elinde duran kafatası ile aynanın önündeki mum, ölümü ve dünyevi varlıkların geçiciliğini simgeliyor. Mum, fiziksel yaşamı simgelerken mumun aynadaki yansıması görünenin ötesinde dünyevi hayattan sonra ruhani bir hayatın varlığını simgeliyor. Caravaggio'nun Narkissos eseri, başkalarını sevmediği için kendisine aşık olmakla cezalandırılan ve sudaki yansımasına büyük bir aşkla vurulan mitolojik karakter Narkissos'un hikayesini tasvir ediyor. Bu tabloda ayna yansıması yerine su üzerinde yansıma kullanılmıştır. Bunun sebebi, aynaya yansıyan öznenin görüntüsü ancak özne hareket ettiği zaman kaybolurken ve geriye kalan görüntü hala netliğini korumaya devam ederken su üzerindeki yansımada özne ne kadar sabit kalırsa kalsın herhangi bir dalgalanma sonucunda veya başka bir nedenden dolayı görüntü bozulursa öznenin görüntüsünün kaybolabilme ihtimalidir. Bu eserdeki yansıma, genç görüntüsüne aşık olan Narkissos'un gençliğinin kalıcı olmayacağı şeklinde yorumlanabilir. Sanat tarihinin en ünlü ve en çok tartışma yaratan yağlı boya tablolarından biri olan Velazquez'in Nedimeler eserinde, arka planda konumlanmasına rağmen aynanın kendisi ve oradan yansıyan İspanya Kralı . Philip ve Kraliçe Mariana hemen göze çarpıyor. Diğer yandan, ressam bu tabloda figürleri öyle konumlandırmıştır ki ayna bir şekilde öne çıkar ancak tabloda seyirciye bakan figürlerin hiçbirinin aynada yansıması da yoktur. Aynanın yansıttığı görüntü hakkında birçok tahmin bulunmaktadır. Bazıları, ressamın önündeki tabloda kral ve kraliçenin bir portresinin bulunduğunu ve bu görüntünün aynaya yansıdığını düşünmektedir. Başka bir kesim ise kral ve kraliçenin yansımasının sembolik olarak konumlandığını öne sürmektedir. Bir diğer düşünce, kral ve kraliçenin gerçekten odada bulunduğunu ve aynanın onları yansıttığı yönündedir ancak bu düşüncelerin doğru bir cevabı yoktur ve sanat dünyasında bu konu hakkındaki tartışmalar günümüzde bile devam etmektedir. Picasso bu tablosunda birçok tablosuna konu olan genç sevgilisi Marie Therese'yi aynadaki görüntüsüne bakarken resmetmiştir. Ünlü ressam, tablodaki genç kadının yan profilden görünümünü ve aynadaki yansımasını karşılaştırmış. Marie'yi ve aynadaki yansımasını birbirinden farklı sıcak ve soğuk tonlarla resmetmiş dolayısıyla anlatımda bir zıtlık oluşturmuş. Kendi genç görüntüsünün aksine Marie'nin yansıması daha yaşlı ve çirkindir. Bunun sebebi, Picasso'nun aynayı Marie'nin karamsar iç dünyasını dışa vurmak için kullanmasındandır. Sürrealist akımının ustası böylece Marie'nin görüntüsü yerine Marie'nin görülmeyen tarafını izleyiciye görünür kılmıştır. Sürrealist akımın en önemli isimlerinden biri olan Belçikalı ressam Delvaux'un birçok eseri aynada kendine bakan kadın tasvirlerinden oluşuyor ve Ayna isimli tablosu da bunlardan yalnızca biri. Delvaux'un eserinde ayna, görünenden farklı bir yansıma sunuyor. Odadaki kadın yıkık bir odada, şık bir elbisenin içinde otururken yansıması tamamen çıplak ve doğa ile iç içedir. Tablodaki bu yansıma, iki ayrı dünyaya ait iki ayrı kadının tasviri gibi bir anlatı yaratıyor ve esere şiirsel bir boyut katıyor. Kadının eteğindeki kıvrımların aynadaki peyzaj görüntüsü ile sürdürülmesi de yine etkileyici detaylardan biri. Yansımadaki kadının aslında ressamın iç dünyasının bir dışavurumu olduğu düşünülmektedir. Eserlerinde sürreal imgeler görmeye alışık olduğumuz dahi ressam Dali, sanatına aynayı dahil ederek resme derinlik ve üç boyutluluk katmak istemiştir ve bu amaç doğrultusunda Altı Gerçek Aynanın Geçici Olarak Yansıttığı Altı Sanal Korne ile Dışsallaştırılan Arka Resim Galasından Dali adlı son derece ilgi çekici olan eserini 70'li yaşlarındayken tamamlamıştır. Bu tablosunu yaparken Velazquez'in Nedimeler eserinden ilham almış ve hem bir stereoskopik görüntü oluşturarak üçüncü boyuta ulaşmayı denemiş hem de Velazquez gibi kendisini de resme dahil etmiştir. Magritte'nin düşlemsel yanları ağır basan tablosunda ayna, resimdeki kişinin yüzünü yansıtmak yerine, diğer eserlerine benzer şekilde yine sırtını yansıtmıştır. Resimde ayna kullanımı böylece, görülmesi gerekeni yani figürün yüzünü yansıtmak yerine görülmemesi gerekeni yansıtarak bir yanılsama yaratmıştır; yansıyan ile yansıtılan da örtüşmemektedir. Ayrıca ayna görsel bir metafor oluşturmuş ve izleyiciye hem bir huzursuzluk ve merak duygusu vermiş hem de gerçeklik kavramını sorgulatmıştır. Parmigianino, İtalyan Rönesans sanatçılarındandır ve dönemine damga vuran portre eserler yapmıştır. Sanatçı eserinde, ayna karşısına geçerek oto-portresini resmetmiştir. Esere bakıldığı zaman Parmigianino'nun eli vücuduna oranla daha büyük gözükür. Bunun sebebi ise eserin çizgisel perspektif kurallarına uygun bir şekilde oluşturulmasıdır. Bir diğer deyişle sanatçının eli dış bükey aynaya yakın konumlandığı için daha büyük gözükmüş. Yazıda bahsedilen eserlerden farklı olarak Parmigianino'nun dış bükey aynası, görüneni metaforik anlamlar katmadan olduğu şekilde yansıtmıştır. Sonuç olarak, farklı sanatsal dönemlerden ve farklı sanatçıların ellerinden çıkmış olan bu yağlı boya eserleri, aynayı bir araç ve metafor olarak kullanarak izleyiciye birçok farklı yorum sunmuştur. BAYDAR, Neşe. Resim Yüzeyindeki Terslik Art-e Sanat Dergisi 5.9 (2012): 70-84. Es, Burçin Erdi. Metafor Olarak Ayna İdil Sanat ve Dil Dergisi 7.52 (2018): 1473-1479. Yönsel, Mahpeyker. Sanatçının Aynası. International Social Sciences Studies Journal 5:32 (2019): 1745-55."} {"url": "https://www.soylentidergi.com/sanat-ve-fotografcilik-1980ler-ve-90lar", "text": "1980'ler ve 1990'lar, sanat ve fotoğrafçılık dünyasında bir dönüm noktası olarak kabul edilir. Bu dönemde, sanat ve fotoğrafçılıkta önemli değişimler yaşanmıştır ve bu değişimler günümüzde hala etkilerini hissettirmektedir. 1980'ler ve 1990'lar, sanatçılar ve fotoğrafçılar için yeniliklerin, cesaretin ve özgünlüğün yıllarıydı. Bu yazıda, 80'ler ve 90'larda sanat ve fotoğrafçılık dünyasında yaşanan dönüşümleri inceleyeceğiz ve bu dönemde ortaya çıkan önemli sanatçıların ve fotoğrafçıların eserlerine göz atacağız. 1980'ler, dünyada hem ekonomik hem de kültürel açıdan hızlı değişimlerin yaşandığı bir dönemdi. Özellikle Çin, İngiltere ve ABD gibi ülkelerde neoliberalizmin yükselişi, kar ve tüketim odaklı bir yaklaşımın benimsenmesine neden oldu. Bu durum, sanat dünyasında da derin izler bıraktı ve her şeyin kar amaçlı kullanılabildiği bir pazar oluştu. Bu yeni pazarın ortaya çıkmasıyla birlikte Neo-konseptüalizm ve Neo-ifadecilik gibi iki temel sanatsal yaklaşım ortaya çıktı. Resimler Kuşağı olarak bilinen sanatçılar, Barbara Kruger, Cindy Sherman ve Richard Prince gibi isimler, tüketimci ve ataerkil ideolojilere eleştirel bir yaklaşım benimsediler ve fotoğrafçılık ve alıntılama gibi tekniklerle Neo-konseptüalist yaklaşımı temsil ettiler. Öte yandan, Nan Goldin ve Robert Mapplethorpe gibi fotoğrafçılar, AIDS salgınıyla ilişkili olarak cinsellik ve siyaseti keşfettiler. Sanat dünyasındaki bu yoğun yaratıcılık ve deney, 1980'lerde yaşanan büyük sosyal ve kültürel değişimlerin hem bir yansıması hem de bir cevabı olarak görülebilir. Neo-konseptüalizmde fotoğraf, sıradan nesnelerin ve diğer sanat eserlerinin alıntılarıyla bir araya getirilerek, yeni bir anlam ve anlatı yaratmak için kullanılır. Fotoğraf, bir araçtır ve gerçekliğin doğasına dair sorulara cevap aramak yerine, görsel sembollerin ve imajların gücünü vurgular. Bu yaklaşım, fotoğrafın daha önce kullanılmamış veya keşfedilmemiş yönlerini ortaya çıkarır ve fotoğrafın bir anlatım aracı olarak daha geniş bir potansiyele sahip olduğunu gösterir. Neo-konseptüalist sanatçılar, hazır nesneleri, reklamları, fotoğrafları, diğer sanat eserlerini ve popüler kültürü ele alarak, bu nesnelere farklı bir anlam katmak için onları çeşitli yollarla yeniden düzenlerler. Örneğin, Barbara Kruger, eserlerinde sıradan bir fotoğrafın üzerine yerleştirilen kırmızı bir zemin ve beyaz sans-serif yazılarla, bir slogan veya çağrışımsal bir ifade yaratır. Bu sayede, fotoğrafın özgün anlamı ve mesajı değişir ve yeni bir anlam kazanır. Bir diğer örnek olarak Richard Prince'in çalışmaları verilebilir. Prince, diğer fotoğrafları alıntılayarak yeni bir eser yaratır ve bu yeni eserin orijinalinden farklı bir anlam taşımasını sağlar. Örneğin, bir moda dergisinden fotoğrafı alıntılayarak, o fotoğraftaki modelin yüzünü kapatarak veya üzerinde değişiklikler yaparak, bir anlam kayması yaratır ve orijinal fotoğrafın moda dünyasındaki ideallerine eleştirel bir yaklaşım sergiler. Neo-konseptüalist yaklaşım, görsel medyanın gücünü ve imajların manipüle edilebilirliğini vurgular. Bu yaklaşım aynı zamanda, görsel sembollerin toplumsal değerlerimiz ve algılarımız üzerindeki etkisini de sorgular. Örneğin, Cindy Sherman'ın Untitled Film Stills serisi, kadınların Hollywood filmlerindeki stereotipleri nasıl taklit ettiklerini ve bu imajların gerçek hayatta kadınların hayatlarını nasıl etkilediğini inceleyen bir dizi fotoğraftan oluşur. Bu eserler, kadınların toplumda nasıl temsil edildiği ve kadınların görüntüsüne odaklanan birçok sanat eserinin etkisini eleştirir. Yine yukarıda bahsettiğimiz bir isim, Goldin'in en iyi bilinen çalışması, The Ballad of Sexual Dependency adlı 35 dakikalık bir slayttır. The Ballad of Sexual Dependency, Goldin'in arkadaşlarının hayatlarından alınan fotoğraflardan oluşturulmuş bir dizi slayt gösterisidir. Bu çalışma, HIV/AIDS krizine dair bilincin artmasına katkıda bulunan ve cinsel özgürlük, cinsiyet kimliği ve toplumsal cinsiyet rolleri konularını ele alan birçok fotoğraf serisine ilham vermiştir. Goldin sıklıkla kişisel yaşamını ve arkadaşlarının hayatlarını belgelediği için, birçok eseri otobiyografi niteliğindedir. Bu çalışmalar arasında kendisinin ve sevgililerinin yaşamlarını, New York şehrindeki bohem hayat tarzını ve eşcinsel topluluğu tasvir eden fotoğraflar yer alır. Sanatçı, fotoğrafçılık dışında da çeşitli sanatsal girişimlerde bulundu. Bunlar arasında video sanatı, resim ve müzik de vardır. Ancak Goldin, en çok fotoğrafçılık çalışmalarıyla tanınıyor ve çalışmaları bugün dünya genelinde önemli fotoğraf müzelerinde sergileniyor. 1990'lı yıllarda da birçok fotoğrafçı, postmodernizm ve neo-konseptüalizm gibi sanat akımlarının etkisi altında çalışmalarını sürdürdü. Yaratıcı perspektiflere sahip olan bu akımlar, fotoğrafın sadece bir belgeleme aracı olmaktan çıkarak sanatsal bir ifade biçimi haline gelmesine öncülük etti. 1990'ların sonunda, dijital fotoğrafçılığın popülerliği arttıkça, birçok geleneksel film üreticisi iflas etti veya dijital kameraların üretimine geçti. Bu da dijital fotoğrafçılığın yükselişini hızlandırdı ve günümüzde dijital fotoğrafçılık film fotoğrafçılığına göre daha yaygın ve erişilebilir hale geldi. 1980'li yıllarda sanatı konuşacak olursak da grafiti sanatından bahsedebiliriz. 1960'larda, New York'ta, sokak sanatı ve müziğin birleştiği Hip-Hop kültürüyle birlikte popüler hale geldi. 1970'lerin sonlarında ve 1980'lerin başlarında, New York'ta birçok genç, şehrin metro sistemi üzerinde grafiti yapmaya başladı. Grafiti, birçok genç için özel bir ifade biçimi haline geldi ve bu gençler çeşitli semboller, renkler ve stiller kullanılarak kendilerini ifade ettiler. Bu gençler arasında Keith Haring ve Jean-Michel Basquiat gibi ünlü sanatçılar da vardı. Grafiti, sadece bir ifade biçimi değil, aynı zamanda siyasi mesajlar ve toplumsal eleştirilerin de bir yolu haline geldi. 1980'lerde grafiti, birçok kişi tarafından vandalizm olarak görülüyordu ve birçok kişi bu sanat formuna karşıydı. Bu konu günümüz sanat dünyasında da tartışmalı bir alan olmaya devam ediyor. Le Bourdais, G. P., The Most İconic Artist of the 1980s (2015), web. Blythe, F., Barbara Kruger: the legendary US artist who always speaks her mind (2021), web."} {"url": "https://www.soylentidergi.com/sanat-ve-siyaset-yuzlesirse-bir-picasso-lutfen", "text": "A Picasso her bir diyaloğun metne ustalıkla yerleştirildiği, hiçbir sözün amaçsız olmadığı bir eser. Hikaye birbirine geçen iki yapboz parçası gibi ilerliyor. Her bir diyalog diğerini tamamlıyor ve oyunun ete kemiğe bürünüp karşımıza çıkmasını sağlıyor. Sahne Picasso'nun zindandaki haliyle açılıyor. Hem umutsuz hem de öfkeli olan Picasso hangi sebeple ve neden alelacele getirildiğini bilmiyordur. Çevredeki tablolara göz atarken Kültür Bakanlığından görevli kendinden emin, korkusuz Bayan Fisher içeri girer. Baskın iki karakterin çekişmesi de böylece başlar. Bayan Fischer düzenlenecek karma sergi için Picasso'dan bazı tabloların orijinal olup olmadıklarını öğrenmek istiyordur. Picasso elbette başta karşı çıkar. Tablolarının karma sergide olmasını istemez. Ancak seçim yapacak hali de yoktur Picasso'nun. Bir gün sonra 60 yaşına girecektir ve kendisine verilen oturma izninin süresi de dolacaktır. Yani Bayan Fisher'ın 'küçük' ricasını yerine getirmekten başka bir çaresi kalmamıştır. Bayan Fisher, Picasso'ya üç resim gösterir. Üçü de Picasso'nun hayatının farklı dönemlerine aittir. Dahi sanatçı eserlerini tanımakta doğal olarak hiç güçlük çekmez ve basitçe bu sorgudan kurtulduğunu düşünür. Ancak durum bundan daha karışıktır. Bayan Fisher yalan söylemiştir. Tablolar sergilenmek için değil yakılmak için toplanıyordur. Oyunda dikkat çeken diğer bir nokta Picasso'nun hem özel hayatında hem de sanatında kadınlara karşı tutunduğu tavır. Sevdiği kadınlara oldukça acımasızdır Picasso ve tabii onları ölümsüzleştirirken de sanatının yüceliğine güvenir. Kendisi bir sanatçıdır, bir dahidir. Bunun sarhoşluğunun içinde olduğunu da metin aralarında görürüz. Bir yerde Bayan Fisher'a söylediği Suç her zaman kadınlardadır. Kendinizi sevdiriyorsunuz. Bize korkunç şeyler yaptırıyorsunuz. sözü Picasso'nun kadınlarla olan ilişkisini de özetler. -Sanatçı. Nazilerin sanata bakışını da görürüz. Milletleri tek tipleştirmeye çalıştıkları gibi insan ruhunun dışavurumu olan sanatı da tek tipleştirme çabası içindedirler. Onlar için kedi, köpek ve manzara resimleri yeterlidir. Picasso'nun ünlü Guernica tablosunun hikayesi de oldukça etkileyicidir. İspanya İç Savaşı'nda Naziler tarafından bombalanır sevimli ve küçük İspanyol şehri. Picasso vatanı için duyduğu acıyı nesillerce hiç unutulmayacak bir şekilde tuvaline aktarır."} {"url": "https://www.soylentidergi.com/sanata-balkondan-bakmak-on-dort-ressam-on-dort-tablo", "text": "Kübizm akımının etkisinde çizilmiş bu tabloda pastel tonları kullanılmış. Picasso'ya ait başka balkon temalı tablolar da görmek mümkün. Kübizm akımı etkisinde çizilmiş bu eser, 1928 tarihlidir. 1889 tarihli bu eserde, Antik Yunan tarihinde filozof, matematikçi ve astronom olmasıyla ön plana çıkan Hypatia resmedilmiştir. Paris'in Orsay Müzesi'nde sergilenen bu tablo, Realizm akımının etkisinde ve 1868 döneminde oluşturulmuştur. Öncüsü olduğu Kinik felsefeyi yaşamına uyarlayan filozof Diyojen'in fıçıdaki yaşamını tasvir eden ünlü tablonun da ressamı olan Gerome; Ortadoğu kültür motiflerini eserlerinde kullanmayı tercih eden bir ressam olarak da bilinmektedir. 1887-1888 arasına tarihlenen aşağıdaki tablo Metropolitan Sanat Müzesi'nde sergilenmektedir. 20. yüzyılın en önemli ressamlarından biri olarak kabul edilen Matisse, renkleri kullanım biçimiyle ilgi çekmektedir. Çünkü renklerin boya tüplerinden çıktığı andaki kullanımı olarak da bilinen Fovizm akımının geliştiricisidir. Dışavurumculuk etkisinde çizilen aşağıdaki tablo, 1919 tarihlidir. İtalyan ressamın adı Fütürizm ile birlikte anılsa da aşağıdaki eserinde çalıştığı bir başka alan olarak Dışavurumculuğun dinamizmi de hissedilmektedir. Fırça darbeleri kübik formları andırsa da bir uyanışın resmedildiği ve sese dair algıların çağrıldığı 1911 tarihli bu eserde, Dışavurumculuk daha baskın olarak yorumlanmaktadır. İspanyol ressamın 1808 1812 yılları arasında çizdiği yağlı boya tablosudur. İki majonun gözetimi altında balkondan gelip geçenleri izleyen iki mayanın resmedildiği eser şu anda özel bir koleksiyondadır. Romeo ve Juliet'in ünlü balkon sahnesini temsil eden eser, 1884 tarihlidir. Akademik Klasisizm akımıyla birlikte anılan İtalyan ressamın eserleri çoğunlukla mahalle kültürünün motiflerini ve iş bölümlerini yansıtan dinamik sahnelerden oluşmaktadır. Mandolinist adlı tablo, pandemide özellikle İtalya'da medyaya yansıyan görüntülere çağrışım yapmaktadır. Kovboyların, atların sıkça yer aldığı eserleriyle bilinen ressam, 1928 tarihli bu eserinde epik temadan çıkarak farklı duyguları ön plana çıkarmıştır."} {"url": "https://www.soylentidergi.com/sanatcinin-yaratimi-van-goghun-gozunden-zeytinliklere-bakmak", "text": "Sanatçının yaratım süreci çoğu zaman bir ilham bekleme süreci olarak değerlendirilir. Sanatçının bir beklenti haliyle ilişkilendirilmesine neden olan ilham, sanatçıya dışsal soyut bir çağrışımla tasavvur edilir. Sanatçı, bir girdabın içinde yaratma süreciyle baş başa kaldığında ilham bir anda ortaya çıkıverir. Bu gerçekten de böyle midir? Yaratım sürecini, sanatçının kendisiyle baş başa kaldığı yalıtılmış bir ortamla ilişkilendirmek; sanatçının yaratıcılığını anlara bölmektir. Bu, sanatçının içinde bulunduğu ve kümülatif yapısına katıldığı toplumdan yalıtılmasına da neden olur. Yani ilham, sanatçıya tepeden inmesi anlamında dışsal değildir. Sanatçının çevresindekileri fark etmesi, algılaması ve yorumlaması anlamında bir dışsallık olabilir. Doğadaki bir varlığın sanatçıyla ilişkisini düşünelim. Her ikisi de bir bağlam içinde bulunur. Sanatçı, gören izleyen ve yorumlayan olarak bir konuma sahiptir. Bu durumda sanatçının karşılaştığı varlıklar izlenen ve yorumlanan konumundadır. Sanatçı, hayatı boyunca karşılaştığı varlıklar ve deneyimlediği olaylar tarafından koşullanabilir. Ancak, sanatçının eserlerine bu koşullanmanın ne kadar yansıyacağı da değişkendir. İşte bu nedenle eser, sanatçının kendisi ve çevresi arasındaki karmaşık ilişkiden beslenirken; sanatçının yaratıcılığının salt nedeni olarak bu ilişkiye dışsal bir ilhamın sunulması yanılgıdır. Eserin ortaya çıkışının ilhama indirgenmesi sanatçının pasifleştirilmesidir. Sanatçının yaratıcılığı, konfor alanı dışında ve bir beklentiye sığınmadan ortaya çıkabilir. O halde, sanatçının yaratım sürecindeki sancılarına rağmen ya da tam da sancıları dolayısıyla yaratabilmesi olanaklıdır. Sanatçı, kendisine dışsal olan ve tepeden inen bir gücün beklentisi içinde olmak zorunda değildir. Vincent Van Gogh (1853-1890), bunun somut bir örneğidir. Van Gogh, 19. yüzyılın sonlarına doğru Fransa'da ortaya çıktığı varsayılan ve ard izlenimcilik, bir diğer adıyla post-empresyonizm olarak isimlendirilen akımın etkisinde olan ressamlardandır. Bu akım, izlenimciliğin kurallarını, sanatçının kişisel anlatımıyla aşmayı amaçlar. Sanatçıdan artık gördüklerinin ötesindekini de eserine yansıtması beklenir. Sanatçının eserine kişisel anlatımını da katmasının imkanı, izleyicilerin eser üzerindeki yorum alanını genişletir. Böylece izleyici, eserden sanatçıya doğru ya da sanatçı üzerinden esere doğru geçişlerle yorum yapabilir. İşte, Van Gogh'un eserleri de izleyicisi tarafından, yaşadığı psikolojik sorunlar üzerinden açıklanmaya çalışılmıştır. Sanatçının yaşamı boyunca sürdürdüğü arayış hali; psikolojik sorunları ve yoksulluğuyla ilişkilendirilmiştir. Oysa sanatçının üslubunu ortaya çıkartan pek çok şey vardır. Bunu onun hayatının geçtiği dönem koşulları üzerinden açıklamaya çalışmak, bir seçenektir. Nitekim, Van Gogh üzerine konuştuğumuz hiçbir şey onun hayatının bütününden kopartılamaz. Tıpkı eserlerinin üslubunun, salt onun deliliğine, yoksulluğuna ve ruhsal durumuna indirgenemeyeceği gibi. Ancak şimdi, hayatının bir bölümü üzerine konuşmaya; bu yazının asıl vurgusu olan, Van Gogh'un zeytinliklerle olan ilişkisine geçelim. Van Gogh, Arles'da yaşadığı süreçte hepimizin birkaçını duyduğu Sarı Ev, Arles'daki Yatak Odası, Köprü, La Crau'da Hasat, Ayçiçekleri, Zambaklar gibi tabloları yapar. Bu tablolardaki renk tercihleri, 1886 yılında Paul Gauguin'le (1848-1903) tanışmasıyla ilişkilendirilir. Onunla tanıştıktan sonra eserlerinde parlak renkleri tercih ettiği görülür. 1888 yılına gelindiğinde kendisini Arles'a ziyarete gelen Gauguin ile aralarında bir sanatsal tartışma yaşanır. Bu tartışma sonrasında kulağını kesen Van Gogh'un hayatında bunalımlı bir dönem başlar. 1889 yılında yaşadığı mahalledeki kişilerin dilekçe toplamasıyla bir yıl kalacağı Güney Fransa'daki Saint Remy-de Provence'taki akıl hastanesine gönderilir. Yine 1889 yılında, zeytin ağaçlarını çok karakteristik bulduğunu anlattığı bir mektup yazar, zeytin ağaçlarındaki rengi yakalamak için mücadele ettiğinden bahseder. Gümüşi rengin bazen daha mavi, bazen yeşilimsi olduğunu aktarır. Ayçiçeklerinde kullandığı sarı renk için edindiği kişisel izlenimi zeytin ağaçları için de edinmeyi ister. Böylece, Haziran ve Aralık 1889 arasında, günün çeşitli saatlerinde ve farklı mevsimlerde zeytinlikleri yakalayan on beş resimden oluşan önemli bir seri ortaya çıkarır. Van Gogh'un zeytin bahçelerini resmettiği seri, onun renkleri fırça kullanımıyla nasıl kompozisyon haline getirdiğini gösterir. Seri, tek bir zeytinliğin birkaç versiyonunu ortaya çıkaran sanatçının renk geçişlerini nasıl çeşitlendirdiğini de ortaya çıkarır. Hastanede geçirdiği günlerde her zaman dış mekanda çalışıp gözlem yapma imkanı bulamayan sanatçının iç mekandan çalışma deneyimini de izleyiciyle buluşturur. 11 Mart'tan itibaren Van Gogh Müzesi, Vincent Van Gogh'un 1889'da Saint-Remy-de-Provence'ta yaptığı zeytinliklerin on beş tablosuna odaklanan bir sergi sunuyor. Sergi, uzun süreli araştırmalar sonucunda farklı yerlerde ve kişilerde bulunan eserleri bir araya getiriyor. Sergi için yapılan araştırma süreci ve eserler üzerinde yapılan incelemelerden elde edilen sonuçlar dikkat çekiyor. Öyle ki, eserler üzerinde yapılan analizlerde bazı tablolarda kum taneleri, tohumlar ve hatta küçük böcek izleri bulundu. Böylece araştırmacılar, Van Gogh'un hangi eserleri üzerinde açık havada çalıştığını analiz edebildi. Van Gogh ve Zeytinlikler, 11 Mart 12 Haziran 2022 tarihleri arasında Van Gogh Müzesi'nde sergilenecek. Vincent Van Gogh, Theo'ya Mektuplar, Çeviren:Pınar Kür, YKY Yayınları, 10. Baskı,2013, İstanbul."} {"url": "https://www.soylentidergi.com/sanatin-deneyimselligi-ve-kavramsalligi-uzerine-fikirler-sanat-eserinin-kendisi-olabilir-mi", "text": "Tekrar söylemekte fayda var: 20. yüzyıl sanatın, sanat araçlarının değişmeye başladığı bir çağ oldu. Yani sanat tuvalden dışarıya adeta adım attı. Kimi zaman enstalasyon çalışmaları sanat olurken kimi zaman bir arazi, kimi zaman bir beden ve günümüzde de yapay zeka sanat aracı olmaya devam ediyor. Şimdi gelin bu modern eserlerin bazılarını inceleyerek sanat ve fikir konusu hakkında düşünsel bir yolculuğa çıkalım. Birçoğumuz Marchel Duchamp'ın pisuarı bir sanat eseri haline getirdiğini biliriz. Pisuarın üzerine eklenen tek şey imzadır. Peki sanat alımlayıcısı olarak bizler bu esere bakarken estetik kavramını Antik dönemin 'estetik' kavramı ile sınırlandırırsak ortada bize bir sanat eseri olarak hitap eden bir şey göremeyiz, değil mi? Bizler bu pisuara arkasında yatan Dadaizm felsefesi ile bakıyoruz. Yani bu noktada pisuarın kendisi olan çeşme, bizlere sanat eserini anlama konusunda sadece görsel bir araç oluyor. Asıl sanat, sanatçının bir felsefe ile yola çıkarak savunduğu fikri veya felsefeyi sanat eseri haline getirmesidir. Kelime ve nesne olayını biraz daha irdelersek: Nesneler bizim onlara yüklediğimiz anlamlardan ibarettir. İnsanlar da... diyor John Berger Görme Biçimleri'nde (1972). Modern sanatın tarihsel açıdan yavaş yavaş ortaya çıkması ile sanatın özü, sanatın felsefesi olmuştur. Biz sanat alımlayıcıları bu eserlerin birçoğunu incelerken Böyle sanat eseri mi olur, sanatın geldiği noktaya bakın diyebiliyoruz. Komedyen'e bakalım, ne kadar büyük bir eleştiriye maruz kalmıştı? Cattelan zekası ve sanatçı kişiliği ile bu eser vasıtasıyla sanat piyasasının çok rezil ve pespaye bir hale gelmesini eleştirdi, bir muz ve bir bant kullanarak. Bu çalışma zaten bir eleştiri alacaktı ve aldı da. Yani Cattelan sunmak istediği fikri bir yere yazmadı ya da bir basın açıklamasında herhangi şey söylemedi. Eğer böyle yapsaydı sözleri o an unutulacaktı. Sansasyonel bir şey yaratmalıydı ki fikrin temeli ürettiği bu çalışma aracılığıyla yaşasın. Sözcük Nesne Kopukluğu, Dört Öge-Yıl 4-Sayı 8-Ekim 2017, 49-63. Bolla Peter, Sanat ve Estetik, Ayrıntı Yayınları, 2012."} {"url": "https://www.soylentidergi.com/saving-private-ryan-gercek-bir-savas-deneyimi", "text": "Saving Private Ryan, devam eden II. Dünya Savaşı sırasında üç oğlunu da savaşta kaybeden bir annenin hayatta kalan son oğlu James Ryan'ın eve dönmesi için ABD ordusu tarafından başlatılan kurtarma görevinin anlatıldığı Steven Spielberg imzalı savaş filmi. Ailesiyle birlikte askeri anıta giren yaşlı bir adam görüyoruz ve hemen ardından, birçok eleştirmen ve izleyiciye göre belki de sinema tarihinin en epik savaş sahnesi izleyiciyle buluşuyor. Fransa'ya yapılan Normandiya Çıkarması için Omaha Sahili'ne çıkmayı hedefleyen ABD askerleri, daha kıyıya varamadan Alman makineli tüfeklerinin açtığı ateşe hedef olur. Denizin de tuttuğu göz önünde bulundurulduğunda; kan, kusmuk, kopan uzuv ve etrafa dağılan organlarla birlikte izleyici bir anda kendisini savaş alanının içinde buluverir. Tanklarını kıyıya çıkaramayan ABD askerleri, oldukça fazla kayıp verir. Çıktıkları iki sahilden diğeri olan Utah Sahili'ne inen ABD askerlerinin ise kayıp vermeden rahatça çıktıkları, bir sonraki sahnede keyifle kahve ve sandviçlerini tüketmelerinden anlaşılıyor. Her bir askerin ölümü ve yaralanması objektif bir şekilde gösterilen savaş sekansı o kadar başarılı ki, filmi izleyen savaş gazileri gerçeğe çok yakın olduğundan ve uzun süre etkisinde kaldıklarından bahsediyorlar. Bu etki; kolu kopan askerin, üzerine yağan mermilerin ortasında yerdeki kolunu arayıp, sanki daha sonra lazım olacakmış gibi yanına almasından ve ölen askerlerin balıklarla birlikte kıyıya vurmalarından rahatça görülüyor. Bine yakın figüranın rol aldığı, yaklaşık 20 dakika süren Omaha Beach sahnesi için 12 milyon dolar harcanmış ve uzuvları kopan askerleri canlandırmaları için ampute insanlar kullanılmış. Taziye mektuplarının yazıldığı ofiste, aynı aileden 3 askerin öldüğü farkedilir ve durum albaya bildirilir. Olay, Genelkurmay Başkanı'na kadar ulaşır ve zavallı kadının aldığı üç ölüm haberine bir yenisini daha eklememek adına kurtarma görevi başlatılır. Görevin asıl amacı, Amerikan halkına moral olmasıdır. Paraşütçü James Ryan'ın, belirlenen görev alanına inemediği öğrenilir. Birlik, tek bir kişinin hayatı için hepsinin canının tehlikeye atılmasından dolayı duydukları rahatsızlığı sürekli dile getirir. Tanımadıkları bir adama ayrıcalık tanımayı ne kadar istemeseler de, göreve sadık kalıp yola koyulurlar. Birlikteki tüm askerlerin karakterlerini, çıktıkları yolda aralarında yaptıkları konuşmalardan rahatlıkla analiz edebiliyoruz. Uzun uzun konuşmalar yerine kurdukları birkaç diyalogdan, içinde bulundukları psikolojik durum hakkında çıkarım yapabiliyoruz. Filmin en başarılı yanlarından biri de tüm yan karakterlere zaman ayırması diyebiliriz. Kimsenin hakkında bilgi sahibi olmadığı Yüzbaşı Miller, geçmişte öğretmen olduğundan bahsediyor. Sorumluluğundaki askerlerine komutandan ziyade öğretmenleri gibi yakın davranıyor. Sert, aksi komutan yerine sakin bir komutan olması bile filmlerdeki klişe yüzbaşı karakterinden oldukça uzak olduğunu gösteriyor. Askeri eğitimi henüz yeterli olmayan Upham, Almanca ve Fransızca tercümanlık yapması için birliğe dahil oluyor. Hal ve hareketlerinden görev için hazır olmadığı ilk görüşte anlaşılan Upham, birliğin içindekiler tarafından dışlanıyor. Filmin en akılda kalan karakterlerden biri olan keskin nişancı Jones, tetiğe basmadan önce sürekli Tanrı'dan bahsettiği şiirsel dualar ediyor. Aralarında, tanrıya olan inancı en kuvvetli karakter Jones gibi gözüküyor. Görev sırasında dinlenmek için durdukları zaman Jones'un, gözlerini kapatır kapatmaz uyuduğunu gören arkadaşlarının Vicdanı rahat olduğu için rahatça uyuyabiliyor. şeklinde bahsetmeleri de bu düşünceyi destekliyor. Wade, ölen askerlerin künyeleri arasında Ryan ismini arayan takım arkadaşlarının poker oynar gibi eğlenmelerine sert tepki gösteriyor. Gösterdiği tepkiden ve doktor olmasından dolayı empati yeteneğinin diğerlerinden daha gelişmiş olduğu görülüyor. Alman bir aile, birlikten yardım ister. Caparzo, takım arkadaşlarının tüm uyarılarına rağmen onları dinlemez ve yeğenine benzettiği küçük kıza yardım etmek için kucağına alır. İçinde bulunduğu savaş psikolojisi sebebiyle mantıklı düşünemez. Alman sniper tarafından vurulur ve birlik orada ilk kaybını verir. Caparzo'nun, babasına yazdığı mektup kendi kanına bulanınca, ölümünden sonra Caparzo'nun adına takım arkadaşı Wade, mektubu yeniden yazıyor. Mektup detayı, askerlerin birbirine karşı duydukları sorumluluğu gösteriyor. Filmde oldukça kullanılan fubar kelimesine, tercüman olmasına rağmen anlam veremeyen Upham, bazı şeylerin yalnızca kitaplardan değil aynı zamanda tecrübe edilerek öğrenilebileceğini farkediyor. Düzeltilemeyecek kadar mahvolmuş. şeklinde dilimize çevrilebilen fubar, kötü sonuçlar doğuran durumlarda kullanılan bir kısaltma anlamına geliyor. Boş kahramanlık yerine, yaralanan askerlerin yerde Anne, anne... Eve gitmek istiyorum! şeklinde can çekişip; annelerine, karılarına, kardeşlerine kavuşabilmek için sarf ettikleri hayatta kalma çabalarını izliyoruz ve böylece empati kurabiliyoruz. Düşmanı görebilmek için kasaturaya sakızla ayna yapıştırmaları ve tankları patlatmak için gres yağıyla kapladıkları çorapla yapışkan bomba yapmaları da filmin zekice kullandığı detaylardan birkaçını oluşturuyor. Ryan, tüm uğraşların sonunda bulunur fakat görev alanını terk etmemekte ısrar eder. Birlik de, Ryan ve takım arkadaşlarının yanında köprüyü savunmaya karar verir. Cephane taşımakla görevlendirilen Upham, ölümüne korktuğu için cephaneyi arkadaşlarına ulaştıramıyor ve onun yüzünden iki arkadaşı ölüyor. Mellish'i öldüren Alman askerinin, bıçağı vahşice saplamayıp sakince batırmasından, Alman askerlerinin kötü gösterilmek yerine ABD askerleri gibi savaş ortamında bulunmaktan ve can almaktan memnun olmadıkları gösteriliyor. Her iki taraf da istediği için değil, mecbur kaldığı için birbirini öldürüyor. Aynı şekilde merdivenlerde korkarak oturan Upham'ı gören Alman askeri hiçbir şey yapmadan yanından geçiyor. Serbest bıraktıkları Alman askeri, sonlara doğru Yüzbaşı Miller'ı vurduğunda, Upham'ın karakterinde kırılma noktası yaşanıyor ve ilk kez silahını ateşliyor. Başta Yüzbaşı Miller olmak üzere kendisini kurtarmaya gelen birçok arkadaşını kaybeden Ryan'ın yıllar sonra; karısı, çocukları ve torunlarıyla birlikte askeri anıta ziyarete gelip, kendisini sorgulamasıyla film son buluyor. Doksanlarda altın çağını yaşayan yönetmen Steven Speilberg imzalı Saving Private Ryan, yayınlandığı 1998 yılından sonra birçok II. Dünya Savaşı konulu oyun ve filme ilham verip, dünyada savaş türündeki yapımların yeniden popüler olmasında kilit rol oynadı. Er Ryan rolü için Amerikan görünümüne sahip, bilinmeyen bir aktör aranıyordu. Role seçilen Matt Damon'ın, Saving Private Ryan gösterime girmeden önce oynadığı Good Will Hunting filmiyle En İyi Senaryo Oscar ödülünü kazanıp bir gecede yıldız olacağı bilinmiyordu. Yönetmenin bir önceki savaş filmi Schindler's List ile birlikte çalıştığı ve yıllar boyu birlikte çalışmaya devam edecek görüntü yönetmeni Janusz Kaminski, harika bir iş çıkarıp En İyi Sinematografi dalında Oscar ödülünü kazanıyor. Akademi Ödülleri'nde elde ettiği 11 adaylıktan beşini kazanan film, yönetmen Spielberg'e ikinci kez En İyi Yönetmen Oscar heykelciğini getiriyor. Tüm zamanların en iyi savaş yapımları arasında gösterilen film, askerlerin yalnızca cephedeki psikolojisine odaklanmakla kalmayıp aynı zamanda savaşın korkutucu yüzünü de tüm çıplaklığıyla izleyiciye aktarıyor. Bu özelliğiyle, aynı türdeki birçok yapımdan sıyrılıyor. İyi bir senaryo, auteur yönetmen ve yüksek bütçeyle neler yapılabileceğine dair en iyi örneklerden biri sayılan Saving Private Ryan, sinema tarihine adını altın harflerle yazdırdı. Her sinemaseverin hayatında en az bir kez deneyimlemesi gereken yapım, hem kritiklerde hem de gişede yakaladığı başarıyla bir dönemin en unutulmaz filmlerinden biri haline geldi."} {"url": "https://www.soylentidergi.com/senaryo-yazmak-isteyenlere-11-oneri", "text": "Yazar ve senaristlerin çok duyduğu Hayatımı anlatsam film olur. cümlesinden yola çıkarak gerçekten senaryo yazmak isteyenlere 11 altın değerinde öneride bulunduk. Gelin bu 11 öneriye birlikte göz atalım. İzleyicinin karakterde kendisinden bir parça bulması hem diziyi hem de karakteri daha iyi benimsemeleri açısından önemli bir noktadır. Her zaman kendine has özellikleri, giyim tarzı, jestleri ve mimikleri olan karakterler izleyicinin gözünde daha ilgi çekici bir konumdadır. Örneğin, Avrupa Yakası dizisinde Şahika ve Burhan karakterleri çok ilgi gören ve iyi yazılmış karakterlerdir. Aynı şekilde Friends dizisinin hala çok fazla ilgi görmesi bu duruma ikinci bir örnektir. Karakterlerin kendine ait cümlelerinin olması, tepkileri ile tavırları izleyiciyi dinç tutmaktadır. Anne With An E dizisinde, Anne'nin çok sevilmesinin sebebi de oyuncunun yanı sıra, oluşturulan iyi bir karakter ve tavırları olmuştur. Başlı başına dönemine göre farklı bir karakterdir ve oyuncu da duyguları izleyiciye iyi geçirmiştir. Fon hikayeleri senaryo yazımında en önemli unsurlardan biridir. Karakterlerin istikrarlı davranışlarının olması ve 5N1K sorularına mantık çerçevesinde iyi cevap verilmesi gerekir. Bu fon hikayeleri ekranda seyirci ile birebir buluşmasa da bir karakterin geçmişi karakteri oluşturmak amacıyla iyi yazılmalıdır. Dizi/film süresince karakterin davranışlarının nedeni verilmelidir. İzleyicinin karakterle bir bağ kurması için fon hikayesinin verilmesi flashbacklerle ya da diyaloglarla sağlanabilir. Bir karakter sürekli kırmızı giyiyorsa ya da her sabah sadece zeytin yiyorsa bunun sebebi açıklanmalıdır. Köpekten korkuyorsa neden korktuğu belirtilmelidir. Senaryoya nereden başlıyorsunuz? Bir hikayeniz mi var yoksa sadece bir karakteriniz mi? Öncelikle başlangıç noktasını iyi belirlemeli ve yazmaya öyle başlamalısınız. Bu konuda senaristler yıllardır tartışmaktadır fakat bir sonuca varılamamıştır. Hikayeden karakter oluşturulması daha yaygın bir senaryo yazım tekniği olsa da önce karakter oluşturup sonrasında hikayeyi oluşturmaya geçebilirsiniz. Bu tercih tamamen size kalmıştır. Her iki teknikte de önemli olan ortaya iyi bir şeyler çıkartmaktır. Sinopsis, senaryo yazmanın ikinci aşamasıdır. 1-3 sayfadan oluşan dizi-filmin özetidir. Bu özeti bir sayfa yazmanız sizin için daha iyi olur çünkü yapımcıları etkilemek için çok az zamanınız olacaktır. Sinopsisin kendi içinde bir bel kemiği ve matematiği vardır. Hikayenizde olan giriş, gelişme, sonuç kısmını sinopsise de aynen yazmanız gerekmektedir. Yazıda edebi bir metin dili kullanmamanız ve sonuç kısmını net olarak belirtmeniz gerekmektedir çünkü yapımcılar neye para yatıracağını önceden bilmek ister. Ayrıca Protagonist ve Antagonist'i belirtmeyi elbette unutmamalısınız. Logline, eserinizin bir cümlelik ve en fazla 30 kelimelik reklamıdır. Logline, reklam olarak adlandırılır çünkü yapımcı gönderdiğiniz mailde eser ismi gibi detaylardan sonra ilk olarak logline'ı görmektedir. Yazacağınızı bir cümle ile yapımcıyı yazınıza kilitleyebilir ve onu etkileyerek sinopsisten sonra tretmanı istemesini sağlayabilirsiniz. Elbette logline tek başına bu kadar etkili değildir. Sinopsis, senaryo yazımının en önemli parçasıdır çünkü yapımcının size dönüş yapmasını sinopsis sağlar. Tretman, senaryonun 3. aşamasıdır. Senaryonun diyalogsuz halidir ve yapımcıların sinopsisi beğenmeleri halinde istedikleri bir sonraki yazılı aşamadır. İçinde sahneler, mekanlar ve zaman yer alır. 15 ve 40 sayfa aralığında değişir. Tretmanı yazarken plan, sahne ve sekans gibi kavramları iyi öğrenmek gerekmektedir. Aksi takdirde senaryonuz amatör görünecek ve yapımcılar tarafından değerlendirmeye bile alınmayacaktır. Tretman aşamasında yapımcı ile profesyonel bir anlaşma yapabilirsiniz. Bu konuda dikkat edilmesi gereken en önemli unsur arada bir anlaşma olmadan senaryonuzu birine göndermemeniz olacaktır. Ayrıca senaryonuzu tasdiklemeniz halinde senaryonuzun çalınması ihtimalinin önüne geçmiş olursunuz. Diyalog yazmak çok ayrı bir sanattır. Bunun için ayrıca çalışma yapmak ve çaba sarf etmek gerekir. Yazdığınız karakterleri iyi öğrenmek ve izleyiciye Hayır bu karakter bunu söylemez. dedirtmemek gerekir eğer öyle olursa mantık devre dışı kalır ve yazdığınız dizi/filmin inandırıcılığı kalmaz. Bu da izleyici kaybetmenize neden olur. Senaryonun her aşamasında aksiyon ve çatışmalar olması lazımdır bu yüzden yükselen ve düşen aksiyona, dönüm noktalarına önem vermek gerekir. Klasik mi yoksa çağdaş anlatı yapısında mı yazacaksınız baştan belirlemelisiniz. Senaryo yazarken en önemli kurallardan biri silip tekrar tekrar yazmaktır. Çünkü ilk denemesinde kimse en iyiyi bulmaz ve iyiyi bulmak için de sürekli çalışıp yazmak gerekmektedir. Hayal dünyanızı bir kağıda dökerken kabul gören senaryo yazmanın matematiğini es geçmemek gerekir. En iyisi olmak için süresiz bir çalışma azmi ve yazarken mutlu olmayı bilmek gerekir. Unutmayın ki bu dünyada başarılı olan herkes öncesinde defalarca başarısızlığı tatmıştır. Senaryoda detaylara önem verirseniz seyirci sizi oralardan yakalar ve bir bağ oluşumu sağlanır. Acele bir şekilde yazıp satmaya çalışmak yerine, yıllarınızı dahi alacağını bildiğiniz iyi bir eseri ortaya çıkartmaya çalışın. Sonunda illa ki karşılığını alacaksınızdır. Rap nasıl ki bir derdi söyleme şekliyse senaryoda da aynısını yapabilir ve derdinizi televizyonlara, sinemaya taşıyabilirsiniz. Peki, neden yazmak istiyorsunuz? Bu işte para var o yüzden diyorsanız hemen bilgisayarı kapatmalı ve elinizdeki kalemi bırakmalısınız. Senaryo yazmak para için yapılacak bir şey değildir. Senaryo yazmak, karakter oluşturmak sabır işidir. Oturup günlerce ya da aylarca yazdığınız her şeyi 5 saniyede çöpe atmak ve sıfırdan başlamak demektir. Kimisi tecrübenin bu kısımda ortaya çıktığını fark etmez. Etrafınızdaki her şeyi ve herkesi gözlemlemek senaryo yazarları için olağandışı bir şey değildir. Neredeyse tüm yazarlar karakterlerine çevrelerindeki insanlardan bir parça verir. Bunun yanı sıra, avukat mesleğine sahip bir karakter yazıyorsanız avukatlarla iletişimde olmanız gerekir, doktor yazıyorsanız bir doktorla görüşme yapmanız gerekmektedir. Yargı dizisinin senaristi Sema Ergenekon'un 2-3 yıl boyunca dizinin senaryosu üzerinde çalışması bu işin ne kadar zor ve uğraştırıcı olduğunun küçük bir örneğidir. Her işte olduğu gibi senaryo yazarken de disiplinli bir şekilde çalışmak gerekir. Yapımcının istediği tarihte senaryonuzu yetiştirememeniz halinde bu durum hoş karşılanmaz. Elbette yazmak ve araştırmak için zamana ihtiyacınız olacaktır ama Türkiye'de televizyon dizilerinin sürelerini düşünürsek o çalışma hayatına yetişmeniz gerekmektedir. Kadınların her yerde olduğu gibi bu sektörde de zorlandığı aşikar. Başrol kadın oyuncular gibi kadın senaristler de ücret konusunda bir hayli dertli. Karşılaşılan talepler, engebeli yollar insanların sabrını zorluyor fakat kadınlar kimseye boyun eğmemekte ısrarcı. Sinema alanında teknolojinin ilerlemesi kadınların bu alanda daha aktif olmalarını sağlamaktadır. Bu çağda hala bu konuları konuşuyor olmak ise çok üzücü ve düşündürücü. - Seger, Linda. (1999). Making a Good Writer Great: A Creativity Workbook for Screenwriters. Los Angeles: Silman-James Press Publisher. - Segeri Linda. (2003). Advanced Screenwriting: Taking Your Writing to the Academy Award Level. Los Angeles: Silman-James Press Publisher. - Seger, Linda. (2008). Creating Unforgettable Characters: A Practical Guide to Character Development in Films, TV Series, Advertisements, Novels & Short Stories. California: Michael Wiese Productions."} {"url": "https://www.soylentidergi.com/seninle-bir-dakika-turkiyenin-eurovision-seruveni", "text": "1974 yılının Temmuz ayında Türkiye, Eurovision Şarkı Yarışması'na katılacağını açıklar. O zamana dek müzik çevrelerinde kulaktan kulağa yayılan söylentiler nihayet anonslarla duyurulmaya, şartname ise gazetelerde yayımlanmaya başlanmıştır. Türkiye, tarihinde ilk kez Eurovision'a katılacaktır! TRT, hemen toplanarak, 1975 Eurovision Türk Hafif Müziği Şarkı Yarışması Yapım ve Düzenleme Kurulu adı altında seçkin kimselerden oluşan bir kurul oluşturur, hangi esaslar gereğince seçim yapılacağı tüm ayrıntılarıyla belirlenir. Artık her şey insanların bu yarışmaya katılmasına kalmıştır! Eserin uzunluğunun 3 dakikayı geçmemesi ve daha önce herhangi bir yerde icra edilmemesi gibi Eurovision Şarkı Yarışması'nın genel kaideleri, Türkiye elemeleri için de geçerliydi. Bu koşullara uyan tüm şarkıların katılabileceği elemeler, 12 Eylül günü saat 17.00'de son bulacak; ertesi günse elemeye katılan şarkılardan en az 16'sı, en çoksa 24'ü TRT jürisi tarafından seçilecekti. Bu şarkılar Türkiye finalinde boy gösterme hakkına sahip olacaktı. Şarkı katılımının son bulduğu 12 Eylül'ün akabinde tam 4 gün sürecek hummalı bir çalışma başladı. Bu süre zarfında, TRT Seçici Kurulu ince eleyip sık dokuyarak 105 şarkıyı bilfiil dinleyecek, alınan ortak kararla bu 105 şarkı 17'ye kadar indirilecekti. Nihayetindeyse, ön elemelerden sağ kurtulan bu 17 şarkı Türkiye finallerinde tekrar seslendirilecekti. Ancak bazı polemikler çoktan baş göstermeye başlamıştı bile. Finaller için seçilen 17 şarkı arasında kendisine de yer bulan Şenay, jüri Şerif Yüzbaşıoğlu'yla evliydi. Aynı şekilde Füsun Önal'ın da jüriyle dolaylı yoldan bir yakınlığı vardı. Zira eşi Atilla Özdemiroğlu'nun, jüride yer alan Şanar Yurdatapan'la birlikte kurdukları ortak bir müzik yapım şirketi vardı. Her ne kadar o yıllarda böyle şeyler olağan olsa da -zira o dönemde müzikle ilgilenen çoğu kişi birbirlerini tanıyordu- dedikodular almış başını gidiyordu. Buna ek olarak Nilüfer'in söyleyeceği şarkının bestesinin başka bir şarkıdan çalıntı olduğu iddia edilmesi işleri iyice kızıştırmıştı. Geriye kalan şarkılar belli zaman dilimlerinde televizyondan ve radyodan halka dinletildi. Nitekim, halkın da söz hakkı vardı, dileyenler PTT'ye gönderdikleri mektuplarla oylarını beyan edebileceklerdi. 21 Ocak günü tüm şarkılar son kez ekrana getirildi. Ertesi gündeyse ihtisas jürisi Ankara'da toplanarak şarkıların tamamını değerlendirmeye başladı. Bu sırada halk da oylarını göndermeye başlamıştı. - Böyle mi Başlar? Yeşim - Dilenci Atilla Atasoy - Delisin Cici Kızlar - Minik Kuş Füsun Önal - Mümkün Değil Serter Bağcan - Hayalimdeki Adam Yeliz - Yarınlar Ali Rıza Binboğa - Seninle Bir Dakika Semiha Yankı Şarkılar söylendikten sonra sunucu elindeki zarfla beraber seyircinin huzuruna çıktı. Noterden gelen sonuç büyük bir heyecanla evlerinde merakla bekleyenlere, Türkiye'ye bildirilecekti. Ancak sonuç beklenilenden epey farklıydı: Birden fazla birinci, ikinci ve üçüncü vardı. Birinciliği, Ali Rıza Binboğa, Semiha Yankı ve Cici Kızlar paylaşıyordu. Binboğa halkın verdiği oylarla, Yankı ise ihtisas jürisinin verdiği oylarla birinci olmuştu. Cici Kızlar, hem jürinin hem de halkın gönlünü kazanmış olacak ki ikisinden aldığı ortak oylarla bu sıralamayı elde etmişti. Ancak Ali Rıza Binboğa, averaj bakımından yetersiz kalıyordu. Dolayısıyla birinciliği Yankı'ya ve Cici Kızlar'a bırakmak zorunda kaldı. Aynı puanda olan Yankı ve Cici Kızlar için kura çekilmesine karar verildi. Birinin boş olduğu iki zarf Yankı'ya ve Cici Kızlar'ın en küçüğü Bilgen Bengü'ye verildi. Bengü'nün zarfı açıp gayriihtiyari bir şekilde Aaa bu zarf boş! demesiyle Semiha Yankı'ya Stockholm yolu göründü. Artık o, Türkiye'yi Eurovision'da temsil edecek ilk şarkıcı olacaktı. Nihayet yarışma günü geldi çattı: Dünya çapında yaklaşık 800 milyon kişinin bilfiil seyredeceği yarışma, 22 Mart 1975 akşamı saat 22.00'de Türkiye'de naklen yayımlanmaya başladı. Katılacağımızın belirtildiği andan itibaren günbegün her ayrıntısıyla gündemimizi meşgul eden yarışma nihayet başlamış, nefesler tutulmuştu. On üçüncü sırada Semiha Yankı sahneye çıktığında tüm Türkiye televizyona kitlenmişti. Henüz 18 yaşında dahi olmayan bu küçük kız, bu koskoca yarışmada ülkesini temsil ediyordu. Ve Timur Selçuk orkestraya işaretini verdi: Seninle Bir Dakika Semiha'nın çehresindeki çocuklara mahsus o saf bakışlar eşliğinde çalmaya başlamıştı. Şarkı bittiğinde salondan büyük bir alkıştır koptu. Ekran karşısında izleyenlerse heyecandan yerinde duramıyordu. Kazanacaklarına dair içlerinde bir umut vardı. Ancak sıra puanlamaya geldiğinde büyük bir hayal kırıklığı yaşandı: 12 ülke puanları açıklamasına rağmen Türkiye tek bir oy dahi alamamış; oylamanın sonlarına doğru Monako'nun verdiği 3 puanla ilk ve son puanımızı alarak 19 ülke arasında sonunculuğa yerleşmek zorunda kalmıştık. Belli ki burada değerlendirilen şey şarkı değil, Türkiye'ydi! Geçmiş yılda yaptığımız Kıbrıs Barış Harekatı'nın öcü bu şekilde alınmaya çalışılıyor, oylar tamamen politika uğruna sarf ediliyordu! Oylama esnasında bir skandal yaşandı: Telefonla yarışmaya bağlanan Monako'nun ülke temsilcisi Türkiye'ye 3 puan verdiğini açıkladığında ilk önce seyirciden bir alkış koptu. Bu iyiye işaretti çünkü verilen, daha doğrusu verilmeyen puanların nedenini onlar da çok iyi biliyordu. Adeta bunu protesto edercesine alkışlıyorlardı. Sunucu Türkiye'ye verilen 3 puanı anons etti. Ancak skorboardda herhangi bir değişiklik olmuyordu. Türkiye hala 0 puandaydı. Seyircide bir homurtu başladı. Herkes Türkiye'ye adil davranılmadığının farkındaydı. Ancak bu kadarı da olmazdı: Acaba Türkiye'nin puanını bir kağıda mı yazsak, şeklinde beyanatta bulunuyordu sunucu! Monako'yu temsilen oy veren hanımefendiyse sanki diğer ülkelerin ne amaçla oy vermediğini açık edercesine gülmeye başlamıştı. Tam 35 saniye sonra nihayet Türkiye'nin puanı yazılabildi. Seyirci ise bunu büyük bir alkışla karşıladı. Ancak geriye kalan ülkelerden de hiçbir puan alınamadı ve netice itibarıyla ilk defa katıldığımız bu yarışmadan 3 puanla sonuncu olarak ayrılmak zorunda kaldık. Her ne kadar İsveç'te aldığımız bu talihsiz sonuç ülkemizin bundan sonraki iki yılda yarışmaya katılmamasıyla sonuçlansa da Seninle Bir Dakika söylenmesinin üzerinden yarım asır geçmesine rağmen büyük bir zevkle dinlenmeye devam etmektedir. Ve son olarak bu yarışmada haksızlık yapıldığının bir kanıtı olarak da 2003 yılında Eurovision Komitesi tarafından yapılan bir değerlendirme neticesinde, o güne dek Eurovision'da söylenen yüzlerce şarkı arasından Seninle Bir Dakika'nın gelmiş geçmiş en iyi 20 şarkı arasında gösterilmesini verebiliriz. Yazımızı bu hoş şarkıyla bitirmek istiyoruz. - Yavuz Hakan Tok, Sarışın Türk Kadını Olmaz!, http://www. yavuzhakantok. com/2020/03/turk-kadn-olmaz. html (1.3.2022) - Yavuz Hakan Tok, İlk Hezimet, http://www. yavuzhakantok. com/2020/03/ilk-hezimet. html (1.3.2022) - Eurovision Turkey, Semiha Yankı'nın Eurovision Macerası https://www. escturkey. com/koseler/semiha-yankinin-eurovision-macerasi/ (1.3.2022)"} {"url": "https://www.soylentidergi.com/siddetin-politik-yonleri", "text": "Şiddet serisinin önceki yazılarında iç güdücü yaklaşımların ardından, şiddetin dışsal koşullar tarafından şekillendiğini söyleyen kimi yaklaşımlara kısaca değinilmişti. Fakat şiddeti anlayabilmek için ona farklı açılardan da bakmamız gerektiği şüphe götürmez. O nedenle şiddete politik açıdan bakarak onun siyasal alanla olan ilişkisini ortaya koymamız gerekir. Örneğin siyasal ideolojilerden biri olan anarşizmde, insanın özgürlüğü esastır. Buna karşın şiddetin amacı özgürlüğü kısıtlamak ve istenmeyeni yaptırmaktır. İşte çatışma da tam burada başlamaktadır; bir tarafta amacı özgürlüğü kurmak olan, diğer tarafta özgürlüğü yıkmak olan vardır. Anarşist düşüncede özgürlüğü kısıtlayıcı her türlü kural, yaptırım ve kaideler reddedilirken, bunları gerçekleştiren erkin kullandığı şiddet de pek tabii kabul edilmez. Dolayısıyla baskı ve tahakkümün olduğu yerde şiddet de vardır dersek; anarşist düşünce için bunu ortadan kaldırmak bir zorunluluktur, fakat anarşist düşüncenin bunu şiddetle mi yoksa şiddete başvurmadan mı yapacağı sorun olmaktadır (Bakır, 2007: 100-101). Bu bağlamda, asıl sorun teşkil eden insan özgürlüğü üzerinde baskı ve zor kullanan bir erkin varlığıdır. Bu erk, şiddetin varlığının nedeni olmaktadır ve aslında şiddetin ta kendisidir. Dolayısıyla bu şiddeti ortadan kaldırmak adına şiddete başvurmak da meşru kabul edilmektedir. Bu, şiddete karşı şiddettir (Bakır, 2007: 105). Şiddetin politik yönleri yazı dizisi üç bölümden oluşacaktır. İlk bölümde şiddeti Pinkerist açıdan değerlendirip Thomas Hobbes'un Leviathan'ının şiddete çözüm olup olamayacağına değineceğiz. İkinci bölümde biyo-iktidar ve şiddet ilişkisiyle Foucault'dan bahsedeceğiz. Son olarak da 20. yüzyılı şiddet yüzyılı olarak nitelendiren Hannah Arendt ile şiddetin araçsallaşmasına bakacağız. Birçok kişi son dönemlerde yerel ve küresel çapta şiddet olaylarının artığını, hatta özellikle medya tarafından şiddet bombardımanına tutulduğumuzu söylerken, bilişsel psikolog Steven Pinker bunun aksini iddia ederek dikkatleri üzerine çeker. Pinker, özellikle Doğamızın İyilik Melekleri: Şiddet Neden Azaldı? adlı eserinde, arkaik zamanlardan bu yana şiddetin giderek azaldığını ve dahası belki de şu sıralar insanlık olarak en barışçıl dönemlerimizde yaşadığımızı savunur (Pinker, 2019). Pinker'in şiddetin azaldığına yönelik ortaya attığı argümanlara başka bir yazıda ayrıca değineceğiz, fakat şiddetin Pinker açısından ne anlama geldiği üzerinde kısaca durmamız gerekir. Pinker'a göre şiddet ne biyolojik bir hastalık ne dışarıdan öğrenilen bir davranış bozukluğu ne de iç güdüsel bir dürtüdür. Pinker, çeşitli araştırmalara dayandırarak şiddetin, geçmişte ve şu an bile tüm insan topluluklarında görülmüş ve görülüyor olmasını, onun evrimsel bir güç olduğunun işareti olarak yorumlar (Pinker, 2016, s. 376). Pinker, saldırganlığı değişen çevresel nedenlere, mantıksal yapılara, nörobiyolojik temellere ve sosyal dağılımlara sahip bir dizi psikolojik sistemin ürünü olarak değerlendirir (Pinker, 2019, s. 13). Pinker, insan bedeninin tasarımı ve insan beyni incelendiğinde saldırganlığa yönelik belirtilerin görülebileceğini düşünür. Özellikle erkek bedeninin tasarımı ya da testosteronun baskınlık düzeyi bunda önemli belirleyicilerdir. Keza tüm kültürlerde erkek çocuklarının itiş kakışlı oyunları oynamaları ilerisi için dövüş alıştırması olarak görülmektedir. Dahası insanların şiddete en çok başvurdukları yaşları da yetişkin oldukları değil, yeni yürümeye başladıkları dönemdir. Bu döneme dair yapılan araştırmalarda erkek çocukların kız çocuklarından daha fazla olmak üzere vurma, ısırma, tekme gibi saldırganlık özellikleri gösterdiği görülmüştür (Akt. Pinker, 2016: 377-378). Bu noktada yapılan yanlış, şiddeti anlayabilmek ve dolayısıyla onu ortadan kaldırmak adına yapılan çalışmaların yıllardır yanlış soru üzerinden yürütüldüğüdür. Bunun ötesinde Pinker, toplumsal yaşantımızın da saldırganlık gerçeğiyle şekillendiğini belirtir. Kahramanlık efsanelerinin ve epik şiirlerin popülerliği; spor olarak estetize edilmiş şiddet gösterilerin varlığı (özellikle Kolezyum'da yapılan gladyatör dövüşleri); dövüşme yarışlarının olması ; yenilen ve kazanan kavramlarının olması; entelektüel tartışmalarda bile bir fikri alt etmeden, onu yenmekten bahsedilmesi; sosyal reform adıyla suçla, fakirlikle, uyuşturucuyla savaşın yapılıyor olması; tıbbi tedavi olarak hastalıklarla mücadele etmek; AIDS ve kansere karşı savaş vermek belki de bu gerçekliğin göstergeleridir (Pinker, 2016: 380). Aslında Pinker, şiddetin verili bir gerçeklik olduğunu ve insanların her zaman bu gerçekliğe hazır olduğunu söylemektedir. Burada kavranması gereken, insanların neden şiddete hazır olduğu ve neden sadece belli koşullarda ona başvurduğudur. Dolayısıyla cevaplanması gereken sorular, Şiddet ne zaman, en azından birazcık akılcı ve ne zaman açıkça yersizdir? sorularıdır (Pinker, 2016: 379-380). Pinker'ın derdi, şiddet gerçekliğinin nasıl olup da azalış gösterdiğini ve bunda etkili olan süreçleri açığa çıkarmaktır. Bu amaçla şiddetin azalmasında en etkili yöntemlerden birisi olarak güçlü bir siyasal erkin varlığına önem verir. Özellikle toplum sözleşmeci düşünürlerden Thomas Hobbes'un Leviathan'ından etkilenmiş gibi görünen Pinker, Hobbes'un üç temel kavga nedeni olarak gördüğü durumları günümüz koşullarınca değerlendirir. Bunlar rekabet, güvensizlik, şan ve şereftir. Pinker'a göre insan ihtiyaç duyduğu nesnenin önünde bir engel görürse onu ortadan kaldırmak adına şiddete başvurabilir. Bu engel, bir insan da, bir topluluk da olabilir. Verimli toprakları ele geçirmek için girişilen savaşlar -modern savaşlardaki çıkar çatışmasına benzerdir- buna örnek olarak gösterilebilir (Pinker, 2016: 381). Esasen bu düşünce Lorenz'in türü korumak adına girişilen mücadele için söylediklerine denktir. Lorenz de soyun devamı adına aynı türden canlıların mücadeleye girdiğini söylemekteydi. Başka bir bakış açısıyla değerlendirdiğimizde hayatta kalmak adına girişilen rekabettir ki bu da şiddeti meşru hale getirmektedir. İkinci etken olan güvensizlikin bugünkü anlamı Hobbesçu tuzaktır. Başkalarına duyduğumuz güvensizlik, bizi nükleer silahlanma yarışına sokmuş, sürekli ittifak arayışına itmiş, ilk vuranın, silahı ilk ateşleyenin benin olmasını arzulatmıştır. Bir tarafın sahip olduğu bu niyet, öteki tarafından öldürülme korkusunu da saplantı haline getirmesine neden olmuştur. Böylece, tarihte görülen Birinci Dünya Savaşı, Soğuk Savaş dönemi, Arap-İsrail Savaşı, 1990'lardaki Yugoslavya savaşları Hobbesçu tuzağın eserleri haline gelmiştir (Akt. Pinker, 2016: 386-387). O sebeple caydırıcı düşünceyle bile hareket edildiğinde karşı tarafın bunu tehdit olarak algılayabileceği gerçeği söz konusudur. Gündelik yaşantımızda kendi canımızı korumak adına elimizde tuttuğumuz bir sopa belki de ölüm sebebimiz olabilir. Bu düşünce çerçevesinde güvensizlik korkusunu yenmek adına girişilen önlemler aslında şiddeti doğuran nedenler de olabilmektedir. Son olarak şan ve şeref uğruna şiddet ise bugünkü anlamıyla tartışmaya karşılık gelmektedir. Günümüzde öylesine trajikomik tartışma sebeplerinden dolayı şiddet ortaya çıkmaktadır ki yaşanan cinayetlerin temel nedeni olarak tartışma gösterilmektedir. Çoğu rapora göre oldukça önemsiz nedenlerden dolayı ağız dalaşına girmek, küfürleşmek, hakaret etmek, bağrışmak şiddet olaylarını doğurmaktadır (Akt. Pinker, 2016: 388). Öteki tarafından edilen bir küfür, kişi tarafından şerefine bir saldırı olarak algılanması mümkün görünmektedir. Özellikle ülkemizde çokça rastladığımız tartışma yüzünden ortaya çıkan şiddet, gazete ve televizyonları sürekli işgal etmektedir. Bu çerçevede örneğin, bugün bir bardak yüzünden bile insanlar birbirlerini yaralayabilmekte, trafikte yol verme kavgasına tutuşmakta, yan baktın diye ortalığı savaş alanına döndürmektedir. Gurur kültürü olarak görülebilecek bu durum, dünyanın her yerinde var olduğu gibi, gurur, kızgınlık, dostları ve akrabaları sevmek gibi evrensel insani duyguları açığa çıkarır. Robert Nisbett ve Dov Cohen, Culture of Honor kitabında, bu kültürün hakim olduğu toplumları şiddete yatkın olarak görür; dahası bu toplumlarda hukuk, toplumun her alanına ulaşmamış ve hırsızlık gibi toplumsal meseleler fazlasıyla bulunmaktadır (Akt. Pinker, 2016, s. 391). Çünkü etkin yasal bir yürütmenin olmadığı yerlerde şiddet, mülkiyet haklarının koruma yolu olarak görülmektedir. Böylesi toplumlarda kişiliğe yapılan bir tavır, hareket, bakış ya da bir imalı söz, kişinin gururuna yapılan bir saldırı olarak nitelendirilmektedir. Özellikle ataerkil toplumlarda erkeklik olarak adlandırılan ve altının doldurulması güç olan kavramlar yüzünde birçok şiddet meydana gelmektedir. Namus, fanatiklik, kan davası, kıskançlık, intikam, prestij ve statüye ilişkin algılamalar gurur kültürünün yansımaları olarak görülebilmektedir. Öte yandan geçmişte girişilen birçok savaşın, özellikle maddi getirisi az olan savaşların ulusal onur kılıfıyla çıkartıldığı da aşikardır (Pinker, 2016: 390). Dolayısıyla şiddetin diğer nedeni olarak sözüm ona şan ve şeref görülmektedir. Pinker'a göre de silahlı bir yetkenin verdiği yasal hükümler, genel şiddeti azaltmak için icat edilmiş en etkili teknik gibi görünüyor. Devlet öncesi toplumlardaki cinayet oranlarının korkunç boyutlarda olması, hukuk kurallarının tam işlemediği toplumlarda onur kültürünün etkisiyle şiddete başvurma oranlarının yüksekliği gibi nedenlerden dolayı, Leviathan gibi güçlü ve kudretli bir erkin varlığı şiddeti önlemede etkili olabilir. Hobbes'un üç temel kavga nedeni Leviathan çatısı altında önlenebilir, doğa durumunun kaotik ortamından insanlar korunabilir. Leviathan'ın amacı homo homini lupus koşulunu, yani birinin bir başkasını öldürme tehlikesini ortadan kaldırmaktır. Fakat, Leviathan'ın şiddet tekelini elinde bulunduruyor olması, şiddeti engelleyebileceği gibi şiddetin kendisi de olabilir. Zira Hobbes'un Leviathan'ı şiddete karşı şiddet ya da şiddet tehdidiyle savaştıkları için kendileri de tehlikeli olabilir. Leviathanları demokratikleştirmek bir çözüm gibi görünse de toplumsal her arzuyu da yerine getiremezler. Burada asıl öncelikli konu insanları şiddetle cezalandırmak değil, onlara şiddete başvurmaktan vazgeçirmenin bir yolunu öğretmektir (Pinker, 2016, s. 398). Erich Fromm da Roma'daki Kolezyum'u sadizm için dikilmiş en büyük anıt (Fromm, 1990: 29) olarak görmesi Pinker'i destekler niteliktedir. Bakır, K. (2007). Anarşizm, Bilim ve Şiddet: Mihail Bakunin. Doğu Batı Dergisi, Hobbes, T. (2007). Leviathan. İstanbul: Yapı Kredi Yayınları. Pinker, S. (2016). Boş Sayfa İnsan Doğasının Modern İnkarı (3 b.). İstanbul: Boğaziçi Üniversitesi Yayınevi. Pinker, S. (2019). Doğamızın İyilik Melekleri Şiddet Neden Azaldı? İstanbul: Alfa Yayıncılık."} {"url": "https://www.soylentidergi.com/sinemada-belirli-bir-egilim-fransiz-yeni-dalgasi-hakkinda-ilginc-bilgiler", "text": "Fransız Yeni Dalgası, orijinal ismiyle Nouvelle Vague, 1950'lerin sonunda doğduğu kabul edilen, filmlerin yapılma ve dağıtılma şekillerini derinden etkileyen, oldukça önemli bir sinema hareketi. Bir grup genç yönetmenin Hollywood-vari stüdyo filmlerini reddetmesi ve daha derin, kişisel ve deneysel hikayeler anlatma arayışına girmesi sonucu ortaya çıkan Fransız Yeni Dalgası'nın mirası, günümüzde halen filmlere ilham olmaya devam ediyor. Fransız Yeni Dalgası'nın doğuşundan önce kısaca Andre Bazin ve Alexandre Astruc'ün, 1946 1949 yılları arasında La Revue du Cinema isimli dergide yazdıklarından bahsetmek yerinde olacaktır. Bu ikili 'film dili' ve 'yönetmenin kalemi olarak kamera' gibi konulara değinerek çığır açan makalelere imza attılar. Yayım hayatı 1949 yılında sona eren Revue'den esinlenen bir grup genç, 1951 yılında Cahiers du Cinema isimli sinema dergisini çıkarttı. Dergi başlangıçta derin ve yer yer tartışmalı film eleştirileriyle öne çıkıyordu. 