{"url": "https://helezondergisi.com/354466-2/", "text": "Her dil için genel seviyem ve her dildeki ayrı beceriler için seviyem farklı olabilir ve bu seviyeler zaman içinde değişebilir. Kullanmadığım bir dil uykuya dalabilir. Gerektiğinde uyku halinde olan bir dili kısa bir zaman içinde uyandırabilirim. . Günümüz dünyasında elliye yakın dil bilen ve bildiği bu dilleri konuşabilen kaç kişi bulunabilir? Genel geçer bilgilere göre dünyada insanların sadece yüzde üçü üç dil konuşabilmektedir. Ancak daha fazlasını konuşan ve terim olarak polyglot olan insan oldukça sınırlıdır. Multilingual terimi dört veya daha fazla dil bilenler için kullanılırken en az beş dili rahatlıkla konuşanlara polyglot adı verilmektedir. İşte Belçikalı dilbilimci Prof. Dr. Johan Vandewalle tam bir hyperpolyglot'tur. Çünkü hemen bütün Türk dillerini konuşabilen Vandewalle, birçok dünya diline de hakimdir. Johan Vandewalle'nin bildiği ve konuştuğu diller hakkında şu bilgilere ulaşılabilir. Vandewalle, ana dili Hollandacadan sonra Hint-Avrupa dil ailesinden İngilizceyi, Almancayı, Fransızcayı, Latinceyi, Rusçayı ve Kilise Slavcasını ve Farsçayı çok iyi biliyor, konuşuyor. Bu dil ailesinden 23 dil üzerine en az bir ders kitabı ve/veya gramer kitabı bitirmiş Türk dillerinden Türkiye Türkçesini ve Osmanlıcayı çok iyi biliyor. Diğer 13 Türk lehçesi üzerine en az bir ders kitabı ve/veya gramer kitabı bitirmiş. Afro-Asyatik dil ailesinden Klasik ve Çağdaş Arapçayı çok iyi biliyor, bu dil ailesinden yedi dil üzerine en az bir ders kitabı ve/veya bir gramer kitabı bitirmiş. Fin-Ugor, Bantu ve Japon dillerinden dört dil üzerine de yine en az bir ders kitabı ve/veya gramer kitabı bitirmiş. Johan Vandewalle, Belçika'daki Ghent Üniversitesi'nin Mütercim, Tercümanlık ve İletişim Bölümü'nde halen Türkçe bölüm başkanıdır. İnşaat mühendisliği ve mimarlık okuyan Vandewalle master tezini de Eski Türk Evi Tipi üzerine hazırlamış ve bu tez ona daha sonra yapacağı dil çalışmalarında gramer inşası gibi bir zemin hazırlamıştır. Daha sonra Slav ve Doğu dillerini okuyan Johan Vandewalle, bu alandaki tezini de doğu dilleri üzerine hazırlamıştır. Genel dil bilimi alanında Ghent Üniversitesi'nde bir ek master yapmıştır. 2013 yılında Ghent Üniversitesi'nde dil bilimi alanında doktorasını Rusça, Türkçe ve Özbekçe hareket fiilleri konulu teziyle tamamlamıştır (ugent. be, 2022). Türkçe ile ilgili bir konuşmasında dili bir yazılım gibi gördüğünü, yabancı dilleri sadece bilimsel olarak değil de bundan başka bir de yaşayarak öğrenmeyi tercih ettiğini ifade eden Johan Vandewalle, Türkçenin benzersizliğini şu sözlerle ifade ediyor: Chomsky Türkçeyi gençliğinde öğrenmiş olsaydı, o zaman modern dil bilimi İngilizceye değil Türkçeye göre şekillenmiş olurdu. (turacoon. com, 2022). Belçikalı dil bilimci ve Türkolog Johan Vandewalle; 1987 yılında Türkçenin matematiksel olduğunu ifade etmiş ancak; Her harfin bir rakama karşılık geldiğini, ben demek için 011, sen demek için 010, o demek için 000 demenin yeterli olacağını ama Türkçe'den başka hiçbir dilde matematik olmadığı ifadelerinin kendisine ait olmadığını belirtmiştir. Johan Vandewalle, Türkçenin matematiğini izah etmek için matematik terimlerinden vektör kavramını kullanmaktadır. Vektörün matematiksel özelliği ile Türkçenin gramerini üç madde üzerinden örneklendirmektedir. 1. Vektör Uzayı: Vektör uzayı vektörlerden oluşur. Her vektör uzayın merkezinden uzaydaki bir noktaya kadar uzanan bir ok gibi gösterilebilir. Bu vektörlere iki işlem uygulanabilir. Vektörler bir faktörle çarpılabilir. Bu şekilde vektör kısaltılabilir, uzatılabilir, negatif bir faktörle çarpılarak yönü de değiştirilebilir. İkinci olarak vektörler toplanabilir. Bu iki işlem ile vektör uzayının tüm vektörlerini üretmek mümkün. Yani düzlemdeki bütün noktalara erişebiliriz. Burada önemli olan taban vektörlerinin asgari sayıda olmasıdır. Taban vektörlerinin birleştirilerek tüm vektörleri üretebilmesi: Gramer kurallarının birleştirilerek tüm anlamları ifade etmesi. Taban vektörlerinin sayısının asgari olması: Gramer kurallarının sayısının asgari olmasıdır. Sonuç olarak: Dilin grameri bir vektör uzayının tabanına ne kadar yaklaşırsa dilin sistemi de o kadar matematiksel hale gelir. - Kuralların uygulanması sınırlı olmamalı. Taban vektörleri bir faktör ile çarpılabilmeli. -kanepede uyuyan kedi de op de sofa slapende kat -kanepede uyuyan kediyi okşayan çocuk yok -kanepede uyuyan kediyi okşayan çocuğu tanıyan kadın - yok Türkçe de bu yapı iki veya üç ile çarpılabilir ama Hollandacada mümkün değildir. - Kurallar birbirleri ile birleştirilebilmeli. Taban vektörleri toplanabilmeli. Mimar camiyi yaptı De architect bouwde de moskee. Cami yapıldı De moskee werd gebouwd. Hollandacada edilgen ve ettirgen yapı bir arada toplanamaz. Bu durum Almanca için de geçerlidir. - Gramerdeki kuralların sayısı en aza indirgenmiş olmalı. Yani taban vektörlerinin sayısı asgari olmalı. Türkçede bir çoğul eki varken Hollanda dilinde üç farklı ek ve yabancı çoğul ekleri de vardır. Bu çoğul eki fazlalığı Germen dillerinden Almancada da görülmektedir. Bu üç kritere göre Türkçe Hollandacadan daha matematiksel çıkmaktadır. Bu matematiksellik ise göreceli bir fenomendir. Johan Vandewalle'in yaptığı çalışma kendi ifadesi ile göreceli yani rölatiftir: Bir dil başka bir dile göre daha matematiksel veya daha az matematikseldir. Konuyu matematik bilimi ile izah ettiği için de dil bilimine dair önemli bir mantık geliştirmiştir. Bu mantık dil bilimi çalışmalarında belki köklü bir değişime yol açmaz ama dillerin genel karakteristiği ve öğrenilmesi üzerine farklı metotların ifade edilmesine sebep olabilir. Buradaki tespitin özellikle Türkçe üzerine yapılmış olması, Türkçe konuşan toplulukların kendi dillerinin bu özelliğine daha fazla odaklanıp Türkçeyi daha kullanılır, daha bilimsel ve daha ihtiyaç hissedilir bir dil haline getirme üzerine kafa yormalarını zorunlu kılmaktadır. Özellikle dil biliminde kullanılan ve İngilizceden tercüme edilirken Türkçenin işleyen mantığına uzak kalan ve öğrenmeyi zorlaştıran terimler üzerinde yeniden ve ciddi bir çalışma yapılması kaçınılmaz bir gerçek olarak önümüzde durmaktadır."} {"url": "https://helezondergisi.com/abdullah-skaljic-ve-sozlugu-dogan-yucel/", "text": "Abdulah Skaljic (Rogatica, 6 Eylül 1904 14 Kasım 1967) tanınmış Boşnak hukukçu ve Sırp-Hırvat Dilindeki Türkizmler sözlüğünün yazarıdır. Rogatica'da cami mektebini ve ilkokulu bitirmiştir. Ardından Saraybosna'da mahalle medresesine gitmiştir. Oradan 1925'te mezun olduğu İslam Hukuku Mektebine geçmiştir. 1927-1930 yılları arasında Priştine'de Kosovskoj bölgesinde müftülük yapmıştır. 1929 yılında Belgrad'daki Adalet Bakanlığında İslam hukuku hakimliği sınavını geçtikten sonra Priştine'deki Şeri Mahkemede yaklaşık bir buçuk yıl stajyer olarak görev yapmıştır. Sonrasında Dakovica'da iki yıl, Üsküp'te de üç yıl İslam hukuku hakimi olarak görev üstlenmiştir. Akabinde Trebinye'de beş yıl ve Travnik'te dört yıl Şeri Mahkeme Hakimliğine devam etmiştir. Memuriyetinin son yıllarında Yüksek Şeri Mahkeme Hakimliği yapmıştır. Hayatının ilerleyen döneminde Saraybosna Kütüphanesinde çalışmıştır. Skaljic, bölgenin önde gelen İslam hukuku yazarları arasındadır. Bu alanda yazdığı ve yayımladığı her eseri, ilmi sağlamlık ve titizlikle kaleme alınmıştır. 1931 yılında henüz 24 yaşında genç bir şeri hukuk hakimi iken Mitrovica'da Mahkeme Harçlarına İlişkin Kanun, Tarife ve Yönetmeliklerin Uygulanması için Pratik El Kitabı broşürünü yayımlamıştır. Başlangıçta 1940 ve 1941 yıllarında İslam Cemaati gazetesinde tefrika olarak yayımlanan ve daha sonra 1941 yılında, ayrı bir kitap şeklinde Saraybosna'da 115 sayfa olarak neşredilen Şeri Miras Hukuku en öne çıkan ve kapsamlı eseridir (sr. wikipedia. org, 2022). Skaljic'in Bosna-Hersek halk edebiyatı sahasındaki Türkizmler üzerine olan çalışması Folklor Araştırmaları Enstitüsünde vücuda getirilmiştir. Abdulah Skaljic bu özen isteyen işe yıllarını feda etmiştir. Enstitünün 1957 yılında Milli Edebiyatımızda Türkizmler başlığı altında yayımladığı bu sözlük, toplam 810 sayfadır ve iki cilt olarak yayımlanmıştır. Lügatin birinci cildi A-J harflerinden, ikinci cildi ise K-Z harflerinden oluşmaktadır. Bu sözlüğün hazırlanışı, bilimsel ve kültürel sahada büyük ses getirmiştir. Bu yayının ortaya çıkması, Balkanlar ve hatta ötesindeki bilim adamları arasında büyük ilgi toplamıştır. Başarısının yanı sıra aldığı eleştirilerden de cesaret alan yazar, aynı yıl araştırmasını edebi dilde ve tüm Sırp-Hırvat dili alanında genişletmeye karar vermiştir. Böylece ilk baskıdan sonra çalışmasını genişletmiş, düzeltmiş ve tamamlamıştır. Sözlük kendisinden önce o tarihe kadar bizzat veya dolaylı şekilde Türkizmler üzerine yazılmış 13 farklı temel kaynağın bir araya getirilmiş halidir. Ayrıca sözlükte bu eserlerin değerlendirmeleri de yer alır. Skaljic'in sözlüğü birçok araştırmacı için Sırp-Hırvat-Boşnak dillerindeki Türkizmler konusunda referans kabul edilmesine rağmen üzerinden 50 yıldan fazla bir süre geçmiş olup birçok düzeltme yazısı da kaleme alınmıştır. Bu sözlük halen daha Sırp-Hırvat dilindeki en geniş ve kapsamlı Türkizmler sözlüğüdür. Sözlüğe hem ülkede hem de yurt dışında çok talep olduğundan dolayı çıktıktan kısa bir süre sonra ilk baskısı tükenmiştir. Saraybosna'daki Svjetlost Yayıncılık Şirketi bu sözlüğü kendi dergisinde yayımlamaya karar vermiştir. Yine 1965 yılında bu eser Sırp-Hırvat Dilindeki Türkizmler başlığı altında 662 sayfa halinde yayımlanmıştır. Esere sürekli yüksek talep olduğundan Svjetlost 1966 ve 1973'te iki kez daha basmıştır. Skaljic'in sözlüğü üzerine yapılan bazı tahlil ve değerlendirme çalışmaları da yapılmıştır. Sözlük 1985 baskısına göre, varyantlarıyla 8742 kelime ve 6878 madde içermektedir. Bu derleme sözlükte Türkçeden ödünçlenen kelimelerle ilgili eserinin başında 34 sayfalık bir inceleme bölümü bulunur. Türkizmlerin mahalli dile geçiş yolları, nasıl ve hangi şartlar altında geçtikleri anlatıldıktan sonra kelimelerin tematik tasnifleri yapılır ve Türkçe ödünç kelimeler hakkında yapılan daha önceki çalışmalara temas edilir. Burada müellifçe on üç kaynak hakkında bilgi verilir, bu kaynaklar farklı cepheleriyle tanıtılır ve değerlendirmeleri yapılır. 1. Evvela muhtelif telaffuzlarıyla sözlü halk edebiyatında, konuşma ve edebi dillerinde bulunan kelimeler dercedilmiş, kelimenin fazla ve muhtelif telaffuzu varsa, önce doğru okunuşu daha sonra da diğer şekilleri verilmiştir. Parantez içine alınmış olanlar ise bazı yer ile topluluk adlarında ve bazı türkülerde bulunanlardır. Şahıs isimlerinden sonra kısaltılmış ve tahrif edilmiş şekilleri de eklenmiştir. 2. Her kelime vurgulanmış, vurgu farkları sadece Bosna ve Hersek telaffuzlarına göre açıkça görülen farkları olan birkaç kelimede gösterilmiştir. 3. İsimlerden sonra izafet ve cinsiyet eki, fiillerde (1. şahıs) şimdiki zaman eki, diğer kelimelerde de kelime çeşidini gösteren işaretler verilmiştir. 4. Kelimelerin etimolojisi parantez içinde kısaltmalarla gösterilmiş ve kelimenin hangi dilden geldiği açıklanmıştır. Sözlükte, Türkçe son ek ci, çi, -li,-lik ve Farsça dar son ekine sık sık rastlanmaktadır. 5. Türkçe kelimelerin kendi dillerindeki anlamları verilmiştir. 6. Edebiyat veya konuşma dilinde bazı kelimelerin kullanılışına dair örnekler dercedilmiştir. 7. Türemeler ve birleşik kelimeler açıklanmıştır. 8. Kelimenin hangi dilden alındığı, eğer anlam farkı varsa kendi dillerindeki anlamlarını ve kelime köklerinin açıklaması yapılmaktadır (Morina, 2010, s. 684). Lügat, neşrinden sonraki dönemlerde bazı hatalarının belirtilmesiyle birlikte çok büyük bir kısmı itibarıyla eleştiri değil övgüler almıştır. Yazarın bazı eksikliklerine ve esere sızan bazı hatalara dikkat çekilmekle birlikte bu sözlüğü inceleyen ve kullanan herkes değerini teslim etmiştir. Söz sahibi kimselerin sözlükle ilgili değerlendirmelerini tek bir cümlede toplarsak sözlüğün yayımlandığı usul ve teknik, bu kadar değerli bir çalışmayı tam yansıtmıyor şeklindedir. Bu kıymetli eserde Türkçeden geçen soyadları, yer ve şehir adları yer almaz. Etimolojilerde az da olsa hatalar bulunmaktadır. Ekler üzerinde geniş durulmamıştır. Etimoloji, türeme ve varyantlardaki noksanlıkları Skok'un Etimoloji Sözlüğü (1971, 1972, 1973, 1974) ve SANU'nun ESRJ büyük ölçüde tamamlamıştır. SANU, sözlüğün henüz daha ilk üç cildini yayımlamış olup (2003, 2006, 2008) A-B harflerini tamamlamıştır. Dindic'in (2014) doktora çalışması ise kapsamı ve titizliğiyle Türkçeden geçen ek ve kökler itibariyle Türkizmlerin morfolojik yapıları konusunu izaha ve kapsamlı bir tasnife kavuşturmuştur. Duran, (2017) Sırbistan'daki toponimleri ve Brackovic (2020) ise Bosna-Hersek'teki unvan ve soyadlarını doktora tezi olarak çalışmıştır. Bu sözlüğü esas alarak Karaağaç (2008) Türkçenin Verintiler Sözlüğü isimli eserinde Sırpça, Hırvatça ve Boşnakça dillerini; yine Xhanari Latifi (2015) ise Balkan Dillerindeki Ortak Türkizmalar Sözlüğü isimli çalışmasında Sırpça, Hırvatça ve Boşnakça kısımlarını yazmıştır. Üstte zikredilen eserler esas alındığında varyantları ile 13.000-14.000 civarında Türkizm varlığından bahsetmek mümkündür. Ayrıca Yücel (2020) Skaljic, Skok ve SANU'nun sözlüklerini etimolojileri bakımından taramıştır. Taraması neticesinde Türkçe asıllı kelime ve unsurlar listenin %60'ı kadar çıkmıştır."} {"url": "https://helezondergisi.com/aci-kaybimiz-emre-ozan/", "text": "Geçtiğimiz günlerde, bu ay dergiye hangi fotoğrafı göndersem, diye düşünürken sosyal medyada Kitili'nin ölüm haberiyle karşılaştım. Haber, Nairobi Ulusal Park'ın kralı Kitili öldü. Huzur içinde uyu Kitili! şeklinde duyurulmuştu. Kitili'yi tanıyordum. Bir gözünü gençliğinde kaybetmişti ve bu haliyle Nairobi Ulusal Park'ın en ikonik aslanlarından biriydi. Safaride aslan görmek zordur. Hele belli bir aslanı görmek epeyce zordur. Çok kez safariye gitmiş olmama rağmen onu ancak bir kez görebilmiştim. Neyse ki güzel fotoğraflarını çekme şansım olmuştu. Kitili'nin ölümünden sonra birçok vahşi yaşam fotoğrafçısı, onun fotoğrafını RIP Kitili başlığıyla paylaşarak ona veda etti. Biz de buradan veda edelim: Huzur içinde uyu Kitili!"} {"url": "https://helezondergisi.com/aciya-direnis-dilek-gundogdu/", "text": "Acıya direniş şekilleri herkese göre farklılık gösterir diye düşünürüz. Ama tarih boyunca bunun ortak noktada buluşan birçok örneği de mevcut. Benim en çok dikkatimi çeken direniş şekli ise sanat! Evet bence sanat, acıyla başa çıkabilmenin en lezzetli hali. Bir tuvale akseden resim, kağıda dökülen kelimeler, dokuma tezgahındaki ilmekler, yazmaların ucuna örülen oyalar, bir film sahnesindeki yüz ifadesi, bir ezginin içinden en yanık haliyle kulağımıza fısıldayan nota hatta özenle hazırlanmış bir yemek, belki de incelikli bir kahve sunumu. Her biri kendi içinde sanat ve hal diliyle yaşanmışlıkları haykırıyorlar. Eğer çekilen çilenin kaynağı muhatap alınamıyorsa, bu noktada çok engel varsa, işte o vakit ifade edilemeyen ve göğsümüzde biriken acı duygusu, mecburen kendini dışarı atacak bir yol arar. Tıpkı akan bir nehrin önüne ne kadar set çekilirse çekilsin Su akar, yolunu bulur hesabı, acı duygusu da bir yolunu bulup kendini göstermek ister. Sanat, acıya karşı direnişte büyük bir rol üstlenir. Kendini bu yolla ifade edemeyen bazı bünyeler ise acıyla baş edemeyebilir. Dua, meditasyon, kendini düşünemeyecek kadar aşırı çalışmak, sürekli temizlik yapma ihtiyacı, acısını eğlenceyle unutmaya çalışmak, belki hırsını olmadık mecralara yönlendirmek vs. acıyla baş etme yolları olarak sıralanabilir. Ama elle tutulur, gözle görülür bir nesneye dönüştürülemeyen bu durumlar, her zaman bizi tatmin etmeyebilir. İnsan, içinden atmak istediği bu birikmişliği ancak karşısında bir nesne olarak bulursa derin bir Oh! çekebilir. O zaman işe yarar olmanın, bir ürün ortaya çıkarabilmenin verdiği rahatlık benliğini sarıverir. Cioran da aynı konuda; Kitaplarımın her birisi yılgınlık karşısında bir zaferdir. Kitaplarımın birçok kusuru vardır ama mamul değillerdir. Hakikaten sıcağı sıcağına yazılmışlardır; birine şamar atmak yerine, şedit bir şey yazarım. Dolayısıyla söz konusu olan edebiyat değildir, parçalara dayalı bir tedavi usulüdür; intikamlardır bunlar. der. Bu sözlerden anladığımız o ki ortaya dökülen eserlerde bir rahatlama ihtiyacı söz konusu olmuştur. Freud sanatı, kişinin yaşam karşısındaki tavrı, oyun keyfi, gerçekliğin ötesine atılan bir adım, acının kendisi değil; acının teatral betimlemesi olarak tanımlar. Yaşanmış örneklere başvuracak olursak karşımıza ilk Dostoyevski çıkar. Dostoyevski'nin babasına olan nefreti, onun ölmesini istemesi ve bundan dolayı suçluluk duyması, Karamazov Kardeşler adlı romanında yansımasını bulur. Bir diğer sanatçı Fransız ressam David; resimlerindeki donukluk, düzlük ve aşırı simetri açısından eleştirilmiştir. Sanatçının yaşam öyküsü gözden geçirildiğinde, sağ yanağında geniş çaplı bozuk bir alan, muhtemelen iyi huylu bir ur olduğu, bunun sanatçıda belirgin bir yüz asimetrisine neden olduğu, tümörün önce üst dudak üzerine yerleştiği ve sanatçının konuşmasını da belirgin bir şekilde bozduğu anlaşılmaktadır. Ressam, eserleri ile bilinç dışı savunma mekanizmalarını kullanıyor, sanki resimleri ile kendini iyileştiriyor. Ressam Edward Munch, beş yaşındayken annesinin; gençlik yıllarında ise kız kardeşinin ölümünü izlemiştir. Munch'ın sanatı analitik olarak incelendiğinde ressamın annesinin ölümünden derin bir şekilde etkilendiği ve görsel bir travmayla karşı karşıya kaldığı anlaşılır. Çoğumuzun bildiği 'Çığlık tablosu'nda, kırmızı alandan kaçma, ölümü ve akciğer kanamasından ölen annesini sembolize ediyor. Figürün başını çevirmesi, elleri ile başını tutması korku oluşturan sahneden yoğun bir kaçma olarak değerlendiriliyor. Meksikalı ressam Frida Kahlo, en büyük acıyı resim yapamaz hale geldiğinde yaşamıştır. Otuz iki kez ameliyat olmasının, kesilip biçilmesinin ötesinde bir şeydir hissettikleri. Kahlo, beş yaşında bir gezinti sırasında ağaç köküne takılır ve düşer. Bunun ardından çocuk felci geçirir ve topallayan zayıf bir bacakla yaşamaya başlar. On dokuz yaşında geçirdiği bir trafik kazası sonucu 3. ve 4. omurga kemikleri kırılır, kalçasından giren ve rahminden çıkan demir çubuk derin yaralara yol açar. Yaşamını yatağa bağlı olarak sürdüren Frida'ya annesi sütunlu bir yatak yaptırır ve kendini seyredebilsin diye yatağın tavanına ayna astırır. Sanatçının ilk tepkisi dehşet doludur ancak bir süre sonra aynanın altında yatan parçalanmış bedenine, kendi iç dünyasına daha az korkarak bakar ve gördüğü kendini çizmeye başlar. Aynı zamanda dayanılmaz şiddetteki ağrıları hissetmemesinin bir yoludur bu onun için. 1954'te akciğer embolisi teşhisiyle son nefesini verdiğinde ardında bıraktığı son resmi Yaşasın Yaşam! isimli natürmortuydu. Tüm bu örnekler acının dışa vurumu olarak karşımıza çıkmaktadır. Aslında yardım duygusu da kendini acının ilacı olarak gösterir bize. Kendini mutlu etmenin, iç huzura ermenin ancak bir diğerinin yüzünü güldürmekten geçtiğini anlayabilenler bu duyguya sarılırlar. Çektikleri ızdırap ancak bu şekilde hafifleyebilir diye düşünürler. Zaten üzerinde konuştuğumuz sanat anlayışları bu duyguları da besler. İyi insan olabilmek, bir sanattır. Etrafına fayda sağlayabilmek, sanattır. Sanatın özünde iç güzelliklerin dışa vurumu vardır. Peki bu güzellikler kimin için dışa vurulacaktır? Elbette hem sanatçı hem de bunu sunduğu karşı taraf için. Prof. Dr. Nevzat Tarhan, Felaketler ve şok etkisi oluşturan olaylar yardım etme duygusu uyandırıyor. der. Bu nörobilimde tespit edilmiş bir bilgi. Bu bizim toplumumuzda var. Alan kazanmaz, veren kazanır. Veren sadece öbür dünyada değil, bu dünyada da kazanıyor. Mutlu oluyor.'' diyerek belki de acımızı mutluluğa çevirecek formülü veriyor. Sanat, bazen de doğaya hakkıyla bakabilmektir. Acı duygusunu hafifleten bir diğer ilaç da doğanın ta kendisidir. Öyle muazzam bir yaradılış vardır ki karşımızda bizi kendine çeker; renkleriyle, kokusuyla, tınılarıyla adeta mest eder, yaramıza merhem olur. Hiçbir moda dergisinde göremeyeceğiniz renk cümbüşünü doğada bulur; notalara ilham veren kuş cıvıltılarına hayran olursunuz. İşte bu harikulade atmosfer sizi gerçek sanatçıyla buluşturur. Gerçek santaçıyla buluşan ruhlar da birer numune sanatçı oluverir böylelikle. Acıya direniş, kallavi bir marifet olsa gerek nihayetinde. Bu direniş duygusu insanoğluna dercedilmiş çok üstün bir meziyettir şüphesiz. Acıya direnememenin sonucu ise yazık ki bazen hastalıktan deliliğe kadar giden bir süreçtir. Bu sebeple her birimiz, kendimize göre tutunacak bir dal bulsak, acılarla baş edebilmenin hangi yolu olursa olsun ona tutunup rahatlasak; başta kendimiz olmak üzere çevremize de ışık saçarız diye düşünüyorum. Umudum o ki güzel bir donanıma sahip olarak acıdan geçebilenlerden olalım. Hep beraber nahifçe yaşayıp güzel izler bırakalım ardımızda. Kim bilir, geleceğe miras kalacak sanat eserlerimiz de bizden sonrakilere ilham olur böylece. Harika, su gibi yalın ve anlaşılır. Başka yazarlardan yapılan alıntılar okuyucuyu ikna etmede başarı sağlamış kanaatindeyim. Son iki paragraftaki özne ve yüklem yer değişiklikleri en sevdiğim. Yüreğine sağlık. Psikoloji ve edebiyat iç içe geçmiş disiplinlerdir. Bunu bu yazınızla birlikte daha iyi anlamış olduk. Sanatın iyileştirici gücüne sarılmak ve acılarımızı üretmek için bir vesile kılmak temennisiyle. Kaleminize sağlık. Çok güzel tarifler verilmiş acıya dair. Çevremizde çok farklı acıların olduğu bu çağda bu yorumlama oldukça kayda değer. Zira insan bazen ne acı çektiğinin ne de acı çektirdiğinin farkında olamiyor. Teşekkürler Dilek Hanım."} {"url": "https://helezondergisi.com/afrikada-cocuk-olmak-durdu-ozan/", "text": "Kenya sokaklarında eliniz boş, gönlünüz hoş dolaşamazsınız. Her zaman gönlünüze çöreklenecek bir acı, içinizi sızlatacak bir manzara görürsünüz. Hemen hemen her yerde saracak bir yara, sarılacak bir masum vardır. Güldürmeyi, daha doğrusu gülümsetmeyi seviyorsanız biraz balon, biraz da şeker yeter. Soluğu bir yetimhanede alırsınız. Biraz daha fazlasını yaparım derseniz kıyafet, ayakkabı, kitap ve kırtasiye malzemeleri eklersiniz. Dahası da olur elbet. Okulun istediği az bir harcı ödeyemediği ya da okul forması alamadığı için okula gidememiş çocuğa el uzatırsınız. Biz de bir bayram öncesi neyimiz varsa paylaşmaya dair yüklenip gitmiştik. Bizi utangaç ve mahzun halleriyle böyle karşıladılar okullarında. Okulun kapısı yoktu, camları kırıktı. Eski bir kara tahta, kırık dökük sıralar... Var olana odaklanmış pek bi genç olan öğretmenlerinin gözünün içine bakıyorlardı. Bizden öncekiler yardım götürmüştü. İlk değildik, son da olmayacktık. Ellerimizi doldurup defalarca yine gittik buraya ve buna benzer birçoğuna. bir gün asya'da, bir gün amerika'da, bu gün de afrika'da çocuk olmak zor. bu çocuklar doğdukları zamanı ve coğrafyayı seçmedi ama acılarını ve ümitlerini paylaşmak da elimizden gelebilir. teşekkürler Durdu hanım.. Elimizden geleni yapalım hep birlikte. Teşekkür ederim."} {"url": "https://helezondergisi.com/agabeyim-bana-okuma-sevgisi-asiladi/", "text": "Aytmatov ailesi içinde ünlü yazara en çok benzeyen kardeşi, Roza Aytmatova'dır. Röportajın bu bölümünde, ağabeyiyle ilgili daha önce duymadığımız bilgilerin yanı sıra, babası Törekul Aytmatov, annesi Nagima Hanım, repressiya ile onun kurbanları, eğitim ve öğretimin insan hayatındaki yeri gibi konularda sohbet edecektir. Alimcan ALİBEKOV: Roza Törekulovna, ben Aytmatov'un kitaplarının ektisinde kalarak gazetecilik bölümünü tercih ettim. Onun kitapları beni değiştirdi. Roza AYTMATOVA: Ağabeyimin beni de kitap okumaya alıştırdığını hatırlıyorum. R. A: Ben, üçüncü ya da dördüncü sınıfta okurken başımdan geçen bir hadiseyi hatırlıyorum. İkinci Dünya Savaşı'ndan sonraki yıllarda bir süreliğine Ciyde köyünde yaşadık. Cengiz Ağabeyim, Kazakistan'ın Jambıl şehrindeki Meslek Okulunda okuyordu. Her pazar eve gelirdi. Bir kere geldiğinde: Sen kitap okuyor musun? diye sordu. Evet, okuyorum. diyerek ders kitaplarımı gösterdim. Hayır, edebi kitapları kastediyorum. Okullarda kütüphane oluyor ya. Oraya gidip kaydol. Oradan kitap alabilirsin. dedi. Kirov hakkında yazılan Malçik iz Urcuma isimli kitabı okudum. Ağabeyim sonraki gelişinde o kitabı görüp: Hah, işte şimdi oldu! Anlat bakalım, konusu neymiş? dedi. Anlattım. Ağabeyim büyük bir memnuniyetle dinledikten sonra, Bu kitabın yerine başka kitap almayı unutma! dedi. Bu şekilde bana kitap okuma alışkanlığı kazandırmış oldu. Ama özellikle bizim üzerimize düşme gibi bir durumu olmadı. Bazen gazeteciler, Küçükken ne tür oyunlar oynuyordunuz? şeklinde sorular soruyorlar. Birincisi, ağabeyim benden dokuz yaş büyük. İkincisi bizim çocukluk yıllarımız tam da İkinci Dünya Savaşı'na denk geldi! O, bizim hem ağabeyimiz hem de babamız oldu. Küçük yaşta çalışarak evimizi geçindirdi. Sonra 1954 yılında Bişkek'in yukarı kesiminde Çon-Arık köyüne göçtük. O köyün okulunda okumaya başladım. Derslerimde başarılı bir öğrenci olduğum için -7 Kasım mı idi yoksa yeni yıl mı, tam hatırımda yok- bana bir kitap seti hediye ettiler. Puşkin'in üç ciltlik kitabıydı. İç sayfasında Rusça olarak Çon-Arık Ortaokulunun en çalışkan öğrencisine! yazıyordu. O yıllarda ağabeyim köyün çiftliğinde veteriner olarak çalışmaktaydı. Kitapları yanıma alarak eve gelince Bana böyle kitap verdiler. diye övündüğümü hatırlıyorum. R. A: Hayır, henüz ünlü olmamıştı. O gün evimize cam raflı bir kitaplık satın almıştı. Dışarı çıkıp geri geldiğimde ağabeyim kitapların sayfalarına bakıyordu. Bu kitaplar klasik! En güzel yere koyayım. diyerek kitaplığın en üst rafına koyduktan sonra Bunlar burada dursun. Gerektikçe alır okursun. Ben de okurum. dedi. R. A: Ağabeyim Lenin Ödülü'nü aldığı zaman, televizyondan gelip ağabeyimin fotoğraflarını istediler. Ağabeyim küçükken büyükannem ona geleneksel Kırgız kıyafetlerini giydirmiş. Başında özel kalpak, üzerinde çapan, belinde kemer olan güzel bir fotoğrafı vardı. Ayrıca yaz mevsiminde giyilen yine geleneksel giyimiyle çekildiği fotoğrafı da vardı. Onları vermiştik. O fotoğraflar televizyonda gösterilmeye başladı. Annem ilk defa görünce: Ah, kurban olduğum! Askar'ın fotoğrafını gösteriyor! diyerek sevincini belirtti. Anne, o Askar ağabey değil, Cengiz ağabey. deyince annem çok şaşırdı. Annem o şaşkınlık ve sevinçle ağabeyimi epey bir övdü, onunla övündü. Sonra ağabeyimin o fotoğrafları kayboldu. Biz de arkasına düşüp aramamışız. Annem Cengiz ağabeyimle ilgili olarak Sağlıkta esenlikte olsun. Allah korusun! diye dua ederdi. Ağabeyim Lenin Ödülü'nü alıp Moskova'dan döndüğünde de hastanede yatıyordu. Ağabeyim havaalanından doğruca hastaneye gitti. Zavallı annem ağabeyime sarılıp bir süre içli içli ağladı... İşte öyle olmuştu. Başımızdan epey bir zorluk geçmişti ya... Cengiz ağabeyim de hayatın güzel ve zorlu yanlarını birlikte karşıladı. Sallandı ama yıkılmadı. Ama makam ve mevkisi büyümesine rağmen başkalarına bir kere bile üstten bakmadı. Bu yönü ona annemden geçmiş olmalı. Annem Nagima oldukça alçak gönüllü, arkadaş canlısı biriydi. Zengin birinin kızıymış. İlk eğitimini medresede almış. Dört yıl orada okuduktan sonra babası onu Karakol'daki Rus okuluna yazdırmış. O okul günümüzde de faaliyette. Annem Rusçayı, Tatarcayı ve Kırgızcayı iyi derecede bilirdi. Müslümanlıkla ilgili bilgisi de epey vardı ama uygulama konusunda aşırıya gitmezdi. R. A: Aileden geliyor olmalı. Annesi Orta Asya ve Sibirya bölgesinde din hizmetleri alanında en büyük makamda olan adamın kızıydı. Müslümanlığa çok sıkı bağlı olduğunu söylüyorlardı. Hayattayken bir kere bile fotoğraf çekilmemiş. Dedemiz ise dediği dedik olan, sözünden geri adım atmayan sert karakterli biriymiş. Anneannemiz dedemizin o karakterine dayanan, akıllı bir kadınmış. Anneannem vefat ettiğinde Günahı bize olsun! deyip üzerine gül demetleri koyarak yüzünün fotoğrafını çektirmişler. O fotoğraf şu an bende. Annem muhafaza ederdi. Vefat etmiş birinin fotoğrafı diyerek herhangi bir yerde çıkarmadık. A. A: Babanızla ilgili de cümleler kurdunuz. Onun da sebepleri olsa gerek. Babamın yaptığı işler hakkında küçük bir kitap hazırlamıştım. Kısaca onlara değinecek olursak: Babam 1929 yılının Kasım ayından 1931 yılının Nisan ayına kadar Kırgız Otonom Sovyet Cumhuriyeti'nin Tarım Baş Müdürlüğü görevinde bulunmuş. O iki yıllık sürede yaptıklarını araştırdım. O yıllarda sanayi adına herhangi bir tesis yok. Kırgız Otonom Sovyet Cumhuriyeti 1926 yılının Şubat ayında oluşturulmuş. Anayasası, başkenti, dili, bayrağı, marşı gibi hususların hepsi de belirlenip tasdiklenmiş. Ama diğer ülkelerle rekabet edebilmesi için güçlü bir sanayi olması gerekiyor. İşte o zor görevi babama vermişler. O günlerde babam sadece 26 yaşındaymış. Yaşının genç olmasına bakmaksızın Kırgızistan'ın sanayisinin temelini atmak ve geliştirmek için işe girişmiş. Arşiv belgelerinde onun konuşmaları ve yaptıkları var: Öncelikle hidroenerji alanına yatırım yapmak gerekir. Aksi halde Kırgızistan'ın sanayisini geliştirmek mümkün değil. diyor. Kırgızistan'ın nehirlerini sayıp onların hangi kısımlarında baraj kurulabilir konusunu göstermiş tek tek. Kömür çıkararak termik santral kurmanın mümkün olduğunu söyler. Otuzuncu yıllarda Bişkek'in ihtiyaçlarını karşılamak için ilk termik santralin kuruluşunu başlatmış. O santral 1931 yılında faaliyete geçmiş. Belgelerde Baraj kurmak için yerleşim yerlerinden uzak olan o alanlarda işçilerin yaşaması için ev vb. gerekli. Onların bir an önce kurulması şart. O yıllarda otomobil ve kamyon gibi ulaşım araçları olmadığı için inşaat malzemelerini at arabalarıyla, kağnılarla taşımışlar. Öküz ve atlar için şu kadar yem, şu kadar su, şu kadar küspe gerek. diyerek onları bile tek tek tablolar halinde hazırlamış. Sonunda o zorlu şartlarda baraj kurulmuş. R. A: Kurban olayım, gözünü seveyim! gibi ifadeler kullanmazdı. Diğer yandan Sen şöylesin, sen böylesin... gibi ifadeler de kullanmazdı. Etrafındakilere her zaman sabırla ve eşit şekilde davranırdı. Evdeki davranışlarıyla, dışarıdaki davranışları farklı değildi. Herhangi bir konuda sınırları aşacak şekilde davranmazdı. Allah ona öyle bir karakter vermiş olmalı. A. A: Ünlü olan birinin yükü ağır olur. Siz onu nasıl taşıdınız? Sizi görenlerin hepsi de Aytmatov'un kızkardeşi diyorlar ya. R. A: Evet, öyle oluyormuş. Özellikle de ağabeyimin vefatından sonra birçok kişi: Ah, ben onu falan yerde görmüştüm, konuşmuştuk. Ya da Gördüm ama bir kere bile konuşamadık. gibi şeyler söylüyor. O tür sözlerin hepsine de şahit oluyormuşsunuz. İşin gerçeği, ben ünlü birinin kız kardeşi olmayı özellikle istemedim. Bu, bana Allah'ın verdiği bir özellik. Ama bu konuda herhangi bir şekilde övünmüyorum. İnsanların bana karşı ilgilerinin çoğunun soyadımdan kaynaklandığının farkındayım. R. A: Bunlar bir yana, Karakol'da doğduğunu söyleyenler de var! Çünkü bizim ailemizde altı çocuk varmış. Cengiz'den önce bir ağabeyim daha varmış. Annemle babam 1925 yılında evlenmişler. Belgeleri bende. Demek ki 1926 yılında ilk çocukları oluyor. O, bir veya bir buçuk yaşındayken -bulaşıcı hastalıktan mı, neden olduğunu tam bilmiyorum- vefat etmiş. Sonra 1928 yılının Aralık ayında Cengiz doğmuş. İlk çocukları olduğunda babam Karakol'da çalışıyormuş. Sonraki yıllarda, Cengiz ünlü olunca Karakol'un doğumhanesinde ilk çocuğun ebesi çıktı ortaya: Ben onun ebesiyim! diyerek. O çocuğun Cengiz olmadığını anlattım! Annemden sorunca Orada doğan ilk çocuğumuzdu. dedi. R. A: İlk çocuklarının vefatından sonra, Ekim ya da Kasım ayında babam Törekul'u Sanayi odası başkanı olacaksın. diyerek Bişkek'e görüşmeye çağırırlar. Babam gelmeye karar verince, annem Ben de seninle birlikte geleyim. der. O yıllarda Calal-Abad'da doğumhane yokmuş. Diğer çocuğumuz gibi vefat etmesin. Bari Frunze'de doğurayım. diye düşünmüş olmalı. O günlerde köyden Ayımkan nine çok hasta. şeklinde bir telegraf gelmiş. İkisi birlikte Şeker'e gitmişler. Annem Calal-Abad'dan Frunze'ye, Frunze'den Şeker köyüne yolculuk yaptığı için hamile haliyle epey bir yıpranmış. Tam da o günlerde doğumun günü gelmiş olmalı ki sancıları başlamış. Bir yerde yazılıydı, Falanca ebemiz var. şeklinde. Bazen karşılaştığımızda Ben Cengiz'in ebesiyim. derdi. O yıllarda Cengiz'in ünlü biri olacağını kim düşünürdü? Aradan biraz vakit geçmiş. Tekrar Calal-Abad'a gitmişler. O günlerde babam Törekul Calal-Abad Bölge Başkanı olarak nüfus idaresindekilere; Biz köye gittiğimiz zaman çocuğumuz oldu. Köyde belge verecek bir birim yok. Bir doğum belgesi hazırlayın. der. Onlar da ağabeyimin doğum yerini Calal-Abad diyerek yazıp bir doğum belgesi verirler. 2- : . - . , , , , , . - , . . - . - - . . . . : ?,- . , ,- . , . . . ,- . . : ! ! - . . , !- . . . : ?,- . , , ! , . . , 1954- - . - . . 7- , , . . - . . - . . - ? - , . . . . , ! - , , , . ,- . - , . , , , . . . . , : , ?. , , . , . . . , ! . , . . ... . ... , . , . . . , . . . . . , , , . - ? - - . , . . . , , , . , . , , , . . . . - , ? - . 90 ( 95), 115 ( 120), - 80 ( 85) . . , . , ! . 1929- 1931- . . . 1926- . , , , , , . . . 26 . . , . . . - , , , . . . : , . , . , . , , , . . - . , ? - , . , , . . , . - . . - . ? ? - . : , , - . . ! . . . - - , . . ... - . - . . - 1925- , . 26- . , , , . 28- . . , !- . !- . , . - - ? - , , . , . - . , , . . . - , . - . . , . . ! . - . - : . . , . - . ( , - 2023-21- , . Törökul ve Cengiz Aytmatovların ruhu şad olsun. Roza Aytmatova'ya uzun ömür diliyorum. Alimcan Alibekov beye de röportaj için teşekkür ediyorum. Cengiz Aytmatov'un kız kardeşi Roza Aytmatova ile yapılmış olan bu röportajı çok özel ve anlamlı buluyoruz. İki bölümünü de büyük bir ilgiyle okuduk. Alimcan Alibekov ile İbrahim Türkhan Beylere ve Helezon dergisine çok teşekkür ederiz."} {"url": "https://helezondergisi.com/agiemin-baubecin-turkolojiye-hizmetleri-dogan-yucel/", "text": "Bu yazıda Romanya'da Türk dili ve tarihine ömrünü vermiş bir ismi kısaca anlatmaya çalışacağım. Aslında Romanya'da modern Türkoloji çalışmaları, 16. yüzyılda uzun süre İstanbul'da kalarak Osmanlı'nın siyasi ve sosyal hayatını yakından tanımış olan Nicolae Milescu adında bir Buğdanlı boyarın kısa bir Osmanlı Tarihi yazmasıyla başlamıştır. Eserin sonunda, eserinde kullanılmış olan Türkçe kelimelerin basit bir lügatçesini de vermiştir. Bu gelenek Romanya'da günümüzde de okul kitapları ve yazarlar antolojilerinde devam etmektedir. Birçok Rumen aydını, iki taraflı iletişimi kolaylaştırmak için ayrıca sözlük ve konuşma kılavuzları da yazmışlardır. Tarih boyunca Romanya toprakları Türkler, Türk kültürü ve medeniyeti ile yakın ilişki içerisinde olmuştur. Osmanlı Dönemi'nde beş yüz yıldan fazla süren ortak beraberliğe ilaveten Memleketeyn'in yani Eflak ve Boğdan'ın Osmanlı'dan önceleri de İskit, Kuman, Peçenek, Oğuz, Tatar gibi birçok eski Türk kavimleriyle ortak bir tarihe ve siyasi geçmişe sahiptir. Tabii ki bu tarihi ve siyasi sürecin bir yansıması olarak Türk dili ve kültürü, Rumen dili ve kültürü üzerinde, bugün de canlılığını koruyan derin izler bırakmıştır. 1877-78'deki 93 Harbi'nden sonra da sadece Dobruca eyaletinde değil, Romanya'nın Tuna ötesi ve yakın tüm bölgelerinde de bu varlığını sürdüregelmiştir. Osmanlı-Rumen ilişkileri açısından bir diğer önemli isim de eğitim için İstanbul'a gelip 22 yıl kalarak Türk dili ve kültürünü yakından tanıma fırsatını yakalayan ve bu fırsatı Osmanlı tarihi, İslam dini ve Türk musikisi üzerinde çalışmalar yaparak değerlendiren Dimitrie Cantemir'dir (1673-1723). Tarih ve edebiyatın yanı sıra dil etkileşimi alanında da Rumen Türkologları önemli eserler kaleme almışlardır. Lazar Şaineanu, Vladimir Drimba, Emil Suciu gibi ünlü Türkologlar bu isimler arasındadır. Emil Suciu'nin Romanya İlimler Akademisinin yayınevinde yayımlanan lisans ve doktora tezleriyle Türk dilinin Rumen dili üzerindeki tesiri konusunu -denebilir ki- tamamıyla aydınlığa kavuşturmuştur. Rumen yazarları, Birinci Dünya Savaşı'na olan kadar eserlerinde, değişik ölçülerde, çok sayıda Türkçeden Rumenceye geçen kelime kullanmışlardır. 1970 yılına kadar çoğu basit, basılmamış, arşivlerde el yazısı seviyesinde kalmış gramer, sözlük ve konuşma kılavuzları hazırlanmıştır. 1989 yılı Rumen devriminden önce, yüzyıldan fazla süren dönemde Rumen tarihçilerinin büyük çoğunluğu Rumen-Osmanlı ilişkilerindeki tarihi gerçekleri çarpıtmışlardır. Bu ilişkilerin Rumen halkı için olumsuz, uğursuz olduğu şeklinde kaleme almışlardır. Bu dönemde özellikle siyasi nedenlerden dolayı Türk dili ve edebiyatını öğrenmek için Türkiye'den gelecek olan her tür kitap ve dergilerin girişleri yasaklanmıştı. Bu yüzden Bükreş Üniversitesi Türkoloji öğrencileri büyük zorluklar çekmekteydi ve iki ülke arasındaki her türlü kültürel bağ neredeyse kopmuş durumdaydı. Bu tarihten sonraki çalışmaların büyük kısmı Agiemin Baubec'e aittir. İşte yazar bu sıkıntıları hafifletmek için çalışmalarına başlamıştır. Agiemin Baubec; Türk Dili ve Diyalektolojisi bilim dalında Romanya'da ilk doktor ünvanını kazanan isim olup Türk Kültürüne Hizmet Vakfı tarafından, Türk diline Türkiye dışında önem veren, Türkçe ile ilgili çalışmalar yapan, Türk dilini tanıtan ve öğreten Türkologlara, yaptıkları çalışmalardan dolayı bir şükran nişanesi olarak 2008 yılında verilen Türk Dünyası Türk Dili Şeref Ödülü'ne layık görülen yabancı Türkologlar arasındadır. Üniversite kürsüsünde elli yıldan fazla bir süre hocalığın yanında zamanının büyük bir kısmını sözlükler yazmaya ayırmıştır. Romanya'nın 1989 yılına kadar içine dönük, kapalı, perde arkası bir ülke olduğu dönemde onun dış dünya ile kültürel ilişkileri de dahil her türlü ilişkisi sekteye uğramış haldeydi. Bu durumdan en çok zarar görenler arasında Türkçe öğrenen öğrenciler geliyordu. Bu durum karşısında ilk olarak Uygulamalı Türk Dili ders kitabını ve Türkçe-Romence Sözlük'ünü yazmaya karar vermiştir. Ayrıca son dönemde Baubec'in çalışmaları dışında Rumen dili gramer bilgileri, sonunda da ek olarak geniş Türkçe-Romence ve Romence-Türkçe lügatçeleri bulunan Romence Konuşma Kılavuzu da yayımlanmıştır. Romanya'da merhum Türkolog Kerim Altay, 1996 yılında Tatarca-Türkçe-Romence Sözlük'ünü, Mehmet Ziya Mankalyalı da yayımı TDK Yayınlarında sağlanmış olan Romence-Türkçe Sözlük'ü hazırlamışlardır. Agiemin Baubec, 1946-1950 arasında Köstence'de Albeşti mahalle ilkokulunu bitirdikten sonra 1950-1953 arasında Mangalia umumi ortaokulunda okumuştur. 1953-1957 yılları arasında Köstence Pedagoji Lisesine devam etmiştir. Aynı yıl Bükreş Üniversitesi Yabancı Diller Fakültesi Doğu Dilleri Bölümü dahilinde Türkoloji Anabilim Dalı açıldığında buraya ilk kaydını yaptıran öğrenciler arasında bulunmuştur. Bükreş, Moskova ve Ankara Devlet Üniversitelerinde değişik seviyelerde Türkoloji eğitimi alma imkanı olmuştur. Bir yıl okuduktan sonra 1958-1964 seneleri arasında Moskova Devlet Üniversitesi Şark Dilleri Fakültesine devam etmiştir. Mezuniyetinin ardından 1973 yılına kadar dokuz sene Bükreş Üniversitesi, Yabancı Diller ve Edebiyatlar Fakültesi, Türk Dili ve Edebiyatı Bölümünde öğretmenlik ve yedek asistanlık yapmıştır. 1973-1979 yılları arasında ise kadrolu üniversite asistanı olmuştur. 1982-1984 yılları arasında filoloji doktorasını tamamlamıştır. Bu arada 1979-1994 yılları arasında 15 sene üniversite öğretim görevlisi ve 1994'ten günümüze kadar da üniversite öğretim üyesi olarak çalışmaya devam etmektedir. Akademik hayatında Bükreş Üniversitesi'nde Türk Dili Tarihi dersi, Çağdaş Türkçe kursu, Türkçe Dil Bilgisi, Türkçe Dil Yapısı ve Uygulamalı Türkçe dil dersi okutmuştur. Ayrıca Milli Savunma Üniversitesinde Pratik Türkçe dil kursu ve 1996-2001 döneminde Ankara Üniversitesi'nde Rumen Dili dersi ile Rumen Kültürü ve Medeniyeti dersi okutmuştur. TDK, çiçeği burnunda bir Türkoloji asistanının, 1972 yılında kuruluşunun 40. yılında Mahmut Kaşgari'nin Divanü Lügati't-Türk eserinin de 900. yıl dönümü vesilesiyle Ankara'daki Dil Kurultayına bir bildiri ile katılımını sağlamıştır. Bir yıl sonra ise İstanbul'da, I. Milletlerarası Türkoloji Kongresine katılmıştır. Bu kongreler müellife yeni ufuklar açmıştır. Sonrasında yine çeşitli kongre ve sempozyumlara bilimsel tebliğlerle katılmış çeşitli makale, tebliğ ve kitaplar kaleme almıştır. Bu iki kongre sırasında tanıdığı F. H. Dağlarca, M. C. Anday, N. Cumalı gibi şairlerin şiirlerini, Ö. F. Toprak gibi yazarların romanlarını, Türk Atasözleri ve Türk Masallarını çevirerek Rumen okuruna tanıtmıştır. Bükreş'te Türkçeden Rumenceye, 1972'de Türk Atasözlerini, 1974'te Nicolae Ioana, Nevzat M. Yusuf ile Çağdaş Türk Edebiyatı Metinlerini ve ertesi yıl Sabahattin Ali'den İçimizdeki Şeytan romanını, dokuz yıl aradan sonra Türk Halk Hikayelerini ve iki sene sonrasında ise Talip Apaydın'ın Ekmek ve Tuz eserini çevirmiştir. Romanya ve Türkiye'de ilk defa olarak yayımladığı sözlük ve konuşma kılavuzlarından da bahsetmek gereklidir. Agiemin Baubec, sözlük hazırlama işine 1964 yılında başlamıştır. Romen İhtilali yılı olan 1989 yılına kadar olan sözlük çalışmalarına temel kaynak olarak 1969 yılında, TDK Türkçe Sözlüğü'nün 5. baskısını almıştır. Bu minvalde Bükreş'te Türkçe öğrenen fakülte öğrencileri için 1969 yılında Türk Dili El Kitabı, 1972 ve 1975'te Pratik Türkçe dil kursu, 1984'te Pratik Türkçe dersi için Metinler Antolojisi, 1993 senesinde ortaokul ve lise öğrencileri için Türk Dili Metinleri Antolojisi ve son olarak Deniz Geafer Baubec işbirliğinde Kendi Kendine Türkçe Dili Kılavuzu çalışmalarını bastırmıştır. 1970 yılında, bölümde bir daktilo makinesi ile çok basit ve en çok yirmi sayfa çoğaltabilen eski bir şapirograf denen bir teksir makinesi vardır. Kısa bir zamanda hazırladığı bu iki kitaptan yirmişer nüsha çoğaltılarak ciltli halde fakültenin kütüphanesine vermiştir. Bu bir başlangıçtır ve ilk başarıdır. Sonraki yıllarda Türkçeyi öğrenmek için artık bu konuda kimseye muhtaç olmayacak kadar Türkçe öğrenimiyle ilgili gerekli eğitim gereçlerin teminini sağlamıştır. 1977 yılında Romanya'da tarihi bir olay gerçekleşmiştir. Ülkenin en itibarlı yayınevinde yirmi bin kelime içeren Romence-Türkçe Sözlük'ü yayımlamıştır. İki yıl sonra, 1979 yılında, aynı yayınevinde, aynı kapsamda Türkçe-Romence Sözlük tekrar basılmıştır. Bu sözlükleri oluştururken altıncı sınıf öğrencisi olarak dört aylık stajını Sovyetler Birliği İlimler Akademisi Şarkiyat Enstitüsünde gerçekleştirirken 1977 yılında yayımlanacak olan ve müellifleri arasında A. N. Baskakov, Golubeva, Yusupova gibi Türkologların da bulunduğu 48 bin kelimelik Türkçe-Rusça Sözlük hazırlanmaktaydı. Ülkesine döndükten sonra kendi sözlük çalışmalarında o dönem faydalı olacak bilgiler edinmiştir. O dönemde Romanya'nın ancak tek bir kütüphanesinde bulunan Türkçe sözlüklerden faydalanabilmiştir. 1970 yılında Türkçe-Romence Sözlük, Mitica Grecu ve Zeldula Mambet ile Romence-Türkçe Sözlük'ü 1977 yılında, ertesi sene Romence-Türkçe Sözlük ve Mitica Grecu ile birlikte Küçük Türkçe-Romence Sözlük'ü hazırlamıştır. 1989 yılından sonra 1993, 1994, 2010, 2012, 2015 yıllarında değişik kapsamlarda Türkçe-Romence ve Romence-Türkçe Sözlükleri hazırlamıştır. Bu sözlükleri hazırlarken en fazla yararlandığı kaynak, son baskısı 2011 yılında yapılan TDK Türkçe Sözlüğü'dür. 2012'deki sözlükleri 30'ar bin kelimeliktir. Kendisi, hayalini büyük bir ansiklopedik Türkçe-Rumence ve Rumence-Türkçe Sözlük'ünün yazılması olarak ifade etmiştir. 1978 yılında hazırladığı Romence-Türkçe Konuşma Kılavuzu'nun bir yıl sonrasında yeni baskısını yapmıştır. 1991'de İstanbul'da, bir kez de 1999'da Bükreş'te basmıştır. Bu konuşma kılavuzlarının sonunda oldukça geniş kapsamlı lügatçeler ve endeksler de bulunmaktadır. Romanya üniversitelerinde okuyan Türkoloji öğrencileri için 2005'te Çağdaş Türk Dili/Türkçenin Grameri'ni Bükreş Üniversitesi Yayınevinin baskısıyla yayımlamıştır. Yine üniversite öğrencileri için Günümüz Türk Dili Grameri, Uygulamalı Türk Dili ve Türk Yazarları Antolojisi kitaplarını da yayımlamıştır. Agiemin Baubek, çok iyi derecede Türkçe, Tatarca, Rusça ve iyi derecede İngilizce bilmektedir. Altay, K. & Kerim, L. (1996). Tatarca-Türkçe-Romence Sözlük. Baubec, A. (2017). Romanya'da Türkoloji Araştırmaları Kapsamında Türkçe ile İlgili Leksikografik Çalışmalar. , İçinde: II. Uluslararası Sözlükbilimi Sempozyumu Bildiri Kitabı, (ss. 17-26). Drimba, V. (1948). Paralele Sintactice si Frazeologice Turco-Romane. DR, XI/202-212. Guboğlu, M. (1968). Romanya Türkolojisi ve Romen Dilinde Türk Sözleri hakkında Bazı Araştırmalar. İçinde: XI. Türk Dil Kurultayı Ankara, (ss. 265-267). Guboğlu, M. (1981). Romen Ulusunun Eski Türk Kavimleri İle İlişkileri. (ss. II/751-781). İçinde: VIII. Türk Tarih Kongresi Bildirileri Ankara. Mankalyeli, M. Z. (2013). Türkçe-Romence Sözlük. Türk Dil Kurumu Yayınları. Suciu, E. (2009). Influenta turca asupra limbii romane. I. Studiu monografic. Editura Academiei Romane. Suciu, E. (2010). Dictionarul cuvintelor romaneşti de origine turca. Editura Academiei Romane. Şaineanu, L. (1885). Elemente turceşti in limba romana. Tipografia Academiei Romane. Not: Bu yazıda geniş şekilde Baubec (2017) Romanya'da Türkoloji Araştırmaları Kapsamında Türkçe ile İlgili Leksikografik Çalışmalar isimli çalışmadan faydalanılmıştır."} {"url": "https://helezondergisi.com/aidiyet-zebunniso-asrorova/", "text": "Üstelik her bir sorun seni yıkan, mahveden mahiyette. Keşke sadece doğduğun yeri söylemek kafi gelse, Ama öyle bir anlam değiştirdi ki bu kelime, Artık doğduğun yeri söylemek yetmez oldu. Gözler sana yönelir: Nasıl buradasın? der gibi. Mezun olduğun bölümlerden birkaç boş kağıt parçası, Senin sen olman kafi gelmez artık! Ancak bu şekilde kendi varlığını inşa edebilirsin. Hepimiz öyle doğmadık amma çoğumuz öyle kaldık. Gayet güzel bir yaz Zebunniso hanım. Kaleminize sağlık."} {"url": "https://helezondergisi.com/akvaryum/", "text": "Fuat sebep ilkesinin dört kökü üzerine yazdı. Bu kökler sırasıyla sürgün, yurt özlemi, enkaz ve varoluşsal bunaltıdır. Fuat, şiirinde, kendine doğrulttuğu suçluluk mızrağıyla ruhunu delik deşik ederken, bir yandan da akvaryumun yeniden nasıl doldurulacağına dair sorgulamalar yaptı. Fuat'ın şiirinde, onu bir ormanda özgürce yürümekten alıkoyan ya da dış dünyadan ayıran şiddetli bir kapı çarpılması duyuluyor. Dış dünyadan kasıt, gizli bir güzellik bağıyla sıkı sıkıya bağlandığı özgürlük tutkusudur. Onu, bütün ötekilerden, zamandan, uzamdan ayıran geçirimsiz yüksek duvarlar ile serin nehirlerden kana kana içmesini engelleyen yumru aynı engelleme ilkesince çalışıyor. Bu karamsarlığa ve suçluluğa rağmen Fuat'ın şiirinde umuda dair bir mayalanma sezinlemek de mümkündür. Fuat'ın şiirinde dünya, baştan sona bir tasarım ve bir isteme biçimidir. Soyut ya da sezgisel; saf ya da görgül her tasarımın altında olanaklı, kavranabilir olan şey, zamanın sınamalarına direnen umuttur. Ben olanca dikkatimi, onu dağıtmadan, yıkmadan, dünyanın bilinebilir yönüne verdiğimde Fuat'ın şiirinde aralanmış bir çıkış kapısı görüyorum."} {"url": "https://helezondergisi.com/alli-turna-emre-ozan/", "text": "Flamingolar, turna familyasından olmamakla birlikte Anadolu'da allı turna ismiyle anılmışlardır. Göçmen bir kuş olması ve büyüklüğü itibarıyla turnayı andırması, bu isimlendirmede etkili olmuş sanırım. Tuzlu ve mineralli göllerde yaşayan flamingolar, mavi-yeşil alkler ile beslenirler. Besin kaynaklarından dolayı tüyleri pembe-kırmızı renk alır. Fotoğrafta gördüğünüz tür 'Küçük Flamingo'. Büyük flamingonun aksine Türkiye'de nadiren gözlemlenen ve Doğu Afrika'da yerleşik olarak yaşayan bir tür. Flamingolar, yerde ve su içerisinde dururken de oldukça güzel görünen kuşlar olmasına karşın bütün renklerini ve asıl güzelliklerini uçarken yansıtırlar. Lakin uçarken fotoğraflamak pek kolay olmayabilir."} {"url": "https://helezondergisi.com/amerikali-sair-sandra-beasley-ile-siiri-konustuk-handan-tunc/", "text": "Sandra Beasley, Virginia'da büyüdü. Virginia Üniversitesi'nden İngilizce lisans derecesi ve Amerikan Üniversitesi'nden MFA derecesi aldı. Uzun yıllar The American Scholar'da editör olarak çalıştı. Count the Waves (2015) adlı şiir koleksiyonlarının yazarıdır. Barnard Kadın Şairler Ödülü'nü kazandı. Beasley, Müzik Kutusuydum (2010) ve Düşme Teorileri (2008), Yeni Sayılar Şiir Ödülü sahibi. Ayrıca Doğum Günü Kızını Öldürme: Alerjik Yaşamdan Masallar (2011) adlı bir anı kitabı yayımladı. 2015 yılında National Endowment for the Arts'tan burs aldı. Sandra Beasley, Washington DC'de yaşıyor. Öncelikle Helezon dergisinin Beş Kıta Beş Şair Projesi kapsamında bu görüşmeyi kabul ettiğiniz için size çok teşekkür ederiz. Sohbetimize şöyle bir soru ile başlamak istiyorum. Sandra Beasley: Eserlerime bir bütün olarak bakınca, şiirlerime neleri konu edindiğimi soracak olursanız açıkça insan kalbinin kararsız ve kusurlu tarafları konusunda çok açık olmaya çalıştığımı söyleyebilirim. Bu, çok sıra dışı bir şey değil. Birçok şair bunları kaleme almıştır. Mevzular aynı olsa da aşk ve aile kavramları hem kişiye özel hem de benzersiz evrensel dinamiklerdir. Devletin özürlülerle ilgili politikaları, sakatlık politikaları, bir kültürel yapı olarak beyazlık ve Amerikan vatanseverliğinin ciddi tehlikeleri, muhtemelen son çalışmamın öne çıkan yanları olarak sayılabilir. Şiirlerimde bu konuları ele alırken kendimi olabildiğince özgür ve açık sözlü olmaya zorluyorum. Bu sık sık kişisel deneyimim ve daha geniş manada kültürümüzle ilgili dile getirilmesi zor gerçekleri ifade etmek anlamına geliyor. S. B: Yazmış olmak adına sürekli yazmak gerek. sözüne katılmıyorum. Böyle bir alışkanlık kimilerine uyabilir ancak öyleleri var ki özellikle birilerine bakmakla yükümlü olanlar, ağır işlerde çalışanlar, müzmin bir hastalıkla mücadele ederek yaşamını devam ettirenler böyle insanlar için bu söz boğucu olabilir. Benim yeni bir çalışma ortaya koymadan haftalar hatta aylar geçirdiğim oluyor. Fakat önemli olan, bu zaman zarfında ortaya çıkaracağım eseri besleyecek şeyler yapıyor olmam. Mesela okumak, bir müzede ressam eşimle bir sanat eserine bakmak ve yolculuk yapmak, özellikle de araba ile yolculuk yapmak gibi. Bununla birlikte, buna yazmamanın kısır döngüsü denmesine hak veriyorum. Kendilerini kuru geçen bir mevsim veya sıradan bir yazı tomarı gibi hissettirecek şeylerden kurtulmak için tatlı hileler arayan yazarları hoş karşılayabilirim. Bu yüzden en sevdiğim iki yaklaşımı paylaşacağım. Başarısız bir eser veya makale ortaya koyma durumundan kaçınmak için ipucu arayan yazarları anlayışla karşılıyorum. Bu sebeple en sevdiğim iki yaklaşımımı sizlerle paylaşmak istiyorum. İlk yaklaşımım, şiirin kapı eşiği olarak adlandırdığım herhangi bir şiir yazmaktır: Aralık bir kapı hayal edin. Bu kapı size has olabilir, bildiğiniz bir odanın veya evin parçası olabilir veya tamamen hazır bir şey olabilir. O kapının diğer tarafında sizi bekleyen yaratık, tehlike veya keşif nedir? Orası sizi nereye götürürse götürsün, sonucu merakla beklenen bir yolculuk olur. Diğer yaklaşımım ise olmamış dediğim bir şiiri yazmaktır. Aklınızdan Hakkında Olmamış Bir Şiir diye bir başlık geçirin ve kağıda dökün. En kötü ihtimalle başarısız olan bir şey yazmış olursunuz. Belki beğendiğiniz bir şey de ortaya çıkabilir. Yazmanın tadını çıkarın! Üzerinizdeki baskı gitti, değil mi? Çoğu zaman yazdığımız şiirimizin müzik, aşk, ölüm, yağmur, ay veya kuşlardan bahseden daha önce birçok insanın yazdığı bilindik bir konu hakkındadır ve biz başarısız olacağından endişe ederiz. Ancak şairlerin bu konuları tekrar tekrar kaleme almalarının çok iyi bir nedeni vardır; o da onlarla ilgili söylenecek sözlerin tükenmeyecek olmasıdır. Bu konulardan biri hakkında başarısız bir şiir karalayın, en azından her istediğinizi ifade etmede rahat olduğunuzu görün. S. B: Merak uyandıran şiiri kastederken yazarları, konuyla ilgili ilk ve anlık gözlemlerini yansıtmak yerine, başta genellikle şiirlerinin konu edindiği şeyle ilgili detayları veya geçmişleri hakkında kendilerini eğiterek mısralarını zenginleştiren yazılı dünyayı araştırmaya teşvik ediyorum. Mesela bana sadece bir kuşun ne kadar güzel olduğunu anlatmak yerine; gagasının neden bu şekilde olduğunu, çiftleşme ritüelini ya da 1743'te tüylerinin nasıl para birimi olarak kullanıldığını açıklayın! Bu dünyada yaşamanın sürekli insanı hayrete düşürecek şeylerle çevrili olduğunu anlamama kapı aralayın. Öyle bir dünya ki orada gerçek veya imgesel silüetler beni hayalen Holosen Çağı'na götüren bir yol açsın. Gerçek dünyadan imajlar şiirde önemli yer tutar ve keyif veren bir şiir iyi şiirdir ancak bende merak uyandıran ve üzerinde düşünmeye sevk eden bir şiiri okumak beni çok daha fazla heyecanlandırır. S. B: Alerjilerle ilgili yaşadıklarımı edebi bağlamda veya başka bir bağlamda mücadele olarak nitelendirmekten kaçınmaya çalışıyorum. Benim yaşadığım çevrede sağlam veya özürlü herkesin herhangi başka bir insanı acıyarak bakmadan anlamasına değer veririz. Ben, alerjilerim olmadan nasıl biri olurdum, tahmin edemiyorum hatta yarın biri bana tedavi imkanı sunsa kabul eder miyim, onu da bilemiyorum. Bu benim ilaç kullanmadığım veya zorluklarından kaçınmadığım ya da ciddiyetlerini azaltmak için elimden gelen her şeyi yapmadığım anlamına gelmiyor. Hayatımı zorlaştırmaya çalışmıyorum. Bu, kendimi olduğum gibi kabul ettiğim anlamına geliyor. Herkes engelliliğe bu açılardan yaklaşmaz. Örneğin belirli kronik hastalıklarla mücadele konusunda maddi yardım veya araştırma yapılabilmesi için toplumsal mücadele açısından yararlı bir organizasyon örneği olabilir, diye düşünüyorum. Özellikle bu artış, belirli topluluklarda orantısız bir şekilde kendini hissettirdiği için bizlerin sosyal, ekonomik ve çevresel açıdan aldığımız kararları ve yaptıklarımızı alerji ve astım gibi hastalıklarda artışa neden olmaları açısından gözden geçirip kritiğe tabi tutmamız lazım. Sonuçta bir birey olarak alerjileri ile acı çeken biri değil de alerjileri ile kendini geliştirebilen bir rol model olmayı tercih ederim. S. B: Herhangi sıradan bir şey, bir manzara, bir ses, bir diyalog şiiri tutuşturabilir. Son yıllarda, büyüdüğüm Washington D. C. ve Virginia gibi memleketimin çeşitli manzaralarından ve siyasetinden ilham aldığımı söyleyebilirim. Özellikle yemek gelenekleri, hayvanlar, tarihsel anıtlar ve tarihi eserler hakkında yazmayı seviyorum. Benim için önemli olan şairlere gelince sık sık kendimi bulduğum şairleri Gwendolyn Brooks, Sylvia Plath ve Elizabeth Bishop diye sıralayabilirim. The American University'deki MFA programımda Myra Sklarew, Cornelius Eady ve Henry Taylor ile tartışmalarımıza ilaveten Virginia Üniversitesi'nde geçirdiğim süre boyunca da Rita Dove, Lisa Russ Spaar ve Gregory Orr gibi sıra dışı şairlerin tavsiyelerini aldığım için kendimi talihli sayıyorum. Sözleri kulağımdan gitmiyor. Unit of Measure başlıklı Kapibara ile temalandırdığım şiirim normalde okuyamayacak birçok insan tarafından da okundu. Bunda sosyal medyanın, The Poetry Foundations web sitesinde yer verilmesinin ve tabii ki kapibaranın yadsınamaz cazibesinin de büyük katkısı var. Aksi halde bu kadar insana ulaşamazdı. Ayrıca Disability-Justice konulu şiirim 'Say the Word' Amerikan Şairler Akademisi'nin Her güne Bir Şiir serisi aracılığı ile binlerce kişinin e-postasına ulaştırıldı. S. B: Sanal dünya -özellikle bu pandemi sürecinde- yazıların ve çalışmaların canlı internet üzerinden paylaşılmasına olanaklar sağladı. Buna ilaveten online çalışmalarımıza işaret dili, CART tekniği ve diğer erişmeyi kolaylaştıran teknikleri de kullanarak daha iyisini yapma imkanımız var ve yapmamız da gerekir! Sosyal medya kullanmıyorum ama sosyal medyayı hafife de almıyorum. Dijital dünyanın gücünü ve potansiyelini hor gören veya onu gereksiz gören insanlar yaşadıkları çağa karşı büyük çetin bir çatışmaya girmiş olurlar. S. B: Gerçek şair, şiir okumayı sevdiği kadar şiir yazmayı da seven kişidir. İşte burada benim için çok önemli olmayan ama sizi gerçek şair yapan şey yayımlanmış eserlerinizdir. S. B: Çeviri fevkalade önemli, zor ve muhteşem bir sanattır. İnsanın ana dilinde yazılmış bir şiiri tercümesiyle karşılaştırması aynı şey midir? Hayır. Ama bu konumuzun dışında. Şiirde diyalog ne kadar uluslararası olursa, özellikle söz konusu şiirlerin ortaya çıkmasında katkısı olan yer ve dönem hakkında daha fazla bilgi edinebiliyorsanız o kadar iyidir. Valzhyna Mort ve Ilya Kaminsky, bu konudaki düşüncelerime rehberlik etmede çok yardımcı oldular. Mahcubiyetle söylemeliyim ki ana dilim olmayan bir lisanı akıcı olarak kullanamıyorum. Kanonik anlamda beni en çok etkileyen ve Amerikalı olmayan şair, çevirmen Clare Cavanagh sayesinde Wis awa Szymborska'dır. İnsanları, Almanya'dan hem çevirmen hem de şair olarak iştiyakla çalışan Ron Winkler ve Kıbrıs'tan Senem Gökel adlı iki genç ve çağdaş şairin çalışmalarına yönlendiriyorum. Amerikalı şair Mira Rosenthal'ın Polonyalı şair Tomasz Rozycki'den ve yine Amerikalı şair Wayne Miller'in Arnavut şair Moikom Zeqo'dan yaptıkları çevirilere hayranım. S. B: Evrensel şiir yazma konusunda endişelenmenize gerek yok. Tam anlamıyla sizi yansıtan bir şiiri, elinizden geldiğince en can alıcı ve en seçkin ifadeleri kullanarak yazın. Bu vesile ile insanlar, diller ve çağlar arasında bağlantı kuracaklardır. Özgürlük ve insan hakları mücadelesi oldukça büyük ve devam edegelen bir mesele. Şiir, insana yaşama ve sevme enerjisi verdiği sürece bu mücadeleye katkıda bulunacaktır. H. T: Sevgili Sandra, sorularıma vermiş olduğunuz samimi ve içten cevaplarınız için çok teşekkür ederim. Bu söyleşiye katıldığınız için Helezon dergisi olarak da size çok teşekkür ederiz. Çok açık yüreklilik ile soruları cevaplamış şair. Harika! Tavsiye ettiği şiir yazma yöntemleri de çok ilham verici. Böyle güzel bir çalışma ile bizi buluşturduğu için Handan Hanıma ve Helezon ekibine teşekkürlerimi sunmayı bir borç bilirim. Tebrik ederim. Çok güzel bir çalışma olmuş. Kapı eşiğiÖykü yazarken de gecerli bir kavram. Tipkı şiirdeki gibi, eşiği astıktan sonra kelimeler, kavramlar, duygular birbiri ardina diziliyor. Bütün mesele, o ilk cümleyi, eşiği atlamak. Gerisi akıp gidiyor. Sorular da dikkat çekici, cevaplar da. Helezon dergisi ve Handan Hanım'ı tebrik ediyorum. Merhaba handan hanım çok güzel bir çalışma olmuş. Bu denli güzel çalışmalarınızın devamını diliyorum. Şiir insana yaşama ve sevme enerjisi verdiği sürece. Güzel bir çalışma olmuş tebrikler. Sandra hanımın şiirlerini Helezonda görmek isteriz. Teşekkür ediyorum Kerem Bey. Bu isteğinizi kendisine ileteceğim. Çok teşekkür ederim Veysi Bey. Yorumunuzla mutlu ettiniz. Harika bir röpartajdı. Ailecek keyifle okuduk. Handan Tunç'u gösterdiği emeklerinden dolayı tebrik eder, bu keyifli ve başarılı söyleşilerinin devamını bekleriz. Soruları soranın da şaır olması cok buyuk bır avantaj olmus. Tebrıkler. Tebrik ediyorum Handan hanım. Çok keyifle okuduğum bir röportaj.. Röportajı şekillendiren ve şairi bize daha da çok ve yönlü olarak açan sorulardır. Soru seçiminiz için de ayrıca kutluyorum. Yazar için bir masa ve bir pencere yeter bence de????. Ne güzel bir mülakat olmuş, sonuna kadar merakla okudum. Elinize sağlık Handan ablacım. Şiirle ilgili şairi yormadan yaptığınız bu röportaj çok derinlikli idi bana göre. Zaman zaman beni güldürdü de hatta. Emeğinize ve yüreğinize sağlık olsun. Baki selamlarım sizin için. Samimi ve güzel bir röportaj olmuş, tebrikler. Samimi ve güzel bir röportaj olmuş, tebrikler. Güzel sorular ve güzel cevaplar, harika bir söyleşi olmuş ????????Sandra Hanım'ın iki cevabı çok dikkatimi çekti;Birincisi Engelli adalet konulu şiirinin hergün sayısızca kişinin E-postasına gönderilmesi;ikincisi ise, Sosyal medya kullanmıyorum ama sosyal medyanın gücünü'de hafife almıyorum Sandra Hanım'ın ikinci cevabına sonuna kadar katılıyorum. Asrın ENN hastalıklarından olan Dijital Pranga yerinde kullanıldığında insanlık için gayet faydalı olabiliyor."} {"url": "https://helezondergisi.com/an-interview-on-poetry-with-the-poet-ilinca-bernea-seher-saglam/", "text": "As the Helezon magazine, we are starting a new project called Five Continents, Five Poets with the March issue. Our project includes interviews with poets from five continents of the world. Over the next months we plan to continue the interviews, the first of which will be published this month. With this project, we hope to contribute to the world of literature and art by reflecting the universal face of literature, which is the mission of our journal, by keeping a mirror to the subtleties of art and by bringing together rich accumulations. On this occasion, while we get to know a new poet every month within the framework of the project, we will also have the opportunity to read today's poetry world from their perspectives of feelings and thoughts. Within the scope of the Five Continents, Five Poets Project, the guest of the March issue of our magazine is Romanian poet Ilinca BERNEA. Ilinca Bernea is novelist and poet, she also wrote theater plays and film scripts. She has a PhD in Philosophy. She is also a visual artist with participations in national and international exhibitions and a Romanian Writers Union prize winner. She taught seminaries and kept ateliers for students from various Universities of Bucharest. She is specialized in the field of art theory and curatorship, being art reviewer and critic for Liternet Magazine. She keeps a permanent poetry column for the same publication. She directed, as an independent artist, various poetry and theater performances, played by professional performers. She was also awarded a prize for literature by Convorbiri Literare in 2017. The novel Your name and other heresies / Numele tau şi alte erezii (2017), the Polirom publishing house. The novel The Black Box/ Cutia Neagra (2015), Timpul publishing house, Iaşi. The volume of prose Love in Straight Jacket / Iubiri in camaşa de forta (2003), Cartea Romaneasca publishing house. Ilinca Bernea: I started very early. I think I wrote my first poem when I was twelve. I was very impressed at the time with modern poetry, with white verse, but I was also attracted by fixed forms: sonnets, rhymes... I wrote a gloss in high school. Constanta Buzea combined the modern spirit with the classical form, her sonnets were amazing. She was the first poet I was drawn to and I had the chance to meet her and be close to her. Over the years I loved and was captivated by many others. Obviously, at first it was nothing original. All I did were variations and style exercises on given forms. At that age, in adolescence, you can only be vaguely personal. Your poetry is too related to reading and to cultural content because you don't know anything about life yet. You didn't get to have your own experiences. My favorite poet is Shakespeare. I also translated a good part of his sonnets into Romanian. Among my compatriots, I am most resonant with Matei Vişniec, Traian T. Coşovei and Ruxandra Cesereanu. I am reading with much pleasure and emotion: Gellu Naum, Petru Cretia, Angela Furtuna, Ion Mureşan, Mariana Marin, Bogdan Ghiu, Dan Coman, Violeta Pintea, Iulia Pana, Ciprian Maceşaru, Dan Sociu. There are a lot of them, actually, these are the first names that came through my mind. The Turkish poets closest to my soul are Ataol Behramoğlu and Nilgün Marmara. But I am also thrilled by the lyrics of Can Yücel and Efe Duyan, a poets who belong to my generation. I like Pablo Neruda and a contemporary poet from Baghdad, actually living in the USA: Dunya Mikhail. I much appreciate the modern Japanese poet Ryuichi Tamura and a Chinese poet named Sun Wenbo, a Nigerian: Chris Abani. I also have a sensible bent towards the poetry of Nizar Qabbani and Forugh Farrokhzad, the famous Iranian poet. And last but not least, a good friend of mine, contemporary English poet: Sam Brenton. I. B: Indispensable? I do not know. The sources of inspiration vary a lot... they are never the same. My poetry has a philosophical stake, so the theme can be inspired by anything from love to human stupidity. I write wherever and whenever I feel like. When I walk a lot, especially in the summer days I like to wander, I have a notebook with me. If I have a sudden flash, I stop at a bench on the street and write. I. B: Those were my best years. I lived there my great love story... I mean the true passion: mad desire, deep feelings and longing, the whole package. Of course this radically changed, not only my poetry, but my whole way of seeing existence. Love, when it's mutual, is always an epiphany. I. B: French is my second mother tongue and I am fluent in English, indeed. I am also a translator of poetry from English. I perceive myself as having different styles in each language. And not slightly different. It's not only a matter of vocabulary, I mean. The language is organically connected to a certain type of sensibility, there is a genius of each. I have a different humor in French than in Romanian and I certainly have more humor in English. Besides I am less synthetic in Romanian. Latin people like chatting a lot. They love extending and expanding the subjects. My poetry is coined for Romanian, for sure. When I translate it in English the result is, basically, another poem. I. B: Somehow, inevitably. Artists, I think, have an deficiency of aesthetic emotion, as some have a glucose or serotonin deficiency, calcium or iron deficiency. They are addicted to a kind of inner burning that only poetry, art, or love can give. We are talking here about a type of intimate need... Of course, the appetite for knowledge or for understanding, for communication also produces an analogous syndrome. The relationship with art is not a choice, it is not leisure, but a kind of fever, a pressure, almost compulsive... Contact with poetry and various other sources of beauty for me is a vital necessity. I. B: I don't know what to say. From a certain perspective any subject could be political. In a society like the postmodern, consumerist ones, which are so pragmatic, cynical and ego-oriented, writing about romantic love or traditional values could be a humanist protest, with political implications. Every public speech and everything we express in a way that is intended for a wide audience could have political consequences. There is always a social and cultural mainstream. I think that good artists are somehow subversive, in their works, they oppose, more or less obviously, the dominant discourse or values or criticize them or at least disagree with some of them to some extent. In the world in which I live, the dominant discourse is already configured in humanist terms. Apparently, at least. The paradigm of postmodernism is mainstream. It has its excesses and abusive approaches and views, as any others. As an artist I embrace a philosophy, for sure. I stand for what I do cherish and is about to disappear in our times, for endangered values. There are of course some social issues that concern me in the highest degree. There are few monsters that my poetry faces: poverty, human trafficking, social isolation and marginalization, rejection, solitude, abusive behaviors, the hidden or evident misery of the metropolitan life. I. B: I believe, like ancient Greeks that poetry is not necessarily words related, that it is the core of all the arts. It is the deep essence of an aesthetic experience. So, to me, poetry is rather a state of grace that can shape words or movements or gestures or smiles, exchanges of gazes. Poetry is not only a textual matter, for sure. Even body language has its stories and its associated poetry for someone who has eyes to notice it. My poetic texts are sometimes connected to a life story, some other times to philosophical insights. I remember every single plot in the background of every single poem I ever wrote. I. B: I am mostly interested in life. I consider myself an existentialist. Literature is a secondary way of exploring life. I love the 20th century literature more. The writers that I appreciate are all great humanists and existentialists: Albert Camus, Marguerite Yourcenar, Hermann Hesse, Aldous Huxley, Stanislaw Lem, Andre Malraux, Aleksandr Isaievici Soljenitin, Antoine de Saint-Exupery, Thomas Mann, Heinrich Boll, Marguerite Duras, Jorge Luis Borges, Vladimir Nabokov, Italo Calvino, Milan Kundera, Danilo Kis. From the 21th century my very favorite is, by far, Orhan Pamuk. I appreciate many genres: from Science Fiction to war drama or travel diaries... But the most I read and write philosophy. This is my academic training. I. B: I usually avoid giving advices because I dislike to be advised. S. S: Thank you for giving us your precious time as Helezon magazine. As I sat on the stool as it began. an thrown out in the street. and it doesn't leave me alone. Teşekkürler Sayın Hocam. Ilinca Bernea Hanım'ın çok yönlü ve zengin açıklama ve yorumlarıyla günümüz şiir dünyasını okumaya çalışmak oldukça güzel."} {"url": "https://helezondergisi.com/an-interview-on-poetry-with-the-poet-robyn-rowland-talha-ercevikbas/", "text": "Robyn Rowland is an Irish-Australian citizen and has lived between Ireland, Australia, and Turkey for over 30 years. She has been working, teaching, and studying in Turkey since 2009. She lived in Australia from December 2019 until late 2022 to care for her father, who died at the age of 102. She has been writing poetry for over 50 years and has won many awards in many countries with her poems. She has 14 books, 11 of which are poetry. Robyn Rowland has published numerous book reviews, magazine articles and book chapters on literature and poetry. Her poetry has appeared in national/international journals in nine countries, in more than forty-five anthologies, and in eight editions of Best Australian Poems and Being Human (ed. Neil Astley (Bloodaxe Books, UK, 2011). India, Portugal, Ireland, the UK, USA. She has read his poetry at major literary festivals in Greece, Austria, Bosnia, Serbia, Turkey, and Italy. She has translated translations in many of these countries. Filmed reading poetry for the National Irish Poetry Reading Archive, James Joyce Library, UCD, Professor Rowland was the First Chair of the Deakin University School of Social Studies and director of the Australian Centre for Women's Studies before she was diagnosed with breast cancer and left academia in 1996. He has worked as an editor and referee in many international journals. Professor Dr Rowland has published over 100 journal articles and chapters and presented over 100 public speaking or conference papers. In the 1996 Australian Government Honours List, she was made an Officer in the Order of Australia by the Governor General for her contribution to women's health and higher education. 'Poetry can animate everything, so that life itself breathes through the line. It remembers passion. ... It can make us alive to something new or remembered. Coming out of the ordinary or the mystical, it calls us to ourselves; drawing into view the inner working relationships between the conscious and the unconscious; the passionate intensity of the feeling life as well as the corrugated pathways of thought. Using image to speak, it inspires awe at the way the poet can condense experience on the page.... Poetry can inform, renew, move, uncover understanding, create change'. R. R: I've been writing poetry since I was eleven years old. I think it came out of silence, out of a childhood experienced as lonely and silent. Poems in my fifth book Silence and its Tongues (Five Islands Press, 2006) covers this territory. I have a passion for words and language, and I think it is because there I'm free; there I am more myself than in any other place. For me, it is the first language, that which comes before speech and is hidden in the recesses of being we are only able to glimpse in the writing and creative process itself. The poets I admire who influence me are those whose poetry has meaning, is not obscure, relates to living, has a purpose, is beautiful and original in its use of language and metaphor. I find Irish poetry engages me powerfully. But I also loved the earlier Australian narrative poets my father brought me up on. Their use of adjectives, their fearlessness with regard to them. I learned through their rhyming poetry that words can sing. In the free verse I write, it is harder to find internal rhythm. But worthwhile. Through feminist and confessional poets, I learned to be unafraid of emotion, I like work which has an authenticity of experience and feeling in it. R. R: So many questions here! I like to be in nature and to be near water. These feed my writing soul. The Irish landscape particularly inspired me, it is my soul place. In earlier work I wrote out of life experience as it happened: love, loss, death, family, age, breast cancer, depression. Then I started to enter history, earlier with poems about the young men who were kamikaze pilots from Japan in World War 2. I wrote about women's experiences with violence. Then I became a great traveller poet, and so learned about a broader world. I have always loved history, ancient and modern. More recent books, Mosaics from the Map, for example, (Doire Press, 2018) explores history is in the intimate. Personal stories explore war, change, family and friendship in Ireland, Turkey, the Balkans and Australia. My recent two books are bi-lingual with translations by Mehmet Ali Çelikel. This Intimate War Gallipoli/Çanakkale 1915 İçli Dışlı Bir Savaş: Gelibolu/Çanakkale 1915 (2015). History in poetry or what I call Documentary poetry, it covers the stories of Turkish and of Irish, Australian, and allied forces, families, and people during that war. The research I did for it was extensive: books, articles, biographies, film, archival material and speaking with people in a number of countries. Soldiers, women munitions workers, painters, poets, airmen, mothers all these stories into poetry. Then, a happier book! Under This Saffron Sun / Safran Güneşin Altında (Knocknarone Press, 2019) returns to Turkey; capturing place, friendship, change and uncovering the similarities between peoples which unite us all, rather than divide. It gently alludes to Syrian refugees, to the desire for peace and for stability, to hold onto the things which bind. Mostly, it is about friendship, different ways with love and place. R. R: Poetry is more important politically in countries where it is highly respected and widely read and therefore can be relied upon to have a political impact. In Australia and Ireland this is not so. But it many other countries it is: writing can be seen as a powerful threat. R. R: Not necessarily, sadly. Some poets do not do justice to their work in the reading of it. I like to read my work to audiences because in doing that I both revisit the experience which informs the writing of the poem, and the experience of its creation. Also, I love to watch the poem impact on a listener. And I've been told I'm good at it. I have 2 CDs of poetry: Silver Leaving Poems & Harp with Lynn Saoirse, and Off the Tongue. R. R: I love historical books and research, and novels! They dreamed the dreams of dirt, was the song by day and by night. were new birds in their skies. now red everywhere, tawny rock, white snow. Rats ate their hair while they slept. Lousy, their skin removed itself constantly, was a peeling unveiling thing of its own nature, on Kızıl Adalar or Bawley Point. listen to the boss, the captain, the commander, while their legs yearned to run anywhere, backwards. their friends remained whole, young, happy. learned the lie as open graves filled up, and no way of knowing who was in there. The wind is wild through the olive trees, through the windows of the fast minibus, through my hair. Like on his motorbike, I am a wind-vane in chaos. We head for Ezine and my long trip home, that intangible place, a shifting focus, a moving heart, a soul gripped and ungripped by love. from the beach, packed it carefully away, shelved like the too-many years between us. Cut by shore-rocks, worn by sea and its tumble, its beauty is in its worn nature. Passengers are crushed to each other. in the soft rumble of Turkish voices. His eyes alive, he talks broken words into patterns that make it work, this companionship, this shared friendship. Young man, toward the same bus that last time took me away confused, trying to find a word for this. Do you remember? he asks. protective. Shielding me, he has taken charge. I could travel like this forever, his leg pressed on mine, False heaven, he muses. Perhaps. But heaven anyway. R. R: My sister-in-law, sadly now divorced, is Turkish/Australian. In 2009 urged by our interest in archaeology, I went with my younger son, then 16, to Turkey for six weeks. I asked for a Turkish guide for the fields of Gallipoli. I was shocked by so much there. On a second trip aimed at studying the Suleiman Kanuni period, I was shocked and captured by an experience in Çanakkale. Visiting the Naval Museum there, I learned the Gallipoli story from the Turkish viewpoint and the history of the Battle of Çanakkale, of which I was ignorant. It was uncomfortable to find myself identified with the enemy, the aggressor. When I was in primary school, I grew up with the story every Anzac Day about 'our brave boys' who went to war. I knew nothing about politics or different cultures. I knew nothing about the Ottoman Empire. I did not know that before Gallipoli, on 18 March 1915, the Ottomans, with few resources, defeated the British Navy, then the greatest navy in the world. When the film 'Gallipoli' starring Mel Gibson came out in 1981, and the story became a tragedy perpetrated by British leaders who used 'our boys' as fodder. There was no mention of 'their boys', the Turkish sons. The book is historically accurate. But it is not a history. It is poetry out of history. It is my attempt to put balance into the Anzac story and to create a book that Australians, the Allies and the Turks will relate to. I had to work hard to find a publisher and funding for it in bilingual form, as I'm believed so strongly that both English and Turkish should be together side-by-side in this book as the soldiers faced each other over the trenches. R. R: With many Turkish friends now, I'm always amazed at the forgiveness Turkey expresses towards Australia, though the words of Attaturk helped with that. That friendship continues with my translator Mehmet Ali Çelikel, and with the painter, Fehmi Korkut Uluğ, who allowed us to use his paintings on the cover of the two editions of my book. ' Mehmetçik ve Johnny Mehmetçik' represents so well the unusual relationship created during the Gallipoli/Çanakkale wars because ' at first glance it is not clear which is the Turk and which the invader, or who is supporting whom'. (Rhoden Clare 'Poppy-Hunters, Poppy-Picking: Review of Robyn Rowland This Intimate War: Gallipoli/ Canakkale 1915' (2015) 19(2) . (https://textjournal. com. au/oct15/rhoden_rev. htm) My coming across his Gallipoli series, my inclusion of a poem on it and the fact of his grandfather having fought at Gallipoli and survived, form one of the notable and mystic stories that accompanied the writing and production of this book. R. R: I love being in Turkey, but I do find the language difficult to learn. I have words but not sentences! I hope to live in one place there as I have traveled around the country quite a lot. I have found the kindness overwhelming and so appreciate that. No-one leaves me lost, struggling. The layers of culture are so wonderful and I learn so much on each visit every year. But to stay longer, I need to work. I like to do readings and teach workshops. R. R: You have one of these above, so let me give you a Bozcaada poem, which speaks of the power of friendship. Salhane, old slaughterhouse on the island, its animal souls scarified by vandals, has been cleansed, retiled. Dancers disco long into the night, music thumping the village. By day, silence. Daylight becalms us at this end of the harbour path. We sit with Turkish coffee, only for me. You are practising oruç, fasting for Ramazan, my breakfast in Alesta Hotel, a feast of cheeses, jams thick with apple and carrot, poppy, green fig. Adalet cracks walnuts, sitting on your sun-warmed step. But no food or fluid will pass your lips until night falls. above us at water's edge, we watch the castle basking, a strange sea-creature floating in its element. One cormorant is fishing with speed, not accuracy, its prey lightning through the water. from concrete steps and we wonder how they grow, no soil, no water, simply appearing. Stillness wraps us round in a restful ease. Long after our countries were at war, two people together across a world of chaos, joined out of difference, but of the same cloth. I bring you an oak in Irish pewter to wear at your neck, not knowing that same perfectly shaped tree, meşe ağacı, is your favourite on the island. you give me in a soft throw for my Irish house, embroidered in gold by your mother on your marriage. a shimmer on our cheeks. Lulled, I turn my head, waiting. R. R: Be alive to your senses. Taste, smell, feel life on your skin; notice colour, movement, feel life with your heart as well as your mind. Learn the transforming power of metaphor. Notice, listen, observe, record. Be curious. Witness. Listen to people. And read poetry, novels, history, even newspapers! Everything will bring the story to you. T. E: I think that this wealth of history is an opportunity for cultural dialogue between the two countries and will strengthen peace in the World. You are one of the people who make the biggest contribution to this with your books. Thank you."} {"url": "https://helezondergisi.com/anlamak-neden-korkutur-safiye-yilmaz/", "text": "Peyami Safa, bir yerde suçlamanın anlamaktan kolay olduğunu söyler. Çünkü anlarsak değişmemiz gerekir. diye ekler. Suçlamak, birçoğumuzun aşina olduğu, kolay bir yoldur; emek gerektirmeyen, konforlu, refleks olarak ortaya koyduğumuz bir davranıştır. Bundan kastettiğim, küçük yaşlardan itibaren oluşan bilinçaltımızdaki yanlış yazılımlarımızın etkisiyle otomatik olarak gösterdiğimiz davranış biçimleridir. Doğduğumuz andan itibaren bizi büyütenlerden ve çevremizdekilerden öğrendik suçlamayı ve suçlanmayı. Bebekken kolumuzu ya da bacağımızı bir yere çarptığımızda, neden ve nasıl olduğunu bile anlamadan kapıların, duvarların suçlandığını gördük. Yetişkinlerin anlamsız bir şekilde eşyalara vurduğunu hatırlayın. Dikkatli olması gereken biz iken suçlanan cansız bir eşyaydı. Böylece sorumluluk almayı değil, yerli yersiz suçlamayı ta bebekken öğrendik. Biraz daha büyüyünce, kimi zaman ebeveynlerimizin anlaşmazlıklarının, kimi zaman annemizin gözyaşlarının ve babamızın öfkesinin; bazen de kardeşlerimizin yaramazlıklarının sorumlusu biz sayıldık. Başarısızlıklarımızdan, toplumun kalıplarına uymadığımızdan dolayı yargılandık. Sınıfta sıra dayağından geçirilirken, yapmadığımız bir işten dolayı topluca suçlanmanın nasıl bir his olduğunu deneyimledik. Suçlamanın; o çabasız, kolay ve sorumluluk gerektirmeyen dayanılmaz hafifliğini keşfettik böylece. Yıllardır tecrübe ettiğimiz bu duygu, artık çok tanıdıktı bize. Beynimiz bu yolu birçok kez kullanınca, bu yoldan gitmek kolaydı. Ne zaman başımız sıkışsa, kusuru başkasında aramanın o sınırsız özgürlüğüne yasladık sırtımızı. Biz, bütün eylemlerimizde haklıydık. Suçlu olan hep karşımızdakiydi. Oysa anlamak, bildiğimiz o asfalt yol varken hiç bilmediğimiz patika bir yoldan gitmek gibidir. Karanlığı, bilinmezliği korkutur bizi. Korkutur çünkü insan bilinmeyene ve tecrübe edilmemiş olana karşı kendini savunmasız hisseder. Daha önce denemediğimiz bir yolu tercih etmek ise bilinçli ve iradi bir tercihtir, bağımsız bir benliğe sahip olmayı gerektirir. Bağımsız bir benlik de ancak kendi özgür irademizi elimize almakla mümkündür. Şimdiye kadar bütün bildiklerimizi çöpe atmak, hiç bilmediğimiz bir dünya ile tanışmaktır anlamak. Başkalarının gerçekliğini anlamaya başladığımızda, derinlerde bir yerde kendi karanlığımızla karşılaşırız. Tek hakikatin bizimki olmadığı hatta hakikat bildiğimiz birçok şeyin de bir yanılgı olduğu gerçeği ile yüzleşiriz. Bu, bir manada kendi putumuzu yıkmak gibi ürkütücü bir histir. Kendi gerçekliğimizi kısa bir süre de olsa bir kenara bırakıp diğerini anlamaya odaklanmak biraz da yok olduğumuz hissini yaşatır bize. Sınırlarımızın kalktığını, korunaksız kaldığımızı, kendimizden uzaklaştığımızı hissederiz. Sanki kontrol bizden çıkmıştır ve bu dayanılmaz bir histir. Birini gerçekten anlamak istediğimizde, artık kafamızdaki o kalıplaşmış düşüncelerden çıkmak zorunda kalırız. Bundan sonra yapılması gereken değişim sorumluluğunu üstlenmektir. Bu ise gerçek bir irade ve eylem becerisi gerektirir. Kendine rağmen başkasının penceresinden bakabilmek için cesaret ve enerji lazımdır; düşünmek, planlamak, anlama gayretlerini sık sık egzersiz etmek ve beynimizde yeni yollar oluşturmak için dinamik bir enerji. Bütün bu çaba, birçoğumuz için zordur ve başlarda yorucudur. İnsan genellikle kolay olana meyilli olduğundan anlamak için çaba göstermek ve karanlık sulara girmek istemez. Fakat şunu unutmamak gerekir ki değişim zaman isteyen bir süreçtir. Her şeyde olduğu gibi birbirimizi anlama konusunda da korkularımızın üzerine gitmek ve başkasını suçlamadan önce durup kısa bir süre düşünmek, bizi özgürleştirecek, küçük fakat önemli bir adımdır. Yazıyı birkaç defa okudum. İki açıdan değerlendirme yapmanın doğru olduğu kanaatindeyim. Öncelikle anlatım dili akıcı ve anlam bütünlüğünü bozacak ne bir fazlalık ne de bir eksiklik bulunmuyor. Bu da yazının okunası oluşunu ve anlaşılmasına katkı sağlıyor. İkincisi, konu olarak güzel bir tema seçilmiş. Birçoğumuzun sıklıkla yaptığı fakat farkında olmadığı bir konu üzerinde yazının kaleme alınması takdire değer. Özellikle anlamanın değişime zorlayan bir kavram olarak ele alınması harika bir yaklaşım olmuş. Empati yapmakta bile zorlandığımız günümüzde, konunun empatinin de ötesinde bir yere taşınması da yazıya ayrı bir değer katmış. Yazarı tebrik takdir etmekten başka yol kalmamış açıkçası. Bir edebiyatseverden böyle güzel cümleler duymak ne güzel. Tesekkür ederim."} {"url": "https://helezondergisi.com/anneannem-adem-yagmur/", "text": "Balkon demirlerine yaslanmış uzak ufka doğru geçmişin hatıralarına dalmıştım. Akşamın alacası yerini iyice karanlığa bırakmıştı. Masamdaki çayı elime alınca soğuduğunu fark ettim. Sandalyeme oturarak derin bir nefes aldım. Belki de nefesin asıl sahibine verdi, bilemiyorum. Bugün yeni bir yolculuğa çıkacaktı, o eski günlerdeki gibi gelinliğini giydirdiler. Bu sefer modası geçmiş o eski gelinliğini değil yenisini giydirdiler ama gelinlik pek de terzi elinden çıkmış bir gelinliğe benzemiyordu, dikiş izleri sanki yok gibiydi. Anneannem çok güzeldi, ne giyse yakışırdı; böyle de çok hoş olmuştu. Kar beyaz gelinliğin içinde o kadar hafifti ki melekler kıskanır, görenler imrenirdi. Bir gelin edasıyla başında duvağı sessiz sedasız gidiyordu. Bu sefer etrafında pervane olan kadınlar yüz görümlüğüne gelmeyeceklerdi çünkü bu onun son görümlüğüydü. Dedem, herkesin şaşkın bakışları arasında anneannemin saçından bir tutam kesti ve o kar beyaz ipeksi saçını cebinden çıkardığı mendilin arasına koydu. Mendili özenle katladı, koynuna koydu oradaki boşluğu doldursun diye ama yastığındaki boşluğu hiçbir zaman dolduramadı. Hep yastığı görecek şekilde yattı yatağına, gözleri uykusuzluğun nöbetine ram olmuştu. Vedalaşırken büyük torunu su döktü toprağına, abdest alırken eline ilk defa su döken ilk torunu. O zamanlar abdest almayı büyüklerinin ellerine su dökerken öğrenirlerdi çocuklar. Şimdi büyüdüler, su dökerken ölmeyi öğretiyorlardı anneanneleri. Bir zamanlar hep seninle gelen dedem senden sonra bize pek gelmedi. Nedenini sorduğumda sessizce yüzüme baktı ama cevap vermedi, ben de bir daha soramadım. Senin için bizi ziyarete gelenleri ağırlıyoruz evimizde; onlar seni anlatıyor, bense seni yaşıyorum. Bir ara sadece kendi duyabileceğim şekilde Anneanneeem! dediğimde, Yalnızca ben duydum Kuzucuğuuum! dediğini ama etraftakiler fark etmediler bu nidayı. Ara sıra böyle halleşirdik de bu durum kendimi iyi hissetmeme vesile olurdu. Yazmanı ben aldım, hiç yıkamadım; kokunu içime çektiğimde beni kucaklıyormuşsun gibi hissediyorum. Yine senin oturduğun sedirde başımı dizlerine koyduğum yerde oturuyorum. Bu sefer dizlerimde yavrum var, ona senin bana seslendiğin gibi seslenmek istiyorum ama olmuyor gibi geliyor bana. Yavrum kendisine seslenme tarzımı seviyor fakat bir şeyler eksik kalıyor gibi.. Bana da anne diye çağırdığım ninemi hatırlattı. Ama ben onun cenazesini göremedim. Sadece öldüğünü duydum. Yazıda çok güzel tasvirler var. Keşke başka yazılarınızı da okuyabilsek. Ben yazımın yayınlandığını bilmiyordum, internete ismimi yazınca gördüm. Dergi yönetiminden yayınlandığına dair dönüş almadım. Yeni yazılar göndereceğim. Evet son üç ayda üç cenaze sahibi olarak çok şey öğrendim.."} {"url": "https://helezondergisi.com/araf-zebunniso-asrorova/", "text": "arafı alatan en güzel şiirlerden birisi. hakikaten tebrikler tebrikler tebrikler."} {"url": "https://helezondergisi.com/araftayim-esra-bal/", "text": "İçinde kaybolunası evvel zaman masalları aramaktayım. tekrar tekrar Okumaktan zevk alınacak şiirlerden."} {"url": "https://helezondergisi.com/askim-icin-kullan-luo-eino-leino/", "text": "Syynkka on yöhyt ja öiset saaret, 6 Temmuz 1878'de Finlandiya'nın Paltaniemi kasabasında dünyaya geldi. Fin şiirinin öncülerinden ve Finlandiya'nın ulusal şairlerinden biri kabul edilir. Aynı zamanda gazeteci, çevirmen, eleştirmen, ressam ve yazardır. Fin sanat anlayışının gelişmesinde ve değişmesinde lokomotif rol oynamıştır. Yüzden fazla şiir kitabı, roman, deneme, çeviri, oyun ve senaryoya imza atan Eino Leino, 10 Ocak 1926'da Hyvinkaa`da vefat etmiştir. Hayırlı olsun. Fuat beyin emeğine sağlık."} {"url": "https://helezondergisi.com/asude-bir-hisar-seher-saglam/", "text": "Yorumunuz için teşekkür ederim Durdu hanım. Sağ olun. Teşekkür ederim Nisa hanım. Sağ olun. Yorumunuz için teşekkürler Sevgili Nurcan Can. Sizin de gönlünüze sağlık! Eksik olmayın."} {"url": "https://helezondergisi.com/at-ustunde-avlanan-avci-medet-termecikov/", "text": "At Üstünde Avlanan Avcı adlı bu resim, kağıdı mum aleviyle islendirip boyama tekniğiyle yapılmıştır. - Kaligrafi Meryem TUNCA (11.887) - Dora Maar Ağlayan Kadın mı? Elif ALTINTAŞ (3.382) - ARALIK SAYIMIZ YAYINDA! (3.204) - Soraya'ya Mektup Elif ÖZSOY (2.202) - Sevgi Boyutunda Kal Emin Osman UYGUR (1.865) - An Interview On Poetry With The Poet Ilinca BERNEA Seher SAĞLAM (1.756) - Johan Vandewalle ve Türkçenin Matematiği Emin Osman UYGUR (1.678) - Neden Pink Floyd / Elif ÖZSOY (1.670) - Sürgündeki Şair Yırçı Kazak / Erdal KARAMAN (1.606) - YÜZÜKLERİN SIRRI Elif ÖZSOY (1.585)"} {"url": "https://helezondergisi.com/ay-isigi-seher-saglam/", "text": "Bu satırlar bana sesleniyor gibi hissettim. Kaleminize, yüreğinize sağlık. Dikkatiniz, ilginiz ve nezaketiniz için çok teşekkür ederim. Kaygılar karanlıktır. Gözümüzü bulandırırlar, önümüzü göstermezler. Sizin için de bizim için de yersiz kaygılardan uzak, kızıldan ufuklar kurup güven içinde yaşayabileceğimiz güzel yarınlar dilerim. Dikkatiniz, ilginiz ve kıymetli yorumunuz için çok teşekkür ederim. İyi ki varsınız. Selam ve sevgiler. Dikkatiniz, ilginiz ve nezaketiniz için çok teşekkür ederim. Yorumunuz benim için çok değerli. Selam ve sevgiler. Dikkatin, ilgin ve kıymetli yorumun için çok teşekkür ederim. Sağ ol, eksik olma. Yorumunuz için çok teşekkürler. Sizin de şiirlerinizi beğenerek okuyoruz. Devamı dileğiyle."} {"url": "https://helezondergisi.com/ayakli-davetiye/", "text": " Cumartesi akşamı saat 8.00'de bizim evin yanındaki çimenlikte abim Sefer'in düğünü olacak, buyrun gelin. -Aaa sen bizim Ayşe'nin kızısın değil mi? -Evet. -Yahu abin ne zaman büyüdü de evleniyor? Şuralarda koşturur dururdu. Zaman ne çabuk geçiyor, dünkü çocuklar büyüyüp yuvadan uçuyor. Sen Ayşe'nin büyük kızı mıydın? -Hayır, küçük kızıyım. -Maşallah, maşallah! Bir daha söyle bakayım evladım, düğün nerdeydi, kaçtaydı? -Olur tabii, ne demek... Bana mahallenin yolları taştan... Ben de ne yapayım? Bir kaç kafadarı toplayıp çileme ortak ederdim. Hatta paylaşırdık, şu kapıda sen söyle, bu kapıda ben. Halime şükretmem gerektiğini büyüyünce öğrendim. Başka yörelerde gidilen evlere kumaş, çerez gibi hediyeler de bırakılırmış. En azından böyle bir yüküm olmadı. -Kızım bugün kandil, lokum yapıp komşulara dağıtacağız. Git, Ferhan teyzenden yoğurt iste, bizde az kalmış, dedi. Ferhan teyze bizim karşı komşumuzdu. Bahçe içindeki şirin evleri aynı zamanda bizim de evimiz gibiydi. Evin büyüğü Hatice ninenin itinayla yetiştirdiği güllerle dolu bahçeyi dolaşmak, gül şerbeti için camın önüne dizdiği gül yaprağı dolu kavanozları seyretmek, çocukluğumun unutulmaz karelerinden biriydi. Aklım yarım kalan tombik oyununda, gözüm Hatice ninenin bahçesinde arzıendam eden güllerde, cismim ise Ferhan teyzenin kapısının önündeydi. Zile basmıştım çoktan ama kapıyı açan olmadı. Bu gibi durumlarda ne yapacağını bilen olmanın rahatlığıyla, balkonun kenarında dizili vita yağı kutularından oluşmuş saksıların altını arayıp anahtarı buldum. Buzdolabından yoğurt tenceresini çıkardım fakat yoğurdu koyacak bir kase bulamadım. Ben de eve boş dönmektense tencereyi alıp gitmeyi tercih ettim. Annem hem güldü, hem de lokum hamurunu yoğurdu. Sıra benim en çok sevdiğim sahneye geldi. Annem eliyle hamuru sıkacak, yumruğunun üzerinde beliren hamur topunu kaşık yardımıyla kızgın yağa atacaktı. Bu benim için tam bir görsel şölendi. Tabii midem de göz hakkı payıyla şölenin en güçlü katılımcılarındandı. Fonda ise karışık kızgın yağ ve hamurun muhteşem düeti vardı. Tüm hamurlar kızardıktan sonra iş yine bana düşerdi. Tabak tabak lokumları komşulara götürüp kandillerini tebrik etmek gerekirdi. Tahmin edersiniz ki işe Ferhan teyzeden başladım. Önce tencereyi verdim, ardından da eksilen yoğurdun son hali olan lokumu. Çünkü komşuda pişenin bize de düştüğü, kokusu gitmiştir diye Al, bir kase de onlara götür! dendiği bir dönemde yaşıyordum. O zamanın sosyal medyası olarak ben ve arkadaşlarım, yediklerimizi bizzat bölüşmeyi bilirdik, paylaşamayacağımız kadar az ise sokakta yemezdik. Büyüklerimiz de ekonomik imkanlar olarak temin etmesi zor olan bir şey almışlarsa çantalarında görünmeyecek şekilde eve getirirlerdi. Şimdilerdeyse mahallenin küçük sosyal medyası büyüdü, internetle birlikte dünya köyünün bireyi oldu. Herkesi tanımasa da sokaklarında cirit atamasa da o köyü de çok sevdi, hızla değişen ritmine ayak uydurdu. Gerçek sosyal medya ile tanıştı ve tahmin edeceğiniz üzere kaynaşması hiç zor olmadı. Olmadı ama bir ayağı ve gönlü hala o küçük dünyasındaydı. Bazen kendisine uzaktan baktığında geçmişle bugün arasında uzanan ipe sımsıkı sarılan bir sarmaşık gibi hissederdi. O da aşkla bağlıydı hem geçmişe hem de bugüne. Bazen de Hz. Mevlana'nın pergel metaforunun içinde gibi hissederdi. Sosyal medya mahallesindeydi lakin o öğrendiği paylaşım kültürüyle orada yerini aldı. Çok kültürlü hayatın içinde kurduğu bağların ardında, mahallesindeki komşu teyzelerin, amcaların izleri vardı ve o böyle var olmayı sevdi. Dünyalı olabilmişti ama belki bir gün bir ayaklı davetiye de onun kapısını çalar mı, diye bekledi. hakikaten tatlı ve sımsıcak bir yazı olmuş. Yazarının ellerne ve hatırasına sağlık. Güzel hatıraları hatırları için hatırlamak da hatır göstermeyi hak ediyor. İç Anadolu'da da bu davet etme yöntemine okuma, davetiye ile yanındaki hediyelere de okuntu denirdi."} {"url": "https://helezondergisi.com/ayanik-theynep/", "text": "Hiçbir şey yazılmaz bu bahar çok yazık. Çok yanık. Ruhumu tıkayan şu güncel kazığı... ne fayda! Yaş değil, kutular, paketler, dualar savaşacak! Canımı bir bulutla katsam Mariupol suyuna! Sizden söz alacağım. Bütün kabuslar bitecek! Savaşlarda acı çekenler sadece vücudunda maddi yara alanlar değil. Şairin dediği gibi kalp de acı çeker, kelimeler de, zihin de. Keşke savaş olmasa, acı olmasa dediğimiz kaçıncı keşke bu. ne güzel mısralar var hayata karışan.."} {"url": "https://helezondergisi.com/ayrilik-acisi-esra-bal/", "text": "Yaşamasızlık ve her şey adına yazmak! Yüzüme soğuk su çarpılmış gibi yerimden kalktım bu satırları okuyunca. Zaman durdu, dünya durdu. Her kelimesine romanlar yazmalı yazarlar bu dizelerin, şairler şiirlerinde işlemeli nakış nakış, şarkılara dökülmeli kelimelerin derinliği, besteciler müziğin ruhuyla sarmalı bu dizeleri... Ve ressamlara ilham olmalı kelimelerin rengi... Yer yerinden oynamalı; içimdeki hoyrat rüzgarlar, fırtınalar patlatmalı artık. Şiirin ardından gerçek bir soğuk suyla yüzümü yıkadıktan sonra defterimin başına geçtim. Mürekkep yerine çılgınlığım, donmuşluğum, çaresizliğim, yaşamasızlığım, heyecanım, sevincim, üzüntüm, yalnızlığım, hayretim, pişmanlığım, korkum, ümidim akmalı artık kalemimin ucundan. Yazmalıyım, bir yerden başlamalıyım tekrar. Kardelen'im, anlıyor musun beni? Artık okumayacağından neredeyse emin olduğum halde önce sana yazmalıyım yine. Gittiğin ilk zamanlarda yazdığım iki mektubun hala bende; kitaplığımda en sevdiğim kitabın, en sevdiğim sayfaları arasında. Hatırlasana, hani sana defalarca okuduğum... Biliyorum, şimdi gelsen elinle koymuş gibi bulursun. Diğerleri de bana mezuniyetimde aldığın ahşap sandığın içinde. Şayet bu mektubu da gönderecek bir adres bulamazsam onların yanına koyacağım. Sandık kitaplığımda, anahtarı en sevdiğim elbisemin cebinde. Hani mezuniyetim için birlikte aldığımız, rengini bana çok yakıştırdığın ve ben onu hiç giyemeden gittiğin elbisemin cebinde. Mezuniyetimin olduğu gün, senin beni öylece bırakıp gittiğinin haberi gelince nasıl donduysam bir elimde ahşap sandık, bir elimde anahtar, karşımda asılı duran ve bana hep seni hatırlatacak olan o güzelim elbise ile uzun uzun bakıştıktan sonra feryat figan edip zamanı tersine akıtmaya çalıştım. Olmadı. Dünyayı durdurmaya çalıştım. Olmadı. Kıyamet kopsun istedim. Kopmadı. Ve sen gittikten sonra Kardelen'im, dünyanın durmasını gerektirecek ne çok hadise yaşandı, bir bilsen. Kıyametler kopmalıydı ama dünya şaşılacak şekilde dönmeye devam ediyordu. İlk mektuplarımda bu hadiselerden bahsedemedim sana, yapamadım. Ama yukarıdaki dizeler yok mu, içimdeki fayları harekete geçirdi. Depremler oluyor ruhumda. Sana, senli zamanları da sen gittikten sonra olanları da her şeyi, her şeyi yazacağım. Ama sen okuyabilecek misin, bilmiyorum. Bu defter de seninle dolu, tıpkı kitabımın arası gibi, tıpkı ahşap sandığımın içi gibi... Her yer seninle dolu. Her yerdesin, ama yanımda değilsin. Bu nasıl bir çelişki? Senli geçmiş zamanları, -di'li geçmiş zamanda anlatmak yordu artık beni. Neden bizim de şimdiki zamanımız, gelecek zamanımız, geniş zamanımız olmasındı? Ama olmadı. Her şeye rağmen -miş'li geçmiş zamanda kalmadığına, senli zamanlara geçmişte de olsa şahit olduğuma şükrediyorum. Tek tesellim bu. Ya seni tanımasaydım! Varlığından hiç haberim olmasaydı... O yıl en zor zamanlarımda seninle karşılaşmasaydım... Donuyor buralarda kalemim. Bu cümleleri tamamlayabilecek yüklemler yok bende. Kaleminize, gönlünüze sağlık. Su gibi akıp gitti. Çok güzeldi."