1950'lerin sonlarına doğru derginin François Truffaut, Jean-Luc Godard ve Eric Rohmer gibi yazarları kendi filmlerini çekmeye başladılar ve bu filmler Fransız Yeni Dalgası'nın doğuşuna vesile oldu. İdeolojik olarak ise hareketin doğuşunu tetikleyen birkaç etken olduğu söyleniyor. Öncelikle İkinci Dünya Savaşı sonrası Fransa'da hakim olan sosyal ve politik karmaşıklığın, insanların yeni arayışlara girmesini ve sanatta birtakım avangart tekniklere yönelmesini harekete geçirdiği düşünülüyor. Bir başka faktör, teknolojinin gelişmesiyle birlikte ortaya çıkan hem hafif hem ekonomik el kameralarının, film yapmak isteyen ama büyük bütçelere sahip olmayan yönetmenlere, filmlerini çekebilmeleri için fırsat tanımış olması. Bir diğer önemli neden ise, o dönem hakim olan tek tip ve formülsel sinema anlayışına tepki gösteren, hatta dönemin toplumdan uzak sinemasını cinema de papa olarak addeden yönetmenlerin; kendilerini bu kalıplardan kurtararak daha yenilikçi, doğal ve özgün filmler yapmaya yönelmeleri. İşte tüm bunların sonucunda Fransız Yeni Dalgası, büyük bir tsunami halinde önce Fransız sinemasını sonrasında ise dünya sinemasını adeta yıkıyor ve baştan yaratıyor. Fransız Yeni Dalgası ile ilişkili yönetmenleri ve film eleştirmenlerini kabaca üç gruba ayırmak mümkün: Cahiers du Cinema, Sol Banka ve diğerleri. Cahiers du Cinema, yukarıda da bahsettiğimiz gibi, 1951 yılında ortaya çıkan bir Fransız film dergisi. Derginin aynı zamanda Yeni Dalga'nın da öncüleri olan yazarları, hem filmlerinde hem yazılarında zaman zaman rumuzlarını da kullanıyorlardı. Örneğin Jean-Luc Godard, Pierrot le Fou dahil olmak üzere bazı filmlerine ve yazılarına Hans Lucas olarak imza attı. François Truffaut ise aynı zamanda çocukluk arkadaşının ismi olan Robert Lachenay rumuzunu kullanıyordu. Asıl ismi Maurice Scherer olan Eric Rohmer'ın ise, yazar Sax Rohmer'ın soyadını alarak yarattığı mahlası kendi isminden daha çok biliniyor. Diğer taraftan Sol Banka yani Rive Gauche, daha çok sanatçılardan ve entelektüellerden oluşan bir gruptu. Agnes Varda, Alain Resnais gibi yönetmenlerin yer aldığı bu grubun; kurgu ile belgesel arasındaki sınırı iyice muğlaklaştıran ve zaman zaman politik meselelere de vurgu yapan, daha farklı bir sanatsal yaklaşımı vardı. Bu sanatçıların çoğu aynı zamanda Cahiers'nin ezeli rakibi olan ve sol kanada yakın duruşuyla bilinen gazete Positif'de de yazıyordu. Öyle ki 1982 yılında Positif, Yeni Dalga'yı içi boş ve artık o kadar da yenilikçi olmamakla itham edecek ve bu şekilde Cahiers ile aralarında 'dergi savaşları' başlayacaktı. Son olarak, o dönem film yapan ve iki gruba da tam anlamıyla dahil olmayan, Jacques Demy, Louis Malle gibi yönetmenler de mevcuttu. Aralarında birtakım farklılıklar olmasına rağmen, tüm bu yönetmenler kendi kişisel tarzlarıyla Yeni Dalga'ya hem artistik hem düşünsel anlamda önemli katkılar yaptılar. Keza akımın bu kadar zenginleşmesini sağlayan tam da bu nüanslar oldu. Zaten daha sonra Truffaut Yeni Dalga için ''Bir hareket, okul ya da grup değildi, bir nicelikti'' diyecekti. Film tarihindeki belki de en önemli anları niteleyen bir nicelik. Fransız Yeni Dalgası ile alakalı en önemli noktalardan biri auteur kavramını sinemaya kazandırmış olması. Öyle ki Yeni Dalga öncesi stüdyo filmlerininin pazarlanmasında çoğunlukla aktörler ön plandaydı ve yönetmenler çok öne çıkmayan figürler olarak görülüyordu. Ancak 1954 yılının yılbaşı günü, henüz 22 yaşında olan François Truffaut'nun Cahiers du Cinema'da yazdığı Une Certaine Tendance du Cinema Français makalesinden sonra bu durum değişti. Çünkü Yeni Dalga temsilcilerine göre yönetmen, sanatsal kontrolü ele alması gereken, yaratıcı bir otorite konuma dönüşmeliydi. Geleneksel sinema diline adeta savaş açan Truffaut daha da ileri giderek ''Geleneksel kalite anlayışı ve auteur sinemasının birlikte barış içinde var olabileceğine inanmıyorum'' diyecekti. Auteur kuramına göre, yönetmen filmin birincil yaratıcısıydı ve nevi şahsına münhasır, karakteristik stilini çalışmasının tümüne yansıtmalıydı. Bu durum Yeni Dalga yönetmenlerinin filmlerine, kişisel bir vizyon ve özgün bir sanatsal duruş katmalarını sağladı. Yönetmene auteur olarak verilen bu rol, filmlerin yapım ve anlaşılma biçimlerini değiştirdiği gibi, yönetmenlerin sadece ticari film yapan zanaatkarlar yerine, sanatçılar olarak benimsenmelerine vesile oldu. Hatta sinemayı 7. sanat olarak konumlandırdı. Öte yandan bu durum, filmlerin tanıtımında ve dağıtımında yönetmenlerin kişisel vizyonlarını ve ayırt edici seslerini de öne çıkaran bir pazarlama stratejisinin öne çıkmasını sağladı. Günümüzde hala bunun etkilerini birçok yönetmende görmek mümkün. Eğer bir filmin kısa bir bölümünü görüp hangi yönetmene ait olduğunu hemen anlıyorsanız bu filmin bir auteur yönetmen tarafından çekilmiş olması kuvvetle muhtemel. Örneğin bir Wes Anderson filminde, dinamik komedi ögeleri, simetrik kompozisyonlar, tutarlı renk paleti ve ustalıkla tasarlanmış sanat yönetimi hemen gözünüze çarpacaktır. Veya bir Denis Villeneuve filminde; kimlik, hafıza gibi kavramların işlendiği, karanlık bir atmosfer ve görsel açıdan çarpıcı sinematografi görmek olasıdır. Fransız Yeni Dalgası hakkında bilinmesi gereken bir diğer nokta ise, sinema alanındaki yeni gelişmeleri benimsemesi ve bu konudaki sınırları sürekli zorlamasıydı. Yeni Dalga yönetmenleri, el kameraları, doğal ışığın kullanımı, jump cut, doğrusal olmayan hikaye anlatımı gibi birçok yeni teknikle sinema dilini cesur bir şekilde geliştirdiler. Örneğin Truffaut'nun Jules ve Jim filminde, dış sesin kullanımı, flashback'ler ve alışılmadık kurgu tekniklerinin; film izleyicisi üzerinde bıraktığı etki, bir yandan rahatsız edici olurken, öte yandan seyircinin ilgisini canlı tutmayı başardı. Benzer şekilde Alain Resnais'nin Hiroşima Sevgilim filmini zamansal ve mekansal olarak altüst eden jump cut'lar ve doğrusal olmayan kurgu, filme hem yenilikçi hem de güçlü bir özgün tarz getirdi. Yeni Dalga yönetmenlerinin yeni teknikleri keşfetme ve sinemanın sınırlarını zorlama fikirleri, yeni bir sinematik özgürlük ve deneysellik düşüncesinin ortaya çıkmasını sağladı. Çünkü artık yönetmenler, yeni fikirler denemeleri, basmakalıp sinema kavramlarını sorgulamaları ve risk almaları konusunda cesaretlenmişti. Fransız Yeni Dalgası hakkında bir diğer önemli bilgi, sinemada o döneme kadar görülen geleneksel cinsiyet rollerine ve temsillerine meydan okuma şekliydi. Öyle ki birçok Yeni Dalga filmi, güçlü ve derinlikli kadın karakterleri anlatılarının merkezine alarak, sinemada daha önce görmeye alışık olunmayan bağımsız kadın temsillerine yer verdi. Örneğin Godard'ın Serseri Aşıklar filminde Jean Seberg tarafından oynanan kadın başrol, erkeklerle olan ilişkileriyle basitçe tanımlanamayacak olan, bağımsız ve özgür ruhlu bir karakterdi. Aynı şekilde Varda'nın 5'ten 7'ye Cleo filmi de, anlatısını kendi kimliği ve özgürlüğünü ön planda tutan bir kadın başrol üzerine kuruyor. Yeni Dalga'nın güçlü ve derinlikli kadın temsillerine yaptığı vurgu, sonradan gelecek olan feminist yönetmenlerin de önünü açarak, sinemadaki geleneksel cinsiyet rollerinin ve temsillerinin ileriki yıllarda bile sorgulanmaya devam etmesine vesile oldu. Aynı zamanda sinemada yepyeni bir kadın temsili görülmesini sağladı ki; bunun öncesinde kadınlar kendi arzuları, motivasyonları ve derinlikleri olan karakterlerden ziyade, tek boyutlu klişe rollerle veya filmin anlatısında aktif rol oynamayan, pasif karakterler olarak tasvir ediliyorlardı. Fransız Yeni Dalgası aynı zamanda, Agnes Varda ve Marguerite Duras gibi önemli kadın yönetmenleri sinemaya kazandırarak, onların estetik ve ideolojik bakış açılarının da sinemada kendine yer bulmasını sağladı. Müzik kullanımı Fransız Yeni Dalgası'nın alametifarikalarından biriydi. Godard ve Truffaut başta olmak üzere hareketin birçok temsilcisi müzik ile oldukça ilgiliydi ve filmlerinde bazı duyguları yaratmak için sıklıkla müziğe başvurdular. Müzik kullanımını Yeni Dalga filmlerinde özel kılan durum ise, Elvis Presley, The Beatles, Miles Davis gibi popüler sanatçıların şarkılarının filmlerde kullanılması oldu. Bunun öncesinde film müziği olarak, filmler için bestelenen ve genellikle orkestralar tarafından icra edilen müzikler kullanılıyordu. Yeni Dalga filmlerinde bu gelenek kırıldı ve önceden var olan şarkılar da filmlerde kullanılmaya başlanarak, sinemaya daha dinamik bir hava kazandırılmış oldu. Elbette filmlerde müziğin bu şekilde kullanımının günümüzde hala ne kadar yaygın olduğundan bahsetmeye gerek yok ancak yeri gelmişken Fransız Yeni Dalgası'nın müzik sektörü üzerindeki etkilerine kısaca değinmek de mümkün. Etkisi edebiyat, moda gibi birçok alanda sinemanın dışında taşan Yeni Dalga'nın ileri zamanların müzik sektörüne de ilham olduğu biliniyor. Örneğin 1960'larda kurulan rock grubu Velvet Underground'un kurucusu Lou Reed, Godard'ın büyük bir hayranıydı ve sık sık şarkılarında Yeni Dalga'nın deneysel ve avangart tarafından ilham aldığını dile getirdi. Yeni Dalga filmleri genellikle büyük stüdyolar yerine bağımsız yapımcılar tarafından fonlanıyordu. Bu durum yönetmenlere yaratıcılıklarını gösterebilecekleri daha fazla alan sağladığı gibi, filmlerini çok düşük bütçelerle, hızlıca çekmeleri gerektiği anlamına da geliyordu. Ancak durumu kendi avantajlarına çevirmeyi başaran yönetmenler, çoğunu İtalyan Yeni Gerçekçiliğinden benimsedikleri, gerçek mekanda set kurma, hafif el kameraları ile çekim yapma, doğal ışığı kullanma, profesyonel olmayan aktörlerle çalışma gibi tekniklere yöneldiler. Filmlere son derece gerçekçi ve doğal bir hava katan bu yöntemler, daha ayakları yere basan bir estetik anlayışın doğmasını sağlarken aynı zamanda iyi film yapmak için ihtişamlı stüdyolara ihtiyaç olmadığını da kanıtlar nitelikteydi. Günümüzde hala; limitli kaynaklarla film yapmanın yanı sıra bunun getirdiği tarzla da ilgilenen birçok bağımsız yapım, kendine referans noktası olarak Yeni Dalga filmlerini alıyor. Fransız Yeni Dalgası hakkında çok bahsedilmeyen bir ilginç bilgi ise 1940 ve 1950'lerde çekilmiş olan Hollywood filmlerinden zaman zaman etkilenmiş olması. Her ne kadar Yeni Dalga yönetmenleri filmlerini ana akım sinemanın geleneklerinden uzaklaştırmaya çalışmış olsalar da, özellikle bazı Hollywood filmlerindeki enerji ve özgürlük hissiyatına da zaman zaman öykündüklerine şahit olmak mümkün. Örneğin, Yeni Dalga'nın kilit figürlerinden biri olan Godard; Nicholas Ray, Howard Hawks ve Samuel Fuller gibi Amerikalı yönetmenlere olan hayranlığıyla biliniyordu. Fuller'ın sert ve çarpıcı tarzından oldukça etkilenmiş olan Godard'ın, Serseri Aşıklar filminde Michel Poiccard karakterinin Fuller'ın kendisinden esinlenilerek yazdığı biliniyor, hatta Fuller bu filmde gazete satıcısı bir figüran olarak da yer alıyor. Bir başka örnek olarak ise, Çılgın Pierrot filminde Ferdinand ve Marienne'in araba yolculuğu yaptığı sahne düşünülebilir. Bu sahnede arabayla bir sinemanın önünden geçiyorlar ve o sırada gösterilen film, Fuller'ın Shock Corridor isimli filmi. Benzer şekilde, François Truffaut da Alfred Hitchcock'tan büyük ölçüde etkileniyor ve Hitchcock'un şüphe uyardırma üzerine dayalı ve psikolojik açıdan karmaşık tarzını kendi filmlerine dahil etmeye çalışıyordu. Hatta, Truffaut 1966 yılında Hitchcock/Truffaut isimli bir kitap yayımlayacak ve Hitchcock'un çalışmalarını ayrıntılı olarak inceleyerek, onun ana akım sinema yönetmeni olmanın ötesinde, önemli bir sanatçı olduğunu belirtecekti. Bu konuyla alakalı bir diğer ilginç nokta ise Yeni Dalga filmlerinin, dönemin Hollywood yapımı B filmlerinden de oldukça etkilenmiş olması. Hollywood'un altın çağ döneminde, sinemayı daha çekici kılmak ve daha fazla bilet satmak için salonlarda iki film birden gösteriliyordu. Bu filmlerden ikincisi, çok daha düşük bütçeli ve ana filme göre nispeten kalitesiz bulunan B filmi veya ikinci film adı verilen yapımlardı. B filmlerinin hayranı olan Yeni Dalga temsilcilerinin çoğu, bu filmlerin ruhunu ve doğallığını kendi filmlerinde de yansıtmayı hedeflediler. Aslında Fransız Yeni Dalgası ve Amerikan sineması arasındaki bu ilişki, Yeni Dalga yönetmenlerinin kar odaklı ana akım sinemaya karşı muhalif duruşları göz önünde bulundurulduğuna kulağa oldukça şaşırtıcı geliyor. Ancak yine de bu durum, hareketin derinlikli ve çok yönlü doğasını bir kez daha gözler önüne serdiği gibi, Yeni Dalga'nın çeşitli sinema geleneklerinden hem esinlendiğinin hem de onlara yeni anlamlar kazandırdığının altını çiziyor. İtalyan Yeni Gerçekçiliği ve Fransız Yeni Dalgası, İkinci Dünya Savaşı sonrası arka arkaya ortaya çıkan ve dünya sinemasını derinden etkileyen iki akım olarak biliniyor. Aralarında benzerlikler olduğu kadar farklılıklar da çok, bu nedenle ikisinin birbirine karıştırılmaması gerekiyor. İtalyan Yeni Gerçekçiliği, 1940'ların sonunda ortaya çıkan ve sosyal meselelere odaklanan, ana akım stüdyo filmlerinin büyüleyici yapısına karşı çıkan, profesyonel olmayan oyuncuların kullanıldığı ve gerçek mekanlarda çekilen filmlerden oluşuyordu. Hareketle özdeşleşen Vittorio de Sica, Roberto Rossellini gibi yönetmenler filmlerine belgesel-vari bir hava katarak gerçekleri tüm yalınlığıyla göstermeyi amaçlıyor ve savaş sonrası ülkenin içler acısı durumuna vurgu yapmayı hedefliyorlardı. Öte yandan 1950'lerin sonuna doğru ortaya çıkan Fransız Yeni Dalgası'nın öncelikli derdi -görsel olarak Yeni Gerçekçilikten oldukça etkilenmiş olmasına rağmen- sinemanın sınırlarını zorlamak oldu. Akımın Jean-Luc Godard ve François Truffaut gibi ünlü temsilcileri, toplumsal sorunlara parmak basmak yerine, jump cut ve doğrusal olmayan hikaye anlatımı gibi yeni keşfettikleri tekniklerle, sinemaya yeni bakış açıları getirmeyi hedeflediler. Filmlerin siyasal tarafından ziyade sanatsal tarafına vurgu yapmak istediler. Her iki akımın da stüdyo filmlerinin yapaylığına karşı çıkmaları, daha gerçekçi bir yaklaşım benimsemeleri, gerçek mekanlarda doğal ışıkla çekim yapmaları ise aralarındaki birçok benzerlikten birkaçı. Hatta Godard gibi Yeni Dalga'nın önemli temsilcilerinin, Rossellini gibi Yeni Gerçekçilerden oldukça etkilendiği de biliniyor. 1950'lerin sonlarına doğru başladığı kabul edilen hareketin ömrü, sinema üzerindeki etkisi kadar uzun sürmedi ve 1960'larda sonunda sona erdi. Hareketin bittiği tarihi kesin olarak belirlemek mümkün olmasa da, buna zemin hazırlayan birkaç olayın yaşandığı söyleniyor. Bunlardan bir tanesi, Fransa'da 1960'ların sonuna doğru değişen politik ortam. Öğrenci ve işçi gruplarının öncülüğünü yaptığı Mayıs 1968 protestolarının toplumsal ve siyasi çalkantıları, Fransız toplumu ve kültürü üzerinde derin bir etki yarattı ve Fransız Yeni Dalgası'nın pek çok değerinin de sorgulanması sağladı. Bir başka neden ise Fransız sinemasının daha ticari hale dönüşmesi, bunun sonucunda iyice ünlenen Yeni Dalga yönetmenlerinin daha geniş kitlelere hitap eden filmler yapmaya zorlanmaları ve bu nedenle kendi sanatsal vizyonlardan taviz vermek durumunda kalmaları oldu. Son olarak Fransız Yeni Dalgası ile özdeşleşmiş olan birçok yönetmen başka türde projelere ve ilgi alanlarına yöneldi. Örneğin Godard politik bir figür haline gelirken, Truffaut edebiyatla daha çok ilgilenmeye başladı. Tüm bunlara ve kısacık ömrüne rağmen Fransız Yeni Dalgası, sinema üzerindeki en önemli ve etkili hareketlerden biri oldu. Sinema alanında bir devrimdi ve sadece Fransa'da değil, akıllara gelebilecek her ülkenin sinemasında yönetmenlere ilham oldu; filmlerin yazılma ve yapılma şekillerini değiştirdi. Günümüzde hala, mirasını birçok filmde gözlemlemek mümkün. - Serseri Aşıklar A bout de souffle (Jean-Luc Godard, 1960): Jean-Paul Belmondo ve Jean Seberg'ün başrolleri paylaştığı bu film, içerdiği ikonik jump cut'lar ve özgönderimsel referanslarıyla Yeni Dalga'nın mihenk taşlarından biri kabul ediliyor. - 400 Darbe Les Quatre Cents Coups (François Truffaut, 1959): Truffaut'nun uzun metrajlı ilk filmi olan 400 Darbe, Paris'teki yalnız bir küçük çocuğun başından geçen maceraları konu alıyor. - Hiroşima Sevgilim Hiroshima Mon Amour (Alain Resnais, 1959): Resnais'nin ilk uzun metrajı olan film, hafıza ve travma konularını, arkaplanına Hiroşima'daki bombalamayı da alarak işliyor. - Jules ve Jim Jules et Jim (François Truffaut, 1962): Jeanne Moreau, Oskar Werner ve Henri Serre'in başrollerini paylaştığı film, buruk bir aşk üçgeni üzerinden dönemin Fransa toplumunun değişen geleneklerini tartışıyor. - 5'ten 7'ye Cleo Cleo de 5 a 7 (Agnes Varda, 1962): Genç şarkıcı Cleo'nun yaptırdığı tıbbi testin sonucunu beklediği zaman aralığını gösteren film, aynı zamanda Paris şehrinin güzelliğini bir kez daha gözler önüne seriyor. Frayling, Christopher, Tony Nourmand. French New Wave: A Revolution in Design. London: Reel Art Press, 2019. Astruc, Alexandre. The Birth of a New Avant-Garde: La camera-stylo. in The New Wave: Critical Landmarks. Edited and translated by Peter Graham. Garden City, NJ: Doubleday, 1968. Bazin, Andre. On the politique des auteurs. Cahiers du Cinema in English 1 (1966). Buscome, Edward. Ideas of Authorship. Screen 14, no. 3 (October 1973). Corrigan, Timothy. The Commerce of Autorism: A Voice Without Authority. New German Critique 49 (Winter, 1990). Graham, Peter, Ginette Vincendeau. The French New Wave: Critical Landmarks. London: British Film Institute, 2022. Hess, John. La politique des auteurs : World view as aestheticts. Jump Cut 1 (1974). Truffaut, François. A Certain Tendency of the French Cinema. Cahiers du Cinema in English 1 (1966)."} {"url": "https://www.soylentidergi.com/sinemada-karakter-gelisiminin-ve-donusumunun-en-iyi-5-ornegi", "text": "Sinema; sadece görüntülerin ve seslerin bir araya gelmesi değil, aynı zamanda karakterlerin içsel dünyalarının keşfedilmesi ve değişimlerinin izleyiciye aktarılması anlamında büyülü bir sanat formudur. Sinema yapımları, bir karakterin hayatında başından sonuna kadar yaşadığı değişimleri aktararak izleyicileri duygusal bir yolculuğa çıkarır. Bu yolculuklar sıklıkla karakterlerin içsel çatışmalarını, korkularını, arzularını ve büyümelerini konu alır. İzleyicileri etkileyen, düşündüren ve ilham veren karakter dönüşümleri, aynı zamanda insan doğasının derinlemesine anlaşılmasında da yardımcı olur. Bu yazımızda, unutulmaz karakter gelişimlerini, en etkileyici ve en anlamlı örneklerle ele alacağız. Böylece, sinema dünyasının büyülü gücünün, karakterlerin hayatlarındaki değişimi anlatma konusunda nasıl parlak bir şekilde kendini gösterdiğini keşfedeceğiz. En çok sevilen diziler listesinin başını çeken Breaking Bad'den tanıdığımız Walter White, şüphesiz ki bizlere değişimi en iyi aktaran karakterlerden biridir. Dizinin başında, lisede kimya öğretmenliği yapan, karısı ve engelli oğluyla sıradan bir hayat yaşayan Walter'la tanışırız. Çok zeki olmasına rağmen sosyal hayatında durmadan aşağılanan, saygı görmeyen ve bu nedenle olayların neredeyse hepsine kayıtsız kalan Walter, kanser olduğunu öğrenmesiyle birlikte harekete geçer. Birkaç yıl sonra öleceğini düşündüğünden, ailesine iyi bir gelecek bırakmak ister ve kimya bilgilerini kullanarak eski öğrencisi olan Jesse ile birlikte uyuşturucu üretimine başlar. Utangaç ve pasif bir karakter olan Walter, metamfetamin üretiminde çığır aşan başarılara sahip oldukça güçlenir ve yeterli para kazanmasına rağmen bu işi bırakamaz hale gelir. Walter, her şeyin en başından beri bunu, ailesinin geleceği için yaptığını söylese de, tüm tarzını değiştirip Haisenberg'e dönüştüğünde aslında durumun pek de öyle olmadığını anlarız. Yaşadığı güç sarhoşluğunun ardından kendinden beklenmedik derecede kötü ve kirli işlere bulaşan Walter, öfkeli, egoist, sınır tanımayan birine dönüşür ve her şeyin sonuna geldiğinde bu işi sadece kendisi için yaptığını itiraf eder. Walter White'tan Heisenberg'e olan bu dönüşüm bizlere, güç tutkusunun bir insanın hayatında neler mal olabileceğini anlatır. Dönüşümün ta kendisi olan Joker filmi, baştan sona büyük bir varoluş hikayesini anlatır. İşsizlik ve toplumsal çalkantılar gibi sorunlarla boğuşan Arthur Fleck, hayatındaki zorluklara dayanabilmek için gülümsemelerini maskesi olarak kullanan bir karakterdir. Ancak, toplumun ona karşı olan tutumları ve yaşadığı travmalar, Arthur'un psikolojik çöküşünü hızlandırır. Arthur'un toplumda kabul görülmemesi, yaptığı meslekten dolayı ötekileştirilmesi ve ezilmesi, öfkesinin yavaş yavaş artmasına sebep olur. Hor görülmesinin ardından, Arthur'un gülümsemelerinin ardındaki acı ve öfke, giderek daha karanlık bir ruh haline dönüşür. Bu dönüşüm onun ikonik Joker karakterine evirilmesinin temelini oluşturur. Arthur'un karakter değişimi, aynı zamanda onun toplumsal bir isyancıya dönüşümünü de yansıtır. Gotham şehri, toplumsal eşitsizlik, şiddet ve hoşnutsuzluğun pençesindedir. Arthur, kendisini dışlayan bu düzeni yıkmak isteyen bir figür olarak ortaya çıkar. Joker kimliği altında, kaos ve anarşi simgesi haline gelir. Zamanla özgüveni artan Joker'in, özgürlüğe olan inancı güçlenir ve bu da onun tam anlamıyla kötü bir karaktere dönüşmesine sebep olur. Filmde bizlere aktarılan bu dönüşüm, hem Arthur'un bireysel trajedisini hem de toplumsal çalkantıları yansıtan güçlü bir anlatıya dönüşmüştür. Türk sinemasının belki de en etkileyici karakter gelişimlerinden olan Aziz'in değişimi bizi duygulandırırken, içimizin de umutla dolmasını sağlar. Hem zihinsel hem de fiziksel olarak ileri düzey engele sahip olan Aziz, beş erkek kardeşten biridir. Engeli yüzünden dalga konusu olan, ciddiye alınmayan ve sürekli aşağılanan Aziz, hayatını erkek kardeşlerinin evlenip mutlu olmalarını izleyerek geçirir. Köylerine atanan öğretmen tarafından fark edilince, etkileyici değişimi başlar ve Aziz bambaşka birine dönüşür. Yaşça büyük olmasına rağmen köydeki çocuklarla okula gider ve öğretmen Mahir'in himayesinde özel eğitim alır. En büyük hayali evlenmek olan Aziz, hayatının aşkı Mizgin ile tanıştıktan sonra asıl dönüşümünü gerçekleştirir. Yaşadığı zorbalıklara daha fazla dayanamaz ve karısıyla köyü terk eder. Mizgin Aziz'i öyle değiştirir ki, yıllar sonra köyüne gittiğinde kimse onu tanıyamaz. Karısının ilgisi ve aşkı sayesinde tüm engellerinden arınan Aziz, bizlere gerçek sevginin insan hayatı üzerindeki olumlu etkisini en iyi gösteren karakterlerden biridir. Stanley Kubrick'in başyapıtlarından biri olan Clockwork Orange, Alex DeLarge adında oldukça ilginç bir karakterle karşımıza çıkar. Şiddete ve suça eğilimli olan Alex, arkadaşlarıyla işlediği suçları keyif alarak gerçekleştiren ve bu suçların sonuçlarına aldırış etmeyen bir karakterdir. Durduk yere yaşlı bir çiftin evine girerek hırsızlık yapar ve kadına tecavüz eder. Bunun gibi bir sürü suç işledikten sonra, arkadaşlarının onu ele vermesiyle yakalanır ve hapse gönderilir. Hapisteki doktorlar tarafından suçlu davranışlarına son vermek için beyin yıkama tekniğine tabi tutulur. Ağır düzeyde şiddet ve cinsellik içeren videoların Alex'e zorla izletilmesi sonucu, zihni değişmiş, şiddet içeren düşünceleri ve tepkileri bastırılarak bir dönüşüm geçirmiştir. Dönüşümü sonrasında Alex, eski yaşamına dönmeye çalışır fakat toplumun onu kabul etmediğini fark eder. Alex'in bu zihinsel değişimini izlerken, aslında özgürlüğün ne kadar önemli olduğunu ve insanın kendi seçimlerinin sonuçlarına katlanması gerektiğini anlamaya başlarız. Alex DeLarge karakterinin evrimi, toplumsal kontrol, özgürlük, insan doğası ve ahlak gibi derin temaları ele alır. Clockwork Orange, izleyicilere bu karmaşık konuları düşünme fırsatı sunar ve Alex'in karakter değişimi bu temaları anlamamıza yardımcı olur. Game of Thrones'un unutulmaz karakterlerinden olan Jaime Lannister, ilk sezonlarda gösterdiği acımasız, sarkastik ve sinir bozucu karakteriyle izleyicilerin nefretini kazanmayı başarır. Kız kardeşi Cersei'ye duyduğu çarpık aşk yüzünden gözü hiçbir şeyi görmeyen Jamie, çıkarları için her şeyi yapabilecek bencil bir karakterken, yaşadığı trajik deneyimler sonrası vicdan sahibi iyi bir insana dönüşür. Aşkı için birçok şeyi göze alır fakat Cersie'den gördüğü kalpsiz ve soğuk tavırlar yüzünden Westeros'tan ayrılır. Çıktığı yolculukta aslında üzerine yapışan kötü damgaların onu çok üzdüğünü farkına varan Jamie, fedakarlık, sevgi ve dostluk gibi kavramları hayatına katarak büyük bir değişim geçirir ve dizinin sonunda izleyici tarafından sevilen bir karakter haline gelir."} {"url": "https://www.soylentidergi.com/sirlarla-dolu-eser-vitruvian-adam-vitruvius-man", "text": "Vitruvian Adam, Leonardo da Vinci'nin en bilinen eserlerinden biridir. Diğer eserlerinin aksine bu eser bir sanat eseri olmasının yanında mükemmel bir anatomik inceleme, matematiksel bir gizem olmasıyla ön plana çıkmıştır. Bu nedenle eseri tanımlayabilmek için da Vinci'yi, yaşantısını ve düşünce şeklini anlayabilmek düğüm noktası niteliğindedir. Leonardo di ser Piero da Vinci. 15 Nisan 1452 yılında İtalya'da doğmuş ve 2 Mayıs 1519'da Fransa'da ölmüştür. Dönemin şartları gereği olması gereken okul hayatına sahip olamayan Leonardo'nun hikayesi o daha çok küçükken başlamıştır. 5-6 yaşlarında bir mimara çıraklık yaptığı sıralarda, matematiğin sırlı dünyasına olan ilgisi daha o yaşlardan kendini göstermeye başlamıştır. 14 yaşında yaptığı çizimler babasının gözünden kaçmamış ve bu çizimler, dönemin ünlü ressam ve heykeltıraşı Verrocchio'nun atölyesinde çırak olarak çalışmaya başlamasının sebebi olmuştur. Verrocchio, insanların ve hayvanların fiziksel yapısını incelemeye büyük önem veriyordu. Bu incelemeyle doğrusal orantılı olarak Verrocchio'nun eserleri kusursuzlaşıyordu. Çıkarımın etkisi Leonardo da Vinci'nin hayatında bir dönüm noktası niteliğini oluşturuyordu. 1482 yılında Floransa'dan ayrılarak Milano'ya bir ailenin yanına çalışmaya giden da Vinci, Sforza ailesinin yanında sanatçı kişiliğiyle ailenin dekor ve kostümlerini tasarlarken, bir yandan da mühendislik ve mimari becerilerini kullanarak binalar, uçan makineler ve silah tasarımları yapmıştır. Yaptığı çok çeşitli çalışma ve araştırmalarının neticesinde insan vücuduna ve anatomiye olan ilgisi oldukça artmış, bilimsel ve anatomik çalışmalara ağırlık vermeye başlamıştır. Yoğun gözlem ve çalışmalarının neticesinde insan vücudunun evrenin işleyişinin bir analojisi olduğu savına varmıştır. Vitruvian Adam eserine adını veren, Romalı yazar, mimar ve mühendis Marcus Vitruvius Pollio'dur (MÖ 80-15). Vitruvius'un De Architectura isimli 10 ciltlik incelemesi bilinen Vitruvian Adam eserinin temel yapı taşıdır. Bu eserde Vitruvius, tapınakların tasarımı/inşaatı ile ilgili oldukça kritik yorumlarda bulunurken; oranlar ve simetriler hakkında pek çok bilgi vermektedir. Bununla birlikte Vitruvius, De Architectura'da sırasıyla Kullanışlılık, Sağlamlık, Güzellik anlamlarına gelen Utilitas, Firmitas, Venustas kavramlarının mimarinin temeli olması gerektiğini belirtmiştir. Kitapta sadece mimaride kullanılan oranlardan değil, insan vücuduyla ilgili yapılan ilginç gözlemlerden de bahsedilmiştir. Vitruvius'a göre göbek, insan vücudunun merkezidir. Göbek merkez olarak kabul edildiğinde bir pergel yardımıyla vücudun etrafına çember çizilebilmektedir. Dönemine göre oldukça ilginç olan bir diğer nokta ise, insan iki kolunu 90 derece ile yana açtığı zaman oluşan uzunluğun insanın boyuna eşit olduğu kanısıdır. Vitruvius'a göre daire ve kareler, ideal mekanlar yaratmak için mükemmel geometrik birimlerdir. Vitruvius, insanın da bu geometrik birimlerden oluştuğunu ve dolayısıyla mükemmel orantılı olduğunu iddia etmiştir. 1487-1492 yılları arasında yapıldığı tahmin edilen Vitruvian Adam eseri Leonardo da Vinci'nin insanı doğayla ilişkilendirme girişimlerinin temel taşını temsil etmektedir. Kalem ve mürekkep kullanılarak yapılan bu eserin hangi teknikler kullanılarak yapıldığı hala kesin olarak bilinememektedir. Sadece sanat eseri değil aynı zamanda bilimsel bir çalışma olarak da bilinen Vitruvian Adam zaman zaman Oranlar Kanunu ya da daha az yaygın olarak İnsanın Oranları olarak da anılmaktadır. Burada bahsedilen oran Altın Oran dır. Adını Leonardo Fibonacci'nin soyadından alan altın oranın ilk olarak kim tarafından keşfedildiği ya da kullanıldığı döneme ait bilinmeyen bir durumdur. Altın oran, göz nizamının oranı olarak tanımlanabilmektedir. Bu oranı elde edebilmek için çok fazla yaklaşım bulunsa da en genel formülü: bir doğru parçası öyle iki parçaya bölünmelidir ki, küçük parçanın büyük parçaya oranı, büyük parçanın bütüne oranına eşit olmalıdır. Parçaların ilişkisinin, evrensel tasarımı yansıttığı düşünülmektedir. Esere daha derinden bakıldığında, kolları ve bacakları birbirinden ayrı ve aynı anda hem daire hem de kare içinde, üst üste iki farklı pozisyonda bir erkek figürü tasvir edilmektedir. Dört el ve dört ayak, eserin 16 farklı pozisyondan incelenmesine olanak tanımaktadır. Erkek figürünün göbek deliği merkez alındığında da figürün çevresini çevreleyebilen bir daire çizilebilmiştir. Böylelikle bir daire veya karenin alanı kolaylıkla hesaplanabilmektedir. Zor olan ise bir cetvel ve pergel kullanarak daire ile eşdeğer alana sahip bir kare tasarlamaktır. Çemberi karelemek kavramı tam da burada doğmuştur ve günümüzde hala matematiğin en ilgi çeken kavramlarından biridir. Dönemin farklı sanatçıları altın oranı yakalamaya çalışsalar da sonuç başarısız olmuştur. Leonardo, diğer sanatçılardan farklı olarak her iki şeklin merkezi aynı nokta olarak kabul edildiğinde uygun bir figürün imkansız hale geldiğini keşfetmiştir. Yapılan denemelerde hem dairenin hem de karenin merkezi göbek deliği olarak kabul edilmiştir. Ancak Leonardo'nun Vitruvian Adamı'nda iki şeklin merkezi birbirinden ayrıdır. Dairenin merkezi figürün göbek deliği iken; karenin merkezi figürün cinsel organı olarak tasarlanmıştır. Bu tasarıyla Da Vinci, Vitruvian Adam eserinde altın orana en çok yaklaşan kişi olmuştur. Çizimin hemen altında yer alan doğrunun da Vinci'nin oranları yakalamada kullandığı bir kıstas olduğu düşünülmektedir. Saç köklerinden çenenin altına kadar olan mesafe insan boyunun onda biri kadardır; çene altından başın üst noktasına olan mesafe insan boyunun sekizde biridir. Göğüs üstünden başın üstüne kadar olan mesafe insan boyunun altıda biridir. Göğüs üstünden saç köklerine kadar olan mesafe yedide bir, meme uçlarından baş üzerine kadar olan mesafe de insan boyunun dörtte biridir. Vitruvian Adam; farklı disiplinler arasındaki ilişkilerin kusursuz birleşimini yansıtan, Rönesans'ın en önemli sembollerinden biridir. Eserin insan doğasına dair felsefi bir çözümleme gizlediğine inanılmaktadır. Hatta bazı bilim insanları; dairenin ruhu, karenin ise maddeyi temsil ettiğini ve bu nedenle eserdeki erkek figürünün her iki yönünün de ele alınarak çizildiğini düşünmektedir. Eser günümüzde, İtalya'da Gallerie dell' Accademia'da saklanmaktadır. Oldukça hassas olduğundan sadece bazı dönemlerde sergiye çıkarılmaktadır. Eğer yolunuz İtalya'ya düşerse ve sergiye açık olduğu şanslı zamanlardaysanız Vitruvian Adam eserini görmenizi tavsiye ederiz. - Leonardo's Vitruvian Man. web - The Vitruvian Man by Leonardo da Vinci. web - Da Vinci and the Divine Proportion in Art Composition. web - Vitruvius Adamı Anlamı, Sırrı, Özellikleri ve Altın Oran. web - Vitruvius Adamı'nın Hikayesi. web - Leonardo Da Vinci: Hayatı, Eserleri ve Bilinmeyenleri. web - Art Through Time: A Global View. learner. - A. Beyoğlu, Sanat Eğitiminde Altın Oran ve Leonardo da Vinci'nin Eserleri Arasındaki İlişkinin İncelenmesi. (2016). - web - Öne çıkan görsel: pivada. com"} {"url": "https://www.soylentidergi.com/sosyal-medyada-kurulan-benlik-insasi", "text": "İnternet çağıyla birlikte, yaşam tarzları ve gündelik hayat pratikleri üzerinde farklılaşmalar meydana gelmiştir. Bu farklılaşmalardan biri de kimlik inşasıdır. Kullanıcılar internet sayesinde edilgen konumdan çıkıp görünür hale gelir. Gelin birlikte sosyal medyanın değiştirici gücüyle kurulan benlik inşasına yakından bakalım! Postmodernizm öncesi dönemlerde bireylerin kimlikleri; meslekleri ve kariyerleriyle inşa edilirken günümüzde toplumsal kimlikler satın alınabilir, değiştirilebilir bir konumdadır. Kimlik inşasındaki bu değişime sebep olan sosyal medyadır. Sosyal medya; insanların birbirleriyle içerik, fikir, deneyim ve bakış açılarını paylaştıkları çevrimiçi ortamlar, uygulamalar, teknolojiler ve topluluklar olarak isimlendirilebilir. Söz konusu içerikler fotoğraf, video ve metinsel yorumlardan oluşabilir. Etkileşimi, iş birliğini ve içerik paylaşımını kolaylaştırmak için çevrimiçi uygulamalar, platformlar ve medya kullanımı gibi özellikler sosyal medyayı ortaya koymaktadır (Öztürk, 2013: 122 akt. Çalışır, Çakıcı, 2015: 273). Toplumsal yaşamın bir parçası haline gelen sosyal medya ile benlik ve kimlik üretimi benimsenmiştir. Kullanıcı paylaştığı içerik ile kim olduğunu, bulunduğu ortamları, arkadaşlarıyla ve ailesiyle olan ilişkilerini, fiziksel özellikleri de dahil olmak üzere birçok bilgiyi istediği şekilde kurgulayarak sergileyebilir. Böylelikle kullanıcı toplumsal bir görünürlük kazanmaya başlamıştır. Bu noktada da sosyal medyada kurulan benlik inşasından söz etmemiz mümkündür. - popüler konulara veya trendlere bağlı kalmak, - çekici veya ilginç içerikler paylaşmak, - mizah kullanmak, - çarpıcı görseller kullanmak, - güzel filtreler veya düzenlemeler yapmak, - ünlülerle etkileşimde bulunmak veya etiketlemek şeklinde sıralanabilir. Sosyolog Erving Goffman, Benlik Sunumu Teorisi adı verilen bir teori geliştirmiştir. Goffman'ın benlik sunumuna göre insanlar, diğer insanlarla olan etkileşimlerinde belirli bir imaj ve rol oynayarak sosyal normlara uyum sağlama ve toplumda kabul görmeye çalışırlar. Benlik sunumu teorisinde tiyatro metaforunu kullanan Goffman'a göre; başkasının gözünden kendisini görmek istediği imajı yaratan kullanıcı oyuncu, sosyal ağlar ise sahnesidir. İstekleri doğrultusunda kurgulanan içerikler performans, bu imajı yansıttığı kişiler de seyircidir. Sosyal paylaşım ağlarıyla birbirini takip eden bireyler, takip ettikleri kişilerin yaşamları ve ekonomik durumları hakkında çıkarımda bulunabilmektedir. Goffman'ın deyimiyle günlük yaşamda benliğin sunumu, benliğini başka insanlara karşı temsil etme çabasını göstermektedir. Bireyin bu ağlar vasıtasıyla kendini gösterme veya ifade etme biçimi profil oluşturdukları sosyal paylaşım ağlarını nasıl bir araç olarak kullandığı hakkında ipuçları da vermektedir. Kullanıcı kendini bu sosyal ağlarla yeniden ve yeniden üretmeye devam etmektedir (Goffman, 2004 akt. Büyüköztürk, 2021: 12). Erving Goffman'ın günlük yaşamda benliğin sunumu hakkında detaylı bilgi için Dramaturji'ye Günlük Yaşamda Benliğin Sunumu ile Bakmak başlıklı içeriğe erişebilirsiniz. Kendi Değerlendirmesi ve Özsaygı: Sosyal medyada kullanıcı paylaştığı içeriklere aldığı olumlu geri dönüşler ile iyi hisseder. Onaylanma ve beğenilme gibi olumlu geri dönüşler bir zaman sonra bağımlılığa yol açabilir. Geri bildirimlere bağımlı hale gelmek ise kullanıcının benlik değerini sosyal medya performansına dayandırmasına sebep olabilir. Sosyal Karşılaştırma: Sosyal medya, insanları diğer insanlarla karşılaştırma eğilimine sokabilir. Bu eğilimin de yetersizlik ve başarısızlık hissini beraberinde getirmesi çok olasıdır. Nihayetinde ise depresyon, kaygı ve düşük benlik değeri gibi sorunlara yol açabilir. İmaj Endişesi: Kullanıcının kendisinin kurguladığı imajı korumak ve beğenileri toplamak için çaba sarf etmesi, stres, baskı ve kendine karşı güvensizlik hissine neden olabilir. İnternet Tacizi ve Siber Zorbalık: Sosyal medyada paylaştığı içeriklerle kendini ifade eden, tanıtan kullanıcı birçok eleştiri ve tacizle karşı karşıya gelebilir. Bu şekilde siber zorbalığa maruz kalan kullanıcının öz sevgi ve saygısında, kendine olan güveninde azalma meydana gelebilir. Sosyal medyanın kullanıcı üzerindeki diğer etkileri hakkında detaylı bilgi için Sosyal Kaygı ve Sosyal Medya İlişkisi, Yeme Bozuklukları Tetikleyicisi: Sosyal Medya, Dijital Dünya Serisi I: Sosyal Medya ve Narsisizm başlıklı içeriklere erişebilirsiniz. - Büyüköztürk, Ş. I. (2021). Bir Sosyal Medya Aracı olan Instagram'da Benlik İnşası. Erişim: 11.06.2023 - Çalışır, G., & Çakıcı, F. O. (2015). Toplumsal Cinsiyet Bağlamında Sosyal Medyada Kurulan Benlik İnşasının Temsili. Electronic Turkish Studies, 10(10). Erişim: 11.06.2023 - Özdemir, Z. (2015). Sosyal Medyada Kimlik İnşasında Yeni Akım: Özçekim Kullanımı. Maltepe Üniversitesi İletişim Fakültesi Dergisi, 2 (1), 112-131. Erişim: 11.06.2023"} {"url": "https://www.soylentidergi.com/soylenti-kitapligindan-aramizdaki-sey", "text": "Her hafta başka sayfalarda gezinip, farklı dünyalara ulaşmamızı sağlayan Söylenti Kitaplığında bu hafta, Tomris Uyar'ın öykü evreninde gezintiye çıkacağımız Aramızdaki Şey adlı öykü kitabı var! Tomris Uyar bir çevirmen ve aynı zamanda başarılı bir öykü yazarıydı. İkinci yeninin önemli isimlerinden olan Tomris Uyar zamanında birçok şairi kendine hayran bırakmıştır. Öykülerinde yalın bir dil kullanan ve zaman zaman da kapalı bir anlatım tercih eden Uyar, eski bir röportajında şöyle demiştir: Kısa öyküyü dünyayı anlatma, görme biçimime en uygun dal olarak görüyorum. Roman böyle değil. Romanla öykü arasında hiçbir bağ olduğunu da sanmıyorum. Öykü yazarken çok daha yoğun, daha çarpıcı, kısa, yani öz bir anlatma yolunu seçiyorsunuz. Sayfalara boğulmuş bir anlatım biçiminden çok daha güç. Bu niteliklerden ötürü çağımıza daha uygun bir sanat olduğunu düşünüyorum. Aramızdaki Şey kırmızı rengin öykülerinde nasıl farklı biçimlerde dağıldığını gösteriyor. Kırmızı, şekilden şekle giriyor ve dönüşüyor. Bazen kırmızı sarmallardan oluşmaya çalışan bir öyküye bazen de kırmızı bir şala... Aramızdaki Şey, Tazı Payı, Güz Kızılı, Yavruağzı, Tahin-Pekmez Günleri, Pıhtı, Lal ve Akşam Alacası adlarında öykülerden oluşan kitap Tomris Uyar'ın son kitabı olma niteliğini taşıyor. Son kitabı olan kitap, kırmızı ile örülmüş, kırmızının dokunduğu öykülerden oluşuyor. Kızıl gökyüzünün altında cılız küçük bir çocukla karşılaşıyor bir öykü yazarı Akşam Alacası'nda. Gökteki kızıllık, ertesi günün de böyle geçeceğinin ipucuydu, kim bilir daha kaç günün. (sf. 66) Dışardan onu gördüğünde neden dışarda kalmış olabileceğini düşünür. İçinden sorular geçirir: Neden diğer çocuklar gibi parkta oynamıyor? Neden sırtı kambur duruyor yaş almış bir ihtiyar gibi? Onunla konuşmaya bir soruyla başlıyor: Sence yarın da hava böyle mi olacak? baksana gökyüzündeki kızıllık sürüyor. (sf.67) Kısa bir sohbetin ardından söz verirler birbirlerine yeniden buluşmak için. O yağmurlu, o yorgun akşamda odasına çekilip masanın başına geçtiğinde şu cümle dökülür daktilosunun tık tıklarından: Çocuğa rastladığında akşam çöküyordu. (sf. 69) İlk cümlesinin kelimelerine yerleşiveriyor birden çocuğun silueti. 'Yarın' akşam buluştuklarında çocuk etkilenmiş olacak ki kızıl gökyüzünü hatırlar: Yağmaz baksana, gökteki kızıllık azaldı. (sf. 71) Devam ettirebilmesi için öyküyü, çocuğun adını öğrenmeye ihtiyaç duyar. Öykünün sonlarında da adını öğrenir 'yapışkan, boğucu geçmişin günün bocalamalarından yorgun düşmüş günün akşamında. Uyar, Tomris. Aramızdaki Şey. İstanbul: Yapı Kredi Yayınları, 2023."} {"url": "https://www.soylentidergi.com/soylenti-kitapligindan-iste-boyle-oldu", "text": "Her hafta bir yeni kitabın sayfaları arasında yolculuğa çıkıp kaybolduğumuz Söylenti Kitaplığı serimizin bu haftaki kitabı; Natalia Ginzburg'den İşte Böyle Oldu! Natalia Ginzburg, 1916 yılında İtalya'nın Palermo şehrinde dünyaya geldi. Edebiyat dünyasına Floransa'da çıkan Solaria dergisiyle adım attı. 1938'li yıllarda antifaşist direnişlere verdiği destekler sayesinde Cesare Pavese ile iletişime geçme fırsatı buldu. 1942 yılında sürgüne gönderildiği yer olan Abruzzo'da Alessandra Tornimparte adıyla Kente Giden Yol kitabını yayımladı. Geçen beş yılın ardından İşte Böyle Oldu kitabını piyasaya sürerek edebiyat dünyasında adından söz ettirmeyi başardı. Romanı Tempo Edebiyat Ödülü'ne layık görüldü. Hayatının geri kalanında siyasetle de haşır neşir olmaya devam eden Ginzburg, edebiyatla olan bağını da sağlamlaştırmaya devam etti. 1952 yılında Bütün Dünlerimiz adlı eseriyle okurlarının karşısına çıktı. Beş yıl sonra bu defa iki kitapla birden sevenleriyle buluşan Ginzburg, Valentino adlı öykü kitabı ve Sagittario adlı romanıyla raflarda yerini aldı. Valentino kitabı aynı zamanda Viareggio Ödülü'ne layık görüldü. Yıl 1963'e geldiğinde otobiyografik bir eser kaleme alarak Aile Sözlüğü'nü yayımladı. Bu eser yazara Strega Ödülü'nü kazandırdı. Kitabın ilk paragrafından sonunu öğrendiğimiz bir roman İşte Böyle Oldu. Bütün gizemlerin çözüldüğü düşüncesine kapılmamıza izin vermeden daha da merak uyandıran bir örgüyle bu sona nasıl gelindiğini sakin, etkileyici ve anlaşılır bir üslupla okura aktarıyor Natalia Ginzburg. 'Bana gerçeği söyle,' dedim, 'Hangi gerçeği?' dedi, bir yandan da not defterine çalakalem bir şeyler çiziyordu, ne olduğunu gösterdi, kocaman kara bir duman bulutuyla ilerleyen upuzun bir tren çizmişti; kendisi de pencereden eğilmiş mendil sallıyordu. Birkaç sayfa sonra olaylar en başa döndüğünde, iki kişinin aslında arkadaş olarak iyi anlaştıklarına şahitlik etmeye başlıyoruz. Neredeyse her gün görüşüldüğü, kahveler içildiği, sohbetlerin ardı arkasının kesilmediği günlerden birinde başkahramanımız, Alberto'dan hoşlanıp hoşlanmadığını düşünmeye başlıyor. Fiziksel olarak çok çekici bulmadığının ve kendisine göre çok yaşlı olduğunun farkında fakat ona gösterilen ilgiden de epey memnun. Zihninde sürekli bu ilişkiye dair artıları ve eksileri tartmaya çalışıyor. Alberto'nun ağzından çıkan her kelimeyi değerlendirmekten kendini alıkoyamıyor, ayrıldıkları andan itibaren Alberto'nun kendisinden hoşlanıp hoşlanmadığını anlamlandırmakla boğuşuyor. Ginzburg, kadınların iç dünyasını en yalın haliyle anlatır bu kitabında. Hatta kitabın başına şöyle bir not düşer: Bu romanı mutsuzluğumu biraz hafifletmek için yazdım. Hayatından memnun olmayan, yaşama dair yeni umutlar beslemek isteyen ama bunun için herhangi bir çaba sarf etmeyen kadınların sesini, İşte Böyle Oldu adlı romanında bir kadın öğretmen aracılığıyla karşımıza çıkartır. Hüzünlü hayatına renk katacak tek gerçeğin, onu seven biriyle evlenmek olduğu yanılgısına düşen başkahramanımızın asıl gerçeklerle yüzleşmesi çok uzun sürmez. Evlilikten beklentilerinin karşılanmadığını ve hatta hayatının eskisine göre daha kötü ilerlediğini, yazarın taşları adım adım yerine oturtmasıyla öğreniriz. Başkahramanın ruhsal durumunu, zihnindeki çatışmalarını, mutluluğunu, mutsuzluğunu, hayallerini, düş kırıklıklarını ve kendisinden bile beklemediği kadar büyük olan cesaretini bütün çıplaklığıyla okura aktarır. Kısa ama etkileyici bir roman olan İşte Böyle Oldu, insanın içindeki sessiz çığlıkların yavaş yavaş büyük bir patlamaya dönüşmesini gözler önüne serer. Ginzburg, Natalia. İşte Böyle Oldu. Can Yayınları, İstanbul: 2023."} {"url": "https://www.soylentidergi.com/soylenti-kitapligindan-kara-yarisi", "text": "Her hafta bir yeni kitabın sayfaları arasında yolculuğa çıkıp kaybolduğumuz Söylenti Kitaplığı serimizin bu haftaki kitabı; Mahir Ünsal Eriş'ten Kara Yarısı! 1980 yılında Çanakkale'de doğan Mahir Ünsal Eriş, genç yaşlarından itibaren çeviriler yapmaya başladı. 2012 yılında ilk kitabı Bangır Bangır Ferdi Çalıyor Evde ile edebiyat dünyasına giren yazar, hemen peşi sıra da okurların dikkatini çekmeyi başardı. Neredeyse her sene bir yeni kitap ile karşımıza çıkan Eriş, öykü türündeki eserleri ile herkesçe tanınır bir seviyeye ulaştı. 2013 yılında yayımlanan ikinci kitabı Olduğu Kadar Güzeldik ile 60. Sait Faik Hikaye Armağanı'nın sahibi de oldu aynı zamanda. Birkaç yıllık durgunluğun ardından 2015 yılında Dünya Bu Kadar adlı romanı ile karşımıza çıktı. Hikayelerinin yanı sıra romanlarıyla da okurlarının gönlünü fetheden yazar, bu türden de eserler kaleme almaya başladı. Yıl 2017 olunca Öbürküler adlı romanıyla yeniden raflarda yerini aldı. İki yılın ardından biriktirdiği onlarca öyküsü olduğunu fark eden Eriş, Sarıyaz ve Kara Yarısı kitaplarını yayımladı. Yazmaya kendini adamış biri olarak hemen hemen birer yıl arayla Diğerleri, Gaip ve Acaip adlı üç romanını daha okurlarıyla buluşturdu. Güçlü kaleminden çıkacak olan sonraki eserleri, okurları tarafından şimdiden büyük bir merak konusu. Kara Yarısı, üç bölüme ayrılan bir kitap; birinci kısım birbirinden bağımsız öykülerden oluşurken ikinci bölüm Erduran Abi'nin Beni Kurtardığıdır. başlığı altında birbirine bağlı üç öykü barındırmakta. Üçüncü bölümdeyse Dört Şehir başlığı altında birbirinin devamı dört hikaye karşımıza çıkıyor. Genelde birkaç sayfadan oluşan bu öyküler, sayfa çevrildikçe okuru içine daha fazla çekmeyi başarıyor. Her bir öykünün, okurda kendine has izler barındırması, karakterlerin ve yaşananların tam olarak içimizden olmasıyla ilgili. Mahir Ünsal Eriş bunun yanına bir de yalın dilini ekleyince on yedi öykünün on yedisinden de etkilenmemek mümkün olmuyor. Kendi halinde yaşayan insanların kendi dünyalarında boğuştukları sorunlarına, içinden çıkamadıkları sınırların çizgisinde yaşamaya mahkum oluşlarına, insanın başına gelenlerin her zaman onunla ilgili olmadığına, toplumsal normlara, baskılara, gelecekle ya da hayallerle bağını çoktan koparmış çocuklara, yanlış anlaşılmalara kısacası insanoğlunun hep bir içinden çıkamadığı, debelenip durduğu çırpınışlarını aktarıyor okura Eriş. Bazen en başından veriyor ipucunu, sonunu gizlemeden bazen de çok ters bir noktadan yakalıyor okuru şaşırtarak. Hayatın bize yaşattıkları gibi sürprizlerle dolu bir yolculukta bir sonraki adımın bazen öngörülebilir olması durumu Mahir Ünsal Eriş'in hikayelerini kaleme alışı. Kitabında memleketin her köşesinden insanlara yer veren Mahir Ünsal Eriş, yazdığı öyküleri kimi zaman şahit olduğu anlardan kimi zaman da tamamen hayal gücünden faydalanarak kaleme alıyor. Karakterlerle arasına koyduğu mesafeden dolayı kendini kitabın dışında tutarak olayları üçüncü kişinin ağzından anlatıyor. Eriş'in kullandığı üslubun akıcılığı okurları kendine hayran bırakacak cinsten. Bunun sayesinde okurları bir çırpıda okunacak öykülerle baş başa bırakırken karakterlerin yaşadıkları ile de çoğunlukla kendimizi kitabın bir parçası olarak görmekten alıkoyamıyoruz. Eriş, Mahir Ünsal. Kara Yarısı. Can Yayınları, İstanbul: 2022."} {"url": "https://www.soylentidergi.com/soylenti-muzik-rehberi-mabel-matizi-anlamak", "text": "Kendini baştan var eden bir sanatçı: Mabel Matiz. Diş hekimliğini radikal bir kararla bırakmış, kariyerinde dönüm noktası olacak olan müziğe yönelmiş ve hayatı tahmin bile edemeyeceği şekilde değişmeye başlamış. Tabii ki yaşadığımız coğrafyada kolayca destek bulabilen bir karar değil bu, gerek babasıyla gerekse bulunduğu sektörle ciddi sorunlar yaşamış. Hatta babasından Bu sektörde para kazanman için ya Tarkan ya da Sezen Aksu olman lazım gibi sözleri de sık sık duyarmış. Bu olumsuz tepkilere rağmen inatla eleştirilerin, engellemelerin üzerine gitmeyi başarabilmiş. Küçük yaşlardan itibaren kekemelik problemi nedeniyle çeşitli zorbalıklara maruz kalmasının etkisi de var tabii bu inadının arkasında. Akran zorbalığını en şiddetli şekilde deneyimlemiş; ayrımcılığın, dışlanmanın ne demek olduğunu o yıllarda öğrenmiş. Kendisini ayrık otu olarak nitelendiren Mabel, klasik erkek çocuk imajına sahip olmadığı için de ciddi zorbalıklara maruz kaldığını ifade ediyor. Çocukluk çağında yaşadığı kekemeliği, hemcinslerinden farklı olmanın getirdiği zorlukları içine kapanarak, daha çok kitap okuyarak, ifade biçimleriyle daha çok haşır neşir olarak yenmeye çalışmış ve bu birikimlerini kendine basamak olarak kullanmayı başarabilmiş. Piyasada ses getiren ilk şarkısı Zor Değil ile dikkatleri üzerine çekmeyi başaran sanatçı, kendi ifadesine göre bunu şarkısıyla değil söyleyiş tarzıyla yapmış. Kekemeliğini kontrol etmeye çalışırken yaşadığı genizden söyleme, boğaz seslerine yeterince hakim olamama gibi tekniksizliklerin asıl dikkatleri üzerine çeken şey olduğunu, bunu düzeltmek için de uzmanlardan destek aldığını ifade ediyor. Sonraki eserlerine baktığımızda da bu konuda kendini oldukça ilerlettini görmekteyiz. Doğu-Batı sentezi, zıtlıkları bir araya getirme, insanın özüne inerek en derin duygularına dokunma gibi yetenekleri var Mabel Matiz'in. Belli bir ideolojiyi desteklemesinin yanı sıra multidisipliner anlayışla sözden müziğe, müzikten klibe kadar eserlerinin her detayında farklı alanlara gönderme yapıyor. Tabii bunu saf bir birikimle yapmıyor, eserlerini yetiştiği dönemin 80'ler ve 90'lar popunun müzik anlayışıyla mayalayıp, büyük hayranı olduğu Sezen Aksu felsefesinin kırıntılarıyla da harmanlıyor. Hatta bir haber programı bu hayranlığı dile getirdiğinde kendisi Aksu'nun evinin önünde beklediği dönemlere ithafen Twitter hesabından Kaldırımlar biliyor diye bir tweet atıyor. Bu vesileyle Sezen'in onda yarattığı etkiyi daha net anlıyor ve onu anlamak için ilk önce Sezen'i anlamamız gerektiğini de idrak ediyoruz. Sadece sanat için sanat yapan biri değil Mabel, toplum için de elini taşın altına koyanlardan. İnandığı fikri sonuna kadar özgürce savunuyor, çeşitli engellemelere karşı sesini daha gür çıkarmaya devam ediyor. Öteki, Barışırsa Ruhum, Krallar, Kaba Kağıt, Fırtınadayım adlı eserlerinde eleştiri konusunda keskin bir dile ve bunu korkusuzca ortaya koyan bir cesarete sahip. Ülkenin içinde bulunduğu kutuplaşma süreçlerinde birleşmeyi ve farklılıklarımızla bir bütün olmayı savunuyor Mabel. Dünyayı assan da beni kessen de, En derinlerinde kırılgan; şefkate, sevmeye, sevilmeye susamış bir adam barındırıyor. Yeni ve farklı olana kucak açmasının yanında geleneksel köklerinden de vazgeçmiyor. Annesinin adını verdiği Maya adlı albümünün konseptine baktığımızda buram buram Anadolu koktuğunu ve bunun Mabel'in özgün tarzıyla birleştiğini görüyoruz. Albümde babasına yazdığı Babamı Beklerken adlı eserinde de babasına olan hasreti, yaşanması beklenirken yaşanamamış buruklukları dile getiren bir çocukla karşılaşıyoruz. Kendimi bir şarkıcı olarak görmüyorum, daha çok bir hikaye anlatıcısıyım. diyor Mabel Matiz. Yaşadığı, yaşayamadığı tüm duyguları; okuduğu, dinlediği tüm kaynakları sanatında bir araya getirerek doğduğu coğrafyanın hikayesini anlatıyor bizlere. Boyalı da Saçların klibiyle yaşadığımız coğrafyanın kanayan yarası olan çocuk gelinlere, Toy isimli single parçasına çektiği video kliple de çeşitli sembolleri kullanarak kültürümüzde derin köklere sahip tasavvufa atıfta bulunduğunu görüyoruz. Kariyerinin en başında hobi olarak çıktığı bu yolda çeşitli kaygılarından dolayı Mabel Matiz maskesiyle boy gösteren sanatçı, bu şekilde tanınırlık kazandığı için kariyerine Mabel Matiz olarak devam ediyor. Gerçek adı Fatih'i son albümüne isim olarak veriyor ve Mabel ile Fatihin aynı kişi olduğunu göstermek istedim. diyor sevenlerine. Albümündeki çoğu eserin, aşık olduğu bir dönemde yaşadığı tüm duyguları kağıda dökmesiyle oluştuğunu söyleyen Mabel, her parçası için de ayrı ayrı not düşüyor anlattıklarının daha net anlaşılması için. Bizlere kazandırdığı içgörü ve farkındalık için teşekkür ediyor; herkesi ve her şeyi kucaklayan tavrından dolayı parlak ışığının altında onu ayakta alkışlıyoruz. - Mabel Matiz / Spotify https://spotify. link/iEVOSqB5ADb - 196sekiz YouTube Kanalı / Mabel Matiz Beni Bu Kadar Üzmelerine Nasıl İzin Verdim Bilmiyorum!. Erişim: 04.10.2023"} {"url": "https://www.soylentidergi.com/soylenti-muzik-rehberi-sezen-aksuyu-anlamak", "text": "Söylenti Dergi'nin yeni serisi Müzik Rehberi'nde; defalarca 'Yılın Kadın Sanatçısı' seçilen, güçlü yorumu ve 500'ü aşkın eseriyle müziğe birçok yetenekli isim kazandıran, Türk pop müziğinin kilit taşı diyebileceğimiz Sezen Aksu'ya yer vermemek büyük eksiklik olurdu. Sözlerin, notaların ve seslerin büyük buluşmalarında karşılaşıyoruz onunla. 1975'te müzik dünyasına giriş yapan Sezen, bu şöhrete kolay sahip olmadı elbette. Genç yaşta tutkuyla başladığı müziğe her seferinde daha büyük çaba göstererek devam etti. Türk pop müziği belki de en özel dönemini onunla yaşadı. 20. yy popu Sezen ve Onno'nun ırmağından beslendi. Yıllarca unutulmayan her dönem yeniden canlanan, dillerden düşüremediğimiz şarkıların ortaya çıkışı söz yazarı Aysel Gürel, unutulmaz aşkı Onno Tunç, genç yetenek Uzay Heparı gibi isimlerle birlikte uzun saatlerin ve beyin fırtınalarının sonucu bizlere sunuldu. Dinlerken uzun süre etkisinden çıkamadığımız hisli şarkılar en özel armağandı. Yaşadıklarını, düşüncelerini eserleri aracılığıyla anında paylaşmayı sevdi Sezen. Böylece albümleri peş peşe geliyor ve binlercesi aynı gün sahiplerini buluyordu. 1978'de çıkan bu albümde ilk ve son kez alaturka şarkılar seslendirmişti. Sözlerinde derin bir felsefe olan, bugünkü Sezen oluşunun sinyallerini veren Kaybolan Yıllar bu albümde yer aldı. Daha 18 yaşındayken yazdığı bu şarkıyla vakitsiz büyüdüğünü dile getirmişti. Özgür ruhundan sebep ötekileştirilen olmuş; kendinin bile sonradan çözemediği ama her dinleyenin kaybettiği yıllarını andığı bir eser kalmıştı kaybedilecek yeni yıllara. Kaç Yıl Geçti Aradan, Sızı, Minik Serçe yine albümün hitlerindendi. Şarkısıyla aynı adlı Minik Serçe filmiyle ilk kez oyunculuk deneyimi yaşamış, o günden sonra tüm kanat çırpışlarına şahit olmuşuzdur Serçe'nin. Ülkemizin zor dönemlerden geçtiği 1982 yılında adeta bir başyapıt çıkmıştı ortaya. Aksu, sözlerinin yakın arkadaşı Aysel Gürel'e ait olduğunu söylese de bestecisi Atilla Özdemiroğlu'na ait Firuze'nin ortaya çıkışı oldukça çetrefilli olmuş. Bestesi hazır olan şarkıya tam içine sinecek sözler bulmak için Sezen ve Aysel birlikte ter dökmüş. Böylesine sancılı doğan bir şarkı elbette ki tarihe kalmış ve Minik Serçe'yi daha da büyük kalabalıklara taşımıştı. Yerine kim koyulursa koyulsun Firuze herkes için geriye dönüp baktıran hüzünlü bir parça olmuştu. Pop müziğin arabeskleştirildiğini düşünenler çıksa da Sezen, Türk sanat müziğine yakışan sesini batılı tarzla sentezleyerek kendi müziğini bulma yolunda emin adımlarla ilerliyordu. Bu albüm İkinci Bahar'ını yaşamak isteyenlerin durağıydı. Bir Zamanlar Deli Gönlüm'le bazen güneş bazen yağmurken aklımız ve duygularımız ayrı yerlerde Sezen Aksu'dan geçer olmuştu. Sezen Aksu ve Onno Tunç yakınlığının aşka dönüştüğü 1984 yılındayız. Müzikal görüsü yüksek bu birliktelik ortaya kusursuz şarkılar çıkarmıştı. Arabesk furyasının ezici gücüyle kan kaybeden pop müzik, bu albümle yeniden hayat bulmuştu. Gidene Geri Dön dedik belki içimizden, Haydi Gel Benimle Ol diyerek umutla bekledik Çocuklar Gibi ağlayıp güleceğimiz günleri. Yine de biliyorduk her şeyin anlamsız geleceği o gün Tükeneceğiz ve bir sır gibi sakladıklarımıza Sen Ağlama bu yükü ben taşırım, sen git diyeceğiz. Türk popu bu başyapıtlara sahip albümün uzun süre ekmeğini yedi. 'Altın Plak' ödülü alarak her yaştan dinleyiciye sahip albüm başarısını kanıtlamıştı. Evliliklerinde başarı sağlayamayan Aksu, ayrılıkla ilgili tanıdığı bütün duyguları kendi yaşadığı gibi ifade ettiğini söyledi. Şarkıların bu kadar tutulmasının nedeninin ortak çelişki noktası olabileceğini düşünürken insan ilişkilerinde ne kadar başarılıysa kadın-erkek ilişkilerinde bir o kadar başarısız olduğunu söyleyerek albümün çıkış noktasını gözler önüne sermişti. Kadının ezilmesine karşı oluşuyla ben buradayım dedirtti bir kez daha. Sen Ağlama'daki başarısını etkili sözleriyle, bugün hepimizin aşina olduğu şarkılarıyla sürdürmeye devam etti. Değer mi?, sesinde ve söyleme stilinde belirgin bir değişiklik olan ilk şarkılardandı. 'Kendi sesime 30 yaşımda kavuştum' diyen Aksu, bunu Onno'yla geceli gündüzlü süren müzik mesaisine borçluydu. Öyle ki şarkı söylemeyi bırakacakken onun hocalığı sayesinde bir gün kendi sesinden etkilenerek duygulu anlar yaşadı, yaşattı. Müziğin aşka, aşkın müziğe dönüştüğü tutkulu ortaklık devam ederken bu şarkı o dönemde Türkçe şarkı çalmayan diskolarda çalar olmuştu. Beni Unutma, Yalnızca Sitem yine albümde ses getiren şarkılardandı. Ünzile ise o yıllarda bir kız çocuğunun birkaç koyun karşılığı erken evlendirilmesine karşı bir haykırıştı. Toplumsal nitelikli bu şarkıya daha sonra nice Ünzileler eşlik etti. Bu albüm öyle büyük ilgi gördü ki birkaç saat içerisinde tüm satışlar tükendi. Minik Serçe'nin ustalık dönemini başlatan bu albüm, onun müzik serüveninin köşe taşlarından biri sayılıyordu. Dillere düşen ilk şarkısı Şinanay oldu. Türkiye'nin ilk kliplerinden biri bu şarkı için çekilmişti ve sık sık televizyonda yayımlanıyordu. Gidiyorum dedi yine fırtınalı bir aşk yaşadığı Onno'ya. Git, gel, geri dön, dur, gitme... Bu trafik polisi şarkılarını ben hep Onno'ya yazdım demişti. Sevgisinin de kavgasının da dozu yüksek bu aşkta her yaşadıkları şarkıya dönüşüyordu. Sıradan insanların hayatlarına sığmayacak bir aşktı onlarınki. Gerçek aşkı anlattıklarını bilirdi herkes ve bundan her dinleyene derinden hisler yaşatırdı. Adeta her duygunun tercümanıydı. Ne kadar başka gözleri hayal etse de bu şarkıyı duyanlar, Son Bakış genç yaşta idam edilen Erdal Eren'e yazılmıştı. Zor Yıllar ve Belalım; Zülfü Livaneli'nin katkıları olan, sevilen şarkılardandı. 80'li yıllar boyunca Sezen Aksu'nun en iyi kadın şarkıcı olarak anılmasını sağlayan bu albüm hor görülen pop müziğin varlığını daha da hissettirmesine öncü oldu. Akustik enstrümanlardan bilgisayar seslerine geçiş yıllarında her albümü bir öncekinden daha çok ilgiyle karşılanan Sezen, adından söz ettirmeyi yine başardı. 90'lı yıllara farklı bir kimlikle giriş yaparak yeni nesil Türk pop müziğinin başlangıç albümlerinden birini ortaya çıkardı. İlişkilerinde zor günler yaşanan Onno ve Sezen kanlı bıçaklı bir hazırlık süreci yaşamıştı Gülümse'de. Hatta öyle ki Sezen'in oyuncak bir silahla Onno'yu sokaklarda kovaladığı sırada polislerin aradıkları hırsızın o oldukları sandığı bir anıları bile var. Neyse ki bu sancılı süreç hem ikili hem Türk pop tarihi için bir dönüm noktası oldu. Gençleşen ve temposu yükselen müziğin başlangıcını yaparak birçok isme yol gösterici oldular. Albümün açılışında yer alan Hadi Bakalım, sadece çıktığı yazın değil tüm zamanların hiti olmuştu. Hatta Türkiye'de pop müziğin ikinci miladı olarak görülürken yıllardır beklenen pop patlaması gerçekleşti. Bu şarkı yıllar sonra Avrupa'da yayımlanan ve ilgi gören ilk Türkçe şarkı oldu. Öyle bir albümdü ki bu tüm şarkılarıyla sevildi. Ne Kavgam Bitti Ne Sevdam'la umursamaz görünsek de Seni Kimler Aldı'yla hüzünlendik. Gülümse bize umut oldu cesaretlendik, Her şeyi Yak'la ateşlere yürüdük. Öyle anlar geldi ki Vazgeçtim'le yok olmak istedik. 90'lar, Sezen'in farklı denemeleriyle hayranlarını şaşırttığı yıllardı. Hepsi de çok beğenildi ama Gülümse yaşattığı her duyguyla eskimeyen şarkıların sahibi olan, dinlemelere doyamayacağımız eşsiz bir albümdü. 1996 yılında hayat arkadaşım dediği Onno Tunç'u kaybeden Aksu bu şoku üzerinden kolay atamadı. Onno anısına başkalarına verdiği besteleri yorumladığı bu albümü yaptı. Yarası Saklım ile veda etti unutulmaz aşkına. Her şeyin bittiğini Bile Bile bir ümidi vardı hep. Sadece Onno değil kolum kanadım dediği yol arkadaşı Uzay Heparı'yı da kaybetmişken Yalnızlığın Senfonisi'ni de o yapmıştı elbet. Tüm kavgaları aklından geçti belki de İki Gözüm'le kavuşmak istedi. Sevenlerini her yönüyle etkileyen bu albüm, Onno'nun Sezen'e son armağanı olmuştu. O aşık olmaya aşıktı. Hiçbir şey beste yapmasına engel olmadı. Yaşadıkları söze, duyguları bestelere dönüştü. Birçok sanatçının ustası oldu, şarkılar verdi. Ona göre herkes var olmalı, herkes şarkı söylemeliydi. Minik Serçe'yi anlamak için çabaladığımız bu yazıda değinemediğimiz pek çok özel şarkı var tabii ki. Keskin Bıçak, İstanbul İstanbul Olalı, Aşktan Ne Haber, Sorma, Söz Bitti, Kurşuni Renkler, Unutamam, Unuttun Mu Beni, Vay... Sezen'i anlamak onun sesini duyduğumuz anda başlıyor aslında, her namesinde insanı anlatıyor binbir türlü haliyle. Serüveni boyunca herkes gibi olmadan herkes için şarkılar yazdı. Günümüzde ise sahnelerde göremesek de hala bizlerle olduğunu Demo albümleriyle hissettirmeye devam eden Aksu'nun hayranı olsun olmasın herkes eminiz ki bir şarkısını bilir, yaşattığı duyguları anlamamaksa elde değil."} {"url": "https://www.soylentidergi.com/soylenti-muzik-yil-sonu-raporu-2022nin-en-iyi-22-sarkisi", "text": "2022 yılının bitmesine saatler kalmışken Söylenti Dergi müzik editörleri olarak sizler için; bu yıl içerisinde müzikseverlerle buluşan yüzlerce şarkı ve albümlerden 22 tanesini belirledik. Hazırladığımız listenin tamamen karışık olarak sıralandığını belirtiyor, keyifli dinlemeler diliyoruz! Yazımızın sonunda sizleri, 2022 yılını yad edebileceğiniz şarkıların yer aldığı Spotify çalma listesi bekliyor! 2022 yılının henüz ilk ayındayken mor ve ötesi, Sirenler adlı albümünü yayımlayarak yıla merhaba demişti. Bizler de Sirenler albümünde yer alan Dünyaya Bedel şarkısını sizler için listeye dahil ettik. Queen B, 2022 yılında yayımladığı Renaissance albümü ile hayranlarını sevindiren sanatçılardan biri oldu. Albümün birbirinden güzel şarkıları arasından BREAK MY SOUL, sizler için 2022'nin En İyi 22 Şarkısı listemizde. Çıkış yaptığı andan itibaren müzik piyasasında sağlam bir yer edinen, kendine has sesiyle seslendirdiği şarkıları adeta yaşıyormuş hissini veren Can Ozan, 2022'nin bitmesine aylar kala Aşkın bu sarhoşluğu adlı albümünü yayımladı. Çeşitli sanatçılarla iş birliği gerçekleştirilen albümden seçtiğimiz şarkı, albüm ile aynı adı taşıyan ve Deniz Tekin'le iş birliğinden ortaya çıkan Aşkın bu sarhoşluğu oldu. Sizler için listeye eklediğimiz bir diğer şarkı ise; iş birliği gerçekleştiren sanatçılarla ilk andan itibaren dikkat çeken bir şarkı oldu: Stay With Me. 2022'de çıkış yaparak bir anda müzik piyasasını etkisi altına alan KÖFN, Bi'Tek Ben Anlarım adlı şarkısı ile Söylenti müzik ekibinin oluşturduğu 2022'nin En İyi 22 Şarkısı listesinde yerini aldı. Kanadalı sanatçı The Weeknd ile karşımıza çıkan Dawn Fm adlı albümünden sizler için; Sacrifice adlı parçayı seçtik. İsveçli heavy metal grubu Ghost, son zamanlarda gerçekleştirdiği başarılı işlerle 2022'nin yükselen gruplarından birisi oldu diyebiliriz. Grubun 5. albümleri Impera, 2022 Amerikan Müzik Ödülleri tarafından En İyi Rock Albümü dalında ödüle layık görüldü. Bizler de bu albümde yer alan Call Me Little Sunshine adlı parçayı listemize ekledik. Gaye Su Akyol'un 2022'nin sonlarına yaklaşırken sevenleriyle buluşturduğu Anadolu Ejderi albümünde yer alan Sen Benim Mağaramsın, 2022'nin en'lerini belirlediğimiz listede yerini buldu. Belki de bu yılın en çok ses getiren albümlerinden birisi Taylor Swift'den gelen Midnights oldu. Albümde yer alan Anti-Hero şarkısını sizler için seçtik. 2022'nin en beklenmedik, hayranlarını şaşkınlıkla karışık sevindiren şarkılardan birisi de Kurban'dan geldi. Grup, henüz dağılmadan evvel kaydettikleri fakat yayımlamadıkları Gülümse adlı parçalarını bu yıl içerisinde bizlerle buluşturdu. Dünya çapında bu yılın en üretken gruplarından birisi, Red Hot Chili Peppers diyebiliriz. 2022 yılı içerisinde toplamda iki adet başarılı albüm yayımlayan grubun, bu yılın ilk albümü olan Unlimited Love adlı albümlerinde yer alan Black Summer parçasını listemize ekledik. Söylenti Dergi müzik editörleri tarafından hazırlanan, 2022'nin en iyi 22 şarkısının yer aldığı Spotify çalma listemize göz atmayı unutmayın!"} {"url": "https://www.soylentidergi.com/soylenti-radarinda-bu-hafta-birsen-tezer", "text": "Söylenti Radarında Bu Hafta serimizin bugünkü konuğu, Türk sanat ve halk müziği ögelerini günümüzün müzik temalarıyla harmanlayan Birsen Tezer! Birsen Tezer, 16 Aralık 1965'te doğdu. Müzikle ortaokul yıllarında tanıştı. Liseye geçtiğinde ise kendisini geliştirip müzik yarışmalarına katılmaya karar verdi. 1982-83 yıllarında katıldığı Milliyet liseler arası müzik yarışmalarından farklı dallarda çeşitli derecelerle ayrıldı. Üniversite eğitimi için yine çok sevdiği müzik alanını tercih etti. İTÜ Türk Musikisi Devlet Konservatuvarı'nda eğitim gördü. Burada kanun dersleri ve şan eğitimi aldı. Üniversiteden mezun olduktan sonra profesyonel müzik hayatına başladı. Arkadaşlarıyla kısa sürekli müzik grupları kurarak 1990-98 arasında İstanbul'un çeşitli yerlerinde sahne almaya başladı. 1998'de Bülent Ortaçgil'in Kimseye Anlatmadım isimli şarkısında Ortaçgil'e eşlik etti. Tezer, bu düet için o donemin popüler sanatçısı olan Ortaçgil'in peşinden çok koştuğunu söylüyor. Şarkı kayıtlarını, Bülent Ortaçgil'in Şarkılar Bir Oyundur albümündeki Çığlık Çığlığa isimli parça takip etti. İlhan Şeşen ve Gürol Ağırbaş gibi usta isimlerle de çalışmalar yaptı. Hüsnü Arkan ile Hoş Geldin ve Öyle Bir Rüya, Bülent Ortaçgil ile Kimseye Anlatmadım ve İstediğini Yap, Güvenç Dağüstün ile Sonu Güzel, Emre Önbayraktar ile Mesafeler, Cem Adrian ile Beni Hatırladın mı? ve son olarak Hüsnü Arkan ve Gürol Ağırbaş ile Sevda Eskisi. Tüm bu düetlerin ve daha fazlasının yer aldığı, sizler için hazırladığımız Birsen Tezer Şarkıları adlı çalma listesine yazının sonunda ulaşabilirsiniz. Son olarak 2022 yılında Saklasam Kendimi ve Kağıttan Kaptanlar isimli iki yeni tekli çıkardı. Bu şarkılar, bu sonbaharda gelecek olan, Birsen Tezer'in yaşadıklarından hikayeler çıkararak yazdığı albümün içinde yer alan parçalardır. Saklasam Kendimi, sanatçının klip çektiği tek şarkısı olma özelliğini taşıyor. Birsen Tezer, kendisini ün peşinde koşmayan, ideallerinden vazgeçmeyen ve kendini müzik sektörüne bu şekilde kabul ettirmesi gerektiğine inanıp öyle de yapan bir sanatçı olarak tanımlıyor. Batı müziğiyle Türk müziğinin en duru şekilde harmanlanmasını görüyoruz Tezer'de. Tüm şarkılarını içinden gelen en saf haliyle, Bülent Ortaçgil'den çok etkilenerek yazdığını her fırsatta dile getiriyor. Biz de ondan çok etkileniyoruz, müzik yolculuğunda kendisine başarılar diliyoruz."} {"url": "https://www.soylentidergi.com/soylenti-radarinda-bu-hafta-madrigal", "text": "Söylenti Radarında Bu Hafta serisinin konuğu; Türkçe alternatif rock müziğin yükselen yıldızları Madrigal. Serinin diğer yazılarına Söylenti Radarında Bu Hafta: Pilli Bebek ve Söylenti Radarında Bu Hafta: Redd yazılarına tıklayarak ulaşabilirsiniz! Madrigal ekibi, çocukluk arkadaşları olan Ceyhun Kaan Karakaş ve Kaan Alıcı tarafından 2007 yılında Kocaeli'de kuruldu. Grubun ilk kurulduğu zaman ki ismi Mavera idi. İlk zamanlar cover şarkıları ile mini konserler vererek başlayan gruba 2008 yılında Emre Zeytinci ve 2009 yılında da Ulaş Saka katıldı. Daha sonraları Emre Zeytinci ve Ulaş Saka gruptan ayrılmıştır. Grubun eski üyeleri arasında Melih Türkay Beşikçi de yer almaktadır. Grubun şimdiki üyeleri ise şu şekildedir; Anıl Erdem Cevizci, Ceyhun Kaan Karakaş, Kaan Alıcı, Sanlı Akgün ve Burak Emir Kamacı. Grubun ilk ismi Mavera ancak beste grubu olma sürecinde değiştirmeye karar veriyorlar. Grup, isminin müzikal bir terim olmasını istiyordu. Yabancı bir terim olmasına rağmen dilimizde yazıldığı gibi okunabiliyor olmasından dolayı grubun adı Madrigal olarak belirleniyor. Madrigal esasında müzikal bir terim. Orta çağın sonları, Rönesans ve Barok dönemlerini kapsayan, genelde dini olmayan vokal müzik kompozisyonudur. Çok seslidir ve iki ile sekiz arasında değişen düzenlemeler, geleneksel olarak enstrüman eşliği olmaksızın seslendirilir. Önceleri alternatif olarak kabul edilen sesler, günümüzde ana akımın kendisi oldu. Klişeleşmiş sözleri, yeni tanınan müzikleri ile tam olarak geçmişten beslenip yeniyi inşa ederek Madrigal adından söz ettiriyor. Grubun son albümü Neogazino, 2021 tarihinde sevenleriyle buluştu. EP formundaki albüm toplamda beş şarkı, bir intro ve bir outro'dan meydana gelmektedir. Yoğun bir ilgi ile karşılaşan albüm, tekrardan en çok dinlenenler arasına yerleşmiş ve grup bu sayede başarılarını tekrardan ilan etmiş oldu. Madrigal, COVID-19 sebebiyle evlerimize kapandığımız dönemde çıkardığı Seni Dert Etmeler parçası ile müzik hayatının en popüler dönemini yaşamış, şarkı ile zirveye oturmuştur. Sadece Z kuşağı değil, Y kuşağı insanını da kendilerine bağlamayı başaran grup, Seni Dert Etmeler şarkısı ile hala dijitalde en çok dinlenen ilk 20 şarkı arasında yerini korumayı başarmaktadır. 2022 yılına geldiğimizde ise Madrigal, başarısından hiçbir şey kaybetmeyerek 90'lar havasını hissedebileceğimiz bir müzikle geri döndüler. Geçme Artık Sokağımdan, sahip olduğu 90'lar esintisi ve retro havası ile dinleyenleri alıp bambaşka diyarlara götürüyor. Henüz şarkıyı dinlemediyseniz sizler için şarkının linkini bırakıyoruz. Keyifli dinlemeler! - Tudo Bem (2017) - Neogazino (2021) - Neden Diye Sorma (2015) - Sonunda (2017) - Yapboz (2018) - Kelebekler (2019) - Seni Dert Etmeler (2020) - Aynadaki Görüntün (2020) - Seni Dert Etmeler (2020) - Geçme Artık Sokağımdan (2022) - Öne çıkan görsel dergy. com'dan alınmıştır."} {"url": "https://www.soylentidergi.com/soylenti-radarinda-bu-hafta-redd", "text": "Alternatif rock ve protest müzik tarzında eserler üreten Redd, 1996 yılından beri aktif bir şekilde müziğe devam ediyor. 