} {"url": "https://helezondergisi.com/az-daha-kisalt-dogan-yucel/", "text": "Yazıyla az buçuk haşır neşir olanlar bilir ki bir metni yazmak onu okumaktan kat kat fazla vakit alır. Bir şeyi yazabilmek için belki 50 kat okumak gerekir. İki sayfalık yazı on dakikada okunur. Ancak iki sayfalık bir metnin kaleme alınması belki on saat sürer. Yazılar, dijital olarak yayımlanmadan önce sayfamız dar diyerek kısaltılması istenirdi. Şimdilerde artık sayfa meselesi yok ama bu sefer yazarların karşısında daha büyük bir mani var: Okunmamak. Yazı yazmak önceden ciddi anlamda zor bir meseleydi. Önce fişleme yapılır, sonra yazılacaklar fişlere geçirilir, paragraflar sıraya konulur ve müsveddeler el yazısıyla temize çekilirdi. Ardından hata yapma lüksü olmadan daktilo ile yazılır ve daktiloda yazılan tomar tomar kağıt matbaaya giderdi. Sonunda da formaların harf dizimi yapıldıktan sonra keçeli teksir makinesinde çoğaltılırdı. Formaların dikiminden sonra ciltleme ve traşlamayı da unutmamak lazım. Bütün bu zahmetlerin geride kaldığı günümüzde yazarların pek tabiidir ki insanlardan daha fazla okumasını beklemesi gayet normal. Çünkü yazı okunmak için var. Editörler yazılara önceleri sayfa sınırı koyarlardı. Zamanımızda karakter veya kelime haddi belirleniyor. Yazı kısaysa sıkıntı değil ama uzunsa kelime limiti hep aşılmış oluyor. Editör veya eskimeyen adıyla musahhih yazının kıymetli olduğunu, emek verildiğini, çok beğenileceğine inandığını ifadeden sonra sözü döndürüp dolaştırıp kesilebilecek yerlerinden kısaltılmasına getiriyor. Değişmez gerekçe her daim tıpkısının aynısı: Okuyucu uzun yazılardan sıkılıyor. Hiç düşünüyor musunuz o metnin kuvveden fiile çıkana kadar hangi safhalara uğradığını, kaç defa cümlelerinin değiştiğini, kaç defa imla ve noktalama kontrolünden geçtiğini, kaç defa tashih edildiğini? Haydi bunlar bitti diyelim. Yazı dijital ortamda yayımlanacak diye biraz daha resim bulalım, haydi bunu seslendirelim, videosunu hazırlayalım işleri başlıyor. Bütün bunlar da yazının kelime sayısını doğrudan etkiliyor. Sonuçta da dergi editörü Az daha kısalt. diyor haliyle. O an sanki hocasının verdiği vazifeyi yapıp getirmiş ama beğenilmemiş sıbyan mektebi talebesi gibi omuzları düşüyor yazı sahibinin. Eskiden insanımız okumaz dinler denirdi. Bugünlerde ise okumaz dinler sözü okumaz seyreder oldu. Bilgi çok çabuk güncellendiği gibi haber de çok hızlı tüketiliyor. Yanlış da olsa ilgi çekeceği düşünülen haber ve yorumlar, Nasıl olsa yarın unutulur. denilerek kimilerince sürülüyor insanların önüne. Emek ve fikir eseri ürünler bu basitliğin yanında garip, daha doğru tabirle çok ağır kalıyor. Çözüm nedir? Alt yazılı video mu, sesli okunmuş yazı mı, her ikisi de mi? Bilemiyorum. Zamanla görülecek. Su akacak ve yolunu bulacak. Nice sanatın öldüğü ve ölmeye yüz tuttuğu günümüzde diğer taraftan da eskiden hiç olmayan grafik, grafiti, endüstriyel tasarım gibi yepyeni el sanatları ve güzel sanatlar ortaya çıktı. Bunları yapanlar da sanatkar hiç şüphesiz. Peki bu noktada yazılı edebiyat nasıl bir noktaya evrilecek? Bu sualin yanıtı için eskiyle yeninin arasında bir noktadayız henüz. Ne tam dijitalleştik ne de tam kağıtta kaldık. İnsanlar okumuyorsa edebiyat ölecek mi o zaman? Söz buradayken fikrimce insanlar konuşmaya ve anlaşmaya devam ettikçe sözün güzeli ve özeli de var olmaya devam edecektir. Kim bilir, ne şekilde ve nasıl olacak? Zaman en büyük alimdir. İnsanoğlunun eli ve dili oldukça, adına edebiyat dediğimiz sanatı üretmeye ve göz ile kulağa sahip oldukça da bu üretime meyyal bir tüketici olmaya devam edecektir. İnsanın içindeki iyiyle güzele olan beğenme ve takdir hisleri yaratılışının bir parçası değil mi?Bu yazıyı okuyanlar düşünebilir: Yazılar daha ne kadar kısaldıkça kısalmaya devam eder, bu kısaltma nerede durur? Bu sorunun cevabının ipuçları görülmeye başlandı bile. Bazı internet sayfalarında yazıların ortalama okunma sürelerinin yazıldığını görmüşsünüzdür. Bu daha da genişleyebilir. İkincisi insanlar okumuyorsa ne yapılabilir? Bu durumla ilgili sesli kitaplar çıkıyor ne zamandır, ayrıca gazete köşelerini isteyenler sesli dinleyebiliyor. Üstelik artık okuma programları da var. İstenen yazıyı okumak zor geliyorsa anlık olarak dinleyebiliyorsunuz. Araştırma için kitabın tamamını okumak istemeyenler için Ara bul imkanı da var. Bence günümüzde yazı okumaya vaktim yok, okumaktan sıkılıyorum, gözlerim yoruluyor gibi bahanelerin hepsi için çözüm mevcut. Cehalet eskiden kitap almaya para bulunamadığından, okula gidilemediğinden olurdu. Cehalet artık insanın vicdanında. Okumak isteyenle okumak istemeyeni insan iradesi ayırıyor. Eh, artık bunca sözden sonra siz de bu yazıyı okumuş, seyretmiş ya da dinlemiş durumdasınız. Çünkü yazının sonuna geldik. Hayatınızdan bu yazıyı okumak için sadece üç dakika kadar ayırdınız."} {"url": "https://helezondergisi.com/azim-ve-iradenin-sinirlarini-zorlayan-bir-ilim-insani-fuat-sezgin-hizir-ilyasoglu/", "text": "Ayrılmadan önceki son gece Galata Köprüsü'ne gittim. Karaköy'e yakın bir tarafından, yüzüm Anadolu'ya çevrili, yarım saat kadar derinlemesine düşünmeye başladım. O kadar çok sevdiğim İstanbul'dan ayrı, bütün hayatımı nasıl yaşayabileceğimi, memleketimi altüst eden hadiselerin sebeplerini sorguladım. Aradan geçen kırk yedi yıla rağmen İstanbul'a uğradığım her seferinde o köprünün üzerinde geçirdiğim yarım saatlik muhasebeyi ve nemli gözlerle oradan ayrılışımı hiç unutamam. (İBTAV, 2019). Bu ifadeler, 60 ihtilali sonrası hiçbir suçu yokken üniversiteden ihraç edilip yurt dışına çıkmak zorunda kalan Prof. Dr. Fuat Sezgin Beyefendi'ye aittir. Bu cümlelerin her birinde, bir bilinmezliğe yelken açmanın, dalgaların götürdüğü sahile doğru savrulmanın ve en önemlisi bir ilim insanının meşakkatli hayat yolculuğunun başlangıç noktasını sezmek mümkündür. İşte bu yazıda, Anadolu'nun ücra bir köşesinden yola çıkarak zirveleri zorlayan Fuat Sezgin'in başarı hikayesini okuyacaksınız. O, ister ilim çevrelerinde, isterse normal hayatta olsun genellikle 'Fuat' ismiyle bilinir. Ancak onun tam adı Mehmet Fuat Sezgin'dir. 24 Ekim 1924 tarihinde Bitlis'in Kızılmescit mahallesinde dünyaya gelen Fuat Sezgin, Cemile ve Mehmet Mirza çiftinin oğludur. İlkokulu Doğubeyazıt'ta, ortaokulu Bitlis'te (1939), liseyi de burslu ve yatılı olarak Erzurum'da (1942) okur. Sezgin, 1943 yılında liseyi bitirdikten sonra, matematik okuyup mühendis olma hayaliyle İstanbul'a gelir. Orada bir yakınıyla birlikte, İstanbul Üniversitesi Şarkiyat Araştırmaları Enstitüsü'nde görevli olan Alman asıllı Hellmut Ritter'in (1892-1971) bir seminerine katılır. O gün, bu ilim adamı kendisini büyüler. Dolayısıyla onun talebesi olabilmek için mühendis olmayı gereksiz görür. Ertesi günü -kayıt zamanı geçmiş olmasına rağmen- dekanın odasına çıkar ve bu ilmi şahsiyetin öğrencisi olmak için yalvarırken odaya iri yarı bir adam girer. Dekan, ona Hoş geldiniz! dedikten sonra; Sizin talebeniz olma başvurusunda bulunan biriyle konuşuyorum. der. Ritter, şöyle bir bakar ve 'Galiba bu benim dünkü seminerimdeydi' diyerek onu tepeden tırnağa süzer. Ritter, Sezgin'in o kararlı duruşunu görünce; Gelin biraz konuşalım. Çok zor bir şeye talipsiniz. Arapça öğrenmelisiniz. Ben de zor bir hocayım. Benim talebelerim hep benden kaçar, bunu biliyorsunuz, değil mi? der. Sezgin de Biliyorum Efendim! Buna rağmen bu meşakkati göğüsleyebilirim. (İBTAV, 2019) diye karşılık verir. Böylece yaklaşık bir asır sürecek ilim yolculuğu başlamış olur. Ancak Ritter, gerçekten zor bir adamdır. Çünkü henüz ikinci haftada Sezgin, onun seminerine üç dakika gecikir. Hoca cebinden altın saatini çıkarır ve ona göstererek; 'Üç dakika geciktiniz, bu bir daha tekerrür etmemeli!' der. Sezgin'in okuduğu dönemde İstanbul Üniversitesi'nde bilim tarihi yoktur. Ancak hocası kendisine; 'Matematiği bırakma, o bölüme giderek matematiği iyi öğren. Zira Müslümanlardan da Harizmi, Ebu'l- Vefa Buzcani, İbn Heysem, Biruni gibi büyük matematikçiler yetişmiştir.' deyince dehşete kapılır. Hocası onun halini görünce, 'Bunlar ve daha pek çok isim, büyük alimlerdi. Hatta arkadan gelen Avrupalı alimlerden daha üstün seviyedeydi. (İBTAV, 2019) der. Ritter'in bu sözleri Sezgin için kırbaç rolü oynar. Bunun üzerine dünyayı bütünüyle terk ederek günde 17 saat bilim tarihi çalışmaya başlar. Yıl, 1943'ü gösterirken İkinci Dünya Savaşı bütün hızıyla devam etmektedir. Ancak Türkiye, katılmadığı halde bu savaşın çok ağır etkisinde kalır ve üniversiteler geçici bir süreliğine kapanır. Ritter, bu durumu fırsata çevirerek Sezgin'in Arapça öğrenmesini tavsiye eder. Sezgin, bu tavsiyeyi emir olarak görür ve altı ay gibi kısa bir zamanda Arapçayı neredeyse ana dili seviyesinde öğrenir. Altı ayın sonunda Ritter, Gazali'nin İhyau Ulumiddin kitabını okuması için önüne koyduğunda, öğrencisinin bunu kolayca başarabilmesine çok memnun olur. Onun dil öğrenmedeki bu yeteneğini gören Ritter, beş dile aynı anda başlayarak her yıl yeni bir dil öğrenmesini tavsiye eder. Sezgin ondan sonra gece gündüz çalışarak onun istediği dillerin hepsini öğrenmekle kalmayıp Süryanice ve İbranice de dahil yaklaşık 27 dili çok iyi derecede öğrenir. Ritter, Sezgin'in azmini ve kendisine olan bağlılığını gördükçe, kütüphanelerde bulunan İslam bilim tarihi alanındaki yazma eserleri ve araştırmaları incelemeye giderken onu yanında götürür. O, bu araştırmalar sırasında Carl Brockelmann ın Geschichte der Arabischen Litteraturu eserini inceler ve onun bazı eksikliklerini fark eder. Hocasının kanaati de o yöndedir. Böylece henüz öğrenci iken araştırma yapacağı konular hakkında kaynak toplamaya başlamış olur. Sezgin; İstanbul Üniversitesi, Edebiyat Fakültesi, Arap ve Fars Filolojisi'nden, 1947''nin Haziran ayında mezun olur. Ekim ayında ise Ritter'in danışmanlığında doktora çalışmalarına başlar. Doktora tezini, Arap dili ve tefsir ilimleri alimi Ebu Ubeyde Ma'mer İbn el-Musenna et-Teymi'nin (ö. 210/824-5) Mecazü'l-Kur an adlı tefsiri üzerine yapar. Bu tezin konusu ise Kur'an'da geçen mecazi ifadeler hakkındadır. Doktorasını tamamladıktan sonra kısa bir süreliğine (1950-1953) Ankara Üniversitesi, İlahiyat Fakültesi'nde asistanlık yapar. Daha sonra tekrar İstanbul'a dönerek (28 Şubat 1953) Umumi Türk Tarihi Kürsüsü'nde asistanlığa başlar. Doktora tezi çalışmaları sırasında, Buhari'nin hadis kitabındaki bazı yerlerin Mecaz'ul-Kur'andan alındığını fark eder. Onun bu tespiti hadis derlemelerinin sadece sözlü geleneğe dayandığı tezini de çürütmüş olur. Günde 17 saat çalışan Sezgin, zamanın nasıl akıp gittiğinin farkında değildir. Zira bir taraftan asistanlık, diğer taraftan da doçentlik tezi olarak aldığı Buhari Tefsirinin Yazılı Kaynakları konusuyla ilgili materyal toplamaktadır. Bu arada İslam Tetkikleri Enstitüsü Kütüphanesi'ne gelen kitapların kayıt ve kataloğunu yapmakta olup aynı zamanda İslam Tetkikleri dergisine hem makale yazmakta hem de basımına yardım etmektedir. Sezgin, 1956'da doçentlik için hazırladığı, 'Buhari'nin Kaynakları Hakkında Araştırmalar' tezini yayımlatır. 1957 yılında ise merkezi Almanya da olan ve tüm dünyadaki bilim insanlarını destekleyen Alexander von Humboldt Vakfı bursunu kazanır. Bu burs ile ilmi incelemelerde bulunmak ve Almancasını ilerletmek üzere 1957-1958 yıllarında Almanya'da gider. 1960 yılına gelindiğinde ise ülkede hiç hesap edilmeyen bir hadise yaşanır. O da 27 Mayıs ihtilalidir. Ancak Sezgin, o denli meşguldür ki gündelik siyasi gelişmeler onun hiç ilgi alanına girmez. Fakat darbeyle gelen hükümet, 147 akademisyeni üniversitelerden ihraç etmiştir. O, elinde çantası, enstitüye gitmek üzere evinden çıktığında üniversiteden ihraç edildiğinden hala habersizdir. Ta ki gazete satan çocuğun; 'Yazıyor, yazıyor. 147 profesörün üniversiteden atıldığını yazıyor!' diye bağırdığını duyuncaya kadar. Gazeteyi alır, bakar ki kendi adı da yazılıdır. Çok büyük bir hadise değilmiş gibi umursamaz bir tavırla gazeteyi çantasına koyar ve enstitü yerine Süleymaniye Kütüphanesi'ne gider. Oraya vardığında ihraç edilen 147 akademisyenden biri değilmiş gibi kitap okumaya başlar. Öğrencileri ve asistanları onu merak ederek aramaya başlarlar. Bora Uzer'in, Döndün geldin yine kürkçü dükkanına şarkı sözünde dediği gibi onun nereye gidebileceğini tahmin eden öğrencileri Süleymaniye Kütüphanesi nde çalışırken bulurlar. Aslında Sezgin, kendisinin 147 akademisyenden biri olabileceğini beklemiyordur. Ancak Türkiye'deki atmosferin değiştiği realitesinin de farkındadır. Hatta bu yüzden bazen yurt dışına çıkmayı isterse de memleket sevdası ona yol vermez. Zira saat gibi çalışan bir enstitü kurmuş ve ülkesi için çok şeyler planlamaktadır. Ancak bu sefer durum farklıdır ve istese de memlekette artık bir şeyler yapma imkanı yoktur. İçindeki bu çok şey yapma aşkı onu memleket sevdasından vazgeçirir. Dolayısıyla Amerika'da ve Almanya'da bulunan dostlarına şu ifadeleri içeren kısa birkaç mektup yazar: Bugünden itibaren ben üniversitesinden atılmış bir insanım, yanınızda çalışmak isterim, benim için bir yer var mıdır? (sosyoder, 2020). Yazdığı bu mektuplara Frankfurt, Kaliforniya Berkeley ve Yale Üniversiteleri'nden cevap gelir. Sakin bir kafayla oturup 'Hangisine gitsem?' şeklinde iyice düşünür. Zira, İslam Bilim Tarihi kitabının bütün malzemelerini hala toplayamamıştır. Aslında Amerika oldukça cazip görünse de İstanbul'dan çok uzaklaşmak istemediği için Frankfurt'a gitmeye karar verir. Onun bu kararını etkileyen en büyük sebep ise dünyanın tek Bilimler Tarihi Enstitüsünün orada olmasıdır. Müdürü de onun dostudur. O günün şartlarında hızlı denebilecek bir süratte Frankfurt Üniversitesi'nden, 'Misafir profesör olarak gelebilirsiniz.' diye cevap gelir. Konuşmanın ardından ateist olan Hartner ona gıpta ile bakar, sonra ayağa kalkar, sarılır ve şunu itiraf eder: Ben ateistim, Allah'a inanmıyorum. Fakat bu kadar inanan bir insana ne kadar gıpta ediyorum. (Macit, 2022). Prof. Hartner, onun bu ifadelerinden sonra altı hafta geçmeden Marburg şehrinde bir üniversitenin Şarkiyat Kürsüsü'nü ayarlar. Sezgin, Hayatımın belki de en mühim hadiselerinden biri, hayatımdaki talihli bir tesadüf (TCGSB, 2020, s. 45). diyerek bahsettiği eşi Dr. Ursula Hanım ile Almanya'ya gidişinin dördüncü ayında tanışır. Eşi onunla tanışmadan önce Müslüman olmuş bir Almandır. Önce Coğrafya ve Siyasal Bilgiler okur. Ancak Sezgin'le tanışınca Arapça, Farsça, Türkçe vesaire alanında tahsilini devam ettirir. Eşim benim için çok mühimdi! O olmasaydı işim çok zor olurdu. dediği Ursula Hanım'ın desteklemesiyle, 1961 yılında yazmaya başladığı kitabını onun tashihleri sonucunda bastırır. Sezgin'in buradaki bilimsel çalışmalarının ağırlık noktası Arap-İslam Fen Bilimleri tarihi olur. Bu alanda Cabir bin Hayyan konulu doçentlik teziyle, Institut für Geschichte der Naturwissenschaften'de 1966 yılında profesör olur. Öğrencilik yıllarından itibaren Carl Brockelmann'ın, Geschichte der Arabischen Litteratur eserini geliştirme maksadıyla kaynak toplayan Sezgin, yaptığı araştırmalar sonucunda ilk cildini 1967 yılında yayımlar. O dönem hala İstanbul'da bulunan hocası Ritter'in, GAS'yi değerlendirmesi için bir kopyasını gönderir. Tecrübeli şarkiyatçı; Böyle bir çalışmayı daha önce kimsenin yapamadığını ve bundan sonra da hiç kimsenin yapamayacağını (İBTAV, 2020) ifade ederek öğrencisini tebrik eder. 17 ciltten oluşan bu eserin bazı konuları şöyledir: Kur'an, hadis, tarih, fıkıh, kelam, tasavvuf, şiir, tıp, farmakoloji, zooloji, veterinerlik, simya, kimya, botanik, ziraat, matematik, astronomi, astroloji, meteoroloji, dilbilgisi, matematiksel coğrafya, haritacılık bilgisi vs. 1978 yılında Kral Faysal İslami İlimler Ödülü'ne layık görülen Sezgin, verilen bu desteği değerlendirerek 1982 yılında Johann Wolfgang Goethe Üniversitesi'ne bağlı olan Institut für Geschichte der Arabisch-Islamischen Wissenschaftenı kurar. İlk defa Alman fizikçi Eilhard Wiedemann (1900), İslam bilim tarihi eserlerinde bulunan aletleri aslına uygun olarak modelleme girişiminde bulunur. 1928 yılına kadar da sadece beş aletin modelini yapabilir. Sezgin de onun yapmaya çalıştığı modelleme işinde, Acaba 30 aleti yapabilir miyim? niyetiyle yola çıkar. Onun bu çalışması meyvesini verir ve Frankfurt'ta kurduğu İslam Bilim Tarihi Müzesinde 700'den fazla aleti modelleyerek hayal ettiğinin çok ötesinde bir başarıya imza atar. Sezgin, Almanya'da kurduğu bu müzenin bir benzerini İstanbul'da kurmaya karar verir. Hedefi, 1960 ihtilali neticesinde yarım kalan hayalini gerçekleştirmektir. Bu maksatla kendisine Gülhane Parkı'nda bir bina tahsis edilir. Bu müzede şu an yaklaşık 600 eser bulunmaktadır. Ayrıca bu müzedeki aletleri tanıtıcı mahiyette onun tarafından yazılmış 5 ciltlik İslam'da Bilim ve Teknik adlı katalog bulunmaktadır. O, günde 17 saat çalışarak bilim dünyasına eşi benzeri az görülür katkılarda bulunmuştur. Bunu yaparken de bir ödül beklentisi içinde olmamıştır. Ancak 'marifet iltifata tabidir' kaziyesinin bir gereği olarak onun çalışmaları değişik zamanlarda ödüllendirilmiştir. Ayrıca birçok eseri mevcut olup bu eserler basit karalamalar olmayıp her biri doktora ve yüksek lisans tezlerine araştırma konusu olacak kadar derin mevzular içermektedir. Evet, Prof. Dr. Fuat Sezgin için daha yazılabilecek çok malumat olmasına rağmen, dergi formatını aşacağı için burada bitiriyoruz. O, eşine az rastlanan, azim ve insan iradesinin sınırlarını zorlayan çalışmalarıyla ilme adanmış ömrünü, 30 Haziran 2018 tarihinde, İstanbul'da noktaladığında 94 yaşındaydı. Geriye çok kıymetli eserler ve gelecek nesillere yön verecek düşünceler bıraktı ve gitti."} {"url": "https://helezondergisi.com/banka-karti-abdimomun-kalbayev/", "text": "Uzun yıllardan beri gazeteciliğin yanı sıra yazarlık da yapan Bakıt, birkaç ay önce taşındığı yeni ofiste kağıtların, gazete kupürlerinin, kitap ve dergilerin olduğu masasının başında her zamanki gibi işiyle meşguldü. Bakıt, altmışa yaklaşan yaşına rağmen, yılların tecrübesiyle elinde kalemi, önünde kağıdı olduğu halde, yaşadığı ilçede sevilen, sözü ve nazı geçen bir insan olarak tanınıyordu. Bundan dolayı başına bir müşkül düşen, bir ev ya da araba alacak olan, yeni bir işe girişmeyi düşünen birçok insan, bir fırsatını bulup onun kapısını çalar ve fikirlerinden yararlanmaya çalışırdı. Bundan dolayı Bakıt, bu işi kendine vazife olarak görür, gazetedeki yazılarında ve kitaplarında daha çok günlük hayatta karşılaşılacak sorunlara çözüm yolları sunan konulara değinmeye gayret eder, insanlara elinden geldiğince yol göstermeye çalışırdı. Onun fikirlerinden ve tavsiyelerinden yararlanan ilçenin yaşlısından gencine herkes onu sever, fikirlerine saygı duyar, verdiği öğütleri can kulağıyla dinleyerek tavsiyelerine uymaya çalışırdı. Yaşadığı ilçe, bölge merkezine yakın olduğu için yerel televizyonda haftalık program da yapar, oradan da insanlara faydalı şeyler söylerdi. Bugün de her zamanki gibi yeni sayıya yazısını yetiştirmek için uğraşmaktayken, bir ara ofisin kapısının açmak için zorlandığını fark etti. Zaten sert kapandığı zaman, biraz güçlü bir şekilde çekmeyince açılmazdı. Yeriden kalkıp kapıyı açtığında, karşısına etine dolgun, takriben yetmiş yaşlarında, elinde asası olan yaşlı bir kadın çıktı. Buyur ana, kime bakmıştın? diye sordu. Geldim, kurban olduğum! Gazetede yazıp televizyonda çıkan haberciyi arıyorum, dedi nefesini toplamaya çalışırken. Uzun bir süre yaya geldiği belli oluyordu. Buyur, içeri geç ana! O aradığın adam ben olmalıyım, diye cevap verdi. Ne güzel! Acaba yerinde mi yok mu? Benimle görüşür mü görüşmez mi? Meşgul mü değil mi? diyerek korka korka gelmiştim, dedi. Tam o sırada ayakkabısını çıkarıp içeri girmeye çalışıyordu. Ana, ayakkabını çıkarmana gerek yok. Doğrudan gir, diyerek yaşlı kadını içeri aldı ve bir sandalyeye oturttuktan sonra önüne bir kase çay ve o sırada yediği bisküviden koydu. Bir çayını içerim oğlum ama bu bisküviye dişim geçmez, diyerek bisküviyi geri ittirmeye çalıştı. Çok teşekkür ederim oğlum, dedikten sonra bir süre düşünceye daldı. Sonra sessizliğini bozup: Kartı başını yesin! diyerek birilerine karşı kızgınlığını ifade edecek şeyler söyledi. Buyur anacığım, şimdi senin meramını dinleyelim. Adın ne idi bu arada? diyerek söze girdi. -Yok, nerdeki kumar oyunu kurban olduğum! Dört Somu bir araya getirip hesap yapamayan adam kumardan ne anlasın! Oğlumun kumar oynadığını da duymuş değilim dedi, biraz iç çekerek. Hani şu, adı batasıca, aylık almaya yarayan kart var ya, onu söylüyorum. Onun yüzünden oğlumla gelinim ayrılma noktasına geldi. Onları everdikten sonra şehre taşındılar. Daha önce güzel güzel yaşıyorlardı. Kazandıkları parayı ortaya koyup gerekli ne varsa ortak karar verip alıyorlar, kalanını da bana verip saklatıyorlardı. İşte o meret kart çıktığından beri başımıza felaket de geldi. İkisi iki yana gidip kimin ne kadar kazandığı da belli olmaz oldu. Üç çocuğa giyim falan almaya, kreş için ödeme yapmaya para kalmamaya başladı. Sen öde. Hayır, sen öde! derken, ikisi iki yana gider oldular. Kimin, ne kadar aldığı, nereye, kaç para harcadığı belli olmaz oldu. Benim aylık aldığım yere söyleyin, iş yeriniz aylığınızı oraya yatırsın, siz de oradan nakit olarak çekip kullanın, dedim ama kabul etmediler. Günler böyle geçerken, onlar artık benim aldığım emekli maaşına da göz dikmeye başladı. Aylıklarını ne yapıp da bitirdiklerini bilmiyorum, oğlum. Gelin, aylığı aldıktan sonra arkadaşlarıyla birlikte yok altın günüydü, yok bilmem ne günüydü, diyerek oraya gidiyor. Oğlan, Falan arkadaşımın doğum günü, sınıf arkadaşlarım yemek partisi düzenliyor. diyerek o tarafa gidiyor. Böylece ikisi iki yanda paralarının nere gittiğini de bilmeden ayın sonuna zor ulaşıyorlar. Hatta bir miktar biriktirdikleri para vardı, onun da dibini bulmak üzereler. Aldıkları aylığı birbirlerine göstermeyince, zaman içinde evde huzursuzluk baş gösterdi. Her gün kavga gürültü derken, nerdeyse ayrılma noktasına geldiler. Kocam öleli yıllar oldu. Oğlanla geline söz dinletecek kimse olmayınca, biraz nasihat versin diye köyün birkaç yaşlısını çağırıp onlarla görüştürdüm, yine olmadı. Arada kalan torunlarıma yazık olacak. Kreşin ödemesini yapamadıkları için kendi aylığımdan verip öyle kurtulduk. Kurban olayım, bize bir yardımcı olmazsan, artık başka çaremiz kalmadı. Gidip şu çalıştıkları yere söyleyip aylıklarını nakit olarak vermeleri için konuşsan ne iyi olurdu. Kartın numarası oluyormuş. Onu birbirlerine söylemeyince, başka birisi gidip onunla ilgili hiçbir işlem yapamıyormuş. Bakıt, meselenin ne olduğunu şimdi anlamıştı. Bu arada karşısındaki kadın eşarbının ucuyla gözündeki yaşı siliyordu. O kartları başını yesin, şimdi benim oğlanla gelin ayrılırlarsa torunlarımın hali ne olur? Zaten bir aydan beri göremediğim için iyice özledim. Bakıt kaselere yeniden çay doldurdu. Erkingül kaseyi alıp bir yudum içtikten sonra konuşmasına devam etti. İşte böyle oğlum, bari sana derdimi anlatayım da omzumdan yük inmiş gibi biraz rahatlayayım diye kalkıp yanına geldim. Vaktini alıyor olsam da kulak ver. Senin ofisine gelmesi de zaten epeyce zormuş. Şehrin en ucuna gelmişsin. Sorup soruşturup zorla buldum. Yerinde misin değil misin, diye merak ederek gelmiştim. İnsanların senin sözünü dinlediğini biliyorum, benim oğlumla gelinim de dinlerler, diye kalktım geldim. -Şu an yaşadığım ev de kocamdan kalma. İyice eskidi, çökecek gibi duruyor. Onu da tamir ettirmek gerekiyor. Siz de başkaları gibi dışarı gidip çalışın, para kazanın, diyeyim diyorum ama ufacık çocukları düşünüp vazgeçiyorum. Kendileri başında olmazsa, yaşlı halimle onlara nasıl bakarım? Böyle böyle derken, hayatın dertleri bizi zorluyor, işte oğlum. Oğlumla gelinimin arasını düzeltecek bir şey yapmazsan olmaz, kurbanım! Sözlerini bitirir bitirmez gözünün yaşını silmek için elindeki çay kasesini masaya koydu. -Ana, ben seni şimdi durağa kadar götürürüm. Ama önce oğlunuzla gelininizin isimlerini, adreslerini yazayım da sonra çağırıp görüşerek meseleyi halletmeye çalışalım. İnşallah bir karara varırlar. Olmadı, başka yol ararız. Sana elimden gelen yardımı ederim, dedikten sonra gerekli bilgileri not kağıdına yazdı. Yaşlı kadın bilgileri yazdırana kadar da bir fasıl terledi. Gözyaşını silerken bir yandan da Kartları başlarını yesin! demeye devam etti. Bakıt, kendisine hürmet ederek ayağına kadar gelen misafirini merkeze kadar götürüp karnını doyurdu ve köylerine giden dolmuşa bindirerek yol parasını da ödeyip yolcu eyledi. Bir mendile sardığı parasını ona vermeye çalışan kadının teklifini, Onunla torunlarına bir şeyler alırsın. diyerek geri çevirdi. Gazetecinin kendisine yaptıkları karşısında iyice duygulanan yaşlı kadın, ellerini açıp dua ederken, söylemeye söz bulamayarak Kurbanım, kurbanım! diye tekrar ede ede köyün yolunu tuttu. Yaşlı kadını yolcu eden Bakıt, Şimdi nasıl yardımcı olsam acaba? diye düşünmeye başladı. Oğlu ve geliniyle nasıl etsem de bir araya gelsem olur? diye düşüne düşüne, sonunda bir yol buldu. Yaşadıkları mahallenin asayiş işleriyle ilgilenen polise telefon edip ikisini birlikte ofisine getirmesini rica etti. Polis, ertesi gün ikisi birlikte yanında olduğu halde ofise geldi. Saliya ile Samar, namını duydukları gazetecinin karşısında, hem onun mesleğinden dolayı hem de yaşından dolayı saygıyla karışık utangaçlıkla ses çıkarmadan otururken, birbirlerine bakıp tamam dercesine baş salladılar. Evet, dedi gelin. Ses tonu, tecrübeli gazetecinin sözlerinden yumuşadığını gösteriyordu. Evet, dedi Samar da başını sallayarak. O zamana kadar böyle bir çözümü neden düşünmediklerine şaşıran Saliya ve Samar, bir yandan mahcup diğer yandan da sevinçliydiler. Gazetedeki yazdıkları ve kitaplarıyla o zamana kadar çok sayıda insana yol gösteren Bakıt'ın bulduğu çözüme karşı çıkma gibi bir durumları yoktu. Kabul ediyoruz, dedi ikisi bir ağızdan. O halde bugünden itibaren birbirinizle kartınızı değiştirin. Şifrelerinizi şu kağıda yazın, biribirinize verin. Artık bundan sonra birbirinize kızmak, şüphelenmek gibi birşey olmasın. Kim bu antlaşmamızı bozacak olursa şapkaları değiştiririz, diye şaka yapıp onları yolcu etti. Yerine geçerken, yaşlı kadının bulduğu bu çözümle sevineceğini düşünüp Kartları başını yemesin! diyerek gülümsedi. Pencereden dışarı baktığında, az önce odada olan genç çift el ele tutuşmuş, kaldırımda yavaş yavaş yürüyordu. Ala-Toonun canı cıldızdarı Şiirler, 1984. Mayluu Tokoç Çocuk Şiirleri, 1997. Kılımga cüz ır beleğim Şiirler, 1999. Tarıhta kalgan izi bar Tarihi manzume, 2008. Boluştun oomatı Hikayeler, 2010. Sulaymankul boluş Hikayeler, 2011. Karışkırlar uluganda Hikayeler, 2012. Tuurga kongon tuygun Hikayeler, 2013. , , , , , . , , , , , . , , , , . , , , . , . , , . , . , . , , . - , ?- . - , ,- , . - , . - , , , ? , , , - , , - , , , , a . - , . - , . ,- . . - , . ,- .. - , ? ,- . - . - . , , . , , , ,- . - , ?,- . - , , ,- . - ?- . - , , , , ? . , , , , . . , , . , , . , . . , . , . , . O . . , . , . . , . , . , , . . . - , . . ,- . : -O , . . - , , , . . , , , . , , , ,- . , , . - , , . , . . . , . - . , , , . , , ,- . . . , , , . . - , . , . ı , ?- , . , . , . . , , . , . - , , . , , . , . . . - . . . , . , , . ... , , , , , . - , ? - ,- . - , ? - ,- . - , . - . . , . e , . . , , , , , , , , , . , . . , , , . , , . , , , . , , . ? , , , . , . - ,- . - . , . , : - , . , ,- . , , - . , , . Yazar Abdımomun Kalbayev'e teşekkür eder, Helezon'a yayın hayatında başarılar dilerim."} {"url": "https://helezondergisi.com/bari-ekmegimize-dokunmasinlar-zebunniso-asrorova/", "text": "Dur, yavaş koş, düşersin! diyen annemin sesi artık çok geride kalmıştı. Öğretmenimi görür görmez heyecanlanmış, minik elimdeki o kocaman ekmeğin varlığını unutmuştum. Son sürat koşarak Öğretmeniimm, öğretmeniiimmm.... deyip sımsıkı kucaklamıştım öğretmenimi. Elimdeki ekmek koşma ve kucaklama merasimi esnasında çok feci şekilde havaya fırlamış, havada bir kaç takla atıp kumların üstüne düşmüş ve kendi rengini kaybedip bambaşka bir renge bürünmüştü. Ani heyecanım yüzünden sıcacık ekmeğimin geldiği duruma; Eyvah! Ekmeğim gitti! Bu kadar gösteriye gerek var mıydı? diye hayıflanırken, bir yandan da kurduğum sahnedeki rolümü bozmadan oyunculuğa devam ettim. Sevmiyordum öğretmenimi. Sınıfımdaki çocuklar her sabah koşarak kucakladıkları için ben de onları taklit ediyor, benim de yapmam gerek, diye düşünüyordum. Başladığım sıkıcı oyundan dolayı iyice gerilip sıradaki şeyi beklerken, öğretmenim beni yere indirip ekmeğimi kaldırdı. Yapışmış toz toprağı gelişigüzel temizledikten sonra elime tutuşturdu. Ben de: Olsun, öyle de yenir. dedim. O sahte davranışımdan dolayı içimden kendime çok kızmış olmalıyım ki yirmi bir sene sonra, tam bu yazıyı ele alırken, bu anı hala tazeliğini korumuş durumda. Bunca sene sonra, kreş çocuğu ve kreş öğretmeni olduğum kısacık ama bir o kadar da dolambaçlı hayatımda her şey çok değişti. Keşke değişmeseydi! ile İyi ki değişti! arasında ışık hızıyla karar değiştirmede ustalaşan zihnim, dilemma dünyasının dilemma insanına yakışır şekilde; bir yandan eski hayat tarzına aşırı özlem duyarken bir yandan da çağın gereği teknolojiye ayak uydurma yolunda kendini kaptırmış gidiyor. Dedim ya, dilemma dünyasının dilemma insanıyım diye. Eski hayat tarzımıza aşırı özlemle geçenlerde manava uğradım. İstediğim meyveleri satıcı ablaya söylemek, nakit para vermek ve çat pat konuşmaya çalıştığım lehçe dilinde bir iki muhabbet etmek o kadar iyi geldi ki ruhuma. Eski samimi günleri hatırlattı bana. Fakat bazen de, Oh be, evde oturduğum koltuktan bir tuşa basıp, alışverişimi yapıyorum, mis! dediğim çok oluyor. Yine de eski hayatımızın sıcaklığının özlemi daha ağır basıyor. Sonra tekrar çocukluğumdan sahneler geliveriyor bir bir aklıma. Mesela sabahları meyve pazarına gitmek çocukken en sevdiğim aktivitelerdendi. Gün aydınlanır aydınlanmaz, annem beni uyandırır, elime büyük torba tutuşturur; Koş, baban hazır! derdi. Her ne kadar uyuma isteğim ağır bassa da çabucak hazırlanır, babama eşlik ederdim. Bir elimde meyve torbamız, öbür elimle ise babamın eli, meyve pazarına doğru giderdik. Yolda hangi meyveler alacağımıza dair hayaller kurardık. Benim en sevdiğim yer meyve pazarının giriş kısmıydı. Kocaman bir pazar... Hava yeni yeni aydınlanıyor ve yerlere su serpilmiş... Sanki kıymetli misafirlerine buyur eder gibi sessizce. Meyveler ustaca dizilmiş. Sabahın serinliği, toprak kokusu, meyvelerin kokusu ve insanların meyve satın alma sahnesi... Tüm bu ahenk o kadar çok hoşuma giderdi ki daldığımın farkına varmazdım. Sadece meyve pazarı mı? Yazları köyümüzdeki evimize gider ve tüm yazı orada geçirirdik. Geçen yaz, tüm aile fertleri olmasa da çoğumuz o köy evinde bir araya gelmeyi başarmıştık. Sabah kalktığımda bahçeyi ablam süpürmüş, annem kahvaltımızı hazırlamıştı. Dış kapıdan babam elinde beş altı tane sıcak ekmekle girmiş; Kızlarımla sıcak ekmekli kahvaltımız olmasın mı? deyip gülümseyerek bize doğru gelmişti. Hala çocukluğumdaki gibi adımları kocamandı ve üstelik ekmekler de sıcacıktı. O sahne bitmesin istedim. Tüm sıcaklığını korusun. Şu anki koşuşturmacalı hayatımın arasında, bazen akşamları tramvayla eve doğru giderken, o eski sıcak anlarımızı düşünürken buluyorum kendimi. Düşünmek bile gülümsetiyor üstelik. Sonra tekrar koşuşturmaların içinde kaybolup gidiyorum. Gelgitler, sorumluluklar ve yapılması gerekenlerle dolu hayatımda, o sevecen anlardan hemen hemen hiç eser kalmamış olduğunun farkına varıyorum. Sadece benim değil, hepimizin hayatının bu anlattıklarım gibi gelgitlerle dolu olduğunun farkındayım. Fakat gerçekten düşünmeden edemiyorum. Daha gelecek nesil değil, tam da şimdiki nesil, bakkaldan ekmek alma hazzından, güzelim ekmek kokusundan, sabahın köründe meyve pazarından yeni toplanmış meyvelerin kokularından ve renklerinin birbirine karışmasındaki enfes senfoniden mahrum kalacaklar. Ve korkarım, yarın dönüp çocukluklarını hatırlamaya çalıştıklarında online alışverişler ve kuryenin kapıyı çalıp yemek getirmesi dışında başka şeyler akıllarına gelmeyecek. Dahası, taa o kreş senelerinde, sınıf arkadaşlarımın öğretmenimize sevgi gösterme yarışındaki modasına uyup, sahte sevgi gösterisi yaptığım minik ben gibi, çağın değişiminin zirve yaptığı ve son hızla değişmeye devam ettiği şu devirde, gençler modayı en büyük haz hatta kültürleri zannetmeye devam edecekler. Online alışveriş bu zanların en masumu kalacak. Belki de şu an norm sandığımız yeni hayat tarzı, bizim sırf gerektiğini düşündüğümüz zanlardan ibaret ve biz usulüne göre yaşamak uğruna rol yapmakla meşgulüz. Hem de en doğal hayamızdan vazgeçerek. Sevgili Zebunniso Hanım, hayatın içinden özlenen bir kareyi alıp sempatik üslubunuzla ne güzel dile getirmişsiniz. Tebrikler."} {"url": "https://helezondergisi.com/baris-manco-ve-irfani-gelenegimize-katkisi-hizir-ilyasoglu/", "text": "O, her şeyden önce bu toprağın, bu ülke coğrafyasının sesi, soluğu, güftesi ve bestesidir. Türkiye'de rock müziğin öncüsü olup Anadolu rock türünün de kurucularındandır. 1988'den 1998'e kadar on yıl TRT1'de yayınlanan çocuk ve aileye yönelik 7'den 77'ye programıyla 370 kez ekrana çıktı. 7'den 77'ye herkesin gönlünde taht kurduğu bir programdı. Ayrıca Türk televizyonculuğunda da ulaşılması zor rekorlardan biriydi bu. Dönence Dünya Turu programıyla ise tam 150 farklı ülkeye gitti ve 500 bin km'den fazla yol kat etti. Giriş paragrafında bir nebze tarif etmeye çalıştığımız bu harika insan Barış Manço'dur. Hazırladığı televizyon programlarıyla dünyanın pek çok ülkesine gitme imkanı bulmuştur. Bu nedenle kendisine Evliya Çelebi gibi çok gezen anlamında 'Barış Çelebi' de denmiştir. Manço, 2 Ocak 1943 tarihinde Devlet konservatuvarı klasik Türk sanat müziği hocası, sanatçısı ve yazarı olan Rikkat Uyanık ve İsmail Hakkı Manço çiftinin ikinci çocuğu olarak İstanbul Üsküdar'da dünyaya gelmiştir. II. Dünya Savaşı yılları olmasından dolayı aile ilk çocuklarının ismini Savaş koymuştur. İkinci çocuk olan Barış için önce Mehmet ismini koymayı düşünürler ancak savaşın getirdiği korkunç yılların bir an önce bitmesi ümidiyle Mehmet ismine Barış ilavesini de yaparlar. Ancak o, Mehmet ismiyle değil de hep Barış ismiyle bilinmiştir. Aile, kökenleri itibariyle İstanbul'un fethi sonrası Konya'dan Selanik'e göç etmiş ve savaş yıllarındaki zorluklar nedeniyle I. Dünya Savaşı sırasında tekrar İstanbul'a yerleşmiştir. O dönem TRT İstanbul'da çalışan annesi aynı zamanda Zeki Müren'in de hocalığını yapmaktadır. Annesi konservatuvardaki çalışmaları sırasında fırsat buldukça katıldığı televizyon programlarında oğlu Manço ile beraber şarkı söyleyerek onun sahne korkusunu yenmesine yardımcı olmuştur. Henüz lise yıllarındayken müzikle ilgilenmeye başlayan Manço, 1958 yılında ilk müzik grubunu yani Kafadarları kurmuştur. Liseden sonra üniversite eğitimine Belçika Kraliyet Güzel Sanatlar Akademisi'nde devam etmiştir. Bu üniversitede (1963-1971) resim, grafik ve iç mimari eğitimi almıştır. Belçika'da Lemistgrees adında Amerikalı, Belçikalı, İtalyan, Kuzey Afrikalı, İngiliz müzisyenlerden oluşan bir grupta yer almıştır. Bu grupla çalıştığı iki yıl içerisinde Paris Olympia'da konser vermiştir. 1966 yılında Paris'te iki 45'lik plak çıkarmıştır. Türkiye'ye döndüğünde Fuat Güner ve Mazhar Alanson ile birlikte Kaygısızlar adlı grubu, daha sonra ise 1972 yılında Haydarpaşa-Kurtalan hattında çalışan Kurtalan Ekspres'ten esinlenerek 'Kurtalan Ekspres' grubunu kurmuştur. Kendisine Altın Plak Ödülü'nü de kazandıran Dağlar Dağlar şarkısı ile büyük bir çıkış yapmış ve bu albüm, beş ayda 700 bin adet satışa ulaşmıştır. Manço, 1978'de Lale Manço ile evlenmiş ve bu evlilikten Doğukan ve Batıkan adında iki erkek çocukları olmuştur. 1983 yılında Eurovision Şarkı Yarışması'na Kazma adlı şarkısıyla katılmış ancak yarışmada elenmiştir. Anadolu rock müziğinin önemli isimlerinden olan Manço'nun vefatının üzerinden tam 23 yıl geçti. Hayatıyla, müziğiyle, televizyon programlarıyla Türk müzik ve kültür hayatında önemli bir yere sahip olan Manço'yu benim kuşağım daha çok Adam Olacak Çocuk ve 7'den 77'ye programlarıyla hatırlar. Vefat ettiğinde elli altı yaşındaydı. Çocukluk devresini çıkarırsanız yarım asır bile sürmeyen kısa sayılabilecek bir zaman diliminde bu yazının hacmine sığmayacak kadar dolu dolu bir ömür yaşamıştır. Yaşadığı yıllar (1943-1999) ülke tarihinin siyaseten bunalımlı yıllarıdır. Zannımca bu yıllar hepimizin hafızasında Kafkasya sürgünleri, göçler, savaşlar ve 6-7 Eylül olayları, her on yılda bir milletin başına balyoz gibi inen ihtilaller, terör vs. yıllarıydı. Bütün bu sıkıntılı zamanlara rağmen 'Adam Olacak Çocuk' Manço, 200'ün üzerinde şarkı bestelemiştir. Bu besteler kendisine on iki altın, bir platin albüm ve kaset ödülü kazandırmıştır. 1991 yılında kendisine Türkiye Cumhuriyeti Devlet Sanatçısı unvanı verilmiştir. Bestelediği şarkıların en çok bilinenleri; Gülpembe, Dağlar Dağlar, Estergon Kalesi, Kağızman'a Ismarladım Nar Gele, Arkadaşım Eşşek... Aslında bu liste bir hayli uzun olduğu için üç nokta koyduk. Bu şarkıların bir bölümü daha sonra Arapça, Bulgarca, Flemenkçe, Almanca, Fransızca, İbranice, İngilizce, Japonca ve Yunanca olarak da yorumlanmıştır. Gittiği 150 ülkede zarif insan manasına gelen 'Çelebi' unvanına layık olmuş ve dünya ülkelerini Türkiye'de tanıtıp pek çok hatıraya imza atmıştır. Kendisi Anadolu'daki irfani geleneğimizin temelini oluşturan; yardımlaşma, doğruluk, dürüstlük, birlikte yaşama kültürü, hoşgörü, paylaşma ve inanca dair pek çok değerleri şahsında ve müziğinde yaşatan insanlardan biriydi. O, yaşam tarzında, çalışmalarında ve eserlerinde sıkça işlediği ahlaki ve evrensel insani değerlere bakıldığında, Anadolu'da yaşayan irfani geleneği ve hoşgörü kültürünü sanat üzerinden en güzel şekilde takdim eden mahir bir insandı. Dolayısıyla tarihten günümüze kadar ulaşan bu gelenek, Anadolu insanının gönül dünyasına sanatın diliyle büyük bir zenginlik katmıştır. Sanatın en etkili dallarından biri olan müzikle aktarılan bu gelenek, binlerce yıllık kadim kültürümüzü oluşturan örfümüzü, adetlerimizi, geleneklerimizi ve davranışlarımızı şekillendirmekle kalmaz aynı zamanda kuşaklar arası kültürel köprülerin kurulmasını da sağlar. Nitekim geleneğimizin bir ürünü olan ezgiler, türküler en güzel örneklerini, Anadolu'da yaşatılan sanatın içinde barındırır. Manço, 20. yüzyıl popüler müziğinin sahasına Anadolu'daki irfani geleneği çok ustaca yerleştirdiği gibi eserlerinde işlediği temalarla onu tanıtmayı da başarmıştır. Kültürümüzdeki inanış biçimleri, kadim gelenekler ve erdemli insan modellerini bizlere sanatın diliyle yeniden sunan Manço, bu anlamda sadece Türkiye'de değil dünyada da adından söz ettirmiştir. Nitekim o, kırk yıllık sanat yaşamında, bestelediği ezgileri ve söylediği şarkılarıyla, kültürümüzün geçmişiyle bugünü arasında köprü kurmuştur. Şarkılarındaki yer yer kullandığı hikmetli sözleriyle bize Yunus'u, Hacı Bektaş Veli'yi, Mevlana'yı, Pir Sultan Abdal'ı vs. hatırlatmıştır. Onun, bu kadim kültürü nasıl işlediğini ve kendini nasıl tanımladığını şu ifadelerinden anlamak mümkündür: Türk halkı Emrah'ı, Yunus'u, Pir Sultan Abdal'ı duydu, öğrendi. Bugün yollar değişti ve biz daha başka şeyler söylüyoruz. Ben kendi müziğimi ideolojiler üstü tutma çabasındayım. Kendi müziğimi 'bu da Türk müziği türlerinden biridir' diye bizim dışımızdaki bir dünyaya sevdirmeye çalışıyorum. Şayet bu bir görevse benim görevim de budur. (Erdoğan, 2020: 233). Beslendiği kaynak Anadolu insanı ve kültürü olmasından dolayı, insanımıza dair en güzel anekdotları ve pek çok hikmetli sözü müziğine yansıtan Manço, sanat yaşamındaki eserlerin kaynağını ise şöyle ifade etmiştir: Çok canlı yaşayan bir halk kültürümüz var bizim. Ben oradan elimi daldırıp daldırıp çıkartıyorum. Benim kafam sürekli bunlarla meşgul zaten. Bir gün Sarı Çizmeli Mehmet Ağa oluyor, bir gün Halil İbrahim Sofrası oluyor. Bu sefer de Nane Limon Kabuğu oldu. Geçen sefer Süper Babaanne olduğu gibi (Erdoğan, 2020, s. 233). Onun en içten söylediği bestelerinden birisi de Gülpembe güftesidir. Onu çok sevdiği babaannesi için yazdığını söyler. Bu şarkının sözleri, müziği vs. her şeyi çok beğeni toplamış olup günümüzde halen dinlenilmektedir. Güz yağmurlarıyla bir gün göçtün gittin,"} {"url": "https://helezondergisi.com/baris-masali-zeynep-ayva/", "text": "Bir varmış bir küsmüş. Bir, ikiyi çok üzmüş. Evvel zaman içinde, zaman uzay üstünde, uzay toz bulutuyken, bulut evrene gebeyken, evren hacimsiz macimsiz bir noktayken, bir zamanlar barış diye bir enerji varmış. Barış, henüz boşlukta yer kaplamayan uzayın karnındaki gaz bulutunda yaşıyormuş. Noktacıklara sıkıştırılmış sevgi, saygı, kin ve nefret gibi binlerce element onun etrafında dönüyormuş. Fakat barışın en sevdiği element sevgiymiş. Sevgi; umut, hoşgörü ve çeşit çeşit güzellik elementleriyle besliyormuş barışı. Ona hayaller kurduruyor, onu hep canlı tutuyormuş. Bu element, barışı öyle besliyormuş ki barış, bulunduğu yerin dışına çıkmayı hayal etmeye bile başlamış. Bu hayallerle gaz bulutunun karnında mutlu mutlu yaşayıp gidiyormuş barış. Fakat hayaller onu çok büyütmüş. Dokuz ay son gün sonra o kadar büyümüş ki barış, artık gaz bulutunun içine sığmaz olmuş. Burada çok sıkışıyor, yayıla yayıla yatamıyormuş. Sonunda buranın darlığına dayanamayan barış, Yeter! Artık yayılmak istiyorum. diyerek içinde sıkıştığı gaz bulutunu patlatmış. Gaz bulutu bir anda kocaman bir evrene dönüşmüş. Tüm elementler dağılmış etrafa. Galaksiler bu sırada oluşmuş. Barış uzay boşluğunda hop bu galaksiye atlamış, hop şu galaksiye sıçramış. Uzayın altını ve üstünü gezmiş, dolaşmış, nebuladan geçip Samanyolu'na varmış. Sonunda meteorlardan kaçarken güneşin içine konaklanmış. Tam 6 gün, 6 saat, 6 dakika sonra dünya oluşmuş. Dünya diğer gezegenlerle beraber barışın etrafında aşkla dönmeye başlamış. Her biri barışı gezegenine almak için kendi içinde hazırlık yapmış. Gezegenler arasında barış o kadar çok konuşulmuş ki daha onu görmeden dünya, barışa aşık olmuş. Onu çok merak ediyor, hep onu düşünüyor dahası yıldızlar arasında onsuz yaşayamayacağını haykırıyormuş. Dünyanın o bomboş içine bir aşk ateşi düşmüş bir kere! Bu aşk ateşi öyle kor bir ateşmiş ki dünyanın merkezine gelmiş oturmuş. Bu ateş içini yakmış, bazen de volkan olup patlamış. Bu volkanlarla dünyanın dibinden dağlar şahlanmış. Ağırbaşlı dağlar, hem yeryüzünü doldurmuşlar hem de aşkından dengesini kaybeden dünyaya denge sağlamışlar. Fakat barışa aşık dünya hala içinde büyük bir boşluk hissediyormuş. İçindeki boşluklardan koca koca ağaçlar bitmiş. Aşk yarasını sarmak için sarmaşıklar oluşmuş. Dünya, barışa sunsun diye çiçekler çıkmış meydana. Hayvanlar, börtü böcekler hep bir ağızdan barışı çağırmaya başlamışlar. Derken barış, kendisi için bu kadar acı çeken dünyaya, güneş ışınlarına atlayarak gelmiş. Güneşin ışığıyla binbir çeşit renkler oluşmuş. Gökkuşağı coşmuş. Kuşlar mutluluktan havalara uçmuş. Her yerde şenlik olmuş, dünyanın içi bayram yerine dönmüş. Sevinçten dünya kendi etrafında dönmeye başlamış. Böylece günler, dahası zaman oluşmuş. Onların aşklarına şahit olan zaman az gitmiş uz gitmiş, dere tepe düz gitmiş ama hiç geri gitmemiş. Dünyanın bağrında adına insan denilen bir yaratık türemiş. Nedense elma ağaçlarını birden korku sarmış. Kasvetli bir hava kaplamış her yeri. Çünkü insan, hem yasakları çiğnermiş hem de çok unutkanmış. Elmalar, kendi aralarında onları yiyen bu yaratıkların cennetten kovulduğuna dair dedikodular yapmaya başlamışlar. Dedikodular karabulutları oluşturmuş. Karabulutlardan göz gözü görmez olmuş. Daha sonra bu dedikodular çok şiddetli rüzgarlarla yayılıvermiş. Fırtınalar böyle oluşmuş. Güneşe engel olan kasvetli hava hiç gitmez olmuş. Fakat güneş, yine rüzgarın yardımıyla bu havayı dağıtmayı başarmış. Başarmış başarmasına ama karabulutların arasında barış kaybolmuş. Kuşlar toprağı didiklemiş, toprak karıncaları dürtüklemiş; karıncalar ağaç kovuklarına, ağaçlar arkalarına bakmış. Barışı dünyadan kaçırmasınlar diye atmosfer oluşmuş ve çıkışı tutmuş. Kuyruklu yıldızlar atmosferin dışında muhafızlık yapmış. Geceleri ay, gündüzleri güneş dünyaya fener tutmuş. Yıldızlar uzaktan dedektif gibi çalışmış. Ama dünyada kaybolan barış bir türlü bulunamamış. Barışı arayan dünya aşkından halden hale giriyormuş. Dağlar, taşlar ne yapacaklarını şaşırmışlar. Dünya başlarına yıkılmak üzereymiş. Dert böyle oluşmuş. Elma ağaçlarının çıkardığı dedikodular nihayet dünyanın da kulağına gelmiş ve sonunda dünya, içinden gelen seslerle, barışı insanların çalıp sakladığına hükmetmiş. Yeryüzüne kan dökmeye geldiği iddia edilen bu yaratıkların, barışı ona vermeyeceğini düşündüğü için barışsız kahrolan dünya, kendini imha etmeye karar vermiş. Çünkü onsuz yaşayamayacağını çok iyi biliyormuş. Dünyayı görünce oradan ayrılmak istemeyen insanlar ise barışı kendilerinin çalmadığına dair binbir türlü yeminler etmişler. İçinde kalmak için dünyaya yalvarmaya başlamışlar. Dünya, insanlara inanmamış ama onlara tek bir şartla kendini imha etmeyeceğini söylemiş. Barışı insanların çaldığından ve kendisinden sakladıklarından emin olan dünya, Bana çaldığınız barışı geri verin. demiş. İnsanlar çaresiz bu şartı kabul etmiş. Böylece söz oluşmuş. Dünyaya ilk gelenlerden Kabil; barışı, kardeşi Habil'in içinde görmüş. Bir şekilde onu, onun içinden çıkarıp dünyaya hediye etmek istemiş. Çok geçmeden Kabil, barışı Habil'in göğsünden çıkarmaya çalışırken kardeşine fenalık yapmış. Bu, ölümün doğuşuymuş. Beyaz bir güvercin gelip Habil'in göğsüne konmuş. Oradan akan kanları kana kana içmiş. Beyaz güvercin, içtiği kanları, toprağın üstüne barış yazarak kusmuş. Sonra yazdığı toprağı kazmış. Bu ilk kanla mürekkep bulunmuş ve yazı böyle oluşmuş. Kabil, barış güvercini dediği bu kuşa bakarak Habil'i toprağa gömmüş. Habil ölmüş, güvercin uçmuş, barışı arayan Kabil kaybolmuş. Toprağın bağrına ateş düşmüş. Bu, toprağın ilk evlat acısıymış. Dünyanın kalbi kırılmış. Kalp kırılınca hüzün oluşmuş. Gökyüzü, peş peşe şimşeklerin ardından güm güm yıldırımlar düşürerek ağıtlar yakmış. Böylece yağmurlar oluşmuş. Yer ve gök Habil için öyle ağlamış, öyle ağlamış ki dünyanın dörtte üçü suyla dolmuş. İnsanların bir kısmı Habil ile kalmış. Habil'in göğsündeki barışı, Kabil'in çaldığını düşünen diğer kısım ise etrafa dağılıp Kabil'i aramaya başlamışlar. Bulundukları yerlerden o kadar uzaklaşmışlar ki aynı topraklara geri dönememişler. Haritalar ve ülkeler böyle oluşmuş. Zaman yine araya girmiş, yıllar geçmiş. İnsanlar barışı ararken savaş gelmiş, kapıyı çalmış. Onu hırsızlar çaldı! diyerek barışın kendisiyle aranması gerektiği fikriyle insanları kandırmış. Aslında dünya, savaşa kapıyı açmak istememiş. Ama dünyadan ayrılmak istemeyen insan, barışı bulma hırsıyla açmış kapıyı savaşa. Çünkü ilk zamanlar savaşın onlara yardım edeceğini sanmışlar. Fakat savaş çok kötüymüş. O günden sonra Habil'i bırakıp Kabil'in peşine düşenler, savaşla aramaya başlamışlar barışı. Yine uzun yıllar geçmiş, soğuk rüzgarlar esmiş; kin ayazı çıkmış, kutuplar buz kesmiş, nefret kasırgaları her şeyi yakıp yerle bir etmiş. Zamanla neyi aradığını unutan insanoğlu yeryüzünü oyup demirden silahlar ve ağaçları kesip tahtadan tabutlar yapmışlar. Önce dağları sonra atomu parçalamışlar. Dünyanın bağrı bunlarla delik deşik olmuş. Savaş olmadığı zamanlarda bile düşmanca davranışlar sergileyip birbirleriyle tartışarak kırıcı sözler söylemişler. Kavga böyle çıkmış ortaya. Hırsızların çaldığı düşünülen barışın savaşla aranmasıyla insanların ümitleri, gençlerin hayalleri, çocukların gelecekleri de çalınmaya başlanmış. Barış çalınınca küslük çıkmış meydana. Sevgi bile küsüp ortadan kaybolmuş, hoşgörü çarçabuk bir yerlere saklanmış. Hoşgörüyü aramak için kibir, sevgiyi bulmak için de nefret icat edilmiş. Dostlar arasında çeşit çeşit alınganlıklar ve kırılganlıklar türemiş. Kıskançlık virüsünün önüne ise bir türlü geçilememiş. Bu virüs tüm dünyada hızla yayılmış. Aşısı da bulunamamış. Kendini karantinaya alan insanoğlu, zamanla birbirleriyle konuşmamaya başlamış ve barışı tek başına aramaya koyulmuş. İyice yalnızlaşan insan neyi aradığını tekrar hatırlamış. Arkasına, önüne, sağına, soluna iyice bakmış ama barış hiçbir yerde yokmuş. Nihayet insan kendi içine bakmayı akıl etmiş ve bakar bakmaz barışı orada bulmuş. Meğer dünya haklıymış! Barışı gerçekten insanlar çalmış ve içine saklamış. Sonra onu içinde nasıl unuttuğunu düşünmeye başlamış. Felsefe böyle çıkmış ortaya. Dünyaya ne cevap vereceğini düşünen insanlar, aralarında ikiye ayrılmış. Bunu gurur haline getiren bir kesim, kendilerinin çaldıklarını itiraf etmemek için barışı ortaya çıkarmamış. Hatta dışarı çıkmasın diye içlerine hapsettikleri barışa işkence yapmışlar. Halbuki barış dünyaya topu topu üç gün için gelmiş. Barışın aslında içlerinde olduğunu fark eden diğer kısım ise dünyaya verdikleri sözü tutup onu ortaya çıkarmaktan hiç gocunmamışlar. Barışı her yere yaymaya çalışmışlar. Diğerlerinin içindeki barışı ortaya çıkarmak için sürekli mücadele etmişler. İyi ve kötü böyle oluşmuş. Dünya, iyilerin hatırı için kendini imha etmekten vazgeçmiş. Fakat iyiler gittiği gün kendini imha etmeye yemin etmiş. Bilinmez kimler erer muradına, biz düşelim içimizdeki barışın ardına!"} {"url": "https://helezondergisi.com/baris-tanklari-emre-ozan/", "text": "Kiev'deki Dnipro Nehri yamaçlarına dünyanın en büyük savaş müzelerinden birisi inşa edilmiş. Müze, savaşın ne kadar kötü bir şey olduğunu bütün çıplaklığıyla ortaya koyuyor. Müzede, insan öğüten makineden, insan derisinden yapılmış eldivenlere kadar kan donduran örnekler mevcut. Kiev, İkinci Dünya Savaşı'nda en çok hasar alan şehirlerin başında geliyor. Belki de bir daha savaşlar olmasın diye bu müze inşa edilmiş. Fotoğrafta gördüğünüz tanklar, müzenin bahçesinde yer alıyor. Savaşın simgesi olan bu aletleri rengarenk çiçeklerle süsleyip barışın simgesi haline getirmişler. Fotoğrafı çektiğim zaman bu tankların üstünde çocuklar oyun oynuyor, gençler de oturup muhteşem manzarayı seyrediyordu."} {"url": "https://helezondergisi.com/bati-cephesinde-hala-yeni-bir-sey-yok-semih-yilmaz/", "text": "Dünya edebiyatının savaş karşıtlığı üzerine yazılmış en iyi romanlarından biri olan Erich Maria Remarque'ın Batı Cephesinde Yeni Bir Şey Yok kitabı, üçüncü uyarlamasıyla tekrar ekranlarda. Yazarın I. Dünya Savaşı'nda bizzat kendi deneyimlerinden yola çıkarak yazdığı kitap, savaşın özellikle insan ruhu üzerinde yaptığı tahribatı, gencecik insanların vatan uğruna nutuklar atanlar tarafından acımasızca ölüme gönderilmelerini ve savaşın insafsız yüzünü anlatması bakımından gerçekten de önemli bir yere sahip. Türkçeye de ilk defa Garp Cephesinde Sükunet Hakim adıyla çevrilip yayımlanan kitap, yayımlandığı günden itibaren elliden fazla dile çevrilip 20 milyondan fazla satmış; kandan beslenen Nazi iktidarı döneminde vatan hainliği ve halkı savaştan soğutma suçlamalarıyla toplatılıp meşhur kitap yakma törenlerinde ilk yakılan kitaplardan biri olmuştu. Remarque, ülkede yayılmaya başlayan Nazi etkisinden dolayı 1931'de İsviçre'ye taşınmış; 1938 yılında ise Alman vatandaşlığından çıkarıldıktan sonra Amerika'ya yerleşmişti. Kız kardeşi ise Nazi muhalifi olduğu gerekçesiyle Almanya'da yargılanıp idam edilmişti. 1929 yılında yayımlanmasının ardından Hollywood tarafından 1930'da filme uyarlanan eser, aynı yıl en iyi film ve en iyi yönetmen dalında Oscar da almıştı. Kitap, neredeyse elli yıl sonra, 1979'da tekrar sinemaya uyarlanmış ve yine başarılı bulunmuştu. Her iki filmin ortak özelliği ise dönemin şartlarında çok iyi savaş sahnelerine imza atmalarının yanında kitabın ana teması olan savaşın onu yaşayanların ruhlarındaki tahribatı da seyirciye çok iyi aktarmalarıydı. Bir Netflix yapımı olan üçüncü uyarlama ise diğer ikisinin aksine kitabın ana dilinde çekilmiş bir Alman yapımı. Filmin aynı zamanda Almanya'nın güçlü bir Oscar adayı olduğunu da söyleyelim. Filmin konusuna gelince; öğretmenlerinin vatansever nutuklarıyla beyinleri yıkanan bir grup liseli genç, yaşları küçük olmasına rağmen Fransa'yla savaşmak üzere güle oynaya şarkılar söyleyerek savaşa gider. Yetersiz, kısa bir eğitimin ardından Batı cephesine gönderilen gençler, savaşın acımasız gerçekleriyle yüzleştiklerinde hem bedenen hem de ruhen büyük bir yıkım yaşarlar. Tarihe Siper Savaşları olarak geçen 800 km uzunluğundaki Fransa cephesi, dört yıl boyunca 3 milyondan fazla insanın öldüğü ve sadece 200-300 metre toprağın sırayla el değiştirdiği bir savaş alanıdır. Ölen askerlerin her gün künyelerinin toplanıp sadece istatiksel bir sayıya dönüştürüldüğü cephede açlık, soğuk, çamur, hastalık ve en önemlisi nereden ve ne zaman geleceği belli olmayan ölüm, gencecik insanları bu dünyadan ayırırken sağ kalanları da ruhen öldürmektedir. Cephede milyonlarca insan yok olurken onları ölüme gönderen komutanlar, savaşın devamından yanadırlar. Çoğu zaman yiyecek kuru ekmek bile bulamayan askerlerin yanında, şarabını yudumlarken köpeğine biftek yediren hırslı generallerin aslında tek düşündükleri, kendi makamları ve başarılarıdır. Ölümlere Dur! demeye çalışan bir avuç politikacı ise onurlarını ayaklar altına almak pahasına barış anlaşması yapmaya çalışırken pek çok engeli de aşmak zorundadır. Film, elbette bir uyarlama olduğu için kitapla seyirciye aktarılanlar arasında yönetmenin yaptığı değişikliklere de değinmek gerekli. Öncelikle kitabın ana kahramanlarının savaşa gitmesinin en büyük nedeni olan okul müdürü Kantorek'in Alman zaferi ve şerefi hakkında verdiği nutuklar, kitapta önemli bir etkiye sahipken filmde oldukça az bir yer tutmakta. Gençlerin savaşa gitmeyenler tarafından ölüme güle oynaya gönderilmesine ve bunun vatanseverlik duygularıyla köpürtülmesine yazar tarafından getirilen eleştiri, ne yazık ki filmde kendine yeterince yer bulamıyor. Romanda aile, sevgili, arkadaşlar arasındaki bağlar, ayrılık ve özlemler duygusal bağlamda gayet kuvvetli anlatılırken filmde bunları göremiyorsunuz. Hatta kahramanımız Paul, bir ara kullandığı izinde, ailesini görmeye gidip tekrar savaşa dönerken bu filmde yok bile. Paul'un, savaş dışında izinde geçirdiği zamanlarda huzuru bulamayıp bir an önce savaşa gitmek istemesi, savaştan önceki mutlu hayatına asla dönemeyeceğini anlaması, adeta vahşetin çağrısının ruhunu ele geçirmesi, romanda özellikle vurgulanırken yönetmen, ne yazık ki sadece savaşa odaklandığı için seyirci buraları izleyemiyor. Yönetmen, kamerasını hep bir asker gözüyle kullanmış, kendini savaşın acımasızlığını anlatmaya o kadar kaptırmış ki kitabın ana teması olan savaşın insanı nasıl değiştirip kendini ve toplumu başkalaştırdığını anlatmayı unutmuş. O yüzden film, bir savaş filmi olarak oldukça başarılı olmasına rağmen yazarın, kitabı yazma amacına da o kadar uzak. Bunun yanında kitapta hiç olmayan eklemeler de mevcut. Örneğin; filmde ikinci bir ana hikaye olarak işlenen barış görüşmeleri, asker ve politikacılar arasındaki güvensizlik, Fransızların Almanların onurunu ayaklar altına alacak kadar onlara sert davranmaları gibi bölümler aslında filmin biraz da Alman karakterini yansıtıyor. Savaş karşıtı Almanların da olduğunun özellikle vurgulanma çabası ve onur kırıcı barış anlaşmasının sonunda aslında Hitler ve Nazilerin hangi şartları kullanarak iktidara geldiğinin göndermesinin yapılması da filmin kitaptan ayrılan bir diğer anlatımı. Kitabın sonunda Paul, barış ve güzelliği sembolize eden bir kelebeğe uzanırken ölmesine rağmen filmde savaşın bitmesine dakikalar kala aldığı bir yara sonucu kan kaybından ölüyor. Sinema ile edebiyatın kivaminda karışımı. Güzel bir film-deneme yazısı olmuş."} {"url": "https://helezondergisi.com/bazi-kelimelerde-gorulen-telaffuz-ve-imla-meseleleri-emin-osman-uygur/", "text": "Her dil kendi kuralları içinde gelişir. Elbetteki dil gereksiz müdahaleleri istemez. Zaman içinde, bir şekilde değişim, her dil için kaçınılmaz bir gerçektir. Türkçenin başka dillerden özellikle de Arapçadan aldığı bazı kelimelerin imlasında iki dilin farklı mahreç yapılarından kaynaklı bir meselenin çıktığı bilinmektedir. Türkçe adına yazım ve anlam çalışmasının merkezinde olan Türk Dil Kurumu bu konuda uygulamaları sitesinde ifade etmektedir. Bunlardan biri de sessiz uyumu konusudur. Türkçede kelime veya hece sonunda umumiyetle b, c, d, g, ğ sesleri bulunmaz (Ergin, 2009, s. 79). Bunların yerine p, ç, t, k gelir. Türkçeleşmiş ve sonunda b, c, d, g sesleri bulunan yabancı kelimelerin sonlarındaki seslerde sedasızlaşma da bundandır: Kitab > kitap, ilac > ilaç, derd > dert, aheng > ahenk (Ergin, 2009, s. 81). Kitap kelimesi Türkçenin dil yapısı içinde kullanım alanı bulmuştur. Yani kelime Arapçada olduğu gibi b ile bitmemiştir. Sesli bir ek aldığında ise yine Arapça formundaki b ortaya çıkmaktadır. Bu yazıda kelime sonuna gelen sesli hece ile ilgili değişim üzerinde değil, bazı Arapça kelimelerin son harflerinin Türkçeye geçişte uğradığı değişim üzerinde durulmuştur. Bu konuya eğilme sebebi ise bazı metinlerde Arapça kökenli kelimelerin Türkçe kurala uymasının anlamsız olduğu, kelimenin anlamında tahrife yol açtığı veya orijinal kullanımın değişmemesi gerektiği gibi mülahazalarla farklı yazımların görülmesidir. Bu yazımların genel olarak Osmanlı döneminde Arap harflerinin kullanımının etkisi ile olduğunu düşünmek isabetli bir çıkarım gibi durmaktadır. Çünkü Arap harfleri kullanılırken mesela Ahmet, Ahmed; Hatice, Hadice; zeytin, zeytun olarak yazılmakta idi (Altun, 2012, s. 59). Ancak zaman içinde özel isimlerin dahi ödünçlenen dillerin telaffuz yapısına göre değişiklik gösterdiğini inkar etmek zordur. Mesela Meryem Arapça, Mary İngilizce, Maria Yunanca, İspanyolcadır. Dehşet kelimesinden türetilen müthiş kelimesindeki t harfinin d olarak yazılması yani müdhiş olarak telaffuzu nasıl olabilir? Kelime Arapça korkmak, hayret etmek anlamındaki dhş kökünden gelmiştir ve d harfi ile kullanımı Arapçadır. Ayrıca bu sadece Arapça ile Türkçe arasında yaşanan bir durum değildir. İngilizce ecology olarak bilinen kelime Almanca ökologie şeklinde yazılır ve okunuşu da farklıdır. Bu kelimenin Türkçe şekli ise ekolojidir. Burada verilen örneklerde kelimelerin fonetik özellikleri göz önünde tutulmamıştır. Çünkü örnekler günlük dilde kullanılan ve telaffuzu çok net kelimelerdir. Osmanlıca bir terkip olan Divan-ı Harp, Divan-ı Harb olarak mı yazılmalı? Harp kelimesine bir sesli ek geldiğinde, mesela harbin neticesi ifadesinde kural işlemiş ve hrb kelimesindeki b ortaya çıkmıştır. Kelime, Osmanlı döneminde Arap harfleri ile yazıldığından sondaki harfin şimdi de b olmasının gerekliliğini savunmak uygun değildir. Yine b-p değişimine mektepler, inkılaplar, kalp, tespit kelimeleri örnek olabilir. İnkılap kelimesi klb kökünden türemiştir. Arapça inkılab olarak okunur ve sonu b ile yazılır. Ancak Türkçede b p'ye dönüşmüştür. Bu kelime, bu şekli ile Türkçede anlam kazanmıştır ve kelime Türkçedir. Aynı şekilde Türkçe olan mektepler kelimesini günümüzde mektebler şeklinde yazıp okumak da uygun görünmemektedir. Kalp kelimesi bu konuda çok fark ettirici özellik taşır. Bazı yabancı kelimelerin teşekkülünde ince a vardır (Ergin, (2009). s. 72) Kelimeyi Arapça orijinalindeki gibi kalb olarak yazmak, zorlama bir anlayışla Türkçenin güncel formunun dışına çıkmak olur. Kaldı ki kelimenin Arap dilinde kazandığı manalar ile Türk dilindeki manalar aynı olamaz. Bu tarihi seyir içinde inanca ve kültüre ait bir süreci içerir. Türkçede kalp kendi donanımı ile bir dünyadır, alemdir. Ancak Arapçada sözlük anlamında; çevirmek, çekirdek, öz demektir. Yani Türkçede çevirmek kelimesi ile kalp kelimesinin bir anlam bağı yoktur. Kalpsiz denildiğinde vicdansız olmak, kalp vadisi denildiğinde bütün duygu ve latifeler akla gelir. Üstat kelimesi Arapça üstaz şeklindedir. Son harf peltek z'dir. Kelime bu haliyle Arapçadır ancak üstat şeklinde yazıldığında Türkçeye mal olmuştur. Üstad yazımı ne Arapça ne de Türkçedir. Ehad kelimesi İslami bir kavram/terim haline geldiği için veya Türkçe günlük dilde kullanımı olmadığı için ehat formu yoktur. Arapça ayn harfi ile yazılan bu'ud kelimesi, dilimizde buut şeklinde kullanılmaktadır. Arapçada ç harfi yoktur. C harfi ile kullanılan bazı kelimelerin Türkçede kullanımı söz konusudur. Ancak bunların bir kısmı Türkçe ses özelliğine göre ç harfi ile telaffuz edilmektedir. İhrac ihraç, kelimenin çoğulu ihracat olarak kullanılır. Osman, Ömer, ayan, ömür, özür, öşür, ümran gibi kelimelerin başında ayn harfi vardır. Ancak bu harfin kullanımı Türkçe açısından uygun olmadığından kelimeler Türkçenin kendine has çizgisinde kullanıma dahil olmuşlardır. Ayrıca Arapçada ü seslisi yoktur ve u ile yazılan bazı kelimeler Türkçeye ü ile girmişlerdir. Başında elif harfi olan ülfet, ufuk, ümit, ümmi gibi kelimeler de Türkçe sözlükte yerlerini almıştır. Zaten kimse bu kelimelerle ilgili farklı mülahazalara girmek istemez (Altun, 2012, s. 60). Kelimelerdeki uzun sesler, ince sesler ayrı bir yazı konusu. Bu konuda belki TDK'nın da yanlış ve yetersiz yaklaşımları söz konusu olabilir. Buraya kadar anlatılanlarla ilgili olarak bakıldığında dilde bir açıdan tepkisel bir nedenle zorlamaya gidildiği de görülmektedir, denilebilir. Tabii ki bu tepkinin verildiği aynı dil içinde Arapça kökenli kelime kullanmamak için anlaşılması zor, bağlam sorunları yaşanan uydurma kapsamına alınabilecek kelimelerin kullanıldığını da unutmamak gerekir. Her şeyin her an değiştiği dünyada dilin değişimine karşı durmak anlamsız bir gayrettir. Üstelik de gelecek nesillere anlaşılmaz metinler hediye etmek demektir. Mesela kalp kelimesinin Arapça harflerin karşılığı olarak kalb şeklinde yazılması bu kabildendir. Bu kelimenin tek seslisinin Türkçe telaffuz açısından inceltme işareti ile yazılması uygundur ama bu ayrı bir yazının konusudur. TDK sitesinde hem uzun hem de ince okuma için sadece düzeltme işareti tabiri kullanılmıştır. Yine TDK'da yaratmak filinden sıfat fiil olan yaratan kelimesi, yaradan olarak geçmektedir. Bu kullanımda ses yumuşamasının gerekli olduğunu gösteren bir durum yoktur. Çünkü yaratıcı yerine yaradıcı denilmemektedir. Kalp gibi itikat, istidat, mürşit kelimeleri de birer Türkçe kelimedir. Kalp'i kalb, istidat'ı istidad, mürşit'i mürşid olarak yazmak Türkçeye pek edebi bir metin değeri katmayacaktır. Veya kelime sonları t veya p ile değil de d veya b ile bitince çok daha anlaşılır ve daha derin manalı bir hal almayacaktır. Mesela Kurb kelimesinin kullanıldığı yerde kelimenin kurp olması gerektiği iddia edilemez çünkü kelimenin Türkçede yaygın bir kullanımı yoktur. Muzdarip kelimesi Türkçe kavramlar arasında yerini aldığı için de bunun muzdarib olarak yazılması uygun değildir. Dahası kelimenin kök harflerinden tı harfi sert olduğu için kelime muztarip şeklinde olması da teklif edilebilir. Altun, H. O. (2012). Türkiye Türkçesindeki Arapça Alıntı Kelimelerde Ünlü Uyumsuzlukları. Selçuk Üniversitesi Türkiyat Araştırmaları Dergisi, (32), 55-71. Ergin, M. (2009). Türk Dil Bilgisi. İstanbul: Boğaziçi Yayınları."} {"url": "https://helezondergisi.com/bes-kita-bes-sair-projesi-2-dogdurbek-yusupov-kirgizistan-ibrahim-turkhan/", "text": "Helezon Dergisi olarak başlatmış olduğumuz Beş Kıta Beş Şair projesinin bu ayki konuğu, Kırgızistan Kültürünün Emektarı ve Alıkul Osmonov Edebiyat Ödülü ve Dünya Şiir Akademisi Akademik unvan sahibi olan şair ve yazar Dogdurbek Yusupov. Helezon dergisi olarak başlattığımız Beş Kıta Beş Şair projesi kapsamında öncelikle bizimle röportaj yapmayı kabul ettiğiniz için çok teşekkür ederiz. -Benim düşünceme göre şiir, dile getirilmek istenen bir düşünceyi birbiriyle uyumlu, akıcı sözlerle ortaya dökmek anlamına gelmektedir. Hatırladığım kadarıyla, ünlü Gürcü Şair Şota Rustavelli'ye ait olan ve ünlü şairimiz Alıkul Osmonov'un büyük bir ustalıkla Kırgızcaya kazandırdığı Kaplan Postu Giyen Kahraman isimli eserinden bölümleri çocukluk yıllarımda rahmetli babam bize kendine has ezgiyle okurdu. Diğer yandan nesir türündeki bir eserin ne kadar uğraşılırsa uğraşılsın aynı şekilde herhangi bir ezgiyle okumak mümkün değildir. Kırgız halkı çok eski çağlardan beri dile getireceği fikrini şiirle ya da şiirimsi sözlerle ifade edegelmiştir. Bir düşüncenin bu şekilde dile getirilmesinin daha tesirli olacağı aşikardır. Bu bağlamda şair, birbirine uyumlu ve akıcı sözleri bir araya getiren kişi demektir. Düşünceyi, etrafta olup biten şeyleri, eksiklik ya da güzellikleri diğer insanları tesiri altına alacak şekilde belli bir ahenk içindeki cümlelere döken insan demektir şair. -Benim şiir yazmamda etkisi olan ilk şair, Kırgızların ünlü şairlerinden biri olan Turar Kocomberdiyev'dir. Onun hayatta olduğu yıllarda, şehirlerde değil, ücra birçok köyde bile kitap dükkanları bulunurdu. Bizim köye komşu Sosnovka köyündeki kitap dükkanında, Turar Kocomberdiyev'in Tankı Simfoniya, Kün. Cer. Cürök. isimli kitaplarını satın alarak, ordaki şiirleri büyük bir zevk alarak okuduğum bugün bile aklımdadır. Herhangi bir zamanda ilham geldiğinde, ilk etapta onu zihnimde düzenlerim. Sonra ondan dizeler oluşturmaya başlarım. Akabinde kaleme alırım. İlham, çoğu zaman güzel bir şiir kitabı okuduğumda gelir. Yukarıda bahsini ettiğim Turar Kocomberdiyev'in şiirlerini ise bıkıp usanmadan okurum. Bundan dolayı, kimi eleştirmenlerin Sende Turar Kocomberdiyev'in tesiri güçlü bir şekilde görülmektedir. demesi ondan olsa gerek. Bu sorunun cevabını, başımdan geçen bir hadiseyle vermek doğru olacak sanırım. İlk zamanlar, o devrin şartına ve talebine uygun olarak parti, komsomol, vatan ve tabiat konularında şiirler yazar, ama lirik şiirler yazamazdım. Ama artık yaş belli bir yıla geldikten sonra, aşk konulu bir şiir yazıp facebookta paylaştığımda, geri dönüşümün olumlu olduğunu ve şiirimin beğenildiğini fark ettim. Sonrasında aşk konusunda şiir yazmaya karşı isteğim arttı. Şimdilerde ağırlıklı olarak bu konuda şiirler kaleme almaktayım. Okurların tepkisine bakacak olursak, şiirlerimin seviyesi normal... Yakında bizde Nisan Olaylarının yıldönümü. Dolayısıyla o olaylar sırasında canını kaybedenlere ithafen bir şiir kaleme aldım. Kısaca, kimi şiirlerim zamana uygun olarak ortaya çıkmaktadır. Elbette. Güçlü bir şairin aynı zamanda iyi bir okur olduğu aşikardır. Kendim çocukluk dönemimden beri şiir kitaplarını çok okurdum. İnsanlar ağırlıklı olarak nesir türü eserleri okurlar ya. Bundan dolayı zaman zaman, şiir kitaplarını sadece şiiri sevenler ve şairler okusa gerek diye düşündüğüm olur. SSCB döneminde gazete yazıları ile deneme türüne ağırlık verilirdi. Günümüzde artık onlara fazla ilgi yok. Yazarların bu türlere yönelmemesinin altındaki sebep de bu olsa gerek. Ben ise hala gazete yazıları ile deneme türünü severek okumaktayım. Hatta bunu hobim diye de nitelendirebilirim. Sanatın diğer alanına ilgim sadece takipçi seviyesinde. Şu an sadece şiir ve yanı sıra nesir alanında eserler vermeye devam etmekteyim. Ben, Kırgızistan'ın Karakol şehrinde üniversitede okuduğum yıllarda rahmetli babamla annem, başkentte yaşayan küçük kızımı da yanlarına alarak ziyaretime gelmişler. Yol uzun ve zorlu olduğundan bir hayli zorlanmışlar. Dönüşte hava yoluyla gitseniz, dedim. O yıllarda Karakol ile Bişkek arasında uçak seferleri bulunmaktaydı. Velhasıl, onları havaalanında uçağa bindirip yolcu eyledikten sonra, arkalarından bakınırken ilham geldi. Kızım kalbimin yarısını da beraberinde götürdü, şeklinde bir düşünce oluştu ve akabinde Aeroportto isimli şiirimi kaleme aldım. -Sözün açığını söylemek gerekirse, Kırgız şiiri nesir türü kadar bir başarı yakalayıp dünyaya çok fazla yayılamamıştır. Burda dikkatinizi çekmem gereken noktanın Cengiz Aytmatov'un eserlerinin yakaladığı başarıyla karşılaştırmam olduğunu belirtmek isterim. Aytmatov'un şiirleri Rusça aracılığıyla dünyaya yayılmıştır. Bizim birçok şairimiz eserlerini Rusça kaleme almalarına ya da eserleri Rusçaya tercüme edilmesine rağmen maalesef Aytmatov gibi bir başarı yakalayabilmiş değildir. Buna rağmen, Alıkul Osmonov, Aalı Tokombayev, Omor Sultanov, Süyünbay Eraliyev, Omor Sooronov, Ramis Rıskulov, Turar Kocomberdiyev, Baydılda Sarnogoyev, Colon Mamıtov, Egemberdi Ermatov, Gülsayra Momunova, Kambaralı Bobulov, Sagın Akmatbekova vb. klasik şairlerimizin yanı sıra, günümüzde Abdıcapar Egemberdiyev, Akbar Rıskulov, Markabay Aamatov, Ürünisa Mamatova, Baktıgül Çoturova, Şayloobek Düyşeyev, Aida Egemberdiyeva gibi son dönem şairleri de kendilerine yer bulmuşlardır. Ayrıca son yıllarda Türkçe başta olmak üzere başka dillere de çeviriler yapılmaktadır ki bu da Kırgız şiiri açısından güzel bir gelişmedir. Şiir yazmak isteyen birinin öncelikle şiir kitapları başta olmak üzere, çok kitap okumaları gerekmektedir. Şairlik, Allah'ın verdiği bir hususiyet olmasının yanı sıra, insanın kendi uğraşısıyla da kazanabileceği ve başarı yakalayabileceği bir uğraşı olabilir. Şair, bir çizgi yakalamak için ne kadar çok çalışırsa, o çizgiyi korumak ve daha ileri taşımak için de bir o kadar uğraş vermeli ve sürekli kendini yenilemelidir. Değerli zamanınızı bize ayırdığınız için çok teşekkür ederiz."} {"url": "https://helezondergisi.com/bes-kita-bes-sair-robyn-rowland-ile-siir-uzerine-bir-soylesi-talha-ercevikbas/", "text": "Robyn Rowland İrlanda-Avustralya vatandaşı ve 30 yılı aşkın süredir İrlanda, Avustralya ve Türkiye arasında yaşıyor. 2009'dan beri Türkiye'de çalışıyor, öğretmenlik yapıyor ve okuyor. 102 yaşında hayatını kaybeden babasıyla ilgilenmek için Aralık 2019'dan 2022'nin sonlarına kadar Avustralya'da yaşadı. 11'i şiir olmak üzere 14 kitabı var. 50 yılı aşkındır şiir yazıyor ve yazdığı şiirlerle pek çok ülkede ödüller kazandı. Profesör Rowland, kendisine göğüs kanseri teşhisi konduğu ve akademik hayattan ayrıldığı 1996 yılından önce, Deakin Üniversitesi Sosyal Araştırmalar Okulunun İlk Başkanı ve Avustralya Kadın Araştırmaları Merkezinin direktörüydü. Çok sayıda uluslararası dergide editörlük ve hakemlik yaptı. Profesör Dr. Rowland olarak 100 dergi makalesi ve bölümü yayımladı ve 100'ün üzerinde halka açık konuşma veya konferans bildirisi sundu. 1996 Avustralya Hükümeti Onur Listesi'nde, kadın sağlığına ve yüksek öğrenime katkılarından dolayı genel vali tarafından Avustralya nişanı ile ödüllendirildi. R. R: On bir yaşımdan beri şiir yazıyorum. Sanırım yazmak, yalnız ve sessiz olarak yaşanan bir çocukluktan çıktı. Beşinci kitabım Silence and its Tongues'daki (Five Islands Press, 2006) şiirler bu alanı kapsıyor. Kelimelere ve dile karşı bir tutkum var ve bunun nedeni orada özgür olmamdan kaynaklanıyor. Orada diğer yerlerden daha çok kendimdeyim. Benim için konuşmadan önce gelen ve varlığın girintilerinde gizlenen ilk dildir ve ilk dil, yazma ve yaratma sürecinde sadece bize bir anlığına varlığını gösterir. Hayran olduğum ve beni etkileyen şairler, şiirleri anlam taşıyan, muğlak olmayan, yaşamla ilgili bir amacı olan, dili ve mecaz kullanımında güzel ve özgün olan şairlerdir. İrlanda şiirinin beni güçlü bir şekilde meşgul ettiğini görüyorum. Ama aynı zamanda babamın beni yetiştirdiği eski Avustralya anlatı şairlerini de sevdim. Sıfat kullanmaları, onlara karşı korkusuzlukları. Kafiyeli şiirlerinden kelimelerin şarkı söyleyebileceğini öğrendim. Yazdığım serbest nazımda içsel ritmi bulmak daha zordur ama değerlidir. Feminist ve itirafçı şairler aracılığıyla, duygudan korkmamayı öğrendim, içinde deneyim ve duygu özgünlüğü olan işleri seviyorum. R. R: Burada çok fazla soru var! Doğada olmayı ve suya yakın olmayı seviyorum. Bunlar benim yazma ruhumu besliyor. İrlanda manzarası özellikle ilham kaynaklarımdan biridir, burası benim ruhum. Daha önceki çalışmalarımda, yaşanmışlıkları olduğu gibi yazdım: Aşk, kayıp, ölüm, aile, yaş, göğüs kanseri, depresyon. Sonra 2. Dünya Savaşı'nda Japonya'dan kamikaze pilotu olan genç erkeklerle ilgili şiirlerle tarihe girmeye başladım. Kadınların şiddet deneyimlerini yazdım. Sonra büyük bir gezgin şair oldum ve böylece daha geniş bir dünyayı öğrendim. Her zaman tarihi, eskiyi ve moderni sevmişimdir. Son iki kitabım hem Türkçe hem İngilizce ve çevirileri Mehmet Ali Çelikel'e ait. İçli Dışlı Bir Savaş: Gelibolu/Çanakkale 1915 (2015). Şiirde tarih ya da benim belgesel şiir dediğim şey, o savaş sırasında Türklerin ve İrlandalıların, Avustralyalıların ve müttefik kuvvetlerin, ailelerin ve insanların hikayelerini kapsıyor. Bunun için kapsamlı araştırmalar yaptım: Kitaplar, makaleler, biyografiler, filmler, arşiv materyalleri ve çeşitli ülkelerdeki insanlarla konuşmalar... Askerler, kadın mühimmat işçileri, ressamlar, şairler, havacılar, anneler... Sonunda tüm bu hikayeler şiire dönüşüyor. Sonra, daha mutlu bir kitap! Safran Güneşin Altında (Knocknarone Press, 2019) Türkiye'ye dönüyor; mekanı, dostluğu, değişimi ve bizi bölmek yerine birleştiren halklar arasındaki benzerlikleri ortaya koyuyor. Suriyeli mültecilere, nazikçe barış ve istikrara, bir şeylere tutunma arzusuna işaret ederken çoğunlukla arkadaşlık, aşk ve mekan ile ilgili farklı yollardan bahsediyor. R. R: Şiir, çok saygı gördüğü ve geniş çapta okunduğu ve bu nedenle siyasi bir etkiye sahip olacağına güvenilebildiği ülkelerde siyasi olarak daha önemlidir. Avustralya ve İrlanda'da bu böyle değil. Ama diğer birçok ülkede öyle: Yazmak güçlü bir tehdit olarak görülebilir. R. R: Zorunlu değil, ne yazık ki. Bazı şairler eserlerini okurken hakkını veremezler. Çalışmamı izleyicilere okumayı seviyorum çünkü bunu yaparken hem şiirin yazılmasını sağlayan deneyimi hem de şiirin yaratılış deneyimini yeniden gözden geçiriyorum. Ayrıca şiirin dinleyici üzerindeki etkisini izlemeyi seviyorum. Ve bunda iyi olduğum söylenir. 2 şiir CD'm var: Silver Leaving Poems & Harp with Lynn Saoirse ve Off the Tongue. R. R: Tarihi kitapları, araştırmaları ve romanları seviyorum! her yer kırmızı, sapsarı kaya ve bembeyaz kar şimdi. dinler mi bacaklar, koşası vardı geriye, neresi olursa. parçalanmamış bedenleri, hepsi genç, hepsi mutlu. doldurdukça orada ne yaptığını bilmeyen bedenler üstü açık mezarları. Robyn Rowland from This Intimate War Gallipoli/Çanakkale 1915 İçli Dışlı Bir Savaş: Gelibolu/Çanakkale 1915 (Five Islands press, Australia; Bilge Kultur Sanat, Turkey, 2015; republished, Spinifex Press, Australia, 2018). Turkish trans. Mehmet Ali Çelikel . Rüzgar vahşice esiyor zeytin ağaçları arasından, penceresinden içeri girip hızla giden minibüsün, saçlarıma doluyor. Tıpkı onun motosikletindeki gibi, Ezine'ye yol alıyoruz ve uzun yolculuğumun başladığı eve, duygulu bir kalbe, aşkın kavradığı ve bıraktığı bir ruha. rafa kaldırdım aramızdaki uzun yıllar gibi. Kıyı kayalarının kestiği, denizin eskittiği ve alt üst ettiği, yumuşak gürültüsünde Türkçe seslerin. Gözleri canlı, kırık sözcüklerle konuşuyor kalıplara dökerek gerçekleştiren, bu yoldaşlığı, bu paylaşılan dostluğu. Genç adam, giderken otobüse en son beni götüren allak bullak, bir söz bulmaya çalışıyor bunun için. Hatırlıyor musun? diye sorarak. Böylece seyahat edebilirim sonsuza dek, bacakları bana değerek, baş döndüren bir mutluluk aniden duruyor burada. Sahte cennet, diyor düşünceli. Belki de. Yine de cennet işte. Robyn Rowland from Under this Saffron Sun /Safran Güneşin Altında. Knocknarone Press, 2019; bi-lingual, Turkish translations Mehmet Ali Çelikel . R. R: Ne yazık ki şimdi boşanmış olan görümcem Türk/Avustralyalı. 2009 yılında arkeolojiye olan ilgimizin de etkisiyle o zamanlar 16 yaşında olan küçük oğlumla altı haftalığına Türkiye'ye gittim. Gelibolu ovaları için Türkçe rehber istedim. Orada çok şaşırdım. Kanuni Sultan Süleyman dönemini incelemeyi amaçlayan ikinci bir gezide, Çanakkale'de yaşadığım bir deneyim beni şok etti ve esir aldı. Oradaki Deniz Müzesini gezerek Çanakkale'nin hikayesini öğrendim. Türk bakış açısını ve benim bilmediğim Çanakkale Savaşı tarihini. Kendimi düşmanla, saldırganla özdeşleşmiş bulmak rahatsız ediciydi. İlkokuldayken, her Anzak Günü, Çanakkale'ye savaşa giden 'cesur çocuklarımız' hakkında anlatılan hikaayelerle büyüdüm. Ne politika veya farklı kültürler hakkında ne de Osmanlı İmparatorluğu hakkında hiçbir bilgim yoktu. Tek bildiğim Gelibolu'dan önce, 18 Mart 1915'te, Osmanlı''nın kısıtlı imkanlarla, o zamanlar dünyanın en büyük donanması olan İngiliz Donanmasını yendiği idi. Mel Gibson'ın oynadığı 'Gelibolu' filmi 1981'de gösterime girdiğinde hikaye, 'bizim çocukları' yem olarak kullanan İngiliz liderlerin işlediği bir trajediye dönüştü. Elbette orada da Türk çocuklardan bahseden yoktu. Yazdığım kitap tarihsel olarak doğru ama bir tarih değil. Tarihi bir şiir. Benim çalışmamın amacı, içinde Türklerin de bulunduğu Anzak hikayelerine bir denge getirmek ve Avustralyalılarla müttefiklerin anlayacağı bir kitap yaratmak. Kitabın da aynı savaşta askerlerin siperlerde yan yana geldiği gibi iki dilli hem İngilizce hem de Türkçe olması gerektiğine o kadar güçlü bir şekilde inanıyordum ki bunu sağlayacak bir yayıncı ve fon bulmak için çok çalışmak zorunda kaldım. R. R: Şu anda birçok Türk arkadaşımla birlikte, Atatürk'ün sözlerinin bu konuda yardımcı olmasına rağmen, Türkiye'nin Avustralya'ya karşı ifade ettiği bağışlayıcılığa her zaman hayret ediyorum. Bu dostluk çevirmenim Mehmet Ali Çelikel ve kitabımın iki baskısının kapağında resimlerini kullanmamıza izin veren ressam Fehmi Korkut Uluğ ile devam ediyor. 'Mehmetçik ve Johnny Mehmetçik', Gelibolu/Çanakkale savaşları sırasında yaratılan sıra dışı ilişkiyi o kadar iyi temsil ediyor ki'İlk bakışta hangisi Türk, hangisi işgalci; kim, kimi destekliyor belli değil. (Rhoden Clare Poppy-Hunters, Poppy-Picking: Review of Robyn Rowland This Intimate War: Gallipoli/ Canakkale 1915' (2015) (https://textjournal. com. au/oct15/rhoden_rev. htm) Gelibolu serisine rastlamam, üzerine bir şiir eklemem ve dedesinin Gelibolu'da savaşıp hayatta kalmış olması, bu kitabın yazımına ve üretimine eşlik eden önemli ve mistik hikayelerden birini oluşturmaktadır. R. R: Türkiye'de olmayı seviyorum ama Türkçe öğrenmesi zor bir dil. Sözlerim var ama cümlelerim yok! Ülkeyi epey dolaştığım için tek bir yerde yaşamayı umuyorum. Bana gösterilen nezaketi çok fazla buluyor ve bunu çok takdir ediyorum. Kimse beni yalnızlık ve zorluklar içinde bırakmıyor. Kültür katmanları çok harika ve her yıl, her ziyaretimde yeni çok şey öğreniyorum. Ama daha uzun kalacağım, çalışmam gerek. Okuma ve atölye çalışmaları yapmayı seviyorum. R. R: Yukarıda bunlardan bir tane var, o halde size dostluğun gücünden bahseden bir Bozcaada şiiri vereyim. fayanslar yenilenmiş. Dansçılar uyuyorlar ritme gece boyunca, müzik geliyor köye kadar. Gün ağardığında, sessizlik. Gün ışığı rahatlatıyor bizi limanın bu tarafında. Türk kahvesi içerek oturuyoruz, yalnızca benim için. Sen oruç tutuyorsun, yiyip içmiyorsun Ramazan'da, kahvaltı hazırlıyorsun Alesta Otel'de, bir peynir şöleni, elma ve havuç, yeşil incir, gelincik, domates. Adalet kırıyor cevizleri, oturup güneşten ısınmış basamaklara. Fakat akşama kadar ne bir yiyecek ne de bir içecek girebilir ağzına. hemen üstümüzde kıyıda, güneşlendiğini seyrediyoruz kalenin, tuhaf bir deniz yaratığı sanki suyun üstünde yüzen. beton basamaklarda ve merak ediyoruz nasıl büyüyorlar, ne toprak var ne de su, öylece açıyorlar. Sessizlik sarıyor çevremizi huzurlu bir rahatlıkla. Uzun bir süre sonra ülkelerimizin savaşmasından, iki insanı bir araya kargaşayla dolu bir dünyanın içinden, birleştirdi çıkarıp farklılıklarından, ama aynı kumaştan. Bir meşe getiriyorum sana İrlanda kurşunundan as diye boynuna, bilmiyordum oysa o mükemmel biçimli ağaç, meşe ağacı, senin en sevdiğin ağaçmış adada. bir örtü veriyorsun bana İrlanda'daki evim için, parıltılar bırakıyor yanaklarımıza. Sükunetle, başımı çevirip bekliyorum. R. R: Hisleriniz için canlı olun. Hayatı teninizde tadın, koklayın, hissedin; rengi, hareketi fark edin, hayatı zihninizle olduğu kadar kalbinizle de hissedin. Metaforun dönüştürücü gücünü öğrenin. Dikkat edin, dinleyin, gözlemleyin, kaydedin. Meraklı olun, tanık olun, insanları dinleyin. Ve şiir, roman, tarih, hatta gazete okuyun! Her şey hikayeyi size getirecektir. T. E: Bu tarih zenginliğinin iki ülke arasındaki kültürel bir diyalog için bir fırsat olduğunu ve dünya barışını güçlendireceğini düşünüyorum. Siz de kitaplarınızla buna en büyük katkıyı sağlayanlardan birisiniz. Teşekkür ederim. Alkışlıyorum. Teşekkür ediyorum. Çok güzel bir sanat ve dostluk röportajı olmuş."} {"url": "https://helezondergisi.com/beyaz-bakisli-papatya-zebunniso-asrorova/", "text": "Zebonnisa hanım, diğer şiirlerininz gibi bu da duygu dolu, sımsıcak."} {"url": "https://helezondergisi.com/beyaz-gemide-kaybolan-adsiz-oglan-cengiz-aytmatov-hizir-ilyasoglu/", "text": "Gitme ey yolcu, beraber oturup ağlaşalım, Elemim bir yüreğin karı değil, paylaşalım dediği gibi derdiniz. İşte bu Adsız Oğlan, 12 Aralık 1928'de Kırgızistan'ın Talas bölgesinde dünyaya gelir. İlkokula 1935 yılında Moskova'da başlar. Henüz dokuz yaşındayken, 1937'de babası sürgüne gönderilir. Onu babaannesi Ayıkman Hanım büyütür. Doğduğu topraklardan hiç vazgeçmemesi, yaşadığı bozkırların ve yaşam biçimlerinin iyice şuur altına yerleşmesi, babaannesinin Manas Destanı'ndan anlattığı hikayelerle beslenir. Yaşanan bu acılardan sonra Kirovskiy'e taşınırlar. Burada bulunan Rus yatılı bölge okuluna devam eden yazar, ailesinin geçim sıkıntısı nedeniyle henüz 14 yaşındayken vergi tahsildarlığı, Rusça öğretmenliği gibi işlerde çalışır. Yazarlık kariyerine, 1952'de kaleme aldığı ve savaş sonrası sefalet çeken Japon çocuklarını anlattığı Gazeteci Cyuda adlı öyküyle adımını atar. Kırgızistan'ın folklorik hikayelerini modern edebiyatla harmanlaması, onun Sovyet Yazarlar Birliği'ne kabulünü sağlar. Ayrıca (1956-1958) Moskova'daki Maksim Gorki Edebiyat Enstitüsü'nde okuma imkanı kazandırır. O yıllarda kaleme aldığı Cemile adlı eserinin Fransız şair Louis Aragon tarafından Fransızcaya çevrilmesiyle de meşhur olur. Ancak ne 'Yazarlar Birliği'ne kabulü ne de 'Cemile' isimli eseriyle meşhur olması Aytmatov'un yürek yangınını söndüremez. Hohlaya hohlaya karlı dağları eritir gibi önüne çıkan bütün engelleri aşmaya çalışan bu adamın yüreği hala yangın yeridir. Nasıl yanmasın ki 1937 yılı Aralık ayından bu yana babası Törekul'dan hala haber alamamıştır. Onun gitmesiyle birlikte hem ailenin yükünü çekmek hem de babasızlığın ezikliğini yüreğinde hissetmek ona ıstırap vermektedir. Diğer taraftan aileye isnat edilen halk düşmanı ve milliyetçi yaftası her köşebaşında karşısına çıkar. Devlet kurumlarından hangisinin kapısını çalsa yüzüne kapanır. O, bu duruma daha fazla dayanamaz ve bir dilekçe yazarak; Aytmatov ailesi olarak gerçekleri öğrenmek istiyoruz, babamızın suçu neydi? diye sorar. (Dıykanbayeva, 2015, s. 173) Bu dilekçeye, İç İşleri Harbi Komiserliği'nden; Babanız yargılanmış ve mektup yazma hakkına sahip olmadığı uzak bir kampa gönderilmiş. şeklinde kısa bir cevap gelir. Babasıyla ilgili aldığı bu cevaptan sonra çocukluk yıllarında babaannesinin Manas Destanı'ndan anlattığı geleneklerine ait bir inanışı hatırlar. Şöyle ki: Eskiden ata babalarımız, gurbete giderken bir avuç vatan toprağını beline bağlarlarmış, toprak çeksin diye. Taze gelinler, kocalarına ekmeğin ucundan ısırtırlar, kalan ekmeği saklarlarmış, ekmek çeksin diye. (Aytmatov, 2005, s. 115) Peki, doğru muydu bu? Hayır!.. Çünkü ne toprak ne de ekmek, babasını ve amcalarını çekmemişti. Ama olsun; şayet birinin yolu gözleniyorsa ümit denen bu tür inanışlar, insanın uzaklara bakabildiği dürbün gibidir. Yıllar, yaşanan buna benzer yüzlerce adaletsizlik atmosferinde geçerken 70'li yılların ortasına gelinir. Asya'nın kara kışı hala bitmemiştir, her şey koyu bir karanlığın koynundadır. Bu zifiri karanlık geceler, bağrında büyüyen acılarla kıvranmaktadır. Aytmatov ve ailesini ayakta tutan fersiz lamba da artık sönmüştür. Abdülhak Hamit'in Her yer karanlık pür-nur o mevki?.. / Mağrib mi yoksa makber mi ya Rab! diye kaybettiği hanımının ardından inlemesi gibi Aytmatov da Asya'nın steplerini inletmek ister. Ne var ki onun bu iniltisini duyurabileceği kimse yoktur. Zira herkes el yordamıyla ancak kendi yitiğini aramaktadır. İşte hayatı boyunca acıların kıskacında preslenen Aytmatov'un bu yürek yakan hadiseler aklına her geldiğinde gözleri dolar ve kimseye fark ettirmemek için yüzünü başka yöne çevirirdi. Onun maviye çalan gözlerinden akan bu yaşlara, çoğu zaman dışarıdaki Asya'nın asırlık hüzün yağmurları da eşlik ederdi. Aytmatov, yüreğinde bir kor haline gelen acılarla kıvranırken yıllar sonra Beyaz Gemide kaybettiği Adsız Oğlanı bulur. Onun hikayesi de şöyledir: Bir gün onunla aynı masaya oturan dostlarından birisi, artık zamanı geldi düşüncesiyle kendisine; 'Adsız Oğlan şimdi nerede?' diye sorar. Aytmatov, sanki yarasına dokunulmuşçasına duygulanır ve ilk alınan okul çantasına geceler boyunca sarılıp yatanın, babasının geleceğinden artık umudunu kesince 'Babaaa!' diyerek Issık Göl'de kaybolan 'Adsız Oğlan'ın ta kendisi olduğunu itiraf edemez. Bir müddet sustuktan sonra sonra; 'O, şimdi Pekin'de.' deyince herkes şaşırır. Bakışlardan meraklandıklarını anlayınca; Bundan birkaç yıl önce Çin'e gitmiştim. Otel odama girdikten sonra telefonum çaldı ve bir ses; 'Babacığım! Pekin'e hoş geldin!' diyordu. 'Sen kimsin?!' dedim. 'Ben Issık Göl'de kaybettiğin oğlunum.' deyince çok duygulandım. dedi ve duygularını saklamak için her zaman olduğu gibi yüzünü çevirerek; İşte böyle, o şimdi Pekin'de... (Şahanov, 2002, s. 34) diyebildi. Evet, Aytmatov'un acılarla yoğrulan hayat hikayesi bir makaleye sığmayacak kadar uzundur. Dolayısıyla yaşanan bu trajediler onu erken yaşta yıpratır. Tarihine küsmüş, mensup olduğu milletine ve öz değerlerine yabancı, idealsiz nesiller için ilk defa kullandığı mankurt kavramının geçtiği Gün Olur Asra Bedel romanının film çekimleri için gittiği Tataristan'ın Kazan şehrinde böbreklerinden rahatsızlanır. Tedavi için Almanya'ya götürülen Aytmatov, gurbetin nefesini tükettiği Nürnberg şehrindeki bir hastane odasında, 10 Haziran 2008 tarihinde dünya sürgününü tamamlar. Kabri Kırgızistan'ın başşehri Bişkek'in Ata Beyit Mezarlığı'ndadır."} {"url": "https://helezondergisi.com/beyaz-gul-sophielerin-vicdani-hizir-ilyasoglu/", "text": "Kendime defaatle söz vermiştim. Kızımın önünde ağlamayacaktım. Fakat küçük Sophie'mi solgun yüzüyle aniden karşımda görünce, sözümü tutamadım... İçim parçalandı... O ise gözyaşlarını içine akıttı, ağlamadı. Bizden daha güçlüydü. Bizi, her zaman olduğu gibi, ölüme giderken de üzmek istemedi! 'Evimizin merdivenlerinde artık seni karşılayamayacağım kızım' dedim ona. O ise 'Cennetin en güzel yerinde yeniden buluşacağız anneciğim, üzülme!.. dedi. Ve onu birden kollarımın arasından çekip götürdüler... (Ayvallı, 2018). Scholl Kardeşlerden Hans, 22 Eylül 1918, Sophie ise 9 Mayıs 1921'de Almanya'nın Forchtenberg kentinde doğmuştur. İdam edildiklerinde Hans 25, kız kardeşi Sophie ise 22 yaşındadır. Okudukları Münih Üniversitesi'nde beyaz güllerle süslü anıt onların hatırasını hala yaşatmaktadır. The Final Days filminde Weiße Rose hareketinin kahramanlarından Scholl Kardeşlerin naif vicdanlarının arkasındaki cesur duruşları daha yakından görülecektir. Evet, Scholl Kardeşler Almanya'nın Münih Üniversitesi'nde bir grup öğrenciyle beraber Nazi rejimine karşı inanç, düşünce, hürriyet ve insan hakları bağlamında ortaya sivil bir direniş koyarlar. Onlara göre toplum bir grup çılgının fantezisine figüran olduğunun farkında değildir. Böylece halkı uyandırmak için Beyaz Gül hareketini başlatırlar. Bu barış hareketinin amacı, Almanya'nın içinde bulunduğu yanlış yönetim biçimini, savaşın yıkımlarını ve Hitler'in kapalı kapılar arkasında yaptığı soykırımı başta Alman toplumu olmak üzere bütün insanlığa duyurmak ve bu insanlık dışı soykırım düşüncesini seslerinin ulaşabildiği herkese ulaştırmaktı. Diktatörlüğün ülkeyi nasıl bir felakete sürüklediğinden habersiz olan ya da savaşın büyük yıkımlarının farkında olmayan yığınları harekete geçirmek için bir çeşit pasif direniş yani isyan ahlakı geliştirirler. Onların bu anlayışı; haksızlığa, yanlışa ve eğri büğrüye karşı bir iç tepki ve bir vicdani duruştu. Zira onlara göre bir toplumda isyan ahlakını huy edinen yani izzetle ölümü zillete tercih edenler varsa o zaman esaretin yanında hürriyet de var demekti. Bu açıdan insanlık, var olduğu günden bu yana -eğer bozulmamışsa- vicdanında var olan iyi ve güzel olanı takdir etme, kötü ve çirkin olana karşı da dik durma diyebileceğimiz farklı türden tepkiler geliştirmiştir. Diğer bir adıyla 'isyan ahlakı' dediğimiz Sophie, bu hareketin ilk ve tek bayan üyesidir. Ağabeyi Hans ile birlikte hareketin ilk mimarlarındandır. Kontrol noktalarında erkeklere nazaran daha az arandığı için bildirileri gitmesi gereken yerlere daha rahat ulaştırır. Çok büyük bir risk altında olmasına rağmen bildirileri her seferinde farklı adreslerden gönderir ve böylece yakalanma riskini minimize eder. Kendi imkanlarıyla hazırladıkları bildirileri basıp çoğaltarak telefon rehberlerinden kendilerine destek olabilecek kişileri bulup -kelle koltukta- düşüncelerini onlara ulaştırmaya çalışırlar. Bu şartlar altında Haziran 1942 ile Şubat 1943 yılları arasında kaleme aldıkları toplamda altı bildiriyi Münih, Stuttgart, Frankfurt, Linz ve Viyana (Wales, 2013, s. 231) gibi şehirlerde dağıtırlar. İlk bildiri Almanya'da yükselmekte olan faşizm ve yozlaşmayı, ikincisi, Yahudilere karşı yürütülen sistematik soykırımı, üçüncüsünde ise diktatörlüğe vurgu yaparak doğrudan Hitler'in baskıcı yönetimini eleştirirler. Hareketin üyelerinin çoğunun üniversiteli olması nedeniyle ders hocalarından Prof. Kurt Huber'i de yanlarına çekerek altıncı bildiriyi de ona yazdırırlar. (Komut, 2017). Savaş yılları olması sebebiyle ülkede yaşam şartları çok kötüdür. Cephelerde insanlar, kendine aşık, narsist, egosantrik, megaloman bir adam için can vermektedir. Bununla beraber tarihin en büyük ve en acımasız soykırımı yapılmaktadır. Halk, bu gerçekleri ya görmezlikten gelmektedir ya korkmaktadır ya da Beni sokmayan yılan bin yaşasın. saçmalığını benimsemiş kitlelerdir. Scholl Kardeşler öncülüğünde başlayan bu hareket, zulme maruz kalmış insanların acılarını dindirmek ve esaretin zincirlerini kırmak maksadıyla harekete geçer. Kendi inanç, düşünce ve hislerinin öncelikle üniversitelerde kabul görmesini arzu eden bu genç kahramanlar, kaleme aldıkları bildirileri üniversite kampüsünde dağıtmaya karar verirler. Ancak bu düşünce sonlarının başlangıcı olur. Zira, 18 Şubat günü Münih Üniversitesi'nde Sophie, çantasında kalan son bildirileri balkondan merdivenlere doğru fırlattığı sırada okul hademesi onu fark eder ve Gestapoya haber verir. Gestapo kısa sürede Scholl Kardeşleri yakalar ve hemen gözaltına alır. Yapılan göstermelik duruşmada kendi inanç ve düşüncelerinin arkasında duran Scholl Kardeşler, vatana ihanet suçundan yargılanırlar. Bu davaya, verdiği iki bin yedi yüze yakın idam kararıyla, Hitler'in kanlı hakimi olarak bilinen Roland Freisler bakar. Dört gün süren sorgulamalar sırasında gençlerin cesaretleri, onurlu duruşları ve hak hukuk konusunda oradakilere verdikleri insanlık dersleri, hakimi çileden çıkarır. Sophie, Freisler'in nefret dolu gözlerinin içine bakarak: Bizim bu bildirilerde yazıp söylediğimiz gerçekleri sizler de biliyorsunuz; ama bunu seslendirmeye cesaretiniz yok, çünkü korkaksınız der. Ardından söz alan Hans, kız kardeşinin sözlerini şöyle tamamlar: Bugün bizi idam ediyorsunuz, fakat yarın sizler bizim durduğumuz bu yerde duracak, adil mahkemelerde yargılanarak idama mahkum edileceksiniz. (Rothemund, 2005). Bu onurlu duruşlarına rağmen faşizm, hem karşısına çıkan bütün engelleri bertaraf etmek, hem de direniş gösteren ve göstermeye niyet eden herkese gözdağı vermek için vakit kaybetmeden, 22 Şubat 1943'te (4 gün sonra) giyotinle infazı gerçekleştirir. İnfaza götürülmeden önce Sophie, Ne kadar güzel, güneşli bir gün ve ben gitmek zorundayım. Üzgün değilim, binlerce insan bizim sayemizde uyanır ve harekete geçerse, ben ölmekle vazifemi yapmış olacağım (Rothemund, 2005) der. Bütün bu kararlara imza atan hakim Roland Freisler ise 3 Şubat 1945'te ABD'nin hava saldırısında Berlin'de ölür. Ölümünden 13 yıl sonra 1958'de verdiği idam cezalarından dolayı Berlin'deki bir jüri tarafından 100.000 mark para cezasına çarptırılır. Yazdıkları bildirilerle Nazilerin yaptığı soykırımı açık bir şekilde protesto edip Gestapo'nun korku düzenine ve baskıcı sistemine karşı duran Scholl Kardeşler, cismen ölümü tatmışlardır. Fakat 1988'den bu yana kırk yıldır, Alman halkı onların hatırasını yaşatmaktadır. Bu maksatla her sene, Münih Ludwig-Maximilians Üniversitesi tarafından edebi birikimi ile entelektüel cesaretini birleştirebilen bir yazarın kitabına on bin euro para ödülü verilmektedir. Bu ödülün eski sahipleri arasında Amerikalı muhalif gazeteci Glenn Greenwald, Çinli muhalif yazar Liao Yiwu, suikasta kurban giden Rus gazeteci Anna Politkovskaya, eski Demokratik Almanyalı yazar Christa Wolf ve Libya kökenli Britanyalı yazar Hisham Matar da bulunmaktadır. Bu ödüle 2019 yılının 25 Kasım tarihinde Dünyayı Bir Daha Görmeyeceğim adlı kitabıyla bir Türk yazar olan Ahmet Altan'a (dw. com, 2019) layık görüldü. Evet, zulüm ile abat olan niceleri gibi gün gelip Hitler de yıkılıp gitti. Vicdanlarının sesini dinleyen Scholl Kardeşlere gelince onlar, Alman halkının gönlünde hatırı sayılır bir değerle başlara taç yapılıyor. Bugün dünyanın dört bir yanında her nerede olursa olsun insana zulmeden kim varsa mevsimi gelince yerle bir olmaktadır ve olacaktır da. Vicdanının sesini dinleyerek haklının yanında yer alanlar bugün olmasa da elbet bir gün hak ettikleri saygıyı görecektir/görmektedir de."} {"url": "https://helezondergisi.com/bihac-gezisi-dogan-yucel/", "text": "Bu yazıda, Saraybosna'dan arabayla beş saatlik bir seyahate çıkacağız. Otobandan Travnik çıkışına kadar ilerliyoruz. Vitez'i geçtikten sonra Etno Selo Çardaci'de kahve molası veriyoruz. Burası Bosna Irmağı'nın kollarından olan Laşva Irmağı üzerine kurulan barajlardan birinin hemen yanı başında. Her taraf su desek yalan olmaz. Suni göletler ve binlerce balığın yanında kahvelerimizi içiyoruz. Restoranın önündeki gölette misafirlerden ekmek isteyen kuğuların nazlı salınışını resimliyoruz. Asma köprünün arabaları park ettiğimiz tarafında turistik ahşap villalar var, su sesi eşliğinde uyumak isteyenlere. Beş km ilerisi ise artık Travnik. Travnik'i daha önceden gezmiş olduğumuzdan durmuyoruz. Yaitse'ye kadar durmadan ilerliyoruz. Yaitse, Saraybosna ile Bihaç'a, süre olarak eşit uzaklıkta; iki buçuk saatlik mesafede. İlk gezi durağımız Yaitse. Yaitse, tarih boyunca savaşlardan payını fazlasıyla almıştır. Yaitse Kalesi, 1528'de Osmanlının kesin olarak bağımsız Bosna eyaletini kurmasına kadar birkaç kez el değiştirmiştir. Birçok medeniyet bu topraklara yerleşip savaşmıştır. Burada 1943'te Bosna ve Yugoslavya tarihinin en önemli anlarından biri olan AVNOJ imzalanmıştır. Yugoslavya Ulusal Kurtuluş Ordusu Anti-Faşist Konseyi'nin 29 Kasım'daki ikinci toplantısında, eşit federal bir birim olarak Bosna-Hersek'in Federal Demokratik Yugoslavya'ya gireceği belirtilmiştir. Bu karar, bölgenin gelecekteki demokratik ve federal örgütlenmesinin özeti mahiyetindedir. Tarihte bu kadar çekici ve önemli bir yerleşim yeri haline gelmesi, muhtemelen kasabanın eteklerinde suyun bol miktarda bulunmasından dolayıdır. Araçları, tünele girmeden sağ taraftaki ücretli otoparka bırakıyoruz. Bu muhteşem tura ev sahipliği yapan kent, merkezinde doğal şelalesi olan dünyadaki tek şehir. Pliva Şelalesi'nin tadını çıkardıktan sonra yürüyerek eski şehir merkezinde Esma Sultan Camisi ve Yeraltı Kilisesi'ni ziyaret ediyoruz. Araçlarımıza tekrar binip beş kilometre ilerideki Tito'nun İkinci Dünya Savaşı'nda kullandığı ahşap su değirmenlerini ve muhteşem Pliva Göllerini de görüyoruz. Pliva Gölü'nde tekne turu için de vaktimiz var. Bihaç'a devam ediyoruz. Kale içinde otoparkın hemen ilerisinde akşam yemeği... Otelimize yerleşiyor ve Bihaç'ta geceliyoruz. Otelde açık büfe kahvaltı... Ardından Una Nehri kenarına geçiyoruz. Bihaç'ın kendisi bir ada üzerine kurulu. Dört bir yanı su. Tarihte bu şehir, Osmanlı ile Avusturya-Macaristan arasındaki hududu çizen ve kuzeybatı uçtaki sınır. Günümüzde Bihaç, Una Nehri kıyısında büyüleyici bir tabiatı olan 35 bin nüfuslu bir kasabadır. Kasaba, güzel Una'nın kıyılarında sıralanan kafelerle dolu. Bu durum Una'nın zümrüt suları kenarında kurulan şehre emsalsiz bir görünüm katmaktadır. Diğer taraftan Adriyatik sahiline giderken veya dünyanın tabiat harikalarından biri olan sınırın hemen ötesindeki Plitvice Milli Parkı'nı ziyarete gidiyorsanız, Bihaç durmak için harika bir yer. Ya da daha iyisi mi bu sudan şehrin büyüsünü gerçekten yaşamak için birkaç günlüğüne kalmak gerekir. Biz de Bihaç'ın kıyıları boyunca yürüdük, harika şelalelerinin çağıltısında kahvemizi yudumladık ve sandallarla üzerinde gezindik. Öğlen olunca Bihaç'ın hemen çıkışında Kostelski Buk'a gidiyoruz. Aynı isimli otelin ırmak tarafında küçük fakat enfes bir tabiat bizi bekliyor. Bük kelimesi Türkçeden geçme ve büklüm manasına geliyor. Aynı zamanda ırmağın büküldüğü noktada bir ada burası. Biraz durduktan sonra şehri hakim bir noktadan gören Brekovica Tepesi'ne çıkıyoruz. Bu tepenin vadiye bakan ucunda Brekovica Camisi var. Caminin bahçesinden manzarayı seyre dalıyoruz bir süre. Fotoğraf çekimi sonrası Natura Art'ta şelale eşliğinde öğle yemeği. Sanki bu ırmak basamaklardan yapılmış gibi. Düzlük, şelale ve yine bir düzlük ve şelale... Bir sonraki durak Japodski Otoci adıyla Una üzerinde küçük adalar ve şelalelerin olduğu yere yapılmış olan park. Bir iki saat kadar duruyoruz. Ardından yarım saatlik mesafedeki Strbacki Buk şelalelerine gidiyoruz. Eskiden bir noktadan sonra yol çakıllıydı ancak bu gidişte asfaltlanmış. Bihaç'tan 25-30 km uzaklıkta. Eskiden su değirmenlerinin bulunduğu yer günümüzde turistik bir cazibe noktası. Bir saatten fazla yürüme yollarında gezinip şelaleyi tam karşıdan gören noktalardan fotoğraflarımızı çekiyoruz. Parkın girişi 4 avro. Hemen çıkışta yine Una Nehri üzerindeki bir başka şelale olan Martin Brod'a ilerliyoruz. Ormanla suyun birbirine karıştığı bir yer. Biraz yukarısında eski değirmenler var ve ırmak genişçe bir göl halini almış. Una ismi Latince bir den geliyor. Roma komutanlarından birisi bu ırmağın vadisini görünce Una yani biricik, tek demiş. Yani eşi benzeri olmayan tek demek. Saraybosna'ya geri dönüş yolundayız. Yaitse'de Asım Ağa Konağı'nda akşam yemeği... Gece geç saatlerde Saraybosna'dayız. Keyifle okunan güzel bir gezi yazısı. Teşekkürler."} {"url": "https://helezondergisi.com/bilinmez-gazel/", "text": "Cemal bir gün yaman olur, bilinmez. Yarım yüzyıl bir an olur, bilinmez. Bu dünya bir zeban olur, bilinmez. Güzel yorumunuz için çok teşekkürler. Sağ olun. Eksik olmayın. Dikkatiniz ve ilginiz için ben teşekkür ederim. Sağ olun. Sağlık ve sevgiyle kalın. Kalbinize, kaleminize sağlık. Su gibi akıp giden, çok derin mana muhteva eden bir eser. Devamlı olması dileğimle. Dikkatiniz ve ilginiz için çok teşekkürler. Sağ olun. Selam ve sevgiyle kalın. Şiiri okuduğunuz ve yorum yazdığınız için çok teşekkürler. Sağ olun. Selam ve sevgiyle kalın. Değerli yorumunuz için çok teşekkürler. Sağ olun. Sizin şiirlerinizi de beğenerek okuyoruz."} {"url": "https://helezondergisi.com/bir-gurbet-aksami-tahsin-i-kelam/", "text": "Bir gurbet akşamında, yağmur üstten çiseler. Pek ağır tonda geçer, dize geldiğim hayat, Hayattan düşen paya, hisseler.. ne hisseler. Güzel günlere yattım, ne bitmez bir kuluçka, Üşür meczup ruhumu, bürür diye sundukça, Düşerim tutsa beni, şefkatli kerim eller, Sessiz yarsız dört duvar, can evimi örseler, Ta'n u taacüb eder, hor halimi görseler. Gam ateş hasret körük, her yanıma kor salar, Gurbeti iliklerinize kadar yaşadığınız şiirlerinizde çok belli ustadim. Hicret, gurbet ve vuslat sairi unvanı size çok yakışıyor. Yureginize saglik."} {"url": "https://helezondergisi.com/bir-kultur-ve-sanat-sehri-yas-iasi-seher-saglam/", "text": "Yeni yıla sayılı günler kaldı. Hava oldukça soğuk. Hatta son haftaların en soğuk birkaç gününden biri. Şartların biraz zorlamasına aldırmadan kendimi yaklaşık 10 kişilik bir gezi grubunun içinde buluyorum. Aslına bakarsanız bu çok istediğim ve başvurumu daha önceden yaptığım bir gezi planı. Yolculuğumuz, 500 binden fazla nüfusuyla, Romanya'nın, Bükreş'ten sonraki ikinci büyük şehri olan Yaş'a. Yıllar önce tarih kitaplarında okuduğum Yaş Antlaşmasının yapıldığı bu şehri görecek olmam, bana şimdiden heyecan veriyor. Üstelik meşhur Saint Parascheva Metropolitan Katedrali'ni ziyaretimizin ve Mihai Eminescu'nun ilham kaynağı olan ıhlamur ağacının etrafındaki gezintimizin hayaliyle heyecanım artırıyor. Yolculuğumuz başkent Bükreş üzerinden. Başkentten Yaş şehrine ulaşım birçok şekilde mümkün: Kara yolu, hava yolu, demir yolu... Örneğin Yaş'ın şehir merkezine birkaç km uzaklıkta Yaş Uluslararası Havaalanı mevcut. Benim katıldığım gezi grubunun organizasyonu çerçevesinde talihimize büyük bir servis aracı düşüyor. Önümüzde yaklaşık 350 km kadar yol uzanıyor. Yolumuz açık olsun, diyor ve araçtaki yerlerimizi alıyoruz. Her şey yolunda giderse yaklaşık 6 saat kadar sonra Yaş'ta olacağız. Tahminlerimiz doğrultusunda 6 saat kadar sonra Yaş'a ulaşmış bulunuyoruz. Yaş, dört ayrı mevsimi olan nemli ve karasal bir iklime sahip. Yazlar sıcak geçerken kışlar ise genelde soğuk ve rüzgarlı oluyormuş. Bazen de orta dereceli kar yağışı görülüyormuş. Bugün de oldukça soğuk. Buna çok aldırış etmeyip yolculuk sonrası biraz dinlenme ve öğle yemeğinin ardından şehri gezmeye çıkıyoruz. İlk gezintimiz esnasında soğuktan ellerimizi ovuştura ovuştura rehberimize kulak kesiliyor ve arada şehrin dikkatimizi çeken bazı karelerini yakalamaya çalışıyoruz. Bugün Iaşi olarak bilinen şehrin adı, uzmanlara göre bir Sarmat kabilesi olan Yazyges veya Alan kabilesi Jassilere dayanıyormuş. Bazı yabancı seyyahlar, Iaşi'nin, aynı adı taşıyan bir çobanın ya da efsanevi şöhrete sahip bir keşişin isminden geldiğini belirtmişler. Dimitri Kantemir ise bunun bir değirmencinin adı olduğunu söylemiş. Yaş, Jijia Nehri'nin bir kolu olan Bahlui Nehri vadisinde yer alıyor. Şehir, üzüm bağları ve bahçelerin arasında, bir kısmı tepelerin üzerinde bir kısmı da vadi alanlarında kurulmuş. Birçok yerde -benim de okuduğum gibi- şehrin, yedi tepe üzerine kurulduğu ifade ediliyor. Bu tepeler: Breazu, Bucium, Cetatuia, Copou, Galata, Repedea ve Şorogari. Hatta bu yönüyle Roma ile karşılaştırılıyormuş. Biz, rehberimizi dinlerken buna İstanbul'u ve bildiğimiz diğer Anadolu şehirlerini de ekliyoruz. Arkeolojik araştırmalar, Yaş'ın mevcut topraklarında ve çevresinde tarih öncesi çağa kadar uzanan insan topluluklarının varlığını doğrulamış. Bölgede 6 ve 7. yüzyıllar ile 7 ve 10. yüzyıllardan kalma insan yerleşimlerine dair kanıtlar bulunmuş. Birçoğumuzun hatırında olan bilgilerden biri de Osmanlı Devletinin 1792 yılında Rusya ile yaptığı Yaş Antlaşmasının burada imzalanmış olması. Bu eski bilgilerimizi burada tekrar hatırlamış ve kısmen genişletmiş oluyoruz. Ayrıca tarihlerini çok iyi hatırlamasak da Yaş'ın, bir süreliğine Romanya'nın başkenti olduğunu biliyorduk. Burada bazı ayrıntılarını da öğrenmiş bulunuyoruz. 1564 yılı civarında, Prens Alexandru Lapuşneanu, Moldova Prensliğinin başkentini Suceava'dan Yaş'a taşımış. Yaş, Moldova Prensliğinin yanı sıra I. Dünya Savaşı sırasında, merkezi güçlerin 6 Aralık 1916'da Bükreş'i işgal etmesinin ardından iki yıl kadar da Romanya'ya başkentlik yapmış. Başkent, Alman İmparatorluğunun ve müttefiklerinin Kasım 1918'deki yenilgisinden sonra yeniden Bükreş olmuş. Yaş şehri, birçok tarihi anıtlara, asırlık kiliselere, manastırlara ve modern bir mimariye sahip. Önemli yapılar arasında Unesco Dünya Mirası geçici listesinin bir parçası olan ve Evliya Çelebi'nin de övgüyle söz ettiği Trei Ierarhi Manastırı ve Orta Çağ'dan kalma Moldova Prensliği Mahkemesinin eski kalıntıları üzerine inşa edilmiş Kültür Sarayı bulunuyor. Bunların dışında şehrin sosyal ve kültürel yönünü yansıtan başka yapılar da var. Bu yapılar arasında Athenaeum, Botanik Bahçesi, Merkez Üniversite Kütüphanesi, Moldova Devlet Filarmonisi, Opera Binası, Vasile Alecsandri Ulusal Tiyatrosu ile kültür merkezlerini ve müzeleri saymak mümkün. 1659'da Yaş kasabasını gören Evliya Çelebi de şehrin önemli bir sanat ve ticaret merkezi olduğuna işaret ediyor. Her yıl 14 Ekim'de binlerce kişinin Romanya ve komşu ülkelerden Yaş'a gelme nedenleri olan meşhur katedralin önündeyiz. Orijinal adıyla Biserica Sfanta Parascheva olarak bilinen katedral, bir Rumen Ortodoks kilisesi olup Rönesans tarzında inşa edilmiş. 1833'te yapımına başlanmış ve 1839'da tamamlanmış. Her gün saat 09.00 ile 20.00 arası açık ve girişte hiçbir ücret alınmıyor. Biz de ziyaret için sıraya girmiş durumdayız. Hava çok soğuk. Buna rağmen hatırı sayılır bir kalabalık var. Hatta uzun sırada küçük çocukları da görüyor ve şaşırıyoruz. Sonunda sıramız gelip de içeri girebildiğimize seviniyoruz. Ama içerinin de dışarıdan bir farkı yok neredeyse. Soğuk içimize işliyor. Buna rağmen yapıyı her yönüyle izlemeye ve rehberimizin anlattıklarını dinlemeye çalışıyoruz. Dikkatimizi çeken ilk şey mekanın oldukça geniş olması. Gözlerimiz, bu geniş iç mekandaki rengarenk vitray pencerelere takılıyor. Hayranlıkla ve uzun uzun seyrediyoruz. Rehberimiz bir ara katedralin orijinal çanlardan birinin hala kullanıldığını söylüyor. Bu, hepimize ilginç geliyor. Çanın içindeki bir yazıtta 1828-1829 dönemindeki savaşta ele geçirilen ve Türk ordusuna ait olan dört toptan yapıldığı yazıyormuş. Bir müddet sıra halinde adımladıktan sonra kendimizi, her yıl 14 Ekim'de binlerce kişinin önünde diz çöktükleri Aziz Parascheva'nın tabutunun önünde buluyoruz. Parascheva, XI. yüzyılın başlarında, Doğu Trakya'da Tanrı'ya inanan bir ailede doğmuş. Çocukluk yıllarını ailesinin evinde ve onların koruması altında geçirmiş. Anne ve babasının ölümünden sonra mirasını satıp parasını fakirlere dağıtmış ve kendini manastır hayatına adamış. Halen Romanya, Yunanistan, Bulgaristan, Rusya ve Sırbistan'daki Ortodoks kiliseleri tarafından tanınıyormuş. Aziz Parascheva'nın kalıntıları, hükümdar Vasile Lupu tarafından, 1641 yılında Yaş şehrine getirilmiş ve Trei Ierarhi Kilisesi'nde teşhir edilmeye başlanmış. Bugün, aralık ayının ilk günü olmasına rağmen yine de çok kalabalık bir ziyaretçi grubu var. Büyük bir sabır ve saygı içerisinde sırasını bekleyenler, diz çökenler ve dua edenler, kilise ziyaretimiz esnasında bizi etkileyen görüntüler olarak belleğimizde yerlerini alıyorlar. Gezimizin 2. günündeyiz. Kaldığımız otelde kahvaltımızı yaptık. Hava düne göre daha mülayim. 10 hektar kadar alanıyla Yaş'ın en büyük parklarından biri olan ve Eminescu'nun bazı şiirlerini kaleme aldığı Copou Parkı'ndayız. Şöyle bir etrafımıza göz gezdirdiğimizde ağaç türleri içinde ıhlamur ilk başı çekiyor. Buranın ıhlamur mevsimindeki güzelliğini hayal etmek bile insana zevk veriyor. Ben diğer ağaçları ayırt etmekte çok iyi olmasam da onların akçaağaç, dişbudak ağacı gibi türler olduğunu öğreniyorum. Biraz yürüyüş yaptıktan sonra dikili taşın önüne geliyoruz. Arkasında devasa ıhlamur ağacı. Eminescu'nun ünlü ıhlamur ağacı, muhtemelen Copou Parkı'ndaki en yaşlı ağaç ve Romanya'daki en önemli anıtlardan biri. Ağacın 460 yaşın üzerinde olduğu söyleniyor. Şair, bazen sevdiği Veronica Micle veya arkadaşı Ion Creanga ile sık sık buraya gelirmiş. Ihlamur ağacının önünde, şairin bronz büstü bulunuyor. Büst, Yaş Güzel Sanatlar Akademisi profesörü heykeltıraş Ion Mateescu tarafından yapılmış. Ağaç, günümüzde özellikle aşıklar ve şiir tutkunları tarafından vazgeçilemez bir uğrak yeri. Oldukça kalabalık bir grup fotoğraf çekilmek için yarış halinde. Biz de bu görevi icra edip oradan ayrılıyoruz. Alanda Mihai Eminescu Müzesi de var. Programımız kapsamında oraya giremiyoruz ama parka çok yakın, nezih bir kafede çay ve kahve içmek için soluklanıyoruz. Romanya'nın kültür ve sanat merkezlerinin önde gelen yerlerinden biri olan Yaş şehrini iki gün de olsa görmek harika bir deneyimdi. Bu güzel şehri, iki gün içerisinde ve bütün imkanlar ölçüsünde gezip tanımaya çalıştık. Yol boyunca gezi grubumuzla, izlenimlerimizi ve fotoğraflarımızı paylaştık. Anlaşılan o ki hepimiz bu geziden çok memnun kalmışız. Daha fazla gezmek isteyenler, mevsim şartlarını göz önünde bulundurmak kaydıyla, 2-3 gece konaklayacak şekilde bir organizasyon yapabilirler. Fakat biz şanslıydık. Ziyaret edemediğimiz yerleri, iyi bir şehir turuyla yakından görme fırsatı yakaladık. Romanya'nın ne kadar güzel ve yaşanabilir bir ülke olduğunu, bunun gibi az sayıdaki turla dahi anlamış olduk. Gezi takvimimize not aldığımız birkaç yeri daha gezmek, bu kanaatimizi daha da besleyeceğe benziyor. Fotoğraf çekimleri için Hülya MAKAN'a, fotoğrafların editleri için Emre OZAN'a çok teşekkür ederiz."} {"url": "https://helezondergisi.com/bir-kus-olsam-durdu-ozan/", "text": "Bazen inanılmaz isteklerde, gerçekleşmeyeceğini bildiğimiz dileklerde bulunuruz. Hayaller kurar, olmadık heveslere kapılırız. Hatırlıyorum da çocukken kuş olmak isterdim. İstediğim yere hızlıca gidebilmek, her şeyi yukarıdan görebilmek ve havada kolaylıkla süzülebilmek; sanırım bu isteğin başlıca nedenlerindendi. Kuş olamadım. Ama dağları, tepeleri, ormanları, gölleri ve dahi çölleri havadan gördüm yıllar sonra. Durdu Hanım tebrikler. Fotoğraf da hikayesi de çok güzel."} {"url": "https://helezondergisi.com/bir-sehir-masali-emine-ulu/", "text": "Kız Kulesi boynunu büküp razı olmuş kaderine. Ama Asya kız kararsızmış. Delikanlı bu sefer de Şirket-i Hayriye vapurlarıyla, hasret kokan, kor gibi yanan mektuplar göndermiş. Günlerce sahilde eli kalbinde, gözleri ufukta beklemiş durmuş ama nafile... Aslında her gün batımında karşı köyün yakışıklı delikanlısının gönlündeki ateş, Üsküdar'da kor ateşe dönüşmüş çoktan; ama Asya bu sevdayı kendi içinde yaşamış. Sonunda Fatih adında bir yiğit, elçi olmuş delikanlı Avrupa'ya. Galata'nın sırtlarından gemiler indirmiş suya, yeter ki Asya kızın gönlü olsun diye. Akşemseddin adında pirifani nasihatler etmiş. Aslında Asya'nın da kalbi çoktan fetholmuş. Gönlünde yatan eri bulmuş. Bu sevdanın adı İSTANBUL olmuş. İstanbul'u bir kez görenin gönlüne işte bu sevdadan damlalar düşmüş. Hatta bazıları öyle nasibini almış ki bu damlalardan, delikanlı Avrupa gibi aşka düşüp şair oluvermişler. İflah olmaz İstanbul aşıkları kervanı da işte böylece yola düzülmüş. Ömrüm oldukça, gönül tahtıma keyfince kurul!"} {"url": "https://helezondergisi.com/bir-sokagin-kosesi-melek-burcu-gokcel/", "text": "Bir sokaktayım. Burnuma çalınan kokuyu tarif edebilmem mümkün değil. Zihnimin kuytularında rastladığım aşinalıklarla geziniyorum sokaklarda. Koku önde, ben arkada. Onu takip ediyorum adeta. Hem çok tanıdık hem çok yabancı, hem yanı başımda hem ara ara çalınan bir koku... Zihnimin gölgelerinden aydınlıklara geçiyorum o muazzam kokunun hemen ardından. Kurtulmak istediklerimi, omuzuma yük diye binen duyguları atmak istiyorum ve sonra gözlerimi nemlenmiş buluyorum. Kurulamaya yetişmek mümkün değil! Ciğerlerim kokunun müptelası fakat burnum, direğini sızlatan bir özlem içerisinde. Özlemden düşen omuzlarıma bir çare arayıp, hasretten yaşaran gözlerimi kurulayıp Bak, burdayım, geçti! denmesini, umudun şefkatli kucağında her şeyin büsbütün geçmesini dört gözle bekler buluyorum kendimi. Çevreden nasıl göründüğümü bilmez bir halde, Leyla'sını arayan Mecnun misali gezmekteyim Arnavut kaldırımlı sokakları. Sokağın köşebaşında sağa doğru kıvrılıveriyor yol, ben de ardından. Dengesiz yürüyüşüme aldırmadan yürüyorum. Ara ara Arnavut kaldırımlı taşların ayaklarıma takılması bile durdurmuyor beni. Gökyüzünün yanan bulutlarıyla dans ediyorum sanki. Bulutların arasından sızan gün batımının hüzmelerine saplanıp kalıyor gözlerim. Hadi toparlan! diyorum ama ne mümkün! Sokağın iki yanı hanımeli, mor sümbül, lavanta... Alabildiğine çiçek cümbüşü. İçim coşuyor her bir renkte. Sokağın başında çiçeklerin bayıltan kokularıyla karışan kurabiye kokuları da mideme ayrı bir bayram yaşatan cinsten. Ama aldığım koku bu değil. Beni çeken, değerli olan bambaşka bir koku... Öyle hasretim ki... Kime ait ve nereden geliyor bilmiyorum ama bir yandan da içten içe biliyor gibiyim. Hissediyorum. Çok özlem kokuyor her bir notası. Tınısı farklı diğerlerinden. Çektikçe çekiyor ve beni bir kapının önünde bırakıp aceleci kuşlar misali uçup gidiyor. Dahası bu kapının ardında diyor adeta. Hadi çal, bekleme! Maun işlemeli bir kapıya denk düşüyorum. Üşüyor ellerim heyecandan, kalbimse tanıdık olan her şeyle sıcacık oluyor. Kalbimin atışıyla kapıyı tıklatışım aynı zamana denk düşüyor sanki. Gözlerim hasret olduğu her şeyi ararcasına ulaşabildiği, görebildiği her rengi, her deseni ezber ediyor. Burada aradığın her ne ise diyor kalbim bir yandan. Tıkırtılarla beraber gözlerim odağını hemen ardındakine kaydırıyor. Kapının açılışıyla kokunun mest eden güzelliği ciğerlerimin de benim de aklımı başımdan alıyor. Bir hanım karşılıyor beni. Öyle içten, öyle tanıdık ki. İşte burada! diyorum. Bu bir çift gözde hasret kaldığım her şey! Sarılıyor bana. En vurucu kısmı ise sokak sokak beni aratan, hasretle yolun bitmesini beklediğim koku buradan geliyor. Membaı burası. Kokladıkça eksilmiyor kokusu, aksine artıp ciğerlerimde uzun uzun misafir oluyor. Hasret yükünü azaltıyor omuzlarımdan. Geri çekilip gözlerine bakıyorum bu tatlı hanımın. Eski olan her şeyi anlatıyor bana o güzel gözleri. Kapısına eskici gelmiş gibi satıveriyor anılarını bana. Ne yana baksa ayrı bir kıymet dökülüyor gözlerinden. Daha sözlerine geçmeden aşinalığımız dillere destan bir hal alıyor sanki. Nihayet sesini duyuyorum. Nezaketini, samimiyetini akıttığı bir muhabbette buluyoruz kendimizi. Eski olan her şeyi, herkesi, her anı hatırlatıyor bana. Gülümsediği, ağladığı anlara ben de eşlik ediyorum. Bazı hatıralar öyle canlanıyor ki o daha anlatırken ben tamamlıyorum cümlelerini. Kapıda geçen saniyeler dakikalara, dakikalar saatlere evriliyor. Öyle çok doluyor ki heybem anılarla... Birini bile kaybedersem ne yaparım, korkusu sarıyor dört bir yanımı. Sıkı sıkıya bağlanıyorum anılarıma, bağlıyorum heybemin ağzını. Ben payıma düşen anıları heybeme yükleyip kendimi bilinmez yollara vuruyorum. Geçmişin eski anıları heybemde, geleceğin eskicisi olmaya doğru yürüyorum bilmediğim yollarda. Geçmişin eski anıları heybemde, geleceğin eskicisi olmaya doğru yürüyorum bilmediğim yollarda. Çok çok güzel. Ellerinize sağlık."} {"url": "https://helezondergisi.com/bir-valiz-hosca-kallardan-once-bir-dervis-kelami-zebunniso-asrorova/", "text": "Birkaç ay moladan sonra kendimi, yine bir kitap tanıtımı üzerinde çalışırken buluyorum. Mekan olarak hafta sonu rutinlerinden biri olan ve bulabildiğim en sakin kafedeyim. Gerçi arka fonda avaz avaz bağıran Kolby Cooper'in I can't fly! şarkısının beni ümitsizliğe sevk etmesine ve arka masada kahve bahanesiyle buluşan iki arkadaştan birinin Lehçe dilinde ne kadar stresli bir hafta geçirdiğinden dert yanmasına rağmen elimdeki kitap, sipariş ettiğim kış çayı ve kafenin camından izlemeye doyamadığım karın yağışıyla birlikte beni kendine meftun etmeye yeterli oldu. Bu ortamı size biraz olsa da yansıtmaya çalıştım ki siz de bu hava eşliğinde şimdi tanıştıracağım kitabın içinde kaybolabilesiniz ve de kendinizle bir o kadar dertleşebilesiniz. Kitabı okurken sayısızca yolculukların olumlu ve olumsuz yanlarını, beraberinde getirdikleri sevinçleri ve hayal kırıklıklarını, senelerce küskün geçen ilişkileri, saklanan kutuları, içindeki hatıraları ve en önemlisi kayıt cihazındaki sesi yani bir Derviş Kelamını bulacaksınız. Romanın akışında, olgunluk kavramının, ana karakterlerin birinde nasıl işlendiğine şahit olacaksınız. Tüm sevdiklerinin onu ölü sandığı bir hayatta yaşamak uğruna verdiği mücadeleler karşısında kazandığı o olgunluk vasfını hem okuyacak hem hissedecek hem de bol bol üzerinde düşüneceksiniz. Yeri gelecek, romanın bazı sayfalarında kendi çocukluğunuza doğru yolculuğa çıkacaksınız. O çocuk ruhunuzla etrafınızdaki olayları, kendinizden bildiğiniz anları aklınıza getireceksiniz. Devamında evinizden taşınırken küçük yaşınıza rağmen biriktirdiğiniz onca hatıraları ve onlara veda etmek zorunda kalışınızı da hatırlayacaksınız. Kitabın üzerinde durduğu başka bir kavram da sevgidir. Yazarın, Bazen insan yok sayarak öldürür sevdiğini, duymazdan gelerek kahreder.''cümlesinde belirttiği gibi insan, yeri geldiğinde sevdiği için sevdiğinden vazgeçmek zorunda kalır. Romanın doğal seyrinde, üzerinde durduğu başka kavram ise teslimiyettir. Yazar, ana karakterlerden Ali'nin, bazı şeyleri akışına bırakana kadar çektiği sıkıntıları ve akışta kaldığında ise imkansız sandığı ikinci baharı yaşamasıyla bu kavramı bize aktarır. Hayat yolculuğunda taşıdığımız valizler hep kıyafet dolu olmaz ya hani... Zaman gelir kıyafet yerine valiz dolu bolca hasret taşırız beraberimizde. Bu eserde, ara ara hasretin ağırlığında yeşermenin ne anlama geldiğini göreceksiniz. Sonra da kendi hayatınızın hasretli sayfalarını yad ettiğinizin farkına varacaksınız."} {"url": "https://helezondergisi.com/biraz-abartiyor-muyuz-seher-saglam/", "text": "Öncelikle hayatımızın pek çok anında böylesi tezat terimlerin arasında gelgitler yaşar dururuz. Mahcup olduğumuz durumlarda utancımızdan yerin dibine geçerken, bir şeye çok sevindiğimizde sevincimizden havalara uçabiliriz. Bazen havada uçmak da meramımızı anlatmaya yetmez; dünyayı çoğullaştırıp Dünyalar benim oldu. diyerek ona sahip çıkmak isteriz. Çok üşüyünce buz tutup donar, sıcağa dayanamayınca da yanarız. Sadece sıcaktan mı? Hastalanırız, boğazımız yanar; ateşten alnımız yanar. Biberden dilimiz yanar. Üzüntüden yüreğimiz yanar. Gün gelir, elimizden yitirdiklerimize yanarız. Gün gelir, çok sevmenin uğruna yanarız. Böylece abartılarımızı mecazlarla taçlandırırız. İnsanız sonuçta. Saatimiz saatimize, dakikamız dakikamıza uymaz. Öfkeden küplere bindiğimiz de olur, dört ayak üstüne düştüğümüz de... Bazen çok kederleniriz de bir of çeker, karşıki dağları yıkarız. Azıcık aşım kaygısız başım deriz, pire için yorgan yakmaktan da geri durmayız. Zaman olur, birilerini memnun etmek için çalışıp çabalarız ama ağzımızla kuş tutsak yine de yaranamayız. Zaman olur, deveye hendek atlatırız da birine laf anlatamayız. Çoğunlukla kılı kırk yarmak isteriz lakin birinin kafasını ütülemekten de geri durmayız. Uzun lafın kısası, bir virüs gibi hayatımızın her yerine sokulmayı başarmış abartı. Öyle yapışmış ki paçamıza, farkında olmadan onunla oturup onunla kalkar olmuşuz. Gelgelelim yalnız hayatımızın içinde karşılaşmayız onunla. Hayatımız ve kültürümüz kadar edebiyatımızda ve sanat anlayışımızda da abartmayı sevmişiz, severiz. Hatta ona baş köşeye kurulacak kadar değer vermişiz, veririz. Mesela; masallarda az gitmişiz, uz gitmişiz ama bir de dönüp ardımıza baktığımızda ne görelim? Arpa boyu kadar yol almamışız. Hatta develerin tellal, pirelerin berber olduğu zamanlara uğramışız da dedemizin beşiğini tıngır mıngır sallamışız. O alemin büyülü dünyasında dillere destan periler ve prenseslerle tanışmışız. Sonra onlara zarar veren yedi başlı canavarlar peyda olmuş karşımızda. Hemen ardından da nice tehlikeleri aşan, o canavarların canını öldürüp güzelleri kurtaran korkusuz yiğitlerimizin boy gösterdiğine şahit olmuşuz. Tekerlemelerimizde başı bereli burma bıyıklı bastı bacak bayan berberiyle bizim Bedri Bey'i birlikte bir pirinci birinci buluşta birbirine dizip Bursa pazarına indirmişiz. Destanlarımız da cesur abidesi olan kahraman rekorları kırmış. Hikayelerimiz melek gibi insanları ağırlamış. Dede Korkut'un abartılı anlatılarını asırlardır dilimizden düşürmemişiz. Hele şiire gelince adeta yer yerinden oynamış. Özellikle zaman zaman şairlerimizin hayal dünyaları alt üst olmuş, sınırları zorlanmış. Dahası abartı, şiirde kıdem atlayıp mübalağa olarak anılır olmuş. Şairlerimiz, Bir şeye ulaşmak, son noktasına varmak diye anlam kazanan bu sözcüğün ardına düşerek bir şeyi ya olamayacağı bir biçimde anlatmışlar ya da olduğundan çok ya da az göstermişler. Eskilerin deyimiyle, şairlik hüneri de buymuş aslında. Kullandıkları ifadelerle değersiz ve önemsiz manayı değerli ve önemli, büyük manayı da küçük olarak sunmak. Yani habbeyi kubbe, kubbeyi habbe yapmak. Söz gelişi; ay gibi, güneş gibi güzellerimiz dolaşmış mısralarda. Bu güzellerin her birisi, akla hayale gelmeyen varlıklarla boy ölçüşmüşler. Boyları selvileri aşmış, bir gülünce yanaklarında güller açmış. Sonra mübalağa başka sanatlarla el ele vermiş, el birliğiyle harika söz dizeleri söylenmiş. Mecaz, Bensiz olmaz. Demiş ve neredeyse her mübalağada varlığını hissettirmiş. Sonra teşbihler, kinayeler ve diğerleri çıkmış ortaya. Biz de şiirde bu sanatlarla karşılaşınca hayretler içinde kalıp şairine hayran olmuşuz. Okudukça ve fark ettikçe hayranlığımızı beslemiş durmuşuz. Seni beklediğim kadar dizeleriyle karşılaşınca Beklemek bu kadar mı abartılır? demişiz demesine ama sevdiklerinin yolunu gözleyenlerin neler çektiğini de az çok anlamaya çalışmışız. Mübalağa yalnız övgü durumlarında yapılmamış tabii ki. Öyle ki türedikçe türemiş; methiye, fahriye ve hicivlere doğru dal budak sarmış. Yalnız birini överken değil, yererken de kendini hissettirmiş. Hatta buna bağlı olarak hicviyelerde adım başı ortaya çıkıp endamını sergilemiş. Böylece zamanının söz üstatları yetişmiş. Şiir, evreden evreye atlayınca, doğal olarak mübalağa da çağ atlamış. Bilindik bir arka plandan sıyrılıp imgelerin büyülü dünyasına kapılmış. Yeri gelmiş, metafizik alemlere kapı aralamış; yeri gelmiş, eski kavramların üstünde yeni kostümleriyle göz kırpmış. Anlayana aşk olsun! İster ifade şekli, ister benzetme olsun, tarif için zaman zaman ihtiyaç duyulabiliyor, hatta kalıplar zavkle kullanılabiliyor. Neden mi, böyle alışıla gelmiş, alışkanlık edinmişiz. Kullanıldığında kulağa hoş geldiği için keyf vermesi de denilebilir. Konu, dolayısı ile de yazınızı keyifli ve güzel buldum. Özcan Bey, yorumunuz için çok teşekkürler. Açıklamalarınız yerinde ve güzel. Çok haklısınız. İfade ettiğiniz gibi deyimlerimiz ve kalıp ifadelerimiz, dilimizin zenginlik kaynaklarından. Ayrıca konuya ve yazıya ilgi göstermeniz beni sevindirdi. Sağ olun. Selamlar. Emin Bey, değerli yorumunuz için çok sağ olun. Teşekkürler."} {"url": "https://helezondergisi.com/biz-de-dunyanin-sercesiyiz-abdicapar-egemberdiyev/", "text": "Hayatın türlü gamıyla işiniz bile yok, Biraz kulak asmıyor olmalısınız ya da. Biz de bir bakıma dünyanın serçesiyiz. Ben de artık anlamaya başladım o dili. 1951 yılında Issık Göl eyaletine bağlı Tüp ilçesinin Toktoyan köyünde doğdu. Kırgız Devlet Milli Üniversitesi ile Taşkent Siyaset ve Yönetim Enstitüsü'nü bitirdi. Öğretmen olarak başladığı çalışma hayatı boyunca Komünist Parti'nin çeşitli birimlerinde, Mugalimder Gazetası, Uçitel Kırgızstana, Isık-Köl Pravdası gibi ilçe, eyalet ve ülke çapındaki çeşitli basın-yayın organlarında yöneticilik yaptı. Günümüzde ise uzun yıllardan beri başında bulunduğu Karakol şehrinde yayımlanmakta olan Isık Göl Haberleri gazetesinde başyazar olarak görev yapmaktadır. 1978 yılından beri Kırgızistan Gazeteciler Birliği'nin, 1987 yılından bu yana Kırgızistan Yazarlar Birliği'nin üyesidir. 1995 yılında Kırgızistan Cumhuriyeti Onur Belgesi, 1995 yılında Manas 1000 Madalyası sahibi olup 2006 yılında Kırgızistan Cumhuriyeti Kültür Hizmet Ödülü ve 2007 yılında Rusya Dobrıy Angel Mira ödüllerini almıştır. 2008 yılında Ölbögön Canga Caz Kelet isimli şiir kitabıyla Alıkul Osmonov Ödülü'ne layık görülmüştür. Şair, 2019 yılında Kırgızistan Halk Şairi unvanını almıştır. Şairin; Kündün Nuru 1985, Çakırımdar 1990, Arman Düynö 1994, Bütpös Kıymıl 2004, Ayluu Döng 2005, Ölbögön Canga Caz Kelet 2007 isimli şiir ve manzumeler kitapları bulunmaktadır. Şiir gerçekten çok güzel. Bu güzel çeviri için teşekkürler İbrahim Türkhan."} {"url": "https://helezondergisi.com/bostan-korkulugu-seher-saglam/", "text": "Çok beğendim şiiri. Bostan korkuluğunun timsalinde nice olayları, yaşanmışlıkları, acıları, sevgileri, öfkeleri anlatmış. Tebrik eder yeni şiirlerini görmek için yazarın sabırsızlıkla beklediğimi ifade etmek isterim. Siz şiiri bir bakış açısıyla harika yorumlamışsınız. Ayrıca samimi ve hoş dileklerinizi dile getirmişsiniz. Umarım güzel arzularınız gerçek olur ve yeni şiirler yazmak kısmet olur. Sağ olun, eksik olmayın. Seher Hocam ; Bostan korkuluğu şiirinizi okudum çok beğendim. Ben burada neyim, misyonum ne diyordum cebren geldiğim bu ellerde. Şiiriniz benim anlam arayışımın cevabı oldu. Belki cansız, ruhsuz ama olduğu yerde sabit kadem kalmakla vazifeli bir bostan bekçisi. Yorumunuz için çok teşekkürler. Sağ olun. Sanırım, sitedeki teknik bir durumla ilgili olabilir. Çok beğendim şiiri. Bostan korkuluğunun timsalinde nice olayları, yaşanmışlıkları, acıları, sevgileri, öfkeleri anlatmış. Tebrik eder yeni şiirlerini görmek için yazarın sabırsızlıkla beklediğimi ifade etmek isterim. Uzun zamanıdır ben neyim, misyonum ne derken şiiriniz anlam arayışımın cevabı oldu. Ben bulunduğu yerde sabit kadem kalması gereken bir bostan bekçisiyim bu diyar-ı gurbette. Buralarda bekleyişimizin neticesi muhabbet hasadı olsun."} {"url": "https://helezondergisi.com/bu-gece-bir-hazin-seir-agladim-azize-agahuseyin/", "text": "Bu gece bir hazin şeir ağladım. Bu gece bir hazin şeir ağladım. Bu gece bir hazin şeir ağladım. Bu gece bir hazin şeir ağladım. Bu gece bir hazin şeir ağladım. Bu gece bir hazin şeir ağladım. Bu gece bir hazin şeir ağladım. Bu gece bir hazin şeir ağladım. Ne kadar dokunaklı bir şiir, yüreğinize ve kalemize sağlık."} {"url": "https://helezondergisi.com/bugday-kokusu-feride-akdag/", "text": "Hasat sonrası buğdayın kendine has bir kokusu vardır. Yaz mevsimi geldi mi buğday tarlalarından gelen o koku, beni çocukluğuma götürür. Yıllar geçmiş olsa da yüzümde bir tebessüm, yüreğimde çoğalan özlemle bu sabah yine o kokunun peşinden gittim. Ah o buğday kokusu! Tarlaya gitmek, biz çocuklar için eğlence olsa da büyükler için öyle değildi. Annem geceleri, Ah belim, ah belim! diyerek uyuyakalırdı. Güneşin kavurucu sıcağında hepimizin yüzü kıpkırmızı olurdu. Tarlada çalışanların ise alınlarından yanaklarına doğru terler boşalırdı. Öğleye kadar herkese bir hedef koyardı dedem. Ha gayret! diye diye çalışırlardı. Biz çocuklarsa tarlanın bir kenarında toprak ve taşlarla oyunlar kurardık. Öğleye doğru yengem yemek hazırlığına başlar, gölgelik bir yere ocak yakardı. Çalı çırpı toplamak biz çocukların işiydi. Kızışan kömür üstüne isten kapkara olmuş çaydanlıkları koyar, közün içine kabuklarıyla birlikte patates atardı. Sacayağı dediğimiz bir aletin üstünde kocaman tencerede tereyağlı, patatesli tarhana kaynatır, yanına da çoban salatası yapardı. Çay demlenir, dilimlenmiş köy ekmekleri kızartılır; turşu, zeytin, peynir v. s. heybede ne varsa çıkartılıp ortaya konulurdu. Bağdaş kurarak oturduğumuz sofranın sonunda karpuz ve kavun yerdik. Rahmetli dedem, her sabah köyün bakkalından bizler için çerez, çikolata, sakız alırdı. Yemek sonrası bir ziyafet daha. Çok severdik dedemi. Sevgisinin altındaki ciddiyetindense hepimiz korkardık. Yemek sonrası biraz dinlenilir, sonra tekrar çalışmaya başlanırdı. Sofrayı yine yengem toplardı. Yazın sıcağında çok su içilirdi. Eğer sabah bidonlarla getirilen sular bittiyse hemen yakınlardaki çeşmeye su doldurmak için biri giderdi. Bütün gün tarlada kendi kendimize oyunlar kurardık. Ayaklarımızdan dizlerimize kadar tarladaki pıtraklar canımızı yaksa da hissetmezdik. Çünkü çok severdik tarlada oynamayı. İkindi vakti çay molası verilirdi. Bir ağaç gölgesinde komşu tarlaların ekini, o senenin bereketli olup olmadığı, eğer o gün tarla biterse ertesi gün hangi tarlaya gidileceği konuşulurdu. Dedemin, kosa sallayarak topraktan ayırdığı ekinleri, annemler oraklarla toplardı. Bağcıklarla deste yapılan ekinleri üst üste yığın yapmak biz çocukların işiydi. Son olarak tarla baştan sona tırmıklanırdı. Çocuk halimizle tırmıklama işine hepimiz talip olur, seçilmeyince de bir kenara çömelip ağlardık. Şimdilerde o günleri düşününce çok değerli zamanlarmış, diyorum. Tarlayı bitirip eve dönerken dedemin sevinçli halini görmenizi çok isterdim. Arkasına bakarak Hey maşallah! der, her seferinde başındaki kasketini çıkartıp çıkartıp tekrar takardı. Omzuna dayadığı kosası, kosasının malzemelerini taşıdığı küçük heybesiyle dedem önde, biz arkada yola koyulurduk. Uzaktan duyulan traktör sesi hepimize sabahki sevinci yaşatır, yüzlerimizi güldürürdü. Biz traktörle, dedemse eşeğiyle köye dönerdi. Şimdilerde artık dedem yok. Tarlalar yok. Tarlaya giden yok. Yollarda yükümüzü taşıyan eşeğimiz yok. Tarlada yediğimiz közlenmiş patatesin, mis gibi tereyağlı tarhananın tadı da yok ama beni hala geçmişe götüren uzun, sarı başak tarlaları var. Sevgili dostum, yuregine saglik. Benide alip cocukluguma goturdun. Ne tatli gunlermis meger. Feride Hanım tebrik ederim. İçten, sımsıcak ve çocukluğumuzu kucaklayan bir deneme olmuş. Çocukluğumuz hepimiz için en özel ve unuttulmaz anılarla dolu. Sizde o günkü sıcaklığıyla aktarmissiniz. Okurken hayalimde canlandı tamamı. Kaleminize sağlık. Yazınızı okudum ve zihnimin harmanında çocukluğumun buğdayları esti içime. Bizim çocukluğumuzda nasıl da anlamlı günlerdi değil mi? Buğday kokusunu da, çocuk cıvıltısını da, yorgun çiftçilerin ışıltılı gözlerini de her neyi tasvir ettiyseniz çok güzeldi- hissettim. Harika, tebrik ederim. Cok guzel tasvir etmissiniz bugdaylarin kokusu cocuklarin civiltisi adeta yanibasimiza geldi. Çok mutlu oldum o duyguları hissettiğinize???? Teşekkürler Nurcan Hanım. Ne güzel bir hatıra???? Okuyup yorum yaptığınız için ben teşekkür ederim Filiz Hanım. . Çok teşekkür ederim Hacer Hanım. Mutlu olmaya yetecek hatıralarımız geçmişte kalsa da hiç unutmayalım ???? Güzel günlerimiz çok olsun."} {"url": "https://helezondergisi.com/bugun-onuncu-gundur-terane-turan-rehimli/", "text": "Günümüz Azerbaycan edebiyatının temsilcilerinden biri olan Doç. Dr. Terane Turan Rahimli, Azerbaycan'ın başkenti Bakü'de doğmuş olup kökeni Güney Azerbaycan'daki Erdebil'e dayanır. Üniversite eğitiminden sonra yüksek lisans ve doktorasını yapmış olup şair, yazar, gazeteci, tercüman, edebiyat eleştirmeni, araştırmacı kimliğiyle çok yönlü bir edebiyatçı olarak tanınmaktadır. Azerbaycan Devlet Pedagoji Üniversitesi ile Bakü Devlet Üniversitesinde öğretim üyesi olarak çalışmıştır. Terane Turan Rehimli Azerbaycan, Türkiye, İtalya, Filipin, ABD, Kazakistan, Kırgızistan, Meksika ve Şili gibi ülkelerdeki uluslararası edebiyat kurumlarının aktif üyelerinden biridir. Eserlerinin 25 dile çevirisi yapılmış ve İngiltere, İtalya, İspanya, ABD, Almanya, Belçika, Çin, Japonya, Şili, Umman, Türkiye, Rusya, Ukrayna, Romanya, Hindistan, Suudi Arabistan, Ukrayna, Kazakistan, Tataristan, Özbekistan, Kırgızistan, Makedonya, Kosova, Bosna gibi 40'tan fazla ülkede yayımlanmıştır. Azerbaycan'da Uluslararası Resul Rıza Ödülü, Mikayıl Müşfig Ödülü, Akif Samed Ödülü, 2008'de Yılın En İyi Kitabı Ödülü, Kırgızistan Yazarlar Birliğinin Altın Kalem Ödülü, İtalya''da Uluslararası Altın Köprü Edebiyat Ödülü, Umman Cumhuriyeti'nin Uluslararası Edebiyat Büyükelçisi Madalyası, Isla Ngra'daki Dünya Şairler Heyetinden Şili Edebiyat Ödülü, Rusya Yazarlar Birliğinin Ödülü gibi birçok uluslararası ödüller aldı. Azerbaycan dili, Türkçe ve çeviri olmak üzere 8 kitap ve 500'den fazla makalenin yazarıdır. 20 monografi ve şiir kitabının editörü ve ön söz yazarıdır."} {"url": "https://helezondergisi.com/bulutsuz-yagmurlar-ayse-becene/", "text": "Kaleminize sağlık. Yoğun bir hüzün ve umut içi içe. Umut olmasa dalya çiçeği sulanmazdı. Hepimiz bir çiçeğe su veriyoruz hala, adı değişse de."} {"url": "https://helezondergisi.com/buz-dagi-guzelligi-elif-altintas/", "text": "Gökkuşağında patır patır kayarken... Güzel bir şiir. Tebrikler Elif hanım. Yeni şiirlerinizi okumak dileğiyle. elif hanım. modern şiirin hakkını vermişsiniz. tebrik ederim. Bu şiirin ayrı bir yeri var bende,???? kalemine sağlık arkadaşım."} {"url": "https://helezondergisi.com/buz-golu-tolbo-emre-ozan/", "text": "Soğuk bir ocak ayında, başkent Ulan Batur'dan Moğolistan'ın batı köşesinde yer alan Bayan Ölgiy şehrine gidiyorum. Hava eski kışlarda olduğu kadar soğuk değil. Rutin işlerimin yanı sıra oradaki eski arkadaşlarımla biraz vakit geçirmeyi planlıyorum. Bu nedenle bir hafta burada kalacağım. Arkadaşlarımın Kazakistan'dan misafirleri gelmiş ve Cumartesi günü için balık avı planlamışlar. Bana da teklif ettiler, hemen kabul ettim. Sıcaklık -20 derece civarı. Çok soğuk değil ama uzun süre dışarıda kalacağımız için sıkı giyinmemiz gerekiyor. Üstümde beni -50 dereceye kadar koruyan montum, başımda yak yününden berem ve ellerimde içi yünlü deri eldivenlerim var. Lakin gezinmeyip genelde aynı yerde duracağımız için en çok üşüyecek olan yerlerimiz ayaklarımız. Zaten içi tüylü kışlık botlarım var fakat arkadaşlar, buz üzerinde bu botların pek bir kıymeti olmayacağını söylüyorlar. Bu yüzden el yapımı, daha kavi çizmeler alıyoruz. Hemen hemen dizlere kadar uzunluğu olan, içi kürk, tamamı deriden mamul epey kaba bir çizme... Tabanında yaklaşık 5 cm kalınlığında lastik, onun üzerinde kalınca iki kat keçe var. Bu sayede uzun süre buz üzerinde dursan da tabanların kolay kolay üşümüyormuş. Çizmelerimizi de aldıktan sonra üç arabayla Tolbo Gölü'ne doğru yola çıkıyoruz. Göl, Ölgiy'e 50 km uzaklıkta ve oldukça büyük. Yolun tamamı asfalt. Yeni yapıldığı için düzgün. Aylardan ocak olmasına rağmen etrafta hiç kar yok. Ölgiy'in, Altay Dağlarında 1700 m rakımlı bir şehir olduğu düşünüldüğünde, karın olmaması gerçekten garip bir durum. Biraz ilerleyince dağlarda az da olsa kar gözükmeye başlıyor. Göle çok çabuk varıyoruz. Gölün üstü tamamen buz... Ara ara kardan dolayı beyazlıklar olsa da genel anlamda cam gibi parlak bir yüzeye sahip. Balık avlamak için dağlara daha yakın olan karşı kıyıya geçmemiz gerekiyor. Ben gölün etrafını mı dolaşacağız diye düşünürken önümüzdeki iki araç gölün üzerinde ilerlemeye başlıyor. Biz de onların arkasına takılıyoruz. Kışın, donmuş göllerin üzerinde arabaların yürüdüğünü duymuştum. Bir kaç kez buz tutmuş küçük çaylardan da geçmiştim. Lakin ilk defa kocaman bir gölün üzerinde arabayla gezinti yapıyordum. Arabamız Toyota'nın en büyük jipi idi ve içinde 3'ü çocuk 7 kişiydik. Yani bir hayli ağırdık. Bu yüzden ben endişelerimi dile getiriyordum. Bu kış eski kışlara göre biraz sıcaktı ve gölün üzerinde bir sürü çatlak vardı. Her ne kadar arkadaşlar; 'Bir şey olmaz buz yeteri kadar kalın.' deseler de insanı bir ürperti sarıyor. Neyse ki sağ salim karşı kıyıya varıyoruz. Kıyı derken karaya çıkmıyoruz tabii ki. Gölün üzerine öylece park ediyoruz. Daha önce Ukrayna'da buzda balık avlayanları görmüştüm. Büyükçe bir çiviyle buzu delip, o delikten oltayı sarkıtarak avlıyorlardı. Fakat burada buz çok daha kalın gözüküyordu. Ben buzu nasıl deleceklerini merakla bekliyordum. Arabadan büyükçe bir burgu çıkardılar. 50 cm'lik kısmı burgu şeklinde, kalan kısmıysa çubuk demir olmak üzere 170 cm boylarında bir alet. Tamamen manuel, kol gücüyle çalışıyor. Buza temas eden kısmında çelikten mamul, değiştirilebilen keskin bıçaklar var. Buzu hızlı bir şekilde deliyorlar ve böylece buz kalınlığını öğrenmiş oluyoruz: 130 cm civarı... 20 cm çapındaki bu delikten oltayı sarkıtıyorlar. Bir süre sonra tekrar buz tutacağı için oltayı aşağı yukarı doğru sürekli hareket ettirmek gerekiyor. Aynı şekilde bir kaç delik daha delip balık avına başlıyorlar. Bu arada semaverimizin suyu kaynamış. Çayımızı demliyoruz. Ben heyecanla bir bardak alıp hemen doldurmaya çalışıyorum. Suyun teması ile birlikte bardak ikiye bölünüyor. Böylece bardakları biraz ısıtmamız gerektiğini hatırlıyorum. Buzun üzerinde çay içmenin zevki gerçekten bambaşka bir şey. Hem elimiz hem içimiz ısınıyor. Gölün kıyıya yakın yerinde buz üzerinde inek sürüleri geziniyor. Bir aralık bir de at sürüsü geliyor. Moğolistan'ın her yerinde yaz-kış özgürce dolaşan yılkılardan bir grup... Fotoğraflarını çekmek için o tarafa yöneliyorum. Bir de gölün üzerinde niye gezindiklerini merak ediyorum. Ben varana kadar karaya çıkıyorlar. Gölde büyükçe bir delik var. Oradan su içiyorlar. Hemen kıyıda bir motosiklet duruyor. Muhtemelen bu motosikletin sahibi sürülerin su ihtiyacı için gölü delmiş. Atlar kıyıda otluyorlar. Yazdan kalma sararmış otlar var. Atlar yaza göre daha güzel gözüküyorlar. Kuyrukları kalınlaşmış, yeleleri sarkmış, tüyleri bir hayli uzun ve kabarık. Bacaklarındaki tüyler yer yer tırnaklarının üzerini örtüyor. Hatta bazıları attan ziyade kürklü hayvanları andırıyor. Fazla ürkek değiller. Bu güzel hayvanların birkaç pozunu aldıktan sonra arkadaşların yanına dönmek üzere tekrar göle yöneliyorum. Arkadaşların hayli uzak olmasından dolayı yoğun bir sessizlik var. Bu sükunet ortamında gölün üzerinde yürürken birden bir çatırtı duyuyorum. Sesin nereden geldiğini tespit etmek için kulak kesildiğimde daha başka çatırtılar ve gıcırtılar duyuyorum. Gölün ortasına doğru yürüdükçe sesler iyice artıyor ve durup dinliyorum. Bu gıcırtılar bir kapı gıcırtısı gibi değil. Bazen rüzgarın etkisiyle yaşlı ağaçlardan ya da ahşap bir evin çatısından bazen de dalgaların etkisiyle vapurdan gelen gıcırtılar vardır ya, işte buna benzer bir şey. Yani çok büyük bir kütlenin sürtünmesiyle çıkan ve insanı ürperten bir ses. Gölde sürekli çatlamalar ve buzda gözle görülemeyecek düzeyde bir hareketlilik olduğunu anlıyorum. O an göl bana sanki canlıymış gibi geliyor. Bu arada yürümenin de etkisiyle ayaklarımın ısındığını fark ediyorum. Ama ellerim ve yüzüm halen üşüyor. Arkadaşlar mangalı yakıp balıkları pişirmeye başlamışlar. Eldivenlerimi çıkartıp mangalda ısınmaya çalışıyorum ama ellerim sanki daha fazla üşüyor. Eldivenlerimi tekrar giyip eldivenle ısınmayı deniyorum. Biraz olsun ısınıyorum. Pişen balıklardan yiyoruz. Çok lezzetli olmuş. Tabi yanında çay... Bu esnada arkadaşlardan birisi bir tencere huşurla Ölgiy'den geliyor. Huşur çibörek gibi bir şey, buralarda çok yaygın. Huşurlarımızı yediğimizde güneş çoktan dağların arkasına gitmişti. Rüzgar hafiften artıyor, bulunduğumuz yer iyiden iyiye soğuyordu. Bu da dönüş vaktinin geldiğini gösteriyordu. Bu nedenle hızlı bir şekilde toparlanıp ayrılıyoruz. Hiç balık tutamasak da orada yediğimiz balıklar ve semaver çayı eşliğinde edilen tatlı muhabbetlerle çok güzel bir balık avı oluyor. Benim içinse donmuş göl üzerinde yaşadığım müthiş bir tecrübe ve çektiğim güzel fotoğraflarla sıra dışı bir gün... Herkes memnun. Hava kararırken Ölgiy'e giriş yapıyoruz. Gittim de yeniden bu yazıyla, gelemedim. Ellerinize, emeklerinize sağlık."} {"url": "https://helezondergisi.com/cagil-cagil-bir-destan-ince-memed-cihangir-asyali/", "text": "Şu bir gerçektir ki zihnimiz, tam bir tasnifçidir. Sesleri, kokuları, tatları ve görüntüleri; şiirden ve nesirden edebi eserleri, biz farkında olmasak da hep sıralar durur. Bunu ne zaman mı fark ederiz peki? Bir konuda düşünmeye, konuşmaya veya yazmaya başlayınca tabii. Ve her insan, kendi damak tadı, bakış açısı ve kriterleri ekseninde tasniften geri kalmaz. Dahası daima en güzeli arar, bulur. Bulamadığında ise arayışına devam eder. İnsan, arayışın çocuğudur. Şu var ki bu güne kadar zihnimde sıralanmış üst düzey edebi eserler içinde ve roman kategorisinde, henüz okumadığım için yer almayan İnce Memed, artık ilk sıraya yerleşti diyebilirim. Aytmatov, Woolf, Balzac, London, Tolstoy, Orwell... gibi romanlarını okumaktan büyük keyif aldığım ustaların yanına, Yaşar Kemal'i de ekledim gururla. Gönlünce kurulup otursun artık. Evet, her ustanın yeri ayrı ve her biri kendi başına özeldir ama Yaşar Kemal çok daha özeldir. Peki, niçin? En başta da bahsettiğim gibi o, bir dilin, birçok renk ve desenden oluşan büyük bir milletin, ismi Akdeniz olan iklimin ve o iklimin dağının, ovasının, köyünün, obasının, gününün, gecesinin, gülünün, dikeninin, kuşunun, kelebeğinin, ağacının, kamışının, taşının toprağının ve börtü böceğinin romanını yazmıştır. Bununla birlikte milletin çekirdeği olan köylülerin -Yörük veya meskun fark etmez- Türk'üyle, Kürt'üyle, Ermeni'siyle, Arap'ıyla, Laz'ıyla, Çerkez'iyle, Rum'uyla... bütün bir Anadolu halkının sözünü, sohbetini; acısını, hüznünü, kederini hatta inancını, töresini, efsanesini hasılı bütün bir kültürünü damıtıp eserine nakşederek masalsı ve çağıl çağıl bir destan olarak insanlığa armağan etmiştir de onun için. Malumdur ki bir edebi eser, ilk önce üslubuyla önemlidir. Eğer üslup; zengin bir içerikle, gerçeklerle, mecazlarla, mesaj ve göndermelerle, hayatın binbir türlü cilvesiyle, tabiatın muazzam ve göz kamaştırıcı renk, desen ve ahengiyle; toprağın, denizin, ırmağın, ormanın ve dağların yankısıyla; yeryüzünden gökyüzüne kadar bütün bir varlığın o muazzam coşkusuyla doluysa ve bir de şiirin çağıltılı diliyle buluşmuşsa işte o zaman başyapıttır. İtiraf etmeliyim ki ünlü ressamları bile kıskandıracak derecede söz resimleriyle dolu olan bu eser de bir başyapıttır. Evet, çok geç okudum ama pişman değilim. Dünya edebiyatını tatmış ve geniş ölçüde ruh akrabalarını bulmuş bir okur olarak, belki tam da vaktinde okudum diyebilirim. Öyle sanıyorum ki gençliğimin ilk zamanlarında okusaydım, hakkını teslim etme noktasında belki bu derece emin olamazdım. Evet, halk dilininin ve kültürünün nice kristal kıvrımıyla dopdolu olan bu eser, Çukurova insanı, tabiatı ve yaşantısı ile birlikte, içinde doğup büyüdüğüm Yörük Türkmen kültürünün de bir övüncüdür. Bugün, kendi çocuklarım da dahil, yeni nesiller için büyük bir kayıp olan o ışıltılı kültürü, müzelere sıkıştırılan hazineler kıymetindeki o kültürü, bütünüyle olmasa da bu romandaki dokuya en yakın haliyle yaşadım ben. Bunun içindir ki kullanılan o dili; adıyla, tadıyla ve bütün bir edasıyla anlayabiliyorum. Yer verilen olay ve kahramanlara gelince, onlar her ne kadar Çukurova, Toroslar, Binboğalar ve Anavarza bölgesinde vücut bulmuş olsa da sevinerek söyleyebilirim ki bugün bütün bir ülke boyunca hala var. Bundandır ki bu roman tam bir Anadolu'dur. Gerek İç, Doğu ve Güneydoğu Anadolu bozkırında ve gerekse Ege ve Akdeniz'de yaşamış ve Marmara'dan Karadeniz'e kadar bütün ülkeyi dolaşmış bir insan olarak, bu eserin zenginliği ve görkemiyle göğsümün kabardığını belirtmeliyim. Çünkü o halk ve kültür, hata ile sevap yine var ve öylece yaşıyor. Aynı zamanda içim ezilerek ifade edebilirim ki yalnızca halk değil, o halkın içinden çıkan iktidar ve o iktidarın nimetlerinden istifade yarışına giren çıkar çevresi de insan karakterine yerleşmiş habis bir ur ya da hastalık olarak toplumdaki yerlerini koruyorlar ne yazık ki. Bugün Abdi Ağa, Ali Safa Bey, Murtaza Ağa, Arif Saim Bey gibi konjonktürel siyasi imkanlardan sonuna kadar faydalanan 'karakterler' ve onlara yanaşarak imkanlar koparmaya çalışan el pençe aç gözlüler, gücü yetmediği için suskunluğa bürünenler; bunun yanında Süleyman Emmi, Hürü Ana, Osman Kahya, Topal Ali gibi sahih insanlar; Durmuş Ali Emmi, Döne Kadın ve Hatçe Gelin gibi masum, mazlumlar ve nihayet İnce Memed gibi halk kahramanları, gerek küçük gerekse büyük ölçekte, bütün canlılığıyla yine yaşıyorlar. Ve dünya durdukça da var olacaklar. Elbette isimler değişir, direniş yöntemleri değişerek daha makul ve daha insani ölçülere kavuşur ama iyiyle kötünün mücadelesi hiç bitmez ve bitmeyecektir. Halka gelince, o da yine şiddetle, baskıyla, ölümle ve açlıkla sindirilmiş, medya vasıtasıyla, dini ve milli değerlerin suistimaliyle ve çeşit çeşit yollarla kandırılmış, karakterinde ciddi bozulmalar meydana gelmiş ve getirilmiş olan aynı halktır. Sadece Değirmenoluk köyü özelinde bakıldığında bile, insan denilen varlığın, gerek iktidar ve gücün gerekse zayıf ve ezilenin karşısında aldığı konum, takındığı tavır, yaşadığı ikilem ve karmaşa, tarih boyunca bütün coğrafyalarda birbirine benzer bir şekilde hep var olagelmiştir. Çünkü insan, her yerde ve her dönemde, ortalama aynı insandır. Ve onun edip eyledikleri, tarih ve edebiyatın konusu olarak bütün çıplaklığıyla karşımıza çıkıp durmaktadır. İşte bu eser dil, düşünce ve üslup ustalığıyla, çiçeklerden böceklere, kıyafetlerden eşyalara, huğlardan konaklara kadar verdiği detaylarla, sergilediği kavram çeşitliliği ve gözlem zenginliğiyle, bir de içinden çıktığı kültüre en ince noktalarına kadar vakıf oluşuyla dilimizin ve kültürümüzün övüncüdür. Bilenler pek iyi bilir ki şiirin çevirisi, aslının yerini asla tutmaz. Fakat görülüyor ki tıpkı Salah Birsel nesri gibi, Yaşar Kemal eserlerinin çevirisi de aslının yerini asla tutmaz. Çünkü Anadolu Türkçesinin hala yaşayan ama İstanbul Türkçesinde de yer almayan kelimeleri, deyimleri, terimleri ve bunların halk ağzından dökülüş biçimleri, bir başka dile, ancak anlam benzerliği yönüyle tercüme edilebilir. Öyle olduğunda bile halkın duygu, düşünce ve tavrını son derece veciz, son derece kıvrak ve canlı bir şekilde yansıtan dildeki o güzelim eda ortadan kaybolur. İşte dile sızdırılan söz konusu bu yerellik, eserin evrenselliğini azaltmadığı gibi artırır. Çünkü evrensellik, yereli bütün zenginliğiyle vermek ve insanı yakalamakla ilgilidir. Bir milletin geçmişinden kopup gelen kültür hazinesinin, tarihin belki de en önemli kırılma noktasında, tam da zamanında ve olması gerektiği gibi kayıt altına alınması, bunun da edebiyat yoluyla ve en üst seviyeden gerçekleştirilmesi, tıpkı Samiha Ayverdi eserlerinde olduğu gibi bir şanstır. Bundandır ki Anadolu'da bu muhtevada bir eser, öyle sanıyorum ki bir daha yazılamaz. Çünkü tarihimizin o kritik geçiş dönemini yaşamamış birisi, öncenin ve sonranın yaşantı ve kültürüne aşina olmayan birisi, taşrayı ve merkezi bizzat yaşayarak sindirmeyen birisi, istediği kadar malzeme toplasın, dil ve üslup işçiliği yapsın, pek çok detayı doğal olarak kaçıracak ve olması gereken zenginliği istenilen seviyede ve tabiilikte veremeyecektir. Bundandır ki İnce Memed, yerelden evrensele gitmenin tılsımını en güzel şekilde yakalayarak kendinden sonra gelen yazar ve eserlere de örnek bir okul olmuştur. Gerek bu roman serisi ve gerekse insanla toplumu merkeze alan diğer edebi eserler, tarihin edebiyattan bağımsız okunup anlaşılamayacağı gerçeğini de en iyi şekilde göstermiştir ve gösterir. Evet, tarih kesinlikle edebiyattan bağımsız okunamaz çünkü böyle olursa onda bir sansür ve tek taraflılık karşımıza çıkar. İşte bu eser, tıpkı birer sözlü tarih çalışması olmanın yanında, aynı zamanda edebi birer ziyafet de olan Svetlana Aleksiyeviç eserleri gibi edebiyata yepyeni kelimeler, tamlamalar ve sözler katarak kıvrak bir dil armağan eder. Bununla da kalmayıp Aytmatov'un o görkemli romanlarında olduğu gibi akla kazınan güçlü karakterlerle çok güçlü siyasi mesajlar da verir. Ve yine o, asırlar boyunca iyice oturaklaşan halk kültürünü ve dilini, tıpkı Dede Korkut hikayeleri doğallığı ve kıvraklığı içinde, beyanın en yüksek katı olan şiiriyete dahil eder. Tabii ki şiiriyet derken, şiir dili ve üslubunu değil, şiirsel anlatım zenginliğini kastettiğimi belirtmeliyim. Belki bundandır, sinemaya aktarılmış bazı romanların filmi, kitaptaki o doyumsuz tadı vermez. Vermez çünkü kameralar, dildeki o lezzeti ve muhayyiledeki o zenginliği sunmada aciz kalır. Bu yönüyle Türkçe konuşan, Türkçe okuyan ve yazan her bir ferdin, Üstat Yaşar Kemal'e, iyisinden bir teşekkür borcu vardır. Onun Nobel edebiyat ödülü alıp almaması meselesine gelince, asıl olan ödül değil eserdir, derim. Zira Nobel bile olsa bir ödül, yazar açısından bir onurlandırma ve uluslararası çapta tanınmaktan başka bir şey değildir. Şayet bir yazarın eserleri başka dillere zaten çevrilmiş ve okuruna da ulaşmışsa maksat hasıl olmuş demektir. Şunu açık yüreklilikle söylemek isterim ki bütün dünya edebiyatında -şair olsun, yazar olsun- bir tek kişiyi kıskansaydım o da Yaşar Kemal olurdu. Eğer bir tek edebi eserle gurur duysaydım yine o da İnce Memed olurdu derim. Derim demesine de böylesi büyük eserlerde ve bunları ortaya koyan yazarlarda hiç mi eleştirilecek bir yön bulmam? Şu kadarını söyleyeyim ki her büyük yazar ve eserinde -şöyle veya böyle- katılmadığımız bir düşünce, inanç, ahlaki anlayış ve birkaç cümle mutlaka bulunur lakin beni ve benim gibi edebiyat tutkunlarını cezbeden asıl sebep, bir eserin dil ve üslup güzelliği, muhteva zenginliği ve yazarıyla kurulan ruh akrabalığı olduğu için ben daha çok o yönlere ve her daim aklı, kalbi sarıp sarmalayan büyüleyici yanlara odaklanırım. Bundan da büyük mutluluk duyarım çünkü benim işim hazine avcılığıdır. Avcılık da dikkat ister; cevher dururken çakıl taşlarıyla uğraşmayı zül sayar."} {"url": "https://helezondergisi.com/can-yoldasi-sumeyra-seref-caglayan/", "text": "İki can yoldaşı, yol arkadaşı hiç ayrılmadan kim bilir kaç yıl beraber aynı yolda yürüdü. Aynı kaptan su içip aynı kaptan yemek yedi. Yılların eskitemediği arkadaşlığın kol kola, can cana, aynı istikamette sürmesi ne zordur aslında. Karanlık bir odada sabah ışığının cömertçe yeryüzüne dağıldığı ama can yoldaşlarının odasına isteksizce süzüldüğü bir gün daha başlıyordu. -Oldu mu kızım? Acımadı değil mi? Kayışı da alttan geçirelim, bitti işte uslu kızım. Sıra kır eşekte. Onun da kayışı tamamsa artık yola çıkabiliriz. -Cemile, nasılsın bugün? Neler yapıyorsun orda? Yemeğini yedin mi? Yalnız yolculuk olur mu hiç? Herkese ve her şeye saygılı olan Pamuk Dede'nin de yoldaşı çoktu bu masal gibi yolda. Şimdi de karşılarına bir tilki ailesi çıktı. Onlara da selam verildikten sonra, yavaş yavaş gidilen yol dereye ulaştı. Burada sola dönmek lazımdı. Can yoldaşları arabayı bütün güçleriyle çekerlerdi. Arabanın solunda duran kahverengi eşek sola dönüleceğini bildiği için sola doğru gider, kır eşek de hiç itiraz etmeden yoluna devam ederdi. Şimdi derenin bu sığ yerinden giderken can yoldaşlarının ayakları bazen suda bazen çimlerde, huzurla yollarına devam ederlerdi. -Şimdi bahçeye geldik. Hooo! O da ne? Ayaklarının dibinden bir yılan hızlıca geçmez mi? Pamuk Dede yılanı da tanırdı elbet. -Hasibe, naptın kızım? Korkuttun beni. Hadi git, ötede gör işini. Hadi bakalım şimdi hamıdı çıkaralım. Hah şimdi oldu, hadi git bakalım. Şimdi sıra sende, bunu da çıkaralım, tamam, oldu bitti. Özgür kalan iki can yoldaşı bahçenin tazecik otlarından doyana kadar yiyebilirdi artık. Pamuk Dede işinin başında çalışırken toprağa, ağaca, taşa ya da canlıya hürmet ve itina ile davranırdı. Yaratılan her şeyi başına taç yapan bu güzel kalpli insan, bahçenin yanından geçen dereden abdest alır, yumuşacık çimlerde namazını huşu ile kılardı. Duasına yer, gök, bahçedeki kavak, emektar erik ağacı ve tabii ki can yoldaşları olan iki eşeği de eşlik ederlerdi. O dua saatleri hiç bitmesin isterlerdi bahçedeki bütün canlılar. İşte güneşin tam tepede olup her şeyi kavurduğu zaman dilimi geldi. Kır eşek ve yoldaşı bir gölgelik bulmuş kestiriyorken Pamuk Dede öğle yemeğini çıkarıp yemeye başlardı. Kimi zaman bir yufka ve peynir, kimi zaman da bulgur pilavı ve yoğurt olurdu azığı. Şükretmesini bilene ne güzel bir ziyafetti aslında, kareli örtüye sarılmış sevgi dolu bir çıkın. Gün akşama dönerken işlerini bitiren Pamuk Dede, yine arabaya koşardı emektarlarını; hep aynı yerlerine, biri sağa, biri sola. Yol boyu, cümle orman ahalisi; kurt, kuş, börtü böcek de bir telaşla yuvalarına dönerlerdi bu kızıl şölen esnasında. Bizim kır eşek gençti ve ne yazık ki kısırdı. Bir çocuğu olsun isterdi. Hayvan deyip geçmemek gerekir; onun da içgüdüleri anne olmayı isterdi. Nerde yavru bir eşek ya da tay görse peşine takılır ve yanına sokulmak isterdi. Bu dünyada yaşı kemale eren ne kadar kadın varsa aslında aynı duyguyu tatmıştır. Yıllarca kır eşek de böyle yavru eşeklerin peşlerinde dolanmış durmuştu. Gün ışığı sabaha Merhaba! derken Pamuk Dede emektarları arabasına koşmakla meşguldü. Yine hiç acelesi yoktu ve sohbet ede ede yol kenarındaki tarlaya gitmek üzere yola çıktılar. İki emektar eşek her zamanki gibi yollarını biliyorlardı. Sağa çekerse masal bahçesine, sola çekerse yol kenarındaki tarlaya. Pamuk Dede ana yola yakın olan tarlaya gitmek için sola çekti yuları, kır eşek döndü, diğeri de eşlik etti. Yine tarlaya gelince takım taklavat çıktı, bizim emektarlar taze ot yemek için gölgelik arayıp buldular. çocukluğu köyde geçen biri olarak yazıyı kendim yazmış gibi hissettim. yeni yazılarınızı da okumak isteriz. Herkesin kendi çocukluğundan bir parça bulabildiği, pamuk nenesi ve dedesini hafizasinda tekrar anımsatan çok nahif bir öykü olmuş."} {"url": "https://helezondergisi.com/cayim-tahsin-i-kelam/", "text": "Her akşam sen gibi tüten bacayım."} {"url": "https://helezondergisi.com/ceket-durdu-ozan/", "text": "Hasan, toprak yoldan ağır ağır ve sarsıcı bir şekilde ilerleyen traktörün römorkunda, oturduğu kıyıcıktan, batmakta olan güneşi seyrediyordu. Bir gün daha bütün yükünü onun omuzlarına bırakarak akşama ermişti. Akşam ayazı onu römorkta olmanın da etkisiyle daha fazla üşüttü. Rengini güneşin soldurduğu, yer yer eprimiş ceketini bedenine daha bir sardı. Dikişten anlamadığı aşikar biri sökülen yerleri acemice dikmiş, dikerken de büzüştürmüştü. Eşi aklına düşünce kendi kendine tebessüm etti. Nereden bilsin sökük dikmeyi, yama yapmayı! Verirdik terziye olur biterdi. Daha da olmazsa yenisini alırdık. Etrafındakilerin görmesinden çekinerek de olsa yeniden gülümsedi. Birbirini tekrar eden günlerdi; sabah namazı ile başlayan, yatsıyla biten. Şeftali bahçesine vardıklarında güneş henüz doğmamıştı. Arada bir yemek molası vermişler, onun dışında hep çalışmışlardı. Canlarını dişlerine takmalarına rağmen bahçe sahibini memnun edememişlerdi. Ama helalinden kazanıyor olmanın vicdani rahatlığı, günün sonunda bedeni yorgunluğunu biraz olsun hafifletmişti. Ceketine biraz daha sarındı. Göz kapaklarına hafiften bir ağırlık çöktü. Bu, karşı konulmaz bir çağrıydı. Römorkta sarsılan, konfordan yoksun bedenini uykunun kollarına bıraktı. Kafasında ve bedeninde şiddetli bir ağrı hissediyor ve anlam veremiyordu. Sanki bedenini çakıllarla dolu bir tarlada sürüklüyorlardı. Bütün vücudu demir bir tarakta taranıyordu. Etini kemiğinden ayırmaya çalışıyorlardı. Aklına kırkılan keçi kıllarının taraktan geçirilmesi geldi. Çok defa şahit olmuştu. Kılların taraktan geçirilmesi çocukluğunun en eğlenceli işiydi. Annesi büyükçe bir demir tarağı yaygının ortasına koyar ve eline aldığı bir tutam kılı tarağın üstüne yerleştirirdi. Sonra o bir tutamı tekrar tekrar zıt yönlere çekerdi. Bu işlemden sonra kıl, işe yaramaz ne kadar pislik varsa yapağı da dahil hepsinden ayrılır, ip yapmaya daha müsait hale gelirdi. İçinden Rahmetli her şeyi bilirdi. diye geçirdi. Şimdi taraktan geçirilen, sağa sola çekilen kendisiydi. Acıdan kurtulabilmek umuduyla biraz hareket etmek istedi ama ne mümkün. Sanki köyün hemen yukarı tarafındaki Delik Kaya'nın altında kalmıştı. Üzerindeki yük öylesine ağır öylesine kıpırdamazdı. Yarma kırılırken gördüğüm, iki taş arasındaki buğday tanesi miyim? dedi. Taş, buğdayı nasıl kırıyorsa ağırlık da onu öyle eziyordu. Yarma deyince aklına ninesi düştü. Ninesiyle çok anısı yoktu. Başındaki ak tülbentiyle hatırladığı pamuk kadın, o henüz küçük bir çocukken göçmüştü bu alemden. Buna rağmen dedesiyle ninesinin yarma çekişleri çok iyi hatırladığı anılardan biriydi. Vücuduna cız cız batan bir şeyle düşüncelerinden sıyrıldı. Her ne ise diken diken, iğne iğne batıyordu. İğneyi bilirdi. Çok ameliyata girmiş, sayısız dikiş atmıştı. Ama bu iğneler! Canı çok yanıyordu. Küçükken bir keresinde dengesini kaybetmiş ve attan düşmüştü. Nasıl olduysa düşerken ayağı üzengiye takılı kalmıştı. Ürken hayvan var gücüyle o takılı yükten kurtulmaya çalışmıştı. Tabii koşarken Hasan'ı da sürüklemişti. Vücudunda kırıklar, ezikler oluşmuştu o hadisede. Bu, bin beterdi. Üşüyordu. Ceketinin, kendisini daha sıkı sarmasını bekledi. Yıldızlar birer birer kayboldu. Her yer zifiri karanlığa büründü. Uzaktaki evlerin ışıkları birer birer söndü. Karanlıkla birlikte sesler yükseldi. İniltiler, çığlıklar, sağa sola koşturanların ayak sesleri kafasının içinde dolaştı. Bu seslerde bir anlam aradı. Sonra tüm sesler kesildi. Anlam veremediği biçimde acı da üşüme duygusu da yok oldu. Dalgasız bir denizde sırtüstü yüzüyormuşçasına boşluktaydı. Tavanı oldukça yüksek ve mavi badanalı küçük odada ara sıra iç çeken iki kadından başka kimsecikler yoktu. Yeter ağlama kızım! Helak ettin kendini. Aması maması yok. Hadi lavaboya git, elini yüzünü yıka. Akşamdan beri bir lokma almadın ağzına. Zehra istemeyerek de olsa kalktı. Ayaklarını sürüklercesine lavaboya doğru yürüdü. El yordamıyla yürüyordu çünkü zihni tamamen doluydu. Eşinin kaza yerindeki görüntüsü aklından çıkmıyor, hatırladıkça midesine kramplar giriyordu. Genzini yakan çamaşır suyu kokusu zihnindeki kan kokusunu bastırınca nihayet hedeflediği yere geldiğini anladı. Yüzüne çarptığı soğuk suyla ferahlamaya çalıştı. Bir an önce odaya varma arzusuyla hızla kapıya yönelince, ağlamaktan gözleri kan çanağına dönmüş yaşlıca bir kadınla burun buruna geldi. Kadının ak saçları, alelade bağlanmış kirli eşarbının kenarından çıkmış, yer yer ıslak yüzüne yapışmıştı. -Sağ ol yavrum. Senin de mi hastan var? Haline bakılırsa durumu ağır. Zehra sorulara muhatap olmadan, bir an önce çıkmaya çabalasa da, karşı taraf belli ki derdini açmak istiyordu. Kelimeler ağzından pek bir yorgun çıktı. Evet teyzeciğim. Eşim bir kaza geçirdi de. Allah şifa versin kızım. Benim oğlan da öyle. Şeftaliden dönerken traktör devrilmiş. Kanlar içinde kalmış kuzum. Haber edince apar topar geldim. Geldim ki ne göreyim. Boylu boyunca tarlanın kenarına uzatmışlar. Üstüne eski bir şal örtmüşler. Ölmüş sandım. Bayılmışım. Kolonya kokularına uyandım. -Lafını kestim teyze. Nerede olmuş bu kaza? Dinleyemedi. Kulakları uğulduyordu. Kaza aynı kazaydı. Eşinin cansızmış gibi hareketsiz bedenini, hemen yanı başında inleyen yirmilerinde bir genç kızı, ileride üzeri acemice örtülmüş kanlı cesetleri hatırladı. Polis araçlarının farlarından çıkan ışıkların görünür kıldığı kana konup sonra uçan sinekler, rahatsız edici koku, insanın içini ürperten çığlıklar zihninde sağa sola kaçıştılar. Aklını toparlamaya çalıştı. Herkes bir o yana bir bu yana koşturuyor, biraz daha iyi olan kazazedeler diğerlerine yardım etmeye çalışıyordu. Bildim teyzem bildim. Kocam da o traktördeydi. Çok iyi bilirim. Rahmetliyle severdik birbirimizi. Senden iyi olmasın çok iyi kadındı. Erken göçtü. Dert işte! Artık konuşmayı sonlandırıp odaya dönmeliydi. Ama sormasa da ayıp olurdu. Belki de kocası o burada konuşmaya dalmışken çoktan uyanmıştı. Çok şükür kızım. Allah çoluk çocuğuna bağışladı. Gelin başında. Ben de yüzümü gözümü yıkayayım diye geldiydim. Seni de alıkoydum. Estağfurullah. Ne demek. Allah hastalarımıza şifa versin. Sözünü tamamlayamadı. Boğazına bir yumru takılmıştı. Göğsüne çöreklenen acı biraz daha büyümüş onu nefessiz bırakmıştı. Dışarıya attı kendini. Geldin mi kızım? Merak etmeye başlamıştım. Bir yerde düştü bayıldı mı dedim. Başından da ayrılamadım. Yok kızım. Aynı. Bıraktığın gibi. Gülümser Hanım belli etmeden kızını süzüyor, gecikmesinin sebebini anlamaya çalışıyordu. Yanımda rahat olamadıysa zaar. Oturmuş, ağlamıştır biraz kendi kendine. Ana da olsa bazen insan öz evladına yardımdan aciz kalıyor. Kadersiz yavrum benim! Son cümleyi sesli söylediğini fark etmedi. Sözünü tamamlayamadı yine. Gözlerinden akan yaşlara hakim olamadı. Keşke bir şeye ihtiyacı olsa! Uyansa. Su istese. Çok acıktım. dese. Yatmaktan yoruldum ben. deyip açsa gözlerini. Akşama kadar çalışmaktan öyle yorulmuşum ki uyuyakalmışım, ne çok uyumuşum! dese. Zehra! Kızım bırakma kendini. Bu haldeyken bile bizi duyabiliyormuş. Senin moralin önemli. Dua edelim. Sen daha iyi biliyorsun bunları. Kur'an falan vardır yanında. Var anne, var. Tamam, daha iyiyim. İnsan korkuyor işte. Başkalarına söylerken ne de kolaymış. Metanetli ol. Dua et. İnanırsan olur. demek. Başa gelince insanın feleği şaşıyor. Yıllardır insanlara söyleyip durduğum şeyler kendime işlemiyor. Karşısındakiyle konuşuyormuş gibi değil de özeleştiri yapıyormuş gibiydi. Annesinin odadan çıktığını da bu yüzden fark edemedi. Sararmış yüzünde gezinen parmakları ağrıdan zonklayan şakağında mola verdi. Daldığı yerden çektiği bakışlarını kocasına çevirdi. Eee, Hasan'ım! Nihayet baş başa kaldık. Gel seninle dertleşelim. Ben ev işlerinden, sen ekmek derdinden vakit bulup konuşamıyorduk. Akşam olup da el ayak çekilince değil konuşup dertleşmek, oturduğumuz yerde sızıp kalıyorduk. Düşünceleri odaya hemşirenin girmesiyle dağıldı. Nöbetçi hemşire olduğu, uykusuz gözlerinden, bir an önce işini yapıp nöbet yerindeki rahatsız sandalyesine dönmek isteyişinden anlaşılıyordu. Orta yaşını geçmiş bu sarışın hemşire küt kesilmiş düz saçlarını sallaya sallaya Hastamız nasıl? Bir değişiklik gözünüze çarptı mı? dedi sırf laf olsun diye. Bir değişiklik olursa muhakkak haberimiz olsun. diye on kere tembih eden kendisi değilmiş gibiydi. Olsaydı zaten haber verilirdi. Elindeki dosyaya bir şeyler kaydetti monitöre bakıp. Zehra kenara çektiği sandalyesinden hemşireyi seyrediyordu. Onun bir sonraki adımını gözü kapalı olduğu halde söyleyebilirdi eski bir hemşire olarak. Bir değişiklik olursa hemen bana seslenin. Yatağa baktı. Kocasından tarafa bakmaya çekiniyor muydu, cesareti mi yoktu bilemedi. Korkudan da olabilirdi. Onu o halde görmeye dayanamıyordu. Bütün cesaretini toplayıp tüm korkularına rağmen dikkatlice baştan ayağa kocasını süzdü. Başının tamamı beyaz bir sargıyla iyice sarılmıştı. Sargının bittiği yerde yalnızca ucu görünen bir tutam saç vardı. Kurumuş kan o bir tutam saçı sertleştirmişti. Alnında ve şakaklarında yine kurumuş kanlar göze çarpıyordu yer yer. Yüzünün belli bölgelerinde morluklar ve şişlikler mevcuttu. Ağzında oksijen maskesi olduğundan o kısımlar görünmüyordu. Beyaz çarşafın altında hafifçe inip kalkan göğsü belli oluyordu. Orada da monitöre bağlı kablolar vardı. Sağ kolu ve iki ayağı alçıdaydı. Doktor omurilik, kaburga ve boyunda herhangi bir sorun olmadığını söylemişti. Beyin kanaması veya iç kanama da yoktu. İyiye işaretti. Sadece uyanmasını bekleyeceklerdi. Eee, Hasan! Nerede kalmıştık. Dertleşiyorduk. Eşinin sol tarafına geçip eşinin elini iki avucunun arasına aldı. Hafif üşümüş parmaklarını kendi sıcaklığıyla ısıtmak istedi. Bilmiyorum şimdi nasıl bir alemdesin. Muhtemelen derin bir uykudasın ama duyduğuna eminim. Şu anda özel bir hastanenin küçük bir odasındayız. Paramızın az olmasına rağmen neden özele geldiğimizi tahmin edersin. Fark edilme riskini göze alamadım. Yıllardır birlikte kalabilmişken etraftan borç alma pahasına bile olsa tedavinin burada yapılmasına karar verdik. Merak etme, kuzeninin kimliği ile kayıtlısın. Sağ olsun hiç tereddüt etmedi. Hele sen iyi ol gerisini hallederiz. Annemler arkamızda her zaman olduğu gibi. Az önce buradaydı fark etmişsindir. Betül iyi. Dedesiyle. Bir şey demedik ona. İşi uzamış dedik. Uzadı. Yalan da değil. O, alacağı şekerin, gofretin derdinde. Kızını düşününce bir tuhaf oldu. Eğer kötü bir şey olursa kuzucuk babasız ne yapardı. Ya kendisi. Ağlamaya başladı hıçkıra hıçkıra. Sakinleşinceye kadar ağladı. Rahatladı. Duvardaki büyükçe saate baktı. Vakit öğleye yaklaşıyordu. Annesi biraz sonra gelirdi. Başının zonklaması, midesinin gurultusu, monitörün sesi birbirine karışıyordu. Daldığı alemden onu hızlıca çekip çıkardı mekanik gürültüler. Monitörden gelen aralıklı seslerin ritmi bir an değişti. Hızlı bir hareketle ellerini eşinin elinden çekti. Ayağa fırladı. Hemşire gelsin diye çağrı düğmesine arka arkaya bastı."} {"url": "https://helezondergisi.com/cennetin-kapisinda-beklemek-nasipbek-asanbayev/", "text": "Akşam vakti. Yaşı yetmişlere dayanmış olan kadın, odada yorgan yüzlemekle meşgul. Hemen yanında oynadığı, ders çalıştığı ya da bir şeyler boyadığı belli olmayan bir çocuk var. Deminden beri elinde bir kalem, dikkatli bir şekilde defterin sayfasını karalamakta. Yaşlı kadın, yorganı bir an önce bitirip yatmak istiyor olmalı ki çocuğun ne yaptığıyla ilgilenmiyor. Yoo, pili de bitmedi. Neredeyse her gün şarj ediyorum. Hayır, yavrum. Zaten bu telefonu bir kere şarj ettin mi 3-5 gün gidiyor ya. Rüyamda babamı gördüm. Niçin aramıyorsun? dedim. Ninenin telefonu kapalı. Onun için arayamıyorum. dedi. Hımm. Seni özlüyordur o zaman. Özlemez olur mu hiç? Elbette özler. Ee, belki arayamıyordur. Belki onun telefonu bozulmuştur. Gerek yok aslında. Ama yine de şarja koy da sabah namazını kaçırmayalım, dedi yaşlı kadın, kitap okurken kullandığı gözlüğünü çekmeceye koyarken. Tabii, yavrum. Her sabah bizi o uyandırıyor ya. Evet, bence babanı da telefon uyandırıyordur. Şimdi telefonsuz yatan kimse yok. Çalışmaz olur mu? Baban akıllı insandır. Muhtemelen çalışıyordur. Ee... Ne bileyim, oğlum. Belki parası yoktur, kontörü bitmiştir. Nine bunları söyledikten sonra ışığı söndürdü. Ertesi gün, çocuk yataktan kalkar kalkmaz, Nine, bugün okula gitmek istemiyorum. dedi, Ninesi ne olduğunu anlamadan ona baktı. Hocamız, Yarın kitaplar için toplayacağımız 200 Som'u getirin. Para getirmeyenler okula gelmesin. demişti. Oğlum, ben sana dün o parayı vermiştim ya. Nine, ben onu babama gönderdim. Arkadaşım Maksatbek'in babası da gurbete gidiyormuş. Benim babamı görürsen ver, diyerek ona verdim. Baban ne yapar ki o kadarcık parayla? Allah Allah! Bizi aramak için kontür alsın, nine! O beni özlese de kontörü olmadığı için arayamıyor olmalı! Vay yavrum, vay! Nereden sana o lafı söyledim! Bilmiyorum yavrum, bilmiyorum. Şimdi sana ne diyeceğimi de bilmiyorum. Yaşlı kadın, kapının önünde, kovadaki sütü kaymak makinesinden geçirmekte. O sırada telefonu çalmaya başladı. Kendini işe kaptıran kadın, kaymak makinesinin gürültüsü de olunca telefonun sesini duymadı. Ama az yanında oynamakta olan çocuk duydu. Nine! Nine! Telefon! Babam arıyor! Telefon! Al, nine, al! Cebine bak! Aç nine, çabuk! Çabuk ol! Alo! Alo, Coomart! Coo... Ha! Fatima, sen misin? Torunum Belek, Babam arıyor. dedi de ondan... Ee, sen nasılsın? İyi misin? Ne yapıyorsun? Beyin nasıl? Ne, misafir mi? Kızın mı geliyormuş? Ee, işte, ihtiyarlık. He ya! Kalabalık mı? Ay, çaydanlık desene? Kırıldı mı? Çok şükür, canın sağ olsun. Tamam, tamam! Şimdi gönderirim. Şimdi. Evet, tamam... Haydi güle güle. Yok, oğlum. Fatima imiş. Komşumuz var ya. Çaydanlığı kırılmış da acil bizimkini istiyor. Hadi koş, götürüver. Bu numarayı arama desene! Telefonu meşgul etme, Belek'in babası arayacak desene ona. Oğlum, oğlunu özlüyor ama arayamıyor. Dün Belek ona para gönderdi, bugün bizi arayabilir, desene! Gecenin bir vakti. Karanlık odada yaşlı kadın ile çocuğun konuşmaları duyuluyor. O her gün Paramız bitti, o bitti, şu bitti. Biz de herkes gibi gidip çalışalım. Şehre gidelim, oraya gidelim, buraya gidelim. Sen de herkes gibi Rusya'ya git de çalışsana. diye diye babamın başının etini yedi. Sonra da bizi bırakıp birlikte gittiler. Eğer annem öyle demeseydi, biz şimdi hep beraber mutlu mutlu yaşardık. Yavrucuğum, hayat böyle işte. İkisi de gidip çalışmazsa artık buralarda yaşamak zorlaştı. Belek, yavrum, telefonum nerede? diye sordu yaşlı kadın namazdan sonra. Sen namazdayken babam ararsa cevap veririm, dedim. Ha! Tamam, şimdi onu getir. Sabah namazı için alarmı kurayım. Her zamanki oda. Dışarda yağmur yağıyor. Yağmurun soğukluğu odanın içine kadar ulaşıyor. Yaşlı kadın elinde bir ilaç ve bir bardak suyla yatakta yatmakta olan torununun yanına oturdu. Belek, oğlum. Belek'im, hadi gel şu ilacını iç. Nine, ben bundan sonra anneme küsmem. Ah, zavallı yavrucuğum. Hasret ateşi dediğin böyle işte. O annenin kulakları çınlasın. Anne-baba küçücük çocuğu bırakıp paranın peşinden gurbete gittiler. ... Nine, biliyor musun, ben bugün rüyamda senin dediğin gibi Peygamberimizi gördüm. O, bana Annene küsme. Anne herkesten kutsaldır. dedi. Ah, yavrucuğum benim! Rüyana canım feda olsun! Rüyana canım feda! Nine, ben ilacı de içmek istemiyorum. Niye, oğlum. İlaç içmezsen ateşin düşmez, iyileşemezsin ki. Olsun, nine. İyileşmeyeyim, hep hasta olarak kalayım. Hasta olarak kalmak iyi değil, nine. Ama ben hasta olup da ölürsem babamla annem gelir ya. Onlar gelsin diye öyle istiyorum. Sus, oğlum benim. Öyle deme. Kötü kötü konuşma. Yağmur kesilmiş olsa da havadaki bulutlar henüz dağılmamıştı. Odada dört kişi var. Çocuğun yatağının başında bir erkekle bir kadın sessizce bekliyor. Yaşlı kadın ise çaresiz kalmış bir tavırla diğer duvarın dibindeki yatağa oturmuş, başı ellerinin arasında düşünüyor. Uzun süredir ağlamış olmalı ki gözleri şişmiş. Belek, oğlum, Belek! Biz geldik, bak. Geldik, biz... dedi, çocuğun karşısındaki otuzlu yaşlardaki erkek. O, çocuğun babasıydı. Peygamberim, sen onlara kızma. Belki onlar benden daha güzel çocuk bulmuşlardır. Belki ben onlara güzel bir çocuk olamamışımdır. Ama ne olursa olsun, ben onları hep bekleyeceğim. Cennete gir, deseler de girmeyip Cennet'in kapısında bekleyeceğim. Nasıl olsa mutlaka yanıma gelirler. Önünde sonunda oraya gelirler. Çocuğun biraz hareketlendiğini ve kendi kendine konuştuğunu gören nine başını yavaşça kaldırdı. Gözlerini sildikten sonra oldukça üzgün bir şekilde çocuğun yatağının başına geldi. Eliyle alnının terini sildi. Çocuğun alnı oldukça soğuktu. O sırada bir şey dikkatini çekti. Çocuk nefes almıyordu sanki."} {"url": "https://helezondergisi.com/cercevelerde-arayin-beni-ibrahim-turkhan/", "text": "O gelene dek sulu sepkenler eşliğinde,"} {"url": "https://helezondergisi.com/cesaret-michelle-granas/", "text": "Kendi ölümüne hiç inanmaz insan, hayret! Yoldaşlarıyla düşer yollara güzel bir gün, Yeryüzünde bu isme layık ne az eylem var. Yabancı dilde edebi bir eser kaleme almak özel bir yetenek gerektiriyor. Üstelik bu eser bir de şiir olunca değeri artıyor. Kaleminize sağlık kıymetli Michelle Hanım. Yeni yazı ve şiirlerinizi okumak dileğiyle."} {"url": "https://helezondergisi.com/cikti-mevsimlerin-cani-irfan-karabulut/", "text": "Sanki bir yerde Ahmet Kayavari bir şekilde bestelenmeyi, güftelenmeyi bekliyor, çok daha fazla kimseleri duygulandırmak için. Güzel siir. Dil ve üslup basarili. Yüreğinize sağlık. Çok güzel bir şiir. mevsimlerin cani nasil cikar.. dallarin omru nasil biter.. zamanin soluk nefesi nasil icilir.. siiri defalarca okudum. sanki yasayan bir aci gibi oturdu icime.... gul ile kurudum.. sal ile kirildim.. meet ey saiir bir care bize.. Maşaallah süper yazının herkese ulaşması lazım. destek oluyoruz. Çoook iyi yaaa... Yüreğinize sağlık. Allah gönlünüze inşirah, ömrünüze bereket versin. Çok enfes bir şiir olmuş, bir soluk da okunuyor. Kaleminize sağlık. Tam da beni ve yaşadığım durumu anlatmıs. Belki de benim gibi çoğu kimse bu siirde kendini buluyor. Harika benzetmeler ve betimlemeler var. Zaman geri verin bize umudu.... temennisi ortak temennimiz olması dilegıyle tebrık edıyorum ve siirlerinizin devamını beklıyorum."} {"url": "https://helezondergisi.com/cocuklugumun-otlari-dogan-yucel/", "text": "Bu yazıda anlatacaklarımı en iyi İç Anadolu'da çobanlık yapanlar bilir. Çobanlık Kangal'ın arkadaş, dağ otlarının öğün olduğu meslektir. Gelin hep beraber Sivas'ın bir köyünde çobanlık yapan birinin yıl boyunca otlarla olan yolculuğuna çıkalım. Seyahatimize kış aylarından başlayalım isterseniz. Bilindiği üzere soğuk, aslen Erzurumludur ama Sivas'a yerleşmiştir. Suyu sert, insanı merttir bu sebepten. Sivaslıların yüzleri ve kulakları, kışın ayazdan yanar. Bu zamanda ne otu olur, demeyin! Kış aylarında koyunlar ve sığırlar ahırdayken, keçiler her daim olduğu üzere dışardadır. Çünkü keçi içerde kalmayı sevmez. O yüzden keçiyi dışarıya çıkarmanın iki yolu vardır: İlki toprak damlarda veya kuru düzlük harman gibi bir yerde yazdan kalma kuru yonca vb. vermek; ikincisi ise kavak veya söğüt burcu yedirmek. Yaprakları dökülen kavak ve söğütlerin ince çirpi ve burçlarını yemeye bayılır keçi. Hele de bıçakla soyulmuş kabuğa canhıraş atılır. Kavak ve söğüt bu coğrafyaya Yaradan'ın bir lütfudur. Her dört beş yılda bir ocakta yakılacak kalınlığa ulaşır dalları. Budadıkça yenisini verir defalarca. Hem yakacak hem kereste hem de keçilere kışın ortasında yumuşacık yiyecek. Ağaçlar güzde veya kışın ortasında budanır. Budanan dalların kuruyup yakacak olmaları için kabuklarının soyulmuş olması gerekir. Bu işi de keçiler yapar. Keçiler bele kadar gelen kara benim misin demez, ilerler. Tek çizgi halinde gidilecek yeri tipide bile bulurlar. Keçi kılı soğuğa çok dayanıklıdır. Keçi kılından çadırların içi hamam gibi olur. Hele de keçi kılından eğrilmiş kazağınız veya papahınız varsa gerisini düşünmenize gerek kalmaz. Kıl keçisinin kılları biraz sert olur ama tiftik keçisinden elbiseler soğuk nedir, bildirmez insana. Kışın yenen otların hepsi yazdan kalmadır. Tazesi bulunmaz. Ama söğüt kabuğunun altında beyaz peltemsi bir tabaka vardır ki tadına doyum olmaz. Cemrenin düşmesinden sonra mart başından itibaren hava değişmeye başlar. Dağların ilk güney yamaçlarında erir karlar. Köyün mıntıka olarak güney tarafı rakımca alçak olduğundan o araziler karların da öncelikle kalktığı yerlerdir. Karların toprak üzerinde incelip tam erimediği noktalarda kardelenler büyür. Kardelenlerin eflatun renkli harika çiçeklerine eş tatlı kökleri vardır. Biraz daha kar çekilince etrafı bu sefer alev alev renkleriyle çiğdemler boyar. Çiğdemlerin apak renkli kökleri bembeyaz şeker gibi lezzetlidir. Bu çiğdemler kazgıçlarla topraktan sökülür. Küçük kız çocukları, çiçeklerinden kollarına bileklikler ve başlarına taçlar yaparlar. Evde yemek için bazen desteler şeklinde dizilir. Köklerinin söğüdünkine benzer kat kat kahverengi kabuğu vardır. Köklerin yendiğinde alınan lezzeti gibi kabuklarını soymak da o derece lezzetli bir iştir. Çiğdemlerin hemen ardından nevruz dediğimiz çizgili mor çiçekli bir çeşit zambak yetişir. Çoğunlukla taşlık ve kayalık yerlerde büyür. Kökleri yenir. Aynen soğan gibi soyulur. Şekersiz salep gibi bir tadı vardır. Nisanda etraf iyice yeşillenmeye başlamıştır artık. Bu vakit pürçek eşme zamanıdır. Karahindibaya benzer pütür pütür yaprakları vardır. Kökünün lezzeti için edilecek tek söz yeme de yanında yat olur herhalde. Bu ay çorbalara soharıç olan sarımsağın, amca oğlu körmenin, pırasanın dağ görmüşü çirişin de toplanma mevsimidir. Çirişin anamın köy usulü bir kavurması vardır ki tadı damağa yapıştı sanırsınız. Bütün bu nimetlere yeni doğmuş kuzu ve oğlakların ayakta durmaya çalıştıkları şirinlikleri de eşlik eder. Mayıs çayırların otlarla dolduğu dönemdir. Çayırları altın rengi mayıs çiçekleri, göğü ise altın tepsi sarıya boyar. Yenen otlara gelecek olursak yemlik ve katırtırnağının tencere görmesine gerek yoktur. Köklerini sökecek bir kazgıç işi görür. Pancar, evelik, gelin parmağına ise bir kör bıçak yeter. Madımağın çemenlisi, eveliğin kıymalısı ve gelin parmağının yumurtalısına denecek söz bulunmaz. Unutmadan niviği de anmak lazım. Kimi yörelerde yılanyastığı da denen bu otun iki cinsi vardır. Biri karamuk çalılarının içinde yılan niviği, diğeri de killi topraklarda olan yer niviği. Yer niviği tatlı, yılan niviği ise biraz mayhoştur. Ahşap sofrada bir gün niviğin bulgurlu çorbası varsa ertesi gün eveliğin kıymalı ve bulgurlu muska ya da kalem gibi sarılan sarmaları yer alır. Bu otların lezzetine mayıs ayında dağ mantarları da eşlik eder. Üstleri somun ekmek gibi dilik dilik olan bu mantarın tazelerinin içi pembe olur. Bele sarılan azık bohçasından birkaç kaya tuzu çıkarılır. Keven ateşinde ya da karamuk odununda pişer. Önce suyu içe çekilir ardından hiçbir çikolatanın erişemeyeceği o tada ulaşılır. Baharın tazeliğine hafif ekşimsi karamuk yaprağı da refakat eder. Keçiler burunlarına dikenlerin batması pahasına bu yaprakları yerler. Çıtır çıtır olur yaprakları. Karamuktan küçük dikensiz sayılabilecek bir diğer dağ çalısı da tavşan elmasıdır. Başka isimleri de vardır Anadolu'da. Ufak nohut gibi kızıl fakat sulu olmayan meyveleri çobanların her daim yedikleri arasındadır. Bu günlerde ısırdığında deriyi kabar kabar eden ısırgan da toplanır. Bu şifalı ottan börek de olur şerbet de hatta isteyene saç ilacı bile. Kelin ilacı olsa başına sürer lafını galiba ısırganı bilmeyen biri söylemiş ilk defa. Haziran ortasından itibaren yonca, korunga ve çayırların biçim zamanıdır gayri. Çobanların sac ekmeği, küp peyniri ve kavurmadan azığının yanına kuzukulağı, kazandibi, yağlıkara ve yabani nohut sıralanır. Yaban nohutunun kayalık yerlerdeki çalılıklar arasında kabuğu ekşimsi olanı da vardır harus denen nadasa bırakılmış tarlalarda büyüyen şeker gibi olanı da. Gün dönümünden sonra çamlıklarda, yapraklar altındaki altın ve gümüşten saklı hazineler ortaya çıkmaya başlar. Kimi yörelerde çıntar adı verilen hırtıları toplarken alınan lezzet onları yemekten daha tatlıdır. Ha, unutmadan mayıs ve haziran aylarında çayır papatyası toplanır. Karahindiba adı da verilen bu otun çiçeği ayrı şifadır, yaprakları ve kökleri ayrı şifa. Papatyanın bir de kıraç yerlerde yetişen beyaz ve sarı çiçekli olanı vardır ki karnı ağrıyan başka şey aramasın! Çayırlıklarda, tarla kenarlarında arzıendam eden bir diğer ot hoşmeriktir. Ebegümeci diye çağıranlarımız da vardır. Kıyma, çemen, soğan ve bulgurla pişer mor çiçekli bu şifalı dost. Köyde yorgansız yatılabilen 10-15 gece varsa o da temmuzdadır. Bu sıcak günler kozmetikte de kullanılan solmaz çiçeklerin yol kenarlarında, taşlık yerlerde kokularını saldığı zamanlardır ayrıca. Yol kenarlarında sarı çiçek olur da dere ve ırmakların sığ yerlerinde anuh olmaz mı? Gerçi nane diyenler de var ama bizde hep anuhtur o. Kokulu otlardan söz açılmışken dağ kekiğini hatırlamamak olmaz. İnsan da yer, hayvan da. Sütü de güzelleştirir, balı da, peyniri de. Kavak ve söğütlerin su kenarlarında gölgelediği yerlerde büyüyen bir diğer ot kabaluhtur. Sarma yapanlar bulunur ama bizde çok yenmez. Ancak tek geniş yaprağı başa sıcaklarda şapka olur. Bu mevsimde sulak yerlerde yetişen bir uzunca dikenli ot vardır. İki metreyi bulur bazen. Bıçakla kökten kesilir. İnce bir söğüt dalı da yay olunca güzel bir ok çıkar ortaya. Köyde tataruh deniyor ki galiba Tatarokundan geliyor ismi. Belki bir başka yazıda nasıl yapıldığını da anlatırım. Neyse size tataruhtan bahsetmişken kengerden de söz açalım diyeceğim ama sözü uzatmamak için bir dikenden çıktığını bilmek bu yazı için yeteceğinden kısa keselim. Bu ayda ekinler daha sararmamıştır. Gök ekin yenir mi? Hem de nasıl yenir! Başaklardan irice bir deste yapılır. Kısa süreliğine çalı çırpı ateşine tutulur. Ütülenen başaklar elde ufalanır. Yumuşak ve çıtır bu lezzetin yanında marşmelov solda sıfır kalır. Soran olursa söyleyeyim; adına firik denir. Mercimeğin tazesiyle mısırın firiğini de hatırda tutmak gerek. E hadi size bir sır daha vereyim madem. Bizim dağlarda kayalık yerlerde çalı büyüklüğündeki ağaçlarıyla dağ erikleri bulunur. İri bilyeler gibidirler sarı ve mor renkleriyle. Bir çeşit can erik de deseniz olur hani. Yazın sonuna doğru ağustosta ekinler sararır. Biçilen saplardan sac üstünde kavurga kavrulur. Araya bir de çıt çıt eden çedene atıldı mı keyfe diyecek kalmaz. Bazen araya çıtlıkların tohumları da dökülür. Süpürge otunun tohumlarının karıştığı da görülür bazı yerlerde. Çıtlık nedir diye sormayın. Bir çeşit ev süpürgesi otudur o. Eylülün gelişiyle bostanlar sökülmeye başlar. Sökülen patates, yer elması, havuçların kıyıda köşede kalmışı hep bulunur. Arayınca bulunur elbet. Patatesler tezeklerin külünde közlenir. Akşam serinliğinde sıcak sıcak... Ayrıca bu serin günler çuvallara kuşburnu, kavanozlara karamuk ve kovalara böğürtlenlerin toplanmasının zamanıdır. Derlendikten sonra ise isteyenin taze taze yediği, arzu edenin de reçelden ekşiye türlü lezzetlere çevirdiği eyyamdır bunlar. Tabi lafı açılmışken ot olmasalar da kızılı ve sarısıyla alıcı, ceviz büyüklüğündeki ekşi elmayı, çotanak çotanak olan yaban fındığını da analım ki hatırları kalmasın. Yaz sonunda cil yani hasır otunun da kesim vakti gelmiştir. Kesilen ciller süpürge gibi katlanıp şişlerle dikilir. Divan ve sedirlerde kılıf içine girip yastık olur. Çorak sularda yetişen bir diğer otumuz daha var ki bir tek süse yarar. Bizdeki adı püsküllü ottur amma pampas diyenler de varmış. Bir sonraki baharda görüşmek dileğiyle! Taze otlardan kışlık baharat, marmelat, ekşi yapmayı unutmamışızdır ümit ederim."} {"url": "https://helezondergisi.com/cocukluk-oyuncaklarim-dogan-yucel/", "text": "Çocukluğunda cep telefonu ve internet olmayan son nesiliz biz. Bizim çocukluğumuz şimdiki çocuklara göre çok daha uzun ve dolu dolu geçmiştir. Farkına varmadan saatlerin geçtiği vakitlerimiz yoktu. Her günü saat saat ve hatta vakit vakit yaşardık. Zamanın nesli günleri takvimdeki rakam olarak görmeye başladı. Her yaşın ve neredeyse her coğrafyanın kendine has oyunları ve oyuncakları bulunurdu. Bulunurdu diyorum çünkü artık oyunlar unutulmaya başlandı, kalanlar da standartlaştı. Kelebekten bile korkan bir nesil ortaya çıktı. Sebepleri üzerinde tartışılabilir ancak yazının konusu bu değil. İnsanın kendi eliyle yaptığı oyuncaklarla oynamasından daha fazla keyif vereni yoktur zannımca. O yüzdendir ki yapbozlar, parçaları birleştirilerek yapılan oyuncaklar hep revaçta. Dijital oyunlarda da bir derece oyunculara farklı karakterlerle oynayabilme, onları kendince modifiye etme veya giydirme çok önemli yer tutar. Çocuk, oyuncağıyla kendini özdeşleştirsin diye. Kendi kendimize ürettiğimiz oyuncakların başında tabii olarak değişik oyunlarda kullanılan araçlar gelirdi. Oyunların epey bir kısmı değişik oyun aletleriyle oynanırdı. Futbol topu olmadan futbol oynamanın mümkün olmadığı gibi. Biz de bu sebeple çoğu zaman kendi oyun aletlerimizi kendimiz yapardık. Köy yerinde yaşayan her insan az çok birer marangoz veya taş ustasıdır. Duvar örmeyi, baca örtmeyi, çadır kurmayı, demir dövmeyi, harmanda ve tarlada kullanılacak alet edevatın saplarını yapmayı bilir. Arıcılık, besicilik, baytarlık, rençperlik zaten doğuştan köylülerce bilinir desek yalan olur mu bilmem. Tırpan, anadut, dirgen ve bilumum zirai aletlerin sapları elde yapılır. Bıçak, nacak, balta, keser ve hatta ayak keseri kullanmayı daha ilk mektep bitmeden bütün çocuklar öğrenir. İlerideki dönemlerde bunlara kurban kesip deri yüzmek, hayvan hastalıklarından az çok anlamak da eklenir. Neyse biz çocukluk oyuncaklarımıza dönelim. Köyde bir çocuğun hayal dünyası yine etrafında bildiği eşyalar kadardır. Ahşap öküz arabasıyla hemen her çocuk oynamıştır. Köy yerinde neredeyse her eşya bir oyuncağa dönüştürülebilir. Çoban değnekleri, azık bohçası, kaval... Say sayabildiğin kadar. Çocukların oyuncak olarak en çok kullandığı eşyası şüphesiz çoban değneğiydi. Yeri gelir çelik çomak oynarken çomak, yeri gelir çayırda kaydırma oyununda kaydıraç, yeri gelir akla gelebilecek her türlü oyunların oyun aleti olurdu. Değneklerin dışında yemlik, katırtırnağı, pürçek eşmek için kazgıçlar yapılır. Bu kazgıçlar değişik oyunların da bir parçasıydı. Değneklerin haricinde dağdaki irili ufaklı her türlü taş da oyunların tabii aracıydı. Kimi zaman vurulacak birer nişan, kimi zaman da üç taş, beş taş veya dokuz taş oyunlarının temeliydi. Hemen her oyunda çizgilerin, sınırların ve bölgelerin belirlenmesinde rol oynardı. Üstlerindeki yosunlar elleri kınalamaya yarardı. Diyelim ki bir ırmak ya da göl kıyısındaydık. Yayvan ve düz taşların hepsi suda sektirilecek birer oyuncak oluverirdi ve daha neler neler.. Çobanın ve köy çocuğunun değneği ve dağda bulduğu taşlardan sonra en yaygın oyun aracı farklı farklı bitki veya otlardı. Bizim dağlarda özellikle çorak ve tuzlu yerlerde büyüyen uzunca bir diken vardı. Bu dikenin kurumuş sapları söğüt dalından yaptığımız yaylara ok olurdu. Saplarının ortası delikli olduğundan oklar oradan da atılırdı. Yine ırmak kenarlarında kabalak dediğimiz otun tek ve büyük yaprakları hem eğlenerek su içmeye yarar hem de sıcaklarda içine su doldurulup başlara şapka olurdu. Kışın kar mı yağdı? Yazın giyilen naylonlar ya da büyükçe bir poşet kızak yerine geçerdi. Kışın kağnıların eski çıkma çemberleri kızakların demiri olurken yazın da köyün tozlu yollarında sopayla çevirerek sürülen birer oyuncak haline gelirdi. Baharda yağmurlarla beraber büyüyen binbir çiçekten özellikle delikli olanları çeşit çeşit sesler çıkaran düdüktü çoban çocuğuna. Hindiba da denilen çayır papatyalarının tohumları üfleyerek uçurulup havada yakalanmaya çalışılırdı. Yazın sıcak günlerinde davarlar, sığırlar ırmak kenarı bir gölgede yatarken çobanın çocuğun eğlencesi çamurdan oyuncak yapmaktı. Ev eşyaları, kap kacak... Kağnı, evcil hayvanlar vb. çeşitli oyuncak yapılırdı elde. Daha iyisini isteyen babasının elinden tutup komşunun evine gider kendine ahşaptan bir öküz arabası yaptırırdı. Hayvanlar birer arkadaş olduğu gibi onların kimi uzuvları da oyuncak işi görürdü. Hayvanların aşık ve boynuzları türlü oyunlarda boy gösterirdi. Hayvanların postları da yeri gelince oyunlara güzel birer malzemeydi. Nasıl mı? Köylüler düğünlerde veya eğlencelerde değişik postları giyip gösteriler yaparlardı. Durgun sulardaki kurbağa yavruları, keklikler, kayapalar, sığırcıklar, alabalıklar da oyun arkadaşı olurlardı uslu çocuklara. Eşek, at ve hatta kimi zamanlarda öküz ve tosunlar da hem arkadaştı hem de yarış bineği. Babası veya dedesi biraz şeher görmüş çocukların misketleri vardı, kimilerinin de araba tekerlerinden veya çeşitli makinelerden sökülmüş bilyeleri. Bazılarının da İstanbul'dan akrabaları çocuklarının artık oynamadıkları oyuncakları getirirlerdi. Bunlar bazen sağlam bazen de kırık olurdu. Bu oyuncakları yazları köye geldiklerinde hediye ederlerdi. İçlerinde bez bebek, çıngırak, polis arabası gibi türlü türlü oyuncaklar olurdu. Bu yazı bizden sonraki nesiller için sadece bir nostalji mi? Cevap çok basit. Dünyada hala milyonlarca çocuğun evinde elektrik ve internet yok. Maddi imkanı dar ve geniş insanlar hep var olacak. Mesele, galiba oyunlarla sosyalleşmek ve oynamak için ürettiğini başkalarıyla da paylaşarak mutlu olmak. Keyifle okunan, güzel, akıcı bir hatıra yazısı. Tebrikler."} {"url": "https://helezondergisi.com/cok-guzel-olurum-ben-durdu-ozan/", "text": "Ellerini yer yer çizilmiş masada gezdirdi. Çiziklerinde dolaştırdı parmaklarını usul usul. Ne elleri çizgide ne aklı masadaydı. Sen de eskidin be! dedi. Eskidin tüm sertliğine ve çalımına rağmen. Yine uykusunu kaçıran, duvarların üstüne üstüne geldiği meşum anlardan birini yaşıyordu. Uyku hapını mı artırsa yoksa iki-üç gece üst üste hiç uyumayıp en azından bir gece deliksiz mi uyusaydı bilemedi. Mor halkaların ortasında kırpıştırınca acısı azalan kırmızı gözlerle oradan oraya koşturan yelkovana baktı. Zavallıcık çıkmaya çalıştığı dairede kısılmış kalmıştı. Kısır bir döngüdeydi ona göre. Karıncalanan ve hemen yorulan parmaklarını birbirine kenetleyip sıktı. Avuç içinin tersine gelecek şekilde kanırttı. Renksiz denilebilecek beyazlıktaki şekilsiz parmaklarına kan yürür gibi oldu. Parmak uçları hafif pembeleşip çok geçmeden hemen eski haline döndü. Sarı olmak ve beyaz olmak arasında bir yerdeydiler. Tırnakların her gün düzenli olarak yendiği şekillerinden belli oluyordu. Bu halleriyle muhataplarına yalvarıyor, yer yer bağıra çağıra yardım dileniyorlardı. Bıkmışlardı en uçtaki kılcallara kadar. Çok teşekkür ederim güzel yorumunuz için ama ağlamayın. Güldüren en azından gülümseten hikayeler ödevim olsun. Tebessümle kalın."} {"url": "https://helezondergisi.com/dear-child-nehemiah-otipah/", "text": "The plants survival is like a duel. There is hope that one day. Nehemiah Otipah holds Bachelor's Degree and Masters in English Literature. He is currently pursuing a PhD in the same field at Mount Kenya University. He is a Kenyan born poet and an experienced educator in English Literature, currently based at a school, Nairobi. He has performed poetry since his childhood days in the Kenya Music Festivals-English elocution category. Not only is he a poet but also a firm believer of social justice. This has had some influence on the content he advances in his poetry. Nehemiah has authored a number of books in poetry among them Anthology of Love and Other Societal Happenings and Focus on Poetry and Oral Literature He has also been a judge in national and international Poetry and Debate competition organized by World Scholars and Kenya National Music Festival in Kenya, and Pan African School Debating Council in South Africa. He has since shared his poetry on several online platforms such as AJOEL and google. He plans to continue sharing his art with the entire world. He has been awarded several certificates for emerging among the best in the country in poetry competitions. Kenya doğumlu olan şair Nehemiah Otipah, İngiliz edebiyatı alanında lisans ve yüksek lisans derecesine sahiptir. Halen Mount Kenya Üniversitesinde, aynı alanda doktora yapmakta ve Nairobi'deki özel bir okulda İngiliz edebiyatı alanında dersler vermektedir. Çocukluğundan beri Kenya Müzik Festivalleri İngilizce Diksiyon Kategorisinde şiirler seslendiriyor. O sadece bir şair değil, aynı zamanda sosyal adalete de sıkı bir şekilde inanıyor. Bunun, şiirlerinde geliştirdiği içerik üzerinde etkileri olduğuna inanıyor. Nehemiah, aralarında Aşk ve Diğer Toplumsal Olaylar Antolojisi ve 'Şiir ve Sözlü Edebiyata Odaklanma' kitaplarının yazarıdır. Ayrıca Kenya'da World Scholars and Kenya National Music Festival ve Güney Afrika'da Pan African School Debating Council tarafından düzenlenen Ulusal ve Uluslararası Şiir ve Münazara Yarışmalarında jüri üyeliği yaptı. Şiirlerini AJOEL ve Google gibi çeşitli çevrim içi platformlarda paylaşıyor. Sanatını tüm dünya ile paylaşmaya devam ediyor. Şiir yarışmalarında ülkenin en iyileri arasında yer aldığı için çeşitli sertifikalar aldı. Çok kıymetli bir çalışma. Çeviriyi de çok beğendim. Alkışlıyorum."} {"url": "https://helezondergisi.com/deniz-kabugu-seher-saglam/", "text": "Seher Hanım kaleminize sağlık. Çok güzel bir şiir. Deniz kabuğundan gelen sessizliğin sesi olmuş kaleminiz. Sağ olun Feride Hanım. İlginiz ve şiirimsi yorumunuz için çok teşekkür ederim. Zebunniso hanım ilginiz, dikkatiniz ve melodik yorumunuz beni mutlu etti. Teşekkür ederim. Teşekkür ederim Elif hanım. Sağ olun. Bir yönüyle ironik bir özellik taşıdığı doğru ama şiirde alay / eğlenme söz konusu olmadığı için tam manasıyla öyle olduğunu söylemek zor. Her tekrarinda insana derin manalar yaşadir. Çok teşekkür ederim Sebine hanım. Eksik olmayın. Her okuduğunuzda çıkardığınız derin manalar sizin ruhunuzun güzelliğinden olmalı. Sevgiler."} {"url": "https://helezondergisi.com/derin-bir-nefes-durdu-ozan/", "text": "Böyle yazmış günlüğüne. Onu uzun zamandır izliyorum. Her halini hafızamda tutmaya çalışıyorum. Ne yer, ne içer? Gün içinde neler yapar, kimlerle görüşür? Oturuşu, kalkışı, konuşması, susması... Yüzünü, ellerini, bakışını ezberlemeye çalışıyorum hep. Onu izlemeyi bana verilmiş bir vazife bildim. Biliyorum, insanların gizli hallerini araştırmanın kerahetini, ayıbını, ahlaki kurallarla bağdaşmadığını ve hatta insaniyete sığmadığını. Ruhumu böyle buldum ben. Kendimi bildim bileli bu haldeyim. Pek hareketli biri değilimdir. Gezmek, eğlenmek, insanların içine karışmak tarzım değil kesinlikle. Biraz farklı hatta fazlasıyla garip biri olduğumu kabullendim çoktan. Kendimi övmek gibi olmasın, pek tutumluyum; özellikle son zamanlarda. Aynı gıdalarla beslenebilirim gık bile demeden. Bugünlerde öyle yorgunum, öyle bir uyuşukluk var ki üzerimde, asırlardır yolcuymuşum gibi hissediyorum. Belim, boynum, her tarafım tutulmuş. Şöyle bir esnesem, ayaklarımı uzatsam, bir derin nefes alsam rahatlayacağım. Yok yok, olmuyor. Mezara yollanan tabut sakini gibiyim. Dedim ya hep izliyorum. Hatta söylemesi utanç verici günlüğünü de okuyorum gizli gizli. Bakın, yine yazıyor. Yorgun görünüyor. Kalemi istemsizce bıraktı. Keşke ben araya hiç girmesem. Her şeyi onun ağzından duysanız. Ama hepsini yazmıyor ki. Benim gibi bir acize kalıyor iş, o da sizin talihsizliğiniz. Hatırlayacaksınız, konuşmamın en başında söylemiştim. Her halini her zaman izlediğimi. Kıkır kıkır güldüğüm zamanlar da olmadı değil yaramaz çocuklar gibi. Anlatılanlara göre pek de büyük olmayan bir uçakla gelmiş buralara. Soğuk bir aymış. Soğuk da soğukmuş ha! Ağızdan çıkan buhar, kaşları kirpikleri donduruyormuş. İnsanlar o kadar kalın giyinmişler ki yürüyen yorgan gibilermiş. Her tarafları iyice sarmalanmış. Eldiven, bere, bot, mont, hepsi buraya özel, içleri tüylü, memleketteki kışlıkları düşününce gülesim geliyor. Uçaktan indiğinde üzerinde -hep ona yakıştığını düşünmüşümdür- mevsimlik, lacivert bir pardösü varmış. Ayağında biraz hallice bot, pardösünün üzerinde bir şal... Bu kadar. Buraların soğuğunu hayal edememiş galiba. Kapıdan çıkışta ilk nefes alışını hatırlar ve güler. Soğukla buluşan genzinin yanışı... Yüzündeki şaşkın ifadeyi, kendilerini arabaya zor atışlarını... Kapı donduğundan kapanmamış da tutarak gitmişler onca yolu eve kadar. Durun, durun, yazmaya başladı! İki haftadır hastanedeyiz. Zaman zaman çok ağrıları oluyor. Bazen ayrılık, bazen de kimsesizlik yoruyor onu. O kadar az konuşuyor ki gün içinde kullandığı kelimeleri sayabilirim. Telefonu çalınca konuşuyor, bir de ziyaretçisi gelince. Şikayet ettiğini görmedim, isyanına rastlamadım. Hep 'Vardır bunda da bir hayır!' diyor. Hatta daha sonra arkadaşlarına, O günleri iyi ki yaşamışım, o insanları daha yakından tanıma imkanı buldum. dediğini duydum. Arkadaşlarının fedakarlığını da görmüş oldu o dönemde. Sanırım hastaneden ayrılma vaktimiz yakın. Doktorların elinden bir şey gelmiyor, fark ediyorum. Artık günlük yazarken zorlanıyor. Herkes kendisini hazırlasın, dedi doktor. Ne demek istedi acaba? Ben de kendimi iyi hissetmiyorum. Sıkışmış, bunalmış, yorulmuş ve dahi nefessiz... Hareket etmek istedikçe elim kolum bağlanıyor, durduğum yere çakılıyor gibi oluyorum. Üstelik ilk defa açlık da hissediyorum. İçimde bir ağlama hissi, bir çığlık atma isteği, bir telaş gözlemliyorum ama kendi derdimden çevremle ilgilenecek takati bulamıyorum. Uzaktan uzağa fısıltılar geliyor, 'Vakit geldi, vakit o vakit!' Şaşkınım, huzursuzum, başım bir hoş. Derin Bir Nefes hatıra yazısı çok etkileyici ve güzel. Elinize sağlık! Çok teşekkür ederim. Beğenmenize çok sevindim. Teşekkür ederim vakit ayırıp okuduğunuz ve değerli yorumunuz için. Kaleminize, yüreğinize sağlık. Etkileyici ifadeler var. An'ı yaşatıyor. Çok beğendim, çok etkilendim, yeri geldi gözlerim doldu... Kaleminize, yüreğinize sağlık. Beğenmeniz beni mutlu etti. Oradaki bebek şimdi sekiz yaşında, ellerinizden öper. Geşmiş olsun ve ne güzel geleceğinizde olmuş oralarda. Bu hikayeni okurken Ekh nyalhas doğum hastensindeki senin gözlükli bir gülümseyen yüzünü ve minik melek Ayşeni???? tekrar seyrediyordum. Her zaman yolunuz acik olsun! Nasıl hatırladığınızı hep merak etmişimdir. Çok teşekkür ederim. Nice güzel anlarda ve anılarda kalbimiz birlikte atsın diyorum."} {"url": "https://helezondergisi.com/dert-saticisi-sumeyra-seref-caglayan/", "text": " Dertlerden dert beğen Hanım Teyze, gel, gel! Üç kilosu beş liradan kallavi dertlerim var! Tatmadan geçme, kokusu da rengi de güzel bunların. Başka hiçbir yerde bulamazsın... Bak, demedi deme... Gel vatandaş gelll! Yok çocuğum yok, yeterince derdim var benim. Bendekiler bana daha çok yeter. Sen olmayana ver en iyisi. Bu sözden sonra beynimde şimşekler çakmaya, her şey yerli yerine oturmaya başladı. Ya satıcının söylediği doğruysa? Şimdi beğenip almadığım dertler, ya sonra Beterin beteri var. Gelen gideni aratır. düsturlarına uyar da bana pişmanlık kraliçesi unvanı kazandırırsa ne olur benim halim? Kız, kalk git de iki dert alıp gel bari Hayriye! dedim kendi kendime. Sarı oğlan! Ver bakalım bana ordan iki kilo güzelinden bir demet acılı dert. Al, gül yüzlü teyzem! Bu da benden olsun, üzerine tuz diye serpersin. Güle güle teyzem. Yeni dertlerin başına hayırlı olsun. İdareli kullan, hemen bitmesin. Arkama bile bakmadan elimi salladım. Mümkünse uzun müddet görüşmeyelim. Bu dert satıcıları da bir alem ayol! Çıkmaz çıkmaz, tam rahat nefes alacağım derken pat diye evin köşesine tezgah açarlar. Hiç kaçırmazlar refaha ereceğim günleri. Hayriye, ne haddine senin zevküsefa! Otur oturduğun yerde. Derdin bittiyse taze çıkmış, mis gibi dumanı üstünde, bol bol yeni dertlerimiz var, sen hiç merak etme. İşte böyle böyle otuz kırk yılı devirdik. Hanım teyze olduk. Şimdi bakıyorum da yeni nesil hiç şu satıcılara yüz vermiyor. Yemin ederim önünden geçiyor da kafasını çevirip bakmıyor bile. Zavallı dert satıcısı altından girip üstünden çıkıyor, bana mısın demiyor. Hayran olmamak elde değil. Biz yüz verdik de ne oldu? Dertleri alıp alıp turşusunu kurduk. Tazesi yetmezse diye kışın kavanozu açtık, bir güzel tuzlu tuzlu yedik yıllanmış bünyemizle. Ah be Hayriye ah! Bunları aldın da iyi ettin. Eve gidince bir güzel zeytinyağında kavurup afiyetle ye. Aman zayi etme güzelim dertleri, o kadar masraf ettin. Bu yeni nesil falan ne anlarmış dertten, tasadan? Ne varsa eski topraklarda var. -Ayyy, Hayriye abla! Bekle, bekle, geliyorum. Kaçırır mıyım hiç taze dertleri? Hemen geliyorum. Hayriye abla, nerden aldın bunları? Valla ne zamandır böyle dert koymamışım ağzıma. Çok iyi geldi. Bizim bakkalı dönünce, karşı köşeye tezgah açmış sarı bir oğlan. Israr kıyamet öve öve bitiremedi. Ben de alayım dedim. İyi etmişim di mi kız? Tam dertsiz kalacağım diye hayıflanmaya başlayacaktım. Valla iyi etmişsin, bu dertler bizi baya idare eder. Bizim yeni kiracıyı biliyon de mi abla? Hani yeni gelin. Aman bu gençler nasıl rahat, nasıl rahat bir bilsen var yaaa abla! Dolabında bir tane bile dert yok. Valla şaştım kaldım. Gülay, senin neden hiç derdin yok? diyecek oldum. Valla billa lafı ağzıma tıktı, adını bile söyletmedi. Neymiş efendim? Söylersen evine huzursuzluk girermiş. Aman ne gerek varmış, bu dünyada habire dert mi çekecekmişiz? Evlerden ırak! Bir daha da lafını etme abla. dedi. Görüyor musun Hayriye abla yeni nesli? Biz habire dert peşinde koşarken bunlar gel keyfim gel, yaşıyor. Valla kim iyisini ediyor, bilemedim. Haklısın be Nebahat! Ben de eve gelirken bunları düşündüm. Biz ne gördüysek onu yapıyoz. Belki de onlar daha haklı. Baksana kırkımızda yaşlı nineler gibi belimiz büküldü. Şimdiki genç kızlar dimdik yürüyor. Valla yaşlanmaz bunlar. Hadi abla, boş ver. Yeni dertlerimizi hazmedene kadar azıcık yürüyelim mahallede. Tamam, tamam, geldim. Azıcık huzursuzluk koymuştum ocağa altını kapatıp geliyorum. Dertlerim var, çeşit çeşit! Acılı, ağrılı. Başka yerde bulamazsınız. Üç kilosu beş lira. Gel gel! Teyzeler, bacılar, hanım kardeşler! Gel, hem ucuz hem acılı. İsteyene paket yapıyoruz, ortaya karışık. Gel vatandaş gel! Bu mahalle tam benlik. Orta yaş, işsiz güçsüz, dert delisi bir sürü hanım teyze var. Biri almazsa öbürü mutlaka alır. Dertlerim vaaarrr. Acılı, ağrılı dertler, çeşit çeşit gelll! Taze dert bunlar, geeelll vatandaş gel! Tabii abla, gel! Seç, istediğini al! Hepsi taze."} {"url": "https://helezondergisi.com/dijital-sanatlar-uzerine-dogan-yucel/", "text": "Güzel sanatlar diye tabir edilen bediiyat, sinema icat edilene kadar altıya ayrılırdı. Edebiyat, resim, heykel, mimari, müzik ve dans olarak tasnif edilirdi. Bunlardan ilk dördü umumen icracısının yaptığı anakronik sanatlar, müzik ve dans ise senkronik icra olarak kabul edilir. Sinemayla birlikte hem anlık hem de önceden icra edilmiş sanatlar bir arada sergilenmeye başlanmıştır. Her sanat bir beyandır. Sanat, sanatkarın ustalık ve hissiyatını başkalarına açma veya ulaştırma meşgalesidir. Bu noktada konu dil ve iletişimin alanına girmektedir. Yani sanatkar sanatını icrasında bir dil ve yol kullanmaktadır. İnsandaki beş duyunun hepsi de iletişimde kullanılır. Bunlardan göz, kulak ve burun iletinin alımında, ağız iletiminde vazife alır. Dokunma ise iki yönlü iş görür. Edip, bir eserini yazı kanalıyla iletirse gözle veya dokunmayla, sesle okursa kulakla alınmış olur. Böylece havass-ı hamsenin tamamından istifade edilir. Sinema öncesindeki altı sanatı görülen ve duyulan sanatlar olarak da tasnif edebiliriz. Edebiyat, heykel, mimari, dans ve resim görülen, müzik ise duyulan sanattır. Bir edebiyatçı şiirini sesli olarak dinleyenlerin karşısında duyacakları ve görecekleri şekilde okuyorsa o zaman her iki gruba da girer. Sahne sanatları olan tiyatro ve dans, genellikle hem ses hem de görüntülü olurken pandomim gibi sanatlarda ise sadece görüntü vardır. Sanatın hangi kanalla alıcıya ulaştığına göre yapılan tasniften ayrı olarak icra şekillerine göre de başka bir tasnife daha gidilebilir: Yazı, hareket ve inşa. Şiir ve her türlü nesirle birlikte edebiyat ve resim, yazıyla icra edilen sanatlar olarak; dans, orta oyunları ve bilumum sahne sanatları hareketle icra edilen sanatlar biçiminde kabul edilebilir. Heykel, plastik sanatlar ve mimari ise inşai sanatlardır. Sanatlara boyutları açısından bakıldığında edebiyat, müzik ve resim çift boyutlu; sinema, mimari, heykel ve dans üç boyutludur. Sinema, önceden icra edilen sahnelerin seyirciye ses ve görüntüyle iletilmesidir. Bu durum haliyle sinemayı diğer sanat dallarından bir adım öne çıkarmaktadır. Çünkü sinema yazı, hareket ve inşanın karışımından meydana gelir. Eldeki senaryo yazıya, roller harekete ve dekor inşaya örnek verilebilir. Bu konu üzerine çokça yazılmış ve konuşulmuştur. Bu yazıda yedinci sanata ilaveten günümüzde teknolojinin ilerlemesiyle hayatımıza giren dijital sanatlar üzerinde durulacaktır. Önceleri iki boyutlu olan dijital dünya zamanla üç boyutlu hale de gelmiştir. Sanatın yedi dalının tamamı artık dijital olarak icra edilebiliyor. Edebi eserler yazılı ve sesli olarak dijital dünyada alıcıya ulaşıyor. Eskiden kaleme alınan edebi eserler de zamanla dijital dünyaya aktarılıyor. Endüstriyel tasarımdan tutun da gazete ve kitap sayfalarının dizaynına kadar resmin hemen her türü değişik programlarla dijital olarak çiziliyor. Hatta çizilen tasarım ve resimler, yazıcılar ve boya makineleriyle kağıt, kumaş vb. üzerine tatbik ediliyor. Heykeller ve endüstriyel ürün tasarımları üç boyutlu halde tasarlanıp çizilebiliyor ve fiziken uygulanmaya hazır duruma getiriliyor. Tüm mimari yapılarla beraber hemen bütün dijital ve hatta geleneksel oyunlar üç buutlu olarak tasarlanıyor. Tasarlanan ürün ve mimari yapıların istenilen ölçüdeki maketleri veya gerçek ebattaki asılları üç boyutlu yazıcılarla ya da makinelerle elle tutulur hale getiriliyor. Tiayatro, dans ve sahne sanatlarının neredeyse tamamı insan hayalinin sınırlarını zorlar şekilde üç boyutlu olarak göreceğimiz ve duyacağımız şekilde üretiliyor. Bu noktada eksikliği hissedilen koku ve dokunma dört boyutlu salonlarla bir ölçüde gideriliyor. Dijital dünya, yedi sanata günümüzde -üstte temas edildiği üzere- artık tasarım adı altında sekizinci sanatı kattı. Tasarımlar, insan eliyle yapılabildiği gibi istenilen veriler girildiğinde değişik programlara da yaptırılabiliyor. Gelecekte bilimi sadece işleyen makinelerin muhtemel problemlerle de başa çıkabilmelerinin öğretilmesi üzerinde çalışılıyor. Sanat, bir duygunun açığa vurulmasıdır. Makinelerin duyguları olabilir mi? Bu duygusal makineler bize bilim ve sanat üretebilir mi? Bir edebi metnin yapısını ve malzemesini analiz edebilen bir program onun tahlilini de yapabilir mi? Sevdiği bir başka makinenin kopan kablosu üzerine bir mersiye yazabilir mi? Bu soruları artırmak mümkün. Bence şu anki görüntü itibariyle makinelerin ihtiyaç analizine göre endüstriyel ve mimari tasarımlar çizebilecekleri, şehir planlaması yapabilecekleri yönünde. Sinemada kendini verilen sınırların ötesine taşıyabilen duygulu veya duygusuz makinelerin yapabileceklerine dair sayısız film çekilmiştir. Geleceğe dair tahminler anılan filmlerde de kendini göstermektedir. Düz mantıkla çalışan makinelerin aldanabileceği ve aldatılabileceği çokça işlenmektedir beyaz perdede. Bir maçın istatistikleri üzerinden analiz yapmanın çok ötesi bir şey bu. Kimi başka filmlerde de makinelere insani duygular vermenin yolu, insan beyninin bir makineye adapte edilmesi biçiminde kurgulanır. Hatta başka dünyalardan duygular taşıyan makinelere yer verilir. Günümüzde dijital alemde insanlarca yapılan tasarımların, makinelerin insan zihnini okumasıyla çok daha hızlı ve pratik olabileceğini düşünüyorum. Soz söz olarak insanın duygularını yansıttığı edebiyat, heykel ve resim gibi sanatlarda, insan zihni ve kalbinin, gelecekte yine en temel sanatkar olacağı fikrindeyim."