50/50, Kirli Suyunda Parıltılar, Gecenin Fişi Yok, Plastik Çiçekler ve Böcek, 21, Prensesin Uykusu ve Hayat Kaçık Bir Uykudur albümlerinin yanı sıra birçok dizi, film ve sosyal sorumluluk projelerine de katılım sağlamıştır. O halde gelin, grubu biraz daha yakından tanıyalım. Grubun müzik dünyasına girişi, 1996 yılının eylül ayında başladı diyebiliriz. Doğan Duru ve Güneş duru, öncesinde ismi Invictus Band olan müzik gruplarında değişikliğe gider ve gruba önce Berke Hatipoğlu, ardından da İlke Hatipoğlu dahil olur. Bu dört kişilik ekip yaklaşık bir yıl süreyle yolculuklarına Invictus Band ismiyle devam ettikten sonra isim konusunda da bir değişikliğe giderek grup ismini Ten olarak değiştirmeye karar verirler. Invictus Band ile başlayıp Ten ile devam ettikleri müzik yolculuğunda grup ismi zamanla Rede dönüşür. İlk başlarda İstanbul'un çeşitli mekanlarda yabancı rock parçalar çalan grup, zaman içerisinde artık kendi bestelerini yapmanın zamanı geldiğini fark etti. Ufak çaplı ilk beste çalışmaları Berke Hatipoğlu ve Doğan Duru'nun evlerinde yazıp kaydettikleri kayıtlar ile ilerlerken o dönemlerde canlı müzik mekanlarının eski havasının kalmaması, grubu bu mekanlardaki planlarını rafa kaldırma kararına itti ve bu kararla birlikte grup, beste çalışmalarını evden stüdyoya taşıyarak kendi içlerinde yeni bir boyuta geçmiş oldular. Stüdyoya geçiş ile atladıkları bu boyutun meyvelerini ise sahnede Suat Ayyıldız ve Ege Göktuna ile çalışma fırsatı yakalayarak topladılar. Yoğun bir tempo içerisinde onlarca şarkı yazan ekip, bu şarkılar üzerinde defalarca söz değişikliğe gidip tekrar tekrar kayıtlar aldılar. Bu kadar yoğun bir çalışma sürecini kiralık bir stüdyoda devam ettiremeyeceklerini çok geçmeden anlayan Red, kendi stüdyolarını açmaya karar verir. 2004 yılına geldiğimizde grup, altı aylık son derece yoğun bir tempoya girer. İlk albümleri 50/50yi kendi çabaları ile kaydetmeye karar verirler. İlk albüm hazırlığı aşamasında ise grup, tekrardan isim değişikliğine gider. İsim arayışı ile geçen bir sürenin ardından grup, Güneş Duru'nun fikri ile Red olan grup ismini Redd olarak değiştirmeye karar verirler ve grup, bugünkü ismine kavuşur. İlk albüm çalışmaları sırasında Redd, Stadium şirketi ile görüşmelere başlar ve 2005 yılının şubat ayında şirket ile anlaşmaya varırlar. Bu anlaşmayla Redd, şirketin ilk sanatçısı olur. Anlaşmanın ardından yaklaşık bir ay içerisinde albüm çalışmalarını bitiren grup, bu albüm içerisinden haftalarca zirvede duracak olan Mutlu Olmak İçini çıkarır. Stardium şirketi ve albüm hazırlığı sırasında yardımcı yapımcı görevi ile gruba destek sağlayan Levent Büyük'ün ısrarları sonucu şarkı, tekrardan albüme eklenir ve grubun çıkış şarkısı olarak seçilir. 50/50 albümünde Hüsnü Şenlendirici konuk sanatçı olarak yer aldı ve meşhur klarneti ile Bahçelere Daldık ve Yalancı Dünya isimli şarkılara eşlik etti. Albümün tüm klipleri ABD'de çekilmiş, ikinci klibin çekildiği Öperler şarkısı klip ve sözlerinden dolayı erotik bulunarak bazı televizyon kanallarında yayınlanmamış veya sansürlenerek yayınlanmıştır. Albümde yer alan Nefes şarkısı, grubun bir diğer albümü olan Plastik Çiçekler ve Böcek isimli albümünde Nefes Bile Almadan adıyla tekrardan yayınlandı. - 8 Mayıs 2010 tarihinde Redd, Softcore konserleri adını verdiği akustik konser serisine başladı. Melis Danişmend, Şebnem Ferah, Aylin Aslım ve Harun Tekin gibi ünlü isimlerin eşlik ettiği konser serisi yoğun ilgi gördü. - 4 Şubat 2011 yılında vizyona giren Aşk Tesadüfleri Sever filminin soundtrack müziği, grubun önce Nefes, sonra Nefes Bile Almadan ismiyle tekrar yayınlanan şarkısıdır. Hatta filmin onuncu dakikasında grup, canlı performans sergilemektedir. - 2011 yılında televizyonda yayınlanan Derin Sular dizisinin jenerik müziği de yine Redd'e aittir. - 2011 yılında TEGV yararına düzenlenen ve içerisinde Feridun Düzağaç'ın şarkılarının seslendirildiği İyilik Güzellik Spor isimli albümde Redd, Feridun Düzağaç'ın Nadas isimli şarkısını seslendirdi. - 24 Ekim 2011 tarihinde Van'da yaşanan depremde zarar gören depremzedelere destek olmak amacıyla 30 Ekim 2011 tarihinde Van İçin Rock konseri düzenlendi. Bu konserin düzenlenmesinde de Güneş Duru'nun attığı tweet etkili oldu. 15.000'den fazla biletin satıldığı konserden elde edilen gelirle birlikte Van'ın Üçgen köyünde okul ve öğretmen lojmanı yaptırıldı. - Agos Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Hrant Dink'in 5. ölüm yıldönümü için hazırlanan konserde Redd grubunun yanı sıra Mor ve Ötesi, Moğollar, Jehan Barbur gibi isimler de katılım sağladı. Konserden elde edilen gelirin tamamı Hrant Dink Vakfına bağışlandı. - Bon Jovi'nin 2011 Avrupa Turu kapsamında İstanbul'da düzenlenen konserinde Redd, o dönemde tutuklu gazeteciler Ahmet Şık ve Nedim Şener'in maketleri ile beraber Masal şarkısını seslendirdi. Tarihler 12 Eylül 2014'ü gösterdiğinde grup üyeleri Berke Hatipoğlu ve İlke Hatipoğlu, grubun resmi Twitter hesabından gruptan ayrıldıklarını ve grubun dağıldığını ifade eden bir açıklama yaptılar. Yapılan bu açıklamaya karşı olarak Güneş Duru, Doğan Duru ve Berke Özgümüş ise üç gün sonra, 15 Eylül 2014 tarihinde grubun dağılmadığını ve buna ilişkin bir karar alınmadığını beyan ederek müzik yolculuklarına Doğan Duru, Güneş Duru ve Berke Özgümüş olarak devam edeceklerini ifade ettiler. Yazımıza, yayınlandığı andan itibaren haftalarca zirveden inmeyen, grubun ilk albümünün çıkış şarkısı Mutlu Olmak İçin ile veda ediyoruz. - Redd resmi internet sitesi, Web."} {"url": "https://www.soylentidergi.com/soylenti-radarinda-bu-hafta-rody-dunyada", "text": "Söylenti Radarında Bu Hafta serisinin bu haftaki ismi: rody dünyada. Açılımı rekabet olmadan da yaşanır dünyada olan rody dünyada grubu, 2017 yılında kurulmuştur. İlk olarak grubun solisti ve aynı zamanda ritim gitaristi Ümit Sergin ve elektrik gitaristi Abdülkadir Demirci tarafından kurulan grup, 2021 yılında bas gitarist Berkay Aykut'un katılması ile üye sayısını artırdı. Ümit Sergin ve Abdülkadir Demirci ikilisinin birlikteliği lise yıllarına kadar uzanmaktadır. İkili, lise yıllarında beraber gitar çalmayı öğrenmiş ve yaşadıkları yer olan Bursa'da müzik yaparak dostluklarını pekiştirmişlerdir. Üniversite dönemi ile araya giren üç yıllık bir aranın ardından ikili İstanbul'da tekrardan bir araya gelir ve asıl istedikleri şey olan müzik yapmayı devam ettirirler. İlk başta bestelerini bağımsız bir şekilde müzik dünyasına paylaşan ikili, yaklaşık iki yıl boyunca sadece iki gitar ile kaydettikleri parçaları paylaştılar. Bu şekilde geçen iki yılın ardından grup büyüme kararı alır. Bu aşamada ise yolları üniversite döneminde tanışıp ilişkileri dostluğa dönen Berkay Aykut ile kesişir. Aykut, 2021 yılında gruba dahil olur. Bizden Olmaz, Türkü, Uçar Gider Hepsi, Bir Yaş Günün Daha, Yüzleşmek Bu Sonla, Keşif, Hazan ve son çıkan şarkıları Yok Sana Tamam. Grubun en çok dinlenen şarkıları ise Türkü ve Bizden Olmaz. Türkü, birçok müzik sever tarafından grubun ilk dinlenen şarkısı diyebiliriz. Grubun en sevilen şarkılarından biri olan Türkü, grubun ilk şarkılarından biridir. Dört yıl önce çıkan şarkının söz ve müziği Ümit Sergin'e, düzenlemesi ise Abdülkadir Demirci'ye ait. Grubun son şarkısı Yok Sana Tamam, 8 Nisan 2022 tarihinde müzikseverlerle buluştu. Söz ve müziği grubun bas gitaristi Berkay Aykut'a ait olan şarkının kapak görseli Emre Güngördü'ye ait. Indie-folk türünde dikkat çeken müzikler yapan rody dünyada, rekabetten ve baskıdan kaçınan üyelerden meydana geliyor. Tam da bu yüzden bu zamana kadar müziklerini sürekli olarak bağımsız paylaşmış, kimselere dil dökmek zorunda kalmamışlardır. Besteledikleri parçalara baktığımız zaman, müzikleri ile adeta özgürleşiyor sanki rody dünyada. Grubun 2017 yılında kurulduğunu göz önünde bulundurursak gerek maddi sıkıntılar gerekse COVID-19 ile beraber gelen eve kapanmalar ile grubun bir çok sıkıntı yaşadığını tahmin edebiliriz. Fakat tüm bu sıkıntılar özgürlüğüne düşkün bu grubu yıldırmamış, pes ettirmemiş. Tam aksine kendi yollarında kendi yöntemleri ile ilerlemeye devam etmişlerdir. Hala da ilerlemeye devam ediyorlar. Şu anda kemik dinleyici kitlesi bulunan grubun yakın zamanda daha da keşfedileceğini ve bu kemik kitlenin katlanarak büyüyeceğini düşündüğümüz rody dünyada grubunun diğer şarkılarını dinlemek için Spotify adresini ziyaret edebilirsiniz! - Öne çıkan görsel rody dünyada YouTube hesabından alınmıştır."} {"url": "https://www.soylentidergi.com/soylenti-radarinda-bu-hafta-sehrin-serseri-sairi-ozbi", "text": "Ozbi mahlasıyla tanınan Onur Dursun, gerek içinde bulduğumuz sistemi, çevremizdeki insanları eleştiren gerek duygularımıza dokunan gerekse kendini anlatan şarkılarıyla dinleyenlerin büyük beğenisini toplamış ve kendisine has bir tarz geliştirip ülkemizde çağdaş müziğe büyük katkıda bulunarak dinleyicilerin ilgisini üzerine çekmiştir. Anlamadın mı? ve Popüler Fetiş şarkılarında kendisini Şehrin Serseri Şairi olarak tanıtmıştır. 1986 yılında doğan Onur Dursun, Anadolu Üniversitesi'nde Türk Dili ve Edebiyatı bölümünü yarıda bırakıp Craft Tiyatro'da oyunculuk eğitimi almış. Verdiği bir röportajda bu eğitimin oyuncu olmaktan ziyade kendini tanıma, keşfetme ve sahnede duruş gibi eğitimlerin üzerinde durarak kendisine katkısı olduğunu söylemiş ve hangi şarkıyı söylerse söylesin o şarkıyı yaşadığını belirtmiştir. Ozbi'nin şarkıları seslendirmesine bu eğitimlerin çok katkısı olduğunu ve kendisinin şarkıyı yaşamasından daha da ileri giderek dinleyicilerine de yaşattığını söylemek çok yerinde olur. 2014 yılında Halk Edebiyatı isimli ilk albümüyle müzik dünyasına giriş yapmıştır. Gezi Parkı olayları döneminde Asi parçasını çıkaran Onur Dursun, bu parçasında birçok konuya değinmiştir. Bu şarkısının başarılı bir protest-rap eseri örneği olduğu söylenebilir. Onur Dursun'un sisteme ve insanlara karşı yaptığı eleştiriler bu şarkıya sığmayacak ve ilerleyen yıllarda Olmazlara Yandım, Sana Sormam, Asi, Popüler Fetiş, Anlamadın mı?, Rant Hilafeti gibi eleştirel şarkılarına da taşacaktır. 2016 yılında Gülce Duru ile sözleri Ozbi'ye ait olan şarkılarını Rakılı Live 1. Seri ile düet yaparak seslendirmeye başladılar ve bunun devamı 2017 yılında Rakılı Live 2. Seri ve 2020 yılında Rakılı Live 3. Seri olarak geldi. Ozbi'nin bir diğer albümü ise 2018 yılında Serserilik ve Şiir adıyla çıktı. Albümleri haricinde Ozbi'nin single şeklinde çıkardığı birçok şarkısı da mevcut. 2019 yılında ise Şanışer'in öncülüğünde çıkan Susamam şarkısındaki Sorgulamak bölümünü seslendirmiş ve dinleyicilerinden büyük bir beğeni toplamıştır. Susamam projesinde bulunan diğer sanatçılar gibi bu şarkı Ozbi'nin daha da ün kazanıp, şarkılarını duyurmasını sağlamıştır. Özellikle Popüler Fetiş şarkısı, şarkı sözlerini görselleştirmesi ve şarkının sadece kulaklarımıza değil gözlerimize de hitap etmesi ve klibe yerleştirilmiş semboller yoluyla izleyiciye aktarılması yönünden önemli bir eser. Bu şarkının klibinde Ahmet Mümtaz Taylan, Devrim Yakut, İpek Bilgin, Bülent Emrah Parlak gibi tanıdığımız oyuncuları görüyoruz ve şarkı bizlere çok güçlü şarkı sözü sunmasının yanında çok güçlü bir imgelem sanatı da sunuyor: At kafalı öğretmen, belli bir kalıba sokulmak için uğraşılan çocuklar, telefon ekranlarında yaşayıp fiziksel olarak yakın ama duygusal olarak uzak çift ve daha birçoğu. Bu Ozbi'nin görselliğin gücünü kullandığı tek kullandığı klibi değildir. Sana Sormam, Kim?, Kazulet görsellik olarak çok güçlü müzik videolarından bazılarıdır. Bir kuştan haber geldi ilk önce haberi gömdüm. Bilmezsin sihirim sen, sinirim el, yokluğuna zifirim ben. Bilmezsin bir yel savurur senin kokuna. Bilmezsin ya işte o bilmediklerinin içindeki çukurum ben. Bu işin sağında solunda durmak yok, durmak yok! Zor zor işler görüyorum hisler yok, Bol bol işlev yok ama söylev çok, Sana hava atan o geveze kuşa takılı kaldı aklın! Sıkıya geldi ya tetiği kafama dayayıp işi dolandır ulan! Kime göre diyemeden evimize niye gece girdiğimizi soran herkese söve söve bitemedi yargılayanlar. Sevemedi bizi hiç sevgiyi yaftalayanlar, korkuyu pompalayanlar. Ele güne rezilliğimiz olsun size ne! Sen susuyorsun ya, sağlam bir köteği hak ettin! -Voltaire"} {"url": "https://www.soylentidergi.com/spider-man-no-way-home", "text": "Bu senenin en çok beklenen filmi Spider-Man: No Way Home, dünyanın her yerinden herkes için bir yeni yıl hediyesi tadında vizyona girdi. Jon Watts imzalı film, vizyona girdiği ilk günden gişe rekorları kırmayı başardı. Aşağıda yazdığımız inceleme ise spoiler içermektedir. Spider-Man: No Way Home'daki tüm çoklu evren olayı bir yana, burada Peter Parker'ın en kötü kabusunun gerçekleşmesiyle ilgili bir hikaye var. Tüm dünya Spider-Man'in gizli kimliğini biliyor. Bu durum hem kendisini hem de sevdiklerini büyük riske atıyor. No Way Home bize Peter'ın bunu düzeltmek için yapacağı aşırılıkları ve bu seçimin geniş kapsamlı sonuçlarını gösteriyor. Peter'ın kimliğinin açığa çıkmasıyla dünyası artık alt üst olur. May, Ned ve MJ'in hayatları da Peter ile sahip oldukları yakınlıktan ötürü kötü bir girdaba kapılır. Bu yüzden Peter aklına gelen tek mantıklı şeyi yapar: Bir Avenger arkadaşından yardım ister. Spider-Man: No Way Home'da Peter için ortaya çıkan ikilem, neredeyse klasik bir Spider-Man çizgi romanından çıkmış bir bilmecedir. Peter basit olan yerine doğru olanı yapmaya karar verir. Eylemlerinin kendisi ve sevdikleri için bu genci daha önce hiç olmadığı gibi sarsan sonuçları vardır. Strange bir noktada Bazen hala bir çocuk olduğunu unutuyorum der. Bu, Peter'ın çektiği acıyı tek bir satırda özetlemeye yetiyor. Peter, hayatında gördüğü ve yaptığı her şeye rağmen, hala bir çocuk ve verdiği kararlar dürtüsel ve hatta yanlış olabilir. No Way Home'un ana hikayesi aşina olduğumuz büyük güç büyük sorumluluk getirir sözünü temel alıyor. Burada Peter, muhtemelen ölecek olsalar bile süper kötüleri kendi evrenlerine geri göndermek ile ilgili ahlaki bir çatışma yaşar. May hala insanların ikinci bir şansı hak ettikleri dersini verir. Böylece Peter altı süper kötüyü ölmemeleri için düzeltmeye ve onları bu şekilde eve göndermeye karar verir. Konu açısından bakıldığında, No Way Home'un sonunda biraz ritim bulduğu yer burası. Tanıdığımız kötü karakterlerin bir araya geldiği o nokta. Film, MCU'nun sahip olduğu en iyi kötü karakterleri bize hatırlatıyor. Willem Dafoe'nun 2004'ten beri oynamadığı Green Goblin rolünü yeniden canlandırmasını ve ona sahip olduğu her şeyi vermesini izlemek gerçekten heyecan verici. En iyi Spider-Man filmi olarak geçen, Tobey Maguire'ın 2. filminden Otto Octavius'u karşı konulamaz aksanıyla tekrar izliyoruz. Sonrasında hikayeye Sandman, Lizard ve Electro da ekleniyor. Film, tüm karakterleri bir odaya toplanıp birbirleriyle etkileşime girdiklerinde bir patlama yaşıyor. Peter bu kötü karakterleri iyileştirmeye çalışıyor. Fakat bir noktada bu iyi niyeti, geri dönüşü olmayan bir kayba neden oluyor. Bunun sonucunda gelen öfkeyi kontrol etmede pek başarılı olamıyor. Peter, düşmanlarına yardım etme içgüdüsü ile çok daha karanlık bir intikam alma dürtüsü arasında kalıyor. Tam burada ise yardım, aynı olayları başka evrenlerde tecrübe etmiş kendi alternatif versiyonlarıyla geliyor. Diğer yandan film Doctor Strange ile ne yapacağını bilmediği için onu uzun süre saf dışı bırakıyor. Cumberbatch ve Holland arasında çok fazla kimya yok. Strange, Peter'la olan ilişkisi yerine, sadece hikayenin işlenmesini kolaylaştırmak için filmde bulunuyor. Elbette, bu Strange'in filmi değil. Yine de bulunduğu her sahne önemli ve izlemesi keyifli. Bu filmi en iyi yapan olgunun, açık ara nostalji damarına dokunması olduğunu söyleyebiliriz. Kötü adamlar evrenler arası sıçrama yapabiliyorlarsa, diğer Spider-Man versiyonlarının da yapabileceği akla yatan bir fikirdir. Önce Garfield ve sonra Maguire, Peter'ın kötü adam istilası probleminde hızlı bir şekilde ortaya çıkıyor. Sevdiklerini kaybetmekten, romantik ilişkilerin zorlu bir hal almasına kadar, hepsi aynı zorluklarla ilgili varyasyonlarla karşı karşıya kaldıkları için, film kolayca ulaştığı komedi unsurlarını daha derin hayat dersleriyle dengeliyor. Garfield, kariyerinde her yeni filmiyle yeteneğini sergilemeye devam etti. Fakat burada iki Spider-Man arasında bu rol için doğmuş olduğunu tekrar göstermeyi başarıyor. Artık görece daha yaşlı ve bilge Maguire, yıllardır onu ekranda görmeyen izleyicilere onu neden bu kadar çekici bulduğumuzu hatırlatıyor. Spider-Man'in üç farklı versiyonu da bu karakterin insanlar için neyi temsil ettiğini tam olarak keşfetme fırsatı yaratıyor. İşin püf noktası, arka cebinde Maguire ve Garfield olduğu için bu film kötü eleştirilerden bir nevi paçayı sıyırabiliyor. Bu ikili ekrana çıktıklarında izleyici aklını kaybediyor. No Way Home, Spider-Man karakterini sahiplenmiş olan herkes için neredeyse bir ödül gibi geliyor. Bahsi geçen bu ödül, Holland, Garfield ve Maguire'ın ekranı birlikte paylaştığına tanıklık etmek. Bu üçlünün birlikte Özgürlük Anıtı'ndan atlamalarını izleyebilmek paha biçilemez. No Way Home, önceki filmlerin mükemmel olduğunu iddia etmiyor. İzleyicinin de beğenmediği unsurlarla dalga geçiyor. Son yirmi yıldır, Spider-Man öykülerini yakından takip eden izleyicilerin salondan mutlu ayrıldıkları bir film oluyor. Bu, Spider-Man olarak Holland'ın oynadığı altıncı film. Bu 6 farklı hikaye boyunca, Holland'ın karakterinin büyüdüğünü veya değiştiğini ya da onu bu hikayeler boyunca neyin yönlendirdiğini söyleyemeyiz. Çünkü bunca zaman, Spider-Man, o film için neye ihtiyaç varsa o oldu. Bu filme kadar farklı çatışmalar yaşasa bile filmler arasında karakter gelişimi göstermiyor. Bu durum diğer iki filmi ve Holland'ın versiyonunu başarısız kılıyordu. Fakat bu filmde küçük Tony Stark yerine gerçek bir Peter Parker izlemeye başlıyoruz. Gelecek Spider-Man filmlerinde Peter'ın üniversite maceralarını ve kaotik romantik hayatını bir arada yürüttüğü yeni bir dönem izleyeceğimizin sinyallerini alıyoruz."} {"url": "https://www.soylentidergi.com/star-wars-cokusun-esiginde-bir-imparatorluk-ve-ozgurluk", "text": "Padme Amidala'nın, Demek özgürlük böyle ölüyormuş, bir sürü alkışla. sözleri eşliğinde doğan İmparatorluk, aslında Cumhuriyet'in yıllardır savaştığı savaşa nokta koymak için getirdiği bir sistemdi. Klon Savaşları galaksinin dört bir yanında öylesine büyük bir yıkıma yol açmıştı ki, Galaktik Senato üyeleri geçen üç yıl boyunca hem askeri hem mali olarak çok fazla kayıplar vermişti. Naboo'nun güvenilir senatörü Palpatine ise bu kayıpları durdurabilmek için savaşın tek elden yönetilmesi gerektiğine inanıyordu. Jedi Konseyi savaşı kontrol altına almak konusunda yetersizdi, Güç olarak tabir ettiğimiz inançları onları durduruyor, baskılıyor ve zamana ayak uydurmaktan alıkoyuyordu. Kendi aralarında siyah, beyaz ve grinin etikliğini tartışmak onları, çevrelerini saran karanlığa karşı savunmasız bırakmıştı. Konsey'in koruması gereken denge, galaktik huzur ve hayatlar; kazanamadıkları bir savaşın, hatta düzenin kendisine karşı savaştıkları bir savaşın, yıkıntıları arasında hayata tutunmakta zorlanıyordu. Cumhuriyet'in insanları yalnız bırakılmıştı. İmparatorluk, yozlaşmış ama akıllıca yazılmış bir oyunun meyvesiydi fakat galaksiye hükmettiği yirmi dört yıl boyunca insanlarını korkuyla, tehditle ve baskıyla yönetmişti. Palpatine, Güç'ün karanlığını yeni düzenin her bir katmanına ilmek ilmek işlemeyi başarmıştı. Sadece yirmi dört yılda öylesine acımasız bir tiranlık kurmuştu ki, İmparatorluğun gücünü ve kudretini sorgulayan her insan, bunun bir bedelinin olacağını bilerek sessiz kalmaya itilmişti. Başından beri korktukları ve kendilerini savunmaya çalıştıkları düşmanın aslında onları yöneten eller olduğunu bilmeden, Palpatine'in İmparatorluğu için çalışmışlardı. Klasik Üçleme'den önce, İmparatorluğun fiziksel yıkılışından önce, Andor ve Rogue One bize insanlığın nasıl İmparatorluğa karşı birleşerek bir el olduğunu gösterirken, aynı zamanda Luke Skywalker'ın ve Eski Jedi Düzeni'nin zaferinin bir kıvılcımdan ibaret olduğunu da anlattı. Tony Gilroy'un kamerasıyla Star Wars evrenine baktığımızda, yenilmezi yenmek için kahraman olmamıza ihtiyaç olmadığını gördük. Sıradan insanlar, çiftçiler, pilotlar, askerler, çöpçüler, tamirciler, din adamları, politikacılar, memurlar; İmparatorluğun boynuna basıp emeğini elinden zorla aldığı her insan, özgürlük uğruna bir şeyler yapmayı göze almayı seçtiğinde savaş başlamıştı. Asiliğin tam olarak ne zaman bir birlik haline geldiğini şu an için detaylarıyla bilmiyoruz fakat Luthen Rael, Mon Mothma ve Saw Gerrera'nın gerillalar, casuslar, sabotajcılar ve suikastçılardan oluşturdukları ekiplerinin, Asi Birliği'nin temellerini atmış olduğu bariz. Luthen Rael kendi sözleriyle, düşmanının yolunu izlediği süreçte gözden çıkardığı hayatların ağırlığı altında ezilirken, Mon Mothma doğru olanı yapmak uğruna ailesinden ve değerlerinden vazgeçmiş, Saw Gerrera ise normal bir hayata giden tüm yollara sırtını dönmüş bir şekilde gerilla savaşı sürdürüyor. Galaksinin dört bir yanındaki ayaklanmaların kıvılcımlarını yakan şeyin bağımsızlık özlemi değil, bastırılmışlığın ve korkunun verdiği öfke olduğunu görmek seyirci olarak bizi üzse de aynı zamanda hepimize birer umut ışığı yakıyor. Yolun sonu ne kadar karanlık olursa olsun körleşmiş bir halkın farkında olmadığı baskı, asiliğin olaylara karışmasıyla yolu daraltıyor ve kimsenin nefes almasına izin vermeyecek bir raddeye getiriyor durumu. Sırtımızı döndüğümüz, başımızı eğdiğimiz müddetçe karanlığın üstümüzde durmayacağını düşünsek de Andor bunun mümkün olmadığını gözler önüne seriyor. Rogue One'ın açılışında da gördüğümüz gibi, nereye gidersek gidelim, nerede saklanırsak saklanalım İmparatorluk bir şekilde hayatımıza dahil olmanın bir yolunu buluyor. Rüzgarın dönmesiyle adaletin hiçbir noktaya erişememesi, suçsuz insanların İmparatorluğun çarkında işlemek zorunda bırakılan birer alete dönüşmesi, Luthen'ın baskılarıyla sürekli hata yapan hükümetin her geçen gün daha fazla insanın kuyruğuna basması birikerek belli bölgelerde patlak verirken İmparatorluk, Gerrera'nın askerlerini avlamaktan ve bununla övünmekten ileri gidemiyor. Birbirilerinin devamı olan iki hikayede de gördüğümüz gibi Galaktik İmparatorluk o kadar sert bir yapı ki, yıkılmıyor, bükülmüyor, eğilmiyor ve sırf bu yüzden hata yapmak İmparatorluğun dönülmesi imkansız yollara girmesine neden oluyor. Hem Andor hem Rogue One bize; umuda tutunmanın imkansızlaştığı, haklarımızın elimizden çekip alındığı, adalet için sesini yükselten herkesin cezalandırıldığı, suçlunun ve suçsuzun birbirine karıştığı en karanlık zamanlarda bile başımızı göğe kaldırmak için sadece cesarete ihtiyaç duyduğumuzu anlatırken, bizler seyirci olarak İmparatorluğun çatlaklarının yarıklar haline gelmesini izliyoruz. Bizi kurtaracak şeyin seçilmiş bir kişi olmadığını, eşi benzeri bulunmayan bir kahramanın gelmeyeceğini ve geleceğimizin bizim ellerimizde olduğunu hatırlıyoruz. Şu an durduğumuz yerden baktığımızda kırılmış, paramparça bir topluluk görebiliriz fakat umut tamamen yok olmuş değil. Biz savaşmaya devam ettiğimiz sürece umut da var olmaya devam edecek."} {"url": "https://www.soylentidergi.com/star-wars-orijinal-ucleme-devrimlerle-baslayan-bir-efsane", "text": "Star Wars Orijinal Üçlemesine ilk baktığımızda iyinin ve kötünün kalın bir çizgiyle birbirinden ayrıldığı, her şeyden habersiz büyüyen kahramanımızın yaşadığı macera sonunda gezegene huzur ve barış getirdiği, güçlü kötü adamların sevginin gücüyle yenildiği bir evren görmek mümkün. Fakat birer yap-boz parçaları gibi filmler birbirilerini tamamladıkça oluşan mitler, evrenler, hikayeler ve iki boyutlu olmaktan çıkan karakterlerle birlikte Star Wars kalbimizde, zihnimizde ve sinema tarihinde büyük bir iz bıraktı. George Lucas'ın etkisi altında büyüdüğü macera hikayelerine, bilim kurgunun gölgesinde küçük bir saygı duruşu olarak çekmek istediği Star Wars zamanla öyle bir hale geldi ki, sinema kültürüne yeni ifadeler eklerken kendisinden sonra gelen bilim kurgu filmleri için büyük bir ilham kaynağı oldu. Star Wars'un klasik bir hikayeye sahip olduğunu söyleyebiliriz fakat biliyoruz ki, sinemada 'mesih'in macerası' hareketini başlatan ve bu hareketin blockbuster öncüsü olan yönetmen George Lucas'dı. Sade ve neredeyse zarif bir dille başlayan seri, daha seyirciyle buluştuğu ilk günden bilim kurgu ve fantezi dallarında adını duyurmayı başarıyor. İnce işçilikle hazırlanmış evrenleri, karakterleri, trajedileri ve sadece teknik ekibin sıfırdan yarattığı galaksi bir yana, hikayeye hizmet eden diyaloglar ve alegorilerle de seyir zevkinizi ikiye katlıyor. Star Wars: A New Hope bir blockbuster filminden bekleyeceğiniz her şeyi içinde barındırıyor. Akıcı bir hikaye, ilginç karakterler, ritmik aksiyon sahneleri ve mutlu son. A New Hope devam filmleri olmadan kendi başına ayakları üzerinde durabilen tek Star Wars filmi olmakla kalmıyor, aynı zamanda çok kısa bir sürede bize tamamen sıfırdan yazılan bir evreni, başarılı bir şekilde, tanıtıyor. Gary Kurtz tarafından yapımcılığı üstlenilen, George Lucas'ın yönettiği film, güzel yazılmış bir destanı aratmıyor. Efektif kullanılan sahne aksesuarları, makyajlar ve dekorlar sayesinde bir saniye olsun baktığımız evrene yabancılaşmıyoruz. Lucas fantezi ve bilim kurguyu öyle başarılı bir şekilde harmanlamış ki, amcasının yanında çiftçilik yapan genç bir çocuğun büyüyüp kaderini yazması 2023 senesinde bile bize sıkıcı gelmiyor. Kalıplarından çıkarılmış, beklenmedik bir şekilde insanlaştırılmış, sevilmesi kolay karakterlerimizle maceranın içinde kaybolmamak neredeyse imkansız. Kötü adamlarımızın bile kendilerine ait sağlam hikayeleri olduğunu anlayabiliyoruz. A New Hope tüm derdini limitli bir süreyle, sadece başarılı oyunculuklarla ve John Williams'ın eserleriyle seyirciye aktarmayı başarıyor. Yılına göre denenmemiş kamera hareketleri, yapımcıların maliyetlerine bakmayı bile reddettiği set tasarımları, başarılı bir yazar ekibi, mükemmel bir ses tasarımı ve akıllı aynı zamanda takıntılı bir yönetmen, Star Wars'u Star Wars yapan her şey, yani A New Hope. Yönetmenin formülize edilmiş hikayelerde başarılı olmama şansı çok düşüktür fakat Lucas'ın 'kahramanın yolculuğu' olarak tanımladığı senaryo alışılmış anlatımlardan oldukça uzak. George Lucas'ın da belirttiği gibi aşırı tanıdık gelen fakat uzun zaman önce çok çok uzak bir galakside geçen macera, yönetmenimizin son anda umutlarını kaybetmesine neden olacak kadar özgün bir iş. Lucas'ın söylenilen her şeye rağmen sahip olduğu spesifik ve katı sanat görüşü anlatmak istediği hikayenin yarım kalmamasına neden oluyor çünkü Star Wars çıktığı dönem kapsamında aklı yerinde bir yönetmenin üstleneceği bir iş değil. A New Hope'un böylesine büyük bir riske rağmen başarılı olmasını ise yönetmenimizin sanat görüşüne borçluyuz. A New Hope sinematografik bir açından incelendiğinde çok parlak bir iş değil elbette fakat dahiliklerle dolu olduğunu inkar edemeyiz. Filmin bugün bile rahatlıkla izlenen bir görsele sahip olması, Lucas'ın istediği görüntüye sahip olabilmek için birçok yeni teknoloji geliştirtmiş olmasına borçlu. Aynısını klasikleşmiş hikaye için söylemek mümkün, mükemmel bir anlatım değil fakat tabuları yıkmayı ve seyirciyi kendisine çekmeyi başarıyor, bunların hepsini de sağlam bir kurgusal dünya inşasına borçlu. Lucas'ın esinlendiği işlere bağlı olması ve ilgi çekici bulduğu teknikleri dönüştürüp geliştirerek filmin her noktasında kullanması onun auteur bir yönetmen olduğu izlenimini veriyor. Empire Strikes Back için daha farklı konuşmak mümkün. Yönetmen koltuğuna Irvin Kershner'ın geçmesiyle sanat dili keskin bir Star Wars izlemeye başlıyoruz. Paralel hikaye anlatımı başarılı ve sırıtmıyor, karakterlerimizin gelişimlerini soluksuz bir şekilde izliyoruz. En önemlisi ise filmin elle tutulur bir sinematografiye sahip olması. Altın Oran tekniği sıkça gözümüze çarpsa da filmin karakterlere özel renk paletleri oluşturması bizi New Hope'un etkisinden hızla çıkarıyor. Star Wars, Empire Strikes Back ile gerçek bir bilim kurgu serisine dönüşüyor. Force'un kendine ait matematiğini, uzayın ve uzayda gerçekleşen savaşın kurallarını, ilk filmden beri bahsedilen kudretli İmparatorluğu ve gerçek bir asi üssünü görüyoruz. Büyüyen ve daha da ciddileşen bir savaş filmine sürüklenirken Lucas'ın özellikle savaş sahneleri için İkinci Dünya Savaşı'ndan esinlendiğini çok daha net görmek mümkün. Irvin Keshner'ın da etkisiyle evren daha da genişliyor fakat bu sefer hikaye ve karakterler de bu büyümede yerlerini alıyorlar. Luke'un başarısızlığı film boyunca güçlü bir lanet gibi onu takip ediyor, Leia politize olmuş karakterinden çıkıp savaş alanına inerken, Han ilk filmin aksine savaşmak için yeni değerlere sahip oluyor. Empire Strikes Back gerçek bir bilim kurgunun her notasına değinirken Star Wars'u asıl Star Wars yapan 'efsane' kimliğini kaybetmiyor. Serinin son filmi için yönetmen koltuğuna Richard Marquand geçiyor. Return of the Jedi, kendinden önceki tüm filmlere kıyasla masalsı bir anlatıma geçiyor. A New Hope'un yarattığı mitolojik esintiden ve Empire Strikes Back'in tüm ciddiliğinden uzakta kendi sesini bulmaya çalışıyor. Bir Star Wars final filmi olarak elbette seyirciyi ekran başında tutmayı başarıyor fakat ne ilk filmin başarılı evren kurgusuna, ne de ikinci filmin göze çarpan sinematografisine yaklaşamıyor. Return of the Jedi serinin belki de en zayıf halkası olarak anılmasına rağmen maceranın sonunu amaçladığı gibi, akıcı bir şekilde, seyirciye geçirmeyi başarıyor. Savaş sahnelerinin verdiği görsel seyir zevkini, Luke'un hikayesinin sonuna gelmesini ve belki de macera boyunca elde ettiği başarılardan biri olarak Darth Vader'ı kendi yöntemi ile yenmesini seyirci olarak zevkle izliyoruz. Elbette Star Wars yazımızı, müzikleriyle John Williams'a ve ses tasarımıyla Ben Burtt'a değinmeden bitiremeyiz. Bölümlerinde ustalaşmış, dahi olarak nitelendirebileceğimiz bu iki isim olmadan Star Wars kesinlikle bugün sahip olduğu başarıyı yakalayamazdı. Filmlerin başarılarının ardında sadece yönetmenin ve oyuncu ekibinin olmadığını kanıtlayan en güzel işlerden biri Star Wars. Set mekaniklerinden, sıfırdan inşa edilen mekanlara ve teknolojilere, daha iyi görüntü elde etmek için özel tasarlanan lenslerden ve ışıklardan, ses tasarımına, görüntü tasarımına, kostüm ve makyaj ekibine, senaryo ekibine; kısacası filmin elleri ve ayakları olan tüm set önü ve arkası ekibine ait bir iş Star Wars. Yalnız bir yetimin ailesini bulması ve tüm galaksiye barış ve huzur getirmesi belki çok daha farklı şekillerde anlatılabilirdi ama bu kadar aklımızda ve kalbimizde yer eder miydi bilmiyoruz fakat Lucas'a ve ekibine böylesine güzel ve detaylarla kurgulanmış bir evren yarattığı için teşekkür etmekten de kendimizi alamıyoruz."} {"url": "https://www.soylentidergi.com/stefan-zweig-klasigi-satranc-karakter-tahlili", "text": "Stefan Zweig'in kısa romanı Satranç, ana karakterleri Mirko Czentovic ve Dr. B'nin zihinlerine derinlemesine inen bir psikolojik edebiyat eseridir. Yüksek bahisli bir satranç maçının arka planında geçen bu kısa roman, bize onların hayatlarının büyüleyici bir incelemesini aktarır. Karakterlerin zıt kişilikleri, psikolojik zayıflıkları ve ruhlarının karmaşasını aktarmayı gerçekten başaran bir roman Satranç. Mirko Czentovic karakterinin özünde olağanüstü satranç yeteneği yatıyor. Küçük yaşlardan itibaren satranç oyununun karmaşıklıklarını kavrama konusunda doğuştan gelen bir yeteneği var ve bu onu satranç dünyasında tanınan ve asla yenilmeyen biri haline getirmiş. Mirko'nun satranç yeteneği, doğaüstü bir seviyede, doğal olarak gelişen ve sezgisel şekilde geliştiği ifade ediliyor. Bu inanılmaz yetenek, onun hem en büyük gücü hem de en büyük kırılganlığıdır. Mirko, küçük bir Yugoslav köyünde her şeyden izole bir şekilde yetişmesinden kaynaklı, içe dönük doğasıyla karakterize edilip hikayede böyle karşımıza çıkmakta. Yaşamında geçirdiği yılları, sıradan sosyal etkileşimlerden uzaktı ve bu da duygusal gelişiminin ilerlememesine yol açmıştı. Bu kısa roman, Mirko'yu sosyallikten uzak ve minimum konuşma becerisine sahip biri olarak karışımıza çıkarıyor. Satranç dünyasındaki asosyalliğinden dolayı insan ilişkilerinde başarılı değil. Klasik iletişimler bile ona karmaşık gelmekte ve bununla baş etme konusunda yetersiz bir karakter. Mirko'nun bu inanılmaz yeteneğinin getirdiği asla kaybetmeyen biri oluşu, onu kibirli ve olaylara karşı tepkisiz hale getiriyor. Olağanüstü yeteneklerinin farkında olan biri ve bu farkındalık onda bir egoya yol açmıştır. Kibirliliği, başkalarına karşı ilgisizliğinde ve zorluklara karşı küçümseyici tavrında açıkça görülmekte. O rakiplerinin satranç oyununa karşı yeteneğini ve psikolojik gücünü hafife alan biri. Görünüşteki yenilmezliğine rağmen Mirko Czentovic, duygusal ve psikolojik zayıflıklara sahip bir kişilik. Bu zayıf noktalar, Dr. B.'nin satranç mücadelesiyle karşı karşıya kaldığında ön plana çıkıyor. Maç esnasında üzerine hissettiği baskı ve dünyadaki tek satranç dehasının o olmayabileceğinin izleyiciler tarafından farkına varılması, ruhsal durumunu oldukça etkiler. Bu maçtan sonra kendine güvensizliğinin ve duygusal kırılganlığının ortaya çıkmakta olduğunu görürüz. Kitap, iki karakter arasında geçse de en dikkat çeken şüphesiz Avukat Dr. B'dir. Bu karakter, Nazi rejimi tarafından tutuklanır ve sorgulanmak üzere aylarca alıkonulur. Diğer tutuklular gibi Nazi kampına gönderilmez fakat kendisinin de deyimiyle, kendini daha büyük bir işkence bekler: Hiçliğe mahkum edilmek. Avukat Dr. B'yi okurken hiçlik ve yalnızlığın içinde bizi hayata bağlayanın, içimizdeki yaşama arzusu olduğunu ve bu yaşam arzusuna nasıl yön verebileceğimizin de bize bağlı olduğunu anlıyoruz. Dr. B, kendisini hayata o hiçliğin içinde olmasına rağmen satranç oynayarak bağlayan biri. Satrançtaki yeteneği zorunluluktan tutkuya dönüşen Dr. B, farklı iki beyinde gelişmesi gereken bu oyunda tek beyindir. O hem siyahtır hem beyaz. Dr. B'nin karakteri gizem ve bilinmezlik içindedir. Gerçek kimliği ve geçmişi asla tam olarak ortaya çıkmıyor, bu da onun kişiliğine bir çekicilik unsuru ekliyor. İkinci Dünya Savaşı'nın yarattığı kaosla dolu olan geçmişi, karakterin ruhunun temelini oluşturuyor. Savaşın travması ve yıllarca süren hücre hapsi onun üzerinde derin bir iz bırakıp ruhsal olarak ağır yaralar açmıştır. Karakter, savaşın ve esaretin psikolojik bedelini yansıtmakta, bu da onu karmaşık ve esrarengiz bir figür haline getirmektedir. Dr. B, geçmişiyle ve psikolojik yaralarıyla başa çıkmanın bir yolu olarak satranca yöneliyor. Aslında buna mecbur kalıyor. Oyun, onun düşüncelerini ve duygularını başka bir şeyle uğraşarak aşabileceği, bunları tolere edebileceği bir sığınağa dönüşüyor. Onun satranca yaklaşımı rekabetçi olmasından ya da hırsından kaynaklı değil, teselli bulma arzusundan ve zihinsel meşguliyetten kaynaklanmakta. Bu onu, satrancı öncelikli olarak bir onaylanma aracı olarak gören Mirko Czentovic'ten ayırıyor. Dr. B, rakiplerini tedirgin etmek için alışılmışın dışında psikolojik taktikler kullanan, stratejik ve hesaplı bir oyuncudur. Mütevazı görünümü ve tavrı, müthiş satranç becerilerini gölgede bırakmaktadır. Kısa roman, Dr. B'nin Mirko Czentovic'in umursamazlığına ve kibrine meydan okumak için nasıl psikolojik manipülasyon ve alışılmadık hareketler kullandığını aktarıyor bizlere. Mc. Connor, hikayede dünya satranç şampiyonu Mirko Czentovic ve gizemli rakip Dr. B ile aynı gemide seyahat eden varlıklı bir kişilik olarak tanıtılıyor. Yolculuk sırasında meydana gelen olaylarda, özellikle de Czentovic ile Dr. B. arasındaki satranç maçı hakkında gözlemci ve yorumcu olarak görev alıyor bu karakter. Mc. Connor, dünyanın esrarengiz satranç şampiyonu Mirko Czentovic ve hikayede gelişen satranç maçı hakkındaki merakı ile ön plana çıkıyor. Gemide meraklı olduğu kadar hırslı ve başarı saplantılı biri olarak da biliniyor. Buradaki kişiler ve olaylar ilgisini çekiyor ve bu da onun ilgili bir kişilik olduğu bilgisini veriyor bize. Mc. Connor, sıra dışı bireylerden oluşan bir dünyaya itilen, sıradan insanın tasviri. Tepkileri ve gözlemleri, diğer karakterlerin tuhaflıklarının ve karmaşıklıklarının vurgulamasını sağlıyor. Czentovic ve Dr. B'nin olağanüstü yetenekleri, tuhaflıkları ve çatışmalarıyla karşı karşıya kalan ortalama bir insanın bakış açısını temsil ediyor. Mc. Connor'ın varlığı, gemide geçen olayların ve kişiliklerin dışarıdan birinin bakış açısından keşfetmesine olanak tanıyan bir anlatı aracı işlevinde. Bu karakter sayesinde okuyucular, karakterlerin gerilimleri, çatışmaları ve psikolojik iniş çıkışlarının yanı sıra, satranç müsabakasının gelişen draması hakkında da fikir sahibi oluyor. Zweig, S. (2019). Satranç, (21. Basım), Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, İstanbul."} {"url": "https://www.soylentidergi.com/stefan-zweig-okumak-icin-5-neden", "text": "Birden fazla türde yazarak her alanda büyük başarılara imza atan yazar Zweig, sadece günümüzde değil yaşadığı dönemde de ciddi etkiler yaratan, onlarca dile çevrilen kitaplarıyla Çok Satanlar listesinde ismini korudu. Psikolojik çözümlemelerini sadelikle, ustaca anlatan Zweig bizleri eserlerine hayran bıraktı. En verimli zamanı 1. Dünya Savaşı ve 2. Dünya Savaşı arasına denk geldi. Zweig yapıtlarında, kadın duygularını ve psikolojisini okuyucusuna çok iyi aktaran bir yazardı. Bir Kadının Yaşamından Yirmi Dört Saat ve Bilinmeyen Bir Kadını Mektubu adlı kitaplarının ana karakterlerini kadın karakterlerden oluşturdu. Bütün yönleriyle ele aldığı kadın duygularını, çarpıcı ifadelerle okura aktardı. Sadece romanları ve kısa öyküleriyle değil biyografileriyle de tanındı Zweig. Üretimi zor bir tür olan biyografi, Zweig'in elinde başka bir boyut kazandı. Zweig, kanıtlama derdine düşmeden, dipnotların kullanılmadığı edebi biyografiler yazarken bu yazıların da psikolojik yönü ağır bastı. İncelikli araştırmalarla ortaya çıkardığı çalışmaları, detaylarla yüklü yapıtlardı. Biyografilerinde yersiz uzatmalara, gereksiz ve süslü sözlere yer vermedi. Aynı zamanda hiciv ya da övgü kullanmanın da uygun olmadığını, bahsedilen kişinin ilgi çekeceğini dile getirdi. Kaybedenin yazgısının ilgisini çektiğini söyleyerek psikolojik olarak yakın hissettiği kişilerin hayatlarını yazmayı tercih etti büyük çoğunlukla. Erasmus'un, Maria Antoinette'in, Macellan'ın, Dostoyevski'nin, Dickens'in, Balzac'ın ve başka pek çok kişinin biyografilerini yazarken nesnel kalmayı başardı. Zweig'in Salzburg'daki malikanesinde geniş bir yazma koleksiyonu ve Beethoven'ın yazı masası da bulunan muhteşem bir kütüphanesi vardı. En önemli çabalarından biri bu koleksiyonunu zenginleştirmekti. En verimli yılları olan Salzburg yılları bir süre sonra sona erdi ve bu muhteşem koleksiyonları, kitapları arkasında bırakarak ülkesini terk etmek zorunda kaldı. Sahaf Mendel adlı öyküsünde bu tutkunun izleri vardı. Dünyaya kendini kapatmış, kitaplardan başka bir şey görmeyen, kafede kendisine ayrılmış bir köşede kitaplarıyla vakit geçiren Mendel'in önce hapse atılması sonra da toplama kampına gönderilmesini aktardı bu öyküsünde. Zweig'ın Görünmeyen Koleksiyon adlı öyküsünün kahramanı Herwarth da, sayısız nadir eserleri topladı ve çok önemli bir koleksiyon oluşturdu. Günden güne gözleri görme yetisini kaybetti ve Almanya'nın savaş sonrası zor yıllarında ailesi bütün koleksiyonu satarak geçinmeye çalıştı. Zavallı adam koleksiyonunun olmadığından bihaber ziyaretçilere olmayan koleksiyonu gezdirdi. Hayatı boyunca siyasetle hiç ilgilenmeyen, savaş karşıtı olan Zweig son ana kadar içindeki insan sevgisini hiç bırakmadı. Hep savaşa karşı savaştı, bunun için konferanslar düzenledi. O zamanlarda savaş karşıtı olmak vatan hainliği ile eş değerdi. Buna rağmen tarafı belli olan Zweig, hümanist düşünce yapısına sahipti. Dünün Dünyası adlı eserinde tarihte en çok çile çekmiş kuşağın kendileri olduğunu söyledi. 22 Şubat 1942'de bütün bu sıkıntılara, kaçmalara, vatansız ve yurtsuz yaşamalara daha fazla katlanamadığı için eşi ile birlikte ölümü seçti."} {"url": "https://www.soylentidergi.com/strugatski-kardeslerden-uzayda-piknik-ve-tarkovskiden-iz-surucu", "text": "Arkadi Natanoviç Strugatski ve Boris Natanoviç Strugatski kardeşler tarafından kaleme alınan 'Uzayda Piknik' eseri 1971 yılında bilim kurgu alanında yayımlanmıştır. Yokuştaki Salyangoz, Tanrı Olmak Zor İş ve Kıyamete Bir Milyar Yıl, romanları olmak üzere ortak romanları bulunan Strugatski kardeşler bilim kurgu kategorisine farklı bir pencereden bakma deneyimi bizlere sunuyorlar. Uzayda Piknik kitabı ile uzaylıları farklı bir yönden tanıyoruz. Romanın konusuna özetle değinecek olursak: Uzaylılar dünyaya ziyarete gelirler ve bu ziyaretleri sonunda yeryüzünde bulunan beş bölgede kalıntılarını/artıklarını bırakırlar. Henüz ne olduğu ve neler doğurabileceği bilinmeyen bu olayda bu bölgelere giriş yasaktır. Bölge isimli bu alanlarda girişin herkese yasak olduğu gibi bu bölgenin dışında halk ve çevre bundan olumsuz yönden etkilenmektedir. Tehlikeyi göze alan kişiler geçimlerini sağlamak için bu bölgeden uzaylı atıkları diğer bir deyişle 'zamazingoları' adı verilen maddeleri gizlice alıp satmaktadır. Stalker olarak adlandırılan bu kişilerden biri Kiril ve Redrick' idi. Geçmişinin yükünü henüz omuzlarından ve zihninden atamayan Red evli ve bir çocuk babasıdır. Lakin Guta ile olan çocuğunda bir gizem vardır. Red ve bir grup arkadaşı bölgeye bir gezintiye karar verirler. Karakterlerimiz hikaye boyunca birbirleri hakkındaki düşünce ve davranışlarının yanında kendi iç durumları geçmiş, şu an ve gelecek üzerine düşüncelerinin karmaşıklaşması stresi altında kendilerine bir yol bulmaya çalışırlar. Roman Sci-Fi'nin En İyi 100 Bilim Kurgu Kitabı listesinde 89. sırada yer alırken ayrıca 1977 yılında keşfedilen 3054 Strugatskia asteroidi, adını yazarlardan almıştır. Yönetmenliğini ve senaristliğini Tarkovski'nin yaptığı İz Sürücü filmi, Strugatski kardeşler tarafından kaleme alınan Uzayda Piknik romanının serbest uyarlaması olarak sinemaya yansımaktadır. Tarkovski'nin Solaris filmindeki başarılarından sonra çok büyük bütçe ayrılan film 1979 yılında yayıma girmesiyle; özel efektler olağanüstü olaylar olması bekleniyordu. Oysa Tarkovski romanı kendi renovasyonuyla olağanüstülükleri hikayeden çıkararak asıl vermek istenilen mesaja odaklandı. Bu mesaj: Eğer en derindeki dileğinizi gerçekleştirme fırsatınız olsaydı, bunu gerçekten ister miydiniz? 'idi. Filmin çekildiği yerin özel bir anlamı vardı; 1957 yılında Mayak nükleer kazasına maruz kalan bölge geride bıraktığı izler ile Tarkovski'yi çok etkilemişti. Filmin ilk çekimleri bitirilip geri dönüldüğünde filmin yanmış olduğunu gören film ekibi filmi yeniden çekmek için bölgeye giderler. Bölgenin durumundan dolayı ikinci film çekiminde oyuncular etkilendikleri atmosferden dolayı ikinci gelişlerinde tedirginlikleri artmıştır ve filmde yansıyan duygular karakterlerden ziyade kendi duygu durumlarını yansıttığı düşünülmektedir. Filmde çok fazla karakter bulunmazken Filmin başrol oyuncuları; İz Sürücü rolünde Alexander Kaidonovsky, yazar rolünde Anatoly Solonitsyn ve profesör rolünde Nikolai Grinko'dur. Alice Friendlich de İz Sürücü'nün karısı rolünde iken İz Sürücü'nün kızı rolünde Natasha Abramova yer almaktadır. Filmdeki hikaye genel olarak Strugatski Kardeşlerin romanına benzerlik göstermektedir. Çok ayrıntı verip tadını kaçırmadan filme değinecek olursak; Bölge adı verilen bir alan bulunmaktadır. Bu alana giriş yasaktır çünkü bu bölgede bulunan bir odaya girdiğinizde en içten dileklerinizin gerçekleştiğine inanılır. İz sürücümüz geçimini sağlamak için insanların bu bölgeye nasıl gireceklerine yardım eder. Filmdeki gezimizde ona bir yazar ve profesör eşlik eder. Bu üç adam bu bölgeye girmeye karar verirler fakat bilinmeyen tehlikeler bulunmaktadır bundan dolayı çok dikkatli olmamalılardır. Dileklerin gerçekleştiği bu oda gerçekten var mıydı ya da var olmasını mı istiyorlardı? Bölgede geçirdikleri zamana tanıklık ettiğimiz olayda bilim kurgu yapısının ötesinde felsefi görüşlerinin de harmanlanmasıyla bu kategorinin farklı bir penceresini bizlere göstermektedir. Geçmiş, pişmanlıkları, umutları, umutsuzlukları, hüzünlerinin onlara eşlik ettiği bu yolculuk benlikleri ile bağlantıları filmin atmosferini daha da etkileyici kılmaktadır. Ayrıca filmde iz sürücü ve kızı da bulunmaktadır. İz sürücün kızının gizemi ise düşündürücü niteliktedir. Strugatski kardeşlerin kaleme aldığı bu roman bilim kurgu yönüne farklı bir bakış açısı sunarken, film ise çekilen bölgenin anlamı ve özellikleri ile Tarkovski'nin anlamlı filmleri arasında yerini almaktadır. İkisinin de ayrı etki ve özellikleri olduğunu düşündüğümüz bu roman okumanızı ve filmi de farklı bir bakış açısı önerisi sunduğu için izlemenizi tavsiye ediyoruz. Şimdiden keyifli seyirler."} {"url": "https://www.soylentidergi.com/svetlana-aleksiyevic-zamanimizin-izdirabi-ve-cesareti-icin-bir-abide", "text": "Eserlerini İsveç Kraliyet Bilimler Akademisi'nin Zamanımızın ızdırabı ve cesareti için bir abide. olarak tanımladığı Belaruslu Yazar Svetlana Svetlana Aleksiyeviç, savaşın sadece cephede savaşanların savaşı olmadığını; geride kalan ailelerinin, çocuklarının, eşlerinin de aynı ölçüde savaştığını ve yaralandığını çarpıcı bir şekilde ortaya koyuyor. Kendisini bir yol insanı olarak gören yazar, bu acıları yaşamış insanların hikayelerine kitaplarında yer vererek birinci ağızdan savaşı dinleyen biri olarak karşımıza çıkıyor. Savaşı erkek dünyasıyla ilişkilendiren, savaşın meşru amaçları olduğu söyleyen düşünceyi savunan ideolojilere karşılık kadınların ve çocukların gözünden hiçbir savaşın adil olmadığına vurgu yapan Svetlana Aleksiyeviç hakkındaki yazımızı bu minvalde yazdığı kitaplar üzerinden ele alacağız. 31 Mayıs 1948'de Ukrayna SSC'nin Stanislav kentinde Belaruslu bir annenin ve Ukraynalı bir babanın çocuğu olarak dünyaya gelen Svetlana Aleksandrovna Aleksiyeviç, hem gazeteci hem de yazar kimliğiyle yaşayan en önemli kadın yazarlarından biridir. Çocukluk çağları Belarus'ta geçen Aleksiyeviç, burada gazetecilik bölümünü bitirip bazı yerel gazetelerde çalıştıktan sonra bir edebiyat dergisinin muhabiri olarak görev yapar. Tarihin en kanlı, acı veren savaşlarını ve felaketlerini tecrübe eden ve savaşın kötü etkilerine maruz kalan insanlarla röportajlar yaparak bu acı tecrübeleri belgeleyen yazar yeni bir edebi tür yaratmıştır. Edebiyat ödülünü kazanan 14. kadın olan Aleksiyeviç, İsveç Akademisi yazarın eserlerini çok sesli yazıları, çağımızda acı ve cesaret anıtı olarak anıyor. 2. Dünya Savaşı, Çernobil Faciası, Sovyet-Afgan Savaşı, SSCB'nin dağılması gibi tarihin kilit olaylarını yaşayan insanların izlerini her eserinde görmek mümkündür. Bu tarz konuları eserlerinde işleyen yazar; yazılarının SSCB'nin dağılmasından sonra Belarus devlet başkanı seçilen Aleksandr Grigoryeviç Lukaşenko rejimini rahatsız etmesi sebebiyle 2000 yılında hakkında yasal kovuşturma başlatılır. Bu kovuşturmanın sonucunda siyasi sürgün olarak Berlin, Paris gibi şehirlerde hayatını sürdürür. Şimdiyese sürgünden dönünce yerleştiği Minsk şehrinde yaşamına devam ediyor. Eserlerinde savaşı yaşamak zorunda kalan insanların ilk ağızdan anlattığı ifadelere yer veren Aleksiyeviç'in kitapları; SSCB'de yaşamış insanların, hem o dönemde hem de sonrasında yaşadıkları duygusal ve manevi hayatlarındaki dönüşümlerin edebi kroniği olarak görülüyor. Örneğin 1986'daki Çernobil Nükleer Faciası'nda bu trajediyi yaşamış olan insanları merkeze aldığı Çernobil Duası isimli kitabında bireysel tanıklıklardan yararlanarak onlarca insanın felaketten sonra yaşadığı korkuyu ve belirsizliği gözler önüne seriyor. Felakete dair hafızalarına kazınan acı veren anılara sahip itfaiye erlerine, masum yurttaşlara ve karar mercii olan parti yöneticilerinin tavırlarına dair ibret verici diyalogların yer aldığı metin, nükleer bir felaketin yarattığı yıkımın kanıtı niteliği taşıyor. Svetlana Aleksiyeviç'in ilk eseri ve kurduğu yeni türün ilk örneği olan Kadın Yok Savaşın Yüzünde kitabında tarihin en büyük savaşlarından birinin yaşandığı ve bu uğurda en az 20 milyon kayıp verildiği SSCB'de pilottan çamaşırcısına, askeri cerrahından keskin nişancısına kadar faaliyet göstermiş kadınların, Nazilerle olan mübadeleyi nasıl göğüslediklerini, böylesi bir dramda kadın olarak deneyimlerini ülkenin dört bir yanından topladığı birinci ağızdan belgelerle gözler önüne seriyor. Yazar, Çinko Çocuklar adlı kitabında Sovyet insanın kaderini geri dönülemez bir şekilde değiştiren, derin yaralar bırakan Sovyet-Afgan savaşında hayatını kaybeden, yaralı dönen insanlara odaklanarak etkileyici sözlü tarih çalışmaları arasında bir yenisini daha eklemiştir. Eserinde; askerlerin, cephe gerisinde bekleyen hemşirelerin ve doktorların hayatlarını kaybettiği, Afgan tarafının da çok büyük kayıplar yaşadığı savaşı anlatırken savaş sonrasında yara alan eşlerin, annelerin, babaların ve çocukların trajedilerine de yer veriyor. Yazar kendine açılan davalardan da bahsederek yazdıklarının okuyucu vicdanında değerlendirilmesi gerektiğini öngörüyor. Kitaplarını duyguların ve ruhun bir tarihi olarak niteleyen yazar, İkinci El Zaman metninde komünizmin çöküş döneminde ve sonrasında oluşan yeni Rusya'da yaşayan insanların hikayelerine odaklanıyor. Yapılan röportajlar aracılığıyla açlığa, kıtlığa, propagandaya, teröre aynı zamanda da gurura ve umuda dair birinci ağızdan dökümlere ulaştığımız kitap, bu acıları yaşayan sıradan insanların hikayeleri için birer mikrofon görevi görüyor. Nazi İşgalinde Kadınlar isimli kitabındaysa Nazi işgaliyle yüzleşen kadınların hikayelerine odaklanıyor. 2. Dünya Savaşı'na erkeklerle eşit şartlarda katılan kadınlar sadece savaşan askerlerin yaralarını sarmadılar, iz sürdüler, köprüler patlattılar, keskin nişancı oldular. Aleksiyeviç'in dört yılda onlarca şehir ve köye giderek belgelediği hikayelerde, kadınların savaş zamanlarında hem fiziksel hem de duygusal olarak verdikleri mücadelelere rastlanıyor. Kitap, savaşın kadınların ruhlarında nasıl yaralara yol açtığına dair birinci ağızdan ve döneme tanıklık eden ifadelerden oluşuyor. Savaşı yaşayan çocukların anılarının yer aldığı The Last Witnesses: The Book of Unchildlike Stories isimli kitabında sadece erkek gözünden anlatılan savaşların, kadınların ve çocukların gözünden yeniden anlatılarak, savaşın taze ve belki de üzerinde pek durulmamış yönlerine dikkat çekiyor. Tema olarak, 1993 yılında SSCB'nin dağılması sebebiyle umutsuzluğa, belirsizliğe kapılan ve intihar teşebbüsünde bulunan insanların hikayelerinin anlatıldığı Ölümle Efsunlananlar kitabı da yazarın yarattığı yeni bir türde anılan kitapları arasındadır. Kitapta çok sayıda Sovyet vatandaşının kendisini komünist ideoloji ile özdeşleştirmeleri sebebiyle ortaya çıkan yeni düzeni kabul etmekte zorlanması ve tarihsel bir gerçekliği algılama noktasında sorunlar yaşaması sebebiyle yaşamlarına son verme kararlarına odaklanmaktadır. Kurt Tucholsky Ödülü (1996), Leipzig Avrupa Anlayışı Kitap Ödülü (1998), Herder Ödülü (1999), Sandro Onofri Ödülü (2002) olmak üzere çok sayıda edebiyat ödülü kazanan yazar uluslararası bir itibara sahiptir. Aynı zamanda Ulusal Kitap Eleştirmenleri Birliği Ödülü (2005), Oxfam Novib/PEN İfade Özgürlüğü Ödülü (2007) ve Prix Medicis Essai (2013). Kitaplarını daha iyi anlamak için göz atabileceğiniz Cumhuriyet gazetesinin yazarla gerçekleştirdiği röportaja buradan ulaşabilirsiniz."} {"url": "https://www.soylentidergi.com/tablolarda-meryem-ile-cocuk-isa-ve-azizler-sacra-conversazione", "text": "Jan Van Eyck'ın bu tablosu Sacra Conversatione sahnesinin bilinen en eski örneklerindendir. Resmin merkezine baktığımızda Meryem; saflığı ve bakireliği temsil eden beyaz çiçeklerle bezeli, altın ayrıntılar içeren bir dekorun önünde basamaklarla yükseltilmiş bir tahta yerleştirilmiştir. Taht arkası dekorun ihtişamı, şark esintileri içeren ve basamaktan aşağı uzanan halının desenlerinde de devam etmektedir. Resmin sol tarafında gördüğümüz altın desenli koyu mavi cüppe içerisindeki kişi Aziz Donatian'dır. Elinde üzerinde mumlar olan bir tekerlek tutmaktadır. Bu tekerlek bizi Donatian efsanesine götürür. Efsaneye göre Donatian Tibet Nehri'ne atıldığında, Papa Dionysius üzerinde beş adet mumun olduğu bir tekerlek getirtmiştir. Bu yüzden tekerlek Donatian'ın sürüklendiği yerde durmuştur. Bu panel Bruges'daki St. Donation Kilisesi papazı George Van Der Paele tarafından sipariş edilmiştir. Ayrıca bu kilise Reims Piskoposu St Donatian 'a adanmıştır. Resmi sipariş eden Van der Paele sol tarafta dizlerinin üzerinde dua ederken resmedilmiştir. Elinde tuttuğu dua kitabı ve gözlüğü sahneyi bu bağlamda desteklemektedir. Yüzüne, dua sırasında tefekküre dalmış bir ifade hakimdir. Yüzündeki mimik çizgileri ve gölgeler Jan Van Eyck'ın detaylarda başarısını kanıtlar niteliktedir. Van Der Paele'nin yanında bulunan Aziz George bir eliyle miğferini kaldırıp Meryem'i selamlarken, diğer eliyle Van Der Paele'yi Meryem'e takdim etmektedir. Aziz'in elinde üzerinde kırmızı bir haç bulunan bayrak bulunmaktadır. Hıristiyan inancında İsa ölümünün ardından üçüncü günde dirilmiştir. Bu sahne tasvir edilirken de İsa beyaz kumaş üzerinde kırmızı haç çizili bir bayrağı elinde tutar. Bu sahne İsa'nın ölüme karşı zaferinin tasviridir. Çocuk İsa'ya baktığımızda bir elinde çiçek demeti, diğer elinde papağan görürüz. Orta Çağ'da papağanların insanları Ave diyerek selamladığı inancı vardır. Ave Eva kelimesini çağrıştırmaktadır. Çiçekler ise Meryem'in saflığını ve masumiyetini temsil etmektedir. Tahtın iki yanına baktığımızda karşımıza yontulmuş Adem ve Havva figürleri çıkmaktadır. Papağan figürü burada Van der Paele'nin cennete kabul edilmesini vurgulamaktadır. Van Eyck'ın eserlerini başyapıt kılan özelliklerden biri, detaylara gösterdiği özendir. Tahtın kollarındaki kabartmalara baktığımızda Kabil'in Habil'i öldürme sahnesini ve İbrahim'in İshak'ı kurban edişini görürüz. Tahtın sütunlarında ise bir tarafta Samson'un aslanı öldürme sahnesi yer alırken diğer tarafta Davut'un Golyat zaferi gösterilmiştir. Böylece resmin sol tarafı İsa'nın çarmıha gerilmesine atıfta bulunurken, sağ tarafındaki ikonografi dirilişine atıfta bulunmaktadır. Büyük meşe üzerine yağlı boya ile yapılan bu panel ikonografilerde sunulan ayrıntı ve hatlarla; renkleriyle ve çizgilerinin ahengiyle Van Eyck şaheserlerinden biri olarak kabul görür. Bu başyapıt Fransız Devrimi dönemine kadar bulunduğu yerde kalmış ve ziyaretçilerin gözbebeği olmuştur. Tablo; devrim yıllarında Musee du Louvre tarafından satın alınmış ve 1816'da Bruges'a iade edilmiştir. Sacra Conversazione olarak da bilinen bu sahnede Meryem ve Çocuk İsa Azizlerle birlikte resmedilir. Resme eklenecek azizler, betimleme tipleri ve detaylar bu resmin amacına bağlı olarak farklılık gösterir. Bu altar panosu 1445- 47 arasında Santa Lucia de Magnoli Kilisesi ana sunağı için resmedilmiştir. Predella kısmında küçük paneller de bulunmaktaydı ancak bunlar sonradan bölünüp farklı koleksiyonlara aktarılmıştır. Gotik formların kullanıldığı bu eser, altın renkli bir arka planın kullanılmadığı ve yenilikçi ışık efektlerinin uygulandığı bir eserdir. Resmin merkezine yerleştirilen Meryem ve çocuk İsa'nın yüzlerinin dönük olduğu sol tarafta Aziz Francesco ve Vaftizci Yahya bulunmaktadır. Aziz Francesco bir keşiş elbisesi içerisinde okurken resmedilmiştir. Yırtık giysileri içerisinde Meryem ve Çocuk İsa'yı takdim ederken çizilen Vaftizci Yahya eseri inceleyenlerin ilk bakışta dikkatini çekmektedir. Vaftizci Yahya'nın bu takdimi İncil'de İsa'yı müjdeleme rolünün resimdeki yansımasıdır. Resmin diğer tarafına geçtiğimizde karşımıza çıkan Piskopos Zenobius ve Azize Lucia Floransa'nın bilinen koruyucularıdır. Panel Floransa'da resmedilmiştir ve resimlerde seçilen azizler için kriterlerden biri de şehrin koruyucusu vazifesine vurgu yapılmasıdır. Azize Lucia elinde bir palmiye dalı tutmaktadır. Palmiye dalı Hıristiyan inancında cennet, yeniden diriliş, kurtuluş gibi anlamlarla ilişkilendirilir. Palmiye yaprakları dönem dönem bekaret, doğum ve saflığın sembolü olarak da kullanılmıştır. Burada da tüm bu anlamları karşılayacak biçimde konumlandırılmış olduğu söylenebilir. Arka planda, mimari kompozisyonda üç portakal ağacının tepe noktası gözümüze çarpmaktadır. Portakal ağacı veya çiçeği masumiyeti, iffeti ve doğurganlığı simgelemektedir. Tam tepe noktasına yerleştirilen bu üç ağaç adeta Meryem'i gölgeleri altına alarak onun bu yönlerini işaret etmektedir. Resmin yaratıcısı Domenico Veneziano adeta bir ışık ressamıdır. Burada kullandığı tonlar, ışığın dozu ve renklerin birbiriyle sade uyumu bunu kanıtlar niteliktedir. Giovanni Bellini renk ve ışıklar şehri olan Venedik'in önemli ressamlarından biriydi. Ününün çoğunu yaptığı dini temalı resimler sayesinde sağlamış olan Giovanni; çoğu günümüze ulaşabilmiş Meryem ve çocuk İsa resimleri çizmiştir. Bunlar arasında en ünlüsü de San Zaccaria Altarpiecedir. Bu eser Kutsal Sohbet temalı resimlerin en önemlilerinden biri olabilir. Resimde azizler, Meryem ve çocuk İsa hariç; tahtın önüne keman türü bir çalgıyla melek olduğu düşünülen bir figür eklenmiştir. Bu panodaki figürler arasında etkileşim yok denecek kadar azdır. Resme adeta sessiz bir tefekkür hali hakimdir. Esere yakından baktığımızda sol tarafta turuncu ile mavi cüppesi içerisinde bizi Aziz Petrus karşılar. Bir elinde cennet kapısının anahtarlarını tutarken, diğer elinde kitap tutmaktadır. Aziz Petrus'un yanında elinde zafer şehit palmiyesi olan Azize Katerina vardır. Azize Katerina olduğunu, elini koyduğu çarktan ve elindeki şehit palmiyesinden anlayabiliriz. Kendisine işkence etmek için çivili çarklara bağlandığında, Tanrı'nın araya şimşekler sokarak çarkı yok ettiğine inanılır. Sonrasında ise başı kesilerek şehit edilmiştir. Palmiye dalı bu şehitliğin sembolü olarak kullanılmıştır. Aynı zamanda zafer sembolü olarak da anılmasının sebebi, palmiye dalını Romalıların zafer alaylarında taşımasıdır. Hıristiyan inancında da palmiye dalı, şehitlerin zafer sembolü haline gelmiştir. Meryem ve çocuk İsa diğer figürlerden yüksekçe bir tahtta tasvir edilmişlerdir. Çocuk İsa'nın kutsama işareti yaptığı görülmektedir. İsa'nın parlaklığı, tahtın mermeri ve Meryem'in beyaz şalı, adeta resmin merkezini aydınlatarak odak noktası haline getirmiştir. Tahtın arkasında modellenen mimari üç boyutlu olarak sunulmuştur. Yumuşak geçişli tonlar, koyu ve açık sarı geçişler, keskin kırmızılar, merkezdeki mavi renk ve yoğun ışık kullanımı ile bu tablo bize adeta Bellini'nin yeteneğini sergilemektedir. Tepeden sarkan lambaya baktığımızda, lambanın üst kısmında büyük bir yumurta olduğunu görürüz. Bu elbette rastgele bir seçim değildir. Hıristiyan inancında kabuğu kırılan yumurta İsa'nın dirilişini temsil ederken, yumurtanın kendisi bekareti ve saflığı temsil eder. Ayrıca yumurta kozmik de bir semboldür. Gökyüzü yumurta şeklinde tasvir edilmiş ve yumurtanın da gökyüzü gibi yedi katmandan oluştuğu kabul edilmiştir. Burada da kubbe şeklindeki tasvirin ortasında bizi ortamı aydınlatacak bir lambaya bağlı yumurta karşılar. Sağ tarafa geçtiğimizde kırmızı cüppe içerisinde Aziz Jerome 'yi görürüz. Aziz Jerome; kutsal kitabı Latinceye çeviren bilgin bir kişi olduğundan ötürü, kilise babası olarak tasvir edilir. Burada da bu bilginliğin simgesi olarak çevirdiği kitabı okurken resmedilmiştir. Aziz Jerome'nin yanında Azize Lucia bulunmaktadır. Azize Lucia olduğunu bize işaret eden elinde tuttuğu kaptır. Hakkındaki efsanelere göre gözleri ya şehit edilirken oyulmuştur ya da mahkemede ceza olarak geneleve gönderilmesine karar kılındığında, erkeklere çekici gelmemek için gözlerini kendisi kasten oymuştur. Burada elindeki kapta gözlerine bakmaktadır. Tabloya dışarıdan baktığımızda mermer ve işlemeli bir tak ile çerçevelendiğini görürüz. Bellini; tablonun kilisenin hangi duvarında olacağını ve ışığı hangi yönden alacağını bildiği için ışığın tabloya düşeceği açılara göre renkleri ve parlaklıkları ayarlamıştır. Işık vurduğunda, tablo izleyiciye adeta bir gerçeklik algısı yaşatmaktadır. Kullanılan tonlara, renklerin uyum ve ahengine baktığımızda Bellini; tahtın önünde elinde çalgısı olan meleğin yaptığı müziği, adeta bize bu armoni ile yaşatmaktadır. - Cumming, R. (2008). Sanat. . İstanbul: İnkılap Kitabevi. - Gordon, J.(1984). Resim Sanatı. , İstanbul: Remzi Kitabevi. - Kırçiçek, M. (2017). Hıristiyan Tasvir Sanatında Jan Van Eyck, Gazi Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Yüksek Lisans Tezi, Danışman: Prof. Dr. Gül Tunçel, Ankara. - Şentürk, L. V. (2012). Analitik Resim Çözümlemeleri. İstanbul: Ayrıntı Yayınları. - Yılmaz, B., Palmiyenin Sembolik Anlamı ve Antik Dönem Sanatına Yansıması, Doğudan Batıya 70. Yaşında Serap Yaylalı'ya Sunulan Yazılar, Ed. A. Erön- E. Erdan, 2019, 123- 137. - Kara, E. (2018). 16. Yüzyıl Venedik Sanatında Mimari Mekan ve Resim İlişkisi. Sanat Dergisi, (31) , 69-79. - Tükel Uşun, Serap Yüzgüller, Sözden İmgeye Batı Sanatında İkonografi, İstanbul: Hayalperest Yayınevi, 2018."} {"url": "https://www.soylentidergi.com/tangonun-hikayesi-tutkulu-dansin-kokenleri", "text": "Tango, hüzün ve isyanın, tutku ve zarafetle birleştiği dans. Dünyayı sarıp sarmalayan bu büyüleyici dansın kökünde, iç isyanını yaşayan insanların, hüzünlü ve tutkulu yaşamları yatıyor. Hayatını tangoya ve tangoyu araştırmaya adamış, sahne sanatları ve müzik alanında eserler vermiş olan yazar Fehmi Akgün, Kadın ve erkek, bedenleriyle ve dokunuşlarıyla bir şeyler anlatıyorlar birbirlerine dans ederken. Diğer müzik türleri yaraları tedavi ederken tango, dansı ve müziğiyle yaraları deşiyor sözleri ile tangoyu son derece net tanımlıyor. Bir salon dansı haline gelmeden önceki yolculuğu ve yükseliş hikayesi, tangoyu daha büyüleyici hale getiriyor. Tango, ilk olarak 1800'lerin sonlarında Güney Amerika'da bir sokak dansı olarak hayat buldu. Avrupa'da savaşlar, kıtlık, sefalet süregelirken; kendilerine yeni bir yaşam kurmak isteyen yoksul tabaka, Güney Amerika'ya göç etmeye başladı. Özellikle Arjantin ve Buenos Aires kıyıları, yeni bir hayat kurabilmek için en güvenli yerler olarak görülüyordu. İspanya, Almanya, Portekiz, İtalya gibi birçok Avrupa ülkesinden Güney Amerika'ya gelen insanlar ne yazık ki umduklarını bulamadılar. Kültürel farklılıklar, ekonomik zorluklar, sınıf ayrılıkları, ırkçılık gibi etkenler, geldikleri ülkelerden daha da zor yaşamlara sürüklenmelerine neden oldu. Göçmenler, yaşamaya çalıştıkları topraklarda hayatta kalabilmek için direnmeye başlamıştı. Yoksul göçmen kadınlar genelevlerde çalışmaya başlayınca, bu yaşam tarzı bir endüstri haline dönüştü. Pavyonlarda ve sıradan eğlence yerlerinde dans gösterileri yapılmaya başlandı. Latince tangere fiilinden türeyen tangoya ait figürler de bu mekanlarda ortaya çıktı. Bedenlerin birbirine fazlasıyla yakın ve figürlerin oldukça sert olduğu bu dans türü, Arjantin'in üst tabakası tarafından bayağı bulundu ve kesinlikle benimsenmedi. Daha sonraları üst tabakaya hitap eden bir salon dansı haline gelecek olan tango; başka bir kıtada yaşam savaşı veren insanların hüznü, içten içe başkaldırıları ve karamsarlığın içindeki mutluluk arayışının dansı olarak ortaya çıktı. Deniz yolu ile artan göçler, Arjantin'in Buenos Aires şehrindeki liman trafiğini de arttırdı. Denizciler, limana yakın eğlence yerlerinde, karşılarına bir pavyon dansı olarak çıkan tango ile tanıştılar. Uzun deniz yolculuklarında, keyifli vakit geçirebilmek için çoğunun akordeon, gitar, keman, flüt gibi enstrümanlar çalabildiği denizciler, tango dansı ve müziğinin gelişimindeki ilk adımlar oldu. Buenos Aires, deniz yolu ile gelen kimi profesyonel kimi amatör olan müzisyen ve dansçılara da ev sahipliği yaptı. Tango, bu yolcuların, farklı kıtalardan taşıdığı müzik ritimlerinin etkisiyle, yeni bir forma kavuşmuş oldu. Böylelikle tango, varoşlardan çıkıp göçmen işçi mahallelerine ve tiyatro sahnelerine taşınmaya başladı. 