} {"url": "https://helezondergisi.com/dikta-rejiminde-aydin-olmak/", "text": "Soğuk savaşın taraflarından Sovyetler Birliği'nin dünyaya meydan okuduğu yıllarda Azerbaycan'ın istiklal şairi merhum Vahabzade'nin yeni bir eseri yayımlanır. O dönemde şairin eserlerini dört gözle bekleyen iki grup vardır: Birincisi kendisine hayran olup eserlerini sabırsızlıkla bekleyen okuyucuları, diğeri de rejimin bekçileri istihbarat elemanlarıdır. Her iki grup da şairin eserlerini, tabiri caizse, didik didik ederler. Aslında her iki cenah da zahirde okuma fiilini gerçekleştirir, ama maksatları aynı değildir. Halk, alenen söylenmesi yasak olan milli manevi değerlere yönelik mesajları cümle aralarında veya remizlerde bulur. Onlar hissiyatlarına tercüman olunmasından bahtiyar olurken istihbarat elemanları da aynı mesajları rejime sıkılmış kurşun olarak addeder ve şairi cezalandırmak için adeta fırsat kollar. Şairin yeni eseri neşredildikten birkaç gün sonra telefonu çalar. Telefonun diğer ucunda hayranlarından birisi vardır. Taze çıkan eserini bir solukta okuyan kişi, şaire teşekkür etmek ve kendisini uyarmak için arar. Okuyucu, ''Bahtiyar Muallim, eline yüreğine sağlık kitabın çok güzel olmuş! der ve ekler: Falan sayfalardaki ifadeler çok tehlikeli değil mi? Sakın birilerini rahatsız etmesin! diye de kaygısını dillendirir. Okuyucu gayet samimidir. Sevdiği şairin başına kötü bir şey gelmesinden çekinir. Zira 1930'lu yıllarda Sovyetlerde 30 bine yakın aydının fikirlerini dillendirdiği için ortadan kaldırıldığı herkesin malumudur. Bundan dolayı dostu, Vahabzade'nin akıbetinden, haklı olarak, endişe eder. Hayranı şairin bam teline dokunur. Adeta yarasına tuz basar. Defaatle KGB elemanları şairi bu meselelerle ilgili sorguya çeker. Takipler, sansürler artık Vahabzade'yi canından bezdirir. Buna rağmen heyecanlı şair duygularına hakim olamaz. Telefonda açar ağzını, yumar gözünü rejime verip veriştirir. Okuyucu iyice telaşlanır, dayanamaz ''Bahtiyar Bey, sakin olun, bizi telefonda dinleyebilirler!'' der kısık sesle. Hızını alamayan şair, bu defa kaldığı yerden kendisini dinleyenlere ağzına geleni söyler. Velhasıl okuyucu şairi aradığına pişman olur. Aradan birkaç gün geçer şairle ilgili herhangi bir tetkikat yapılmaz. Tehlike atlatılmışa benzer. Şair, her yaz olduğu gibi o sene de Bakü'den memleketi Şeki'ye dinlenmek için gider. Şeki'de bulunduğu bir gün onun gibi bu güzel şehre tatile gelen bir hemşehrisi şairi çarşıda görür selam verir ve kendisine, ''Bahtiyar Muallim, hadi rejimle kavgalısın onlar seni, sen de onları sevmezsin, bunu biliyoruz da seni dinleyen memurların suçu ne? Onlara niçin hakaret ediyorsun?'' diye sitem eder. Bu defa şairi takip eden istihbarat görevlisi Vahabzade'nin hemşehrisidir. Başına bir şey gelmez. Okuyucu endişesinde gayet haklıdır. Zira Vahabzade'den önce Ahmet Cevat, Hüseyin Cavit, Mikail Müşfik gibi birçok şair rejim tarafından fikirlerinden dolayı idam edilir. Birçok aydın da Sibirya'ya sürgüne gönderilir. Halk, muhalif eserler kaleme alan yazar ve şairlerin başına geleceklerin farkındadır. Bu süreçte Sovyet rejiminin icat ettiği silahlardan daha tehlikeli iki ölümcül kavram vardır: Yönetimin insanları cezalandırmak, sistemini yerleştirmek ve muhalifleri susturmak maksadıyla türettiği adeta düştüğü yeri yakan ''Halk düşmanı ve Pantürkist'' ibareleridir. Bu ifadeler, insanların korkulu rüyasıdır. Bahsedilen terimler adeta ölüm saçar, aileleri birbirinden ayırır, çocukları yetim bırakır. Basın-yayında sürekli tahşidatı yapılan kavramlardan insanlar ne kadar uzak olursa o kadar tehlikelerden beri olacağı her fırsatta, adeta, insanların kulaklarına fısıldanır. Rejim susturmak istediği şahısların üzerine bu iki kelime ile gider. Böylece insanların hürriyetleri ellerinden alınır, canlarına kıyılır, malları talan edilir. Okuyucunun da ima ettiği gibi Vahabzade de seleflerinin yolundan gider. O, halkın hissiyatına tercüman olur, cemiyetin milli-manevi değerlerini eserine konu edinir. Vahabzade'nin, cemiyeti bir arada tutan ve atalarından tevarüs ettiği değerleri eserlerinde referans olarak göstermesi tabii bir durumdur. Şeki'de muhafazakar bir ailede 1925 yılında gözlerini açan şair, milli-manevi değerlerin el üstünde tutulduğu bir muhitte yetişir. Kışın uzun gecelerinde şairin dedesi torunlarına ve çocuklarına sobada yanan odunların çıkardığı sesler eşliğinde Sovyetlerin yasakladığı manevi değerleri anlatır. O dönemde Azerbaycan'ın milli müzik aleti Tar'dan tutun da Türkiye hakkında konuşmaya kadar birçok mesele yasaklılar listesindedir. Dedesi evde Türkiye'yi torunlarına gözyaşları ile anlatırken okulda öğretmeni Türkiye gündeme geldiğinde sınıfa arkasını dönüp gözyaşlarını gizlice akıtır. Bahsedilen atmosferde yetişen şair eserler vermeye başlayınca, tabii olarak, halkının değerlerini eserlerinde terennüm etmeye başlar. Olcas Süleymanov'un, Mahallemizde bir ayakkabıcımız vardı. Hep 42 numara ayakkabılar imal ederdi. Ayak ölçünüz 42'den büyük ya da küçükse vay halinize! dediği gibi tek tip insan yetiştirme gayretinde olan sistem için Vahabzade gibi aydınlar çok zararlıdır, bundan dolayı da mutlaka susturulmalıdır. Aksi takdirde rejim payidar olamaz. Yadlar mı edecek bu halka imdat? (Vahapzade, 1974, s. 77). Kağıza yavaşca o da kol attı, Kestiler sesini Azerbaycan'ın. (Vahapzade, 1974, s. 76-79). Can kardaş'' deyirem, o da can'' deyir. Şair elinin ulaşamadığı dostlarının hasreti ile yanıp tutuşur. Gülüstan şiirinde dile getirilen aslında, ayrılığın ve hasretin gönle verdiği ıstırabın söz bedeninde mücessem bir hal alması; yürekteki sızıların süzülüp kelimelerle arz-ı endam etmesidir. Hoş, kelimeler yürekteki ağrıyı ne kadar yansıtır, tartışılır. Bundan olsa gerek çoğu zaman kelimelerin imdadına gözlerden yanaklara süzülen birkaç damla, duygulara tercüman olur, binlerce kelimenin ifade edemediği hisleri anlatıverir. Belki de şairin eserinde yer yer ifadelerin okuyucunun gözlerini nemlendirmesi bundandır. Elbette bu mısraların Sovyet idaresinde bir karşılığı vardır. Bazı insanları hislendiren mısralar, ne yazık ki, bazılarını da hırslandırır. Bahsedilen şiirinden dolayı şair hakkında soruşturma açılır. Vahabzade'yi meşakkatli günler bekler. Rejimin ilk yaptığı iş Vahabzade'nin çalıştığı Bakü Devlet Üniversitesindeki vazifesine son vermek olur. Kapalı bir sistem olan ve hafiye faaliyetleriyle meşhur ülkede hiçbir yerde çalışmasına izin verilmez. Sözün tam manasıyla şair ve ailesi açlığa mahkum edilir. O dönemde Vahabzade'yi işe alacak, çalıştıracak bir kurum olmadığı gibi mevcut kurumların başındaki insanların da buna teşebbüs etmesi mümkün değildir. Bu süreçte vefalı Azerbaycan halkı şairin yanında olur. Özellikle Şekililer şaire yiyecek getirirler, gizlice kapısına bırakır giderler. Zor günlerinde tehlikeli olmasına rağmen dostları onu yalnız bırakmaz. İki yıl süren tecrit dönemini Vahabzade ailesi dostlarının yardımı ile atlatır. Sen derde bak, vatan da var, millet de var. Sen derde bak, vatan da var, millet de var. Şairi rejim baskılara rağmen susturamaz, şiirlerinin bir kısmını bahsedilen usullerle kaleme alırken bir kısmını da Sovyetler Birliği döneminde yayımlatamaz, saklar. Sovyetler dağıldıktan sonra Sandıktan Sesler'' başlığı altında neşrettirir. Vahabzade, kalemi ile yılmadan bir ömür boyu mücadele eder. 1990 yılında Sovyetlerin dağıldığı dönemde Azerbaycan halkı istiklal için sokaklara dökülür. Ruslar, Bakü'yü işgal eder. Rus ordusu silahını halka çevirir. Tarihe Yirmi Yanvar hadiseleri olarak geçen azatlık mücadelesinde Vahabzade halkın arasında Rus tanklarının karşısındadır. Meydanda ordunun başındaki generale başkaldırır: Sen benim halkımın kanını içen fasiştsin, ülkemden defol! der ve yüzüne tükürür. General elini silahına uzatır aynı anda generalin korumaları da silahlarını şaire doğrultur. Meydanda bulunan TV çalışanlarından birisi Rus komutanın kulağına birşeyler fısıldar, general elini silahından çeker. İlgili şahıs, kendisine, O milli şairimizdir. Onu öldürürseniz buradan hiçbiriniz sağ çıkamazsınız! der (Qafarlı, 2014, s. 529). Dikta rejimlerin hükümferma olduğu coğrafyalarda aydın olmak adeta avuçta kor ateş tutmak gibidir. Bahsedilen süreci rejim parçalanıp ülkesi istiklalini kazanıncaya kadar Vahabzade hayatının her döneminde yaşar. Tehditler, tecritler onu davasından asla vazgeçiremez. Hak bildiği değerleri hayatının sonuna kadar savunur. Geride şerefli ve takdire şayan bir başkaldırı ve zulmünde boğulup giden bir sistemin enkazı kalır. Şair, mücadelesini verdiği İstiklali hayatının son demlerinde görme bahtiyarlığına erenlerdendir. Vatanının bağımsızlığını görmesi onu yeterince mesut etmez. Bu defa da Azerbaycan'ın en güzide toprakları Karabağ, Azerbaycan'dan koparılır ve bir milyona yakın insan yurdundan yuvasından didergin ayrı düşer. Bir dönem İstiklal mücadelesi veren şairin bu defa mısralarında ayrılık, hasret, işgal gibi yüreklere yük olan kelimeler yer almaya başlar. Ne yazık ki Karabağ'ın alınmasını göremez. Anlaşılan o ki aydınların bu yalancı dünyada gerçek mutluluğu elde etmesi muhaldir."} {"url": "https://helezondergisi.com/dil-baginda-acar-rengarenk-bahar-dogan-yucel/", "text": "Dillerin mahreç yapıları ve kelime dağarcıkları üzerinde coğrafya ve iklim hatırı sayılır bir tesir icra eder. İklim, sıcaklık ve soğuklukları ile, kaç mevsim yaşandığı ile, bitki örtüsü, yetişen sebze ve meyveleriyle dilde yer alır. Türkçede hurmaya dair ancak birkaç kelime bulunurken Arapçada bolca vardır. Urducada mangonun onlarca ismi varken Türkçede sadece mango vardır. Tersinden üzüm ve elmanın Türkçede onlarca, belki yüzlerce çeşidi isimleriyle mevcutken Arapçada ve Urducada birkaç kelime ancak bulunur. Sayılamayacak kadar misal vermek mümkündür bu konuda. Bu yazıda gelin Türkçenin bahar üzerine zenginliğine bir göz atalım. Şahsi tespitlerime göre Türkiye Türkçesinde ilkbaharın en az 18 farklı ismi var. On isme şairlerimiz mısralarında yer vermiş. O ne zenginliktir öyle! Bahar bir bakarsınız cıvıl cıvıl kuş sesleriyle, bir görürsünüz elvan elvan çiçekleriyle, perçeminizi okşayan bir meltemle, binbir rayihasıyla yer almıştır mısralarda. İlkbahar hem yazın ilk parçasıdır hem de kıştan sonra martla birlikte yeni yılın da başlangıcıdır. Bu sebeple Çorum ve Trabzon'da ilkgüzdür. Yenibahar, yeniyaz ve nevbahar şiirlerin mısralarında yer alacak kadar yaygındırlar. Unutmadan en meşhuru ilkbaharı da ekleyelim sırası gelmişken. Buraya birer beyit ya da kıta almasak olmazdı. Bende hiç tükenmez bir hayat vardı, Bu mevsim çiçeklerinin rengiyle karacayazken aynı zamanda yeşilliğinin namı köklem veya Trabzon yöresinde çağrıldığı ifadesiyle küklendir. Derleme Sözlüğü'nde geçen bir atasözümüz Köklem yağmurları ekin ve ot yürütür. biçimindedir. Bahar çoğu zaman başlı başına bir mevsim olarak karşımıza çıkar. Bahar dendiğinde alttaki kıtalarda geçtiği şekliyle sanki akla bir tek ben gelirim, der. O günü görmek için sade bekleyeceğiz, Bahar, hep yazın bir parçası olmaz. Arada bir yazın ayrılmaz dilimlerinden biri haline gelir. Yazın yay şeklindeki telaffuzları da yok değildir. Kadim irfanımızda yazla başlayan sene baharla biter. O yönüyle de ismi üzerinde fasl-ı rebi yani dört mevsimin sonuncusudur. Velhasıl-ı kelam bahar; yazın başlangıcı, yazdan sayılınca senenin dördüncü mevsimi, yaz mevsiminin ilk parçası, çiçekli mevsim, senenin ilk faslıdır. Neresinden bakılsa bolluğun bereketin timsali bu günler dilimize de aynı çeşitliliği ve zenginliğiyle yansımıştır. Şairlerimiz de lisanımızın sunduğu bu zenginliği bir ilkbahar çeşmesinden akan billur su misali mısralarına akıtmıştır. Bahar mevsiminin güzelliğinin sözcüklere, onların da mısralara kattığı ahenk ve zenginlik... Kaleminize sağlık."} {"url": "https://helezondergisi.com/dilbilimde-yuzey-yapi-derin-yapi-ve-noam-chomsky-emin-osman-uygur/", "text": "Var olan her şeyin zihinsel kavramlarla izah edilebileceğini, dilin düşüncelerin iletilmesinde araç olduğunu kabul eden Platon felsefesi ile aynı çizgide bir kuram geliştiren Chomsky (Altınörs, 2012), dilin yaratılıştan gelen yeteneklerle öğrenildiğini izah etmişti. Bu düşünce Aristoteles'in seslerin ruhtaki düşüncelerin sembolleri olduğu fikrini destekler mahiyette idi. Buna göre insan zihni, doğuştan boş bir levha olmaktan çok öte belli bir program alt yapısına sahip işlemci gibidir. İnsanın genetik olarak kanat değil de kol sahibi olması gibi dil yetisi de doğuştan genetik olarak vardır. Dilin kullanılması ile ilgili olarak Chomsky'nin ileri sürdüğü önemli iki kavram derin yapı ve yüzey yapıdır. Derin yapı zihne, ruha, düşünceye ait olan dil yapısını ifade eder. Bu yapıda, sözün nasıl şekilleneceği, hangi anlamda kullanılacağı ve söz diziminin nasıl olacağı gibi dile ait şekillenmeler kısa süre içinde programlanır ve dışa yansıtılır (Chomsky, 2011, s. 197). Yüzey yapı ise derin yapıların çeşitli aşamalardan geçerek dışa vurumudur. Chomsky, Görünmeyen Tanrı görünen dünyayı yarattı. örnek cümlesi ile derin ve yüzey yapıyı örneklendirir. Bu cümlede üç farklı soyut hüküm vardır. Bu hükümler yüzey yapıda yoktur. Zihinde oluşan bu hükümler şunlardır: Tanrı dünya gözü ile görülmez, dünya kendi başına olmamıştır, onu Tanrı yaratmıştır, dünya bu gözlerle görülür. Aslında bu cümle semiyotik açıdan daha farklı anlamlara kapı aralamaktadır. Bu cümle bir gösterge bağlamında incelendiğinde gösteren konumunda olan söz dizimi yani yüzey yapı, barındırdığı anlam dünyası açısından alıcı konumundaki insana bir mesaj sunar. Bu mesaj, derin yapıdaki gösterilen kapsamında bütün ilahi dinlerin özellikle vurguladığı yaratılış gerçeği ve var olan her şeyin sanatkarı olan bir tek Tanrı olduğudur. Bu açıdan dilbilimindeki derin yapı ile semiyotik arasında da sıkı bir irtibat olduğu söylenebilir. Dil bir iletişim aracıdır. Buna göre yüzey yapılardaki derin yapı izleri zihinsel anlamlara ulaşmayı, sözün arka planında var olan niyet, hedef, istek gibi duygusal formları anlamayı kolaylaştırır. İki kapılı bir handa gidiyorum. cümlesi normal düzlemde söylendiğinde bir şey ifade etmeyecektir. Ancak bu ifadenin Aşık Veysel'e ait bir şiir formunda olduğu anlaşılınca sözün anlam değeri çok farklı yere yükselecektir. İki kapılı bir handa gidiyorum gündüz gece yüzey yapısında aynı dili konuşanlar için farklı hükümleri okumak mümkündür. Bunlar şöyle olabilir: Dünya bir han gibidir. İnsan yolcudur. Dünya hayatı kısadır. Bu noktada bağlam da devreye girer. Çünkü sözün hangi bağlamda söylendiğinin anlaşılması için önemlidir. Toplumsal bir uzlaşı anlamına da gelebilecek olan bağlam, insanlar arası iletişimde olmazsa olmaz bir unsurdur. Nasıl olacak bu işler? diyen birine Yakında bir ışık yok. diye cevap vermek ancak iki kişi arasındaki ortak zihinsel alt yapının varlığı ile olacaktır. Bu basit örneğin ötesinde derin yapıların yüzeye çıkarken anlam kaybına uğraması da Chomsky'nin tespitleri arasındadır. Bu yüzden her okunan veya dinlenen yüzey yapıya ait söz dizimi, derin yapı sahibinin vermek istediği mesajları alıcıya aktaramayabilir veya alıcı ondaki mesajları doğru okuyamayabilir. Burada metnin, metin dilbilimsel açısından uygunluğu da göz ardı edilmemelidir. Çünkü bir metin, tutarlı olma, metinler arası çizgide bir değer taşıma, bir durumu net olarak ifade etme, bilgi verme ve kabul edilebilir olma gibi önemli kriterleri taşımak durumundadır. Derin yapı incelemeleri, en yakın görünen insanların dahi iletişim sorunu yaşadıkları konusunda önemli ipuçları verebilir. Zihinsel alt yapı bağlamında iki kişi arasında bağlam zayıf ise yüzey yapının daha sorunlu olacağı bu kuramın bakış açısı ile söylenebilir. Derin yapı kuramı aynı zamanda uzun bir süredir varlığını devam ettiren yapısalcı anlayışın parametrelerini de değiştirmiştir. Yapısalcı felsefe, Pavlov'dan başlayan etki-tepki sürecinin deneysel metotlarla Skinner'de sistematik bir konu halinde ifade edilmeye kadar devam etmiştir (Altınörs, 2015, s. 218). Ancak Chomsky bu anlayışı genel olarak ret etmiş ve insanın iç dünyasını yok sayarak insan davranışlarını izah etmesini eksik bir çalışma olarak tanımlamıştır. Chomsky bu tezi ile aslında insanın ruhuna inmeyi amaçlamıştır. Dilin edinilmesi, beyin denilen işlemci ile olmakta iken dilin kullanımı, yorumu ve dışa vurumu ise tamamen ruha ait fonksiyonlardır. İşte bu noktada gerçekte var olan ancak geçen yüzyılda Chomsky'nin tespitleri konuşulmaya başlanan derin yapı ve yüzey yapı daha da önem kazanmıştır. Chomsky bu düşüncesini sistemleştirirken aslında bir yanda da dilin üreticiliğini göz önüne sermeyi de amaçlar (Müldür, 2016). Dillerin mantık olarak birbirine benzediği, sadece bazı diller itibarı ile kullanılan sembollerin ve söz dizimlerinin farklı olduğu bilinen bir gerçek. Bu açıdan bakılınca bir dili öğrenmenin başka dilleri öğrenme açısından önemli bir avantaj olduğu da günümüz tecrübeleri arasında yerini almıştır. Derin yapıya inen bir dil öğrenimi kendini tamamlamış olarak görülebilir. İnsan yüzey yapıda başladığı dil öğrenimini derin yapıya doğru devam ettirir. Sonra da aynı dili konuşanlarla farklı bağlamlarda iletişim kurabilir. Bu noktada çocuklardaki dil ediniminin ilk zamanlarda mecaz söylemlerden uzak olduğunu ancak derin yapıya ait duygu ve düşünceleri az da olsa algıladıkları hususu ana dili öğrenmede derin yapının öncelikli olduğuna işaret eder. Chomsky'ye göre dilde anlam ve gramer yapıları farklı işler ve bunların farklı sistemleri vardır. Bu nedenle cümle üretme yetisi yüzey yapıdan çok derin yapıya, zihinsel fonksiyonlara bağlıdır. Üretici dilbilgisinin söz dizimi ve anlamı birbirinden ayırmasının temelinde bu ayrım yatar (Müldür, 2016). Chomsky'nin bu düşüncesini ispat için verdiği Renksiz yeşil fikirler öfkeli uyur. cümlesinde ilk bakışta anlam yok gibidir. Gramer olarak doğru olan bu dizim, anlam olarak bir yapıya işaret etmemektedir. Bunu anlamlı kılacak olan da derin yapıdan gelecek bildirimler olacaktır. Yani insan zihninde var olan derin dil yapısı veya mantığı sözün şekillenmesini doğrudan sağlar. Sözde bir sorun varsa ana dil kullanıcısı veya dili iyi bilen biri onu hemen fark edecektir. Akıl yetisini kaybedenlerin harfleri, cümleleri gördükleri halde doğru konuşamadıkları, mantıklı ifadeler kuramadıkları ve harflerin diziliminde başarılı olamadıkları bilinir. Sonuç olarak Chomsky'nin geliştirdiği yüzey yapı ve derin yapı kuramı, dilin gerçek manada anlaşılması, tanınması ve kullanılması adına çok önemli parametreler içermektedir. Hem toplumsal yapının hem de bireysel yapının sağlıklı ve huzurlu bir şekilde ilerleyebilmesi gerçekte bu yapıların işlerlik kazanmasına bağlıdır. Çünkü bağlamından koparılan, mesaj varlığı yok edilen ve sadece yüzey yapıda bir alışverişten ibaret kalan bir dil kullanımı, anlaşmaktan çok ayrışma ve uzaklaşma sorunlarını da beraberinde getirecektir."} {"url": "https://helezondergisi.com/dimitrie-gusti-ulusal-koy-muzesi-seher-saglam/", "text": "Kış mevsiminin, yılın kendine ayrılan sahnesinden çoktan çekilmiş olduğu ve yerini bütün zarifliğiyle ilkbahara devrettiği günlerden birini yaşıyoruz. Bahar, bugün de görkemli kostümünün eteklerini sürüye sürüye arzıendam ediyor. Narin dallarına sımsıkı sarılmış olan beyaz ve pembe çiçekler, hoş bir mevsim esintisine baş eğercesine, farklı ritimlerde salınıp duruyorlar. Rumence adı Parcul Herastrau olan Herastrau Parkı, Bükreş'in kuzeyinde, Herastrau Gölü'nün çevresinde bulunan büyük bir park. Toplamda 1.1 km alana sahip olan bu parkın 0,7 km 'sini park ile aynı adı paylaşan göl oluşturuyor. Önceleri burası tamamen bir bataklıktan ibaretmiş. 1930 ve 1935 yılları arasında boşaltılarak 1936'da park olarak açılmış. Park, biri doğal, diğeri de Köy Müzesi'ni kapsayan alan olmak üzere iki bölüme sahip. Ortasındaki gölün, Colentina Nehri'nin antropojenik göller zincirinin bir parçası olduğu biliniyor. Herastrau Gölü'nde küçük teknelerle gezinti yapılabiliyor. Bu, parka ilk defa gelen herkesin yaşamak isteyeceği zevkli bir deneyim. Fakat defalarca gelenler, haliyle göl kenarında oturup harika manzarayı ve tekne turu yapanları seyretmeyi tercih ediyor. Herastrau Parkı'nın tasarımları Ernest Pinard ve Friedrich Rebhuhn adlı iki mimar tarafından yapılmış. Friedrich Rebhuhn İngiltere, Fransa ve İsviçre'de çalışmış bir Alman peyzaj mimarı imiş. 1910 yılında Romanya'ya gelmiş. Burada kendisine Bükreş şehrinin bahçecilik bölümünün başkanlığı teklif edilmiş. Hatta tarihi ve hikayesiyle Bükreş'in en güzel parklarından biri olan Cişmigiu Parkı, onun adıyla anılıyor. 1922'den itibaren Kraliçe Maria'yı saray bahçelerindeki etkinliği düzenlemede desteklemiş. Yetenekli ve üretken bir peyzaj mimarı olan Rebhuhn, bitki kompozisyonunun oluşturulmasında katkıda bulunmuş. Sokakları ise Rumen mimar Octav Doicescu tasarlamış. Park, tarihi boyunca Ulusal Park, II. Carol Parkı ve IV. Stalin Parkı olarak anılmış. Bu soyadına sahip olduğu zaman parkın girişinde bir Stalin Heykeli varmış ama 1956 yılında yıkılmış. Şu anda yaklaşık olarak aynı yerde Charles de Gaulle'nin heykeli bulunuyor. Parkın bitki örtüsü, çeşitli yaprak döken ve reçineli ağaç ve çalı türlerinden oluşuyormuş. Ayrıca Rabindranath Tagore'un doğumunun yüzüncü yılını kutlamak için 1961'de dikilmiş Tagore'un meşe ağacı ve Japonya İmparatoru tarafından bağışlanan Japon Bahçesi'ndeki çiçekli kiraz ağaçlarının korunan ağaçlar olduğu biliniyor. Bunlardan başka parkta ağlayan dalları ve beyaz benekli yaprakları olan çeşitli Japon akasyaları da yetişiyor. Nisanda buraya gelinir de Japon Bahçesi'ne uğramadan dönülür mü hiç? Özellikle kiraz ağaçlarının çiçek açtığı bahar günlerinde bu bahçe, birçok Bükreşlinin favori uğrak yerlerinden olmalı ki bugün de tabiri yerindeyse hıncahınç dolu. Sade bir yaygının üzerinde yorgunluk atanlar, profesyonel fotoğraf makinelerine poz verenler, efsane kiraz çiçekleriyle kaplı dallar altında yürüyüş yapanlar... Bu hayat dolu kalabalığın arasından birkaç fotoğraf karesi yakalamaya çalışıp hoş hislerle buradan ayrılıyor ve adımlarımızı ana istikametimize çeviriyoruz. Parkta biraz uzunca ama oldukça zevkli bir yürüyüşün ardından müzenin kapısına ulaşmış bulunuyoruz. Belli bir ücret karşılığında biletlerimizi alıp içeriye giriyoruz. Müze, her gün saat 09.00'dan 17.00'ye kadar açık. Giriş, yetişkinler için ücretli iken emekliler ve öğrenciler belirli bir indirime tabi. Çocuklar ve gaziler gibi özel konuma sahip bazı bireyler için ise ücretsiz. Buraya üçüncü gelişimiz. O yüzden epeyce tecrübeli sayılırız. Aslında tahmin edeceğiniz gibi her yapının önünde onunla ilgili bilgileri Rumence veya İngilizce olarak okuyabilirsiniz. Bir rehber eşliğinde dolaşmanıza gerek yok. Tabii ki bizim gibi biraz ön araştırma yapmanızın mutlaka katkısı olacaktır. Biz yavaş yavaş evlerin olduğu alanlara ilerlerken ben daha önceden müze hakkında okuyup araştırdığım bilgilerden bazılarını sizinle paylaşayım. Romanya'nın başkenti Bükreş'te bulunan ve Rumence adı Muzeul Satului olan Dimitrie Gusti Ulusal Köy Müzesi, Herastrau Gölü'nün kıyısında bulunuyor. Dolayısıyla güzel bir konumda. Müze, Avrupa'da kurulmuş Stockholm'daki Skansen Müzesi gibi açık hava müzesi olup aynı zamanda dünyadaki etnografik koleksiyonlarından birine sahip. 10 hektarlık alana yayılmış olan bu otantik mekan, 17'nci ve 20'nci yüzyıl arasına ait olan köy yapılarını içeriyor. Yapılar, Romanya kırsal mimarisini sergilemek üzere seçilmiş ve bulundukları yerden getirilip parkın içinde yeniden inşa edilmiş. Dimitrie Gusti Ulusal Köy Müzesi'nde Transilvanya, Banat, Muntenia, Oltenia, Dobruca ve Moldova'dan getirilen ev, kilise, samanlık gibi 300'den fazla mimari yapı yer alıyormuş. Bunların içinde teknik tesislerin, kuyuların, haçların ve bir de salıncağın bulunduğunu söylemeden geçmeyelim. Ayrıca eski ahşap bir kilisenin, bir yel değirmeninin, bir yer altı evinin ve Romanya köyünden bir kapının buraya zenginlik kattığı kuşkusuz. Evlerin yanı sıra evlerin sahipleri de hayvanları ile birlikte köylerinden getirilmiş ve Bükreş'in ortasında, yaşamlarını köylerindeki gibi sürdürmeleri için ortam oluşturulmuş. Müzedeki çitler; ahşap, dal ya da kerpiçten yapılmış. Söz konusu yapıların içinde duvar halılarından sedirlere, dantel ile diğer el işlemelerinden her çeşit mutfak eşyalarına kadar -döneminde bir evde ne bulunuyorsa- hemen hemen hepsini görmek mümkün. Müze, Bükreş Üniversitesi Sosyoloji Bölümü Başkanı olan Dimitrie Gusti'nin 1925-1935 yılları arasında yaptığı disiplinler arası saha araştırmaları sonucu geliştirilen vizyon doğrultusunda planlanmış. 1936 yılında iki ay içinde de bir sosyolojik müze olarak kurulmuş. Resmi açılışı 1936'da Kral II. Carol'un huzurunda gerçekleşmiş. Prof. Gusti açılış töreninde: Bin senelik gelenek bizi çevreliyor ve bu ülkedeki bütün köylerden yapılma bu tuhaf köyün sokaklarında canlarımıza bürünüyor. şeklinde konuşmuş. 1940 yılında Basarabya ve Bukovina topraklarının Sovyetler Birliği'ne bırakılmasından sonra başkente gelen göçmenlerin müze binalarına yerleştirilmesine karar verilmiş. Göçmenler, başka bir alternatif yer bulunamadığından dolayı 1948 yılına kadar müzenin arazisinde kalmışlar ve bu süre içinde yapılar epeyce zarar görmüş. 1948 yılında Gusti'nin öğrencisi Gheorghe Focşa yönetiminde müze yeniden açılmış. Artık bir sosyolojik koruma alanı olmaktan çıkarılıp bir etnoğrafya müzesine dönüştürülmüş ve 4,5 hektarlık arazi 9 hektara kadar genişletilmiş. 1978'de eski Romanya Sosyalist Cumhuriyeti Halk Sanatı Müzesi ile birleşmiş ve 1990'a kadar Halk Sanatı Müzesi adı altında hizmet verdikten sonra yeniden bağımsız bir müze haline gelmiş. Müzenin Bükreş dışına taşınması gündeme geldiyse de bu gerçekleşmemiş. Biz, harika bir nisan gününde tertemiz havayı içimize çeke çeke müzeyi gezmeye devam ediyoruz. Bütün yapıları tek tek gezmemiz mümkün görünmese de gözümüze kestirdiklerimize kısa süreliğine girip çıkıyoruz. Genel olarak iki oda ve küçük bir sofa şeklinde tasarlanmış evlerin içinde iğneden ipliğe bütün ev eşyası ve mutfak gereçleri yerli yerinde. Bu inceden inceye tasarım, diğer ziyaretçiler gibi bizim de dikkatimizden kaçmıyor. Ziyaretçi demişken, uğradığımız her evin önünde abartılmayacak oranda bir kalabalık bulunuyor. Evlere girer girmez her hanım gibi benim de ilk dikkatimi çeken görüntüler, nakış işlemeleri oluyor. Ucu dantelli perdeler, sedir örtüleri ve yastıklar, bütün albenileriyle adeta objektiflerimize poz vermiş vaziyette karşımızda duruyorlar. Mutfak bölümünde kazandan tencereye, ibrikten bakır cezvelere, iki kulplu yayvan tavalardan fincanlara kadar bütün mutfak gereçleri, geçmiş üç asrın yaşam kültüründe nostaljik seyahat ettirmeye yetiyorlar. Hele ki güzelim nisan güneşi ve bahar çiçeklerinin renkli manzarasında, evlerin avlularında mini turlar atmaya doyum olmuyor. Avluların bir köşesindeki fırınlardan, o dönemlere has lezzetli ekmeklerle pidelerin dumanının gözümüzün önünde tüttüğünü hissediyoruz. Sadece müzenin içinde yaklaşık iki, iki buçuk saat kadar dolaşmış oluyoruz. Bu gezintiye kilise ile değirmenleri görmeyi, göl kıyısında soluklanmayı ve hediyelik stantları dolaşmayı da dahil edebiliriz. Siz, bu süreyi ziyaret saatleri kapsamında istediğiniz kadar artırıp eksiltebilirsiniz. Fakat giriş ve çıkıştaki kısa park turunu da bu zaman dilimine eklersek neredeyse yarım gününüzü buraya ayırmanız gerekecektir. Bir geziden geriye ilk olarak ne kalır? diye kendimize sorsak öncelikle yorgunluk deme ihtimalimiz yüksektir. O olmazsa olmaz zaten. Biz öncelikle o tatlı yorgunluğumuza eklediğimiz güzel bir ilkbahar hatırası ve albümümüzü zenginleştirdiğimiz fotoğraflarımızla buradan ayrılıyoruz. Buna ek olarak küçük bir hediyelik hatıra almayı da ihmal etmiyoruz. Ziyaret günümüz paskalya günlerine denk geldiği için kendimizi çok talihli sayabiliriz. Çünkü normal günlerde az çeşitlilikte takılar, ufak tefek süs eşyaları ve bir miktar el örgüleri bulunuyorken bugün birçok cazip ürünlerin sergilendiği stantlar mevcut. Yerel folklor kıyafetleri, el emeği göz nuru tablolar, tabaklar, fincanlar bunlardan bazıları. Belki siz de bizim gibi şanslı gününüzde olur ve zengin hediyelik eşyaların sergilendiği bir günde bu güzel açık hava müzesini gezebilirsiniz. Fakat burada satılan her ürünün normalden biraz daha pahalı olduğunu hatırlatmakta fayda var. Bu da bütün turistik mekanları gözümüzün önüne getirince normal olarak algılanabilir. Sonuç olarak; müze gezmeyi sevenler için Rus, Türk, antik ve Orta Çağ etkisi altında kalan Güneydoğu Avrupa'daki yaşamı yansıtan Dimitrie Gusti Ulusal Köy Müzesi'nin harika bir tercih olduğunu söyleyebiliriz. Modern yapıların sardığı Bükreş sokakları arasında geleneksel Romanya evlerini ve kırsal hayatı gözler önüne seren bu sosyolojik müzeyi gezerken Romanya'daki 17. yüzyıldan günümüze kadar yaşanan değişimleri de görebilmek ayrı bir zenginlik. Hatta sadece bu müzeyi gezmek için bile Bükreş'e gidilebilir, desem abartmış olmam herhalde. Artık bu yazıyı okuduktan sonra gezi planınıza belki de bu güzide müzeyi de eklemiş olabilirsiniz. Şimdiden iyi gezmeler."} {"url": "https://helezondergisi.com/dirdirci-yonca-yasar/", "text": "Önce su getir, önce yemeği yap, önce çamaşır, bulaşık... Dırdırcı kadın başladı yine konuşmaya. Duymayacağım bu kez. Radyomun düğmesine dokundum. Sesini de iyice açtım. Bir kadeh içki aldım. Geçen gün bir şiirde okumuştum. Sarhoş kafayla yaşamalı. diyordu dünyayı. Balkonda her zamanki köşemdeyim. Dırdırcı kadın daha bir kızdı. Oldum olası sevmezdi şu içimdeki diğerini. Şu yazar denileni. Kalbimin odacıklarında onca yıldır komşudurlar, sevmediler birbirlerini gitti. Neymiş; dağınıkmış, aklı beş karış havadaymış, yazarım diye dolanırmış ortalıkta. Geçen gün bir diğer odadakiyle, şu mühendis hanımla konuşurken duydum. Yazar olmuş da ne olmuş? İşi gücü gökyüzüne bakmak. Ne varsa? Bir işin ucundan tutmaz. Konuşmaya gelince, susmaz... Dedikodu yapıyorlardı. Ne isterlerse konuşsunlar canım. Mühendisin de sesi çıkmıyor bugünlerde, çok şükür. Raporlar, çocuklar, kutsal evlilik müessesesi arasında kaldıramıyor garibim kafayı. Şimdilerde havasından geçilmeyen yazar hanım. Az konuşur ama bir başlayınca dinlettirir hani kendini. Geriden gelen müzik eşlik ediyor düşüncelere, Herkes sustu. Dırdırcı bile. Boşluk büyüyor. Gözlerimi kapattım. Balkon demirinden kaydı son parmağım. Çok sevdim. Kurgusu ve dili harika. Devamı gelir umarım yazılarınızın. Çok teşekkür ederim. Hep yazıyla şifalanmak umuduyla.. sevgiler ve saygilar.."} {"url": "https://helezondergisi.com/doktor-kemal-selman-olmez/", "text": "İbrahim ter içinde uyandı. Giydiği yarım kol beyaz fanilasının çoğu yeri sırılsıklam olmuştu. Son günlerde sıklıkla gördüğü aynı rüya onu oldukça sarsıyordu. Rüyadan uyanınca kendini harese yemiş deveye benzetirdi. Devenin ağzını kanatan otu ısrarla yemek istemesi gibi o da yüreğini parçalayan sahneleri görmek için dua ederek yatağa giriyordu. Son günlerde, akşam öğününde alması gereken ilaçları da ihmal etmişti. Yaz aylarında bile örtünerek uyudukları yün yorganı üzerinden atmadan yatakta karısı Fadime'yi aradı. Odada tek olduğunu anlayınca kalkıp fanilasını değiştirdi. Hava tamamen aydınlanmadığından duvardaki saati güçlükle okuyabildi. Sabah namazı vakti girmişti. Gardırobun kapısını kapatıp perdeyi açtı. Temmuz ayı başlamış olmasına rağmen hava bu saatlerde serindi. Kapının arkasında asılı duran hırkasını giyip odadan çıktı. Fadime'yi her zamanki yerinde, pencerenin önündeki kanepede, kucağında Kur'an okurken buldu. Kur'an okumayı ellili yaşlarda öğrendiğinden genelde büyük boy Mushaf'ları tercih ediyordu. İnce uzun parmağını sağdan sola hareket ettirirken göğsü inip kalkıyor ve dudaklarından değişik sesler çıkıyordu. İbrahim kapıdan, karısı Fadime'yi seyrederken, elini ıslanmış kır saçlarının arasına götürüp kafasını kaşıdı. Kafasından çıkan ses ile karısının ağzından çıkan sesler birleşince bir iş makinası gürültüsü duyulur gibi oldu. Kulağında çınlayan bu sesle banyoya gitti. İbrahim ve karısı uzun süredir dış dünyadaki seslere kapalı daha çok kendi iç alemlerindeki sesleri duyuyorlardı. Abdest alırken aynada yüzüne baktı. Yaz ayları gelince burnu önce kızarır sonra da derisi pul pul dökülürdü. Herhangi bir alerjisi yoktu ama cildi çok hassastı. İbrahim salonda serili duran seccadede namazını kıldı. Karısı kucağındaki insan suretli kırlenti kanepeye bırakıp ayağa kalktı. Fadime'nin boyu kocasının boyundan uzundu. Elindeki Kur'an'ı raftaki Anatomiye Giriş kitabının yanına koyarken oğlunun lise mezuniyet fotoğrafına baktı. Fotoğrafın sağ alt köşesinde 1998 Süleyman Demirel Fen Lisesi Mezunları yazılıydı. Zaman ne çabık geçiyor diye söylenerek basma eteğini ve lacivert bluzunun üzerine giydiği kahverengi yeleğini düzeltip namaza başladı. Duası her zamanki gibi uzun sürdü. Seccadeyi katlayıp vitrinin çekmecesine koyduktan sonra koltukta oturan kocasına döndü. -Bögün Kemal gelecek. -Habarım var. -Buzlukda gıyma varıdı, çıkardım. İç hazırlayacam. Fırına götür de etli ekmek yapdırıver. Hasan'a da söyle, gevrek bişirsin! Geçen günküler ataş görmemişdi. Bu sefer de yanmış diyecen oğlanın bişirdiğine. Gafa gidik zaten senin. -Tamam tamam... Çarşıya çıkınca şeker almayı da unutma! Yarın bayram, çocuk çoluk gelir gapıya. -Ne ilazımsa yaz, unudurum ben. -Başka bi şiy gerekmez. Dolapda süzme yoğurd var. Yanına da ayran yapacam. O icceni getirir zaten. Sen merak itme! Bak! Oğlan gelince yidiğine içdiğine laf itme sakın. Senin dilinin ayarı yok! -Tamam hanım, gızdırmayız oğlunu. Ne içerse içsin. Gendi içip hastalarına içmeyin mi diyecek? Ne diyecekse diyecek. Golay mı tıp okumak? Gafasında saç galmadı oğlanın. Demek ki ziğnini böyle topluyor. Hep İzmir'e gidince başladı bu meredlere. Isbarta'da yurtda galırken disiplin vardı. Okul didin mi sıkı olacak. Keşke askeri okul gazanınca oraya yollasaydım. -Hanım ben onun iyiliği için diyom. Canına yazık! Zaten ufak defedi, yumruk gadar galdı oğlan! O benim ciğerim, paşam! Haydi ciyala neyse de içkiye başlamasaydı iyiydi. -Ne yapalım, başladı. Kemal Isbarta'ya giddinde daha çocuğdu. Hem okudu hem çalışdı. Yazın Akşehir'e gelip tatil mi yabdı sanki? Her tatili vişne ağaçlarının, kiraz ağaçlarının depesinde geçdi. -Ben bilmiyo muyum sanki? Keşke yokluk olmasaydı da daha golay okutsaydık. -Ben çay goyyom. Fırın açılmışdır. Sen de git, ekmek al. Gavaltı yapalım. diyerek mutfağa girdi. İbrahim gazete kağıdına sarılmış sıcak somunları koluna sıkıştırdı. Ekmek kokusu ile yan bahçeden gelen sulanmış toprak kokusu birleşti. Burnuna gelen bu koku yetmiş yıllık hayatının özetiydi. Son sekiz sene onu çok yormuştu. Geceleri gördüğü kabuslar da olmasa yaşamanın bir manası kalmayacaktı. Yavaş yavaş yürürken, elini cebine attı. Sigara paketi zannettiği şeyin, cüzdanı olduğunu anlayınca çıkarıp içini açtı. Kahverengi saçları henüz seyrekleşmemiş, her zamanki gibi, pembe yanaklarının ortasından kocaman gülümsemeyle bakan oğlunun yeşil gözlerine odaklandı. Fotoğrafı baş parmağıyla okşadı. Sen benim bitiremediğim ömrümün hasadısın! diyerek cüzdanı kapatıp cebine koydu. Kapıyı açınca, genzi kızarmış biber kokusuyla doldu. Mutfağa girip, Ege Üniversitesi armalı kupadaki ılık su ile ilaçlarını içti. Aynı ilaçları karısı da kullanıyordu. Fakat ne ilaçların ne de gittikleri seansların bir faydasını göremiyorlardı. Teybin sesi kızartma yağından çıkan sesi bastırıyordu. Bu evde sakin bir hayat yaşanmasına rağmen genelde hareketli şarkılar çalınırdı. -Biber acı galiba! -Heee, acıymış. Fırına bunnardan da götür! Paşa sever acıyı. Biraz da sütlaç yapacam. Başka ne yapsam acaba? -Bizim için geliyor tabi. Huysuzlanma sen de! Bak dokdor babası da oldun. Daha ne istiyon? Haydi salona geç! Sofrayı oraya guracam. Kemal'in anneler günü hediyesi olarak aldığı yemek takımına hazırlanmış kahvaltı masasına oturdular. Masaya dizilen tabakların sayısı diğer günkülerden oldukça fazlaydı. Servis tabakları, bıçaklar, beyaz peçete... hepsi Kemal'in beğendiği gibi dizayn edilmişti. Akşam yemeği ve sonrasında kurulacak sofraların provası yapılıyordu. Kahvaltıdan sonra İbrahim çarşıya gitti. Fadime yatağı toplayıp gardırobun kapılarını açtı. Kemal'in kıyafetlerinin kendi kıyafetlerinden fazla olduğunu gördü. Hepisine nafdalin gokusu sinmiş. Paşa bana gızacak. Bunnları yiniden yuyup ütüleyen. diye söylenerek beyaz önlükleri askıdan aldı. Sadece önlükler değil tişörtlerin çoğu da beyazdı. Kot pantolonları toplarken Bu oğlan bu donların içine nasıl sığıyo? diyerek dudaklarını büzüp ellerini iki yana açtı. Aynı hareketi oğlu da yapardı. Böyle yaptıklarında ikisinin de yüzlerinde onlarca kırışık belirirdi. Kanvas şortların altındaki çeyizlik hurcun içinde, giyilmiş ama yıkanmamış bir takım kıyafet vardı. Bu kıyafetlere dokunamadı. Bazen hurcu açar ve kocasıyla birlikte kıyafetlerden gelen kokuyu içlerine çekerlerdi. Alt raftaki kutuyu açtı. Siyah beyaz kutunun içinde halı saha kıyafetleri vardı. Bunnarı da hazırlayan. diyerek kutudaki Beşiktaş formalarını çıkardı ve işe koyuldu. İbrahim eve geldiğinde, Fadime mutfaktaki hazırlıklara devam ediyordu. Bu sefer evin her yerini yayla çorbasının üzerine dökülmek için eritilmiş tereyağı kokusu sarmıştı. Evdeki koku ne olursa olsun onlar hep aynı şeyi hissederlerdi. Evin duvarlarına genzi yakıp gözü yaşartan kekremsi bir koku sinmişti. Fakat diğer insanlar bu kokuyu hissetmiyorlardı. -Mahalledee okulun bağçasında oturdum biraz. Çocuklar top oynayyorlardı. Onlara bakdım. -Tembel tavıklar gibi her gün oraya düneyyon. Osanmadın mı orada oturmaya? Kürşat'a diyecem: O daşı ordan galdırsın. Sen de rahat it, mahalleli de rahat itsin. Ne yapacan elin çocuklarının topunu? Sanki gendi oğlanların mı oynayyorlar? İbrahim, Ben de senin kanepeni kaldırtacağım. diyecekti ama bunu söylemeye bile gücünün kalmadığını fark etti. Sessizce salona geçti. Eskiden o taşın üzerinde oturur ve oğlunun attığı golleri gururla seyrederdi. Elleriyle değil, yüreğiyle alkışlardı çocuklarını. Büyükçe olan kırlenti kafasının, iki küçük kırlenti de ayaklarının altına koyarak Fadime'nin kanepesinde uzandı. Yorulduğunda böyle yapmasını ona Kemal söylemişti. Biraz dinlendikten sonra ayağa kalktı. Karısına seslendi. -Paşa'nın halı saha ayakkabılarının önü açılmışdı. Ünal'a götürem de tamir iddirem. -Götür, götür! Ben de namaz gılıp sofrayı hazırlıyacam. Fadime sofrayı hazırlayıp düğüne gidecekmiş gibi giyindi. Her zamanki yerine yani pencerenin önündeki kanepenin köşesine sokağı görecek şekilde oturdu. Daha Fadime'nin zihninden geçip gözlerini kilitlediği sokakta canlanan birinci hatıra bile bitmemişti ki, İbrahim elindeki poşetlerle içeri girdi. Tamir ettirdiği ayakkabıları dolaba yerleştirdi. Yatak odasına gidip lacivert takım elbisesinin içine beyaz gömleğini giydi. Hiç konuşmadan gelip karısının yanına oturdu. Her ikisinin de gözleri saatte, kulakları kapıdan gelecek sesteydi. Zil çalınca heyecanla koştular. Fadime kapıyı açtı. Karşılarında küçük oğlu Kürşat ve torunları Kemal'i gördü. Altı yaşlarında kahverengi saçlı, yeşil gözlü çocuk dudaklarını büzüp ellerini iki yana açtı. -Babaanneeee! Hazır mısınız? Sizi almaya geldik. Önce mezarlığa gidip Doktor Amca'mı ziyaret edeceğiz, sonra da hayvan pazarına... Haydi! Güzel bir hikaye, sürpriz son. Beklenen güzellikte. Bizleri duygusal mevsimlere sürüklediniz. Teşekkür ederim emeğinize sağlık. Her türlü farklı hissiyatı okurlarına tattıran sıcak ve samimi bir hikaye olmuş, her ne kadar sonundaki acı sürpriz o tadı buruklaştırsa da... Elinize sağlık."} {"url": "https://helezondergisi.com/dora-maar-aglayan-kadin-mi-elif-altintas/", "text": "Ağlayan Kadın (Görsel 2) mendilini ağzında ısırarak tutar. Gözlerinde endişeyle karışık bir korku barındırır. Öyle bir zaman gelir ki gözlerimiz o bakışları silerek gülümsetmeye çalışır. Önce çizgileri ve renkleri tuvalden kazırız. Sonra tuvalin arkasında bir kadın görürüz. Adı Dora Maar olan bu kadının derin bakışlarına takılırız. Kim bu Dora Maar? (Görsel 1) Neden ağlıyor? Ya da ağlayan sahiden Dora mı? diye sorular sorarız. Maar, Picasso'nun öne çıkan resimlerine ilham kaynağı olan kişidir. Onun, ağlayan kadın takıntısına hüznünü ödünç verecek kadar da cömert. Aralarındaki sevgi mi, aşk mı ne olduğunu anlayamadığımız bu ilişkiye bakışlarımızı bulandırmadan göz atalım. Kendine güvenen, yetenekli ve entelektüel bir kadın olan Dora aynı zamanda fotoğrafçı, şair ve ressamdır. Sanatında yükselişe geçtiği dönemde Picasso ile tanışır. Picasso'nun üslubundan oldukça etkilenir. Daha sonra, Picasso'nun da isteği ile hayatına resim yapma arzusu girer. Aynı zamanda Picasso'ya modellik yapmaya devam eder. Bu kısımların altına kırmızı bir çizgi çekelim. Tıpkı Picasso'nun tüm Dora Maar portrelerinde yanağına kondurduğu şeftali kırmızısı gibi. 'Dora Maar' olarak ismini sonradan değiştiren sanatçı 1907'de Paris'te doğar. Annesi Fransız, babası Hırvat asıllı başarılı bir mimar. Babasının işlerinden dolayı bir süre Arjantin'de kalır. Paris'e gelir gelmez 1926'da resim dersleri almaya başlar. Ardından Güzel Sanatlar'da fotoğraf eğitimi alır. Fotoğraf alanındaki yeteneği onu bu alana iter. O zamanın ileri gelen fotoğrafçıları ile çalışır ve hatta aynı atölyeyi paylaşır. İllüstrasyonlar yapar. Fotomontaj, bindirme, kolaj teknikleri ile zihinleri zorlarken çeşitli illüzyonlar yakalar. Fazla ayna kullanımı ve gölgelerdeki zıtlıklarla bunu destekler. Formlar üzerinde gerçeküstü rötuşlarıyla da ünü artar. (Görsel 3, 4) İlk kişisel sergisini Paris'teki Galerie Vanderberg'de açar. (Caws, 2000, s.224) Bir kadın olarak güzelliğinin dışında sanatıyla öne çıkmayı başarır. Moda fotoğrafçılığında uzmanlaşır. Politik konularda aktif olur. Paris Rene Lefeuvre'de 1934 yılında, Jacques Soustelle, Simone Weil ve Georges Bataille tarafından desteklenen faşist gösterilerin ardından, Andre Breton'un öncülüğünde yazılan Mücadeleye Çağrı isimli broşürü imzalar. Sürrealist kavramların etkisiyle kendisini sol görüşe yakın hisseder. Bu sürrealist çalışmalar bir süre beraber yaşadıkları Picasso'yu da etkiler. Dora ayrıca Picasso'ya fotoğraf çekme tekniklerini de öğretir. Picasso Dora'nın atölyesinde bir arkadaşının ziyaretine gelir. Atölyede bir fotoğrafa hayran kalır. (Görsel 5) Picasso, Dora'nın modelliğini yaptığı bu fotoğrafı çok istemesine rağmen bir türlü alamaz ama Dora ile tanışmayı başarır. Yazar Jean-Paul Crespelle, ilk karşılaşmalarını şöyle anlatır; Kalın kaşları nedeniyle daha soluk görünen soluk mavi gözlerle aydınlanan genç kadının ciddi yüzü; -hassas, huzursuz bir yüz- ışıkla gölgenin üstünden dönüşümlü olarak geçti. Parmakları arasında küçük, sivri uçlu bir kalem bıçağını masanın tahtasına sürmeye devam etti. Bazen ıskaladı ve siyah eldivenlerinin üzerine işlenmiş güllerin arasında bir damla kan belirdi. (Conway, 18 Haziran 2014). Picasso daha sonra bu eldivenleri hatıraları için sakladığı vitrine kilitler. İkisinin yolları bir film setinde tekrar kesişir. Picasso ona hayran kalır. Mazoşist tavırlarından oldukça etkilenir. Belki de bu hayranlığı onun portrelerini çizmekten daha ileri gider. Maar içinse bu sevgi ölümüne kadar olan süreçte bir saplantıya dönüşür. Dokuz yıl birlikte yaşarlar. Picasso Dora'yı ayrılmadan önceki son yıllarında yalnızca ağladığı için sever. Çünkü onun hüznünden beslenir. Dora'nın 'Ağlayan Kadın' portresi onlar ayrılmadan önce çizilen son resimdir ama konumuz bu resim ve ressamın üslubu değil; Picasso'nun iç savaşın acılarını bir kadın üzerinden betimlemesidir. Dora, Amerikalı yazar James Lord'a Benim portrelerimin hepsi tamamen yalan. Onlar Picasso'nun. Hiçbiri Dora Maar değil. der. . Dikkat edersek Picasso'nun 'Ağlayan Kadın' portrelerine başlamadan önce çizdiği Dora'ların bambaşka olduğunu görürüz. (Görsel 7) Ressamın betimlemelerinde; Dora yüzünde tatlı bir tebessüm, narin, alımlı bir duruş ile zarif karanlığını içinde saklayan bir kadın olarak bakar. İspanya İç Savaşı Picasso'yu çok etkiler. Dora'nın ruhsal sıkıntılarının kırılma zamanı da bundan sonra başlar. Paris'in ara sokaklarında engelli, yoksul insanların fotoğraflarını çeken, empati kuran Dora'dan bahsedersek bu kulaklara yabancı gelmez. Paris'in dışında da arayışlarına devam eden Dora, özellikle hizmet gitmeyen La zone olarak adlandırılan bölgelerde; kulübe ve barınaklarda yaşayan otuz bin kadar yoksul insandan bir kısmının fotoğrafını çeker. Barcelona'ya da gider. Aynı konularda fotoğraflar çeker. Dora, ünlü ressamın adını kendi işleri için hiç kullanmamış olmasına rağmen Picasso ile tanışıyor diye dikkate alınmaz. İç savaşın etkisinde devasa bir eser olan Guernica tablosunun tüm oluşum aşamalarını da Dora fotoğraflar. (Görsel 8) Esasen Picasso, Guernica Tablosu'nu Dora'nın siyasi görüşünden etkilenerek yapar. Picasso önceleri apolitik bir sanatçı iken faşizme karşı tutum sergiler. Dora Picasso'nun bu resmi yaparken en yakın destekçisi olur. Guernica'nın resmi fotoğrafçısı olan Dora, bu eşsiz tablonun her bir çizgisi hakkında yorum yapanlara muhakkak bir çift söz söyleme hakkına da sahip olur. Hatta tablonun bazı yerlerini Dora'nın boyadığı da söylenir. O sıralar bu savaş, Dora'nın sinirlerini gitgide yıpratır. Peşine İkinci Dünya Savaşı olur. Elbette başka sebepler de birikir. Picasso'yu ezici söylemlerine ve de hovardalıklarına rağmen terk edemez. Oysa ki Maar, iyi eğitim almış ve ayakları üzerinde durabilen bir kadındır. Hal böyle iken Picasso, Dora Maar'ın ona karşı olan sevgisini yıpratır, önemsemez. Picasso, Dora ile yaşarken başka kadınlarla da ilişkilerini devam ettirir. Dora ile birlikteliklerinin son zamanlarına doğru Picasso, kendisinden yirmi yaş küçük bir kadınla da yaşamaya başlar. Bu genç kadın ve ressamın bir de çocuğu olur. Üstelik Picasso bu süreçte resim yapması için Dora'yı teşvik eder. Dora, fotoğraf sanatının inceliklerine hakim, özgün çalışmalar ortaya koyarken; her şeyi bırakıp resim yapmaya başlar. Yıllar sonra sanat eleştirmenlerinin ortak söylemi de aşağı yukarı aynı olur. Picasso, Dora'nın kendisine bağlılığını kullanarak fotoğraf alanında yükselmesini engellemek ister. Dora tam da bu zıtlıklar içinde sinir krizi geçirir. Üstelik Picasso da onu terk eder. Bir süre akıl hastanesinde yatar. Yasak olmasına rağmen elektroşokla başka tedaviler görür. Hastaneden çıktıktan sonra Picasso ona kırsalda bir ev satın alır. Bu ev ona gönderdiği özür yüzüğüne benzer. Dora hayatının son zamanlarını kendi içine çekilmiş olarak Paris'te geçirir. Bir zamanlar özgün fotoğraflar umudu ile dolaştığı Paris'in sokaklarında; o kalıplara sığmayan kadından artık eser yoktur. Dora bundan böyle resme sımsıkı tutunur. (Görsel 9, 10) Yaşamayı seçer. Düşünsel ve inanç anlamında bu yaşadıklarından sonra değişikliğe de gider. Dora'nın annesi Katolik mezhebine bağlı bir kadın. Küçük kızını bu mezhebe göre katı bir şekilde yetiştirir. Gençliğinde ise bunlara babasının da desteği ile karşı çıkmasına rağmen Dora, bir zamanlar reddettiği öğretilere geri dönüş yapar. Hayatının sonuna dek tam bir katolik olarak yaşar. Picasso ile nadiren görüşmeye devam eder. Dora tekrar Picasso ile resim yapmayı da hayal eder. Dora'da zedeleyici yıpranmalar oluşur. Fakat yaşadıkları, sanatını önemli ölçüde etkiler; bu durum da resimlerine yansır. Tarzını güçlendirir. Picasso değeri yaşadığı zamanda bilinen ender ressamlardan olduğu için; Dora uzun yıllar Picasso'nun gölgesinde kalır. İlk başlarda bundan şikayet etmez. Aksine tercihi de bu yönde olur. Bu da Dora'nın Picasso'dan hemen ayrılmamasının nedeni olarak ona beslediği duygulardan başka şeylerin de var olduğunu gösterir. Picasso ile birlikteyken yaptığı resimlerde -kendisi kabul etmese de- desenleri Picasso'nun fırçasının kokusundan yayılan bir gerçeğe evrilir. Sonradan resimlerinde bu durum değişir. (Görsel 11, 12) Soyuta meyleden içe dönük manzaralara döner. Picasso ile geçmişini, kendisi ile resimleri arasında muhafaza eder. Dora, genelde Picasso'nun sevgililerinden biri ve modeli olarak hatırlanır ki bu tam manasıyla eksik ve yüzeysel bir ifadedir. Kendisi de bunu reddeder. Picasso'nun onun 'hocası' olduğunu vurgular. Kendisini sanatçı olarak tanıtan birçok sergisi de olmuştur.(1) Emma Lewis, Tate Modern'de iki yüz elliden fazla fotoğrafın misafir olduğu serginin küratörlerinden birisidir. Dora Maar'ın çalışmalarına Kasvetli ve çekici, şakacı bir unsur. diyerek akıllara kaydeder. Aslında eserler esprisini de içinde barındırır. (Dowd, 24 Kasım 2019). Şiir yazar. Ruhundaki dalgalı haller metaforlar halinde renklerinde ve kelimelerinde yayılır. Ağır depresyonda, kriz geçirdiği zamanlarda şiirleri onu destekler. Yetmişli yaşlarından sonra Dora, karanlık odasına geri döner. Burada yüzlerce fotogramla deneyler yapan Dora'nın resim sanatına uzun süre emek verip ilerleme kaydetmişken neden tekrar fotoğrafla ilgilendiği konusunda ancak tahminler yürütebiliriz. İki sanat arasında birbirini besleyen ortak disiplinler var. Resimle haşır neşir olurken, aklında yanıp sönen ışıklar mı yolunu aydınlattı? Onu dürten neydi? Yine de hiçbir zaman bilemeyeceğiz. Çünkü karanlık oda deneylerinin birçoğu Dora'nın ölümünden sonra bulunur. Bu da içe dönük bir karakterden beklenilen bir davranıştır. Picasso'ya bir tepkisinin sonucu olarak onları saklamış olabilir. Bir yandan da Picasso'nun istediği sanatı sürdürmesi ile ona olan bağlılığının sağlamasını yapar. Tahminler olası güzergahta devam etse de sonuçta bu deneyleri yapmış olması onun gerçeği. Seksen dokuz yaşında uzun bir yolculuğun arkasından gözlerini kapayan Sevgili Dora, birçok soru işareti ile hayata veda eder. Dora Maar, sanat tarihçileri tarafından uzun yıllar sonra keşfedilir. Yaşadığı zamanlarda kıymeti bilinmez. Hatta Maar, yakın tarihte 'Genius Picasso' dizisinin 2018 sezonunda Samantha Colley tarafından canlandırılır. Dizinin konusu Picasso'nun yaşamıdır. Picasso çok güçlü kübist ressamlardan olduğunu kanıtlamış özel bir sanatçı. Yolumuzu henüz 'Ağlayan Kadınla' kesiştirmedik. Bu portre Dora ile özdeşleşince farklı, Picasso'yu düşününce farklı anlamlar içeriyor. Dora Maar'ın ağlaması Picasso'nun sanatının bir bölümünü elbette 'Doralaştırır'. Aslında Dora Maar için; ağlayan değil, ağlatılan kadın demek daha doğru olur. Şair Grace Nichols'ın Dora'nın ağzından yazdığı mısralar da bunu destekliyor. Dora Maar ve Pablo Picasso'ya saygılarımla."} {"url": "https://helezondergisi.com/drina-koprusu-dogan-yucel/", "text": "Bir köprü düşünün ki o bulunduğu şehrin bir parçası değil de sanki şehir onun etrafında örgülenmiş olsun. Öyle bir köprü ki üzerine yazılan bir roman, yazarına Nobel Edebiyat Ödülü kazandırsın. Uzatmadan söyleyelim. Bahsettiğimiz yapı, Drina Köprüsü adıyla nam salmış olan Sokollu Mehmed Paşa Köprüsü'dür. Günümüzde Bosna'da, Sırbistan sınırı yakınında bulunan Vişegrad şehrindeki bu köprü, neden bu kadar ünlenmiştir? Köprüye dünya çapında nam kazandıran İvo Andriç'in 1961 yılında yazdığı ve kendisine Nobel Edebiyat Ödülü kazandıran 'Drina Köprüsü' romanıdır. Bu romanın ilk kısmında, yediden yetmişe hem Müslümanlar hem de Ortodokslar arasında türeyen, şehirdeki köprüyle ilgili efsaneler anlatılır. Romanda köprünün merkezi noktasındaki Kapiyada oturup muhabbet etmenin anlatıldığı kısmı buraya almadan edemedim. Birinci ve İkinci Dünya Savaşı sırasında kent neredeyse tamamen yıkılmış, çoğu bina Drina Köprüsü de dahil olmak üzere ağır hasar görmüştür. Köprü, 1949-1960 yılları arasında köklü bir restorasyondan geçirilmiş ve savaşlar sırasında yıkılan kısımları, Yugoslavya hükümeti tarafından yaptırılmıştır. Bosna Savaşı sırasında herhangi bir saldırıya maruz kalmamıştır. Ancak 2003 yılında köprüdeki trafiğin giderek artmasından dolayı motorlu araç geçişi yasaklanmıştır. Bu döneme kadar maruz kaldığı yoğun yüklenme sonucunda köprüde önemli hasarlar meydana gelmiştir. Ayrıca 1966 yılında köprünün mansap bölgesinde, 1989 yılında ise menba kısmında yapılan iki hidroelektrik santral, köprünün temellerinde ciddi hasarlar meydana gelmesine ve üzerinde bulunduğu akarsuyun taban rejiminin değişmesine sebep olmuştur. Bu sıkıntıları aşmak ve köprünün rampasını yeniden inşa etmek amacı ile 1992'de başlayan çalışmaları savaş sekteye uğratmıştır. 2010-2019 yılları arasında TİKA tarafından tamiratı yapılmış ve bu esnada UNESCO temsilcileri de çok yardımcı olmuştur. UNESCO tarafından 2007'de Dünya Kültür Mirası listesine de alınmıştır. Dünya Kültür Mirası içinde yer alan 6 köprüden biri olan Drina Köprüsü, 11 kemerli ve toplam uzunluğu 179 metredir. Babası vefat eden Sokollu Mehmed Paşa, annesi ve abisiyle yaşayan bir çocuktur. Annesi çocuklarının okumalarını istemektedir. Büyük oğlunu bir kilise mektebine gönderir. Küçük oğlunun da devlet adamı olmasını arzu eder. Bunun için yeniçeri olarak devlete kaydetmek ister. Yeniçeriler bilindiği gibi Hristiyan çocuklarından seçilmektedir. Herhangi bir özür ve sakatlığının olmaması, çok zeki olmaları, ailenin tek çocuğu olmamaları gibi belli kriterleri vardır. Sokollu'nun annesi, Hristiyan köylerinde çocuklara imtihan yapan yeniçeri ağası turnacıbaşıyı beş yıl bekler. Oğlu artık 11-12 yaşlarındadır. Genelde çocuklar 7-8 yaşında alınmaktadır. Turnacıbaşı, bu çocuğu başta imtihana almak istemez. Çok ısrardan sonra diğer çocuklarla beraber imtihana girmesine izin verir. Seçilecek çocuklar, bir sofraya otururlar. Ellerine kollarından uzun birer çömçe verilir ve önlerine birer kase çorba konur. Çorbayı dökmeden içenlerin, İstanbul'da Enderun Mektebinde okuma hakkı kazanacağı söylenir. Sokollu bu durumu görünce yanındakine şöyle der: Sen bana çömçenle içir, ben de sana içireyim. Böylece çorba dökülmeden içilmiş olur. Bu zekayı gören turnacıbaşı, yaşına başına bakmadan hemen Sokollu Mehmed Paşa'yı İstanbul'a götürür. Yeniçeriler küçük yaşlarda Müslüman ailelerin yanına verilir ve orada Osmanlı örf adetinin yanında Osmanlıca, Arapça ve Farsçayı iyi derecede öğrenirlerdi. Büluğ çağına erdiklerinde acemi oğlan mekteplerine alınırlar ve askeri talimden geçirilirlerdi. Sonrasında daha da kabiliyetli olanlar Enderun Mektebi'ne alınırdı. Burada da kabiliyetlerine göre şair, sanatkar veya devlet adamı olurlardı. İşte Sokollu, üç padişah zamanında aralıksız sadrazamlık yapmış çok büyük bir dehadır. Köprüye gelecek olursak, Sokollu'nun Müslüman olduğunu duyan köylüler annesine; Bir papazın kardeşi nasıl Müslüman olur, sen nasıl bir Hristiyansın? diye ileri geri konuşmaya başlarlar. Kendisi oğluna bir mektup gönderir ve Köydeki insanlara benim iyi bir Hristiyan olduğumu ikna etmem lazım, bana bir kilise yap. der. Sokollu kilise yaptırırsa kendisinin gizli bir Hristiyan olduğunu düşünen fitneciler çıkar, diye önce çekinir ama yaptırmadığı takdirde annesi Sütümü helal etmem. demiştir. Bu durumu Mimar Sinan'a danışır. Mimar Sinan da Orada bir köprü ihtiyacımız var, görkemli köprünün hemen dibine küçük bir kilise yaparsınız, hiç kimse de bu muhteşem eserin yanındaki küçük kiliseye laf etmez. Anneniz de Neden ırmağın karşı yakasına yaptırdın? diye sorarsa rahat rahat ibadethanene gidebilesin, diye senin ayağının altına köprü de yaptırdım dersin. diye cevap verir. Böylece köprünün inşaatı Mimar Sinan eliyle başlar. Köprünün bitiminden iki yıl sonra ise Sokollu Mehmed Paşa, Topkapı Sarayı'nda hançerlenerek şehit edilir. Sokollu'nun şehit edildiği tarih, Osmanlının da yükselişinin bittiği tarih kabul edilir. Vişegrad'da köprü en güzel Drina Nehri üzerinde tekneyle gezilerek görülür. Tekneyle gezinti sırasında Vişegrad üzerine yazılmış en güzel sevdalinkalardan biri olan ve Safet Isoviç'in yorumuyla U lijepom starom gradu Visegradu dinlenir. asikovah s dragom skoro svako vece. A i jutros slusam, pjevaju slavuji, vec je zora rana Drinu obasjala! Evo sam ti dos'o, sjedim na Bikavcu, slusam, Drina huci, novi dan se sprema. Sve je kao nekad, pjevaju slavuji, samo tebe, draga, na Bikavcu nema. Visegrade, grade, gdje je moja draga, Ve bu sabah dinliyorum, bülbüller şakıyor, Dinliyorum, Drina kükrüyor, yeni bir günün sabahında. Her şey eskisi gibi, bülbüller şarkı söylüyor,"} {"url": "https://helezondergisi.com/dunyada-unlu-anadolu-kokenli-bir-yonetmen-elia-kazan-hizir-ilyasoglu/", "text": "Elia Kazan, anı-biyografi türünde kaleme aldığı Bir Yaşam adlı kitabında 94 yıllık hayatını şu üç satırda özetler: Zamanında ben de birçok kez deri değiştirdim, birçok insanın gıpta edeceği bir hayat yaşadım; çok şiddetli, acımasız değişimlerden geçtim. Olanları genellikle acı tecrübeler sonucunda fark ettim. Pişmanlığı tattım, suçluluğu bir kambur gibi sırtımda taşıdım, gururun da en zirvesini gördüm. Ah! Evet, ne günler geldi geçti! (Aksoy, 2017). Asıl adı Elias Kazancıoğlu olup Kayserili bir ailenin oğlu olarak 7 Eylül 1909'da İstanbul'da dünyaya gelmiştir. Aslen Rum olan ailesi 1913 yılında ABD'ye göç etmiş ve onun ismini Elia Kazan olarak değiştirmişlerdir (y. y., 2021). New York eyaletindeki New Rochelle'de liseyi bitiren Kazan, Massachusetts'te Williams College'de onur listesine girerek yüksek öğrenimini tamamlamış ve Yale Üniversitesi'nde tiyatro öğrenimi görmüştür. 1932 yılında New York'ta oyuncu olarak tiyatroda çalışan Kazan, 1940 yılında tiyatro yönetmenliği yapmaya başlamıştır. Ünü kısa sürede tüm Amerika'ya yayılmış ve Broadway'in en iyi yönetmenleri arasına girmiştir. 'Yeni Dünya' ona da yeni ufuklar açmıştır. Kazan, 1947 yılında Cheryl Crawford ile birlikte 'Actors Studio' adındaki kendi aktörlük okulunu kurmuştur. Kazan, açtığı bu aktörlük okuluyla Hollywood'a çok başarılı bir oyuncu kadrosu kazandırmıştır. Unutulmaz filmlerinde başroller vererek bir ikon haline getirdiği Marlon Brando onun en gözde öğrencilerinden biridir. Kazan'ın aktörlük okulundaki bir diğer öğrencisi ise James Dean, Kazan'ın 1955 yapımı Cennet Yolu adlı filminde oynayarak bir 'kült figür' payesine erişmiştir. Tanınmamış oyuncularla çalışmayı seven Kazan, Rod Steiger, Natalie Wood, Lee Remick, Warren Beatty gibi isimleri de Hollywood'un ünlüleri arasına katmıştır. (Aksoy, 2017). İlk uzun metrajlı filmini 1945 yılında 'Bir Genç kız Yetişiyor'du. Bizde 'Namus Sözü' ismiyle gösterilen 'Gentleman's Agremeent' 1948'de sekiz dalda Oscar'a aday oldu. 'En İyi Film' ve 'En İyi Yönetmen' olmak üzere üç kategoride heykele uzanmayı başardı. 1951'de çektiği ve kadrosunda Vivien Leigh, Marlon Brando ve Kim Hunter'ın yer aldığı 'İhtiras Tramvayı' , muhteşem bir Tennessee Williams uyarlamasıydı. Bir liman işçisi olan boksörün arkasına aldığı işçilerle başkaldırışını anlattığı, yine Marlon Brandolu 'Rıhtımlar Üzerinde' de 1955'te tam 12 dalda Oscar'a aday gösterildi ve sekiz dalda ödülün sahibi oldu. Onun en ünlü adımlarından biri olan John Steinbeck uyarlaması 'Cennet Yolu' , genç yaşta hayatını kaybeden sinemanın en büyük ikonlarından James Dean'in rol aldığı nadir yapımlardandı (Vardan U. 2021). Kazan, bu yıllarda Amerika'da hortlayan antikomünizm furyasından dolayı kovuşturma geçirir ve komünistleri zayıflatmak üzere bir muhbirlik rejimi inşa eden iktidarın baskılarıyla, Amerikan Karşıtı Faaliyetleri İzleme Komitesi HUAC'a ifadeye çağrılır ve orada arkadaşı olan sekiz sanatçıyı ihbar eder. İsmini verdiği kişilerden Charlie Chaplin, Orson Welles, Paul Robeson, Dalton Trumbo gibi dev sanatçı ve senaristler ülkeyi terk etmek zorunda kalmıştır. Onun cadı avına yaptığı bu katkılar nedeniyle başta yakın dostu Arthur Miller olmak üzere birçok isimle arası açılmıştır. Dolayısıyla, bu komisyona arkadaşlarının ismini vermekten ötürü ağır eleştirilere maruz kalmıştır. Bu eleştirilerden sonra, başrolünde Marlon Brando'nun oynadığı Rıhtımlar Üzerinde filminin 'alt-metinleri' birçok eleştirmen tarafından Kazan'ın, topluma muhbirliğini aklatma çabası olarak yorumlanmıştır (Vardan U. 2021). Kazan, doksan yaşına ulaştığında kendisine Academy of Motion Picture Arts and Sciences tarafından 'Yaşam Boyu Onur Ödülü' verilmek istenmiştir. Bunun üzerine Kazan'ın ihbar ettiği senarist Abraham Polonsky, ona Onur Oscar'ı verileceğini duyunca 'Umarım ödülünü alırken birisi onu vurur.' demiştir. Orson Welles ise 'Kazan, bir haindir, bütün arkadaşlarını daha yüksek bir maaş alabilmek için McCarty'ye sattı.' şeklinde eleştirmiştir. Arkadaşı olan Arthur Miller ise cadı kazanı oyununu yazıp sahneleyerek eski dostunu ağır bir dille örselemiştir (Batuhan, 2016). 71. Akademi Ödüllerinde 'Yaşam Boyu Onur Ödülü' verilmek istenen Kazan, geçmişte yaptığı bu ihbarlar yüzünden çok şiddetli protesto edilmiş ve Hollywood çalışanları arasında ciddi tartışmalara sebep olmuştur. Tören gecesi, yaklaşık beş yüz kişi Kara Listeyi Aklamayın! yazılı pankartlarla, akademiyi protesto etmiştir. Her şeye rağmen Robert De Niro ve Martin Scorsese'nin elleriyle ödülü verilmiştir. Törenin ayakta alkışlanması gerekirken Spielberg, Jim Carrey, Laura Dern gibi aktör/aktrisler, Kazan'a tepki olarak ayağa kalkmadan alkışlamışlardır. Nick Nolte, Ed Harris, Jan Mckellen gibi aktörler ise hiç alkışlamadan ve asık bir yüzle tepki vermişlerdir. Böylece Oscar tarihinin en garip ödül törenlerinden biri yaşanmıştır. Bu törenden sonra tamamen sessizliğe bürünen Kazan, arkada birçok düşman ve unutulmaz filmler bırakarak 94 yıllık görkemli sanat hayatına 28 Eylül 2003'te veda etmiştir (Aksoy, 2017). Kazan'ın, bir rivayete göre başlarda Cadı avı'na direndiği, ancak daha sonra pes edip arkadaşlarını ihbar ettiği; buna sebep olarak da '20th Century Fox' film şirketinin sözleşmesini yenilememekle tehdit ettiği iddia edilmiştir. Ancak o, arkadaşlarını niçin ihbar ettiğini hayatı boyunca hiçbir zaman açıklayamamıştır. Yaptığı ihbarlardan ötürü de ağır eleştiriler alan Kazan, 1960'larda tiyatrodan uzaklaşır ve sinemayı da ikinci plana bırakarak yazarlığa ağırlık verir (Aksoy, 2017). O, Senatör McCarthy döneminde komünist sanatçıların isimlerini heyete söyleyerek diğer bir deyişle ispiyonlayarak ömür boyu taşıyacağı bir hata yapar. Girdiği her ortamda, vicdan azabı taşıyarak var olmaya çalışır. Bu hatası onu ömür boyu takip eder. Ta ki 90'larında ölene dek... (Sert, 2017). Zülfü Livaneli, onun köklerini hiçbir zaman unutmadığını, zaman zaman Türkiye'yi ziyaret ettiğini, Kayseri'deki köyüne gittiğini söylüyor. Yaşar Kemal'le de dostlukları olan Kazan, Livaneli'nin 'Sis' adlı filminde küçük bir rol alır. Ayrıca Yılmaz Güney ile iyi derecede dostlukları olan birisiydi. Yönetimi ve senaryosu Yılmaz Güney'e ait 1983 yapımı uzun metrajlı 'Duvar' filminin Fransa'da çekimleri sırasında seti ziyaret etmiştir. Livaneli, onun kendini 'Anadolulu' olarak tanımladığını; Ben ne Rum'um ne Türk ne de Amerikalı. Ben Anadoluluyum dediğini naklediyor (Vardan U. 2021). O da 7 Eylül 1909'da, Kadıköy'de başladığı dünya hayatına 28 Eylül 2003'te, 94 yaşında iken Manhattan'da veda eder. Ele verdiği sanatçı arkadaşlarına dair hiçbir zaman özeleştiri yapmaz. Filmlerinin kalitesi gerçekten tartışma götürmeyecek seviyede çok başarılıdır. Ancak arkadaşlarını ispiyonlama mevzuunda iyi bir duruş sergileyemediği için insanlık sınavında, beyazperdedeki kadar başarılı olamadığı bugün hala onun adına bir leke olarak kalmaya devam ediyor. Burada kısaca Kazan'ın anı-biyografi türündeki hayat hikayesinden bahsetmemizin sebebi ne Anadolu kökenli olması, ne de geride unutulmaz filmler bırakmış olmasıdır. Asıl mesele o günkü iktidara muhalif olan en yakın arkadaşlarını ihbar ederek McCarthy yönetiminin 'cadı avı' değirmenine iste yerek su taşımış olmasıdır. Ayrıca beraber çalıştığı meslektaşlarını ihbar etmiş olmasından dolayı dünya sinema tarihinde unutulmaz bir yeri olan Kazan'ın, yıllar sonra bile olsa asla affedilmemesi ve yaptığı bu hatanın utancıyla da hayata veda etmek zorunda kalmasıdır. Biyografi. info. (2021). Elia Kazan Biyografisi. Biyografi. info. Anadolu adına büyük bir kabiliyetin kaybı. Diğer taraftan şahsi olarak günü kurtarırken de geleceğin kaybı."} {"url": "https://helezondergisi.com/dunyanin-en-buyuk-piramidinde-bir-gun-dogan-yucel/", "text": "Daha önce bölgede hiç görmediğimiz kadar ılık bir kış günüydü. Ailecek bir otobüs dolusu insanla birlikte yola çıktık. Günlerden cumartesiydi. Çocukların da hafta sonu tatiliydi. Saraybosna'dan otoban üzerinden yarım saatlik mesafedeki Visoko'ya yola çıktık. Erken çıktığımızdan sandviçlerimizi otobüste yedik. Ilık bir gündeydik ama bu sıcaklık günaşırı hatta neredeyse günübirlik yağmur yağabileceği anlamına geliyordu. Neyse ki o cumartesi hava bulutlu fakat yağışsızdı. Otobüsümüz park alanında durdu. Piramitlerin olduğu Visoko şehrinin etrafı sık funda ve meşelik. Böyle olunca her taraf çamur. Piramitlere girme imkanımız yok. Çünkü patikalar çamur içinde. Biz de doğruca yol kenarındaki yeraltı şehrine gittik. 20 küsur kişilik iki grup yaptık. Önce Türkçe bilenler rehberleriyle içeri girdi. Ardından biz Boşnakça bilenler grubuyla arkadan rehber eşliğinde dehlize girdik. Girişte baret takılan yerde piramitlerin tarihçesi, hava ve su testlerinin raporları, nasıl keşfedildikleri, bölgenin piramit haritası vb. var. Bu yeraltı şehri çevredeki dört piramidin en büyüğü olan Güneş Piramidi'nin hemen yanında. Normalde dehlizlerle piramide giden yaklaşık iki kilometrelik bir koridor varmış ama daha temizliği bitmediği için turizme açılmamış. O yüzden şimdilik 700-800 metrelik kısmı görebileceğiz. Yeraltı şehrinde rehberimizin anlattıklarına geçmeden önce bölgeyi ve piramitlerin nasıl keşfedildiğine değinelim. Piramitlerin bulunduğu yer Saraybosna'nın 40 km kuzeyinde. Bosna Irmağı'nın yatağı üzerinde. Piramitlerin üç tanesi ırmağın batı, bir tanesi doğu yakasında. Piramitlerin haricinde bir de büyükçe tapınak bulunuyor. Yaklaşık 35 bin nüfuslu Visoko kenti yüzlerce yıllık piramitlerin ortasındaki eski düzlüğe kurulmuş. Zamanla ırmak vadiyi biraz oymuş. Şehir artık en büyük piramit olan Güneş Piramidi'nin alt yamaçlarına kadar uzanmış. Piramitlerin inşa tarihi en az 24.800 yıl öncesine, yeraltı şehrinin ise 5 bin öncesine dayanır. Piramitlerin ilk keşfi 20 bin yıl önce olmuş. 5 bin yılın ardından bir daha keşfedildi günümüzde. Peki piramitler nasıl keşfedildi? Dıştan bakıldığında piramit şeklindeki tepelerin üstü daha önce de değindiğim gibi tamamen bodur ormanla kaplı. Ancak uzun yıllar boyunca insanlar -resimlerde de görüleceği üzere- piramide benzeyen bu tepelere kuşkuyla bakmış. Hatta öyle ki içlerinde ne olduğu bilinmeden piramit oldukları halk arasında yaygınlaşmış. Bunun üzerine sonunda NASA'da çalışan Bosnalı bilim insanı Semir Osmanagic şehre gelip araştırmalara başlamış. Devamını piramitlerin internet sayfasında bulabilirsiniz. Keşif hikayesine birazdan devam edelim ve şehre girelim artık. Öncelikle yeraltı şehrinin tespit edilebilen 3-4 girişi var. En uzun ve müsait olan girişten turlar yapılıyor. Diğerleri daha gezilecek kadar temizlenmemiş. Piramitlerin temizlenmesi, bakımı ve pazarlamasını Bosna Piramitleri Vakfı yapıyor. Yeraltı şehrinin yılın on iki ayında sıcaklığı hep 12.5 C derece. Zeminden 25 metre derinlikte ve mükemmel bir tabii hava akımı düzenine sahip. %85 nem ve %20.4 oksijen nispeti mevcut. Nem seviyesi hariç her şey insan hayatı için mükemmel seviyelerde. Nem ise tünelin turistlere daha açılmayan kısmında insanı rahatsız etmeyecek seviyelere düşüyor. Koridorlar ve bağlantılı odalar tam olarak temizlenip açılınca nemin de düşmesi bekleniyor. Çünkü turistlere henüz açılmayan kısımlarda duvarlar kupkuru. Yeraltı şehri binlerce yıldır yakınından akan Bosna Irmağı'nın kumlu arazisinin yatağına kurulu. Zamanla kum ve ırmak taşı birikintisi birbirine kaynayarak tepe büyüklüğünde bir kayalık haline gelmiş. Ardından da üstü toprakla kaplanıp meşe ve fundalıkla örtülmüş. İnsanlar ilk başta bu şehri kazması da kolay olan siyah kumtaşı kayaları oyarak yapmış. Niye insanlar toprak üstünde daha kolay ve daha az zahmetli yoldan bir şehir kurmadılar acaba? Onun yerine yerin 25 metre altında kayaları oyarak kat kat ve yeri geldikçe uzunluğu 2000 metreyi bulan bir şehir inşa ettiler? Dehlize girerken ilk düşüncem bu oldu. İnsanın nefesini açan, kötü havayı temizleyen yeraltı şehrinin havası ortalama santimetreküpte 30 bin negatif iyona sahip. Dehlizde ilerledikçe bu nispet daha da artıyor Öyleki bu negatif iyonlar solunum sistemimizi temizliyor. Hatta dehlizin hemen dışında ormanlar içindeki Visoko şehrinin havası santimetreküpte 150 negatif iyona sahip. Dağ başlarında daha yoğun bulunuyor negatif iyonlar. İgman Dağı'nın zirvesindeki miktar ise 3 bin. Yani burada ormanlık bir dağın zirvesindekinin onlarca katı yoğunluğunda insan ciğerlerini temizleyen hava mevcut. Girişten 240 metre sonra meditasyon için bölmeler mevcut ve buradaki negatif iyon miktarı yaklaşık 92 bin. Bu yoğunluk miktarı bilindiği kadarıyla dünya üzerinde hiçbir noktada yok. İç kısımlarda cildinin ve bedeninin tazelenmesi için ziyarete gelenler mevcut. Dehlizdeki ilk durağımız sol tarafımızda büyükçe bir taşa benzeyen yapı. Ancak yapılan incelemeler neticesinde bunun pişmiş kilden mamul olduğu görülmüş. İki parçalı bu eşya, aslında 21 metre derinlikteki insan yapımı su kanalındaki akıntının kanal duvarlarına yaptığı titreşimi absorbe etmesi için tasarlanmış. Çömlekten yapılan bu yapı, kanala üstten açılan kuyu deliğinin ağzı ile kapağı şeklinde ve 800 kilo. Ancak 5000 yıl içerisinde nemin de tesiriyle bu iki parça birbirine kaynamış. Sismik aletlerle yapılan tahlilde içerisinde dört köşede birer kristal taşın bulunduğu ve bu kristallerin suyun yaptığı titreşimi emdikleri tespit edilmiş. Tabii insan bu durumu görünce hayret etmeden geçemiyor. Binlerce yıl önce suyun dağın içerisinde akarken yaptığı titreşimi önce bir pervane ile yumuşatmak, sonra 21 metrelik bir hava bacasıyla çıkarmak ve sonunda kristallerle absorbe etmek. Bunun için nasıl bir mühendislik ve hesaplama gerektiğini okuyanların takdirine bırakıyorum. İlerleyen yerlerde yüksek nem yerini kuruluğa bıraktı ve insan yaşamı için normal seviyelere indi. Kumtaşından oyulan dehlizler boyunca yanlardaki oda ve yerleşim yerlerinin daha temizlenmediğini gördük. Ana koridor bir noktaya kadar temizlenmiş. Bir kavşağa varınca diğer bir yoldan geri dönmemiz gerekti. Yolun ilerisi daha turistik geziler için açılmamış. Geniş bir noktada biraz önce gördüğümüz kuyu kapağının dört metre büyüklüğünde ve sekiz tonluk olanına denk geldik. Burada insanlar ellerini keramikten yapının üstüne tuttuklarında suyun yaptığı titreşimi hissedebiliyor. Grup olarak herkes ellerini yaklaştırarak hissetmeye çalıştı. Devam ederken yer yer küçük yeraltı göletçiklerini de görme imkanımız oldu. Son olarak çıkmadan önce rehberimiz yeraltı şehrindeki su kanalından bahsetti. Bu suyla ilk karşılaşıldığında, çalışanların suyu motorlarla tahliye ettiğini ertesi gün geldiklerinde ise suyun tekrar aynı şekilde, aynı yerde ve miktarda olduğunu gördüklerini anlattı. Böylece bir akıntının varlığının farkına varmışlar. Akıntının olduğu kanal incelenince kanalın 90 derecelik açılarla inşa edildiği görülmüş. Bu bilgi ile suyun burada yaşayan insanlarca getirildiği anlaşılmış. Suyun analizleri yapıldığında havası gibi şehrin suyunun da insan için son derece sağlıklı olduğu ve herhangi bir zararlı organizma barındırmadığı tespit edilmiş. Suyun ph. oranı 7.33. Öyle bir sistem kurulmuş ki 5000 yıldır aynı şekilde devam ediyor. Gelen turistler suya çok talep gösterince Piramitler vakfı şişelemeye başlamış. Önceleri plastik şişeye koymuşlar fakat suyun ph. nispetinin ciddi düştüğü görülmüş. Bunun üzerine başka denemeler yapmışlar. Sonunda koyu güneş ışığı girmeyen renkli cam şişelerin en iyi muhafaza yolu olduğu bulunmuş. Bir su bardağı büyüklüğündeki şişelerin satış fiyatı 5 euro. Ancak şişenin kapağı kadar bir suyu evdeki 1.5 litre suya karıştırdığınızda altı saat içerisinde diğer suyu da kendi ayarına çıkarıyor. Çıktıktan sonra Dzokovic'in sponsorluğunda yapılan park ve spor alanlarında çocuklarla gezinti yaptık. Visoko'nun Bosna Irmağı kenarındaki tarihi Saraçhane Camii'ni ve Bosna Savaşı'ndaki bir hatıranın resimlerle anlatıldığı anıtı da gezip yemeğe geçtik ve günü bitirdik."} {"url": "https://helezondergisi.com/dur-dostum-abdullah-sadi/", "text": "Dur, dostum, qal bir az daha yanımda. Dur, dostum, qal bir az daha yanımda. Dur, dostum, qal bir az daha yanımda. Dur, dostum, qal bir az daha yanımda."} {"url": "https://helezondergisi.com/dusunce-sucunun-kurbani-bir-edip-sabahattin-ali-hizir-ilyasoglu/", "text": "... Fakat benim kaldığım hapishanede her şey, her ses hürriyeti gözlerin önüne kadar getirmek, sonra birdenbire çekip götürmek için yapılmış gibiydi. Surların üstünde büyüyen ufak ufak ağaçlar, yosunlu taşlardan aşağı sarkan sarı çiçekler, bir bahar havası içinde eli kolu bağlı olmanın bütün acılarını içime dökerdi. Uçsuz bucaksız gökte bir kuğu gibi ağır ağır yüzen bulutlar benden bir teselliyi: unutmayı alırlardı... (Ökten, 2019). Sabahattin Ali, babasının görev yaptığı Bulgaristan'ın Gümülcine sancağına bağlı Eğridere ilçesinde, 25 Şubat 1907 tarihinde dünyaya gelir. Yüzbaşı Ali Selahattin Bey ve Hüsniye Hanım'ın ilk çocuklarıdır. Trabzon kökenli bir aileye mensup olan yazar Ali''nin, Fikret ve Süheyla isimli iki kardeşi daha vardır. O, eğitim hayatına Üsküdar Doğancılar'daki Füyuzat-ı Osmaniye Mektebi'nde başlar. Babasının görevi nedeniyle gittikleri Çanakkale'nin İptidai Mektebinde okur. Daha sonra babasının Edremit'e tayini çıkınca okulun geri kalan kısmını burada tamamlar. Başarılı bir öğrenci olan Ali, İstanbul Muallim Mektebinden öğretmen diploması ile mezun olur ve ilk öğretmenliğine Yozgat Merkez Cumhuriyet İlkokulunda başlar. Ardından Maarif Vekaletinin yabancı dil öğretmeni yetiştirmek için Avrupa'ya öğrenci göndereceği haberi üzerine sınava girer ve sınavda başarılı olarak Almanya'ya gider. On beş gün Berlin'de kalan Ali, Potsdam'a yerleşerek hem özel bir kurumdan hem de bazı kişilerden Almanca dersi alarak dil öğrenir ve ikinci yılını tamamlamadan geri döner. Ali, Türkiye'ye döndükten sonra Bursa'nın Orhaneli ilçesine ilkokul öğretmeni olarak atanır. Burada fazla kalmaz ve Aydın'a Almanca öğretmeni olarak gönderilir. Ancak buradayken komünizm propagandası yaptığı iddiasıyla hakkında soruşturma açılır. Soruşturmadan ilk başta serbest kalması yönünde bir karar çıksa da sonra hüküm bozulur ve hapse atılır. Daha sonra tekrar karar değişir ve Almanca öğretmeni olarak Konya Ortaokuluna gönderilir. Cumhuriyet dönemi Türk edebiyatının önemli isimlerinden biri olan Ali, Konya'da öğretmenlik yaptığı sırada, beraber olduğu bir arkadaş ortamında, Hey ana vatanından ayrılmayanlar... diye başlayan bir şiir okur ve bu şiir yüzünden orada bulunan biri tarafından ihbar edilir. Güya bu şiiriyle o günün yönetici kadrosunu yerdiği iddiasıyla, tarihler 22 Aralık 1932'yi gösterirken tekrar tutuklanır. İlk olarak Konya'ya, ardından da Sinop Cezaevi'ne gönderilir. Günümüzde müzeye çevrilen Sinop Cezaevi'ndeyken Cumhuriyet'in 10. yılı münasebetiyle çıkarılan umumi aftan yararlanarak serbest kalır. İki yıl sonra (1935) Aliye Hanım'la evlenir ve Filiz adında bir kızları olur. Ali, Türk edebiyatında Toplumcu Gerçekçi akımı olarak bilinen bir düşünce yapısından etkilenmiştir. 1930'lu yıllarda kendini gösteren bu düşünce, Anadolu'da yaşayan insanların problemlerini dile getirmek ve bu problemlerin üzerine eğilmek maksadıyla yola çıkmıştır. Daha sonraları ise sol kesimin sahiplendiği bir akım haline gelmiştir. Bu düşünceyle yola çıkanlardan bazıları, Nazım Hikmet, Orhan Kemal, Kemal Tahir, Yaşar Kemal, Fakir Baykurt, Aziz Nesin ve Rıfat Ilgaz.... gibi yazarlardır. Onun edebi yönü, daha çok Anadolu'nun kırsal hayatından aldığı acıklı hikayelerden oluşmaktadır. Bu hikayeleri gerçekçi bir dille aktaran, kuvvetli doğa tasvirleriyle hikayenin geçtiği mahalli resmeden bir kalemi vardır. Şiir, hikaye, öykü, roman ve tiyatro gibi birçok edebi türe imza atan Ali, edebiyat hayatına şiirle başlamış, daha sonra roman ve hikayelerle devam etmiştir. Hikaye ve romanlarında canlı, güzel bir dil ve etkileyici bir üslup kullanan yazar, iyimser bir niyetle eserlerini kaleme almıştır. Köylü ve Anadolu insanı onun kaleminde sefil, düşkün, karamsar değil; dost canlısı, folklor zengini, iyilik peşinde koşan insanlar olarak karşımıza çıkmaktadır. Son yıllarında mizahı da denemiş, sembolik hicivli masallar yazmış ancak hikaye ve romanlarında olduğu kadar başarılı olamamıştır. Toplumsal gerçekçiliğin ilk başarılı örneklerinden sayılan Kuyucaklı Yusuf, Sabahattin Ali'nin en tanınmış eseridir. Daha çok hayatın içinden sosyal sorunları dile getiren yazar, iletişimsizlik, yalnızlık ve anlaşılamama gibi temaları işler. Bunun bir neticesi olarak aile, evlilik, aşk ve intihar gibi konuları da ele alır. Genel anlamda, eleştirel ve realist bir tavırla kaleme aldığı romanlarında aydın kesimi eleştirmekten kaçınmaz. Kaleme aldığı üç romanının ana karakteri erkektir. Öne çıkardığı bu karakterler, bulundukları çevreye uyum sağlayamamış kişilerdir. Farklı mekan ve farklı zaman dilimlerini anlattığı bu eserleriyle sosyal hayatı gerçekçi bir dille anlatan Sabahattin Ali, yalın, sade ve anlaşılır bir dil kullanır. Onun en ünlü romanı Kürk Mantolu Madonna, 1943 yılında ilk kez Remzi Kitabevi tarafından basılır. Aşk ve evlilik temalarının öne çıktığı bu roman, Raif Efendi'nin hayatında yaşadığı en yoğun üç aylık süreci anlatmakta olup üzerinde en çok konuşulan eseridir. Bu eser Almanca, Arapça, Rusça, İngilizce, İspanyolca ve İtalyanca gibi çeşitli dillere çevrilir. Ayrıca tiyatroya da uyarlanır. Diğer önemli romanı ise İçimizdeki Şeytan isimli eseridir (bkmkitap. com, 2021). Şiirlerini koşma biçiminde yazan Ali, hece ölçüsünü kullanmayı tercih etmiştir. Genellikle de hecenin 8'li ve 11'li kalıplarını kullanır. Yazdığı koşmalar, en az üç, en fazla altı dörtlükten oluşan Aşık edebiyatı nazım biçimindedir. O, koşma dışında daha çok bentlerden oluşan farklı türden şiirler de kaleme almıştır. Bunlarla beraber az da olsa divan şiiri geleneklerini yansıtan şiirleri de vardır. Dört kitapta topladığı şiirleri şunlardır: Dağlar ve Rüzgar, Kurbağanın Serenadı, Öteki Şiirler, Bütün Şiirler. Edebiyat alanında gücünü daha çok hikayelerinde gösteren S. Ali, hikayelerini de şu beş kitapta toplamıştır: Değirmen, Kağnı, Ses, Yeni Dünya, Sırça Köşk (Külek, 2016). Sabahattin Ali, öldürüldüğü zaman henüz 41 yaşındadır. O, problemli bir ailede yetişmesine ve binbir gaileye rağmen kısa zaman aralığında edebiyat çevrelerine kıskandıracak ölçüde eserler ortaya koyan bir profile sahiptir. Hakkında açılan davalardan ve verilen haksız mahkumiyet kararlarından usanmıştır. Sürekli endişe ve tedirginlik içinde bir hayat sürdüğü için soğuk bir mart ayında ülkeden ayrılmayı göze alır. Önce Suriye sınırından çıkmaya dener fakat başarılı olamaz. Daha sonra kendine ait bir kamyonla, Türkiye'den kaçacağını ailesine haber vermeden Edirne'ye peynir götüreceğim. diyerek yola çıkar. Maksadı peynir taşımak değildir. Aksine hakkında açılan davalar, aleyhine ilerlediği için Bulgaristan sınırını aşarak Avrupa'ya ulaşmaktır. Kendisine yasal yollardan pasaport verilmediği için mecburen kaçak yollardan çıkmaya çalışır. ... Elimde sopa vardı, ayağa kalktım... Gözlerim kararır gibi oldu. İşte bu milli düşünce ile birdenbire irademi kaybederek elimdeki sopa ile kitap okumakta iken onun kafasının sol tarafına, yüzüne doğru şiddetle vurdum. Suratı, gözlükleri, kulağı kan içinde kalmıştı, arkasından aynı yere şiddetle bir daha vurdum. Bu iki darbeden sonra sağ tarafa doğru yıkıldı... Dikkat ettim, hafif hafif nefes alıyordu. Bu defa üçüncü bir darbeyi ensesine vurunca nefesi tamamen kesildi. Artık ölmüştü. (cafrande. org, 2021). Evet, 1 Nisan 1948'de sopayla başından defalarca vurularak öldürülen Sabahattin Ali'nin cansız bedeni iki gün sonra bir çoban tarafından ormanlık alanda bulunur. Onu bulan çoban, durumu jandarmaya haber verir. Ancak cansız bedeni otopsi yapılmak üzere adli tıbba getirilirken yolda kaybedilir. Onun cenazesini toprakla buluşturacak ortada bir beden olmadığı için bugün ailesi ve geride kalan yakınlarının ziyaret edebileceği bir mezarı da yoktur maalesef. Bu yazıya, S. Ali'nin Duvar isimli öyküsünden bir paragrafla giriş yapmıştık. Sonunu da yine onun aynı öyküsünden aldığımız şu satırlarla noktalayalım: Bir mahpusu dünya ile hiç alakası olmayan bir zindana kapamak, ona en büyük iyiliği yapmaktır. Onu en çok yere vuran şey, hürriyetin elle tutulacak kadar yakınında bulunmak, aynı zamanda ondan ne kadar uzak olduğunu bilmektir. ."} {"url": "https://helezondergisi.com/ebru-ayse-becene-2/", "text": "- Kaligrafi Meryem TUNCA (11.887) - Dora Maar Ağlayan Kadın mı? Elif ALTINTAŞ (3.383) - ARALIK SAYIMIZ YAYINDA! (3.204) - Soraya'ya Mektup Elif ÖZSOY (2.202) - Sevgi Boyutunda Kal Emin Osman UYGUR (1.865) - An Interview On Poetry With The Poet Ilinca BERNEA Seher SAĞLAM (1.756) - Johan Vandewalle ve Türkçenin Matematiği Emin Osman UYGUR (1.678) - Neden Pink Floyd / Elif ÖZSOY (1.670) - Sürgündeki Şair Yırçı Kazak / Erdal KARAMAN (1.606) - YÜZÜKLERİN SIRRI Elif ÖZSOY (1.585) Ayse Hocam, bizinize sağlık ????Gül zor bir çalışma diye biliyorum. Ne hoş ne güzel olmuş. Ayşe Hanım elinize sağlık! Çok zarif ve güzel bir çalışma."} {"url": "https://helezondergisi.com/ebru-ayse-becene/", "text": "- Kaligrafi Meryem TUNCA (11.887) - Dora Maar Ağlayan Kadın mı? Elif ALTINTAŞ (3.383) - ARALIK SAYIMIZ YAYINDA! (3.204) - Soraya'ya Mektup Elif ÖZSOY (2.202) - Sevgi Boyutunda Kal Emin Osman UYGUR (1.865) - An Interview On Poetry With The Poet Ilinca BERNEA Seher SAĞLAM (1.756) - Johan Vandewalle ve Türkçenin Matematiği Emin Osman UYGUR (1.678) - Neden Pink Floyd / Elif ÖZSOY (1.670) - Sürgündeki Şair Yırçı Kazak / Erdal KARAMAN (1.606) - YÜZÜKLERİN SIRRI Elif ÖZSOY (1.585) Ayşe hanım elinize sağlık. Çok zarif bir çalışma. Devamı dileğiyle."} {"url": "https://helezondergisi.com/ebru-aysegul-akdas-2/", "text": "- Kaligrafi Meryem TUNCA (11.887) - Dora Maar Ağlayan Kadın mı? Elif ALTINTAŞ (3.383) - ARALIK SAYIMIZ YAYINDA! (3.204) - Soraya'ya Mektup Elif ÖZSOY (2.202) - Sevgi Boyutunda Kal Emin Osman UYGUR (1.865) - An Interview On Poetry With The Poet Ilinca BERNEA Seher SAĞLAM (1.756) - Johan Vandewalle ve Türkçenin Matematiği Emin Osman UYGUR (1.678) - Neden Pink Floyd / Elif ÖZSOY (1.670) - Sürgündeki Şair Yırçı Kazak / Erdal KARAMAN (1.606) - YÜZÜKLERİN SIRRI Elif ÖZSOY (1.585)"} {"url": "https://helezondergisi.com/ebru-aysegul-akdas-3/", "text": "- Kaligrafi Meryem TUNCA (11.887) - Dora Maar Ağlayan Kadın mı? Elif ALTINTAŞ (3.383) - ARALIK SAYIMIZ YAYINDA! (3.204) - Soraya'ya Mektup Elif ÖZSOY (2.202) - Sevgi Boyutunda Kal Emin Osman UYGUR (1.865) - An Interview On Poetry With The Poet Ilinca BERNEA Seher SAĞLAM (1.756) - Johan Vandewalle ve Türkçenin Matematiği Emin Osman UYGUR (1.678) - Neden Pink Floyd / Elif ÖZSOY (1.670) - Sürgündeki Şair Yırçı Kazak / Erdal KARAMAN (1.606) - YÜZÜKLERİN SIRRI Elif ÖZSOY (1.585) Güzel bir çalışma. El emeği, göz nuru. Elinize sağlık."} {"url": "https://helezondergisi.com/ebru-m-refii-kileci-2/", "text": "Lale ebrusu geleneksel usullere uygun olarak özel tasarlanmıştır. Ebru Dr. M. Refii Kileci tarafından Helezon için Rumi Art Institute'ta yapılmıştır. Ebru sanatı yaklaşık 700 yıl önce Ortaasya'da Buhara ve Semerkand'da ortaya çıkmış olup İstanbul'da gelişmiştir. Rumi Art Institute geleneksel sanatlarımızın eğitimlerini vermektedir. - Kaligrafi Meryem TUNCA (11.887) - Dora Maar Ağlayan Kadın mı? Elif ALTINTAŞ (3.383) - ARALIK SAYIMIZ YAYINDA! (3.204) - Soraya'ya Mektup Elif ÖZSOY (2.202) - Sevgi Boyutunda Kal Emin Osman UYGUR (1.865) - An Interview On Poetry With The Poet Ilinca BERNEA Seher SAĞLAM (1.756) - Johan Vandewalle ve Türkçenin Matematiği Emin Osman UYGUR (1.678) - Neden Pink Floyd / Elif ÖZSOY (1.670) - Sürgündeki Şair Yırçı Kazak / Erdal KARAMAN (1.606) - YÜZÜKLERİN SIRRI Elif ÖZSOY (1.585)"} {"url": "https://helezondergisi.com/edebiyatimizda-ikinci-yeniyi-baslatan-sair-sezai-karakoc-hizir-ilyasoglu/", "text": "19 yaşında, heyecanlı bir gençtim. Şiirde kafiyesiz ve vezinsiz şiirler yazılmaya başlanmıştı. O dönemin şairleri, geçmişi kötülüyordu. Kötülemekle kalmıyor aynı zaman da Divan edebiyatıyla dalga geçiyorlardı. Gül bülbül, gül bülbül başka bir şey yok. diyorlardı. Bir de o dönem şiirlere yabancı isim verme geleneği vardı. Ben de Monna Rosa koydum şiirimin adını. Tek gül anlamında bir şey. Tamamıyla kendimi denemek için yazdım şiiri. Ayrıca akrostiş şiir yazma modası da çok yaygındı. Genç şairler çok hevesliydi akrostiş şiirler yazmaya. Ben de gencim tabii, hem hece ölçüsüyle olsun hem de akrostiş olsun diye o şiiri kaleme aldım (Güran, 2015). Bu satırlar, hem şiirleriyle hem de ortaya koyduğu şairlik anlayışıyla edebiyatımızda önemli bir yere sahip olan ve düşünce tarihimizde diriliş mimarı olarak bilinen Sezai Karakoç'a aittir. 22 Ocak 1933'te Diyarbakır Ergani'de dünyaya gelen Karakoç'un çocukluk ve ilkokul yılları da burada geçer. Ortaokulu Maraş'ta, liseyi Gaziantep'te parasız yatılı olarak okur. Bu okulların hepsinde de en başarılı öğrenciler arasında yer alır. Henüz o yıllarda Namık Kemal, Ziya Paşa, Tevfik Fikret ve Ziya Gökalp okuduğu yazarlar arasındadır. Lisede okuma listesine Batı klasiklerini de ekleyen Karakoç, üniversiteye başladığında dünya klasiklerinin neredeyse tamamını okumuştur. İlk başlarda felsefe okumayı hedeflerken bir ara ilahiyat okumayı da düşünür. Ancak ailesinin imkansızlıkları onu bünyesinde parasız yatılı bulunan Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesine gitmeye mecbur edince bu fakültenin Maliye Bölümünden 1955'te mezun olur. Fakülteyi bitirdikten sonra Hazine Genel Müdürlüğüne memur olur. Daha sonra maliye müfettişi olunca görevi gereği Anadolu'yu gezer. İmkansızlıkların zorlamasıyla başladığı bu görevden 1973'te ayrılır. Ardından İstanbul'da Diriliş Yayınları ve Diriliş dergisini kurar. 1990'da Diriliş Partisi ile siyasete göz kırpan şair, vefatına dek partinin başında kalır. Cumhuriyetin kurulmasıyla birlikte hızlı değişimin bir sonucu olarak birçok kimse durduğu yeri değiştirir. İşte böyle bir zaman diliminde Karakoç, tıpkı kışta ölmesine rağmen baharda yeniden dirilen yeryüzüne atıfta bulunarak, pörsümeye yüz tutmuş bir toplumu yeniden diriltme manasında Diriliş adını verdiği yeni bir düşünce ve edebiyat dergisini çıkartmayı düşünür. Zira ona göre yerli ve bizden olan her şeyi fantezi düşüncelerle inkar eden yeni bir nesil gelmektedir. Şayet bunun önü alınmaz ve başkalaşma fantezisinin yerine yeni bir dil ve üslup konmazsa nesiller arası uçurumların oluşması kaçınılmaz olacaktır. Bu yüzden ilk kez 1954 yılında kullandığı diriliş kavramını dergiye isim yapar ve yeni bir gençliğin yetişmesi için tüm edebiyat ve düşünce dünyasını bu alana yoğunlaştırır. Ancak her yeni gibi ilk çıktığında diriliş ismi de yadırganır. Bunun sebebini kendisi şöyle anlatır: Zira bu isim o gün itibariyle daha çok öldükten sonra dirilme anlamına gelen Basubadelmevt terimini çağrıştırmaktaydı. Halbuki ben bunu sadece metafizik anlamda değil, aynı zamanda tarihi ve sosyolojik anlamda dirilişi ifade etmek maksadıyla kullanıyordum. (haber7. com, 2021). Karakoç, derginin hem kurucusu hem başyazarı ve hem de yayın yönetmeni olup genellikle Zülküf Canyüce, Mehmet Yasin, Mehmet C. Güneş, Sait Yeni gibi isimlerle yazar. İlk iki sayısı Ankara'da aylık yayımlanan dergi, Mart 1966'dan itibaren değişik periyotlarla İstanbul'da yayımlanır. Kısaca yayın dönemleri şöyledir: I. Dönem: Mart ve Nisan 1960. II. Dönem: Mart 1966-Nisan 1967. III. Dönem: Ekim 1969-Ocak 1971. IV. Dönem: Eylül 1974-Şubat 1976 arası 18 sayı olarak çıkar. Bu dört dönemde de aylık olarak yayımlanır. V. Dönem: Mayıs 1976'da 19. sayı ile başlar. Daha sonra edebiyatın yanı sıra siyasete de yer veren dergi, pazartesi ve perşembe günleri yayımlanır ve 1978 Mart ayında 60. sayı ile sona erer. VI. Dönem: Ekim 1979'da 61. sayıdan başlayıp tekrar aylık olarak 12 sayı devam eder. Ocak 1983'te 73. sayıdan itibaren günlük gazeteye dönüşen Diriliş'in bu yayın dönemi, 17 Haziran 1983 tarihli 233. sayıya kadar sürer. VII. Dönemi ise 25 Temmuz 1988'de haftalık olarak tekrar 1. sayıdan başlayan dergi Şubat 1992'de sona erer. Derginin muhtevası, başlangıçtan itibaren edebi ve fikri çalışmaların ortak bir atmosferde götürülmesi ve İslam aleminin genel durumuna bir bakış olarak belirlenmiştir. Ancak zaman içinde İslam toplumlarının kendi gerçekliğini idrak etmesi ve bu amaçla günün şartlarına göre kendilerini yeniden yapılandırması üzerine düşüncelere de dergide yer verilir. Dolayısıyla bu doğrultudaki görüşler, edebiyatın şiir, hikaye ve deneme türündeki örnekleriyle yeni bir anlayışı doğurur. Ayrıca dergide telif kadar tercümeye de önem verilir ve ana kaynak olarak Doğu-Batı klasiklerinin yanı sıra, çağdaş şair ve yazarların eserleri de yer alır (Eroğlu, 1994, 7/371-372). Karakoç, Edebiyat Yazıları adlı eserinde şairin genel çizgilerini, Pergünt Üçgeni dediği üç ilkeyle anlatır. Peer Gynt Norveçli Henrik İbsen'in (1828-1906) en ünlü oyunlarından biridir. Bunlardan ilki; şair, kendi kendisi olmalıdır. Ona göre şairin kendi olabilmesinin biricik yolu, değişime ve başkalaşıma açık olmasıdır (Karakoç, 1988, s. 82). Yani diğer bir tabirle yenilenmeye ve değişime açık olmalıdır. Ancak şair, yenilenmeye açık olmakla beraber kendi medeniyet mirasıyla ve kendi kültürüyle örgülenen iç kimliğinin öne çıkarılmasını ve onun yörüngeleşmesini de ihmal etmemelidir. Dolayısıyla o, kendisi olmayı, toplumun bütün kesimleri tarafından kabul gören; milletin, hafıza, şuur ve vicdanından beslene beslene devam edegelen duygu, düşünce, dil ve sanat telakkisinin hayata taşınması olarak ifade eder. İkincisi; şair, kendine yetmelidir. Bunun anlamı yeterlilik ilkesi olup şair, eserinin tohumunu ve onu geliştirecek iklimi, kendi özünde meydana getirmelidir (Karakoç, 1988, s. 82). Yani popülist yaklaşımlara girmeden, başkalarını taklit etmeden kendi olarak kalmalıdır ve şairin kendi zihin imbiğinden geçirerek ortaya koyacağı saf, berrak ve duru hakikatler başkasının fantezilerinden her zaman daha yeğdir. Üçüncüsü; şair, kendinden memnun olmalıdır. Yani kendisiyle barışık olmalı ve ortaya koyduğu eser onu sevinçle titretmelidir. Dolayısıyla şair, eserini sevmeli ve okşamalı, ama yaramazlıklarına da göz yummamalıdır. Beğenmediği davranışlarını gücendirmeden ona anlatmalı, kendini düzeltme fırsatı vermelidir. Bu ilkenin temeli ve esası ise sevinçtir. Ama bu tek başına yaşama sevinci değil tam aksine başkalarına da aynı hazzı yaşatma sevincidir (Karakoç, 1988, s. 83). Onun en meşhur şiiri ise, Monna Rosa modern bir Leyla ve Mecnun denemesi olup 14 kıtadan oluşur. Her kıtanın başındaki harfler akrostiş yöntemiyle sıralandığında ortaya Muazzez Akkaya ismi çıkar ve şiirin son kıtası da M harfiyle başlar. Bu şekliyle ifade Akkayam şeklini alır. Adı geçen Akkaya rivayete göre şairin yıllar önce ilk aşık olduğu Geyveli genç kızın adıdır. Onu şiire cezbeden şey ise geçmişimizde çokça kullanılan, o gün itibariyle unutturulmaya çalışılan Gül ve Bülbül mazmunlarını yeniden edebiyata kazandırma arzusudur. Bu maksatla, 19'undan itibaren yazmaya başladığı şiirlerinde hem hece vezninde ısrar eder hem de Gül kavramını yeniden diriltmeye çalışır. Bilindiği üzere Roza Batı dillerinde Gül demektir. Bu nedenle birçok eserinde gül imgesini kullanır ve Monna Rosa (Ümütlü, 2020) şiirini de bu düşünceyle yazmıştır. Aslında bu şekilde geçmiş şiir anlayışımıza sahip çıkarken, aynı zamanda İkinci Yeni olarak adlandırılan yeni şiire de bir başlangıç yapar. Yazar, 88 yıllık ömrüne birçok eser sığdırmıştır. Başlıca şiir kitapları şunlardır: Monna Rosa, Hızırla Kırk Saat, Zamana Adanmış Sözler, Leyla ile Mecnun, Ateş Dansı, Alınyazısı Saati. Ayrıca Deneme ve Edebiyat Yazıları adı altında birçok eseri de mevcuttur. Karakoç'a, 2006'da Kültür ve Turizm Bakanlığı'nın Kültür ve Sanat Büyük Ödülü verilmiştir. Ancak bu ödül için bakanlığa bir mektup yollayarak ödülün para kısmının kültür sanat işlerine harcanmasını, diğer kısmınınsa bildirdiği adrese yollanmasını talep etmiştir. Kendisine bunun dışında farklı alanlarda sekiz adet daha ödül takdim edilmiştir. Edebiyatımıza yeni bir anlayış getiren Sezai Karakoç, 16 Kasım 2021 tarihinde dünya sürgününü tamamlamıştır. Şehzadebaşı'nda Gün Doğmadan şiirinde yerleşecek yer aramamak, caminin avlusunda, soğuk bir taşa oturmak, gün doğmadan ifadelerine yer verdiği gibi Şehzadebaşı Camisi'nden de son yolculuğuna uğurlanmıştır."} {"url": "https://helezondergisi.com/edebiyattan-sinemaya-uyarlama-sorunu/", "text": "1895'te Lumiere Kardeşler, sinematograf adını verdikleri aleti icat edip Trenin Gara Girişi adlı ilk filmi çektiklerinden bu yana sinema dediğimiz yedinci sanat çok büyük bir yol katetti. Başlarda bir olay anlatmaktan ziyade belgesel niteliği taşıyan sinemanın edebiyatı keşfetmesi ise çok zaman almadı. Bir edebi eserden uyarlanan ilk film George Melies'in 1902 yılında Jule Verne'den uyarladığı Aya Seyahat oldu. Bu aynı zamanda ilk bilim kurgu filmdi. Melies'in açtığı bu yolun ardından hemen Balzac, Hugo, Dickens, Dostoyevski, Tolstoy gibi dev yazarların eserleri Fransız, İtalyan ve Amerikalı yönetmenler tarafından hızla sinemaya uyarlanmaya başladı. 1939 yılında Oscar için yarışan tüm filmler dünya klasiklerinden uyarlanan filmlerdi. Fareler ve İnsanlar, Rüzgar Gibi Geçti, Oz Büyücüsü, Uğultulu Tepeler bu filmlerden birkaçıydı. Shakespeare, eserleri en fazla sinemaya uyarlanan yazarken Dostoyevski, Hemingway, Gabriel Marquez, Flaubert, Proust, Dumas, Steinbeck gibi yazarların eserleri onu takip ediyordu. Dünya edebiyatının klasik tanımına giren kitapları, tek tek sinemaya uyarlanırken bu durum beraberinde günümüzde hala devam eden kitaba ihanet bağlamında büyük bir tartışmayı da başlatmış oldu. Uyarlanan filmlerin kitaba bağlı kaldığı ölçüde başarılı kabul edildiği varsayılırken bunu şiddetle eleştirip sinemanın kitaptan farklı olarak değerlendirilmesi gerektiğini savunanlar da vardı. Sinemanın bir aktörün şahsında, işlenen roman karakterlerini güdükleştirdiğini, okuyucunun hayalindeki kahraman çeşitliliğini öldürdüğünü ve de kitapta anlatılan ruhsal tasvirleri asla izleyiciye yeteri kadar aktaramadığını ileri sürenler olduğu gibi yönetmenin kitabın kulu kölesi olmayıp özgürce kendi yorumunu aktaran bir anlatıcı olduğunu söyleyenler de oldu. Elbette bir kitapla sinema filmi arasında ciddi farklılıkların olması normaldi. Hugo'nun sayfalarca anlattığı Paris sokaklarını sadece tek bir kare görüntüyle gösteren bir filmin aynı kategoride değerlendirilmesi haksızlık olduğu gibi zaman kısıtlamasıyla sınırlı sinemanın bir romanın her satırını yansıtmasını istemek de başka bir haksızlıktı. Kitap okuru, kitabı istediği zaman eline alıp tadını çıkara çıkara, altını çize çize, istediği süre içinde okuyup geri dönüşler yapabilirken aynı keyfi sinemadan beklemek çok olağan değildi. Bunun yanında sinemanın avantajları da elbette vardı. Romandaki sıkıcı tasvirlerden, anlamsız uzun diyaloglardan, gereksiz karakterlerden, akılda kalması zor pek çok isimden izleyiciyi kurtaran sinema, özellikle sunduğu muhteşem renkli görsellikle kitaptan ayrılıyordu. Sinemanın kitap karşısındaki önemli silahlarından biri de müzikti. Romandaki duygu aktarımını sadece aktörlerin kabiliyetlerine bırakmayan sinema, müziğin gücünü kullanarak bu zor işin de üstesinden gelebildi. Hatta Doktor Jivago'da olduğu gibi müziğin eserin önüne geçtiği durumlar bile oldu. Büyük usta Robert Wiene, Suç ve Ceza'yı uyarladığında kitaba bağlı kalıp kullandığı harika sete rağmen başarısız bulunurken esinlendikleri kitaplara hiç de sadık kalmayıp kendi özgün yorumlarını katan Truffaut, Hitchock gibi yönetmenler ise alkışı hak edebiliyordu. Sinemanın kitaptaki mesajı ve gerçekliği değiştirdiği durumlar da elbette vardı. Beyaz perdeye en fazla uyarlanan klasiklerden biri olan Frankenstein, aslında doktorun ismiyken filmden sonra ucubenin adına dönüşmüştü. Kitapta yaratık, iblis, canavar, sefil gibi sözcüklerle ifade edilen varlık, bundan sonra Frankenstein olarak bilinecekti, üstelik filmdeki gibi yeşil de değildi. Jack London, kitabın sonunda Martin Eden'i intihar ettirip öldürürken kitabı filme aktaran İtalyan yönetmen onu hem İtalyan yapmış hem de öldürmeye kıyamadığı için filmin sonunda tekrar denizlere göndermişti. Savaş ve Barış'ta Tolstoy, General Kutuzov'u özellikle Moskova'yı Fransızlara terk ettiği için çok sıkı eleştirirken eseri bir dizi şeklinde ve başarılı olarak yayınlayan BBC, Kutuzov'u, muzaffer ve bilge bir komutan olarak yorumluyordu. Leonardo Di Caprio'nun başrolünde oynadığı Demir Maskeli Adam'da filmin aksine kral değiştirme operasyonu başarısız olmuştu. Bunun yanında Dartanyan, kralların gayrımeşru babasıydı ve filmde mareşal olup savaşta ölürken kitapta ise oğlu tarafından öldürülmüştü. Yüzüklerin Efendisi'nde ise Aragorn'la Elf Prenses Arwen arasında büyük bir aşk hikayesi falan yoktu, Arwen ilk kitapta çok az görülen bir karakterdi ve bir daha ancak üçüncü kitapta Aragorn'la evlenirken karşımıza çıkıyordu. Bunun yanında Edoras halkının kaçarak Miğfer Dibi'ne sığınması ve bu yolculuk sırasında Aragorn'un kurtlarla savaşırken nehre düşüp öldüğünün zannedilmesi ve Elflerin Miğfer Dibi'ne okçularla yardıma gelmesi de kitapta yoktu, bu olaylar tamamen yönetmenin kurgusuydu. Bu uyarlama değişikliklerine Türk sinemasında da rastlanır. Yönetmenlerin kitaplardaki hikayeleri bilinçli olarak değiştirdikleri, ekleme çıkarma yaptıkları pek çok örnekten biri Ömer Kavur'un yönettiği Anayurt Oteli'dir. Kitaptaki Zebercet karakterinin ruh hali yazar tarafından çok başarılı bir şekilde anlatılmışken filmde bunu hissedemezsiniz. Bunun yanında yönetmen filme romanda olmayan bir 29 Ekim kutlaması eklemiş bunu yaparken de aslında 1963'te geçen hikayeyi filmin çekildiği 1986'ya taşımak istediğini belirtmiştir. Türk sinemasında önemli bir yere sahip olan Hababam Sınıfı serileri de aslında Rıfat Ilgaz'ın kitaplarından mesaj açısından büyük ölçüde farklılık gösterir. Eseri sinemaya uyarlandığında sıkıyönetim mahkemelerinde davaları devam eden, kitapları toplatılıp yasaklanan bir yazar olan Ilgaz'ın bu durumu filme de yansımış, yazar adeta unutturulmak istenircesine üzeri örtülmüştür. Filmdeki öğrenciler zengin çocukları olmasına rağmen kitapta parasız yatılı okuyan öğrenciler de vardır. Çocukların yaramazlıkları genelde ailelerine bağlanırken film kitabın aksine komedi özellikleri taşır. Oysa kitapta komedi unsurları sadece ayrıntılarda vardır. Böylece kitapta bu özellikleri olmayan bir Hababam Sınıfı filmi kurgulanmıştır. Rıfat Ilgaz, muhalif görüşlerini, sisteme eleştirel bakışlarını kitabında sağlam bir kurguyla anlatırken filmde ise bu durumlar tıraşlanmış ya da komediyle soslanarak adeta sulandırılmıştır. Aynı politik tavrı Nahit Sırrı Örik'in Sultan Hamid Düşerken kitabı sinemaya uyarlanırkende de görebiliriz. Kitap sinemaya Abdülhamid Düşerken adıyla uyarlanmış ve Sultan ibaresi anlaşılmaz bir şekilde isimden çıkarılmıştır. Tüm bunlardan yola çıkarak diyebiliriz ki derin psikolojik çözümlemeleri hissettiremeyen bir Suç ve Ceza filmi Dostoyevski olmadığı gibi Madam Bovary'i sadece eşini aldatan bir kadına indirgeyen film de asla Flaubert olamaz. Kitabın başında sayfalarca insan ve doğa arasındaki savaşı vermeden öyküye geçen Moby Dick ya da basit bir polisiye romanı gibi işlenen Gülün Adı elbette yazarlarının anlatmak istediklerini izleyiciye hakkıyla yansıtamaz. Ünlü yönetmen Orson Welles yıllar boyu bir Don Kişot uyarlaması yapmak istemiş ama bunda kendini yetkin hissetmediği için vazgeçmiştir. Uyarlama türlerinden biri de adaptedir. Ana hikayenin zaman, mekan ve kahramanlarının istenildiği gibi değiştirilmesiyle ortaya çıkan adapte uyarlamalar, zaten kitaptan farklı düşünülmelidir. Hugo'nun Sefiller'indeki Müfettiş Javert, bir dizide siyahi olabilirken Shakespeare'in Romeo ve Julliet'i 21. yy'da Newyork'ta yaşayabilmektedir. Arsen Lupin'den esinlenen yine siyahi bir karakter intikam peşinde teknolojiyi de kullanarak soygun yaparken Vahşetin Çağrısı'nda aslında var olmayan dijital bir aktör köpek, Buck, olağanüstü işler başarabilmektedir. Albert Camus'nün 1942 yılında kaleme aldığı Yabancı romanı Zeki Demirkubuz tarafından 2002 yılında zaman, mekan ve kahraman yapısı Türkiye'ye adapte edilerek değiştirilmiş ve sinemaya aktarılmıştır. Kahraman Mersaul, Musa'ya dönüştürülmüş; olayın geçtiği ülke Cezayir, Türkiye'ye evrilmiş ve zaman 60 yıl sonrasını anlatır olmuştur. Sonuç olarak Bir sinema uyarlaması ne kadar başarılı olursa olsun orijinal kitaptan daha iyi olamaz. görüşü ağır bassa da sinemanın değeri de yadsınamaz bir gerçektir. Beyaz perdeye aktarılan eser onu yazanın değil, yönetmenin eseridir artık ve kitaptan ayrı değerlendirilmelidir. Araştırmalara göre bir filmin ilk izlenişinde ancak yüzde otuzunun anlaşılabildiği tespit edilmiştir. İlk bakışta sadece üçte biri algılanabilen bir sanatla Tolstoy'u, Hugo'yu, Dostoyevski'yi, Proust'u ya da Fitzgerald'ı sinemaya aktarmak çok zordur. Şayet sinema edebiyatın kapısını çalacaksa yazarın seçimlerine, hayatta duruşuna, sanat anlayışına, duyarlılıklarına saygılı olmak zorundadır, tersi manevi hakların ihlaline girer. diyen Adalet Ağaoğlu da yazarın dünyasının iyi bilinmesi gerektiğini ve yönetmenin eserden mümkün olduğu kadar uzaklaşmamasının önemini anlatır. İşte tüm bu problemlerden dolayı zaman sınırlamasını en önemli sorun olarak gören yönetmenlerin son zamanlarda klasikleri film yerine dizi olarak çekmeye başlamaları bu yönde atılan önemli adımlardan biri olmuştur."} {"url": "https://helezondergisi.com/editorden/", "text": "Helezon, bundan tam 2 yıl önce yayın hayatına başladı. Yola çıkarken dünyanın değişik coğrafyalarındaki edebi renkleri bir araya getirmeyi ve hayata yeni bir ses ve nefes olmayı gaye edindi. Çağı okuyan sanat çizgilerini ve farklı fikirleri, Helezon kıvrımlarında görsel bir şölene dönüştürmeyi düşledi. Yeni ve özgün kalemlerin izinde, mütevazı adımlarla kıtalar arası esintiler taşıyan projelerini kurguladı. Dün, bugün derken Kasım-2023 sayısıyla birlikte 2 yaşını doldurdu. Bugüne değin 25 sayıya ulaştı ve bu sayılarda biyografiden denemeye, şiirden hikayeye, kaligrafiden ebruya kadar birçok türde esere kucak açtı. Dolayısıyla bu yazılarda onlarca yazar, şair ve sanatçının imzası yer aldı. Dahası projelerle röportajlarda, eserleriyle adından söz ettirmiş olan konukları ağırladı. Bugünden sonra da gayesinden ödün vermeden, hayallerine toz kondurmadan, azim ve kararlılık içinde yürümeyi ümit ediyor. Helezon dergisi olarak Bu duygu ve düşünceler, en güzel biçimde nasıl ifade edilir? diye düşünürken Meryem Tunca, güzel bir kaligrafi çalışmasıyla sorumuza cevap veriyor: Helezon 2 Yaşında. Biz de 3. yılın ilk sayısını, bu harika eserle takdim etmeye başlamış bulunuyoruz. Bir edebiyat dergisi olur da edebiyat dünyasına damgasını vurmuş isimlerden, yeri geldikçe söz etmemek olur mu? Bu bağlamda hepimizin -az veya çok- tanıdığı bir isim çıkıyor karşımıza: Edebiyatımızda İkinci Yeniyi Başlatan Şair: Sezai Karakoç. Hızır İlyasoğlu'nun kaleme aldığı yazı, Sezai Karakoç'un Büyük Doğu'da Sabır ile başlayan şiir yolculuğunu anlatıyor. Yazı, bu büyük şairimizi, ikinci vefat yıl dönümünde anmak ve onu daha iyi tanımak için oldukça önem taşıyor. Bu duygular gelgitinden sonra yaşamın ne kadar güzel olduğunu bir kez daha hissediyoruz. Hele ki dolu dolu ise o hayat. Tıpkı Agiemin Baubec gibi. Doğan Yücel, bu ayki yazısında, üniversite kürsüsünde elli yıldan fazla hocalığının yanında, zamanının büyük bir kısmını sözlükler yazmaya ayırmış olan Romanyalı Türkoloğu tanıtıyor. Türk Dili ve Diyalektolojisi bilim dalında Romanya'da ilk doktor ünvanını kazanan, Türk Kültürüne Hizmet Vakfı tarafından, 2008 yılında verilen Türk Dünyası Türk Dili Şeref Ödülü'ne layık görülen bu kıymetli Türkolog hakkında bilgi sahibi olmak gerçekten bir ayrıcalık. Hayatı koşar adımlarla yaşarken kıymetini bilemediğimiz ya da varlığını fark edemediğimiz o kadar çok şey var ki... Gazel tarzında kaleme almış olduğumuz ve Hayat yolu akar durur, silinmez / Cisimle ruh nihan olur, bilinmez. beytiyle başlayan Bilinmez şiiri belki de böylesi bir serzenişin tercümanı olabilir. Son olarak Ayşe Beçene, Girdaptan Çıkış adındaki zarif ebru görseliyle Helezon'a ikinci yaş gününde renk katıyor. Biz de 25. sayımızla birlikte bugüne kadarki bütün yayınlarımıza katkı sağlayan sanatçı, yazar, şair ve özellikle yayın kurulumuza çok teşekkür ederiz. Siz de hem okur hem de yazar olarak bu derginin bir bireyi olabilir; farklı ülkelerin edebiyat, kültür ve sanat eserlerini özgün kaleminizle sunabilirsiniz. Yepyeni sayılarla nice senelerde buluşmak dileğiyle. İyi okumalar."