20. yüzyılın başlarına gelindiğinde, Buenos Aires'li genç dansçılar ve orkestralar, bu kez Avrupa'ya seyahat etmeye başladı. İlk olarak Paris'te büyük bir yankı uyandıran tango, giderek diğer Avrupa şehirlerinde de yükselmeye başladı. İspanya, Berlin, Londra hatta New York ve Finlandiya'da da tango rüzgarları esmeye başladı. Vücut temasının daha az, müzik ritmi ile güçlü vuruşların daha ön planda olduğu bu yeni versiyon, Arjantin'in üst tabakası tarafından da benimsenmeye başladı. Carlos Gardel'in, sokak ve pavyon kültüründen uzaklaşarak, sahnede smokin ile tango söylemesi, üst tabakadaki bu geçişi hızlandırmış oldu. Tango dansını büyüleyici hale getiren en önemli etken, kuşkusuz kendine has ezgileri taşıyan tango müziği. Tango müziğini bu denli etkileyici yapan ise gelişim sürecinde birçok ülkenin dokusunu üzerinde barındırması ve bu sayede zengin bir melodik alt yapıya sahip olması. Buenos Aires'ten doğan tango ezgilerinin alt yapısında; Habanera, Milonga ve Tango Andalüz türlerinin yer aldığı biliniyor. Habanera, İspanyol kökenli bir Küba müziği. Tango Andalüz de yine İspanyol asıllı bir dans ve müzik türü. Milango ise habaneranın melodik yapısı ile o dönemde Buenos Aires'de bulunan siyahilerin koreografik gösterilerinin bir harmanı. Milango, habanera ve tango andalüze göre daha hızlı bir ritme sahip. İnsanlar tarafından da oldukça benimsenen milango için, bugün dünyanın birçok yerinde milango geceleri düzenleniyor. Tango, genel olarak dört zamanlı bir ritmik yapıya sahip. Birinci ve üçüncü vuruşlardaki kuvvet ile yükselen melodi ve dans figürleri, görsel ve işitsel bütünlüğü sağlıyor. Tango müziğini ortaya çıkaran enstrümanlar da son derece önemli. Bandoneon, tangonun özel çalgısı olarak biliniyor. Müziğin büyüleyici ezgilerine vurgu yaparken, etkileyici koreografilerin de ortaya çıkmasını sağlayan bandoneon, Almanya kökenli bir müzik aleti. Tango bestecisi Enrique Santos Discepolo'nun bandoneon hakkında söyledikleri son derece etkileyici: Hiçbir enstrüman hatta keman bile bizim duygularımızı, sevinçlerimizi ve hüzünlerimizi anlatmakta bandoneon kadar başarılı olamaz. Bandoneon tangonun lirik ruhudur; bandoneon, tangonun olmazsa olmaz enstrümanı ve simgesidir. Akordeon benzeri bu müzik aletinin, Buenos Aires'ten çıkan bir dansı bu denli yükseltmesi de tangonun farklı kültürlerden ne denli etkilenmiş olduğunun bir göstergesi. Bandoneon'un yanı sıra gitar, keman, piyano ve zaman zaman klarnet de orkestralarda yer alıyor. Güney Amerika'ya göç eden Avrupalılar, Afrikalı kölelerin torunları olarak bilinen yerli halk ile kaynaşarak hayatlarını sürdürdüler. Gelenekleri, inanç ve ritüellerini harmanlayarak kendilerine yeni bir kültürel kimlik oluşturdular. Bu kimliğin, bütün dünya tarafından bilinen en önemli örneği tango dansı ve müziği oldu. Tango, doğduğu topraklar olan Arjantin'de, alt ve üst tabaka olarak ayırt edilen iki kesimin ortak kültürü haline geldi. Tango, Buenos Aires'den yola çıktığında hala bir sokak dansı sayılırken, uğradığı ülkeler ve kültürlere uyum sağlayarak gelişti. Tangoyu özel yapan, bu gelişim sırasında, içinden çıktığı topluluğun ruhunu tüm dünyaya yayması oldu. Bu topluluğun yarattığı müzik ve dans sayesinde, bugün dünyada tangoya hizmet eden onlarca müzisyen, dansçı, söz yazarı, besteci yer alıyor. Çeşitli müzik türlerini harmanlayan, farklı kıtalara ait kültürleri içine alan Tango, Unesco tarafından 2009 yılında İnsanlık Kültür Mirası kategorisine seçilerek koruma altına alındı. Bir İnsanlık Kültür Mirası: Tango, web."} {"url": "https://www.soylentidergi.com/tanrilarin-aracisi-samanlarda-kiyafet-ve-esya-gelenekleri", "text": "Şamanizm'in temsilcisi olan Şamanlar, eski çağlardan beri çeşitli toplumlarda ve kültürlerde var olan mistik figürler olmalarının yanı sıra yetenekleri ve bilgileriyle toplumlarının dini veya dinsel olmayan ritüellerini yönetirler. Transa geçerek ruhlar dünyasıyla iletişim kurma yeteneğine sahiptirler. Bundan dolayı, doğaüstü yeteneklere sahip olarak kabul edilirler ve toplumlarının tıbbi ve spiritüel ihtiyaçlarını karşılamak için ritüeller gerçekleştirirler. Toplulukları içinde geleceği tahmin etme, hastaları iyileştirme, nesneleri şifalandırma gibi görevler üstlenmektedirler. Şamanların toplumlarında yüce bir konuma sahip olmaları yaygındır ve genellikle topluluklarına liderlik ederler. Günümüzde de hala bazı toplumların ritüellerinde ve dinsel uygulamalarında şamanlar yer almaktadır ancak şamanlığın popülaritesi ve varlığı, kültürlere ve toplumlara bağlı olarak değişkenlik göstermektedir. Özellikle Orta Asya'da, Sibirya'da ve Kuzey Amerika yerlilerinde şamanlara rastlamak mümkündür. Şamanlar, genellikle kendilerine özgü kostümler giyerler ve tılsımlar, semboller veya eşyalar kullanırlar. Yaşadıkları toplumdaki işlevlerini kıyafetleri ve kullandıkları eşyalar aracılığıyla görmek mümkündür. Şamanların giydikleri kıyafetlerin ve kullandıkları eşyaların neler olduğunu ve ne anlama geldiğine birlikte bakalım. Şamanların kıyafetleri genellikle doğaya uyumlu renklerde ve doğal malzemelerden yapılır ve deri veya kürklü kumaşlar tercih edilir. Günlük kıyafetleri ile ayin sırasında giydikleri kıyafetler birbirinden farklıdır. Kendi avladıkları hayvanın derisinden yapılmış kıyafet giymeleri toplum içindeki lider konumlarını gösterir. Aynı zamanda kıyafetin özelliği şamanlar arasındaki hiyerarşik yapıyı da işaret etmektedir. Yeni şaman olmuş birinin kıyafeti oldukça sadeyken, derece ve seviye olarak yüksek konumda olan bir şamanın kıyafetinin ekleri fazladır. Şamanın kıyafetinin yapımı, bağlantılı olduğu ruh tarafından söylenir ve oldukça maliyetli olduğu bilinmektedir. Şamanın kıyafeti ayin sırasında ruhlarla iletişim kurabilmesini ve görevini yerine getirebilmesini sağlayan bir aracıdır. Bu nedenle üzerinde bulunan semboller oldukça önemlidir. Şaman kötü ruhlarla iletişim kurmak zorundaysa veya Erlik'e ulaşacaksa kıyafetinin üzerinde yılan, kurbağa gibi yeraltına ilişkin sembolleri kullanmaktadır. Şaman iyi ruhlarla veya Gök-tanrıya ulaşarak görevini yerine getirecekse kıyafetinin üzerinde kartal gibi kuş sembollerini kullanır veya kuş tüylerinden faydalanır. Şamanlar ruhlar alemine yaptıkları yolculuklarda koruyucu ve yardımcı ruhların hayvan sembollerini kullanırlar ve bazı bölgelerde şamanların bu hayvanların kılığına bürünerek ruhlar aleminde gezindiklerine inanılmaktadır. Şaman kostümünün kollarında ve etek kısmında bulunan saçaklar, kuşları sembolize etmektedir. Genellikle kuşa dönüşerek öte aleme geçtikleri düşünülür. Kuş haricinde şaman kıyafetinde ayı ve geyik tasvirleri de kullanılır. Bu hayvanların koruyuculuk vasfına gönderme yapılmaktadır. Ayrıca kıyafette yardım alınan hayvanların ruhlarını temsilen onlarla ilgili parçalara veya motiflere de yer verilir. Sincap, tavşan gibi hayvanların derileri, kuş tüyleri veya pençeler kıyafetin üzerine asılır. Şamanın kıyafeti kötü ruhlardan korunması için zırh görevi de görmektedir. Kıyafetin kol ve göğüs kısmına kemik asılması yeniden dirilişi simgelerken, kıyafetin arka kısmına asılan çıngıraklar, ses çıkararak kötü ruhları kovmak içindir. Bu kötü ruhları kovmak ve korunmak için aynı zamanda kıyafetin üstüne çanlar asılmaktadır. Çanlardan çıkan seslerin kötü ruhları korkuttuğuna inanılır. Çanların üstünde küçük yaylar da bulunur. Bütün bunlar şamanın kıyafetini bir zırh gibi korumaktadır. Kıyafetin sırt kısmında yıldızları temsil eden madeni parçalar bulunmaktadır. Gök Tanrı inancıyla bağlantılı olarak güneş ve ay işlemelerine de yer verilir. Bu figürler Güneş ana, ay baba olarak tasvir edilir ve koruyuculuk sağladığına inanılır. Dolayısıyla ruhlarla iletişim kurduğuna inanılan şamanın kıyafeti, yolculuğu esnasında şamanı koruyan hayvanlarla, şekil değiştireceği hayvanlarla ve kötü ruhları korkutacak araçlarla donatılmıştır. Kıyafetin üzerindeki her eklenti ve sembolün işlevsel bir görevi ve anlamı bulunmaktadır. Şaman ayini ve ritüellerin en önemli unsurlarından biri şaman/kam davuludur. Bölgelere ve topluluklara göre farklılık gösterebilen şaman davulu, kutsal kabul edilen kayın veya sedir ağacından yapılmaktadır. Bu durum ağacın kutsallığını vurgular. Davul, şamanın diğer alemlere giderken kullandığı bir binek veya taşıt işlevi görmektedir. Bu bazen at, bazen kayık, bazen bir kuş olarak sembolize edilmektedir. Yakut şamanları, davulu şamanın atı olarak tanımlamaktadır. Davulun yüzündeki çizimler evreni yansıtır. Yatay ve dikey hat dört ana yöne işaret edebileceği gibi, dünyayı gök ve yer olmak üzere iki parçaya da böler. Şaman, ayin ve ritüel sırasında transa geçmek için bu davulu kullanır. Davuldan çıkardığı sesler işine yoğunlaşmasına ve manevi alemle irtibata geçmesine yardımcı olur. Ayrıca trans sırasında kötü ruhları uzaklaştırmak için de davul sesi kullanılmaktadır. Ses ile alakalı kötü ruhları korkutmanın yanı sıra tabiat seslerinin taklit edilmesi açısından da davul önemli bir yere sahiptir. Şamanın ilahiler söyleyerek göklere çıktığı sırada kullandığı davulun sesi gök gürültüsünü temsil etmektedir. . Davulun üzerine çizilen sembollerin de anlamları vardır. Genel olarak şaman davulu gökyüzü, yer ve yer altı olarak ayrılacak şekilde çizilir. Yukarıya doğru sağda at, solda güneş ve aralarında yıldızlar ile Ülgen'in kızlarını sembolize eden çizimlere yer verilir. . Altay şamanlarının davulunda üst çizgide baş, alt çizgide bacakların çizildiği bir tasvir bulunmaktadır. Başın iki yanında yer alan kulakların biri güneşi, biri ayı simgelemektedir. Davulun üzerindeki güneş ve ay sembolleri yolculuğu sırasında şamanın karanlığı aydınlatması ve güneş ana ile ay babanın koruyuculuğundan yardım alması anlamlarına gelmektedir. Kartal gibi kuş çizimleri Gök-Tanrı'ya ulaşmada aracı ve koruyucu ruh olarak sembolize edilir. Eski Türklerde kartal sembolü önemli bir yere sahiptir. Kartal, hakimiyet ve güç anlamlarına gelmektedir. Geyik, at, koç gibi hayvanlar av törenlerinde avın bereketi, kurban törenlerinde kurbanın kendisi ve şamanın yolculuğun sırasında kılık değiştirmesine yardımcı olan hayvanlar ve koruyucu ruhları simgelemektedir. . Yılan, böcek, kaplumbağa gibi sürüngen çizimleri yer altı ile iletişime geçilirken, yer altına kurban sunulurken ve ölülerin ruhlarını taşırken şamana yardımcı olan hayvanları sembolize etmek için kullanılır. Son olarak davul üzerinde yer alan ağaç çizimleri kutsal kabul edilen hayat-evren-kayın ağacıdır ve Gök-Tanrı'ya ulaşmak için basamak işlevi görmektedir. . Çok yaygın olmasa da maske kullanıldığı da görülmektedir. Şamanlarda maske, daha çok Sibirya, Buryat ve Kuzey Asya'da kullanılmaktadır. Maske, ayin sırasında ölen kişinin şamanı tanımaması için kullanılır. Bazı inanışlarda maske, büründüğü varlıkla bütünleşmesi içindir. Altay ve Yakut şamanları ise sadece yüzlerini boyamaktadırlar. Şaman kıyafetlerinde ve yanlarında taşıdıkları eşyalarda ayna ve metal gibi ayna işlevi gören eşyalar görmek mümkündür. Taşıdıkları aynanın anlamı ve görevi diğer alemleri görmek ve ruhların yerini tespit etmektir. Şamanlar, çeşitli ritüellerde ve şifa uygulamalarında kullanmak üzere bir asa ya da baston taşıyabilirler. Bu, güç sembolü olarak kullanılır ve aynı zamanda şamanın enerjisini yöneltmesine yardımcı olmaktadır. Tüyler, şamanların ritüellerinde bir aksesuar olarak kullanılmakla birlikte kıyafetlerinde ve başlıklarında bolca görülmektedir. Tüyler, genellikle kuşların kanatlarından alınır ve enerjiyi taşıdığına inanılmaktadır. Şamanlar, taşların enerjisinden faydalanır ve bu nedenle farklı taşları kullanırlar. Örneğin, kuvars kristalinin şifa verdiği ve enerji taşıdığı düşünülmektedir. Şamanlar, doğanın şifalı bitkilerinden faydalanırlar. Ritüellerinde ve tedavi süreçlerinde bu bitkileri kullanarak iyileşme sağlayarak şifa dağıttıkları düşünülmektedir. Şamanların kullandıkları bu kıyafetlerin ve eşyaların her birinin kendi anlamı ve kullanım amacı vardır. Şamanlar, bu semboller ve araçlar aracılığıyla enerjiyi yönlendirebilir, doğa güçleriyle iletişim kurabilir ve şifa sağlayabilirler. Ancak, şamanlık kültürleri ve uygulamaları birçok farklı kültürde ve coğrafi bölgede farklılık gösterebilir, bu nedenle kıyafetler ve eşyaların anlamları da değişebilmektedir. - Yerlikaya, Cihan. 1950 Sonrası Türk Resim Sanatında Kam Rİtüellerinde Kullanılan Enkarnatif Nesnelerin Göstergebilimsel Analizi, Yüksek Lisans Tezi, Akdeniz Üniversitesi, Antalya 2019 - Alp Kafiye Özlem, Serviye Mutlu. Şaman Sembollerinin İşlem ve Anlam Kodları. Motif Akademi Halkbilim Dergisi. 2021, Cilt.14, Sayı:35, 1008-1028 - Zümbül, T. ve Geyik Değerli, N. Şaman Giysileri Üzerindeki Desenler ve Semboller, International Social Mentality and Researcher Thinkers Journal. 2022. (Issn:2630- 631X) 8(65): 2004-2017 - Coruhlu, Yasar. Türk Mitolojisinin Ana Hatlari. 2020."} {"url": "https://www.soylentidergi.com/tarih-boyunca-deli-kadin-ve-gilmanin-sari-duvar-kagidi", "text": "Tarih boyunca bilgeliğin ve gücün sembolü olan Güneş erkeklerle bağdaştırılırken deliliğin ve doğanın karanlık tarafının sembolü olan Ay kadınlarla özdeşleştirildi. Doğa'nın kendisinin de dişi bir sembol olarak kabul edilmesi ve dilimizde de bulunan Doğa Ana, Toprak Ana gibi söz kalıpları ilk etapta kadınları ve kadınlığı bir yüceltme olarak düşünülse de, erkeklerin insanlık tarihinin başından beri doğayı domine etme çabaları göz önünde bulunduğunda durum oldukça ironik bir hal alıyor. Uzun yıllar boyunca erkeklerin güneş gibi sabit ve güçlü olduklarına inanılırken, kadınların onların aksine ayın bir döngü boyunca değişen evreleri gibi duygusal olarak sallantılı ve güvenilmez olduğu düşünülmekteydi. Bu sembolizmlere ve inanışlara ek olarak insanlar Ay'ın döngüsünü tamamladığı 29 gün ile bir kadının 28 gün süren menstrual döngüsünün de bağlantılı olduğuna inanıyorlardı. Antik Çağlarda Ay'ın insan davranışları üzerinde etkili olduğu inancı da oldukça güçlüydü. Deli anlamına gelen Lunatik kelimesi Latince bir kelime olan ve dilimize Ay olarak çevrilen Luna'dan türemişti. Luna, aynı zamanda Roma Mitolojisi'nde Ay Tanrıçası'nın da adıydı. Bütün bunlardan yola çıkarak kadınların Ay'la olan bağlantıları yüzünden deliliğe yatkın oldukları inanışı yıllarca süregeldi. Deli Kadın figürü mitolojide de önemli bir yere sahipti. Örneğin: Maenadlar. Yunan Şarap Tanrısı Dionysus'un kadın takipçileri. İsimleri tam olarak çılgın olanlar, gözü dönmüş olanlar anlamına gelmektedir. Ay ışığı altında şarap içen, alemler yapan, kendilerini kaybeden deli kadınlar olarak tasvir edilirler. Sembolik olarak vücudunu yiyip, kanını içtikleri Dionysus tarafından ele geçirilmişlerdir. Eski insanlar için Maenadlar, erkek otoritesi olmadan kadınların ne kadar tehlikeli bir hal alabileceklerinin göstergeleri olarak kabul ediliyordu. Mitolojideki bir başka deli kadın figürü olarak Medea'yı örnek verebiliriz. Medea sevdiği adam olan Jason'ın istediği her şeyi elde etmesi için ona yardım eden güçlü bir büyücüdür. Tüm yardımlarının sonucunda Jason daha da fazlasını elde etmek için bir prenses ile birlikte olmaya karar verir. Sinirden aklını kaybeden Medea, tüm çocuklarını ve sevdiği diğer herkesi öldürerek Jason'dan intikam alır. Orta Çağ'a baktığımızda ise ruhsal hastalıkları olan kadının kötülüğün tezahürü olarak kabul edildiğini görürüz. İblisler tarafından ele geçirildikleri ya da kara büyü yaptıkları düşünülüyordu. Bunların tedavisi ise şeytan çıkarma oluyordu ama çoğunlukla bir tedavi uygulanmıyor ve cadı ilan edilip diri diri yakılıyorlardı. Phyllis Chesler, Kadın ve Delilik adlı klasik çalışmasında, kadınlarda veya erkeklerde ortaya çıkan ve bizim delilik olduğunu düşündüğümüz şey ya değeri olmayan kadın rolünün canlandırılması ya da kişinin cinsiyet rolü stereotipinin tamamen veya kısmen reddedilmesidir diye yazıyor. Yani bir kadının deli sayılabilmesi için ataerkil düzenin kendisine dayattığı itaatkar eş ve damızlık anne rolünü oynamayı reddetmesi yeterliydi. Ancak, sözde görevlerini yerine getiren kadınlar için de delirmemek hala zordu çünkü kadınlar hiçbir zaman üstün bir cinsiyet olmadılar ve ataerkil toplumun erkeklere sunduğu fırsatlara hiçbir zaman sahip olamadılar. Sandra Gilbert ve Susan Gubar, Tavan Arasındaki Deli Kadın adlı kitabında ataerkil düzenin kadınları hem fiziksel hem de zihinsel olarak hasta ettiğini yazıyor. - Nefes darlığı - Anksiyete - Bayılma - Gerginlik - Uykusuzluk - Cinsel açlık - Sinirlilik - Yiyecek veya cinsellik için iştahsızlık Kısacası normal bir insanın hayatın her döneminde yaşayabileceği her şey. 19. Yüzyıldaki birçok toplumun -özellikle İngiltere'nin- çok katı ahlaki normlara sahip olduğunu ve bu normların kadınlara her zamankinden daha sert dayatıldığı biliniyor. Bu nedenle bir çok kadının sinir krizi geçirmesi sadece doğal olarak görülebilir. Bunun sebebi de rahme değil, sırf bir rahme sahip oldukları için onlara dayatılanlara bağlanabilir. Kadın histerisi için en yaygın tedavi dinlenme tedavisi idi. Kadınların okumasına, yazmasına ve hatta düşünmesine bile izin verilmeyen bu tedavide onlardan beklenen tek şey gün boyunca sadece uyumalarıydı. Ve elbette kadın histerisinden bahsediyorsak, Charlotte Perkins Gilman'dan ve onun 19. yüzyıl klasiği kısa öyküsü Sarı Duvar Kağıdı'ndan bahsetmeden konuyu sonlandıramayız. Sarı Duvar Kağıdı bu ortamda yazılmıştır. İlk çocuğunun doğumunun ardından anlatıcıya geçici depresyon hafif bir histerik eğilim teşhisi konur. Doktor olan kocası tarafından bir kır evinde dinlenme tedavisine alınır. Anlatıcı bu fikre karşıdır. Uzakta olmanın ve hiçbir şey yapmamanın kendisine bir faydası olmayacağını düşünür ama düşüncelerini bir türlü ifade edemez. Her denediğinde ise kocasının anlamayacağını bilerek sadece ağlar. Yapmaktan en çok zevk aldığı şey olan yazmaya bile izni yoktur. Bu sebeple gizlice yazar ve biz okuyucular aslında onun bu gizli yazılarını okuruz. Odasındaki duvar kağıdına takıntılı hale gelir. İlk başta kendini korkutan duvar kağıdında hapsolmuş bir kadın figürü görmeye başlar. Ancak daha sonra kendini bu kadınla özdeşleştirir. Son sahnede ise artık duvar kağıdında hapsolanın kendisini olduğunu düşünmektedir. Aslında bir nevi kendi zihninde kapana kısılmış durumdadır. Hikaye aslında bir yarı otobiyografidir. Gilman bu hikayeyi kendi sözleriyle onu zihinsel ıstıraba sürükleyen doktoru Silas Weir Mitchell'e bir yanıt olarak yazar. Mithcell aynı zamanda dinlenme tedavisini önerdiği bir diğer kişi olan Virginia Woolf'un da doktoruydu. Görünen o ki parlak zihinleri olan birçok kadın, bu zihinleri kullanmalarının yasak olduğu dinlenme tedavisi ile cezalandırılıyordu. Sözün kısası, eğer bir kadın olarak geleneksel rolün dışında kendi fikirlerine sahip olmak ve onları ifade etmek gibi şeyleri yapıyorsan, hastasın. İyileşmek istiyorsan en başta sana söyleneni yap, düşünme. Bu erkeklerin işi. Neyse ki kadın histerisi artık tıbbi bir rahatsızlık olarak kabul edilmiyor. Ama ne yazık ki, günümüzde kadınlara teşhis konulan birçok başka akıl hastalığı var. Depresyon, anksiyete bozuklukları, OKB, TSSB, şizofreni, Kişilik bozuklukları, yeme bozuklukları ve bağımlılık yapan davranışlar gibi. Tabii bunlar sadece kadınlara özel değil. Erkekler de günümüz dünyasında zihinsel hastalıklardan muzdarip. Ve belki de bunun hakkında konuşmaktan çok daha fazla korkuyorlar. Ancak günümüz kadınları ve ruh sağlığı sorunları ile ilgili garip olan şey, bir kadının akıl hastalığının artık onu tanımlayan şey haline gelmesi. Onu özel kılan, farklı kılan, diğer kızlardan ayıran bir özellik gibi görülmesi. Neredeyse her insanın benzer sorunları olmasına rağmen."} {"url": "https://www.soylentidergi.com/tarihe-taniklik-eden-10-onemli-fotograf", "text": "Fotoğrafçılık; bize anı dondurma, tarihi en kolay ve en etkili yol ile kaydetme fırsatı sunar. İlk fotoğrafın çekildiği günlerden bu yana birçok tarihi olay, fotoğraflar sayesinde günümüze kadar taşınmıştır. Üstelik fotoğrafçılıkta çekilen öznenin mimikleri de kaydedildiğinden dolayı kişi, tarihe dair nesnel bilgilere sahip olmanın yanında öznel çıkarımlar yapma şansı da bulur. Tarihe tanıklık eden fotoğraflardan bazı akılda kalmayı başarmış olanları siz okurlarımız için listeledik. Bahçe penceresinden bir görüntüyü bize sunan bu fotoğraf, tarihte çekilmiş ilk fotoğraftır. Joseph Nicephore Niepce tarafından 1827 yılında çekilmiştir. Fotoğrafçı, bir camera obscura içerisine ışığa duyarlı kimyasallarla kaplı plakaları yerleştirdi. Sekiz saat sonra ise plakta oluşan görüntüyü netleştirmek amacıyla lavanta yağı ve beyaz petrol karışımı kullandı. Steve McCurry, bu ünlü fotoğrafı 1984 yılında Afgan mültecilerin göçünü belgelemek için Afganistan'a yaptığı bir gezi sırasında çekti. 17 yaşındaki Shorbat Gula'nın bu fotoğrafı Nasir Bagh mülteci kampında çekildi. Afgan mücadelesinin sembolü haline geldi ve Haziran 1985'te National Geographic'in kapağında yer aldı. Philippe Halsman'nın kariyer hayatının en önemli fotoğraflarından biri olan bu sıra dışı fotoğraf Dali Atomicus 1948'te çekildi. Fotoğraf; üç canlı kedi, çeşitli dekor eşyaları ve Salvador Dali havada asılı kalacak şekilde kurgulandı. Sağ tarafta bulunan ve ismi Leda Atomica olan tablo ise henüz tamamlanmamış olan bir Salvador Dali tablosudur. Fotoğrafın ismi de bu resimden gelmektedir. Su ve kediler, asistanlar tarafından sahneye fırlatılırken sandalye Phillipe'in eşi tarafından tutuluyordu. O zamanlar dijital kameralar yerine filmler olduğundan her detayın istenilen gibi olması için 26 farklı çekim gerçekleştirildi. Dali ile Phillip, benzer ve sıra dışı zevklere sahip olduklarından bundan farklı olarak daha birçok projede beraber çalıştılar. Phillipe; Salvador Dali'den farklı olarak Albert Einstein, Alfred Hitchcock, Marilyn Monroe gibi sanatçıların da portrelerini çekti. 1946'da LIFE dergisinin ilk kadın fotoğrafçısı Margaret Bourke-White'a Mahatma Gandhi'yi fotoğraflaması için ender bir fırsat sunuldu. Bourke-White, Hindistan'ın ideolojik liderinin fotoğrafını çekerken ilk iki çekimde başarısız oldu. Bunun sebebi, Bourke-White'in sahneyi tasarlarken Gandhi'nin çarkının dönüyor vaziyette olmasını istemesiydi. Üçüncü çekimde her şey yolunda gitti ve ünlü ideolojik lider Mahatma Gandhi'nin ikonik fotoğrafı tarihi fotoğraflarda yerini aldı. 1932'de çekilen bu fotoğrafın kim tarafından çekildiği belirli bir döneme kadar gizemini korusa da Charles C. Ebbets tarafından çekildiği 2003 senesinde onaylanmış oldu. Bir gökdelenin tepesinde öğle yemeği için mola veren işçiler, Rockefeller Center'ın inşasında görev alan işçilerin bulunduğu ağır şartları seyirciye taşıyor. Fotoğrafın çekiliş anı ve amacı ise aslında önceden planlanmıştır. Fotoğrafın çekildiği dönemde Empire State'in inşası da dahil birçok benzer fotoğrafın bir reklam aracı olarak kullanıldığını görmek mümkündür. Bu fotoğraf, 1937'de Sam Shere tarafından Hindenburg felaketini tarihe taşımak için çekilmiştir. Kaza sonucunda 38 kişi hayatını kaybetti. Yolcu taşıyan zeplinlerin parlak geleceği de bu fotoğrafla beraber tarihe kazındı. Sam Shere, çekim sırasında kameraya iki kurşun isabet ettiğini fakat her şeyin çok hızlı olduğunu, yapacak bir şeyinin olmadığını ve o fotoğrafı çekmesi gerektiğini söylemiştir. Bu fotoğraf ise bilim adamı Albert Einstein'ın 1952'deki 71. yaş dönümünde Arthur Sasse tarafından çekilmiştir. Einstein, fotoğraflara gülümsemekten bıktığını söyleyerek dilini çıkarmıştır. Sonrasında fotoğrafı çok beğenmiş ve Arthur'dan dokuz kopya istemiştir. Bu fotoğraf, birçok fotoğrafçıyı siyasi liderlerin daha gerçekçi ve siyasi fotoğraflarını çekmeleri konusunda cesaretlendirmiştir. Bu fotoğraf ise 1945'te Times meydanında Alfred Eisenstaedt tarafından çekildi. Bir deniz kaptanı ile diş hekimi hemşiresinin fotoğrafı savaş yıllarının bittiği haberini coşkulu bir kavuşma anı ile ölümsüzleştiriyor. Dünya'nın Doğuşu isimli bu fotoğraf ise 1968'te William Anders tarafından çekildi. William Anders, Apollo 8 ile Ay'a seyahat eden ilk üç insandan biridir ve bu fotoğraf da ayın yörüngesinden çekilmiştir. Fotoğraf ilk çekildiği zaman basına siyah beyaz olarak sunuldu ancak sonrasında William Anders, renkli bir film kutusu buldu. Böylece fotoğraf tüm eşsizliği ile tarihte yerini aldı. Fotoğraflar, zamanda yolculuğu bir yönden de olsa bize sunan değerli bir araçtır. Anlatılması gerekenleri direkt birinci kaynaktan görmek, hissetmek en az okumak kadar değerlidir. Bu yazıda tarihe tanıklık eden yüz binlerce fotoğraftan sadece on tanesi incelenmiş olsa da buz dağının görünmeyen kısmında çok değerli bir hazinenin keşfedilmek üzere bizi beklediği de unutulmamalıdır. - https://www. artalistic. com/en/blog/10-famous-photos - https://rarehistoricalphotos. com/100-influential-historical-pictures-all-time/ - https://www. digitalphotomentor. com/20-most-famous-photographs/amp/ - https://edition. cnn. com/2013/09/01/world/gallery/iconic-images/index. html - http://https://www. photographytalk. com/photography-articles/8082-lunch-atop-a-skyscraper-the-story-behind-the-death-defying-1932-photo"} {"url": "https://www.soylentidergi.com/tarihin-en-unlu-tablolarindaki-noel-babayi-fark-etmis-miydiniz", "text": "Günümüzde farklı dijital tekniklerle sanat tarihinde önemli yer tutmuş tablolara bambaşka müdahalelerde bulunmak mümkün. Amerikalı fotoğrafçı Ed Wheeler da 2011 yılından bu yana Noel Baba kıyafetleri giyip komik ve ikonik pozlar vererek sanat dünyasında klasikleşmiş yapıtların içine kendini de dahil ediyor ve ortaya oldukça eğlenceli görüntüler çıkıyor. Yılbaşı'na çok az bir zaman kalmışken bu ilgi çekici fotoğrafları sizler için derledik! Dünya'nın en bilinen tablolarından biri olan ve Venüs'ün denizden doğuşunun betimlendiği İtalyan ressam Botticelli'ye ait Venüs'ün Doğuşu, fotoğrafçı Wheeler'in Noel Baba müdahalesi ile oldukça enteresan görünüyor. Wheleer, Van Gogh'un ikonik resmi Yıldızlı Gece'deki ağaca yılbaşı süsleri asarak resme eğlenceli bir görünüm yaratıyor. Fotoğrafçı, Gogh'un bu ünlü eserine bambaşka bir aura da katmış. Amerikalı fotoğrafçıyı, Monet'in 1899 yılında tamamladığı Nilüferler ve Japon Köprüsü eserinde köprüye renkli lambalar takarken görüyoruz, Monet'in tablosu bu haliyle bir şenlik havasına bürünüyor. Dünya'nın en bilinen bir başka tablosu olan Edvard Munch'un Çığlık tablosunda Noel Baba'yı bu kez ana figürün arkasında komik bir poz verirken görüntülüyoruz. Cassius Marcellus Coolidge'in Dogs Playing Poker adlı resim serisindeki eserlerden birinde köpeklerle birlikte poker oynayan bir Noel Baba; fotoğrafçı Wheeler resme oldukça sürrealist bir etki katıyor. İtalyan ressam Caravaggio'nun Emmaus'da Akşam Yemeği tablosunda Wheeler, Noel Baba kılığıyla sofraya ana figürlerden biri olan İsa'nın verdiği pozu vererek dahil olmuş. 1434 yılına tarihlenen ve Hollandalı ressam Van Eyck'in en ünlü, karmaşık eserlerinden biri olan Arnolfi'nin Evlendirilmesi tablosunda ise Noel Baba'yı Arnolfi figürünün yerine geçmiş halde buluyoruz. Wheeler, uyguladığı bazı tekniklerle tabloların orijinal hallerine sadık kalarak renkleri düzenliyor ve kendini çektiği Noel Baba figürlerini eserlere bu şekilde dahil ediyor. Fransız ressam Jacques Louis David'in klasisizme ait tarihi eseri Socrates'in Ölümü'nde Wheeler, Noel Baba figürünü Socrates'e zehri veren figür olarak konumlandırmış ve ayrıca bunu yaparken esere komik bir mimik eklemeyi de unutmamış. Ayrıca sonradan eklediği bu figürde diğer tüm tablolarda olduğu gibi- ressamın ışık tekniklerini ve ton değerlerini de orijinale sadık kalarak düzenlemiş. Romantizm akımının temsilcilerinden İspanyol ressam Francisco Goya'nın 3 Mayıs 1808 adlı, savaş yıllarının anısına resmettiği bu eserinde de Noel Baba figürünü, resmin ana figürlerinden birinin yerinde görmekteyiz. Resme dikkatli bakıldığında Wheeler, sanatçıların kullandığı fırça tekniklerini dahi detaylıca inceleyerek onları değişime uğratmamak için ayrı bir çaba sarf etmiş. İtalyan resminin romantik özelliklerini taşıyan, İtalyan ressam Hayez'e ait olan Öpücük adlı bu tutkulu tablodaysa Wheeler, Noel Baba figürünü resimdeki öpüşen çiftlerden biri olan ana karakterler yerine konumlandırmış. Eserin orijinal haliyle kıyaslandığında Wheeler neredeyse tablodaki erkek figürle birebir aynı pozu vermiş. Ed Wheeler'in sanat tarihinin en bilinen tablolarına yaptığı bu ikonik müdahalelerden oluşan serisinin adı ise Santa Classics. Bazen ana figürlerin yerine geçtiği bazense resmin kompozisyonuna kenarda köşede dahil olduğu bu sıradışı ve eğlenceli resimlerle Wheeler uluslararası alanda oldukça ilgi çekmiş. Ed'in amacı, sanatseverlere gülümsemek için ek bir neden sunarken bir yandan da klasik tablolara saygı göstermek. Tabloların orijinal halini değiştirmemek için oldukça yoğun bir çalışma gerektirdiğini söylemeden geçmeyelim. Wheeler'in Santa Classics serisi, kesinlikle başka türlü bir sanat deneyimine yol açıyor, daha fazla eseri görmek için sanatçının web sitesini ziyaret edebilirsiniz."} {"url": "https://www.soylentidergi.com/taylor-swiftin-folklore-albumundeki-sarkilar-aslinda-hangi-anlamlara-geliyor", "text": "Yaptığı her albümle milyonlarca insanı etkilemeyi başaran Taylor Swift, folklore ve evermore albümleriyle bizlere bambaşka dünyaların kapısını aralayarak adeta bir masalda gibi hissettirdi. O zaman gelin, bir masal niteliğinde olan folklore albümündeki şarkılara biraz daha yakından bakalım. Albümün ilk şarkısı albümün özeti gibi karşılıyor bizleri. Şarkı, albümün diğer şarkılarında göreceğimiz kaybedilen aşkı konu alıyor. Geçmiş ve günümüzün harmanlandığı bu şarkı, Swift'in söz yazarlığındaki ustalığını gözler önüne seriyor yine. Eskiden dilediği her şeyin gerçekleştiği bir evren yaratan Swift, bu şarkıda bizleri bu evrene davet ediyor. folklore ve evermore albümlerinde yer alan şarkıların Taylor Swift'in yarattığı hikayelerdeki farklı bakış açılarına sahip olduğunu söylemiştik. Swift bu albümünde bir aşk üçgenini merkeze alıyor. Bu şarkısını da aldatılan kadının bakış açısından veriyor. Şarkıyı tam anlamıyla anlamak için erkeğin bakış açısından yazılan şarkıya da göz atmak gerekiyor. Hiç vakit kaybetmeden ilerleyelim! Swift bu şarkısında ise ünlü sosyetelerden biri olan Rebekah Harkness'i merkeze alıyor. O ve kendisi arasındaki benzerliklere değinen Swift, zamanında sert eleştirilere maruz kalmış Rebekah'ın evini 2013 yılında satın almıştı. O zamandan bu yana onun hakkında bir şarkı yazmayı planlayan Swift, şarkısını bu albüme gizlemiş. 4. sırada bizi karşılayan şarkı ise enfes bir düet. Swift'in Justin Vernon ile yaptığı bu düet, vokallerin uyumundan şarkının etkileyiciliğine kadar her şeyiyle mükemmel denebilir. Şarkıyı; Swift, Vernon ve William Bovery takma ismiyle Swift'in o zamanlar erkek arkadaşı olan Joe Alwyn yazmıştır. Şarkı genel olarak bize iki eski sevgilinin diyaloğunu sunuyor. Vernon'ın bu ilişkinin neden erken bittiğine dair sorgulamaları sürerken Swift'in bu ilişki içinde mutsuz olduğunu ve bunu verdiği sinyallerle karşıya asla geçiremediğine şahit oluyoruz. Baştan sona kafamızda bir sahne gibi gibi canlanan bu şarkı, albümün en iyileri arasında. Swift'in albümlerindeki 5. şarkı takıntısını biliyorsunuzdur. En hüzünlü şarkılarını hep 5. sıraya saklar. Bu albümde de albümün en üzücü ve en karanlık şarkısı elbette 5. şarkı olarak karşılıyor bizleri. Albümlerindeki her şarkıda bizlere farklı açılar sunmayı başaran Swift, bu şarkısında bizi bir ölünün gözlerine götürüyor. Şarkıyı bir ölünün gözünden yazıyor. Albüm bizlere farklı hikayeler anlatsa da bu şarkının otobiyografik izler taşıdığını söylemeden edemeyeceğiz. reputation albümüyle eski Taylor'ın öldüğünü savunan Swift, adeta o Taylor'ın gözünden yazıyor bunu. Eski albümlerinin hakkını kaybeden Swift, eski şirketinin CEO'su ve yakın arkadaşı olan Scott Borchetta'ya yazıyor şarkıyı. Swift'in bu şarkısı ise hem sözleri hem de melodisiyle yaptığı metaforu tam olarak anlatıyor diyebiliriz. Şarkıda kendini bir disko topuna benzetiyor Swift. Etrafı eğlendiriyor aslında ama binlerce kırılmış cam parçasından oluşuyor. Şarkının melodisi de her ne kadar hareketli gibi dursa da sözleriyle bizi üzmeyi başarıyor. Ayrıca şarkının pandemide Swift'in bütün sahnelerinin iptal olduğunu öğrenmesinden sonra yazıldığını hatırlatmakta fayda var. Yeniden başka bir kişiliğe bürünen Swift, bu kez çocukluğuna, yedi yaşlarına dönüyor ve evinde şiddet görüp istismara uğrayan arkadaşı için bu şarkıyı ortaya çıkarıyor. Swift bu şarkıyı, çocukluğundaki masumiyetin her sorunu çözeceğini inanarak yazmış diyebiliriz. Albümde bir aşk üçgeninin anlatıldığından bahsetmiştik. Bu aşk üçgeni; Betty, James ve Augustine arasında geçiyor. Betty'nin bakış açısından cardigan'ı dinlemiştik. Albümün en etkileyici şarkılarından biri olan august ise diğer kadınımız Augustine ağzından yazılıyor. James'e bir yaz aşkından daha fazla hisler beslediğini gördüğümüz kadının, aslında yalnızca hislerine yenik düştüğünü görüyoruz şarkıda. Swift, şarkılarında kendini eleştirebilen bir sanatçı. Bunu; Afterglow, Back to December ve Anti-Hero gibi şarkılarında görüyoruz. Bu şarkı da onlardan biri. Sorunun kendisinde olduğunu ancak çabaladığını anlatıyor şarkısında Swift. Albümün en hüzünlü şarkılarından biri olan bu şarkı, Swift'in bağımlılık konusunda düşünürken ortaya çıkardığı bir şarkı. Swift bu şarkısında da yasak bir ilişkiyi ele alıyor. mirrorball ve august gibi diğer kadın ağzından yazılmış diyebiliriz aslında. Sonunu bilse de, zor ve yasak bir ilişki içinde de olsa kahramanımızın hissettikleri gerçek ve özeldi. Bu şarkı ise bizi albümün hikayesinden biraz uzağa, Swift'in Alwyn ile olan ilişkisine götürüyor. Görünmez İp ile Çin halk hikayelerinde yer alan iki ruh eşini birbirine bağlayan kırmızı kader ipliğine gönderme yapıyor. Ayrıca tıpkı Lover şarkısında olduğu gibi, geçmişteki ilişkilerindeki başarısızlıklara minnettarlığını dile getiriyor. Şarkının isminden de anlaşılacağı gibi bu şarkı, Blank Space ve Look What You Made Me Do izleri barındırıyor. Şarkıyı, albümlerinin yasal haklarını kaybetmesine neden olan Scooter Braun ve Scott Borchetta ile ilişkilendirebiliriz. Swift bu şarkıda da geçmişi ve günümüzü harmanlıyor. Büyükbabasının ve bir hemşirenin İkinci Dünya Savaşı'nda gördüklerini anlatıyor dinleyicilere, tıpkı bir ilahi gibi. Ancak umutsuzluk ve ölüm alt yapılı olan bu şarkı, pandemide insanların hissettirdiklerini de yansıtıyor. 13 sayısının Swift için önemini göz önüne aldığımızda büyükbabası için yazdığı şarkıyı buraya uygun görmüş. Ayrıca bir sonraki albümü olan evermore'da da 13. şarkı, büyükannesi için yazdığı marjorie şarkısı. Swift'in yarattığı aşk üçgenine bu kez James'in bakış açısından bakıyoruz. Şarkıda James'in Betty'e seslendiğini görüyoruz. Betty'den özürler diliyor ve durumun bir yaz kaçamağından ibaret olduğunu anlatıyor. Böylece bu şarkıyla birlikte hem cardigan hem de august şarkısı daha da anlamlı hale geliyor. Swift yine şarkıda vermek istediği tüm mesajları hem sözlerle hem de altyapıyla veriyor. Swift'in kendi hayatına odaklandığı bu şarkıda, sakin bir melodinin arkasında devamlı bir halde süren rahatsız edici bir ses var. Swift: Bu şarkı benim için çok kişisel bir şarkı çünkü hayatımda öyle dönemler oldu ki her şey kontrolüm altındayken kendimi çok anormal bir hayatı olmayan biri gibi gösterebilirim dedim. Hayatımın bir parçası olacaksan bununla gelen bazı şeyler olacak ve bunları engelleyemem. diyerek aslında ilişkisine ve kariyerine atıfta bulunuyor. Bu şarkıda ise Swift, zehirli bir ilişki içinde yaşadığı zorlukları bizlere yansıtıyor. İlişkiden vazgeçemediğini gördüğümüz şarkıda, hislerin yoğunluğu göze çarpıyor aslında. Albümüne noktayı koyarken son derece hüzünlü bir veda ediyor bizlere."} {"url": "https://www.soylentidergi.com/tevfik-fikretin-beyaz-yelkeni-siir-incelemesi", "text": "Tevfik Fikret'in Rübab-ı Şikeste kitabında yer alan Beyaz Yelken şiirinde şair, tabiat tasvirlerine ve sevgiliye kavuşma arzusuna yer verir. En önemli özelliği tablo altına yazılması olan bu şiirde, tabloda bulunmayan çağrışımlar da zengin bir biçimde ifade edilmiştir. Biz bugün Beyaz Yelken şiirini sizler için incelemeye çalıştık. Keyifli okumalar! Tevfik Fikret ilk mısralarında okuyucuyu bu tabloyu incelemeye çağırır. Tablodaki yelkenin içini ferahlattığını, ağır ağır hareketlerinin gönlünü süslemesini anlatır. Akşamın durgunluğunun, huzurunun parlayan yelkene yakışmasından bahseder. Bu görüntü onu adeta mest etmiştir. Bir sonraki mısrada Ey neşe diyerek nida sanatını kullanır ve neşeye seslenir. Neşe, kanatlanıp kuş gibi uçsa bile şairi bu manzara kadar mutlu edemez, ona bu manzaranın verdiği huzuru veremez. Şair, neşe ve kuş arasında kapalı istiare yapmıştır. -sanki meczub u mest ü müstağrak, Şair, teşhis sanatından yararlanarak yelkene insani özellikler yüklemiştir. Yelken, dalgaların kucağında kendisinden geçmiş denizin maviliğine kapılmış vaziyette gerçekleşmesini istediği hayalleri düşünen bir insan gibidir. Nasıl ki hayale kapılan insanlar yalnız, durgun bir şekilde hareket ediyorsa yelken de dalgaların arasında usul usul ilerlemektedir. Dalgaların sesi, şaire sevdalı insanların kalp çarpıntılarını anımsatır. Bu yüzden yelkenle birlikte giden dalgalar şairi hüzünlendirmiştir. Pak ü nevvar olan şu manzaranın. Şiirin üçüncü bentinde yelken, Marmara denizinde kanatlarını açmış bir peri olarak tasvir edilir. Denizin o muhteşem, parlak manzarasının içerisinde işveli, çiçeklerle bezenmiş, güzel ve dikkat çeken bir kelebek gibi kavuşacağı adaya doğru ilerlemektedir. Şiirin Gece mersa-yi naz olur mutlak, ona aguş-i aşkı bir adanın mısralarında şair, sevgilisine duyduğu özlemi okuyuculara hissettirir. Nasıl ki yelkene, bir adanın aşk kucağı liman olacaksa, sevdalı insanlara da sevgililerinin kucağı, onların bulunduğu yer en huzurlu limandır. Yelken, limanına yani sevgilisine kavuşacaktır fakat şair kavuşmanın ancak hayalini kurar. Süt beyaz bir deniz, beyaz kayalar, bir sema, sonra bir beyaz sandal. Şair, dördüncü bentte bir hayalinden bahseder. Bununla birlikte sevgilisine duyduğu kavuşma isteğini tam anlamıyla okuyucuya yansıtmış olur. Denizdeki bu yelkeni görünce, hayallerinde sevgilisiyle yaptığı sandal gezintilerini anımsar. Hayalindeki her şey bembeyazdır. Gök, sandal, kayalar hatta deniz bile. Denizin beyazlığını tasvir etmek için süte benzetmiştir. Nasıl ki beyaz renk temizliği, masumiyeti temsil ediyorsa şairin de sevgilisine duyduğu aşk ve kavuşma isteği de beyaz kadar temiz ve masumdur. Bu yüzden hayalindeki her şeyi beyaz olarak anlatır. Sevgilisiyle yelken arasında bir ilişki kurar. İlk dizelerinde yelkenin parıltısı, ağır hareketleri onu nasıl mest ettiyse, sevgilisinin de yelken gibi parlak güzelliği, durgun, ağırbaşlı hareketleri şairi kendisinden geçirir. Yelkene her baktığında sevgilisiyle hayallerinde yaşadığı güzel günler gözünün önünden geçer. böyle saf u sefid bir yelken. Şiirin sonuna geldiğimizde şair, gözlerinin önünden ne zaman temiz, ak bir yelken geçse kendisine hayalini hatırlattığından bahseder. Mehtaplı beyaz bir gecede, yelkenin nameler yakan beyaz bir kuş gibi kendisine sevdasını tasvir ettiğini söyler. Yelkeni kuşa benzeterek teşbih sanatını da kullanmış olur. Tevfik Fikret, bu şiirini benzetmelerden ve betimlemelerden yararlanarak oluşturmuş, kurduğu hayali ise okuyucunun zihninde canlandırmayı başarmıştır."} {"url": "https://www.soylentidergi.com/the-age-of-innocence-secimlerin-mahkumiyeti", "text": "1993 yılında Edith Wharton'ın aynı isimli romanından sinemaya uyarlanan The Age of Innocence'ın yönetmen koltuğunda Martin Scorsese oturuyor. Senaryosu Scorsese ve Jay Cocks tarafından yazılan filmin oyuncu kadrosunda Daniel Day Lewis, Michelle Pfeiffer, Winona Ryder gibi isimler yer alıyor. Hollywood'un en önemli yönetmenlerinden biri olan Scorsese'in filmografisinde ayrı bir yere sahip olan The Age of Innocence, yönetmenin alışkın olduğumuz tarzından farklı bir yerde konumlanıyor. Filmlerinde daha çok suç, adalet, şiddet ögelerine yer veren Scorsese, The Age of Innocence filmiyle birlikte; aşk, ihanet, tutku temalarını da başarılı bir şekilde yansıtmış. Göze çarpan başka bir detaydan daha bahsedecek olursak; Scorsese diğer filmlerinde de çoğunlukla uyguladığı gibi kamerada kesme hareketini mümkün olduğu kadar az kullanmış. Filmi izlerken adeta bir hikayeyi gözlerimizle takip ediyormuş hissi veren bu çekim yöntemi, seyircinin duyguları hissedebilmesi için güçlü bir unsur olmuş. Birçok ödüle layık görülen ve zaman içerisinde kült bir film haline gelen The Age of Innocence'ı gelin hep birlikte inceleyelim. 1870'li yıllarda New York'ta geçen The Age of Innocence, dönemin sosyete ailelerinin yaşamlarına odaklanırken toplumsal baskı nedeniyle yaşanamayan bir aşk hikayesini de düşündürücü bir biçimde yansıtıyor. Film, Voice Over yöntemiyle destekleniyor. Scorsese'in birçok filminde kullandığı bu yöntem, hikayenin güçlü bir biçimde romandan uyarlanmasını sağlarken aynı zamanda seyircinin filmdeki duyguları daha iyi anlamasına katkıda bulunuyor. Dönemin özelliklerini kostümler ve müziklerle ön plana çıkartan film, opera sahnesiyle açılıyor. Sosyetenin ünlü avukatı Newland Archer, nişanlısı May Welland'ın kuzeni Kontes Ellen Olenska ile tanışıyor. Bu sahnede göze çarpan en önemli detay: Olenska elini öpmesi için Archer'a uzattığında, Archer'ın etkilenmekten korkan bir tavırla sadece dostça bir karşılık vererek elini sıkması oluyor. Katı kurallar çerçevesinde büyüyen Newland, çevresindeki birçok kişiye göre daha farklı bir kişiliğe sahip olsa da geleneksel evliliklerin ön planda olduğu dönemde kendine uygun görülen May Welland ile nişanlı. May, masum ve heyecanlı karakter olarak gözüküyor fakat ilerleyen sahnelerde de fark edileceği üzere masumiyet maskesiyle kendi istediği hayatı oluşturmak için adımlar atıyor. Olenska ise sosyetenin tüm kurallarına karşı çıkan, daha özgürlükçü ve tutkulu bir karaktere sahip. Eşiyle boşanmanın eşiğinde olan Olenska ve Newland birbirlerinden ilk gördükleri andan itibaren etkileniyor. Newland'ın kendini engellemek için evlilik tarihini öne çekmeye çalışması dahi işe yaramıyor. Newland'ın Olenska'ya ilgisinin en büyük sebebi, çevresindeki birçok kadından farklı olması. Ailesi dahil herkes Olenska'nın rahat tavırlarını ve onu aldatıp hor gören eşini bırakmasını dahi eleştirirken Newland, onun tutkusu, güçlülüğü ve farklılığından çok etkileniyor. Hepsi hiyerogliflere benzeyen bir dünyada yaşıyordu. Gerçekler asla söylenmiyor, yapılmıyor, hatta düşünülmüyordu bile. Gerçek, sadece bir takım keyfi işaretlerle temsil ediliyordu. Bu repliğin önemli olmasındaki bir diğer sebep ise film boyunca sık sık detaylı bir biçimde gördüğümüz tablolardır. Çünkü Eski Mısır hiyeroglifleri bilindiği üzere resimlerle ifade edilirdi. Scorcese de bu tabloları, benzer hayat yaşayan insanlara zıt bir çerçeve çizmek için kullanmış. Tablolarda her şey oldukça zengin ve çeşitli görünürken gerçek hayatta tam tersi biçimde hiç kimse içinde bulunduğu yaşamı sorgulamıyor ve hepsi birbirine benzer hayatlar yaşıyor. Newland, Japonya hakkında bir kitap okuduğu sırada May ona neden okuduğunu soruyor. Bu sahnede de aralarındaki en önemli fark dikkat çekiyor. May için yeni bir bilgi öğrenmenin mutlaka işe yarayan bir nedeni olmalı. Newland ise yaşamak için öğrenmek istiyor. May'in sorusundan sonra Newland'ın ölü gibi bir yaşamı seçmeye hazırlandığını anlıyoruz. Newland ve Olenska arasındaki çekimin ilk adımı ise Newland'dan geliyor. Newland, Olenska'nın evine sarı güller yolluyor. Olenska, filmde güzelliğiyle dikkat çektiği için buradaki sarı güllerin kıskançlığı belirten bir simge olarak kullanıldığı yorumunda bulunabiliriz. Yasak aşk yaşamaya başlayan Newland ve Olenska'nın arasındakileri May'in fark ettiğini ise evlilik tarihini öne çekmek için adım atmasıyla anlamaya başlıyoruz. Newland'ın ihtimal vermediği bu durum sadece seyirci tarafından anlaşılıyor. Filmin en etkileyici sahnelerinden biri ise Newland ve Olenska'nın tutkulu bir biçimde birbirlerine sarıldıkları sahne diyebiliriz. Teslimiyet duygusunun ön plana çıktığı sahne; aşk ve tutkuyu çok güçlü hissettiriyor. May filmin başında çok saf bir karakter gibi gözükmesine rağmen hayal ettiği -çok normal- bir yaşantının anahtarı olan Newland'ı kaybetmemek için ilk adımı hamile olduğunu söyleyerek atıyor. Çünkü May, tam da Newland'ın uzaklara gitme isteğini paylaştığı sırada hamile olduğunu açıklıyor. May'in hamilelikten emin olmadığı halde birkaç hafta önce Olenska'yla da bu durumu paylaştığını söylemesi ise bu yasak aşka dışarıdan müdahalede bulunduğunu apaçık ortaya koyuyor. May'le konuştuktan sonra Olenska, ona destek olan aile tarafından başka bir yere yerleştiriliyor ve Newland'la olan yasak aşkını bitirmeye karar veriyor. Zaten sosyete cemiyetine karşı gelmeyi göze alamayan Newland, eşinin hamileliğini öğrendikten sonra aşkı ve sadakati arasında bir seçim yaparak kendisi için uygun görülen hayatı kabulleniyor. Archer çifti, onlardan beklenildiği şekilde mutlu bir hayat sürdürmeye çalışıyor. Newland, zatürre nedeniyle hayatını kaybeden May'in yasını yıllarca tutuyor. Oğlu ile Paris'e seyahate giden Newland, oğlu Ted'in anlattıkları sonucunda aslında May'in tüm gerçekleri bildiğini öğreniyor. Olenska'yı görmeye gidecek olan Ted, babasını da yanında götürmek istiyor ancak Newland, onunla karşılaşmaya cesaret edemiyor. Ve Olenska'ya bahane olarak sadece eski kafalı olduğunu söylemesini istiyor."} {"url": "https://www.soylentidergi.com/the-blue-caftan-sonsuz-maviliklere-ugurlanan-dost", "text": "Prömiyerini 2022 Cannes Film Festivali'nin Un Certain Regard bölümünde yapan; senaristliğini ve yönetmenliğini Maryam Touzani'nin üstlendiği, renkli detayların yanı sıra naif temaların da ilmek ilmek işlendiği The Blue Caftan filmini sizin için inceledik. 2023 Oscar'da Yabancı Dilde En iyi Film kategorisinde son listede bulunan ve Fas'ı Oscar'da temsil edeceği konuşulan dram filminin kadrosunu Lubna Azabal, Saleh Bakri, Ayoub Missioui oluşturuyor. Maryam Touzani; yetenekli bir terzi, zanaatkar olan Halim'le eşi Mina'nın hayatlarını tıpkı bir portre dokurmuşçasına yansıtıyor kameraya. Kültür veya queer gündeme dair herhangi bir görüş ya da isyan belirtmek yerine, yalnızca gördüklerini resmediyor. Bu tutum filmi çoğu queer temalı filmden ayrı bir tarafa koyuyor. Politik bir sesi olmayan bu filmi, üç insanın ortak arzularının, acılarının ve mutluluklarının hikayesini resmeden oryantal motiflerle bezenmiş bir portre olarak okumak mümkün. Halim ve Mina; Fas'ın eski bir mahallesinde, Halim'in birbirinden güzel kaftanlar diktiği, renk renk kumaşlarla dolu geleneksel bir terzi dükkanı işleten evli bir çifttir. Fakat bu filmde anlatılan hikaye aşık bir çiftin mutlu mesut ilişkisi değildir. Bu filmde iki iyi dostun geleneğe boyun eğerek evlendiği ve birbirlerini daha kötü bir hayat yaşamaktan kurtardıkları tatlı ama hüzünlü bir ilişkiyi izleriz. Öyle ki Halim, islam kültürünün çok baskın olduğu ve eşcinselliğin kınandığı, dolayısıyla bu türden ilişkilerin yaşam tarzı olarak görünür bir seçenek dahi olmadığı bir toplumda; pek çok kez değişmeye çalıştığını, hislerini bastırmaya çalıştığını ama başaramadığını üzülerek Mina'ya dile getiren ve üzücüdür ki kimliğinden gurur duyamayan bir eşcinseldir. Annesiz büyümüş ve şüphesiz farklı olduğundan babası tarafından hor görülmüş biridir. Naif ve ince ruhlu bir karaktere sahip olan Halim, terzilik zanaatini de, dükkanı da babasından ona miras almıştır. Kendine bir nevi ilaç olan Mina'nın hasta olması ve bun konuda elinden hiçbir şey gelmemesinin onu günden güne üzdüğüne şahit oluyoruz. Mina'yla olan evliliğini uzun süredir yürütebilmesi, yaşadığı yerde sevdiği biriyle özgürce yaşamasının mümkün olmaması ve Mina ile özel bir dostluğunun olmasıyla açıklanabilir. Mina inançlı bir kadındır ancak Halim'e içten içe sitem etse de onu hiç yargılamadığını ve eşcinsel kimliğini kabullendiğini görürüz. Sitemi kendisini arzulamamasına yönelik gibidir yalnızca. Halim'den daha iddialı ve baskın bir kişiliği olsa da kalbi doğru yerdedir. Mina hastadır hasta olmasına ama kendini bırakmaya niyeti yoktur son ana dek. Dükkanda çalışmak ister, Halim'e yemek hazırlar, kafeye gider, pencere önünde dans eder ve en önemlisi hep gülümser. Dükkana yeni başlayan çırak Yusuf'un gelişi ile ikilinin arasındaki dinamik de bir bakıma değişir. Yusuf da naif ruhlu, zanaati öğrenmeye hevesli, hoş bir gençtir ve neredeyse ilk sahneden beri Halim'le arasında bir çekim olduğunu hissederiz. Öyle ki sonra, Halim'e karşı duygularını itiraf eder, fakat bir red ile karşılaşır. Aralarındaki çekim elbette Mina'nın gözünden kaçmaz ve kıskançlığı da biz seyircilerden kaçamayacak kadar barizdir. Öyle ki pembe saten dükkanda kaybolduğunda Yusuf'u onu çalmakla suçlar ve ücretini maaşından keser, kendisinin yanlışlıkla iade ettiğini öğrendiğindeyse ona haber vermez. Lakin Mina'nın pişman olup, ondan af dilediği sekansta, Yusuf hakkındaki fikrinin değiştiğine şahit oluruz. Belki yakında bu dünyadan ayrılacak olmanın verdiği hoşgörüyle onları birbirine yakınlaştırmaya çalışır, Halim'in tek seferlik ilişkilerle nefsini körelttiği mahrem bir mekan olarak karşımıza çıkan hamama gönderir onları. Halim'de Mina'dan aldığı sevmekten korkma öğüdünü tutup, kendini Yusuf'la temkinli bir aşka bırakacak gibidir gerçekten. Beklenen sonun gelmesi, Mina'nın ölümü ve mavi kaftanın nihai tamamlanışı da hemen hemen aynı zamana rastlar ve mükemmel bir final için son rötuşlar tamamlanır. Dar ve eski sokakların süslediği otantik Fas mimarisiyle, hiç kesilmeyen hareketli Arap müziği ve sokak gürültülerinin oluşturduğu fon müziğiyle, renk renk dalgalanan kumaşlarla, sırlarla ve hüzünle karışık neşeyle, kaçınılmaz bir sonun ilk sahneden beri ilmek ilmek işlendiği bu filmde tıpkı Halim'in mükemmel olana kadar işlediği mavi kaftan gibi sonunda izleyen herkesi kendine hayran bırakıyor. Ortadoğu kültürünü ve Akdeniz iklimi ve insanını canlı bir şekilde yansıtan filmde; bizi gülümseten, zaman zaman içimizi burkan pek çok tanıdık detaya ve motife rastlıyoruz. Bu detayların başında şimdi çok yaygın olmasa da kültürümüzde ve tarihimizde de önemli bir yeri olan hamam kültürü geliyor. Hamam sahnelerinde bu kültüre uzak olan izleyicilerin şaşıracağı şeyler, örneğin bir başkasının tellakların adamları yıkaması gibi detaylar bizleri şaşırtmıyor. Gürültülü mahalleler, tüm gün bangır bangır müzik açan dükkanlar da bize hiç de uzak olmayan, belki de pek çoğumuzun şikayetçi olduğu günlük dertlerden bazıları. Karşı komşusu dükkan sahibine müziği kısması için bağırırken, Mina'nın müziğin zevkini çıkarıp dans etmesi, Halim ve Yusuf'u da dansa çağırması ve birlikte pencere önünde oynadıkları sahne mutluluğun dış dünyadan ziyade kişiye bağlı olduğunu düşündürüyor. Ve son olarak mandalinalar da film boyunca kendini unutturmayan, Akdeniz'in canlılığını yansıtan ve güzelliklerini hatırlatan başlıca motiflerden biriydi. Kaftan Modern Türkiye'de popüler bir kıyafet olmasa da Osmanlı döneminde gücü temsil eden bir giysi olup, padişahlar tarafından giyilmiş, önemli misafirlere ve elçilere hediye edilmiştir. Fas kültüründe ise halen bayram, düğün eğlence gibi etkinliklerde ve aile toplantılarında giyilen şık giysiler olarak önemli bir yer tutmaktadırlar. Halim, makina kullanmayan bir kaftan ustası olarak eski zanaati yaşatır ve çok hızlı hizmet sağlayamasa da hala önemli müşterileri vardır. Kaymakam'ın eşi için diktiği ustalık işi olan gösterişli ve zarif mavi kaftanı tamamlamasının ne kadar zaman aldığını ve nasıl detaylı işlemeler yaptığını görürüz hep birlikte, sıradan bir siparişten öte bir şeydir o. Gösterdiği özen ve çok isteyen bir müşteriye dahi satmamasındaki ısrarından izleyiciye ne kadar önemli olduğunu hissettirir. Haklı çıkarız sonunda, belki de Mina'yla mahallelerinden kalkan bir cenazeyi izlerken onun söylediği; yazık böyle uğurlanmak istemezdi, çok renkli giyinirdi, renkli biriydi. cümlesi gelir aklına ve Mina'yı beyaz örtülerden, arınarak sokulduğu kefenden soyarak, mavi kaftanı en çok yakışacak kişiye, biricik dostuna giydirir. Düğünlerde ve eğlencelerde giyilen bir giysinin bir ölüye giydirilmesi ironiktir ve komşular haliyle bunu yadırgar. Dine uygun değildir bu, lakin Halim artık umursamaz onları. Mina'yı büyüleyici mavi kaftan içinde Yusuf'la birlikte sırtında taşıyarak mezarlığın bulunduğu yere, sahile doğru götürürler. Mina'yı toprağa gömmeyecektir diye umuyoruz, ki orası da açık bırakılmıştır zaten, denize doğru ilerlerler ve jenerik girer. Kim bilir, Halim onu sonsuz maviliklere uğurlamak adına denize bırakır belki de."} {"url": "https://www.soylentidergi.com/the-eternal-daughter-tilda-swintonin-iki-yuzu", "text": "The Souvenir ve The Souvenir Part II gibi son derece kişisel hikayeleriyle tanıdığımız İngiliz yönetmen Joanna Hogg'un yeni filmi The Eternal Daughter, 79. Venedik Film Festivali'nde yaptığı dünya prömiyerinin ardından, Amerika'da 2 Aralık 2022 tarihinde vizyonda girerek seyirciyle buluştu. Anlatısının temeline bir anne-kız ilişkisini alan ve kimi eleştirmenlere göre senenin en iyilerinden biri olan bu film, yönetmen Hogg için neredeyse otobiyografik denebilecek kadar kişisel bir hikaye olmasıyla öne çıktı. Öyle ki Hogg bir röportajında hikayeyi, kendisinin annesiyle olan ilişkisinden ve bir gün onu kaybedecek olmanın verdiği korkudan yola çıkarak yazdığını söyledi. The Eternal Daughter, bir film yönetmeni olan Julie'nin, kendisinden yaşça büyük annesi Rosalind ile birlikte İngiltere'de, büyük bir malikaneden dönüştürülmüş bir otele konaklamaya gitmesiyle başlıyor. Julie, annesi Rosalind hakkında film yazmaya karar veriyor. Aynı zamanda annesinin doğum gününü kutlama fırsatı olarak da gördüğü bu yolculukta, annesine çeşitli sorular sorarak, cevaplarını gizlice telefonuna kaydediyor. Julie hikayesini yazıya dökmek için her gün köşesine çekiliyor ancak yazamadığı, huzursuz ve dikkatinin dağınık olduğu filmin daha en başından geçiyor seyirciye. Hogg, aynı huzursuzluğu seyircinin hissetmesini de istemiş olacak ki, tekinsiz bir mizansen ve ürkütücü bir sinematografi ile tasvir ediyor filmi. Öyle ki, Julie ve Rosalind otelin tek sakinleri gibiler ve otelde tüyler ürpertici bir ortam hakim. Binadan sürekli gıcırdama ve uğultu sesleri geliyor. Rosalind'in köpeği geceleri sanki odanın dışında biri varmış gibi havlıyor ve kapıyı tırmalıyor. Rüzgarın sık sık etraftaki uzun ağaçları sallaması, filmin genellikle akşam karanlıkta geçmesi ve etrafta hakim olan sisli ve puslu hava da tüm bu huzursuzluğun artmasına sebep oluyor. Bu duyguların seyirciye bu kadar net geçmesinde elbette Hogg'un daha önce Archipelago ve Exhibition filmlerinde birlikte çalıştığı görüntü yönetmeni Ed Rutherford'ın; ve bu sene Aftersun filmindeki ses tasarımıyla kariyerinin zirvesinde çıkan, daha önce The Souvenir filminde de Hogg ile çalışmış olan ses tasarımcısı Jovan Ajder'ın katkıları yadsınamaz. Karanlığın hakim olduğu sinematografide öne çıkan bir diğer element ise ekseriyetle otelin içinde kullanılan yeşil ışık. Bu durum hemen, yeşil ışığın kullanımıyla özdeşleşen, Kim Novak'ı ikili bir rolde izlediğimiz, Hitchcock'un başyapıtı Vertigo filmini getiriyor akıllara. Elbette bu görsel stilin tek işlevi huzursuzluk yaratmak değil. Tüm bu bahsettiğimiz elementler kendilerine sembolik olarak da anlam buluyor filmde. Otelin tekin olmayan, adeta hayaletliymiş gibi görüntüsü aslında Julie'nin ruh halini yansıtıyor. Julie, çok sevdiği annesinin artık oldukça yaşlandığının ve her an onu kaybedebileceğinin farkında. Bu düşünceler sürekli Julie'nin zihnini meşgul ediyor. Nasıl ki bu tarz düşünceler aklımıza takıldığında bizi uyutmaz, otel de geceleri çıkardığı ürpertici seslerle Julie'yi uyutmuyor. Aynı zamanda otel tamamen boş görünüyor, bu da Julie'nin hissettiği yalnızlığı sembolize ediyor. Öyle ki, Julie'nin içindeki boşluk hissinden, hayatı boyunca enerjisinin çoğunu annesine harcamış olması ve bu nedenle sağlıklı arkadaşlıklar kuramamış, hatta kocasını bile ihmal etmiş olmasından filmde ara ara bahsediliyor. Öte yandan, havanın her zaman karanlık ve puslu oluşu, Julie'nin depresif ve melankolik ruh halini temsil ediyor. Akşamları sürekli telefonun çektiği bir yer bulmaya çalışıyor olması ise başkalarıyla bağlantı kuramıyor oluşunun sinyallerini veriyor. The Eternal Daughter, sürekli yeni olayların yaşandığı veya içerisinde fazlaca aksiyon elementi barındıran bir film değil. Hatta filmde pek fazla olay olmuyor, olan olaylar ise genelde birbirini tekrar ediyor denebilir. Bu birbirinin hemen hemen aynısı olan günler Bill isimli otel çalışanının bir gece aniden hikayeye dahil olmasıyla bir nebze değişiyor. Ancak hikayenin ilerleyen evresinde tanıtılan bu karakter, gizem filmlerinin çoğundan alışık olduğumuz gibi işlerin daha da karışmasını sağlamadığı gibi, aksine Julie'ye bir huzur ve rahatlık getiriyor. Zaten bütün film anlatısını, Julie'nin bir şekilde huzur bulabilmesi üzerine kuruyor. Hogg'un filmlerinin son derece kişisel olduğundan yukarıda da bahsetmiştik. Öyle ki The Souvenir filminde Julie'nin evinde gördüğümüz bazı eşyaları Hogg'un kendi evinden sete getirdiğini biliyoruz. Hogg'un hikayelerinde eşyalar sadece birer dekor objesi olmaktan ziyade, birer hatıra görevi görürler çoğunlukla. Bunu aslında 'Proustian' bir duruş olarak yorumlamak da mümkün. Marcel Proust Kayıp Zamanın İzinde adlı romanında, çocuklukta yenen bir madlen kekin yıllar sonra tekrar yendiğinde, o tadın ve kokunun eski anıları tekrar çağrıştırdığından bahseder. Bu his herkese çok tanıdık gelmiş olacak ki, yıllar boyunca çok benimsenmiş olmasının yanı sıra Fransızca'ya 'Madeleine de Proust' şeklinde bir deyim olarak bile girmiştir. Çeşitli objeler aracılığıyla anıları ve çağrışımları tetiklemek, Hogg'un filmlerinde yakalamaya çalıştığı elementlerden bir diğeri olarak sıkça karşımıza çıkıyor. The Souvenir filminden bahsetmişken, o filmde de Rosalind ve Julie karakterlerini görmüş olduğumuzu, Rosalind'in yine Tilda Swinton tarafından canlandırılırken, Julie'nin ise Swinton'ın kendi kızı Honor Swinton Byrne tarafından canlandırılmış olduğunu hatırlatalım. The Eternal Daughter'ın öncelikli derdi, bir olay anlatmaktan öte bir duygu durumu göstermek. Tilda Swinton'ın hem anneyi hem kızı oynaması, Hogg'un yine bu filmden sonra verdiği bir röportajda söylediği ''Ben hala kendimi annemden ayıramam, ben nerede biterim o nerede başlar ayırt edemem'' cümlesiyle daha da anlam kazanıyor. Şunu da belirtelim ki, Hogg bu iki karakteri gösterirken çeşitli kamera veya kurgu hilelerine başvurarak ikisini aynı kareye almıyor. Filmin tamamında anne-kızın konuşmaları arka arkaya gösterilen karelerde, genellikle açı-karşı açı şeklinde kurgulanmış. Aynı karede göründükleri tek sahne ise, aynı zamanda filmin 'climax' yani doruk noktasına ulaştığı, doğum günü yemeği sahnesi. Zaten tam da bu sahneden sonra birçok olay farklı bir hal alıyor. Tabii yeri gelmişken Tilda Swinton'ın bu iki rolde de ortaya koyduğu oyunculuğa değinmek lazım. Swinton, Julie ve Rosalind karakterlerine kattığı nüanslarla senenin en başarılı performanslarından birine imzasını atıyor. Anne-kıza farklı karakteristik mimik ve jestler verirken; birini daha ince, birini daha boğuk bir ses ile oynuyor. Julie annesine göre daha dinamik, ifadeleri daha abartılı ve daha canlı. Öte yandan Rosalind ise daha hareketsiz ve durağan bir karakter. Filmin doruk noktasının yaşandığını söylediğimiz doğum günü yemeği sahnesine dönecek olursak, sahne bir süre birbiriyle konuşan Rosalind ve Julie'nin orta ölçekli yakın çekimlerinden oluşan iki açıyı arka arkaya keserek ilerliyor. Bu durum seyircinin, bu iki karakter arasındaki sevgiyi, sıcaklığı, aynı zamanda farklılıkları özümsemesini sağlıyor. Birinin yüzündeki heves, diğerininkindeki bitkinlik açıkça görünüyor. Ancak ne zaman ikisi aynı karede görünüyor, o noktada olaylar filmin başından beri gördüğümüzden daha farklı bir hal almaya başlıyor. Zaten tam da bu noktadan sonra, ertesi sabah otele yeni misafirlerin gelmesi ve ilk defa güneşli bir günün doğması elbette tesadüf değil. Özetleyecek olursak The Eternal Daughter, bir kadının annesine duyduğu sevgiyi ve onu kaybetme korkusunu naif ve yer yer sembolik bir şekilde ele alıyor. Film aynı anda, hem huzursuz ederken hem de samimi olmayı başarıyor. Sevdiklerimizi kaybetme korkusu hepimizin özdeşleşebileceği bir duyguyken, Hogg bu kaçınılmaz sonu kabullenmeyi ve iyi kötü bir avuntu bulmayı, nevi şahsına münhasır tarzıyla öğütlüyor. Eğer siz de en nihayetinde hiçbir duygunun sevgi kadar derin izler bırakamayacağı noktasında bizimle hemfikirseniz The Eternal Daughter'ı izlemenizi tavsiye ederiz."} {"url": "https://www.soylentidergi.com/the-innocents-incelemesi-cocuklugun-masumiyetini-sorgulatan-urpertici-bir-masal", "text": "İskandinav sinemasının önde gelen yönetmenlerinden Joachim Trier'in Oslo, August 31st, The Worst Person in the World gibi önemli filmlerinin senaryosunda adı geçen Norveçli yönetmen Eskil Vogt'un, The Blind (2014) sonrası ikinci uzun metrajlı filmi The Innocents, 2021'de Cannes Film Festivali'nde Belirli Bir Bakış bölümünde gösterilerek izleyici karşısına çıktı. Ülkemizde 41. İstanbul Film Festivali kapsamında gösterime giren film, Uluslararası Yarışmada Altın Lale ödülü için yarıştı. Aydınlık bir yaz mevsiminde, Norveç'in küçük bir kasabasında geçen The Innocents, büyüklerin bakmadığı, görmediği anlarda dört çocuğun oyun oynarken doğaüstü güçlerini keşfedip ürkütücü ve gizemli olaylara yol açmalarını konu alıyor. İki saatlik süresi boyunca çocuklar gerçekten de masum mu? sorusunu sorduran film, doğaüstü ögeleri çocukların iç dünyalarındaki acımasızlığı ve masumiyeti irdelemenin bir aracı olarak kullanıyor adeta. Bu yönüyle The Innocents, süper güçlere sahip dört çocuğun yaşadığı maceraları toplumsal gerçekçi bir zeminde anlatarak izleyicileri doğaüstü hikayesine kolayca inandırıyor. Yazının bundan sonraki kısmı spoiler içermektedir! The Innocents, arabanın arka koltuğunda uyuyan küçük bir kızın, filmin ana karakterlerinden biri olan Ida'nın masum yüzüyle açılıyor. Ida ve otizimli ablası Anna, Norveç'in sakin bölgelerinden birinde yeni dairelerine taşınmak üzere yola çıkan bir ailenin iki küçük çocuğudur. Taşındıkları yeni muhitte Aisha ve Benjamin ile arkadaşlık kuran ana karakterlerimiz, hep beraber oynadıkları oyunlar esnasında birbirlerinin doğa üstü güçlerinin ortaya çıkmasını sağlıyorlar. Başlarda oldukça eğlenceli gelen bu güçler zamanla karanlık dürtülere dönüşerek çocukların -özellikle de Benjamin karakterinin- hayvanlara ve insanlara zarar vermesine neden oluyor. Bu sayede yönetmen olay akışında işleri sarpa sardırarak zihinlerimizdeki çocukluğun saflığına dair kalıplaşmış algıları paramparça hale getiriyor. Ida karakteri harici diğer üç karakter; Anna, Aisha ve Benjamin engelli veya toplum dışına itilmiş çocuklar. Harika bir oyunculuk performansı sergileyen Alva Brynsmo Ramstad tarafından canlandırılan Anna karakteri bahsettiğimiz gibi otizmli. Konuşamıyor, canının acıdığını dahi ifade edemeden kendi iç dünyasında yaşıyor. Aisha, yüzünde ve vücudunda beyaz lekelere sebep olan bir hastalıktan muzdarip Afrika kökenli küçük bir kız. Benjamin gibi onun da annesi ve babası ayrı. Benjamin ise ilgisiz bir anneyle yaşayan içine kapanık bir çocuk. Bu üç çocuğun da kendilerine has özel yetenekleri var. Benjamin'in bu yeteneklerini zamanla başkalarına zarar vermek için kullanmaya başlaması ise filmde kırılma noktası yaratıyor. Bu gelişmeden sonra filmin sonuna dek diğer çocukların Benjamin ile mücadelesini izliyoruz. The Innocents süper güçlere sahip çocukların hikayesi olmaktan öte, pek çok yönüyle yalnızlaşmış ve kırılmış çocukların öyküsü aslında. Pek çok sahnede ailenin davranışlarının çocuğun karakterini inşa eden en temel unsur olduğunun altı çiziliyor. Benjamin, filmin kötüsü olmasına rağmen aslında bir aile içi şiddet mağduru. Bunu vücudundaki morluklardan, annesinin ona karşı olan sert ve kayıtsız tavrından anlamak mümkün. Tüm saldırganlığının ve film boyunca işlediği cinayetlerin nedeni de bu. Benzer şekilde Ida'nın, ablası Anna'nın ayakkabısına cam parçaları koyması ya da Benjamin'in kediyi öldürüşüne şahit olup hiçbir şey yapmaması ilk bakışta büyük bir acımasızlık olarak görünse de ilerleyen sahnelerde anlıyoruz ki Ida da tıpkı diğer karakterler gibi çeşitli şekillerde ihmal edilen bir çocuk. Ida'yı görünürde ilgi ve sevgiyle büyüten ailesinin, zaman zaman ablasının sorumluluğunu ona yüklemesi, Ida'nın da sorunlar yaşamasına neden oluyor. Filmde üç kız çocuğunun bir nevi güçlerini birleştirerek Benjamin'in verdiği zararların karşısında durmaları, üçünün de ne olursa olsun aileleri tarafından sevildiğini hissetmesiyle yakından ilişkili. Sevildiklerini bildikleri için Benjamin'e oranla vicdanları hala çalışır durumda. Bu bakımdan Benjamin'in annesini öldürmeye kadar varan suçlar işlemesinin arka planında yoğun şekilde hissettiği sevgisizliğin ve onun getirdiği öfkenin olduğunu söylemek yanlış olmaz. Ebeveynlerin tutum ve davranışlarının çocukların karakterindeki belirleyici etkisi filmin final sahnesindeki tabula rasa metaforuyla tekrar vurgulanıyor. Son sahnede Anna'nın elinde tuttuğu boş yazı tahtası, filozof John Locke tarafından ortaya atılan tabula rasa yani boş levha önermesini akıllara getiriyor. Yönetmen bu metaforla izleyicilere çocukların doğuştan gelen ahlaki değerlere ve empati yeteneğine sahip olmadığını anlatmaya çalışıyor. Birer boş levha gibi olan çocuklara iyiyi ve kötüyü öğretme görevi ise ebeveynlere düşüyor. Fantastik ögelere sırtını yaslayarak çocukların duygu değişimlerindeki keskinliği, içlerindeki zorbalık dürtüsünü ve masumiyetlerinin sınırlarını özgün bir senaryoyla ele alan film gerilim unsurlarını kendine has bir sadelikle aktarıyor, aynı zamanda Kuzey Avrupa'nın soğuk atmosferini de başarıyla yansıtıyor. Dingin anlatısı, estetik sinematografisi ve çocukların iç dünyasını başarılı şekilde aktaran kurgusuyla The Innocents, bizce 2021'in en başarılı filmlerinden biri. Unutmadan söyleyelim. The Innocents, önümüzdeki haziran ayında Türkiye'deki farklı sinema salonlarında gösterime girecek. Orijinal fikirli gerilim sineması severlerin kaçırmamasını öneririz!"