} {"url": "https://helezondergisi.com/eflatun-sabahlar-erhan-bozkurt/", "text": "Ya şimdi... güneş, gün ve biz, Kaçsak da içinde adının geçtiği cümlelerden, İnsanın içine işleyen çok güzel bir şiir. Teşekkürler Erhan Bey. Bu kadar hüzünlendiren kimdir? Hüznün anlatımı da çok usta işi."} {"url": "https://helezondergisi.com/ejderhanin-izinde-cin-seddi-durdu-ozan/", "text": "İnsanın gerçekleşmesi imkansız hayalleri vardır. Buna rağmen yine de vazgeçmez hayal kurma huyundan. Set ayaklarımın altında uzayıp giderken bir ejderha misali, İnsan hayal kurmalı! dedim kendi kendime. Kim derdi ki kitaplarda okuduğum o harika yapının üzerinde yürüyeceğim, taşlarına dokunacak ve hayran hayran izleyenlerden biri olacağım. Sabahın çok erken bir saatinde çıktık otelimizden. Metroyla bizi sedde götürecek tren istasyonuna ulaştık. Biletlerimizi önceden almış olmanın rahatlığıyla beklemeye başladık. Kalabalık yoğunlaştıkça izdiham da arttı. İtiş kakış... Trenin kalkış saati gelip kapı açılınca şaşkına döndüm. Herkes koşuyordu. Sebebini çok sonra anladım. Trene geç ulaşan ayakta kalıyor ve o bir saat on beş dakikalık yolu ayakta gidiyordu. O müthiş yeri görecek olmanın heyecanından hiç aldırmadım bu duruma. Daha önce hiç trene binmemiş olduğumdan yine bir ilk olacaktı bu yolculuk benim için. Yürürken raylardan çıkan ses, manzara, binalar... Güzel bir yolculuk oldu hasılıkelam. Çin Seddi, Çin'in kuzeybatısı boyunca uzanan, dünyanın en uzun savunma duvarı. Kalıntıları Pa Hey körfezinde deniz kıyısında başlar, Pekin'in kuzeyinden geçerek batıya yönelir ve Huang Ha nehrini ikiye bölerek güneybatıya uzanır. Gobi Çölü! nün güneyinden batıya yönelerek devam eder. Seddin yıkılmış olan kısımlarıyla birlikte uzunluğu 6000 km'yi bulur. Bugün ayakta kalan kısım, Ming Hanedanı devrinden kalan 2500 km'lik seddir. Duvarın yüksekliği 4-6 m, taban kalınlığı 7 m, üst kalınlığı 6 m. Kalın duvarlar boyunca siperlik ve okçu delikleri mevcut. 200 metrede bir gözetleme kulesi veya kale, 9 km'de bir fener kulesi bulunmakta. Duvar üzerinde zaman zaman saray ve tapınaklara rastlamak mümkün. Bazı yerlerde setler kademeli savunmaya elverecek şekilde yapılmış. Seddi en son onaran ve savunma amaçlı kullanan Meng Hanedanı olmuş. Duvarın resmi bitiş tarihi 1644. Mor Hudut ve Dünyanın Ejderhası gibi isimlerle anılmış. Çin Seddi The Great Wall ismini 19. yy'da almış. Efsaneye göre duvarın yapım güzergahı bir ejderhanın bıraktığı izlerin takibiyle oluşmuş. 7 Temmuz 2007'de dünyanın yedi harikasından biri olarak kabul edilmiş. Üzerinde binlerce savaş yaşanmış bu duvarın. Sonuncusu ise 1938'deki Çin-Japonya Savaşı. Dünyanın en uzun mezarlığı olarak da bilinen set ölen binlerce inşaat işçisine mezar olmuş. Duvarın inşasında insan kemiklerinin kullanıldığı görüşünün kaynağı bu olsa gerek. Duvarla ilgili efsaneler çok. Duvarın inşaatında çalışan bir çiftçinin karısıyla alakalı hikaye bunlardan birisi: Ming Jiang Nu, kocasının inşaat sırasında öldüğünü duyunca duvarın önüne gider. Ağlar ağlar... O kadar ağlar ki göz yaşlarından dolayı duvar çöker. Çöken duvarın altından kocasının kemikleri çıkar. Alır kemikleri ve evinin yakınlarına gömer. Bu olayın anısına Çin Seddi'nin yanına kadının heykeli yapılır. Seddin en çok ziyaret edilen kısmı, Ming Hanedanlığı döneminde yapılan, Pekin'e en yakın olan Badaling bölgesidir. Buraya ulaşım gayet kolay. Tren, otobüs veya özel araçlarla sette tırmanılacak yere kadar ulaşmak mümkün. Çin Seddi'ne girişler ücretli. İsteyen iniş ve çıkışlarını yürüyerek yapabiliyor. Acelesi olanlar ve bizim gibi tembeller için teleferikle inip çıkmak da imkan dahilinde. Havada sis yoksa şanslısınız, demektir ve güzel manzarayı seyredebilir, güzel fotoğraflar çekebilirsiniz. Topuklu ve kaygan ayakkabılar giymemeye çalışın. Çünkü çok kaygan ve sarp yerler mevcut. Küçük kafeler, büfeler bulmak imkan dahilinde yukarıda da. Ama tedbir insanıyım, diyorsanız yiyecek ve içeceğinizi yanınızda götürünüz. Ekim ayı olmasına rağmen güneş yakıcıydı. Oradan hesap edin ve güneş kreminizi asla unutmayın. Gidip gezmis kadar oldum.. cok güzel bir yolculuktu eminim sizin icin v tabi sayenizde bizim icin.. Gezmeyi çok severim hele ki yanımda kafa dengi dostlar varsa."} {"url": "https://helezondergisi.com/ekvatora-yolculuk-emre-ozan/", "text": "Yolculuğumuz sabah 6.30'da dört arkadaşla başlıyor. Nairobi'den çıkışımız yediyi buluyor. Yolculuğumuzu kendi arabamızla yapacağız. Arabadaki herkes şoförlük yapabildiği için Sırayla kullanır ve yorulmayız. diye düşünüyoruz. İstikamet: Batı Kenya. Planlamamıza göre Kenya'nın en batı ucu olan Victoria Gölü ve Uganda sınırına kadar gideceğiz. Gezinin yanı sıra oradaki kültürü tanıma adına aynı şirkette çalıştığımız bazı arkadaşlarımızı da ziyaret edeceğiz. Sabahın erken saatlerinde Büyük Rift Vadisi'ne ulaşıyoruz. Rift Vadisi'nin muhteşem manzarasını seyrederek vadi tabanına doğru iniyoruz. Vadi tabanında yan yana duran iki volkanik dağ var: Suswa ve Longonot Dağları. Yolumuz bu iki dağın arasından geçiyor. Vadi çok yeşil de değil kurak da. Çalılıklar ve tek başına duran akasya ağaçları var. Bu haliyle belgesellerde gördüğümüz klasik bir Afrika manzarası sunuyor. Vadi boyunca Narok şehrine doğru devam ediyoruz. İlerledikçe yeşillik de artıyor. Biraz ileride mısır tarlasının içinde bir taçlı turna sürüsüne rastlıyoruz. Sürüde yirmiyi aşkın turna var. Taçlı turnalar bana göre turna türleri içerisindeki en güzel kuşlar. İnip birkaç fotoğraf çekip yola devam ediyoruz. Narok'tan sonra önümüzde Kisii şehri var. Kisii'ye yaklaştıkça yeşillikler artıyor. Hatta etrafta küçük çay tarlaları göze çarpıyor. Fazla büyük olmayan temiz ve güzel bir şehir Kisii. Her tarafta çeşit çeşit muz ağaçları ve kocaman okaliptuslar var. Yemyeşil tepeler ve aralarındaki küçük vadilerden oluşuyor şehir. Buradan Homa Bay şehrine doğru gidiyoruz. Homa Bay Victoria Gölü kıyısındaki koylardan birisine kurulmuş yemyeşil küçük bir şehir. Burada bir arkadaşımızı da ziyaret ediyoruz. Ananas bahçelerinin ve çeşit çeşit tropik meyve ağaçlarının arasında bir ev... Ben hayatımda ilk defa ananas bahçesi gördüğüm için hemen tarlaya dalıp daha yakından bakıyorum. Bahçeyi biraz gezip fotoğrafladıktan sonra yemeğe geçiyoruz. Geleneksel yemeklerin arasında en dikkat çekici olanı muz yemeği. Evet, önümüzde bir tencere pişirilmiş muz duruyor. Daha önceleri muz cipsi falan yemiş olsam da ilk kez muz yemeği yiyeceğim. Patatesi andırsa da farklı ve lezzetli bir yemek. Daha sonra kuzeye, Kisimu şehrine yöneliyoruz. Yolumuz Victoria sahilinden ilerliyor. Birinci paralelin içinde seyahat ettiğimiz için etraf çok ağaçlık. Ağaçların arasından ara ara gölü görüyoruz. Kisimu çok büyük bir şehir. Nairobi ve Mombasa'dan sonra Kenya'nın üçüncü büyük şehri olduğunu öğreniyorum. Temiz ve güzel bir yer. Muhteşem bir havası var. Geceyi burada geçirip dönüşte şehri ve göl kıyısını gezme planıyla sabah erkenden kuzeye doğru yolumuza devam ediyoruz. Bir aralık ekvatoru geçtiğimizi fark ediyoruz. Artık Kuzey Yarım Küre'deyiz. İlk durağımız Kakamega şehri oluyor. Devasa okaliptus ağaçlarının içinde küçük bir şehir. Fazla oyalanmadan Mumias'a varıyoruz. Şehirler artık birbirine benziyor. Burada da bir arkadaşımıza davetliyiz. Arkadaşlarımız genelde köylerde yaşıyorlar. Köy yolları ise hep toprak hatta bazen yol bile olmadığı oluyor. Yine zorlu toprak yolları aşıp eve varıyoruz. Evler de genelde toprak. Bazı evler kerpiçten yapılmış bazıları da ağaç dallarının arasına toprak doldurularak. Pencereler çok küçük olduğu için içerisi çok karanlık. İlk girdiğinizde göz gözü görmüyor. Yine yemek ikram ediyorlar. Buradaki en sıra dışı yemek ise hindistan cevizi sütü ile yapılmış pirinç pilavı. Hindistan cevizi tadı gelmiyor ama sıradan bir pilav da değil. Lezzetini burada tarif edemeyeceğim. Köy tavuğunun suyu ile de karıştırıp doyasıya yiyoruz bu lezzetli pilavdan. Sonra sırasıyla Bungoma ve nihayet Uganda sınırındaki Busia şehriyle yolun sonuna geliyoruz. Artık geri dönüş yolculuğu başlıyor. Geri dönerken aynı yolu takip etmeyeceğiz. Yeni yerler görmeyi hedefliyoruz. Güneye doğru ilerlerken ilk durağımız Maseno oluyor. Tam ekvatorun üzerine kurulmuş bir şehir. Biz de ekvator çizgisi üzerinde durup arabadan iniyoruz. Hem levhalar koymuşlar hem de kaldırım taşları ile yaklaşık üç metre uzunluğunda temsili bir çizgi çekmişler. Önce rahmetli Barış Manço'nun da yaptığı meşhur su deneyini yapıyoruz. Malum Kuzey Yarım Küre'de su bir delikten dökülürken saat yönünde dönüyor. Güney Yarım Küre'de ise tersi yönde. Orada altı delik kovası ve suyu ile hazır duran adama bu deney için cüzi bir miktar ödüyoruz. Önce Kuzey Yarım Küre'de kovaya su koyuyor, içine de bir yaprak atıyor ve yaprak saat yönünde dönüyor. Bu, sıradan bir şey. Sonra iki üç metre kadar güneye ilerleyip deneyi tekrarlıyor. Evet, yaprak saat yönünün tersine dönüyor. İşte bu inanılmaz! Bir hile var mı diye güzelce kontrol ediyoruz. Hiçbir hile göremiyoruz. Sonra tam Ekvator çizgisi üzerinde aynı deneyi yapıyor, yaprak sabit kalıyor ve su öylece dökülüyor delikten. Zaten bildiğimiz bir konu ama bu kadar kısa mesafeler arasında böyle bir olayı tecrübe etmek inanılmaz bir şey. Her şeye rağmen yine de insanın içinde biraz kuşku kalıyor. Sonra ekvator çizgisi üzerinde yürüyoruz. Bir kuzeye bir güneye geçiyoruz. Kuzey Yarım Küre'den Güney Yarım Küre'deki arkadaşlarla konuşup onlara el sallıyoruz ve daha neler neler... Hasılı Ekvator çizgisinde ne kadar eğlenilebilirse o kadar eğleniyoruz. Ekvator'dan güneye doğru devam edip tekrar Kisumu şehrine geliyoruz. Şehir merkezinde gezilecek pek bir yer olmadığı için doğrudan Victoria Gölü kıyısına gidiyoruz. Gelirken gördüğümüz bu gölü daha yakından görmek istiyoruz. Nil Nehri'nin de kaynağı olan Victoria Gölü yüz ölçümü bakımından Superior Gölü'nden sonra dünyanın en büyük tatlı su gölü. Afrika'nın da en büyük gölü olma özelliğine sahip. En derin yeri 82 m olan bu gölün üç ülkeye sınırı var. Bir sürü ada, koylar, körfezler ve bu körfezlere kurulmuş şehirler... Bu haliyle gölden ziyade denizi andırıyor. Kıyıdaki durağımız gölü en güzel görebileceğimiz yer olan Dunga Sahili. Sahile inince hemen karşıda göle girintili şekilde yapılmış büyükçe bir yapı karşılıyor bizi. İçerisinde seyir terası, oturma alanları ve küçük balık restoranları var. Solda ise balıkçı teknelerinin bağlandığı bir iskele... Tekneler tamamen ahşaptan ve el yapımı. Geleneksel Afrika tarzında yapılmış ve rengarenk boyanmış. Arada turistlere tekne turu yaptırmak için üstü kapalı metal tekneler de var ama bunlar benim pek dikkatimi çekmiyor. Sıra sıra dizilmiş ahşap teknelerin üstüne çeşit çeşit balıkçıl kuşları tünemiş. Bazıları bir tekneden diğerine zıplıyor, bazıları da yarı açık kanatları ile güneşlenip kurulanıyorlar. Gölün kenarlarında da farklı farklı su kuşları var. Özellikle balık temizlenen yerlere yakın duruyorlar ve insanlardan hiç kaçmıyorlar. Temizlenen balıkların kalıntıları ile besleniyorlar. Balıkçıl, leylek ve aynak türleri... Normal bir gölde bu kuşlara bu kadar yaklaşmak imkansız. Ben de hem kuşları hem de ortamı bol bol fotoğraflıyorum. Gölde iki yüz civarı balık türü yaşıyormuş. En meşhur ve lezzetlisi tilapia. Ama aç olmadığımız ve yolumuz uzun olduğu için balık yemiyor ve yolumuza devam ediyoruz. Yolda görülecek çok güzel yerler var. İlk durağımız Kericho olacak. Kericho, Kenya'da çay tarımının en yoğun yapıldığı yer. Afrika denince insanların aklına genelde çöl yahut kurak savanalar geliyor. Böyle yerler olmakla birlikte bütün Afrika elbette çöl ve kurak değil. Kenya dünya çay üretiminde üçüncü sırada yer alıyor ve farklı bölgelerinde çay tarımı yapılıyor. Kericho'ya doğru yaklaştıkça ormanların arasında ufak tefek çay bahçeleri görmeye başlıyoruz. Tepeye doğru tırmandıkça çay bahçeleri çoğalıyor. Nihayet zirveye ulaştığımızda sağımızda ve solumuza içinde yer yer ağaçlar ve küçük ormanların olduğu sonu gözükmeyen çay bahçeleri karşılıyor bizi. Arabanın içinde sessizlik hakim. Kimseden çıt çıkmıyor. Manzara karşısında adeta büyüleniyoruz. Etraf yağlı boya tablo gibi. Yemyeşil uzayıp giden dağlar tepeler... Hemen arabayı kenara çekip park ediyorum. Atlıyoruz araban aşağıya. Önce havayı içimize çekiyoruz. Rakım olarak iki bin metrenin üstünde olduğumuz için hafif serin ve tertemiz bir hava var. Herkes hem manzaranın hem de birbirlerinin fotoğrafını çekiyor. Ama hep aynı şikayet: Bu muhteşem manzara niye fotoğrafa yansımamış. Bir de video mu çeksem acaba? Herkes bu güzelliği başkalarına da göstermek istiyor ama çok zor. Evet, bu türlü nefes kesen manzaraları fotoğrafa yansıtmak oldukça zordur. Ben de epeyce fotoğraf çekiyorum haliyle. Sonra tekrar arabamıza biniyoruz. İlerledikçe bahçelerin çehresi ve renklerinin tonu da değişiyor. Solda çay bahçelerinin içine doğru uzanan ağaçlı küçük bir yol var, dayanamayıp buraya da giriyoruz. Bu yolda da fotoğraf ve videolarla manzarayı kaydetmeye çalışıyoruz. Çay bahçelerinin içinde buna benzer başka yollar, küçük evler, sıralanmış ağaçlar ve manzarayı güzelleştiren daha birçok şey var fakat bunların yanına gidecek zamanımız yok. Ana yola çıkınca etrafımızdaki muhteşem güzellikler hemen bitmesin diye yolun kıyısından yavaş yavaş ilerliyoruz. Biraz sonra çay bahçeleri azalıyor ve bitiyor. Biz de hızlanıyoruz. Daha yolda görülecek çok güzel göller ve milli parklar var ama artık gün bitiyor. Mola vermeden yola devam ediyoruz ve gece saat on bir gibi Nairobi'ye giriş yapıyoruz."} {"url": "https://helezondergisi.com/enkaz-zeynep-gunes/", "text": "-Sekiz, dokuz, on. Yataktan metal dolaba on adım. Odamız tam seksen adımkare babacım! Abim benle hep dalga geçiyor ama mesafeleri adımlarımla ölçünce kendimi daha güvende hissettiğimi anlamıyor, dedi omuzlarını silkerek. Odayı gözleriyle süzdü. Oda geniş olmasına rağmen içinde çok az eşya vardı. Demir yatak, metal dolap, boyaları dökülmüş komodin, önceki renginin ne olduğu anlaşılmayacak kadar kirli tek kişilik koltuk ve döşemesi sökülmüş ahşap bir sandalye. Bu geniş oda büyük camları sayesinde oldukça aydınlıktı. Şükran en çok bundan rahatsız olmuştu. O, güneşi değil karanlığı severdi. Kalın perdeleri çekerken havalanması için camları açmak istedi. Kilitli olduğunu görünce öfkeyle söylenmeye başladı, Allah Allah ya, havalandıramayacak mıyız biz bu odayı? Odanın neden böyle çürük yumurta gibi koktuğu anlaşıldı. Tavandaki şu küçücük cihaz ne yapsın kocaman odaya? Böyle saçma şey mi olur? Sanki kendimizi aşağıya atacağız! Sen merak etme babacım. Görevli ile konuşup hallederim ben. Aman diyim! Sen sakın sinirlenme baba! Lütfen, sinirlenmek yok, dedi. Ahşap sandalyeyi yatağa doğru çekti. Babasının yastığını düzeltti. Üzerini örttü. Gür, beyaz saçlarını okşarken ''İyi olacak baba, her şey çok güzel olacak.'' diye fısıldadı. Sargı bezlerine sarılı elleri ile siyah elbisesini toplayarak sandalyeye oturdu. Küçükken en sevdiğim şey, gece misafirliğe gidip orada uyuyakaldığımda, dönüşte beni sırtında taşımandı. Kollarımla sıkı sıkı boynuna sarılınca kendimi tek başına Voltran gibi hissederdim. Aslında hiç birinde uyumazdım biliyor musun? Anlayacağın, uyuyor numarası yapmak nasıl olur iyi bilirim. Senin de uyumadığını biliyorum baba. O yüzden, sadece ben konuşacak olsam da seninle muhabbet edeceğim. Yoksa burada zamanımızı nasıl geçireceğiz değil mi, diyerek söze başladı. Gevşeyen tokasını eline aldı. Uzun siyah saçlarını sıkı bir topuz yaptı. Babasının elini elleri arasına alıp öptü. Bu ellerle az mı ördün saçlarımı? İlk okulda bitlendiğimde bile annem çabuk sinirlenir, bana kızar diye sen kurtarmıştın beni bitlerden. Sadece bitlendiğimde mi? Abimi ve beni kaç kez kurtardın annemizin elinden? ''Sen dur Hatun! Yorulma! Onları ben döverim!'' diyerek bizi odaya kapatırdın, döver gibi sesler çıkarırdın. Biz de sıkı sıkı kapatırdık ağzımızı kıkırdamalarımız duyulmasın diye. O günleri anarken gözleri doldu. Sıkıca kapattığı rengi solmuş kalın perdenin üzerinde çocukluğu bir film gibi akıyordu sanki. Derin nefesler alıp vererek uzun uzun daldı. Kendine geldiğinde komidinin üzerinde duran beyaz plastik sürahiden bir bardak su doldurdu. Kokudan, sürahinin uzun süre önce doldurulduğu anlaşılıyordu. Tamamını bitiremedi. Bardağı öfkeyle komodine çarparken ''Buradan bir an önce çıkmamız gerek baba. Baksana, su bile içemiyoruz,'' dedi. Sinirli adımlarla volta atmaya başladı. Orada kalmak istemiyordu. Şartlar çok kötüydü. Ne kendisi, ne babası bu odayı hak etmiyordu. Hem neden evlerinde kalamıyorlardı? Bunun bir orta yolu olmalıydı. Hareketsizce yatan babasının yanına geldi. Sakinleşti. Küçük bir öpücük kondurdu yanaklarına. Sen bizim için her zaman en iyisini yaptın baba. En kaliteli okullarda okuttun. Pahalı restoranlarda en lezzetli yemekleri yedirdin. Kıyafetlerimiz herkesinkinden güzeldi. Kocaman çocuklar olduğumuzda bile bizi ellerinle besledin. Üniversite sınavını kazandığımda aldığın arabayı hala kullanıyorum. Abim de ben de senin çocuğun olmakla gurur duyduk hep. Sen, dünyanın en kıymetli babalığını bize yapmışken bu hastane odasında kalmana müsaade edemem! Abimle konuşacağım. Hemen başka bir hastane ayarlamalı! Ya da evimize dönmeliyiz. Böyle olmayacak. Şükran, çantasından telefonunu almak için metal dolaba yönelmişken abisinin iki kat aşağıda doktorun odasının kapısında beklediğinden habersizdi. Abisi Serkan, mevsim yaz olmasına rağmen geniş koridorda tek başına beklerken titriyordu. Ellerini kollarına sürterek ısınmaya çalıştı. İçeride anlatacaklarını kafasında döndürüyor, eksik bilgi vermemek için hafızasını tekrar tekrar yokluyordu. Kucağındaki pembe karton dosyada bir önceki doktorun bu hastaneye sevk ederken verdiği raporlar duruyordu. Anlamadığı tıbbi terimler sinirlerini daha çok bozduğu için dosyanın kapağını bile açmıyordu. Hemşirenin, ''Serkan Bey, buyrun! Doktor Hanım sizi bekliyor.'' çağrısı ile hızla ayağa kalktı. Buruşmuş çizgili tişörtünü çekiştirerek düzeltmeye çalıştı. Kapıyı çalarak içeri girdi. Elindeki dosyayı Doktor Hanım'a uzatıp deri sandalyeye oturdu. Hantal ve eski mobilyalar küçük odaya boğucu bir hava mı veriyordu, yoksa kendisini boğulacak gibi mi hissediyordu? Seçemiyordu. Doktor Hanım konuşmaya başlamadan önce dosyayı inceledi. Siyah, kalın çerçeveli gözlüğünü burnu üzerinde geriye iterek düzeltti. Ellerini masa üzerinde kavuşturarak Serkan'a döndü. Serkan, dakikalardır kafasında döndürdüğü konuşması bir sunum metni gibi hazır olmasına rağmen, önce duraksadı. Önünde duran bardaktan bir yudum su alıp anlatmaya başladı. Kardeşim Şükran, çocukluğundan beri kendini kandırıyor. O zamanlar biz bunu küçük bir oyun gibi görüp Şükran mutlu oluyor diye çok sesimizi çıkarmadık. Ah ah! Cahillik işte. Nereden bilelim durumun ciddiyetini? Sonradan anladık meğer ne büyük hata etmişiz. Doktor Hanım, biraz daha ciddi bir ses tonuyla Serkan'ın sözünü böldü. Serkan, göz kapaklarıyla mavi gözlerinde hazır bekleyen yaşların akmasına engel olmak ister gibi onları neredeyse hiç kırpmıyordu. Pişman ve suçlu bir ses tonuyla anlatmaya devam etti. Doktor Hanım, bizim babamız çok sinirli bir adamdı. Evde olduğu zamanlarda neye sinirlenip ne zaman bağıracağı hiç belli olmazdı. Önünde konuşmaya bile korkardık. Ah canım annem, babam evde bağırmaya başladığında bizi alır odaya kapatır, bizi döver gibi sesler çıkarırdı. Bizi ondan böyle korurdu. Babamızdan hiç şefkat görmedik. Bir kere başımızı okşamadı. Böyle bir evde büyüdüğümüz halde bizim Şükran, okulda arkadaşlarına, kuzenlerimize babamızın onun saçlarını nasıl ördüğünü, uyurken sırtında taşıdığını, elleriyle bize yemek yedirdiğini anlatırmış. Serkan, gözyaşlarına engel olamıyordu artık. Elindeki peçeteyle yüzünü kurularken anlatmaya devam etti. Lütfen devam edin Serkan bey. Bunları konuşmanın sizin için de kolay olmadığının farkındayım ancak anlattıklarınız tedavi sürecimiz için çok önemli, dedi. Yeter ki kardeşim iyi olsun, ne gerekirse yaparım Doktor Hanım. Şükran'ımın güzel yüzü gülsün eskisi gibi, daha ne isterim Allah'tan? Şimdi Doktor Hanım, bizim peder geçtiğimiz ay ani bir kalp krizi ile öldü gitti. Sağ olun, dostlar sağ olsun! Ne diyelim, Mevla taksiratını affetsin. İşte o günden sonra Şükran yavaş yavaş tuhaflaşmaya başladı. Salona girip koltuğa oturmak istediğimde, ''Dur, orda babam uyuyor!'' diye oturtmaz, biraz ses olsun, ''Sessiz olun, babam uyuyor!'' der, kızardı. Ha, yok yok! Biz babamızdan sadece o uyurken korkmazdık. Bir o zaman rahattık, bir de evde yokken. Hatta bizim kız babamdan korkusuna adım adım saymış evimizden çıkınca saklanabileceği yerleri. Sonra alışkanlık oldu, her yere adımlarını sayarak gitti deli kız! Ağzından çıkan son kelime ile acı bir tebessüm ederek devam etti. Esas film dün akşam koptu Doktor Hanım. Meğer bizim pederin annemden başka bir karısı, bir de çocuğu varmış. Mirastan pay isteriz. diye almış yanına kızını, elinde fotoğraf albümü ile gelmiş kadın. Bir görseydiniz! İkisi de nasıl ağlıyor utanmadan bizim yanımızda. Gerçi, on yaşında sabinin bir günahı yok ama sinirleniyor insan işte. Bizim, babamızla hiç gitmediğimiz pikniklerin, tatillerin; birlikte yiyemediğimiz o keyifli yemeklerin fotoğrafları hep kadının elinde. Hiç yaşamadığımız çocukluğumuzu almış avuçlarının arasına, öylece yaydı odanın ortasına. O anda evde çıkan arbedeyi hiç anlatmayayım. Kavga, dövüş gönderdik bunları evden. Ortalık toz duman, bir bizim Şükran put gibi duruyordu. Ben annemi sakinleştirmeye çalışırken, Şükran ''Başka bir çocuğu sevmiş, başka bir çocuğu çok sevmiş. Gördün mü abi?'' diyerek hızla kalktı yerinden. Sonra da ''Bizim suçumuz neydi?'' diye bağıra bağıra evdeki camı çerçeveyi indirdi. Evde kaç kişiydik, inanın zor sakinleştirdik kardeşimi. Kanaması çok olunca apar topar acile gittik. Kaydını yaptırıp yanına gidince şok oldum. Bizim kız, yanındaki hemşirelere de çocukluğumuzda yaptığı gibi babamızı anlatıyordu. Güya peder ona araba almış. Tövbeler olsun! Neyse işte, oradaki ilk muayenelerden sonra buraya sevk ettiler. Bugün yaptık yatışını. Kıymetli okuyucumuz, yorumlarınız onaylandıktan sonra görünüyor. Anlayışınız için teşekkür ederiz. Dramatik güzelliği dorukta bir öykü okudum. Öykünüzde Kafka'nın babasına rastladım. Giderken mutluluğu da yanlarında götüren babalara rastladım. Hastaneye düşen babasına iyi ki beni terk edip gitmedin, bu gece çok rahat uyuyacağım. günlerdir hatta aylardır hiç rahat uyumadım ben. Bu hüzün mütemmim cüz oldu bende, bırakmıyor peşimi diyen şanslı çocuklardandım. Öykün protagonistin iç dünyasına yolculuk etmemizi de sağlıyor. Film konusu bile olacak kadar güzel bir öykü kaleme alınmış.. Yorumunuz benim için çok değerli. Teşekkür ederim. Emeğine sağlık çok güzel bu güzel yazıların devamını bekliyoruz Zeynep hocam. Çok teşekkür ederim. Takipte kalınız efendim. Yorumunuz için çok teşekkür ederim sevgili dikkatli okur. Sağlıcakla kalın. Hikayeyi ilk okuyan şanslilardan biriyim. Nedense bu benim icin çok kiymetli oluyor. Mektubu ilk açan kişi gibi özel hissettiriyor. Hikayeyi okur okumaz bayildim dedigimi hatırlıyorum. Insanda adeta soğuk duş etkisi yapiyor. Tekrar kalemine dimağına saglik. Son paragrafla öykünün kıymetini dörde katlamışsiniz... Tebrikler."} {"url": "https://helezondergisi.com/es-anlamli-kelimeler-ve-kullanimina-dair-emin-osman-uygur/", "text": "Diller zaman içinde kendilerini yeniler. Bu yenilenme esnasında bazı kelimeler kullanımdan düşerken bazı kelimelere ise yeni anlamlar yüklenir. Bu arada hem dil içinden yeni kelimeler doğar hem de farklı sebeplerle başka lisanlardan yeni kelimeler dilde kullanıma dahil olur. Bununla birlikte her birey genel olarak birlikte büyüdüğü ve beslendiği kelimeler ve kavramlarla yoluna devam eder. Çünkü o kelimelerde ve kavramlarda yaşadığı hayatın izleri vardır. Zaman geçtikçe kullanılmayan kelimeler onlar için birer nostalji olur ve yeni nesillere Biz böyle derdik, böyle ifade ederdik. gibi anılar aktarır. Değişik bilim dallarında kullanılan pek çok kelime, o bilimlerin ilerleyişine paralel şekilde, dil içinde kendine kullanım alanı bulur. Hastalıklar için kullanılan semptom Türkçede belirtidir ve iki kelime de günümüzde kullanımdadır. Bağışıklık kelimesinin yanına immün, teşhis kelimesinin yanına zamanla tanı kelimesi gelmiştir ve hem sözlü hem yazılı dilde hepsi aktiftir. Süreç kelimesi proses ile karşılanır ve düzensizlik aritmi ile ifade edilir. Bazı bilimsel durumlar ise farklı kavramlarla ifade edilir. Mesela, yer biliminde minerallerden oluşan kütlelere kayaç denirken kimyada bir maddenin daha basit bileşenlerine ayrılarak görüntüsünde ve yapısında oluşan değişimlere bozunma adı verilmiştir. Cümle anlamı ve bağlam arasındaki ilişkiyi inceleyen bilim dalına edim bilimi denilmiştir. Bilim dili ile günlük dil arasında pek çok farklılık vardır. Ancak ikisinin de kendi içinde güncel olması şarttır. Dilin en önemli yönü, nesiller arası iletişim ve aktarım olduğu için yeni yetişen nesillere aktarılmak istenen mesajların sağlıklı ve doğru bir şekilde iletilmesi yine o dilin sistemi içinde olacaktır. Kelimeler, gösterge bilimi terimiyle birer kod olarak tanımlanır. Her dil kendi içinde de kodlar barındırır ve bu kodlar nesiller arası iletişimde önemli rol üstlenir. Çözülemeyen kodlar ise iletişim sağlamaz ve bu noktada kopukluklar başlar. Konuyu günlük dilin işleyişi içinde örneklendirmeye çalışalım: Örnek ve misal kelimeleri aynı görevde kullanılır ancak örneklendirmeye çalışmak yerine misallendirmeye çalışmak kullanımı zorlama olur. Günümüz Türkçesi açısından konu ile ilgili bazı örnekler cümlesinde örnek yerine misal de kullanılabilir ve bu güncel dilde bir tercihtir. Burada tercih kelimesi yerine seçim denilirse bu da Türkçe konuşan pek çok sosyal yapı için zorlama olur. Seçimlerde istenilen sonuçlar alındı cümlesinde ise seçim yerine tercih kullanılamaz. Yani dil kendi akışı içinde doğru anlamlarla kullanılmalı ve o kendi anlam alanında değerlendirilmelidir. Bu cümlede anlam yerine mana kullanılırsa yine zorlama olur. Çünkü anlam alanı bir kalıp olarak dilsel bir değerdir. Bu cümlede dilsel değer yerine dilsel olgu da kullanılabilir. Güncel olayların etkisi ile içine kapandı. cümlesinde etki yerine tesir de kullanılabilir. Konunun etki-tepki kanununa bakan yönünü de değerlendirmek gerek. cümlesinde etki yerine tesir kullanmak mümkün değildir. Yine sıfır (0) etkisiz eleman ifadesinde tesirsiz eleman denilmez. Uygun olan yerlerde hem tesiri hem de etkiyi kullanmak dilin zenginliğini gösterir. Bu ilaçların tesiri/etkisi iki haftadır. cümlesinde iki kelime de dilin güncelliğine uygundur. Ama ilaç için yan tesir yerine yan etki gibi bir kullanım olmadığı gibi sosyal ortamlar için kullanılan etkileşim yerine tesirleşim de kullanılmaz. Bilimsel bir kavram olan plasebo etkisi yerine plasebo tesirini kullanmak, daha iyi anlaşılır olmayı ya da yazının daha akıcı olmasını sağlamaz. Matematik sorununu çözmek ya da problemini çözmek ifadesinin ilkinde matematik dersi ile ilgili bir çıkmaz vardır. İkincisinde bir matematik sorusunun çözümü söz konusudur. Ayrıca çözmek yerine bitirmek, halletmek, sonlandırmak, üstesinden gelmek gibi arklı kelimeler de kullanılabilirdi ama bunların kullanılabileceği bağlamlar farklı olacaktı. Sorunlarla baş etmek gerek ifadesinde sorun; sıkıntı, dert, zorluk gibi anlamlara gelir. Benim meselem bu değil denildiğinde de farklı bir duygusal vurgu görülür. Olay daha öznel bir alana kaymıştır. Problemlerin çözümü için zaman gerek denildiğinde ise sorun kelimesinde olduğu gibi sıkıntılar, zorluklar anlaşılır. Sorun ve problem kelimeleri dilde bir üst kavram durumundadır. Burada kültürler devreye girer ve dil bireylerin genel algısına göre şekillenir. Türkçe kullanıcıları kelimelerin kullanım sahasında başka kelimeyi yok saymadan kendi kültürlerine uygun şekilde dolaşırlar yani anlam kazanmış kelimelerin dünyasına müdahale etmezler. Müdahale etmek yerine karışmak kelimesi de kullanılabilirdi. Bu da bir tercih meselesidir. Ama müdahale etmek anlam olarak üst bir etkiyi gösterirken karışmak her seviyeden olabileceği anlamını da verir. Anne çocuğuna Sen bu işe karışma! yerine Müdahale etme! demez mesela. Allah mükafatını bol versin! cümlesinde dini bir terim olarak uygun düşen mükafat, Törende pek çok mükafat verildi. cümlesinde anlamsız kalmaktadır. Bu konseptte ödül kelimesinin kullanılması gerekmektedir. Konsept kelimesi yerine bağlam da kullanılabilirdi ve doğru olurdu. Kur'anda geçen Böylece Allah iman edip yararlı işler yapanları ödüllendirir. (Sebe suresi: 4) ayetinde ceza kavramının karşılığında ödül kelimesi kullanılmıştır. Benzer bir kullanım da onore etmek, onurlandırmak, şeref vermek, mutlu etmek ifadeleri arasında da görülür. Onore etmek ifadesi TDK'da geçmese de konuşma dilinde vardır. İnsanları onore etmek güzel bir davranıştır. denilebilir. Bu kullanım daha çok moral vermek, değerli hissettirmek anlamındadır. Diğer kullanımlar ise genellikle 1. tekil ya da çoğul şeklindedir. Beni onurlandırdınız, şeref verdiniz, mutlu ettiniz! gibi. O günleri hatırladım. cümlesindeki hatırlamak kelimesi akla getirme anlamındadır. Zaten hatıra kelimesi de akla getirmek fiilinden somutlaşmış bir isimdir. Cümledeki hatırlamak yerine anmak, anımsamak da kullanılabilirdi. Nitekim bazı Kur'an meallerinde zikr kelimesinin tercümesinde anmak kullanılır. Kitapta İdris'i de an. (Meryem suresi: 56) ayetinde olduğu gibi. Burada hatırla fiili uygun düşmez. Hatırladın değil mi o günleri? cümlesinde anımsamak fiili de kullanılabilir. Bu noktada anımsama ya da hatırlama savunmasına gerek yoktur ve burada savunma yerine müdafaa kullanmak akışa uygun düşmezdi. Bu noktada anımsama ya da hatırlama müdafaasına gerek yoktur. günlük dil akışı içinde yer bulamaz. Günümüz Türkçesinde hukuki bir terim olan nefsi müdafaa yerine kişisel savunma kullanımı yoktur. Vücut müdafaası için alınan ilaçlar ifadesinde müdafaa yerine savunma daha güncel bir kullanım olacaktır. Güncel Türkiye Türkçesinde savunma sporları yerine müdafaa sporları veya savunma oyuncusu yerine müdafaa oyuncusu demek de uygun olmaz. Ancak Azerbaycan Türkçesinde müdafaa olarak kullanımı günceldir. Klişe bir söylem haline gelmiş olan Hattı müdafaa yoktur, sathı müdafaa vardır. ifadesinde kelime değişikliğine gidilemez. Farklı bir örnek: Söylem ve fiil uyumsuzluğu ifadesinde fiil yerine eylem olmalı idi. Çünkü günümüz Türkçesinde söylemin karşılığı fiil değil eylemdir. Ayrıca illa fiil kelimesi kullanılacaksa karşısına söylem değil ifade, ibare gibi kelimeler gelmeli idi. Bir ferdi tarafı var bir de toplumsal tarafı. cümlesinde ya ferdi kelimesi kişisel olacak ya da toplumsal kelimesi yerine içtimai kelimesi kullanılacaktı. Ferdi kelimesi yanında kişisel veya bireysel kelimelerinin kullanımı dili anlam olarak da zengin kılacaktır. Çünkü ne ferdi kelimesi kişiselin tıpkısıdır ne de kişisel kelimesi bireysel kelimesinin. Her bir kelime kendi anlamı içinde başka kelimelerle yeni terkipler, tamlamalar veya söz grupları oluşturur. Bireysel hayat, bireysellik, bireye özgü gibi kullanımlar yerine ferdi hayat, ferdiyetçilik, ferde özgü gibi kullanımlar güncel dilin akışında fazla yer bulamaz mesela. Kişisel oluşumlar, bireysel tercihler gibi söz grupları da zamanla kendi mecrasında oluşmuştur. Ferden ferda kalıbı da değişime uğramadan devam etmek zorunda olan bir kalıptır. Ancak bu kalıbın yanında tek tek ikilemesi getirilebilir. Konuyla ilgili daha pek çok misal vermek mümkündür. Ancak verilen misaller yazının genel hedefi için yeterli olacaktır. Zaten bu yazıda temel konu; dilin sağlıklı kullanımı, kelimelerin kendi anlamları içinde yerli yerinde olması, dilin zenginliğine engel olacak süreçlerin dile yaşatılmamasıdır. Nesiller arası aktarımlarda her konuda titiz olmak gerektiği gibi dil konusunda da gerekli hassasiyetler gösterilmeli ve ifrat ve tefrite/aşırılıklara girilmeden orta yolda devam edilmelidir. Güzel ve faydalı bir makale. Keyifli bir dil sohbeti tadında. Tebrikler."} {"url": "https://helezondergisi.com/faustta-isimlere-alegorik-bakis-emin-osman-uygur/", "text": "Alegori; bir anlamı veya kavramı başka varlıklarla anlatmak olan bir edebi usuldür. Mecaz ya da sembol kavramlarından daha kapsamlıdır. Genel olarak süreklilik arz eden düşüncelerin hikaye edilmesi ile oluştuğu için toplumsal bir duyuş ve düşünüşleri ifade eder. Ancak istiarenin bir bölümü olarak kabul edilen, temsili istiare; alegori olarak kabul edilmektedir. Alegorilerde bir iç çatışma söz konusudur. İyilik, kötülük, cesaret, korku gibi kavramların mücadelesi vardır. Ve bu mücadele aslında bir arayışın da göstergesidir. Zaman ve mekan belirsizliği alegorileri farklı kılan başka bir özelliktir (Bilgegil, 1989; Coşkun, 2006). Platon'un mağara temsili bir alegori olarak kabul edilmiştir. Bu anlatımda, insanlar kullanılmıştır ki bu insanlar tamamen temsilidir. Ne isimleri vardır ne yaşadıkları yer ve ne de zaman bellidir. Şeyh Galip'in Hüsn ü Aşk mesnevisi de bu teknikle yazılmış bir eserdir. Bu eserin kahramanları da temsili, yani alegoriktir. Hüsn, Aşk ve Sühan insanlık için önemli üç değeri temsil eder. Bu isimler tasavvuf bakış açısında şu şekilde yorumlanmıştır: Hüsn, gerçek güzellik olan ve bütün güzelliklerin kaynağı olan Allah Teala'yı; Aşk, Allah Teala'ya ulaşmaya çalışan insanı; Sühan ise, ilahi aşka, Allah bilgisine, sevgisine ulaşmak isteyenlere yardımcı olan, yol gösteren ilim ehlini temsil eder (Kurnaz, 2004, s. 341). Mesnevinin tamamında ise insanın dünya yolculuğu ve bu yolculuğunda karşılaştığı zorluklar ele alınmıştır. Mücerret anlatım özelliği kapsamında ele alınabilecek bir teknik olan alegori, kutsal kitapların anlatımlarında da kendini gösterir. Belki de 'beyan' çizgisinde insanlara hitap eden İlahi Kelam'ın da vazgeçilmez hususiyetlerinden biridir alegori. Bazı hakikatlerin insan aklına yaklaştırılması için 'temsil' bağlamında ele alınan bu anlatım tekniği, birçok düşünür tarafından da kullanılmıştır. İbrahim Aleyhisselam'ın suhuflarında da geçtiği ifade edilen ağaç alegorisi, Hint ve Gürcü yazımlarında da kendini göstermiştir. Hatta Tolstoy'un İtiraflar isimli eserinde, aynı olay birkaç farkla anlatılmıştır. Bediüzzaman'ın Sözler isimli eserinin sekizinci sözünde anlattığı insan ömrü ile ilgili alegori zaman ve mekandan soyutlanmış mücerret bir anlatım örneğidir. Bu temsilde ağaç, meyveler, fareler, kuyu, ejderha ve aslan figürleri; herkesin hikayesi olarak tanımlanabilir. Goethe, Faust tragedyasında bir arayış/kurtuluş resmi çizmiştir. Eserdeki bu arayış ve kurtuluş, farklı sınamalarla vukua gelmektedir ve Faust'ta geçen sınama hem gerçek olan hem de bir metafor özelliği taşıyan Eyyub'un başına gelen olaya çok benzemektedir (Pushner, 2021). Faust'taki sınama ilk iki insan Adem ve Havva'nın sınanmasına da benzer giriş itibarıyla. Bir yasak ve masumiyet söz konusudur her ikisinde de. İlim vardır ve bu ilmin tek başına yetersiz olduğu vurgusu da yapılmıştır. İnsan aklını başından alan ve onu duygular, maddi coşkunluklar peşinde koşturan görüntüler ve etkiler vardır. Normalde şeytani hislere karşı dirençli olan bilim insanı Faust, bunalımda olduğu bir sırada Mefisto ile karşılaşmış ve onu kendi hayatı/geleceği için bir çıkış olarak görmüştür. Şeytan da bilginin karşısında galip gelecek olmanın verdiği sevinçle görevini dikkatle yapmaya başlamıştır. Bu konuşmalar sırasında şeytanın vaatleri dikkat çekicidir. Goethe, bu eseri ile insan varlığının temelinde var olan sonsuz hayat inancına da vurgu yapmıştır. Eserin özünü teşkil eden kurtuluş da aslında bu inanışa bağlı olarak verilmiştir. Eski ve efsanevi bir olay kahramanıdır. Farklı yazarlar tarafından birçok kez ele alınan Faust efsanesi, Christopher Marlowe (1564-1593) tarafından Doktor Faustus adıyla başarılı bir roman karakteri olarak işlenmiştir. Bu romanda Faust, şeytanla girdiği mücadelede kaybeden taraf olmuştur. İnsanlık tarihinin köklerini en iyi ifade eden Kutsal kitaplar ve son olarak Kur'an-ı Kerim, şeytana ait özellikleri çok net bir şekilde ortaya koymuştur. Kur'an-ı Kerim, şeytanın insan için bir imtihan unsuru olduğunu aynı zamanda da şeytanın insanın en büyük düşmanı olduğunu da ifade etmektedir (Yunus 10:5). Faust, bilgili bir insandır ve bilgi aydınlık demektir. Bu yüzden de şeytan ona düşmandır. Faust'un topraktan yaratılmış olması, onun üretken ve bereketli olmasını da iktiza eder. Faust, bir misyona sahiptir ve hayat sahnesinde iyi-kötü arasında bir tercih/seçim yapmak zorundadır. Bu tercih, insanı ve her şeyi yaratan İlah/Allah ile irtibatlıdır. Bilgi, Faust'un kendi varlığını keşfi için yeterli değildir. Onun kendi duygular dünyasını da keşfetmesi gerekmektedir. Çünkü sonsuz hayat, duyguların da zirvesini temsil etmektedir. Bu noktada başlayan arayış, insan nefsine ait duyguların iki uç noktası arasında devam edecektir. Bu duygular, 'meşru daire keyfe kafidir' çizgisinde olduğu takdirde, insan sonsuza giden yolda kaybetmeyecektir. Ve aslında bu meşru daire, müspet ilmin de takip ettiği yoldur. Bu anlamda insana verilen bilgi, onu hedefe ulaştırmaya yetecek kadar güçlüdür. Ancak bu bilgi, aklın ve kalbin rehberliğinde hikmete dönüşmeyince şeytan karşısında çok cılız kalmaktadır. Faust, bu yolculukta kendini tanımayı amaçlamıştır. İçindeki melek ve şeytanı keşfetmek suretiyle sonsuz hayata hazırlık yapmayı düşünmüştür. Ancak gerçek hayattaki Faust/insan, sonsuz hayata meleklerle birlikte gitmeyi her zaman başaramayacaktır. Alman mitolojisinde 'Mephistopholes' yazımı sıklıkla kullanılır. Kelime, 'saçıcı, dağıtıcı' Kuran-ı Kerim'de 'israf eden, saçıp savuran (İsra: 17:27) anlamına gelen İbranice kelimesinden veya 'yalan sıvacı' anlamına gelen den gelmiş olabilir. Günümüz Almancasında 'teufel' olarak kullanımı vardır. Ayrıca Yunanca olumsuzluk eki olarak, 'ışık'; anlamına gelen ve 'sevgi'; anlamına gelen 'philis'; 'ışığı sevmeyen'; kelimelerinden geldiği de söylenmiştir (Online, 11, 2015; von Goethe, 2016). Mefisto ile ilgili, akla ilk gelen şey yine kutsal kitap kaynaklı şeytandır. Bununla birlikte insanın içinde bulunan ve aslında eşyanın ve varlığın hakikatlerini keşfetmek için bir cihaz hükmünde olan benlik de şeytan için bir temsil olabilir. Yani hayatın negatif yönlerinde gezen ve gerçekte 'kötü'yü temsil eden bir varlık alegorisidir bu. Kelimenin etimolojik kapsamından da anlaşılacağı üzere, bu varlık Kuran-ı Kerim'in şeytan tanımı ile tam örtüşmektedir. Kuran terminolojisinde şeytan için 'insi ve cinni' olmak üzere iki tabir kullanılır. Bu durumda soyut bir varlık olan şeytan, duygulardan taşarak bir insan suretinde de çıkabiliyor hayata. Yani bazı insanlar, şeytan sıfatları ile birebir örtüşerek, onun yapmak istediği işleri yapıyorlar. Bu durumda da bilgili ve dürüst ve aynı zamanda duygular yönüyle ihtiyaçlar içinde olan Faust, yani insan; yanlışlıkları ve kötü'yü savunan şeytan ve şeytani güçler karşısında kaybetmemek için önemli bir süreç yaşayacak demektir. Asıl adı, Margerete olan Gretchen, masumiyeti, inanışı ve güzelliği temsil eder. O istiridye içinde bir inci tanesidir. Ama dünya hayatının anlık değişen sahnelerinde ve olayların akışında bu incinin toza toprağa bulaşmaması da mümkün değildir. Masumiyet, şeytani güçleri, renkleri ve ışınları hissedecek kadar güçlüdür. Onlardan nefret eder. Ancak insan duygularından yakalanınca, keşfedici masumiyet de geçici olarak devre dışı kalabilir. Her yanlış adım bir sıkıntı ve zarara yol açabilir. Ancak insan attığı adımın yanlış olduğunu da her zaman bilemeyebilir. Bu yüzden insanlık için pişmanlık ve geri dönüş yolu hep açık bırakılmıştır. Gretchen yanlışı yüzünden cezalandırıldı ama o içinden geçen pişmanlıklar yağmurunun da kızıydı aynı zamanda. Alegori, biraz da uzaktan bakmak demektir. Faust, Mefisto ve Gretchen'in renkleri kuşbakışı çok daha net görünür. Faust bir yolcu. Gretchen de bir yolcu. Mefisto ise bu yolcuları yoldan çıkarmak için uğraşan ve aynı zamanda onların kabiliyetlerinin gelişmesine sebep olan ve kötü'yü temsil eden varlık. Veya şöyle de ifade edilebilir; Sevgi ile donatılmış insan bu dünyada bir sınanma içinde. Ve nefretle hareket eden şeytan da bu sınamada insanın mağlup olması için uğraşmakta. Hasılı, bir tiyatro olarak kaleme alınan eser, insanlık tragedyasını küçük bir temsil ile büyük bir sahne içinde her zamana hitap eden bir alegori olarak tasvir etmekte."} {"url": "https://helezondergisi.com/fikriyat-ve-kiraathanelerin-donusumu-dilek-gundogdu/", "text": "Evvel zamanda fikriyat makbuldü. Fikredip müzakere yapmak, olayları beyin süzgecinden geçirip muhakeme etmek mühimdi. Fikir sahipleri bir araya toplanarak araştırdıkları, okudukları meseleleri; şahit oldukları olay ve durumları müzakere ederlerdi. Zamanda biraz gerilere gidecek olursak karşımıza fikir müzakerelerinin yapıldığı mekanlar çıkacaktır. Osmanlı Dönemi'ndeki kahvehaneler bu faaliyetlerin yapılabildiği yegane yerlerdendir. Kıraathane de denilen bu yerler günümüzdeki mahiyetinden çok farklı olarak, fikir alışverişi yapılan toplantı meclisleriyle dolup taşardı. Kıraat, Arapçada okuma anlamına gelir. 19. yüzyıl sonlarıyla 20. yüzyıl başlarında okunmak üzere gazete, dergi ve kitap da bulunduran kahvehanelere bu isim verilirdi. Buralarda başka kahvehanelerde olduğu gibi oyun oynanmaz; dergi, kitap ve günlük gazete okunur, sanat ve siyaset konularında sohbet edilirdi. Sonradan bütün kahvehaneler bu adla anılmaya başlandı. Buralar, ilk kuruldukları zamanlardan itibaren müdavimleri için okuma salonu olarak da hizmet vermiştir. Peçuylu İbrahim'e göre aydın sınıfından iyi yaşamayı seven insanlar, kahvehanelerde yirmi otuz kişilik gruplar halinde toplanırdı. Bu toplanmalarda bazıları adabımuaşeret yazıları ve kitap okur bazıları tavla, satranç oynar bazıları da yeni yazdıkları şiirler üzerine tartışma yapardı. Bu mekanlarda Muhammediyye, Battalname ve Hamzaname gibi dini muhtevalı destanımsı kitapların okunması bir gelenek halini almıştır. Kahvehanelerde sadece edebiyat sohbetleri değil çeşitli gösteri ve oyunlar da yapılmıştır. Kahvehane aynı zamanda Karagöz ve Meddah gösterilerinin sunulduğu ve aşıkların yeteneklerini ortaya koyduğu en önemli mekandır. Özellikle aşık ve meddah kahvehanelerinde sanat icra ediciler, bir taraftan kahvehane müdavimlerini eğlendirirken diğer taraftan onlara bir kültürel birikim de aktarır. Bu eğitici rollerinden dolayı kahvehanelere mekteb-i irfan ve medresetü'l-ulema denilmiştir. Bu dönemde Avrupa'daki kulüp ve okuma salonlarında olduğu gibi bazı kahvehaneler, müşterilerin çeşitli konulardaki bilgi ihtiyaçlarının karşılanması için bünyelerinde gazete ve mecmua gibi yayınların olduğu, geleneksel sahne sanatlarının icra edildiği kültürel mekanlara dönüştürülmüştür. Bunun ilk örneği, Divanyolu üzerinde 1857'de açılan Sarafim Kıraathanesi'dir. Burası müşterileri için gazete ve dergi bulunduran, sonraları kitap da satan bir yerdir. Ramazan gecelerinde Sarafim Kıraathanesi edebi tartışmaların yapıldığı bir salon olmuştur. Namık Kemal, Ahmet Muhtar Paşa, Süleyman Paşa, daha sonra Ahmet Rasim, Halit Ziya Uşaklıgil gibi yazarlar burada toplanmış; edebiyattan matematiğe, şiirden siyasete ve sosyolojiye kadar her şeyden bahsetmişlerdir. Sonraları İstanbul'daki kıraathaneler Sarafim çizgisi üzerinden kendi geleneklerini oluşturmaya başlamıştır. Tulumbacıların işlettikleri çalgılı kahvehaneler ortaya çıktığında Semai kahvehaneleri de denen bu yerlerde kavga ve gürültü çıkmaması için akşamları halk kitaplarının okunduğu, bunun bazen günlerce sürdüğü görülmüştür. Hatta muamma diye bilinen gelenekte, bir ozanın bir dörtlüğü tavana astığı, insanların da o dörtlüğü çözmeye çalıştığı ve bunun bir nevi eğlence haline geldiği de olmuştur. Osmanlı'nın son dönemlerinden Cumhuriyet'in ilk dönemlerine kadar edebiyatçıların mesken tuttuğu İkbal Kahvehanesi Fuat Köprülü, Yusuf Ziya Ortaç, Falih Rıfkı Atay gibi isimlerin uğrak yeri olmuştur. 1930'lu yıllarda Küllük Kıraathanesi; adına şiir yazılan, dergi çıkarılan bir yer olmuştur. Faruk Nafiz, Yahya Kemal gibi isimler buranın müdavimleriyken 1940'lı yıllarda Abidin Dino, Rıfat Ilgaz da onlara katılmıştır. 70'li yıllarda Necip Fazıl Kısakürek, Sezai Karakoç gibi isimlerin buluşma yeri olarak da anılan Marmara Kıraathanesi ise sağ sol çatışmalarında sağcıların mekanı olarak anılmıştır. Son dönemde ise Yeni Kapı' daki Kemal Bey Kahvehanesi tavla oynamanın yasak olduğu, içinde okuma salonu olan bir yer olarak bilinmektedir. 12 Eylül darbesi sonrası kahvehaneler maalesef fikir adamlarının toplandığı yerler olmaktan çıkıp içinde iskambil, tavla oynanan ve amele aranan yerler olmuştur. Artık fikir adamlarının toplanma mekanları gibi bir mevzu da kalmamıştır. Sıradan insanların toplanıp bir araya gelmeleri de fikir paylaşımından uzak ya da sadece sığ bilgilerin, kulaktan dolma söylentilerin paylaşılması şeklinde olmaya başlamıştır. Belki kısır alanlarda fikri toplanmalar yaşanıyor olabilir lakin mahalleye inildiğinde artık kültürel toplanmalara şahit olmak neredeyse imkansız hale gelmiştir. Günümüze geldiğimizde ise karşılaştığımız manzara maalesef ki şöyledir: Ayaküstü olarak, kağıt ya da plastik bardaklarda alınan içecekler, çoğu zaman tek başına vakit geçirilen kafe masaları, bir araya gelinse dahi telefondan kalkamayan başlar... Fikri sohbetler bir yana sıradan muhabbete bile hasret kaldığımız söylenebilir. Paylaşımlar zaten daha çok sanal ortamlarda gerçekleşiyor. Basit, yeknesak, fikir etmekten çok uzak, salt gösteriş üzerine kurulmuş yavan hayatlar.... Anı paylaş geç anlayışı hakim çoğunlukta. Anbean fotoğraf kareleri paylaşılıyor. Olur olmadık her şey ortaya saçılıyor. Yanı sıra güzel şeyler de paylaşılıyor diye düşünebilirsiniz elbette. İbretlik anlar, hikayeler var bunların arasında. Fotoğraflara bazen ibretlik bir söz de ekleniyor. Bu sözler, aslında üzerinde günlerce düşünülebilecek manalar içeriyor ama ne kadar üzerinde durup düşünebiliyoruz ki... Basit bir el hareketiyle akıyor her şey zamanda. Duygu ve düşünceler çok hızlı ilerliyor. Üzerinde durulmadan, o hisler tam yaşanamadan yeni duygu ve düşüncelere geçiliyor. Bu hızlı hissiyat değişimi, aslında biz fark etmeden ruhumuzu zedeleyebiliyor. Her şeyi hemen olsun istiyoruz. Sanki hızla ilerleyen fotoğraflar gibi hayatımız da o hızla akmalı gibi geliyor bizlere. Hazmetmeden, sindirmeden, tıpkı abur cubur yemekler gibi duygu ve hisler de tükenip gidiyor. Oysa biraz dursak, beklesek, yavaşlasak, hazmetsek, sabretsek, ruhumuzun ritmini yakalasak, hadiselerin kritiğini yapmak daha kolay olacağı gibi andan lezzet almak da mümkün olacak. Yukarıda örneklerinden bahsettiğim gibi bir toplum kültürü oluşturmak zor olmasa gerek. Zira tarihimiz fikriyat toplanmaları ile dolu. Kıraathane kültürüne geri dönebilsek, fikir insanlarını gizlendikleri yerlerden toplumun içine çekebilsek iyi olmaz mı? Toplanmalar hep kültür üzerine, kendimizi geliştirme üzerine olsa. Birliktelikler bizleri gösterişten uzak, durup düşünmeye sevk etse. Düşüncem ve dahi dileğim o ki fikriyata geri dönelim. Okuyalım, sorgulayalım, kritik edelim. Boş lakırdılarla vakit öldürmeyelim. Konuştuklarımızdan aklımız da midemiz de hissiyatımız da nemalansın. Evvela bu niyet şiarımız olsun."} {"url": "https://helezondergisi.com/fotograf-ahmet-yildirim/", "text": "Kartalla avcılık, yok olmaya yüz tutmuş binlerce yıllık bir gelenek. Kazak, Kırgız ve Uygurlar arasında yaygın olan bu gelenek Sovyet rejimi döneminde neredeyse yok olmuş. Yalnız çoğunluğu halen göçebe olan Moğolistan Kazakları bu geleneği devam ettirmişler. 2010 yılında Unesco tarafından somut olmayan dünya mirası olarak kabul edilince dünyanın da dikkatini çekmiş. O tarihten itibaren hem geleneğin kaybolmaması hem tanınması için festivaller düzenlenmeye başlanmış. Benim de bu muhteşem festivallerin birçoğunu izleme fırsatım oldu. Fotoğraf deyince aklıma ilk gelen isimsiniz değerli ustam. Hem fotoğraf hem yazısı çok güzel. İzinizdeyim."} {"url": "https://helezondergisi.com/fotograf-baykal-emre-ozan/", "text": "Bu kareyi, Baykal Gölü'nde gün doğarken çekmiştim. Güneş henüz doğmamış ama kızıllığı bütün göğü kaplamıştı. Gölün üzerinde oluşan sis tabakası aralandıkça uzaklarda siyah noktalar halinde kayıklar gözükmeye başladı. Hafif rüzgarın etkisiyle salınan kayıklar, sanki yüzmüyor da sislerin içinde havada asılı duruyordu. Büyüleyici bir atmosferdi. Makineme hemen tele lensimi takıp birkaç kare aldım. Daha sonra güneş doğdu. Sis dağıldı. Büyü bozuldu. Baykal başka bir renge büründü. Tebrikler Emre Bey Çok güzel bir fotoğraf. Masal gibi, şiir gibi... etkisi uzun sürecek sanılan ama geçiveren güzel bir rüya gibi."} {"url": "https://helezondergisi.com/fotograf-emre-ozan-2/", "text": "Moğolistan Altaylarında kışın -50 dereceyi bulan soğuklar yüzünden büyükbaş hayvan olarak inek yerine daha çok yak yetiştiriliyor. Zira bu derece soğuğa ineklerin dayanabilmesi pek mümkün değil. Yaklar ise yerlere kadar uzayan tüyleri sayesinde kışı dışarıda geçirebiliyorlar. Mayıs ayı olduğu için yakların tüyleri epeyce azalmış ama hava halen soğuk. Misafir olduğumuz bu göçebe Kazak aile, yaylaya çıkmak için havaların biraz daha ısınmasını bekliyordu. Burada ilkin yak sağımına tanıklık ettik. Daha sonra sıcacık sütlü çayın yanında muhteşem yak kaymağını da tatma fırsatımız oldu."} {"url": "https://helezondergisi.com/fotograf-emre-ozan/", "text": "Moğolistan'da kışın bütün sular buz tutar. Fotoğrafta gördüğünüz Tolba Gölü, Altay Dağları'nda 1800 rakımlı bir göl. Balıkçı, elindeki çelik uçlu burgu ile buzu delmeye çalışıyor. Buz kalınlığı yaklaşık bir buçuk metre. Dağların karsız olması sizi şaşırtmasın. Moğolistan'da kış mevsiminde aşırı soğuktan dolayı pek kar yağmaz. Bu fotoğrafı çektiğim gün de hava -20 derece civarı idi. Gün boyu buz üzerinde gezindik ve epey üşüdük. Olta ile yiyebileceğimiz hiç balık yakalayamadık ama ağ ile yakalayanlardan satın aldık ve oracıkta pişirip yedik. Balık adına pek verimli olmamakla birlikte fotoğraf adına benim için çok bereketli bir gündü."} {"url": "https://helezondergisi.com/fotograf-kelebek-emre-ozan/", "text": "Yazın gelmesiyle birlikte kelebekler de etrafta uçuşmaya başladı. Makro fotoğrafçılığın alt dallarından biri olan kelebek fotoğrafçılığı oldukça ilgi çekici bir alandır. Kelebekler tek başlarına fotoğraflandığında da oldukça güzel fotoğraflar ortaya çıkar. Fakat kompozisyonu yaprak yahut güzel bir çiçekle zenginleştirdiğiniz zaman çok daha estetik fotoğraflar elde edebilirsiniz. Tabii bunun için kelebekleri de biraz tanımak gerekebilir. Kelebekler, günün belli saatlerinde çok uyuşuk iken belli saatlerde çok hareketli olurlar. Bazı kelebek türleri çiçeklere nadiren konarken bazıları da hiç konmaz. Fotoğrafta gördüğünüz Bahadır kelebeği nispeten iri, çiçeklere konup güzel pozlar vermeyi seven bir tür. Bu güzel kelebeği evimizin önündeki çiçeklerde fotoğraflamıştım."} {"url": "https://helezondergisi.com/fotograf-serval-cat-emre-ozan/", "text": "Bu muhteşem kediyi ilk kez Twitter'da görmüştüm: Ankara'da Bir AVM'de Vahşi Kedi başlığı altında kısa bir video ile birlikte haber vardı. Video beni çok sarsmıştı. Vahşi olduğu her halinden belli olan zavallı kedi, cam bir kafes içerisinde hızlı adımlarla dolanıyordu. Vaşak boyutlarında ama daha zayıf yapılı bir kediydi. Yaptığım kısa araştırmayla türün isminin Serval Cat ve doğal yaşam alanının da Doğu ve Güney Afrika olduğunu öğrenmiştim. Yakın zamanda Serval Cat'in Nairobi National Park'ta da yaşadığından haberdar oldum. Fotoğraflayabilmek için can atıyordum. Safaride aslan görmek zordur ama bu kediyle kıyaslayınca aslan görme ihtimaliniz çok daha yüksektir. Zira Serval Cat geceleri avlanır, gündüzleri ise kuytularda dinlenir. Eğer şanslıysanız ancak yoldan geçerken görebilirsiniz. Biz de şanslı günümüzdeydik. Kedi arabımızın önünden yavaşça geçerken birkaç pozunu alma imkanımız oldu. Bir iki saniye durakladıktan sonra otların arasında kayıplara karıştı."} {"url": "https://helezondergisi.com/geregi-dusunuldu-sumeyra-seref-caglayan/", "text": "Gide gide bir söğüde dayandım dayandım, Çatlamış dudaklarından yanık sesiyle söylediği türküyü tamamlayamadan kendini sıcaktan kavrulmuş toprağa attı. Çok yorulmuştu, birazcık dinlenmenin bir zararı olmazdı. -Hadi, bir gayret Fatih Bey'im! Az kaldı, tarlanın aşağısını da bitirdik mi fakirhaneye yolcuyuz bugün de. Süleyman'ın sesi de ne gür bir sesti. Elindeki taş çuvalını sırtına yükleyen Fatih, bütün acılarını ve keşkelerini de çuvala yüklemiş, şimdi sırtında taşıyordu. Güneşin kavurduğu yanık tenindeki boncuk boncuk terler, yüzünden boynuna doğru akıyordu. Taş çuvalını tarlanın kenarına boşalttıktan sonra boş çuvalı tekrar doldurmak üzere tarlanın aşağısına doğru yürüdü. Karar! Mahkumun içinde bulunduğu durumu göz önünde bulundurursak bundan sonraki yaşamını etkileyecek... Kim bilir, bunun gibi kaç karara imzasını atmıştı. Şimdi kocaman bir tarlanın ortasında güneşin yakıcı sıcaklığı altında taş topluyordu. Beyim su içcen mi? Yandık gavrulduk bu örenin ortasında. diye gür sesiyle seslenen Süleyman'a elini göğsüne vurarak; Sağ ol! diyebildi. Kurumuş ve çatlamış dudakları artık kanamaya yüz tutmuştu. Şimdi su içerse açlıktan kramplar giren midesi daha çok ağrıyacaktı. Tarlanın sürülmüş toprağında irili ufaklı taşları temizliyordu ama aklı ve hayali hala eski işindeydi. Günlük cüzi bir ücrete toplanan taşlar bir traktörle başka yerlere götürülüyordu. Süleyman ile amele pazarında tanışmıştı. Temiz yürekli ve saf bir adamdı. Köyündeki ailesi için para biriktiriyordu. Derme çatma bir kulübede kendine bir dünya kurmuştu. Fatih de bazı günler bu küçücük eve konuk oluyordu. Bakırdan eski bir çaydanlıkla odun ateşinde çay yapıyorlar, yine aynı ateşte patates kavuruyorlardı. Bir somun ekmeği bölüşüp eski radyonun cızırtılı sesinde karınlarını doyuruyorlardı. Fatih hayatında hiç bu kadar tatlı ekmek arası yememişti. Hele o çay yok mu? Sanki bütün yorgunluğunu alıyor, kendisini bambaşka bir aleme götürüyordu. -Fatih Bey'im sen niden burdasın? Ben heç anlamıyom. Goskoca devletin kapı gibi reisi benle tarlada daş toplar mı? Yok yok, var bunda bi yanlışlık! -Süleyman Kardeşim! Boş ver sen, yorma kafanı, oldu işte bir talihsizlik. -Her şeye tamam beyim de başka iş mi baksak sana? Benim dayı oğlu hastanede hademe. Ona bi sorsak, böyle masa başı iş falan vardır belki. -Yok be Süleyman Efendi! Kağıtlı kürekli işler artık bana göre değil. Sen kafanı yorma! Allah büyük, gün gelince bir başka kapı açar inşallah. Mahkemeye getirilen deliller ışığında maktulün suçu tasarlayarak ve acımasızca işlediği... Verdiği böyle binlerce karar sonrası nasıl da Allah'a yalvardığını hatırladı Fatih. Yanlış bir karara imza atmamak için kılı kırk yarardı. Çünkü yapacağı bir hatanın bu dünyasını da öteki dünyasını da yakacağının bilincindeydi. Taş çuvalını eğilmiş sırtına yüklediği anda kalbinde bir acı hissetti. Acıyan yalnızca kalbi değildi. Her acıya katlanır ama hiç kimseye boyun eğmezdi. Eğmediği boynuna inat, belini taş çuvalına tahtırevan eylemişti. -Süleyman Efendi, yardım eder misin? Bu taş gerçekten çok ağır, senin el arabasına koyalım. -Geldim beyim. El arabasını kapıp Fatih'in yanına gelen Süleyman, koca taşı yüklendiği gibi el arabasına attı. -Ya beyim, yapma böyle! Gel, sana başka iş bakalım; valla çok rahat edersin. Mübaşir iddia makamının şahidini içeriye alalım. Kimin doğru, kimin yalan söylediğini gözünden anlar olmuştu. Belki de meslek hastalığıydı ama olsun... İşi için çok gerekli bir hastalıktı. Bu dünyaya geldi geleli çekmediği çile kalmayan Süleyman gibi temiz bir çevresi oluyordu böylelikle. Çuvalını kavradığı gibi tarlanın aşağısına yürüdü. Sol kolu uyuşmaya başladı sanki ama umursamadı. -Fatih Bey'im, hadi öğle arası verelim. Biraz dinlenelim ki kendimize gelelim! Süleyman, bir ağaç gölgesi bulup oturmuştu bile. Fatih çatlamış dudaklarını kanatırcasına ısırdı. Bir acı kalbinden gözlerine kadar geliyordu. Yavaşça yürümeye başladı. Ama ayakları yürümüyordu. Dizlerinin üstüne yıkıldı önce. Ne olduğunu anlamıyordu. Ama kalbi çok sıkışmıştı. Bu sırada bütün hayatı gözlerinin önünden bir bir geçti. Sevdiklerini düşündü ve eğmediği boynu için Allah'a binlerce kez şükredip gözlerini kapattı. Yüce dağlar size var mı zararım zararım,"} {"url": "https://helezondergisi.com/gorsel-siir-elif-altintas/", "text": "- Kaligrafi Meryem TUNCA (11.887) - Dora Maar Ağlayan Kadın mı? Elif ALTINTAŞ (3.383) - ARALIK SAYIMIZ YAYINDA! (3.204) - Soraya'ya Mektup Elif ÖZSOY (2.202) - Sevgi Boyutunda Kal Emin Osman UYGUR (1.865) - An Interview On Poetry With The Poet Ilinca BERNEA Seher SAĞLAM (1.756) - Johan Vandewalle ve Türkçenin Matematiği Emin Osman UYGUR (1.678) - Neden Pink Floyd / Elif ÖZSOY (1.670) - Sürgündeki Şair Yırçı Kazak / Erdal KARAMAN (1.606) - YÜZÜKLERİN SIRRI Elif ÖZSOY (1.585) Elif hanım tebrik ederim. Harika bir çalışma. Yeni görsel şiirlerinizi bekliyoruz."} {"url": "https://helezondergisi.com/gozden-uzak-yakinlar-seher-saglam/", "text": "-Fazla bir şey yapmam. Gidip görürüm. -Doğru. Gidip görürsün. -Gidemezsen? -Yüreğinle görürsün. Şurası inkar edilemez bir gerçektir ki hayatın akışı içinde, yolumuz illaki bir gurbete düşmüştür. Velev ki yolumuz gurbete düşmese bile kelimenin kendisine yabancı olmak neredeyse hepimiz tarafından imkansız gibidir. En azından uzaklara yolcu ettiğimiz bir yakınımız veya dostumuz olmuştur muhakkak. Gözden uzak olan yerlerin adı değil midir zaten gurbet? Sevdiklerimizi uğurladığımız yahut onlara Allah'a ısmarladık deyip yollara koyulduğumuz uzaklar... İsterseniz şimdi uzakları olduğu yerde bırakalım da bir kez olsun yüreğimizi yoklayalım. Gün gelmiştir de bazen Kapı arkası bile gurbet olmamış mıdır birçoğumuz için? Sizin anlayacağınız o kadar da yakınımızdadır kimi zaman gurbet, o kadar yanı başımızdadır. Eskiler de veciz bir sözle bunun kanıtını ortaya koymuşlardır: Ölüm ile ayrılığı tartmışlar. 50 dirhem fazla gelmiş ayrılık. Ölçebilene, tartabilene aşk olsun! Yollar eğri büğrü olsa da dik başlıdır genelde. Her zaman arzularımıza boyun eğmezler. Mesafeler acımasızdır; anlamazlar çoğu kez hasret çekmenin ne olduğunu. Adım adım aşmak isteriz de engelleri ama aşamayız çoğu zaman, geçemeyiz. Ne bileyim, ekmek kavgası kocaman bir duvar olur bazen önümüzde. Bazen mevsimler el vermez sevdiklerimizin gözlerinin içine bakmaya. Bazen de yaşamın beklenmedik virüsleri hayatımıza müdahale eder de yakınlarımızın elini tutamayız, sarılamayız doyasıya. Öyle ki gün gelir; göz bebeğimiz dediklerimiz, canımızdan aziz bildiklerimiz burnumuzda tüter durur... Oysa Montaigne'nin dediği gibi, Her gün birbirini görmenin, kavuşmanın tadı başkadır. Bambaşkadır. Lakin ne gezer gurbet çekenler için! İçlerinde seni göremiyorum. demiş mesela Orhan Şaik Gökyay ve görmek istediğini göremeyince hiçbir şeyde teselli bulamamış. Aslında ne farkımız var ozanlardan, yazarlardan? Her birimiz hissetmez miyiz çoğu kez aynı duyguları? Aynı kulvarda koşmaz mıyız zaman zaman? Sadece dilimiz bağlanır sanki de ebkem kesiliriz istemsizce. Onlar bize tercüman olurlar. İyi ki de olurlar. Yoksa içimizde büyür dururdu dertler. Ölüm ile ayrılığı tartmışlar. 50 dirhem fazla gelmiş ayrılık. diyenler de.... Yarisina kadar okudum çok guzel yazı. Kıymetli Maksuba hanım, yorumunuz ve ilginiz için teşekkür ederim. Sevdiklerinizle birlikte güzel günleriniz ve upuzun ömürlerinin olsun. Sevgili Sebine hanım, yorumunuz için sağ olun. Sevdiklerinizle birlikte güzel ve uzun ömürler dileğiyle. Sevgiler. evet, gönle giren ırak olur mu, tabii ki olmaz. Kalbinde toprağa gömer. Doğan Bey yorumunuz için teşekkürler. Sağ olun. Biz yokken kimi doğmuş, kimi ölmüş, kimisi de evlenmiştir. Ne oralısındır artık ne de buralı. Arafta bir yerlerde anılarda kalanlarla avutursun kendini, hatıralar sızlatır burnunun direğini.... Kıymetli yorumunuz, ilginiz ve duyarlılığınız için sağ olun. Özellikle güzide duygularınızı bizimle paylaştığınız için çok teşekkür ederiz. Selam ve sevgiyle kalın. Sevdikleriniz her zaman yanınızda olsun. Kıymetli Gülseher Hanım, yorumunuz ne kadar güzel, ne kadar dokunaklı. Vuslat dediğiniz gibi her yerde aslında... Bulabilene aşk olsun. Sizin de ömrünüz güzel ve mutlu olsun, sevdiklerinizle taçlansın. Gönle düşmek bu kadar önemli demek ki. Yeter ki gönülden düşmesin insan. Hepimize yani insana ait duyguların bir şekilde tercumesi diyelim... Selam ve sevgiler."} {"url": "https://helezondergisi.com/gozyasi-heykeltrasinin-gunlugunden-ibrahim-turkhan/", "text": "Vakit hüzzam, yıldızların kırılgan ışıklarına sarılıp ağlamak istiyorum, Hedefimde şafağa iki büklüm ulaşmak var. Düşlerim karıncalı, gönlüm poyrazın pençesinde yorgun, Felek, peşimi bırak bari bu akşam! Hıçkırıklarım göğün sonsuzluğuna dikilen, sulu göz bir heykel olsun. Yaşım kırk, canım bedenime çok geliyor artık, çok! Hüzünler, yalancı ayna gibi cana ilişmiş. Dermandır belki, gönlümün en ücra köşesine çöreklenen kederime, Ne zamandır bir işaret arıyordum bu köhne şehrin ışıklarından, harika bir yorumu İbrahim acının, kederin ve hüznün. Başlığından duygusuna, ahenginden sözcük seçimine kadar her şeyiyle güzel bir şiir. Tebrikler."} {"url": "https://helezondergisi.com/guatemala-endise-bebekleri-suheda-akis/", "text": "İşte şimdi yazacağım. diye oturduğum sandalyeden iki aylık kızımın ağlama sesiyle kalktım. Sanırım bu, bugün tekrarlanan üçüncü benzer eylem. Canım kızım, hayatının ikinci ayında, annesinin kalemiyle şakalaşıyordu resmen. Minik bedeni ve anlık değişen ruh haliyle iki aydır hayatımın merkezi oluvermişti. Aslında hamilelik sürecinde her ne kadar benimle olduğunu hissetsem de onun yeryüzüne gelmesi bir başkaymış. Birçok cümle sığdırabilirim anne olmak kavramının ardına fakat sanırım bu günlerde benim kalbimi en çok titreten, onun için endişelenmek oluyor. Çünkü artık gökyüzünde rengarenk uçurtmalar uçmuyor. Bir melanettir ki sardı sokaklarımızı... Bu yılların çocukları, martılara simit atan bir nesli tanımayacak diye ödüm kopuyor. Hem de nasıl! Beştaşı, körebeyi, istopu bilmeyen çocuklar, kahkahası eksik büyümez mi peki? Bütün bu düşünceler son zamanlarda beni sarıp sarmalamış iken okuduğum bir yazıda Guatemala Endişe Bebekleri ile tanıştım. Bir inanışa göre insanlar, bu oldukça minik bebeklere endişelerini, korkularını anlatıyorlarmış ve sonra da bu bebekleri gece yastıklarının altına koyuyorlarmış. Guatemala bebekleri ise sabaha kadar bu endişelerle meşgul olup onları konuşuyorlarmış ve böylelikle endişe sahipleri bu duygularından kurtuluyorlarmış. Boyutları 10 ile 20 milimetre boyunda olan bu bebekleri, Latin Amerika ülkeleri genellikle endişeli ve korkuları olan çocuklar için kullanırmış. Kimisi bezden kimisi tahtadan kimisi de telden yapılırmış. Hepsinin de vazifesi aynı. Haftanın her günü için farklı bir bebek kullanılır fakat pazar günleri es geçilirmiş. Bir bakıma tatil günü gibi. Sonuçta Küçük de olsa bu bebeklerin sorumlulukları ağır, bir gün de dinleniversinler. diye düşünmüşler bebekleri yapan ustalar. Her ne kadar kulağa mümkün olmayacak bir iş gibi gelse de umudumuzu tomurcuklandırmaya değer bence. Belki anlatırsak renklenir bir şeyler; belki bağırırsak endişeleri, Guatemalalara uçurtmalar kıpırdar sokaklarda... Hatta yastığımızın altında, o minik bebekler endişelerimizi konuşurken bizler gelecekteki çocuklarımız adına sokaklara dökülür ve İstooop! diye bağırırız. Umarım onlar bize yetişir, biz onlara geç kalmayız. Her neyse başına oturup yazamadığım yazının düşünceleri aklımdayken akşam yemeği için bir tencere koyayım ocağa, belki bir süpürge ve yetişirse bir miktar kahve ile yazarım Guatemala bebeklerini. Bir solukta okunan, yüreğimize dokunan güzel bir yazı. Elinize, gönlünüze ve kaleminize sağlık!"} {"url": "https://helezondergisi.com/gunesi-selamla-durdu-ozan/", "text": "Bir zürafa silüetinden nerelere geldin? diyebilirsiniz. Ne yapayım? Bir sabah kendimi safaride buldum. Güneş doğuyordu. Zürafaların güneşin doğuşundaki romantizmi düşündüklerini sanmıyorum. Sabahın ilk ışığında ağaçlardan nasip topluyorlardı yalnızca. Güneşin ilk ışığıyla pembeleşen gökyüzü, turuncu ve kocaman güneş onlara ne hissettirdi bilemem ama ben bir tuhaf oldum. Kaçırdıklarımı düşündüm, alıştığım için sıradaşanları. Bir yandan da deklanşöre bastım anılarda kalsın diye. Benim ve taze olarak kalsın istedim."} {"url": "https://helezondergisi.com/guz-guzeldir-dogan-yucel/", "text": "Güz, hasattır. Tüm yılın veriminin alındığı zamandır. Lahana, pırasa, roka, dere otunun incecik yapraklarıyla gece soğuklarına acaba nasıl dayanıyor, demedir. Çocukça bir hisle tarla ve bostanlarda artakalan havuç, yer elması ve patatesleri bulabilmenin heyecanıdır güz. Dalında yaz güneşini zor bulan domateslerin pencere önlerine üç günlük misafirliğinin resmidir. Kireçten ağarmış duvarların alınlarına sarı, kırmızı, mor, ak, kara dizilerin gelip konuk olmasıdır, telkari misali. Kara mürver, kuşburnu, karamuk, böğürtlen, ahlat ve daha nicelerinin ağızları tatlandırmaya koyulmasıdır. ''Güz hazandır.'' derler. Doğru. Dallardan nimetlerin dökülmesinin namıdır da ondan. Ormanlar, bağlar, bahçeler meyve ve sebzelerle dolar. İnsanlar, hayvanlar, kuşlar ve hatta yerdeki elsiz ayaksız solucanlara kadar herkes rızkından nasiplenir. Hele o kargalar yok mu, o ne zeki kuşlar öyle? Kaptıkları kozları kırmak için belli irtifadan ustalıkla yollara veya taşlara bırakıverirler. Bir de bakarsınız sokakta yürürken önünüze olmuş taze ceviz düşmüş! Öyle ki küleklere taze tereyağının, tenekelere içyağlı kavurmanın ve bidonlara acılı hıyar turşularının konulduğu günlerdir onlar. O heyecanla, dopdolu pekmezin koyultulduğu, hediklerin setende kabuklarından sıyrıldığı ve mısırların ambarda durultulduğu tatlı koşuşturmaca. O günlerde olur tohumluk tanelerin kilerde istiflenmesi, değirmen taşlarının taze un öğütürken çıkardığı taktakların sesi, yüze göze danenin saflığının bulaşması. Kağnıların mazılarından ''Gıcııı gıcııı'' seslerinin çıkardığı melodidir odun ve buğday çuvalı taşırken. Duman duman rayihasıdır ayvanın reçel, narın şerbet, kayısının hoşaf olurken tüten. Onun adıdır helvalık kabağın üstüne kıyılmış taze cevizin dökülmeyi beklediği dem. Onun namıdır kelemin, pazının, salamura asmanın, kara lahananın kimi zaman muska kimi zaman da kalem gibi sarıldığı sofralar. Onun zamanıdır bostanlardan sökülen fasulye, barbunya, ve bezelyelerin bacalarda dövüldükten sonra tane tane çuvalların yolunu tutması. Sadece onlar mı? Elbette hayır! Pancarların da sırasını beklemesidir dal turşusu olmak için. İnsanlar dinlenir de hayvanlar geri kalır mı hiç? Sincapların palamut, köstebeklerin kök, arıların da petek doldurmayı bitirip dinlenmeye çekilmesinin resmidir hazan. Yaz başında memleketlerinden ayrılan leyleklerin, kazların, ördeklerin sıla hasretlerinin kanat kanat dinişidir. Çobanların günü evde geçirişi ve ailesiyle ötelediği işleri yerine getirmeye başlamasıdır. Burası yoncalık, şurası koruluk, ötesi arpalık denmeden rahatça yayılmasıdır davarların, sığırların. Sabahtan akşama diledikleri yerde otlayıp hava kararmaya başlayınca dönüp gelmeleridir. Güz her bakımdan özgürlüğün mevsimidir onlar için. Analarıyla birlikte yetişkin bireyler olarak sürüye katılmasıdır kuzuların, oğlakların. Dallarda salınan zümrütlerin bir simyacının iksirini içtikten sonra altın varaklara dönüşüverme mevsimidir. Sanki bir kimyahanede altın suyuna batırılıp çıkmış gibi olurlar. Bir dağ başından seyredince ovayı, mahir bir ressamın elindeki fırçayla rengarenk kanvasa çevirdiğini görebilmektir güz. Her bir fırça darbesiyle sırf yapraklar değil, meyve sebzeler de rengarenk oluverir. Adından, Cahit Sıtkı'nın dediği gibi Ayva sarı nar kırmızı sonbahar diye bahsettirir. Bu renkli günlerin sonunda gelinlik giyecek ağaçların nişanlanmasıdır hazan. Ağaçlar nişan merasimine hazırlanır gibi süslenirler. Küpelerini, gerdanlıklarını, bileziklerini takınırlar. Al-yeşil bindallı kuşanır, fistanla dolaşırlar. Bütün orman, tüyleri diken diken çamgiller sülalesi dışında bu alayişe katılır. Ağacın eteklerinde durmaktan sıkılan yapraklar önce döne döne süzülür, ardından da bir çağıltıya kapılır gider. Ya bir ummana varır, ya da yorulduğu yerde bir ırmak taşının üstünde güneşlenmeye koyulur. Öyle bir bolluk, bereket ve zenginlik ki kırk gün kırk gece, gelen geçen herkesin başına altın saçılır. Yerdeki bu zenginlikten gökler nasibini almaz olur mu hiç? Gökteki pamuktan bulutlar, birer gümüş tel yumaklarına dönüşür. O, üzüm ayı Eylülle başlar. Şenliklerin faslıdır. Tadıdır kaynayan kazanların etrafında çekilen halayların. Hele bir harman bitsin denilerek ötelenen kavuşma anıdır yavukluların. Davulun zurnaya eşlik ettiği, zillerin saza ayak uydurduğu, şarkıların türkülerin nağmelere karıştığı demlerdir. Gelinlerin al-yeşil duvaklarını, simli peçelerini giydikleri heyecanlı anlardır. Gelin güveyin üstüne ''Darısı başınıza!'' denerek darılar saçılır. Sözün kısası tarlada, dağda, bayırda çalışan ahalinin bir araya geldikleri dernek vaktidir. Yazın yorgunluğu dinlenerek değil güzü yaşayarak atılır. Sonbaharın güneşi yakmaz. Soğuğu da çok üşütmez. Akşamları hava erken kararır. Çoluk çocuk eve üşüşür. Sobaların bir önceki seneden tıkanmış boğazları iyi nefes almaları için açılır. Bacaların kurumları temizlenir. Pelit ya da kayın odununun sıcağında sobalar kah patates közler, kah kestane kızartır. Tereyağı sürülecek sac ekmeği pamuk gibi olur. Ekim tohum ayı ise Kasım da koç ayı sayılır. Ekim toprağın tohumlara, Kasım da baharda doğacak kuzulara koyunların dayelik etmeye başlama hengamıdır. Ağaçlar da toprak ve hayvanlardan geri kalırlar mı sandınız? Her biri sabır abidesine dönüşür. Bedenine aşılanan kalemlere kendi yavrusu gibi bakarlar. İncinmeden başkasının dalına kendi dalı yarılsa da ömür boyu analık eder, hiç yaralanmamış gibi davranırlar. Sonbaharda hava neme, otlar suya doyar. Sabahları her yaprak inciler saçar. Nemlenen toprak; kurumuş otları ve çam yapraklarını, kuzu göbekleri, çıntarlar ve daha nicesi için gıdaya çevirir. Kabaran çam yapraklarının altları apak mantarlara ev sahipliği yapar. Kasım, dokuma tezgahlarının da kurulma ayıdır. Artık vakti gelmiştir yazdan hazırlanan yapağıların, tiftiklerin, yünlerin ve dahi kılların iğe geçirilmesinin. Kirmanlar çorap, papah, yelek, süveterlik örülecek yün iplikleri döndükçe eğirir ha eğirir. Sonrasında halılardan kilimlere, rengarenk örmelerden binbir nakışlı kazaklara ve cepkenlerden hırkalara kadar iplik iplik, nakış nakış örgüler başlar. Tığların orlon iplerinin arasından geçerken yaptığı kıvrak manevralara az ötede dokuma taraklarının patır patır sesleri karışır. Evlere geri dönüşüdür kasnakların gerilmesinin, kanaviçelerin işlenmesinin ve iğne işlerinin kahve muhabbetlerine arkadaşlık ettiği fasılların. Bohçaların çeyizliklerle ve sandıkların da bohçalarla hazırlandığı umut dolu hayallerin zamanıdır. Nineler torunlara nakış gösterir, analar kızlarına tığ tutmayı öğretir bu uzayan gecelerde. Şişler tığlarla, tığlar da iğnelerle haneleri süsleme yarışına girer. Ha unutmadan söyleyim! Güzün başı anaların ve ninelerin döşeklerin yünlerini yuduğu, yüzlerini kocaman iğnelerle sırıdığı mevsimin de adıdır. Hele o kacaman iğneler yok mu, ninelerin yorgan sırırken bacaklarında? Uzayan geceler ayrıca merak kesilen kulaklardır masallar, gazavatnameler ve efsanelerin kapısının çalındığı. Geç olup da uyumayan afacanların alkarılarla ve hortlaklarla uykuya daldırıldığı tatlılıklardır. Sırım yorganın altında üçlü beşli kadife yastığa uzanmadır. Anaların dedelerden kalma masalları yaşatmasıdır yün döşeklerde nesilden nesile. Köy odalarında sonbaharın uzun geceleri, ev sahibidir binbir oyuna. Buğusudur odun sobasında kaynayan çaya, düdük gibi öten bakır güğüme. Gençlerin uzun gecelerde kibrit kutusu atmadan elim elim üstündeye nice oyunlarda yediden yetmişe yüzünü güldürmesidir herkesin. Hasılı; güz baştanbaşa güzelliklerle lebaleb doludur görene."} {"url": "https://helezondergisi.com/guze-burunmus-kalemler/", "text": "Bir mevsim güzelidir güz... Vakti geldiğinde rengarenk ay duraklarını geride bırakır ve bütün zarafetiyle gün yüzüne çıkar. Her defasında yeni baştan giyinip kuşanır. Hem de hiç değişmeyen desenlerde ve benzer renk tonlarında... Buna rağmen o kadar hoş, o kadar alımlıdır ki... Bugüne kadar ne desenlerine ne de rengine dil uzatan bir kimse çıkmıştır. Bilakis ona iltifat nevinden yakıştırmalar yapılmıştır hayatı sanat gözüyle yorumlayanların kaleminden: Sonbahar sanattır; diğerleri mevsim. demiştir mesela Cemal Süreya. Ne güzel güz, ne güzel Eylül olur! Ve ufuklarda şafak gül gül olur! Her sonbahar yeni baharlara gebedir. Kainat bir dongu icerisinde sahibinin elinde. Benim icin hazan degil yenilenme. yeni baslangiclar. Kaleminize saglik Seher hanim cok guzel analiz olmus. Yorumunuz çok güzel, çok hoş. Teşekkürler. Teşekkürler Gülsüm hanım. Sağ olun. Selamlar. Teşekkür ederim. Sağ olun. Ayrıca yorumunuz da çok kıymetli. Selamlar. Sağ olun Gülsüm hanım. Yorumunuz için de ayrıca teşekkürler."} {"url": "https://helezondergisi.com/hacivattan-karagoze-mektup-var-seher-saglam/", "text": "Hayli zaman oldu; halini hatırını sormayalı, şöyle ağız tadıyla söyleşmeyeli ve baş başa verip dertleşmeyeli. Ben de aldım elime kalemi, -hiç olmazsa- kırık dökük bir mektupla gönlünü alayım, dedim. Arada bir beni kızdırmış olsan da seni görünce rahatladığımı bilirsin. Birlikte nasıl da hoşça vakit geçirirdik, hem güler hem güldürürdük. Bizi sevmeyen yoktu zaten ya da bize öyle geliyordu. Biz de enerjimizi halktan alırdık esasen. Hele ki çocukların gözlerindeki mutluluğu gördükçe kendimizi tamamen oyunlarımızın havasına kaptırırdık. Gazel biter bitmez: Yar bana bir eğlenceli yar, yar bana eğlenceli bir yar. der demez sen de hiç kırmazdın beni; davetime icabet ederdin çabucak. Aşağıya atlardın ve başlardı o biteviye atışmalarımızdan biri daha. Karagöz: Bilmece demek ben demek, ben demek bilmece demek. Sor bilmeceni, al cevabını. Hacivat: Peki Karagöz'üm, bir tane sorayım. Karagöz: Pekala olur. Sokaktan bir tane kap da evde nasıl çoğalırlar gör. Bilirsin, perde gazellerinin hemen hepsinde Küşteri'nin adını anardık. Anmasak olmazdı ki. Pirimizdi o bizim. Pirimiz deyince, kol kola verip ta Orhan zamanına gidip gelelim istedim hayalen. Sen her şeyi biliyorsun ama ben derdimi dökeyim yine de müsaadenle. Hani benim adım Hacı İvaz Ağa diye anılırdı. Sen de Trakya'daki Samakol köyünde bir demirci ustasıydın. Cami yapımında çalıştığımız günlere gidince içim öyle kötü oluyor ki... Kendimiz çalışmadığımız gibi diğer işçilerin de çalışmalarına mani olmuşuz. Orhan Gazi'nin, Cami vaktinde bitmezse kelleni alırım. dediği cami mimarı, caminin vaktinde bitmemesine ikimizin neden olduğunu ileri sürmüştü. Sonrasını ne sen ne de ben hatırlamak isteriz... Bizi çok seven ve ölümümüze hayli üzülen Şeyh Küşteri, arkamızdan kuklalarımızı yaparak perde arkasından oynatmaya başlamış ve böylece pirimiz diye anılır olmuş haklı olarak. Neyse, bu hazin hatıramızdan sonra tekrar güzel anılarımıza geri dönelim istersen. Hiçbir zaman düzgün işi olmaz mı bunun? dediğim olmuştur ama eğri oturup doğru konuşalım. İçin dışın birdi vesselam. Tam bir halk adamıydın sen Karagöz'üm. Merttin, cesurdun; belki de bu yüzden başından bela hiç eksik olmazdı. Bir de meraklı ve patavatsız olmasaydın! Karınla bu yüzden hep didişip dururdunuz tevekkeli. Ah Karagöz'üm, vaktiyle okuyup yazaydın... Senin bu gabavetin mektep görmemenden ileri gelir. der dururdum da yine derdimi anlatamazdım. Beni yanlış anlamalarını unutmam ne mümkün! İtina ile sıraladığım Arapça ve Farsça sözlerimi anlamayınca kendine göre Türkçeye dönüştürürdün. Ben bundan çok şikayetçiydim ama aslında sen böylelikle farkında olmadan Halk etimolojisine hizmet ediyormuşsun. Doğrusu bunu ben de sonradan öğrendim. Karagöz: Hoş bulduk kel kafalı kara üzüm! Karagöz: Yazı çıkarması bir şey mi? Haddin varsa, gel kışı çıkar. Evde ne odun ne kömür var. İşte Karagöz'üm, bir zamanlar gölge oyununun iki başkahramanıyken silindik gittik tarih sahnesinden. Gölge oyunu demişken Karagöz'üm, geçenlerde ne okudum biliyor musun? Bizim gölge oyunumuz, Avrupa bilim dünyasında, özellikle etnograflarca bilinmeyen bir şey değilmiş. Batı'nın birçok milletlerinde halk oyunlarının bizimkine benzeyen bir türü bulunduğu uzun yıllardan beri biliniyormuş. İtalyanlarda 'Tolçinello, Fransızlarda Polişinel, Almanlarda Hanzuverst, Batı oyunlarının en bilinen örneklerindenmiş. Bir yaşıma daha girdim. Ee, ne de olsa öğrenmenin yaşı yok. Karagöz'üm, yeri gelmişken şu bilgiyi de paylaşayım seninle. Sakın Bizim Hacı Cavcav yine bilgiçlik taslıyor, demeyesin. Bizim gölge oyunlarımız, eski Çinlilerden gelme bir türlü gölge oyunu olan Schattenspiel imiş... Sanki oyuncuların gölgelerini duvara aksettirip oynatıyorlarmış gibi... Çinlilerden başka Cava halkının da kukla oyunları varmış. Bunlar Batılıların kuklaları gibi değil, kağıt tasvirleri olup bizimkine çok benziyorlamış. Ah Karagöz'üm, seninle dertleşirken ramazanları atlamak olur mu hiç? Ah, o eski ramazanlar! Ramazanda özellikle İstanbul'un birçok kahvehanelerini ve şehirlerin yüksek duvarlarını boy boy resimlerimiz kaplardı. Oyunlarımıza en çok da halk rağbet ederdi. Düğün, sünnet düğünleri, bayramlar ve bilhassa ramazan ayı ve bayramlar dolayısıyla memleketimizin pek çok kentlerinde kuklalarımız boy gösterir, kulaklarımız çınlardı. Ramazan deyince manileri hatırlamadan geçmek olmazdı değil mi Karagöz'üm? Onlar bizim sözümüzü, sazımızı, acısıyla tatlısıyla hayatımızı yansıtan öz nağmelerimizdi. Biz de repliklerimizde ne çok müracaat ederdik manilere.. Oyunu bitirme repliği de benim payıma düşerdi nedense. Ben onu söylerken perdemiz de yavaş yavaş kapanırdı. Haklısınız Tuba hanım. Çocukluğumuzda zevkle ve beğeniyle seyrettiğimiz Hacivat'la Karagöz'ü günümüzün çocukları da tanısınlar, bilsinler ve seyretme imkanı bulsunlar isterdik."} {"url": "https://helezondergisi.com/hakkimizda/", "text": "Batı dillerinde spiral şeklinde kullanılan helezon kelimesi, Yunanca kökenli olup Arapçadan dilimize girmiştir. Sarmal, kıvrımlı biçim anlamına gelen bu kelime, adeta saat zembereği gibi gittikçe daralan iç içe daireleri yahut dönen ve döndükçe ilerleyen bir çizgiyi temsil eder. Böyle özel bir imaj ile kendini ifade eden Helezon dergisi, sanat ve edebiyatla ilgili, okumayı ve yazmayı seven herkesi ortak bir platformda buluşturmak gayesiyle yola çıkıyor. Her geçen gün küçülmeye devam eden dünyamızda sesler, renkler, diller ve kültürler birbirine karışıp gidiyor. Böyle zengin bir armoni içinde, farklı kültürlere ait yorumlarla, edebiyatın evrensel yüzünü yansıtan yazılarla ve sanatın inceliklerini gösteren paylaşımlarla yer almak bir ayrıcalık olarak önem arz ediyor. Canlı cansız her varlık kendi içinde büyük anlamlar taşıyor. Onları sözün büyüsü ile yakalayıp hassas nazarlara sunmak, zarif gönüllere ulaştırmak da sanatçılara düşüyor. Bu, kimi zaman bir şairin dizelerinde, kimi zaman bir edibin satırlarında, kimi zaman da bir sanatkarın eserlerinde kendini gösteriyor. Buna göre -günümüzün meşhur deyimiyle- hayatın her karesine dokunarak yaşanmışlıklardan güzel figürler derlemek ve insana dair fark edilmeyen değerleri yeniden gün yüzüne çıkarmak bir sorumluluk olarak omuzlarımıza yükleniyor. İşte burada devreye kalem giriyor. Bir gerçeği belirtmek zorundayız: Dünyamız kelimelerle örülüyor, hayatımız ise yazıyla anlam kazanıyor. Tarihi inşa eden ve insanı şekillendiren yine yazı oluyor. Yaşananların çoğu unutulmaya mahkum iken ve söz uçup giderken elimizde yalnız yazı kalıyor. Yazmak bir özveri iken, güzel yazmak ise özel bir misyon olarak görülüyor. Hayatı anlatmak bir gereklilik iken, hayatı sanatla anlatmak, sanatın renkleriyle boyamak tarihe anlamlı bir not düşme şeklinde yorumlanıyor. Helezon, dünyanın değişik coğrafyalarındaki edebi renkleri bir araya getirerek yeni ve özgün kalemlerle, mütevazı adımlarla dünyayı dolaşmayı, çağımızı okuyan sanat çizgilerini helezon kıvrımlarında görsel bir şölene dönüştürmeyi gaye edinen çevrim içi edebiyat, kültür ve sanat dergisidir. Siz de hem okur hem de yazar olarak bu derginin bir ferdi olabilir; farklı ülkelerin edebiyat, kültür ve sanat eserlerini özgün kaleminizle sunabilirsiniz. Kimsenin fark edemediği bir kareyi yakalayan fotoğrafçı gibi hayatın izini sürebilir; duygu, düşünce ve yorumlarınızı paylaşabilirsiniz. Bu amaç doğrultusunda yola çıkan Helezon, ilk sayısıyla, siz kıymetli okurlarımızla buluşmanın heyecanını yaşıyor. Dergimizde şiirden hikayeye, denemeden gezi yazısına kadar birbirinden güzel edebi türleri bir solukta okuyacak; geniş bir yelpazede ele alınan farklı dosya konularıyla geçmişten tecrübeler kazanma ve aktüaliteyi yakalama fırsatı bulacaksınız. Bunun yanı sıra zaman zaman resim, fotoğraf ve kaligrafi gibi güzel sanat eserlerinin büyülü ikliminde soluklanacaksınız. Hep birlikte, ortak gayelerle çıktığımız bu yolda, derginin yayına hazırlanmasında emeği geçen yayın ve danışma kuruluna, eserleriyle dergimize renk katan şair, yazar ve sanatçılarımıza, özellikle de bizi destekleyen siz değerli okurlarımıza teşekkür ederiz."} {"url": "https://helezondergisi.com/hatira-yumagi-aslan-gumus/", "text": " Murat Dede! Murat Dede! Ekmeğini unuttun. Bakkal İhsan, Murat Dede'nin cevabına önce şaşırır gibi olduysa da hiç belli etmedi. Yok yok, sen işine bak. Hadi hayırlı işler. Kabul edecek, edecek. Sen az daha bekle Hüsamettin Bey. Çocuklarıyla da görüştüm. Onlar bile apartman yapılmasına çoktan razılar. Bir türlü ikna edemediler babalarını. Dedim ya, az daha bekle. Bu ev onun için çok değerli. Yani manevi anlamda çok değerli. Eşi Gülhanım'la çok uğraştılar burası için. Çok hatırası var. Ondan sebep yanaşmıyor. İnsan... -çayından bir yudum aldı öyle kolay bırakamaz yuvasını. Vazgeçemez emeğinden. Gözyaşı vardır bir kere. Bilir misin, ne çileli bir hayat yaşamıştır Murat? Yarım asrı geçmiştir komşuluğumuz. Hüsamettin Bey meraklı gözlerle Dursun Çavuş'u dinlemeye koyuldu. Murat aslen Erzurumlu. Anasıyla babası o küçükken ölmüşler. Delikanlılık zamanında Suşehri'nin bir köyünde ırgat olarak çalışmaya başlamış. Memleketinde kimi kimsesi kalmayınca ırgat olduğu köyde kalmaya karar vermiş. Çalışkan, dürüst, akıllı olduğundan genç Murat'ı köy halkı iyice sevmiş, ona kendi köylüsüymüş gibi davranmaya başlamış. Askere gidip geldikten sonra köyün mavi gözlü güzeli Gülhanım'la evlendirmişler. Birbirlerine ölesiye bağlanmışlar, birbirlerini öylesine sevmişler ki... Köyün dedikodusu biter mi? Murat'ı çekemeyenler türlü türlü dedikodular uydurmuş: Yok Murat köyde falanı da seviyormuş, yok hırsızlığı varmış filan. Böyle dedikodular çıkınca o da canı gibi sevdiği Gülhanım'ı da alarak bu büyük şehire göçmüş. Murat buraya geldiğinde fabrika bekçiliği, hamallık, bahçıvanlık gibi işlerde yıllarca çalışmış. Gülhanım da evlere temizliğe gitmiş, başkasının bebeğine bakmış. Dördü kız ikisi erkek, altı çocukları olmuş. Kızlarından birini de kanserden toprağa verdiler birkaç yıl evvel. Allah rahmet eylesin. Diğerlerini evlendirdiler. Kızları sık sık gelip giderler de oğlanlar pek uğramaz. Murat, eşi Gülhanım'la hayatın acımasızlığına beraber direnmişler; yokluk yaşamışlar ama kimseye el açmamışlar. Birlikte üzülmüş, birlikte gülmüşler bu evin içinde. Hem biliyorsun eşi Gülhanım... derin bir iç çekti- Hüsamettin Bey! Bu evin hatırası bundan dolayı çok büyük Murat için. İnin keratalar oradan. Babaanneniz görseydi sizi bi güzel haşlardı. Çocuklar bir anda çil yavrusu gibi dağılıverdiler. Oldukça geniş olan bahçede kiraz, kayısı, dut ve elma ağaçları vardı. Asma, salondan bahçeye açılan balkonu gölgeliyordu. Bahçedeki her bir şey onun için hatıralarla doluydu. Her kurban bayramında alınan kurbanlıklar kayısı ağacına bağlanır ve onun dibinde kurban edilirdi. Kayısı ağacı Murat Dede'ye mutlu bayramları hatırlatırdı. Havanın hafif serin olduğu yaz akşamlarında ailecek asmanın altında çay içer, kütür kütür olan siyah üzümden koparıp yerlerdi. Çocuklar da bahçede türlü türlü oyunlar oynardı. Ana yol ile bahçeyi ayıran kalın duvar boyunca kırmızı ve beyaz güller sıralıydı. Gülhanım kırmızı gülü, Murat beyaz gülü severdi. Gözlerinden akan yaşlar bembeyaz sakalını ıslatırken, Bak! Kırmızı gül getirdim sana. Kapının önüne yine yemek bırakmış komşular. Ekmeği de unutmadım. diyebildi. Her açıdan güzel ve başarılı bir hikaye. Tebrikler. tebrik ederim. ne yalan söyleyeyim 🙂 kıskandım."} {"url": "https://helezondergisi.com/hatiranin-hatrina-dogan-yucel/", "text": "Teknolojinin ilerlemesi, yazmanın alet edevat kısmı itibariyle kolaylaşması, bizi hatıralarımızı kaleme almaya sevketmeli diye bekliyor insan. Ancak hayatın akışının hızlanması ve geçmişte zor elde edilen, görülen veya yapılan işlerin sıradanlaşması, yaşananları hatıra olmaktan çıkarıyor. Ekran çağında yazmaktan çok duyuyor veya görüyoruz. Yazıları da artık çoğu kez okumak yerine dinliyoruz. Unutmamak gerekir ki 100 yıl öncesinin basit bir hatırası bugün için çok değerli olabiliyor. Küçük bir kız çocuğu Anne Frank'in hatıralarının bugün kıymetinin anlaşılması gibi. İnsan yerine, zamanına veya muhatabına göre hatıralarını da farklı hatırlayabiliyor. Yaşananları eksiksiz hatırlamak, zamanında yazmakla mümkün. Hatıra yazmanın, edebi türler arasında yazma kudretinin değil de sanki bir vakanın kayda geçirilmesi gibi görüldüğü de bir derece doğrudur. Hatıra neden diğer edebi türlere göre daha az yazılır? Belki de En çok yazılabilecek edebi tür nedir? dense çoğu kimsenin aklına ilk hatıra gelir. Ama gerçek hayatta durum hiç de öyle değil. Hatıralar anlatana göre velev tatlı da olsa birilerinin canını acıtabilir. Birilerinin hatırlanmasını istemediği şeyleri anlatmak da canı acıyanlarca pek istenilmez. Gelin, konuya beraber cevap arayalım. Hiçbir insanın iki günü aynı değildir. Her bir fert içinde bulunduğu günü öncekinden iyi ya da zor görür. Ya zor, mihnetli, sıkıntılı günlerden kurtulmuştur veyahut da güzel günler geride kalmıştır. Zorluklar ve sıkıntılar genellikle maddi servet, sosyal çevre veya sağlıkta yaşanır. O zaman hatıranın adı bir yönüyle özlem ve hasret olurken diğer yanı itibariyle de unutulması gereken günler olur. Sadece unutmak değil, hatırlamak/yad etmek de büyük bir nimettir. Hafızasını bir şekilde kaybedip hiçbir şey hatırlamamak mı yoksa acı da olsa her şeyi akılda tutmak mı yeğdir? Yedinci sanatın bu konu üzerine epeyce ürünü vardır. Şöyle bir hatırlayınca, filmlerde acıları unut mamak sadece bazı insanlara yanlışlar yaptırırken, hafızasını kaybetmek ise neredeyse herkes adına tam bir felakettir. Geçmişini, köklerini, sevdiklerini unutmak ne acı resmedilir! Hasretin ekserisi sevilenler olsa da bazen bir köy, kimi zaman bir söz, belki de bir an olur. Sevmektir, geçmişi bize özleten duygu. Sevmediğimizi özler miyiz? Yaşadıklarımız bize o kişiyi, yeri veya anı sevdirir. Birliktelikler zihinde tekrar tekrar yaşanır. Hasret elde olandan ayrı kalmaktır. Bülbül altın kafese de konsa vatanım der. Bize eski günleri hatırlatan sevgiyse bugün neden hasret çekiyoruz? Çünkü artık ya eskisi gibi sevemiyor ya da sevilmiyoruzdur. Yani eskiden ulaşmak istediğimiz şeyler ya bizde aynı heyecanı uyarmıyordur yahut elimizden uçup gitmiştir. Eskiler onun için ulaşmayı değil ulaşma yolunda olmayı daha değerli bulurlar. Sevdiklerinin hasretini çekmek istemezler. Leyla'yı değil Leyla'yı sevmeyi severler. İkinci bir sevgili de istemezler. Çünkü sevilenler içinde hep ilkler en fazla sevilir. Güzellikleri hatırlamak ise insana hüzün verir. Genelde de insan o mutlu günlerini hatırlar. Kimi Necip Fazıl gibi, Hani ardında çil çil kubbeler serpen ordu der; kimi de Yahya Kemal gibi, Kalbimde bir hayali kalıp kaybolan şehir! Çok sürse ayrılık, aradan geçse çok sene, Biz sende olmasak bile, sen bizdesin gene. diye inler. İnsan yediklerinden, giydiklerinden daha ziyade sevdikleriyle yaşadıklarını, onların şirin sözlerini hatırlar. Alttaki türküde geçtiği üzere sevdiğinin yadında kalan tatlı sözlerini unutmaz. Ayrıca hepten bir acılar yumağı da atlatılmış olabilir. Unutmak ya da unutulmak da acıların hafiflemesi adına büyük bir nimet. Hatalarımızı hatırlamak istemeyiz. Birilerinin hatırlatmasından da çoğunlukla hoşnut olmayız. Bazen unutulmasını istediğimiz için bazen de yaptıklarımızı kaleme alınacak değerde görmediğimizden gereksiz görürüz. Yaşanan her tecrübe bir tarihtir. Tarih bize benzer durumlarda nasıl davranılacağını gösterir ki bunun yolu da hatıralardır. Tarih, hatıralar üzerine kuruludur. Bu noktada şöyle bir soru sorulabilir: Birilerinin hatalarını tarih kaydediyor; o vakit şahsi hatıralara ne gerek var? Bu görüş de bir nebze tasdik edilmeyi hak ediyor. İnsan elde ettiği başarıları, güzel günleri çoğunlukla doğru şekilde anlatırken yaptığı hatalara bir kulp veya mazeret bulmak istiyor. Sözlerinde olduğu üzere çoğu zaman saklanması ve unutulması gereken zaman dilimleri haline gelir. Bu noktada hatıra tarihten ayrılır. Hatıra sivildir. Tarih ekseriyetle resmidir. Hatıralarda acılar, sevinçler, hüzünler örülüdür. Hasılı hatırasını dile getirenin duygu dünyasına kapı aralanır. Tarih genelde sebep-sonuç ilişkisi içerisinde yazılır. Hatıralarda ise hayaller, irade, niyet ve ümitler vardır. Tarih iyi ve kötü, zor ve tatlı her günü yazar. Hatıra bir yönüyle de tecrübe aktarımıdır. Tecrübe, bizden öncekilerin yaşadıkları veya bizim geçmişte yaşadıklarımız değil midir? Geçmişte doğru yaptığımız işleri çocuklarımızın da yapmasını ve yanlışlarımızdan da sakınmalarını istemez miyiz? Bunlar bize hatıranın bir çeşidi olan tarihten hediye. Cahil başımıza neler geldiğini yanı başımıza gelene anlatmak isteriz. Tecrübeyi tecrübe etmek, hatıralara bigane kalmak ne pahalı bir tecrübe, ne acı birer hatıradır! İşte geçmişte yaptığımız hataların doğru şekilde sonraki nesillere aktarılması işi anı olmaktan çıkıp tarih olur. Yapılan hatalar insanı zor durumlara sürükleyince sosyal hayatta da vaziyet müşkül olur. Sonunda düşülen zor durum bir pişmanlık vesilesi de değildir her zaman. Namus belasına kardaş döktüğümüz kan bizim. Duygular hatıralarımızı olduklarından farklı hale getirir mi? Küskünlükler, dargınlıklar, kırgınlıklar ya da düşmanlıklar tarihi değiştirir mi? Hem evet, hem hayır. Tarih bunun için vardır. Hatıralar tek başına tarih olmasın diye. Hatıranın hatrı kalmasın geçmişte. Her yaşanmışlığa yazılan şiir gibi, şarkı gibi, türkü. İyi ki bu yazıyı yazmışsınız. Kaleminize sağlık."} {"url": "https://helezondergisi.com/hayallerinin-pesinde-kosan-bir-efsane-martin-luther-king-hizir-ilyasoglu/", "text": "Bir hayalim var benim. Gün gelecek, bu ulus ayağa kalkacak. Bir hayalim var benim. Gün gelecek, bir zamanlar köle olanların evlatlarıyla yine bir zamanlar köle sahiplerinin evlatları, Georgia'nın kızıl tepelerinde, birlikte kardeşlik sofrasına oturabilecekler. Gün gelecek, dört büyük çocuğum, derilerinin rengine göre değil, karakterlerinin yapısına göre değerlendirilecekleri bir ülkede yaşayacaklar. Bizim umudumuzdur bu... Bu umutla güneye gideceğiz. Bu inançla umutsuzluk dağlarını yontarak bir umut anıtı yapacağız. Ve bunu başardığımızda, her kasabadan ve köyden, her eyaletten ve kentten özgürlük şarkısının yankısını duyduğumuzda, o gün daha da yakın olacak ve Allah'ın bütün kulları siyahlar ve beyazlar, Yahudiler, Hristiyanlar, Müslümanlar ve Budistler el ele tutuşarak siyahların eski bir ilahisini söyleyecekler: Sonunda özgürüz! Sonunda özgürüz! Şükürler olsun Ya Rabbim! Sonunda hepimiz özgürüz! (hukukbook. com, 2022). Bu satırlar, Washington DC'deki Lincoln Anıtı önünde, 1963 yılında, iki yüz elli bin civarında insanın katıldığı mitingde, Martin Luther King'in yaptığı konuşmadan özetlenmiştir. Sözlü edebiyatın unutulmazları arasında yerini alan Bir hayalim var benim. konuşması o gün itibariyle ABD'de ciddi bir yankı bulmuştur. Günümüzde ise hayalleri olan herkese ilham verecek bu tarihi konuşma, hala tazeliğini ve yürekleri titreten heyecanını üzerinde taşımaktadır. Luther King, 15 Ocak 1929'da, Georgia eyaletinin Atlanta şehrinde dünyaya gelmiştir. Babası Martin Luther King Sr. ile annesi Alberta Williams'in ortanca oğlu King'in gerçek ismi, Michael Luther King Jr.'dir. İlkokulu ve ortaöğretimi doğduğu şehir olan Atlanta'da tamamlamıştır. Ardından Marehouse College'ye gitmiş ve 1948 yılında, yüksek bir not ortalamasıyla sosyoloji bölümünden mezun olmuştur. Orada okuduğu yıllarda, rektörlüğünün yanı sıra bir yurttaş hakları lideri olan Benjamin Myers'den etkilenmiş ve ileride kendisini yurttaş hakları lideri yapacak düşüncelerle tanışmıştır. Daha sonra Teoloji Fakültesine giren King, burayı da birincilikle bitirmiştir. Boston Üniversitesi'nde Teoloji Sistematiği alanında yüksek lisans yapmıştır. Burada bulunduğu dönemde müstakbel eşi Coretta Scott ile tanışmıştır. 1953 yılında evlenen çiftin ikisi kız, ikisi de erkek olmak üzere 4 çocukları olmuştur. 1954'te Montgomery, Dexter Avenue Baptist Kilisesi'nde pastörlük yapmaya başlamıştır. 1 Aralık 1955 günü Montgomery, otobüs boykotlarında yerinden kalkmayarak bir beyaza yer vermeyen Rosa Parks'a destek olmuştur. Dikkatleri üzerine çeken King, boykot nedeniyle tutuklanırsa da bu direniş sayesinde ulaşım araçlarındaki ırk ayrımcılığı, 21 Aralık 1956'da sona ermiştir. Bundan sonra King, siyahi kiliselerin bir araya gelmesi ve yurttaş hakları için yeni düzenlemeler yapılması için olağanüstü gayret sarf etmiştir. 1957 yılında, Güney Hristiyan Liderlik Konferansı'nın kuruluşunda önemli rol alan King, Gandhi'yi kendine örnek almıştır. Şiddete başvurmadan gösteriler düzenleyen King'in bu barışçıl protestoları, medyanın da ilgisini çekmiş ve onun başlattığı insan hakları hareketi, 1960'lı yıllarda ülkenin en önemli gündemi haline gelmiştir. Onun bu yaklaşımı sayesinde medyadan pek çok kişi King'i desteklediği yönünde yazılar yazmış, açıklamalar yapmış ve ABD'nin hem güneyinde hem de kuzeyinde her gün biraz daha tanınır hale gelmesini sağlamıştır. Bu şekilde çalışmalarına devam eden King, 1963 yılında ünlü konuşmasını da yapacağı ve adını İş ve Özgürlük İçin Washington'a Yürüyüş koyduğu bir etkinlik düzenlemiştir. Ancak daha sonra bu yürüyüşün amacından sapma ihtimalinden korktuğu için iptal etmek istediyse de Ray Wilkins, Whitney Young Jr., Philip Randalph, John Lewis ve James Farmer gibi diğer komite üyeleri bunu reddetmiştir (mepanews. com, 2019). King ve ailesi, yaşanan bütün bu olumsuzluklara rağmen başarılı bir şekilde gerçekleştirilen yürüyüşte okullardaki siyah-beyaz ayrımı, siyahlarla beyazların eşit ücretler alması, iş yerlerinde siyah-beyaz farkının kaldırılması, eylemcilerin polis şiddetinden korunması ve siyahların oy haklarının verilmesi gibi konulara dikkat çekmiştir. Washington tarihinin en kalabalık gösterisi olan bu yürüyüşe yaklaşık 250.000 kişi katılmıştır. O günkü polisin kullandığı şiddet, iletişim ve ulaşım vasıtalarının durumu dikkate alındığında, bu olağanüstü bir gayretin fiilen ortaya konması demektedir. King, burada daha sonra kendi adıyla anılacak I have a dream. konuşmasını yapmıştır. Yapılan bu gösteriler sonucunda, Civil Rights Acy of 1964 ile Voting Rights Act of 1965 ABD Anayasasına girer. King, siyahların hakları konusunda büyük adımlar atılmış olmasına rağmen bu girişimleri daha yolun başı olarak görmüş ve bundan sonra siyahlara tazminat verilmesi konusu üzerinde durmuştur. Bu düşüncelerini, 1964 yılında yazdığı Why We Can't Wait? (Bailey, 2023) adlı kitabında siyahi vatandaşların alamadığı maaşlarının tazminatı olarak 10 yıllık bir program çerçevesinde dağıtılması gerektiğini yazmıştır. King, Güney Hristiyan Birliğinin de katılımıyla 25 Mart 1965 tarihinde, Selma (DuVernay, 2014) şehrinden eyalet başkenti Montgomery'e bir yürüyüş düzenlemek istemiştir. Ancak karşıt grupların ve polisin sert tutumu nedeniyle bu yürüyüş iptal edilmiştir. Tarihe, Kanlı Pazar (mepanews. com, 2019) olarak geçen bu günde göstericilerden birçok kişi ölmüş ve yaralanmıştır. Ancak bu hadise, onlar için hayır olmuş ve Yurttaş Hakları Hareketi içerisinde birliğin sağlanmasına, desteğin artmasına vesile olmuştur. Bu olaydan sonra King, Başkan Johnson ile görüşmüştür. Tarihler 1966'yı gösterirken güneyde elde ettiği başarıyı kuzeye de taşımak isteyen King, bunun için Chicago'nun varoş mahallelerine taşınmıştır. Ancak kuzeydeki halk güneydekilere göre çok daha sert tepki vermiş ve King, olayın büyümemesi için bu yürüyüşü durdurmuştur. Bundan sonra hareketin başına Jesse Jackson geçmiştir. Jackson, daha sonra Operation Breadbasket (Bailey, 2023) adında siyahlara ait ilk EXPO'yu kurmuştur. Bu sırada ABD, Vietnam ile savaşa girmiştir. King, 4 Nisan 1967 tarihinde, New York City Riverside Kilisesi'nde, Beyond Vietnam: A Time to Break Silence adlı konuşmasını yapar (Çakır, 2011). Konuşmada Vietnam ile olan bu savaşı, Hiç adil değil şeklinde yorumlaması, halkın ve medyanın tepkisini çeker. Medyanın, King'in aleyhine yazılar yazması güneyli ırkçıları daha da sertleştirmiş ve bu tavırları yüzünden yalnız bırakılmıştır. King, 3 Nisan 1968'de, Mason Temple isimli tapınakta, ertesi gün yaşayacaklarını hissetmiş gibi ölümden korkmadığını, mutlu olduğunu, artık yaşayacaklarının bir önem taşımadığını ifade eden şöyle bir konuşma yapmıştır: Bu saatten sonra bana ne olacağı önemli değil. Bazıları, bazı hasta beyaz kardeşlerimiz tarafından bana karşı yapılabilecekler hakkında konuşmaya başladı. Herkes gibi ben de uzun bir hayat yaşamak istiyorum fakat şu an bununla ilgilenmiyorum. Sadece Tanrı'nın isteğini yerine getirmek istiyorum ki O, bana bu dağa çıkmam için izin verdi. Bu nedenle bu akşam çok mutluyum. Hiçbir şeyden endişelenmiyor ve hiçbir kimseden de korkmuyorum. Gözlerim Tanrı'nın gelişinin zaferini görüyor! (Çakır, 2011). Siyahi politik eylemleriyle hem Amerika hem de dünya tarihinde iz bırakan kişiliklerden biri olan King, hayalleri peşinde koşmuş ve imkanların elverdiği fırsatları değerlendirmiş, Afro-Amerikalı olarak bilinen insanların birçok haklarını barışçıl yöntemlerle elde etmiştir. Bu uğurda çok ciddi fedakarlık göstermiştir. Yukarıda yaptığı konuşmanın ertesi günü (4 Nisan 1968), Memphis'te kaldığı Lorraine Motel'in balkonunda silahlı saldırı sonucu, 39 yaşında hayata veda etmiştir. Ölümünün ardından ABD Başkanı Johnson, ulusal yas ilan etmiştir. Cenazesine 300.000 kişi katılmıştır. Suikastı gerçekleştiren James Earl Ray, İngiltere havaalanından çıkış yaparken yakalanmıştır. ABD'ye teslim edilen Ray, suçunu itiraf etmiş ve 99 yıl ağır hapis cezasına çarptırılmıştır. Netice itibariyle Amerika'daki siyahların özgürlük ateşini Rosa Parks adındaki bir kadının Kalkmıyorum! kelimesi ateşlemiş olsa da King, buradan aldığı cesaretle, Bir hayalim var benim. diyerek yola çıkmış ve bu yürüyüşünde belli ölçüde de olsa hayallerine kavuşmuştur. Kendisi hayatta iken en genç isim olarak Nobel Barış Ödülü'ne layık görülmüştür. Ölümünden sonra pek çok caddeye ismi verilirken ocak ayının üçüncü pazartesi günü ise Ulusal Martin Luther King Günü ilan edilmiştir."