} {"url": "https://www.soylentidergi.com/the-little-mermaid-dalgalarin-yeryuzune-surukledigi-deniz-kizi-ariel", "text": "Çocukluğumuzdan kulağımıza fısıldayan Andersen Masallarının vazgeçilmezi olan ve 2023 yılının en çok beklenen filmler listelerinin değişmeyen ismi, Disney yapımı Küçük Deniz Kızı, 26 Mayısta beyaz perdedeki yerini aldı. İlk olarak 1989 yılında animasyon versiyonuyla seyirciyle buluşan Ron Clements ve John Musker'ın yönetmenliğini yaptığı Küçük Deniz Kızı, Yeryüzünün ve insanların yaşamlarını oldukça merak eden Ariel'in, Prens Eric'e aşık oluşu ve ardından insan olup ona ulaşabilmek için deniz cadısı Ursula'yla yaptığı 3 günlük tehlikeli anlaşmayı anlatan hikaye, Hans Christian Andersen'in Küçük Deniz Kızı kitabından ilham alınarak uyarlanmıştı. Disney'in yeniden yapımıyla beraber seyircilerin akıllarında bıraktığı soru Küçük Deniz Kızı'nda ne gibi farklılıklar göreceğimiz oldu. Rob Marshall'ın yönetmenliğini yaptığı film, hikayenin özüne çokça sadık kalıyor. Filmin ilerleyişinin neredeyse birebir aynı olmasının yanı sıra Küçük Deniz Kızı'nı 1989 yapımından farklı kılan en dikkat çekici detay animasyonda yeterince açık ifade edilemeyen, derinleştiremeyen karakterlerin özüne inilmesi oluyor. 1989 yapımı Küçük Deniz Kızı'nda hikaye daha kısa bir zamanda anlatılırken, yeniden yapılan filmde her karakterin gelişimine ve olayların betimlemesine çokça zaman ayrılıyor bunlar filmin içinde eşit dağılırken küçük detaylara da oldukça yer verildiğini görüyoruz. Bu duruma bazı izleyiciler filmin çok uzun olduğu yorumunda bulunsa da karakterlerin motivasyonlarının anlatılıp, özlerine inilmesi bizi tatmin etti. Ama bir deniz kızının gözyaşı yoktur ve bu nedenle çok daha fazla acı çeker. alıntısıyla başlayan film, son sahnesinde artık insan olan Ariel'in gözünden düşen yaş detayı ile bitmesi bunun örneklerinden yalnızca bir tanesi. Filme adını veren Küçük Deniz Kızı Ariel'i canlandıran Halle Bailey'i filmde uzun dakikalar boyunca görüyoruz ve izleyici olarak Ariel'in insanların nasıl bir dünyada yaşadığını incelemesini, şaşkınlığını, heyecanını detaylı olarak gözlemleyebiliyoruz. Karakterde gidilen en büyük değişiklik, filmin animasyon versiyonunda ön plana daha saf hislerle ve aşk duygusuyla çıkan Ariel'i, 2023 versiyonunda karşımıza ayakları yere sağlam basan, daha güçlü bir karakter olarak görüşümüz oluyor. Filmde Eric'in hikayesi gözle görülür şekilde değişime uğrayan karakterlerden biri olmuş. Daha çarpıcı bir şekilde yansıtılan Jonah Hauer-King'in canlandırdığı Eric karakteri, izleyiciyi filmin animasyon versiyonundan çok daha farklı bir atmosferde karşılıyor. Filmin animasyon versiyonunda prens olmasından başka özelliği vurgulanmayan Eric'i farklı bir perspektiften görüyoruz. Disney'in yeniden yapılandırdığı 2023 versiyonunda, özellikle babasının ölümünden sonra artan sorumlulukları olan, görevinin getirdiği şeyleri yapması istenen biri haline gelmesiyle beraber, anne figürünün üzerinde oluşan baskı prens Eric'e hikayenin yönünü değiştirme gücü veriyor. Filmde parlayan bir diğer şey, Eric ile Ariel arasında kurulan ilişki. Her iki karakterin detaylandırılması, çiftin arasındaki ilişkiyi derinleştirerek yansıtma şansı sunuyor. Aynı gökyüzünün altında paralel olarak neredeyse aynı, derin duygular yaşamaları izleyiciyi hikayenin büyüsüne küçük detaylarla dahil ediyor. Film yayımlanmadan önce tartışılan konulardan biri yeni yapımda Melissa McCathy'in canlandırdığı deniz cadısı Ursula'nın olup olmayacağıydı. Disney'in yeniden yapılandırdığı filmde Ursula'nın hikayesinin de ayrıntılarına inildi. Küçük Deniz Kızı (1989) animasyonunda Ursula'nın neden kötü olduğunun cevabı kesin olarak alınamazken, 2023 yapımında Ursula, Kral Triton'un kız kardeşi ve Ariel'in halası olarak karşımıza çıkıyor. Ursula'nın kötü olma motivasyonu gözler önüne gelirken aynı zamanda Melissa McCathy'nin seslendirdiği şarkı, Unfortunate Souls ile daha derin bir anlam kazanıyor. Animasyon filminden hatırladığımız Ariel'in aklını çelmeye çalışan, Ursula'nın yılan balıkları Flotsam ve Jetsam yeniden yapımında da var olmalarıyla beraber, bu sefer sadece Ursula'nın emirlerini yerine getirme konumundalar. Hikayede değiştirilen küçük detaylardan biri, Ariel'in yüzeye çıkabilmesi ve ihtiyacı olan çift bacağa sahip olması için Ursula ile yaptığı, prens Eric'i üç günün sonunda gün batımına kadar öpebilirse sonsuza kadar insan olarak kalacağı fakat başaramazsa, Ursula'ya ait olarak denizin altına dönmek zorunda kalacağı anlaşmada Ursula, yaptığı bir büyüyle Ariel'in Prensi öpmesi gerektiğini hatırlamamasını sağlaması oluyor. Ursula'nın kötü biri oluşu bir kez daha vurgulanırken, Ariel prensi öpebilecek mi sorusu film boyunca akıllarda dolaşıyor. Ünlü besteci Alan Menken'ın müziklerini yaptığı film, her sahnesinde bize farklı bir şarkıyla eşlik ederek, izleyicilerine müzikaliteyi çok yakından yaşayabilme imkanı sunuyor. Neredeyse her şarkı yeniden tasarlanarak 2023 versiyonundaki yerini alıyor. Yeni eklenen şarkılar arasında, Halle Bailey'in seslendirdiği Ariel'in insan olduktan sonraki hislerini, heyecanını yansıtan: For the First Time ve Jonah Hauer-King seslendirdiği Prens Eric'in hayallerini ifade ettiği: Wild Uncharted Waters şarkıları karakterlerin o an yaşadıkları duygu durumuna daha da derinlik kazandırmış. Güncel vizyon takviminde olan The Little Mermaid sinemalarda!"} {"url": "https://www.soylentidergi.com/the-price-of-everything-belgeseli-sanatin-degeri-uzerine-bir-sorgulama", "text": "2018 yılının ocak ayında Sundance Film Festivali'nde prömiyeri gerçekleşen ve yönetmenliğini Nathaniel Kahn'ın üstlendiği The Price of Everything belgeseli; sanatın değeri hakkında yapılmış en iyi belgesellerden biri olarak karşımıza çıkıyor. Seyircisine sanatın değerini sorgulatan belgeselde; alanında öne çıkan koleksiyonerler, sanat eleştirmenleri, küratörler ve müze direktörleri ile yapılan söyleşiler de yer alıyor. Çağımızda sanat dünyasının lüks kavramı ile ticari kaygılar etrafında nasıl yeniden şekillendiğine ve sanat eserlerinin para ile kurulan ilişkisine değinen belgesel, seyircisini: Sanat eseri nedir?, Sanat eserinin değeri nedir?, Sanat eserine bu değer nasıl biçilmiştir? gibi sorularla baş başa bırakıyor. Çağdaş sanat anlayışının önemli temsilcileri olan; Jeff Koons, Larry Poons ve Gerhard Richter gibi isimlerin yer aldığı The Price of Everything; duygu, maneviyat ve anlam gibi kavramlar ile seri üretim, para ve tüketim gibi kavramları sanat eserleri üzerinden değerlendiriyor. Belgesel daha başlar başlamaz kafamızda soru işaretleri yaratıyor: Para ve sanat hep el ele gitmiştir. İyi sanat pahalı olandır. Eğer bir şeyin mali değeri yoksa insanların umurunda olmaz. Belgesel tam da bu noktada ana fikrini ve temasını bu görüşe karşı çıkanlar ile bu görüşü benimseyenler ve besleyenler arasında kuruyor. Leonardo Da Vinci, Vermeer, Caravaggio, Diego Velazquez, Rembrandt gibi klasik sanat dünyasını yaratan büyük isimler de eserlerini yaratırken ticari kaygılar duymuş mudur? Ya da satılması için mi eserlerini yaratmışlardır? gibi sorular klasik müze anlayışı, sanat galerileri ve müzayedeler etrafında sorgulanıyor. Belgeselin giriş sahnesi, sanat eserlerinin Sorheby's Art Sale'da müzayedeye çıkarılıp satılmasıyla başlıyor. Sanat eserlerine biçilen fiyatlar ve takip edilemeyecek kadar hızlı para döngüsü, bizlere bir borsa ekranını anımsatıyor. Belgeselde de kendini günümüz sanat piyasasının dışında gören sanat eleştirmenleri, günümüz sanat piyasasının büyük ölçüde ticari kaygılar ve değer biçme üzerine kurulduğu belirtiyor. Bu noktada çağdaş sanat denilince akla gelen, eserleri Museum of Modern Art gibi ünlü sanat galerilerinde sergilenen Pop Art'ın ikonik temsilcilerinden Jeff Koons ve eserleri üzerinde duruluyor. Belgesel, paslanmaz çelikten ayna yüzeyli balon hayvanlar gibi sıradan nesnelerin reprodüksiyonlarını üretmekle tanınan ve eserlerinde birçok metoforik anlam barındıran heykeltıraş ve ressam Jeff Koons üzerinden lüks kavramı ile sanat eserleri arasındaki ilişkiye değiniyor. Barbara Ellen Rose bu ilişkiyi, çağdaş sanatın lüks bir marka haline geldiğini söyleyerek açıklıyor. After, Rabbit, Ballon Dog gibi pahalı heykellerin, ünlü markaların mağazalarında ya da şirket lobilerinde sergilenmesi de bu görüşün örneklerini oluşturmakta. Fakat, çağdaş sanat içerisinde yer almalarına rağmen bazı sanatçılar para ile sanatın arasında bir ilişki olmadığını savunuyor. Bunlardan biri Larry Poons. Poons, sürekli sanatsal büyüme peşinde koşan bir piyasa olarak değerlendirdiği günümüz çağdaş sanat piyasasını benimsemiyor. Sanatçı, çağdaş sanat dünyasında önemli bir pozisyonda bulunuyorken, çağdaş sanatın seri üretim ve para ile yoğun ilişkisinin olduğunu düşünerek piyasadan kaybolmayı seçmiş. En iyi sanatçı en pahalı sanat eserine sahip olan mıdır? sorusu Poons tarafından dile getiriliyor. Nitekim bu soru kafasında büyük bir yere sahip ve bir noktada hakim çağdaş sanat piyasası içerisinden sıyrılarak eserlerini üretmeye devam ediyor. Bu doğrultuda günümüz çağdaş sanat piyasasına, piyasanın içerisinden bir eleştiri yöneltiliyor. Belgesel, sanatçılar kadar sanat koleksiyonerleri üzerine de oldukça eğiliyor. Belgeselin yönetmeni Nathaniel Kahn, George Condo, Gerard Richter gibi sanatçıların milyon dolarlık eserlerini satın alıp onlardan kişisel bir müze oluşturan Stefan Edlis'in gözlemlerinden bir sanat koleksiyonerinin eserleri satın alma motivasyonunu da seyircilere sunmakta. Edlis, aldığı çalışmaları holdinglerine yatırım olarak görüyor. Alıp, kar etme amacıyla satma girişimde bulunmasını da bu minvalde değerlendirmek yanlış olmayacaktır. Belgeselde, sanat eserlerine bu tarz bir yaklaşımın tek koleksiyoncu derebeyliği gibi eleştirileri beraberinde getirdiğine de değiniliyor. Kısa sürede yapılan ve ütopik fiyatlara alıcı bulan sanat eserlerine neye göre değer biçiliyor? sorusu da belgeselin odaklandığı sorulardan bir diğeri. Satılması için yapılan ve sadece ticari kaygı içeren eserler kalıcılık sağlamıyor, aksine tamamen fiyat odaklı alınan eserler bir kaç yıl sonra kar amacıyla yüksek fiyatlara satılıyor. Bu noktada belgeselde müzayede sistemi açıkça irdeleniyor. Belgeselde yapılan röportajlardan bir başkası da Sotheby's'de Küresel Güzel Sanatlar'ın başkanı olan Amy Cappellazz. Cappellazz'a göre bir şeyin değerini bilmek, nesneyle olan entelektüel veya duygusal bağınızı diskalifiye etmez aksine sanat ekosistemini güçlendirir. Cappellazz, sanat ve zenginliğin çağlar boyunca bir arkadaşlığa sahip olduğunu ve sanat pazarını da bu minvalde değerlendirmenin gerektiğini savunuyor. Fakat belgesel bu pazar sistemine karşılık bir antiteze de yer vermekte. Bu antiteze göre göre müze sistemi müzayede sisteminden daha demokratiktir. Yani, bir eser sadece belirli bir zümre için yapılıyorsa sanatçı topluma ulaşmış sayılabilir mi? Bu soru, eleştirmenlere göre kimi çağdaş sanatçıların göz ardı ettiği bir soru. Ayrıca Andy Warhol, Roy Lichtenstein, Robert Rausherberg gibi ünlü isimleri barındıran çağdaş sanat akımı, seri bir üretim sağladığı için tedarik sorunu gibi bir sorun barındırıyor ve bu nedenle, piyasadaki diğer koleksiyon alanlarını gölgede bırakıyor. Eleştirmenlere göre; bu da nihai olarak sanat eserlerinin ihtiyaca göre yapılan ve talebi karşılayan arz görevinde görülmesine kaynaklık sağlamakta. Ünlü bir müzayede evinin başkanı olan Ed Dolman da paranın kaçınılmaz bir talep ve arzın sonucu olduğunu, dolayısıyla da sanatçıların aşırı üretip, zorlamaya meyilli olduklarını dile getirerek çağdaş sanat piyasasının ve müzayede sisteminin işleyiş tarzını dile getirmekte. Fakat ünlü sanat tarihçisi Barbara Ellen Rose'a göre; müzayedeler sanatın bir parça et gibi sunulduğu yerlerdir. Ona göre; sanatçılar yaşarken eserlerini kolay ve ucuza yapıp pahalıya satabileceklerini fark ettiler, bu da bir borsa hesabına dönüştü. Çağdaş sanat akımı içerisinde; fırça darbeleriyle rastgele ya da ahenk gözeterek oluşturulan tablolar, belirli bir metaforik anlama sahip olan heykeller, örneğin Jeff Koons'un heykelleri gibi, arkasında bir hikaye barındıran eserleri de barındırmakta. Nijeryalı sanatçı Njideka Akunyili Crosby ise hikayesi olan tablolar yaptığını ifade ediyor. Crosby'nin tablolarında kendi hayat hikayesine ve kökene dair esintinler mevcut. Sanatçı da çağdaş sanat piyasasının içerisinde olmasına rağmen, piyasanın seri üretim politikasına uymadığını ifade ederek böyle yapması durumunda eserini zengin yapan arka plana dair olan şeylerin kaybolacağını düşünüyor. Nathaniel Kahn belgeselde, çağdaş sanat akımını irdelerken olumlu ve olumsuz duyguları çarpıştırarak objektif bir hava yaratmış gibi görünüyor. İki farklı görüşten, önemli karakterlerle yapılan röportajlar da bunu destekler nitelikte. Günümüz çağdaş sanat akımının ya da piyasanın durumuna bir ışık tutan belgeseli izlerken kendinizi sürekli bir sorgu halinde bulacaksınız. Bu yazıda bahsedilen ya da bahsedilmeyen; Andy Warhol, George Condo, Marilyn Minter, Larry Poons, Jeff Koons, Gerhard Richter gibi çağdaş sanatın önemli temsilcilerinin eserlerini ve bunları yaratma motivasyonlarını daha iyi anlamak, çağdaş sanatın günümüzdeki hakimiyetini sorgulamak için okurlarımıza The Price of Everything belgeselini öneriyoruz."} {"url": "https://www.soylentidergi.com/the-skin-i-live-in-incelemesi-modern-pygmalion-hikayesi", "text": "Pygmalion, Kıbrıs'ta yaşayan ve oldukça başarılı bir heykeltıraştır. Kendisi, doğanın kadınlara verdiği ölçüsüzlükten nefret ettiği için asla evlenmemeye yemin eder ve sanatının ona yeterli olduğunu düşünür. Fakat aynı zamanda tüm çabasını bir kadın heykeli yapmaya adayan Pygmalion, bir gün öyle kusursuz ve muhteşem bir heykel yapar ki yaptığı bu heykele körkütük aşık olur. Pygmalion, yaptığı bu heykele Galatea ismini verir. Galatea'yı öpen Pygmalion, onun kendisine karşılık vermemesi sonucu derin bir üzüntüye boğulur. Pygmalion'un hayatta tek istediği Galatea'nın canlanıp onun aşkını karşılıksız bırakmamasıdır. Bu umutla aşk tanrıçası Venüs'ü onurlandırmak adına verilen ziyafete katılır. Venüs'e, umutsuzca aşık olduğu Galatea'dan bahsetmeksizin evlenmek istediğini söyler ve kendisine birini bulup bulamayacağını sorar. Pygmalion'un bu aşkından haberdar olan Venüs, birini bulmak yerine Galatea'yı canlandırabileceğini söyler. Umutsuz aşık Pygmalion için umut ışıkları gözükmüştür. Artık sevgilisini öptüğünde hem öpücüğüne karşılık alabilecek hem de ellerini kollarına koyduğunda elinin altında, canlanan sevgilisinin sıcaklığını hissedecektir. Sevgilisinin gözlerindeki ışıldama ve dudaklarındaki gülücüğü gören Pygmalion, bir an önce sevgilisi Galatea ile evlenir. Venüs, onların düğününe bizzat gelerek düğünlerini onurlandırır. Hikayenin devamında aşıklarımızın hayatında ne yaşanmıştır, bilinmez fakat bu evlilikten dünyaya gelen Paphos, Venüs'ün en sevdiği şehre ismini vermiştir. Pygmalion'dan yola çıkarak sosyolog Robert King Marton tarafından Pygmalion Etkisi veya diğer adıyla Beklenti Etkisi teorisini ortaya atmış ve bu konu hem sosyolog hem de psikologların ilgilendiği bir konu haline gelmiştir. Pygmalion'un hikayesi sadece sosyolog ve psikologların değil yazarların da dikkatini üzerine çekmiştir. Nobel ödüllü tiyatro oyun yazarı Bernard Shaw, Pygmalion isimli bir tiyatro oyunu yazmış, bu oyun Bir Kadın Yarattım ismiyle Türkçe karşılığını bulmuş ve ayriyeten diğer birçok dile de çevrilmiştir. Pedro Almodovar'ın yönettiği The Skin I Live In filmi Tarantula: The Skin I Live In isimli kitabın serbest bir uyarlaması olup adeta modern bir Pygmalion hikayesi olarak sinemada yer edinmiştir. Film, baş kahraman olan Robert Ledgard'ın etrafında şekillenir. Plastik cerrah olan Robert, kendisine aşık olmayan ve kendisini aldatıp başka birisiyle kaçmaya çalışan biriyle evlidir. Ayrıca karısı sevgilisiyle kaçmaya çalışırken kaza yapmış, bu kaza sonucu yangın çıkmış ve Robert'ın karısının tüm vücudu yanıklar içinde kalmıştır. Karısı için cam, ayna ve herhangi yansıtıcı bir nesneden arındırılmış bir oda hazırlayan Robert, karısını oraya taşır ve her gün elleriyle bakarak onu iyileştirmeye çalışır. Karısı iyileşme sürecindedir ve yavaş yavaş ayağa kalkmaya başladığı dönemde pencereye doğru ilerler. Perdeyi aralayıp pencereyi açar, kendi yansımasıyla karşılaşır ve dehşete kapılır. İnsana benzemediğini ve canavar gibi göründüğünü düşünüp camdan aşağı atlar. Bu durumun üzerine Robert'in kızı Norma, annesinin intiharından sonra iyice kendi içine kapanır ve toplumdan izole yaşamaya başlar. Kızını insanlarla yeniden kaynaştırmaya çalışan Robert, kızını bir davete götürür. Bu davette kızı Norma, Vicente isimli bir gençle dışarı yürümeye çıkar ve Vicente tarafından tecavüze uğrar. Kızını baygın şekilde bulan Robert onu uyandırmaya çalışır fakat uyandığında babasını gören Norma olay anında bilinci kapandığı için tecavüzcüyü babasıyla özdeşleştirir ve kendisine sarılan babasını korkuyla iterek çığlık atar. Bu geçirdiği travma sonrasında rehabilite merkezine kaldırılan Norma, babasını görmek istemez fakat Robert bu durumu kabullenemez ve kızını eve götürüp ona kendi bakmak konusunda ısrarlıdır. Tıpkı karısına yaptığı iyileştirme girişimi gibi. Fakat bu girişim, tıpkı karısınınki gibi olumsuz sonuçlanır ve Norma kendisini annesinin yaptığı gibi pencereden aşağı, hiçliğe doğru bırakır. Robert bu sefer kızına tecavüz eden Vicente'yi kaçırır ve ona cinsiyet değiştirme operasyonu yapar. Daha önce karısının yaşadığını, yeni yaratacağı kadına yaşatmamak adına dünyada bir memelinin sahip olabileceği en güçlü deriyi oluşturmaya çalışan Doktor Robert yasa dışı yollarla da olsa, uzun da sürse bunu başarır ve Vicente'ye asla yanmayacak, asla böcekler tarafından ısırılmayacak ve asla herhangi bir yara almayacak bir deri yapar. Yeni baştan yarattığı bu kadına Vera adını verir. Fakat Vera, Doktor Robert'ın hayatına giren kadınlardan farksız değildir ve Robert'i karısı, kızı gibi o da sevmiyordur. Hatta Vera birçok defa kendi canına kıysa da her defasında Robert gelir ve onu kurtarır, iyileştirir, hayata döndürür. Robert'ın çevresindeki kadınları iyileştirme, hayata döndürme ve onları bir bakıma yeniden yaratma çabası bu sefer de olumsuz sonuçlanır fakat bu sefer ölen kendisidir. Vera, planını yapar zamanını kollar ve Robert'i vurur. Doktor Robert'in hikayesi Pygmalion'dan pek de farklı değildir. Kendisi için yaratmaya çalıştığı üç kadının da sevgisine sahip olamaz. Hikaye, ilk karısıyla başlar. Doktor Robert, onu sevmeyen ve sevmesi imkansız olan birine aşıktır, tıpkı Pygmalion gibi. Vera'nın vücudunun yanması Robert için muhteşem bir fırsattır aslında. Sevdiği kadını iyileştirecek, yeniden yaratacak ve hayata döndürecektir. Hatta belki bu sayede kendini sevdirme fırsatını elde edecek ve bir ihtimal aşkına karşılık bulacaktır. Umduğu gibi sonuçlanmayan bu çaba, kızının hikayesiyle devam eder. Kafasına Robert'ı tecavüzcüsü olarak kodlamış kızını iyileştirmeyi, tekrar hayata döndürmeyi amaçlar, tıpkı karısına yaptığı gibi. Filmin önemli bir ayrıntısı da; Robert, kızı konumunda kimsenin varlığına ihtiyaç duymaz. Fakat kızını kaybettiğinde tekrar birini yaratma güdüsüyle Vicente'yi kaçırıp onu kelimenin tam anlamıyla yaratmak için işe koyulur. Bu üçüncü ve son çabasıdır. Vicente'den, tıpkı bin bir zahmetle taştan bir suret oyan Pygmalion gibi, ilmek ilmek işleyerek yaratır Vera'sını. Fakat Doktor Robert, Pygmalion kadar şanslı değildir, onun elinden tutan bir ilahi gücü, bir Venüs'ü yoktur ve yaratmaya çalıştığı hiçbir eseri ona karşılık vermez bu da onun sonu olur. Hamilton, Edith. Mythology: Timeless Tales of Gods and Heroes."} {"url": "https://www.soylentidergi.com/the-trial-of-the-chicago-7-incelemesi-yargilanan-fikirler-mi", "text": "60'lı yıllar; müzikte devrim yaratan Elvis Presley ve Beatles'ın, gençlik hareketlerinin, uzay yarışlarının, John. F. Kennedy suikasti'nin, Vietnam Savaşı'nın, siyasi ve kültürel temalı protestoların dönemi olarak hatırlanır. Bu dönem; özellikle Martin Luther King gibi ırkçılık karşıtı isimlerin önemli bir yere sahip olduğu, sosyal adalet ve eşitlik fikirlerinin ağırlık kazandığı, ikinci dalga feminizm gibi akımların yayıldığı, Fransa'da ve Türkiye'de de gençlik gruplarının oluştuğu ve anti-emperyalist söylemlerin yoğunlukta olduğu dönemdir. Ulusal boyutu arkasında bırakıp küresel olarak etki yaratan gençlik hareketleri ve demokrasinin farklı tezahürlerinin hüküm sürdüğü, günümüze kadar etkileri devam eden bu yıllar siyasi ve kültürel olarak oldukça dinamik bir yapıdaydı. Dünyanın bu hali, sinema sektörünü de etkilemiş ve dönemin ruhunun yansıtıldığı filmler ortaya çıkarmıştır. Bu minvalde, The Trial of the Chicago 7 filmi, 1968 yılında Demokratik Parti Ulusal Kongresi'nin düzenleneceği Chicago'da, savaş karşıtı çeşitli siyasi ve kültürel grupların bir protesto yapmak amacıyla bir araya gelmesi sonucunda birbirini izleyen olaylar silsilesinden oluşmaktadır. Lineer bir şekilde ilerlemek yerine, bir mahkemede sanıkların ifadeleriyle geriye dönük bir kronoloji izlenerek olaylar sahnelenmiştir. Eddie Redmayne'i Tom Hayden, Jeremy Strong'u Jerry Rubin, Sacha Baron Cohen'i Abbie Hoffman, Yahya Abdul-Mateen'i Bobby Seale, ve Mark Rylance'i William Kunstler rolünde gördüğümüz bu film, ABD'nin o dönemki siyasi ve kültürel tutumuna bir ışık tutmaktadır. 1968 yılında, savaş karşıtı çeşitli grupların, Chicago'da düzenlenecek olan Demokratik Parti Ulusal Kongresi süresince yapmayı planladıkları barışçıl protestolar ile bu protestolara polis tarafından izin verilmemesinin oluşturduğu kaotik ortam, Amerika'nın tarihi bir gerçekliğine evrilmiştir. Amerika'da bu dönem, Hippi akımının doğması ve özellikle Vietnam Savaşı karşıtı protestolarla ünlenmiştir. Tüm bilgiler ışığında sizler için The Trial of the Chicago 7 filmini inceledik. Yazının bu kısmından sonra spoiler oluşturabilecek bilgilere yer verilecektir. Bir Kaç İyi Adam- A Few Good Men, Sosyal Ağ-A Social Network, Kazanma Sanatı Moneyball gibi filmlerin, Oscar ödüllü ünlü senaristi Aaron Sorkin, tarihi bir gerçekliği olan olayların anlatıldığı filmlere bir yenisini, Eylül 2020'de vizyona giren The Tial of the Chicago 7 adlı filmiyle eklemiştir. Aoron Sorkin'nin yönetmeliğini ve senaristliğini yaptığı bu film, Covid salgını nedeniyle Netflix'e satılmış ve Netflix'in kaliteli yapımları arasında yerini almıştır. Birçok ödül adaylığı bulunan film, 78. Altın Küre Ödüllerinde En İyi Senaryo Ödülü'nün ve 27. Screen Actors Guild Ödülleri'nde En İyi Oyuncu Kadrosu Ödülü'nün sahibi olmuştur. Film; Bülbülü Öldürmek-To Kill a Mockingbird, 12 Kızgın Adam- 12 Angry Men, Philadelphia, Birkaç İyi Adam- A Few Good Men, Bir Katilin Anatomisi-Anatomy of a Murder, JFK, Nuremberg Mahkemesi-Judgement of Nuremberg gibi olayların mahkemede geçtiği kült sayılan filmler arasına dahil olabilecek bir havaya sahiptir. 1968'in Amerika'sında yaşanan ırkçı davranışların ve eşitlik barındırmayan görüntülerin paylaşılması, Vietnam Savaşı ve savaşın yarattığı zaiyat hakkındaki dair bilgilerin izleyiciye sunulması, Chicago Yedilisi'nin nasıl bir ortamda yargılandığına dair fikri bizlere filmin henüz başındayken vermektedir. Sanık koltuğuna oturanların Uluslararası Gençlik Partisi, Demokratik Toplum İçin Öğrenciler ve Black Panther olarak ayrıldığını görüyoruz. Filmde bu gruplar farklı ideolojik temelden gelseler de hükümet tarafından radikal solcu olarak adlandırılıyor ve toplumun kusması gereken bireyler olarak lanse ediliyor. Filmde de belirtildiği gibi farklı gruplara ait olan ve ideoloji noktasında birbirinden ayrılan bu kişiler eşitlik, sosyal adalet ve savaş karşıtlığı gibi noktalarda birleşince fikirlerinin yargılandığı bir mahkeme sahnesi doğmuş oluyor. Dönemin hükümetine başkaldırmaktan ve savaş karşıtı gösterilerde bulunmaktan suçlanan ve mevcut gösterileri düzenleyen, Chicago Yedilisi olarak adlandırılan kişiler ulusal güvenliği tehdit ettikleri gerekçesiyle yargılanıyor. Ayrıca, filmde özel bir parantez açılan dönemin ırkçı davranış ve tutumlarına ek olarak gösterilen, savunma avukatı olan William Kunstler'ın ifadesiyle protestoları daha korkunç göstermek için siyahların haklarını savunma motivasyonuyla kurulmuş olan Black Panther'in lideri Bobby Seale da gösteriler sırasında bir polisi öldürme suçuyla Chicago Yedilisi ile birlikte yargılanıyor. Yukarıda da değindiğimiz gibi film, Amerikan tarihinde gerçekten olmuş olaylara dayanmaktadır ve tarihe şöyle bir göz attığımızda Bobby Seale'ın savunma avukatı olmadan yargılandığını, kendi savunmasını yapmak isterken hakimin kararıyla ağzının bezle bağlanarak, elleri ve ayakları zincirlenmiş şekilde gerçekten de o mahkeme salonunda bulunduğunu görmek zor olmayacaktır. Daha sonra Bobby Seale cinayet suçundan beraat etmiş ve aklanmıştır. Filmde; göstericilerin barışçıl bir ortamda düzenlemek istedikleri protestolar için izin isteme sürecinde hiçbir kurum tarafından izin verilmemesi ve gösterilerin yasaklanması polis ve göstericiler arasında şiddete dayalı bir temasın gerçekleşmesine zemin yaratıyor. Nitekim filmin dramatik havasına güçlendirmek için kurgulanmış gibi gözüken sopaların, yumrukların ve kışkırtmaların havada uçuştuğu, protestoların şiddete dönüştüğü sahnelerde göstericiler polis tarafından kuşatılıyor ve protestocuların alanları sınırlandırılıyor. Filmde, Eski Adalet Bakanı isyanların Chicago Polis Departmanı tarafından bilinçli olarak çıkartıldığını öne sürse de bu sanıklar için nötr bir etki yaratıyor. Nihai olarak barışçıl olarak adlandırılan protestolar kaotik bir yapıya bürünüyor. Amerikan mahkemesinin yargıcının dünden razı bir şekilde mahkumiyet istediği, sanıkların ifadelerini kulak ardı ettiği ve ulusal tehdit olarak gördüğü Chicago Yedilisi, yer yer vatansever reflekslerle de izleyici karşısına çıkarılıyor. Bunlar Aaron Sorkin'nin kendi vatanseverlik damarının da bir tezahürü olarak görülebilir. Bu tezahürleri çoğunlukla Eddie Radmayne'nın hayat verdiği Tom Hayden'nın söylem ve davranışlarında görmekteyiz. Fakat, Vietnam Savaş'ında hayatını kaybeden Amerikan askerlerinin milli marşla anıldığı sahnelerde ayağa kalkan Hippiler de dahil olmak üzere devletin idealist savcılarının, avukatlarının ve diğerlerinin aynı geminin yolcuları olduğu fikri izleyiciye verilen mesaj olarak karışımıza çıkıyor. Kongre'nin yapılacağı Conrad Hilton Hotel'in çevresinde tutuklamalara karşılık atılan ve hafızalara kazınan Whole world is watching sloganı filmde yer yer duyulmaktadır. Bu slogan mahkeme süresince dönemin havasını daha etkili bir şekilde yansıtmak için kullanılıyor. Etkili diyaloglarla birlikte, film ile olayın gerçekliği arasında kurulan paralellik artmaktadır. Özellikle fikirlerin yargılanması ana teması etrafında insan haklarının ihlali'nin yaşandığı, konuşma ve ifade özgürlüğü gibi hakların topyekün ortadan kaldırıldığı sahnelerle birlikte Chicago Yedilisi'ni sanık koltuğuna oturtanları göz önüne sererek tarihin hafızasına kaydetmektedir. Sanıklardan Abbie Hoffman'nın Daha önce fikirlerim için yargılanmamıştım. ve Bazı fikirlerimizle eyalet sınırlarını aştık. sözleri kurulan mahkemenin nedenini ve sonucunu özetleyen ifadeler olarak karşımıza çıkıyor. Film, sanık koltuğuna oturanların Vietnam Savaşında hayatını kaybeden insanların adlarının okunarak anıldığı, vatanseverlik duygusunun epik bir havayla yaşatıldığı sahneyle son buluyor. Oyuncu performanslarının, film müziklerinin ve senaryosunun kalitesi takdire şayan olduğu filmde; yönetmenin bakış açısının da etkisiyle Amerika'nın temelinde yer alan problemlerin, birkaç kodamanın sebep olması şeklinde yansıtılması, mahkemenin yargıcının hasmane tutumunun yanı sıra geri kafalı olarak sunulması, zemindeki sistematik problemleri daraltıyor izlenimi veriyor olabilir. Fakat, 1968 Amerika'sını bir ayna misyonuyla izleyiciyle paylaşan film; verilen mücadelelerin külfetini anlamak için izlenilmesi gereken filmlerden biridir. Aaron Sorkin'nin kaleminden çıkan, dönemin Amerikan yargısı ile Amerika'nın kültürel ve siyasi yapısına dair manzaraları izleyiciyle buluşturan bu film, politik drama severlerin beklentisini karşılayacaktır."} {"url": "https://www.soylentidergi.com/the-whale-bir-mesih-figuru", "text": "Brendan Fraser'ın altı dakika boyunca ayakta alkışlandığı bir video internette viral olduğu andan beri Darren Aronofsky'nin The Whale filmi, bu senenin en çok merak edilen filmlerinden biri oldu. Fraser karşımıza sağlığı kötüye giden ve sayılı günleri olan morbid obez Charlie olarak çıkıyor. Charlie'nin gitmeden önce yapmak istediği son bir şey var: Kızı Ellie ile yeniden bağ kurabilmek. Aronofsky'nin önceki işlerinden de aşina olduğumuz kusurlu karakterin kefaret ödemeye çalışması teması, The Whale'de de karşımıza çıkıyor. Charlie, geçmişte yaptığı birtakım hataları düzeltme ihtiyacı duyuyor. Geri dönüşü olmayan noktaya gelmeden önce, işlediği kusurları belli bir ölçüde telafi etmek istiyor. Aronofsky, filmlerinde psikolojik dramayı ve gerilimi her anlamda zekice yakalamayı başarabiliyor. Öyle ki sonunda, tüm bunlardan duygusal olarak fazla etkilendiğiniz için az önce izlediğiniz şeye yeniden odaklanmanız zor olabiliyor. Aronofsky, bir yönetmen olarak, sıkıntı içindeki bir kişinin veya bir topluluğun temsilini sağlayabilme anlamında her zaman iyi bir iş çıkarıyor. O yüzdendir ki Charlie'nin geçmişteki günahlarına rağmen Charlie'yi anlamaya ve ona empati duymaya devam edebiliyoruz. Samuel D. Hunter tarafından yazılmış ödüllü bir tiyatro oyunu olan The Whale, Charlie karakterini bir tür İsa figürü olarak konumlandırıyor. Fakat Charlie'nin neyi veya kimi kurtarması gerektiği ilk bakışta o kadar net bir şekilde verilmiyor. Charlie, tıpkı İsa gibi hem fiziksel hem de ruhsal anlamda her sahnede bir ıstırap içinde resmediliyor. Film aynı zamanda Charlie'nin başkalarından merhamet ya da bağışlanma beklemediğini de vurguluyor. Hayatının ne kadar kontrolden çıktığını biliyor ama kendisi için çok geç olmadan son bir şey yapabilmek istiyor. Kızı, Charlie'nin yaptıklarını küçümsüyor ve kendisinden büyük ölçüde nefret ediyor. Fakat buna rağmen Charlie, onun için hala umut olduğuna ve potansiyeline ulaşabileceğine inanıyor. Hatta daha da önemlisi, asi kızının iyi bir insan olabileceğine inanıyor. Charlie'nin yeniden başlaması için çok geç olabilir. Çünkü Charlie geçmişte, en yakın arkadaşı Liz'i, eski eşini, yıllardır konuşmadığı kızını ve en önemlisi kendisini hayal kırıklığına uğratmış. Ancak Charlie kendisi hariç her biri için kurtuluşun mümkün olduğuna inanıyor. Kendisi göçüp gittikten sonra kullanması için kızı Ellie adına para biriktiriyor. Bu parayı kendi sağlık ihtiyaçlarını karşılamak için bile kullanmıyor. Karısına bir başkası için onları terk ettiği için pişman olduğunu söyleyebiliyor. Aşığının ölümünde suçlu hissettiği için Liz'den özür dilemeyi görev biliyor. Kendisine geldiğimizde ise Charlie, Tanrı ya da din tarafından gelecek bir kurtuluş aramıyor. Bu konuda oldukça net bir tutum sergiliyor. Ancak diretmeye devam ettiği tek şey bir şey var. Ellie'nin hayatını kurtarmak ve onun iyi bir insan olduğunu görmek istiyor. Böylece kendi hayatında da iyi bir şey başarmış olarak öleceğine inanıyor. Ellie'nin kendisinden daha iyi biri olmasını, daha iyi bir hayata sahip olmasını ve başkalarına karşı nazik olmasını istiyor. Kendisinden ümidini kesmiş olsa da kızına olan inancını asla kaybetmiyor. Övüyorum kendimi ve şarkısını söylüyorum kendimin, Neyi yakıştırıyorsam kendime sen de yakıştıracaksın, The Whale adının bir kelime oyunu olduğunu hemen fark ediyoruz. Çünkü Charlie'nin vücut orantıları bilinçli bir şekilde abartılmış haldedir. Böylelikle Aronofsky, önemli bir gerçekle bizi daha da fazla etkilemeyi hedefliyor: Charlie, hepimiz kadar insan. Yönetmen, Walt Whitman'ın Song of Myself adlı şiirinde olduğu gibi Charlie'nin karmaşık yaşamına pek çok kişinin en başta bakmaktan kaçınacağı insancıl ve üzücü bir bakış sunuyor. Charlie aslında hikayenin kurbanı değil. O da yapmaması gereken pek çok şey yapmış biri. Fakat günün sonunda o sadece bir insan. Aronofsky bu noktayı şiirsel bir güzellikle karşı karşıya getiriyor. Charlie'nin fiziksel görünümü, Fraser'ı o vücut kütlesine getirmek için kullanılan bazı makyaj ve protezlerle destekleniyor. Örneğin, Charlie'nin çıplak, duş alan vücuduyla karşı karşıya kaldığımızda bir sansasyonellik unsuru göze çarpıyor. Çünkü böylelikle Charlie'yi grotesk boyutlara kadar abarttıkları için, onu bu noktaya iten ıstırabı görmeye başladığımızda izleyici olarak daha çok sarsılıyoruz. The Whale, aşırı kilolu bir adamın sevdiği birinin ölümüyle travma geçirdiği için kilo alması ve ailesinden uzaklaşmasıyla ilgili duygusal bir dramadan çok daha fazlası diyebiliriz. Aronofsky'nin filmi, özünde hayranlık verici bir şekilde edebiyat, sanat ve din tematik gelenekleriyle de oynuyor. Film boyunca Charlie ölüme yakın hissettiği her an, kızının Moby Dick üzerine yazdığı makalesini okumaya yelteniyor. Böylelikle Aronofsky, Ellie için hiçbir değeri olmayan makale ile insanoğlunun sonsuz yok oluşunda bile edebiyatın kurtuluş olabileceği düşüncesini pekiştiriyor. Film boyunca Yedi Ölümcül Günah'a dair bir akış görüyoruz. Bunların en belirgini Açgözlülük, Oburluk ve Tembellik oluyor. Fakat hikaye ilerledikçe Charlie'nin ölmüş partnerine duyduğu Şehvetten ötürü ailesini nasıl terk ettiğini öğreniyoruz. Ailesini terk edip gitmesi, eski eşinde büyük bir Kıskançlığa sebep oluyor. Daha sonra da Charlie, geride kalan iki kişiyi bir diğer günah olan Öfke ile baş başa bırakıyor. Son bir günah olan Gurur ise, Charlie'nin parası olsa dahi ölümün eşiğine geldiğinde bile hastaneye gitmemesiyle karşımıza çıkıyor. The Whale, beyaz perdeye uyarlanmış senaryosu ve filmin kurgusu ile tam olarak bir tiyatro oyununu temsil etmeyi başarıyor. Yalnızca birkaç karakter bulunuyor, olay örgüsü çok uzamıyor ve karmaşık bir hale gelmiyor. Mekan tüm film boyunca büyük ölçüde aynı kalıyor. The Whale ile ilgili her şey izleyiciyi boğulma hissine itiyor. Charlie'nin zar zor sığdığı koltuk, kendi yatak odasının kapısından geçmeye çabalaması, Charlie'yi çerçeveleyen 4:3 oranı ve hatta Charlie'nin nefes alışı bile klostrofobik bir ortam sunuyor. Yine de bu klostrofobinin dengelendiği bir incelik bulunuyor. Mark Friedberg ve Robert Pyzocha, seti Charlie'nin hayatının ayrıntıları ve onu ayakta tutan anılarla dolduruyor. Kanepenin arkasındaki duvar kağıdı bile mavi ve okyanus dalgalarını andırıyor. Fakat bu dokunuşlar o kadar ince ki gözden kaçırmak oldukça kolay ve aslında tüm mesele de bu. Tasarım bilinçli olarak dikkatleri üzerine çekmeyi reddediyor. Kırılganlık ve hassasiyet hissini sessizce yükseltiyor. The Whale'in en önemli yanlarından biri ise, hikayenin sadece Charlie ile ilgili olmamasıdır. Bu herkes hakkında bir filmdir. Filmle nasıl etkileşime girdiğiniz ve ondan ne aldığınız önemlidir. Aronofsky, her adımda Charlie'yi nasıl gördüğümüzü yeniden değerlendirerek bizi kendi ön yargılarımızla ince bir şekilde yüzleşmeye zorluyor. The Whale, Venedik Film Festivali'nde prömiyerini yaptığında Brendan Fraser altı dakika ayakta alkışlandı. Çünkü filme dair karışık eleştiriler olsa bile herkesin hemfikir olduğu tek bir şey vardı: Fraser, Idaho'da havasız bir apartman dairesinde tek başına yaşayan eşcinsel bir İngiliz profesörü olan Charlie rolünde harika bir iş çıkarmıştı! Fraser, oyunculuk kariyerinin oldukça sancılı geçen sürecinin ardından uzun zamandır beklenen dönüşünü gerçekleştirdi. The Whale'da Fraser, kendi jenerasyonunun en yetenekli oyuncularından biri olduğunu kanıtlamış oldu. Brendan Fraser, karakteri oynamaya hazırlanırken 20 yaşında olan otizmli ve obez olan en büyük oğluyla yaşama deneyiminden faydalandığını söylüyor. Fraser, iri yapısına rağmen her zaman naif karakterlere can veren bir aktör olarak hafızalarımızda yer etmişti. The Whale de tam olarak bu birleşimden faydalanıyor. Kendisinin tiksindirici göründüğünü savunan fakat her on kelimesinden biri üzgünüm olan bir karakter karşımıza çıkıyor. İnsanın kendinden vazgeçmesinin nasıl bir şey olduğunu sonuna kadar hissettirebiliyor. Gözlerindeki bakışı, bir çikolataya uzandığındaki suçluluk duygusu, kendini bir başka içkiyle tıka basa doyurduğunda yüzündeki öfkeyi, hiddeti ve kendi kendini mahvetmeyi tüm gerçekliğiyle yansıtabildiği için Brendan Fraser, kariyerinin performansını vermiş oluyor. Fraser'ın rolüne ve işine olan inancı, filmi büyük ölçüde izlenilebilir kılan unsur oluyor. Akademi'nin fiziksel dönüşümlere duyduğu sevgi hesaba katıldığında, Fraser En İyi Erkek Oyuncu adayı olarak favori isimlerden biri oluyor. Charlie'nin tatlı bakışlarında gerçek olamayacak kadar iyi bir ışıltı bulunuyor. Onun duygusal özlemi ve incinmiş kişiliği, zorlayıcı orkestra müziğiyle vurgulanıyor. The Whale, ölüm kavramıyla duygusal ve hatta sinsice dindar bir oyun oynuyor. Filmin bu iyi yanlarını bir kenara bırakırsak yüzleşmemiz gereken birkaç sorun ortaya çıkıyor. Bunlardan ilki, Charlie'yi çevreleyen karmaşık bir olay örgüsünün bulunması. Kendisini sürekli ziyarete gelen Thomas ve sonradan ortaya çıkan geçmişi, yalnızca Ellie onu kurtarabilmiş olsun diye var hissi yaratıyor. Ellie'nin ince işlenmiş bir karakter olmak yerine karikatürize bir karakter olmasına yönelik karar ise seyir zevkini azaltıyor. Charlie, Ellie'nin özünde iyi bir insan olduğuna hiç kuşkusuz inanıyor. Fakat film boyunca bu inancın altını dolduracak pek fazla veri bulunmuyor. Bir tiyatro oyunundan uyarlama olduğu için film, çoğu zaman beyaz perdeye ait olmadığını hissettiriyor. Filmin final sahnesinde mesajı iletme kaygısının baskın gelmesi ise aslında güçsüz bir tercih oluyor. Brendan Fraser rolü için elinden geleni yapmış olsa da film çoğu açıdan güçsüz kalıyor."} {"url": "https://www.soylentidergi.com/there-will-be-blood-paul-andersonin-kult-filmi", "text": "Sinema tarihinin en iyi filmlerinden biri olarak gösterilen There Will Be Blood, sermaye ve din ilişkisini, petrol arayan bir iş adamı ve bir kasabadaki kilise rahibi arasındaki güç mücadelesi üzerinden izleyiciye sunmakta. Başrolde yer alan Daniel Day-Lewis'in muhteşem performansı, There Will Be Blood'ın kült filmler arasında yer almasını sağlayan en önemli faktörlerden biri. Filmin yönetmeni ve senaristi Paul Thomas Anderson, hikayenin yazımında Upton Sinclair'in Oil! adlı romanından esinlendi. 2007'de gösterime giren film; 2 dalda Altın Küre'ye, 8 dalda Oscar'a ve 9 dalda BAFTA'ya aday gösterildi. Filmin müzikleri, ünlü rock grubu Radiohead'in gitaristi Jonny Greenwood tarafından yapıldı. En iyi aktör Oscar'ını en çok kazanan oyuncu olan Daniel Day-Lewis'e ikinci Oscar'ını kazandıran There Will Be Blood, görüntü yönetmeni Robert Elswit'in de sinematografi dalında Oscar ödülünün sahibi olmasını sağladı. Kan Dökülecek ifadesi, birçok kişiye çatışma sahnelerinin bolca yer aldığı bir aksiyon filmi izlenimi uyandırsa da bu yapım daha çok diyaloglar üzerinden ilerliyor. Hatta bu sebeple film, birçok izleyici tarafından heyecanın düşük olduğu gerekçesiyle eleştirilmekte. 1900'lerin başlarında California'da geçen film, sonradan Daniel Plainview olduğu anlaşılacak olan hırslı bir madencinin gümüş arayışıyla başlıyor. Birkaç yıl sonra Daniel, serüvenine petrol arama çalışmaları yürüten bir şirketin sahibi olarak devam ediyor. Mücadeleci ruhuyla oldukça başarılı bir petrolcü olan Daniel, her geçen gün işini büyütüyor. Çalışanlarından birinin iş kazası sonucu ölmesiyle birlikte Daniel, bu çalışanının oğlunu evlatlık edinir ve bu çocuğu bir iş ortağı olarak büyütür. HW ismindeki bu çocuk ile Daniel arasındaki ilişki, filmin aile kavramını ele alışında temel unsur olarak izleyiciye sunulmaktadır. Sonraki yıllarda oldukça başarılı bir petrolcüye dönüşen Daniel ve evlatlık oğlu HW, çeşitli arazileri sahiplerinden kiralayarak ve bu arazilerdeki petrolleri çıkararak iş yapmaya başlar. Günün birinde Paul ismindeki bir genç, ailesiyle birlikte sahibi olduğu arazinin altında petrol yatağı bulunduğu bilgisini para karşılığında Daniel'a söyler. Bu araziyi satın almak üzere yola koyulan Daniel, gittiği yerde Paul'un ailesi ile karşılaşır. Paul'un ikiz kardeşi olan Eli, sahibi oldukları arazinin değerini bilmektedir. Oldukça dindar bir genç olan Eli, Daniel ile babası arasında yapılan arazi satışına müdahale eder ve Daniel'in söylediğinin çok daha üzerinde ücret talep eder. Kasabadaki kilisenin rahibi olan Eli, bu paranın kiliseye bağışlanmasını ister. Daha fazla para kazanma amacında olan Daniel ile kasaba halkı üzerindeki etkisini arttırmaya çalışan rahip Eli, arazinin satışı üzerinde anlaşırlar. Ancak farklı profillerdeki bu iki adamın çatışması, sonrasında enteresan olaylara yol açacaktır. Daniel Plainview karakteri, 20. Yüzyılın başlarında gerçek bir petrolcü olan Edward L. Doheny ile benzerlik göstermekte. Her ikisi de Fond du Lac, Wisconsin'dendi, ikisi de Geological Survey tarafından istihdam edildi ve ikisi de Kansas'ta çalıştı. Yine ikisi de petrol işine girmeden önce madencilikte bir şeyler denedi ve her ikisi de H. B. Ailman adlı bir maden arayıcı ile çalıştı. Ayrıca filmdeki bowling salonu sahnesi, Doheny'nin oğlu için bir hediye olarak inşa ettirdiği California'daki Greystone Mansion'da çekildi. Yine ilginç bir şekilde, Plainview'in meşhur milkshake repliği, Edward L. Doheny'nin bir siyasiye rüşvet vermekle suçlandığı Teapot Dome Skandalı ile ilgili kongre oturumlarının tutanaklarına dayanmaktadır. There Will Be Blood'a dair ilginç bir detay da yapım süreciyle ilgili. Filmin çekimleri Texas'ta gerçekleştirilirken bu bölgede aynı dönemde No Country for Old Men çekimleri de yapılıyordu. There Will Be Blood'da yer alan patlama sahnesinin çekimleri sırasında yükselen duman, No Country for Old Men filminin çekimlerinin bir süre duraklamasına sebep olmuş. There Will Be Blood'ın Amerikan kapitalizminin prototipini sunduğunu söylemek mümkün. Amerika'yı Amerika yapan değerlerin temelindeki bireysel çaba, Daniel'ın hikayesi üzerinden okunabilir. Ayrıca film, günümüzün ticaretine ve iş dünyasına yön veren petrol sektörünün başlangıcına ilişkin çıkarımlar yapma imkanını da izleyicilere sunuyor. Başta Daniel Day-Lewis olmak üzere oyuncuların etkileyici performansları, kült sahnelerin ve hafızalarda yer edinecek repliklerin doğumuna sebep olmuş. Daniel'ın kilisede suçunu itiraf ettiği bölümdeki I abandoned my child! ve final sahnesindeki I drink your milkshake!, birçok izleyicinin hafızasına kazınmış efsane replikler arasında yer almakta. Büyük bir emeğin sonucu olarak oluşturulan There Will Be Blood filminde her detay ince ince işlenmiş. İçerdiği metaforik ögelerle kapitalizm ve sermaye ilişkisine ışık tutan bu efsane yapım, Netflix üzerinden izlenebilir."} {"url": "https://www.soylentidergi.com/tolkien-gercekten-fantastik-edebiyati-mahvetti-mi", "text": "Öncelikle Tolkien'in yarattığı evren, basit bir kurguya dayanmaz. Çağlardan oluşan bu farklı dünya; Eru Illuvatar'ın yaratımıyla oluşmuş ve pek çok farklı türe ev sahipliği yapmıştır. Kitaplarında göreceğimiz bu türler, orijinalliğini korumuş ve onlara biçilen özellikleriyle ilgi çekici bir hal almıştır. Her şeyin ötesinde ırklara göre yarattığı farklı diller ve bu dillerin çekimleriyle kendini oldukça zorlayıcı bir yazım sürecine itmiştir. Bu nedenle kitapların yayımlanması uzun sürmüştür. Evrenle alakalı tam olarak bilgi sahibi olamadığımız daha birçok nokta vardır. Çünkü bu evren, oldukça geniş ve karışık temellere dayanmaktadır. Yarattığı farklı türler, bu türlere ait diller ve bu türlerin spesifik özellikleri evreni ilk bakışta anlayamayacağımız derecede zorlaştırır. Hobbit kitabı aslında bir çocuk kitabı olarak kurgulanmıştı. Ancak kitabın yayınlanmasından sonra her yaştan insanın ilgisini çekmeyi başarmıştı. Yayınevi de Tolkien'den yazmaya devam etmesini istedi. Tolkien, evrenini şekillendirmeye devam ederken yakın arkadaşı, aynı zamanda Narnia Günlükleri'nin yazarı olan, Lewis'in desteğini aldı. Yüzüklerin Efendisi'nin yazım aşaması, oldukça ilginç devam etti. Çünkü Tolkien bu kitabı da tıpkı Hobbit gibi bir çocuk masalı tadında yazmak istiyordu. Ancak yarattığı karakterler giderek karanlıklaşmaya başladı. Olay örgüsü karmaşıklaşmaya ve ciddi bir hale gelmeye başladı. Olayların genişlemesi ve ilgi çekici hale gelmesi, Yüzüklerin Efendisi'ni 1960 yılından sonra popülerliğe doğru itti. Öyle ki, 2003 yılında Yüzüklerin Efendisi İngiltere'nin En Sevilen Romanı olarak kabul edildi. Evrenin rehberi olan Silmarillion ise bambaşka bir yazım aşamasından geçti. Silmarillion, Finlandiya Kalevala, İzlanda sagası, İncil, Yunan mitolojisi, Birinci Dünya Savaşı ve Kelt efsaneleri dahil olmak üzere birçok antik, ortaçağ ve modern kaynaktan ilham alan oldukça karmaşık bir eserdir. Eru Iluvatar'ın adı Fin mitolojisinden ödünç alınmıştır. Ainulindale'nin antik stili ve gravitaları Eski Ahid'inkine benzemektedir. Numenor'un ada uygarlığı Atlantis'i andırmaktadır. Yani Tolkien, evrenini yaratırken etrafta yer alan bu çeşitlilikten fazlasıyla yararlanmıştır. Tolkien, bu kitabı tamamlayamadan hayata gözlerini yummuştur. Kitap, ölümünden sonra oğlu Cristopher Tolkien'in eksik yerleri kurgulamasıyla yayımlanmış ve orta dünyanın bir rehberi haline gelmiştir. Evrenin aslında sadece orta dünyadan oluşmadığını, Beledriand'ın varlığını ve nasıl yok olduğunu da anladığımız bu kitap sayesinde evrenin karmaşıklığını, genişliğini ve kafa karıştırıcılığını tekrar tekrar fark edebiliyoruz. Tolkien yarattığı evrenle fantastik edebiyatın babası olarak kabul ediliyor. Ayrıca, fantastik edebiyata olan ilginin büyük bir kısmının da bu serilerle geldiğini söylemek yanlış olmayacaktır. Ancak eserlerinin ardından fantastik edebiyatın kısır bir döngüye girdiği de bir gerçektir. Çünkü Tolkien'in ardından yazılmaya çalışılan eserler farklı şeyler denemeden güvenli yolu tercih etmiştir. Yüzüklerin Efendisi gibi bir örnek vardır önlerinde neticede. Yüzüklerin Efendisinin bu kadar popüler olması, yazarları bu popülerliğe ittiğinden farklı arayışlara girme isteklerini köreltmiştir. Okurların da farklı bir evrene kaymasını engellemiştir. Ancak burada suç Tolkien'in değildir. Tolkien'in kurgusunun başarılı olması ve onun ardından farklı bir şeyler denenmemesi Tolkien'in değil, yazarların suçudur. Fakat Rowling gibi yazarların ortaya çıkışı da yeni evrenlerin yaratımına sebebiyet vermiştir. Harry Potter evreninin yaratıcısı olan J. K Rowling'in Tolkien'den ilham aldığını da unutmamak gerekiyor. Yani bu nedenle, Tolkien fantastik edebiyatı mahvetmemiş aksine bu türe öncü olmuştur. Tolkien modern epik fantezi edebiyatının kurucusudur ki kurucunun da oluşturduğu edebiyatı mahvetmesi söz konusu değildir. Eğer mahvetmiş olsaydı günümüzde bu edebiyat bu kadar popüler olmazdı. Mahvolma durumu varsa bu sizin de dediğiniz gibi sonradan gelen yazarların suçu olabilir ki şu ana kadar Tolkien'in oluşturduğu fantastik evren gibi detaylı bir evren maalesef kurulamamıştır. Fakat yazıda örnek verdiğiniz gibi Harry Potter evrenini ve ek olarak Game of Thrones'u da unutmamak gerek çünkü bu evrenler Orta Dünya kadar olmasa da gayet iyi oluşturulmuş ve detaylandırılmış evrenlerdir. Fantastik edebiyatın neden mahvolduğunu ya da neden kısır bir döngüye girdiğini açıklayabilir misiniz? Çünkü bence aksine genişliyor ve kısır bir döngü içerisinde de değil. Değerli yorumunuz için çok teşekkür ederim ki kesinlikle bu başlık da bu şekilde savunulabilir diye düşünüyorum. Tolkien'in varlığı; fantastik edebiyat için bir referans ve yol göstericidir aslında. Açıkçası fantastik edebiyatın mahvolduğunu düşünmüyorum yazımda da belirttiğim gibi. Kısır döngüye girmesinin sebebini de çok nadir olarak yazarların farklı kurgular denememesini gösterebilirim. Çünkü popülerlik ve tutan bir kurgu her zaman daha kolay bir yol olmuştur. Ama dediğiniz gibi Game Of Thrones gibi eserler elbette ortaya çıkacaktır. Tıpkı Marry Shelley'den sonra Tolkien'in ortaya çıkması gibi. Tolkien evreni basit ve sade bir kurguya dayanmadığından ve henüz daha da iyisini göremediğimizden fantastik edebiyatın şu an için genişlediğini düşünmüyorum. Yani aslında oldukça geniş bir türken tek konsepte sıkışıldığını düşünüyorum. Sizin de dediğiniz gibi Tolkien evreni kadar detaylı bir evren maalesef kurulamamıştır. Belki de bir daha bu kadar detaylı bir evren tarihi okuyamayacak olmamız düşüncesi de insana kötü bir his veriyor 🙁 Ama dediğiniz gibi, Tolkien'in bu türü mahvetmesi olası değildir elbette."} {"url": "https://www.soylentidergi.com/tum-gecmisi-ile-the-doors", "text": "60'lı yılların Amerika'sından dünyayı kasıp kavuran efsanevi müzik grubu: The Doors! Felsefi ve şiirsel şarkı sözleri ve müzikleriyle, sıra dışı yaşam felsefeleriyle ve sansasyonel olaylarıyla bir döneme damgasını vurmuş ve hala da etkisini sürdüren The Doors grubunu mercek altına alıyoruz. The Doors, 1965 yılında Los Angeles, Kaliforniya'da kurulmuş Amerikan rock müzik grubudur. Vokalde Jim Morrison, klavyede Ray Manzarek, gitarda Robby Krieger ve davulda John Densmore yer almaktadır. Grubun yaptığı müzik, dönemin tarzına göre klasik rock müzikten farklıydı. Hayat felsefelerini yansıtan şiirsel sözleriyle, rock müziğin oldukça farklı bir türünü ortaya koydular. Bu müzik türü Psikedelik Rock, Blues Rock olarak adlandırılabilir. Dönemin Amerika'sını ele aldığımızda klasikleşmiş yaşam tarzının dışına çıkılmaya başlanıldığı görülmektedir. Gerek müzik alanında gerekse diğer sanatlarda daha özgürlükçü, daha derin ve daha eşit bir sanat ortaya konulmaya başlanmıştı. The Doors da bu yeni sanat anlayışına, hala geçerliliğini koruyan müzikleriyle katkıda bulunmaya başlamıştı. Grubun hikayesi, Jim Morrison ile Ray Manzarek'in tanışması ile başladı. Morrison, yazdığı şarkılardan, müziğinden bahsetti ve akabinde Densmore ve Krieger'in de katılmasıyla The Doors ortaya çıktı. Grup, ismini Aldous Huxley'nin Algı Kapıları adlı kitabından almıştır. Tüm grup üyelerinin toplanmasıyla birlikte müzik hayatına başlayan The Doors, ilk olarak Los Angeles'taki kulüplerde sahne almaya başladı. Daha sonra, 1966 yılında Elektra Records ile sözleşme imzalayan grup, aktif ve profesyonel müzik hayatına başlamış oldu. Aynı yılın Ağustos'unda kendi adlarını taşıyan ve oldukça popüler parçaları barındıran ilk albümlerini piyasaya sürdüler. Bu parçalar arasında, 12 dakikalık müzikal drama olan The End, Light My Fireve albümün çıkış parçası Break On Through bulunmaktadır. Fakat, Break On Through adlı parça istenilen derecede rağbet görmediği için grup, bir milyondan fazla kopya satan ve Billboard Hot 100 listesinde birinci numaraya ulaşan Light My Fire adlı şarkıyı çıkış parçası olarak sundu. İlk albümden sonra grup, televizyon programlarına çıkmaya ve canlı performanslarını sergilemeye başladı. The Ed Sullivan Show'daki başarılı Light My Fire performanslarından sonra, şarkıda geçen sözlerden dolayı şov ve grup arasında gerginlik oluştu. Konu hakkındaki tavırlarını gayet net bir biçimde ortaya koyan grubun kalan şovları iptal edildi. İlk albümleri The Doors'tan sonra, 1966 senesinin sonunda grup ikinci albümleri için stüdyoya girdi. 1967 yılının Ekim ayında ikinci albümleri Strange Days piyasaya sürüldü. Albüm, yeni teknoloji ile deneysel çalışmaları bir arada barındıran bir albüm oldu. Albüm ticari olarak ortalama bir başarı yakaladı, Billboard albüm listesinde üçüncü sıraya kadar yükseldi fakat çok geçmeden düşmeye başladı. Albümle aynı adı taşıyan Strange Days parçası ile birlikte People Are Strange ve When The Music's Over parçaları, epik sözleri ile albümün önde gelen parçalarındandır. Kullanılan tekniklerle, yeni soundlar ve deneysel şarkı sözleriyle hala adından söz ettiren bir albümdür Strange Days. Grubun 9 Aralık 1967 New Haven konserlerinden önce Jim Morrison'ın sahne arkasında bir hayranı ile uygunsuz yakalanması, yerel polis tarafından tutuklanmasına sebebiyet verdi. Ayrıca Morrison, tarihte sahnede performans sergilerken tutuklanıp karakola götürülen ilk kişi oldu. Olayın akabinde yaşanılanlar kesin olmamakla birlikte grup ve polis hatta medya arasında da oldukça gerginlikler yaşanmıştı. Morrison, Peace Frog adlı şarkısında bu olaydan bahsetmektedir. 1968'in Nisan ayına gelindiğinde, The Doors üçüncü albümü için stüdyoya girdi. Fakat Jim Morrison'ın artan alkol bağımlılığı ve grubun yapımcısıyla çıkan şarkı anlaşmazlıkları gibi grup içerisinde yaşanan bazı anlaşmazlıklardan ötürü kayıt dönemi oldukça gergin geçti. Üçüncü albüm Waiting for the Sun, Amerika listelerinde birinci sıraya yerleşen ilk ve tek albümleri oldu. Kariyer basamaklarını hızla tırmanan The Doors'un ünü artık Kuzey Amerika sınırlarının dışına çıkmaya başlamıştı, Londra'da basın toplantıları düzenlemeye, sahnelerde canlı performans sergilemeye başlamışlardı. Grup Amerika'ya döndükten sonra, Billboard Hot 100 listesinde üçüncü ve Cashbox Top 100 listesinde birinci sıraya yerleşen Touch Me adlı teklilerini yayınladılar. Takvimler 1969 yılı Mart ayını göstermeye başladığında, The Doors'un çılgın ve sıra dışı vokalisti Jim Morrison'ın bağımlılıkla olan savaşı bir derece daha artmaya başlamıştı. Morrison'ın bu bağımlılıklara bağlı olarak sergilediği davranışlar gruba büyük zararlar vermeye başladı. Miami'de bir konser esnasında, dinleyicileri ettiği küfürler ile kışkırtmaya çalışması ve isyan çıkartmaya çalışması polis tarafından tutuklanmasına sebebiyet verdi. Morrison mahkemede yargılandı ve cezaya çaptırıldı, daha sonra gelişen hukuki süreçlerde kefaretle serbest kaldı, tabii bu anda The Doors'un 21 eyalette sahneye çıkması yasakladı. Grubun son dönemlerde geçirdiği kaotik deneyimlerden sonra dördüncü albümleri The Soft Parade için çalışmalara başladılar. Müzik tekniklerinde değişikliğe giden grup etkilendikleri diğer müzik türlerini ve tekniklerini kendi müziklerinde uygulamaya başladılar, yapımcıları tarafından önerilen deneysel müzik, Morrison hariç grup üyeleri tarafından onaylandı ve Jazz müziğe yaklaşmaya başladılar. Morrison'ın alkol bağımlılığı ve diğer grup üyeleri ile anlaşamaması, dördüncü albümün yapım süresini zorlaştırdı ve uzattı. Fakat tüm bunlara rağmen, albüm grubun en hit dördüncü albümü oldu. Bu esnada, Morrison gruptan ayrılmak istedi, grup üyelerinden Manzarek tarafından ikna edildi. Dördüncü albümden sonra grup, bir sonraki albümleri Morrison Hotel için çalışmalara başladı. Morrison'ın başı beladan kurtulmuyordu. Kanada'ya gittiği bir uçakta hostes ile yaşadığı bir durumdan ötürü on yıla kadar hapis sistemiyle yargılanıyordu. Daha sonra hostesin ifadesini değiştirmesi üzerine bütün suçlamalardan beraat etti. Bu olaydan sonra albüm çalışmalarına devam edildi, tekrardan tam anlamıyla Blues Rock tarzını kullanan grup, bu albümle medyadan çok güzel yorumlar aldı. Bu zamana kadar yaptıkları en iyi albüm olduğu ve son on senede çıkan en iyi albüm olduğu söylendi. Listelerde de dördüncü sıraya yerleşen Morrison Hotel albümü aynı zamanda Jim Morrison'ın tekrardan asıl söz yazarı olarak çalıştığı, aktif olarak çalışmaya geri döndüğü albümlerden biri oldu. Albümün akabinde grup ilk live albümlerini Absolutely Live adı altında yayımladılar. Albüm, çeşitli konserlerden ve şovlardan kesitler içermektedir. The Doors, bu albümlerden sonra da Amerika, Kanada ve Meksika'da konserlerine devam etti. Tarihler 12 Aralık 1970'i gösterdiğinde The Doors, Jim Morrison ile birlikte son canlı performansına çıktı. Sahnedeyken, yaşadığı psikolojik düşüşten sonra Morrison sahneye zarar vermeye başladı ve konserine devam etmedi. Geri kalan The Doors üyeleri, yaşanılan bu trajik olaydan sonra aktif performans hayatlarını bitirmeye ve Morrison'ın artık sahnelerden emekli olması gerektiğine karar verdiler. Sahneden yaşanılan trajik olaylara rağmen, The Doors albüm yapmaya devam etti. 1971 yılında Los Angeles'da kaydettikleri albüm L. A. Woman adıyla yayımlandı. Grup, bu albümde R&B soundları keşfetmişti. Albüm ticari olarak beklenen başarıyı yakalayamamasına rağmen Top 20 Hits listesine iki şarkıyla girdi ve grubun en çok satılan albümü oldu. Öne çıkan şarkılar arasında albümle aynı adı taşıyan L. A. Woman, Love Her Madly ve Riders On The Storm bulunmaktadır. Tarih 13 Mart 1971'i gösterdiğinde Morrison, The Doors'tan ayrılıp Paris'e kız arkadaşının yanına yerleşti. Paris'e taşındıktan yaklaşık dört ay sonra, 3 Temmuz 1971'de, Morrison banyoda kız arkadaşı tarafından ölü bulundu. Bedenine otopsi yapılamadığından ölüm nedeni tam olarak bilinememektedir fakat intihar, aşırı doz uyuşturucu veya kalp krizi olduğuna dair spekülasyonlar vardır. Jim Morrison, 27 yaşında hayata veda etti ve diğer ünlü rock yıldızlar gibi 27'ler Kulübü'ne adını yazdırdı. Çalkantılarla dolu yaşamları ve müziklerine rağmen The Doors hala dünyanın en büyük müzik gruplarından biri kabul edilmektedir. Sıra dışı müzik ve hayat felsefeleri ile bir dönemin gençliğini etkilemekle beraber 21. yüzyılda da tazeliğini koruyan bir tarz yaratmışlardır. - Öne çıkan görsel ultimateclassicrock. com'dan alınmıştır."} {"url": "https://www.soylentidergi.com/turk-sinemasinda-metin-erksan-donemi", "text": "Metin Erksan, kendine has tarzı, aykırı düşünceleri, entelektüel kişiliği ile Türk Sinemasında iz bırakan yönetmenlerdendir. Sevmek Zamanı (1965), Yılanların Öcü (1962), Susuz Yaz (1963), Kuyu (1968) adlı filmleriyle Türk Sinemasında auteur yönetmen olarak yerini alan Metin Erksan, aynı zamanda ülkemize ilk uluslararası ödülü getirmiştir. Metin Erksan, 1 Ocak 1929 yılında Çanakkale'de doğmuştur. Pertevniyal Lisesi'nden mezun olan Erksan, çocukluğundan beri tutkusu sinema olan birisiydi. Bu yüzden üniversitede sinemaya en yakın gördüğü bölümü, Sanat Tarihi Bölümünü okumaya karar verdi. 1947'den itibaren de çeşitli dergi ve gazetelerde film yazıları yazan Erksan, 1950 yılında Atlas Film için Yusuf Ziya Ortaç'ın Binnaz adlı oyununu sinemaya uyarlayarak sektöre ilk adımını atmıştır. 1952 yılında ilk filmi olan Aşık Veysel'in hayatının anlatıldığı Karanlık Dünya'yı çekti. Film, tarlalardaki başakların kısa gösterilmesi, köydeki kadınlarının ayakkabısının olmaması gibi nedenler yüzünden Türk Sinemasının ilk ağır sansürüne uğradı. Bu başarısızlığının ardından para kazanmak için ticari filmler yaptıktan sonra Erksan, Dokuz Dağın Nefesi filmi ile gerçek sanatını sergilemiştir ve benim filmim diyebildiği ilk filmini çekmiştir. Usta-çırak ilişkisi olmadan sinemaya adımını atan Erksan'ın asıl çıkışı Acı Hayat ile oldu. Kuyu, Suçlular Aramızda, Susuz Yaz gibi filmlerle kendi üslubunu oluşturmuştur. Susuz Yaz filminin ilk gösterimi Berlin Film Festivali'nde yapılmış ve Altın Ayı ödülünü almıştır. Bu sayede Türk Sineması yurtdışında da tanınmıştır. 1974 yılından itibaren ise Erksan İstanbul Devlet Güzel Sanatlar Akademisi Film Arşivi'nin başlattığı sinema eğitim kurslarında eğitim görevlisi olarak çalıştı. Sinemayı bıraktıktan sonra Mimar Sinan Üniversitesi Sinema-Televizyon Bölümü'nde Sinema Kuramı üzerine ders verdi. Son yönetmenlik işi ise TRT adına yönettiği Preveze'den Önce dizisi oldu. Çalışmaları yurtdışında yoğun ilgi gördü ve birçok film festivalinden ödüller aldı. 1997'de Mimar Sinan Üniversitesi Senatosu kararı ile Onursal Profesörlük unvanı verildi. 4 Ağustos 2012'de ise hayata gözlerini yumdu. Türkiye fiilen İkinci Dünya Savaşında bulunmasa da bundan etkilenmiş, ekonomik buhran yaşamıştı. Bunun ardından Demokrat Parti'nin iktidara gelmesiyle ülke toparlanmaya başlamıştı. Refah seviyesi artmaya başlayınca canlılık artmış, tabii doğal olarak sosyal hayata da yansımıştı. İlerleme oldukça kapitalizm de artmaya başlamış, buna bağlı olarak işçi kesim hakkını aramıştır. Aynı zamanda yollar yapıldıkça köy insanının İstanbul gibi büyük şehirlere ulaşması kolaylaşmış, köyden kente göç doğmuştur; buna bağlı olarak da gecekondu problemleri ortaya çıkmıştır. Bu olaylar Türk Sinemasına yansımış, toplumsal gerçekçilik akımı ortaya çıkmıştır. Bu dönemde insanların alıştığı Yeşilçam'dan farklı olarak, zamanın olaylarını objektif bir biçimde ele alan, göçü, gecekondulaşma problemlerini ve kadının toplumdaki yerini sorgulayan filmler ortaya çıkmıştır. Bu döneme damgasını vuran en önemli filmlerden biri Metin Erksan yönetmenliğinde çekilen Gecelerin Ötesi olmuştur. Gecelerin Ötesi toplumsal gerçekçilik akımının ilk örneği ve öncüsüdür. Her mahallede bir milyonerin türediği devirdi, aynı mahallerde bu gençler de türedi diye başlayan film, o dönemin iktidarının yarattığı sistemin harcadığı gençlerin hikayesini anlatmaktadır. Erksan, film çekimlerine başladığı sırada 27 Mayıs İhtilali gerçekleşmiştir. Film birçok sansüre uğraşmış, senaryosu sürekli değiştirilmiştir. Erksan, bu filmde Kötü insan nasıl olunur? sorusunu sormuştur. Film, yerli sinemamızın ilk politik filmi olma özelliğine sahiptir. Metin Erksan 60'lı yıllarda insanlığın en önemli kavramlarından olan mülkiyet meselesiyle ilgili üç film çeker: Susuz Yaz, Yılanların Öcü ve Kuyu. Her bir film insanlığın sahiplik meselesinin derinliğini işler ve bazı sorulara cevap arar. Yılanların öcü filmi toprak mülkiyeti, Susuz Yaz su mülkiyeti, Kuyu ise bugünlerde asla kabul etmeyeceğimiz ancak halen daha gizliden gizliye devam eden insanın insan üzerindeki mülkiyetini işler. Erksan verdiği bir röportajda yıllarca mülkiyet kavramının kafasının içinde dolandığını söyler. Yılanların Öcü, mülkiyet üçlemesinin ilk filmidir. Fakir Baykurt'un aynı adı taşıyan romanından yola çıkarak senaryosu yazılmıştır. Filmdeki problem ortak mülkiyet idaresinden doğar. Köy meydanındaki ortak olan arazinin muhtar tarafından köy kurulu üyelerinden birine satılması, ortak mülkiyetin ihlal edilmesine neden olur. Muhtar, siyasi olarak güçlenmek için köyün ortak toprağını satsa da köylüler hiçbir şekilde ses çıkarmaz. Evlerinin önüne ev yapılacak olan aile, itiraz eden tek aile olur ancak davalarında yalnız kalırlar. Susuz Yaz, 1963 yılında Metin Erksan tarafından yazılıp yönetilmiştir. Film, Necati Cumali'nin 1962'de yazdığı aynı adlı hikayesinden uyarlanmıştır. Türkiye'de sansüre takılmış ve gösterimi yasaklanmıştır. 1964 yılında Berlin Festival'inde Altın Ayı ödülünü kazanarak Türk Sinemasının ilk uluslararası ödülünü kazanan film unvanını ele geçirmiştir. Film bizlere iyi-kötü çatışmasını göstermektedir. Metin Erksan, iki kardeşi çatıştırarak su üzerindeki mülkiyet sorgulamasının derinliklerine iniyor. Osman, topraklarında çıkan suyu köylülerin kullanmasına engel olurken; Hasan ise köylülerin kullanması gerektiğini savunuyor. Bu durum sonucunda çıkan anlaşmazlık toplumda huzursuzluk, adetsizlik ve asayiş problemleri doğuruyor. Akrabalık ilişkisi, düşman ilişkisine dönüşüyor. Kuyu filmi ise Metin Erksan'ın gazetede okuduğu bir haberden yola çıkarak senaryosunu yazdığı filmdir. Mülkiyet üçlemesinin son filmi olan Kuyu, 1968 yılında çekilmiştir. Film, kadına şiddet teması altında erkeğin üzerindeki hak iddiasını işler. Kuyu'da mülkiyet kadın bedenidir. Metin Erksan, toplumumuzun en büyük ve halen devam eden sorunlarından biri olan kadını bir nesne, bir mülk olarak algılama problemini sinemada ustalıkla işlemiştir. Erksan, cinsel sahneleri kısa tutarak; kamerayı yüze odaklayarak filmin dramdan erotiğe kaymasını engellemiştir. - Kayalı, Kurtuluş. Metin Erksan Sinemasını Okumayı Denemek. Ankara: Dost - Altıner, Birsen. Metin Erksan Sineması. İstanbul: Pan Yayıncılık 2005 - 1960'lı Yıllarda Türk Sinemasında Toplumsal Gerçekçilik Dergi Park. Web 06.06.2012 - Türk Sinemasında Sansür ve Metin Erksan Örneği Selçuk Üniversitesi Dijital Arşiv Sistemi. Web. 2010"} {"url": "https://www.soylentidergi.com/turkiye-cumhuriyetinin-havacilik-seruveni-istikbal-goklerdedir", "text": "Türkiye Cumhuriyeti'nin havacılık serüveni, 1911 yılının Temmuz ayında Yüzbaşı Fesa ve Teğmen Kenan'ın Fransa'ya Bleriot Uçak Fabrikası'nın okuluna gönderilmeleriyle başlamıştır. I. Dünya Savaşı'nın kaybedilmesinin ardından askeri teknolojilerin önemi daha iyi anlaşılmıştır ve Kurtuluş Savaşı'nda Anadolu'ya kaçırılan kırık dökük uçaklarla keşif ve bombalama görevleri yapılmıştır. Bu dönemde hem savaşın yol açtığı kayıplar hem de ekonomik yetersizliklerden dolayı uçak imalatına bir türlü geçilememiş, atılan adımlar sadece bakım ve onarım işlerinin yapıldığı birkaç hangar ve istasyonla sınırlı kalmıştır. Uçak imalatımız 24 Haziran 1923'te Vecihi Hürkuş'un Halkapınar Tayyare Atölyesi'nde Vecihi K-VI uçağını yapmasıyla başlamıştır. Atatürk'ün ileri görüşlülüğü, 1926 yılında Kayseri Tayyare Fabrikası'nın kurulmasını sağlar. En gelişmiş teknolojiyle kurulan fabrika 1939 yılına kadar 212 adet uçak imal edilmiştir. Cumhuriyet tarihimizin kahraman pilotlarından Vecihi Hürkuş, 6 Ocak 1896'da İstanbul'da doğmuştur. Tophane Sanat Okulu'nda güzel sanatlar eğitimi almıştır alan Hürkuş; 1914 yılında İstanbul-Kahire Seferi'nde Fethi, Nuri ve Sadık Beylerin şehit olmasından etkilenerek pilot olmaya karar vermiş ve Yeşilyurt Tayyare Makinist Mektebi'nden 1915 yılında mezun olmuştur. I. Dünya Savaşı'nda Bağdat cephesine tayin edilen Vecihi Hürkuş, burada uçak mühendisi olarak görev aldı. Tecrübe uçuşunda geçirdiği kazadan dolayı İstanbul'a dönmek zorunda kalsa da bu olay onu pilot olma sevdasından vazgeçmedi ve Yeşilköy'de bulunan Tayyareci Mektebi'ne giderek 1916 yılında diplomasını aldı. Hürkuş, 1917 sonbaharında Kafkas Cephesi 7. Tayyare Bölüğü'ne atandı ve burada Rus uçağı düşüren ilk Türk tayyareci oldu. Kurtuluş Savaşı'na da katılarak İnönü ve Sakarya Savaşlarında keşif ve destek uçuşları yaptı. Kurtuluş Savaşı'nın ilk uçuşunu yapan ve Yunan ordusuna bomba atarak ilk hava savunmasını gerçekleştiren kahraman pilotumuz ayrıca Seydiköy Hava Meydanı'na inerek savaşın son uçuşunu gerçekleştirmiştir. Bu başarılarından dolayı TBMM tarafından üç kez takdirname alan Vecihi Hürkuş, kırmızı şeritli İstiklal Madalyası kazanmıştır. Savaş döneminde malzeme sıkıntısı çekiliyor, askeri teçhizatlar yetersiz kalıyordu. İmkansızlıkların güçlüğü ortasında harekete geçmeye karar veren Vecihi Hürkuş, uçak tasarımları yapmaya başladı. Yaptığı bu tasarımları projelendirerek bir ilke imza attı ve ilk Türk uçağını ortaya çıkardı. Hürkuş tarafından projelendirilen ilk uçak, 1923 yılında yanlışlıkla Edirne'ye inan yolcu uçağını almakla görevlendirildi. Görevin sonunda isminin uçağa verildiğini gören Vecihi Hürkuş gururlanarak uçak yapma fikrini iyiden iyiye aklına yerleştirir. Edirne'ye yanlışlıkla inen uçağın isim babası Muzaffer Bey'e projelerini sunan Hürkuş'un fikirleri çok beğenilerek onay alır. Hürkuş, aldığı onay ardından 24 Haziran 1923'te Vecihi K-VI adlı uçağını tasarlar ve teknik çizimlerini kısa süre içinde detaylandırır. Gencecik Cumhuriyet'in pırıl pırıl pilotu Vecihi, 1924 yılında tamamladığı uçağı Seydiköy Hava Meydanı'na taşır; on beş dakikalık test uçuşunu başarıyla tamamlayan pilotumuz Türkiye'nin havacılıkta geri planda kalmadığını ispatlar. Ne yazık ki bu başarısı fazla uzun sürmez ve izin almadan uçuş yapması gerekçesiyle uçağın yapımı için yetki veren Albay Muzaffer Ergüder tarafından cezalandırılır. Bunun üzerine Hava Kuvvetlerindeki görevinden istifa eden Hürkuş, Türk Tayyare Cemiyeti'ne katılır. Vecihi Hürkuş'un da yazılmasında büyük rol oynadığı Cemiyet Tüzüğü, TBMM'de kabul edilir ve böylelikle Türk Hava Kurumu kurulur. Hürkuş, Vecihi K-VI adlı uçağını geri alıp Türk Tayyare Cemiyeti'ne bağışlamak ister ancak hurdaya çıkarıldığından dolayı uçağını hiçibr aman geri alamaz. Türk Tayyare Cemiyeti'nin kurulması ardından Cumhurbaşkanı Mustafa Kemal Atatürk'ün de desteğiyle Kayseri'de uçak fabrikasının açılması için çalışmalara başlandı. Berlin Büyükelçisi Kemaleddin Sami Paşa, Almanya'daki Junkers Uçak Fabrikası'nın yardımının dokunabileceğini düşündü ve sunduğu raporu inceleyen Türk Hükümeti, Junkers Firması ile şirket kurulmasına izin verdi. 15 Ağustos 1925'te imzalanan anlaşma ile TOMTAŞ kuruldu. Şirket hisselerinin yüzde 51'i T. C. Milli Savunma Bakanlığı'na ait olduğundan TOMTAŞ'ın başına Refik Koraltan getirildi. Şirket sözleşmesi gereği Kayseri'de uçak imalatı, Eskişehir'de ise uçak bakım ve onarımı yapmak üzere fabrikalar kuruldu. Kayseri Tayyare Fabrikası'nın açılışı 6 Ekim 1926'da dönemin Milli Savunma Bakanı Recep Koraltan tarafından gerçekleştirildi. Fabrikada üretilen uçakların test uçuşları ve kontrollerini baş tecrübe pilotu Vecihi Hürkuş yaptı. Fabrikadaki Alman işçilerin ücretlerinin yüksekliği, onarım ve malzemelerin maliyetlerinin artması, Türk işçilere daha düşük ücret verilmesi gibi sorunlar baş gösterince TOMTAŞ krize girmiş ve 28 Haziran 1928 tarihinde faaliyeti son bulmuştur. Kurulduğu dönemde dünyanın en büyük uçak fabrikalarından biri olan TOMTAŞ'ın sonunu, havacılık sanayisinden bihaber kişilerin yönetimde olması, Almanlara daha fazla söz hakkı tanınması gibi nedenler getirmiştir. TOMTAŞ'ın 1928'de kapanması ardından Vecihi Hürkuş THK'de teknik şubede çalışmaya başlamış fakat eski çalışma ortamını bulamamıştır. Bu dönemde yine bir uçak projesi üzerinde çalışan Hürkuş, THK'de uçak yapma fırsatı bulamadığı gibi yapmaması için uyarılır. Hiçbir şekilde destek göremeyeceğini anlayan Vecihi kendi imkanlarıyla projesini hayata geçirmeye karar verir ve Vecihi XIV'ü hazırlar. Çalışmalarında malzeme bakımından hiçbir sıkıntı çekmez çünkü yerli malı malzeme kullanmıştır. XIV sayısı, Vecihi Hürkuş'un 1930 yılına dek geliştirdiği projelerin on dördüncüsü olmasından ileri gelmektedir. İlk Türk spor eğitim uçağı Vecihi XIV, 16 Eylül 1930'da ilk uçuşunu başarılı bir şekilde gerçekleştirir. 1933 yılında Kadıköy'de kurduğu fabrikada kendi projesi olan uçakların üretimini gerçekleştiren Vecihi Hürkuş, yalnızca uçak üretmekle kalmamış, Türkiye'nin ilk sivil uçuş okulunu kurarak sivil pilotlar yetiştirmiştir. Dönemin şartları göz önünde bulundurularak değerlendirdiğimizde; Vecihi Hürkuş, o tarihin dünyadaki sayılı pilotlarından biridir. THK bünyesinde çalışırken Türkiye'deki havacılık çalışmalarına işe yarayacak gözlemlerde bulunmak için Fransa, İngiltere ve İtalya'ya seyahatler gerçekleştirmiş, farklı yerlerde gördüğü değişik uçaklarla tecrübe uçuşları yapmış ve Avrupalıların hayranlığını kazanmıştır. Fransız gazetelerinde Türk Ası olarak anılan Hürkuş, dış ülkelerde gördüğü saygıyı ne yazık ki kendi ülkesinde görememiştir. Türk havacılığında çığır açacağını umduğu uçağı, üst makamlarca onaylanmamış ve kullanılmasına izin verilmemiştir. Fuat Bulca'nın uzun uğraşları sonucunda THK'den çıkan izin belgesiyle uçağı sertifikalandırmak için parçaları sökerek Prag'a götürülür. Çek Hükümeti, Türk Büyükelçiliği'nin girişimleri ile Hürkuş'un uçağını sertifikalandırılır. Yüksek irtifalarda düşük sıcaklık testinden geçen uçak için dünyanın en iyi spor tayyarelerinden biridir ifadesi kullanılmıştır. İlerleyen dönemlerde Vecihi Hürkuş, THK adına iki turne gerçekleştirir. Binlerce kilometre uçarak THK'yı tanıtır ve Türk gencine havacılığı sevdirir. Gezileri büyük bir başarıyla tamamlamış ve kurumun bağışları artmıştır. Fakat gittiği yerlerden günlük rapor çekmediği bahanesi sunularak 3 Kasım 1931'de yardımcı makinist Hamit'in görevine son verilir. Vecihi'ye ödenen uçuş tazminatı kesilerek Vecihi-XIV uçuştan men edilir. Bundan sonraki uçuşlar Milli Savunma Bakanlığı bünyesine devredilir. Vecihi Hürkuş bu muameleden sonra THK'den tamamen ayrılır. Türk sivil havacılık sanayisinin en önemli isimlerinden biri olan Nuri Demirağ, 1886'da Sivas'ta doğmuştur. Ziraat Bankası sınavlarını kazanarak bankanın birkaç şubesinde çalışmaya başlamış; ardından Maliye Bakanlığı sınavını kazanarak memurluğa adım atmış ve İstanbul'a taşınmıştır. 1919'da Yunan askerin ettiği hakaret ardından memurluktan istifa eden Demirağ, çalıştığı dönemde edindiği birikimleri kullanarak Türk Zaferi adını verdiği sigara kağıdını çıkarmaya başlar. Sigara kağıdı işi, kendisine fazlasıyla kazandırmıştır. Kurtuluş Savaşı ardından Cumhuriyet'in Demiryolları projesinde müteahhitlik yapar. İş insanı Nuri Demirağ, 548 km uzunluğundaki Samsun-Erzurum demiryolu hattı ile Fevzipaşa-Diyarbakır, Afyon-Antalya, Sivas-Erzurum hatlarında toplam 1012,50 km demir yolu yaparak ana yurdu dört baştan demir ağlarla örmüştür. Türk sanayisinde neler yapılabileceğini en güzel şekilde ispatlayan Nuri Demirağ'dır. Genç Cumhuriyet'in tam bağımsız adımlarını gerçekleştirmiş, demir yollarını yaparken burada çalışan yirmi yedi bin kişiyi başarılı şekilde yönetmiştir. Bu başarılarından dolayı 1934 yılında Soyadı Kanununu'nun çıkmasıyla Atatürk tarafından Demirağ soyadına layık görülmüştür. Cumhuriyet'in önderleri havacılık sektörünün sadece askeri alanda sınırlı kalmasını istememiş, toplumun her kesimini gökyüzüne aşina hale getirmeye önem vermişlerdir. Bu bağlamda 1935 yılında Türk Kuşu kurulmuştur. Burada Rusya'dan gelen eğitmenler gençleri eğitiyor, bazıları da yurtdışına eğitime gidiyordu; Sabiha Gökçen de yurtdışına gönderilen bu öğrencilerin öne çıkan ismidir. Nuri Demirağ, uçak mühendisi Selahattin Alan'la birlikte 1936'nın ortalarına doğru uçak fabrikasının hazırlıklarına başladı. 17 Eylül 1936'da faaliyete geçen modern üretim binası Beşiktaş'a yaptırıldı. 22 Ocak 1937'de THK, Nuri Demirağ'a 10 eğitim uçağı ve 65 planör siparişi verdi. Bu siparişler üzerine protokol imzalayan Demirağ bundan cesaret alarak 10 Şubat 1937'de Beşiktaş'taki binayı uçak fabrikası olarak resmen açtı. Bir süre sonra burası üretim için yetersiz gelmeye başlayınca Yeşilköy'de bir çiftlik satın alınarak üretim buraya taşındı. En gelişmiş havaalanlarından biri olan Amsterdam Havaalanı'nın benzeri Yeşilköy'e yapılır ve fabrikayı da bu havaalanının yanına kurulur. 17 Ağustos 1941 tarihinde, Yeşilköy Nuri Demirağ Tayyare Fabrikası ve Gök Okulu birlikte açılmıştır. Nuri Demirağ'ın Selahattin Alan'la çalışmasının en büyük nedeni, yerli üretim ve yerli tip uçağın Türk havacılık tarihine kazandırmak istemesiydi. Selahattin Alan'ın MMV-1 uçağının dönüştürülmesi uzun sürmedi ve Nu. D 36 adlı uçak çıkarıldı; isim olarak Nuri Demirağ'ın baş harflerinden ve uçağın üretim yılından esinlenilmiştir. Kontrol uçuşu sırasında Eskişehir'de kaza geçiren Nu. D 36'nın tasarımcısı ve Selahattin Alan hayatını kaybetmiş ve bu vahim olay üzerine THK verdiği tüm siparişleri iptal etmiştir. Demirağ bu iptale itiraz ederek mahkemeye başvurmuştur ancak karar onun aleyhine çıkmıştır. Bu olay ardından 10 Ocak 1941'de fabrikada üretilen yolcu uçağı ilk uçuşunu gerçekleştirmiş, 7 Haziran'da ise Etimesgut Fabrikası'nda yapılan ilk uçak havalanmıştır. 1937 yılının sonlarına doğru Mustafa Kemal Atatürk'ün yönlendirmesi artık kendi yerli uçağımızı ve motorumuzu yapmamız yönünde olmuştur. Bu planlamayla Etimesgut Uçak Fabrikası 1939 yılında, Gazi Uçak Motor Fabrikası 1945 yılında planlanmış ve yapılmaya başlanmıştır. 1939-1940 yıllarında inşaatı tamamlanan fabrikada, on dört uçak ve bir planör imal edilmiş ancak THK-16 jet eğitim uçağı sadece proje olarak kalmış ve üretimi gerçekleştirilememiştir. 1945 yılında fabrikaya paralel olarak uçak motor fabrikası projelendirilmiş ve 1948 yılında Atatürk Orman Çiftliği arazisine kurulmuştur. Bir süre yabancı lisanslı uçak motoru imalatı ve onarımı yapan fabrika kapasitesinin çok altında çalıştırılmış, pek çok yan üretimde bulunmuştur. THK Etimesgut Fabrikası için havacılığımızın esas başladığı yer dersek yanılmış olmayız. Bu fabrikada yapılam tüm projeler özgün ve yerli üretimdi. İstanbul Teknik Üniversitesi mezunu nesil burada kendine yer bulmuş ve kendi uçaklarını tasarlamıştır. Bu projelerin en önemlileri THK-2, THK-5, THK-10, THK-11, THK-13, THK-15 uçaklarıyla THK-16 jet eğitim uçağıdır. Fabrikada 1941-1950 yılları arasında özgün projeler şöyledir: Mile Magister Uçağı, THK-1, THK-2, THK-3, THK-4, THK-5, THK-5A, THK-12. Uçak üretiminde büyük başarılara ve özgün projelere imza atan fabrika, 1951'de kanunla MKE Kurumu'na devredildi ve böylece Türkiye'nin uçak üretme serüveni tarihe karıştı. Türk Havacılık Endüstrisi'nin 1911 yılından başlayarak Etimesgut Fabrikası'nın kapanmasına kadar geçen süreçte en büyük ilham kaynağı dışa bağımlılığı azaltarak yerli üretimi desteklemekti. Türkiye'nin bu dönemlerde izlediği sanayileşme politikası sayesinde genç Cumhuriyet, havacılık sektöründe diğer ülkelerden geri kalmayacağı ve fırsat verildiği anda ilklere imza atacağını kanıtlamış oldu. Atatürk'ün vefatından sonra uygulanan yanlış politikalar ve yanlış yönetim yüzünden uçak serüvenimiz rafa kalkmış olsa da İstikbal göklerdedir! diyen bir liderin izinden gitmek için girişimlerde bulunmak, bu denli önemli ve köklü bir havacılık tarihine sahip olmak bizim için gurur vericidir."} {"url": "https://www.soylentidergi.com/turkiyede-operanin-gelisimi-muzik-devrimi", "text": "Opera, işlediği konuyu müzikal ve teatral biçimde ortaya koyan bir sahne eseridir. Anayurdu İtalya olan operanın konusu; genellikle tarihsel olaylar, mitolojik anlatılar, efsaneler ve güncel olaylardan oluşur. Avrupa coğrafyasında çok sevilen opera ile Türklerin ilk temasları için gelin Türkiye'de operanın gelişim macerasına birlikte bakalım. Osmanlı İmparatorluğu döneminde opera ile ilgili ilk bilgilere, o dönem yurt dışında görevli elçilerin sefaretnamelerinde rastlanır. Bu sefaretnamelerden en bilineni Yirmi Sekiz Mehmet Çelebi'nin Sefaretnamesidir. Mehmet Çelebi Sefaretnamesi'nde opera binalarını iç ve dış mimari yapılarını, opera salonunun dekoru ve ihtişamını, operaların konusunu hayranlıkla anlatmıştır. Bir süre sonra bu anlatılar sarayın ve padişahların ilgisini çekmiştir. İlk kez III. Murad döneminde sarayda müzikli bir oyun sergilenmişse de ilk opera temsili 1797 yılında III. Selim döneminde Topkapı Sarayı'nda sahnelenmiştir. II. Mahmud ve Sultan Abdulmecit dönemlerinde İtalya ve diğer Avrupa şehirlerinden gelen opera toplulukları, İstanbul ve İzmir'de temsiller sergilemişlerdir. Sultan Abdülmecid döneminde Dolmabahçe Sarayı'nda bir opera binası yaptırılmıştır. Sanata ve özellikle operaya düşkün olduğu bilinen II. Abdulhamid, 1889 yılında Yıldız Sarayı Tiyatrosu'nu inşa ettirmiş ve İtalyan Arturo Stravolu'yu yönetmen olarak atamıştır. Bu sarayda bir çok opera ve operet sahnelenmiştir. Türkiye'de operanın asıl gelişimi ve nispeten halk arasında yaygınlaşması Cumhuriyet'in ilanından sonra gerçekleşmiştir. Cumhuriyetle gelen devrimlerden biri de müzik devrimi olmuştur. Böylece Türk müzik kültürü, cumhuriyetin kuruluşu ile yeni bir sürece girmiştir. Mustafa Kemal Atatürk genelde sanat, özelde ise müzik alanında gelişim kaydetmenin halk üzerindeki etkisinin önemine inanıyordu. Her zaman Türk halkının gelişmiş bir kültürel yapıya ve zevke sahip olmasını arzu ediyordu. Bunu yapmak için Türk müziğinin kendi dinamikleri korunarak batı medeniyetlerinin örnek alınmasını istiyordu. Nitekim Türkiye Cumhuriyeti'nin kurucusu Atatürk, 1934 yılında Türkiye Büyük Millet Meclisi'nde yaptığı bir konuşmada; Bir ulusun yeni değişikliğindeki ölçü, musikideki değişikliği alabilmesi, kavrayabilmesidir. Ulusal ince duyguları toplamak, onları bir an önce genel musiki kurallarına göre işlemek gerekir. Ancak bu şekilde Türk ulusal musikisi yükselebilir, evrensel musikide yerini alabilir. demiştir. Türk operasında Cumhuriyet Döneminin önemi çok büyüktür zira bu dönem operanın gelişimi için büyük çabalar sarf edilmiştir. Fakat sonraki dönemlerde, özellikle 1950'li yıllardan sonra Türk siyasi hayatının aktörleri değiştikçe müzik devrimi önemini kaybetmiştir. Bazı önemli kazanımlar ve nitelikler kaybedilmiştir. Türk müziğinin gelişimi bir devlet politikası olmaktan çıkarılmıştır. Opera, en nihayetinde elit bir zümrenin tekelindeki bir sanat dalı haline dönüşmüştür. Birçok yetenekli besteci ve yorumcularımız yurt dışına gitmek zorunda kalmıştır. Bunlardan en bilineni ise La Diva Turca lakabıyla dünyaca ünlü soprano Leyla Gencer'dir. Günümüz Türkiyesi'nde ise opera sanatının makus talihini döndüren kişi, 2018 yılından bu yana görevini sürdürmekte olan Devlet Opera ve Balesi Genel Müdürü ve Genel Sanat Yönetmeni Murat Karahan'dır. Kendisi de uluslararası üne sahip bir tenordür. - İstanbul Uluslararası Opera ve Bale Festivali - Aspendos Uluslararası Opera ve Bale Festivali - Efes Uluslararası Opera ve Bale Festivali - İstanbul, Ankara, Çanakkale, Konya ve Diyarbakır'da düzenlenen Kültür Yolu Festivalleri Bunların yanı sıra, Murat Karahan'ın opera sanatını geniş kitlelere ulaştırmak için kişisel çabaları da söz konusudur. Bir kesim tarafından eleştirilse de Türk halk ve Türk sanat müziği eserlerini opera formunda okumaktadır. Bir dönem ünlü İtalyan tenor Luciano Pavarotti'nin yaptığı gibi ünlü isimlerle düetler yapmaktadır. Bugün artık opera salonlarında toplumun her kesiminden yaşlı veya genç insanımızı görmek mümkün. Bunlar ise Atatürk'ün hayalini kurduğu müzik devrimi ve Türk opera sanatının gelişimi için çok önemli adımlar olarak görünmektedir. Cumhuriyetin kuruluşuyla müzik ile ilgili çalışmalara hız kesmeden devam etmiştir. 1924 yılında, saray orkestra ve bandosu Mızıka-i Hümayun Ankara'ya getirilerek, Riyaset-i Cumhur Musiki Heyeti'ne dönüştürülmüştür. Aynı yıl müzik öğretmenleri yetiştirilmesi amacıyla Musiki Muallim Mektebi açılmıştır. İstanbul'da bulunan Darülelhan, 1927'de Belediye Konservatuvarına dönüştürülmüştür. Bu yeni yapılanmanın programında batı konservatuvarları örnek alınmış ve eğitim buna uygun olarak yapılmıştır. Ayrıca yurt dışından Paul Hindemith ve Carl Ebert gibi tanınmış besteciler ve yönetmenlerin Türkiye'ye gelmesi sağlanmıştır. Arzu edilen kültürel dönüşümün gerçekleşmesi, Türk müziğinin evrensel düzeye ulaşması için iyi eğitimcilerin olması gerekliliğine inanan Atatürk, bugün Türk Beşleri olarak bildiğimiz; Hasan Ferit Alnar, Ulvi Cemal Erkin, Cemal Reşit Rey, Necil Kazım Akses ve Ahmet Adnan Saygun gibi yetenekli gençleri yurt dışına eğitim almaya göndermiştir. Eğitimlerini tamamladıktan sonra ülkelerine dönen bu eğitimciler, çağdaş Türk müziğinin gelişimine çok önemli katkılarda bulunmuşlar ve yüzlerce Türk genci yetiştirmişlerdir. Bugün Klasik Türk müziğinin değerli sanatçıları Aykal Gürer, Rengim Gökmen ve Gülsin Onay onların öğrencilerindendir. Özellikle Türk operasının yapı taşlarını oluşturan bu kıymetli insanlar, eserlerini oluştururken hakim Türk kültürünü yadsımamışlardır. Eserlerinde geleneksel müzik öğeleri, halk ezgileri, halk destanları ve zaman zaman İslam ilahilerine yer vermişlerdir. Çocukların ve gençlerin eğitimi ile ilgili ise, Paul Hindemith'in Türkiye 'de yaptığı inceleme ve gözlemler sonucu oluşturduğu rapor dikkate alınarak Milli Eğitim Bakanlığı'na bağlı okullarda çalgı, şan ve çok sesli müzik eğitimi alınması mecburi hale getirilmiştir. Cumhuriyet kültürü ve onunla birlikte gelen yeni müzik kültürünün halk geneline yayılması için halkevleri ve köy enstitüleri kurulmuştur. Köy enstitüleri ile ilgili Atatürk'ün sağlığında başlayan kuruluş çalışmaları, İsmet İnönü döneminde Hasan Ali Yücel ve İsmail Hakkı Tonguç himayesinde gerçekleştirilmiştir. Süreç içinde Türk müziği devrimi devam etmekteyken kurumlar yıllara yayılan süreçlerde değişmiş ve dönüşmüştür. Her disiplin kendi dinamiklerine uygun olarak ayrışmıştır. 16 Mayıs 1940'da, Musiki Muallim Mektebi Meclis'te çıkarılan kanun ile müzik, opera, bale ve tiyatro bölümleri olan Ankara Devlet Konservatuvarı'na dönüştürülmüştür. Gerçek anlamda opera çalışmaları bu sayede, Ankara Devlet Konservatuvarı'nda başlamıştır. 1942 yılında Ankara Devlet Konservatuvarı Şan ve Opera Bölümü ilk mezunlarını vermiştir. 1970 yılına kadar konservatuvarın bir bölümü olan opera ve bale, 1970 yılında Kültür ve Turizm Bakanlığına bağlı Devlet Opera ve Balesi Genel Müdürlüğü adını almıştır. Ardından zaman içinde İstanbul ve taşrada kurulmuş olan müdürlükler de Ankara'daki bu merkezi yapıya bağlanmıştır. Gerçekleştirilen müzik devriminin ilk eseri, Atatürk'ün isteği ile A. Adnan Saygun tarafından bestelenen ilk Türk operası Özsoy Destanı Operası'dır. Firdevsi'nin Şehnamesi'nden uyarlanan eserin Türkçe librettosu Münir Hayri Egeli tarafından yazılmıştır. Eser 1934 yılında İran Şahı Rıza Pehlevi'nin Türkiye ziyareti sırasında, Ankara Halkevi'nde sahnelenmiştir. Aynı yıl, Atatürk'ün Ankara'ya geliş yıl dönümünü kutlamak için A. Adnan Saygun tarafından Taş Bebek, Necil Kazım Akses tarafından Bay Önder adlı operalar Ankara Halkevi'nde sahnelenmiştir. Atatürk bu operaların hazırlanmasını sadece teşvik etmemiş bizzat opera metinleri üzerinde çalışmış ve tavsiyelerde bulunmuştur. Bu eserleri A. Adnan Saygun'un Kerem Operası, Cemal Reşit Rey'in Çelebi Operası takip etmiştir. Sonraki yıllarda ise Carl Ebert yönetiminde uluslararası ünlü opera eserleri Türkçeye çevrilerek sahnelenmiştir. Bu eserlerin ilki Wolfgang Amedeus Mozart'ın Bastien und Bastienne adlı eseridir. - Cemal Reşit Rey - Ahmet Adnan Saygun - Necil Kazım Akses - Salahaddin Kalender - Nevit Kodallı - Ferit Tüzün - Cengiz Tanç - Çetin Işıközlü - Okan Demiriş - Hasan Uçarsu - Ertekin, Sibel. Türk Operası'nın Gelişim Süreci. Yüksek Lisans Tezi, T. C Başkent üniversitesi, 2007. Erişim Tarihi: 05/06/2023 - Özhancı, E. (2009). TÜRKİYE'DE OPERA, BALE ve DEVLET OPERA ve BALESİ'NİN EVRİMSELLİĞİ. Güzel Sanatlar Enstitüsü Dergisi. Erişim Tarihi: 05/06/2023 - T. C. Devlet Opera ve Balesi Genel Müdürlüğü. Web. Erişim Tarihi: 08/06/2023 - Serenti. Türkiye'nin Opera İle Tanışması. Web. Erişim Tarihi: 08/06/2023"} {"url": "https://www.soylentidergi.com/turkiyenin-plak-seruveni", "text": "Geçmiş ve günümüz arasında adeta köprü kuran, pikap iğnesi plağa değdiği anda dinleyicisine zamanda yolculuk yaptıran, nostalji tutkunlarının göz bebeği plağın Türkiye'deki serüveninde tarihi bir yolculuk yapalım. Teknik yollarla üzerine ses kaydedilen, her iki yüzünde de analog bir ses kaydı bulunan disktir. Plaklar şarkı kaydetme sayısına göre üçe ayrılır: Long-Play (33'lük), 45'lik ve taş plak. Long-Play'in her iki yüzüne de 9 parçaya kadar şarkı kaydedilebilir. Bütün bir albümü bünyesinde barındırabilir. 45'lik plakların ise her bir yüzeyinde birer şarkı bulunur. Pikap üzerinde bir dakikada 45 devir döndüğünden ismini de burdan alır. Taş plaklar ise en eski plak türü olup 78 devire sahiptir ve sadece gramofonda çalınır. Yapımında ebonit maddesi kullanıldığı için ülkemizde taş plak olarak bilinir. Fonograf, Thomas Edison tarafından icat edilmiştir ve tarihteki ilk ses kaydı bu alet sayesinde gerçekleşmiştir. Ses kaydının yanı sıra o dönemde üretilen plakları da çalan bu aletin en büyük dezavantajı sesi yalnızca kulaklıkla aktarabiliyor oluşuydu. Bu nedenden dolayı fonograf piyasada çok uzun süre dayanamadı ve yerini gramofonlara bıraktı. Gramofonun çalışma mantığı fonografla aynıdır ancak gramofonda sesi duymak için kulaklığa ihtiyaç yoktur. Fonografta olduğu gibi çatlak ve bozuk bir ses çıkmaz. Bu nedenle daha çok tercih edilmiştir. Gramofonlar sadece taş plak çalar ve maliyeti yüksektir. Pikap ise taş plak haricinde 33'lük ve 45'lik plakları çalar. Gramofonla fonografa göre sesi daha temiz, pürüzsüz iletir ve kullanımı daha basittir. Ses ve müzik kayıt tarihimiz fonografla başladı desek yanılmış olmayız. Fonograf ilk olarak takvimler 1895 yılını gösterirken Osmanlı başkenti İstanbul'da ortaya çıkmış ve Beyoğlu'nda bir piyano satıcısının mağazasının vitrininde sergilenmeye başlamıştır. 1896 yılında Dellasuda Faik Paşa tarafından Beyoğlu Parmakkapı'daki bir eczaneye fonograf getirilmiştir. İsteyenler, bu eczaneye girip 1 kuruş karşılığında 1-2 adet şarkı dinleme şansına sahip oluyorlardı. Fonografın her ne kadar dezavantajları olsa da sesi kaydetmesi açısından o dönemde büyük bir kolaylık sağlamıştı. Gramofonun ulaşılabilirliği daha kolay olsa da sesi kaydetmesi o dönem ki teknolojide pek mümkün değildi. Teknolojik yetersizlikler ve ülkemizde plak fabrikasının olmayışından dolayı fonograf üzerinden alınan kayıtlar Almanya'yla İngiltere'ye gönderilmiş, burada basıldıktan sonra İstanbul'da satışa çıkarılmıştır. 1900'lerin başında yapılan bu ilk plak kayıtları Türkçeye taş plak olarak geçmiştir. İlk plak sanatçıları arasında olan Tanburi Cemil Bey musiki içinde çok önemli bir yer tutmaktadır. 1900'lerin başında plak üreticileri İstanbul'a gelmiştir. 1908 yılında Odeon, 1912 yılında Bluementhal Plak firmaları ülkemizde faaliyet göstermeye başlamıştır. 5 yıl sonra ise Tanburi Cemil Bey'in ilk plak kaydı yapılmıştır. Türk musikisinin en büyük tanbur virtüözlerinden olan Cemil Bey bu alanda bize birçok güzide eser bırakmıştır. Daha sonra basılan plakların türleri ağırlıklı olarak Karagöz, meddah gösterileri ve gazellerdir. İlk plak çıkartan sanatçılara baktığımızda, Fikriye Hanım, Madam Eugeni, Gülistan ve Gülfidan hanımlar gibi isimler vardır. O dönemin şartlarında, müzik sektöründe kadın sanatçıların ağırlıkta oluşu oldukça gurur verici bir tablo olarak çıkıyor karşımıza. Ülkemizde plakçılık sektörüne damga vuran, birçok değerli sanatçıyı Türk musikisine kazandıran ve tanıtan ilk Türk plak fabrikası Orfeon Records'tur. Orfeon Records'a değinirken Çiçek Vadisi anlamına gelen Bluementhal ailesinin adını anmadan olmaz. Taş plakları ilk etapta Almanya'da bastıran Bluementhaller, 1912 yılında İstanbul'un Feriköy semtinde Orfeon Records'u kurmuştur. 1926 yılına dek faaliyet gösterip Tanburi Cemil Bey gibi birçok değerli sanatçıyı piyasaya kazandıran bu plak fabrikası ve stüdyosu Columbia tarafından satın alınmıştır. Bir süre daha bu şekilde üretim yaptıktan sonra Yeşilköy'de Gramofon Fabrikası'nın kuruluşuyla kapanmıştır. Orfeon Records her ne kadar Türkiye'de müzik sektöründe çığır açsa da bu döneme damgasını vuran bir diğer fabrika Yeşilköy'deki plak fabrikasıdır. The Gramophone Company, Türkiye'de plak şirketi kurmaya karar verince Sahibinin Sesi firmasıyla ortak olurlar. Nobert Şor ve Aram Gesaryan ile Gramofon Türk Limited Şirketi'ni kurarlar. Bu fabrika plak üretmenin yanında müzik, saz ve şarkıların plağa kaydedilmesindeki teknik işlerle de ilgilenmiştir. Burada ortaya çıkan plaklar Türkiye'de satılmasının yanısıra aynı zamanda Musul, Beyrut, Kıbrıs, Arnavutluk, Yunanistan, Avrupa, Amerika'ya da gönderildi. Ne var ki o dönemde teknolojik imkanların yetersizliği kayıt almayı epey güçleştiriyordu. Fabrikada kullanılan mikrofonlar rüzgar sesinden bile etkilendiği için yapılan kayıtlar bozuluyordu. Yapılan kaydı dinlemekte mümkün değildi çünkü dinlenilirse kayıt yine bozuluyordu. Türlü zorluklara rağmen Yeşilköy Plak Fabrikası 1963 yılına dek 78 devirli plaklar bastı. Bu tarihten sonra taş plak üretimini bırakarak 45'lik ve 33'lük üretimine başladılar. 1973 yılında üretim durana dek sektörü domine ettiler ve ülkenin en etkili firması oldular. Gramofon Türk Limited Şirketi'nin plak üretimi 1971 yılında bir milyonun üzerindeydi. 1940'lı yıllarda İkinci Dünya Savaşı'nın getirdiği ekonomik zorluklar müzik sektörünü de sekteye uğratmıştı. Savaş nedeniyle hükümet Varlık Vergisi almaya başlayınca plak şirketleri bundan bir hayli etkilenmiştir. 1950 yılına geldiğimizde ise Grafson firmasının yerli sermaye olarak Türk müzik piyasasına girmesiyle plak sektörü yeniden hareketli günlerine dönmüştür. Bu dönemden itibaren radyo istasyonları da yaygınlaşmış ve yayınlarda Türk musikisi ağırlık kazanmıştır. 1950'li yılların ülkemize ve müzik sektörümüze en güzel armağanı şüphesiz, lakabı gibi sanat dünyasına adeta bir güneş gibi doğan, 7'den 70'e herkesin gönlüne taht kuran, yalnızların yalnızı Zeki Müren'dir. Sahibinin Sesi firması Zeki Müren'le anlaşmış ve Zehretme Hayatı, Bu Aşkın Izdırabı Bilmem Ne Zaman Biter? taş plaklarını piyasaya sürmüştür. Zeki Müren'in yanı sıra Perihan Altındağ Sözeri'nin Bir İhtimal Daha Var, Estergon Kalesi plakları da o dönem çok sevilmiştir. 60'larda plak sanayisine baktığımızda dönemin kralı Zeki Müren'dir. Onu Nesrin Sipahi, Mustafa Sağyaşar, Behiye Aksoy, Mediha Demirkıran gibi değerli sanatçılar izler. 1965 yılında taş plak üretimini son bulur. Taş plağın en son örneklerini Behiye Aksoy, Mustafa Sağyaşar, Coşkun Erdem, Nurinisa Toksöz gibi sanatçılar vermiştir. 70'lerin sonlarına dek en şatafatlı günlerini yaşar plak endüstrisi ancak 80'li yıllarda gurbetçi işçilerin Türkiye'ye teyp ve kaset getirmesiyle beraber hem ses kayıt sistemi hem de müzik dinleme alışkanlığı bir hayli değişir. Kasetçilik adıyla yeni bir piyasa oluşmuş ve birçok firma bu piyasaya yönelmeye başlamıştır. Hem kolay kayıt alınması hem de plağa göre daha ucuz olması açısından kasetlerin yıldızı parlamaya başlamıştır. Kaset döneminin en önemli firması ise Raks 1979'da boş kaset, 1980'de dolu kaset üretimine başlamıştır. Ferdi Özbeğen ve Ümit Besen ile şahlanan kaset sektörü daha sonra İbrahim Tatlıses'in Mavi Mavi albümü ile 2 milyon satışı yakaladı. Sezen Aksu ise rekorlardan rekorlara koşmuştur. Kasetin ardından CD devreye girince plak sektörü tamamen bitmiştir. Plak albümlerinin CD'ye aktarılmasıyla müzik herkes için ulaşılabilir olmuştur. Öte yandan plak koleksiyonculuğu da ivme kazandı. Taş plak koleksiyonerleri, 45'lik toplayanlar, LP meraklıları arttı. Plak meraklıları sayesinde sadece plak satan mağazalar yeniden açıldı. Zaman içinde CD'ye olan merak da azaldı ve internet üzerinden müzik dinleme furyası öne çıktı. Birçok savaş gören, tarihe tanıklık eden, türlü zorluklara göğüs geren plak sektörü dönem dönem çöküntüye uğrasa da tüm badireleri atlatarak ayakta kalmayı başarmıştır. Günümüzde, tüm dünyada olduğu gibi ülkemizde de plak üretimi yeniden rağbet kazanmıştır. Birçok sanatçı albümlerini plak olarak piyasaya sürmeye başlamış ve bu albümler sayesinde esen nostalji rüzgarından dinleyiciler de etkilenmiştir. - Gökhan Akçura, Türkiye'nin İlk Plak Fabrikaları Web - Salih Zeki Çavdaroğlu, Türkiye'nin Ses Kayıt Tarihine Bir Bakış Web - Berk Plak, Türkiye'de Plak Tarihi Web güzel. Akıcı bir Türkçe, anlaşılır bir yazı. Elinize, emeğinize, yüreğinize saglık. Böylesi anlamlı yazıların devamını dört gözle bekliyorum."} {"url": "https://www.soylentidergi.com/turklerde-askeri-muzigin-tarihsel-gelisimi", "text": "Türklerde askeri müziğin ortaya çıkışı, M. Ö. 209 yılına kadar dayanmaktadır. Hun İmparatorluğu'nun kuruluşu ile ortaya çıkan askeri müzik; zaman içerisinde çeşitlere ayrılmış, etkilemiş, etkilenmiş ve günümüze kadar ulaşmayı başarmıştır. Yazı kapsamında ilk olarak İslamiyet Öncesi Türklerde askeri müziği, ardından İslamiyetle birlikte nasıl bir değişimin yaşandığını inceleyeceğiz. Müzik, Türkler için birçok anlam ifade etmektedir. Eğlencelerin vazgeçilmezi olan müzik, savaş meydanlarında orduya destek ve motivasyon sağlamada da kullanılmıştır. Türkler ile birçok yönden ortak bir bağ kurarak bütünleşen müzik, Hun İmparatorluğu'nun kurulması ile yerini sağlamlaştırdı diyebiliriz. Türklerin süreç içerisinde çok geniş bir coğrafyaya hakim olması, birçok farklı kültürle etkileşim halinde olmasını sağlamıştır ve bu durum da Türklerin kültürel ögelerine yansımıştır. Mete Han önderliğinde ilk düzenli ordunun kurulmasıyla birlikte Hunlar, savaş meydanlarında askerlerini cesaretlendirmek ve aynı zamanda düşmana korku salmak için müziği oldukça etkili kullanmışlardır. Öyle ki o dönem hakkında bilgiler barındıran kaynaklar, Hunlar zamanında Çinlilerin de askeri müzikten yararlandığını fakat Hunların bu konuda çok daha etkin olduğunu belirtmektedir. Hunlar zamanında kurulan ilk askeri müzik topluluğu, Tuğ Takımları'dır. Günümüzdeki isimleriyle; boru, davul, zil, kös çalgıları ve tuğdan oluşmaktadır. Hunlar ile başlayan askeri müzik olgusu, Türklerin göçebe yaşam tarzı ile birleşerek kısa sürede birçok yere yayıldı ve Hindistan'dan tutun Irak'a kadar birçok saray ve orduda benzer müzik takımlarının oluşturulmasına öncülük etmiştir. Mani dinini benimseyerek Türklerde görmeye alışık olduğumuz göçebe yaşam tarzını bırakan ve yerleşik yaşama geçen Uygurlar, temel alışkanlıkların yanında kültürel aktivitelerde de önemli değişikliklere gitmişlerdir. Elbette ki bu köklü değişimler müziğe de yansımıştır. Askeri müzikte kullanılan boru, davul gibi müzik aletlerinin birçoğu, Uygurların zamanında günümüzdeki hallerini almıştır. Askeri müzikte yer alan müzik aletlerinin Uygur döneminde gelişip modern hallerini almasının yanı sıra bu dönemde ilk defa zurna görülmektedir. Uygurlar, yerleşik yaşama geçerek savaştan uzaklaşmış olsalar da Türklerde devlet sembolü olan tuğ, bu özelliğini korumaya Tuğ Takımları ile devam etmiştir. Türklerin İslamiyet'i kabul etmesiyle birlikte ortaya çıkan ilk Türk-İslam devletleri Karahanlılar, Gazneliler ve Selçuklular askeri müzik geleneğini devam ettirmiştir. Askeri müzik devlet içerisindeki yerini korumaya devam etse de Tuğ Takımları, Tabılhane'ye dönüşmüştür. Hunlardan bu yana devam eden Tuğ Vurma veya Nevbet geleneği, Karahanlılar'da da devam etmiş; her güne ayrı bir kök adı verilen eser seslendirilerek müzikte zengin bir çeşitlilik sağlanmıştır. Nevbet, kelime anlamıyla fırsat, topluluk anlamına gelir. Aynı zamanda askeri müzik topuluğunun ortağı önünde davul aracılığıyla icra ettiği müzik anlamına gelir. Nevbet, ilk olarak Hun İmparatorluğu'nda ortaya çıkmıştır ve Türk kültüründe oldukça önemli bir yere sahiptir. Nevbet geleneği; uyanışı, uyarıyı ve haber vermeyi simgeler. İslamiyet'in kabulü ile yaşanan bu hızlı değişim, askeri müziğin yapısını değiştirmemiş; hatta kullanım alanının yaygınlaşmasıyla ilerlemeye devam etmiştir. Karahanlılar ile sarayda sıklıkla kullanılan Tuğ geleneği, sahneye Gazneliler'in çıkışı ile yeniden savaş meydanlarında yerini almıştır. Hem devlet sembolü olarak hem de savaş meydanlarındaki yeri ile önemli bir yere sahip olan askeri müzik, İslamiyet'in kabulü ile yayılma hızını artırmış ve Abbasiler gibi diğer Müslüman devletlerde de kendisini göstermeye başlamıştır. Hun İmparatorluğu ile çıktığımız bu yolda Uygurlar'a; İslamiyet ile tanışılmasının ardından Karahanlılardan Gazneliler'e, oradan da Selçuklular'a kadar uzanan bu uzun yolculukta askeri müzik birçok kez şekil değiştirse de özünü daima korumayı başarmıştır. Savaş meydanları veya saray duvarları içerisinde sıkışmak yerine genişleyerek gündelik hayata da göz kırpmıştır. İslamiyet sonrasında dini bayramlarda törenlere katılma, namaz vakti gibi günün belirli vakitlerini halka duyurma gibi durumlarda da kullanılarak halkla iç içe olmaya başlamıştır. Türklerde askeri müziğin bu derece önemli olmasının sebebi; özellikle davulun kullanımı ile savaş meydanlarında hem karşı tarafa korku salmak hem de davulun güçlü sesiyle Türk ordusunda milliyetçilik duygusunu harekete geçirmektir. Bundan dolayı İslamiyet öncesinde savaş meydanlarında müzik ile sıklıkla karşılaşılmıştır. Savaş meydanlarının yanı sıra eğlence ve din olgularında da kendisini göstermesi, müziğin başlı başına son derece etkili bir kültürel unsur olduğunu bizlere göstermektedir. - Uygur Akademisi. Türk Kültür Dünyasında Uygur Askeri Müziği. Erişim: 22.06.2023. Web - Çağlak, E., & Filiz, S. (2018). Türk devlet geleneğinde askeri müzik ve askeri müzik eğitimi. Sahne ve Müzik, (7), 29-56. - BAYBURTLU, A. S. (2017). TÜRKLERDE ASKERİ MÜZİK TARİHİ HAKKINDA BİR İNCELEME. Online Journal Of Music Sciences, 2(1), 7-30. - Öne çıkan görsel: banafikirver. com"} {"url": "https://www.soylentidergi.com/vortex-incelemesi-yaslanmak-ve-yas-tutmak-uzerine-siddetli-bir-film", "text": "Irreversible (2002), Love (2015) Climax (2018) ve Lux terna (2019) gibi sıra-dışı filmleriyle tanıdığımız Fransız yönetmen Gaspar Noe'nun 2021 yapımı, ilk kez Cannes Film Festivali'nde gösterimi yapılan yeni filmi Vortex, 41. İstanbul Film Festivali kapsamında da gösterime giren filmler arasındaydı. Film, festivalde Altın Ayı ve FIPRESCİ ödülü kategorilerinde yarışarak iki kategoriyi de kazandı. Diğer yandan, filmin senaryosunu da üstlenen Gaspar Noe'nun festivalin bitiminde kazananların açıklanacağı gün, söyleşi yapmak için gelmesi de kendisini ve filmlerini takip eden sinefiller için festivalin güzel yanlarından biri oldu. Biz de film festivallerini takip etmeyi seven, Gaspar Noe sinemasına ilgi duyan sinema severler olarak Söylenti Dergi'yi temsilen söyleşiye katıldık. Bu yazıda, festival öncesi ve sonrasında eleştirmenler tarafından da konuşulan Noe'nun yeni filmi Vortex'i inceleyeceğiz ve aynı zamanda Gaspar Noe'nun söyleşide film hakkında neler konuştuğundan söz edeceğiz. Yönetmen, filmin son gösterimi yapılmadan önce Atlas Sinema salonunu dolduran izleyicilerle buluştu ve film hakkında kısa ön bilgi verdi. Öncelikle uzun yıllar İstanbul'a gelmediğini ve İstanbul'da olmaktan, salonun dolu olmasından çok mutlu olduğunu dile getiren Noe, Biraz hayal kırıklığına uğrayacaksınız, bu filmde fazla seks yok ama bolca dram var. Mendillerinizi hazırlayın ve filmden sonra görüşmek üzere diyerek filmle ilgili beklentileri oldukça yükseltti. Yazının bundan sonraki kısmı filmle ilgili tat kaçıran bilgiler içerebilir. Vortex aslında yaşlı bir çiftin, Paris'teki kitaplar ve hatıralarla dolu dairesinde geçen ve bu çiftin son günlerini ekrana taşıyan oldukça sakin bir film. Gaspar Noe'nun Climax, Enter the Void gibi son dönem filmlerini düşündüğümüzde, Vortex'te yönetmenin ele aldığı konu biraz farklılaşıyor gibi görünüyor ancak anlatım tarzı ve çekim teknikleri açısından bakacak olduğumuzda, yine Noe'nun yaratıcılığından çıkan izlenesi bir filmle karşılaşıyoruz. Her ne kadar ilk bakışta yaşlılık, demans, alzheimer gibi bilindik ve alışılagelmiş konuları işliyor gibiyse de filmin alt metinlerine incelikle işlenen ölüme, yaşlılığa, yas tutmaya ve yaşamaya dair temalar, izleyiciyi hem sarsan hem de düşündüren türden. Yani kısaca söylemek gerekirse Vortex, yaşlılık döneminde birçok insanı bekleyen bunama, vücudun yavaşlaması ve bilişsel bozulma hakkında söz söyleyen dokunaklı ve şiddetli bir film. Film, klasik bir Gaspar Noe jeneriğiyle açılıyor ve ardından Françoise Hardy Mon amie la rose adlı dokunaklı şarkısını söylüyor. Şarkı, hem sözleri hem de müziğiyle film hakkında bir şeyler söylemeye çalışırken izleyiciyi de duygudan duyguya sürüklüyor daha başlangıçta. Ardından sinema ekranı ikiye bölünüyor ve yaşlı çifti canlandıran her iki karakter küçük renkli ekranlarda yerini alıyor. Film, açılış sahnesinden itibaren ani kamera hareketleri olmadan, kulakları rahatsız eden yüksek müzik olmadan sessizce sürecek bir gezintiye çıkacağımızın ve yönetmenin söylemek istediği bir şeyler olduğunun haberini veriyor. Yaşlı çiftin sabah uyandıklarındaki günlük rutinlerini izlemeye başladığımızda filmin sabır isteyen bir yavaşlıkta ilerleyeceğini anlıyoruz. Hikayenin kendini anlatması zaman alıyor ve Vortex, neredeyse film bitene kadar ekran ikiye bölünmüş biçimde ilerliyor. Ekranın sağ tarafında, emekli terapist ve demans hastası bir kadını, anne karakterini canlandıran Françoise Lebrun'u sol tarafındaysa sinema eleştirmeni bir erkeği, baba karakterini canlandıran Dario Argento'yu izliyoruz. Karakterleri, bu ikiye bölünmüş şekilde bazen ayrı mekanlarda bazense aynı mekanlarda izlemek izleyici açısından da farklı bir deneyim sunuyor aslında. Çünkü bu teknik, karakterlerin geçirdiği duygu değişimlerini, yüz ifadelerini hatta neredeyse akıllarından geçen düşünceleri oldukça net bir şekilde görebilmemize olanak tanıyor. Gençlik yılları artık geride kalan çift, hayatın karmaşasının ve geçen yılların hatıralarının dolu olduğu bir evde huzur içinde yaşıyor gibi görünse de sahneler ilerledikçe aslında çok da öyle olmadığını anlıyoruz. Yönetmen, evin her tarafına dağılmış kitaplar, biblolar, fotoğraflar ve tablolar aracılığıyla bu ikilinin hatıralarında yaşadığını ve geçmişleriyle sıkı bir bağ kurduklarını çok net bir şekilde aktarıyor. Aynı zamanda bu kişisel eşyalar, insanın hafızasının elle tutulur olmadığının da adeta bir kanıtı olarak öylece dururlarken; izleyiciye hayatın yakında sona erecek kısa bir parti olduğunun mesajını veriyor. Gaspar Noe, hem kadın karakteri hem de erkek karakteri ayrı portreler içinde sunmaya çalışırken her ikisine de geniş bir zaman ayırıyor ve film boyunca kamera, karakterleri tüm varlığıyla çekmeyi bir an olsun bırakmıyor. Bu, filmin anlatmak istediği şeye yani yaşlanmış, demans gibi kişinin hayatını oldukça kötü etkileyen bir hastalığa yakalanmış bir kadın ile ona bakmaya çalışan ve bir yandan da yazmak istediği kitaba odaklanmak isteyen kocasının bulundukları durumla mücadele etme biçimlerine yakından dahil olmamızı sağlıyor. Bu durum, iki ayrı ekranda iki ayrı karakterin yaptığı her şeyi gözlemleme isteği oluşturduğu için filmi izlemek bazen yorucu olabiliyor ancak yönetmen bunu biraz daha az yorucu kılabilmek için çifti; biri uyurken ya da otururken diğeri hareketli haldeyken ekrana yansıtıyor. Bunu yaparken izleyicinin odağının nerede olacağından da emin oluyor, dolayısıyla oldukça sürükleyici bir teknikle çekilmiş Vortex. Ayrı ekranların kullanılmasının filmin hikaye anlatıcılığına eklemlendiği bir nokta daha var ki o da çiftin deneyimlerinin birbirinden nasıl uzaklaştığını ve sonra nasıl tekrar bir araya geldiğini, yalnızlıklarını nasıl yaşadıklarını izleyebiliyor olmamız. Öte yandan, karakterler evin farklı bölümlerinde ya da şehrin sokaklarında dolanırken arkadan onları çeken kamera, izleyicinin filmin doğal koşullarına yerleşmesine imkan sağlıyor. Karakterlerin gezindiği pencereler, durdukları kapılar, oturdukları masalar; yas, yaşlılık, hastalık ve tüm bunlara rağmen aşk, kendinin ve bir başkasının yaşamının sonunu kabul etme üzerine düşünme alanları olarak konumlanıyor. Elbette yaşlı çiftten başka karakterler de film için önemli noktada; çiftin oğlu ve torunu. Çift, artık hem kendilerine hem de birbirlerine bakamayacak hale geldikleri için oğulları, anne ve babasını daha iyi bakım alabilecekleri bir bakımevine gitmelerini tavsiye ediyor, filmde bu konu hakkında tartıştıkları birkaç an olsa da çift evlerini ve hatıralarını bırakıp gitmek istemiyor. Filmin kaçınılmaz sonunu hazırlayan belki de bu tercihleri oluyor. Kocasının, oğlunun ve torununun kim olduğunu, nerede olduğunu, evini dahi hatırlamayan bir kadının; ani bir düşme ya da hastalanma durumunda yapabileceğinin kısıtlı olması ve oğlunun da uyuşturucu bağımlısı, sorumluluk almaktan kaçan biri olması aileyi çözülmesi gereken bir düğümün içine sürükleyen sebepler. Ancak tüm olumsuz koşullara rağmen çiftin birbirine olan bağlılığının ve aşklarının filmin sonuna kadar değişmeden kalması hikayeyi naif kılıyor. Bu noktada, filmin oyuncularının her birinin oldukça başarılı işler çıkardığını söylemek gerekli nitekim Dario Argento, Françoise Lebrun ve Alex Lutz rollerine öyle iyi adapte olmuşlar ki filmin genel atmosferini yansıtmada üstlerine düşeni yapıyorlar. Argento ve Lebrun yaşlılığın getirdiği homurdanmaları, mırıltıları, uykulu hali ve hayatlarının nasıl yavaş aktığını ekrana oldukça iyi bir performansla yansıtıyorlar. Çiftin torununu oynayan çocuk oyuncu dahil hikaye açısından önem taşıyor. Oyunculuklar ve kamera çekimleri dışında, filmin bazı sahnelerinde arka plandan duyulan radyo ve televizyon sesleri, hikayeye ve filmin temasına ayrı bir aura katarken; karakterlerin televizyon ekranından izledikleri görüntülerin de yine filmin içerisine güzel işlenmiş detaylar olarak konumlandığını belirtelim. Filmin hikayesinin gidebileceği nokta elbette baştan belli; film izleyiciyi gittikçe aşağı doğru çekiyor ve hüzün verici bir sonla bitiyor. Çoğu eleştirmen tarafından gerek teknik açıdan gerekse hikaye ve anlatım tarzı açısından Vortex, Gaspar Noe'nun en kasvetli ve olgunluk çağı filmi olarak nitelendiriliyor. Gerçekten de yönetmenin önceki filmlerindeki yüksek tempo, bu filmde neredeyse hiç yok; oldukça saygılı, sessiz ve kalbi kırık ama çıplak ve acımasız da bir film Vortex. Gaspar Noe, gerçekten de bir sanatçının bakış açısından, ağırbaşlılıkla, kamerasını hassas konulara nasıl doğrultacağını biliyor. Filmlerinin her birinin, sinemada estetiğin yeniden bir keşfi gibi olduğunu söyleyenler yok değil. Yine de Gaspar Noe sinemasıyla daha önce tanışmamış bir izleyici için izlenmesi biraz zor bir film olduğunu da söylemeden geçmeyelim ancak hayatın içinden, doğal ve dokunaklı bir hikaye izlemek isteyenler için Vortex güzel bir seçim olabilir. O halde tekrar söyleşiden bahsedelim. Filmin izlenmesiyle birlikte salondaki izleyiciyi oldukça sarsan yönetmen, büyük bir alkış aldıktan sonra film hakkındaki soruları yanıtlamak için salona geri döndü. Vortex'in pandeminin başlarında oldukça hızlı çekilen bir film olduğundan ve bazı sahnelerde doğaçlama ilerlendiğinden bahsetti. Filmin senaryosunu da yazan Noe, karakterleri kurgularken kendisinden, annesinden ve anneannesinden de esinlendiğini dile getirdi. Diğer yandan, geçtiğimiz yıl beyin kanaması geçirmesinin ardından ölüm ve yas tutma gibi konular üzerine düşünmeye başladığını ve Vortex'in bunun üzerine ortaya çıktığını da ekledi. Söyleşideki en heyecan veren konu ise Noe'nun, Vortex 2'nin de çekileceğinden bahsetmesi oldu. Devam filminin, anne ile babasını kaybeden bir yetişkinin ve oğlu Kiki'nin, ailelerinden kalan mirasla ne yapacakları üzerine olduğunu da belirtti. Son olarak, Vortex'in gelecek aylarda Türkiye'deki farklı sinema salonlarında gösterime gireceğini de söyleyelim. Festival filmlerini sevenler için oldukça iyi bir film olan Vortex'i mutlaka izlemenizi tavsiye ediyoruz. Filmin açılışında geçen bir cümle. Tebrik ederim. Çok başarılı bir incelemeydi, aşırı keyifle okudum. Eline sağlık."} {"url": "https://www.soylentidergi.com/waterloo-savasi-avrupaya-istikrar-geliyor", "text": "Takvimler 18 Haziran 1815'i gösterdiğinde başta Avrupa'nın ve neticede tüm gezegenin kaderini tayin edecek olan muharebe Belçika'nın Waterloo Kasabası yakınlarında patlak vermişti. Napolyon Bonapart 1812 yılında 690.000 kişilik ordusuyla Rusya üzerine yaptığı seferde Moskova önlerine kadar gelse de; Rus birlikleri karşısında çıkmamış ve eksi otuz dereceye varan sıcaklık kış şartlarına hazırlıklı olmayan Fransız ordusunu savaşamadan, gerisin geri dönmek zorunda bırakmıştır. 690.000 kişilik Fransız Ordusu'nun yarısına yakını dönüş yolunda zorlu koşullara dayanamayarak ölmüş veya hastalanmıştır. Moskova seferi sonrası zayıflamış olan Fransız Ordusu, Leipzig Savaşı'nı kaybetmiş ve son olarak 1814 yılında Paris Muharebesi'yle Paris şehrinin anahtarları Fransız Dış İşleri Bakanı tarafından Rus Çarı'na verilmiştir. Paris'in Çar'a tesliminden sonra Napolyon, Elba Adasına sürgüne gönderilmiştir. Napolyon, Elba Adası'nda yaklaşık dokuz ay kalmış ve ülkesindeki gelişmeleri yakından takip etmiştir. Halkın mevcut durumdan rahatsız olduğunu gören Napolyon 26 Şubat 1815'te Elba Adası'ndan kaçmıştır. Waterloo'da karşı karşıya geleceği düşmanı General Wellington, asker kökenli ve başarılı bir figür olan Napolyon için onun sahada olması 40.000 kişilik bir etkiye sahipti demiştir. 1 Mart 1815 günü karaya çıkan Napolyon halkın sevgisini ve desteğini arkasına almış ve geçtiği yerlerden taraftar toplayarak Paris'e doğru ilerlemeye başlamıştır. 5 Mart günü Napolyon'u tutuklamakla görevlendirilen 7. Piyade Alayı toplu olarak Napolyon saflarına geçmiştir. Daha sonra ise Waterloo savaşında kritik görevler alacak olan General Ney, 6.000 askeriyle Napolyon'a katılmıştır. Monarşi yanlıları kendisine karşı ordu bile toparlayamamış ve Napolyon savaşmadan, tahtı Kral IVIII. Louis'den geri almıştır. Napolyon'un yeni hedefi ise kendisine karşı kurulan ittifakı yok etmektir. Müttefikler Napolyon'un kaçışını haber alır almaz 150.000 kişilik bir ordu kurulması için anlaşmıştı. Birleşik Krallık, Prusya Krallığı, Rus Çarlığı ve Avusturya Napolyon'a karşı birlikte hareket ediyordu. Britanyalılar ve Prusyalılar Napolyon'a karşı büyük bir ordu kurmak için Hollanda'da toplanıyorlardı. Napolyon, iki ordunun birleşmesi halinde zafer kazanmasının oldukça zor olduğunu gördü ve onlarla ayrı ayrı savaşmak için Belçika üzerinden saldırıya geçti. Lingy'de Prusya ordusunu mağlup eden Fransızlar savaşın ilk etabını kazanmıştı. General Blücher Komutasındaki 116.000 kişiden oluşan Prusya Ordusunu mağlup eden Fransız Ordusu General Wellington liderliğinde bulunan Britanya Birliklerine karşı topyekun bir saldırıya girişmek için fırsat kollamaktaydı. Lingy'de Prusyalıları yenen Fransızlar, Quatre Bras'da ise sayıca üstün olmalarına rağmen Britanyalılara üstün gelememiştir. Kavşak görevi gören Quatre Bras'yı tutan Britanyalılar güvenli şekilde daha kuzeye çekilmişlerdir. Quatre Bras'ya saldıran birliklere komuta eden General Ney üst üste hatalar yaparak Fransız Ordusu'nun çok sayıda kayıp vermesine sebep olmuş ve Quatre Bras hala alınamamıştır. Öte yandan Napolyon iki ordunun birleşmesini önlemek ve geri çekilen Prusya birliklerini takip etmek için General Grouchy'i görevlendirmiştir. Birliklerini daha kuzeye çeken General Wellington'ın askeri dehası gizlenme üzerineydi. Napolyon'un top atışlarından korunmak ve ordusunun niceliğini öğrenmesine engel olmak için Wellington birliklerini savaş alanında bir tepenin hemen arkasına konumlandırmıştı. Bu halde Napolyon düşmanının sayısını öğrenemiyor bu da stratejisini belirlemesine engel oluyordu. Nihayet 18 Haziran sabahı Napolyon birliklerine saldırı emri verdi. Fakat önceki iki gün çok şiddetli yağan yağmur savaş alanındaki killi toprağı adeta bataklık haline getirmişti. Çamur öylesine can sıkıcıydı ki Fransız Ordusu'nun en önemli üstünlüğü sayılan toplar ilerleyemiyor ve manevra yapamıyordu. Fransız Süvarileri tepeye konumlanan düşmanlarına karşı hücum ederken çok yavaş kalıyor ve dakikada en fazla 3-4 atış yapabilen misket tüfekleriyle bir bir yok ediliyordu. General Wellington tüm gücüyle savunma yapıyor ve her koşuldan faydalanıyordu. 18 Haziran akşamına kadar süren şiddetli çatışmalar Britanyalıları yerinden söküp atmaya yetmemişti. Tam da bu saatlerde General Blücher komutasındaki Prusya Birlikleri'nin yaklaştığını öğrenen Napolyon, piyadelerin ilerleyemediğini de görünce İmparatorluk Muhafızları'ndan oluşan birliğe tepeye doğru taarruz emri verdi. Muhafızların geldiğini gören Wellington ise çekilme emri verdi. Şimdi sıra Wellington'daydı. Fransız İmparatorluk Muhafızları 1792'den bu yana savaşan deneyimli askerlerden oluşuyordu. Piyadelerden ayrılarak tepeye kadar hücum eden muhafızlar tam tepeye vardıklarında Wellington'ın askerleri aynı anda gizlendikleri yerden çıkarak karşı saldırıya geçti. Muhafızlar bu saldırı karşısında şoka uğramış ve zayıf bir karşı koymadan sonra geri çekilmeye başlamıştı. Wellington'ın takip etme emri ile Britanya Ordusu askerleri, kaçan Fransız Muhafızlarına saldırmaya devam etti. Saatlerdir ele geçirmeye çalıştıkları tepeyi almaları için gönderdiği Muhafızların tepeden aşağı kaçtığını gören Napolyon oldukça şaşırmıştı. Wellington'ın bu hamlesi muharebede psikolojik üstünlüğü ele geçirmesini sağlamıştı. Saatler sonra General Blücher'in de desteğini alan Britanya Ordusu, sayı üstünlüğünü de ele geçirmişti. Prusya Birlikleri'nin savaş alanına gelmesiyle Napolyon'un tek şansı General Grouchy'nin bir an önce savaş alanına gelmesiydi; ancak bu hiçbir zaman olmadı. General Grouchy takip ettiği Prusya Ordusu'nun küçük birliklerine Wavre yakınlarında saldırırken Waterloo Savaşı artık bitmek üzereydi. Napolyon'un beklediği yardım gelmeyecekti ve ağır kayıplar vererek eriyen Fransız Ordusu mağlup olmuştu. 7 Temmuz 1815'de Paris'e gelen Napolyon tahttan çekildi ve St. Helena Adası'na sürgüne gönderildi. Waterloo Savaşı, 1789 Fransız Devrimi ile başlayan Avrupa savaşlarına uzun sayılabilecek bir sürenin ardından son bulmuştur. Waterloo Savaşı ve öncesinde 23 yıl boyunca süren savaşlar, Fransa için Avrupa'nın hakimi olma mücadelesi anlamına gelirken Fransa'nın en önemli rakibi Britanya Krallığı olmuştur. İngiliz Donanmaları'nın denizde Fransa Donanması'na üstün olduğu tartışılmaz bir gerçek olduğu gibi Fransız Ordusu'nun karadaki üstünlüğü de ortadadır. Fransız Ordusuna üstünlük kurma şansı olmayan Britanyalıların stratejisi Napolyon'u yalnızlaştırmak ve Avrupa'da Fransız üstünlüğünün önüne geçmek olmuştur. Diplomasiyi daha o tarihlerde çok iyi kullanan İngilizler Fransa'ya karşı Prusya, Avusturya ve Rus Çarlığı ile anlaşma yapıp müttefik bloğunu oluşturmuştur. İngilizler başarılı olmuş müttefiklerin galibiyeti sonrası Kırım Savaşı'nın kısa sayılabilecek kesintisi dışında Avrupa'da I. Dünya Savaşı'na kadar çatışmasızlık hakim olmuştur. İngilizler burada edindikleri tecrübeyi yüz yıl sonra tüm Avrupa'ya savaş açan bir başka ülke için kullanacaklardı. - 988'de Rus Çarı Ortodoks Hristiyan olmak yerine Müslüman olsaydı ne olurdu? - II. Dünya savaşını Naziler kazansaydı ne olurdu? Bu sorular tarihe ve coğrafyanın kaderine yön veren tüm olaylar için tekrarlanabilir. Waterloo Savaşı da Stefan Zweig'in İnsanlığın Yıldızının Parladığı Anlar isimli kitabında Dünya Çapında Saniye: Napoleon Waterloo'da. Napoleon'un yardımcısı General Grouchy yardıma gelecek mi? başlığı ile ele alınmış ve tarihin dönüm noktalarından biri olarak kayıtlara geçmiştir. - Ya General Grouchy yardıma gelebilseydi? Ya yağmur yağmasa ve Napolyon toplarını kullanabilseydi? Ya General Blücher Lingy yenilgisi sonrası Prusya topraklarına geri dönseydi ve Waterloo Savaşını Napolyon kazansaydı ne olurdu? O dönemde finans piyasası savaşlardan direkt etkilendiği için Rothschild, Mallet gibi aileler savaş alanına muhbirler göndererek savaşın sonucunu herkesten önce öğrenmeye çalışırlardı. Bilindiği gibi Rothschildler de servetlerini Waterloo Savaşı'nı İngilizlerin kazandığını herkesten önce öğrenerek elde etmiştir. İngilizler kaybetseydi şu an dünyanın en zengin aileleri denince ilk akla gelen isimlerden biri olan Rothschild ailesinin serveti bu denli büyük olmayabilirdi. Fransızlar kazansaydı Fransız Frankı'nın değer kazanması ve İngiliz Sterlini'nin değer kaybetmesiyle, yapacakları spekülasyonlarla muhtemelen bu defa Fransız Mallet ailesi Rothschildlerin servetine sahip olacaktı. Wellington Britanya başbakanı olamayacaktı. Fransızların üstünlüğünü kabul etmek zorunda kalan İngilizler onlarla anlaşma masasına oturacaklardı. İsveçli ABBA grubu 1974 yılında Waterloo isimli stüdyo albümlerini çıkarmayacaktı. Ünlü yazar Stendhal Dünya Klasikleri arasında yer alan romanı Parma Manastırı'nı yazmayacaktı. Hatta ada ülkesinde direksiyonlar solda bile olabilirdi. Ancak büyük olasılıkla Waterloo'yu kazansa dahi Ruslar'ın ve Avusturyalıların sayısı bir milyona yaklaşan ordularına karşı Napolyon galip gelemez ve sonuç değişmezdi. Çünkü Napolyon'un tüm planları Britanya ve Prusya ordularını yenmek üzerineydi. Rusların ve Avusturyalıların ise bu galibiyet sonrası korkup kendisine anlaşma önereceğini düşünmekteydi. Ancak bu sayıdaki bir orduya karşı Napolyon'un bir hazırlığı bulunmamaktaydı. - Zweig, Stefan. İnsanlığın Yıldızının Parladığı Anlar. İstanbul: Panama Yayıncılık, 2017. - Battle of Waterloo. National Army Museum."} {"url": "https://www.soylentidergi.com/wellmania-saglik-olsun-ama-lutfen-cabuk-olsun", "text": "Hepimizin. Yediklerime biraz dikkat edeyim., Bu ara kilo aldım. veya Sağlığıma biraz daha fazla özen göstermem gerek sanırım. diye düşündüğü zamanlar olmuştur. Mart 2023'te Netflix'te gösterime giren Wellmania dizisinin ana karakteri Liv de bunların hepsine aynı anda ve çok hızlı bir şekilde dikkat edip, çabalarını sonuçlandırmaya mecbur kalacağı zor bir durumun ortasında bulur kendini. Hayatı uçlarda yaşayan bu çılgın karakteri ve diziyi gelin yakından tanıyalım. Liv New York'ta yaşayan kırklı yaşlarında bir kadındır. Hızlı yaşayıp, içki içtiği, uyuşturucu kullanıp, yediklerine asla dikkat etmediği; kısacası kendisine hiç özen göstermediği bir yaşam tarzı vardır ve bunu oldukça kanıksamıştır. New York'taki hayatı görünürde oldukça iyi gitmektedir. Çok ünlü aşçı ve eleştirmenlerin katılacağı bir televizyon programında hakem olma ihtimali vardır. Ancak güvenilirliğini artırmak, kendini ispatlamak için patronu ona kaliteli bir yazı yazması gerektiğini, iyi bir hikayeye ihtiyacı olduğunu söyler. Birkaç günlüğüne çocukluğunun geçtiği Avustralya'ya ailesini ve arkadaşlarını görmeye giden Liv'in yaşadığı birtakım talihsiz olaylar dizisi neticesinde Amerika'ya dönebilmesi bir süreliğine imkansız hale gelir ve hayatının fırsatı olan televizyon programına yetişebilmek için türlü türlü planlar yapmaya başlar. Dizinin açılışını anlık ve uçlarda yaşayan, sonunu düşünmeyen halleriyle Liv yapıyor. Hijyenine pek dikkat etmediğini dizi boyunca pek çok kez duş almak yerine kendisini ıslak mendille silmesinden anlıyoruz. Arkadaşının doğum günü için sürpriz yapıp partisine habersiz gittiğinde daha ilk dakikadan üzerine çıktığı sehpayı kırması izleyiciye dizi boyunca biraz baş belası bir karakter izleneceğinin sinyallerini veriyor. Zaman zaman panik atak yaşasa da pek üzerinde durulmuyor. Ailesinin kalp geçmişi var, babası çok genç yaşta kalp krizinden vefat etmiş. Liv'in 16 yaşından beri en iyi arkadaşı. Küçükken Liv'in babasının öldüğü gün gittiği partide tanışıyorlar. O da kendi evliliğinde bazı sorunlar yaşıyor ve sezon boyunca eşini anlamak, sorunları çözmek için uğraşıyor. Zaman zaman derdini Liv'e açsa da bu ilişki dinamiğinde daha yetişkin ve sorumluluk sahibi olanın kendisi olması dikkat çekiyor. Liv'in erkek kardeşi. Liv ne kadar sağlıksız bir hayat sürüyorsa, Gaz da o kadar kendine dikkat ediyor, nitekim bir spor salonunda eğitmen. Bu noktada babasının ölümünün Liv'in aksine onu daha da sağlıklı yaşamaya iten bir sebep olduğu söylenebilir. Nişanlısıyla evlenmek üzereler ve tıpkı Amy gibi, Gaz da ablası Liv'e biraz daha güvenebilmek ve hazırlıklarda yardımını alabilmek istiyor ancak muhtemelen geçmiş deneyimlerinden ötürü ablasına hiç güvenmiyor. Diğer taraftan onun da dizi boyunca kendini sabote etme konusunda bazı sınavlara tabi tutulduğu görülüyor. Liv'in annesi. Kızının aksine hiç kendini bırakamıyor ve bir plana, kurallara ihtiyaç duyan yıllarca bu şekilde yaşamış bir karakter. Uzun zamandır çalıştığı işinden kovulup, mali durumuna göz attığında aslında artık çalışmasına gerek olmadığını öğrenmesine rağmen ne yapacağını bilemediği ve alışık olmadığı için bunun da keyfini çıkaramıyor. Diziyi izledikçe hikayenin yüzeysel komediden çok daha öte olduğu ortaya çıkıyor. En iyi arkadaşının Liv'den bir miktar bıktığını görüyoruz, zamanı çoğunlukla onu tolere ederek geçiyor. Liv'in sık sık fazla ileri gitmesinden bezdiği görülüyor. Diğer taraftan ailesi de sürekli dikkati üzerine çekmesinden bıkmış. Annesi de erkek kardeşi de onu pek ciddiye almıyorlar. İkisiyle de sorunları var; bunu annesine yardım etmeye çalıştığı bir anda annesinin Ne zaman yardım etmeye çalışsan bir şekilde daha kötü oluyor demesinden, kardeşinden yardım istediğinde Bizden kurtulmaya can atıyorsun değil mi? Bu işi çözmede başarılar! diyerek onu geri çevirmesinden de anlıyoruz. Bir yandan da eğlence deyince akıllara hep Liv geliyor. Amy'nin oğlu için düzenlediği doğum günü partisinde tüm çocukları o eğlendirip oyalıyor. Liv'in, kardeşinin düğünündeki eksikliği O eğlenmeyi bilirdi.'' gibi cümlelerden hissediliyor. Yine Amy'nin kızı, bir sorun yaşadığında annesi yerine onu arıyor ve lunaparktan onu almaya gelmesini istiyor. Liv madde etkisinde olmasına ve Amy ile araları bozuk olmasına rağmen gidip bir şekilde kızını alıyor; buradan da aslında umursamıyor olmadığını, sadece bazen düşünmeden hareket ettiğini anlıyoruz. Ana karaktere dizinin başlarında sempati duymak seyirci için biraz güç; herkese ve her şeye karşı umursamaz görünen, davranışlarının sonuçlarını ve insanları incitip incitmeyeceğini pek de düşünüyormuş gibi görünmeyen bu karaktere değil, yan karakterlere daha fazla yakınlık hissediliyor. Sezon boyunca Liv için dönüm noktası niteliğinde bazı olaylar gerçekleşiyor. Bunlardan birincisinde, yeni bir yazı için görüştüğü bir kişisel gelişim gurusu olan Camille aracılığıyla hiç hesapta yokken ve beklemediği bir anda kendisiyle yüzleşiyor. Birlikte yaptıkları meditasyon sırasında okyanus sesleri duyması ve ortamdan uzaklaşmak istemesi, Başarısız olmaktan korkuyorum! demesi, Camille'in Nerede başarısız oldun? Kimi hayal kırıklığına uğrattın? soruları, dizinin ilerleyen bölümleri için önemli bir ipucu niteliğinde. Bu sayede insanları yüzüstü bırakmaktan korktuğunu öğreniyoruz. İkinci ve çok daha derin anlamlar içeren deneyimi ise psikiyatriste gitmeye çalışırken bir şekilde yolunun bir ölüm doula'sı ile kesişmesi sonucu kendini bir cenaze evinde bulması. Bu vesileyle Liv'in kendi babasının ölümüne ilişkin anılarla ve yasıyla yüzleşmesine tanık oluyoruz. Burada gördüğü sevecen ve iletişime açık manzarayı, 16 yaşındayken kendi babası öldüğünde hakim olan, sevgisiz, annesinin hiçbir şey olmamış gibi davrandığı hatıralarla kıyaslamak onu zorluyor. Kendi deneyimi katıldığı ölüm merasiminden çok farklı ve tezat niteliğinde. Karakterler ölü yatağının başında şarkı söyleyip hem güler hem ağlarken, trajikomik ve insanın içine işleyen acı-tatlı bir an yaşanıyor. Bir anlamda Liv de kendi babasıyla çocukken bulamadığı vedalaşma fırsatını buluyor diyebiliriz. Bu vesileyle babasının öldüğü ve en yakın arkadaşı Amy ile tanıştığı güne gidiyoruz. Bu anıda üzücü ve çarpıcı olan nokta, Liv babasının öldüğü o gün lazanya tabağını alarak bir partiye gidip döndüğünde annesinin sadece tabağı sorması. Ne Liv'in iyi olup olmadığını merak ediyor ne babasından bahsediyor. Liv o küçük yaşında o yasla ve yoğun, zorlayıcı duygularla yalnız başına yüzleşmek zorunda kalıyor. Hayatının geri kalanında neden sürekli düşünmeden parti yaptığını ve kendinden kopuk yaşadığını anlamak ve Liv'e sempati duymaya başlamak da buradan sonra daha kolay oluyor. O gün o partiye gitmesinin ardında yatan neden ölümü düşünmemek; tıpkı sonrasında yaptığı her şey gibi. O günden sonra asla yavaşlamadığı ve durmadığı anlaşılıyor. Karşımızda hızlı bir yaşam ve zararlı alışkanlıklarla duygularını bastırmaya çalışan, görünenden daha karmaşık bir karakter olduğunu anlıyoruz. Sezon boyunca Liv'in babasının ölümüne ilişkin detaylar da seyirciye yap boz parçaları şeklinde veriliyor. Önce çok genç yaşta ve kalp krizinden öldüğünü öğreniyoruz. Dizi ilerledikçe Liv'in o sırada onun yanında olduğunu, neden her panik atak geçirdiğinde zihninde deniz kenarına gittiğini, okyanus sesleri duymasının nedenini, babasının ölümünde kendisine biçtiği rolü, derin pişmanlık ve suçluluk duygusunu öğreniyoruz. Nereden bakılırsa bakılsın 16 yaşında bir çocuğun omuzlarına çok ağır gelecek bu yükü çok uzun yıllardır taşıyan Liv'in muhtemelen içerde o yaşta takılıp kaldığı görülüyor. Dizide ana meseleye eşlik eden ve diziye renk katan yan hikayeler de var. Gaz'ın nişanlısıyla ilişkisindeki dinamik, Amy'nin eşiyle yaşadığı sıkıntılar ve bunları çözmek için bulduğu yaratıcı çözümler, Liv'in flörtüyle olan iletişimi bunlara örnek verilebilir. Sezon finalinde yaşanan beklenmedik gelişme izleyiciye Acaba bu olayı öğrenmek Liv'i tekrar tetikleyecek mi? Eski alışkanlıklarına geri düşürecek mi? Bir noktada Avustralya'ya geri dönecek mi? gibi sorular bırakıyor. Wellmania sağlıklı yaşam, aile ilişkileri, yüzleşme, travma ve bedene etkileri, kişinin kendisiyle olan ilişkisi gibi birçok alana dokunan, izlemeye değer bir dizi olarak öne çıkıyor. Dizinin 2. sezonunun olup olmayacağı ise hala bir merak konusu."