} {"url": "https://helezondergisi.com/hayat-adem-yagmur/", "text": "Pejmürde bir halde, herhangi bir plan yapmadan, kendimi sabahın erken saatinde sokağa atmıştım. Üzerimde, çıkarken alelacele sırtıma geçirdiğim büyük beden bir pardösü vardı. Bağlarını çözmeden giydiğim ayakkabım, yürürken ayağıma oturmuştu. Uzun süredir aynalarla barışık olmadığım için yüzüm, gözüm, saç ve sakaldan görünmüyordu. Gerçi nasıl göründüğü çok da umurumda değildi. Birçok arkadaşımın gereksiz gördüğü ama benim için önemli olan duyguların ağırlığını taşıyordum. Her yeni günle birlikte Mutlaka yapmam gerek! dediğim ama bir türlü cesaret edemediğim şeyi bugün gerçekleştirecektim. Bugün günlerden pazar ve dışarısı alabildiğine soğuktu. Tenha bir sokağın sessizliğiyle birlikte yürüyordum. İstemsizce, ayağıma denk gelen ilk taşa vurmuştum. Önümde yuvarlanıp giden çakıl taşının sekmesiyle, yön değiştirmesini gözleyen ve çıkardığı sesleri duyan ben değil sanki benden bağımsız hareket eden duyu organlarımdı. Düşüncelerimle bedenimin bağlarının iyice zayıfladığı demlerdi. Kendimce hayata küsmüştüm. Yollar ayaklarımın altında kayıp gidiyordu. Yolun götürdüğü yere kadar gitmek istiyor ama ne kadar yürüdüğümü bile fark edemiyordum. Sadece yürüyordum. Beni bu kış gününde sahile doğru sürükleyen, üzerimdeki elbiselerle bu soğukta sığ sularda yürümeme sebep olan neydi? Su, diz kapaklarımı geçmeye başladığında yüreğimde bir sızı hissediyor ama anlamsızca denizi yudumlamayı da çok arzu ediyordum. İçimi titreten şey, suyun soğukluğundan çok giderek derinleşmesiydi. Su, göğüs hizamı geçmeye başlayınca kalbimin çarpıntısı iyice hızlanmış ve nefes alış verişlerim beni korkutmaya başlamıştı. Bir anda hızla duvara çarpmış gibi bir sarsıntı hissettim. Çok güçlü bir el beni belimden tutmuş sahile doğru sürüklüyordu. Ne olduğunu anlayamadan sadece; Bırak beni, bırak beni! diye bağırmaya başladım fakat onun beni dinlemeye hiç niyeti yoktu. Çırpınıyordum. Dönüp bakmaya çalıştım ama suların içindeki mücadeleden yüzünü tam seçemedim. Suya batıp çıkıyordum. Soğuğun ve olayın etkisiyle daha çok titremeye başlamıştım. Galiba zaman zaman gördüğüm bir kabusu uyanıkken yaşıyordum. Ne sağa ne de sola hareket edebiliyordum. Kendine olanları anlamaya çalışan bir heykel gibiydim. Kalbim çok hızlı çarpıyor, beynim yerinden çıkacakmış gibi kafatasımı zorluyor, nefesim daralıyor, boğazımda hissettiğim ama göremediğim bir el beni boğuyordu. Saniyeler içerisindeki bu olay bana o kadar uzun geliyordu ki kabustan uyanmaya çalışan ama bir türlü uyanamayan birinin halini yaşıyordum. Başım o kadar hızlı dönüyordu ki her şeyi bir silüet şeklinde görüyordum. Bu görüntü hızı içerisinde bir anda bir şeyler belirmeye başladı. Göz ve ağız boşlukları simsiyah bir kafa, gözümün önüne gelince korkuyla kendimi geriye doğru atmak istedim ama bu imkansızdı. Ayaklarıma beton dökülmüş gibiydi. Kan ter içerisinde kalmıştım. Güçlü kollarıyla beni sımsıkı tutuyordu. Bu güçlü kollar, beni kendi etrafında o kadar hızlı döndürmesine rağmen, bu hız içerisinde görüntü daha da belirgin hale gelmeye başlamıştı. Bu yüzü tanıyordum. Aman Allah'ım! Evet, evet bu bendim! Bağırmak istiyordum ama sesim çıkmıyor, kollarım kımıldamıyordu. İçimde gök gürlüyor, fırtınalar esiyordu. Kendimi büyük bir gürültüyle devrilen ağaçlar gibi yıkılmak üzere hissediyordum fakat onun güçlü kolları beni sarsarak yıkılmamı önlüyordu. Yüzme bilmeyen benim gibi biri için suyun içinde yaşanan bu arbede, beni bir an önce asıl isteğime kavuşturacaktı ama beni çevreleyen bu güç buna engel oluyordu. Sen bana neden yalan söyledin? Üzerimden büyük bir yükü atmış gibiydim. Nefes alışverişlerimi düzenlemeye çalışıyordum. Ben sana hiçbir zaman yalan söylemedim. Sen benim üzerime düşüncesizce yapmış olduğun kurguların sonucuna katlanmak zorunda kaldın; o kadar! diye karşılık verdi. Sesi sert ve bir o kadar da kararlı idi. Benimle başladığın yolculuğu tek taraflı olarak bu sahilde bitirmeye kalkışmasaydın karşına çıkmayacaktım. Yan yana yolcuğumuz hep devam edecekti. Hem bu durumu, Neden ben? Neden ben? diyerek bana hiç sormadan hatta beni kahrederek bitirmeye çalışman beni iyice anlamsızlaştırmış olacaktı. diye devam etti. Sesi gittikçe gürleşiyordu. Korkumdan onun söylediklerini anlayamıyordum. Yavaş yavaş konuşuyor, adeta kelimelere hayat veriyordu. Birçok kelimenin gözümün önünde canlanmasına şahit oluyordum. Sesini bazen yükseltiyor bazen de alçaltıyordu. Bütün kelimeler zihin boşluğumda yankılanıyor, bu durum başımın daha hızlı dönmesine sebep oluyordu. O konuşuyor, ben sadece ona bakıyordum. Lal olmuş dilim adeta bedenime kelepçe olmuştu. Bu hitap şeklinden bir daha onunla hiç görüşemeyeceğimizi anlamıştım. Bana sırtını dönüp giderken her şey anlamını yitirmeye başlamıştı. Nefesim tıkanmış, iki büklüm olmuştum. Olduğum yerde dizlerimin üzerine düştüm. Çok yavaş hareket etmeme rağmen içinde bulunduğum durum çok hızlı gelişiyordu. Beni aşan bir durum vardı ve buna engel olamıyordum. O benden uzaklaştıkça içimden bir şeyler çekiliyordu. Onun acısı her şeyi bastırmaya yetmişti. Dizlerimin üzerinde yerden kalkmaya gücüm kalmamış bir halde, sağ elimi ona doğru uzatmak için son bir defa daha davrandım ama bunu başaramadım. Olduğum yere yığılıp kaldım. Hocam güzel bir çalışma olmuş emeğinize yüreğinize sağlık. Çalışmalarınızın devamını diliyorum."} {"url": "https://helezondergisi.com/hocam-turkce-fakir-mi-erdal-karaman/", "text": "Mevsim kış. Üniversitede hazırlık sınıfında Türkçe dersindeyiz. Sınıfımızda farklı milletlerden yirminin üzerinde öğrenci var. Her biri büyük bir gayretle güzel Türkçemizi öğrenmeye çalışıyor. Zira hazırlık sınıfından sonra öğretim dili Türkçe olan lisans öğrenimine başlayacaklar. Öğrenci gayet haklı. Eee, ev hanımı olur da ev erkeği neden olmasın? Aslında talebemizin yürüttüğü mantık harikulade. Analoji yoluyla birçok kelimeyi dilimize kazandırmışız. Türkçemizde eskiden beri kullanılan ''ekim ve ekin'' kelimeleri örnek alınarak ''basım ve yayın'' kelimelerini Türkçeye katmışız. Öğrencimiz de farkına varmadan dilde cari olan bu yolu kullanmış, yeni bir sözcük türetmişti. Talebemizin gayri ihtiyari dillendirdiği sözcük aslında gayet orijinal, belki ilk defa duymuş olmamızdan kulağımıza garip geldi. Asırlar önce lisanlar arasındaki yerini alan Türkçemiz, farklı coğrafyalarda farklı usul ve metotlarla kelimeleri bünyesine dahil etmek suretiyle bugünkü anlatım gücüne erişebilmiştir. İlk yazılı kaynaklarımız olan Orhun Abideleri'nde gerek söz varlığı gerekse anlatım gücü olarak gelmiş olduğu seviye dikkate şayandır. Türkçenin ilk sözlüğü olan 11. yüzyılda kaleme alınan Divanu Lügati't-Türk'te 3477 fiil, 5147 isim ve edat olmak üzere toplam 8624 madde başı vardır (Hacıeminoğlu, 1996: 2). Bu seviye o dönem için hatırı sayılır bir rakamdır. Bugün ise Türkçe Sözlük'te her ne kadar 120. 000 madde başı (Yaman, 2016: 87) olsa da Türkçenin genel söz varlığı 600.000 civarındadır. Dünyanın farklı coğrafyalarında yaklaşık 250 milyon insanın konuştuğu dilimiz, dünyada en çok konuşulan 5. lisandır. Türkçenin derli toplu ilk yazılı kaynakları 8. yüzyıla ait Orhun Abideleri olsa da Sümer kaynaklarında yer alan 100'ün üzerindeki Türkçeye eş kelimeye istinaden dilimizin yaşını M. Ö. 4000 yıllarına kadar götürmek mümkündür. O dönemden beri ihtiyaca ve zamana göre sahip olduğu farklı söz varlığı ile varlığını sürdüren dilimiz, kelime türetme ve yeni unsurları dile kazandırması yönüyle incelemeye değer zengin bir geçmişe ve dil yapısına sahiptir. Bu bağlamda Türkçenin işlek bir ek sistemi vardır. Eklerimiz sadece Türkçe kelimelerden yeni kelimeler türetmez elbette. Yabancı kelimelere de getirilmek suretiyle onları millileştirir, dilimizin rengiyle boyar ve her birine milli bir hüviyet kazandırır. Kökeni Latince olan plan kelimesi, Fransızcadan dilimize geçmiştir. Yalın haliyle kullanmamız yanında dilimizdeki farklı eklerle, ''planla-mak, planlan-mak, planlandır-mak, planlaştır-mak, planlaştırttır-mak'' eylemlerini dilde kullanıma sunmuşuz. Aynı zamanda; ''planlı, planlılık'' varyantları da sıkça kullanılır. Yardımcı bir fiille işlerini zamanında yapmayı ifade eden ''plan yapmak'', ''planlı olmak'' birleşik fiiliyle söz hazinemizde yerini alır. Velhasıl ödünçlememiz ilk aldığımız şekli ile dilde kalmamış, Türkçenin güçlü işletim sisteminde renkten renge girmiş, farklı durumları anlatır hale gelmiştir. Her ne kadar türetilen kelimeler, torna makinesinden geçip şeklen ek yığınları gibi görünse de kelimelerin iç dünyasına girildiğinde onların, sadece kök ve gövdelerine getirilen eklerden ibaret yalın, ruhsuz yapılar olmadığı görülür. Onların hikayesi de biz insanoğluna benzer. Doğarlar, büyürler hatta ölürler. Zamanla halden hale girerler, bazen tanınmaz şekle bürünürler. Bazıları göç eder, sılada bambaşka bir dilin bünyesinde hayatlarını devam ettirir. Velhasıl her birinin kendisine has renkli bir hayatı vardır. Bahsedilen yönüyle ''güvey'' kelimesinin öyküsü dikkat çekicidir. Albümündeki gençlik fotoğraflarını bize gösteren bir dostumuza ''Aaa, bu sen misin?'' şeklinde verdiğimiz tepkiyi, kelimenin ilk haline de göstermemiz muhtemeldir. Güvey kelimesinin en eski hali ''küdegü'' şeklindedir. Günümüze kadar serüveni küdegü, küdegen, küreken, güveyü, güvey ''damat'' çizgisinde olmuştur. Kelime gütmek fiilinden ''güden, çobanlık yapan, otlatan'' anlamlarına gelmektedir (İnan, 1951, s. 140). Diğer taraftan kelime türetmenin yanında hazır türetilmiş kelimelerin yer aldığı ağızlarımız da Türkçenin eşsiz söz hazinesidir. Ağızlarımız birbirinden güzel fonetik şekilleri ile bizlere sadece tebessüm ettirmez, aynı zamanda dilimize kelime kazandırmada kaynaklık vazifesini de icra eder. Manisalılar standart Türkçede söylediğimiz ''Çardakta bardak var, bardakta armut var, armudu al da gel'' cümleyi telaffuzu çetin olan titrek ''r''leri atıp ''r'' sesinin yerine yanındaki ünlüleri uzatarak ''Ça:dakda ba:dak va: ba:dakda a:mut va: a:mudu a: da gel'' şeklinde söylerler. Manidardır, hızlarını alamazlar, ''r'' sesini atmakla kalmaz, dilimizde söylenmesi en kolay olan bu yönüyle vokallere benzeyen ''l'' sesini de atarlar. Yeni söyleyiş şekli ifadeye hoş bir name katar. Sadece Manisalılar mı? Ülkemizin bütün bölgelerinde Türkçemiz, bahar çiçekleri gibi renkten renge girer, çiçeklenir de karşımıza çıkar. Her ne kadar ağızlarımızda ses ve telaffuz farklılıkları ilk başta göze çarpsa da edebi dilde olmayan nice hazineleri de bağrında saklar. Çorum ağzında ''süt ürünleri'' şeklinde bir tamlama kurmadan halk kısa yoldan süt ve ürünlerinin renginden mülhem ''ağartı'' kelimesi ile meramını dillendirir. Boşa giden ya da bozulan herhangi bir ürün için Farsçadan aldığımız ''hiç'' kelimesine getirilen len ekiyle ''heşlenmek'' şeklinde ''heder olmak, boşa gitmek'' anlamına gelen yeni bir fiille telef olmayı anlatıverirler. Diyalektlerimiz bu vasfından dolayı söz ambarı gibidir. Bundan dolayı da bütün ağızlarımızın derlenip kayıt altına alınması elzemdir. Eee, binlerce yıldır konuşulan dil olur da eserler ortaya çıkmaz mı? Sekizinci yüzyıldan beri telif edilen binlerce eserimiz medarıiftiharımızdır. Eserlerimiz, birbirinden kıymetli malumatları satır aralarında barındırması yanında, bize ilham verecek farklı yapıları ve şekilleri de günümüze taşırlar. Bu yönüyle Türkçenin yapıtları geçmişten geleceğe düşülmüş not gibidir. Tarihi kaynaklarımız sayesinde bugün çözemediğimiz bazı karışık yapılar açıklığa kavuşurken, tarama yoluyla da birçok sözcüğü söz hazinemize dahil ederiz. Dilimize yeni kazandırılan ve Kutadgu Bilig'de birçok yerde geçen yanmak'' dönmek, ivaz, cevap'' kökünden gelen yanıt cevap'' kelimesi bugün tekrar aramızda Arapçadan aldığımız cevap ile birlikte sorularımıza çözüm olma vazifesini ifa eder. Yusuf Has Hacip'in Kutadgu Bilig eserinde kullandığı kutadmak fiilinin kökü ''kut'' eskiden ''saadet, mutluluk'' anlamında mutlu ve sevinç anlarımızı ifade eden bir kelimedir. Şimdilerde kutlu doğum'', kutlu yürüyüş'' kutlamak'' gibi yapılarda sürurumuzu ifade etmeye devam etmektedir. Elbette bir dilin ifade gücü sadece kelime türetmesine, dile yeni kelimeler katmasına bağlı değildir. Lisanın kelime türetme bakımından zengin bir yapıya sahip olması ve türetme yollarının çeşitlilik arz etmesi bu kıstaslardan sadece birisidir. Bir dilin yeni kelime ve kelime gruplarını dile kazandırmada esnek ve cevval bir yapıya sahip olması önemli bir vasıftır. Diğer taraftan benzetmeler, nüansları ifade eden sözlerin çokluğu, soyut kavramların dildeki oranı, kelimelerin birleşme kapasitesi ve kelime grubu oluşturup yeni kavramları karşılama düzeyi; aynı zamanda deyimlerin çeşitliliğinden argolara kadar birçok unsur o dilin anlatım gücünün göstergesidir. Dilimiz bahsedilen vasıflar yönüyle de güçlü bir yapıya ve sisteme sahiptir. Bundan olsa gerek Türkçeyi yeni öğrenen değerli öğrencimiz dahi dilimizin bu esnek yapısına, farkına varmadan kendisini kaptırmıştı."} {"url": "https://helezondergisi.com/ic-huzurun-kitabiyla-bas-basa-zebunniso-asrorova/", "text": "Bu ay hangi kitabın keşfine çıksam diye uzun uzun düşündükten sonra, kendimce oluşturduğum minik kütüphaneme göz atar atmaz istemsizce gülümsedim. O an hissettiğim mutluluğun seviyesi, Newton'un, başına düşen elmayla keşfettiği güç karşısında hissettikleri kadar olmasa da oldukça yüksekti. Çünkü yurt dışında yaşayan biri olarak istediği herhangi bir kitabı anında elde edememenin üstüne bir de kargo işkencesiyle uğraşmaktan kurtulmuştum. Ralph Waldo Emerson'un bu sözleri kahvenin yanında lokum gibi. Ashley Davis Bush, bu kitabında her şeyin iç alemimizle doğru orantılı olduğunu vurguluyor. Her bölümle beraber biz de içimize dönüyoruz ve okuduklarımızı hayata geçirirken buluyoruz kendimizi. Yazar, bunu yılların verdiği mesleki kazanımla sade, net ve yerinde tarzıyla bize aktarıyor. Kitabın her sayfasında yer alan ustaca illüstrasyonlar da tek başına yazarın mesajını aktarmasının yanında yeterli derecede düzenli çalışılmış. Kitap, ilk bakışta bir seferde oturup okumalık gözükse de daha birinci başlıkla bu varsayımın yanlış olduğunu anlıyoruz. Yazar, önce ilk huzurun bizdeki anlamını sorguluyor, sonra da aslında İç huzur nedir? / Ne değildir? i gösteriyor nevi şahsına münhasır terminoloji ve illüstrasyonu ile. İtiraf edemeden geçemeyeceğim. Bu satırları ilk okuduğumda kalbimdeki isyan sesleri yükselmeye başladı. Güzel dedin, hoş dedin de hacı, nasıl olacak bu iş? Nasıl yakalayacağız içimizdeki huzuru? demekten kendimi alıkoyamadım. Fakat yazar, kitabın yeni başlığıyla; Aklından geçenleri biliyorum, al sana cevap! diyerek gol atmayı başardı. Beyin tekrara aşık demişler. İstikrarla devam edeceğiz ki beynimizin normal rutini olsun. Peki neyi tekrar edecek beynimiz? diye yavaştan sabırsızlanmaya başladığınızı hissediyorum: Kökleşmeyi yani varlığımızın ne kadar zemin ile ilişkili olduğunu hatırlayarak önce sanki bir ağaç gibi kök salmayı öğreneceğiz, sonra bunu sürekli tekrarlayacağız. Başka neyi? Sosyal varlıklar olduğumuzu unutmadan ilgili olduğumuz tüm sevdiklerimizi hatırlamayı alışkanlık haline getirmeyi. Bizim için anlam taşıyan küçük şeyleri; duyu organlarımızın bize aktardıklarını hatırlamayı ve en önemlisi nefesin kıymetini fark etmeyi ama en çok da kendimize dinlenmeyi hak görmeyi. Bu kitabı okurken Bu da geçer! şarkısını mırıldanmaya başladıysam beynimin kesin bildiği bir şey vardır: Tam da şarkımız gibi; This too shall pass. yani Bu da geçer. diyerek özlü sözlerin sakinleştiren gücünden bahseden bir bölümle devam ediyor yazar. Sonra da şükür faslına geçiyor ve aslında olmayan şeyler için de şükretmenin bakış açısını oluşturuyor okuyucularda. Ardından bol bol şükran bölümü havuzu içinde yüzdürüyor okurlarını. Bir yandan şükranın mutluluk kaynağı olduğunu bilimsel kanıtlarla gösterirken diğer yandan bunu kazanmanın bir alışkanlık gibi kolay olmadığını vurguluyor. Yani kendinize zamanı, sabrı ve istikrarı tanıtın, diyor. Sonraki bölümlerde ise iç huzurla ilgili detaylı birkaç başlıkla daha karşılıyor okurunu. Daha okurken içinizin huzur dolu olduğunu hissedeceğiniz minik adımlı başlıklar bunlar."} {"url": "https://helezondergisi.com/icimdeki-mevsimler-seher-saglam/", "text": "Sümeyra hanım, ilginiz ve yorumunuz için çok teşekkür ederim. Sağ olun. Çok sağ olun Çiğdem hanım. Eksik olmayın. Sizin harika bakış açınızdan... Teşekkürler. Çok teşekkür ederim Mesude hocam. Eksik olmayın. Selam ve sevgiler. Çok teşekkür ederim Sevda hanımcığım. Eksik olmayın. Selam ve sevgiler. Çok teşekkür ederim Esra hanımcığım. İlginiz ve dikkatiniz çok kıymetli. Sağ olun. Ne güzel ne kadar naif, kışı karşıladığımız bu aylarda bahara özlem.. Harika bir yorum. Naif ve şimdi. Çok teşekkür ederim Rümeysa hanım. Sevgiler. Emine hanım ne güzel özetlemişsiniz. Çok teşekkür ederim. Eksik olmayın. Sağ olun. Talha bey, güzel yorumunuz ve dikkatiniz için çok teşekkürler. Sağ olun."} {"url": "https://helezondergisi.com/icimizde-usuyen-leylak-enes-kolan/", "text": "Tebrikler. Kaleminize sağlık. Yeni şiirlerinizi okumak dileğiyle."} {"url": "https://helezondergisi.com/iki-dost-kalem-vahabzade-ve-aytmatov-erdal-karaman/", "text": "Çarlık Rusya'sının son dönemleridir. Çar idaresi altında bulunan birçok beldede yerli idarecilerin ve merkezi yönetimin keyfi uygulamaları insanları canlarından bezdirir. Tazyiklerin had safhaya ulaştığı dönemde mevcut yönetime alternatif olarak Bolşevikler boy göstermeye başlar. Bolşeviklerin insan haklarından inanç hürriyetine, inanç hürriyetinden ekonomik vaatlere kadar birçok söylemi bir anda herkesi heyecanlandırır. Çar idaresi tarafından dışlanan ve takibe uğrayan bazı Müslüman aydınlar, yeni rejimle birlikte herkesin ibadetlerini serbestçe yapabileceklerini, fikir hürriyetiyle aydınların özgürce kalem oynatabileceklerini dillendirmeye ve yeni sisteme övgüler yağdırmaya başlarlar. Fakat gerçeklerin hiç de anlatılanlar gibi olmadığı Bolşeviklerin iktidara gelip yönetimi ele geçirmesiyle ortaya çıkmaya başlar. Aydınların derdest edilmesi, varlıklı ailelerin mallarına el konulması ve herkesin bir anda potansiyel suçlu ilan edilmesiyle birlikte insanlar hakikatleri görmeye başlar. Fakat iş işten geçmiştir. Süreçle birlikte birçok aydın halk düşmanı ilan edilir. Binlerce insan tevkif edilirken bir kısmına da Sibirya yolları görülür. Maalesef, birçoğu da idam edilir. Bahsedilen dönemde Sibirya, farklı ülkelerden sürgün edilen aydınların toplandığı bir mekana döner. Kasvet ve korkunun kol gezdiği dönemde Azerbaycan ve Kırgızistan'da ileride dünya edebiyatına eşsiz eserler verecek iki çocuk Bahtiyar (1925) ve Cengiz (1928) dünyaya gözlerini açar. Nasıl bir dünyaya geldiklerinden habersizce büyümeye başlarlar. Rejimle tanışmaları uzun sürmez. Çocuk yaşlarında şahit oldukları hadiseler gelecekte kendilerini nasıl bir hayatın beklediğinin de işaretleridir. Bahsedilen dönemde tevkif, sürgün, idam gibi sözcükler, adeta, kamuslardan fırlamış sokaklarda ölüm ve dehşet saçmaktadır. Mekanlar ayrı olsa da istibdat ve tazyiklerin hüküm sürdüğü her iki beldede de müşterek olan ayrılık, gözyaşı ve ölümdür. Azerbaycan'da binlerce ocağa düşen ateşin, Kırgızistan'daki adreslerinden birisi de Aytamatov ailesidir. Moskova'da önemli görevlerde bulunan Cengiz Aytamov'un babası Törekul o gün işten eve erken gelir. Telaşlı ve tedirgindir. Hanımına acilen Talas'a gitmeleri gerektiğini söyler. Hanımı Nagima da kendisine Beraber gidelim. der. Törekul kendisinin Moskova'da kalmasının uygun olacağını, aksi takdirde ailecek tutuklanacaklarını, çocukların da esirgeme kurumuna verileceğini söyler (Ormuşev, 1993, s. 61). ''Babam bizi Kazan garına götürmüştü. Tren orada, kapıları açık bekliyordu. Trende altlı üstlü ranzalar vardı. Babam bizi bu ranzalara yerleştirdi. Ve vedalaştı. Annemin nasıl ağladığını ve babamın kendisine nasıl güçlükle hakim olduğunu görüyordum. Tren hareket etti. Babam uzun müddet pencerenin yanında koştu, bize el salladı. Ben ranzanın üst tarafında idim, her şeyi anlamıştım, en azından hissetmiştim. Bir daha birbirimizi göremeyecektik.'' (Korkmaz 2002). Aytmatov'un hisleri kendisini yanıltmaz. Birkaç gün sonra Törekul tevkif edilir. Tutuklandığında takvimler 1 Aralık 1937 tarihini göstermektedir. O günden itibaren ailesi, Törekul hakkında herhangi bir malumat alamadıkları gibi her yerde milliyetçi yaftası ile dışlanırlar. Devlet kurumlarının kapıları yüzlerine kapanır. Cengiz Aytmatov'un, kendilerine yapılan haksızlıklara tahammülü kalmamıştır (Dırkanbayeva, 2015, s. 174). Anamı görünce, beni tuhaf bir korku sardı. Hemen onu ayakta tutabilmek için koluna girdim. Gözyaşları yüzünü ıslatmış, hala sessizce ağlıyordu. Dudakları tir tir titriyordu. Lanet olası bu kağıt parçası ümidimizi bir anda paramparça etmişti. Bir an bağıra bağıra ağlamak geldi içimden. Ancak yanımda sendeleye sendeleye yürüyen, acı haberin şokunu henüz atlatamayan zavallı anacığımın yarasını deşmeyeyim düşüncesiyle kendimi zorla susturmuş ve bütün gözyaşlarımı içime akıtmıştım.'' (Şahanov, 2002, s. 31). İki aileyi temelden sarsan olaylar, iki çocuğun bilinçaltında derin izler bırakır, yaşadıkları hadiselerin yankılarını eserlerinde görmek mümkündür. Vahabzade, kaleme aldığı birçok eserinde Sovyet sistemini tenkit eder. Azerbaycan'ın İran ve Sovyetler Birliği arasında paylaşılmasını anlattığı Gülüstan Poyeması'' şairin Bakü Devlet Üniversitesi'ndeki görevine son verilmesine sebep olur. Latin dili şiirinde Azerbaycan Türkçesine Sovyetler Birliği döneminde biçilen role gönderme yapar. Hayatı boyunca birçok eserinde ve sohbetlerinde sistemi gizli gizli eleştirir. Bu dönemde hafiye faaliyetlerinin evlere kadar nasıl girdiğini İki Korku'' şiirinde kendisine has üslupla kaleme alır. Aytamotv'un eserlerinde de çocukluk döneminde yaşadıklarının iz düşümünü görmek mümkündür. Gün Olur Asra Bedel'' ve Cengiz Han'a Küsen Bulut'' eserlerinde Abutalip adlı karakterin yaşadığı sıkıntılar Aytmatov'un babasının başına gelenlerle benzerlik arz eder. Gün Olur Asra Bedel'' kocası tutuklanan ve çocuklarını yalnız büyüten Zarife, Aytmatov'un annesi Nagima'yı çağrıştırırken, Beyaz Gemi''deki anne baba hasreti çeken çocuk da Aytmatov'a benzer (Yılmaz, 1998, s. 48-49). Aralarında kader birliği olan iki dost Sovyetler Birliği döneminde sık sık görüşür, dertleşirler. Bahtiyar Vahabzade'den dinlemiştim. Sovyetler Birliğinin en güçlü olduğu dönemde Moskova'da iki dost bir araya gelir. Aytmatov ve Vahabzade gecenin geç vakitlerine kadar sohbet ederler. Mevzu hep aynı konu üzerinde, mağduriyetler ve istibdat üzerinde döner dolaşır. Sohbetinin en can alıcı yerinde iki dost birbirlerinin gözüne bakarlar. Her ikisinin de aynı kökten gelen ana dillerinin olmasına rağmen kendi dillerinde konuşamadıkları dikkatlerini çeker ve üzülürler. Şikayetlerini, icraatlarını sistemin hakim kıldığı dilde anlatmaları eleştirmeleri her iki şahsiyete de ağır gelir. Aytmatov, gazete ve dergilerde birçok şair olduğunu, onlardan çok azının insanlara ilham kaynağı olabildiğine dikkat çeker. Yalnız kalıp da İnsan nedir?'' sualini kendimize sorduğumuzda sözü; mana, fikir, ruh ve nefesten yoğrulmuş şairler, imdadımıza yetişir, hislerimize adeta kanat olur, der ve Vahabzade'yi o şairler zümresinde görür (1995, s. 187-190). Siz ey doğma dilinde danışmağı ar bilen, Ancak vatan ekmeği size kanım olsun. Vahabazde dostu için ''Beni Aytmatov'a bağlayan en önemli bağlardan birisi onun duyarlı, hassas bir mizaca sahip olmasıdır. O, XX. yüzyıl dünya edebiyatında ilk sıralardadır.'' der (Vahapzade, 1989, s. 111-112. ). Sovyet döneminin baskı ve tazyiklerinin en yoğun olduğu dönemde dünyaya gelen ve rejimin soğuk yüzünü gören iki edip, bütün menfi şartlara rağmen, dünya edebiyatına ölümsüz eserler kazandırmakla kalmamış, zorlu şartlar altında fikirleri ve eserleriyle, kardelenler gibi, mağdur milletlerine ümit kaynağı olmuştur. Dünya devam ettikçe eserleri ve hayatları birçok insana ilham kaynağı olmakla kalmayacak, aynı zamanda mümtaz kişilikleri de hep saygı ile anılacaktır. İki dostun zorlu mücadelesini hatırlayınca insan kendisine, ölümsüz eserlerin neşet etmesi ve kök salması için en mümbit ortam, baskı ve istibdatın hüküm sürdüğü mekanlar mıdır? sorusunu sormadan edemiyor."} {"url": "https://helezondergisi.com/iki-yakayi-v-baristiran-ortak-payda-kopru-dogan-yucel/", "text": "Bar-mak fiili zaman içerisinde hem eski halini korumuştur hem de yeni telaffuzunu. Böylece barındırdığı iki farklı mana başka kelimeler şeklinde ortaya çıkmıştır. Bir yere, bir noktaya, bir amaca... varmak. Yani oraya ulaşmak, oranın içinde olmak, oraya temas etmek demek. Varmak, çoğu kez bir hat üzerinde bir yerden diğerine gitmek demek olsa da kimi zaman iki ya da daha fazla yönden de birbirine varılır, belli bir noktada buluşulur. Böyle karşılıklı ulaşılan, uzlaşılan yerlerin arası derin vadilerle veya serin sularla ayrılmış olabilir. İki yakayı birbirine vardırmak çok zorlaşır bazı durumlarda. Karşı yamaçlardakiler birbirlerinden ayrı kalır, öbür yandakileri farklı görmeye başlar. Zihinde canlandırılan farklılıklar zamanla heyulalara dönüşür. Sonu gider bir çatışmaya hatta çarpışmaya dayanabilir. Bir hoşça can bu yolun inşacısıdır. diye seslenirler. Güzel günlere erişmenin yolu en başta gönülden gönüle köprüler kurmaktır. Bir insanla başlayan köprü kurma işi bitince bir Özbek deyişiyle binlercesinin geçmesine yol açar. Köprünün altından sular zamanla birlikte akar durur ve alttan alta yine kalbi çürük, gözü açlar çıkar ve yanındakileri öte yana karşı kışkırtırlar. Sonunda kalplerdeki köprüleri attırırlar. Ancak bilmezler ya da umursamazlar, bir gün geri dönmek zorunda kalabilecekleri köprüleri yıkmanın yanlışlığını. Gözlerden ırak olanlar kalplerde de ıraklaşır. Gidip geleni kalmayan köprüler zamanla yıkılır. Vadinin iki yanı bir kez daha yabancıdır artık diğerine. Çünkü birileri köprüleri yıkmıştır gönüllerde. Öte yandan uzaklaşmanın, ayrışmanın ve son raddede düşman bellemenin de adıdır, köprüleri yıkmak. Köprüleri atma, aynı nehri kaç kez daha geçmek zorunda kalacağına şaşıracaksın. demişler. Köprüleri atmak ise geri dönüşe neredeyse hiç açık kapı bırakmamak, demektir. Barışın ve uzlaşmanın simgesi köprülerin kurulmasına ne kadar da ihtiyacımız var bugünlerde!"} {"url": "https://helezondergisi.com/iletisim/", "text": "Kıymetli okuyucular; bize ulaşmak, görüşlerinizi bildirmek ve yazılarınızı iletmek için hesabını kullanabilirsiniz. 1. Helezon, çevrim içi yayımlanan bir edebiyat, kültür ve sanat dergisidir. 2. Helezon dergisinin yayın dili Türkiye Türkçesidir. Bununla birlikte Türkçenin lehçelerinde ya da diğer dillerde kaleme alınan yazılara yayın kurulu kararı ile yer verilebilir. Bu tür yazılar Türkiye Türkçesi çevirileriyle birlikte yayımlanır. 3. Eserler, e-mail adresine, MS Word dosyası olarak gönderilmelidir. 4. Yazılar, Times New Roman karakteriyle, 11 punto, 1.5 satır aralığı ile yazılmalı ve 1200 kelimeyi aşmamalıdır. Kelime sayısı 1200'den çok olan yazılar, gerektiğinde dergi editörlerinin kararı doğrultusunda yayımlanabilir. 5. Yazılarda imla ve noktalama işaretlerine uyulmalıdır. Ayrıca Türkçe klavye kullanılmalı ve Türkiye Türkçesi karakterlerine dikkat edilmelidir. İmla ve noktalama kurallarına uymayan yazılar değerlendirmeye alınmayacaktır. 6. Yazılarda yayımlanması istenilen resim, grafik gibi görsel dosyalara yazarların katkıda bulunması tercih edilir. 7. Helezon dergisi, yazarına bilgi vermek kaydıyla gönderilen yazılarda düzeltme yapmak hakkına sahiptir. 8. Gönderilen yazıların telif hakkı Helezon dergisine peşinen devredilmiş kabul edilir. 9. Gönderilen yazılar, daha önce basılı veya dijital hiçbir mecrada yayımlanmamış olmalıdır. Yazılar, dergide yayımlandıktan sonra yazarları tarafından şahsi blog ve web sitelerinde yayımlanabilir ve paylaşılabilir. 10. Doğrudan alıntı oranı %20'yi geçen eserler yayımlanmaz. 11. Dergiye gönderilen eserlerde özgünlük şartı aranır. 13. Helezon dergisinde yayımlanan yazıların iktibas ve içerikleriyle, yazar tarafından temin edilen resim ve grafikleriyle ilgili her türlü hukuki sorumluluk yazara aittir. 14. Siyasi propaganda, ticari manipülasyon, herhangi bir kişi, kurum veya kuruluşun özlük haklarına saldırı niteliğindeki yazılar değerlendirmeye alınmayacaktır. 15. Helezon dergisinde yayımlanan yazılar kaynak gösterilerek iktibas edilebilir. 16. Helezon dergisinde yayımlanan yazılar için yazarlara telif ücreti ödenmez. Yayımlanan yazıların daha sonra kitap halinde neşri mümkün olduğunda elde edilen gelir yazarlara paylaştırılır. 17. Helezon dergisi gönderilen yazıları yayımlamak ya da yayımlamamak hakkına sahiptir."} {"url": "https://helezondergisi.com/in-the-silent-forest-til-kumari-sharma/", "text": "You will be satisfied with the fresh air. As we move along the dark path. The dark forest melts more and more. As the night falls into silence, The confusion in your mind ends. Til Kumari Sharma, Nepal'in Parbat ilçesinde doğmuştur. Babası, köy meclisi başkanlığı olarak görev yapmıştır. Üniversite eğitiminden sonra Hindistan'ın Singhania Üniversitesinde İngiliz Edebiyatı alanında doktora yapmıştır. Şiirleri, öyküleri ve diğer çalışmaları Nepal'in yanı sıra Rusya, Hindistan, Şili, ABD, İngiltere, İskoçya, Endonezya, Bangladeş, Güney Afrika, Kenya, Nijerya, Kuzey Afrika, Trinidad, Tobago ve İspanya gibi birçok ülkenin antolojilerinde yayımlanmaktadır."} {"url": "https://helezondergisi.com/istanbullu-feride-akdag/", "text": "Çocukluğumda yazın ara ara yaylaya giderdim. Yaylada akşamlar çok güzel geçerdi. Sekiz hanelik yaylada komşuluk da arkadaşlık da çok farklıydı. Dedemin Kore gazisi çocukluk arkadaşı vardı. Aynı zamanda dedemle sağdıçtılar. Bizim evin hemen yukarısındaydı evleri. Dedemin sağdıcına Koreli Dede, eşine de Köfer Nine derdik. Akşam yemeği sonrası Koreli Dede, Sağdıııç! diye bağırırdı. Dedem karşılık verirdi: Koreliiii!. Evden eve türküler söylerlerdi. Akşam yemeği sonrası ya onlar bize gelir ya da biz onlara giderdik. Akşamları löküs lambasının başında kös oynardık. Anneannem, elinde şiş, patik örerdi. Bazen de birlikte yün eğirirdik. İşte böyle bir akşamda, o güne kadar hiç duymadığım bir şey öğrenmiştim: Anneanneme neden İstanbullu dediklerini. Dedem anneanneme İstanbullu! diye seslenirdi. Anneannemin adı Nazifeydi. Hep merak ederdim bu İstanbullu nereden çıktı diye. Anlatırken anneannem başını hiç kaldırmıyordu. Löküs lambasının ışığında, o tek göz odada herkes sessizdi. Arada dedem boşalan çay bardaklarını dolduruyordu. Anneannemin ve çay kaşıklarının çıkardığı ses birbirine karışıyordu. Gözlerinden yanaklarına inen yaşları eteğine damlıyordu. Bense ilk defa duyduğum bu hikayeye kaptırmıştım kendimi. Köfer Nine, arada bir lafa girip sorular soruyor, o günlere dair hatırladıklarını anlatıyordu. Anneannem o anı yaşıyordu sanki. Biraz duraksadı. Elleriyle gözlerini ovuşturdu. Karanlıkta cam gibi parlayan gözlerinden yaşlar akıyordu. Meraklı gözlerle dinleyen Turgut Abi, Sonra ne oldu Goca Ana? diye sordu. Ben o yaşta, o löküs lambası ışığı altındaki muhabbetleri de özledim. O akşam hiç duymadığım bir hikayenin kahramanını tanımıştım. Gece yatağa yatınca löküs lambasını kapatırken anneanneme baktım. İstanbullu Nazife'nin hikayesine ağladım gece boyu. Ertesi gün ve diğer günler anneanneme her bakışımda o küçük Nazife'yi gördüm. Dedem ölünceye dek İstanbullu diye sevdi Nazifesini."} {"url": "https://helezondergisi.com/itirafname-bati-dogu-divanindan-johann-wolfgang-goethe/", "text": "Heyhat ki nazarların ışıltısıyla dahi sırrı sonlanacak! Zira bir kıstasa sığdıramaz kimse edebi! Hele ki zarafetle kaleme aldıysa şiirini, Arzu eder ki tüm alemin olsun o zarifi! Herkese terennüm eder sedalı ve neşeli, İster ızdıraptan olsun ister inşirahtan tesiri. Was ist schwer zu verbergen? Das Feuer! Denn bei Tage verrat's der Rauch, Bei Nacht die Flamme, das Ungeheuer. Die Liebe: noch so stille gehegt, Sie doch gar leicht aus den Augen schlagt. Man stellt es untern Scheffel nicht. Hat es der Dichter frisch gesungen, Hat er es zierlich nett geschrieben, Will er, die ganze Welt soll's lieben. Er liest es jedem froh und laut, Ob es uns qualt, ob es erbaut. Johann Wolfgang von Goethe, 28 Ağustos 1749 tarihinde, Frankfurt'ta dünyaya gelmiştir. Babası Johann Caspar Goethe (1710 -1782) bir hukukçu, annesi Catherina Elisabeth Goethe (1731-1808) ise Frankurt'un varlıklı ve tanınmış bir ailesindendir. Goethe'nin çalışma takviminde Fransızca, İngilizce, İtalyanca, Latince, Yunanca gibi dil öğrenimlerinin yanı sıra, bilimsel konular, din ve çizim gibi alanlar da yer almıştır. Çello ve piyano çalmayı, biniciliği, eskrimi öğrenmiştir. Goethe; şiir, drama, hikaye, otobiyografi, estetik, sanat ve edebiyat teorisi, ayrıca doğa bilimleri olmak üzere birçok esere imza atmıştır. Ayrıca Alman edebiyatının dünyadaki temsilcisi olarak kabul edilmiştir. 1765'in ilkbahar aylarında, Leipzig'de hukuk öğrenimine başlayan Goethe, Frankfurt'ta devam ettiği öğrenimine, 1770 yılından itibaren Strasbourg'da devam etmiş ve Latince üzerine doktora çalışması ile sonlandırmıştır. 1775 senesinde ilk kez ele aldığı Kur'an tefsirleri ile doğu kültürleri üzerine araştırmalarda bulunmuş ve böylece İslamiyet'e pozitif bir bakış açısıyla yaklaşan özgün edebiyatçılardan olmuştur. 1786 yılında kişisel ve psikolojik çıkmazlarından kurtulma düşüncesiyle İtalya'ya seyahat etmiştir. İtalya seyahati, Goethe'ye köklü bir deneyim kazandırmış ve kendisi bunu yeniden doğuş olarak nitelendirmiştir. 1794 yazında, Jena yakınlarında yaşayan tarih profesörü Friedrich Schiller, çıkarmakta olduğu Horen isimli kültür ve sanat dergisi için Goethe'ye iş birliği teklifinde bulunmuştur. Bu, edebi manada birbirinden etkilenerek şekillenen, yoğun bir iş birliğinin başlangıcı olmuştur. Goethe, İtalya seyahatinden sonra öncelikli olarak doğa bilimi ile ilgilenmiştir. 1807 yılında Jena Üniversitesi'nin denetlenmesi görevine getirilmiştir. 1809'da bir otobiyografi ele almaya başlamış, bir yıl sonra ise çok uzun süre onu işgal eden 'Renk Teorisi' adlı eserini yayımlamıştır. Bu arada tüm çağların edebiyat araştırmasını yapmış, Arapça ve Farsça öğrenimine başlamış, Kuran'ı okumuş ve İranlı şair Hafız'ı okuma fırsatı bulmuştur. Goethe, 1823 yılında yakalanmış olduğu hastalık sonrası, iç dünyasında ve çevresinde daima sessizliği ve sakinliği tercih etmiştir. 22 Mart 1832'de de hayata veda etmiştir. 26 Mart'ta Weimar Mezarlığı'nda toprağa verilmiştir."} {"url": "https://helezondergisi.com/kagit-turnalardan-sadakoya-mektup-seher-saglam/", "text": "Bugün, 6 Ağustos Barış Günü'nün yıl dönümü. Biz, kağıt turnaların olarak bugünün anısına sana bir mektup yazmaya karar verdik. Mektubumuza, Eleanor Coerr'in Sadako ve Kağıttan Bin Turna Kuşu kitabının esin kaynağı olduğunu söylesek yanlış olmaz. Kitap ilk defa 1977'de yazılmıştı. İşin doğrusu ilk çıktığında da okumuştuk ama bugün tekrar okumak istedik. Şunu bil ki her sayfasında, her satırında, bütün yaşadıklarınla gözümüzün önünden geçip durdun. Aslına bakarsan senin hakkında yazılanlar, bu romandan ibaret değil tabii. Daha birçok eserle, sen ve senin kaderini paylaşan çocuklar, yıllarca dünyanın gündeminde oldunuz. Başka başka öykülerde, romanlarda, film ve müzik albümlerinde de adın kulağımıza çalındı. Hatta mektubumuzu bitirir bitirmez Coerr'in kitabından sinemaya uyarlanan Sadako ve Kağıttan Bin Turna Kuşunu seyredeceğiz. Eve döndüğünde Kalk hadi, uyuşuk! Barış günü bugün! diyerek ağabeyini uyandırmışsın. Senin heyecanlı sesine bir tek ağabeyin değil, diğer kardeşlerin de uyanmışlar. O gün, tıpkı bugünkü gibi 6 Ağustos'muş ve her yıl olduğu gibi Hiroşima'da hayatını kaybedenleri anacakmışsınız. Babaanneni de o korkunç gün kaybetmişsiniz. Senin en büyük hedefin, -biz sonradan öğrenmiş olsak da- koşu yarışını kazanıp ortaokul takımında yer almanmış. Bir kez piste çıkınca rüzgar gibi koşacağına bütün ailen yürekten inanıyormuş. O tuhaf baş ağrısını işte hayalindeki o yarışta yaşamışsın. Aynı dönme birkaç provada da tekrar etmiş ama sen onu önemsememiş ve ailenden de Şizuko'dan da gizlemişsin. Hastaneye yattığının ertesi günü ilk ziyaretçin en yakın arkadaşın Şizuko olmuş. Şizuko, odana girer girmez elindeki birkaç kağıt ile bir makası yatağının üzerine bırakıvermiş ve Gözlerini kapa! demiş. Sonra da heyecanla söyle devam etmiş: Seni iyileştirmenin yolunu buldum. Hemen ardından da elindeki altın renkli kağıdı önce bir kare şeklinde kesip birkaç kez katlamış ve kucağına bir turna konduruvermiş. İşte ben, kabus gibi bir günden sonra, Şizuko'nun el çabukluğu ile yapıp kucağına bıraktığı o altın turnayım Sadako. O gün en yakın arkadaşından duyduğun Japon efsanesinin bir parçası yani. Ne efsanesi? demiştin de Şizuko, bizimle ilgili efsaneyi anlatmıştı sana. Bin yıl yaşadığımızı ve kağıttan 1000 tane bizden yaparsan Tanrı'nın seni iyileştireceğini.... Sen de Teşekkür ederim Şizuko! Onu yanımdan hiç ayırmayacağım. demiştin. Sonra arkadaşının da yardımıyla benim gibi 10 tane daha kağıttan turna kuşu yapıp yanıma dizmiştin. Biraz yamuk olsalar da ilk deneyim için fena sayılmazlardı. Toplam 11 tane olmuştuk. Efsaneye göre geriye daha 990 turna kuşu kalmıştı. Kardeşlerin en çok beni sevmişlerdi ama annen üzerinde pembe pırıltılar bulunan ve açık yeşilden yaptığın turnayı beğenmiş, nedenini de En zoru böyle küçükleri katlamak. diye açıklamıştı. Biz, senin 11. ve 12. turnalarınız. Hani annen ve kardeşlerin hastaneden ayrıldıktan sonra can sıkıntısından patlamak üzereyken, Umarım, iyileşirim! dileğinin eşliğinde katladıkların. Bizden sonra herkes senin için yeni turnalar yapasın, diye kağıtlar biriktiriyorlardı. Baban da emektar berber dükkanında eline geçen bütün kağıtları senin için biriktirmişti. Sen de bizden sonra iyice ustalaşmış ve kusursuz turnalar yapmaya başlamıştın. 9 yaşındaki Kenji'yi de hastanede tanımıştın. Onun lösemi olduğunu öğrenince önce şaşırmış ve itiraz etmiştin. Zavallı Kenji'nin, zehri annesinin karnında kaptığını nereden bilecektin? Zamanının çoğunu okuyarak geçiren bu küçük çocuğa 1000 turna efsanesinden bahsettiğinde kendisi için artık çok geç olduğunu söylemişti. Biz ise hasta ve kimsesiz olmanın hüznünü ikinizin yüzünde okuyorduk. Hatta Kenji'ye uğur getirmesi için, en güzel kağıtlardan özenle bir turna daha yapmıştın ama birkaç gün sonra onun öldüğünü öğrenmiştin de onulmaz bir kedere gömülmüştün. Biz, 1000 turna hedefinin 433. ve 434. turnalarıyız Sadako. O gece Hemşire Yasunaga'nın dileğini içinden tekrar edip de yaptığın turnalar anlayacağın. Bizden sonra Kenji'nin ölümü seni derinden sarsmış, biz de diğerlerimiz gibi sana kol kanat olmaya çabalamıştık. Haziran, ardı arkası kesilmeyen yağmurlarıyla gelmişti. İlerleyen günlerde sen iyice güçten düşmüş, o gün annenin getirdiği yemeklerin hiçbirine elini bile sürmemiştin. Anneciğin çaresizce; Yakında iyileşeceksin. Belki de güneş yeniden doğduğunda. sözleriyle sana moral vermişti. Arkadaşların da sana Kokeşi bebeği göndermişlerdi o gün. Onu altın turnanın yanına koymuş ve yerinden hiç ayırmamıştın. Evet, öyle. Çünkü yaşanmış bir hikaye. Okuduğunuz ve yorumunuzu paylaştığınız için teşekkür ederim. Hocam yorumunuz için teşekkür ederim. Konunun etkisiyle öyle olmuştur. Sevgili Sebine Hanım! Yorumunuz ve güzel dileğiniz için teşekkür ederiz. Arzunuz hepimizin arzusu: Hakim olsun yeryüzüne barış. Değerli yorumunuz için çok teşekkür ederim. Güzel ve içten dileklerinize gönülden katılıyorum. İlginiz ve dikkatiniz için çok sağ olun. Kıymetli Seher hocam ve eskimeyen dost Meryem hanım, sizleri tebrik ediyorum. Böyle güzel çalışmalara herzamankinden daha çok ihtiyaç var. Yorumunuz ve ilginiz için çok teşekkürler. Sağ olun. Evet, çok hüzünlü bir hikaye. Sadako hakkında kitaplar ve filmler var. Duyarlılığınız takdire şayan. Kendi adıma örnek alıyorum."} {"url": "https://helezondergisi.com/kagittan-gemi-durdu-ozan/", "text": "Saçlarını özenle geriye doğru taradı. Bu hal kendini beğenmişlik değildi. Belki iç huzur belki de özüyle barışık olma... İstediği her şeye sahip bir insanın huzur bulmuş kalbini taşıyordu kendince. Rahmetli annesi, Kişi alamadığının fakiridir. derdi. Fakir olmamayı seçmişti en başından. Kendi hesabına az ile yetinmek ilk adımdı. Ayak uçlarına basarak, komşuları rahatsız etmeden merdivenlerden usulca indi. Gıcırdamasın diye yağlanmış dış kapıyı da geçip derin bir nefes çekti içine. Haydi rast gele! Artık gün doğmuş, herkes kaldırımlardaki yerini almıştı. Genelde hepsini tek tek tanıyordu. Hele bazılarının hayatını en ince ayrıntılarına kadar öğrenmiş, bir mücevher ustası inceliğiyle onları hikayelerinde kullanmıştı. Her biri hikaye kahramanıydı. Bilmezlerdi elbet kahraman olduklarını. Sadece birkaç parça eşya satsın, ceplerine üç beş kuruş girsin derdindeydiler. Çoğu itibariyle -bazılarının kimi kimsesi yoktu- eve ekmekle gidince kahramandılar çocuklarının, eşlerinin, ana babalarının gözünde. Çocukluğunda babasının aldığı çikolatayı bitirmemek için nasıl ağırdan alıyorsa, öyle ağır adımlarla dolaşıyordu sergiler arasında. Ne buluyordu bu bitpazarında? Kimseye açıklayamamıştı gereğince. Öyle ya kim severdi kullanılmışı, atılmışı, yıpranmışı, tamir ve tadilat görmüşü? O seviyordu. Çünkü kullanılmışın hikayesi vardı. Bir yerinde bir not, bir kırılmışlık, bir çizgi, bir iz... Yıllar önce bir ilan okumuştu Salih Usta'nın ekmek sardığı gazetede. Tahta bir at için kullanılmış veya ikinci el denilmemiş, önceden sevilmiş notu düşülmüştü. Ne güzel bir ifadeydi! Sen de seversin demeye getiriyordu ilk sahibi. Şimdilerde her pazartesi seveceği bir şey aramak, ararken hikayeler bulmak en büyük eğlencesiydi. Bazen bir kitap, bazen bir çakı... Mektup açacağı yahut işlemeli bir saat... Her şeyi bulması muhtemel bir masal diyarında dolaşıyormuşcasına titiz ve dikkatliydi. Gökten kucağına üç elmadan biri düşecekmiş gibi heyecan ve bekleyiş içindeydi. Öyle seviyordu pazartesiyi, bit pazarını, hikayesiyle insanları. Bildiği bütün mavileri unutturacak bir çift gözle buluşuncaya kadar sessiz, sakin ama selamlaşmayı da ihmal etmeden dolaştı. Öylece çivilenmiş gibi kalakaldı. Mavi büyüdü şaşkınlıkla. Gökyüzü, deniz, boncuk, masal... Gözler, bütün mavileri yatağında toplamış bir nehir gibi. Ağırdan alması biraz canını sıksa da belli etmedi. Geçen pazartesi sergiyi topladım. Yükü denkledim. Tam bizim üç tekerlekliye yükleyeyim diye davrandım ki bu zavallı yaklaştı yanıma. Sağa sola baktım dilendiriyorlar mı diye. Çeteler türedi malum, olamaz olasıcalar! Kimse yoktu etrafta. Kimsin, necisin? dedim. Tık yok. Üç beş kuruş verip göndereyim, vicdanım rahat etsin dediysem de yapamadım. Sardım yükü bizim ihtiyara, sür Fırıncı Selim Usta'ya. Bir güzel karnımızı doyurduk akşam simidiyle. Oldu mu? dedim. Güldü ilk defa. Hem korktum; kimdir, necidir ama hem de gitmesin, kalsın istedim. Evin nerede? Bırakayım. dedim. Sokağa çevirdi bakışlarını. Aldım, götürdüm eve. Bana da can yoldaşı oldu. Adın? desem gözleri dolar. Nerelisin? desem kaçırır bakışlarını. Sormaz oldum. Olabildiğince kısık sesle sormuştu sorusunu. Meraktı işte. Bir yerden sızıntı arıyordu susuzluğunu gidermek için. Gitmedim. Gidecektim. Alıştım. Yoktu. Yalnızdım. Şimdi yalnızlıkla yüzleştim onun varlığıyla. Kaybettiğimi buldum. Bulduğumu kaybederim, diye korktum. Bu kaç para evlat? dedi. Harika işlemeleri olan Halep işi komodini işaret ediyordu. -Acaba kim yaptı bunu, nerede yapıldı... ? Soruları çoğalttı bilerek. Belki birine bir cevap... Susamazdı. Bir hikaye vardı ve yazılacaktı. Üstelik daha başlamamıştı. O susarsa hikaye ölü doğardı. Ben kağıttan gemi yaptım dedemle. dedi ve kapandı mavi deniz. Bir deniz ki suyu yok. Ağlamadı. Kağıttan bir gemi ile başlar bizim hikayemiz de o halde. diye söylendi kendi kendine. Herkes uçurtma uçuracak, çam kabuğundan traktör, bezden bebek yapacak değil ya! Çocuğun ağzından ilk sözcükler dökülmüştü. Kelimeler, gökyüzünde yağmur sonrası gökkuşağı gibiydi. Bir bilmece çözer, gizi açar, dehlizi aydınlatır gibiydi her bir harfi. Yavaş yavaş aralayacaktı sır perdelerini. Merhaba. Çok teşekkür ederim. Kalemime tembellik bulaşmazsa neden olmasın. Çok teşekkür ederim. Bence de gelmeli hikayenin devamı. Güzel bir alemdir umarım. Ben teşekkür ederim okumaya değer gördüğünüz için. Çok güzel. Beğenerek okudum. Devamı da gelse daha güzel olur. Durdu hanım, kaleminize sağlık! Güzel bir hikayeydi. Devamı gelsin dileklerine ben de katılıyorum. Teşekkür ederim. En kısa zamanda diyelim. Çok teşekkür ederim. Sonuna kadar okuttuysa devamını yazmak için cesaret bulabilirim. Değer kattınız. İçimize açılan mavi denizler aşkına... teşekkür ederim."} {"url": "https://helezondergisi.com/kalabaliklar-icinde-yapayalniz-bir-aktor-robin-williams-hizir-ilyasoglu/", "text": "Hayatta en kötü şey yalnız bir insan olarak ölmektir diye düşünürdüm. Değilmiş meğer. En kötü şey, yapayalnız hissetmene sebep olan insanlarla bir aradayken ölmekmiş (malumatfurus. org, 2021). Hatırlayanlar olacaktır; bu sözler, ABD'li komedyen ve oyuncu Robin Williams, intihar ettiğinde ona ait olduğu düşüncesiyle sosyal medyada paylaşılmıştı. Halbuki bu cümleler, Büyük Baba adlı 2009 yapımı filmde canlandırdığı Lance adlı karaktere ait bir replikti. Ancak o, bu replikte dediği gibi kendisini yapayalnız hissettiren insanlarla bir aradayken öldü. Bu şekilde hayata veda edince sağlığında 7'den 70'e herkesi güldüren Williams, ne yazık ki sevenlerini ağlatarak gitti. Onun tam adı Robin McLaurim Williams olup 21 Temmuz 1951 tarihinde Chicago'da doğmuştur. Babası Robert, Ford otomobil firmasında bir yönetici, annesi Laura ise tanınmış bir modeldir. Çocukluğunu Bloomfield Hills, Michigan'da geçiren Williams, Detroit İlkokulunu bitirir. Ardından Kaliforniya Redwood Lisesinde eğitim alır. Claremont Kolejinden mezun olduktan sonra 1973 yılında özel beceri gösterenlerin okuduğu ve yılda sadece 20 öğrencinin kabul edildiği Julliard Okuluna kabul edilir. Ancak bu okuldan mezun olamadan ayrılır. Fakat Williams, daha sonra dünya çapında bir oyuncu olunca bu okul kendisine fahri doktora (Yakar, 2023) unvanı verir. Ardından bir kilisede sahne alarak doğaçlama yapar. Bu gösteriler aklına stand-up fikrini getirir. Bu arada okul harçlıklarını çıkarabilmek için iki arkadaş New York Central Park'ta pandomim gösterileri de yaparlar. Sokak fotoğrafçısı olan Daniel Sorine, o günlerde o ikilinin fotoğrafını çeker. Yıllar sonra Williams ünlü olunca bu fotoğrafların ona ait olduğu anlaşılır. İlginçtir ki Williams, yıllar sonra 1991 yapımı Shakes the Clown filminde aynı şekilde pandomim yapar (halil. gen. tr, 2023). Gösteriye gece kulüplerinde yaptığı küçük şovlarla başlayan Williams, tiyatro dünyasında sürdürdüğü oyunculuk kariyerini NBC'de yayımlanan The Richard Pryor Show adlı TV programıyla devam eder. Ardından Happy Days adlı TV serisine başlar. Bu dizide uzaylı Monk karakteriyle kısa sürede büyük bir popülerlik yakalar. Daha sonra diziden ayrılarak kendisinin başrolde olduğu Monk and Mindy adlı özel bir diziye geçer. 1978-1982 yılları arasında yayımlanan bu dizideki karakteri o kadar ünlü hale gelir ki özel posterlerden boyama kitaplarına kadar pek çok materyale malzeme olur. Bunu çok iyi kullanan Williams, 70'li yılların sonlarından itibaren stand-up şovlar yapmaya başlar ve sadık bir izleyici kitlesi bulur. 2004 yılında, Comedy Central tarafından yayınlanan Tarihin En İyi 100 Stand-Up Komedyeni listesinde 13. sırada yer alır. Sinema kariyerine 1980 yapımı orijinal ismi Popeye olan Temel Reis filmiyle başlayan Williams, kariyerinin çoğunda komedi dalındaki karakterleriyle hatırlanır. Onun sinemada gösterdiği ilk başarı, 1987 yapımı Good Morning Vietnam olur. Bu filmdeki Adrian Cronauer karakteri ile Altın Küre Ödülü kazanan Williams, aynı zamanda BAFTA, Oscar ve Amerikan Komedi Ödüllerine aday gösterilir (Ulusan, 2020). Onun sinemada gösterdiği ikinci büyük başarı ise 1998 tarihli Good Will Hunting olur ve bu film ile En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu dalında Oscar ödülü alır. Daha önce filmlerin dublaj ve seslendirmelerini yalnızca bu işin ustası olan sanatçılar yaparken 1992 yılında orijinal adı, Aladdin and the King of Thieves olan Alaaddin ve Hırsızlar Kralı animasyon filminde Cin karakterini Williams seslendirir. Bu seslendirme işi ona o derece popülerlik kazandırır ki o günden sonra animasyon filmlerinin aranan ismi olur. 1993 yapımı Schindler's List filmini çeken Steven Spielberg çok zorlanır. Çünkü filmi izleyenlerin hatırlayacağı gibi bu filmde, İkinci Dünya Savaşı'nda yaşanan dramı anlatan yoğun bir hikaye vardır ve bu dram Spielberg'e çok ağır gelir. Williams da o dönem Peter Pan filminin başrolünü oynamasına rağmen onun yaşadıklarının farkındadır ve moralini düzeltmek için ona haftada bir 15 dakikalık stand-up yapar (Yakar, 2020). 1989 yapımı Ölü Ozanlar Derneği filminin genç başrol oyuncularından birisi olan Ethan Hawke, film çekim sürecinde epey stres yaşar. Williams ise stres altındaki oyuncuları yaptığı latifelerle güldürür. Hawke, o gün yaşadıklarını şöyle anlatıyor: 18 yaşında, kariyerimin ilk önemli rolünü oynuyordum. Williams'ın yaptığı şakalardan dolayı benden nefret ettiğini sanıyor ve neredeyse oyunculuk kariyerimi başlamadan bitirecektim. Ancak film çekimleri bittikten sonra Williams'ın ayarladığı menajer beni aradı ve 'Williams çok iyi iş çıkaracağını söylüyor' deyince onunla arkadaş olduk (Garvey, 2021). 1993 yapımı Mrs. Doubtfire filminde ise boşandıktan sonra çocuklarıyla vakit geçirmek isteyen bir dadıyı canlandıracaktır. Ancak bazı endişeleri olup yaşlı dadı kılığının gerçekçi göründüğünden emin değildir. Bu yüzden Mrs. Doubtfire kılığına girerek filmde çocuklarını oynayan oyuncularla tanışır. Çocuklar gerçekten de onu tanımaz ve ancak o zaman bu rolü oynar. Onun hayata veda etmeden önce rol aldığı filmlerden biri de Türkçeye Müzede Bir Gece-3 şeklinde tercüme edilen Night at the Museum-3 filmidir. Bu filmde Amerikan Doğa Tarihi Müzesi'nde sergilenen ve 14 Eylül 1901 yılında henüz 42 yaşında ABD'nin 26'ncı başkanı olan Theodore Roosevelt rolüyle karşımıza çıkar. Kendine has eğlenceli performansı ve başarılı oyunculuğuyla tüm dünyayı güldüren Williams ile ilgili yazılacak çok şey var elbette. Ancak 1970'lerin sonlarında başladığı aktörlük hayatına 34 yılda yaklaşık seksen film sığdıran Williams hakkında bu kadar malumat yeterlidir sanırım. Bir aktör olarak, dünya çapında onu tanıyan ya da tanımayan herkese tebessüm ettirmeyi başaran Williams, 60'lı yaşlarda Lewy Cisimcikli Demans isimli bir tür Parkinson hastalığına yakalanır. Bu hastalığa yakalanmada alkol bağımlısı olmasının rolü olduğu düşünülmektedir. Ancak o, 1983'te ilk oğlunun doğumu öncesi alkolü bırakır. Ta ki 2003'te Alaska'da film çekmeye başlayıncaya kadar. Kendisi o günü şöyle anlatır: Küçük bir kasabadaydım, eh dünyanın ucu denemez ama dünyanın ucu oradan görünüyordu. Aklıma ilk gelen şey içki içmek oldu. Çünkü düşündüm ki az bir şey içmek belki işe yarardı. Çünkü kendimi yalnız hissediyor ve korkuyordum. (t24. com. tr, 2014). O, içkiye tekrar başlamasına sebep gösterirken, Yalnız hissediyor ve korkuyordum. diyor. İnsan, elbette bazen kalabalıklar içinde kendini yalnız hissedebilir. Ancak sık sık bu duyguya kapılmak, aslında içimizde büyük bir boşluğun olduğunu gösterir. Bununla beraber yalnızlık her ne kadar korkunç olsa da bağlantı kuramayacağımız insanlarla çevrelenmek sanırım çok daha kötü olmalı. Tıpkı hayatını sonlandıracağı ana kadar tiyatro ve sinema dünyasında izleyenlerini kahkahalara boğan Williams gibi. Kendisinde, aslında bir aktörden beklenenden daha fazlası olup bir komedyendi. Belki de onu intihara götüren şey, etrafını saran insanlardan ona katkı sağlayacak kimselerin bulunmayışı yani kalabalıklar içinde kendini yalnız hissediyor olmasıydı. Belki, 'Hayat her şeyiyle güzel ve özeldir, yaşamaya değer.' diyecek birilerinin olmayışı. İşte Williams'ı intihara götüren en büyük etken, ömrünün sonuna doğru kendisini kalabalıklar içinde yapayalnız hissetmesiydi. Diğer bir ifadeyle yalnızlık ve dışlanma hissi onu çok ciddi manada korkutuyordu. Eşi Susan Schneider'in onun hakkında söylediği şu ifadeler, Williams'ın durumunu doğrulur gibidir. Eşi diyor ki: Williams Demans, diğer bir adıyla, yani Alzheimer'dan sonraki en yaygın bunama türü olarak bilinen hastalık başladıktan sonra tedirgin olmaya başladı. Hayatının sonuna doğru yıllarca beraber olduğu kalabalık ortamlardan uzak kalma onda ciddi bir endişe meydana getirdi. (bbc. com, 2015). Yaşam, eve dönmekten ibarettir. Satıcılar, sekreterler, madenciler, sihirbazlar... yani hepimiz için. İç huzuru olmayan herkes, eve dönmenin bir yolunu arar. O zamanlar ne hissettiğimi tarif etmek zordu. Kendinizi bir kar fırtınasında yürümeye çalışırken hayal edin. Aynı daire içinde döndüğünüzü bilmezsiniz. Ağırlaşan bacaklarınız sürüklenir. Haykırışlarınız rüzgarla dağılır gider. Ne kadar küçük ve evden ne kadar uzaksınızdır. Ev sözlükler bu kelimeye hem bir başlangıç noktası, hem de bir hedef olarak tanımlıyor. Peki ya fırtına!.. Fırtına benim beynimdeydi. Şair Dante'nin dediği gibi; 'Yaşam serüvenimin ortasında kendimi karanlık bir ormanda buldum.' Çünkü doğru yolu kaybetmiştim. Sonrasında en doğru yolu bulacaktım ama en beklenmedik yerde... (Shadyac, 1998). Evet, bu filmi bu gözle tekrar izlemenizi tavsiye ediyorum. Williams, bütçesinin nerdeyse dört katı bir hasılat ile (202,3 milyon dolar) gişe başarısı yakalayan bu filmdeki başarısını maalesef kendi gerçek yaşamında yakalayamaz. Hastalığının iyice ilerlediği son günlerinde başına geleceklerden çok korkar ve depresyona girer. Nihayet evde yalnız olduğu 11 Ağustos 2014 tarihinde intihar eder. Vasiyeti üzerine; Cansız bedeni yakılıp külleri San Francisco Körfezi'ne savrulur. (Yakar, 2023)."} {"url": "https://helezondergisi.com/kaligrafi-meryem-tunca-2/", "text": "- Kaligrafi Meryem TUNCA (11.887) - Dora Maar Ağlayan Kadın mı? Elif ALTINTAŞ (3.383) - ARALIK SAYIMIZ YAYINDA! (3.204) - Soraya'ya Mektup Elif ÖZSOY (2.202) - Sevgi Boyutunda Kal Emin Osman UYGUR (1.865) - An Interview On Poetry With The Poet Ilinca BERNEA Seher SAĞLAM (1.756) - Johan Vandewalle ve Türkçenin Matematiği Emin Osman UYGUR (1.678) - Neden Pink Floyd / Elif ÖZSOY (1.670) - Sürgündeki Şair Yırçı Kazak / Erdal KARAMAN (1.606) - YÜZÜKLERİN SIRRI Elif ÖZSOY (1.585) cenab-ı hak ratmet eylesin. kabri pürnur olsun. Dün gibi hatırlıyorum vefatını. Elinize sağlık Meryem Hanım. Anlamlı ve güzel bir çalışma olmuş."} {"url": "https://helezondergisi.com/kaligrafi-meryem-tunca-3/", "text": "- Kaligrafi Meryem TUNCA (11.887) - Dora Maar Ağlayan Kadın mı? Elif ALTINTAŞ (3.383) - ARALIK SAYIMIZ YAYINDA! (3.204) - Soraya'ya Mektup Elif ÖZSOY (2.202) - Sevgi Boyutunda Kal Emin Osman UYGUR (1.865) - An Interview On Poetry With The Poet Ilinca BERNEA Seher SAĞLAM (1.756) - Johan Vandewalle ve Türkçenin Matematiği Emin Osman UYGUR (1.678) - Neden Pink Floyd / Elif ÖZSOY (1.670) - Sürgündeki Şair Yırçı Kazak / Erdal KARAMAN (1.606) - YÜZÜKLERİN SIRRI Elif ÖZSOY (1.585) Kadınlar hem annemiz hem de eşlerimizdir. Onlara dünyanın günlerini versek yetmez. Onlara dünya günüyle 50 bin güne denk olan ahiretin günlerini hediye ediyorum. İyi ki varlar. Meryem Hanım, 8 Mart Dünya Kadınlar Günü anısına çok zarif ve değerli bir çalışma yapmışsınız. Elinize sağlık!"} {"url": "https://helezondergisi.com/kaligrafi-meryem-tunca-6/", "text": "28 Haziran 2022 tarihinde aramızdan ayrılan Türk sinemasının duayeni Cüneyt ARKIN'a rahmet diliyoruz. - Kaligrafi Meryem TUNCA (11.888) - Dora Maar Ağlayan Kadın mı? Elif ALTINTAŞ (3.383) - ARALIK SAYIMIZ YAYINDA! (3.204) - Soraya'ya Mektup Elif ÖZSOY (2.202) - Sevgi Boyutunda Kal Emin Osman UYGUR (1.865) - An Interview On Poetry With The Poet Ilinca BERNEA Seher SAĞLAM (1.756) - Johan Vandewalle ve Türkçenin Matematiği Emin Osman UYGUR (1.678) - Neden Pink Floyd / Elif ÖZSOY (1.670) - Sürgündeki Şair Yırçı Kazak / Erdal KARAMAN (1.606) - YÜZÜKLERİN SIRRI Elif ÖZSOY (1.585)"} {"url": "https://helezondergisi.com/kaligrafi-meryem-tunca-7/", "text": "23 Temmuz 2022 tarihinde vefat eden Türk edebiyatının çınarlarından Rasim Özdenören'e rahmet diliyoruz. - Kaligrafi Meryem TUNCA (11.888) - Dora Maar Ağlayan Kadın mı? Elif ALTINTAŞ (3.383) - ARALIK SAYIMIZ YAYINDA! (3.204) - Soraya'ya Mektup Elif ÖZSOY (2.202) - Sevgi Boyutunda Kal Emin Osman UYGUR (1.865) - An Interview On Poetry With The Poet Ilinca BERNEA Seher SAĞLAM (1.756) - Johan Vandewalle ve Türkçenin Matematiği Emin Osman UYGUR (1.678) - Neden Pink Floyd / Elif ÖZSOY (1.670) - Sürgündeki Şair Yırçı Kazak / Erdal KARAMAN (1.606) - YÜZÜKLERİN SIRRI Elif ÖZSOY (1.585)"} {"url": "https://helezondergisi.com/kaligrafi-meryem-tunca/", "text": "Kıymetli Şair Sezai Karakoç'un anısına, onun en güzel sözlerinden biri olan: Geceye yenilmeyen her kişiye, ödül olarak bir sabah, bir gündüz ve bir de güneş vardır. sözünü kaligrafik yazmak benim için çok anlamlıydı. Yazıda gece kelimesinden yola çıkarak siyah zemine altın rengi mürekkep kullanmayı tercih ettim. Bu özel çalışma vesilesiyle kendisini rahmetle anıyorum. - Kaligrafi Meryem TUNCA (11.888) - Dora Maar Ağlayan Kadın mı? Elif ALTINTAŞ (3.383) - ARALIK SAYIMIZ YAYINDA! (3.204) - Soraya'ya Mektup Elif ÖZSOY (2.202) - Sevgi Boyutunda Kal Emin Osman UYGUR (1.865) - An Interview On Poetry With The Poet Ilinca BERNEA Seher SAĞLAM (1.756) - Johan Vandewalle ve Türkçenin Matematiği Emin Osman UYGUR (1.678) - Neden Pink Floyd / Elif ÖZSOY (1.670) - Sürgündeki Şair Yırçı Kazak / Erdal KARAMAN (1.606) - YÜZÜKLERİN SIRRI Elif ÖZSOY (1.585)"} {"url": "https://helezondergisi.com/kara-gunler-kalsin-geride-jahongir-fozil-baxtiyorzoda/", "text": "Titragan yer kabi qalqdi qalbim ham. O'tmish ham, bugun ham, tutash kelajak, Bir ayol farzandin quchib yig'lar choq, Dod soldi yuz minglab o'zbek ayoli. O'sha mash'um kundan bilsang menda ham, Titreyen yer gibi titrer kalbim hem. Hem geçmiş, hem şimdi ve gelecekte, Cahangir Fazılov, 15 Aralık 1973 yılında, Özbekistan'ın Fergana eyaletine bağlı Bağdat ilçesinin Ultarma köyünde doğdu. Mesleği gazetecilik olup şiir ve nesir alanında üç kitabı yayımlanmıştır. Ton otmaqta şiirler, Yuraklarga köçgan umr denemeler, Çalışmaları Özbekistan'da ve yurt dışında yayımlanan ondan fazla antolojide de yer almıştır. bu ne güzel nazımdır, Allah razı olsun.. çok teşekkürler. Titreyen yer gibi titrer kalbim hem."} {"url": "https://helezondergisi.com/kara-kedi-aslan-gumus/", "text": "Apartman sakinleri için hatta bu sesin ulaştığı bitişik diğer apartman sakinleri için bu ses oldukça tanıdıktı: Ayten! Otuzunu geçeli daha birkaç yıl olmuştu Ayten'in. Ev hanımlığına talim etmekten şikayet eder bir yanı gözükmüyordu. Biraz kilolu olsa da ziyanı yoktu. Sabahları kadın programlarında arzıendam eden diyetisyenleri dinlerken kendine biraz kızar, program bitiminde soluğu yine mutfağında alırdı. Öğleye doğru her gün biraz daha uzayan telefon görüşmeleri başlardı. İki günde bir mutlaka önce annesini arardı. Sonra sırayla yakın arkadaşlarını... Hayır, hayır! Kendini öyle çenesi düşük biri saymazdı! Havadan sudan başlayan bu görüşmeler kilo problemi, sağlık sorunları, geçim derdi ve tabii magazin programlarındaki dedikodularla devam ederdi. Komşuluk ilişkileri de fena sayılmazdı. Ama onlara ulaşmak ne mümkün! Bazı komşuları onun kapılarını çalacağı saati ezberlediğinden, kalkıp kapıya bakma zahmetine bile katlanmazlardı. Bazı komşuları ise Selin ve Saliha Hanımlar gibi- kapıları çalındığında, eğer televizyon açıksa telaşla sesini kısar, kapı deliğinden Ayten'i görünce parmak uçlarına basa basa gerisin geriye televizyon başına dönerlerdi. Ayten bunları bilmez, anlamaz olur muydu hiç! Madem öyle... Markete, pazara, kasaba giderken apartmanda duyurmadık kimse bırakmazdı. İşte o zaman açılmayan kapılardan apartmanın karanlık koridorlarına başlar uzanır: Aytenciğim! Nereye gidiyorsun? Sana zahmet olmazsa bana da şunları alsana. diye başlayan cümleler bir bir sıralanırdı. Bugün de Ayten'in pazara gitmesi gerektiği günlerden biriydi. Zira mutfak tam takır kuru bakırdı. Mutfak balkonundan birkaç pazar poşeti alıp dış kapının kenarına bıraktı. Hızlıca kıyafetlerini değiştirdi. Cüzdanındaki parayı kontrol edecekti ki ancak birkaç öteberiye yetecek parası olduğunu anladı. Oysa kocası Servet'e akşam iki kez, pazar için para bırakmasını söylemişti. Sabah da uykulu halde yarım ağızla tekrar söylemişti ya da öyle sanıyordu. Ayten balkona çıkıp Taner'e tekrar baktı ama bu kez bağırmadı. Taner çoktan okuldan dönmüş olmalıydı. Taner'in eve geç dönmelerine de alışıktı. Hemen terliğini giyip pazar poşetlerini kaptığı gibi merdivenlerden inmeye başladı. Taner'i sokakta bulacağını umuyordu. İki kat aşağı indiğinde 4 numaralı daire kapısı açıldı: Nermin! Nermin Hanım, Ayten'in cevabını beklemeden bir koşu içeriden biraz para ile birkaç poşeti onun eline tutuşturdu. Ayten, komşusuna söylene söylene merdivenlerden indi. Apartmanın kapısından tam çıkacakken bu kez de yöneticiyle karşılaştı. Ayten, yöneticinin Taner'in apartmanda yaptığı yaramazlıklardan, ödemedikleri son iki aylık aidat borcundan, yüksek sesle televizyon izlediklerinden bahsedeceğini tahmin ettiği için ona selam bile vermeden hızlıca sokağa çıktı. Sokaktaki birkaç çocuğa Taner'i sordu. Onlar bilmediklerini söyleyince aşağı sokağa doğru yürüdü. Taner o sırada iş başındaydı. Okuldan çıktıktan sonra sınıf arkadaşı Selim'le birkaç gündür gördükleri kara kedinin peşine düşmüşlerdi. Aslında kara kedinin peşinde olan Taner'di. Selim'i de kendi yaramazlıklarına alet eden yine o idi. Mahalleli artık bu ikiliden yılmıştı. Zillere basıp kaçmalar, sokağın ortasına koydukları tuğla içinde torpil patlatmalar, posta kutusundaki zarfları yırtmalar ve daha pek çok şey... Anneler kendi çocuklarına bu iki yaramazı örnek almamaları için türlü türlü bazıları da hiç yaşanmamış kötü şeyler anlatır ve çocuklarını korkuturlardı. Haksız da sayılmazlardı! Taner duvarın arkasına gizlenmiş, kocaman mavi çöp bidonunu didikleyen kara kediyi gözüne kestirmişti. Selim'e yerinde kalması için bir işaret yaptı. Kara kedi son kez etrafını kontrol ederek çöpe doğru eğildi. Taner elindeki taşı kediye nişan alıp tam fırlatacağı sırada aniden bir el onun kulağını mengene gibi kıstırdı. Taner biraz sızlandı mızlandı. Elindeki birkaç taşı cebine attı. Şaşkınlıkla gülme arası bir yüz ifadesiyle Selim'e göz kırptı. Çantasını kaptığı gibi annesiyle pazarın yolunu tuttular. Ancak Taner'in aklı hala kara kedide kalmıştı. Annesi Taner'in ders durumunu biraz bildiği için hiç sormadı bile. Onun aklında bu sabah kadın programında şefin yaptığı patlıcan kapama vardı. Şefin patlıcan kapama için verdiği malzeme listesini bir çırpıda ezberleyivermişti. Ah, şu Nermin'in de siparişleri olmasaydı pazarı aşağıdan yukarıya, soldan sağa kare bulmaca çözer gibi baştan sona turlamaz mıydı? Aman olsun canım! der gibi elini boşluğa doğru salladı. Nermin'in siparişlerini pazarcılarla hiç pazarlık bile yapmadan hızlıca satın aldı. Bir yandan da patlıcan sergilerini gözlüyordu. Nihayet parlak, taze, dolgun patlıcanların olduğu bir serginin önünde durdu. Az önce Nermin'e alışveriş yapan Bonkör Ayten gitmiş, patlıcan satıcısıyla sıkı pazarlığa giren Tutumlu Ayten gelmişti sanki. Karşısındaki, tok satıcı çıkmıştı. Aşağı gitti, yukarı gitti, döndü tekrar geldi ama nafile. Ayten bu patlıcanlardan almayı kafasına takmıştı bir kere. Derin derin nefes aldı. Biraz sakinleşmek ve biraz da zaman geçirmek için kocası Servet'i aradı. Dolmuştan telefona doğru ağır arabesk şarkıyla beraber dolmuşun içinde sıkışan pis hava boşalmıştı adeta. Servet'ten: Hayatım, akşama ne yemek yapacaksın? sorusunu beklemese de hal hatır bile sormadan Su faturasını ödedin mi? sorusunu da hiç beklemiyordu. Ayten bu durumda daha bir çıldırdı. Kocasına telefonda bağırırken kendisine garip garip bakanları hiç fark etmedi. Patlıcandan sonra almayı düşündüğü Ayaş domatesi gibi kıpkırmızı kesilmişti. Kocasına verdi veriştirdiyse de konuyu bir şekilde akşama yapmayı düşündüğü patlıcan kapamaya getirmeyi başardı. Eve doğru dürüst para bırakmadığını araya sıkıştırarak patlıcan pahalılığından dert yandı. Az önce kendisine indirim yapmayan patlıcan sergisine usulca yanaştı. Patlıcan satıcısıyla göz göze geldiler. Patlıcan satıcısına ters ters bakarak kocasına: Kör olasıca fiyatı hiç kırmıyor ki! diye yakındı. Servet bir ara Taner'i sorunca saatlerdir oğlunun varlığından habersiz olan Ayten bir anda irkildi. Taner o sırada yine fırıldak peşindeydi. Arkadaşı Selim'le okul çıkışında köşeye sıkıştırdıkları kara kediyi pazarda görünce zevkten dört köşe olmuştu. Annesiyle pazara girdiğinden beri kedi göz takibindeydi. Okul çıkışı annesi yetişmeseydi kediyi oraya mıhlayacaktı. Şimdi ise tam sırasıydı. Birkaç olumsuz denemeden sonra kedi çok yakınına kadar geldi ve koşarak patlıcan sergisinin altına girdi. Kafasını çıkarıp gelip geçenleri seyrediyordu. Taner cebindeki en büyük taşı sağ eliyle iyice kavradı. Kedi serginin altından çıkmak için önce bir hamle yaptı. Sonra geri döndü. Taner derin bir nefes alarak kediyi nişanladı. Tüm gücüyle taşı kediye fırlattı."} {"url": "https://helezondergisi.com/kardesin-kardesle-sevinci-de-bir-olur-kederi-de-minehanim-nuriyeva-tekeli/", "text": "Takvimler 6 Şubat'ı gösterirken, Türkiye'de iki büyük depremin meydana geldiği haberi, kısa sürede her yere yayıldı. Yerel saatle 4.17'de, Kahramanmaraş'ın Pazarcık ilçesinde meydana gelen ilk deprem, yerin 7 km altında ve 7.7 büyüklüğünde idi. Ondan yaklaşık 9 saat sonra, 13.24'te ve Kahramanmaraş'ın Elbistan ilçesinde olan ikinci deprem ise 7.6 büyüklüğüne sahipti. Bu dehşetli iki deprem Kahramanmaraş, Adıyaman, Gaziantep, Osmaniye, Adana, Şanlıurfa, Malatya, Diyarbakır, Kilis ve Hatay şehirlerinde ciddi yıkımlara sebep oldu. O gün kardeş Azerbaycan, sabahın şafağında bu acı habere gözlerini açtı. İnanması ne kadar güç olsa da bu uğursuz haber, yüzlere bir anda hüzün getirdi; dramın büyüklüğünü hissettirdi... Ülkede üzüntülü günler başladı. Öncelikli olan Türkiye'yi böylesine zor bir günde yalnız bırakmamak, onun yanında olmak ve acısını paylaşmaktı. Buna göre derhal Azerbaycan'ın acil arama-kurtarma ekipleri deprem bölgesine sevk edildi. Trajedinin boyutu başta anlaşılamamıştı ancak acı haberler geldikçe Bakü halkı, Türk konsolosluğu önünde toplandı. Evim, büyükelçiliğin karşısında olduğundan bu kederli haberi ilk öğrenenlerden biriydim. Her gün gözlerimin önünde dalgalanan bayrağın yarıya indirildiğini gördüm. Daha fazla dayanamadım, kapüşonlu ceketimi giydim ve koşarak büyükelçiliğin kapısına gittim. Havaların çok soğuk olmasına rağmen ziyarete gelenlerin sayısı giderek artıyordu. Ziyaretçiler, ellerinde tuttukları Türkiye ve Azerbaycan bayraklarını, çelenklerini elçilik önüne koyuyorlardı. İlerleyen günlerde de deprem bölgelerinde hayatını kaybedenler anısına ülkemizdeki Türk Büyükelçiliği önünde anma köşesi hazırlandı. Aynı zamanda depremzedeler anısına Gence'deki Türkiye Başkonsolosluğu önünde de bir köşe oluşturuldu. Halkın temsilcileri, aydınlar ve kentliler, burayı her gün ziyaret ederek çiçek buketleri getiriyorlardı. Böylece insanlar yardım istasyonlarına akın etti. Ellerin ve gönüllerin seferber olduğu, gözlerden yaşların döküldüğü bir gün oldu. Toplanan yardımlar gönüllüler tarafından ayrıştırılıp paketlendi, arabalara yüklenerek kardeş ülkeye gönderildi. Yardım kampanyasında yüzlerce kişi gönüllü olarak çalıştı ve çalışmaya da devam ediyorlar. Toplanan ürünler ağırlıklı olarak kışlık giysilerden oluşuyordu: Eldivenler, ceketler, pantolonlar, eşarplar, kalın ve yün çoraplar... Bundan başka yatak takımları, halılar, temizlik malzemeleri, su, yiyecek, el fenerleri, jeneratörler ve odun sobaları gibi ev eşyaları da üstünlük ifade ediyordu. Varını veren utanmaz. derler... Verdiği söze sadakat örneği göstererek evinden yorgan, döşek hatta üstünden çıkarmış olduğu sıcak mantoyu bile gönderenler vardı. Şüphesiz bu acı haberin yankısı, Azerbaycan'ın diğer bölgelerine de düştü. Köy halkı, anında varını yoğunu toplayarak Bakü'deki yardım merkezlerine koştu. Laçin doğumlu hemşehrimiz Server Beşirli'nin eski arabasıyla evinden aldığı battaniye ve şiltelerle yola çıkışı ile yurdun güney bölgesindeki Lerik dağ köyünden karda yola çıkan, şiltelerle dolu paket taşıyan annelerin fotoğrafı, bu ağır günlerin unutulmaz simgeleri oldu. Yardım toplama noktaları gece gündüz çalışıyor, kalabalığın ardı arkası kesilmiyordu. Kuyruk uzadıkça uzuyor, insan sayısının haddi hesabı olmuyordu. Nasıl da canla başla çalışıyorlardı! Depremin üzerinden 6 saat bile geçmeden ilk yardım uçağı havaya kalktı. Bu sırada etkileyici haberler de ortaya çıktı: Kıdemliler emekli maaşlarını gönderiyor, çocuklar akranlarına oyuncak, defter, kalem, mont gönderiyor ve montların ceplerine şeker koyuyorlardı. Gerçekten de bir dost ve bir kardeş kötü günde, dar geçimde belli olur. Atalarımız doğru söylemiş. Dürüstçe söyleyebiliriz ki Azerbaycan halkı, kelimenin tam anlamıyla depremzedeler için seferber oldu. Diğer yandan depremin ilk gününden itibaren Türkiye'ye gönderilen Azerbaycan ekipleri, meydana gelen şiddetli depremin sonuçlarını ortadan kaldırmak için arama ve kurtarma çalışmalarını kesintisiz sürdürüyorlardı. Kurtarıcılarımız, Türk bizim kendimiz demek. Onların acıları bizim acımız, onların dertleri bizim derdimiz. diyerek özverili bir şekilde çalışıyorlardı. Azerbaycan'da ise hepimiz televizyon karşısında, arama ve kurtarma işlerinde hiçbir şeyi gözden kaçırmadan izliyorduk. Taş-kesek altından sağ çıkarılanların her biri, bayram gelişi gibi yüreğimizde sevinç uyandırıyordu. Onların bu gayretleri, bizim de kardeş ülkede daha çok insanı, taş ve toprak yığınının altından kurtaracakları umudumuzu da yeşertiyordu. Bu kardeşliğin kuru ve soğuk bir söz olmadığını, kanımıza işlediğini ve kalbimizin beraber attığını bir kez daha hatırlıyorduk. Oradaki enkazları gördükçe de herkes gibi biz de hemen koşup ellerimizle taşı toprağı kazıp atmak istiyorduk. Evet Azerbaycan halkı ve devleti, Türkiye'nin bu zor gününde de iyi gününde de yanındadır, kardeşlerinin acısını paylaşmaktadır. Azerbaycan camilerinde, Türkiye'de meydana gelen korkunç depremde hayatını kaybedenlerin anısı derin bir hüzünle anılırken, depremde hayatını kaybedenler için gıyabi cenaze namazı kılındı. Bu, tek millet ve iki devletin kardeşliğinin, birliğinin ve dayanışmasının bir timsalidir. İnanın, her defasında böyle fedakarane haberleri okudukça ve gördükçe gözlerim yaşarıyor. Milletimizin bu şekilde fedakarlığı kardeşliğimizin ne derecede itibarlı, candan aziz olduğunu gösteriyor. Ah canım, candan aziz Türkiye'm! Senin güzel çağlarının şahıyım. Aziz misafirin olarak sende güzel günlerim az olmadı. Umut ediyor ve inanıyorum ki yine o bayram gibi şen günlerin gelecek. Biz de yine senin o mutlu günlerinin şahidi olacağız. Prof. Dr. Azerbaycan Devlet Pedagoji Üniversitesi."} {"url": "https://helezondergisi.com/karli-gece-alim-toktomusev/", "text": "Bende yok, gelen konuk, giden konuk. Bende yok, gelen konuk, giden konuk. Geceler uzun mu uzun, bir acayip. Bende yok, gelen konuk, giden konuk. Ha, bu arada, itlerin havlaması aklımdan çıktı. Bende yok, gelen konuk, giden konuk. Ünlü Kırgız şair ve mütercim Alım Toktomuşev, 1947 yılında, Narın bölgesinde yer alan Cumgal ilçesinin Kayırma köyünde dünyaya geldi. Üniversite hayatından sonra Nuska, Asaba, Agım, Apta ve Alas gazeteleriyle, Cetigen dergisinde çalıştı. Kırgız gazeteciliğinin analiz dalına yaptığı katkılarla üne kavuştu. Coldogular, Eski Depter isimli şiir kitaplarıyla; Salican Cigitovdun sabaktarı ve Açılbagan Düynö isimli kitapları bulunmaktadır. Alım Toktomuşev, 2014 yılında vefat etmiştir."} {"url": "https://helezondergisi.com/karsitlarin-muhtesem-uyumu-baris-konserleri-elif-ozsoy/", "text": "Başlangıçta bu tezi kabullenebilmek biraz zor görünse de kavramsal olarak kelimelerin bizdeki karşılıklarını yeniden ele aldığımızda, Herakleitos'un vurgulamaya çalıştığı noktayı daha iyi anlayabiliriz. Aslında Herakleitos, savaş kavramını bizim anladığımızdan farklı yorumlamaktadır. Örneğin savaş akıllarımıza Kitlelerin toplu halde yok edilmesi düşüncesini getirir. Aslında savaş uğraşma, kavga, mücadele anlamını taşır. Kitleleri yok etme eylemi savaşın yönetimsel sorunlarından kaynaklanan olumsuz sonuçlarından biridir. Burada yapılması gereken reddedemediğimiz bu karşıtlığı nasıl yöneteceğimizi bilmektir. Kaosun varlığı reddedilemez ama kaosun ortasında bile sakin kalabilmek ve geri dönülebilir reaksiyonlar verebilmek bizim elimizdedir. Herakleitos, Kozmos, karşıtların savaşının meydana getirdiği bir uyumdur. Karşıt olan şeyler bir araya gelir ve uzlaşmaz olanlardan en güzel uyum doğar. derken savaşın sonunda kitlelerin yok edilmesinden söz etmiyordu. Yok etmek uyumsuzluğun bir sonucudur. O, karşıtların muhteşem uyumundan bahsediyordu. Martin Luther; Kuşlar gibi uçmayı, balıklar gibi yüzmeyi öğrendik fakat bu arada çok basit bir sanatı unuttuk: İnsan gibi yaşamak. der. Peki, kuşlar gibi uçmayı nasıl başardık ya da balıklar gibi yüzmeyi? Bu eylemleri gerçekleştirmek insanlık tarihinin yüzyıllarını aldı. Toplumlar, doğada var olanı deneyimleme adına büyük bir emek verdi, veriyor. Çünkü bilgi, kümülatif olarak ilerler ve insan kümülatif olarak gelişebilen bir varlıktır. Somut olarak insan, mücadele ettiği yolda ilerler. Bu gözlem bizi savaşın varlığının ve de sürekliliğinin nedenlerini sorgulamaya yönlendiriyor. İnsanlık, daha iyi savaşabilmek uğruna sürekli bir mücadele içerisinde. Bu kavramı canlı tutabilmek maksadıyla büyük bir savaş veriyoruz, desek çok da abartmış olmayız. Savaşın nasıl kazanıldığı, tarihin en iyi savaş taktikleri, savaş alanı eğitimleri, savaş oyunları... Maalesef birçok olumsuz duygu ve kavram, sosyal hayatımızda kapladığı alan ile paralel olarak artıyor. Emek verilmeyen, yeterince bahsedilmeyen olumlu duygu ve kavramlar ise zamanla sönüyor, küçülüyor. Barış; korkunun, nefretin ve şiddetin yokluğudur ama bu kavramların yokluğu, barış için yeterli değildir. Barış için sevgi, umut ve şefkat gibi olumlu mefhumların da var olması gerekir. Bu noktada akıllara şöyle bir soru gelebilir: Bu soyut mefhumları ya da nosyonları nasıl canlı tutabiliriz? Sosyal hayatımızda kapladığı alanı nasıl genişletebiliriz? Somut eylemler ile... Soyut hislerin somut kelimelere dökülmesi ile... Şarkı, şiir ile... Yağlı boya bir tablo ile... Dans ile... Tragedya ile, komedya ile... Sanat; sevginin, umudun, şefkatin, güvenin, birlikte yaşama zanaatının somutlaştırılmış halidir. Bir anlamda sanat; duygularımızın, düşüncelerimizin, sezgilerimizin ifade ediliş biçimidir. Sanat için atılan her adım, karşıtların muhteşem uyumuna kapı aralar. 15-18 Ağustos tarihleri arasında yaklaşık yarım milyon insan barışın ve sevginin mümkün olduğunu göstermek için Woodstock kasabasında bir araya gelir. Festivalde Jimi Hendrix, The Who, Janis Joplin, Crosby, Stills, Nash & Young, Richie Havens, Jefferson Airplane, Joan Baez gibi sanatçılar yer alır. 1969 festivali hala rock tarihinde bir dönüm noktasıdır. Woodstock sadece müziği değil; Amerikan kültürünü, o dönem ve sonrasının estetik anlayışını da etkilemiştir. Barışın sembolleşmiş isimlerinden biri de John Lennon ve The Beatles grubudur. 70'lerin başından beri Imagine, barışçıl bir dünya vizyonunun fiilen müziği olmuştur. Lennon'ın bu amaçla yazdığı, Strawberry Fields Forever ve In My Life gibi birçok şarkı vardır. Uluslararası Barış Günü şerefine, 1985 yılında Lennon'ın onuruna NYC Central Park'a Strawberry Fields anıtındaki Imagine mozaiği yapılmıştır. Lennon Imagine şarkısında bizleri cennetin, cehennemin, ülkelerin, sınırların olmadığı bir dünyayı hayal etmeye çağırır. Varlığı zıddı ile anlamlandırır. İnançlarımızın, uğruna ölmek ya da öldürmek için var olmuş olamayacağını hatırlatır. Dünyanın yekvücut olarak yaşamasının tüm insanların kardeşçe yaşamasına bağlı olduğunu vurgular. The Beatles'ın en unutulmaz konseri, 30 Ocak 1969'da verdiği son canlı konser olan çatı konseridir. Lennon, barış mesajları vermenin zorluğunun farkındadır ama yine de şu cümle ile Martin Luther King, Kennedy ve Gandhi'den daha şanslı olduğunu belirtir: Biz espriliyiz, onlar ciddi ve tüm ciddi insanlar vurulmuştur. Bu cümle kendi içinde büyük bir ironi taşır. Çünkü Lennon, 8 Aralık 1980'de sırtından dört kez vurularak 40 yaşında öldürülmüştür. Tarihin gelmiş geçmiş en önemli konserlerinden biri de 19 Temmuz 1988'de, Doğu Berlin'de yapılmıştır. Bu konserin önemini anlayabilmek için Berlin Duvarı'nın inşa nedenini bilmek gerekir. Berlin Duvarı, Doğu Almanya vatandaşlarının Batı Almanya'ya kaçmalarını önlemek için yapılır. Sovyetler Birliği güdümündeki Doğu Alman meclisinin kararı ile 1961 yılında, Berlin'de yapımına başlanan 46 km uzunluğundaki duvardır. Berlin halkı tam 28 yıl boyunca şehri ortasından ikiye bölen bir duvarla yaşamıştır. Pek çok insan duvar yüzünden sevdiklerinden ayrılmak zorunda kalmıştır. Tel örgüler ve betondan oluşan ve askerler tarafından korunan bu devasa duvar, komünizm ile kapitalizm arasındaki çekişmenin sembolüdür. Bu sınırlar, Batı'da Utanç duvarı olarak da anılır. 9 Kasım 1989'da, Doğu Almanya'nın açıklamasının ardından yıkılmıştır. Batı'daki bu konserlerin ardından Doğu Almanya, 1987/88 yıllarında Bob Dylan, Depeche Mode, Bryan Adams ve Joe Cocker'ın, Doğu Berlin'de konser vermesine izin verir. Böylece Almanya Gençlik Örgütü, gençlerin Doğu Almanya'da kalmak isteyeceklerini, ülkeye tekrar inanacaklarını düşünür. Ancak konserler, tam tersi bir etki yaratarak gençlerin içindeki özgürlük ateşini tetikler. 1988'de rock yıldızı Bruce Springsteen'ın yapmış olduğu dört saatlik konser ise adeta duvarda büyük bir çatlak oluşturur. Bruce Springsteen, sahnede, elinde tuttuğu bir kağıttan okuyarak gençlere Almanca olarak seslenir. Bugün buraya herhangi bir hükumetin yanında veya karşısında olarak gelmedim. Ben buraya, bir gün tüm bariyerlerin yıkılacağı umuduyla rock'n roll yapmaya geldim. Bu konuşmaya, ardından seslendirdiği Bob Dylan'dan Chimes of Freedom şarkısı da eklenince yaklaşık 300 bin kişi adeta kendilerinden geçer. Elif hanım, kaleminize sağlık. Böyle değerli bilgileri ögrenmemize vesile olduğunuz icin çok tesekkürler. savaşın korkunçluğu biraz siner belki savaş ruhlu canavarlarda... Elinize sağlık. Ne çok şey var; bilmek ve düşünmek için. tüm bariyerlerin yıkılması umudu ile, değerli yorumunu ziçin teşekkür ederim. Kaleminize ve dimağınıza sağlık elif hanımcım. Çok akıcı ve bilgilendirici bir yazı. Karşıtlarla uyum içerisinde yaşamak mümkünken yok etmeyi tercih edenlerin değil de barış ve sevginin mücadelesini veren bir dünyanın sabahlarına uyanmak ümidi ve duası ile selamlar."} {"url": "https://helezondergisi.com/kaybolan-bir-dilin-hikayesi-semih-yilmaz/", "text": "Kaptan Cook, 1770 yılında Avustralya sahillerine çıktığında kıtaya Terra Nullius ismini vermişti yani Kimsesiz Topraklar. Aslına bakılırsa o sırada Avustralya'da milyonlarca yerli yaşıyordu ve bunlardan ellerinde mızrak taşıyan ikisi, Kaptan Cook'un karaya çıkışını görmüş; biri askerler tarafından öldürülmüş, diğeri de kaçmıştı. İşte bu ilk temas, yerliler için artık esaret, zulüm ve kötü günlerin başlangıcı olacaktı. Bilimsel veriler ışığında en az 40 bin yıldır Avustralya'da yaşadıkları ispatlanan yerliler, Aborijin olarak bilinir ve varlığını sürdüren dünyanın en eski topluluğu kabul edilirler. Aborijin sözcüğü Latince Bir yerin asıl sahibi, ilk orijin ya da yerli. anlamına gelir. Buradan da anlaşılacağı üzere Aborijinlerin kendilerine verdikleri, kendi dillerinde bir isim yoktur. Çünkü Avustralya yerlileri çoğunun zannettiği gibi tek bir topluluk değildir ve farklı kabilelerden oluşur. Her kabile kendini, kendi dilinde farklı sözcüklerle tanımlar. Antropolog Norman Tindelle'in 1974'te oluşturduğu Aborijin dil haritasına göre, 1788'de, Avustralya'da 300 ile 700 arasında yerli dili vardı ve Avustralya, dünyanın dil açısından en çeşitli yerlerinden biriydi. Kıtaya ulaşan ilk Avrupalıların savunduklarının aksine bu diller yalnızca bir homurtu, inlemeden ibaret ve asimile edilmesi gereken bir dil değildi. Aksine bu diller hızlı, ritmik, uyumlu, geniş ifade yeteneğine sahip ve müzikaldi. Her ne kadar sözcük sayısı az gibi görünse de içerik ve tonlamalarına göre çok anlamlıydılar. Üstelik karışık bir gramerleri de vardı ve köken olarak Latin ve Yunan gramerine benziyordu. Resim-1 Antropolog Norman Tindale'in 1974'te hazırladığı Aborijin Dil Haritası. Yerli dilleri yeni sözcükler türetmeye de elverişliydi. Özellikle beyaz adamın gelişinden sonra türettikleri pek çok kelime vardı. Ayakkabı ve çizmelere 'pis ayak kokusu'; yel değirmenlerine 'dön, dön su getirici'; polise 'düğüm yapıcı, el bağlayıcı, zincire vuran, acı kişiler'; İngilizlere 'öfkeli, kırmızı surat' denmişti. Aborijin dilleri beyaz adamla iletişime geçtikten sonra kanguru, bumerang, wombat, dingo gibi pek çok sözcüğü de dünyaya armağan etti. Kaptan Cook'un kıtaya ayak basmasından sadece 70 yıl sonra beyaz adam sayısı yerli nüfusu çoktan geçmişti. Yerliler köle yapılıyor, acımasızca çalıştırılıyor ve durmadan öldürülerek sayıları azaltılıyordu. Sömürgeciler için zaten onlar insan bile sayılamazdı. Bunun sonucu Aborijinler, önce canlarını, sonra topraklarını, sonra da kültür, inanç ve dillerini kaybetmeye başladılar. Elbette bu diller öylece kendiliğinden ortadan kaybolmadı; hükumetler, okullar, kilise ve misyonlar tarafından aktif olarak susturulup yok edilmek istendi. 1953 yılında Commonwealth Eğitim Ofisi tüm yerlilerin İngilizce konuşması gerektiğini ve bu gerekliliğin kendi aralarındaki konuşmalarda da devam etmesini savunuyordu. Bunun yanında yerli halkın Hristiyanlaştırılarak asimile edilmesi, boş inanç ve hurafelerden kurtarılmalarının zorunlu olduğu da vurgulanıyordu. Bu politikalar ışığında, 1920-1969 yılları arasında pek çok Aborijin çocuk, ailelerinden zorla koparılıp yatılı kilise okullarına götürülüyor hatta binlerce Aborijin bebek, doğar doğmaz annelerinden alınıp misyonlara gönderiliyor; kendi kültür ve dilinden habersiz, asimile edilerek büyütülüyordu. Bu çocukların, oyun parklarında, kendi aralarında bile kendi dillerini konuşmaları yasaktı ve yakalananlar şiddetli cezalara çarptırılıyordu. Bu nesil zamanla o kadar çoğaldı ki bugün Avustralya'da bu çocuklara çalınmış nesil denmekte. Resim-2 1960'ta bir misyon okulunda eğitim gören Aborijin çocuklar. 1998 yılında Avustralya devletinin yapılan soykırım ve asimilasyondan dolayı Aborijin halkından resmi özür dilemesi sonrasında devlet politikası da değişti. Devletin yerli halkın dil, kültür ve değerlerini koruma altına almaya başlaması olumlu sonuçlar doğurmaya başladı. Uyuyan dilleri uyandırma çalışmaları sonucu pek çok üniversitede Aborijin dil öğretim kursları düzenlendi, kürsüler açıldı, yerlilerin kendi dillerini öğretecek öğretmenler yetiştirmeleri teşvik edildi. Aborijin kültürü koruma altına alınıp birçok yerleşim yeri isimleri, aslına çevrilerek tabelalarda orijinal Aborijin isimleriyle yazılmaya başlandı. Okullarda Aborijin kültür ve dilleri tanıtıldı, Aborijin kültürü üzerine yapılan çalışmalara ciddi finansal destek sağlandı. Resim-3 Tasmanya'da İngilizcenin yanında Aborijin diline de yer verilen bir dağın isim tabelası. Bu çalışmaların yansımaları kısa zamanda sonuç vermeye başladı ve Aborijin dili sanat, kültür dünyasında da görünür hale geldi. 2001 yapımı Bush Mechanics adlı belgeselde ilk defa Aborijin dili ekranlarda yer alırken bunu 2002'de Tracker, 2006'da Ten Canoes izledi. Ten Canoes Aborijin dilinin kullanıldığı ilk uzun metrajlı filmdi. Ünlü Aborijin aktör David Gulpilil'in önemli bir rol üstlendiği 2008 yapımı Avustralya filmi ise tüm dünyaya Aborijin dilinin tanıtıldığı bir yapım oldu. Aborijin söz yazarı ve şarkıcı Emma Donovan ise 2009 yılında Ngarraanga şarkısı ile En İyi R&B Şarkıcısı Ödülü'nü aldı. Şarkı Çalınmış Nesil adına yazılmıştı. 2016 yılında yapılan nüfus sayımında kendini Avustralya yerlisi olarak tanımlayanların sayısı 650 bin oldu. Bunun yanında 1788'de var olan 300-700 arası yerli dilinin, günümüzde sadece 160'ının bu nüfusun %10'u tarafından evlerde konuşulduğu tespit edildi. Acı olan gerçek ise bu dillerden sadece 13'ünün çocuklar tarafından konuşulabildiğiydi. Bu da 60 yıl sonra bu dillerden yalnızca 13'ünün hayatta kalabileceği anlamına geliyordu. Bu tablo sonrası devlet ve yerli halkın önderleri iş birliği imkanlarını artırarak yoğun bir çalışma altına girdiler. Günümüzde tüm devlet dairelerinde yerli halka her konuda pozitif ayrımcılık yapılırken dil ve kültürlerini koruyup yaşatabilmeleri adına da maddi, manevi pek çok imkan seferber edilmektedir. Umarız bütün bu çalışmalar belki de dünya üzerinde konuşulan en eski dil olan Aborijin dillerinin yok olmasını engeller ve dil çalışmalarına yeni açılımlar kazandırır."} {"url": "https://helezondergisi.com/kaybolan-tarih-emre-ozan/", "text": "Fotoğrafta gördüğünüz Habibi Neccar Camii, ara ara restorasyon geçirmiş olmakla birlikte ilk kez 638 yılında inşa edilmiş. Günümüz Türkiye sınırları içerisinde inşa edilen ilk cami olarak kabul ediliyor ve bu yönüyle ciddi bir öneme sahip. Antakya, başta Hristiyanlık olmak üzere üç semavi din için de çok önemli yapılara sahip. Deprem sonrası sosyal medyada haber ve görüntüler arasında dolaşırken bu caminin fotoğrafı düştü önüme. Tanıyamadım. Zira yalnızca bir taş yığını duruyordu. Ne minareden ne de kubbeden eser kalmıştı. Kiliseler, sinagoglar ve daha nice tarihi yapı da aynı akıbeti yaşamıştı. Doğal afetler birçok cana mal olurken aynı zamanda şehirlerin hafızalarını da siliyor. Türkiye'de gezdiğim şehirlerde beni en çok etkileyen şehirlerden biriydi Antakya."} {"url": "https://helezondergisi.com/kayip-gokkusagi-selman-olmez/", "text": "Gerçekten tebrikler. Çok akıçı. Birden düşlere daldırdı. Bravo."} {"url": "https://helezondergisi.com/kehribar-gozlum-erhan-bozkurt/", "text": "sana dair ne varsa bende, bilirler. bak işte ne güzellikler, hem biz varız, işte o gün var ya o gün,"} {"url": "https://helezondergisi.com/kelebekce-ucuslar-sone-seher-saglam/", "text": "Mevsimden akan cazibe ne güzelmiş meğer! Gezilesi kır yurdu, ilk t/anda kayboluşlar. Bir meltem esintisi, tadı damakta düşler! Yerde binbir çiçekler, gökte ç/alımlı kuşlar. Fener gibi bir yanıp bir de f/ani sönüşler. Ufukta gün batarken g/izlenir son dönüşler. Yorumunuz için çok sağ olun. Eksik olmayın. Yorumunuzdan şiiri dikkatlice okuduğunuz ve hikayeler çıkardığınız anlaşılıyor. Bunun için ayrıca teşekkürler. Saygılar. Şiirdeki imgeler arasında gizlenmiş bir hayat var gibi. Yorumunuz için çok teşekkür ederim. Kelebeklerin hayatından bir kesit, diyebiliriz. Onların hayatında kendi hayatımızdan esintiler görebiliriz belki. Dikkatiniz için tekrar sağ olun. Hürmetle. Insanın içini açan bir şiir. Şiiri okuduğunuz ve yorumladığınız için çok teşekkür ederim. Şiirin size olumlu hisler yaşatmasına sevindim. Duygu dünyanız hep kelebekler gibi rengarenk, güzel ve canlı olsun. Selam ve sevgiyle kalın."} {"url": "https://helezondergisi.com/keliniz-bir-bolayiq-gelin-bir-olalim-aise-veli/", "text": "yazılarınızı adresine gönderebilirsiniz. İlginiz için teşekkür ederiz."} {"url": "https://helezondergisi.com/kendini-gozyaslariyla-yeniden-insa-eden-efsane-muhammed-ali-hizir-ilyasoglu/", "text": "Küçücük bir çocukken zulmü iliklerine kadar hissetti. Bundan sonra hiç durmadan bu uğurda mücadele verdi. Dini, dili, ırkı fark etmeksizin sadece sevdi. Sesini dünyaya duyurmak için bir şampiyonluğa ihtiyaç varsa onu da halledebilirdi; etti de. Muhammed Ali, başka çocuklar onun gibi gözyaşı dökmesin diye kendini gözyaşlarıyla yeniden inşa etti. Bu ifadeler Muhammed Ali'nin cenaze töreninde hazır bulunan dönemin ABD Eski Başkanı Bill Clinton'a aittir. Evet, Muhammed Ali, pek çok genç tarafından hem azmi hem de inatçı kişiliğiyle örnek alınan, hayranlık duyulan biri olup boks dünyasının gördüğü en başarılı sporculardan biriydi. O, bu yönüyle bütün dünyanın tanıdığı efsane bir isim olarak tarihe geçti. Çıktığı her maç milyonlar tarafından soluk soluğa izlendi. Bu nedenle onun yaşam öyküsü ve mücadelesi beklenenden çok daha fazla ilgi gördü. Biz de onun hem kısa biyografisini hem de boks hayatındaki dönüm noktalarını yazalım istedik. O, 1942 yılında Louisville Kentucky'de dünyaya geldi. Onun, gerçek adı Cassius Marcellus Clay Jr'dir. Onun boksla tanışması, 12 yaşında çaldırdığı bir bisiklet sebebiyle olur. Yoksul bir ailenin çocuğu olarak bisikletinin çalınmasına öyle sinirlenmiştir ki şikayetini dinleyen polise, bu kişiyi bir eline geçirirse neler yapabileceğini anlatır. Polisliğin yanı sıra bir spor salonunu da işleten Joe Martin, Cassius'un küçük yaşına rağmen gösterdiği bu ciddi tavrından etkilenir. Ona boks öğretebileceğini, böylece bisiklet hırsızı ile karşılaşırsa onunla kozlarını paylaşabileceğini söyler. İşte boks dünyasının gördüğü en başarılı sporculardan biri olan Clay, bu yüzden olsa gerek boksör sıfatıyla, yıllar sonra çalınan bisikletinin aynısını bulur ve onunla ikonik bir poz verir. O, Roma Olimpiyatları'nda (1960), Polonyalı sporcu Zbigniew Pietrzykowski'yi yenerek aldığı altın madalya ile amatörlükten profesyonelliğe adım atmakla kalmaz, aynı zamanda zirve bir şöhretin de kapısını aralar. Babası, şehir dışındaki maçlar hariç onun bütün karşılaşmalarını izler. Öyle ki Muhammed Ali, onu, çıktığı her maçta arkasına yaslandığı bir dağ gibi görür. Roma'dan Amerika'ya altın madalyayla dönmenin sevincini yaşadığı günlerde arkadaşı Ronnie King ile bir restorana gider. Masaya servis yapan garson kız, yüzlerine hakaret edercesine siyahlara servis yapamayacağını söyler. O, nezaketle; Bayan, ben olimpiyat şampiyonu Cassius Clay'im. der. Ancak garson kız; Kim olduğunuz hiç fark etmez. deyince Muhammed Ali, çok büyük bir hayal kırıklığına uğrar. Bu duruma çok sinirlenir ve göğsündeki madalyanın zincirini kopararak hırsla yakındaki Ohio Nehri'ne fırlatır. O an madalyayla birlikte bütün hayalleri de nehrin bulanık sularına gömülür. Roma'daki heyecanının ardından yaşadığı bu talihsizlik onda her ne kadar anlık bir öfke patlamasına sebep olsa da kısa sürede kendini toparlar. Yaşadığı bu üzücü hadise onun inatçı kişiliğini tetikleyerek azmini katbekat arttırır. Artık bundan sonra sadece rakibine değil, aynı zamanda ırkçı düşüncenin suratına da sert kroşeler indirecektir. Ünlü boksör, yaşadığı bu üzücü hadiseden sonra kim olduğunu ve aslının ne olduğunu araştırmaya başlar. Elde ettiği bulgular neticesinde kendisinin Afrikalı ve dedelerinin de Müslüman olduğunu öğrenir. Dolayısıyla ulaştığı bu bilgiler onun İslam'ı araştırmasına vesile olur. İslam'da onu en çok etkileyen argüman ise Veda Hutbesi'nde geçen, Hepiniz Adem'in çocuklarısınız. Adem ise topraktan yaratıldı. Arab'ın Arap olmayana, Arap olmayanın da Arap üzerine üstünlüğü yoktur. Beyaz tenlinin siyah tenli üzerine, siyahın da beyaz tenli üzerinde bir üstünlüğü yoktur. (spor. haber7. com, 2022) ifadeleri olur. Bundan sonra da inancıyla alakalı kamuoyuna bir bilgi vermeksizin adını Muhammed Ali olarak değiştirmeye karar verir. O, Sonny Liston'u 1964'te yenip dünya şampiyonu olduğunda 22 yaşındadır. Artık zirvede onun adı vardır. Bu şampiyonluğun ardından Müslüman olduğunu ve adını da Muhammed Ali olarak değiştirdiğini açıklamanın zamanı geldiğini düşünür. Ancak hiçbir şey düşündüğü gibi olmaz ve büyük bir tepkiyle karşılanır. Maalesef kazandığı dünya şampiyonluğu onun ne rengini ne dinini ne de adını değiştirmesine kafi gelmez. Ve eskiden olduğu gibi İslam'ı bir nefret dini olarak gören beyaz ve ılımlı siyah hayranları ile arasında bir uçurum meydana gelir. Bu yüzden birçok gazeteci Muhammed Ali ismini kullanmayı reddeder. Hatta eski rakibi Floyd Patterson, Dünya ağır siklet şampiyonunun siyah bir Müslüman olması, sporu ve Amerikan halkını küçük düşürüyor (Fatzick, 2016) der. 1963-1973 yıllarında Vietnam Savaşına dahil olan Amerika, 1966'da onu, acil koduyla askere çağırır. O da, Benim Vietnamlılarla hiçbir anlaşmazlığım yok. Fakir bir halkı yakmak ve öldürmek için evimden 10 bin mil uzağa gitmeyeceğim diyerek reddeder. Bu yüzden şampiyonluğu ve boks lisansı elinden alınır. Ayrıca savaşa gitmediği için beş yıl hapis ve 10 bin dolar da para cezası verilir. Şampiyonluğunun elinden alınması, lisansının ve pasaportunun iptal edilmesi onu oldukça zor duruma düşürür. Sanki 12 yaşına, bisikletinin çalındığı günlere geri dönmüş gibidir. Fakat bir farkla ki şimdi o günkü gibi bütünüyle çaresiz değildir. Nereden aklına geldiyse üniversitelerde ücretli konuşmalar yapmayı planlar ve bir müddet bu şekilde geçimini sağlar. 1970'e gelindiğinde nihayet temyiz davasını kazanır ve kaybettiği her şeyi tekrar geri alır. O, boks hayatından uzak kaldığı dört yılın ardından 1971'de Joe Frazier ile karşılaşacaktır. Hem menajeri hem de onu tanıyanlar, bu kadar aradan sonra Frazier gibi güçlü bir rakiple karşılaşmasının doğru olmadığını söylese de o uzun süre ringlerden ayrı kalmanın verdiği hırsla hareket eder ve yüzyılın maçı olarak anons edilen bu karşılaşmada kariyerinin ilk yenilgisini alır. Bu yenilgi onun inatçı kişiliğini tetikler ve hırsla tekrar dünya şampiyonu olabilmek için Frazier'den sonra Ken Norton ile karşılaşır. Fakat bu sefer sadece mağlup olmakla kalmaz, aynı zamanda çenesi de kırılır. Üst üste yediği bu şoklar, onda ciddi bir ümitsizlik hasıl eder ve artık kariyerinin bittiğini düşünür. Ancak en yakınındakiler, vazgeçmemesi gerektiğini ve eğer kendine inanırsa tekrar başarabileceğini telkin ederler. Bu moral ve motivasyonlar işe yarar ve sadece kendisi için değil, ona inanan bu insanlar için de olsa şampiyon olması gerektiğine inanır ve yeniden kolları sıvar. Muhammed Ali, kendine inanmış bir şekilde çıktığı bundan sonraki maçlarda rakibi olan tüm boksörleri yener. Sanki küllerinden yeniden doğmuş gibidir. Daha önce çenesini kıran Ken Norton ile çıktığı yeni maçta onu yenerek hem maçın hem de kırık çenesinin rövanşını alır. Sırada Joe Frazier ve George Foreman vardır. 1973'te Frazier ile karşılaşır ve sürpriz bir şekilde ikinci raundda nakavt eder. Ardından Foreman ile yaptığı maç da nakavtla sonuçlanır. Bitmeyen enerjisiyle boks üslubuna Kelebek gibi uçar, arı gibi sokarım (Fatzick, 2016) deyimini kazandırır. 1974'te Foreman ile tekrar karşılaşan Muhammed Ali, rakibini sekizinci raundda devirir. Böylece hak ettiği unvanı, Floyd Patterson'dan sonra tekrar kazanan ikinci boksör olur. Frazier'i ve Foreman'ı nakavtla yenerek şampiyon unvanını geri kazanan Muhammed Ali, 1978 yılında, Leon Spinks ile iki kez karşılaşır. İlkinde yenilse de ringe ikinci çıkışında kazanan kendisi olur. Onun, üçüncü kez dünya şampiyonu olmasıyla Bütün zamanların en iyisiyim. (gözdespor. com, 2020) ifadesi gerçek olur ve bu unvan ile tarihe geçer. Bu karşılaşmanın ardından 12 yaşında başladığı boksu bir şampiyon olarak zirvede bıraktığını açıkladığında henüz 36 yaşındadır. Amatör ligde katıldığı 167 maçtan 161'ini, profesyonellik döneminde ise 37'si nakavt olmak üzere toplam 56 maçı kazanırken sadece 5 kez yenilir. Profesyonelliği sona erdirirken hem olimpiyat hem de dünya şampiyonudur. Saddam Hüseyin, Kuveyt'i işgal edince ülkesinde yaşayan 700 Amerikalı ile 2000 yabancıyı rehin alır. Bu durumdan bir Müslüman olarak rahatsız olan Muhammed Ali Bağdat'a gider. Oraya bir politikacı olarak değil, bir Müslüman olarak geldiğini söyleyerek Saddam ile görüşür. Bu görüşmenin sonucunda rehineleri kurtarır (gözdespor. com, 2020). Irak'tan sonra 2002'de, Birleşmiş Milletler Barış Elçisi olarak Afganistan'a gider ve BM özel konuğu olarak Kabil'de iyi niyet misyonu için üç gün kalır. O, 11 Eylül terör saldırısından sonra İslam'ın parlak yüzüne atılan lekeyi temizleyebilmek için New York İtfaiye Müdürlüğü şapkası ile sıfır noktasına gider ve mikrofonlara şöyle konuşur: Beni asıl korkutan, 'İslam' adı üzerinden şiddet ve nefretin körüklenmesidir. İslam, katle cevaz veren bir din değildir. Bunu yapanlar, hiçbir dinin temsilcisi olmayan fanatiklerdir. İslam'ın kelime anlamı barış demektir. Bu yüzden evde oturup öylece seyirci kalamazdım. (Fatzick, 2016). O, 2005'te insan hakları, dini özgürlük ve insani yardım konusunda yaptığı çalışmalar nedeniyle Özgürlük Madalyası'na layık görülür ve bu madalyasını dönemin ABD Başkanı George W. Bush'un elinden alır. Ayrıca 2009'da ABD'nin ilk siyahi başkanı olan Barack Obama'nın yemin törenine de davet edilir. Onun Parkinson sendromu 1980'lerde başlamasına rağmen bunu gizlemek için Michigan'daki çiftlik evinde gözlerden uzak yaşamayı tercih eder. Ta ki, 2012 yılında Londra'daki Yaz Olimpiyatları açılış töreninde kendisinden olimpiyat bayrağını taşıması isteninceye kadar. Aradan geçen bu süre zarfında hem yaşı hem de hastalığı ilerlemiştir. Buna rağmen kendisine verilen bu görevi reddedemez ve ancak karısı Lonnie'nin desteğiyle bu vazifeyi yerine getirince hastalığı kamuoyu tarafından fark edilir. Parkinson hastalığı ile epey mücadele veren Muhammed Ali'nin her geçen gün bünyesi zayıflar ve ardından farklı hastalıklar da ortaya çıkar. Bu rahatsızlıklardan biri de solunum yetmezliğidir. Bu yüzden hastaneye kaldırılır ve nihayet 3 Haziran 2016'da 74 yaşında iken vefat eder. Cenaze namazını bir imam kıldırsa da diğer din adamları da törende hazır bulunur."} {"url": "https://helezondergisi.com/kerteriz-elif-altintas/", "text": "- Kaligrafi Meryem TUNCA (11.888) - Dora Maar Ağlayan Kadın mı? Elif ALTINTAŞ (3.383) - ARALIK SAYIMIZ YAYINDA! (3.204) - Soraya'ya Mektup Elif ÖZSOY (2.202) - Sevgi Boyutunda Kal Emin Osman UYGUR (1.865) - An Interview On Poetry With The Poet Ilinca BERNEA Seher SAĞLAM (1.756) - Johan Vandewalle ve Türkçenin Matematiği Emin Osman UYGUR (1.678) - Neden Pink Floyd / Elif ÖZSOY (1.670) - Sürgündeki Şair Yırçı Kazak / Erdal KARAMAN (1.606) - YÜZÜKLERİN SIRRI Elif ÖZSOY (1.585) Çok güzel bir görsel şiir çalışması. Yeni eserlerinizi merakla bekliyoruz."} {"url": "https://helezondergisi.com/kiev-emre-ozan/", "text": "Kiev metrosunun her bir istasyonu, özgün tasarıma sahip harika mimari yapılardır. Öyleki bazı istasyonlara girdiğinizde kendinizi sanat galerisinde zannedersiniz. Kiev'de çalıştığım yıllarda bütün metro istasyonlarını fotoğraflamak istemiştim ama kameralı telefonların henüz yaygınlaşmadığı yıllardı ve fotoğraf çekmek yasaktı. Ben de en azından bir tanesini çekeyim dedim ve en çok sevdiğim istasyon olan Zoloti Varota istasyonunu fotoğrafladım. Zoloti Varota'da onlarca mozaik işleme ile Ukrayna'da kurulan ilk devlet olan Kiev Knezliği kompoze edilmiş. Ben bu fotoğrafı çektikten birkaç yıl sonra ise Zoloti Varota, Daily Telegraph gazetesi tarafından Avrupa'nın en etkileyici metro istasyonu seçildi. Fotoğraf yasağına gelince; Olası bir savaş halinde sığınak olarak kullanılacağı gerekçesi ile yasaklanmış. Ben bu gerekçeyi duyunca çok şaşırmış ve 'Bu çağda, Avrupa'nın ortasında savaş mı olur?' demiştim. Ne yazık ki geçtiğimiz günlerde sosyal medyada bu istasyonların sığınak olarak kullanıldığını gösteren fotoğraflar düştü önüme. sanat medeni insanların işidir. Ukraynalıların savaş dönemindeki medeniyetlerini görünce neden sanatta ileri olduklarını da anlamış oldum tekrar."} {"url": "https://helezondergisi.com/kirigami-umacilar-nagihan-sultan-coskun/", "text": "Modern hiciv örneği. Çok güzel. kaleminize sağlık."} {"url": "https://helezondergisi.com/kitap-yuklu-valizler-dogan-yucel/", "text": "Bugünlerde kitap sadece ekrandan okunan bir PDF dosyası ve dijital bir yazıdan ibaret gibi. Yeni nesillerin ne yeni basılmış kitaptaki mürekkep kokusuna ne de bir kitabı sahaf sahaf arayıp kıyıda köşede bulma gibi bir tada, heyecana dair hatıraları var. Eskiden böyle miydi? Onun bir ağırlığı vardı. Lise ve fakülte yıllarımda az çok kitapla haşır neşir olan her insan gibi benim de bir hayalim vardı. Evimin oturma odasının duvarlarını çevreleyen dil ve edebiyat eserlerinden müteşekkil bir şahsi kütüphane... Kütüphanemde bulunmasını hayal ettiğim bölümler bile belliydi. Onları zihnimde roman, hikaye, şiir, hatırat gibi raf raf dizerdim. O, benim ilk göz ağrımdı. Babam ve annem sırf çocuk okusun diye binbir türlü sıkıntıya katlanıp beni önce kazaya sonra da vilayete okumaya göndermişlerdi. Babam Oğlum, başına bir şey gelir. diyerek ders kitapları dışındaki hiçbir kitabı okumama sıcak bakmazdı. Köyde okumak demek onlara göre hoca olmak demekti. Gerisinin öbür dünyada pek faydası yok gibiydi. Bense elime geçen her romanı, hikayeyi davar veya sığır yayarken baharda, kışta, yağmurda yaşta okur, okur ve yine okurdum. ki eski yazıyı okuyup okuyamadığımı sorduktan sonra. Lise bitene kadar köydeki evimizde bu emanetleri yeni alınanlarla birlikte çatıda odunların arasındaki çuvallarda tuttuk. Üniversite okumak için İstanbul'a gitmek icap edince mecburen çuvallar dolusu yüzlerce kitabı otobüse yük olarak verdik. Yanlış okumuyorsunuz: Yük. Rahmetli babamla her biri elli kiloluk çuvalları otobüse taşıdık. Onların ağırlığına babamın boş iş yaptığımızı düşünerek celallenmesi de kollarımdan ziyade omzuma yük olmuştu. Sonrasında fakültenin üçüncü sınıfına kadar öğrenci pansiyonlarında bu arkadaşları, valizlerle oradan oraya taşıyıp durdum. Kağıttan arkadaşlar, okurken elimde veya kitaplık rafındaki yerlerinde hafiflerdi. Ancak valize girince Taşıma artık bizi! dercesine ağırlaşıyorlardı. Valizlere yardım eden arkadaşlar Yahu, bu valizde ne var böyle? diye sorduklarında İlmin ağırlığı. derdim. Her taşındığım yerde tekrar küçükçe bir kütüphane kurdum. Üniversite üçüncü sınıftaydım. Yaz tatili gelmişti. On beş günlüğüne köye harmana yardıma gittim. Geldiğimde kimsenin dokunmasına bile kıyamadığım eski yazılı emanetlerin olmadığını derin bir acıyla öğrendim. Çocuğunu kaybetmiş bir baba gibiydim. Öyle ki yirmi yıldır içimde sızısı duruyor. Fakülteyi bitirdikten sonra yurt dışına çıktım. Onları artık hem öğretmenlikte lazım olmayacağı hem de taşıma zorluklarından İstanbul'daki evimizde bıraktım. Sahipsiz kitaplığımın yarısının yerinde artık yeller esiyor. Aradan geçen 17-18 yılda yeğenler, kardeşler ve meraklılar yerlerini izinsiz değiştirmiş. Bir kısmı da seneler önce sakıncalı denerek benden habersiz tekrar kağıt olmuş ve daha sonra bana resmi gönderilmişti. Ortaokuldayken iki haftada bir ve lisedeyken ayda bir köye ailemi ziyarete giderdim. Valizler yıkanacak çamaşırlar ve okunmuş kağıttan arkadaşlarımla dolu olurdu. Babam aylık cep harçlığı verirdi. Harçlığımın epey bir kısmı hep yenilerini diğerlerinin arasına katmaya giderdi. Satın aldıklarımın ilk sayfasına yer ve tarih notu düşerdim. Okumadan önce mutlaka şeffaf ciltle kaplardım. Birisini alıp okumadan başkasına el sürmezdim. Hele de İstanbul'dayken Beyazıt Sahaflar Çarşısı'nı ve ardından meydanda kurulan ve yeni sahibini arayan kitapların pazarını gezmek apayrı bir tat verirdi. İstanbul Kitap Fuarı bize yakın bir yere kurulurdu. Sırf bu arkadaşlarla iç içe olmak için fuar boyunca ücret talep etmeksizin yayınevi standında durmuşluğum bile vardır. Ah, hele o yeni çıkacak olanları bekleyiş! Onun hazzı bambaşkaydı. Sanki bir bebeğin doğumunu bekler gibi olurdu. Şahsi kütüphanemden birilerine -hele de baskısı kalmayanları- ödünç vermek, bana bir cilt ağırlığınca altını başkasına emanet etmek gibi gelirdi. Çoğu zaman gidenler unutulur ve geri gelmezdi. İnternet çağının öncesini tatmış olanlar birbirine sene devriyelerinde imzalı, iyi dileklerin yazılı olduğu yaldızlı kitap hediye ederdi. Fuarlarda satın alınırken bizzat yazarına da imzalatılmış olurdu. Bunlardan gidip de dönmeyen olunca bir daha kimseye ödünç vermemeye ant içilirdi. Sonuçta yine bir yakının ısrarlı istemelerine dayanılamaz ve kalbini kırmamak için verilirdi ama her zamanki gibi gidenler geri gelmezdi. Yurtdışına öğretmen olarak çıktıktan sonra da bu kağıttan arkadaşlara merakım azalmadı. Artık bu dönemde bir yandan kendim onlarla tanışıyor, diğer yandan da tanıdığım insanları tanıştırıyordum. Bu arkadaşlarım yine artmaya başladı. Artık bir evden bir eve değil, bir şehirden diğer şehire ve sonunda birkaç defa bir ülkeden başka bir ülkeye taşındım. Valizlere yük olamayanlar okul kütüphanelerine ve arkadaşlara mecburi hediye oldu. Geçen yazdı. Evdeki kitaplığa sığamayanları hayat arkadaşım ancak kendilerine garajda valizler içinde yer ayırmıştı. Onları İstanbul'a gönderelim istedik. Salgın, onlardan ayrılmama izin vermedi. Kırtas ve mürekkepten yapılmış dostlarım yine valizlerde duruyor. Taşınırken onlar yine en ağır çeken yük. Tozlar içindeler. Üzülüyor, bazılarını valizlerden çıkarıp Bunlar bana lazım. diyerek kitaplığa getiriyorum. Kitaplık rafında durabilme hürriyetini tattırıyorum onlara. Kağıt ve mürekkepten kitapların yerini dijital sayıların aldığı bugünlerde en acı şey yeni neslin, kendi çocuklarımız da dahil, kitap sayfalarını çevirmeyi unutacak olmaları galiba. Doğru demişsiniz. Kitapların o eski simit kokulu enfes tadını yeni nesil hiç hissedemeyecek. Tebrikler güzel olmuş. Ve yine onu okumak, anlamak ve latifelerine nufuz etmesine, kalp ve ruh dunyana girip tesirini icra etmesine imkan tanımak, emek vermekte bir ayrıcalıktır. Teşekkür ederim. Bu yazı benim ve sizin gibi binlercesinin ortak hikayesi gibi. sağolun. benzer hatıralar bir çok insanda vardır. Evet ben de ödünc verdigimde elim titrer ve istemeden geri gelmeyince üzülürüm."