} {"url": "https://www.soylentidergi.com/wes-craven-slasher-film-ustasi", "text": "Bu klişe konuda sayısız film çekilmiş, bu filmleri çoğu kişi en az bir defa duymuş ya da seyretmiştir. İlk önemli örneklerini 70'lerde çıkaran ve 80'li yıllarda oldukça popülerleşmeye başlayan slasher'ı korku sinemasının bir alt türü olarak tanımlayabiliriz. Slasher, İngilizce slash kökünden gelmektedir. Bu tür filmlerde genellikle bir katil ve bir veya bir grup kurban bulunur. Eğer kurbanlar gençse, bu tür filmlere de teen slasher adı verilir. Katil ve kurbanlar arasında kedi fare kovalamacası yaşanırken kurbanlar kimi zaman savunma yaparak kimi zamansa atağa geçerek hayatta kalma mücadelesi verir ve bu sırada katil tarafından -genellikle keskin bir aletle- tek tek katledilirler. Bu mücadele esnasında şiddetin dozu kızıştıkça kızışır, ortalık kan gölüne döner ve kesilmiş vücut parçaları etrafta uçuşur. Seyircinin orantısız şiddete karşı tahammül seviyesi zorlanır ve sabrı test edilir. Peki, bu kadar işkence ve dehşete rağmen neden slasher türünün azımsanamayacak bir izleyici kitlesi vardır? İnsanın bilinçaltındaki şiddet eğilimi gibi birçok psikolojik çözümleme bir kenara, slasher'ların izlenmesi ve sevilmesindeki temel sebeplerden biri seyircinin kurban ile empati kurarak günlük hayatta sık sık hissetmediği bir duygu hissetmesidir: korku. Ölüm korkusu, elbette her insanın açık açık ya da gizli bir şekilde hissettiği bir duygudur fakat mutluluk, hüzün gibi günlük hayatın içine tamamen sızmış bir duygu değildir. Dolayısıyla sinema aracılığıyla bu duyguyu simülatif bir şekilde de olsa yaşayabilmek izleyiciye heyecan verici ve besleyici gelir. Tıpkı filmin içindeki karakterler için olduğu gibi seyirci için de o an aşk, arkadaşlık, insan ilişkileri, ailevi sorunlar, maddi sorunlar, mesleki sorunlar önemsizleşir ve yerini çok ilkel ve temel bir güdü olan hayatta kalma güdüsüne bırakır. Hayatta kalmak dışındaki her şey bulanıklaşır ve seyirci de tıpkı filmdeki karakterler gibi tamamen bu güdünün peşinden sürüklenir. Belli bir kesim slasher türünün ilk güçlü örneği olarak Alfred Hitchcock'un Norman Bates karakterini sinemaya kazandırdığı 1960 yapımı Psycho filmini ve yine 1960 yapımı Micheal Powell tarafından yönetilen Peeping Tom filmini gösterse de bu filmler slasher türünün birçok tipik özelliğini içermezler ve psikolojik korku başlığı altında değerlendirmeye daha uygun bulunurlar. Slasher türünün hem içerik hem de teknik açısından standartlarını belirleyen ve furyayı başlatan film olarak ise bugün hala remake'leri çekilen, John Carpenter'ın yönetmen koltuğunda oturduğu 1978 yapımı Halloween filmi görülmektedir. Bununla birlikte 1974 yapımı Teksas Katliamı, 1980 yapımı 13. Cuma ve Wes Craven tarafından çekilen 1984 yapımı Elm Sokağında Kabus filmleri de slasher türünün ilk güçlü örnekleri arasındadır. Çoğu slasher film, kanlı bir cinayetle sonuçlanan kısa bir giriş sekansından sonra neşeli bir yolculukla açılışı yapar. Gençlerimiz, sadece basit bir hafta sonu eğlencesi amacıyla çıktıkları tatilde başlarına geleceklerinden habersiz bir biçimde eğlenirler, birbirlerine sataşırlar. Bu görüntüler sonraları meydana gelecek dehşete bir kontrast hazırlar. Bu gizemli kişi, gençlere genellikle gitmekte oldukları yere gitmelerinin tehlikeli olduğunu ima eder. Fakat gençlerimiz tabii ki de oralı olmaz. Slasher'larda gençler etraftan gelen bütün uyarıları, tehditleri ve işaretleri ölüm kapıya dayanıncaya kadar ciddiye almaz. Bir slasher filminde genellikle grubun en umursamaz, en şakacı ve şişman tiplemesi katilin ilk kurbanı olur. Böyle bir klişenin kendini tekrarlıyor olması, slasher filmlerde Hristiyanlığın yedi ölümcül günahından tembellik ve oburluğun cezalandırılıyor oluşu fikrini gündeme getirmiştir. Slasher'lar sinemaya final girl kavramını da sokmuşlardır. Teen slasher filmlerde, gençler teker teker öldükten sonra geriye son bir karakter kalır. Bu karakter genellikle bakire bir kadındır. Herkes öldükten sonra final kızının katili öldürmesi ile film biter. Slasher'larda cinsellik yaşayan kadın karakterler ilk katledilenler arasındadır. Bu durum tıpkı şişman karakterin ilk öldürülen karakter olmasının oburluk günahıyla ilişkili olabileceği gibi, cinsellik yaşayan karakterlerin öldürülmesinin de yedi ölümcül günahtan şehvet ile ilişkili olabileceği fikrini doğurmuştur. Bu kalıp ve klişeler, slasher filmlerin yozlaşmış Amerikan gençliğine bir tenkit niteliği taşıdığı ve 80'li yıllarda Katolik kilisesi tarafından fon alarak desteklendiği iddialarını güçlendirmiştir. Sonraları bu kalıplar zamanla kırılmış, özellikle Scream serisi ile tür yepyeni dinamikler kazanmıştır. Sinemanın en ikonik final kızı, Wes Craven'ın çektiği Scream filmi ile hayatımıza giren ve Neve Campbell tarafından canlandırılan Sidney Prescott karakteridir. Sidney karakteri Neve Campbell'in kariyerinde tam bir dönüm noktasıdır, onu büyük bir üne kavuşturmuştur. Bir başka ikonik final kızı ise yine Wes Craven'ın çektiği Elm Sokağında Kabus filminin ana karakteri Heather Langenkamp karakteridir. Slasher filmlerde katil genellikle sürekli maske taktığı için yüzünü tam olarak göremediğimiz gizemli ve ikonik bir tiplemedir. Psikolojik olarak sorunlu ve travmatiktir. Travmaları genellikle çocukluğuna dayanır. Halloween'in ikonik katili Micheal Myers ilk cinayetini küçük bir çocukken işler, Teksas Katliamı'nın ikonik katili Leatherface psikopat yamyam bir aileden gelmektedir, 13. Cuma'nın ikonik katili Jason ise küçükken dış görünüşünden ötürü dışlanmış ve sonunda kamp personelinin ihmali sonucunda gölde boğulmuştur. Yönetmen koltuğunda Wes Craven'ın oturduğu, ilk filmi 1996'da gösterime giren Scream serisinin slasher türünde bir kilometre taşı olduğunu söylemek yanlış olmayacaktır. Scream ile 90'lara doğru duraklama dönemine giren slasher türü tekrardan canlanmıştır. Sinema sektöründe slasher türüne karşı olan tavır ve muamele değişmiş, türe yeni bir soluk gelmiştir. Scream serisi, 90'ların ve 2000'lerin korku filmi kültürüne yön vermiştir. Kurgusal bir kasaba olan Woodsboro'da geçen filmde kasabanın gençleri, Ghostface adı verilen maskeli bir katil tarafından tek tek öldürülmektedir. Katilin esas hedefi ise 17 yaşında bir lise öğrencisi olan Sidney Prescott'dur. Ghostface'in maskesi, Edvard Munch'ın Çığlık tablosundan esinlenilerek oluşturulmuştur. Craven; Ghostface ile slasher'ların ulaşılmaz, yenilmez, travmatik, amaçsız biçimde cinayetler işleyen katil karakter algısını kırar. Elinde bıçak ile koşuştururken hem komik hem de korkunç gözükebilen, espri yapabilen, bazen kaçmaya çalışan karakterlerden dayak yiyen, öncekilerden farklı bir katil tiplemesi ortaya çıkmıştır. Scream, teen slasher türü ile hem alay eder hem de türe saygı duruşunda bulunmayı da ihmal etmez. Kendi içinde büyük bir yenilik yapmıştır fakat büsbütün deneysel bir tekniği ya da olay örgüsü de yoktur. Klişeleri kullanarak hem güldürebileceğini hem de korkutabileceğini ispatlamıştır. Komedi ve korkunun dozu çok iyi ayarlanmıştır. Buna filmden bir örnek verilebilir: Filmdeki karakterlerden biri televizyonda korku filmi izliyordur. İzlediği filmdeki karakterin peşinde katil vardır. Fakat karakter bir türlü arkasını dönüp katili görmez. Filmi izleyen karakterimiz arkana baksana ahmak! diyerek izlediği filmdeki karaktere feveran ederken aslında kendi arkasında da katil vardır. Fakat o da bir türlü arkasına bakıp katili fark etmez. Bu noktada seyirci de kendi izlediği karaktere arkana bak demek ister, fakat acaba kendi arkasında da mı biri vardır? İşte bu, çok zekice düşünülmüş bir dördüncü duvarı kırma yöntemidir. Bu ve bunun gibi sahneler ile seyirci aktif bir konuma gelerek sinematik sürece katılır. Ayrıca bu tarz sahnelerle Craven, klişelerin zekice kullanıldığında hala korkutma potansiyeli olduğunu da hatırlatır. Elm Sokağında Kabus'un 1984 yılında büyük bir başarı elde etmesinin ardından farklı yönetmenler tarafından birçok devam filmi çekilmiştir. Fakat yazılı olmayan bir başka slasher kuralı da şudur: Devam filmleri asla ilk filmin tadını vermez! Scream'in açılış sahnesinde, Craven bu duruma gönderme yapmıştır. Devam filmi ya da remake'i çekilmeyen ünlü bir slasher filmi bulmak neredeyse imkansızdır. 70'lerde ve 80'lerde ünlü olan çoğu slasher film 2000'lerde ve günümüzde tekrardan çekilmektedir. Slasher'lar düşük bütçe ile gişede büyük başarı elde etme fırsatı verdiğinden, seri üretim sinema endüstrisinin sıcak baktığı bir alandır. Fakat bu durum, halihazırda sıradanlaşmış bir türü iyice kısırlaştırmaktadır ve çoğu slasher takipçisi devam filmlerinin ya da remake'lerin ilk filmin tadını vermediğinden yakınmaktadır. Fakat Craven, Scream'e üç tane devam filmi çekmiştir ve devam filmleriyle de beğeni kazanarak bir klişeyi daha yıkıp geçmiştir. Scream'in 90'ların sonuna doğru açtığı yenilikçi yol ile 2000'ler sonrasında orijinal fikirlere dayanan ve klişelere zeka tohumu eken slasher'lar da çekilmiştir. Korku-komedi türü popülerlik kazanmıştır. Wes Craven, hem ürkütücü hem mizahi olmayı başaran üslubuyla korku sinemasında unutulmaz bir yer edinmiştir. İlk filmi Soldaki Son Ev'in gerçekçi şiddet sahneleriyle gündeme bomba gibi düşmüş; kültleşen filmi Elm Sokağında Kabus ile çocukları uyudukları an öldürmeye gelen, parmaklarının yerinde bıçaklar olan, kırmızı-yeşil tişörtü, fötr şapkası, yanıklarla dolu yüzü ve şakacı tavrı ile bir neslin kabusu olan Freddy Krueger karakterini sinemaya kazımış; Scream serisi ile slasher türünde yenilik rüzgarları estirip kendi klişesini yaratmıştır. Craven, 2015 yılında 76 yaşında hayata gözlerini yummuştur. Fakat geriye her zaman kendisini yaşatacak ve yıllar geçse de unutulmayacak filmler bırakmıştır. Hem slasher türü hem de Wes Craven filmleri hakkında toparlayıcı ve bilgilendirici bir yazıydı. Kalemine sağlık!"} {"url": "https://www.soylentidergi.com/west-side-story-incelemesi-modern-romeo-ve-juliet-hikayesi", "text": "Batı Yakasının Hikayesi, William Shakespeare'in Romeo ve Juliet'inden esinlenerek, Arthur Laurents tarafından yazılmış ve Broadway'de sahne almış bir müzikaldir. Orijinal adı West Side Story, usta yönetmen Steven Spielberg'in son filmi olmakla beraber, aynı zamanda bir remake olma özelliğini taşıyor. İlk filme uyarlandığı tarihse 1961'dir. West Side Story pek çok ülkede sahneye uyarlanmış bir eser. Çoğu seyircinin de bir şekilde sahnede ya da beyazperdede izleme şansı bulduğu bir yapım. Yılların eskitemediği Spielberg'in ilk müzikal denemesi aynı zamanda. Geçen 60 yıldan sonra 2021'de tekrardan filme uyarlanarak bu yılın Oscar adayları arasında yerini aldı. En iyi film, en iyi görüntü yönetimi, en iyi yardımcı kadın oyuncu, kostüm tasarımı, yapım tasarımı, en iyi ses ve en iyi yönetmen dahil toplamda 7 dalda Oscar adaylığı mevcut. En iyi yardımcı kadın oyuncu kategorisinde kazanma şansı en yüksek olan film diyebiliriz. Çok sevilen bu eserin, Spielberg'in son uyarlaması olan hali de seyirciyi beğenenler ve beğenmeyenler olarak ikiye böldü. Kostümleri, mizanseni ve prodüksiyonuyla dikkat çeken film; unutulmaz şarkıları, başarılı dansları ve izleyicide duygusal etki bırakan diyaloglarıyla güzel bir film olsa da başrollerin zayıflığı ve uyumsuz kimyası nedeniyle yeterince iyi diyeceğimiz bir uyarlama olarak kalbimizde yer etmiyor. Başrollerinde Ansel Elgort ve Rachel Zegler'ın olduğu filmde, yardımcı rollerde onlara Ariana DeBose, Mike Faist ve David Alvarez eşlik etmiş. Gerçi kim kime eşlik etmiş filmi izledikten sonra bir kez daha düşünülebilir. Filmin konusuna gelirsek; birbirine düşman iki sokak çetesinin üyeleri arasında yaşanan sürtüşmeler, atışmalar, kavgaların yanı sıra yaşadıkları aşklar, zorluklar anlatılıyor. Romeo ve Juliet eserinde yaşanan Montague ve Capulet ailelerinin düşmanlıkları ve bu düşmanlığa rağmen filizlenen büyük aşktan beslenerek ortaya çıkan West Side Story, müzikal seviyorsanız oldukça seveceğiniz bir film olacaktır. Seyircide Romeo ve Juliet'in aşkları kadar etki bırakmasa da kavuşamayan ve sonsuzluğa uğurlanan aşk hikayelerinden biri daha diyerek izleyebilirsiniz. Leonard Bernstein'in unutulmaz müzikleriyle hikayeye 60 yıl öncekinden çok farklı sorumluluklar ve güncel sosyal sorunlar eklenmiş. Filmdeki temel unsur olan ırkçılık, daha ziyade sınıfsal farklılıklara bağlanmış. Elbette aralarındaki sınıfsal farklılıklar dönüp dolaşıp yine renklere, ırklara geliyor; ama yine de yönetmen bunu sınıfsal farklılığa vurgu yaparak temellendirmiş. Bu da aslında filmi doğru okumakla alakalı. Dikkatsizlikle hikayenin sadece ırklar arası olduğu fikrine takılıp kalınabilir. Bu ince detaylandırma filmin usta bir elden çıkmasının avantajı sayılabilir. Yönetmenin ustalığını konuşturduğu kamera hareketlerinden etkilenmemek mümkün değil. Buna bir de geniş renk paleti eklenince ortaya nefis bir prodüksiyon tasarımı çıkmış. Bu da Oscar'da bu kategori için öne çıkan isimlerden biri olmasına yetiyor. Spielberg, bir müzikalde olması gereken bütün görkemi seyirciye filmin içinde sunmuş. Tabii teknolojinin 60 yıl önceye göre çok daha ileride olduğunu düşünürsek, tüm bunların filmin görseli ve tekniği için normal sayılacak şeyler olduğunu söyleyebiliriz. Hikayede bir de erkek gibi görünen, ama aslında transgender olan Anybodys karakteri mevcut. Eski filmde göremeyeceğimiz bir yenilik diyebiliriz bu karakter için. Hikayeye yeni dokunuşlar eklenmiş. Görünürlük açısından iyi bir şey bu. Eskiyi cilalamak fikri bazı konularda o kadar da kötü bir fikir olmayabiliyor. Eski hikaye, yeni bakış açıları ile geliştirilmiş. Zaten yönetmenin eskiye göz kırpan bir uyarlama çekmesini tercih ederiz. Neticede karşımızdaki yılların eskitemediği isim Steven Spielberg... Filmde illaki kendine ait dokunuşlarını hissedecektik. Kime sorsak çektiği filmlerle ilgili yaşadığı bir anısını anlatacaktır. Oscar Ödül Töreni'nden kaç adet ödülle dönecekler bilinmez, ama Spielberg'in sinemaya kattıkları ayakta alkışlanacak kadar önemli. West Side Story'e Oscar yarışında başarılar diliyoruz."} {"url": "https://www.soylentidergi.com/whitney-houston-i-wanna-dance-with-somebody", "text": "Dünyanın en çok ödül alan kadın şarkıcısı olup gelmiş geçmiş en iyi ses olarak kabul edilen ve bu yüzden The Voice olarak anılan Whitney Houston, 11 Şubat 2012 tarihinde kalp hastalığının ve uyuşturucu kullanımının neden olduğu kazara boğulmayla aramızdan ayrılmıştı. Ölümünden sonra birçok kitap yazıldı, hayatının anlatılmaya çalışıldığı birçok film çekildi, şarkıları yeniden düzenlenip yayınlandı, toplama albümleri piyasaya sürüldü, hatta amaçsız bir şekilde hologram turnesi bile yapıldı. Fakat bunları bir kenara bırakın, yaşarken verilmeyen değer öldükten sonra verilmeye çalışıldı. Ölümünün üstünden neredeyse 11 yıl geçti ve bizler bir kez daha hayatının farklı bir pencereden anlatıldığı 23 Aralık'ta vizyona girmiş olan ve yönetmen Kasi Lemmons tarafından yönetilen Whitney Houston: I Wanna Dance With Somebody filmiyle karşı karşıya kaldık. Whitney Houston, I Will Always Love Youdan çok daha fazlası aslında. Filmin fragmanından ilk izleyişte bunu anlayabiliyoruz ama film her ne kadar Whitney (2015), Whitney: Can I Be Me? (2017) ve Whitney (2018) belgesel filmlerine nazaran Whitney'in müzikal mirasını daha iyi yansıtıyor olsa da filmdeki kopuklukları ve Whitney'in etrafındaki herkesi ultra yardımsever olarak göstermeleri fark edilmeyecek şeyler değil. Filmin dram ve mizahın doğru dengesini sağlamakta başarısız olmadığı bir gerçek ancak senaryo biraz aceleye gelmiş gibi. Her biyografik filmde olduğu gibi sanatçının bütün hayatını iki saate sığdırmak tabii ki de mümkün değil ama filmi izlerken kopukluk olduğunu fark ediyorsunuz. Filmin normalde 4 saate yakın olduğu ve birçok sahnenin çıkartıldığı da konuşulanlar arasında. Filmde göze çarpan şeylerden birisi filmdeki şarkılar söylendikleri ortama göre yeniden prodüksiyon sürecinden geçmişler. Bazı şarkılarda stüdyo yankıları kaldırılmış, Whitney'in vokalleri film için yeniden mixlenen şarkılara eklenmiş. Bu da seyirci üzerinden doğrudan bir etkiye sahip. Whitney Houston sanki yanımızda şarkı söylüyor gibi adeta. Jermaine Jackson ile yaptığı düette Whitney'in önceden kaydedilmiş yeni vokallerini duyabilirsiniz. Filmde Whitney Houston'ı İngiliz oyuncu Naomi Ackie canlandırıyor. Kendisi filmdeki ilk şarkı söylenildiği sahne ve ofiste şarkı mırıldandığı sahneler hariç filmi %97.9'la Whitney'in sesinden duyduğumuzu söylüyor ki bunu hemencecik fark edebiliyoruz. Ayrıca Ackie, Whitney'in tavır ve mimiklerini en iyi şekilde taklit edebilmek için üç farklı aksan koçuyla çalışmakla birlikte, Bohemian Rhapsody (2018) filminde Rami Malek'e, Elvis (2022) filminde Austin Butler'a koçluk yapan Polly Bennett'l çalışmış. Whitney Houston'ın uyuşturucu bağımlısı olduğu su götürmez bir gerçek fakat filmde uyuşturucuyu sürekli olarak hayran kılığına giren bir satıcıdan aldığı gösteriliyor. Whitney'i uyuşturucuyla tanıştıran kardeşleri filmde 5 saniye görünüp ardından yok oluyorlar ve uyuşturucu bağımlılığı Whitney'in kendi seçimimiymiş gibi lanse ediliyor. Whitney'in ayrıca birçok kez rehabilitasyona gittiği görülüyor. Garip olan şey ise onu kurtarmaya çalışanın Whitney'in ölene kadar prodüktörlüğünü yapan ve Whitney'i ilk keşfeden prodüktör olarak bilinen Clive Davis olduğu gözümüze sokuluyor. Ayrıca bütün stüdyo kayıtlarında Whitney'in yanında olduğu gösteriliyor. Gerçek olan şey ise Clive Davis'in Whitney stüdyo kayıtl yaparken yanında hiç bulunmadığı. Filmin baş yapımcısı Clive Davis olunca kendisini yardım meleği olarak göstermesi kaçınılmaz olacaktı tabii ki. Filmde bahsedilen diğer bir şey ise Whitney Houston'ın babası John Houston'ın, ölmeden önce kendini zorla sahibi yaptırdığı ve Whitney'in takma adının verildiği Nippy, Inc. şirketine olan borcunu ödemediği gerekçesiyle kızına 100 milyon dolarlık tazminat davası açtığı. Bununla birlikte Whitney Houston'ın Bobby Brown ile olan çalkantılı ilişkisi ise neredeyse hiç yaşanmamış gibi davranılıyor filmde. Bobby Brown'ın Whitney'in düşüşüne gerçekten nasıl neden olduğu, başını her zaman nasıl belaya soktuğu, Whitney'in şöhretini kıskanması zar zor gösteriliyor. Brown'ın alkol bağımlısı olduğu Whitney'in yüzüne tükürmesi, kontrol edici davranışları ve uyguladığı duygusal taciz ise hiç gösterilmiyor. Ailesi Whitney'e yardım etmek için sürekli çaba harcamış gibi yansısın diye filmin ilerleyen dakikalarında Whitney'i kelepçeli olarak tutuklandığını göstermek biraz dengesizce. Whitney'in 7 yıl aradan sonra 2009'da I Look to You albümünü çıkartması ve Oprah Winfrey Show'unda I Didn't Know My Own Strength şarkısıyla sahnelere geri dönmesini yansıtmaları güzel bir ayrıntıydı. The Bodyguard (1992) ise filmin ve I Will Always Love Younun ne kadar büyük olduğunu göstermek açısından kesinlikle daha fazla parlatılabilirdi. Whitney Houston ayrıca şarkıları tek seferde söyleyip kaydetmekle ünlüydü. Filmde buna dair bir şey de göremiyoruz. Öte yandan Whitney'in can alıcı performansı olarak 1994 yılında Amerikan Müzik Ödülleri'nde inanılmaz bir şekilde söylemiş olduğu I Loves You, Porgy, And I Am Telling You ve I Have Nothingi içeren potporisi seçilmiş. Son derece doğru bir seçim olmakla birlikte filmin ortalarında Whitney'in ilk önce bu potporiyi şarkı geçişlerinde nefesinin yetmeceği ve şarkılarının zaten her birinin söylenmesi zor olan şarkılar olduğu düşüncesiyle reddettiği görülüyor. Filmin kapanışında ise Naomi Ackie'nin Whitney Houston'a bürünmesiyle Whitney'in sesi bizi o müthiş 1994 gecesine ışınlıyor ve potpori nasıl yapılırmış öğrenmiş oluyoruz. Film müzikal anlamda beklentileri karşılamakla birlikte Whitney Houston'ın yaşadıklarına ve hayatına dair gelişigüzel bilgiler vermekte. Naomi Ackie'nin oyunculuğu ise kayda değer. Kendinizi bir Whitney Houston konserinde hissetmek isterseniz filmi izleyebilirsiniz. Yoksa filmde anlatılan ya da çarpıtılan çoğu şeyi Wikipedia sayfasında da bulabilirsiniz. Bizce Whitney Houston daha fazlasını hak ediyor."} {"url": "https://www.soylentidergi.com/x-hak-edilmeyen-bir-hayati-ardinda-birakmak", "text": "Ti West'in sekizinci ancak ilk slasher filmi olan X, modern çağın otantik retro filmleri arasında şüphesiz en popülerlerinden birisi. A24'un prodüksiyonunu üstlendiği film, aynı sene çıkan Pearl ve henüz çıkış tarihi belli olmayan MaXXXine filmlerinden oluşan üçlemenin ilkidir. Eliot Rockett'in sinematografik dehası, Tyler Bates ile Chelsea Wolfe ortaklığında gerçekleşen ve kulakları bayram ettiren müzikleriyle ön plana çıkan bir yapımdır. Özellikle eski dönem korku filmlerinin göz nuru cinsel birliktelikleri, teması gereği bolca barındırdığını söyleyebiliriz. Bu süreci aktörler için fazlasıyla kolay bir hale getirebilmek adına, bir intimacy coordinator ile de çalışmışlardır. Bu görevin anahtar ismi Tandi Wright, çekim süreci boyunca karakterlerin arasındaki dinamiği sağlayabilmesi ve cinsel birlikteliklerin gerçekleştiği sahnelerin herkes tarafından sağlıklı bir şekilde yapılabilmesi için kilit olan koordinasyonu üstlenmiştir. Aktörler, verdikleri röportajlarda sıkça çalışma ortamının sağlıklı oluşundan ve aktörlerin birbirine karşı samimi tavırlarıyla çekimlerin kimse için sancılı bir süreç olmadan gerçekleşmesinden bahsetmişlerdir. Eleştirmenler tarafından, X filminin birçok filmden esinlendiği ve etkilendiği tekrar tekrar belirtilmiştir. En bariz olanı ve herkesçe kabul edilen The Texas Chain Saw Massacre (1974) filminin X üzerindeki etkisi bir hayli fazla. X, özellikle tematik olarak ve sinematografik referanslarıyla klasiğe saygısını açık bir şekilde sunuyor. Bunu yaparken de basit bir taklit olmanın çok uzağında bir tutum sergiliyor. Özgün, derinlikli karakter tasvirleriyle, klasik anlatıdan sıyrıldığı beklenmedik olay örgüsüyle, klasiklere şapka çıkarttığı ikonik ölüm sahneleriyle ve teknik başarısıyla X; Ti West'in vizyoner kişiliğini en iyi yansıttığı işlerinden biri olarak karşımıza çıkıyor. Diğer bir yandan, Psycho (1960), Alligator (1980), Boogie Nights (1997) gibi yapımların yanı sıra; Blue Movie (1969) ile Deep Throat (1972) gibi pornografik filmlerin izlerini de taşıdığını belirtebiliriz. Yazının bu kısmından sonra filmle ilgili sürpriz bozan detaylara yer verilecektir. Film; prodüktör Wayne'in liderliğinde, yönetmen ve asistanı ile bir grup oyuncunun, 70'ler Teksas'ında porno filmi yapma hayalleriyle ücra bir yerdeki çiftliğe gitmesini konu alıyor. Yaklaşan tehlike öncesi endişe ve gerilim yaratımı, merak uyandırma çabası türünün başarılı örneklerindeki gibi ustaca yapılıyor. Kanlı bir slasher filmi olarak baştan sona kendi tarzında kalmayı başarıyor. Tam olarak ne olduğunu ne anlatmak istediğini biliyor ve bu tarzını her sahnede bütünlüğünü koruyarak benimsemeye devam ediyor. Bolca kan ve çıplaklık barındırması, porno film aktını sansürlememesi açısından eski korku hayranlarını sevindiriyor. Yaratıcı çerçeve kullanımı, karakter tiplemelerine uyumlu kara mizah eklentili diyaloglarıyla, izleyiciyi korku sinemasının altın çağına döndürüyor. Her bir oyuncunun farklı bir şeyler sunduğu oyunculuk performanslarıyla karakterler, hikayenin akışının beklenmedik eksende ilerlemesine izin veriyor. Mia Goth'un öne çıkan performansı yanı sıra; Jenna Ortega ile Brittany Snow ikilisi de fazlaca kendilerini adadıkları bir performans sergiliyor. Daha filmin açılış sekansından teknik açıdan kuvvetli bir başlangıç gözümüze çarpıyor. Başta ahırın içinden yapılan çekimde 4:3 çerçeve oranına sahip gibi gözüküyor. Kısa süre içerisinde çerçeve gibi gözükenin ahır kapısı olduğunu, kamerayla dolly yapılmasının ardından filmin asıl çerçeve oranının 16:9'a geçmesiyle anlayabiliyoruz. Bu küçük gözüken ancak etkileyici kamera kullanımı, filmin devamında güçlü bir teknik altyapının olacağının bir habercisi. Öte yandan, West'in ses ve müzik kullanımı da oldukça etkileyici, Tyler Bates'in hazırladığı müzikleri sahnelerin ritmine uygun şekilde kullanması filmin başarısına direkt etki ediyor. Gotik tarzda şarkılarıyla ünlü Chelsea Wolfe da film için özgün müzikler besteledi. X'in müziği için Wolfe, Pearl'ün özlemini ve öfkesini mükemmel bir çabayla yakalayan müzikal bir ses olarak hareket ediyor. Ancak, film için asıl kritik müzikal kısım, RJ'in öldürüldüğü, diagetic ile nondiagetic vokallerin iç içe geçtiği sahnede çalan The Reaper şarkısının çaldığı yer. Müzik, sahnenin değişen ruh halinin bir yansıması: şiddetle başlayan sahne, Pearl'ün kurbanın cesedinin yanı başında dansçı günlerine geri döndüğü ve stilize bir şekilde sergilediği bale performansıyla; sessiz, şaşırtıcı bir zarafetle akan ana dönüşüyor. Klasik slasher filmlerinde gördüğümüz, tamamıyla ölmek için orada olan yüzeysel karakter tiplemeleri yerine; üzerine uğraşılmış, dikkat çekici karakter tasarımları filmi farklı kılan unsurlardan birisi. Seksenler filmlerinin ahlakçı tutumuna kafa tutar nitelikte olan bu unsur, izleyici gözünde karakterleri daha sempatik kılıyor. Etkilendiği filmlere kıyasla, karakterler porno endüstrisinde çalıştıkları için veya cinsel birliktelik yaşadıkları için öldürülmüyor, meslekleri üzerinden yargılanmıyorlar. Filmin katilleri olan yaşlı çiftlik sahipleri bile karmaşık duygulara sebep olacak bir yapıda tasarlanmışlar. Yaşlılığın götürdüklerini iliklerimize kadar hissettiren plastik makyajları bir yana, gençliğe ve bu gençliğin yaşadıkları cinsel özgürlüğe karşı kıskançlıkları onları sempatik kılıyor. Yaşlanmaktan korkmaları, hayatlarındaki eksiklerin ve yaşanmamışlıkların üzerlerindeki etkisi, cinsel olarak arzulanma güdüsünü kaybetmeleri katilleri izleyici gözünde insanlaştırıyor. X'in Macguffin'inin porno filmi olduğunu söyleyebiliriz. Porno filmi, karakterler için ziyadesiyle önemli ancak izleyici için kilit bir konumda değildir. Her bir karakterin çekmek istedikleri filme yüklediği anlam farklıdır. Hepsi için benzer seviyede önem arz etse dahi karakterlerin kendilerince anlam yüklediği bir kavram olduğunu görüyoruz. Filmin prodüktörü Wayne için çekmek istedikleri film bir kurtuluş yoludur. Striptiz Kulübü'nden edindiği parayla çekmek istediği film, onun günü geçirmek için yaşamaktan sıkıldığının bir göstergesi. O, sektörün içerisinde kaliteli bir işle adını duyurmanın peşindedir. Amacı uğruna beraber çalıştığı ve X faktörüyle dikkatleri çeken nişanlısı Maxine ise, baskıcı ailesinin evinden kaçtıktan sonra yıldız bir isim olma peşindedir. Yönetmen RJ ise, daha avangart vizyonu ile porno filmlerine yenilikçi, sıradışı bir bakış sunmak istiyordur. RJ, bariz bir şekilde Ti West'in kendisinin yansımasının görüldüğü bir karakter. Tıpkı bağımsız film yapımcısı Ti West gibi, karakterler de Amerikan Rüyası peşinde koşarak bağımsız işleriyle başarıyı yakalama çabası içerisindedirler. Hitchcock'un Psycho'sunun anlatımında uyguladığı birtakım kurnazlıklar, döneminde birçok izleyiciyi etkisi altına almıştır. Filmin ortasında kimsenin beklemediği bir şekilde anlatının perspektifini değiştirmesiyle, klasik formül yapılanmasının dışına çıkmıştır. Üçüncü şahıs kısıtlı ve ilahi anlatım içerisinde daha önce benzeri görülmemiş bu bakış açısının değişimi, izleyicileri etkilediği kadar yönetmenleri de kıskacına almış, filmlerinde bunu farklı biçimlerde kullanmaya çalışmışlardır. Ancak bu yöntemi gereğince uygulayabilmeye sayılı düzeyde yönetmen layık olabilmiştir. X içerisinde bunu başarıyla uygulayabilen Ti West, diğer yetenekli kişiler arasına adını yazdırabilmiştir diyebiliriz. Filmin bütün parçaları arasında belki de en göz alıcı yanı foreshadowing kullanımı. Belki izlediğiniz süre zarfında tam anlamıyla farkına varmamış olabilirsiniz. Ancak filmin her bir karakterinin nasıl öleceği, önceden filmde sezgilerimize yönelik imgelerle veya diyaloglarla belli ediliyor. Wayne, yine Psycho göndermesi içeren sahnede gözetleme deliğinden bakarken, gözüne dirgen saplanarak öldürülüyor ve gözü yerinden fırlıyor. Filmin erken safhalarında ise, çekmek istedikleri filmi; İnsanlar bunu gördüğünde gözleri yerinden çıkacak. diye nitelendiriyor. Filmin başlarında, Bobby-Lynne ile ilk karşılaştığımız sırada, Bobby-Lynne bulunduğu binayı terk ediyor. Binanın duvarında sarışın bir kadının mayosunun, timsah tarafından yırtıldığı imge ile karşılaşıyoruz. Devamında Pearl'e yardımcı olmaya çalışan Bobby-Lynne, Pearl tarafından suya itiliyor ve timsahın saldırmasıyla ölüyor. Jackson, askeriyede görev aldığından ve Vietnam'da çok fazla çiftçinin ona silah tuttuğundan, bunu bir daha yaşamak istemediğinden bahsediyor. Hayatı ise Howard tarafından silahla vurulup öldürülerek son buluyor. Lorraine, film boyunca sessiz olduğu için kimse tarafından sevilmezken, çığlıklar içerisinde kaçtığı tek an öldürülüyor. Howard, kalp krizi geçiriyor; bu durum Wayne'in daha önceden ona kalp krizi geçirtmek istemediğiyle alakalı demecini akıllara getiriyor. Pearl'ün de ölümü, filmin erken safhasında ineğin ölüsünün üzerinden arabayla geçildiği gibi, Maxine'in Pearl'ün kafasını arabayla ezmesiyle gerçekleşiyor. Bütün bu filmin içerisine ince ince yerleştirilmiş sezdirme kullanımı, Ti West'in serpiştirdiği mizahi zerreciklerin küçük bir kısmı sadece. Daha nice nüanslar anlatı içerisinde gizlenmişler, dikkatli gözlere hitaben gülümsemişlerdir. Kurbanların iyi kalpli olmaları, Howard ve Pearl'ün yardım isteklerine sırtlarını çevirmemeleri, onları sevilesi kılıyor. Hikaye kırılma noktasına geldiğinde karakterlerin hiçbirinin ölmesini istemiyoruz. Ancak, filmin müzikleri arasından Bates ve Wolfe'un Oui Oui Marie adlı şarkılarının çalmasıyla hayatta kalan tek kişi Maxine oluyor. Şarkı, Pearl'ün geçmişteki ilişkileri ve kaybedilen ancak unutulmayan bağlarına gönderme yapması nedeniyle filmin temasına uygun bir seçim olarak görülüyor. Tahmin edilemeyen korku sahneleriyle, heyecan verici kovalamaca sahneleriyle, gerçekmiş gibi hissettiren kişisel dramalarıyla X; klasik korku filmi sevenler veya bir eğlence arayışı içerisinde olanlar için retro bir yolculuk vaat ediyor."} {"url": "https://www.soylentidergi.com/xavier-dolan-sinemanin-genc-dehasi", "text": "Xavier Dolan, 20 Mart 1989 tarihinde Kanada'da doğdu. Montreal, Quebec asıllı olan Xavier Dolan oyuncu ve yönetmendir. Annesi, Genevieve-Beatrice Dolan öğretmendir. Babası, Manuel Tadros oyuncu ve şarkıcıdır. Annesi Kanadalı, babası ise Mısırlıdır. İki yaşındayken ebeveynleri boşanmıştır. Xavier Dolan kariyerine televizyon dizilerinde çocuk oyuncu olarak başladı diyebiliriz. Kendisini hiçbir zaman ders çalışırken düşünmemiştir. Bundan dolayı olacaktır ki Dolan, üniversiteyi bırakmış ve dublaj işi için Hollywood'a gitmiştir. Ron ve Jacob Black karakterlerinin Fransızca dublajı kendisine aittir. Dolan; Eddie Redmayne, Timothee Chalamet, Aaron Taylor-Johnson, Josh Hutcherson ve Dylan O'Brien aktörlerinin Quebec Fransızcası sesidir. Kendi yönettiği filmlerin dili Fransızca olduğu için İngilizce altyazılarını da kendisi hazırlamaktadır. Ünlü sanatçı Adele'in, 2015 yılındaki Hello ve 2021 yılındaki Easy on Me müzik videolarını da Xavier Dolan yönetmiştir. 2009 yılında, 19 yaşında oynadığı ve yönettiği ilk filmi Annemi Öldürdüm ile Cannes Film Festivali'ne gitti ve sekiz dakika boyunca ayakta alkışlandı. Altın Palmiye ödülünü alamasa da uluslararası film dünyasına adını ve işini duyurdu. 19 yaşında elde ettiği bu başarıdan dolayı birçok eleştirmen, yönetmen ve oyuncu tarafından eleştirildi. 2010 yılında, oynayıp yönettiği Hayali Aşklar filmi ile Cannes Film Festivali'nin yolunu tuttu. Cannes'da ayakta alkışlanan film Sydney Film Festivali'nde en üst düzey ödülü kaptı. Yirmilerinin başında olan Dolan'ın çabalarının meyvesini yemeye başladığını görmekteyiz. 2012 yılında, Laurence Anyways filmi ile kariyerine devam etti. 2013 yılında Tom Çiftlikte filmini Venedik Uluslararası Film Festivali'nde tanıttı. Dolan, 2014 yılına geldiğinde Mommy filmini Cannes Film Festivali'nde dünyaya tanıttı ve Jüri Ödülü'nü aldı. Alt Tarafı Dünyanın Sonu filmiyle 2016'da Cannes'dan Jüri Büyük Ödülü ile döndü. 2018 yılına geldiğimizde The Death & Life of John F. Donovan filmini yayınladı. Bu film, Dolan'ın yönettiği dili İngilizce olan ilk filmdir. 2019 yılında Dolan, Matthias and Maxime filmiyle tekrardan oynayıp yönettiği film tarzına döndü denebilir. En son 2013'te Tom Çiftlikte filminde kendisini gördüğümüz Dolan'ı burada tekrardan görüyoruz. 2021'de ise Dolan, Balzac'ın aynı isme sahip eserinden uyarlanan filmi Lost Illusions ile Venedik Film Festivali'nde Altın Aslan ödülü için yarıştı. Film, Hubert adlı lise eğitimi gören bir ergenin ve annesinin kompleks ilişkilerini yansıtmaktadır. Ebeveynlerin boşanmış olması ve eşcinsel olmasıyla birlikte gelen isyankarlığın Hubert'in karakterine işleyişi muazzam. Sanatçı olmasını da bu denkleme eklediğimizde sıradan bir anne oğul ilişkisini görmemiz mümkün değil. Sevgilisinin annesinin eşcinsel bir ilişkide bulunmalarını dert etmemesini ve öğretmeninden anaç davranışlar gören Hubert'in kendi annesine nefreti giderek büyümektedir. Aynı zamanda video günlüğünde annesine olan sevgisini ve onun için her şeyi yapabileceğini dile getirdiğini görmekteyiz. Nefretle, uyumsuzlukla ve kavgalarla ilerleyen anne oğul ilişkisi filmin sonunda sadece birbirilerine sahip olduklarını fark etmeleriyle sonlanır. 19 yaşında oynayıp çektiği bu film bize Xavier Dolan filmografisi hakkında çok şey anlatmaktadır. Anlam yüklü monolog ve diyaloglar, renklerin ve müziklerin uyumu, kostümlerin ve mekanın kusursuzluğu, kadrajda iki kişiden fazlasını içermeyen sahneler bir nevi Dolan imzasıdır. Tom, ölen sevgilisinin yasını tutmaktadır. Cenaze için sevgilisinin annesi ve abisinin yaşadığı çiftliğe gider. Burada öğrenir ki kadın ölen oğlunun cinsel yöneliminden habersizdir. Francis, Tom'un kardeşinin sevgilisi olduğunu anlar ve ikili arasında izlemesi zor, manipülatif bir ilişki gelişir. Aile Tom'un çiftlikte kalmasına izin verir fakat, Francis Tom'u bir nevi ev hapsine zorlamıştır. Şehre geri dönemeyen Tom çiftlikte aileye yardım etmeye başlar. Stockholm Sendromu tarzı bir ilişkide olduğunun farkında değildir. Filmin sonuna doğru Tom'un manipüle edildiğini ve psikolojik olarak tutsak olduğunu fark etmesi, çiftlikten kaçışıyla sonlanır. Xavier Dolan'ın psikolojik gerilim tarzındaki tek filmidir. Bu film de aynı Dolan imzalarını taşır fakat, bu sefer bize aşk kavramını kayıp, ölü, yitirilmiş bir açıdan sunar. Bireyde aşk konseptinin bir anda ölümle yitirilmesi ve kişinin kayıpla başa çıkamayıp rüzgar onu nereye götürürse oraya savrulmasını görsel ve sözel olarak tatmin edici bir şekilde anlatmıştır. Diane, bekar bir annedir. Oğlu Steve ise DEHB sahibi bir gençtir. Diane, oğlunu yaşamakta olduğu bir enstitüden almak zorunda kalır çünkü Steve başka bir gencin yaralandığı bir yangın çıkarmıştır. Enstitü görevlisi, başka bir yere gönderilmesi gerektiğini düşünse de Diane oğluyla beraber yaşayabileceğine inanır. Yan komşuları olan Kyla bir süre sonra ikilimizin arkadaşı olarak aileye dahil olur. Kyla, öğretmen olduğundan dolayı Steve'e özel ders verir. Bir süre boyunca Diane, Steve ve Kyla ilişkisi sağlıklı bir durumda devam etse de Steve'in problemleri artmaya başlar. Filmin sonunda oğlunu tekrardan başka bir kliniğe yatırmak zorunda kalan Diane'i izlemekteyiz. Bunun sonucunda Diane ve Steve, Diane ve Kyla gibi ikili ilişkilerin parçalandığını görüyoruz. Dolan'ın en büyük başarılarından olan Mommy filminin çoğu 1:1 oranında çekilmiştir. Bir sahnede Steve kendi elleriyle gelir ve ekranı genişletir. Bunun ardından film normal boyutlarda devam eder. Kostümlerin arka planla uyum içinde oluşunu da burada fazlaca görmekteyiz fakat en ilgi çekici noktalardan birisi ise filmde kullanılan müziklerdir. Dolan'ın müzik zevkinin ne kadar iyi olduğunu biliyoruz. Bu filmde de diğer filmlerde olduğu gibi mükemmel müzikleri bulmakla kalmamış sahnelere uyan en iyi müzikleri kullanmış. Her Dolan filminde olduğu gibi klasik ögelerimiz burada da vardır. Diyalog ağırlıklı bir filmdir. Louis'in diyalog kurduğu kişilere göre diyaloğun gerçekleştiği mekan da değişmektedir. Bu mekanlar her bir aile üyesinin kişiliğini yansıtmaktadır. Film sıcak bir havada geçtiği için herkesin terlemesi, kullanılan sıcak tonlar, ağustos böceği sesleri gibi arka plan ögeleri izleyiciyi filmin içine rahatça çekmektedir. Bu sayede diyaloğu fazla olan bu filmi sıkılmadan izleyebiliyoruz. Dolan, verdiği bir röportajda Alt Tarafı Dünyanın Sonu filmiyle hatırlanmak istediğini söylemiştir. Louis'i oynayan Gaspard Ulliel'in 2022 yılında vefat etmesinin ardından Dolan 25 Şubat 2022 tarihinde Cesar Ödülleri seremonisinde Ulliel'in annesine yazdığı mektubu okumuştur. Matthias ve Maxime, çocukluktan beri arkadaşlardır. Matthias'ın kız kardeşinin kısa filminde, öpüşme sahnesi olan ikilinin paylaştıkları öpücükten sonra hayatları değişecektir. Maxime, Avustralya'ya yeniden başlamak için gidecektir ve sayılı günü vardır. Matthias ise şirkette avukat olarak çalışmaktadır. Öpücükten sonra birbirlerine olan tavırlarındaki değişiklikler, yakınlaşmaya başlamaları ve cinsel yönelimlerini keşfedişlerini izlemekteyiz. Arkadaşlık ilişkisinin romantik ilişkiye dönüşümünü gözlemliyoruz. Filmin sonunda çoğu kuir filminde olduğu gibi depresif bir sonla karşılaşmasak da mutlu bir sonla da karşılaşmıyoruz. Dolan'ın hemen her filmindeki karakterlerimiz kuirdir fakat, burada daha önceden kendisinden görmediğimiz bir tür görüyoruz. Odak noktası iki erkeğin romantik ilişkisi olan tek filmi. Hubert, Tom ve Louise karakterleri de eşcinseldi fakat, filmlerinin konuları asla romantik ilişki değildi. Laurence Anyways ve Hayali Aşklar filmleri de kuir karakterler içermekte fakat romantizm türleri farklılaşmakta. Xavier Dolan, genç yaşında sinema dünyasının en büyük platformlarında boy göstermeyi başarmıştır. Kendisini daha tecrübeli olan büyük balıklara yem etmeden hala hem oyunculuk hem yönetmenlik yapmaya devam etmektedir. Sinemanın genç dehası olmayı başarmıştır."} {"url": "https://www.soylentidergi.com/yakin-tehlike-13-sayisi-her-zaman-kotuluk-getirmez", "text": "Tarihi olaylar baz alınarak yapılan filmlerin en önemli handikabının filmin nasıl biteceğinin belli olduğu gerçeği olsa gerek. Çünkü filmlerin bizi kendisine bağlayan en önemli unsurları; filmin nasıl biteceğini merak etmek ve bu motivasyon ile izlemeyi sürdürmek. Ancak bazı yapımlar var ki, filmin nasıl biteceğini bildiğiniz halde izlemekten sizi alıkoymuyor. Aksine yaşanan süreç hakkında merakınızı diri tutuyor. Orijinal adı 13 Days olan Yakın Tehlike filmi bu yapımlardan birisi olarak gösterilebilir. Film 1962 yılında ABD ve Sovyetler Birliği arasında yaşanan Küba füze krizinde yaşanan süreci konu alıyor. Amerikan casus uçakları Küba üzerine yaptıkları bir keşif uçuşu esnasında bölgeye konuşlandırılmış nükleer başlıklı füzeleri tespit eder. Füzelerin Sovyetler Birliği tarafından gizlice ülkeye sokulduğu anlaşılır. Bunun üzerine Amerikan bürokrasisi bu durum ile ilgili yapılacaklar üzerine tartışmaya başlar. 1961 yılında Amerika'nın Küba'da gerçekleştirmeye çalıştığı ve tarihe Domuzlar Körfezi Çıkarması olarak geçen başarısız darbe girişiminin olumsuz etkileri de bilhassa askeri bürokrasi içerisinde devam etmektedir. Dünya nükleer bir savaşın eşiğine gelmiştir. Filmin senaryosu Ernest May ve Philip D. Zelikow'un The Kennedy Tapes: Inside the White House During the Cuban Missile Crises isimli, olayların geçtiği dönemde Başkan Kennedy'nin ses kayıtlarını içeren kitaptan esinlenerek David Self tarafından hazırlanmıştır. David Self'in ayrıca Road to Perdition, The Haunting ve The Wolfman yapıtlarını kaleme aldığını da belirtelim. Yönetmen Roger Donaldson'ın filmografisine bakıldığında, 1984 tarihli Cannes Film Festivali'nde aday gösterilen The Bounty filmi dışında güçlü bir yapım göremiyoruz. Yine de kariyeri boyunca Anthony Hopkins, Mel Gibson, Tom Cruise gibi birçok ünlü oyuncu ile de çalıştığını belirtelim. Filmin üç ana karakterinden birisi, Kennedy'nin politika danışmanı Kenny O'Donnell karakterini canlandıran Kevin Costner olarak ön plana çıkıyor. Kariyerinde 1991 tarihli Dance with Wolves filmi ile en iyi erkek oyuncu adaylığı ve en iyi yönetmen Oscar ödülü bulunan oyuncunun, doğrusu bu filmde diğer iki ana karakterin biraz gölgesinde kaldığını belirtmek gerek. Ancak buna rağmen film boyunca iyi bir performans ortaya koyduğunu söyleyebiliriz. Bir diğer önemli karakter Kennedy'nin kardeşi ve dönemin adalet bakanı Robert F. Kennedy rolündeki Steven Culp. Görece zayıf filmografi ve ödül geçmişine karşın, başarılı bir oyunculuk performansı olduğunu görüyoruz. Son olarak tabii ki Başkan John F. Kennedy rolündeki Bruce Greenwood'dan söz etmek gerek. Bilimkurgu alanında kült film olarak gösterilen Star Trek ve I, Robot filmleri ile karşımıza çıkan oyuncunun rolünü başarı ile oynadığını ifade edebiliriz."} {"url": "https://www.soylentidergi.com/yapay-bilinc-mumkun-mu-cince-odasi-argumani-nedir", "text": "Çince Odası Argümanı olarak bilinen argüman ve düşünce deneyi, Amerikalı filozof John Searle tarafından 1980 yılında Behavioral and Brain Sciences dergisinde yayınlanan Minds, Brains and Programs adlı makalede sunuldu. Argüman, bir programı yürüten dijital bilgisayarın, ne kadar akıllıca veya insan gibi davranabileceğine bakılmaksızın bir zihin, anlayış veya bilinç sahibi olamayacağını savunuyordu. İşlevi yapay zeka kullanmaya dayalı bilgisayarların aslında bilinçli düşünmediklerini kanıtlamak için geliştirilen deney, felsefede yapay zeka karşıtı ve bilgisayarların düşünebileceği iddialarına karşı en iyi bilinen argümanlardan biri. Benzer argümanlar Gottfried Leibniz (1714), Anatoly Dneprov (1961), Lawrence Davis (1974) ve Ned Blok (1978) tarafından da sunuldu. Yapay zeka alanındaki çalışmalar; dünya satranç şampiyonunu yenebilecek, otonom araçları kontrol edebilecek, e-posta cümlelerini tamamlayabilecek ve bilgi yarışmalarında en iyi oyuncuları yenebilecek bilgisayar programları üretti. Ayrıca müşteri hizmetleri sanal aracıları ve Amazon'un Alexa'sı ve Apple'ın Siri'si de dahil olmak üzere doğal dilde sohbet edilebilecek akıllı asistanlar ve programlar geliştirdi. Deneyimlerimiz, satranç oynamanın ya da konuşmaya devam etmenin, anlayış ve zeka gerektiren faaliyetler olduğunu gösterir. Çince Odası Argümanı, hesaplamanın insan bilişindeki rolüne dair belirli bir anlayışı çürütmeyi amaçlar. Eğer hesaplama, biliş için yeterli olsaydı bilişsel kapasiteden yoksun herhangi bir etmen bu kapasiteyi ortaya çıkarmak için uygun bilgisayar programını uygulayarak elde edebilirdi. Argümanı anlamak için yapay zekanın Güçlü ve Zayıf versiyonları arasındaki ayrımı görmek gerekir. Güçlü yapay zeka, uygun şekilde programlanmış bilgisayarların veya programların kendilerinin doğal dili anlayabildikleri, davranışlarını taklit ettikleri ve insanlara benzer başka zihinsel yeteneklere sahip oldukları görüşüdür. Güçlü yapay zekaya göre, bu bilgisayarlar gerçekten akıllıca satranç oynar, akıllıca hareketler yapar veya dili anlar. Buna karşılık, zayıf yapay zeka, bilgisayarların kısmen zihinsel yetenekleri simüle edebildikleri için bilgisayarların yalnızca psikoloji, dilbilim ve diğer alanlarda yararlı olduklarına dair çok daha mütevazı bir iddiadır. Zayıf yapay zeka, bilgisayarların gerçekten anladığını veya akıllı olduğunu iddia etmez. Çince Odası Argümanı, ne zayıf yapay zekaya yöneliktir ne hiçbir makinenin düşünemeyeceğini gösterme iddiasındadır. Argüman, semboller üzerindeki biçimsel hesaplamaların düşünce üretebileceği görüşüne yöneliktir. Argümanın özü, Searle'ün İngilizce yazılmış bir sembol işleme programını izlediğini hayal etmesidir. Çince Odası Argümanı, İngilizceden başka dil bilmeyen bir kişinin tek başına bir odaya kapatılmış olduğu varsayımıyla başlar. Bu kişinin eline, üzerinde Çince semboller olan bir dizi kart ile bir kurallar kitabı verilmiştir. Searle, kapı altından içeri atılan ve girdiyi oluşturan ve üzerinde Çince sorular yazan bir kağıdı alıp üzerinde bu soruların Çince yanıtları olan bir başka kağıdı kapı altından dışarı atar. Odadaki kişi için anlamsız olan sembol kümeleri, kişinin sembolleri nasıl kullanacağına dair programı takip etmesi sonucu sorulara doğru yanıt verir. Sorulara verilen yanıtlar, ana dili Çince olan birinin ayırt edemeyeceği kadar kusursuzdur. Searle, deneyde bilgisayarın ve kendisinin rolleri arasında önemli bir fark olmadığını iddia eder. Her biri, adım adım bir programı takip ederek daha sonra kullanıcı tarafından akıllı konuşma olarak yorumlanan davranış üretir. Ancak Searle'un kendisi konuşmayı anlayamaz. Bu nedenle, bilgisayarın konuşmayı da anlayamayacağını ileri sürer. Searle, anlama veya niyetlilik olmadan makinenin ne yaptığını düşünme olarak tanımlayamayacağımızı ve düşünmediği için normal anlamdaki gibi bir zihne sahip olmadığını savunur. Bu nedenle, güçlü yapay zeka hipotezinin yanlış olduğu sonucuna varır. Önerme 1: Uygulanan programlar sözdizimsel süreçlerdir. Uygulanan programlar tamamen resmi veya sözdizimsel olarak tanımlanır. Bilgisayar yalnızca genellikle 0'lar ve 1'ler olarak düşünülen biçimsel sembolleri manipüle ederek çalışır. Bunlar tam olarak biçimsel olarak belirtilmeleri koşuluyla Çince semboller veya başka herhangi bir şey olabilir. Teknik terminolojiye ifade etmek gerekirse aynı uygulamalı program kavramı, tamamen sözdizimsel manipülasyon açısından tanımlanmış bir eşdeğerlik sınıfını belirtir ve uygulamanın gerçekleştirilme fiziğinden tamamen bağımsızdır. Programdaki adımları gerçekleştirmek için yeterince kararlı ve zengin olması koşuluyla herhangi bir donanım yapacaktır. Bu, çoklu gerçekleştirilebilirlik kavramının temelidir. Aynı program elektronik bilgisayarlar veya Çince Odalarında kilitli insanlar veya herhangi bir sayıda başka donanım gibi farklı bilgisayar donanımlarının belirsiz bir aralığında gerçekleştirilebilir. Uygulanan programların sözdizimsel süreçler olduğu iddiası, insanların ölümlü olduğu iddiası gibi değildir. Programın özü, sözdizimsel özellikleriyle tanımlanır. Onlar sadece tesadüfi bir özellik değildir. Bu, üçgenlerin üç kenarlı düzlem şekilleri olduğunu söylemek gibidir. Program olarak programda sözdizimsel özelliklerinden başka bir şey yoktur. Üçgenler pembe veya mavi olabilir ancak bunun üçgenlik ile ilgisi yoktur. Benzer şekilde, programlar elektronik devrelerde veya Çince odalarında olabilir ancak bunun programın doğasıyla hiçbir ilgisi yoktur. Öncül 2 : Zihinlerin anlamsal içerikleri vardır. Bir dili düşünmek veya anlamak için söz diziminden daha fazlasına sahip olmanız gerekir. Sembollerle ilişkilendirilen anlamları veya düşünce içeriklerini anlamalısınız. Odadaki kişiyle ilgili sorun şuydu: Searle sözdizimine sahip ama uygun semantik içeriği anlamıyor çünkü Çince bilmiyor. Önerme 3 : Sözdizimi tek başına anlambilim için ne yeterli ne de onu oluşturucudur. Çince Odası Düşünce Deneyi, bu gerçeği gösterir. Bilgisayar programının salt sözdizimsel işlemleri, insan anlayışıyla ilişkilendirilen türden anlamsal-semantik içeriği oluşturmak veya varlığını garanti etmek için tek başına yeterli değildir. Searle'ün Çince soruları cevaplamak için gerekli tüm sözdizimine sahip olduğu ancak yine de tek kelime Çince anlamadığı düşünce deneyinde açıktır. Sonuç : Bu nedenle uygulanan programlar tek başına zihinleri oluşturmamakta, zihinlere yeterli olmamaktadır. Kısacası, Güçlü Yapay Zeka yanlıştır. Çince Odası Argümanı, Turing Testi'nin ve diğer mantıksal davranışçılık biçimlerinin de bir reddidir. Bu noktayı, Çince örneğini İngilizce soruları yanıtlayan bir Searle örneğiyle karşılaştırarak görebiliriz. Searle'e bu kez İngilizce sorular da verildiğini ve tıpkı Çince sorulara cevaplar verdiği gibi İngilizce sorulara da cevaplar verdiğini varsayalım. Dışarıdaki gözlemcinin bakış açısına göre, soruları Çince cevaplamadaki davranışı, soruları İngilizce cevaplamadaki davranışı kadar iyidir. Her ikisi için de Turing Testi'ni geçti. Peki, aralarındaki fark tam olarak nedir? Aradaki fark, sağduyu terimleriyle ifade edilebilir. İngilizce söz konusu olduğunda hem soruları hem cevapları anlıyorum. Çince söz konusu olduğunda ise ikisini de anlamıyorum. Çince konusunda ben sadece bir bilgisayarım. Bu durum, Turing Testi'nin veya başka herhangi bir tamamen davranışsal testin, gerçek bilişi başarılı şekilde taklit eden davranıştan ayırt etmek için yetersiz olduğunu gösterir. Niyetlilik tartışmasına geçerken Searle, argümanının daha geniş etkilerini geliştirmeye çalışır. Zihinleri anlamaya yönelik işlevselci yaklaşımı, yani zihinsel durumların, bu rolleri oynayan maddeler tarafından değil; nedensel rollerle tanımlandığını kabul eden yaklaşımı çürütmeyi amaçlar. Argüman, özellikle zihinleri bilgi işlem sistemleri olarak ele alan Hesaplamalı Zihin Teorisi olarak bilinen işlevselcilik biçimine karşı sayılır. Kapsamının yanı sıra Searle'ün açık ve güçlü yazı tarzının bir sonucu olarak Çince Odası Deneyi, Turing Testi'nden bu yana ortaya çıkan bilişsel bilimde en çok tartışılan felsefi argüman olmuştur. 1991'de bilgisayar bilimcisi Pat Hayes, Bilişsel Bilimi Searle'ün argümanını çürütmek için devam eden araştırma projesi olarak tanımlamıştır. Bilişsel psikolog Steven Pinker 1990'ların ortalarında Searle'ün düşünce deneyi hakkında yüzlerce makalenin yayınlandığını ve bunun tartışılmasının internette yaygın olduğunu belirtmiştir. Argümana olan ilgi azalmadı ve argümanla olan bağlantıların kapsamı genişledi. Google Akademik'te 2010'dan 2019'a kadar olan dönemle sınırlı olan Searle Chinese Room için yapılan aramalar; somutlaşmış bilişten tiyatroya, konuşma psikoterapisine, postmodern hakikat görüşlerine, insan sonrası gelecek grup veya kolektif zihin tartışmaları ve felsefede sezgilerin rolüne kadar tartışmalara konu oldu. Bu geniş kapsamlı tartışma ve çıkarımlar, argümanın netliğine ve merkeziliğine bir övgü niteliğindedir. - Searle, J. (1980) Minds, Brains and Programs, Behavioral and Brain Sciences, 3: 417 57 - John Searle (2009) Chinese room argument. Scholarpedia, 4(8):3100. - Cole, David, The Chinese Room Argument, The Stanford Encyclopedia of Philosophy (Winter 2020 Edition), Edward N. Zalta - Dore, Fatma. (2012) Güçlü Yapay Zekaya Karşı Çin Odası Argümanı. Afyon Kocatepe Üniversitesi, SBD, 53-71."} {"url": "https://www.soylentidergi.com/yapay-zeka-baglaminda-sanati-ve-sanatsal-yaratimi-dusunmek", "text": "Günümüzün en tartışmalı diyaloglarından biri olan yapay zeka konusunu ele alacağımız bu içerikte öncelikle belirtmeliyiz ki bir cevap bulamayacağız. Sadece, bazı değerler ve bağlamlar ile yapay zekanın sanat yapıp yapamadığı, yapıyorsa bunun ne denli sanat olduğu, bu bağlamda sanatın ne olduğu gibi konuları irdeleyeceğiz. Makinalar tarafından görüntülenen, bir işe, duruma hizmet etmek amacıyla üretilmiş ve yalnızca bu işi yapmakla görevlendirilen, insan zekasının taklididir denilebilir. Yapay zeka, hayvanlar ve insanlar tarafından sergilenen zekanın aksine, makineler tarafından gösterilen zekadır. Bunun yapıldığı örnek görevler, konuşma ve tanıma, bilgisayarla görme, diller arasında çeviri ve diğer girdi eşlemelerini içerir. Yapay zeka, ilk olarak 1955 yılı civarında gerçek bir bilim olarak başlamıştır. Dartmouth'ta matematik profesörü olan John McCarthy bir yıl önce icat ettiği yapay zeka teriminin olasılıklarını ve sınırlarını araştırmak için bir proje başlatmıştır. Amacı ise makinaların dili kullanmalarını, soyutlama ve kavramları oluşturmalarını, şu anda insanların çözebildikleri türdeki problemleri ve kendilerini iyileştirmelerini sağlamaktı (Reese: 20:75). Teknolojik gelişmeler o kadar hızlı bir ilerleme kat ediyor ki, bizler çoğu zaman bu gelişmeleri takip edemiyoruz bile. John McCarthy'nin 1955 yılında yapay zekalar için amaçladığı hedef 2022 yılı itibariyle, çoktan geçildi ve yapay zeka adeta bir çocuk gibi büyüdü ve gelişim gösteriyor. Üstelik McCarthy, 1955 yılında hedefi çok yükseğe koyduğunu düşünmekteydi. Bu durum, toplumun bir kısmını gelecek nesiller için ürkütürken bir kısmını rahatlatacağını düşündükleri yönde ikiye ayrılmış durumda. Günümüzde bilim insanlarının yaptıkları şey yapay zekaya verileri yüklemek ve bir sonuç almak ya da yapay zekaya bir şeyi gösterip bilginin doğruluğunu yapay zekanın bulmasını sağlamak. Bu durum yapay zeka türlerini ikiye ayırıyor: denetimli ve denetimsiz yapay zeka olarak. Yapay zeka eninde sonunda bilginin doğruluğunu buluyor ve aslında amaca hizmet etmiş oluyor. Korkutucu kısmı insanın yapabileceği birçok şeyi yapabiliyor -hatta kusursuz yapabiliyor olması. Bundan bir on sene önce hiç kimse yapay zekanın sanat yapıp yapamayacağı hakkında konuşacağını bilemezdi. Şimdi ise yapay zeka sanat yapar mı? sorusu dünyayı kasıp kavuruyor ve işin ironik kısmı yapay zeka biz bu tartışmaları sürdürürken hala sanat yapıyor ve bu sanatı günden güne pekiştiriyor olduğu gerçeği bizlere korkutucu geliyor. Şimdi, yapay zekanın yaptığı sanat ile insanın yaptığı sanat bir mi, insanın bir geçmişi var; deneyimleri, yaşam tecrübesi var; kültürü, psikolojisi, eğitimi var diye düşünebilirsiniz. Bu çok normal ve doğru bir nokta, bu perpektiften yola çıkarak biraz da sanat ve yapay zeka kavramını irdeleyelim. Yapay zeka ve sanat hatta bir noktada insan kavramlarını ele alacağımız en güçlü örneklerden biri Deniz Yılmaz örneği. Deniz Yılmaz, kitabı çıkan, imza, etkinliklerine katılan, sanat galerisi olan ve Bager Akbay tarafından programlanan bir şair yapay zekadır. Dünya üzerinde yapay zeka ile üretilen ilk eser Edmond de Belamy eseridir. 2018'de New York'ta bir müzayedede ciddi bir fiyat ile alıcısını buldu. Eserin tam orta yerindeki daire derin bir ışık katarken başta 3 adet kadın dikkat çekiyor. Eser bir yapay zeka üretimine göre oldukça mistik ve ruhani bir atmosfere sahip. Ve bakıldığında bir yapay zekaya ait olduğu düşünülmez, bir insan eli ile tuvale çizilmiş gibi görünmektedir. 2018'de bir yarışmaya katılan bu eser ödül de kazandıktan sonra sanat dünyasına günümüze kadar devam eden yapay zeka sanat yapar mı tartışmaları egemen oldu. Günümüzde pek çok yapay zeka çok fazla derecede resim yapabiliyor. Yukarıdaki eserlerden biri de yapay zeka midjourney tarafından üretilen bir tasarım. Sanat denilebilir mi? İzleyicide estetik bir deneyim yaşatıyor. Burada ise estetikten kasıt, güzel olan antikite estetiğinden çok uzakta bir kavram. Herkes dilediğince yorumlayabilir fakat adeta insan ve yapay zekanın yolculuğunu anımsatıyor. Eskinin yıkımı ve yeni beyaz bir kapının insanlığa açılması gibi. Kapının arkası ise tamamen gizem. Günümüzde yapay zeka ciddi bir gelişim ve ilerleme gösterdi ve hızla göstermeye devam ediyor. Yazdıkları şiir ve hikayeler, senaryolar, ortaya çıkan resim ve tasarımlar, oldukça başarılı ki dünyaca ünlü dergiler dahi kapağına yapay zeka üretimiyle yaparak okurları ile buluşturuyor. Reese Byron, Yapay Zeka Çağı, Say Yayınları, 2020."} {"url": "https://www.soylentidergi.com/yaratilan-bir-olume-kac-yasam-sigar", "text": "Mary Shelley'in tanımları baştan yazdıran kitabı Frankestein'dan uyarlanan Yaratılan, Çağan Irmak'ın kalemine karışarak ekranlara bir kez daha taşındı! Doktor Frankestein'ın, kendisini cesetlerden meydana getirerek yaratığı varlığı canlandırmaya adadığı hikayesine; izleyici ve okuyucu olarak hakim olduğumuzu rahatlıkla söyleyebiliriz. Farklı bir dönemde, sınırların üzerinde yürüdüğü sinyallerini aylar önceden veren Yaratılan, Netflix'te hızlı bir çıkış yaptı. Dizi, başlangıç noktası olarak sonunu kabul ediyor ve bir dağın sonunda hikayemiz hayat bulmaya başlıyor. Böylece dizinin zamanına karışarak izleyici olarak hikayeye dahil olmaya başlıyoruz. Karlarla örtülü bir ormanda yol alan bir grup adamı, hayatlara bedel olmuş hazinenin peşinden bir araya gelmiş olarak görüyoruz. Bir gece konakladıkları sırada zebani olarak adlandırdıkları bir varlığın iyileştirmeleri için kendilerine verdiği Ziya'nin dahil olmasıyla hikaye yazılmaya başlanıyor. Kendine gelen Ziya'nin anlatmaya başladığı hikayesi; geçmişine, geçmişinin öncesine ve geleceğinde gidip gelerek paralelinde Asiye'nin, İhsan Hoca'nın ve tüm insanlığın hikayesini anlatıyor. Annesinin zamansız ölümünden sonra Gülfem Hanım ve Doktor Muzaffer Bey'e evlatlık verilen Asiye, Ziya ile beraber büyür. Bunun yanı sıra birbirlerine ait iki ruh olarak görülürler. Böylece kaderleri birbirine dolanır. Bir gün yaşadıkları yerde koleranın hızla yayılmasıyla annesini kaybeden Ziya, ölümün varlığıyla sarsılıp doktor olmak için İstanbul'a doğru yol alır. Ziya'nın mektubunda Asiye'ye yazdığı büyülü İstanbul, kendisinin anlattığı kadar misafirperver bir karşılamada bulunmuyor. Sahneler arasında sık sık ölümle yaşam arasında yapılan betimlemeler dizinin ilerlemesinde güçlü bir rol oynuyor. İstanbul'a tüm saf duygularıyla gelen Ziya, geldiği ilk günden ne olduğunu anlamadan parasını kaptırır. Çorbacı Hamdi Bey ile tanıştıktan sonra yanında çıraklığa başlayan Ziya'nın İhsan ile tanışması tam da bu zamana tekabül eder. Babasının tıp kitaplarıyla okuyarak büyüyen Ziya, ezberden okutulan tüm o bilgilere daha ilk günden baş kaldırarak okuldan atılır. Ziya'nın yolunun İhsan'ın yoluna düşüşü hikayesinin derinliklerini de beraberinde getirir. Ziya'nın babası Muzafferle zamanında aynı okulda çalışan İhsan'ın hikayesinin derinlerde birbirine bağlanacağını düşündüğümüzden, İhsan'ın Muzafferle olan mektuplaşmasının yalnızca Ziya'ya göz kulak olması üzerine oluşu; bizleri hayal kırıklığına uğratan detaylardan bir tanesi olduğunu söylemek mümkün. Biri bizi hatırlasın. Bizi bilsin diye. Bir zamanlar yurt dışında aldığı eğitimle ülkesine taze heyecanıyla dönen İhsan, ecnebi memleketinde eğitim alan biri olarak görülerek, tüm bu kalıplar karşısında karanlıkta kalır. Bir süre sonra okuldan atılmasıyla tüm çığır açıcı fikirleriyle deli olarak tanımlanır. Zeki'nin İhsan Hocaya düşen yolunun başta amacının merakının bir parçası olduğu kanısına varsak da derinleşen hikaye, çocukluğundan detaylarla bir o kadar da karanlıklaşmaya başlar. Tekrar eden ölüm sarsılışı, gri sahnelere eşlik ederek Ziya tarafından Hatta insan ölmemeli. replikleriyle bir kere daha betimleniyor. Evine girip hasta numarası yaptığı İhsan'ı uyutup, gizemini açığa çıkartan Ziya, aynı zamanda karanlık tarafını da beslemeye başlar. İhsan'ın bilime fayda olarak geliştirdiğini söylediği diriltme makinesini Kitab-ı Kıyam'ın etrafında çözümleyerek hayata geçirebileceğini düşünür. Bunun yanında Ziya'nın Kitabı saklayıp artık kitabın kendisi olduğunu söylemesi, izleyici olarak kendimizi bir bilmecenin içinde bulduğumuz dakikalar yaşamamıza neden oluyor. Frankestein'dan uyarlanan dizinin diriltme makinesiz olmayacağı tahminlerimizin arasındaydı fakat devamının bizler için de sürpriz olduğunu söyleyebiliriz. Kitabın gizemini aralamaya çalıştıkları sırada havaya uçan evin beraberinde gelen İhsan'ın ölümü izleyicilerinde Peki bu son muydu? yoksa bir başlangıcın ta kendisi mi? sorularını var ediyor. Ziya, var etmeye çalıştıklarını beraberinde İhsan'ı, çoktan yok olmuş halde avuçlarında bulur. Burada bizleri esas heyecanlandıran nokta, Ziya'nın İhsanı yeniden diriltişi değil, sonrasında İhsanın yaşadıkları olduğunu söyleyebiliriz. Yeniden dirildiğinde konuşamayan, olanları hatırlamayan İhsan, kendini bir anda hiç bilmediği bir hayatın içinde bulur. Hikayemizin derinliklerinde yatan tema, tam bu noktada açığa çıkmaya başlıyor. İhsan belki yeniden doğmuştur ama evsiz, kimsesiz kalışının ardından tüm bunlar anlamını yitirir ve aynı zamanda yüzünün bir kısmını.. Tüm bunların sonunda insanlar tarafından itelenen biri haline gelir ve gölgelerde yaşayarak hayattaki yerine doğru adım adım ilerler. Bir ölünün yeniden yaşama dönüşü bize yaşamın tanımını yeniden yaptırırken, yaşamın içindekilerle ve adınla varsan yaşam olduğu düşüncesini var ediyor. Hayat, İhsan hoca için bir tiyatronun kulisinde tekrar can bulmaya ve hatırlamaya başladığında izleyiciler olarak olanları daha da derinleştirebiliyoruz. Öteki olanların aşağılanıp dışlandığı bir dünyada, birbirlerine bir tiyatro sahnesinde sevgiyle bağlandıklarını görüşümüz, arka planda bize anlatılmak istenen detaylardan yalnızca bir tanesi olduğunu bizce söyleyebiliriz. İhsanın dirilişini sevgiyi hissetmeye başladığında tamamlaması bizleri etkileyen detaylardan bir tanesiydi. Dizide değinilen aşk hikayeleri bizi hayat ve yaşamak hakkında düşünmeye iten bir diğer etmen. Önemli olanın ruhları sevmek olduğunu, eksikliklerin sevgiye engel olmaya yetemeyeceğini vurgulayan dizide; insanı kurtaran şeyin yine sevgi olacağı bize tekrar hatırlatılan bir mesaj niteliği taşıyor. Beraberinde; sevginin içinde olmadığında, nefes alıyor olmanın yaşamak olmadığını. Arka planda işlenen konunun bizleri etkilediğini söyleyebiliriz; yeniden dirilen İhsan'ın aşkını kaybettiğinde yaşamının bir öneminin kalmadığını hissetmemesi gibi. Ölümün çaresizliğinin insanın yaratılışının bir parçası olduğu hayatta, gözlerimizin önüne Ya geri dönebilseydik? ihtimalinin serilmesi bizlerin zihninde yeni sorular var ediyor. Hayatta olmakla yaşamayı yeniden tanımlayan dizi; öteki olmayı, insan olmayı, insanı var eden duygulara değinerek hayata yeni bir perspektif katıyor. Çağan Irmak'ın altına imzasını attığı, Netflix yapımı mini dizi bizce izlenmeye değer nitelikte."} {"url": "https://www.soylentidergi.com/yavuz-turgul-didaktik-sinema", "text": "Türk sinemasının önemli yönetmenlerinden olan Yavuz Turgul, sinemamızın yeniden doğuşunu sağlayan Eşkıya filmine imza atmış, Türk televizyonculuğunda kaliteli hikayesiyle gönüllerde apayrı yere sahip olan İkinci Bahar dizisinin mimarı olmuş, yurtdışında ve yurtiçinde birçok ödüle layık görülmüş, filmlerinde bizlere sosyoloji dersi vermiş, Türk sinema dünyasının hazinelerindendir. 5 Nisan 1946 yılında İstanbul'da doğdu. İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi Gazetecilik Enstitüsü'nde yükseköğretimini tamamladı. Ardından Ses için çalıştı. Aynı zamanda Turgul, Ses dergisinin görmüş olduğu en genç yazı işleri müdürüdür. Sinemaya yoğun bir ilgisi vardı. Bunun üzerine dergiden ayrıldıktan sonra 1976 yılında Ertem Eğilmez'in desteğiyle Arzu Film'de senarist olarak çalışmaya başladı. Hepimizin çok iyi bildiği, Yeşilçam sinemasında yer edinmiş, Tosun Paşa, Şabanoğlu Şaban, Hababam Sınıfı, Sultan, Çiçek Abbas, Züğürt Ağa gibi pek çok filme senarist olarak imza attı. 1980 yılında sinemada kriz yaşanmaya başlanınca kariyerine reklamcı olarak devam etti. Manajans Thompson'da metin yazarı olarak olarak çalışmaya başladı. Jeffi Madina ile tanıştıktan sonra ajansı bıraktı ve Medina ile birlikte Medina Turgul adlı reklam ajansı kurdular. Hem sinemacılığı hem de reklamcılığı aynı anda yapıyordu. Reklamcılık kariyeri sinema kariyeri kadar başarıydı. 1984 yılına geldiğimizde yönetmen olarak ilk uzun metrajlı filmini ve de Türk sinemasının tek şiir uyarlaması olan, Müjde Ar'ın başrolde olduğu Fahriye Abla'yı çekti. Bu filmle büyük başarı kazana Turgul, 1987'de Şener Şen'le birlikte, senaryosu ve kurgusuyla dönemin en iyi filmlerinden alan Muhsin Bey'i çekti. Şener Şen'le başladığı arkadaşlığı ve iş ortaklığı, ikilinin bir araya gelerek çektiği filmlerde başarılı sonuçlar getirecekti. 1990'da Aşk Filmlerinin Unutulmaz Yönetmeni filmini tekrardan Şener Şen'le çekti. 1992'de Gölge Oyunu'nu çektikten sonra, 1996 yılında Türk sinemasının en fazla gişe hasılatı yapan ve sinemamızın kaderini değiştiren Eşkıya filmini çekti. 1999'da İkinci Bahar dizisi için kollarını sıvadı. O döneme kadar çekilen en iyi dizi olarak görülen İkinci Bahar, izleyicinin devam etmesi üzerine gelen isteklerine rağmen senaryo gereği final yapıldı. 2003 yılında reklamcılık ve yönetmenlik görevini bıraksa da 2006 yılında Gönül Yarası, 2010 yılında Av Mevsimi, 2017 yılında ise Yol Ayrımı filmlerini çekti. Aynı zamanda 2007 yılında Ömer Vargı'nın yönetmenliğini üstendiği Kabadayı filminin senaryosunu yazdı. Birçok ödüle layık görülen Yavuz Turgul, 2021 yılında, 28. Uluslararası Altın Koza Film Festivali'nde Onur Ödülü, 9. İpek Yolu Film Ödülleri'nde ise Emek Ödülü verildi. Ancak hastalığından dolayı törenlere katılamadı. Modernleşme kavramı, batı-dışı ülkelerde modern ülkeyi taklit etme olarak görülmektedir. Onlar gibi olmanın yolları aranır ve eski olan modernleşmeye engel olarak görülür. Bu yüzden gelenekler geride bırakılmaya çalışır. Geleneklerin geride bırakılması, yenilerin karşılanması, yapısal ve kültürel değişikler kimlik krizlerine, oluşan kimlik krizleri ise toplumsal krizlere dönüşür. Türkiye gibi ülkelerde modernleşme, taklit, özenti ve uyarlamaya dönüşür; ancak bu ülkenin her yerinde kabul edilmez. Modern unsurlar ülkenin her yerinde farklı olmasıyla gelenek ve modernlik arasında iç içe yaşama görülmeye başlanır ve durum farklı çağları yaşayan insanlara neden olur. Türkiye'de 1980 sonrası toplumsal yapıdaki değişimler; nüfus kentleşme ve aile yapılarında görülmektedir. Sanayileşme sürecinde sınıflaşma, meslek yapısı, yetersiz kaynaklar, kentleşme, göç gibi yapısal değişimler topluma ve aile yapısına yansır. Bu değişimler ülkenin her yanında aynı şekilde algılanmamaktadır. T. B. Bottomore'ya göre toplumsal değişim, bazı dönemlerinde ya da bazı alanlarında hızlı, bazılarında yavaş hatta hissedilmeyecek kadar ağırdır. Bu yüzden Türkiye'de eski ve yeni, geleneksel ve modern gibi karşıtlıklar oluşmaktadır. Bu karşıtlıklar sinemamızda da işlenir. Bu konuyu en iyi işleyen isimlerden birisi de Yavuz Turgul'dur. Onun tüm filmlerinde bir eski/yeni, modern/geleneksel, Doğu/Batı gibi karşıtlıklar görülür ve sonuçları filmlere yansımaktadır. Yavuz Turgul'un filmleri, değişimin en çok yaşandığı 1980 sonrasını kapsar. Yaşanan değişim çok hızlıdır ve toplumsal çatışmalar doğurmaktadır. İnsanlar bu sürece uyum sağlamakta zorlanır ve düzene, kendilerine, değerlerine yabancılaşmaktadır. Liberalizmin yoğun hissedildiği bu dönemde göç alan büyük şehirlerin bundan etkilendiği görülür ve şehirlerde gecekondulaşma, işsizlik ve nüfus yoğunluğu gibi sorunlar yaşanmaktadır. Bu şehirlerin başında İstanbul gelmektedir. Bu toplumsal değişim Turgul'un neredeyse her filminde işlemektedir. Aşk Filmlerinin Unutulmaz Yönetmeni filminde, yönetmen Haşmet artık zamanının sonuna geldiğini ve onun gibi aşk filmleri çeken yönetmenlerin olmadığının farkındadır. Muhsin Bey eski bir organizatördür; ama artık iş yapmamaktadır. Gölge Oyunu'nda Abidin ve Mahmut kendileri gibi komedi oyuncularının kalmadığının farkındadır. Eşkıya'da ise, Doğu'nun dağlarında gezen eşkıyaları ile Batı'nın mafyaları değişim ürünleridir. Gönül Yarası'nda, Dünya türkü söylerken bir anda kendisini pavyonlarda müşterilerini eğlendirmek zorunda kalırken bulur. Son olarak Kabadayı filminde ise, eskinin kabadayıları ile yeni mafyalar, eski/yeni karşıtlarını oluşturmaktadır. Turgul'un karakterleri eskiyi temsil ediyorsa, genellikle olumlu özellikleri vardır. Muhsin Bey, değişime karşı bir adam olsa da iyilikten, dürüstlükten ve sevgiden yanadır. Ali Nazik ise değerlerini kaybetmektedir; çünkü düzenin yozlaştırdığı biridir. Buna benzer bir ayrım Baran ve Cumalı arasındadır. Baran geleneksel özelliklere sahiptir. Yavuz Turgul'un filmlerinde Fahriye Abla hariç, konu erkek karakterin etrafında dönmektedir. Fahriye Abla, kadınların toplumsal yaşama katılmaları ve özne olarak var oluş savaşı vermeleri sırasında, kent yaşamında giderek belirginleşen ve güçlenen birey kimlikleri dolayısıyla yapılmış bir film olarak görülmektedir. Turgul'un diğer filmlerin tamamında erkek karakterlerinin başrollü oynadıkları, olayların bu karakterler etrafında döndüğü görülmektedir. Belki bu durumun nedeni, değişen toplum yapısıyla beraber, değişimden erkeklerin yoğun olarak etkilenmiş olmalarıdır. Yapısı itibariyle ataerkil bir toplum olan Türkiye'de geleneksel değerlerde sapmalar yaşandığı görülmektedir (Yiğit 70). Modernleşme çabalarında ataerkil yapısını bozduğu için aile bütünlüğü bozulur ve erkeğin yabancılaşmasına şahit olunur. 1980 sonrası sinemada erkek dostluğu kavramı gözükmeye başlar. Egemenliğini kaybeden erkekler destekleyicidir ve işbirliği yapmaya başlamışlardır. Bu durum filmlere yansır. Turgul'un filmlerinde bu dostluk baba/oğul ilişkisine kaymaktadır. Muhsin Bey'de Muhsin Bey ve Ali Nazik, Eşkiya'da Baran ve Cumalı, Gölge Oyunu'nda Abidin ve Mahmut, Gönül Yarası'nda Ali Osman ve Takoz, Kabadayı'da Ali Osman ve oğlu Murat ilişkilerini bu duruma örnek göstermek mümkün. Aynı zamanda, bu erkekler sevdikleri kadınlar için her türlü fedakarlığı yapmaktan çekinmeyen erkeklerdir. Kadın karakterler ise kimi zaman rekabet unsuru olarak tanımlanmakta ve dostluklar için tehdit oluşturmaktadır. Yavuz Turgul, sinemayı didaktik şekilde çok iyi kullanmayı başaran yönetmen ve senaristlerdendir. Filmdeki olaylar genellikle eleştirilen toplumun düşüncesi ve sonuçlarıdır. Aynı zamanda yazdığı senaryolardan, yönettiği her filmi izlediğimizde o dönemin nasıl bir halde olduğunu kolaylıkla anlayabiliriz. Turgul, Türk sinemasındaki unutulmayacak auteur yönetmenlerindendir. - Yiğit, Zehra. Yavuz Turgul Filmlerinde Değişim Olgusu. Sosyoloji Notları 6 (2008): 67-73 - Yüksel, Sinem. Yavuz Turgul Sinemasında Toplumsal Değişim ve Kriz Anlatısı. Selçuk Üniversitesi 1 (2013): 282- 294"} {"url": "https://www.soylentidergi.com/yazi-oncesi-caglarda-anadoluda-yasam", "text": "Sümerler tarafından yazının bulunuşu tarihin başlangıcı olarak kabul edilir. İnsanoğlunun tarihsel geçmişinde yazının başlangıcı esas alınmış ve tarihin dönüm noktası olarak kabul edilmiştir. Buna göre yazının icadından önceki dönem tarih öncesi çağlar olarak adlandırılır. Tarih öncesi çağlar insanoğlunun yeryüzünde görüldüğü andan itibaren başlayarak yazının icadına kadar geçen süreci kapsar. Bu dönem çok uzun bir dönemi kapsar. Tarih öncesi çağlar sınıflandırılırken başlangıçta insanların kullanmış oldukları araç gereç ve madenlerden yola çıkılmıştır. Sonraki zamanlarda ise buzulların erimesiyle beraber doğal çevrede birçok değişim yaşanmıştır. Bu durum, alet üretiminden, yerleşme biçimine ve üretim biçimine kadar birçok değişime neden olmuştur. Bu dönem bir geçiş dönemidir. İnsanlar bu dönemde mağaralardan çıkarak ırmak ve göl kenarlarına yerleşirler ve nihayet ilkel toplum hayatı başlamış olur. Tarih öncesi çağlar ile ilgili ilk sınıflandırma Danimarkalı arkeolog ve müzeci Christian Jürgensen tarafından yapılmıştır. Kendisi, tarih öncesi çağlar için insanların ilk olarak taş araçlar kullandıklarını, sonraları ise bronz alaşımı ve demir kullanmayı öğrendiklerini düşünerek buna göre tarih öncesi çağları Taş Çağı, Tunç Çağı ve Demir Çağı olmak üzere üç farklı döneme ayırmıştır. Günümüzde modern arkeoloji de bu sınıflandırmayı temel almaktadır. Ulaşılan teknoloji düzeyi temel alınarak yapılan bu modele göre tarih öncesi çağlar Taş Devri ve Maden Devri olmak üzere iki ana sınıfa ayrılır. Taş Devri kendi içinde paleolitik, mezolitik ve neolitik dönem olarak üçe ayrılır. Maden Devri ise bakır, tunç ve demir çağı olmak üzere üç farklı dönemden oluşmaktadır. İlk insanların tarih sahnesine çıkmasından Maden Devri ne kadar olan zamanı kapsar. Milattan Önce 600.000 ile 5.500 yılları arasını kapsayan çağdır. İnsanların taşları kullanma becerilerine göre kaba, yontma ve cilalı taş çağları olmak üzere üçe ayrılmaktadır. Başlangıcı ve sona ermesi, çeşitli ülkelerde, birbirine göre değişik şekillerde olmuştur. Türkiye özelinde bile, bir yöreden diğerine, değişiklik gösterir. - İnsanlık tarihinin en uzun süren dönemi olan eski taş çağı insanların doğaya en fazla bağımlı yaşadığı dönemdir. Tamamen tüketmeye yönelik bir toplum yapısı vardır. İnsanlar geçimlerini avcılık ve toplayıcılık yaparak sağlamaktaydılar. Genellikle erkekler avcılık yaparken kadınlar da toplayıcılık yapıyorlardı. - Mağaralarda ve ağaç kavuklarında yaşamışlardır. - Kendilerini vahşi hayvanlardan koruyabilmek ve daha kolay avlanabilmek için taş ve kemikten aletler yapmışlardır. İnsanoğlunun yaptığı ilk araç gereçlerdir. - Mağara duvarlarına resimler yapmışlardır. Duvarlara resim yapmak için kullandıkları boyaları bitkilerden elde etmişlerdir. Mağara duvarlarına resim yapmalarının en büyük amacı kendilerini, korkularını, inançlarını ifade etmek içindir. Bu resimler tarihin ilk sanatsal faaliyetleri olarak kabul edilmiştir. - Eski taş döneminin büyük bölümü buzulların kaplı olduğu bir dönemdir. - Türkiye'de bu döneme ait en önemli merkezler, Antalya çevresinde Karain, Beldibi ve Belbaşı mağaralarıdır. Karain mağarasında çakmak taşından el baltaları, taştan yapılmış kesici ve delici aletler bulunmuştur. Mağaranın duvarlarında, dağ keçisi ve geyik gibi av hayvanlarının resimleri görülmüştür. Ayrıca İstanbul'daki Yarımburgaz Mağarası bu merkezlerdendir. Dünyada ise bu döneme ait merkezler, İspanya Altmaria ve Fransa Lasque'dir. - İnsanlar bu dönemde hem avcılık ve toplayıcılığa devam etmiş hem de yavaş yavaş üreticiliğe geçmeye başlamıştır. - Buzullar artık erimeye başlamıştır. - Bitki örtüsü, hayvan toplulukları ve insanoğlu bu köklü ekolojik değişikliklere uyum sağlamıştır. İnsanoğlu kendine uygun yeni bir yaşam ve beslenme düzeni sağlama yolunda adımlar atmaya başladığı yeni bir döneme girmiştir. - Ateşin bu dönemde bulunmuştur. Ateşin keşfedilmesiyle birlikte insanlar soğuktan ve vahşi hayvanlardan korunmaya başlamış, yiyeceklerini pişirmeye ve aydınlanmaya başlamışlardır. - Bu dönemin en önemli buluşu mikrolittir. Mikrolit, çakmak taşından yapılan küçük araç gereçlerdir. Minik saplı kazıyıcılar, deliciler en sık rastlanan mikrolit alet türleriydi. Bunların yanında çakmaktaşı ve obsidien mikrolitlerin ahşap bir sapa oyulmuş yuvaya yerleştirilmesi ile oluşturulmuş oraklar da bu dönemin buluntularındandır. - Bu dönemin önemli yeniliklerinden biri de beslenmenin çeşitlenmesi olmuştur. Önceleri protein ağırlıklı beslenme türü hakimken bu dönemde çeşitli bitki ve köklerin beslenme alışkanlığının bir parçası olduğunu görmekteyiz. Ayrıca ortamın uygun olduğu bölgelerde balıkçılık önem kazanmıştır. - Antalya yakınlarında Öküzini ve Belbaşı Mağarası, Marmara Bölgesinde Ağaçlı, Gümüşdere, Domalı, Akçalı, Şile, Ağva, Ambarlı Deresi, Çekmece yakınları ile Gelibolu Yarımadası'nda Ören Mevkii ile Akbaş Şehitliği, Burdur yakınlarında Baradız, Konya'da Pınarbaşı, Samsun'da Tekeköy, Şanlıurfa Bozova ilçesinde Biris Mezarlığı ve Birecik ve Suruç ilçelerinde bu döneme ait çok sayıda buluntu yeri saptanmıştır. - İnsanlar iklimin ılımanlaşmasıyla beraber mağaralarından çıkarak su kenarlarında yaşamaya başlamışlardır. - Yerleşik hayata geçilmeye başlanmasıyla beraber ilk köy yerleşim yerleri kurulmaya başlamıştır. İnsanlar tarım yapmaya başlamışlar böylelikle avcılık ve toplayıcılık yapan tüketici toplumlar, yerini üretici toplum yapısına bırakmıştır. - Hayvanlar evcilleştirilmişlerdir. Köpeğin yanında koyun, keçi, sığır, at gibi hayvanlarda bu dönemde evcilleştirilmiştir. - Tarımla beraber üretimde artış sağlandığı için, ihtiyaç fazlası ürünler nedeniyle takas yöntemiyle ticaret başlamıştır. - İş gücü ihtiyacı sebebiyle kölelik ortaya çıkmıştır. - İnsanlar bitki liflerinden elbiseler üretmişlerdir. - Pişirilmiş topraktan araç gereç yapımı seramikçiliği ortaya çıkarmış böylece insanlar bu dönemde kil ve topraktan kap kacaklar yapmışlardır. - Cilalı Taş Devrinden önceki dönemlerde ölüler yaşadıkları alanın altına ya da hemen dibine gömülürmüş. Ancak bu dönemde mezarlıklar yapılmış ve ölüler yerleşim alanından uzak yerlere gömülmüşlerdi. Bu dönemde anıt mezarlara ilk örnek olarak Menhir ve Dolmen Lahit mezarlıkları bulunmuştur. - Yeni Taş Çağı'nın dünyada öncelikle Mezopotamya ve Anadolu'da başlandığı bilinmektedir. Anadolu'da bu döneme ait merkezler; Göbeklitepe, Çayönü, Çatalhöyük. Ayrıca Çatalhöyük; insanlık tarihinin en eski şehir yerleşim alanıdır. İnsanlar bu dönemde artık madenlerden araç gereç yapmaya başladıklarında cilalı taş devri sona ermiş, maden devri başlamıştır. Dayanıklı araçlar tarım tekniklerinin gelişmesine yardımcı olmuş, köyler kentlere dönüşmeye başlamıştır. Bu dönem MÖ 5500 ile MÖ 3200 yılları arasındadır. - Taş çağının sonlarına doğru madenin keşfedilmesiyle birlikte bakır dünyada medeniyetlerin gelişmesine ve ilerlemesine büyük katkı sağlamıştır. İnsanoğlunun ilk bulduğu maden olan bakır hem yüzeye yakın yerlerde ve bol miktarda bulunmuş hem de çok az maliyetle birçok alanda kullanılabilmiş ve bakırın işlemesi de kolay olmuştur. - İnsanlar bu madeni, silah, kap kacak ve enstrümanların yapımında kullanmışlardır. Altın ve gümüş ise süsleme amaçlı kullanılmıştır. Bakır insanların inançları konusunda da devreye girmiş, insanlar bakır madenini kullanarak heykel tanrıçalar yapmışlardır. Bakır çağı Erken ve Geç Bakır Çağı olarak iki evreye ayrılmıştır. - Alacahöyük, Beycesultan, Truva, ve İkiztepe, Anadolu'da bakır devrine ait önemli yerleşim alanlarıdır. - Tunç, bakır ve kalayın karışımıyla ortaya çıkan bir madendir. Bu dönemde insanlar bu iki madeni karıştırarak bakırdan daha sağlam olan tunç elde etmişlerdir. Bakırın kalayla karışımının MÖ 3000'li yıllara rastlayan keşfi neticesinde ortaya çıkan Tunç ile alet ve kap yapımı bu dönemin başlangıcı olarak kabul edilmiştir. - Saban ve dokuma tezgahı kullanılmaya başlanmıştır. - Tunç çağı şehirleşmeyle birlikte şehir devletlerinin kurulduğu, şehirlerin etrafının savunma amaçlı kale ve surlarla çevrildiği bir dönemdir. Tunç Çağı, erken, orta ve geç olmak üzere üç dönemde incelenir. - Son maden çağı olan Demir Çağı, MÖ 1800 1200 yılları arasında farklı yer ve zamanlarda başlamış ve yazının keşfi sonucunda tarihi çağlara geçilmesiyle son bulmuştur. - Tunç kadar pahalı ve zor bulunmadığı için kısa sürede yaygınlaşmıştır. - Zamanla, keşfedilen demir cevher alanları ile demir hem ucuz hem de en çok kullanılan maden olmuştur. - Bu dönemde birçok araç üretilmiş ve balta, saban gibi aletlerin maliyetlinin azalması sonucu teknolojik ilerleme hızlanmıştır. Böylece üretim gelişmiştir. - Küçük şehir devletleri yerini büyük devletlere bırakmaya başlamıştır. İlk krallıklar kurulmuştur. - Anadolu'da demir çağına ait önemli merkezler Hacılar, Alişar, Alacahöyük ve Truva dir. Yazının bulunmasıyla birlikte tarih öncesi çağlar sona ermiştir. - Tarih Öncesi Çağlar ve Tarih Çağları Nelerdir ? Özellikleri Nelerdir?. Bilgiza. 06.03.2023. https://bilgiza. com/tarih-oncesi-caglar/ Erişim Tarihi: 05.09.2023 - Demir, Kerem. Tarih Öncesi Çağlar ve Özellikleri. Derstarih. 29.11.2019. https://derstarih. com/tarih-oncesi-caglar/#:~:text=Kendisi%2C%20tarih%20%C3%B6ncesi%20%C3%A7a%C4%9Flar%20i%C3%A7in,%C3%BCzere%20%C3%BC%C3%A7%20farkl%C4%B1%20d%C3%B6neme%20ay%C4%B1rm%C4%B1%C5%9Ft%C4%B1r Erişim Tarihi: 05.09.2023. - Tarih Öncesi Dönemlerde Anadolu ve Çevresi. Bilgicik. https://www. bilgicik. com/yazi/tarih-oncesi-donemlerde-anadolu-ve-cevresi/ Erişim Tarihi: 07.09.2023. - Mezolitik Çağ. Arkeotr. https://www. arkeo-tr. com/mezolitik-cag. html Erişim tarihi: 11.09.2023 - Bakır Çağı. Tarihiolaylar. https://www. tarihiolaylar. com/tarihi-olaylar/bakir-cagi-kalkolitik-cag-1273 Erişim Tarihi: 13.09.2023. - Karafakı, Filiz Çetinkaya. Tarih Öncesi Çağlar. acikders. ankara. edu. https://acikders. ankara. edu. tr/pluginfile. php/152380/mod_resource/content/1/4. HAFTA%20ORTA%20%C3%87A%C4%9E%20ARKEOLOJ%C4%B0S%C4%B0. pdf Erişim Tarihi: 13.09.2023"} {"url": "https://www.soylentidergi.com/yilbasi-agacinin-kulturel-arka-planina-dair-bir-analiz", "text": "Işıl ışıl süslenmiş yılbaşı ağaçlarının hepimize güzel duygular hissettirdiğini söylemek yanlış olmayacaktır. Eskiden, üzerinde Noel baba ve yılbaşı ağaçlarının olduğu simli kartpostallar nasıl da mutlu ederdi bizi. Fakat süslemeleriyle görsel şölen sunan yılbaşı ağaçlarının kökenine, kültürel arka planına dair bilgilerimiz yüzeysel diyebileceğimiz bir seviyede. Bu yazıda yeni yılın yaklaştığını haber veren yılbaşı ağaçlarının kültürel, tarihsel bir analizini bulacaksınız.. Tüm dünyada çeşitli yılbaşı süslemelerinden bahsetmek mümkün olsa da yılbaşı ağacının evrensel bir yönü vardır. Üzerindeki süsler ya da ağaç türleri farklı olsa da dünyanın dört bir yanında Noel ve Yeni yıl kutlamalarının vazgeçilmez bir parçasıdır. Yılbaşı ağaçları genellikle köknar, ladin ve yeşil çam olarak karşımıza çıkar. Bu ağaçlarının süslenmesiyle yeni yıl ağaçları oluşmaktadır. Noel ağaç süsleme geleneğinin tam olarak ne zaman ortaya çıktığına dair net bilgi bulunmuyor. Fakat ağaçların süsleme geleneğinin Avrupa Pagan geleneklerine kadar uzandığını söylemek mümkündür. Özellikle Pagan dinlerin tamamına yakınında ağaç kutsal bir unsur olarak kabul edilmekteydi. Pagan dini kutlamalarında yapraklarını dökmeyen ağaçlar korkuya ve kötülüğe karşı bir direnç gücü olarak görülüyordu. Daha sonra bu gelenek dini bir boyut değiştirdi ve Hristiyanlığa geçen İskandinavyalıların Noel zamanı şeytanı kaçırtma, ya da kuşlar için bir ağaç hazırlama ritüeli olarak evlerine girdi. Sadece İskandinav ülkelerinin değil Çinliler, Yahudiler ve Mısırlılar da bu yaprak dökmeyen, her mevsim yeşil kalan ağaçları ölümsüzlüğün bir sembolü olarak kabul ediyordu. Bir önceki paragrafta da bahsettiğimiz gibi Noel ağaçlarının kökenine dair net bir bilgi yok fakat farklı kültürlerde benzerlikleriyle ve farklılaşan yönleriyle birçok kökeni bulunmaktadır. Bazı kaynaklar Noel Ağacının, Batı Almanya'da ortaya çıktığını öne sürmektedir. Ortaçağda Adem ve Havva'nın cennet bahçesinden kovulmasını sahneleyen bir tiyatro oyununda, arka dekor olarak kullanılan üzerinde elmalar olan bir çam ağacı bulunuyordu. O zamandan itibaren Adem ve Havva yortusunda (yani 24 Aralık'ta başlayıp 31 Ocak'ta sona eren zamanda) Almanlar, evlerine böyle bir cennet ağacı dikerek üzerine çeşitli hamur işleri bırakırlardı. Tabii sonrasında bu hamur işlerinin yerini çeşitli süslemeler, çörekler ve İsa'yı sembolize eden mumlar aldı. Noel zamanında evlerde sadece bu ağaçlar yoktu; Noel piramitleri de bulunuyordu. Zamanla bu cennet ağacının ve Noel piramidinin buluşmasıyla Noel ağacı ortaya çıktı. Eski Mısırlılar ise, şahin başlı ve güneşi tacında yanan bir disk olarak taşıdığına inandıkları Ra adlı bir tanrıya tapıyorlardı. Gündönümünde, Ra hastalığından kurtulmaya başladığında, Mısırlılar evlerini onlar için yaşamın ölüm üzerindeki zaferini simgeleyen yeşil palmiye ağaçlarıyla doldururlardı. Kuzey yarımkürede, yılın en kısa günü ve en uzun gecesi 21 Aralık veya 22 Aralık'a denk gelir ve kış gündönümü olarak adlandırılır. Eskiden birçok insan güneşin bir tanrı olduğuna ve kışın her yıl güneş tanrısı hasta ve zayıf olduğu için geldiğine inanıyorlardı. Gündönümünü kutladılar çünkü bu onlar için, nihayet güneş tanrısının iyileşmeye başladığı anlamına geliyordu. Yaprak dökmeyen dallar onlara, güneş tanrısı güçlendiğinde ve yaz geri geldiğinde yeniden büyüyecek olan tüm yeşil bitkileri hatırlattı. Noel ve yılbaşına ait süsleme teknikleri Britanya ve İrlanda'da biliniyordu fakat bu yeşil çam ağacının üstüne süsleme yapma geleneği 19. yüzyıla kadar uygulanmamıştı. Bu gelenek Büyük Britanya ve İrlanda Birleşik Krallığı Kraliçesi Victoria'nın eşi Prens Albert ile birlikte hayata geçirilmeye başlandı. Prens Albert bu geleneği Noel zamanında ağaç süsleme işini alışkanlık haline getiren Alman anne ve babasından öğrenmişti. Bu yeni gelenek o zamanlar üst sınıflarda hemen arkasından da halk arasında yaygınlaşmaya başladı. Hatta 1842 yılında Kraliçe Victoria ve Prens Albert'i bir Noel ağacının önünde resmeden bir kart yapıldı. Kraliçe Victoria, zamanının moda ve trend belirleyicisi olması nedeniyle bu akım popüler hale kolayca geldi. Londra'da Noel ağacı sektörü doğdu ve ağaç süslemeleri ile satışa çıktı. Ağaç, dallarına çoğunlukla kurdele, mumlar ve şekerlemeler asılarak süsleniyordu. Kraliçe Victoria ve Prens Albert'in resmedildiği Noel kartı. 17. yüzyılda Almanların Noel ağacını Amerika'ya götürmesiyle birlikte de Noel ağaçları ve süslemeleri 19. yüzyılda moda olmaya başladı. Günümüzde ise ABD' de sevilen iki Noel ağacı ışıklandırması olan Ulusal Noel Ağacının ve Rockefeller Center'daki ilk Noel ağacının ışıkları ritüeli canlı tutmaya devam etti. Sadece Amerika, Almanya ve İngiltere ile kalmayan Noel Ağacı süsleme geleneği, Amerikalı misyonerlerin Çin'e ve Japonya'ya Noel ağaçları ve kağıt süslemeleri tanıtmasıyla da evrensel bir nitelik kazanmaya başlamış oldu. Zamanla kültür misyonerliği için bir araç olarak görülse de yılbaşı ağacı süslemeleri varlığını sürdürmeye devem etti. Örneğin Sovyet Rusya zamanına kadar Noel ağacı geleneği varlığını sürdürmeye devam etmekteydi. Ancak Sovyet Rusya'nın, Noel ağacını hem bir burjuva geleneği olarak yorumlaması hem de dini öğeler barındırdığını ifade etmesi bu geleneği sekteye uğrattı fakat 1990'larda Sovyet Rusya'nın çöküşüyle yeni yıl ağaçları Noel ile birlikte varlığını sürdürmeye devam etti. Yılbaşı ağacı yaygın bir biçimde birçok kültür tarafından benzer biçilerde benimsense de ağaçların evlere getirilişi ve bireysel olarak evlerde süslenişi hakkında kesin bir bilgi yok ama bazı inanışlar var. Uzun zamandır Martin Luther'in eve bir köknar ağacı getirme geleneğini başlattığı düşünülüyordu. Bir söylenceye göre, bir akşam geç saatlerde, Martin Luther ormanın içinden eve yürürken yıldızların ağaçların arasından ne kadar güzel parladığını fark etti. Bu güzelliği ailesiyle paylaşmak istedi, bu yüzden bir köknar ağacını kesip eve götürdü. İçeri girdikten sonra dallara küçük, yanan mumlar yerleştirdi ve bunun güzel Noel gökyüzünün bir sembolü olacağını söyledi böylece Noel ağacı doğdu. Türklerde yeni yıl kutlamaları hakkında konuşmak için öncelikle İslamiyet öncesinde Türklerde yeni yılın ilk günü olarak kabul edilen Nardugan'a bakmak gerekir. Nardugan'da Türkler ölümsüzlüğü sembolize edilen akçam ağaçlarını süsler, etrafında geleneksel ritüellerini gerçekleştirirlerdi. Çam ağacının kutsal olarak görülmesinin diğer sebebi ise tüm ırkların çam ağacından türediğine dair olan inançtan gelmekteydi. Ay yılı esasına göre 25 Aralık'ta gündüzün geceyi yenmesiyle Türkler, Tanrı Ülgen'e teşekkürlerini sunmak için bir çam ağacının dallarına renkli çaputlar asar, kurdeleler bağlar ve hediyeler bırakırdı. Tüm bunlar yukarıda da bahsedildiği üzere eski Pagan dinlerinde olduğu gibi aydınlığın karanlığı mağlup etmesini kutlamak içindi. Doç. Dr. Haluk Berkmen'e göre Noel ağacı süslemesi İslamiyet öncesi Türklerde olan Hayat Ağacı inancına dayanmaktadır. Hayat Ağacı olarak adlandırılma sebebi ise; akçam ağacının kışın yapraklarını dökmeyen ve sürekli yeşil kalan bir doğası olmasına dayandırılıyordu. Yılbaşı ağacının; isimleri, süslemeleri, atfedildiği dini veya kültürel anlam ne olursa olsun evrensel bir özelliğe sahip olduğunu söylemek mümkündür."} {"url": "https://www.soylentidergi.com/yol-film-incelemesi-toplumsal-esaretin-hikayesi", "text": "Yönetmeninden daha çok senaristliği ile anılan, senaristin zihninde hayat verdiği fakat kendisi hapiste olduğu için tamamen onun istekleri, direktifleri ile çekilen ve ülkesinde yaşanan tüm sorunları tüm çıplaklığı ile anlatarak, tam da bu sebeple 17 yıl yasaklı olan bir filmden bahsedeceğiz. Evet, çoğunuzun bu sözlerimizden tahmin ettiğiniz gibi Yılmaz Güney'in senaryosunu yazdığı, Şerif Gören'in yönettiği Cannes Film Festivali'nde Altın Palmiye ödülünü kazanan Yol'dan bahsediyoruz. Her gün yaşamın içinde karşımıza çıkabilecek karakterler ve bu karakterlerin çarpıcı hikayeleri, ülke gerçeklerinin sunulmasındaki cesaret ve politik duruş temel etmenler olarak sayılabilir. Bu doğrultuda Yılmaz Güney'in kendi deyişiyle memleketiyle hesaplaşmasını yaptığı Yol filmini yeniden keşif kapsamında inceleyebiliriz. Yol 'un hikayesi İmralı Cezaevinde yatan bir grup mahkumun hikayesidir aslında. Ülkede sıkıyönetim uygulanmaktaydı ve hapishanedeki koşullar da dışarıdan farklı değildi. Mahkumlar, umutla bayram izinlerinin çıkmasını beklerken karakterleri tanıyor, bir yandan da onların hikayelerine birbirine paralel olarak dahil oluyoruz. Karakterlerin tanıtımında fark ediliyor ki içerdeyken hapishane müdürü ya da gardiyanın üzerinden soyutlaştırılan güç yapısı, dışarıda askerler üzerinden somutlaştırılıyor. Yılmaz Güney'in hükümete ve sisteme karşıtlığı Yol filmi aracılığıyla somutlaştırılarak izleyiciyle buluşturuluyor. Bayram havası estiren izin haberiyle birlikte beş mahkum yollara düşüyor, hapisten çıkan mahkumların bir başka hapishaneye olan yolculukları böylece başlıyor. Şerif Gören ana karakterlerin hikayelerini birbirine paralel olarak gözler önüne seriyor. Bir haftalık izinin mahkumlar için ifade ettiği anlam ve mutluluğu gözlerinden anlıyoruz. Ancak çok geçmeden onları hem ülkenin içinde bulunduğu hem de kendi acı gerçekleri karşılıyor. Dışarının da en az içerisi kadar rahatsız edici olduğunu her an seyirciye hissettiriyor Şerif Gören. Zaten Yılmaz Güney'in anlatmak istediği ve sinemasının özü de bu. Filmde, dışarının içeriden bir farkı kalmadığının, ülkenin içerisi gibi dışarısının da koca bir hapishaneye dönüştüğünü iç karartıcı sahnelerle gözler önüne seriyor. Yol'a 17 sene yasak konulmasına sebep olan ve Cannes Film Festivali'nde Altın Palmiye ödülünü kazandıran da tam da bu özelliğiydi diyebiliriz. Karakterler hapishaneden dışarıya adımlarını attıkları andan itibaren sokağa çıkma yasağıyla karşılaşıyorlar ve sürekli olarak kontrollerlere takılıp, dışarının hapishaneden farksız olduğu gerçeği ile yüzleşiyorlar. Yol sayesinde darbenin toplum üzerinde yarattığı travmayı karakterlerin hikayesinde görebiliyoruz. Filmde ana hikaye karakterlerindir, fakat arka fon olarak darbe kullanılmaktadır; çünkü Yol beş mahkumun kişisel hikayelerini gözler önüne sererken, ülkenin içinde bulunduğu bunalımı karakterle pekiştirerek filme bütünlük kazandırıyor. Filmde ülkenin problemleriyle pekiştirilen beş mahkumun kişisel analizlerini inceleyelim. Karakterlerin ilki hikayesi en kısa tutulan Yusuf ile başlıyor. Ailesine kavuşma ümidiyle yola çıkan Yusuf, hapishaneden çıkarken ilk kimlik kontrolü sırasında izin kağıdını kaybettiğini fark ediyor ve eşine kavuşma hayalleri bir anda suya düşüyor. Bir haftalık iznini kimliğinin doğrulanmasını bekleyerek ve bahtsızlığına içerleyerek geçirmek zorunda kalıyor. Hapishane içinde hapishane vurgusunu ilk karakterimiz Yusuf'ta görüyor ve Yusuf'un yanından ayırmadığı kuşunun bir metafor olarak kullanıldığını fark ediyoruz; çünkü Yusuf dahil tüm mahkum ve toplumun esareti kuş aracılığıyla anlatılmaktadır. Sevdiği kızı istemek için izinli olarak görüşe çıkan Mevlüt, beş mahkum arasında hayata umutlu bakan ve gelecek kurabilecek karakter olarak sergilenir. Sevdiği kıza kavuşan Mevlüt bu kez de sevdiği kızla yalnız kalmak istemekte; fakat kızın ailesi buna izin vermemektedir. Bu gözetim altında tutulma hali, Mevlüt 'ün dışarıda içeriyi yaşamasına, kısa süreli özgürlüğünde bile hapis hayatı yaşamasına sebep olmaktadır. Mevlüt, kendini yine uzaklaşmak istediği hapis hayatında bulur. Bir diğer karakterimiz olan Ömer özlediği ovasına, köyüne kavuşur ve kısa da olsa mutluluğu burada bulur; ancak silah sesleri, çatışmalar başka bir hapishaneye çevirir köyünü. Suriye sınırını aşıp kaçmakla hapishaneye dönmek arasında kalır ki, bu ikilim ülke insanının temel çaresizliğidir. Mehmet Salim ve Seyyit Ali'nin yaşadıkları, diğer üç karakterden ayrılıyor; çünkü bu iki karakterin yaşadıkları ayrı bir trajedidir. Yol filminin dramatik yönünü bu iki karakter çekmektedir diyebiliriz. Salih eşinin ailesi tarafından nefretle karşılanır, hakarete uğrar. Eşini alarak ailesinin yanından ayrılan Halil'in, trende eşiyle yakınlaştığı sırada yakalanması olayları daha trajik hale getirir. Hükümetin insanları anlayamadığı ve sorunlarına çözüm bulamadığı şekline eleştiri getiren film, Halil'in yaşadığı bu olay ile insanın insanı anlamaması dikkat çekici bir nokta olmuştur. Yılmaz Güney'in üzerinde belki de en çok yoğunlaştığı karakter Tarık Akan'ın canlandırdığı Seyyit Ali'dir. Hapisteyken eşi Zine'nin kötü yola düşmesi Seyyit Ali'ye namusunu temizlemekten başka fırsat vermez; fakat Seyyid Ali ikilemde kalmıştır. Karısını öldürmeli midir öldürmemeli midir, törelere uymalı mıdır uymamalı mıdır, karısını affetmeli midir, affetmemeli midir? Tüm bu ikilemlerle, dondurucu soğukta yapılan çetin yolculukta kafamızdaki soruların cevaplarını alıyoruz. Mehmet Salih'in korkusu, Seyyit Ali'nin ikilemleri, Mevlüt'ün yaşadıklarından tat alamaması, Yusuf'un umutsuzluğu ve Ömer'in sıkışmışlığı sıkıyönetim altındaki halkın duygularının birer dışavurumudur. Sinemamızda 60'lı yıllarda görmeye başladığımız toplumsal gerçekçi filmlerin, 80'li yıllardaki nadide örneklerinden biri olan filmin başarısının sırrı, Yılmaz Güney ve Şerif Gören'in cesareti, anlatıdaki ustalıkları ve eriştikleri olgunlukta yatmaktadır. Cannes'da Altın Palmiye ödülünü alan ilk Türk filmi olan Yol, ülkemizde uzun yıllar yasaklanmış ve 17 yıl aradan sonra gösterime girmiştir."} {"url": "https://www.soylentidergi.com/yunan-edebiyatina-nereden-baslamaliyiz", "text": "Yunan Edebiyatı, Antik Yunan Dönemi'nden günümüze kadar süregelen bir edebiyat geleneğidir. Bu edebiyat geleneği, Yunanistan ve çevresindeki diğer antik Yunan şehir devletlerinde gelişmiş ve etkisini yaymıştır. Yunan Edebiyatı, Batı Edebiyatı'nın temelini oluşturan ve önemli bir etkisi olan bir dönüm noktasıdır. Eski Yunan Edebiyatlarının yapıtlarında, mitolojik unsurlara ağırlık verilmiştir. Yunan Edebiyatı'nda kullanılan dil, Eski Yunanca olarak adlandırılan bir dil olan Attika lehçesidir. Bu dil, Atina'nın çevresinde konuşulan ve klasik dönemde resmi dil olarak kabul edilen bir lehçedir. Attika lehçesi, M. Ö. 9. yüzyıldan M. S. 6. yüzyıla kadar Yunan Edebiyatı'nın ana dilini oluşturmuştur. Antik Yunan Edebiyatı'nda kullanılan alfabe ise Yunan alfabesi olarak bilinir. Yunan alfabesi, Fenikelilerin alfabelerinden türemiş ve M. Ö. 9. yüzyılda oluşturulmuştur. Yunan Edebiyatı; felsefe, tiyatro, destanlar, lirik şiir, epik şiir ve diğer edebi türlerde önemli eserler üretmiştir. Yunan Edebiyatı, tarihsel gelişim süreci boyunca birkaç belirgin döneme ayrılır. Arkaik Dönemle başlayan Yunan Edebiyatı'nın en önemli eserleri ve yazarları bu dönemdedir. Homeros ve Hesiodos gibi yazarlar Yunan Edebiyatı'nın temellerini atmışlar. Homeros'un İlyada ve Odysseia eserleri, bu dönemin en ünlü eserleridir. İlerleyen süreçte karşımıza çıkan Klasik Dönem içerisinde ise özellikle drama ve şiir biçiminde gelişir. Tragedya yazarlarından Aiskhylos, Sophokles ve komedi yazarı Aristophanes bu dönemin en ünlü yazarlarıdır. Ayrıca, bu dönemde büyük düşünürlerin Platon ve Aristoteles'in de eserleri bulunmaktadır. Büyük İskender'in ölümüyle başlayan ve Kleopatra'nın ölümüyle sona eren Helenistik Dönem ise, Yunan Edebiyatı'nın genişlemesi ve çeşitlenmesi ile tanınır. Bu dönemde özellikle Meander'ın komedileri, Theokritos'un idil şiirleri ve Kallimakhos ve Apollonios Rhodios'un epik şiirleri öne çıkmaktadır. Yunan Edebiyatı'nın Roma Dönemi, Roma İmparatorluğu'nun kontrolü altında geçmiştir ve bu dönem, Yunan Edebiyatı'nın yeniden canlanmasını gösterir. Ancak bu dönemin edebiyatı, genellikle Helenistik Dönem'den kalma eserlerin yeniden yazılması veya yeniden yorumlanması şeklinde olmuştur. Yine de, bu dönemde bir dizi önemli eser üretilmiştir. Örneğin, Yunan romansının en güzel örneklerinden biri olan Daphnis ve Chloe, Longus tarafından yazılmıştır. Ayrıca, Yunan tragedyasının önemli bir devamı olan Cassius Dio da bu dönemde yazılır. Çağdaş Yunan Edebiyatı'ndan önce olan Bizans Dönemi'nde Yunan Edebiyatı, Hristiyanlık ve Klasik Yunan geleneği arasında bir denge kurma çabası içindedir. Bu dönem boyunca Yunan Edebiyatı, genellikle dini, tarihsel, felsefi ve edebi metinler olmak üzere dört ana kategoriye ayrılır. Bizans Dönemi Yunan Edebiyatı, Orta Çağ ve Rönesans dönemlerinde Avrupa'da büyük bir etkiye sahiptir ve Modern Yunan Edebiyatı'nın ve Doğu Ortodoks Kilisesi'nin dini metinlerinin temelini oluşturmuştur. Bu dönemdeki yazarlar ve düşünürler, Klasik Yunan ve Roma eserlerini korurlar ve yorumlarlar ayrıca kendi orijinal eserlerini de üretirler. Çağdaş Yunan Edebiyatı ise geniş bir yelpazede eserler ve yazarlar içerir. 20. ve 21. yüzyıllarda Yunan Edebiyatı, ulusal ve küresel konulara, sosyal ve politik olaylara ve insan psikolojisi ve duygusal yaşama odaklanan çeşitli türlerde eserler üretmiştir. Çağdaş Yunan Edebiyatı genellikle modernizm, postmodernizm ve diğer çeşitli edebi akımlarla karakterizedir. İlyada, Homeros'un bu epik şiiri, Truva Savaşı'nın onuncu yılında geçer. Kahraman Akhilleus'un öfkesi ve Truva prensi Hektor ile olan çatışması etrafında şekillenir. İlyada, Akhilleus'un en iyi arkadaşı Patroklos'un ölümünün ardından savaşa dönüşünü ve Hektor ile olan son savaşını anlatır. Hikaye, Hektor'un cenazesinin düzenlenmesiyle sona erer. Odysseia, yine Homeros'un bir başka epik şiiridir. Truva Savaşı'nın bitiminden sonra kahraman Odysseus'un anavatanı İthaka'ya dönme çabalarını anlatır. Bu on yıllık yolculuk sırasında Odysseus, bir dizi mitolojik canavarla ve tanrılarla karşılaşır, tutsak kalır ve hatta ölüler diyarını ziyaret eder. Sonunda, Odysseus evine döner, sahte suitörlerini yenilgiye uğratır ve karısı Penelope ile yeniden bir araya gelir. Sophokles'in Thebai Üçlemesi, Antik Yunan'ın en önemli trajedi yazarlarından biri tarafından yazılan üç oyunu içerir; Oedipus Rex, Oedipus at Colonus ve Antigone. Bu oyunlar, Thebes Kralı Oedipus ve onun ailesinin dramatik ve trajik hikayelerini anlatır, ancak bu oyunlar kronolojik sırayla yazılmamıştır. Oedipus Rex başlığında; Oedipus kaderinden kaçmak için çabalasa da trajik bir şekilde kendi babasını öldürür ve annesiyle evlenir. Bu gerçeği öğrendiğinde, kendini kör eder ve tahttan feragat eder. Oedipus at Colonus başlığında; sürgünde olan Oedipus, kızı Antigone ile Atina yakınlarındaki Colonus'ta yaşar. O, orada ölür ve gömülür, fakat onun mezarının yerini sadece birkaç kişi bilir. Antigone başlığındaysa; Oedipus'un kızı Antigone, kardeşlerinin birbirlerini öldürdüğü bir savaştan sonra Thebes'e döner. Yeni kral Creon, düşman kardeşi Polyneices'in bedeninin gömülmesini yasaklar ancak Antigone bu yasağı çiğner. Bu, Creon'un öfkesini çeker ve Antigone'yi ölümle cezalandırır. Herodotos'un Tarih eseri, Batı dünyasında yazılan ilk büyük tarihi eserdir ve genellikle tarih yazımının babası olarak anılır. Eser, Greko-Pers Savaşları olarak da bilinen Pers İmparatorluğu ile Yunan şehir-devletleri arasındaki savaşlara detaylı bir şekilde yer verir. Herodotos, tarih yazımında eleştirel düşünce ve araştırmayı kullanarak mitolojik ve dogmatik anlatılardan farklı bir yaklaşım sunar. Tarih eseri, tarihsel olayları aktarmanın yanı sıra insanların ve toplumların davranışlarına, inançlarına ve kültürlerine dair derin bir bakış açısı sağlar. Antik Yunan şairi Sappho'nun eserleri, aşk ve arzu temalarına odaklanır ve genellikle doğrudan ve samimi bir dil kullanır. Onun şiirleri, genellikle kendi yaşam deneyimlerine ve duygusal durumlarına dayanır. Ancak Sappho'nun şiirlerinin büyük bir kısmı günümüze ulaşmamıştır. Çalışmalarının çoğu sadece parçalar halinde veya ikinci el alıntılarla bilinir. Sappho'nun en ünlü şiiri, genellikle Bir Tanrı Gibi olarak çevrilen ve başka bir kadına olan özlemini ve arzusunu ifade eden bir şiirdir. Sappho ayrıca, lirik şiirin öncülerinden biri olarak kabul edilir. Medea adlı eser, kahraman Jason ve karısı Medea'nın hikayesini anlatır. Hikaye, Jason'ın Medea'yı terk edip Glauce adında daha genç ve soylu bir kadınla evlenme kararını aldığı noktada başlar. Medea, ihanete uğramış biridir ve hırslarından dolayı Jason'a karşı intikam alma planları yapar. Jason'un Medea'dan aldığı en büyük armağan olan çocuklarını öldürerek intikamını tamamlar. Jason'u çaresiz bırakan bu trajik eylemden sonra Medea, Tanrı Helios'un gönderdiği bir ejderha arabasıyla kaçar. Bu eser intikam, ihanet ve adaletin yanı sıra kadınların sosyal statüsü gibi temaları ele alır. Medea'nın çaresizliği ve çılgınlığı, güçlü ve unutulmaz bir karakter yaratır. Devlet eserinde Platon adaletin, herkesin doğru yerini bulduğu ve kendi işini yaptığı bir düzen olarak tanımlar. Platon ayrıca, ideal devletin filozof-kral tarafından yönetilmesi gerektiğini ileri sürer. Bunun nedeni, filozofların gerçeği arayan ve onu anlama yeteneğine sahip tek kişiler olmasıdır. Ayrıca eserde, Platon ideal bir eğitim sistemini tanımlar ve kadınların erkeklerle eşit haklara ve fırsatlara sahip olması gerektiğini savunur. Eserde, Sokrates ve çeşitli Atinalılar arasındaki diyaloglar vasıtasıyla bu fikirler sunulur. Varoluşçuluk akımını benimseyen ve Çağdaş Yunan Edebiyatı'nın en ünlü isimlerinden biri olan Nikos Kazancakis'in romanı Zorba, bir İngiliz Dil Okulu sahibi olan Yunanlı bir anlatıcı ve yaşamı dolu dolu yaşayan bir adam olan Alexis Zorba arasındaki dostluğu anlatır. İkisi, Krete adasında bir lignit madeni işletme planı yaparlar. Zorba, hayatın zorluklarına rağmen her zaman neşeli ve iyimserdir. O; hayatı, aşkı, ölümü ve insan doğasını tam anlamıyla yaşamaya ve anlamaya çalışır. Kendi felsefesini dans etmek ve müziği yaşamak aracılığıyla ifade eder. Zorba, ahlaki ve felsefi sorulara dair zengin bir tartışma sunar ve insan deneyiminin doğası ve anlamı hakkında derinlemesine bir bakış sağlar."} {"url": "https://www.soylentidergi.com/zamaninda-buyuk-iskenderin-adini-tasimis-sehirler", "text": "Antik dünyanın en büyük askeri dehalarından birisi olarak kabul edilen Büyük İskender, hükümdar olduğu süre boyunca birçok başarılı sefer gerçekleştirmiş; başarısız olsa da dünyayı değiştirecek birçok projeyi uygulamaya koymuştur. Tüm bunların yanında Büyük İskender, sayısı yirmiyi aşan birçok kentin kurulmasına ve yenilenmesine ön ayak olmuş, birçoğuna da bizzat kendi ismini vermiştir. Üstelik bu şehirlerin bazıları günümüzde halen aktif yerleşim yerleri olarak devam etmektedir ve ülkemizde yer alan bazı şehir/ilçeler de bu listeye dahildir! Asıl adı III. Aleksandros olan fakat yaygın adıyla tanıdığımız Büyük İskender, M. Ö. 336 323 yılları arasında Antik Makedonya Krallığı'nı yönetmiş kraldır. Krallığı boyunca girdiği hiçbir savaşı kaybetmemesi, kendisinin tarihin en başarılı askeri komutanlarından birisi olarak kabul edilmesini sağlamıştır. 16 yaşına kadar ünlü filozof Aristoteles tarafından eğitim alan Büyük İskender, 30 yaşına geldiğinde Yunan şehir devletlerini işgal ederek antik dünyanın en büyük imparatorluklarından birisini kurmuştur. Elbette bu işgaller sessiz sedasız olacak değildi. Büyük İskender, işgal ettiği Yunan şehir devletlerinde çıkan isyanları bastırarak bu devletleri Makedonya Krallığı'na bağlamıştır. Bu başarılı girişimin ardından Büyük İskender, yerinde durmamış, tam aksine devam etmiştir. Tarihler M. Ö. 334'ü gösterdiğinde 35 bin kişiden oluşan ordusu ile Asya Seferi'ne çıkan İskender, günümüzde Çanakkale Boğazı'nın bulunduğu yerden Anadolu'ya geçmiş ve burada Persleri bozguna uğratmıştır. Daha da devam ederek şu anda üzerinde bulunduğumuz Anadolu, Suriye, Mısır ve Mezopotamya bölgesinin tamamını ele geçirmiştir. Bir süre boyunca işgal ettiği bu bölgelerde kalan Büyük İskender, Hindistan'a kadar ilerlemiştir. Büyük İskender'in yaşamı boyunca bir hedefi de vardı: Dünya'nın sonuna ve Büyük Dış Deniz'e ulaşmak. Bu hedefini gerçekleştirmek için M. Ö. 326 yılında Hindistan'ı işgal etse de Büyük İskender'e eşlik eden orduda ufak çatlamalar başlamıştı. Askerlerde baş gösteren yorgunluk ve vatan hasreti, bu işgalin yarıda kalmasına ve akabinde geri dönülmesine sebebiyet vermiştir. 33 yaşında, henüz oldukça gençken hayata veda eden İskender'in yaşamının son yılları, iç savaşlar, taht kavgaları ve isyanlarla geçti diyebiliriz. Bu parçalayıcı hareketlerin sonunda krallık, toplamda dört ana parçaya bölündü. Bunlar: Makedonya, Mısır'da yer alan Ptolemaios Krallığı, Seleukos İmparatorluğu ve Pergamon Krallığı. Yaşamı boyunca Büyük İskender, çeşitli Yunan efsanelerini öğrenmiş ve kendisinin yenilmez birisi olduğunu hatta daha da ileriye giderek ilahİ bir varlık olduğuna inanmıştır. Krallığı süresince gerçekleştirdiği seferlerde kendi adını taşıyan yirmiye yakın şehir ve bölge kurmuş, birçok bölgenin yapımı ve yenilenmesine öncülük etmiştir. Alexandrupolis, Büyük İskender tarafından kurulan ilk şehirdir. Büyük İskender, babası henüz tahtta iken ve kendisi bir veliaht prens unvanına sahipken günümüzde Bulgaristan sınırlarının güneybatısında yer aldığı varsayılan Maedi kabilesine bir sefer düzenlemiştir. Bu sefer sonucunda isyancıları bastırarak İskender şehri adını verdiği Alexandrupolis şehrini kurmuştur. Günümüzde şehrin konumu tam olarak bilinmemektedir. Bu ilk olma özelliğine sahip şehrin yerinin tam olarak bilinememesi, iki ihtimali ortaya çıkarmıştır: Şehir kurulduktan kısa bir süre sonra terk edildi veya başka bir isimle anılmaya başlandı. Günümüzde Türkiye sınırları içerisinde yer alan Muğla iline bağlı Dalyan ilçesi olarak varlığını sürdürmektedir. M. Ö. 306 yılı civarında kurulduğu düşünülen yerleşimin ilk adı Antigonia olarak geçmektedir. Direkt olarak Büyük İskender'in kendisinin değil, varislerinden birisinin kurduğu düşünülmektedir. Karya'da yer alan bu kasaba, M. Ö. 333 yılında garnizon veya askeri yerleşim maksatlı kurulmuştur. Bir önceki yerleşim yerinde olduğu gibi buranın da şahsen Büyük İskender tarafından değil, bir varisi tarafından kurulup İskender'in adının verildiği rivayet edilmektedir. Başkenti Halikarnas olarak bilinen Karya, günümüzde sınırları içerisinde yaşadığımız Türkiye'nin güneybatısında yer alan, Muğla iline bağlı Bodrum ilçesidir. Eski kaynaklar incelendiği zaman Karyalılar hakkında pek bir bilgiye rastlanılmamaktadır. Sadece bir kez karşımıza çıkan Karyalılar, yaklaşık 400 yıl gibi uzun bir sürenin ardından tekrardan ortaya çıkıyor, hem de Homeros tarafından. Antik Çağ'da varlığını sürdüren İyonyalı ozan Homeros, Gemi Kataloğu'nda Karya halkının Milet civarında Menderes nehri boyunca yaşadıklarını anlatır. Yine Homeros'a göre Karyalılar, Truva Savaşı'nda Truvalıların yanında yer almıştır. Homeros'un yaşadığı yıllarda Milet, Yunan kasabası olarak görülmekteydi. 5. yüzyılda ise Yunanlılar, Karyalıların İyon Denizi adalarından Karia'ya geldiklerini iddia ederken Karyalılar tam aksine yerli olduklarını savunmaktaydılar. Günümüzde Hatay olarak adını sürdüren ilimiz, Antakya ve İskenderun adıyla da bilinmektedir hatta İskenderun adında bir ilçesi de vardır. Kuruluşu hakkında ise Issus gazilerinin yerel halkla bir araya gelerek yepyeni bir hayata başlamayı planladıkları kalıcı bir garnizon olduğu yönünde söylentiler vardır. Bölge, Fırat Nehri ve devamında Mezopotamya'ya giden sahil yoluna sahip olması ve Suriye sınırını kontrol etmesi ile mükemmel bir stratejik konuma sahiptir. Bölgenin kurulması için Büyük İskender'in şahsen bir emir verip vermediği kesin bilgilerle kanıtlanmamıştır, varislerinden birisi tarafından da kurulmuş olabilir. Ayrıca bölgedeki en eski arkeolojik kalıntılar, M. Ö. 4. yüzyıla kadar uzanmaktadır. Günümüzde Hatay'da yer alan Hatay Arkeoloji Müzesi, içerisinde barındırdığı eserler ile ülkemizdeki önemli arkeolojik müzeler arasında yer almaktadır. Mısır'da yer alan İskenderiye, Büyük İskender'in adını taşıyan şehirler arasında en bilinenidir. Akdeniz'in en büyük şehri olan İskenderiye, yerliler tarafından Akdeniz'in Gelini olarak isimlendirilmiştir. M. Ö. 330 yılının Ocak ayında bölge seçilmiş olsa da şehrin kurulması Nisan ayında gerçekleşmiştir. Tamamen Yunan-Makedon şehri olan İskenderiye'de aynı zamanda yerli ve Yahuda mahalleleri de vardı; fakat az sayıda olmalarından dolayı yerliler ve Yahudiler burada ikinci hatta üçüncü sınıf vatandaş muamelesi görmekteydiler. Kurulduğu dönemden itibaren günümüzde dahi son derece önemli bir konuma sahip olan İskenderiye hakkında derya deniz bilgiler ve söylemler vardır. - Ariana'daki İskenderiye: M. Ö. 330 yılının Eylül ayında yerliler ve Makedonya gazileri ile birlikte yerleşim alanı doldurulmuştur. Günümüzde Afganistan'da yer alan Herat kenti olarak varlığını sürdürüyor. - Nikephorion: Günümüzdeki ismi Suriye'de yer alan Rakka şehridir. - Opiania'da İskenderiye: Günümüzde Afganistan'da yer alan Gazze bölgesini temsil etmektedir. - İskenderiye Karmanya: Günümüzdeki konumu tam olarak bilinmemekle birlikte en çok adı geçen bölge, İran bölgesidir. - Margiana'daki İskenderiye: Türkmenistan'da yer alan Merv kenti eski adıdır. - Tire: M. Ö. 332 ile 331 yıllarında Yunan göçmenleri ve yerlilerle birlikte tekrardan bölgeye yerleşim sağlanmıştır. - Gazze: M. Ö. 331 tarihinde Avrupalı göçmenler ve yerlilerle birlikte oluşturulmuştur. - Drangiana'da Prophthasia: Önceki adı Phrada olan bu yerleşim yeri, M. Ö. 330 tarihinde Prophthasia olarak değiştirilmiştir. Günümüzde Afganistan'ın Farah kentine denk gelmektedir. - Arachosia'daki İskenderiye: M. Ö. 330 ve 329 yılının kış mevsiminde yerliler ve Makedonya gazileri ile birlikte bölgede yeniden yerleşim sağlanmıştır. - Kafkasya'da İskenderiye: Günümüzdeki konumu Afganistan'da yer alan Charikar şehridir. Adını saydığımız birçok şehir gibi burası da kalıcı garnizon olarak kurulmuştur. - Alexandrie Eschate: Syrdar'ya üzerinde kalıcı garnizon olarak kurulmuştur. Günümüzde Tacikistan'da yer alan Khodzent şehrine denk gelmektedir. - Oxus'ta İskenderiye: Kesin bir bilgi olmamakla birlikte M. Ö. 328 tarihinde Yunan ve İran gazileri ile yerlilerin birleşmesi sonucu Pers şehrinin yeniden kurulması amaçlanmıştır. Günümüzdeki konumu hakkında bir kesinlik yoktur, birçok uzman kişi tarafından Afganistan'da yer alan Ai Khanum şehri olduğu düşünülmektedir. - Margiana'daki İskenderiye: Günümüzde Türkmenistan'a denk gelmektedir. Makedon, Yunan ve İran gazileri ile yerlilerin bir araya gelerek Pers şehrinin yeniden kuruluşu planlanmıştır. - Patala: Deniz üssü anlamına gelen şehir, Xylinepolis yani tahta şehir olarak da bilinmektedir. M. Ö. 325'te geçici bir askeri yerleşim olarak kurulmuştur. Günümüzdeki konumu, Pakistan'ın Haydarabad şehrinin yakınlarına denk gelmektedir. - Arigaeum: Günümüzde Pakistan'da yer alan Nawagai birimi bölgesine denk gelmektedir. Yerliler ve Makedonya gazilerinin bir araya gelerek oluşturduğu kalıcı bir garnizondur. - Oxus'un Kuzeyinde Yer Alan Altı Şehir: Buralar yerli savaş esirleri ile doluydu. Bu da kabilelerin bir tür etten duvar oluşturduğu kalıcı garnizonlar anlamına gelmektedir. Bu altı şehirden birisi, günümüzde Özbekistan'da yer alan Tirmiz şehrinin bulunduğu bölgeye denk gelmektedir. - İskenderiye on the Hyphasis: M. Ö. 326 yılının Temmuz ayında Büyük İskender'in imparatorluğunun doğu sınırı civarında kurulmuştur. Bölgeye yerleşen gazilerin nereli oldukları bilinmemektedir. - Nicaea ve Bucephala: M. Ö. 326 yılında daimi garnizonlardan birisidir. Yunan, Makedon ve İranlı gazilerle birlikte bölge halkı yerleşmiştir. Günümüzde Pakistan'da yer alan Jhelum şehrine denk gelmektedir. Bu şehirlerde zamanında büyük tersanelerin var olması, kurulan bu kentlerin birer ticari merkez olabileceği ihtimalini doğurmaktadır. - . İndus'ta İskenderiye: M. Ö. 325 yılının Şubat ayında Trakyalı gazilerle bölge halkının yerleştiği bu yere de bir ticaret merkezi olarak bakılmaktadır. - İndus'ta Yer Alan Başka Bir Kasaba: M. Ö. 325 yılında Hintli Soğdlular tarafından kurulduğuna inanılıyor. Amacı, geçici bir askeri karakoldur. - Rhambacia: M. Ö. 325 yılının sonbahar mevsiminde önce kalıcı olarak planlanan garnizon, daha sonrasında boşaltılmıştır. Günümüzde Pakistan'da yer alan Bela şehrine denk gelmektedir. - Carmania'da İskenderiye: Şahsen Büyük İskender tarafından kurulup kurulmadığı belli değildir. M. Ö. 324 yılında kalıcı garnizon olarak kurulmuştur. Günümüzdeki konumu hakkında kesin bir bilgi olmasa da İran'da yer alan Alaşkerd bölgesi olduğu düşünülmektedir. - Susiana'daki İskenderiye: Bölge olarak Dicle Nehri'nin ağız kısmı civarına denk gelmektedir. Makedon, Yunan ve İran gazileri ile yerli halkın birleştiğine inanılmaktadır. Günümüzde Irak'ın Basra iline bağlı El Kurna ilçesine denk gelmektedir. Burada saydığımız yirmiden fazla şehir ve bölgenin büyük bir çoğunluğu, Büyük İskender tarafından kurulduğu inanılan yerleşim yerleridir. Detaylarda belirttiğimiz gibi bu yerleşim yerlerinin çoğu, Makedon ve Yunan gazileri tarafından oluşturulmuş garnizonlardır. Bu yerleşim yerlerini harita üzerinde incelediğimiz zaman bölgelerin Akdeniz'den uzakta olması, bölgeye yerleşenlerin mutsuz olmasına ve yoğun bir vatan hasreti duymalarına sebep olmuştur. İnsanlar, Büyük İskender'in ölüm haberinin ardından bulundukları bölgeleri terk ederek vatanlarına dönmüşlerdir. Yılmaz, CA (2017). ANTİK DÜNYAYI FETHEDEN ORDU. Fırat Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi, 27 (1), 2017-2018. 11 Ağustos 2022 tarihinde erişildi. Lendering, Jona. Alexander's City Foundations. Livius, 12 Ekim 2020, https://www. livius. org/articles/misc/alexander-s-city-foundations/. 12 Ağustos 2022 tarihinde erişildi. Öne çıkan görsel tarihikadim. com'dan alınmıştır. Resim, Charles Le Brun tarafından 1665 tarihinde yapılmıştır ve Büyük İskender'in Babil'e girişini tasvir etmektedir. 12 Ağustos 2022 tarihinde erişildi."} {"url": "https://www.soylentidergi.com/ziya-osman-saba-mezari-yitik-sairin-yasami-ve-edebi-kisiligi", "text": "Cumhuriyet Dönemi Türk edebiyatının önemli sanatkarlarından olan Ziya Osman Saba kültür ve edebiyat hayatımızda kendine özgü bir şiir ve nesir dili oluşturarak önemli yer edinen isimlerdendir. Yedi Meşale'nin şiir anlayışını, yaşamının sonuna dek sürdüren şair, şiirlerinde çocukluk ve ilk gençlik anılarına bağlılık, yaşamın küçük mutluluklarından duyulan sevinç, acıma duygusu, iyilik düşüncesi, İstanbul sevgisi, Tanrı'ya şükran, ölüm gerçeğini kabulleniş gibi konuları, gözlemci ve dışa vurumcu bir tarzla işlemiştir. Ziya Osman Saba, 30 Mart 1910'da İstanbul'da Beşiktaş semtinde dünyaya gelir. Doğduğu yalı; Beşiktaş'ta, Dolmabahçe Sarayı'ndan Barbaros Hayrettin Türbesi'ne kadar uzanan ve Hayrettin İskelesi denilen sahil kısmındayken daha sonra yıkılıp yerine Austro Türk Tütün Deposu yapılmıştır. Annesi, evkaf muhasebecisi Fuat Bey'in kızı Ayşe Tevhide Hanım, babası Binbaşı Osman Bey'dir. İstanbul'un köklü ailelerinden biri olan Fuat Bey ailesi -Ziya Osman'ın Bir Kurban Bayramı Hikayesi adlı hikayesinde bahsettiği gibi- amcalar, gelinler, görümceler, oğullar, çocuklar ve damatlarla bu yalıda oturan kalabalık bir ailedir. Fuat Bey, çok genç yaşta kaybettiği kardeşi Ziya'nın ölümünden sonra doğan büyük kızının oğluna kardeşinin adını koyar. Mutlu çocukluk yıllarını; anneannesi, dedesi, annesi, babası, dayısı, teyzesi, hizmetçiler, kahyalar, ağalar, dadılar arasında geçirdiği Beşiktaş'taki bu kalabalık yalı Ziya Osman için her hali ve her bireyiyle bir mutluluk yuvasıdır. Mizacının belirlenmesinde etkin ve önemli bir yeri olan yalıyla birlikte Çamlıca, Feneryolu İstasyonu ve Fenerbahçe mesirelerine yaptığı gezintiler şairin ruh dünyasının şekillenmesinde ve tabiata karşı derin bir sevgi duymasında etkili olur. Yalının bahçesinin yanı sıra selamlık odası da çocuk Ziya'yı meşgul eder. Ziya Osman, bu odada kalabalık aile efradının hayatlarını çocukluklarından itibaren fotoğraflarıyla takip eder ve fotoğraflarıyla tanır. Ondaki bu fotoğraf tutkusu, hayatının sonuna kadar devam eder ve eserlerine de sık sık yansır. Bu fotoğraf ve resimler, küçük Ziya'nın hayal dünyasının gelişmesine yardımcı olur aynı zamanda bu sayede dedelerden toruna bir bütün olarak devam eden aile ağacının önemini kavramaya başlar. İlk şiirini 1927'de henüz 17 yaşında iken yazar, Servet-i Fünun dergisinde yayımlatır. Galatasaray lisesinde bir yıl sınıfta kalınca da Cahit Sıtkı Tarancı'yla sınıf arkadaşı olur. Bu tanışmadan Ziya'ya Mektuplar diye sanat değeri yüksek bir eser doğduğunu da hatırlamak gerekir. Tarancı, edebiyat adına bildiği her yeni şeyi Saba'yla paylaşmak ve tanıdığı herkesi onunla tanıştırmak ister. Tarancı'nın kendisiyle tanıştırdığı kişiler arasında Fazıl Hüsnü, Hasan Şimşek, Orhan Veli de vardır. Cahit Sıtkı, Paris kaynağından faydalanır; başta Supervielle olmak üzere, Vincent Murselli, Partice de La Tour du Pin gibi Fransız sanatçılardan Ziya Osman'ı da haberdar eder bu şairlerin yanı sıra Ziya Osman Regnier, Mallarme, Rimboud, Baudelaire gibi şairlerden de faydalanarak şiirlerini geliştirmeye çalışır. Ziya Osman ayrıca burada tanıştığı Yaşar Nabi vasıtasıyla Yedi Meşale grubuna katılır, sanat faaliyetlerine bu grupla devam eder. Yaşar Nabi'nin Varlık'ı çıkarmaya başlamasından sonra da bu dergiye geçer; aynı zamanda, Ağaç (1936), Yücel (1938), Servet-i Fünun (1944) gibi dergilerde de görülür. Bir ihtiyaç olarak gördüğü için yazdığını ve sanat hayatındaki hedefinin güzele erişmek olduğunu ifade eden Ziya Osman'ın sanata yaklaşımı ve verdiği değer, ilk şiirlerinde izine rastlanan Ahmet Haşim'in mensubu olduğu Fecr-i Aticilerin Sanat, şahsi ve muhteremdir. anlayışına oldukça yakındır. Saba'ya göre şairin en önemli hedefi, her şeyi yok eden ölüme karşı yaşadığını belli edecek kalıcı bir iz bırakmaktır. Ölümün katı gerçekliğine karşı şairin hedefi, öldükten sonra ardında kendisini hatırlatacak bir eser bırakmaktır. Asıl şair, bu yolda saadeti memnu telakki ederek yaşamalı ve yaşadığına dair ebedi bir eser bırakmalıdır. Ziya Osman için en büyük üzüntü, öldükten sonra dünyada bırakacağı sevdikleri ve yazamadığı şiirlerdir: Bugün, yarın öleceksin deseler, yegane üzüntüm, dünyada bırakacağım sevdiklerimle yazamadığım eserlerimdir. Onun bu düşüncesi, sanatın bir rahatlama olduğu düşüncesini taşıyanları -söz gelimi, Yazmasam deli olacaktım. diyen Sait Faik'i- hatırlatır. Galatasaray Lisesi'nden 1931 yılında mezun olmasının ardından amcasının hasta olan kızını tedavi ve seyahat amacıyla Paris'e götürür. Burada ataşelik görevinde olan babasını gören ve Paris'i tanıma fırsatı bulan şair, refakat ettiği sinir hastası kuzeni Nermin'e aşık olur. Ailesinin bütün itirazlarına rağmen onunla evlenir. Aynı yıl İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi'ne girer ve 1936'da mezun olur. Burada okuduğu yıllarda bir yandan da Cumhuriyet gazetesi muhasebe servisinde çalışır. 1936'da İstanbul'da askerlik yapar. 1938'de girdiği hariciye imtihanını kazanamaz. Aynı yıl Emlak Bankası'na girer ve burada beş yıl çalışır. Bütün bunlar olurken Saba, eşi Nermin'in tedavisiyle de uğraşır ancak eşinde bir türlü iyileşme görülmez. Sık sık Bakırköy'de tedavi gören eşiyle yaşadığı on yıl boyunca karamsar şiirler yazar. 1941 yılında ailesinin ve yakınlarının ısrarıyla severek evlendiği eşinden ayrılır ancak ayrıldıktan sonra da onu hastanede ziyarete devam eder. Aynı yıl babası da geçirdiği bir kalp krizi sonucu vefat eder. Üst üste gelen bu yıkımlar şairi iyice bunaltmışken Karadeniz Boğazı Müstahkem Mevkii'nde ikinci defa olarak bir buçuk yıl askerlik yapmak üzere silah altına alınır. Rezzan Öney Hanım'la ikinci evliliğinden Osman ve Orhan isminde iki çocuğu olur. Günleri, bir yandan ailesi ve sevdikleriyle birlikte mutluluk içinde geçerken diğer yandan çalıştığı ortamın bir sanatçıya ağır gelen havasından ve sıkıcı işlerinden içten içe dertlenerek geçer. Çocukluğundan beri bütün yaşadıklarının ve son iş ortamının etkisiyle 1950'de ilk kalp krizini geçirir. Bu dönemde çalışamayacağı için ve kadrolu da olmadığından işinden ayrılmak zorunda kalır. İş yeri, kendisine ne bir tazminat verir ne de malulen emekli olmasına izin verir bu nedenle geçim sıkıntısı tekrar başlar. Bu arada daima yanında desteğini gördüğü dostu Yaşar Nabi, kendisine Varlık Yayınevi'nin tashih işini verir. İlginçtir, Ziya Osman, Yaşar Nabi'nin işlerini ücretsiz yapmak ister ancak ısrarlarında başarısız olur ve ücretle işe başlar. Yaşar Nabi, işlerini rahat bir ortamda yapmasını istemiş ve en uygun yerin de, çok sevdiği ailesinin yanı ve evi olduğunu gördüğünden Ziya Osman'ın bundan sonraki iş yeri evidir. Saba, artık evinde çalışır geçim sorunu da çözülmüştür ancak kaçınılmaz olan ölümü de düşünmeden edemez, ölüm temalı şiirlere tekrar yönelir. Bu arada Cahit Sıtkı'nın kendisine gönderdiği mektupları da düzenleyip yayına hazırlar ve yeni şiirlerini kitap şeklinde basıma hazır hale getirir. Eşi Rezzan Hanım'ın insanlar arasında bu kadar temiz kalplisine ender rastlanır dediği Ziya Osman Saba, tanıyanlarının ve hakkında yazanların hemen hepsinin, nazik, güler yüzlü zarif, ince, iyiliksever, İstanbul efendisi, çekingen, mütevazı, dostluğa önem veren olarak nitelendirdiği bir insandır. Halit Fahri Ozansoy onun için, Gençti, hisli idi, kibardı, zarifti, bu onun insanlık cephesi idi. Ziya Osman, bu toplantılarda arkadaşlarının en güzeli, en yakışıklısı, en zarif endamlısı idi. İçten gelen nezaketi de hepimizi hayran ederdi. ben, bu halis İstanbul efendisi çocuğu bir an unutmadım. der Muhtar Körükçü, bu büyük şairi doğuşundan efendi, çelebi bir insandı. Halim selim, konuşması bile sakin ve tatlı, kalabalıklara fazla girmeyen, orta yerlerde çokça görünmekten hoşlanmayan bir oturaklı tip. Galatasaray'da yetişmiş, güleç ve sevimli yüzlü, ince vücutlu, yakışıklı ve çok kibar bir İstanbul çocuğu. Mütevazı, gösterişsiz yaşardı. bir mazbut efendi yaşamı sürdürürdü. Sevgileri, tutkuları da şiirleri gibi ap ak, lekesiz kabalıktan uzak, hayal doluydu. cümleleriyle anlatır. Cenazesi, 31 Ocak günü Şişli Camii'nden kaldırılarak Eyüp sırtlarındaki aile mezarlığına, bir ömür boyu özlemiyle yaşadığı annesinin yanına defnedilir. Ancak 1980'li yıllarda Eyüpsultan'daki aile mezarlığının üstünden yol geçmiş ve kabirler kaldırılıp yok edilmiştir. Ziya Osman Saba'nın mezarı kaybolur. Başta Mehmet Nuri Yardım gibi araştırmacıların çabalarına rağmen mezarla ilgili olumlu bir sonuca ulaşılamaz. Onun Eyüp semtine olan aşkını bilen Eyüp Belediyesi, Eyüp Merkez Mahallesi'ndeki bir sokağa onun adını verir. - Akbulut S. (2008) Ziya Osman Saba'nın Şiiri Yüzüncü Yıl Üniversitesi, Van. - Ar, B. (2021) Ziya Osman Saba Hayatı Sanatı Eserleri Ankara Üniversitesi, Ankara. - Kırcı M. (1991) Ziya Osman Saba Hayatı-Eserleri-Sanatı On Dokuz Mayıs Üniversitesi, Samsun, 1991, s.332-333. - Yaşar Kemal, Ziya Osman Saba için, Varlık, S: 448, 15 Şubat 1957, s. 6. - Halit Fahri Ozansoy, Ziya Osman Saba, Tercüman, 9 Şubat 1967. İçinde: Edebiyatçılarımız Çevremizde, s.119. - Muhtar Körükçü, Ziya Osman ve İlhan Tarsus, Varlık, S: 687, 1 Şubat 1967, s.15."} {"url": "https://www.soylentidergi.com/ziyan-gercek-ve-hayal-arasinda-kalmis-hayat", "text": "Dünyadan bıkmış; defolup gitmek, yok olmak isteyen, intihar düşünceleriyle kıvranan kahramanımıza musallat olmuş bir hayalettir, ölü adam. Ziya Hurşit'tir adı. Ziya'nın geçmişi, sıradan bir geçmiş değildir. Öyle ki hikayesini anlatmak için tekrar çıkmıştır meydana. Buz gibi havada, asker ocağında takılmıştır peşine Asil'in. Onun deli mizacını daha da köpürten asker ocağında. Asil, askerliği sergilenmesi zorunlu bir gösteri olarak görür. Binlerce insanın birleşip sahnelediği bir gösteri. Özgürlüğü kısıtlanmıştır, uyması gereken emirler yüzünden köşeye sıkışmış bir av gibi hisseder. Aşağılama huyları olduğundan rütbelilerden tiksinir. Konuşmasının gereksiz olduğunu düşünür. Sadece günleri sayarak, verilen tüm emirlere koşarak bu acının bitmesini bekler. Özel hayata işgaldir askerlik; çünkü orada her şey ordu malıdır. Kişiye özel bilgilerin kişiye özel kalmasının tek yolu onları düşünmekle yetinmektir. Asil de düşünür, korkmadan düşünür. Acımasızca eleştirir içinde bulunduğu sistemi. Doğu'nun sınırlarında bombalar patlarken, dehşetin ocaklarına sıçramasını bekler çevresindeki askerler. Gerçi şehit ya da gazi olma onuruna erişemeseler bile kahraman sayılır onlar. Asil'e göre, vatanseverliğin bedelini hayat boyu cehaletle ödeyen, özgürlüğü gözden çıkarmış, militarizmin kucağına atlayan kahramanlar. Rütbe hiyerarşisinde ezilmeyi, abartı cezalar almayı kabullenmiş kahramanlar. Cahil olmaları hiç sorun değildir; çünkü çoban sürüsünü rahatça genişletmek ister. Herkesin üniversite mezunu olduğu bir ülkede askerlik yapacak kimse kalmaz. Bu yüzden çocuğunu okula göndermemenin cezası para cezası iken, askerlik hizmetini yapmamanın cezası hapistir. Hiç iyi değildir Asil. Ne somut dünya ne de soyut dünya onu rahat bırakır. Uykularını gördüğü bir kabus kirletir, uyanıkken ise bir hayalet çene çalar yanı başında. Kabus öyle bir kabustur ki ölmek ister. Ziya ise, eğer ölürsen kim olduğumu asla öğrenemeyeceksin, der ve hayat hikayesini anlatarak ilgisini çeker Asil'in. Bu yüzden kaçar Ziya. Yurt dışında farklı yerlerde, farklı şekillerde oyalanır. Ülkeye dönmesine ise memleket düşman işgalindeyken babasının tutuklanması neden olur. Tüm öfkesini toplayıp gelmiştir fakat kurtaramamıştır babasını. Milli mücadele yıllarıdır o zaman. Ziya, Atatürk'ün devrim için yaptığı çabaları görür ve meclise katılır. Ancak Atatürk'e karşı aşk derecesinde bir bağlılık duyar ve Kemalizm'in bitmesinden endişe etmeye başlar. Kendi düşüncelerine ve kendi doğrularına kapılır. Saniyeler içerisinde karar alıp verebilir Ziya ve Atatürk'ü öldürmeye bir saniyede karar verir; çünkü o ultra bir romantiktir. Romantizmin göbeğinden fırlamış bir romantik. Bir suikast planlar. Suikastın sebebi, mecliste hala saltanat yanlıların bulunması ve söz haklarının olması, Atatürk'ün mecliste yapılan yanlışları bildiği halde gittiği yolun sonuna ulaşabilmek için onları görmezden gelmesidir. Ziya'ya göre, Atatürk ölmelidir; çünkü kölelikten kurtardığı halkın kölesi olacak, kutsallaşacak ve kendi isminin altında bir gölge olacaktır. Devrimin devam etmesi için Mustafa Kemal ölmelidir. Asil kendisini bir hücreye kapatılmış bulur ve Ziya'nın ağzından bir şeyler sayıklamaktadır. Sonunda Asil neden ölü adamın onun peşine takıldığını öğrenir ve idrak eder. Ziya onun büyük büyük amcasıdır ve Ziya'nın geçmişteki önemli rolü genlerine öyle büyük bir ihtirasla işlemiştir ki Asil; belki askerlik yaşantısının verdiği dejavuyla onu görmüş ve onun anılarına erişebilmiştir. Bu yüzden kabuslarında hep Atatürk'ü öldürür. Genetik hafızaya sahip olduğunu ve Ziya suikastte bulunmasaydı bunların hiçbirinin olmayacağını fark eder. Bu büyük olay, tarihi değiştirebilecek o suikast o kadar mühimdir ki; Asil'in bile hücrelerine işlemiş, ruhunu ele geçirmiştir. Kendini zorlar ve geçmişe yolculuk yapar. Ziya'nın önünde belirir ve gelecekte Mustafa Kemal'in açtığı yolda yapılan gelişmeleri anlatarak onu suikastten vazgeçirir. Hakan Günday; her zamanki gibi dünyanın, acımasız beşeri sistemlerin insan ruhunda bıraktığı izleri, karakterlerini hem zihinsel hem de yaşamsal bir sorguya sokarak, onların asi dilinden aktarır bizlere. Yaşamımızdaki çirkinlikleri çıplak bir şekilde sokar gözümüze. Çoğunlukla görmezden gelinen çirkinlikleri."} {"url": "https://www.soylentidergi.com/zuhal-film-incelemesi-insanin-icsel-yolculugu", "text": "Senaristliğini Ziya Demirel ile birlikte Elif Nazlı Durlu'nun yaptığı, yönetmen koltuğunda yine Elif Nazlı Durlu'nun olduğu Zuhal filmini Uçan Süpürge Kadın Filmleri Festivali kapsamında izledik. Zuhal rolünde Nihal Yalçın'ı büyük bir beğeniyle izleme şansı bulduk. Kendisi Antalya Altın Portakal Film Festivali'nde En İyi Kadın Oyuncu ödülünü kazanmıştı. 2021 yapımı bu yerli yapımın süresi 1 saat 28 dakika kadar sürüyor. Seyirciyi üzmeyen süresi, filmin keyifli ilerleyişiyle kısa bir zaman dilimi haline geliyor. Nihal Yalçın dışında kadroda yer alan isimler şöyle; Nur Sürer, Şebnem Sönmez, Fatih Al, Sadi Celil Cengiz, Sarp Aydınoğlu ve Muttalip Müjdeci. Film yönetmenin ilk uzun metrajlı filmi olma özelliğini taşıyor. Buna rağmen hikayesi çok kuvvetli, mizahi açıdan etkili ve başarılı bir film izledik. Zuhal filminde oyunculuk ve görüntü yönetimi ses tasarımı kadar önem taşımıyor. Seyirciye sese dayalı bir hikaye sunuluyor. Zaten görüntü yönetiminin yetersiz kaldığı sahneler mevcut, buna kıyasla oyunculuk hiç azımsanmayacak şekilde yeterli gibi duruyor. Nihal Yalçın'ın neredeyse tek mekanda geçen ve neredeyse tek başına devleştiği Zuhal filminin hikayesiyse oldukça metaforik öğeler taşıyor. Metaforlara aldanmayıp, sadece filmi izlemek bile seyir zevki açısından yeterli diyebiliriz. Filmin konusuna gelirsek; sevgilisi Dubai'de iş seyahatinde olan bir kadının, yalnız başına yaşadığı evinde kedi sesi duymaya başlamasıyla uykusuz kalması, işinin sekteye uğraması, insanlarla arasının bozulması detaylandırılarak anlatılmış. Zuhal'in yaşadığı apartmanda kedi beslemenin yasak olması, buna rağmen neredeyse her gün farklı zaman dilimlerinde kedi sesi duyması ve kedinin varlığının peşine düşmesi 1.5 saat boyunca seyircinin de Zuhal'le birlikte çözmeye çalıştığı bir gizeme dönüşüyor. Yönetmenin kendisinin de söylediği gibi; bu gerçek bir hikayeden beslenerek senaryolaştırılmış bir film ve belki de bir korku filmi bile olabilirdi. Film tek bir hikayeyi anlatıyor gibi dursa da aslında çok katmanlı yapısıyla, eğer kelimelere biraz daha dikkat edilirse alt metninde farklı hikayeleri, farklı anlamları da içeriyor. Komşuluk ilişkilerinin genel olarak düşük olduğu bir apartmanda, Zuhal'in kimseyle iletişimde olmaması durumu kedi sesi duymaya başlamasıyla değişiyor. Apartmanda sesini duyduğu kediyi ararken, apartman sakinlerinin hoşuna gitmeyecek davranışlarda bulunuyor. Kimsenin kedi sesi duymadığı bir apartmanda ısrarla bir kedinin sesini duyduğunu söyleyen o kişi olmak, çocukların bile alay konusu olmasına neden oluyor. Zuhal'in hiçbir iletişim ve ilişki kurmadığı komşularının kapılarını tek tek çalarak kediyi arama yolculuğu, bir bakıma kendini tanıma yolculuğu da sayılabilir. Kedinin ve hatta kedi sesinin metafor olduğu, ama hikayesel metaforların da incelikle yakalandığı ve titizlikle çalışılmış bir film Zuhal. Yönetmen ve tüm ekibinin 4-5 yılını harcadığı ve tabiri caizse filme tüm sevgisini işlediği, hayatının aşkı olmak konusunda sınır tanımayan bir film. Filmde Zuhal'in erkek arkadaşının fiziksel olarak hiç var olmayışına rağmen, sadece ses olarak yer alması da filmin hikayesi için tanıdık bir betimleme diyebiliriz. Hiçbir yerde bulunamayan kedinin, kapı komşusunun her gün yatağın içine girip, yorganı tepesine kadar çekerek ağlarken çıkardığı sesler olduğuna Zuhal de seyirci de ikna oluyor. Ortada bir kedi yokmuş, ama Zuhal de aklını kaçırmıyormuş diye düşünürken, kediyi boş duran satılık evde duyduğunu iddia eden küçük bir kızın sesiyle hikayenin hala bitmediğine karar veriyoruz. Zuhal filmi, orta üst sınıftan bir kadının zihninden akıp beyazperdeden zarifçe seyircinin kanına karışıyor. Zuhal mutlaka izlenmeli. Uçan Süpürge Kadın Filmleri Festivali 26 Mayıs 5 Haziran tarihleri arasında Ankara Kızılay Büyülü Fener Sineması'nda devam ediyor."}