} {"url": "https://helezondergisi.com/kopru-kuralim-sil-bastan-esengul-ibrayev/", "text": "Kırgız edebiyatının tanınmış şairlerinden biri olan Esengul İbrayev, 1934 yılında Narın eyaletine bağlı Tyan-Şan ilçesinin Çet-Nura köyünde, kolhozcu bir ailede dünyaya geldi. 1956 yılında Narın şehrindeki Pedagoji Yüksekokulundan mezun oldu. 1956-1961 yılları arasında Kırgız Devlet Üniversitesi Filoloji Fakültesinin Gazetecilik Bölümünde okudu. Burayı bitirdikten sonra Çalkan adlı siyaset ve mizah dergisinde uzman ve şube başkanı olarak çalıştı. 1954 yılından itibaren çeşitli dergilerde şiirleri, fabl ve mizahi şiirleri sürekli olarak yayımlandı. İbrayev, Kırgız edebiyatının önemli fabl yazarlarından biri olarak tanınır. Kırgız SSC Meclisinin Övünç Belgesi, 1994 yılında Kırgız Kültürüne Emeği Geçen Sanatçı Ödülü, 1999'da Atatürk Kültür Merkezi tarafından Fahri Doktor, 2001'de Kırgızistan Halk Şairi, 2002 yılında Uluslararası Ruhaniyet Vakfı Ödülü, 2006'da Kırgız Cumhuriyeti Toktogul Devlet Ödülü gibi ödüller almıştır. 2005 yılında vefat eden şairin şiir, hiciv, masal türlerinde olmak üzere Kırgızca 25; farklı dillerde 5 kitabı; başka dillerden çevirdiği 7 kitabı bulunmaktadır. Helezon Dergisine teşekkürler. Şairin ruhu şad olsun. Dünyamızda hep insanları birleştiren köprüler olması dileğiyle."} {"url": "https://helezondergisi.com/kucugum-seher-saglam/", "text": "- Kaligrafi Meryem TUNCA (11.888) - Dora Maar Ağlayan Kadın mı? Elif ALTINTAŞ (3.383) - ARALIK SAYIMIZ YAYINDA! (3.204) - Soraya'ya Mektup Elif ÖZSOY (2.202) - Sevgi Boyutunda Kal Emin Osman UYGUR (1.865) - An Interview On Poetry With The Poet Ilinca BERNEA Seher SAĞLAM (1.756) - Johan Vandewalle ve Türkçenin Matematiği Emin Osman UYGUR (1.678) - Neden Pink Floyd / Elif ÖZSOY (1.670) - Sürgündeki Şair Yırçı Kazak / Erdal KARAMAN (1.606) - YÜZÜKLERİN SIRRI Elif ÖZSOY (1.585) Zebinniso hanım, ilgin ve beğenin için teşekkür ederim. İfaden de çok hoşuma gitti. Harika! Meryem hocam, beğeni ve ilginiz için teşekkür ederim. Sağ olun Hocam. Farklı bir bakış açısı ve güzel bir tespitte bulunmuşsunuz. Teşekkürler."} {"url": "https://helezondergisi.com/lavanta-kokusu-seher-saglam/", "text": "İşin doğrusu lavantanın güzellerden güzel rengine ve hoş kokusuna hayran olmamak mümkün mü? Biraz düşündüğümde yukarıdaki seçeneklerin birçoğunda kendime bir yer bulabiliyorum desem, yanılmış olmam herhalde. Pek çok amaca hizmet eden bu güzel çiçeği, zaman zaman evimizin asil bir misafiri gibi ağırlamak gerçekten harika bir duygu. Her şey bir kenara gardıroplarımızın mutena köşelerinde kurumuş lavanta yapraklarıyla göz göze gelip kendine özgü kokusunu içimize çekmek ve böylece ruhumuzu dinlendirip zihnimizi arındırmak ifadesi güç bir ödül gibi. Sadece o kadar değil tabii ki... Bunun yanı sıra giysilerimizi istenmeyen haşerattan korumak gibi faydalarıyla da dört mevsim göz doldurmaya kafi nitelikte. Aslında bu efsunlu bitkiyle, aklımıza hayalimize gelebilen her alanda karşılaşmak mümkün. Söz gelişi hafif olmak kaydıyla lavanta kokulu bir yastıkta sabahlamak fena fikir değil. O kadar çarpıcı bir fikir olmalı ki onu uyku ile ilişkilendiren William Shakespeare; Othello adlı eserinde Desdemona karakterine, yastığını talep ettiği bir sahnede, Lavanta kokulu yastığımı getirin. dedirtmiş. Öğrendiğime göre yabanilerin bulunduğu bölgeler dışında Bulgaristan, İngiltere, ABD ve Kuzey Afrika ülkelerinde lavantanın kültürü de üretiliyormuş. Yaklaşık 500 metrede yetişen ve lavandula angustifolia diye bilinen İngiliz lavantası türünden, boyacılıkta kullanılan esans elde ediliyormuş. Batı Anadolu'nun maki bölgelerinde yetişen karabaş otundan yani lavandula stoechas çiçeklerinden de ağrı kesici, balgam söktürücü olarak yararlanılıyormuş. Bunlar gibi daha onlarca kullanım alanıyla hayatımıza hayat katan bir bitki lavanta. Tarih boyunca insanların hayatına dokunmaya devam etmiş bu şifa kaynağı. Savaşlarda yaraları iyileştirmiş, salgınlarda hastalıklardan koruma görevini üstlenmiş. Esasen lavanta çiçeğinin en önemli maddesi renksiz veya hafif sarı renkli uçucu yağı imiş. Hakiki lavanta çiçeği en az %1 uçucu yağ içeriyormuş ve bunun da sağlık açısından pek çok faydaları varmış. Hatta bu uçucu yağı, I. Dünya Savaşı sırasında hastanelerde kullanılmış. Mutfak lavantası diye bilinen ve yemek yapımında en çok kullanılan türü ise genellikle İngiliz lavantası olup aromatik olarak da tatlı bir kokuya sahip. Baharat olarak kullanıldığı gibi makarnalarda, salatalarda, soslarda ve tatlılarda da güzel bir çeşni. Tomurcukları ve yeşillikleri da çaylara hoş aroma veren bir zenginlik kaynağı. Dahası biberiye ile kıyaslandığında tadının daha hafif olduğuna dikkat çekiliyor. Lavanta, 1600'lü yıllarda İngiltere'ye tanıtıldığında Kraliçe Elizabeth'in, masasındaki bir lavanta reçelini beğendiği söylenir. Bu nedenle lavanta, o zamanlar reçel olarak üretiliyor, aynı zamanda hem tıbbi olarak hem de tadı için çaylarda kullanılıyormuş. Kullanım alanlarından ve faydalarından söz ettiğimiz bu harika bitki ile ilgili ilginç anlatılar da var. Örneğin lavanta çiçeğinin mitolojik hikayesinde Artemis'ten söz edilir. Artemis kutsal sayılan lavanta yağını, başından ayağına kadar sürer ve mis gibi kokarmış. Bundan başka Denizli Hierapolis Tiyatrosu'ndaki kabartmaların işlenmiş figürlerinde, genç kızların elinde lavanta buketleri yer alıyormuş. Başka bir anlatıya göre ise Roma İmparatorlarında lavanta çiçekleri sevgi, dostluk ve mutluluk sembolü olarak kullanılırmış. Bütün bu bilgilere vakıf olunca lavantanın bir bitkiden çok daha fazlası olduğunu söylemek zor olmasa gerek. İlginiz ve dikkatiniz için çok teşekkürler. Lavanta rengiyle, kokusuyla zarif ve güzel bir çiçek. Dolayısıyla onu, hayatın içinden edebiyata uzanan yelpazede, bir deneme yazısında okumak da o kadar zarif ve güzel bir duygu. Teşekkürler. Doğada öyle güzel renkler, kokular ve manzaralar var ki... Zamanla farklı türlerdeki yazılarda da o güzellikleri yansıtmak dileklerimizden biri olsun. Yazıyı okuduğunuz ve yorum yazdığınız için çok teşekkürler."} {"url": "https://helezondergisi.com/lezzetin-dibindeki-tacsiz-youtuberima-tuba-sina-aydin/", "text": "Merhaba, eşi benzeri görülmemiş yemekleriyle dokuz ay boyunca karnında VIP hizmetlerine mazhar olduğum hava yolumun hostesi! On altı yıllık nefes yolculuğumda Türbülanslar çıkar maazallah! diyerek, kemerlerimi sıkıca bağlayan galaksiler arası güvenlik perisi. Kendimizi ne zaman uçurumun kıyısında bulsak: Bi çay demliyim, bak nasıl düzeliyor her şey. diyen kalıcı Polyanna makyajlı bilge kadın... Hayatımıza olağanüstü biçimde entegre olan 'kara bulutlar'ı, süpürgeden saçlarıyla üfürüp püfüren 'Bayan Bravo'! Daha neler neler... Sanırım sen böyle uçuk kaçıklıklıklara bayılıyorsun, diye bazen mektuplarda kendimi tutamıyorum. Hatta son aylarda Biraz daha ballandırayım da dişlerin kamaşsın. diye her bir mektubum için acayip derecede kelime sermayesi biriktirdim. Sorma yahu, beynimde resmen perakende kelimelerle züccaciye zinciri kurdum. Şimdi içimden bir ses, sen bu satırları okurken önce sağ gözünü kırpacağını, sonra da güzel bir kahkaha patlatacağını söylüyor. Hıh, benim de beklediğim zaten o işte. Sen gül yeter ki varsın benim kafam kelimelerle kaşınsın dursun. Görenler Bitli kız! desin. Demir ranzan başka seslerle değil; sadece kahkahalarınla sarsılsın yeter! Gerçi sen biliyorsun da... Kalemim kekeleyerekten şunu itiraf edecek: Bu mektup sana üç aydır yazılmayı bekliyordu. Of, yani üç aydır gardiyanların mektup dağıtımı günlerinde seni değişen bir sürü duygu hallerine soktum. Öncesi derin adrenalin, muhtemelen sonrası da derin bir sessizlik oldu. Yazamadım annem be, olmuyor bazen. Ne bileyim işte? Kardeşimin ödevleri, evin temizliği, yemeği, ha bir de derslerim. Iyyy! Bu son tırnaklı iğretiyi müsadenle tırnaklayıp, ısırıp, kırpıp, sobaya atasım geliyor. Hiç sorma güzeller güzeli! Ne yazık ki babam geçen ay evin duvarına takdir belgesi asamadı. Teşekkür de yok. Ben ne halt etmişimdir sence? Babamın haberi yok ama seninle paylaşayım en iyisi: Hemen aklımın duvarına 'Teessüf belgesi' çaktım. 1, 2, 3 notlarının el birliğiyle halay çektiği karnemi de yanı başına astım. O günden sonra artık ara sıra çay demleyip duvarımı seyrediyorum. Düşünüyorum, hem de çok. Kendimi fırlatıp attım. İş bu belgeyi almaya hak kazanan.... kızın annesini de düşünüyor. Kendi kendime diyorum, Şimdi kesin yine fantastik maceralar üretiyordur. diye. Çılgın annem benim, koğuştaki çocuklar için Hacivat ve Karagöz parodisi yaptın demek ha? Nerden mi biliyorum, kuşlar söyledi. Bir de 23 Nisan'da palyaço kostümü hazırlayıp giymişsin ya, pes artık anne. Duyunca şoklar geçirdim. Senin yüzünden yan koğuşlardaki çocuklu kadınlar cezaevi yönetimine dilekçe yazıyorlarmış. Hepsi de senin koğuşuna geçmek istiyormuş. Ah valla, Youtuber kanı değil mi, her gittiğin yerde 'abone' topluyorsun kendine. Dur, ben de sana burdan Like! atayım şimdi. Dünya güzeli annem... Sana anlatacağım o kadar çok şey var ki. Hani lapa lapa kar yağınca çok sevinir ya çocuklar... Bizim eve de inan ki lapa lapa pilavın lapası yağıyor. Yemek yerken babamla Enes'i izliyorum da dişleri yakında taştan azıcık yumuşak olan kuru fasulyeler yüzünden kırılacak diye ödüm kopuyor. Babam yine de Ellerine sağlık kızım! Aynı annen gibi yapmışsın. diyor. Canım babam bu sözü moral için söylüyor, ben ironi olarak algılıyorum. Enes ise babamın laflarını gerçek sanıp kafasını kaşıyor. Bana çaktırmamaya çalışıyor ama ben anlıyorum: Kaş göz işaretleriyle babama Nasıl yani? diye soruyor. Yüzüm kızarıyor, bozarıyor, elimin yağları yüzümden akıyor. Valla anne hiç sorma; canıma tak etti artık. Geçen gece kara kalemi aldım elime. Yemeklerin pişirme aşamalarını maddeleyip tek tek çizdim. Sonra da onları mutfak dolaplarına bir güzel yapıştırdım. Şu an bendeki kafayı bir bilsen aklın durur. Gün boyu tereyağ, su, kısık ateşin matematiksel kombinasyonlarıyla meşgulüm. Öğrenmek zorundayım şu yemek işini, yoksa evdeki şu iki erkeğin kuruyup gitmesine az kaldı. Bir görsen, ikisinin de pantolonları kemer tutmaz oldu. Sen bu satırda kesin şimdi kaşlarını çatmışsındır. Bilmez miyim 'beceriksiz evlat' gerçeğini kolay kolay konduramazsın kendine. Eminim ki kahkahanı yarıda kesip Sılacığım hiç de bile. Daha dur yahu! Göreceksin bak, sen ileride dünya mutfaklarının aranan şeflerinden olacaksın. diyorsundur. Ah senin şu çakralarından topladığın teselli ışınların yok mu? Çiçeğe fotosentez, güvercinlere yem, memura maaş neyse bana da senin bu ışınların yetip de artıyor canım annem... Üç yıldan beri o uğursuz M Tipi senin ruhunu tir tir titretiyor ama taviz vermediğin dişi Spiderman'liğinle bir ergenin yularını ta oralardan güzelce kavramayı öyle iyi biliyorsun ki.. Yularımı hiç serbest bırakma olur mu? Ben yollarına bakayım; sen yularımdan tut, hem de sıkıca. Ama var ya sen hele bir tahliye ol, öyle planlarım var ki aklın uçacak. Hatta elin ayağın, saçların da uçacak çünkü seninle Kapadokya'da balon turuna çıkacağız. İşte böyle... Yaşıyorum be annem. Düşe kalka, yılmadan, ağlayıp zırlamadan. Ne de olsa güçlü kadının güçlü kızıyım ben. Youtube'daki 'Çökertme Pilavı' videosu üç milyon kez görüntülenen kadının kızıyım... Bu arada anne ne yapsam bilemedim, sana sormam gerekiyor: Fatma Hanım artık niye yeni paylaşım yapmıyor? diye soranların sayısı on binleri aştı. Cevap da yazamadım. Yüzüme, gözüme bulaştırırım diye. Enteresan, buna rağmen abonelerinin sayısı her geçen gün artıyor. Güncel rakamı söylemeyeyim, sana sürpriz olsun. Lezzet ustası! Bu arada vakit epey geç oldu. Bakıyorum, ediyorum da satırların gerisi artık gevezeliğe doğru kayıyor. En iyisi seni ve kendimi daha fazla meşgul etmeyeyim. İçten, doğal ve sempatik dille yazılmış güzel bir mektup. Tebrikler Tuba hanım. Yeni yazılarınızı okumak dileğiyle. Yer yer tebessüm ettiren, yer yer verdiği hüznün ve burukluğun yanı sıra yazarın, dirayetini ve inancını bütün gücüyle her satıra nakşettigği güzel bir mektup. Tebrik ederim."} {"url": "https://helezondergisi.com/lokus-lambasi-feride-akdag/", "text": "Dedemlerin yüze yakın küçükbaş hayvanı vardı. Hayvanlar yazın köyün sıcağında ağıllarda durmasın diye dedemle anneannem yaylaya çıkarlardı. Köyümüzün iki yaylası vardı. Karagöl ve Kızıl Saray. Adına Kızın Sarayı derlermiş eskiler. Çok eski zamanlarda dönemin hükümdarlarından biri, kızına bir saray yaptırmış. Kızın Sarayı, dilden dile değişerek nihayet Kızıl Saray şeklinde anılır olmuştu. Kırk yıl boyunca yazları Karagöl'e çıkan dedemler, yaşları ilerleyince havası Karagöl'den biraz daha ılık olan Kızıl Saray'a taşınmışlar. Çiçekli Yayla denilen mevkiye yakın, geniş bir alana kurulan yaylamızda annemin anlattığına göre çocukluğunda, köydeki herkesin bir evi olurmuş. Benim çocukluğumda ise sadece sekiz hane vardı. Yayladaki evimiz tek odadan ibaretti. Yanında anneannemin yaptığı peynir, tereyağı ve yoğurtları koyduğumuz tuluk odası vardı bir de. Tuluk odasına hiç güneş girmezdi. Burası iki insanın aynı anda zor sığabildiği kapkaranlık ve soğuk bir odaydı. Dedemler yılın altı-yedi ayını o yaylada geçirirdi. Kuzenlerimle sırayla yanlarında kalırdık. Yaylamızda elektrik yoktu. Akşamları gaz lambası ya da löküs ışığında oturur, yemek yer, muhabbet ederdik. Dışarısı zifiri karanlık olurdu. Gecenin sessizliğini köpek ulumaları ve dağlardan gelen ürkütücü sesler bozardı. Bu sesler, çocuk halimle, nasıl da korkuturdu beni. Köyümüze iki saat uzaklıktaki yaylada hepi topu on beş-on altı kişi ya vardık ya yoktuk. Çocukluk işte. Korkum, birileri gelir de bizlere zarar verirler diyeydi. Evimizin üst tarafında bir ağaç vardı. Gölgesinde oturur kitap okurdum. Hayaller kurar, köy yolunu gözetlerdim. Bir araç sesi duyunca kalbim nasıl da küt küt atardı. İçimde tarif edemediğim bir sevinç olurdu. Annem köyden gelenlerle bir şeyler göndermiştir, umuduyla nefes nefese kavakların gölgesine koşardım. Gelen hangi araç olursa olsun, dere kenarındaki kavakların gölgesinde dururdu. Yaylada kim varsa hepimiz toplanırdık. Köyden havadis sorarlardı gelen kişiye. Kim ne konuşursa konuşsun hiç umurumda olmazdı. Römorktaki çantalardan birinde, bana da bir şeyler gelmiş midir diye merakla beklerdim. Eğer bize bir emanet gelmediyse çok üzülürdüm. İste o zaman, boncuk gözlü anneannem teselli ederdi. Onlar üzülüyorlar diye çoğu zaman, kitap okuduğum ağacın altında gizli gizli ağlardım. Yaylada akşamları gökyüzüne bakıp yıldızları seyretmeyi çok severdim. Geleceğe dair hayaller kurardım. O günleri düşününce, şimdilerde derin bir özlem kaplıyor içimi. Yaylamızı öyle çok severdim ki. Yatağımı tahta bir divanın üzerine açardım. Dedemle anneannem de yer yatağı yaparlardı. Löküs lambasını kapatır kapatmaz ikisi de hemen uykuya dalarlardı. Bense köyü, anne, babamı düşünür uyuyamazdım çoğu geceler. Sabah olunca anneannemin açtığı tahta kapının gıcırtısıyla uyanırdım. Sabahları çok soğuk olurdu. Yaylanın buz gibi keskin ayazı yüzümüzü, ellerimizi kurutur, çatlatırdı. Kerpiç ve topraktan kuzinemiz vardı. Anneannem sabah ilk iş kuzineyi yakar, üzerine çaydanlıkları koyardı. Dedem, ben kalkmadan çayı demlemiş olurdu. Anneannem ağıla gitmek için hazırlanırdı. Bizim oralarda şalvara kındir derler. Kındirini giyer, ağıla gidip süt sağmak için hazırlanırdı. Eski bir kazağı vardı. Üstüne onu da giyerdi, dirseklerine kadar bilekleri lastikli kolluklarını takardı. Basma kındirini çoraplarının içine koyar; ayağında kara lastikleri, elinde süt bakırı ağılın yolunu tutardı. Süt bakırının içine azıcık da su doldururdu. Koyun ve keçileri sağmaya başlamadan önce hepsinin memelerini su ile temizlerdi. Hayvanları sağarken dedem de anneanneme yardım ederdi. Yataktan kalkar kalkmaz, ilk işim dere kenarına gidip elimi yüzümü yıkamak olurdu. Sonra yaylanın temiz havasını içime çekerdim. Odaya gelir, anneannemler ağıldan çıkmadan yatakları toplar, çocuk halimle sofra bezinin üzerine siniyi koyardım. Peyniri, tereyağını, zeytini, domatesi sininin içine hazır eder, dedem ve anneannemi beklerdim. Anneannem ve dedem ağıldan çıkınca, evin on metre uzağındaki çeşmeye gidip ellerini yüzlerini yıkayıp gelirlerdi. Kahvaltı sofrasında muhabbet ederdik. Onların tatlı tatlı atışmalarına gülerdim. Kızarmış köy ekmeğinin üzerine tereyağı, tereyağının üzerine de peynir sürer yerdik. Anneannemin yaptığı tereyağı ve peynir öyle lezzetli olurdu ki. Keşke onu herkes tadabilseydi. Dedem saat 08.30 olmadan hayvanları çobana teslim ederdi. Anneannem sağdığı sütü çekerdi süt makinesinde. Bense kahvaltı tepsisi ile bulaşıkları yıkamak için dereye giderdim. Bulaşıkları yıkadıktan sonra süt çeken anneannemin yanına oturur, onunla sohbet ederdim. Sütün içindeki yağı ayıran makineye meraklı gözlerle bakardım. Süt çekildikten sonra yine makinenin parçalarını yıkamak için dereye giderdim. Anneannem her seferinde sıkı sıkı tembihlerdi. Sakın dereye kaçırma parçaları, tamam mı kuzum? diye. Süt makinesi de yıkandıktan sonra o bir göz odayı temizlerdik. Günlük işlerimizi bitirince, kitaplarımı aldığım gibi evimizin yukarısındaki ağacın gölgesine giderdim. Hayaller kurup köy yolunu seyre daldığım ağacın gölgesinde kitap okurdum. Yaylada her hanede çocuk olmazdı. Dedem ve anneannem de beni çocukların yanına pek göndermek istemezlerdi. Kaybolup başıma bir şey gelmesinden korkarlardı. Bir araya geldiğimizde mutlaka bir yaramazlık yapardık. Arada arı çiçeği, adaçayı, kekik ve dağ çileği toplardık dağlardan. Hiç unutmam, bir keresinde arkadaşlarla dağ çileği toplamaya gitmiştik. Bazen biz çocuklar oyuna dalar, yayladan uzaklaştığımızı fark edemezdik. O gün akşama doğru evlere dönmediğimizi gören yayla sakinleri, bizleri aramak için yollara düşmüşlerdi. Rahmetli dedem ve anneannem nasıl da korkmuşlardı. Yaylada akşamlar çok güzel geçerdi. Dedemin Kore gazisi çocukluk arkadaşı vardı. Aynı zamanda sadıçtılar. Bizim evin hemen yukarısındaydı evleri. Dedemin sadıcına Koreli dede, eşine de Köfer nine derdik. Akşam yemeği sonrası Koreli Dede, Sağdıç diye bağırırdı. Dedem karşılık verirdi Koreliiii!. Evden eve türküler söylerlerdi. Akşam yemeği sonrası ya onlar bize gelir ya da biz onlara giderdik. Akşamları löküs lambasının başında kös oynardık. Anneannem elinde şiş, patik örerdi. Bazen de birlikte yün eğirirdik. çok sıcak kelimeler. oldukça aşina bir hayat. kaleminize sağlık."} {"url": "https://helezondergisi.com/martin-luther-king-jra-durdu-ozan/", "text": "Ölüyorum. Ağustos'ta sağ tarafıma inen ve beni tamamen konuşamaz hale getiren felçten sonra şimdi de kanser olduğumu öğrendim. Sanırım birkaç ay içinde öleceğim. Yaşamaktan yorulduğumu çekinmeden söyleyebilirim. Yoki'miz sık sık ziyarete geliyor. Diğerleri de elbette... Çocuklarımız sana ne kadar da benziyor! Yoruldum dedim; ama bu bedeni bir yorgunluk. Elbette senden ayrı geçen otuz yedi yılın, ruhumda açtığı derin yaranın etkisi büyük. Önceki yıllar kadar yoğun olmadığım için, özellikle ziyaretçiler kesildiğinde düşünmek için bol bol vaktim oluyor. Eski günlere gidiyorum sıklıkla. Bizim tanışmamıza vesile olan, benden habersiz numaramı sana veren ortak arkadaşımız Mary'e binlerce kez teşekkür ediyorum içimden. İlk görüşmemizin üzerinden çok geçmeden annene yazdığın mektupta, Karımı buldum. dediğini sen öldükten sonra kız kardeşinden öğrendim. Hayatımızda zorlandığımız zamanlar hep oldu. Bizi bu evlilikten vazgeçirmeye çalışmışlardı mesela. Ne kadar mücadele etmiştik. Bir papazın karısı müzisyen olmamalıymış onlara göre. Nihayetinde her engeli aşıp bir sevgililer gününde evlilik kararımızı açıkladık. Ah, o kadar hızlı geçiyor ki zaman! Keşke hep iyi şeyleri hatırlasak insanoğlu olarak ama ne mümkün. Hatırladıkça ürperdiğim anlar var hayatımda. Otobüs boykotundan sonra sürekli ölüm tehditleri alıyorduk. Telefonları cevaplamaya korkar olmuştum. Yüzlerce ölüm tehdidine Alo! diyordum bir günde. Yine öyle bir gündü. Kapımızın önünde silah sesleri duydum. Yoki'yle içeride uyuyordunuz. Yaralanmadık hiçbirimiz ama hemen babamlara göndermenden bizim için ne kadar endişelendiğini anladım. Bir sene ayrı kalmamıza neden oldu bu ve benzeri saldırılar. Bu arada ailem senden ayrılmam için çok baskı yaptı. Senden sakladım bunu. O kadar ciddi meselenin içinde böylesine basit bir mesele... Senden nasıl kopabilirdim? Hem sen hem davamız, vazgeçilmez iki değerli şeydi benim için. Şarkılarımı davamıza adamıştım ve mutluydum. Sen olağanüstü hitabet yeteneğinle kürsüden, ben ise şarkılarımla sahneden ulaşıyordum kalabalıklara. Soğuk bir ocak gününde, Yolanda içeride uyurken evimiz bombalandığında ne kadar korkmuş olabileceğimi tahmin edersin. Neyse ki yara almadan atlattık bu saldırıyı da. Kalabalığı sakinleştirmeye çalışmıştın gelince. Çünkü bize yapılan bu saldırıdan dolayı son derece sinirliydiler. Üstelik silahları vardı. O geceden itibaren ölüm korkusu kalmadı bende. Kendimi Özgürlük Savaşı'nda daha samimi hissettim. Senin davanı desteklememin, benim için ne manaya geldiğini daha iyi anladım. Hamileydim, Martin'im seni ilk tutukladıklarında. Dayanmak gerçekten zordu. Robert F. Kennedy'nin arayıp teselli etmesinin iyi geldiğini hatırlıyorum. Senden sonra onu da öldürdüler. Ah, ne çok yanıyor içim! Senin bu tutuklanman ilk değildi, son da olamayacaktı. Takipçimiz de düşmanımız da sayısızdı artık. Başarılarımızla birlikte tehditler de arttı. FBI bile peşimizdeydi, adım adım. Bazen tartışırdık seninle telefonda. Onları hep dinlemişler. Servis ettiler hepsini bir bir. Yolanda ile gittiğim bir alışveriş sonrasıydı. Aylardan nisandı. Jesse aradı. Vurmuşlar seni. Boğazından, kurşunla. Tek kelimeyle yıkıldım. Yığılıp kalabilirdim oracıkta ama Yoki için, çocuklarımız ve davamız için dik durmalıydım. Gözyaşlarımı bile gizledim. O gün ve daha sonra kimselere göstermeden tuttum yasını. Neden yaptılar ki bunu sana? Hayatın boyunca çok sevdiğin ve rehberim dediğin Gandi ile kaderinizin aynı olması tesadüf müydü? Onu da vurmuşlardı göğsünden üç kurşunla. Çocuklardan saklamak için elimden geleni yaptım. Nasıl dayanabilirdim? Taziyeler yağıyordu, telefon ve telgrafla her bir yandan. En zoru da henüz beş yaşındaki kızımız Bernice'ye açıklamaktı. Onu cenaze için hazırlamam gerekiyordu. Babasını bir tabut içinde görecekti susmuş bir halde. Oysa çocuklarımız seni kürsülerde görmeye alışkındı. Onlar seni hep çok güzel konuşan bir baba olarak bildiler. Oğlumuz Dexter seni sorunca öldüğünü söyleyemedim. Altı yaşında bir çocuğa nasıl anlatırdım? Kötü bir şekilde yaralanmış demek zorunda kaldım. Cenaze merasimi boyunca tabutunun açık kalmasını özellikle istedim. Arzu ettim ki çocukların seni o halde görsün ve bir daha eve dönemeyeceğini anlasınlar. Ara vermeliyim. Çok ağrım var. Ağrı kesici iğne zamanı geldi sanırım. Hemşire saygısından bir şey demeden baş ucumda sessizce bekliyor. Sana yazdıkça bir yanım iyileşiyor, biliyor musun? Ama bir yanım hala derin bir dehliz. Artık kalkıp yürümek gibi bir emelim de yok. Tutunmaya çalışmıyorum hayata. Ama korkuyla karışık bir heyecan var içimi ürperten. Kavuşmamıza az bir zaman kaldı. Hissediyorum. Hoşça kal. Durdu Hanım! Ne güzel, ne duygulu ve etkileyici bir mektup örneği! Beğenerek okudum. Yeni yazılarınızın devamı dileğiyle.... Teşekkür ederim Seher Hanım. Beğenmenize sevindim. Çok teşekkür ederim beğeni ve yorumunuz için. Benim için çok kıymetli. Kalemine sağlık Durdu Hocam. Bir solukta okudum. Çok beğendim."} {"url": "https://helezondergisi.com/masumiyet-ve-umut-durdu-ozan/", "text": "Geçen gün bir arkadaşımla konuşuyorduk. Çocukları yerel sistemde bir okula gidiyor. Bu sene kitaplar tamamen değişmiş. Ay sonu olduğu için kitapları hemen alamamışlar. Nasıl hallettiniz, borç mu aldınız? dedim. Tanrı, çocukların eğitimi için her zaman insana destek olur, özellikle de kızların. dedi. İki tane kızı vardı. Bu fotoğraf bir okulda çekildi. Kırık cam demiyorum, çünkü cam yoktu, kırık pencereden bana bakıp kıkırdaşıyorlardı. Derme çatma bir yapı... Kaba tahtadan yapılmış oturma yerleri, üzerine yazılmaktan yer yer karaları dökülmüş bir kara tahta... Tavandaki deliklerden üzerimize süzülen güneş ışığı bu sefer ne içimizi ısıttı ne de önümüzü aydınlattı. Her şeye rağmen aşkla, şevkle öğretmenlerini dinleyen güzel çocuklar ışık oldu bizim için. Eski kitaplarına, defterlerine sımsıkı sarılmış çocuklar... Bize düşen taşıyabildiğimiz kadar umut taşımaktı. Fotoğraf kadar hikayesi de anlamlı ve güzel. Tebrikler."} {"url": "https://helezondergisi.com/mavi-sesli-sakiz-elif-altintas/", "text": "Görsel şiir de şiir de harika. Tebrikler Elif hanim."} {"url": "https://helezondergisi.com/maymuncuk-elif-altintas/", "text": "hep aynı yaşta kalacak sandığın korkularınla siyah örtüden bir kefenle saklıyorum! Elif hanım şiiriniz çok güzel. Gönlünüze sağlık! Yeni şiirlerinizi okumak dileğiyle. Şiir beni okudu gibi hissettim ellerinize sağlık."} {"url": "https://helezondergisi.com/mechupol-theynep/", "text": "İç içe hikayelerin sarmalandığı harika bir şiir. İnsan bir yandan şiirin ahengine kendini kaptırırken diğer yandan o hikayelerin etkisinden de nasibini alıyor."} {"url": "https://helezondergisi.com/mirza-kilic-beg-dogan-yucel/", "text": "Mirza Kılıç Beg günümüzde yaklaşık 25 milyon konuşuru bulunan modern Sindi edebiyatının kurucusudur. 4 Ekim 1853'te İngiliz hakimiyetindeki Hindistan'ın Haydarabad kentinde Phuleli Kanalı kıyısındaki Tando Thoro'da doğmuş ve 3 Temmuz 1929'da vefat etmiştir. Ekim ayı Sindi dili ve edebiyatı açısından eşsiz bir ay kabul edilir. Çünkü Ekim Modern Sind edebiyatının babası olarak bilinen bu büyük yazarın Haydarabad şehrinde doğduğu ve doğum yıldönümünün kutlandığı aydır. Bu büyük şahsiyet babası tarafından Gürcistan taraflarından göçmüştür. Mirza ailesinin yaşamları ve onların Gürcistan'a uzanan bağları, 2005 yılında, Tüm Pakistan Kadınlar Derneği Başkan Yardımcısı Mehar Afroze Mirza Habib'in kaleme aldığı Bir Gürcistanlı Efsane: Kafkasya'dan İndus'a adlı kitapta ele alınmıştır. Mirza Kılıç Beg on parmağında on marifeti olan bir insandır. Kendini işine adamış bir devlet memurudur. Ayrıca tanınmış bir şair, oyun yazarı ve aynı zamanda Sindi nesrinde bir ekoldür. Sind'de kabul edildiği üzere kendisi dünyanın en verimli ve üretken yazarlarından biridir. Sind edebiyatının Shakespeare'i olarak da bilinir. Mirza Kılıç Beg kimya, fizik, biyoloji, zooloji, botanik, Sindi edebiyatı ve antropoloji dahil olmak üzere 43 farklı disiplinde 457'den fazla kitap yazmıştır. Sindice, Farsça, Arapça, İngilizce, Türkçe dahil, iyi derecede 25 dil bilen bu büyük insan, eserlerini sekizden fazla farklı dilde kaleme almıştır. Torunu Mirza Aijaz Baig, dedesinin modern Sind edebiyatının kurucusu olduğunu ve hayatı boyunca Sind dilinin modernleşme davasına hizmet ettiğini söylemiştir. Eserlerinde insanların ızdıraplarını, insanlık dışı sömürülerini ve aynı zamanda ilerleme ve refah arzularını ele almıştır. 1906'da övgüye değer çalışmaları nedeniyle Kayser-i-Hind madalyası ile ödüllendirilmiştir. 1924'te İngiliz hükümeti ona Şemsu'l-Ulema unvanını vermiştir (Wikipedia, 2022). Bu entelektüel deha, hayatını Sindi dili ve edebiyatının gelişimine adamıştır. Farsça ve İngilizce olan başka dillerin nadir kitaplarını Sindice'ye çevirmiştir. 457 kitaptan 22'si Farsça olup nesir ve şiir üzerinedir. Mirza Kılıç Beg, aynı zamanda Sind'de karşılaştırmalı edebiyatı tanıtan ve modern eleştiri yöntemini başlatan ilk bilim adamıdır. Sind bölgesi; Çeçname, Tarih-i Masumi, Tuhfetü'l Kiram gibi kadim seyahat ve tarih kitaplarına göre önemli edebi merkezlerden biriydi. İran, Irak, Türkiye ve diğer ülkelerden bilim adamlarının uğrak yeriydi. Öyle ki Firdevsi Şehname'sinde Sind'den de bahsetmiştir. İşte bu meşhur seyahatnamelerden Çeçnameyi Sindi diline çevirerek gelecek nesillerin anavatanlarının tarihini okumasını sağlamıştır. Bu yönüyle de entelektüel olmanın yanı sıra büyük de bir sosyal reformcudur (Khushik, 2019). Ancak son döneme kadar Sind eyaletinde bile hak ettiği değeri tam olarak görmemişti. İşte bu yüzden son yıllarda Sind Üniversitesinde Mirza Kılıç Beg kürsüsü kuruldu. Sonrasında ise tanıtım toplantılarının düzenlenmesi, edebi katkıları üzerine araştırmalarla yüksek lisans ve doktora çalışmaları yapılması kararlaştırıldı. Bunlara onun genç nesle tanıtılması için kısa hayat belgesellerinin üretilmesi, nadir el yazmalarının yeniden basılması, ailenin yanı sıra farklı kütüphane ve müzelerde bulunan tüm materyalin Mirza Kılıç Beg kürsüsü tarafından toplanması, el yazmalarının korunması için taranması ve Sindi Edebiyat Kurulu ve Sindoloji Enstitüsü'nün kürsüye yardım etmesi gibi ilmi ve akademik faaliyetlerin de gerçekleştirilmesi kararları ilave edildi. Ayrıca edebiyat fakültelerinin dört yıllık bir lisans programına otobiyografisinin alınması ve kitaplarının da müfredatta yer alması karara bağlandı. Sao Pan ve Karo Pano adlı otobiyografisi ve Zeenat adlı romanı İngilizceye çevrildi. Günümüzde yazarın kitaplarının birçoğu tarandı, internete aktarıldı ve meraklıların istifadesine sunuldu. Sind Müzik ve Sahne Sanatları Enstitüsü şairin iki Sindi şiirini Monkhay kare khuwar wayo, muhinjo dildar wayo ve Sohni Sajan tasveer disi ile iki Urduca şiirini Tere ishq ve ko ana sada chahta hon besteledi (Khushik, 2019; Dawn, 2009; Dawn, 2008; H. A., 2010). Torununun çocuğu Mehar Afroze Habib Mirza'ya göre büyük dedesi çocukluğunda bile oyun oynamak yerine hep kitap okumayı tercih ederdi. Ayrıca bu büyük bilgin ve eşsiz kişiliğin anıları, atalarının Tando Thoro'daki aile yadigarı evinde hala yaşamaktadır. Öyleki büyük dedesinin kütüphanesi kitaplarla dolup taşmaktadır. Onun yazı masası, madalyası ve cübbesi büyük dedesinin dehasının ve akademik çalışmasının Sind edebiyatına ve Sind halkına hizmetinin yadigarlarıdır."} {"url": "https://helezondergisi.com/mostarli-eminaya-santicin-sevdalinkasi-dogan-yucel/", "text": "Emina bu konuda tek örnek de değildir. Akıncıların türküsünde, aşıkların koşmasında ve divan şairlerinin beyitlerinde Rumeli dilberlerinin güzelliklerine dair alttaki örneklerde olduğu gibi mebzul miktarda şiir günümüze kadar gelmiştir. Osmanlıda Balkanlar neredeyse yarı yarıya Müslim-gayrimüslim halkın yaşadığı bir coğrafya olduğundan epeyce Müslüman erkekle Hristiyan kadın evlilikleri vaki olmuştur. Bu evlilik ve aşklardan bir kısmının edebiyata yansıması da gayet tabiidir. Osmanlıdaki iki farklı dine mensup aşıklara ait evlilik ve gönlün ferman dinlememesi hikayelerine sonraki dönemde de epeyce rastlanmıştır. Gelin, bunlardan biri olan Santic ile Emina hikayesine yakından tanıklık edelim. Genç yaşta vefat eden Mostarlı ve önemli bir şairdir Santic. Santic, vatanseverliği kadar Bosna sevdalinkalarının büyük etkisi altında yazdığı aşk şiirleriyle de tanınır. Bu şiirlerin en ünlüsü hiç şüphesiz şairin karşılıksız aşkını anlatan Emina türküsüdür. Şiir 6+6 hece ölçüsüyle yazılmıştır. Toplamda beş kıtadır. Dört mısralık kıtalar kafiye bakımından ikişer beyit gibi tanzim edilmiştir. Şiir manasının derinliği kadar şeklen de kusursuzdur. Sinoc kad se vracah iz topla hamama, s ibrikom u ruci stajase Emina. Mostar'da bir Ortodoks Hristiyan genç/şair hamamdan dönmektedir. Dönüş yolunda sokaktan geçerken iç avlunun bahçesinde elinde ibriğiyle Müslüman Emina'yı görür. Emina; belki onun Müslüman olmadığı, namahrem olduğu, kendisine uygun görmediği veya evli/nişanlı/sözlü olduğu için yüzünü çevirip ona bakmamıştır. Ja kakva je pusta! Tako mi imana, stid je ne bi bilo da je kod sultana. Pa jos kada sece i plecima krece, ni hodzin mi zapis vise pomoc' nece! Emina o kadar güzeldir ki sultanların saraylarına layıktır. Hocalar muskalar yazsa da insanlar o güzelliğe vurulmaktan kendini alamazlar. Ja joj nazvah selam. Al' moga mi dina, ne sce ni da cuje lijepa Emina, vec u srebrn ibrik zahvatila vode, pa niz bascu dule zaljevati ode. Bu vaziyette şair Emina'nın güzelliğine vurulmasına rağmen selamına bile cevap alamamıştır. Bildiği tek şey bu Müslüman kızın ne yapsa da kendisine yüz vermeyeceğidir. a meni se krenu bururet u glavi! Emina'nın sadece saçlarını rüzgarın dağıtması bile şairin aklını başından almıştır. Malo ne posrnuh, mojega mi dina, al' meni ne dode lijepa Emina. Samo me je jednom pogledala mrko, niti haje, alcak, sto za njome crko'! Emina şaire bir kerecik çatık kaşlarla bakmıştır. Emina galiba mensubu olduğu inanç, örf ve adetler bakımından böyle bir meseleye sıcak bakmamıştır. Şair, Emina'ya vurgunluğunu kendisine sözle değil sonrasında şiiriyle bütün herkese ilan etmiştir. Emina'nın şaire esirgediği bir tebessüm yüz yıldır söylenen harika bir şiire ilham vermiştir. Kim bilir belki de teşekkür etmeliyiz Emina'ya. Peki Mostar'ın ünlü güzeli Emina kimdi? Emina, gerçek hayatta yaşamış birisidir. Şiir belki de bu yüzden Balkanlarda sevgisini dile getiremeyen aşıkların ortak ifadesi olmuştur. Santic'in kız kardeşi ve eniştesi, İmam Sefic'in evinin yakınında yaşıyordu. Alexa, ablasını ziyarete gidiyordu ara sıra. Böylece bir akşam avlu kapısının aralığından imamın kızını görmüştü. Zaten o sırada imamın kızının hikayeleri çarşıda dolaşıyordu. Gençler, Sefic'in kızının bir kadın değil, gökten inen bir huri olduğunu dilden dile yayıyorlardı. Ara sokaklarda ve mahalle aralarında Hafız'ın güzeller güzeli sarışın kızının saçlarının, yanaklarının, ince belinin, inci dişlerinin... hikayesi dolaşıyordu. İşte 1903'ün o büyülü gecesinde sevdalinkaların en güzel örneklerinden biri böyle yazılmıştır. Santic'in evinin reisi, küçük kardeşinin İmam Sefic'in kızı üzerine şiir yazarak fena halde ortalığı karıştırdığını düşünüyordu. Genç şairin bu hareketinin, müşterilerinin dükkanından alışverişi kesmelerine yol açacağını hatta Santiclerin neredeyse Mostar'dan kaçmak zorunda bile kalacaklarından endişeliydi. Ancak, İmam Salih Sefic, Santic'in dükkanının müşterisi olarak kaldı. Mostar halkı, yeryüzündeki huri hakkında söylenen türküye itiraz etmedi. Üstelik Hersek şehrinin sokaklarında yayıldıkça yayılmaya devam etti. Emina 16 yaşındayken aynı derecede yakışıklı Avdag Koluder ile evlenmiş ve ondan on dört çocuğu olmuştur. Çocuklarına söylediği gibi, Aleksa Santic ile hayatında hiç konuşmamıştır. Ancak hayatının sonuna kadar da onu cilalı pabuçları ve ince ütülü pantolonuna vurulmayacak kız olmadığı şekliyle unutmamıştır. Emina Koluder 1967 yılında vefat etmiştir. Rivayete göre, ünlü Bosnalı sevdalinka türkücüsü Himzo Polovina, Emina'nın vefat ettiğini duyunca türküleri sözlü olarak okumasıyla tanınan Donja Mahala'dan Sevda Katica'nın yanına gitmiş ve sevdalinkanın Emina ile ilgili son kıtası da böylece ortaya çıkmıştır. Ostala je pusta basca od jasmina, Salomljen je ibrik, uvelo je cvijece,"} {"url": "https://helezondergisi.com/murekkepten-dumana-dumandan-murekkebe-dogan-yucel/", "text": "İnsanı hayvanlar ve bitkilerden ayıran bazı temel farklar bulunur. Bilgi ve beceri konusunda ilerleme ve gelişme gösteren tek örnek insandır. Her insan doğarken bilgi bakımından sıfır olarak dünyaya gözlerini açar. Ailelerin çocuklarına bilgi ve tecrübelerini aktarmaları insanlığı ilerlemeye sevk eden önemli faktörlerden biridir. Evlat anne babasını bilgide geçtiği sürece ilerleme devam eder. İlk insanlar tecrübe ve öğrendiklerini sonrakilere bırakabilmek için resimler ve şekiller kullanmıştır. Önemli gördükleri hadiseleri kalıcı olsun diye taşlara, mağaraların duvarlarına yazmışlardır. Bütün çabaları arkadan gelenlerin, onların bildiklerinden ve yaşadıklarından haberleri olsun diyedir. Şekiller, zamanla mağara duvarlarından taş, parşömen, papirüs ve sonunda kağıtta yazılır olur. Bu yazılı suhuf bir araya getirilince de mushaflar yani kitaplar meydana gelmiştir. Bu şekillerin standart hale gelmesiyle de yazılar ortaya çıkmıştır. Öğrenme süreçlerinin tekrar tekrar yaşanmasının önüne geçilmesi yazıyla mümkün olmuştur. Her bir insanoğlu fıtratındaki hayvani ve insani yönleriyle dünyaya gelir. Yanlışları ve doğruları kendisinden önce yazılmış kitaplardan öğrenir. Buna rağmen öğrenme ve okuma iradeye baktığından kimi iradesini okumada kimi de okumamada gösterir. Böylece doğrularla beraber her dönem yanlışlar da tekerrür eder. İnsanlığın tecrübe ve bilgisi artarken diğer yandan sosyal problemler de her daim yaşanmaya devam eder. Başta İslam dini olmak üzere hemen bütün din ve inançların temeli kitaptır. Bir adım ileride medeniyet ve kültürler de kitap üzerine inşa edilir. İnanç, ilim ve kültür nesilden nesile kitapla tevarüs eder. İlme yani kitaba en fazla kıymeti hangi topluluk verirse o diğerlerine karşı galip olur. İlimsiz ve medeniyetsiz nice fatih ordular harp meydanında kazandıkları mücadeleyi medeniyet sahasında kaybettiklerinden yendikleri toplumun kültüründe zamanla kaybolup gitmişlerdir. Toplumların irfan ve medeniyetlerinin devamı, sonradan gelen nesillerin, büyüklerinin onlara bıraktığı kitaplarla olan irtibatları ile alakalıdır. Diğer yandan toplumların yükselişleri de kitap yazan ve okuyanlarına verdiği değerle doğru orantılıdır. Alime verilen değer, fikirlerini tatbik etmekle gösterilir. Özellikle de bilek gücünün fen ve tekniğin çok gerilerinde kaldığı günümüzde bu mesele artık izaha gerek bırakmamaktadır. Kainatın düzenini elinde tutan Yaradan, kitap okuma ve ilim tahsilini insanın iradesi, zekası ve karakterine bırakmıştır. Bu durum mal mülk, evlat gibi şeylerde insan zekası ve iradesiyle daha az ilintilidir. Güç, muhakkak ilimdedir. Ancak ilmin gücü toplumun alimlere sahip çıkmasıyla elde edilebilir. Alime kıymet vermek, fikirlerine sahip çıkmakla olur. Peki, neden tarihte farklı zamanlarda ferdi veya içtimai olarak kitaba hor bakılmış ve hatta düşmanlık edilmiştir? Karakteri ve zekası okumaya uygun olmayanlar da bir şekilde maddi güç ve/veya makam sahibi olabilmektedir. İradi veya gayriiradi olarak okumayan ve çoğu seferinde de yazıyla ilgisi bulunmayan güçlüler ekseriyetle ilim sahiplerine hasetle veya alaycı tavırla bakmıştır. Ya onların bilgisini çekememiş ya da emri altındaki bilginleri kendine yalaka etmiştir. Bilgiyi kendi istediği gibi eğip bükmeyenleri de hemen her zaman etrafından uzak etmişlerdir. Bilgiyi veya bilgini yanlışta kullanmak arzusunda olanlar toplumun desteğini yanlarına almak için başlangıçta herkese şirin görünürler. Gerçek alimlere, içten içe sevmeseler de hürmet ederler. Zamanla fırsat ve gelişme zemini bulunca yük gördükleri bu insanlardan ve yazılı eserlerinden kendilerince tek tek ya da topluca kurtulurlar. Bu eserlerin sahipleri genelde ilahiyat, sosyoloji, felsefe gibi sosyal ve beşeri ilimlerde yazan/düşünen insanlardır. Bir mühendise mühendislik yaptığı için düşmanlık eden bir devlet adamı yoktur. Ancak fikirleriyle toplumu aydınlatan ve onlara çıkış yolu gösterenler çoğu zaman hayatlarında hemen hiç kimse tarafından gereken müspet ilgiyi göremezler. Çünkü haddizatında sosyal bir problem varsa onu üreten de vardır. Birileri arızanın kaynağı olmuşsa demek ki ellerinde güç bulunmaktadır. Bu insanlar gücü makamlarından, etraflarındaki topluluklardan veya mal mülklerinden de alabilirler. Toplumun çoğunluğu da haklının değil genelde güçlünün yanında konumlanır. Alimlerden bilgisini cahil ya da güçlü kötülerin emrine verenler de epey olmuştur. Maddi menfaat, makam vb. gibi dünyalık cazip teklifler mukabili doğru bildiklerinden şaşanlar işte bu sınıftandır. Aydınlar her devirde bulunmasına rağmen çoğu zaman öldükten sonra kıymetleri bilinir. Hayattayken kıymeti bilinen ilim ve aksiyon insanları Doğu'da müceddit veya ıslahatçı, Batı'da devrimci ya da ihtilalci olur. Yani her zaman doğru olmasa da fikir adamlarının gücü fikirlerinin toplumdaki makbuliyeti ile ölçülür. Böyleleri büyük içtimai hadiselerin de öncüsü olurlar. Bildiklerinden şaşmayanlar, ekseriyetle toplumun acısını kendi acıları olarak görürler. Onların yerine de acı çekerler. Sürgünler, hapisler, hakaretler, darağaçları ve tabii ki yazdıklarının imhasıyla da karşılık görürler. Eserleri yırtılır, ayaklar altına alınır, fikirleri çürütülür. Bu yöntemlerin hiçbirinde toplumdaki kabulleri tersine döndürülemezse sonunda kitapları yakılır. Pek tabiidir ki eser yakmak, fikri ve ilmi acziyetin yansımasıdır. Muzır neşriyat ismiyle anılan bu kabil eserler hemen her devirde vardır. Kitap yakma sadece toplumlar içinde de yaşanmamıştır. Müteaddit defa birilerinin silah gücüyle girdikleri yerlerde ilk yaptıkları icraatlardan biri de kütüphaneleri yakmak olmuştur. Hülagu'nun Bağdat'ta, İspanyolların Endülüs'te, Sırpların Saraybosna'da, Romalıların İskenderiye'de yaptıkları örnek olarak sayılabilir. Yeri gelir siyasetle hiç ilgisi olmayan dini ve içtimai muhtevalı kitapların bile yakıldığı olur. Yeri de gelir sırf alfabesi farklı olduğundan kitapların yakıldığı veya kağıt hamuruna döndürüldüğü olur. Kitapların kül ve dumana dönüşmesinin rejim muhaliflerinin sesini kısmayacağını en iyi diktatörler bilir. Onların ümitleri bir daha aykırı ses duymamaktır. Sonuçta bu can yakıcı hadise sonrası toplumun kültürü ve medeniyeti ağır yara alır. Bazen toparlanması çok uzun seneler sürer, bazen de kitapların kül olması devletlerin de duman olmasına yol açar. Giden gider kimi zaman da geride kayda değer birşey kalmaz. Aradan belli bir zaman geçince toplum yaptığı yanlışın farkına varır, ama iş işten geçmiş olur. Hakiki ilim sahipleri ve eserleri hak ettikleri değeri kamu vicdanında yıllar sonra da olsa kazanır ama eserleri çoktan kül ve duman olmuştur. Ortada okunacak kağıt ve mürekkep kalmamıştır. Dumanla mürekkep ikisi de karbondur. Karakteri düzgün olan dumandan/isten mürekkep yaparken karakteri bozuk olan mürekkepten duman çıkarır."} {"url": "https://helezondergisi.com/muzik-ve-sinema-iliskisi-uzerine-semih-yilmaz/", "text": "Bir filmi etkili kılan pek çok unsur vardır. Öncelikle senaryosu, ardından o senaryoya hayat veren oyunculuklar ve elbette yönetmenin hikayeyi anlatırken seçip kurguladığı görüntüler... Tüm bunlar hiç itiraz kabul etmez unsurlardır ama bazen akla ilk gelmese de en az onlar kadar önemli bir diğer etken vardır ki o da müziktir. Müzik her şeyden önce filme karakter ve kimlik kazandırır; ruhun gıdası olduğu gibi sinemanın da gıdasıdır hatta bazı filmler vardır ki müzikleri onların önüne geçmiştir. Müzik ve sinema arasındaki ilişki sinemanın icadıyla birlikte başlamıştır. Başlarda sessiz çekilen filmler projektör makinesinin çok ses çıkarması ve karanlık bir ortamda seyircinin sıkılmaması için müzikle gürültü kapatılmaya ve seyirci şenlendirilmeye çalışılmıştır. Bunda ilk sinema salonlarının aynı zamanda canlı müzik yapılan kafeler olmasının da elbette etkisi vardır. 1913-1927 arasını içeren sessiz sinema döneminde film oynarken bir köşede oturan piyanist, kafasına estiği gibi çaldığı müziklerle seyirciyi sıkıntıdan kurtarmaya çalışan biriyken zamanla paket besteler düzenlenmeye başlanmış ve neşe, heyecan, korku gibi sahnelerde bu müzikler çalınır olmuştu. Bir süre sonra hangi sahnede hangi müziğin çalınacağı bilinip monotonluğa düşülünce ilk film müzikleri de şekillenmeye başlamış oldu. 1930'larda sesli film dönemine geçilince film müziklerinde de ciddi gelişmeler kaydedildi. Sinema bu dönemde ilk defa müzikallerle tanıştı. Müzikallerin başarılı olmaları üzerine artık klasik müzik parçalarının yerine ünlü şarkıcılar ve filmleri popüler hale getiren şarkılar dönemi de başlamış oluyordu. Frank Sinatra'nın Singing in the rain şarkısı, o dönemin hafızalara kazanan en başarılı eserlerinden biri olmuştu. 1933'te King Kong filminin müziklerini yapan Max Steiner ile sinemanın altın çağının da başladığı kabul edilir. Bu film, daha sonra gelecek film müzisyenlerini etkilemiş ve onlar için çok başarılı bir örnek olmuştur. Zamanla film müzikleri sadece fon olarak kullanılma fonksiyonlarından kurtulup filmin başta saydığımız temel unsurlarından biri haline gelir. Hitchcook'un Psycho filmindeki ünlü duş sahnesinde çalan uyumsuz seslerden oluşan müzikler öyle bir sükse yapar ki bir dönem bu tür müzikler moda haline gelir. Günümüzde kullanılan tema müziği ise Nino Rota'nın Baba filminin müziklerini yapmasıyla doğar. Bu alanda onu Spilberg'in 1975 yılında çektiği Jaws filmi takip eder. Filmin müziklerini besteleyen John Williams, o yıl Oscar kazanır ve iki yıl sonra da dönemin kült filmi Star Wars'ın tema müziklerini besteler. Williams aynı zamanda Schindler List, Indiana Johns ve Süperman'in de bestecisidir. Dönemin bir başka besteci starı ise Ennio Morricone'dir. Özellikle Western filmlerinin en iyilerinden kabul edilen İyi, Kötü ve Çirkin ile Birkaç Dolar İçin filmlerinin müzikleriyle adını duyuran Morricone, daha sonra Kill Bill'in müzikleriyle de ismini tarihe yazdıran bir besteci olmuştur. Tüm bu efsane film müziklerine Çağrı, Cesur Yürek, Görevimiz Tehlike, Titanik, Son Mohikan, Karayip Korsanları, 1492, Pulp Fiction, Çingeneler Zamanı, Desperado... gibi unutulmaz film müzikleri de eklenebilir. Film müziklerindeki profesyonelleşme soundtrack çalışmalarıyla birlikte adeta sinemadan bağımsız olarak yol alıp kendine yeni bir alan da açmıştır. Filmle aynı anda piyasaya sürülen soundtracklar filmde yer almayan müzikleri de içerdiğinden ilgi çekmiş hatta film gösterime girmeden bazı film albümleri önceden satışa çıkarılmıştır. Popüler hale gelen bazı film müzikleri ünlü şarkıcıların albümleriyle yarışır olmuş; mesela, Karayip Korsanları'nın müzikleri düğün salonlarından ödül törenlerine; mezuniyet gecelerinden ana haber bültenlerinin jeneriklerine kadar pek çok farklı alanda kullanılmaya başlanmıştır. Türkiye'ye baktığımızda ise Muhsin Ertuğrul'un çektiği İstanbul Sokakları'nın ilk sesli sinema olduğunu görürüz. Filmde müzik olarak şarkılar, türküler hatta tangolar kullanılırken Cemal Reşit Rey'in Aysel Bataklı Damın Kızı (1934) için yaptığı müzikler de ilk orkestral film müziği sayılabilir. İlginçtir ki bu filmin yeniden gösteriminde bu müziklerin çoğu atılmış ve yerine türküler eklenmiştir. Türkiye'de profesyonel anlamda ilk kaliteli film müziklerine imza atan besteci ise Moğollar grubundan Cahit Berkay'dır. Özellikle bestelerinde elektronik enstrümanlar kullanması, doğaçlamalı ve melodisiz yapılı besteleri film müziklerine ayrı bir hava katmıştır. Türk sinemasının belki de müziğe doyduğu yıllar 70'lerin ortalarında başlamıştır. Özellikle arabesk müziğin yaygınlaşması, piyasaya çıkan her albümün şarkıcılarının başrolde oynadığı filmlere dönüşmesi kaliteyi de düşürmüş ve müziğin sıradanlaşmasına yol açmıştır. Bu dönemde Emel Sayın, Neşe Karaböcek, Gönül Yazar ve Orhan Gencebay'ın oynadığı filmler arabesk film furyasının başlangıcını oluşturur. 80'li yıllarda ise kısa bir süre özgün müzik hareketi sinemaya etki etmeye çalışsa da fazla uzun sürmemiştir. Melih Kibar, Atilla Özdemiroğlu, Zülfü Livaneli, Timur Selçuk ve Yeni Türkü bu dönemde öne çıkan isimlerdir. 90'larda Tuluyhan Uğurlu'nun İstanbul Kanatlarımın Altında filmi için yaptığı soundtrack, filmle birlikte piyasaya sürülen ilk çalışmadır. Ardından Erkan Oğur'un Eşkıya için yaptığı albüm onu takip etmiştir. Artık günümüz seyircisi sinemayı tek başına değil, senaryo, oyunculuk, görsellik ve müzikleriyle birlikte değerlendirmekte ve doğal olarak müzik sinemanın temel taşlarından biri sayılmaktadır. Zaten sinemaya yedinci sanat denmesinin bir nedeni de görselliğiyle büyülemesinin yanında izleyiciye işitsel bir şölen de sunmasıdır. Başta saydığımız temel etkenler sinemanın vücudu ise müzik de ruhudur ve bu yüzden sinemadan müzik çekilirse ruhu da öldürülmüş olur."} {"url": "https://helezondergisi.com/nazima-mektup-fuat-eren/", "text": "Öncelikle sağlığını merak ediyorum. Son mektubunda, adını koyamadığım bir tedirginlik hissettim. Biliyorum, hiçbir şeye eyvallahın yoktur ama yine de benim içimde garip bir his var. Seni çok özledik. Bana yazdığın son mektubu kaç kere okudum, bilmiyorum. Benim için o saman kağıda yazdıkların, tarih öncesi lahitlerdeki fermanlar kadar değerli. Mektubun bana geleli bir hafta ya oldu ya olmadı lakin kaç kere okuduysam artık, hemencecik eskiyiverdi. Yazdıkların bir o kadar yeni ve ışık dolu Nazım Abi ancak ülkenin durumu bir o kadar da karanlık. Ne umutlarımız vardı Türkiye'ye ait. Şimdi şairlere, yazarlara, farklı düşüncelere sahip olanlara terörist diyorlar. Tek tek fişleyip içeri atıyorlar. Kulaklarımda hala Böyle bir ülke hayal etmemiştim. deyişin... Sen içeri girdikten sonra iyice karıştı ortalık. Bütün muhalifler tedirgin. Bizim romancı Sabahattin var ya, şimdi ona taktılar. Önce sürgün yedi, sonra ihraç ettiler garibanı. Bugün yarın kapısına dayanır polisler. Çok üzülüyorum Nazım Abi. Ülkenin en aydın yazarlarını birer birer mimliyorlar. Tahsilli ve düşünen insan istemiyorlar anlaşılan. İçim o kadar dolu ki anlatamam. İstiklal Mahkemesi diye bir şey icat ettiler, sen de biliyorsun. Şimdilerde jandarma köy köy gezip insan avlıyor. Dinlisine, dinsizine, hangi milletten olduğuna bakmadan, ne kadar farklı insan varsa topluyorlar. Bazıları maalesef çoktan darağacında sallandı bile. Şimdilerde Ankara'da dedikodular iyice hararetlendi. Herkeste bir korku hali var. Sanki cumhuriyeti vatandaşlarını öldürmek için kurdular. Bu ülkeyi hep beraber kurduklarını çoktan unutmuşlar. Anlamıyorum abi hiç. Neden bu kadar nefret içindeler? Gerçi sen daha iyi biliyorsun ya. Kafanı şişirdim resmen. Neyse kusura bakma. Çenem düştü yine. Mektubun arkasına yeni bir şiir iliştirmişsin. Altında da Piraye'ye ulaştırıver, yazıyor. Hemen mektubu aldığım gibi sizin eve koştum. Gerçi Piraye Yengeler taşındı. Bildiğin evde değiller artık. Bu ev de çok güzel ve ferah, aklın kalmasın. Zaten haftada bir uğruyorum, dediğin gibi. Alınacaklar oluyor, alıyorum. Başka ihtiyaçlar da olursa hallediyorum. Sakın meraklanma. Şiir o kadar güzel ki Nazım Abi, okurken ağlamaktan perişan olduk. Dönek savcı idamını istiyormuş. Hiç merak etme sen. Öyle bir şey olmayacak. Başka bir söylenti de af çıkacağı yönünde. Biz umudumuzu kaybetmeyelim. Bunu sen öğretmiştin bize. Umutsuz ve hürriyetsiz yaşayamam. demiştin. Umudumuz tam, hürriyet de en kısa zamanda gelecek Allah'ın izniyle. Piraye Yengeler iyi, çok şükür. Nazım bana yazmasa dayanamazdım bu hasrete.'' diyor. Yirminci yüzyıl kanlı girdi, kanlı devam ediyor. Bu kan, bu acı ne zaman dinecek Nazım Abi? Her şeyin ne kadar beyhude ve anlamsız olduğunu en çok sen biliyor ve anlıyorsun, eminim. Hatta bunu yaşıyorsun. Hem burada hem yurt dışında ölümlerin ve zulümlerin ardı arkası kesilmiyor. İkinci Dünya Savaşı çıktı çıkacak. Kim bilir, kaç masum cana kıyılacak? Korkuyorum Nazım Abi. Ama şiirimiz var. Berrak bir su gibi akan ve hayat dolu şiirimiz. Seni orada dimdik tutan şey de şiir değil mi? Karneyle ekmek verseler de tatsız tuzsuz taamlar çıksa da idam fermanımızı verseler de bizim şiirimiz var. Şiir umut demektir. demiştin bir zamanlar. Her sözünü not etmişim. Geçen defterimi karıştırırken fark ettim. Kaç defter aldım da gönderdim sana hatırlamıyorum abi. Yazıyorsun, ne güzel işte. Şair yazarak nefes alır. Uzun lafın kısası, dışarısı da içerden çok farklı değil. Bir an önce hürriyetine kavuşman için sevdiklerin seferber oldu. Hep birlikte dua ediyoruz. Tavsiye ettiğin kitapları Beyazıt'tan aldım. Okudukça seni düşünüyorum. Sürekli notlar alıyorum. Bir an önce çık da kitapları müzakere edelim. Balat'taki kıraathaneye gideriz gene veya Eyüp'ten Pierre Loti'ye çıkarız. Konuşacağımız şeyleri biriktiriyorum. Haa, unutmadan söyleyeyim. Geçenlerde bizim Orhan'la Melih'i gördüm. Hararetli hararetli şiir tartışıyorlardı. Masaya oturup biraz dinledim. İlk başta biraz garip gelse de şiirleri, okudukça hoşuna gidiyor insanın. Onların da selamı var. Şimdilik mektubumu sonlandırıyorum Nazım Abi. Gel artık. Yapacak çok iş var. Aradaki tarih farkı olmasa gerçekten tanışıyorsunuz sanırdım. Çok içten ve samimi bir mektup olmuş. Tebrikler."} {"url": "https://helezondergisi.com/neden-pink-floyd-elif-ozsoy/", "text": "Sonra ne oluyordu? Usta SYD dahil oluyor ve Gelin, grubun adını Pink Floyd yapalım. diyordu ve başlasın Progresif Rock. Ama bir saniye biri eksik... Karşınızdaaaa... Üstat David! Şimdi başlasın Rhythm and Blues. Bu beş ismin büyüleyici rock serüvenlerini; ilham veren, hayretler içinde bırakan, orijinal, yer yer kriz çıkaran, yer yer hüzünlendiren, Yok artık! dedirten, sorgulayıcı, eleştirel, deneysel ve en önemlisi benzersiz olarak tanımlasam; sanırım kimse Saçmalama kardeşim, abarttın biraz diye düşünmez. 2. Dünya Savaşının etkilerini üzerlerinde ömür boyu taşıyacak çocukların arasından 1965 yılında iki mimar sıyrılır. Söyleyecek bir şeylerimiz var. diyerek bir daha ellerinden hiç düşürmeyecekleri davul ve gitarlarına sıkıca sarılan, tuğlalara selam çakıp notaların mimarı olmaya karar veren bu isimler Nick ve Waters'tır. Bu iki körpe, bir o kadar da tutkulu dimağa kayıtsız kalamayan ve çok kısa bir süre önce kaybettiği babasının yasını omuzlarında taşıyan Syd Hey durun! Benim de söyleyeceklerim var. diyerek o büyülü kelimeleri fısıldar: Piiiink Floyyydd. Ardından büyülü kelimeler birbiri ardını izler ve efsane albüm The Piper at the Gates of Dawn oluşur. Daha sonra Syd Barrett'ın şarkı yazma yeteneğinin bir göstergesi olarak kabul edilecek olan bu albüm, Amerika listelerinde ışıldamasa da İngiltere'de altı numaraya kadar yükselir. Çok kısa bir süre sonra Pink Floyd hayranlarının hatırladıkça gözlerini yaşartacak Hayır, sensiz bir Pink Floyd düşünemeyiz. dedirtecek, tüm şarkılarda onun ruhunu aratacak, hüzünlü ama ne yazık ki zorunlu veda gerçekleşir. Baby Lemonade'nin gitar solosunun davulla birleştiği o nefis tınısı kaldı. Bu gece kimse haklı değil. dediği Lets Split'te hepimize daha aşağıdan, daha dipten, dışardan bakmamızı sağlayacak melodiler fısıldadı. Jugband Blues ile kendi özgün müziğinin altına ıslak imzasını attı. Astronomy Domine ile adeta Denemekten korkmuyorum. Bu, bir gitar ve onu dilediğim gibi çalarım. Bu benim sesim, istediğim gibi söylerim. diyerek deneysel birçok rock parçasına ilham oldu. How I wish, how I wish you were here. Syd Barrett'in ayrılışından kısa bir süre önce grubun gitaristi ve solisti olarak David Gilmour gruba katılır. Yaklaşık on yıl boyunca Nick, Roger, Richard ve David; ABD listelerinde adından hiç söz edilmeyen A Saucerful of Secrets'ten 23 defa platin plak ödülü almış The Wall'a kadar toplam 11 albüme imza atarlar. Bu albümlerin arasında öyle bir tanesi vardır ki istatistiklere göre 45 milyondan fazla satmış ve her an dünyanın herhangi bir yerinde dinlenilmektedir. Evet, yanlış duymadınız. Neredeyse 48. yılını dolduran The Dark Side of the Moon albümü 2021 yılında, bugün, hala dünyanın herhangi bir yerinde HER AN dinlenilmeye devam ediyor. Waters, 1993'te yapılan bir söyleşide Sanırım albümün çok iyi yapıldığını düşünen insanlar burada önemli bir şey olduğunu da fark ediyorlar. Para sesleri, şarkıcının sesi, gitar solo, tüneldeki ayak sesleri gibi önemli seslerde ayrıntıyı hissediyorlar. Çünkü etraflarında bir boşluğu, rahatlığı görüyorlar. Bunun bir nedeni sakin davullarken bir diğer nedeni de miksleri yapıp öndeki seslerin var olmasını sağlayan Chris Thomas'tır. der. Şüphesiz bu albümü de diğer albümler gibi iyi yapan şey; denemekten geri durmayan, risk alan, yenilikçi beyinlerin bir araya gelmiş olmasıdır. Bir uçağın yere çakılma sesi ve uçuş anonslarından oluşan enstrümantal On the Run parçası bizlere her defasında Neler oluyor burada? dedirtir. Kafamın içinde biri var ama o ben değilim. sözleri ile Brain Damage adeta beynimizin içindeki kahkahaları dinletir ve bizi deli yanımızla yüzleştirir. Time şarkısı ki kendileri birçok şarkının içinden kolaylıkla sıyrılıp beynime sızmıştır; umut ve umutsuzluğu aynı melodik ritimle bize sunarken güneşin hepimiz için dolanıp yeniden geri döneceğinden bahseder. Yaklaşık 56 yıllık bir rock serüvenini yeterince anlatabilmek mümkün olmasa da The Wall albümünden bahsetmeden olmaz. Bu albüm adeta Roger Waters'ın manifestosudur. Evet, Waters diyorum; çünkü albümün neredeyse tüm şarkılarını kendisi yazmıştır ve grup üyeleri bu albümün başarısından gurur duysalar dahi felsefi yönden albümdeki tüm fikirlere katılmadıklarını belirtirler. Duvar metaforundan yola çıkılarak yapılan albüm, korku temasını taşır ve tüm şarkılar birbiriyle bağlantılıdır. Another Brick in the Wall'u dinlediğimizde parçanın sözlerini bilmeden dahi hissettiğimiz şey, işte tam olarak budur. Bas ve davulun ritmi her vuruşta korkulara bariyer ördürecek gücü aktarır. Basit ama kararlı vuruşlar duyarız. Gitarist tellere basarken cesur ve etkileyicidir. Roger Waters ve David Gilmour parçayı seslendirirken kelimelerin notalarla seyirciye aktarılmasına izin verir. Çocukların korosu tüm duvarları yıkar. Bu şarkıda gitar, davul, bas; hatta az da olsa klavye dahi Sistemin beyinlerinize sanal duvarlar örmesine izin vermeyin! diye haykırır. Oldu olmadı, yakıştı yakışmadı derken yaklaşık 15 yıllık birliktelikten sonra Richard gruptan ayrılır. Bununla da kalmaz, beş yıl kadar sonra Waters da bir daha geri dönmemek üzere anlaşmalı ayrılık protokolüne imzasını çakar. Derken Richard Selam, yine ben. diyerek ön kapıyı aralar. Waters'ın anlaşmalı ayrılığını fesihler, iptaller takip eder. Yok isim senindi, yok benimdi. Yok sen baskı kurup bizi eziyorsun, yok siz çalışmıyorsunuz. Yok öyle, yok böyle, David mı Waters mı derken olan her zamanki gibi arada kalan dinleyicilere olur. Ama elbette Pink Floyd felsefesinden beslenen dinleyiciler Anneni mi daha çok seviyorsun, babanı mı? gibi absürt sorulara mahal vermeyip kısa bir sürede krizi atlatırlar ve bu felsefenin grubun ayrılması ile parçalanamayacağını tüm grup üyelerine de kanıtlamış olurlar. Pink Floyd yaklaşık 47 yıl boyunca efsane albümlere (15 albüm), konserlere, filmlere imza attı. Sürrealist albüm kapakları, sahne şovları dahi yıllarca konuşuldu. 50. yıl anısına İngiltere'de Pink Floyd pulları basıldı. Victoria & Albert Müzesi 50 yıllık serüvenini anlatan görsel ve işitsel bir sergi düzenledi. Grup hakkında pek çok kitap yazıldı. 2008 yılında Richard'ı kaybetmenin ardından bir daha albüm yapmayacağını açıklayan grup, hala içimizde bir yerlerde. Bir gün Waters, Gilmour ya da Mason'ın adını bir DUVARda görürseniz bu yaşayan efsaneleri dinlemek için mutlaka bir bilet alın."} {"url": "https://helezondergisi.com/ni-hao-pekin-durdu-ozan/", "text": "Bulutsuz bir gecede, şehir yıldızlar altında uyurken, kimseyi uyandırmadan apartmandan sessizce çıktık. Valizimizin tekerleklerinden çıkan sesle insanların uykusunu bölmemeye çalışarak bindik arabamıza. Yolculuğumuz dört arkadaş bir de beş aylık Ömer'le başlamış oldu. Sokak lambalarının şahitliğinde havaalanına doğru gidiyorduk. Birkaç gün Çin'de o büyülü medeniyetin kalıntıları arasında dolaşacak, fotoğraf çekecek, kısa da olsa orada yaşayacaktık. Güneş bulutların üstünde tatlı bir pembelikle görünüyordu. Havalanan uçağımızın camından uyanan başkent Ulanbator'u seyrettik ilk hediye olarak. 06.10'da bindiğimiz uçaktan 8.25'te indik. Havaalanı hepimizin dikkatini çekti. Büyüklüğü, temizliği, tavanı ve zemine yansıyan ışıklarıyla farklı bir yere geldiniz, diyordu adeta. Rutin kontrollerden sonra metroya binip valizlerimizi almaya gittik. Havaalanının büyüklüğünü siz hayal edin. Uçaktan sonra şehre gidişlerde farklı seçenekler mevcut; metro, otobüs, taksi gibi... Biz metroyu tercih ettik. Yaklaşık yirmi beş dakika sürecek bir metro yolculuğu başladı bizim için. Sadece Pekin'i gezecek ve metro kullanacaktık gezi planımıza göre. Gezimizin ilk günü otel, yemek, ortama alışma derken pek bir yere gidemedik. İlk iki gün ne sıcak ne soğuk olmayan ılık bir hava vardı. Oldukça kirli bir hava hakimdi şehre; gri duman güneşi kapatmıştı. İnsanların büyük çoğunluğu maskeyle dolaşıyordu. Bu sisli, puslu hava ruh halime etki etmedi değil. Bu haliyle sevemedim şehri. Akşam methini çok duyduğumuz kuş yuvası, namıdiğer Pekin olimpiyat stadını görmeye gittik. Yapımına 2003'te başlanmış ve 2008'de bitirilmiş. Dev bir kuşun, gagasında çelik taşıyarak bu yuvayı yaptığını hayal ettim. Dünyanın en büyük çelik yapısıymış. Yapımında yüz on bin ton çelik kullanılmış, tamamı Çin'de üretilen. Kapasitesi 80 bin olan bu harika yapı, 2008 Pekin olimpiyatlarında kullanılmış. Kalabalıktı. Herkes fotoğraf çekiyor veya çektiriyordu. Büyük bir alan ve uzun yürüyüş yolu vardı. Çin kırmızısı fenerlerle süslemişlerdi. Yer yer insanların ilgisini çekecek nesnelerle donatmışlardı meydanı. Biraz dolaşıp fotoğraf çekip ayrıldık buradan. Tian Men Meydanı'nda kısa bir yürüyüşten sonra asıl hedefimiz olan yasak şehre yöneldik. Çiçekler içindeki bir binada gülümsüyordu Mao. Gülmüyordu, gülse dedim. O kadar uzun yoldan gelmişiz, gülerek karşılasın istedim bizi. Sarı, turuncu, pembe çiçeklerin ardından süzüyordu misafirlerini. Uzun uzun süzmeye vaktimiz yoktu birbirimizi. Hatıra fotoğrafı çektirip içeri geçtik büyük kapıdan. Yasak Şehir'in Çincedeki tam adı; Mor Yasak Şehir, Zijin Cheng. Zi, Mora ve Kutup Yıldızı'na gönderme. Kutup Yıldızı, Çin astrolojisinde göksel imparatorun ikametgahıdır. Yeryüzündeki imparatorun yaşadığı yer olan Yasak Şehir ise bu yıldızın yeryüzündeki yansıması. Mor renk ise imparatorun kullanımına hasredilmiş bir renk. Jin kelimesi yasak demek olup İmparatorun izni olmadan kimsenin girip çıkamamasını ifade eder. Halihazırdaki isminde geçen Gugong kelimesi eski saray demek. 1406-1420 tarihleri arasında inşa edilmiş olan şehir, 720000 m2 lik bir alana yayılmış. Bu yüzden gezmek için bitme tükenme bilmeyen bir enerjiye, olağanüstü bir sabra, açlık ve susuzluğa dayanıklılığa ve anlayışlı dostlara ihtiyacı var insanın. Bu koca şehirde 890 yapı, 8702 oda var. Unesco tarafından 1987'de dünya kültür mirasına eklenmiş, bütün olarak dünyada korunmuş en geniş antik ahşap yapılar. Dikdörtgen bir yapıya sahip olan yasak şehrin etrafı duvar ve içi su dolu hendekle çevriliydi. Kuzeyden gelen soğuk rüzgarlar ve akıncılardan dolayı kuzeyin kötülüğüne inanılırmış. Bu yüzden tüm binalar güneye bakıyordu ve girişleri güneydeydi. Sadece imparatorun gözden düşmüş cariyelerine ait kapılar kuzeye bakar, deniliyor. Gezimize güneyden başlamakla isabet etmiştik bu yönüyle. Şehir iki parçaya ayrılmış; törenler için kullanılan dış ya da ön avlu Tian Men'e yakın olan kısım. İç avlu ya da arka saray imparator ve ailesinin yaşadığı kısım. Şehrin etrafının surlarla çevrili olduğundan bahsetmiştik. Bu duvarların dört bir yanında kapılar vardı. Güneydeki kapıdan yani Meridyen kapıdan giren bir kişi, kıvrımlı ve beş köprüyle üzerinden geçilen altın su nehriyle bölünmüş büyük bir meydanla karşılaşır. İlerisinde yüce uyum kapısı ve sonrasında yüce uyum meydanı... Bu meydanda üç katlı, beyaz mermerden yapılma teraslar yükselir. Bu terasların üzerinde saray kompleksinin odağındaki üç konak dikkatleri çeker. En güneyde yüce uyum konağı, ortada merkezi uyum konağı ve onun yanında uyumu koruma konağı bulunur. Merkezi uyum konağı en büyük olanıdır ve meydandan 30 m yükseltilmiştir. İmparatorluk gücünün tören merkezidir. Ayakta kalabilmiş en büyük yapısıdır Çin'in. Kırmızı, yeşil, sarı ve mavinin hakimiyeti arasında o binadan o binaya, o avludan bir başka avluya geçerken taşlar dikkatimi çekti. Bazı yerler, eski taşlarla döşeliydi. Yürümek rahatsız ediciydi belki ama oralarda yürüdükçe zamanın aradan çekilişini hissettim. Üzerinde yürünmekten kayganlaşan, oyulan mermerler bir başka etkiledi beni. Koca koca kazanlar, aslan heykelleri, imparatorluk bahçesindeki çok yaşlı ağaçlar... Mermer merdivenlerdeki birbirinden ilginç ve harika kabartmaları da unutmamak lazım. Yasak Şehir'in çevresinde krallık bahçeleri var. Batı yakasında Zhongnanhai, kuzey batıda Behiai Parkı... Tian Men'den girip tam karşıda gezinizi sonlandırdığınızda hemen yolun karşısında Jingsen Parkı var. Gidemediğime en çok üzüldüğüm yer burası oldu. Yemyeşil bir tepe idi. Buradan Yasak Şehir'in çok güzel göründüğü söylenir. Bütün o bina topluluğu... Keşke, diyorum hala. Sisler içinde bize yukarıdan bakan mağrur tepe... Son Ming imparatorunun intihar etmek için neden burayı seçtiğini anlıyorum biraz. Pekin'in farklı bir köşesinde buluşmak üzere."} {"url": "https://helezondergisi.com/nihat-ziyalan-soylesisi-semih-yilmaz/", "text": "Nihat Ziyalan (1936,-) ilk şiirini 1953'te yayımlamış ve o günden beri şiir ve edebiyatla yaşayan bir şair ve sinema emekçisi. Yılmaz Güney'le çocukluk arkadaşı olması onu sinemayla buluştururken Özdemir İnce başta olmak üzere dönemin tüm bilindik şairleriyle dostluklar kurması da onu edebiyata yöneltmiş. İkinci Yeni içinde şiire başlayan Ziyalan, zamanla kendi orijinal sesini yakalayarak Türk şiirinde önemli yer edinen bir şair. Cemal Süreya'nın Papirüs dergisinde adına özel sayı hazırlanırken yine aynı derginin çıkardığı İkinci Yeni Antolojisi'nde de şiirleriyle var olmuş biri. Türk sinemasının krize girdiği 1980'de sinemayı ve de çok sevdiği vatanını terk ederek Avustralya'ya yerleşmiş ve edebiyat hayatına burada devam ediyor. Bugüne kadar sekiz şiir kitabı, hikayeler ve romanlar yazan şairle Sydney'deki evinin güzel bahçesinde şiirden, edebiyattan ve hayattan konuştuk, sıcak bir söyleşi yaptık; biz sorduk o da samimiyetle cevapladı. Nihat Ziyalan: Gecekondu doğumlu bir şair olmamın şimdiki vardığım yere etkisi çoktur. İkinci Yeni sonrası kendi yatağımı bulmak için kendimi zorladığım şiirlerde geriye dönüp baktığımda hep seçkinlere seslenen bir şiir yazmaya başlamışım. O da belki önemlidir ama şu an benim için önemli olan hiç şiir dinlememiş birini bile içine almaya çalışan bir şiir yazmaya çalışıyorum. Bunun için seçtiğim yol da yalınlık. Daha da ileriye gideceğim, şimdi sezgisel bir yalınlığa varmak istiyorum ama bu da çok zor. Bunun altından kalkabileceğimi sanmıyorum ama altından kalkmaya çalışmam gerek. Ben yurdumun insanının -bunu hamasi anlamayın- sorunlarını, dertlerini dert edinen bir insanım. Bu gecekondu doğumlu bir şair olmamın, yalınayak gezen bir çocuk olmanın haddini bilmesidir. Şimdi seçkinler için bir şiir yazmayı kabul edemem. Şimdiki yolum nereye varacaksa bilemem ama şiir varılacak bir şey değildir. Şiir ele avuca, sözcüklere sığmayan bir inşa işidir. Ama bu çok zordur, şiir kaçan bir şeydir. Onu ne kadar kovalarsan kovala kaçar. N. Z: İlk şiirlerimi yazarken kuş kondurmaya çalışan bir çaba; yani aman hayrete düşüreyim, aman işte desinler ki ne kadar güzel, adama bak 100 metre atlamış... Ben oyun oynamayı sevmeyen bir şair oldum sözcüklerle... Sözcüklere yalın anlam yükleyerek yani soyut çıplak haliyle ama hisle, hayal gücüyle girdiğin zaman çok değişir; başka türlü söylersin. Mesela Tepsi şiirimde gümüşten değil, hayal kadar bir tepsi diyorum. Hayal kadar bir tepsi nasıl olur? Sınır koyamazsın. Başlangıçta kendini sıkmak için zorlayan, daha doğrusu seçkin kesime seslenmek için daha da ileriye gideyim. Batılı bir şair gibi yazmak için kendimi zorlamıyorum. O günler geçti gitti ama buraya varmam şiirimi yoğunlaştırdıkça, üstünde durdukça vardığım bir yer bu, o sıralarda da belki bu yaşadıklarımı geçirmem lazımdı. Şimdi geçen o yıllara hayıflanıyorum, demem yersiz; önemli olan şimdi vardığım yer. Daha da varmak istediğim yer. O yeri çok iyi biliyorum: Sezgisel yalınlık... Ama buraya da çok zor varabileceğimi sanıyorum. Kolay değil... Böyle bir sezgisel yalınlık okuyucunun zihnini açar. Şiir okumayı sevmeyen bir okuyucuya bile benim şiirimi okuttuğun zaman başka şiirimi de okumasını isterim. Okuma isteği uyandırmasını isterim. Bu onun kafasına girip şiir yürüdüğü zaman, benim şiirimi hissettiği zaman okuyucu yavaş yavaş soru sormasını öğrenir. Soru sorarak etrafına bakar, çünkü ben her söylediğim şiirde bir şey söylemeye çalışıyorum. Ama bu kesinlikle slogan olarak anlaşılmasın. Bu milliyetçilik falan değil. Ben insan yanından sorular sormak istiyorum. Mesela, diyorum ki: Dünya nimetlerinden herkes eşit olarak faydalanmalı. Şiirimde bu olsun istiyorum ama bunu da şiirle söyleyeyim. N. Z: Bunları söylerken hepsinin şiirin içinden geçerek kağıda dökülmesi önemli. Yeniden bir inşa etme olayı vardır. Bunda duygu ve duyular karışır işe. Duyuların köpürttüğü zihinsel coşku. O zaman öyle söylemişimdir, o zaman için doğru olabilir. Ama şimdiki şiir anlayışımla onları tekrar söylemek isterim. N. Z: Bu yazdıklarımın alt yapısı şiirdir. Çünkü şiir, her kurmacanın içinde çakar, gider. Dile işlerlik kazandırır. Zihne atılımlar yükler şiir. Bütün romanlarımda, öykü kitaplarımda ve oyunlarımda bunu görürsünüz. Hani şiirli bir dil derler ya, hayır, altyapısı şiir olan bir yazarın yazdıklarıdır bu! S. Y: Pek çok şiir kitabınızda çoğu şairde bulunmayan bir özellik olan ithaflar var. Şiirlerinizin üçte biri yakını arkadaş, dost ya da yakınlarınıza ithaf edilmiş. N. Z: Ben dostlarıyla yaşayan bir insanım ve dostluklar benim için çok önemli. İsterdim ki her bir şiirimi bir dostuma, arkadaşıma adayayım. Ben bir armağan gibi görüyorum yazdıklarımı. Geçende Günaydın diye bir şiir bitirdim, bir arkadaşıma gönderdim okuması için. O da Nihat Abi, bunu bana ada ne olursun. dedi. Şimdi ben kıramam onu, adadım. Keşke her şiirimi adayabileceğim çok dostum olsa. Ben herkesi dost gibi görürüm ama dostları tarafından arkadan bıçaklanmış da bir insanım. Buna rağmen adarım, bırakın da adayayım. N. Z: Bu, o şiirlerimi şimdi okuduğumda beğenmediğimi gösterir. Onlardan kurtulup şimdiki dilimle söylemek istediğimi gösterir. Şiir anlayışıma uygun olarak yeniden söylemek istediğimi gösterir. Aslında yapılmaması gerekir ama ben yapıyorum, çünkü ben öyle kalıplara uyan bir insan değilim. Her türlü çivisi çıkıklığı şiirim üzerinde yapabilirim. N. Z: Ülkü, Şiirlerini gönder. dediğinde gönderdim; isim falan koymamıştım. Hatta kitap olarak basacağından da haberim yoktu. Bir gün postadan kitaplar geldi. Adını da o koymuş. Eşi bulunmaz bir delikanlı şairdi. N. Z: Tabii ki ekmek parası kavgası işin içine girince, koştururken yazdığın şiirler kitaplaşmasa da olur, nasıl olursa bir gün kitaplaşır, diyorsun. Bu gerekçeden ötürü. Şiir beni kurtaran bir kaynaktır. Bir banka hesabı gibi, şiir beni ayakta tutan, moral verip güçlendiren, kan veren bir şeydir. 17 yıl ekmek parası peşinde koşturan bir Nihat vardı, ama şiir hiçbir zaman durmadı. N. Z: Söylediğin o sıkıntıları derinden hissetmiş biriyim. Tüm bunların altında ezilmememe, ayakta durmama tek neden yazmamdır. Ben yazmaya sığındım. Yazdığım zaman çok rahatladığımı hissettim. İbadet etmiş gibi, namaz kılmış gibi rahatlamış hissettim kendimi. Yazmak bana iyi geliyor, dedim. Dilime sarıldım. Beni burada kurtarıp ayakta tutan ana dilim ve ana dilimi yazarak genişletmek oldu. N. Z: Çok tuhaftır, gülmeniz ve dangalaklığımı anlamanız için söylüyorum. Ortaokulda İngilizceye başladık. Önce harfleri söylüyorsun. Onları öğrendikten sonra teneffüste, Ülkü Tamer İngilizce nasıl yazılır, diye düşünüyorum. Yani İngilizce yazmaya bu kadar başta meyilliyken ki sonra özel isimlerin değişmeyeceğini fark edince kendime de Yuh! dedim. Fakat buraya Orhan Pamuk geldiğinde her gün onunla gezdim, yürüdüm beraberce vakit geçirdik. Hem Orhan Pamuk'u tanıdım hem de onunla ilgili düşüncelerimi geliştirdim. Kim ne derse desin, beğenirim; kişiliği değişiktir, her şeye maddi olarak bakar ama hak veriyorum. Yazdığıyla geçinen birisi olduğu için hak veriyorum. Fakat bu bana ters gelen bir durum. Bir gün parkta beraber gezerken Hyde Park'ta bir durum oldu, birileriyle İngilizce konuşmaya başladı ama çok akıcı bir İngilizce. Şaşırdım. Sen niye İngilizce yazmıyorsun, diye sordum. İngilizceyi iyi bilirim ama o dilde hissedemem, dedi. Ana dilimde ancak hissedebilirim. Bunun için Türkçe yazıyorum, dedi. Yani bu benim şiirim için de böyledir. İngilizce yazmaya çalıştığım zamanlar oldu ama buralı yabancı tanıdığım yabancı şairler de beni İngilizce yazmaya zorladılar. Bunu yaparsam kendime ihanet olacağını fark ettim. Ondan sonra kesinlikle yanaşmadım. Çünkü bir insan kendini ancak ana diliyle ifade edebilir. S. Y: Avustralya'ya geldikten sonra da Türkiye'deki edebiyat ve sanat ortamından kopmuş oluyorsunuz. Sizde sanki bu kopukluk çok olmamış gibi. Dostlarınız ve onlarla ilişkileriniz çok fazla. N. Z: Ben dostlarımla yaşayan bir insanım. Bana her ay iki üç tane posta gelir; dergiler, kitaplar... Bunları bana göndermeyi iş edinen dostlarım var. Bunların başında rahmetli Ferhan Şensoy gelir. Rahmetli Mehmet Bacaksızlar, Ata Karazincir gelir. Aslında kimden bir kitap istesem gönderirler ki posta parası da pahalıdır. Dergi editörleri beni çok kolladılar. Sydney'de gurbet özlemini Nihat'a pek hissettirmeyelim, dercesine şiirlerimi, yazı ve öykülerimi isteyip bastılar. Sağ olsunlar, bu beni bir yerde hayata bağladı. Öyle gözükse de ben Türkiye'den pek kopuk değilim. Çünkü ben hala baba evinde yaşayan bir Nihat gibi yaşıyorum burada. En sevdiğim yemek bulgur pilavı. Ülkeme çok bağlıyım. Ülkemin şimdilerde suskun kalmasından her ne kadar biraz küskün olsam da onlara rahatlarını bozmadıkları, ailelerini düşündükleri için de biraz hak veriyorum. Ama ben bunu kabul edemiyorum, bir düş kırıklığı içindeyim. N. Z: Muhalif olmak için, söyleyeceğin şeyin içine -bir aşk şiiri söylesen bile- soru işaretleri; neden, niçinleri koyabilmek çok önemli. Ben slogan şiire şunun için karşıyım: Yazılsın, hatta bu zamanda yazılmalı; ama slogan şiirde şiirin nasıl başlayacağı, nereye gideceği ve nerede biteceği bellidir. Ama şiiri kalıplara hapsedemezsin, kusar. N. Z: Hepsi olurdu. Yazmayışımın sebebi onların şiirlerinde beğenmediğim, tutmadığım yanlarının altını çizmek istemediğimdendir. Bugün Turgut Uyar, Edip Cansever, Cemal Süreya, Ece Ayhan; hepsini yazarken hoşluk olsun diye yazmak istemem. Bugün İkinci Yeni'yle anılan şairlerden ayrı bir yere koyacaklarım var. Birincisi Ece Ayhan, ayırırım onu; çünkü onun şiiri kendine ait bir ses taşır. Ülkü Tamer'i ayırırım; o da ayrı bir sestir ve diğerleriyle yan yana koyduğunda bu Ülkü'nün şiiridir, dersin. Özdemir İnce'nin şiirini koyarım, o da ayrıdır. Üç şair saydım size. Fakat İlhan Berk, bugün onu okuyup düşündüm; çok yakın arkadaşımdı. O, diğer şairlerden dize çalan ve bunu kendine hoş gören... Benden çok dizeler aldı, Ülkü'den aldı. Çok beğendim, aldım diyor; hesap verme gibi bir durumu da yok. Ben başkalarından dize yürüten, şiirinde kullanan, altına not da düşmeyen bir şairin şiirine nasıl güvenebilirim? Demin adını andığım arkadaşlarım Metin Eroğlu, Edip Cansever, -ki onun şiiri de kendine özgü bir sestir- Turgut Uyar, Cemal Süreya, İlhan Berk, Dağlarca da ayrı ayrı birer sestir. Bu arkadaşlarımız nasıl oluyor da İkinci Yeni çıktığında tak diye birinci yeni gömleğini çıkarabiliyorlar? Bizim yazdığımız şiirler; Özdemir'in, benim, Yılmaz Güney'in ki o öyküler yazardı ama bizimle aynı anlayıştaydı. Biz zaten yazıyormuşuz İkinci Yeni'yi. Farkında değildik. Onlar dediler bize, Ya sizin yazdıklarını İkinci Yeni işte diye. Özdemir de bunu yazdı zaten Biz yazıyorduk zaten İkinci Yeni'yi diye. Ama biz bir çete olmadık. Bir çete mi vardı? Tabi ki, çeteler vardı; birbirlerini tutan şairler, şiirleri önemsenmeyecek şairlerin bir araya gelip isim olmaları için devamlı olarak fokurdatılan... Siz buna yayınevi parlatması demiştiniz bir yerde- elbette yayınevleri de bu işin içinde, ödül dağıtımında da varlar. Ödüllere karşıyım, diyorsunuz Karşıyım demiyorum. Diyorum ki bu kitap hiçbir ödüle katılmayacaktır. Son çıkacak kitabım Sevdakeş o da katılmayacak. Neden, çünkü verilecekse ödül genç arkadaşları özendirmek adına verilmeli, bizim gibi yaşlı yazarlara verilmesine gerek yok. S. Y: Muzaffer Buyrukçu sizinle alakalı olarak İkinci Yeni'de komutanlar vardı, Nihat Ziyalan bir komutan olmadı ama İkinci Yeni'nin en çalışkan askerlerindendi. O olmasaydı o kumandanlar da olmazdı diyor. Buna yorumunuz nedir?N. Z: Bence Muzaffer bunu abartmış, yanlış bir yorum. O kumandanlar kendilerini kumandan zannettiği için kumandandır. Bizler de gecekondudan çıkma, yalınayak gezen, koşturan, şiirin sokak çocukları olarak şairleriz. Biz hiçbir zaman şiirden bir rütbe beklemedik, şu anda da beklemeyiz. Türk şiirinin bu büyük ustasını sayfalarınızda görmek büyük mutluluk. Çok iyi hazırlanmış sorular ve harika cevaplar, özellikle İlhan Berk anısı bence tarihe düşülen bir not gibi, kaleminize sağlık. Değerli bir röpotaj olmuş Semih bey. Şehrimizde yaşayan değerli şairimiz Nihat Ziyalan'ı daha yakından tanıma imkanı bulduk."} {"url": "https://helezondergisi.com/noam-chomsky-ve-dil-teorisi-uzerine-emin-osman-uygur/", "text": "1928'de Philadelphia'da bir Yahudi aileden dünyaya gelen Chomsky, iyi bir okulda eğitim aldı. Henüz on yaşında iken İspanya İç Savaşı'na, Barcelona'nın düşmesine ve Avrupa'da faşizmin yükselişine dair bir başyazı kaleme aldı. 13 yaşında okuduğu kitapların da etkisiyle işçi sınıflarının mücadelelerine dair düşüncelerini ifade etti. Yahudi entelektüel toplulukları ile temaslar kurdu ve bu amaçla New York'ta tek başına farklı tartışma konularını kapsayan geziler yaptı. Ona göre tüm insanlar siyasi ve ekonomik sorunları kavrayabilir ve nihayet kendi kararlarını verebilirlerdi. Bu durum onların özgürlükleri adına çok önemliydi ve bunu sağlamayan ve desteklemeyen her türlü sistem kötü idi. Chomsky, 16 yaşına geldiğinde Pennsylvania Üniversitesi'ne girdi. Üniversitede aradığını bulamayan düşünür, başka arayışlar içinde iken yapısal dilbilimin kurucularından ve siyasi görüşleri kendisine benzeyen dilbilimci Zellig S. Harris ile tanıştı. Harris ile tanışan Chomsky, okuldan ayrılma kararından vazgeçti ve ondan yüksek lisans dersleri almaya başladı. Akabinde yine Harris'in tavsiyeleri üzerine önemli hocalardan Nelson Goodman ve Nathan Salmon'dan felsefe ve Nathan Fine'dan matematik dersleri aldı. Yüksek lisans tezini de modern İbranicenin morfolojisi üzerine yaparak dilbilim alanında ilk deneyimini ortaya koymuş oldu. Chomsky'nin 1957'de yayımladığı Sözdizimsel Yapılar kitabı, Massachusetts'te ciddi ilgi gördü ve Chomsky'den dilbilim alanında bir yüksek lisans programı kurması istendi. Bu üniversitede çalışmalarına devam eden düşünür, 2002 yılında buradan profesör ünvanı ile emekli oldu. Üniversite öğrencisi iken ders aldığı felsefe hocası Goodman, zihnin doğuştan büyük ölçüde bir tabula rasa olduğunu ve çocuklarda dil öğreniminin esasen dilsel uyaranlara koşullu bir tepki olduğunu varsayıyordu. Chomsky, onun aksine tüm dillerin temel ilkelerinin insan zihninde doğuştan temsil edildiğini ve dil öğreniminin çocuğun dil ortamından alınan ipuçlarına uygun olarak bu ilkelerden bilinçsiz bir dilbilgisi inşasından oluştuğunu iddia ediyordu. Goodman, ayrıca hem çocuklarda hem de yetişkinlerde dil öğrenmenin belirli uyaranlara belirli yanıtlar şeklinde geliştiğini savunuyordu. Ancak Chomsky, bunu sosyal bağlam ve söylem bağlamı tarafından teşvik edildiğini ve gerçekte bir nedene bağlı olamayacağını ileri sürdü. Bu nedenle Chomsky, tam teşekküllü bir dilsel davranış biliminin asla olamayacağına inanıyordu ve onun bu inancı, 17. yüzyıl Fransız filozofu Rene Descartes'ın görüşündeki gibi nedensel değil yaratıcı bir ilkeye bağlı olarak gelişti. Yüksek lisans hocası Harris ise dil çalışmalarında verilerin taksonomik sınıflandırması olarak düşünürken Chomsky, dilin çocuklar tarafından hızlı bir şekilde edinilmesini ve sıradan kullanımını mümkün kılan doğuştan gelen ilkelerin, biçimsel sistemlerin uygulanması yoluyla keşfedilmesi olduğunu savundu. Bu görüşlerinden dolayı Chomsky, her iki hocası tarafından da takdir edilmediği gibi hatta Goodman tarafından eleştirildi. Her yeni düşüncenin yaşadığı zorlukları Chomsky'nin düşünceleri de yaşıyordu. Felsefi rasyonalizmin temel bir anlayışlarından biri, insan yaratıcılığının önemli ölçüde doğuştan gelen bir kavram üretme ve birleştirme sistemine bağlı olduğudur. Chomsky'ye göre, çocuklar neredeyse ilk sözcüklerinden itibaren sıradan yaratıcılık yani kavram komplekslerinin uygun ve yenilikçi kullanımını sergilerler. Dil ile birlikte oynadıklarında, icat ettiklerinde, birbirleriyle konuşup anladıklarında binlerce zengin ve anlamlı kavramı ortaya çıkarırlar. Onlar, kendilerine öğretilenden hatta öğretilebileceklerinden çok daha fazlasını biliyor gibidirler. Bundan dolayı bu tür bilgi, bir anlamda doğuştan olmalıdır. Bununla birlikte söz konusu bilginin doğuştan olduğunu söylemek, çocuğun bunun bilincinde olduğunu, hatta doğumda tam olarak var olduğunu iddia etmek değildir. Çocukların ilk yıllarında anlamlı kanıtların, nesnelerin ve öğretimin kıtlığına ve hatta yokluğuna rağmen dili hem kavramları hem de şaşırtıcı bir kolaylık ve hızla edindikleri, bilinen ve çok yerde gözlemlenen bir durumdur. Edindikleri şeylerin çoğunun doğuştan olması gerektiği sonucunun çıkarımı, uyaranların yoksulluğu argümanı olarak bilinir (britannica. com, 2022). Chomsky, dilin doğuştan geldiğine ya da başka bir deyişle, insanın dil kapasitesiyle doğduğuna inanıyor. Dil kuralları deneyim ve öğrenmeden etkilenir, ancak dilin kapasitesi çevresel etkiler olsun ya da olmasın var olur (study. com, 2022). Edinç ve edim dil öğrenmede vazgeçilmez iki unsurdur. Normal şartlarda çocuklar bu iki eylemi rahatlıkla uygularlar. Chomsky'nin dilbilgisi ve dil teorileri genellikle üretken, dönüşümsel veya dönüşümsel-üretici olarak adlandırılır. Matematiksel anlamda olarak ifade edilir. Bir dil teorisinin bu anlamda üretken olması için, en azından bazı ilkeleri veya kuralları yinelenebilir olmalıdır. Bir kural veya kurallar dizisi, kendi çıktısına sınırsız sayıda uygulanabilecek ve potansiyel olarak sonsuz olan bir toplam çıktı verecek şekildeyse buna özyinelemeli denir. Özyinelemeli kuralın basit bir örneği, bir sayıyı girdi olarak alan ve bu sayı artı 1'i çıktı olarak veren ardıl işlevidir. Biri 0'dan başlayıp ardıl işlevi süresiz olarak uygularsa, sonuç sonsuz doğal sayılar kümesi olacaktır. Doğal dillerin gramerlerinde özyineleme, diğer işlemlerin yanı sıra birleştirme, görelileştirme ve Chomsky'ye göre tamamlamaya izin veren kurallar da dahil olmak üzere çeşitli biçimlerde ortaya çıkar. Bu da dildeki yüzey yapı ve derin yapı ile ilgilidir. Cümlede kelimelerin dizimine göre anlamda da değişmeler elde edilebilir (britannica. com, 2022). Noam Chomsky, gündelik hayattan uzak durmaması ve özellikle sosyal-siyasi konularda görüşlerini ifade etmesinden dolayı çok dikkat çekmiş ve zaman zaman onun önemli bir bilim insanı ve dilbilimde gelmiş geçmiş en etkili insanlardan biri olduğunun göz ardı edilmesine neden olmuştur. Ama teorisine ve çalışmalarına bakılınca öyle olmadığını anlamak zor olmayacaktır. O, 1950'lerden başlayarak, tüm insanların, bebeklik döneminde minimum çevresel uyaranlarla aktive edilen ve doğuştan gelen bir dil kapasitesine sahip olduğunu iddia etmiştir. O zamandan beri dil edinimi teorisini detaylandırmış ve revize etmiştir. Chomsky'nin fikirleri dilbilimini ve genel olarak zihin bilimini derinden etkilemiştir. Bazı eleştirmenler, onun teorilerine başından beri karşı çıkmışlar ve hala bu görüşlerinde ısrar etmektedirler. Ancak ilginçtir, onların karşı çıkışları Chomsky'yi haklı çıkarır bir seviyeye gelmiştir. Hatta saldırıya dönüşen bazı tepkilerin aptalca olduğunu söylemek de mümkündür. Mesela, Tom Wolfe, A. Kingdom of Speech adlı yeni kitabında hem Darwin'in hem de Noam Charismanın yanlış olduğunu dahi iddia etmiştir (Horgan, 2016). Chomsky'nin geliştirdiği teori ile birlikte, Chomsky Normal Format tanımı ortaya çıktı. Bu formatta en çok konuşulan ise Bağlamdan Bağımsız Dilbilgisi kavramı oldu. Bağlamdan bağımsız dil tanımı, matematikle ilgili olarak bilgisayar dil programlarında çok önemli yer tutmaktadır. Chomsky bu çalışmalar çerçevesinde daha 1950'lerde İngilizcenin doğal bir dil olmadığına işaret etmişti. İngilizce dilbilgisi söz konusu olduğunda, yerleştirme düzeylerinin sayısı üzerinde sabit bir üst sınır yoktur. İngilizce dilbilgisi potansiyel olarak sınırsız sayıda, sınırsız boyutta iç içe geçmiş bağımlılığa izin verir. Normal dilbilgisi bu tür sınırsız bağımlılıkları tanıyamaz çünkü bu sayma ve karşılaştırmayı içerir. Benzer bir çalışmada Riny Huybregts, Stuart Shieber ve Christopher Culy, İsviçre Almancasında fiiller ve nesneleri arasındaki bağımlılıkların sınırsız uzunlukta olduğunu fark etmişlerdi. Bununla birlikte bu yapılar iç içe değildi ve daha ziyade birbirlerini geçecek şekilde iç içe geçmişlerdi. İsviçre Almancası, nesneler ve fiiller arasında geçiş bağımlılıklarına sahipti ve bu iç içe geçmiş bağımlılıkların sayısı potansiyel olarak sınırsızdı. Chomsky dillerle ilgili farklı yaklaşımlara da yer verdi. Bunlar: Hesaplanabilir şekilde numaralandırılabilir diller, Bağlama duyarlı diller, Bağlamdan bağımsız diller, Hafif düzeyde bağlama duyarlı diller, Düzenli Diller, Alt düzenli diller, Yerel diller. Chomsky, insan beyninin dili düzenlemek için sınırlı/belirli bir dizi kısıtlama/kapasite içerdiğini savundu. Her dilde ve her yerde olan bu durum, tüm dillerin ortak bir yapısal temele sahip olduğu anlamına gelmektedir. Evrensel dilbilgisi olarak bilinen kurallar dizisi, her dilin yapısında olan kuralların evrensel bir dile bağlı olduğunu gösterir. Yani dil evrensel bir yapıdır ve farklı dillerde farklı formlar görülür. Her dilin belirli bir sayıda sözcüğü vardı. Bundan sınırsız sözcük üretilebilir. Edinç zihinde oluşan yapıdır, edim ise bunun dışa vurulmasıdır. Yani sözler, konuşmalar edimdir. Yapısal dilbilimci Sausseure de bu düşüncede idi. Chomsky'nin işaret ettiği başka iki kavram ise derin yapı ve yüzey yapı idi. Bu anlam ve biçim demekti. Ona göre yüzey yapı ikincildir, asıl olan derin yapıdır. Biçim farklı olursa anlam farklı da olabilir aynı da kalabilir. Güneşini kapatmışlar cümlesinde iki anlam çıkar. Onun güneşi ve senin güneşin. Yani tek biçim ve iki anlam. Çiçeği hediye etti ve Çiçek hediye edildi cümlelerinde iki biçim olmasına rağmen anlam tektir."} {"url": "https://helezondergisi.com/nobel-baris-getirir-mi-mehmet-karadayi/", "text": "Her yıl ekim ayının başında heyecanlı bir bekleyiş olur. Çünkü 1901 yılından beri verilen Nobel Ödüllerinin açıklanma zamanı gelmiştir. Dünyanın en prestijlileri arasında gösterilen bu ödüller, şüphesiz uzun bir süre dünyanın bir numaralı gündemini oluşturur. Dünyayı dinamit gibi yıkıcı bir maddeyle tanıştıran Alfred Nobel'in vasiyeti üzerine her yıl fizik, kimya, fizyoloji veya tıp, edebiyat, barış ve -bir bankanın sponsorluğunda- ekonomi olmak üzere altı dalda ödül verilmektedir. 2022 yılında bir kişi ve iki kuruluş Nobel Barış Ödülü'nü kazanmıştır: Belaruslu insan hakları aktivisti Ales Bialiatski, Rusya'da insan hakları mücadelesi veren Memorial ve Ukrayna'da bir sivil toplum kuruluşu olarak faaliyet gösteren Sivil Özgürlükler Merkezi. 24 Şubat 2022 tarihinden beri devam eden Ukrayna-Rusya Savaşı dolayısıyla barış isteklerinin Slav coğrafyasında toplanması, barış ödüllerinin o bölgeye gitmesine sebep oldu. Dolayısıyla barışı tesis edenlerin değil barışı tesis etmeye çalışanların ödüllendirilmesi dünya kamuoyu tarafından olumlu bulundu. Aynı zamanda bu ülkelerdeki insan hakları ihlalleri de tekrar dünyada gündem oldu. Çünkü ödül almaya hak kazanan Ales Bialiatski, Alfred Nobel'in ölüm yıl dönümü olan 10 Aralık'ta yapılacak ödül törenine katılamayacak. Bialiatski uğrunda mücadele ettiği insan haklarından mahrum bir şekilde hapiste tutulmaktadır. Sadece Nazi Almanyası'nın ödül alanlara izin vermediği düşünüldüğünde Belarus'taki durumun ne kadar vahim olduğu anlaşılabilir. Ales Bialiatski'yi tanımak neden ödüle layık görüldüğünü anlamak için yeterlidir. Daha 1980'li yıllarda demokrasi mücadelesine başlamış bir filolog ve Belarus edebiyatı uzmanı olan Ales Bialiatski, aslen Rusya'nın Karelia Özerk Cumhuriyeti'nden. Bialiatski, 1980'lerin başında, Belarus'un Sovyetler Birliği'nden ayrılmasını, egemen ve demokratik bir ülke kurmasını teşvik etmeyi amaçlayan Belarus Gizli Partisi Bağımsızlık adlı bir grup da dahil olmak üzere bir dizi demokrasi yanlısı girişime dahil oldu. Aralık 1987'de, 1. Belarus Toplulukları Meclisinin organizasyon komitesindeydi. Grup, Burachok adlı yasa dışı bir broşür yayınladı ve ilk kez Sovyet karşıtı protestoları, özellikle de 1987-1988'deki Dziady gösterilerini, Daugavpils Hidroelektrik Santrali'nin inşasına karşı bir protestoyu ve bir mitingi organize etti. Bialiatski, 1996 yılında Viasna İnsan Hakları Merkezini kurdu. O zamanlar Viasna-96 olarak adlandırılan Minsk merkezli örgüt, Haziran 1999'da ülke çapında bir STK'ya dönüştürüldü. 2001 cumhurbaşkanlığı seçimlerinin gözlemlenmesindeki rolü nedeniyle İnsan Hakları Merkezi Viasna'nın önemi ve etkinliği arttı. Bunun üzerine 28 Ekim 2003'te Belarus Yüksek Mahkemesi tarafından örgütün dernek kaydı iptal edildi ve kapatılması emredildi. O zamandan beri Belarus'un önde gelen insan hakları örgütü resmi kaydı olmadan çalışıyor. 4 Ağustos 2011'de Ales Bialiatski, Belarus ve Rusya Federasyonu dahil eski Sovyet ülkelerinde bir sindirme aracı olarak kullanılan vergi kaçırma suçlamasıyla tutuklandı. Bialiatski, 24 Ekim 2011'de, 4 yıl hapis cezasına çarptırıldı. 21 Haziran 2014'te serbest bırakıldı. 14 Temmuz 2021'de Belarus polisi ülke genelinde Viasna çalışanlarının evlerini aradı ve merkez ofise baskın düzenledi. Bialiatski ve meslektaşları Vladimir Stephanovich ve Vladimir Labkovich tutuklandı. Bialiatski, 6 Ekim 2021'de vergi kaçırmakla suçlandı ve azami süre olan 7 yıl hapis cezasına çarptırıldı. Ales Bialiatski halen cezaevindedir. Ales Bialiatski, Memorial ve Center of Civil Liberties, bulundukları ülkelerdeki mücadeleleri, barışa katkıları, insan hakları savunuculukları ile desteklenmeyi hak ediyorlar. Ukrayna'da devam eden ve bir nükleer tehdite dönme tehlikesi olan savaşın bir an önce bitmesi ve barışın tekrar tesisi çok önem kazanıyor. Bu yüzden zaman zaman yanlı olmakla itham edilen Nobel Ödül Komitesinin bu yıl isabetli bir tercih yaptığı konusunda hemfikir olmamak mümkün değil. Uğruna mücadele verdiği insan hakları, demokrasi ve barış gibi değerlerden dolayı ödül almak Ales Bialiatski'yi tarihin sayfalarına altın harflerle yazmıştır. Ruhunun özgür olduğunun en açık delili aldığı ödüldür. Basit bir suçlamayla atıldığı hapiste, bedeninin de özgürleşmesi ve 10 Aralık'taki törende hak ettiği yerde olması insan hakları mücadelesine gönül vermiş herkesin en büyük dileğidir. Verilen ödüllerin özelde Slav coğrafyasına, genelde dünya barışına katkısı ne olacak bilmiyoruz ama Ales Bialiatski'nin uğradığı haksızlığın giderilerek hapisten salıverilmesi en azından Nobel Ödülü özgürlük getirdi. dedirtecektir."} {"url": "https://helezondergisi.com/norvecli-bir-egitim-gonullusu-ole-vig-ibrahim-turkhan/", "text": "Her ülkenin eğitim tarihinde, yenilikçi fikirleriyle halkına öncülük etmiş, gelecek nesillerin yetişmesine katkıda bulunmuş insanlar vardır. Onlardan bazısı meslek olarak eğitimcilikten gelirken bazısı da eğitime gönül vermiş kişilerden oluşmaktadır. Bu yazımızda, Norveç'in 19. yüzyılda yaşamış önemli eğitim gönüllülerinden biri olan Ole Vig'in hayatı ve eserlerini kısaca tanıtmaya çalışacağız. Ole Vig'i tanıtmak için kullanılabilecek belki en iyi tanım, Halkının eğitim seviyesinin yükselmesi için çalışan Norveçli bir eğitim gönüllüsü ve kamu işçisi olacaktır. Norveç'in tanınmış sosyolog ve tarihçilerinden Rune Slagstad, De Nationale Strateger adlı kitabında Vig'i, Demokrasinin gelişmesinde büyük önemi olan bir halk eğitimcisi ve gönüllü kamu emekçisi olarak nitelendirmektedir. Ole Vig, kısacık hayatında modern anlamda eğitim kurumlarının kuruluşunu görüp oralarda uzun süreli çalışamamıştır. Ancak ülkedeki birçok kişi tarafından Norveç köylülerinin eğitim hayatına büyük katkısı olan liselerin babası olarak kabul edilmektedir. Vig, 6 Şubat 1824'te Trondheim bölgesinde yer alan Stjordal ilçesine bağlı Vikmarka köyünde dünyaya geldi. Babası Ole Olsen Viganaasen ile annesi Marit Nielsdatter Walstad kendilerine ait küçük bir araziyi işleterek geçinmeye çalışan fakir bir çiftçi ailesiydi. Bölgenin zenginlerinden birine bağlı çalışan bu ailede büyüyen Ole, henüz çok küçük yaşlardan itibaren okumaya meraklı bir çocuktu. Geceleri yatağına uzanıp harfleri kendi kendine tekrarlayarak ve heceleme pratiği yaparak daha beş yaşındayken okumayı öğrendi. Okumayı küçük yaşta öğrenmesinde, annesi Marit'in ona ve kız kardeşi Nikoline'e her gece okuduğu ve adeta yaşayarak anlattığı hikayelerin büyük yeri vardı. Hikayeler, genellikle ezbere okunan İncil tarihinden bölümler olsa da küçük Ole'nin zihin dünyasında büyük tesir bıraktı. Ole Vig, dinleyerek büyüdüğü o hikayeler sayesinde, çocukların hayatına ışık tutmada, güzel ahlak ve vatan sevgisiyle dolu olarak yetişmelerinde yol gösterici mesajlarla dolu olan öğüt içerikli şarkı söylemenin ve hikaye anlatmanın önemini kavrayacak, ilerleyen yıllarda bu konuya büyük önem vermeye başlayacaktı. Okuma yazmayı annesinden öğrenen küçük Ole, 7 yaşındayken yatılı okula başladı. Ancak gittiği okulun şartlarının zorluğuna rağmen evin tek oğlan çocuğu olarak küçük yaşında, babasına tarla işlerinde ve hayvanların bakımında yardımcı olmaktan geri durmadı. Küçük yaşında geçirdiği zorluklar Ole'yi sonraki hayatına hazırlayacak ve iyice pişmesini sağlayacaktır. Küçük Ole, bir yandan babasına yardımcı olurken diğer yandan bulduğu her fırsatta eline geçen bütün kitapları okuyarak vakit geçirdi. En sevdiği kitaplar, astronomi ve tarih konulu olanlardı. 15 yaşına geldiğinde V rnes Kilisesine devam eden Ole, kilisenin ileri görüşlü rahibi Wideroe tarafından keşfedildi. Rahip Wideroe, Vikmarka'dan gelen o küçük, çelimsiz ama yetenekli çocuğun taşıdığı kabiliyetin farkına vardı ve babasına, Ole'yi de yeni kurulan Kl bu Ruhban Mektebine göndermesini tavsiye etti. Ancak babanın evde kendisine yardım edecek birine ihtiyacı vardı. Üstelik rahibin tavsiye ettiği okulun masrafları çok yüksek olduğundan karşılaması imkansızdı. Bu yüzden oğlunu okula göndermek konusunda isteksiz davrandı. Rahip Wideroe, babanın cevabına rağmen pes etmedi ve 12 Aralık 1839'da V rnes papaz evinde Ruhban Mektebi öğretmenleri ve köylülerin katılımıyla bir toplantı düzenledi. Toplantıda, öğretim görmelerini çok istediği iki çocuğun, Ole Olsen Vikmarken ile Johan Pedersen'e 10 yıl içinde geri ödenmesi şartıyla burs verilmesini teklif etti. Teklif oy birliğiyle kabul edildi. Böylece iki çocuk için Kl bu Ruhban Mektebinde okumalarının önü açıldı ve Genç Vig, V rnes'in ileri gelenlerinden biri olan Papaz Wideroe'nin yardımıyla, 1841'de Kl bu'daki Ruhban Mektebine kaydedildi. Genç Ole, doğduğu yer olan Vikmarka'ya ve baba evine veda ederken hedeflerini gerçekleştirmek üzere uzun bir yolculuğa başlamanın heyecanı ve sevinci içindeydi. Fakat o mutlu gününde hayatının yarısını tamamladığının farkında değildi. Ruhban Mektebinde kaldığı süre boyunca sessiz ve mütevazı bir öğrenci olarak tanındı. Ancak birkaç yıl sonra Norske Bondeblomster isimli dergi yayımladığında ve son sayfada yazdığında, okulda aldığı eğitimin kendisine çok şey kattığını ifade edecekti: Bu çalışmam, minnettar bir mürit olarak, gençlere harcadıkları emekten dolayı sevgili öğretmenlerim Piskopos Hans Jorgen Darre ve Kandtheol Nikolay Ulstad'a ithaf edilmiştir... Ole Vig, başarılı bir eğitim hayatından sonra, 1845 yazında, Kl bu Ruhban Mektebinden Üstün bilgi ve Olağanüstü yetenek dereceleriyle mezun oldu. Eğitimine devam ettiği sırada, Aafjorden bölge papazı Magelsen'in yanında ev öğretmeni olarak atandığında, bu sırada ilgi duyduğu edebiyatla ilgili okumak ve araştırmak için bolca fırsat buldu. Papazın geniş kütüphanesinde hem tarih hem de şiir kitaplarını okumaktan geri durmadı. Özellikle Danimarkalı felsefeci ve yazar Nikolaj Frederik Severin Grundtvig'in yazılarıyla ilgilendi. O yazılarda insan yaşamının gizemlerine ışık tutabilecek birçok şey buldu. Grundtvig'in, Hıristiyanlık ve vatanseverlik konulu tesirli yazıları, ahlaklı bir insan olmaya yönelik tavsiyeleri ve ortaya koyduğu ilkelerle ana dili ve İskandinav ruhunu korumaya yönelik fikirleri, Ole Vig için çok büyük bir yol gösterici olacaktı. Artık o da bir aydın olarak kendini diğer insanlardan farklı ve üstün bir konumda görmeden, içinden çıktığı halkın arasında işe başlayacak olmanın heyecanı ve şevkiyle yanıp tutuşmaktaydı. Grundtvig'in yazıları sanki onun için kaleme alınmıştı. Şimdi önünde bir hedef vardı ve onu gerçekleştirmek için gerekli şeyin ne olduğunu biliyordu. Bu, kendi ifadesiyle; Norveç Halkının Uykudan Uyanmasındaki İnanç ve Umuttu. Okuldan mezun olduktan sonra Kristiansund'da öğretmenlik vazifesine başladı. Ancak görev alanı ve zamanı oldukça sınırlı olduğu için, öğretmenlik görevine ek olarak, yeni kurulan zanaatkarlar derneğinin sekreterliğini yapmaya ve her pazar akşamı konferans vermeye başladı. Konu, Norveç tarihinin eski dönemleriydi ve özellikle de İskandinav ilmine vurgu yapmaktaydı. Bu konferanslar, 1851 yılında yayımlanan Norveç'te Yaşam: Norveç Gençliği İçin Bir Kış Akşamı Okuması kitabının temelini oluşturdu. 1849 yılında Kl bu Ruhban Mektebinin 10. yıl dönümüne katıldı ve burada Trondelag'daki Grundtvig Hareketinin liderlerinden biri olan rahip Fredrik Wexelsen ile tanıştı. Onun aracılığıyla Trondelag'daki Grundtvig Hareketiyle irtibat kurdu. Daha sonra, hareketin lideriyle görüşmek amacıyla 1851 yazında Danimarka'ya seyahat etme ve Soro Akademisine gitme fırsatı buldu. Orada Danimarkalı rahip ve eğitimcilerle tanıştı. Danimarka yolculuğunu yaya olarak yaptığı için yolda Toten köyünde bulunan arkadaşı Fredrik Wexelsen ve ailesini ziyaret etti. Burada Wexelsen'in kız kardeşi Marie Wexelsen ile tanıştı. Vig, Marie'ye ilk anda tutulmuştu. Onunla görüşebilmek için sonraki zamanlarda da Sukkested çiftliğinde yaşayan Wexelsen ailesini birkaç kez daha ziyaret etti. O ziyaretlerin sonunda Marie'ye karşı beslediği duygularını belirten bir mektup yazdı ve sonunda evlenme teklifi etti. Ancak Marie, Vig'e yazdığı cevabi mektubunda, ona karşı sadece dostane duygular beslediğini ifade ederek evliliği düşünmediğini belirtti. Vig, red cevabından dolayı çok üzülse de Marie'ye olan aşkına sadık kaldı. Marie'yle sonraki zamanlarda da görüştüler ancak ikisi de başka birileriyle evlenmedi. Aslında Marie'nin Ole'nin sevgisine karşılık verdiğine dair pek çok söylenti var. Wexelsen ailesinin ona karşı tutumlarında hoşgörülü olsalar bile muhtemelen Marie'nin Stjordal'dan gelen fakir bir çiftçinin çocuğuyla evlenmesinin, ailelerinin saygınlığına gölge düşürebileceğini düşünmeleri, iki gencin evlenmesine engel olmuştu. Marie'nin, Ole Vig'in ölümünde, Ben, Ole Vig'in dul eşiyim dediği söylenir. Marie Wexelsen, ölümünden üç yıl sonra Ole Vig'e ithafen Ketil, Küçükler İçin Bir Noel Hediyesi isimli bir kitapçık yayınladı. Ole Vig, Danimarka'yı birkaç hafta dolaştıktan sonra Kopenhag'a geçti. Herkesten daha çok hayran olduğu ve saygı duyduğu Nikolaj Frederik Severin Grundtvig ile tanıştı. Dönüş yolunda Kristiania'yı ziyaret etti ve orada Selskabet för folkeoplysningens fremmein kurucularından kamu bilgilendirme memuru J. Friis ile tanıştı. O sırada şirketin sekreteri ve editörü olması için Folkevennen dergisinin sahibi Hartvig Nissen'den bir teklif aldı. Vig, bu teklife evet cevabını verdi. Bu sayede Olaus Arvesen, Knud Knudsen, Eilert Sundt, Ivar Aasen ve Aasmund Olavsson Vinje ile birlikte halk eğitimi alanında isteyebileceği en merkezi konuma yerleşmiş oldu. Böylece sosyal alandaki çalışmalarına daha iyi bir şekilde devam etme fırsatı buldu. Ancak Vig'in Folkeoplysningsselskabetten aldığı maaş o kadar azdı ki geçimini sağlamak için Nissen'in ve E. Berge'nin belediye okulunda yarı zamanlı öğretmenlik yapması gerekecekti. O dönemde onca zorluğa rağmen öğretmenler için, Den Norske Folkeskole adını verdiği bir dergi çıkarmaya başladı. Burada diğer şeylerin yanı sıra, P. A. Jensen''in 1863'ten itibaren devlet okulları için hazırladığı L sebog for Folkeskolen og Folkehjemmet ismiyle çağdaş ders kitapları için önemli bir model olacak olan planları yayımladı. Yaşamının son 6 yılında, hem Folkevennen hem de Den norske Folkeskolede, özellikle Norveç tarihi, kilise tarihi ve eğitim alanlarında çok sayıda ses getiren ilmi makaleler kaleme aldı. Ayrıca 1851 yılından başlayarak 1857'de ölümüne kadar Folkevennen dergisinin editörlüğünü yaptı. Ole Vig, çalışmalarından fırsat buldukça memleketini ziyaret etmekteydi. Bir keresinde yakın arkadaşı saatçi Olav Bjorgum'u, Stjordal'a yakın Hegra kasabasındaki Kyllo'da ziyaret etti. O günlerde artık Norveç'te tanınan biri olan Ole Vig'in Kyllo'da olduğunu duyan insanlar hemen oraya toplandı. O buluşmada, iyi bir sese ve şarkı söyleme yeteneğine sahip olan Ole Vig, toplanan kalabalık için sonraları Norveç halkının 2. milli marşı şeklinde kabul edilmiş olan şarkısını söyledi: Blandt alle Lande i Ost og Vest. Vig, sonraki günlerde, insanların düşüncelerini, fikirlerini ve kültürel yönlerini geliştirmede tiyatronun sahip olduğu büyük potansiyelin farkına vardığı için Norveç Drama Okulunun yönetim kuruluna katıldı. Ama o yıllarda hem repertuvar hem de hazırlık açısından çoğu kişinin dilini anlayabileceği ve destek vereceği bir tiyatronun olması gerekiyordu. Bundan dolayı çoğunluğu Danimarka tiyatrosundan olmak üzere, yabancı tiyatro eserleri, genellikle Danimarkalı oyuncular tarafından Norveç'in büyük yerleşim yerlerinde sahnelenmekteydi. Tamamıyla Norveç'e ait tiyatro ise Ole Vig'in büyük çabalarıyla Folkeopplysningsselskapet tarafından 1852 yılında, Kristiania şehrinde Norske Tiyatrosu adıyla kuruldu. Henrik Ibsen, tiyatronun sanat yönetmeni olarak atandı. Oyuncuların seçimi ve istihdamı için gerekli şartların belirlenmesinde ve seçimindeki rolü olan Ole Vig'in, o sırada Norveç entelektüel yaşamındaki büyük etkisini ve konumunu açıkça göstermekteydi. Edebiyat araştırmacısı Torstein Hoverstad, bununla ilgili şöyle demektedir: Henrik Ibsen, tiyatronun sanat operasyonlarından sorumluydu. Ancak bir oyunun sahnelenmesine karar vermeden önce Bay Ole Vig ile görüşmesi gerekiyordu. Bu işlem, gerekli oyuncuların seçilmesinde de uygulanmaktaydı. Hoverstad, Vig'in hayatı boyunca yaptığı işe olan sarsılmaz inancının, insanlara olan büyük saygısının, geniş fikirli, pratik düşünceli ve vatan sevgisiyle dolu bir kişiliğe sahip olmasının Ibsen'i güçlü bir şekilde etkilediğini belirtmektedir. Ole Vig'in karakterinin temel dayanağı olan bu nitelikler, onun hem şiir hem de nesir çalışmalarını şekillendirmede büyük katkı sağlamıştır. Ole Vig, diğer yandan Norveççenin yazı dilini oluşturma çalışmalarında Knud Knudsen ile birlikte çalışmıştır. Knud Knudsen'in dil görüşüne uygun düşen ve daha sonra Norveç'in resmi dillerinden birine dönüşecek olan Bokmal'a ilham kaynağı olacak kadar iyi derecede konuşma ve yazma yeteneğine sahipti. Ole'nin kaleme aldığı Norveç'te Yaşam kitabı, Kristiania'da yeni kurulan Selskabet til Folkeoplysningens Fremmenin arkasındaki adamlar arasında adını duyurmuştur. Ayrıca köylerde kütüphaneler oluşturmayı ve Norveç'te daha önce olmayan, her kesimden halkın çocuklarının da okuyabileceği, Danimarka'da da örneklerini gördüğü kolejler kurmayı da planlamaktaydı. 1857'de Hamar'daki bir öğretmenler toplantısında, Norveç'te halk kolejleri kurmak gerektiğinin önemi hakkında tesirli bir konuşma yapmış ve Mjobygdene'deki eski katedralin yıkıntıları üzerine bu inşaata başlamayı teklif etmiştir. Konuşması insanlarda büyük tesir bırakmıştır. Bu fikri hemen hayata geçmemiş olsa da Ole Vig, günümüzde Norveç halk liselerinin babası olarak kabul edilmektedir. Aynı yıl Vig, Norske Bondeblomster adını verdiği bir şiir koleksiyonu da yayımlamıştır. Şiirleri zamanında beğenilerek okunmuş ve tanınmış olsa da çoğu günümüze kadar ulaşamamıştır. Şiirleri arasında en tanınmışı, Hans Matthison-Hansen'in melodisine uygun, basit ve içten bir dille kaleme aldığı Blandt alle Lande i Ost og Vest isimli şiiridir. Bu şiir, ilk olarak 1854'te Skolel rer-Mode'de Salmer og Sange til Brug'da basılmış ve takip eden yıllarda bestelenmiştir. Aynı yıl Ludvig M. Lindeman ile birlikte Det Norske Folk dergisi için Sange og Rym şiirini yayınlamıştır. Bu şiir, Norveç eğitim tarihinin dönüm noktalarından biri olarak yüzyılı aşkın bir süre, Norveç okullarındaki şarkı kitaplarının temel repertuvarlarında yer almıştır. Ole Vig, çocukluk günlerinden başlayarak başından geçirdiği zor hayat şartlarına bağlı olarak genç yaşında tüberküloza yakalandı. Bu hastalık, ilerleyen yaşlarında hayatının geri kalanını da etkileyecekti. Ancak ilk yıllarda etkisini çok fazla göstermeyen hastalık, yorucu çalışma şartlarının, yoksulluğun ve düzenli beslenememenin neticesinde Ole Vig'in vücudunun iflas etmesine sebep oldu. Kendisi durumunun farkına varınca kaleme aldığı mektuplarının birinde şöyle yazmıştır: ... halkıma ve vatanıma ölmeden önce söylemek istediğim çok şey var. Bu yüzden her saatimi çok özenle kullanmalıyım. Ama ecel çok beklemeden kapısını çaldı. 19 Aralık 1857 akşamı, Hjerterum'da, arkadaşlarına Şimdi İsa'nın adıyla güvenle uyuyabilirim sözleriyle veda ettikten sonra son nefesini verdi. Şairin Yaş otuz beş, yolun yarısı dediği gibi Ole Vig öldüğünde yolun yarısında bile değil, henüz 33 yaşındaydı. Noel arifesinde Oslo'daki Var Frelser Mezarlığında büyük bir katılımla toprağa verildi. Vig, Norveç'te öğretmenlik mesleğinin azizlerinden biri olarak kabul edilmekte olup günümüze kadar her 17 Mayıs'ta Oslo Öğretmenler Derneği tarafından mezarı başında ve Stjordal şehrinde anılmaktadır. Ole Vig'in ölümünden sonra, gençlik yıllarından itibaren gerçekleştirmeyi düşündüğü planların birçoğu hayata geçirilmiştir. Onun, Her köye bir kütüphane kurma düşüncesinden yola çıkan Norveç'te, günümüzde çok yaygın olan ve aktif olarak hizmet veren, herkesin rahatça kullanabileceği bir modern kütüphane ağı bulunmaktadır. Norveç'in ilk halk lisesi, Hamar kasabasında Sagatun Folkehoyskole ismiyle 1864'te açılmıştır. Okulun kurucuları Olaus Arvesen ve Herman Anker, Vig'in bu tip okulların açılması yönündeki çabalarını ve yaptıklarını hatırlatan konuşma ile okulun açılışını yapmışlardır. Stjordal Belediyesi, Vig'in ölümünün 150. yılı anısına, 2007 yılını Ole Vig Yılı ilan etmiş ve büyük çoğunluğu onun hayatı ve çalışmalarıyla ilgili olan çeşitli kültürel etkinliklerle kutlamıştır. Ole Vig'in, Hjalmar Hansen tarafından yapılan bronz heykeli, 1971 yılında Stjordal belediye binasının önüne dikilmiştir. Ayrıca kuruluşunda fikir babalığı yaptığı, 240'dan fazla öğretmeni ve 1000'den fazla öğrencisi olan Stjordal şehrindeki bölge lisesiyle birlikte, Norveç'in on bir şehrindeki caddelere ismi verilmiştir. Ayrıca Ole Vig Vakfı adında kültür, toplumsal çalışma, spor ve sanat alanında faaliyet gösteren bir vakıf bulunmaktadır. Vakıf kuruluş amacına uygun olarak, Ole Vig ruhunu yaşatmak için sloganıyla 20-35 yaş aralığındaki insanlara yönelik bir yarışma düzenlemekte ve ödül vermektedir. Ole Vig, ortalama hayat süresinin çok uzun olduğu ülkelerden biri olan Norveç'in günümüz eğitim sisteminin halka ulaşarak şekillenmesinde ve Hristiyanlık öğretilerinin yaygınlaşmasında önemli katkılarda bulunmuş, kısa sürse de dolu dolu bir ömür geçirerek henüz erken denilen bir yaşta hayata veda etmiştir."} {"url": "https://helezondergisi.com/olgiy-yolu-emre-ozan/", "text": "Baştan söyleyeyim, bu bir yol yazısı. Yani gitmek istediğimiz yere varınca yazı bitecek. Peki neden gezi yazısı olarak sadece yolu yazdım. Çünkü varılacak yerden öte yolun bizzat kendisini gezi kabul edenlerdenim. Ulan Batur'dan sabah 4.15'te iki araba ile yola çıkıyoruz. İstikamet, Moğolistan'ın batı ucundaki Ölgiy şehri. Önümüzde yaklaşık 1800 km'lik bir yol var ve yolun yarısı toprak. Şehirden çıkışımız bir saati buluyor. Şehir çıkışında arabalarımızın depolarını dolduruyoruz. Bundan sonra da bulduğumuz hemen her benzinlikte de aynı şeyi yapacağız. Çünkü şehirler arası mesafeler çok fazla ve şehir dışında benzinlik bulmak pek mümkün değil. Ulan Batur'dan sonra sonsuz düzlükler başlıyor. Otlar çoktan sararmaya yüz tutmuş. Biraz sonra ekin tarlalarını görüyoruz. Daha önce Moğolistan'da hiç ekin tarlası görmemiştim. Eylül ayı olmasına rağmen ekinler henüz biçilmemiş. Güneş arkamızdan yavaş yavaş yükseliyor ve sararmış otlakları kızıla boyuyor. Asfalt yoldan ilerliyoruz. Yol fena değil fakat ansızın çukurlar ve tümsekler çıkabiliyor. Bu yüzden fazla hız yapamıyoruz. 100. km'de güzel bir kasabaya giriyoruz. Yolun her iki tarafına düzgünce sıralanmış büfeler ve bakkallar var. Bu haliyle Western filmlerindeki kasabaları andırıyor. Yol çalışmaları yüzünden yer yer yolun dışına çıkıyoruz. Toprak yola çıktığımız zaman tozdan bir şey göremiyoruz. Hatta arabalarımızın camlarında toz yığınları oluşuyor. Az ileride düzlüğe yayılmış bir nehir görüyoruz. Menderesler çizerek akıyor. Vadide yer yer göletler oluşmuş. İçinde farklı türde balıkçıllar, ördekler, kuğular ve birçok su kuşu var. Kenarlarında ise keçi, koyun, inek ve at sürüleri dolaşıyor. Tam fotoğraflık bir manzara ama yolumuz çok uzun olduğu ve zorunlu olmadıkça durmama kararı aldığımız için fotoğraf çekemiyorum. Yol boyunca sürekli hayvan sürüleri yolumuzu kesiyor. Yavaş yavaş karşıya geçiyorlar ve kornaya basmamıza rağmen hiç aceleci davranmıyorlar. Yol kenarlarında sıkça farklı türlerde yırtıcı kuşlar, bazen de ikişerli üçerli gezen turnalar görüyoruz. Bir aralık akbaba sürüsüne rastlıyoruz. Hayli kalabalıklar ve bir leşin başında kavga ediyorlar. 250 km kadar gittiğimizde sağımızda kum tepeleri beliriyor. Bunlar Gobi Çölü'nün kumulları... Gobi, genellikle yarı step olmasına rağmen tamamen kuma dönüştüğü yerler de var. Buna bağlı olarak deve sürülerine de rastlıyoruz. Bu sefer arkadaşları durmaya ikna edip birkaç fotoğraf çekiyorum. Sonrasında bitmek tükenmek bilmeyen çayırlar, dümdüz uzayıp giden yollar... İnsanın uykusu geliyor. Neyse ki arada bir toprak yola çıkıyoruz da uykumuz açılıyor. 430 km yol kat ettikten sonra Övürkhangay ilinin merkezi Arvaykher şehrine ulaşıyoruz. Küçük bir şehir. Etrafta ne bir dağ-tepe var ne de akarsu. Adeta hiçliğin ortasına kurulmuş. Burada kahvehane gibi bir yerde öğle yemeğimizi yiyoruz. Yemek dediğim çay, ekmek ve yanımıza aldığımız konserve balık. Aslında küçük lokantalar var ama menüde et dışında bir şey yok. Fazla oyalanmadan yola devam ediyoruz. Yol, asfalt ve çok düzgün. Hızla ilerliyoruz. Bir nehirde durup elimizi yüzümüzü yıkıyoruz. Nehrin kenarında sırtını dağlara yaslamış güzel bir kasaba var. İşte diyorum, bir şehir kurulacaksa böyle bir yere kurulmalı! Sonunda yolumuz bir nehre varıp dayanıyor. Aslında bu nehrin üstünde hafif araçların geçebileceği basit bir köprü varmış ama yolumuzu çok uzatacağı için bizimkiler tercih etmemiş. Yani karşıya nehrin içinden geçeceğiz ama nehir çok büyük. Daha önceki yolculuklarımda çok defa sudan geçmiştik ama bu kadar büyük bir nehirden geçtiğimizi hiç hatırlamıyorum. Nehrin her iki yakasında da tırlar, kamyonlar ve taksiler bekliyor. Bir de arabaları çekerek karşıya geçiren traktörler var. Bizim rehberimiz olan amca da arabaları traktöre bağlayıp nehri geçeriz, diye bizi buraya getirmiş. Traktör, bir tane kamyoneti nehrin içinden çekip götürüyor. Durup izliyoruz. Sağ salim karşı kıyıya ulaşıyorlar. Nehrin genişliği yaklaşık 50 metre. Derken karşıdan bir arazi aracı suyu yara yara gelip kıyıya ulaşıyor. Bunu gören şoför arkadaş O araba geçtiyse biz de geçeriz. diyor. Amca itiraz ediyor. Karşıdan gelen araba 4x4 bir off-road arabası, bizimkiler ise sıradan taksiler... Ama arkadaş ısrarcı. Mühim olan nereden geçeceğini bilmek. diyor ve dalıyoruz suya. Küçücük arabamızla derin suda ilerliyoruz. Suyun dibi hiç gözükmüyor. Önümüze bir taş çıksa ya da bir an duraklasak oracıkta kalırız. Suyu yara yara, yavaş yavaş ilerliyoruz. Ben çok geriliyorum. Arkadaşa bakıyorum gayet rahat. Neyse ki sağ salim kıyıya ulaşıyoruz. Bizim geçtiğimizi gören diğer arabalar da birer birer geçiyorlar. Suda hiç kalan olmuyor. Yalnız bizim diğer arabanın plakasını su alıp götürmüş. Sabah 6'da kalkıp tekrar yola koyuluyoruz. Henüz güneş doğmamış. Biraz sonra Gov-Altay ilinin merkezi Altay şehrine giriş yapıyoruz. Yüksekçe bir tepeden bakıyoruz Altay'a. Şehrin tamamı gözüküyor. Altay dağlarının eteklerine kurulmuş, nispeten büyükçe bir şehir... Gobi çölüyle Altay dağlarının iç içe bulunduğu bir yer olduğu için Gov-Altay ismini almış. Güneş arkamızdan doğarken tepeden aşağı şehre giriyor ve hiç durmadan yolumuza devam ediyoruz. Şehri çıktıktan sonra yolumuz Altayların içinde bir vadiye ulaşıyor. Toprak yollar eskiyince 15-20 cm yüksekliğinde sayısız kasis oluşuyor. Vadinin içinde paralel yollar olmadığı için mecburen bu kasisli yoldan ilerliyoruz. Yol ne kadar kötü ise manzara da o kadar muhteşem. Güneş, vadinin içine henüz doğmamış olmakla birlikte dağların zirvelerini kızıla boyuyor. Muhteşem fotoğraflar çıkabilir ama yine durmuyoruz. 80 km kadar bu zorlu yolda ilerledikten sonra sonu gözükmeyen bir düzlüğe çıkıyoruz. Kelimenin tam anlamıyla uçsuz bucaksız... Yolumuz toprak. Güneşi arkamıza aldık. Sağımızda ve solumuzda çok uzaklarda Altaylar gözüküyor, önümüzde sadece yer ve gök... Gobi'nin ortasındayız. Çöl bazen toz-toprak, bazen çakıl bazen de otlaklara dönüşüyor. Otlakların rengi sürekli değişiyor. Sarı, yeşil, kahverengi... Saat 9.00 gibi yine Moğol çadırlarının olduğu bir yerde durup kahvaltı yapıyoruz. Bu sefer konserve balık yerine bisküvi tercih ediyorum. Tekrar yola koyuluyoruz. Gobi'de ilerlerken çok kalabalık deve sürülerine rastlıyoruz. Yüz deveyi aşan süreler var. Nedense hep yolda yatıp dinleniyorlar. Biz gelince bazen kaçıyorlar bazen oralı bile olmuyorlar. Yollar da zemin de dümdüz. Git git bitmeyen kocaman bir çöl. Sağda solda hiçbir şey olmadığı için ilerlediğimizi ancak arabanın kilometresine bakarak anlayabiliyoruz. Bir ara yolumuzu bir kurt hızla kesip geçiyor. Görünmez olana kadar arkasından izliyoruz. Biraz ilerlediğimizde yolun etrafına serpilmiş, araba büyüklüğünde taşlar görüyoruz. Dağlar hayli uzak olmasına rağmen çölün ortasına bu taşların nasıl geldiğini merak ediyor ve manzara karşısında bir hayli şaşkınlık yaşıyoruz. 320 km topraktan sonra yolumuz asfalt oluyor. Yolun zemini çok güzel ve hiç viraj yok. Böyle olunca şoförleri yine uyku basıyor. Şoför değişikliği yaparak yola devam ediyoruz. Sabah 7 civarı Altay'dan çıktığımız 440 km'lik yolu 8 saatte tamamlayarak Hovd şehrine ulaşıyoruz. Hovd'a daha evvel birkaç kez gelmiştim. Burada çalışan bir arkadaşımız var ve geleceğimizi önceden haber vermiştik. O da bizi girişte karşılıyor. İki gündür şehirde elektrik yokmuş. Bir haftaya kadar da gelmeyecekmiş. Burada bütün ocaklar elektrikli olduğu için, böyle zamanlarda yemek yapmak hayli zor oluyor. Ama arkadaş her şeye rağmen bizim için bir şeyler hazırlamış. Uzun zaman sonra ilk kez yemek yiyoruz. Çaydan sonra bize yerli kavun ve karpuz ikram ediyor. Hovd, Moğolistan'da karpuz yetişen nadir yerlerden. Eylül ayında olgunlaşıyor. Küçük ve gösterişsiz fakat oldukça lezzetli... Yemekten sonra biraz muhabbet edip ayrılıyoruz. Hovd-Ölgiy arası yol Altaylardan ilerlediği için biraz dağlık. Altayların içindeki vadilerden ilerliyoruz. Yolumuzun çoğu kısmı taşlık ve virajlı. Bu yüzden hızlı gidemiyoruz. Yerde sivri ve keskin taşlar var. Arabanın birinin iki kez lastiği patlıyor. Son 70 km ise güzel bir asfalt. Artık rahat rahat gideriz dediğimiz anda benzinimizin bitmek üzere olduğunu görüyoruz. Hovd'dan benzin almamak gibi büyük bir hata yapmıştık. Aman bitmesin diye bildiğimiz bütün duaları okuyarak Ölgiy'e giriş yapıyoruz. 1720 km'lik bu uzun ve zorlu yolu 43 saatte bitirmiş oluyoruz. Çok güzel yazı olmuş. Elinize sağlık! Hey gidi günler! O toprak yolların hepsi asfalt oldu oysa şimdi. Haliyle 48 saat süren yolculuk şimdi 24-25saat sürüyor. Yorum için çok teşekkürler. Asfalt halinde de geçmek isterdim o yoldan. Güzel bir gezisi yazısı. Yazarının kalemine sağlık."} {"url": "https://helezondergisi.com/olmaz-oyle-sey-ibrahim-yilmaz/", "text": "-Olmaz öyle şey! Olmaz öyle şey! -Ne oldu anne? dedim. -Niye sayıklıyorsun? Yakup Amca'ya mı özendin? Zihnimden geçenleri okumuş olamazdı. Belli ki dilimdeydi kelimeler. Uyku mahmurluğuyla tekrarlıyordum. Yakup Amca'yı düşündüm. Gülümsedim. -Deli Yakup mu? -Deli deme, gücenir. Hem ne belli deli olduğu? Biraz düşündüm. Anneme hak verdim. Köylü, çok okumaktan deli oldu, diyordu. Okumalı ama fazla değil. Hem nasıl da biliyordu yirmi otuz yıl önceki tarihleri. Doğduğum günü sormuştum. İki üç saniye düşünüp perşembe demişti. Perşembe olmalı besbelli. Doğruydu. Böyle hesap yapan adama deli mi denir? Kendime kızdım. -Olmaz öyle şey! Öyle köy kahvaltısı mı olur? -Olmaz öyle şey! dedi. -Babama da bulaştırdım. Bak o da tekrarlamaya başladı. Babam hafif tebessüm etti. Neşeli biridir aslında babam. Ama artık eskisi gibi gülmüyor. Abim işsiz kaldıktan sonra epey durgunlaştı. Kolay değil tabii. Tarlada büyümüş babam. Yazın tütün tarlası, kışın zeytin tarlası. Çocukları işçi olmasın, istiyordu. Kıt kanaat imkanlarla okuttu bizi. Abim işinden olunca da eve kapattı kendini. Kim olsa üzülür, taştan duvardan değiliz ya. Bereket nasibi varmış abimin. Fabrikada iş buldu. Çalışıyor. Daha kötüsü olsaydı. Allah muhafaza. Vakit öğleye yaklaşıyordu. Evde sıkılmaya başladım. Annem bulaşıkları yıkıyordu. Mutfağa onun yanına gittim. -Canın sıkılıyorsa dedeni ziyaret et. Bayramdan beri gitmiyoruz. Bizden de selam götür. Annem ne mübarek kadın! Yine içimi okudu sanki. Sıkıldığımı anladı. Ayakkabılarımın tozunu aldım. Kedilerin kabı gözüme ilişti merdivende. Çıkarken biraz yoğurt koysam, iyi olur. Aç kalmasın yavrular. -Acıkuyu Yokuşu'ndan inme. Dün yağmur yağdı. Orası çamurdur şimdi. Üstün kirlenmesin. -Tamam anne, dedim. Yeni yoldan inerim mezarlığa. Sen de bizi iyice çocuk belledin. -Annelerin gözünde evlatları hep çocuktur, dedi. Yine haklıydı annem. Yeşil montumu alıp evden çıktım. Mevsim bahar, aylardan nisandı. Ama olsun. Terlersem elime alırım montumu. Ya yağmur yağarsa. Tedbirli olmak en iyisi. Sokakta usul usul yürüyor, bir yandan da evlerin bahçesinden sarkan ağaçlara bakıyordum. Bademler, incirler, elmalar, kirazlar... Hepsi yaza hazırlık yapıyordu. Komşumuz Meryem Teyze de öyle. Selam verdim. Çaya çağırdıysa da oturmadım. Odun ateşinde de çay çok güzel olur. Başka zamana artık. -Olmaz öyle şey! Yeni yoldan mezarlığa indim. Dedemin mezarına gidip dua ettim. Sümbülleri suladım. Dedem çok severdi sümbülleri. Mor mor, pembe pembe. Annemin selamını da iletmeyi ihmal etmedim. Gönül koymasın, diye diğer dedeme de uğradım. Hava kapanıyordu. İyi ki montu almışım. Kapıya yönelirken bir cenaze geldi. Hocayla birlikte üç beş kişi vardı. Kimsesi yokmuş garibin. Öğrendim. Yakup Amca'ymış. Namazını kıldık. Kabrin başına geldik. Merhumu kabre koymak için birisi inmeliydi. -Ahmet Hoca, sen indir. dediler. Köylü milleti de acayip. Biraz okuduğunu görmesin, hemen hoca yaparlar adamı. Kabir iyice çamurluğa dönmüştü. Dünkü yağmurdan olacak, su bile birikmişti biraz. Hoca Cübbem kirlenmesin! diye geride duruyordu. Ah, bu hocalar! Senin cübben kirlenmesin, ya benim montum! İş başa düştü! deyip kabre indim. Ayakkabım çamura batmıştı zaten. Varsın montum da batsın. Yakup Amca'ya değer. İndirirken helallik istedim. Sabah seni andık, hakkını helal et. dedim. Köylüler duymadı. Yakup Amca duymuştur. Helal eder o. Bazı hesabı çok iyi bilir de böyle hesapları pek bilmez. Deli sonuçta. Akıllı olsaydı işimiz zordu. Mezarlıktan çıktım. Kapının ilerisindeki hayrattan su içtim. Montumu, ayakkabılarımı biraz temizledim. Derken Karabaş çıkageldi. Acıkuyu'dan inmişti. Üstünde ne çamur vardı ne de başka pislik. Toz bile konmamıştı üstüne nerdeyse. Bir ona baktım, bir kendime. Kahvaltıyı, haberleri, babamı, leylek ağacını, Acıkuyu yokuşunu, Karabaş'ın gülümsemesini, hocanın cübbesini düşündüm. Bir de Yakup Amca var tabii. Hafiften gülümsedim. -Olmaz öyle şey!"} {"url": "https://helezondergisi.com/olu-toplayicisi-semih-yilmaz/", "text": "Altı saatten fazladır direksiyon sallıyordum ve artık gözlerim ağırlaşmaya başlamıştı. Dikkatimi toplamak için başlattığım yolun kenarındaki ve arabaların çarpıp öldürdüğü kanguruları sayma oyunu da artık fayda etmeyince kısa bir mola vermeye karar verdim. Avustralya yollarında öyle bildiğiniz mola tesisleri falan yoktur. Ağaçlarla çevrili yol kenarı, bir alanda sineklerin uçuştuğu bir tuvalet, bir çeşme ve birkaç banktan oluşan dinlenme alanı bulursunuz sadece. Eğer şanslıysanız bazen bir karavanda kahve ve donut satan birilerine de denk gelebilirsiniz. Bugün benim şanslı günümdü anlaşılan zira cezbedici bir kahve kokusu etrafta tiryaki arıyordu. Arabayı park edip indiğimde buz gibi bir hava tenime çarpınca önce biraz şaşırdım. Aslında şaşılacak bir şey yoktu, ağustos ayında yani kışın ortasındaydık. Ağustos ve kış sözcüklerinin aynı cümlede kullanılması sizin için imkansız gelebilir ama bu memlekette başta direksiyon olmak üzere çoğu şey -buna mevsimler de dahil- hep terstir. Soğuk iyi gelmiş, uykum hemen açılmıştı. Kahve karavanının yanındaki iki banktan biri boştu, diğerinde dört genç bağıra çağıra konuşarak gülüşüyorlardı. Kahvemi sipariş edip boş bankta oturmaya başladım. Çok beklememe gerek kalmadan mis gibi kokan sıcak kahvem gelmiş, daha aldığım ilk yudumda ısınmaya başlamıştım bile. Acelem yoktu. O yüzden yudum yudum, tadına vara vara kahvemi içerken başka bir uykulu gözün daha arabasını park edip karavana doğru yürüdüğünü gördüm. Kırk yaşlarında, kirli kızıl sakallı, masmavi gözlü, hafif tombul bir adamdı bu. Siparişini verip bana doğru tebessüm ederek yürümeye başladı. Adamın bu sevimli hali, gayriihtiyari bende de bir tebessümle karşılığını buldu. Ağır bir Aussie aksanıyla G'day mate! diye beni selamlayıp yanıma oturmak için izin istedi. Kafamı sallayıp selamını aldıktan sonra elimle yanımdaki boş yeri gösterdiğimde gülerek hemen oturdu. Havanın soğukluğuna okkalı bir küfür salladıktan sonra ellerini ağzına götürüp hohlayarak ısıtmaya çalıştı. Kahvesi gelip içmeye başlayınca o da benim gibi kendine geldi ve teklifsizce anlatmaya başladı. Sözcükleri öyle yutarak konuşuyordu ki söylediklerinin ancak yarısını anlayabiliyordum. Elbette bunu ona çaktıracak değildim. Arada bir kafamı sallıyor, dediklerini anlıyormuş gibi yapıyor, bazen de ufak tefek sorular sorup sohbeti devam ettirmeye çalışıyordum. Bir ara sırf ilgili görünmek için ne iş yaptığını sorduğumda ağzında bir şeyler geveledi ama ben yine tam anlayamadım. Aslında duyduğum şeyi doğru anlamıştım ama idrak edememiştim çünkü böyle bir meslek olduğundan daha önce hiç haberim olmamıştı. Bilirsin, birileri bir yerlerde ölürse onların cesetlerinin alınıp morga getirilmesi gerekir. İşte benim işim bu dostum, ölüleri alıp morga götürmek. Tabii daha çok polislik, savcılık işi olmayan ölülerle ilgileniriz biz. Evinde huzur içinde ölmüş yaşlılar, bir mağazada kalp krizi geçirip göçen teyze ve amcalar genelde bizim en sadık müşterilerimizdir. Yanlış anlama, yirmi yıldır bu işi yapınca insan biraz hassasiyetini kaybediyor ama ben saygılıyımdır ölülerime, hep iyi davranırım ve onları asla incitmem. Arada bir gençler ve çocuklar da karşımıza çıkar tabii. Ne yazık ki hayatı bilmiyor bu çocuklar. Yaşamanın ne güzel bir şey olduğunun farkında değiller. Biliyor musun? Her hafta bir iki intihar eden oluyor. Kimisi bir yerden kendini atıyor kimisi de ilaç içiyor. En çok onlara üzülüyorum, soğuk bedenlerini o plastik poşetlere koyup buz gibi morga götürürken. Sonra aileleri geliyor aklıma, özellikle de anneleri. Başlarda çok zordu. Her gece o gün topladığım cesetleri rüyamda görüyor ve bir türlü uyuyamıyordum ama paraya ihtiyacım vardı ve bu işin parası da oldukça iyiydi. Bir ara bir psikoloğa gitmeyi bile düşündüm. Zaten devlet de her altı ayda bir formalite bile olsa bizi gönderiyordu. Sonra yaptığımı sadece bir iş hem de önemli bir iş gibi görmeye başlayınca alıştım. Artık o insanları ölü olarak görmüyorum, onlar benim müşterilerim. Benden hayatlarının sonunda düzgün bir hizmet alıp huzur içinde dinlenmeye gidecek yolcular onlar. O yüzden ben de elimden gelenin en iyisini yapmaya çalışıyorum. İnsan ölüden niye korksun dostum, onlar zararsız garibanlardır, ille de korkacaksan dirilerden kork sen! Daha sonra da biten kahvesinin kahverengi kağıttan bardağını eline alıp ayağa kalktı. O böyle ayaklanınca ben de kendimi ayağa kalkmak zorunda hissettim. Kusura bakma! İnsan vaktini hep ölülerle geçirince konuşmayı özlüyor, senin gibi dinlemeyi seven birini de bulunca çenesi kapanmıyor işte. Canını sıktıysam özür dilerim. deyip elini uzatınca kuvvetlice elinden sıktım. Samimiyetim elinden kalbine ulaşmış olacak ki mavi gözlerini kısıp tekrar gülümsedi ve Umarım seninle bir daha sadece kahve molasında görüşürüz. deyip gülerek yavaş adımlarla arabasına binip gözden kayboldu."} {"url": "https://helezondergisi.com/omur-boyu-babasini-arayan-cocuk-roza-aytmatova-alimcan-alibekov/", "text": "Cengiz Aytmatov dendiği zaman ilk aklımıza gelen, onun Kırgız edebiyatının en büyük yazarı olduğudur. Aynı zamanda o, Türk dünyasının en büyük yazarlarından biri olmasının yanı sıra, eserleri dünyada en çok dile çevrilen yazar olarak da bilinir. Aytmatov'un çok bilinmeyen yönlerinden biri de 1930'lu yıllarda Kırgız aydınlarının önde gelenlerinden biri olan babası Törekul Aytmatov'un, 1938 yılında Stalin'in hışmına uğrayarak idam edilmesidir. Cengiz Aytmatov'un bu röportaja konu olan son bir özelliğini daha ekleyelim: Aytmatov ailesinin en küçük ferdi olan Roza Aytmatova, babası T. Aytmatov ile ağabeyi C. Aytmatov'dan kalan mirası sonraki nesillere taşımak için ilerlemiş yaşına rağmen (86 yaşında) bugün bile çalışmalarına devam etmektedir. Onun, babası ve ağabeyi ile ilgili çalışmaları geçmişe ışık tutan birer fener misali Kırgız kamuoyunca ilgiyle takip edilmektedir. Bu röportajı okuyunca, Cengiz Aytmatov ve ailesinin başından geçen acı olayların aralanan ilk perdesinin arkasındaki gerçekler karşısında şaşkınlığınızı gizleyemeyeceksiniz! Gazeteci Alimcan Alibekov'a bu röportajından dolayı teşekkür ederken, sizi Roza Aytmatova'nın Türkçe olarak yayımlanan ilk röportajıyla baş başa bırakıyoruz. Roza Törekulovna, bugün de bildiklerini gençlerle paylaşmaya devam ediyor. Milletvekilliği seçimleri için çalışan bayanlarla online görüşmemiz olacak. Onun akabinde ağabeyim Cengiz'in heykelinin yanında buluşalım. dedi. Söylediği gibi öğleden sonra saat beşte, işinin bittiğini ve müsait olduğunu söylemek için telefon etti. Buluştuk, güzel bir röportaj yaptık. Roza AYTMATOVA: Evet, yaşandı. O meseleye gelmeden önce ineğin bize gelmesine de değinmemiz gerek. İkinci Dünya Savaşı yıllarında, ailecek Ciyde köyünde yaşadık. Ağabeyim Cengiz, Şeker köyünde Karakın Nine'nin yanında, köy idaresinde sekreter ve muhasebeci olarak çalışmaktaydı. Dedem Aytmat'ın Birimkul adında büyük ağabeyi vardı. Biz Moskova'dan Şeker'e göçünce, Birimkul'un oğlu Alımkul bize kendi evini verdi. Kendileri ise ailecek evin yanına kurduğu boz üyde yaşamaya başladı. Ev dediğimiz de tek odalı küçük bir ev. Dört çocukla birlikte ancak sığıyorlardı. Babamın Ayımkül adında ablası vardı. O halamın kocası Momunbek; Çocuklara süt gerek. Sağıp içersiniz. diyerek kendi ineklerini bize getirdiler. Evet, o tutuklandıktan sonra. Günler o şekilde geçerken bizim hakkımızda, Halk düşmanının ailesine yardım ediyor. diyerek Alımkul ağabey hakkında dilekçe yazmışlar. Bunun üzerine onu da gözaltına aldılar. O bir daha dönmedi. Onun iki kardeşi daha vardı. Birinin adı Özübek idi. Onu da gözaltına aldılar, o da geri gelmedi. Babamın Rıskulbek adındaki en küçük kardeşi de sürgüne gönderildi. Bir daha onunla ilgili de herhangi bir bilgi alamadık. Biz Ciyde köyünde yaşıyorduk. Annemin ablası vardı. Annem işe gidince bize o bakardı. Biz henüz küçük birer çocuktuk. Cengiz ayda bir kere geliyor, bizi görüp ziyaret ederek geri dönüyordu. Onun çalışmasının güzel bir yönü vardı. Köy idaresinde çalıştığı için Cengiz'e 0.3 dönüm yer verilmişti. Evet, öyle oldu. O verilen araziye mısır ekmişti. Elde ettiği hasadı bize getirerek aile bütçemize katkı sağlıyordu. İşte o günlerin birinde ağabeyim eve geldi. Eniştemizin verdiği ineğin buzağısı da artık büyüyüp düve olmuştu. Ağabeyim gelip ineğe ve düveye bir göz attı. Annem, Yakında ineğimiz doğuracak. İnşallah sütümüz, kaymağımız olacak. Çocuklar bayram edecek. diye sevindi. Evimizin durumu ortadayken, ineğimizi bağlamak için ufak da olsa bir ahır, uygun bir alan da yoktu. Hayvanları gözden uzak bir yere bağlamak da zor. Çünkü o günlerde hırsızlar ortada kol geziyordu. Annem kolhoz başkanıyla konuştu. İneğimizi kolhozun ahırına bağlayayım. Sağımcılar sağıp, sütü versinler. Ben de aylığımdan ücretini öderim. dedi. Annemin kolunda romatizma olduğu için inek sağamıyordu. Böylece bizim inek kolhozun ahırına bağlandı. Orada bekçi de vardı. Bir gün Cengiz geldi. Gidip ineğimizi bir göreyim. diyerek ahıra gitti. Gitti ama ineğimiz yerinde yokmuş. Bekçiye sormuş, nerede diye. Bekçi ise Bilmiyorum, burada duruyordu. Belki de ipinden kurtulup gitmiştir. diye cevap vermiş. Ağabeyim yakın civarı dolaşmış, göz atıp ineği aramış. Şimdi bile aklımda, o günlerde Talas'ın etrafına siper niyetine kazılmıştı. Ta Rusya'nın batısında olan savaş olur da buraya kadar gelirse hazırlık olsun diye kazılmıştı. Ağabeyim o siperleri gezmiş, inek oralara düşmüş olabilir diyerek. Orada da başka yerde de inekten iz bulamamış. Biri bizim ineğimizi hırsızlamış olmalı. diyerek Temirbek isimli traktörcü komşumuza gitmiş. Ona Tüfeğinizi verebilir misiniz? demiş. O sırada hasta yatmakta olan Temirbek, Tamam, şurada asılı. Alabilirsin. diye cevap vermiş. Eğer hasta olmasaydım, hırsızları kendim kurşunlardım. demiş. Ağabeyim oradan aldığı tüfekle hırsızın peşine düştü. Gördüğüm yerde alnından vuracağım. dedi. Kazakistan'ın Cambul şehrine doğru giderken karşısına eşeğiyle gelmekten olan bir yaşlı kişi çıkmış. Hey, oğlum, ne oldu sana? Birini öldürmeye mi gidiyorsun? diye sormuş. Cengiz, Evet! demiş. Ne olduğunu soran yaşlı adama, bizim durumumuzu anlatmış. Dört çocuğun ihtiyacını karşılayan ineğimizi birilerinin hırsızladığını, onu aramaya çıktığını söylemiş. Yaşlı adam ağabeyime, Hey, oğlum! Birilerini öldürme gibi bir düşünceden uzak ol! Sen talihli biri olacağa benziyorsun. Senin bir değil, yüz ineğin olur. Geleceğin parlak olur. Şimdi geri dön ve doğruca evine git! diyerek oradan uzaklaşmış. Adam gidince bir süre düşündüm. Kalbim öfkeden küt küt attı. Avazım çıktığı kadar bağırarak ağladım, ağladım. Sonra içime bir rahatlık geldi. Geri eve döndüm. demişti ağabeyim. R. A: Öyle diyorlar. Kazakistanlı yazar dostu Muhtar Şahanov ile sohbet ederken Şahanov ona; Peki, o yaşlı kişinin dediği gibi yüz ineğin oldu mu? diye sormuş. Ağabeyim gülerek O yüz inek galiba benim kitaplarım! diye cevap vermiş. R. A: Kitabın ilk baskısını, arşivleri biraz daha fazla araştırarak tekrar gözden geçirdim. Kitabın Kırgızcası, Atam Cönündö Eskerüü ; Rusçası, Moy Otets Kak Gosudarstvenniy Deyatel şeklinde. Şimdi şöyle bir şey düşünüyorum: Bu yıl Törekul'un 120, Cengiz'in 95. doğum yıl dönümü kutlanacak. Eğer resmi olarak bir kutlama yapılacaksa iki doğum gününü birlikte kutlamaları doğru olacaktır. Daha önce söylemiştim ya, babamın yardımıyla bir köşe oluşturmuştuk diye. Babam, Cengiz'in üzerine çok düşmüş. Ağabeyim; Moskova'da birinci ve ikinci sınıfta okurken babam bana yardım ederdi. Her gün ne okuduğumuzu, ne öğrendiğimizi sorardı. diye bahseder. Demek ki babam oğlunun geleceğine sağlam bir temel atmış. Bu bir yönü. Sanırım ağabeyim eline kalem alıp eserler vermeye başlayınca babasına olan hasret ve iştiyakını, Erte Kelgen Turnalar ve Samançının Colu gibi eserlerinde gün yüzüne çıkarmış olmalı. Samançının Colu romanında; Baba, ben senin gömüldüğün yeri bilmiyorum. Senin için bir anıt dikmek istiyorum ama yapamıyorum. Bu eserimi sana ithaf ediyorum. diyor. İnsanlar, babasının arkasından türlü türlü sözleri söylüyor olmasına rağmen onların hiçbirine kulak asmayıp babasına olan hasretini açık açık dile getiriyor! Bu durumu, babam ile oğlu arasındaki kader, onların arasındaki sevgi bağı diye yorumluyorum. R. A: O da şöyle oldu: 1991 yılında gazetelerde, Bişkek'e yakın bir yerde, toplu mezar olmalı ihtimali olan bir arazi kazılıyor. Orada çok sayıda insan kemiği bulundu. şeklinde yazılar çıktı. Ben o günlerde işlerim dolayısıyla Fransa'da idim. Dönüşte ağabeyimin elçi olarak görev yaptığı Lüksemburg'a uğradım. Gazetelerdeki haberi ağabeyime anlatınca Duydum. dedi. Meğer İlgiz Ağabeyim telefon açarak haber vermiş. Ama o zaman oradaki kemiklerin kime ait olduğunu da bilmiyoruz tabi. Ağabeyim; Kemikler var ama onların kime ait olduğunu nasıl bilebiliriz? Belki 1916 yılındaki olaylarda ölenlere; belki de bir yıllarda yaşanan açlıktan dolayı ölenlere ya da salgın hastalıktan dolayı ölenlere ait olabilir, bilemeyiz ki. dedi. Bunun üzerine ben üstelemedim. Kırgızistan'a geldikten birkaç gün sonra Törekul'un ölüm cezasına dair karar kağıdı bulundu diye haber verdiler. Ağabeyimi arayıp bu konuyu görüştük. Tam da o günlerde SSCB'nin dağılmasına sebep olacak olayların çıkması üzerine, Moskova'dan ağabeyime, Hiçbir yere ayrılmayın! şeklinde haber gitmiş. Böylece ağabeyim o günlerde Kırgızistan'a gelemedi. Bu sırada Akayev de Moskova'ya uçacaktı ama üç kere tehir ettiler. Üçüncüsünü 30 Ağustos'ta uçmak üzere değiştirdiler. 30 Ağustos'ta toplu mezarda bulunan kemiklerin, düzenlenen törenlerle tekrar toprağa verilmesi kararlaştırıldı. Ağabeyime de haber gitmiş. O da törene katılmak için geldi. Hepimiz birlikte karşıladık. Aslında o egemenliğin temelini atan insanların tekrar defnedilmesi tam da 30 Ağustos'ta gerçekleştirildi. Akabinde 31 Ağustos'ta Kırgızistan'ın egemenliği ilan edildi. Ben o günlerde oldukça zorlandım. O zamana kadar birinin ardından onu anmak üzere bir yazı kaleme almamıştım. Branşım itibariyle fizikçi olduğum için o alanda makaleler yazıyordum. Öyle bir yazı kaleme alma gibi bir düşüncem yoktu. Cenaze merasimi durumu ortaya çıkınca, kısa sürede kağıt ve kalem bulundu ve bana anma yazısı yazmam için haber geldi. O günlerde gece gündüz düşünmeye başladım. Tam da o günlerde yengem Kerez telefon etti. Altmışıncı doğum günümü kutlamak üzere sizleri davet ediyorum. diyerek bizi çağırdı. Gelemem! dedim. Neden? diye sordu. Babamın yasını tutuyorum. dedim. 53 yıl önce ölen babana şimdi mi yas tutuyorsun? diye sordu. Benim nazarımda babam bugün ölmüş gibidir. diye cevap verdim. Bana kırıldı. Bir hafta sonra yengemi ziyarete gittim. O günlerde ağabeyim de gelmişti. KGB'ye çağırmış olmalılar. O dönemdeki şefi Asankulov idi. O, babama her şeyi anlatmış olmalı. O kısmını iyi bilmiyorum. Yeğenim Asan Belgeleri Moskova'dan getirdiler. demiş. Çünkü o da KGB'de çalışıyordu. O günlerde, Kemiklerin olduğu alanı kazalım mı, kazmayalım mı? Halka duyuralım mı, duyurmayalım mı? Yoksa kimseye söylemeden geri gömelim mi? şeklinde tartışmalar olmuş. Oradakilerin yarısı, özellikle de Ruslar Geçmiş gitmiş bir olay. Yeniden kazmamıza gerek yok. diye karşı gelmişler. Asankulov ise Açalım, insanlar da bilsin. demiş. Bu konuda onun büyük bir faydası dokunmuş aslında. Çünkü başka hiçbir SSCB ülkesinde bu şekilde bir toplu mezarın tekrar açılması diye bir durum olmamıştı. Sonraki günlerde kemikler tekrar defnedilirken onu törene almamışlar. Tören sırasında büyük bir üzüntüyle kenarda durmuş. Onun, düşünce olarak komünist olduğu ve SSCB'nin dağılma sürecini desteklediği için görevinden alındığını sonra öğrendik. R. A: Yukarıda, Lüksemburg'a gittiğimi söylemiştim ya. Ben gelene kadar aile üyelerimizin hepsini de çağırıp meseleyi anlatmış olmalılar. Ağabeyim telefon edip Kız kardeşim bu meseleye çok üzülüyor. diye söylemiş olmalı. Beni de çağırdılar. Gittim. KGB binasına ilk kez girdim. Daha girişindeki Jersinskiy'in iki metrelik heykelinin önünde deste deste çiçek duruyordu... O manzarayı görünce farklı bir ürpertiye mi kapıldım, hatırlamıyorum. İkinci kata çıkmış olmalıyım. Şef, yardımcısını çağırdı. O gelince babamın mahkeme karar kağıtlarını getirtti. Asankulov'un o işine çok sevindim. Kağıtları açarak yıllar önce yaşanan acı olayların ne olduğunu tek tek açıkladı. Evraklar arasında babamın askeri kimliği varmış. Elime alıp sağına soluna bakarken şef; Alabilirsin, babandan sana hatıra kalsın! dedi. Sevinerek aldım ama gözlerimden akan yaştan etrafım görünmez oldu. . Şef, Sizi toplu mezarın olduğu Çon-Taş köyüne götüreyim. dedi. O günlerde henüz yeniden defin gerçekleşmemişti. Oraya varıp insanların canlı, yarı canlı şekilde atıldığı çukurun başına vardık. Çukurun dibinde çok sayıda kemik duruyordu. O manzara karşısında oldukça üzüldüm. Sonra Asankulov, merhumların ruhuna Kuran okudu. O sırada çekilen fotoğraflar elimde. İstersen sana vereyim, yayınlarsın. A. A: Bazı yerlerde Repressiye döneminde, siyasi tutukluların Çon-Taş'a siyah arabalarla götürüldüğü, orada kurşuna dizildiği söyleniyor. R. A: Olayın aslı öyle değil. Şimdiki Kardiyoloji Enstitüsünün olduğu yerde hapishane vardı. Öldürme işine 5 Kasım'da başlamışlar. Onca insanın bir an önce öldürülmesi gerekiyor ya. 7 Kasım'da bayram. O süre içinde o kadar insan öldürülmüş. 7 Kasım'da ise Lotsmanov, tribüne çıkıp hiçbir şey olmamış gibi resmi geçitteki insanlara gülerek el sallamış. A. A: Nasıl bir vicdansızlık ve ikiyüzlülük! R. A: Hem de nasıl! 10 Kasım'da cesetleri alıp Çon-Taş'a götürerek tuğla imalathanesinin fırınının çukuruna atmışlar. O sırada etraftaki köylüler, buldukları şeylerin arkasına saklanarak orada olan biten şeyleri büyük bir şaşkınlıkla görmüşler. A. A: Onca insan, o korku ikliminde kimseye bir şey diyememiş demek ki. Bu yönüyle, babasından duyduğu bu büyük sırrı yıllarca içinde saklayıp sonra yetkililere bildiren Bübüyra Nine'ye ne kadar teşekkür etsek az gelir. R. A: Doğru söylüyorsun. Ona ve Bolot Abdrahmanov'a üstün hizmet ödülü verilmeli, diye düşünüyorum. Fotoğraflar Aytmatov ailesinin aile albümünden ve internetten alınmıştır. Röportajın devamı Helezon'un temmuz sayısında verilecektir. . - . . , . , . . . . , . . , . - . . . . , ! . , . - . . . . . , . . , . . , . . , . 30 . . . , . . . . , , . , , . , . , , , , . . . . , . . . , , , . . , . . , , , . , . . , , . , . , . . . , , ? . ! . , , , . , , ! , , , ! ! . , - . , . . . , ? . . . . . . . 1991- . . . . , . . , . . . . ? 1916- , , , ? . . , . . . . , . . , . 30- . 30- . . 31- . 30- . . . . . . . . , , . - . , , . . ? . . 53 ? . . . . , . . . . . . , , , , . , . , . . . , . - . , . , . , . . . . ... , , , . . . . . , . . , , ! . . . - . . , , . . . . . . . - , . . . 5- . . . . 7- , . ! 10 - . , . . . . . . Cengiz Aytmatov'u tam olarak anlamak elbette mümkün değil. Ama onun ne tür bir ortamda yetiştiğini, o güzel romanları yazmasının altında yatan hayat gerçekleri biraz bilinirse bu konuda ufak bir adım atılmış olacaktır. Onun için de anne babasının, dede ve ninelerinin hayatı, onların Aytmatov'a olan etkilerini bilmek gerekcektir. Onu da bize en iyi gösterecek olan ailesinden biri olabilirdi. İşte, Roza Aytmatova Cengiz Aytmatov'un ailesinin en küçük ferdi olarak ağabeyinin ve babası Törökul Aytmatov'un hayatının Türkiyeli okurlara hala bilinmeyen yönlerinin bir kısmını bize sunmaktadır bu röportajda. Alımcan Alımbekov'a röportaj için teşekkür ediyorum. Helezon bu çalışmaya yer verdiği için alkışı hak ediyor. Roza Eceye ise uzun ömür diliyorum. Çevirmen İ. T."} {"url": "https://helezondergisi.com/opera-elif-altintas/", "text": "- Kaligrafi Meryem TUNCA (11.888) - Dora Maar Ağlayan Kadın mı? Elif ALTINTAŞ (3.383) - ARALIK SAYIMIZ YAYINDA! (3.204) - Soraya'ya Mektup Elif ÖZSOY (2.202) - Sevgi Boyutunda Kal Emin Osman UYGUR (1.865) - An Interview On Poetry With The Poet Ilinca BERNEA Seher SAĞLAM (1.756) - Johan Vandewalle ve Türkçenin Matematiği Emin Osman UYGUR (1.678) - Neden Pink Floyd / Elif ÖZSOY (1.671) - Sürgündeki Şair Yırçı Kazak / Erdal KARAMAN (1.606) - YÜZÜKLERİN SIRRI Elif ÖZSOY (1.585)"} {"url": "https://helezondergisi.com/orta-anadolu-abdal-muzigi-geleneginin-buyuk-ustalarindan-biri-neset-ertas-hizir-ilyasoglu/", "text": "Sanırım bu türküyü bilmeyenimiz yoktur. Bu türkünün güftesi ve bestesi Neşet Ertaş'a aittir. Kendisi bu türkünün hikayesini şöyle anlatır: O zamanlar gençtim. Pavyonda çalıp söylüyordum. Gömleğimin yakası yağ içindeydi. Onu yıkayacak, önüme bir tas çorba koyacak bir yarim olsa dedim. O arada uzaktan uzağa bakıştığımız bir kız vardı. Gittim istedim. Hayır demediler. Ama olmadı, kısmet değilmiş, yarım kaldı. Ben de çok efkarlandım. Pavyondan ayrıldım, şehri terk ettim, sazımı siyaha boyadım ve başladım çığırmaya. . Neşet Ertaş, kendini anlattığı bir şiirde, 1938 yılında Kırtıllar Köyü'nde Döne'den doğma Muharrem Ertaş'ın oğlu olduğunu söyler. Onun müzikle tanışması altı yaşlarında başlar. Müzikle tanışmasını da kendisini anlattığı o şiirde; Dizinde sızıydı anamın derdi. Tokacı saz yaptı elime verdi. Yeni bitirmiştim 3 ile 4'ü. Baban gibi sazcı oldun dediler. (Neşet Ertaş, 2020). İlkokul üçüncü sınıftayken önce keman, sonra da bağlama çalmasını öğrenir ve ardından babası Muharrem Ertaş ile birlikte yörenin düğünlerinde saz çalıp türkü söylemeye başlar. O, henüz 12 yaşında iken annesi Döne Hanım vefat eder. Babası daha sonra Yozgat'ın bir köyünden Arzu Hanım ile evlenir. Bir süre bu köyde yaşayan Ertaş, ilerleyen süreçte Yozgat'ın Yerköy ilçesi, ardından da Kırşehir, Yozgat ve Kırıkkale gibi yerlerde yaşar. sözleriyle başlayan bozlaktır. İki yıl süren İstanbul macerasından sonra Ankara'ya gelir. İstanbul'dan sonra Ankara'ya yerleşen Ertaş, TRT Ankara Radyosu'nda canlı yayınlanan Nureddin Sarısözen yönetimindeki Yurttan Sesler isimli programda mahalli sanatçı unvanıyla Anadolu'nun tamamına sesini duyurma fırsatı bulur. Bu programda Geleli gülmedim ben bu cihana isimli bozlağı solo çalarak okur. Bundan sonra 1970'li yılların ortalarına kadar devam eden yirmi yılı aşkın süre boyunca on beş günde bir misafir mahalli sanatçı sıfatıyla Ankara Radyosu'na çağrılarak on beşer dakikalık solo bandlar yapar. Bu türkülerin bir kısmı anonim olmadığı ve beste özelliği taşıdığı gerekçesiyle dönemin yetkililerince arşiv kayıtlarından çıkarılır (Tokel, 2020). Bu arada Ankara'da hemşehrisine ait Kazablanka Gazinosu'nda çalışmaya başlar. Bu gazinoda Leyla isminde bir kızla tanışır ve onunla evlenmek ister. Babası bu evliliğe karşı çıksa da o babasını dinlemeyerek bu kızla evlenir. Bu evlilikten iki kız, bir erkek çocuğu olur. Ancak yedi yıl sonra bu evlilik biter. 1960'lı yıllardan itibaren farklı türlerdeki müzisyen ve oyuncularla beraber konser turnelerine çıkar. Artık bu alanda epey bir mesafe kat ettiği için daha sonra bu konserlerini tek başına yapar ve Türkiye'nin bütün şehirlerini ve pek çok ilçesini dolaşır. Yıl 1976'yı gösterdiğinde, sahnede iken el parmakları ani bir felç geçirir. Hemen Hacettepe Hastanesine kaldırılan Ertaş, iki yıl uygulanan fizik tedaviden bir sonuç alamaz. Müzisyenlikten başka mesleği de olmadığı için tedavi olacak parayı bulamaz ve çareyi Almanya'da işçi olarak çalışan ağabeyi Necati Ertaş'ın yanına gitmekte bulur. Almanya'daki tedavi iki ayda sonuç verince üç çocuğunu da Almanya'ya getirterek sanat hayatını Almanya'da devam ettirmeye karar verir. Böylece aralıksız yirmi beş yıl (1979-2003) sürecek olan gurbet hayatı başlamış olur. Bu süreçte başta Almanya olmak üzere, Türk işçilerinin yoğun yaşadığı Avrupa ülkelerinin hemen bütün şehirlerinde çok sayıda konser verir. Türk işçilerinin düğünlerine katılır. Türkiye'de iken çıkardığı 33'lük ve 100'den fazla 45'lik plağa Almanya'da doldurduğu yirmi civarında kaset eklenir. CD olarak çıkan albümlerinin sayısı yirmi beş civarındadır. Bugüne kadar plak, kaset ve CD'lere okuduğu türkülerin kesin sayısı bilinmediği gibi bu türkülerin kaçının kendisine ait olduğunun bir dökümü de henüz yapılamamıştır. 500 civarında olduğu tahmin edilen yayımlanmış türkü kayıtlarının yüzde seksen beşinin söz ve müziği kendisine ait olup diğerlerinin önemli bir bölümü, babasınındır. Bunlar genel itibariyle söz ve müziği anonim olan çoğu Orta Anadolu yöresine ait çeşitli türküler, bozlaklar, oyun havaları ve halay ezgileridir (fikriyat. com, 2018). Ertaş, Orta Anadolu Abdal müziği geleneği birikiminin yeni bir yorumcusu olup müziği yoğun yöresel özellikler ve baskın mahalli unsurlar taşır. Fakat, onu farklı kılan yönü ise Anadolu Abdal müziği geleneğini bulunduğu yörenin dışına çıkarabilmiş olmasıdır. Dolayısıyla o, başta babası Muharrem Usta olmak üzere Hacı Taşan, Çekiç Ali ve Abdal/Türkmen müziği geleneğinin en üst seviyede sentezini yaparak başta Anadolu olmak üzere dünyanın farklı coğrafyalarına taşıyabilen bir şahsiyettir. Neşet Ertaş'ın hayatı, sanatıyla o derece iç içedir ki çalıp söylediği türkü ve bozlaklarında bütün bir hayat hikayesini bulabilirsiniz. Onun müzik yaşamına yakından bakıldığında, içli türkülerin, hüzünlü bozlakların nasıl oluştuğunun ipuçlarını görmek mümkündür. O, eskiyi yeniden keşfetme yeteneği sayesinde okuduğu her eseri yeni baştan öyle bir yorumlar, ona öyle bir ruh ve hava verir ki adeta yeni bir beste ile karşı karşıya olduğunuzu sanırsınız. Dinlediğiniz bu yorum başkasına ait olmasına rağmen sanki sizi yıllar öncesine ait bir Ertaş türküsünü dinlediğinizi düşündürür. Ertaş, bu sıra dışı yeteneği, gelenekten kopmadan eskiyi yeniyle buluşturması ve yeni zamanların modern eğilimlerini gözeten sanatçı kimliği ile kendisini hep gündemde tutmuştur. O, türküyle bağlamayı o kadar yakınlaştırmıştır ki kendisini de bu ikiliyle birlikte eritip yok ederek muhteşem bir sacayağı meydana getirmiştir. Dolayısıyla sanatını icra ederken; müziğin özünü, ruhunu, kendi hissettiklerini hiçbir suniliğe girmeden olduğu gibi söze ve saza dökebilen bir efsanedir. Dolayısıyla onun bu kabiliyeti karşısında siz şu hükme varırsınız. Ertaş, ismini bağlama ile öylesine özdeşleştirmiştir ki adeta bu dünyaya türkü söylemek için gelmiş gerçek bir ustadır. Onun sazıyla beraber söyleme tekniği, yorum gücü, repertuvarı, üslubu, gelenekteki yeri ve konumu, çeşitli yabancı müzikologlar tarafından da incelenmiş, üniversitelerde ve konservatuvarlarda tez konusu olmuştur. Bütün canların Hak olduğu inancını Bektaşilik penceresinden görüp yorumlayan Ertaş'ın sahne ritüelleri arasında hiç ihmal etmediği davranışlarından biri de elini yere sürüp öptükten sonra kalbinin üzerine koymasıdır. Bunun anlamını da kendisi şöyle ifade eder: Canı Hak görmek bizim Bektaşiliğimizin de özüdür, karıncadan file kadar bütün canları Hak biliriz. Bütün canların canı Hak'tır, bir canı incitmek de Hakk'ı incitmektir (Tokel, 2020). Ertaş'ın hayatını ve sanatını anlatan ilk kapsamlı çalışma TRT ve Anadolu Folklor Vakfının iş birliğiyle, Bayram Bilge Tokel'in, yönetmen Ali Bozkurt'la birlikte hazırladıkları dört bölümden oluşan Bozkırın Tezenesi adlı belgeseldir. Ona Bozkırın Tezenesi şeklinde ilk kez Yaşar Kemal hitap etmiştir. Bunun sebebi ise Ertaş, Türkiye'den Almanya'ya giderken bir seferinde Avusturya'da ehliyetsiz araba kullandığı bahanesiyle hapse düşer. Bu sırada Yaşar Kemal kendisine İnce Memed isimli kitabını imzalayıp yollar. Kitabın girişine de şu notu yazar: Bozkırın tezenesine selam olsun, geçmiş olsun. (anadolugazete. com. tr, 2018). 2000 yılında hazırlanan bu belgeselden beş yıl sonra gerçekleştirilen ikinci belgesel çalışması ise Can Dündar ve Bayram Bilge Tokel'in birlikte hazırladıkları Garip adlı üç bölümlük yapımdır. Daha sonra Bayram Bilge Tokel, Neşet Ertaş Kitabı adlı bir monografi çalışması yayımlanmıştır. Son yıllarda yayımlanmış, hayatını ve sanatını anlatan diğer iki eserden ilki Haşim Akman'ın Gönül Dağında Bir Garip adlı nehir söyleşisi, diğeri ise Erol Parlak'ın Garip Bülbül adlı kitabıdır. Ertaş, Süleyman Demirel'in cumhurbaşkanlığı döneminde kendisine teklif edilen 'Devlet Sanatçısı' unvanını, Hepimiz bu devletin sanatçısıyız. Ayrıca bir devlet sanatçısı sıfatı bana ayrımcılık geliyor. diyerek kabul etmez. Abdallık kültürünün son efsanesi olarak bilinen Ertaş, hayatta olduğu dönemde UNESCO Somut Olmayan Kültürel Mirasın Korunması Sözleşmesi kapsamında Kültür ve Turizm Bakanlığınca Yaşayan İnsan Hazinesi ilan edilir. 25 Nisan 2011 tarihinde İTÜ Devlet Konservatuarı tarafından fahri doktora ödülüne layık görülür. Ayrıca Ertaş'a, İstanbul Teknik Üniversitesi Devlet Konservatuvarı tarafından 2011'de fahri doktora unvanı verilir. Ertaş'ın tavrı ve türküleri bugün itibariyle konservatuarlarda ders olarak okutulmaktadır. Onun Anadolu insanı tarafından yeniden keşfedilmesi ise 2005 yılında İstanbul Rumeli Hisarı'nda verdiği konseri sayesinde olur. Tek bir enstrümanla binlerce kişiyi adeta hipnoz etmiştir. Halbuki bunu kimisi dev orkestralarla, kimisi güçlü bir sahne şovuyla yapar. Ama Bozkırın Tezenesi öyle güçlüdür ki bunu tek başına yapar (Alpaslan Türker Arşivi, 2020). Kimsenin ağzından çıt çıkmaz, pürdikkat belki de son kez bir efsaneyi izliyorlar gibi herkes onu dinler. Nihayet bu efsane, 25 Eylül 2012'de İzmir'de yakalandığı prostat kanserine yenik düşer ve; Topraktan geldik, toprağa gideceğiz, ayakların turabı olmak insanın aslına dönmesidir; gönül hızmatçılığı ise insan olmanın bir gereğidir, çünkü gönül Allah'ın evidir... sözünde dediği gibi aslına dönmek üzere 74 yaşında hayata veda eder."} {"url": "https://helezondergisi.com/orta-dunyanin-buyusu-yuzuklerin-efendisi-ve-hobbit-konserleri-elif-ozsoy/", "text": "Geçtiğimiz 25 Aralık'ta Stuttgart'ta gerçekleşen Der Herr der Ringe und der Hobbit das Konzert ile hayatımın en büyülü anlarından birine şahitlik ettim. Bu eşsiz konser, adeta sahnede Orta Dünya'nın büyülü atmosferini canlandırdı. Şimdi sizlere bu unutulmaz deneyimi aktarmak istiyorum. Belki sihirli notaları bir miktar evinize taşıyabilirim. Gece benim için olumsuz başladı. Arabada Sauron'un yüzüğünü evde unuttuğumu fark ettim. Ya yüzük Sauron'un eline geçerse diye çok endişelendim ama eve geri dönmek için artık çok geçti. Çünkü konserin başını kaçırabilirdik. Yüzüğün Sauron'un eline geçmesi durumunda Gandalf'tan yardım isteyebilirim diye düşündüm ve yüzüğü kendi kaderine bıraktım. Gösteri merkezine vardığımızda bekleme salonundaki manzara beni oldukça şaşırttı. Elf gibi, Hobbitler gibi giyinen insanlar bekliyordum. Ne bileyim, en azından herkesin parmağında bir yüzük olmalıydı. Tek yüzük olmasa da bir Narya olur, Vilya olur... Yani en azından Gandalf şapkası takan hayranlar olur diye düşünüyordum ama yok. Hepsi sıradan insanlardı. Şaşırdım doğrusu. Neyse, zaten bir kahve içtikten sonra heyecanla beklenen an geldi. Konserin başlangıcında bizi bir sürpriz bekliyordu. İki saatlik performansta koronun yanı sıra bu organizasyona dahil olacak altı özel konuk vardı: Saruman, Pippin, Sam, Bifur, Jed Brophy ve Royd Tolkien. Hangi değerli ismin bizlerle birlikte olacağını merakla bekliyorduk. Hobbitlerden William Kircher, sahnede görünmesiyle hepimizi şaşırttı. Konser boyunca bize Orta Dünya'nın büyülü atmosferini hissettiren harika sunumlar sergiledi. Kendisi adeta Hobbit karakterini sahneye taşıdı. Rolüne hazırlanırken aylarca yoğun bir çalışma sürecinden geçtiğini anlattı. Hobbitlerin yer çekimine göre farklı bir yürüyüşe sahip olduklarını ve bu yürüyüşün ne kadar zor olduğunu izleyicilere uygulamalı olarak gösterdi. Açıkçası bu rolün bu kadar zor olabileceğini hiç düşünmemiştim. Ardından Elflerin, Hobbitlerin ve Büyücülerin dünyasına epik bir yolculuğa başladık. Sahneyi Orta Dünya dekoruna dönüştüren yaklaşık 100 sanatçı, iyi ile kötünün mücadelesini müzikal bir konserle sahnelemeye başladılar. Program, Mordor Marşları ile başladı. Annie Lennox, Ed Sheeran ve Enya'nın eserleri özel bir aranjman ile seslendirildi. Howard Shore tarafından bestelenen Yüzüklerin Efendisi film üçlemesinin müziklerini ise adeta soluksuz bir şekilde izledik. Shore'un müzikal dehası ve yeteneği, konserin en etkileyici unsurlarından biriydi. Shore, müzik dünyasında iz bırakan değerli eserlere imza atan bir bestecidir. David Cronenberg ile uzun süreli bir iş birliği yaparak The Fly, Naked Lunch ve A History of Violence gibi filmlerin müziklerini bestelemiştir. En tanınmış eseri ise Yüzüklerin Efendisi ve Hobbit üçlemelerinin müziğidir. 150 milyondan fazla kayıt satan ve dünyanın en başarılı müzisyenlerinden biri olan İngiliz şarkıcı ve söz yazarıdır. Dört Grammy ve beş Brit Ödülü vardır. Ayrıca The Hobbit: The Desolation of Smaug filminde yer alan son jenerik şarkısıyla film dünyasına da adım atmıştır. Ayrıca Game of Thrones ve Star Wars: The Rise of Skywalker gibi yapımlarda da yer almıştır. 80'lerde Eurythmics grubunun solisti olarak ünlenen İskoç şarkıcı ve bestecidir. Aktivist ve hayırsever kimliğiyle de tanınan Lennox, Afrika'da AIDS/HIV'den etkilenen kadın ve çocuklar için önemli fonlar oluşturmuştur. Dört Grammy ve sekiz Brit Ödülü sahibi olan Lennox, İngiliz müzik tarihinde tartışmasız en başarılı sanatçılardan biridir. The Return of the King filmi için yazdığı Into the West şarkısıyla Altın Küre ve Oscar kazanmıştır. Rolling Stone dergisi tarafından Tüm Zamanların En İyi 100 Şarkıcısından biri seçilmiştir. İrlandalı şarkıcı ve bestecidir. Clannad grubu ile müzik kariyerine başlayan Enya, daha sonra solo çalışmalarına odaklanarak başarısını sürdürdü. İrlanda'nın en çok satan solo sanatçısı olan Enya, 75 milyondan fazla albüm satışı gerçekleştirmiştir. Yedi Dünya Müzik Ödülü, dört Grammy ve bir Ivor Novello Ödülü gibi birçok önemli ödül kazanan Enya, Yüzüklerin Efendisi: Yüzük Kardeşliği için yazdığı May It Be adlı şarkıyla Altın Küre ve Oscar adaylığı elde etmiştir. Gecenin sonunda bizlerle birlikte olan sanatçıları tanıtan broşürler dağıtıldı. Bu broşürdeki bilgilere dayanarak bazı sanatçıları sizlere tanıtmak istiyorum. Bu eşsiz besteleri Juli Lund, Eve Niker ve Amy Kinnear, izleyicilerle buluşturdu. Ayrıca gösterinin etkisini garantileyen sihirli illüzyonlar da büyük bir heyecan yarattı. Rob Lake'in hazırladığı illüzyon gösterileri, izleyicileri adeta Orta Dünya'nın büyülü atmosferine ışınladı. Ve şüphesiz Philharmonic Orkestrası gecenin kalbinde atıyordu. Konser boyunca, J. R. R. Tolkien'in yaratmış olduğu Orta Dünya'nın büyüsü ve epik hikayesi her bir notayla yeniden hayat buldu. Olağanüstü melodiler ve özgün düzenlemeler, konser deneyimimizi unutulmaz kıldı. Orkestra bizleri Shire'in huzurlu ormanlarında dolaştırdı, karanlığın hüküm sürdüğü Mordor'un dağlarına ulaştırdı. Rivendell'in çağlayan ırmaklarını ayaklarımızda hissettik, Moria'da taşları dövdük. İsengard'da Saruman'ın büyülerine karşı durduk ve sonunda Lothlorien'in derin vadilerinde dinlendik. Ziyaretçiler eşsiz bir akşamı dört gözle bekleyebilirler, çünkü yüzüklerin gücü onları büyüleyecek! diyen Christopher Lee'nin sözleri gerçekten de doğru çıktı. Son olarak, Orta Dünya'nın yaratıcısı olan ve bizi gerçek bir tarihi serüvenin içine çeken, hiç var olmamış dillerin izinden yürüten, boynumuzda taşıdığımız -yükü kendinden ağır- yüzüklerimizi fark etmemizi sağlayan, benim gözümde Orta Dünya'nın en güçlü büyücüsü Tolkien'i anmadan yazıyı tamamlamak olmaz. Böylece unutulmaz bir geceyi daha geride bıraktık. Bu eşsiz deneyimi bize sunan Lasse Spangenberg, Drew Cullingham ve Philharmonic Orkestrası'nı ayakta alkışlamak gerekiyor. Onlar, müzik ve sanatın gücünü birleştirerek seyircileri Orta Dünya'nın derinliklerinde unutulmaz bir yolculuğa çıkardılar. Yüzüklerin Efendisi ve Hobbit Konseri bize, J. R. R. Tolkien'in efsanevi dünyasını müzikal bir şekilde yeniden yaşatmanın mümkün olduğunu gösterdi. Müzikseverlere, edebiyat tutkunlarına ve sinema hayranlarına unutulmaz bir deneyim sundu. Her bir nota, her bir şarkı ve her bir performans, kalplerimizde iz bıraktı. Öyleyse ne diyoruz? Philharmonic Orkestrası ve Shire Korosu hala içimizde bir yerlerde. Bir gün Lasse Spangenberg ve Drew Cullingham adını bir DUVARda görürseniz bu büyülü serüveni deneyimlemek için mutlaka bir bilet alın ve yüzüğünüzü evde unutmayın. Yüzüğünüz Sauron'un eline geçti mi bilmem ama içinizdeki sanat aşkını biz okuyuculara geçiren güzel bir yazı olmuş. Devamını bekliyoruz. yüzük güvende 🙂 yazının duygusunun size geçmiş olmasına sevindim. Elfçe yazsaydiniz nasil olurdu ?merak ettim şimdi.. Yine şahane bir yazı ve şahane bir yorum... elinize emeklerinize sağlık. Yazılarınızı sabırsızlıkla bekliyorum. çok teşekkür ederim. bu deneyimi yaşamanızı temenni ederim. Yüzüğün muhteşem serüveni... Ne harika bir kitap, lise yıllarıma damgasını vuran orta dünya, elfler, haritada tek rek yerleri bulma gayretimiz.. filmi nasıl heyecanlamdırmıştı bizi ve tabi müziklerle hayal dünyamızın ötesine geçen sahneler Canlı dinlemeyi bende çok isterdim ama yazın sevgili dostum o heyecanı biraz olsun yaşattı. Tüm yüzük kardeşleri buraya Yeniden haritada yer bulma, karakterleri birbirimize benzetme ve hep birlikte canlı orkestra da yüzüklern efendisi hobbit konserleri dinleme zamanı.. çok teşekkür ederim. inşallah en yakın zamanda sizlerde deneyimleyeblirsiniz."} {"url": "https://helezondergisi.com/oscar-amcanin-az-bilinen-hikayesi-semih-yilmaz/", "text": "Will Smith'in komedyen Chris Rock'a ödül töreninde attığı tokatla bir kez daha dünyanın gündemine oturan Oscar ödülleri, dünyanın ismi en fazla duyulup bilinen ödülü ve sinemanın zirve noktasıdır. Bu konuda Nobel, popülerlik açısından ona ancak bir ölçüde rakip olabilir. Akademinin kütüphanecisi Margaret Herrick, altın renkli erkek heykelini Oscar Amca'sına benzetene kadar ismi Akademi Liyakat Ödülü iken 1939'da Oscar, resmi isim olarak kabul edilir. Bugün de halen dünyanın en büyük film yapımcılarından olan MGM stüdyolarının 1927'de sahibi olan Louis B. Mayer'in, daha sonra kısaca Akademi olarak bilinecek olan Kaliforniya merkezli Sinema Sanatları ve Bilimler Akademisini kurmasından iki yıl sonra yani 1929'da ilk Oscarlar da dağıtılmaya başlanır. 5 dolarlık biletlerle girilen ilk Oscar töreninde bugünden farklı olarak 15 dalda ödül verilir. Yapılan oylama sonucu ilk Oscar'ı aslında Rin Tin Tin rolüyle bir köpek kazanır ama daha sonra Akademi tarafından bu durum garip bulunarak ödül, oylamada ikinci olan Emil Jannings'e verilir. Emil Jannings bu ödülü iki ayrı sessiz filmde gösterdiği performansla kazanır. Alman asıllı olan Jannings, daha sonra Nazilerin bazı propaganda filmlerinde de rol alır ve 2. Dünya Savaşı yıllarında bu sebepten Hollywood'dan dışlanınca Almanya'ya döner. Savaş sonunda Almanlar yenilip müttefik kuvvetler Berlin'e girince Jannings, her yerde elinde tuttuğu Oscar heykeliyle gezer ve Amerika'ya bağlılığını bu şekilde göstererek canını kurtarır. Oscar'ı Nobel'le kıyaslamışken G. Bernard Shaw'ı da anmadan geçmek olmaz. Shaw tarihte hem Oscar hem de Nobel kazanan tek isimdir. 1925'te Nobel kazanan Shaw, Pygmalion adlı tiyatro oyununu film senaryosuna uyarlayarak bir de Oscar kazanır ve tarihe geçer. Aslında Oscar heykelcikleri eskiden günümüzdeki gibi standart da değildir, kişiye özel tasarlananları bile vardır. 1930-1950 yılları arasında ödülü kazanan çocuk oyunculara minyatür replikalar verilirken vantrilok Edgar Bergen'e ağzı hareket eden ahşap bir Oscar verilmiştir. Bugüne kadar bütün dallarda toplam 26 Oscar kazanarak kırılması imkansız bir rekor sahibi olan Walt Disney'e ise Pamuk Prenses ve Yedi Cüceler filmiyle kazandığı ödül için biri standart boyutta olmak üzere yedi de minyatür heykelcik verilmiştir. 2. Dünya Savaşı yıllarında ise ekonomik sıkıntılardan dolayı altın kaplama heykeller yerine plaster kullanılır. Neredeyse yüz yıllık bir tarihe sahip olan Oscar ödülleri, elbette sıra dışı pek çok olaya da tanıklık eder. 1938 yılında En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu Oscar'ını kazanan Alice Brady, hasta olduğu için törene katılamaz. Törende ismi okununca bir adam gelir ve ödülü alıp götürür. İşin garibi adamı tanıyan kimse yoktur ve adam bir daha ortaya çıkmaz, ödül ise hala kayıptır. Irkçılığın yoğun olarak yaşandığı Amerika'da, 1940 yılında, Hattie McDaniel Rüzgar Gibi Geçti filmindeki performansıyla Oscar kazanan Afrika kökenli ilk kadın olur. O dönemde yürürlükte olan ırkçılık yasaları nedeniyle önce törene katılmasına izin verilmeyen oyuncu, daha sonra özel izinle ödülünü almaya gidebilir. Ne yazık ki töreni arkadaşlarından uzakta ve bir başına oturduğu masada izler, filmin Atlanta galasına katılmasına ise izin verilmez. 88. Oscar törenlerinde ise tüm adayların beyaz olmasından dolayı ciddi ırkçılık tartışmaları yaşanır ve tören pek çok oyuncu tarafından protesto edilir. Protesto demişken elbette Marlon Brando bu konuda tarihe geçen başka bir isim olarak anılmaya değer. 1973'te Baba filmiyle Oscar kazanan ünlü oyuncu, Kızılderililere yapılan katliam yüzünden ödülü almayı reddeder ve yerine konuşma yapması için Kızılderili bir aktivist gönderir. Brando'nun bu tutumu salondaki seyircilerin bir kısmı tarafından alkışlanırken diğer bir kısmı tarafından ise yuhalanır. Kimsenin almadığı ödülü ise James Bond rolüyle ün yapmış olan programın sunucusu Roger Moore evine götürür. Komünist olduğu gerekçesiyle ismi yasaklı senaristler arasında bulunan Dalton Trumbo, müstear isimle yazdığı Roma Tatili filmiyle Oscar kazanmasına rağmen ölümünden ancak 16 yıl sonra itibarı iade edilir ve hak ettiği ödül 1993'te eşine verilir. Trumbo yerine zamanında ödülü alan senarist yardımcısı Ian McLean Hunter'ın oğlu ise ödülü Akademi'ye iade etmeyi reddedince aynı ödül iki defa verilmiş olur. Ünlü komedyen Charlie Chaplin de Oscar'ın mağdurlarından biridir. Aynı Trumbo gibi o da komünist olduğu gerekçesiyle baskı görünce Amerika'yı terk edip İngiltere'de yaşamaya başlar. 1952'de gösterime giren Limelight filmi ancak 1972'de Los Angeles'ta oynatılır ve 20 yıl sonra aday gösterilerek Oscar kazanır. Chaplin, bu ödül sebebiyle yıllar sonra ülkesine dönebilmiştir. Haçlı seferlerinde elinde kılıç tutan bir şövalyeden esinlenerek tasarlanan Oscar heykeli, 2000 yılında büyük bir hırsızlığa da sebep olur. Tören öncesi 55 heykel çalınır. Heykellerin 52'si yakınlardaki bir çöp kutusunda bulunurken daha sonra biri Miami'de bir uyuşturucu baskınında ele geçirilir, kalan ikisi ise hala kayıptır. Oscar ödüllerinin en başarılı oyuncu ve filmlerine gelecek olursak 1974'te 10 yaşında heykele uzanan en genç aktör Tatum O'Neal olur. Katharine Hepburn 4 kez ödülü alarak tarihe geçer. 20 kez aday gösterilip 3 kez kazanan Meryl Streep ise en başarılı aktrislerden biridir. Daniel Day-Lewis 3 kez kazanan ilk erkek, James Dean ise öldükten sonra 2 kere Oscar'a aday gösterilen tek oyuncudur. 1991 yapımı Kuzuların Sessizliği filminde sadece 17 dakika görünmesine rağmen Anthony Hopkins Oscar'ı kazanırken 1976'da Beatrice Straight sadece 5 dakika 40 saniyelik performansıyla Oscar kazanan başka bir isim olur. John Mills bir dilsizi canlandırdığı rolle film boyunca tek kelime konuşmadan 1971'de Oscar alırken törende konuşma yapmayıp seyirciyi selamlayarak tarihe geçer. Yüzüklerin Efendisi Kralın Dönüşü, 2003 yılında aday olduğu 11 dalda da Oscar kazanarak ulaşılması zor bir rekor kırar. 14 dalda aday olup 1998'de 11 Oscar kazanan Titanik ise Ben-Hur ve Yüzüklerin Efendisi'yle beraber bu alanda rekora ortak olur. Gangs of New York ise 2013 yılında 10 dalda aday olmasına rağmen hiçbir ödül kazanamayarak Oscar tarihinin en büyük hayal kırıklığını yaşar. 2017'de ise ödülü kazandığı açıklanan La La Land, sunucuya verilen zarfların karıştığı anlaşılınca asıl kazanan Moonlight'a ödülü vermek zorunda kalır. Yaşanan bu karışıklık ise Oscar tarihinde bir ilktir. Günümüzde 200'den fazla ülkede canlı yayınlanan Oscar törenlerinde verilen heykelciklerin kazanan oyuncular tarafından satılması yasaktır. Maddi değeri 300 dolar civarında olan heykelcikleri, oyuncular ancak 1 dolar karşılığında ve sadece Akademi'ye satabilirler. 9000'e yakın üyenin kullandığı oylarla belirlenen kazananların elbette heykelciklerini satmaları düşünülmese de Akademi böyle bir kural koymaktan kaçınmamıştır. Bu yıl olduğu gibi neredeyse her yıl yeni tartışmaları da beraberinde getiren Oscar Amca'nın ileride başka hangi ilginçliklere sebep olacağını bilmesek de sinemaseverler olarak bu ödüllerin değerini takdir ediyor ve bir gün Nobel gibi Oscar'a da uzanan bir Türk'ü de izlemeyi hayal etmeye devam ediyoruz."} {"url": "https://helezondergisi.com/otobus-duragi-feride-akdag/", "text": "Sabahın ilk saatlerinde sisli bir hava hakim olurdu bu şehre. Sedat kalabalık insan topluluklarıyla dolu otobüs duraklarında mutsuz, yorgun yüzleri görmeye alışmıştı. Her gün aynı saatte beklediği otobüs durağına giden ilk kişi olurdu. Yıllardır rutin hale gelmiş otobüs bekleme hikayelerine bugün bambaşka bir şey daha eklenmişti. Bu sabah hava henüz ağarmadan çıkmıştı evden. Hızlı adımlarla kaldırımlara her bastığında çıkan tak tak seslerine karşılık veren yağmur damlaları, yüzüne yüzüne çarpıyordu. Oysa her sabah pencereyi açıp hava nasıl, diye bakardı. Fakat bugün öyle olmamıştı. Geç kaldığından olsa gerek, yüzünü yıkadıktan hemen sonra beş dakikada giyinip alelacele çıkmıştı. Apartmanın merdivenlerini ikişer ikişer atlayarak inmişti. Dışarı çıkınca yağan yağmura aldırış etmemişti önce. Hızlı adımlar atarak geldiği otobüs durağında ondan önce gelmiş biri vardı. Elleri ceplerinde, yüzünde kırışıklıklar, saçları dağınık, yağmurun ıslattığı elbisesi sırılsıklamdı. Hava henüz aydınlık değildi. Yıllardır bu duraktan binerdi otobüse. Onunla hiç karşılaşmamıştı, bundan emindi. Konuşmadan beklemeye devam etti. Bugün bir değişiklik olduğu belliydi. Otobüs saati gelmesine rağmen henüz görünmüyordu. Her gün aynı saatlerde gelmesi gereken otobüs yoktu ortalıkta. Yağmurun şiddetini artırmasıyla durakta bekleme saatleri bir korku filmi sahnesinden fırlamış gibiydi. Gözünü yoldan başka bir yere çeviremiyordu. Elleri cebinde bekleyen adamın yüzüne bakmaya korkuyordu. Birden yanına geliveren yorgun, orta yaşlı, dağınık saçlı adamın omzuna dokunmasıyla irkilmişti. Çünkü bugün bu şehrin tüm insanları gitti. Sadece sen ve içinde sakladığın ben kaldık. İçimdeki ben misin? diye sordu. -Evet. -Bu nasıl olur? Rüyada mıyım ben? Nerden çıktın? Uzun bir yolculuk yaptım. Çocukluğundan bu güne gelene kadar yaşadıkların beni bu hale getirdi. Bedeninden iki kat yaşlanmış ruhunum senin. Yıllar sonraki bedeninin ruhu. Öyle yaşlı ve çirkin göründüğüme bakma, bunların hepsi senin suçun. Sen hiç iyi bakmadın bize. Hala yüzüne bakamıyordu. O an, ihtiyarın sokaklarda dolaşan bir evsiz olduğunu düşünmüştü. Şu lanet olası otobüs niye gelmiyorsa. İçini dolduran kasvet, yağmur ve yanındaki bu yaşlı amca onu iyice bunaltmıştı. Yanı başında öylece dikiliyor, konuşup duruyordu. Gözlerini gözlerine dikmiş öylece Sedat'a bakıyordu. -Ben senim Sedat. Yıllardır içinde sakladığın gerçek senim! Yanaklarından aşağıya dökülen gözyaşları yağmurla karışık boynuna doğru akıp gidiyordu. Bir yandan da bağırıyordu. Beyninin titreyişlerini hissediyordu. Ayaklarında derman kalmamıştı. İşte ondan sonrasını hatırlamıyordu. Sedat'a göre vaktinde gelmediğini düşündüğü otobüs her günkü saatinde duraktaydı halbuki. Onu yere yığılmış halde bulmuşlardı. Hemen en yakın hastaneye götürmüşlerdi. O gün yaşadıklarının bir rüyadan ibaret olduğu düşünmüştü. -Doktor Bey, size ilk geldiğim günden beri hep iki kişi geziyorum. İkisi de farklı görünüyorlar gözüme. Hangisi gerçek benim bir türlü ayırt edemiyorum. Verdiğiniz ilaçlar da beni uyutuyor. İstemiyorum. Sedat doktorun odasındaydı. Doktor Bey'i beklerken doktor sanki odadaymış gibi konuşuyordu kendi kendine. Neler söylüyorsunuz! Sizde mi ? Oysaki doktorun odasında sadece kendisi vardı. Koltuktan korkuyla kalktı. Hızla kapıyı açtı. Doktorun gözlüklerini çıkardıktan sonra yüzüne bakıp Ben aslında senim. sözü beynini uyuşturmuştu. Hastane koridorunda ona bakan bütün insanların yüzünü kendi yüzü olarak görüyordu. Hemen çıkmalıyım hastaneden. Beynimin içinde yankılanıp duran bu sesi susturmalıyım, diye düşündü. Hızla hastaneden çıktı. Eve gidecekti. Uyuyacaktı. Durağa koşarak gitti. On beş dakika sonra gelen otobüse bindi. Bütün koltuklarda kendini görünce anladı ki tek değildi. -Ben aslında senim! Çok teşekkür ederim Emin Osman Bey. Tebrik ederim, harika bir kurgu, mükemmel bir anlatım. Çok teşekkür ederim güzel yorumunuz için. Tebrikler biraz ironik geldi ama yeni seyler yapılacaksa birazda ironik olmalı.. Tebrik ederim. Çok güzel bir hikaye."} {"url": "https://helezondergisi.com/oyinbonun-huzun-cicegi-rana-yilmaz/", "text": "Başımı kaldırıp da bakamadığım semasında takılı kalmış. Oysa Türkiye'den Nijerya'ya bir karış ölçmüştük ya! Anlamak zihnen bir kabulleniş, oysa kalbin rızası bambaşka. Kesik kesik kelimelerim, suskunluğum arttı, biliyorum. Neden sesin buruk, bir sıkıntın mı var? demeyin! Adım attıkça büyüyor içimdeki heyula boşluk. Bakma benim özlem dediğime, safi bir aidiyet arayışı bu! Yılın her günü sıcaktır buralar; yazlık, kışlık muhabbeti geçmez. Öz yurdumda buz tuttum; gurbet diyarımda tutuştum, yanıyorum. Beklerim yağmur mevsimini, yılın birkaç ayı, harmatan sonrası. Bense dolanır dururum yurdumun ıslak caddelerinde. Aldırış etmem o vakit, şemsiyesiz yakalandığım sağanaklara, Veyahut söylenmem, bez ayakkabımın sele kanışına. Avuçlar toprağını, öper başıma koyarım Afrika'mın. Değil mi ki kalbi kırıkların ilk şefkat kucağı, Yıkıldım, tarumar oldum da geldim sana. Öyle bir talan kalmış ki ardımda, İşte şimdi gördüm seni siyah inci! Ah bu safderun sevinçler, simsiyah tendeki! Sen de bir çay koyarsın o vakit. İnsan oturunca anlıyor yorulduğunu, biraz otursan ya! Geldim ve oturdum şimdi karşı tarafına, Bilir misin, sürgün ayında yetişir radika çiçeği?! De ki sema karardı, yağmur yüklü bulutlar çöktü omuzlarıma. Hüzne gark olmak demekse yosun tutmak değildir. Boyunu aşkın ağırlık indi kızıl toprağın üstüne, Kim demiş yasın, kasvetin tezahürüdür siyah! Güzel yorumlariniz için çok teşekkür ederim."} {"url": "https://helezondergisi.com/oyun-dolu-cocuklugum-dogan-yucel/", "text": "Çocukluğum Sivas'ın bir köyünde geçti. O günleri yad etme yazısı bu. Çocukken oynadığımız oyunları hatırımda kaldığınca dile getirmek istedim. Dileyenle o günlere kısa, hayali bir yolculuğa çıkalım. Türk halk kültürünün dijitalleşmeden önceki son neslinin bir ferdiyim. Çocukluğumuzun oyunlarla ne denli zengin olduğu rakamlara da yansımıştır. Bu bakımdan Türk Çocuk Oyunları Kataloğu hazırlayan Sayın Özdemir, ulaşabildiği 5000 kadar çocuk oyunundan hareketle 284 ana oyun ve bunlara bağlı olarak da 1677 alt oyun türünü kaydetmiştir. Bu iki cümlelik malumattan sonra mevzumuza dönersek; saklambaç, körebe, Kuşa bak, kuşa bak! diyerek mendil kapmaca, çayırda kara lastikle top oynama... Bunlar bugün de bilinen ve günümüz çocuklarınca da az çok oynanan oyunlar. Bizdeki farkları; saklambaçı geceleri, körebeyi sadece evin içinde veya okulun bahçesinde, teneffüslerde oynamamızdı. Çayırlar veya düzlük harman gibi yerler lastik toplarla futbol oynama sahalarıydı. En güzel mekan okulun düzlük bahçesiydi. Köyde kış, bahar, yaz ve güzün oyunları ayrıydı. Kıştan başlarsak ilk oyun tabii ki karda kızakla kaymaktı. Köyün okuluyla mezarlığının arasındaki bayır yol, bu iş için en güzel yerdi bize göre. İlk iş olarak, köydeki bütün çocuklarla bir gün önceden beraberce karı çiğner bazen de karların üstüne su dökerdik buzlanması için. Yeri gelince karşı tepenin üstünden de kayardık. Karamuk veya kuşburnu çalılarının üstlerinden atlama pahasına da olsa. Köyde yazları naylon, kışları ise kara lastik giyilirdi. Kışın kara lastikleri çıkarıp yazlık naylonlarla sokaklarda kayardık. Anadan, babadan gizlice tabii. Kayak pistlerimizin ömrü, üzerlerine kül dökülünce biterdi. Kızaklarımız daha bir başkaydı. Altlarına eskiden öküz arabalarının tekerlerine de geçirilen çemberleri kesip çivilerdik. Kartopu ve kardan adamın çok başka bir hikayesi yok ama dam boyuna çıkan karın içine ev yapmanın apayrı bir yeri olsun değil mi? Kışın kapalı alanlarda oynadığımız oyunların başında elim sende, sandalye kapmaca ve kibrit kutusu atmaca gelirdi. Yataktayken bir evde kaç kişi var, bilmece ve tekerlemeler sayılmazsa hatırları kalır. İp katlamaca, fincanda saklanan yüzüğü bulmaca, küçük çocukları güreştirme gibi oyunlar da bu yazıda anılmayı hak eder. Baharın gelişiyle oyunlar değişmeye başlar haliyle. Kuzu ve oğlakları otlatırken küçük taşlardan duvarlar örülüp evcilik oynanırdı. Kızlar evlerini süsler, komşuya misafirliğe gider, mutfak yapıp yemek pişirirlerdi. Yeşil ve düzlük alanlarda gevende ütülenmiş ve cilalanmış değneklerle sündürmeç oynardık. Bu oyunda, bir çizgi çekilir ve geriden hızlanarak gelen oyuncu değneğini yerden sündürerek diğerlerini geride bırakmaya çalışırdı. En arkada kalan değnek sahibi ceza yerdi. Cezası ne miydi? Kara lastiğinin veya naylonunun diğer oyuncuların değnekleriyle dövülmesiydi tabii. Eğer bunlar zarar görürlerse akşam evde babadan hafifiyle azar, normaliyle pataklama cezası gelirdi. Ökçeleri yırtılan naylon veya kara lastikler genellikle iğne ve iplikle dikilir, giyilmeye devam edilirdi. Baharla birlikte toprağın yağmurlarla yumuşamasıyla çamurdan eşyalar yapılıp onlarla oyunlar oynanırdı. Mutfak eşyaları, oyuncak bebekler en fazla yapılan şeylerdi. Yazları toprak damların kurumasıyla birlikte forak devri başlardı. Forak, çoğu zaman bir kömüş veya bazen tosunun büyükçe bir boynuzudur. Forak, ufak bir oyuğa sivri tarafı üste gelecek şekilde yerleştirilir. Karşı tarafın oyuncuları değneklerini savurarak forağı yerinden çıkarmaya çalışır. Hiç kimse çıkaramazsa bu sefer de yakalanmadan değnekler geri alınmaya çalışılır. Herkes yakalanınca diğer takım atmaya başlar. Birdir bir, yakan top, istop, tıp, yumurta taşımaca, çelik-çomak, çuval yarışı, uzun eşek herkesin bildikleri zaten. Yaz geceleri oynanan bir diğer oyunumuz da emen. Emen, saklambaçın takım halinde oynananı desek yanlış olmaz. Oyunun adı saklambaçtaki gibi duvarda bir noktaya el sürülmesinden geliyor. Kaçan takımdan birisi oraya elini vurarak Emen! diye bağırır, herkes duysun diye. Eğlence de bu noktada başlar. Akşam ve hatta bazen gece yarılarına kadar sürer bu oyun. Akşama kadar tarlada çalışan veya çobanlık eden çocuklar yorgun argın da olsa bu oyunu oynarlar. Bazen oyuncular saklandıkları yerlerde uyuyakalır bazen de yendiklerini bilmediklerinden saklanmaya devam ederlerdi. Hatta bazıları saklanıyorum diye gidip evinde uyur, karşı takım da saatlerce arar ama bulamazdı. Oyunun en eğlenceli yeri eskiden köyde sokak lambaları olmadığından ay ışığında oynanmasıydı. Bir evin duvarına pusan bir oyuncu ancak çok yaklaşınca veya sesi duyulunca fark edilirdi. Kovalayan takımdan biri geldiğinde en mühim maharet saklanılan yerde soğukkanlılığı koruyup gülmeden ve hatta çıt çıkarmadan durabilmekti. Yakalanmamak için dudaklarımızı ısırırdık bazen. Çobanlık yaparken karıncalara köprü yapmak, onlara ekmek verip yuvalarına kadar takip etmek gibi icat edilmiş oyunlarımızın ayrıntılarına girmiyorum. Cıncık veya bilye dediğimiz misketin en çok oynadığımız oyunu üçgendi. Tırnaklarımızın etleri soyulmuş gibi olurdu. Herkesin sevdiği bir eke misketi olurdu. Misket atmayı iyi bilenlerin üttüğü misketleri bazen yüzleri bulurdu. Ama her fani gibi her iyi misket oynayan çocuk da bir gün ya yeni bir okula gider, ya taşınır ya da büyür ve bilyelerini birilerine verirdi. Misket sahibi önceleri misketlerine kıyamaz ve saklardı. Ancak zamanla misketler kardeşlerden birine, yoksa mahalledeki bir çocuğa, kimi zaman isteyerek kimi zaman da istemeyerek geçerdi. Aşığı belki de son oynayan nesiliz. Hele onu havada döndüre döndüre atmak yok mu, işte o tam bir ustalık işiydi. Sapanla ya da taşla hedef vurma, oyuncak ok yapıp atma diğer eğlenceli oyunlarımızdı. Yaz sıcaklarında Kızılırmak'ta yahut onun serin serin akan kollarından birinde çimme de saymam gereken eğlencelerimizdendir. Güzleri en eğlenceli oyunlar közde patates pişirirken ateşin etrafında halay çekmekti. İsis denilen Sivas halayı harman sonrasında yapılan düğünlerin olmazsa olmazıydı. Yaz ve güzleri köyün girişindeki düz yolda en sevdiğimiz oyun çember çevirmekti. Kağnıların tekerlerinin dışına geçirilen çemberler eskiyince bize oyuncak olurdu. Bir çubuk yardımıyla çemberi çevirirdik. Güzün okulun açılmasıyla top sektirmece, beş taş, dokuz taş, üç taş, taş devirmece diğer eğlenceli oyunlarımızdı. Seksek kızların, tek kale maç ise tabii olarak erkeklerin oyunuydu. Çocuk, iç yahut dış mekan fark etmeksizin, ferdi veya takım halinde oyun oynamalı. En gelişmiş dijital oyun bile bence sokakta oynanan bir çocuk oyununun yerini tutamaz, diyerek bu faslı kapatalım."} {"url": "https://helezondergisi.com/ozgurluge-uzun-bir-yuruyus-nelson-mandela-hizir-ilyasoglu/", "text": "Önemli olan derinin rengi değil, değerlerinin rengidir. (Topal, 2021) sözü hem kendisi hem de içinde yaşadığı toplumun hürriyeti uğruna ölümü göze almış Nelson Mandela'ya aittir. Onun hayat serüveni, modern insanlık camiasına hiç yakışmayan; bozulmamış her vicdanı sızlatacak kadar acı, keder, ızdırap barındıran ve bu yönüyle tarihin yüzüne kara bir leke olarak kaydedilen bir dramdır. O, bugün dünyanın en saygıdeğer devlet adamlarından biri olsa da yaşadığı acılar onu boğmaya çalışan bir ahtapotun kolları gibidir. Bu yüzden onun hayatı, günümüzün en sıra dışı ve en etkileyici hikayelerinden biridir. Mandela'nın hayat hikayesinden önce onun hürriyete niçin aşık olduğu şöyle özetlenebilir. Güney Afrika, o gün itibarıyla sadece insanlarının renginin kara olduğu bir ülke değil, aynı zamanda yirminci yüzyılın yüz karası ırkçı ve baskıcı bir yönetimin karanlığında boğulmak istenen bir coğrafyadır. Bu yüzden yıllarca toplumun %13'ünü oluşturan beyazlar, ülkeyi istedikleri gibi yönetebilmek için kara kıtanın efsanevi lideri Mandela'yı ömür boyu hapse mahkum eder ve ülkeyi de bir baştan bir başa yarı açık cezaevine dönüştürürler. Durum bu olunca insanlar, ekmekten ziyade hürriyetin hayalleriyle açlıklarını bastırırlar. Mandela işte bu insanların hayallerini hayata geçiren efsanevi liderdir. Bu efsanevi lider, 1918 yılında Güney Afrika'nın Doğu Cape eyaletindeki bir köyde dünyaya gelir. Dedesi Thembu, aşiretin kralı olup babası ise kabile şefidir. Annesi ona, Rolihlahla Dalibhunga adını vermişse de kendi aşireti onu Madiba lakabıyla çağırır. Öğretmeni ise ona Nelson Mandela ismini takar. Annesi Hristiyan olduğu için, orta öğrenimini Metodist mezhebine bağlı okullarda okur. Hukuk eğitimine ise sadece siyahların kabul edildiği tek üniversite olan Fort Heyr'de devam eder. Burada siyasi hadiselere karıştığı için okuldan uzaklaştırılır ve yarım kalan eğitimini Vitvaterstrand Üniversitesi'nde tamamlar. İlk avukatlık bürosunu, ortağı Oliver Tambo ile 1952 yılında Johannesburg'da açarak ülkesinin ilk siyah avukatı unvanını alır (bbc. com, 2013). Onun gençlik yıllarında, yerli halkın beyazlara karşı olan hak mücadelesi gündemin birinci maddesidir. Mandela, bu yüzden henüz 25 yaşındayken Afrika Milli Kongresi'ne katılır ve ANC'ın Gençlik Kolu'nu kurar. 1950'ye gelindiğinde daha aksiyoner bir yapılanmayı savunan Mandela, defalarca tutuklanır. Onunla baş edemeyen baskıcı yöneticiler her zaman olduğu gibi iki seçenek sunar. Aslında bu herkesin bildiği ve tanıdığı bir yaklaşımdır. Çünkü her devirdeki diktatörlerin ve zorbaların davranış biçimi olan bu seçenek; Ya bendensin ya da onlardan. dır. Haklının yanında yer alan Mandela, hiç gözünü kırpmadan onlardan olmayı tercih eder. Bu tercihi sebebiyle 155 arkadaşıyla beraber vatana ihanetle suçlanır. Dört yıl süren duruşmaların ardından geç de olsa adalet tecelli eder ve haklarındaki suçlamalar düşer (Starfikir, 2017). Mandela ve arkadaşları serbest kalsa da ırk ayrımcılığı, özellikle siyahların nerede yaşayıp nerede çalışacaklarını sınırlayan kanunların çıkmasıyla daha fazla hissedilmeye başlar. 1960 yılına gelindiğinde polis, barışçıl direniş gösteren Mandela ve arkadaşlarına orantısız güç kullanır ve 69 siyahın ölümüne sebep olur. Mandela, o sırada ANC'ın başkan yardımcısıdır ve bu olay bardağı taşıran son damla olur. Bu hadiseyi bahane eden siyasiler, Mandela'yı halkı kışkırtarak hükümeti devirmek gibi ağır bir itham ile suçlar ve tekrar tutuklatırlar. Mandela, yargılandığı o meşhur Rivonia davasında, özgürlük ve insan hakları konusundaki görüşlerini şöyle açıklar: Ben, bütün insanların uyum ve eşit imkanlara sahip olduğu, beraberce yaşadığı, demokratik ve özgür bir toplum idealini benimsedim. Bu, benim gaye-i hayalimdir ve bu uğurda gerekirse ölmeye hazırım. (Starfikir, 2017). Maalesef güçlünün haklı olduğu o davada Mandela, ömür boyu hapis cezasına çarptırılır. Cezasının 18 yılını, Pollsmoor hapishanesine nakledileceği güne kadar Cape Town açıklarındaki Robben adasında geçirir. Hürriyetinin elinden alındığı bu ada, onun için bir eğitim merkezine dönüşür. Burada kazandığı tecrübe ona, yıllar sonra barış ve kardeşlik içinde yaşayan bir toplum inşa etmenin sırlarını öğretir. Bunu da şu vecizesiyle tarihe not düşer: Hayattaki en büyük zafer hiç düşmemek değildir, asıl olan her düştüğünde yeniden ayağa kalkmaktır. Şayet dünyayı değiştirmek gibi bir düşünceniz varsa, kullanabileceğiniz en güçlü metot eğitimdir. (Starfikir, 2017). Onun hapiste olduğu yıllarda en büyük destekçisi eşi Winnie Mandela'dır. O da kocası gibi kadınların temsilciliğini yapar ve bu uğurda ciddi işkenceler görür, hapis ve sürgün cezası alır. Ancak her şeye rağmen kocasının yanında durur ve verdiği destekle onun tarihe geçmesine yardım eder. Bu arada sürgünde olan eski ortağı Tambo, 1980 yılında Mandela'nın serbest bırakılması için uluslararası bir kampanya başlatır. Kampanya 1990 yılında sonuç verir ve hükümet, Mandela ile görüşmeye mecbur kalır. Sonrasında Mandela serbest bırakılır ve ülkede bütün ırkları temsil eden bir demokrasi kurulması için görüşmeler başlar. Hayatını hürriyete adayan Mandela'nın o günlerde özgürlük üzerine söylediği şu veciz ifade tarihin sayfalarında yerini alır: Özgür olmak, sadece birisinin zincirlerini kırması değildir. O aynı zamanda başkalarının hürriyetini artırmak ve başkalarının hürriyetine saygı duyacak şekilde yaşamaktır. (Tasasız, 2021). Mandela, bundan sonra hem kendi taraftarlarının hem de ırk ayrımı karşıtlarının yaptığı insan hakları ihlallerini araştırmak üzere bir Uzlaşma Komisyonu kurar. Ayrıca ülkesindeki siyahların hayat standartlarını iyileştirmek için çok sayıda sosyal ve ekonomik programı halka tanıtır. 1996'da çoğunluğa dayalı merkezi bir hükümet kuran ve azınlıklara yönelik ayrımcılığı yasaklayan yeni bir anayasa yapılmasını sağlar. Bundan beş ay sonra da her kesimden adayların katıldığı demokratik bir seçimde Mandela, çoğunluğu alarak cumhurbaşkanı seçilir. Mandela, özgürlüğe giden uzun bir yürüyüş yolunda gelecek nesillere yol gösterecek bir çok esere imza atar. Onun yazdığı bu eserler hayatın içinden konuların ele alındığı, sosyal gerçekliğin vurgulandığı ve aynı zamanda toplumun ihtiyaçlarına cevapların verildiği önemli kaynaklardır. Bu yüzden kendisi her ne kadar bugün hayatta olmasa da fikirleriyle nesilden nesile yaşayacak ve ABD Başkanı Barack Obama'nın dediği gibi O artık bize ait değil. O çağlara ait bir kişiliktir. Bu yüzden eserleri, dünyada yaygın olarak kullanılan birçok dile tercüme edilmiştir. Bu eserlerden bazıları şunlardır: Özgürlüğe Uzun Bir Yürüyüş (1994), Ölmeye Hazırım (1965), Nelson Mandela'nın Hapishane Mektupları (2018), Kendimle Konuşmalar (2010), Mandela (1996), Onun Kendi Sözleri (2003) Madiba Büyüsü (2004) şeklinde liste uzayıp gidiyor. Mandela, yaşadığı toplumu değiştirmesi bakımından modern politikacılar arasında en takdir edilenlerden biridir. Bunun neticesi olarak kırk yılda yüzden fazla ödül almıştır. Bu ödüllerden bazıları şunlardır: Nehru Ödülü, Bruno Kreisky İnsan Hakları Ödülü, UNESCO'nun Simon Bolivar Ödülü ve 1993'te De Klerk ile beraber aldığı Nobel Barış Ödülü'dür. Bütün bunların yanında Dünya Dinleri Parlamentosu yüzyılın son toplantısını 1-8 Aralık 1999 tarihlerinde Cape Town'da yapar. Çeşitli din ve inançtan 6000 civarında kişinin katıldığı bu toplantıda Mandela, şunları dile getirir: Eğer dini inancım olmasaydı bana yapılan zulüm ve işkencelere dayanamazdım. Mücadele ruhumun temel aksiyonunu oluşturan imanımdır. Şayet bugün burada size hitap ediyorsam, bu, dini inancımın bir sonucu ve Allah'ın bir lütfudur. Bizler hapishanede iken dış dünya ile irtibatımız kesikti. Ancak Müslüman, Hristiyan ve Yahudi dindar insanlar ve gruplar bizi yalnız bırakmadılar. Onların sayesinde hapishaneden eğitilmiş insanlar olarak çıktık. Bu nedenle, 21. yüzyılın çatışmaların değil de barışın egemen olduğu bir yüzyıl olması için dinlere ve dindar insanlara çok büyük vazife ve sorumluluklar düşmektedir. Bu bağlamda bu parlamentonun anlamı daha da büyümektedir (Özdemir, 1999). Mandela, en son 2010 Dünya Kupası'nın kapanışında halkıyla buluştu. Bu onun uzun yaşam hikayesini tamamlamadan önce yaptığı son programdır. Daha sonraki günlerde değişik rahatsızlıklar geçirdi ve 5 Aralık 2013'te vefat etti. Başkan Zuma onun vefatını, Ulusumuz en büyük oğlunu kaybetti. diyerek duyurdu (Kurd, 2013). Onun ölümünün ardından neredeyse dünyanın bütün devlet başkanları birer açıklama yaptı. ABD'nin onunla aynı köklere sahip başkanı Barack Obama'nın açıklaması ise şöyleydi: Nelson Mandela'nın yaşamından ilham alan milyonlarca insandan biri de benim. Dünyanın dört bir yanındaki birçok insan gibi ben de Nelson Mandela'nın koyduğu örnek olmadan hayatım nasıl olurdu hayal edemiyorum. Yaşadığım müddetçe ondan öğrenmeye devam edeceğim. İlk siyasi eylemim, hayatımda politikaya dair yaptığı ilk şey Apartheid karşıtı bir protestoya katılmaktı. Mandela'nın söylediklerini ve yazdıklarını okudum. Hapishaneden çıktığı gün benim için insanın korkularının değil umutlarının peşinden gittiğinde neler yapabileceğini hissettim. Bu dünyada birlikte zaman geçirebileceğimiz en etkili, cesaret verici ve son derece iyi bir insanı kaybettik. O artık bize ait değil. O çağlara aittir (dw. com, 2013)."} {"url": "https://helezondergisi.com/ozurlu-dil-emily-yaramis/", "text": "Teşekkür ederim. Bazen hisler yoğun oluyor belki. Yorucu da!"} {"url": "https://helezondergisi.com/pansuman-ucurtmalari-zeynep-gunes/", "text": "Şiirin bir güzelliği de herkesin kendi bakış açısına göre anlamlar çıkarması. Teşekkür ediyorum. Bilmem ne zaman ekinoks şenlikleri. Ne güzel betimlemeler... Zeynep hanım, kaleminize gönlünüze sağlık! Sizin gibi marjinal bir şairin yorumu mutlu etti. Teşekkürler."} {"url": "https://helezondergisi.com/pavlo-volvachpolonyanin-kadirsinasligi-beni-mahvetti-ahmet-aydin/", "text": "Pavlo Volvach: Ukrayna'nın güneydoğusundaki büyük bir sanayi merkezi olan Zaporizhzhia'da doğdum. Aynı zamanda buralar, efsanevi Khortytsia adası olan Kazakların beşiği de dahil olmak üzere Zaporizhzhya Kazaklarının eski topraklarıdır. Küçük yaşlardan itibaren çizim ve okuma merakım vardı. Sanat ve genel eğitim okullarından mezun oldum. Orduda görev yaptım, çok farklı Zaporizhzhia fabrikalarında çalıştım ve kendi amacımı aramak için birçok meslek değiştirdim: Bir fabrika montajcılığından, çarşıda hamallığa, tasarımcılıktan, televizyon muhabirliğine kadar birçok meslek. Sonuçta yazar oldum. Zaporizhia Ulusal Üniversitesi Gazetecilik Fakültesi'nden mezun oldum. Zaporizhia televizyonunda, Ukrayna Radio Liberty' de, Ukrayna radyosunun 1. kanalında, farklı gazete ve dergilerde çalıştım. Şu anda Radio Kultura'da çeşitli programlarda sunucu olarak çalışıyorum. 10 şiir koleksiyonunun, üç romanın, 20 + 1 veya Ölüler Ülkesi kitaplarının yazarıyım. Ukrayna Ulusal Yazarlar Birliği ve Ukrayna PEN Merkezi üyesiyim. 1999'dan beri Kiev'de yaşıyorum. Evliyim, iki kızım var. P. V: İlk edebi girişimlerim, gençliğimin ilk yıllarında Zaporizhia 'da başladı. Amatör Ukraynaca şiirlerin yanı sıra, aynı derecede Rusça şiirlerim de var. Her iki versiyon da bana uymadı, şiiri bir yaşam stili olarak görmedim. Belki de bu yüzden ilk çıkışımı geç yaptım. İlk şiir kitabım ben 32 yaşındayken yayımlandı. Edebi süreçte şiire böylesine geç bir girişi hatırlamak zordur ve bunun yukarıda bahsettiğim nedenleri vardı; kendini arama. Ancak şiirlerim hızlı fark edildi; koleksiyon, önde gelen Ukraynalı yazarlardan ve eleştirmenlerden hemen yüksek not aldı. Mesela yaşayan efsane Mykola Vingranovsky'den. P. V: Mykola Vingranovsky'den bahsetmiştim. Benim için edebiyat hayatımda neredeyse en önemli kişi Vingranovsky idi. Ve elbette sadece edebi açıdan değil. Mykola, Ukrayna'nın haklı olarak gurur duyabileceği dünya çapında bir yazardır. Ve elbette yaratıcılığıyla kendini dünyaya kabul ettirmiş, tanıtmış bir yazar. 20+1 ve Ölüler Ülkesinde de Mykola Stepnovich hakkında bir şeyler söyledim. Hryhor Tyutyunnyk'in çalışmalarını gerçekten takdir ettim ve hala takdir ediyorum. Aynı zamanda Yevhen Pluzhnyk, Mykola Kholodny, Valeriy Ilya, Ighor Kalynets, Taras Melnychuk benim için değerli yazarlar ve edebiyatçılar. Yabancı yazarlar arasında Georges Amadou, Celine, Bukowski, Miller ve başka birçok yazardan da etkilendim. P. V: Gerçekten de bir trajedi var ortada... Ve kahramanca bir mücadele de. Şimdiye kadar bu trajediye dair herhangi bir yerde konuşmadım. Bu trajedi ile ilgili edebi bir çalışma yapmak hatta o yönde düşünmek için hiçbir mesaj, dürtü yok. Üzerimizdeki yaşanan uyuşukluk, ruhun taşlaşması gibi görünüyor. Yani gerçekten zamansız donukluk. Belki bazı yazar arkadaşlarım için bu olaylar farklı bir şekilde yaşanıyor ama benim için tamamen böyle. Şiir yazmak için bir ilham yok, bir ipucu yok. Genelde nesir hakkında daha sessizim. Evet, büyük ölçekli olaylar hakkında makul bir zaman mesafesinden, her şeyi iyice tarttıktan, analiz ettikten ve anlamlandırdıktan sonra, ikincil olanları ayıklayarak yazmaya değer bir görüş var bende. Bu nedenle, bu yaşananlarla alakalı ne bir eser ne de herhangi başlığı yazılmış bir çalışmam yok şimdiye kadar. Ruhun taşlaşması, donması durumu benimkisi. P. V: Kısmen bu sorunuza cevap verdim. Ukraynalıların çoğunu etkiledi bu trajedi. Her zamanki yaşam biçimini değiştirdi. Kaybedilen büyük bir güven. Hepimizde hayatın kırılganlık duygusunu güçlendirdi. Gerçeklik algısına kasvetli tonlar eklendi. Ama aynı zamanda kişinin kendi halkı ve vatanı için gurur ve mücadele duygusunu güçlendirdi. Birçok şeye yeni bir açıdan bakmamızı sağladı. Özellikle Avrupalı komşularımızda. Ruslarla ilgili olarak uzun zamandır özel bir yanılsama yaşamadım. Ancak salt gerçek, tüm olumsuz duygularımı aştı. Ancak Polonyalıların, savaş sırasında Ukrayna ve Ukraynalılara karşı tutumları tek kelimeyle şaşırtıcıydı. Polonya yardımlarının ve hatta fedakarlıklarının o kadar çok örneği var ki o kadar fazla ki ne söylesem eksik kalır. Ayrıntıya girmeyeceğim bile. Sadece şunu söyleyeceğim: Bu yardımlarda büyük bir kardeşlik minnettarlığını hissediyorum. Ve bence, aynı duygular milyonlarca Ukraynalı tarafından da karşılıklı hissediliyor. P. V: Entelektüel ifadesi için, gülümseyerek hiçbir şey söylemeyeceğim. Vatanseverlik ruhunun güçlendirilmesine gelince, elbette savaş onu reaktif hale getirdi ve çok güçlendirdi. Ukraynalılar açısından bu bir ulusal kurtuluş savaşıdır, kimse bunu inkar edemez. Tek soru, bunun ne zaman biteceği? Çünkü her türlü güç ve kaynak açısından bizi birçok kez ve hatta büyüklük sırasına göre aşan büyük bir canavar düşman. Savaşın her günü Ukrayna'yı kanattıkça kanatıyor. Bu nedenle bizim için medeni dünyanın yardımı son derece önemlidir. Bu yardım olmadan Ukrayna hayatta kalamaz ve Ukrayna olmadan Batı dünyası da çökebilir. En azından Moskova'dan gelen işgalciler o zaman kesinlikle rahat Avrupa sokaklarına girebilir. P. V: Herkes imkanlarına göre bir şeyler yapıyor. İmkanı olan herkes elinden gelenin en iyisini yapmalıdır. Meslektaşlarımın eylemlerinden özel bir beklentim yok ancak tekrar ediyorum ki karanlığa karşı zafer mücadelesinde başarı için her insanın katkısını çok önemsiyorum. Diplomatların, politikacıların, iş adamlarının ve kültür elçilerinin katkıları önemlidir. Ancak en önemli ve belirleyici etken Ukrayna ordusunun eylemleri, Ukrayna askerlerinin kahramanlığıdır. P. V: Dünya edebi hazinesi açısından çalışmalarım o derecede değil. Bence dünya, genel olarak Ukrayna kültürünü ve özel olarak edebiyatını henüz tam olarak keşfetmedi. Bunun için birçok sebep var ama asıl sebep şu anda tüm özüyle kendini gösteren kuzeydoğu mahallemiz. Açık veya kapalı, onların gölgesinde hep onların zulmü altında olduk. Bununla birlikte, en iyi örnekleri küresel açıdan bu koda tam olarak uyan kendi kültürlerini yaratmayı başardılar. Bu nedenle, birincil görevlerimizden biri, dünyadaki en iyi Ukrayna kültürel başarılarının mümkün mertebe en geniş çevreye sunumudur. Klasiklerimizle başlayıp en yetenekli, yüksek kaliteli modern popüler sanatçılarımızın eserlerinin tüm dünyaya duyurumu. Özellikle edebiyatta. Ne yazık ki şimdilik sadece hayal edebiliyoruz; çünkü kültürel devletçi politika bir anabiosis durumunda ve Ukrayna, yetenekleri genellikle yaratıcılık alanında yatmayan çeşitli isimlerle dünyada temsil ediliyor. Ancak esas olarak yaratıcılıktan daha ziyade kendini tanıtma modunda. Gençlere tavsiyeye gelince, bu benim için uygun değil. Bir akıl hocalığı tonunda gençlere yapılacak telkinler benim stilim, tarzım değil. P. V: Evet, Klyasa Türkçe'ye çevrildi ve İstanbul yayınevlerinden biri tarafından yayınlandı. Türkiye'de de harika sunumlar yapıldı ve tüm bunlar için Türk toplumuna çok minnettarım. Ne yazık ki eserlerin geri kalanı farklı dillere sadece parçalar halinde çevrildi. Dolayısıyla bu noktada çok fazla yabancı okuyucumdan bahsetmek biraz abartı olur. Fransa'da, İtalya'da, Sırbistan'da, Polonya'da, hatta İngiltere'de çok sayıda işbirliği örneği ve olası kitap yayını örneklerim oldu ancak ne yazık ki henüz gerçek kitaplara dönüşmediler. Herhangi bir fonun, grubun veya klanın parasıyla desteklenmiyorum ve ne yazık ki kültür alanında ciddi bir devlet politikası yok. En azından yakın zamana kadar olmadı. Bu yüzden yazarlar, eserlerinin bilinirliği açısından, yazarlığın yanında yapımcı, tanıtımcı, mobil satıcı ve -Tanrı bilir- başka hangi rolleri üstleniyorlar? Ayrıca bu yolda, genellikle belirleyici olan yazının kalitesi değil, edebiyatla doğrudan ilişkisi olmayan farklı sebeplerdir Bu yanlış ama gerçek. Yabancı bir okuyucu için ilginç ne olabilir eserlerimde? Her şeyden önce modern bir Ukraynalının hayatını, büyük sanayi şehirleri üzerinden yaptığım reel tasvirler. Tüm insani erdemleri ve kusurları ile Endüstriyel Doğu Toplumlarından, Ukraynalı hayatların kesiti. Arkasında, Ukrayna ve çevresinde gerçekleşen küresel olaylar. Modern Ukrayna edebiyatını Klyasa olmadan hayal etmek zor! Belki başka bir deyişle yeni bir şeyler açığa çıkar. P. V: Yukarıdaki sözlerimin tümü göz önüne alındığında, dünya yazarı tanımını tartışmanın dışında bırakarak cevap vereyim. Sizin dediğiniz gibi günümüz dijital dünyasında edebiyatın rolü hakkında fazla bir şey söyleyemeyeceğim. Çünkü bu rol belirsizdir. En azından sanatsal kelimenin ağırlığı önemli ölçüde azaldı. Sovyet sonrası zaman için bu net. Ve bence, genel olarak Avrupa'da ve dünyada da bu böyle. Öte yandan, edebiyatın ölümünden söz etmek bana büyük bir abartı gibi geliyor. Herhangi bir zamanda, dünyanın herhangi bir yerinde, sanatsal bir ifadeye özlem duyan insanlar var. Ve bu da ümit verici. P. V: Aslında bu röportajda zaten her şeyi söyledim. Kendimize ve bizi takip edenlere Şevçenko'nun Savaş ve kazan! sözlerini hatırlatmamız gerekmez mi? Artık daha önemli bir slogan yok. A. A: Helezon dergisi olarak, bu korkunç savaşın bir an önce sona ermesini, Ukraynalıların acılarının ve ayrılık gözyaşlarının son bulmasını içtenlikle diliyoruz. Zaman ayırdığınız için çok teşekkürler."} {"url": "https://helezondergisi.com/penceremin-puslu-guzeli-sone-seher-saglam/", "text": "Diyemem: Defterden sildin beni! kendi kendime. Şimdi gecemde ne ayladan ne de pustan bir iz! Kaldı hislerim öksüz, düşlerim belli belirsiz. Ne gelir elden? Söyleyin, siz yıldızlar kümesi! Bir bir saymaktan geriye otuz günlük emeli. İlginiz ve yorumunuz için teşekkür ederim Hilal hanım. Mükemmel, Kaleminize yüreğinize sağlık Seher hocam şiirinizi okudum çok beğendim.. Ümmügülsüm hanım, ilginiz ve yorumunuz için çok teşekkür ederim."} {"url": "https://helezondergisi.com/peru-emel-ciftci/", "text": "Oxford sözlüğünde nehir anlamına gelen Peru, Latin Amerika'nın önemli ve tarihi değer taşıyan bir ülkesidir. Yıllar önce buraya geldiğimde hatırladığım ilk şey, gri bulutlarla kaplı gökyüzü olmuştu. Yaz kış, gece gündüz fark etmez; ne zaman ayak bassanız bu ülke sizi sisli ve gri havasıyla karşılar. Ancak pazar günü gelirseniz alabildiğine parlak güneşle karşılanırsınız. Haftanın altı günü genel olarak bulutlu olan hava, pazar günleri ilginç bir şekilde açılıverir. Pazar güneşi o kadar önemlidir ki bu ülkede, para birimlerinin adı İspanyolca güneş anlamına gelen Sol'dur. Ayrıca Güneş Kapısı ve Güneş Tapınağı adlı mekanlar da güneşin kıymetini göstermesi açısından önemlidir. Tarihi mekanlar demişken İnka medeniyetine değinmemek olmaz. 11. yüzyılda başlayan bu medeniyet, İspanyolların 1532'de Latin Amerika'yı işgal etmesine kadar sürmüştür. Şimdilerde yerli halkın dili ve tarihi neredeyse unutulmuş olsa da uzaydan bakıldığında dahi görülebilen Nazca işaretleri, İnka medeniyetinin varlığını haykırmaya devam etmektedir. Ancak tarihi olarak Nazca işaretlerinin İnka öncesine MÖ 200-700 yıllarında yapıldığı söylenmektedir. Çöl ortasındaki bu ilginç çizimlerin ne anlama geldiği ise sır olarak varlığını devam ettirmektedir. Bir gün yolunuz Peru'ya düşerse İca şehrinde çöl safarisini, Büyük Okyanus'ta feribot gezisiyle müthiş doğa harikalarını görmenizi tavsiye ederim. Bu gezide sizi bir sürpriz de bekliyor olacaktır. Fok balıklarını izlerken birden penguenlerle karşılaşmak size unutulmaz an yaşatabilir. Aynı zamanda çöl safarisinin meşhur olduğu bu yerde serap olduğu zannına kapılacağınız harika bir yer var. Hayır, hayır, yanlış görmüyorsunuz! Bu cidden çölün ortasında bir vaha. Bizzat görmüş olmasam bir fotomontaj olarak düşünebilirdim. Sanırım bu serap, dünya gözü ile görülmesi gereken yerler listesinde ilk sırada yer alır. Uygun fiyatla heyecanlı bir safari ile ziyaret edebileceğiniz bu serap görünümlü yerde, ünlü balık yemeği olan ceviche yiyebilir hatta vahadaki derede yüzebilirsiniz. Ancak ciddi bir güneş yanığı ile karşılaşmamak için önlem almayı unutmamalısınız. Peru ve Latin Amerika güneş ışınlarını diğer kıtalar gibi eğik açılı değil, dik açılı alıyor. Bunu geldiğim ilk yıl, üçüncü derece yanığa maruz kalarak oldukça acı bir şekilde öğrenmiştim. Bizler geldiğimiz yer itibarıyla beyaz tenliyiz ve buradaki koyu tenli insanların aksine güneşe karşı çok hassas bir derimiz var. Bu yüzden bu coğrafyada yanınızda güneş kremi ve Meksika şapkası bulundurmak ayrıntı gibi olsa da oldukça önemlidir. Bu arada Peru'nun sembolü olan Machu Pichu'dan bahsedeyim biraz. İnternet arama motorunda Peru yazdığınızda karşınıza ilk olarak çıkan ve turizm açısından oldukça önemli olan bu yer, Cusco şehrinde bulunuyor. Dünyanın yedi harikasından biri. Giden herkesin hayranlıkla bahsettiği bu yere gitmek bana henüz nasip olmamış olsa da gelmek isteyen herkese ilk sunacağım gezi önerisi 2430 metre yükseklikteki bu harika yer olur elbette. Perulular şaşılacak şekilde Türkiye'yi ve tabii ki bizleri seven bir toplum. Yanlış okumadınız, evet. Bir çoğumuz daha onların haritadaki yerini hemen gösteremezken, onlar bizi neden seviyorlar acaba? Bu topraklara ilk geldiğinizde farklı bir ülkeden olduğunuz anlaşılır ve çok geçmeden nereli olduğunuz sorulur. Cevabınız Türkiye ise, yüzleri gülümseme alır. Sonra da uzun bir muhabbete maruz kalma olasılığınız, tecrübelerime dayanarak söyleyebilirim ki, yüzde yüz. Ancak çoğu kişi 2000'li yılların dizilerini -onlar da daha yeni İspanyolca dublaj olmasından dolayı- biliyor. Binbir Gece Masalı, Elif gibi diziler yani. Bu dizileri benim gibi buraya geldiğinizde siz de ilk defa duymuş olabilirsiniz ama bunu belli etmemeye çalışmanız iyi olur. İlk anda bir hayal kırıklığı yaşanmasın. Çünkü Perulu dostlar dizilerin kritiğini yapıp spoiler almaya heves ediyorlar bazen. Bunun yanında görünüşümüz, tenimiz, gözlerimizin rengi hatta İspanyolca konuştuğumuzdaki aksanımız onların çok hoşuna gidiyor. Dizilerdeki o ünlülere benzediğimizi söyleyip bize de o insanlarmış gibi davranıyorlar. Bu yüzden biz de kendimize o ünlülerden pay çıkarma eğilimine giriyor ve bundan memnun oluyoruz. Ayrıca verdiğimiz en ufak bir hediye -özellikle Türkiye'den ise- gözlerinde mücevher değerinde! Hatırlıyordum da bir keresinde dil öğretmenime laf arasında gazetelerinin bizdeki gazetelere göre oldukça küçük olduğundan bahsetmiştim. Öğretmenim merak etti ve benden bir Türkiye gazetesi istedi. Biraz zor bir istek olsa da dedem aracılığı ile Peru'ya bir gazete örneği getirttim. Sabah derse giderken sevinçliydim. Gazeteyi öğretmenime teslim ettiğimde onun gözlerindeki heyecan ve sevinci görmenizi isterdim. Peru'da beni şaşırtan başka bir olay Peru'nun başkentinde gördüğüm Atatürk anıtı oldu. Pasifik okyanusunun hemen karşısında, üzerinde; Paz En Casa, Paz En El Mundo yani Cumhuriyet kurulduktan sonra 20 Nisan 1931 tarihinde Mustafa Kemal Atatürk'ün, seçim nedeni ile ulusa sunduğu yazılı açıklamada söylediği 'Yurtta barış, dünyada barış cümlesi vardı. Bir okyanus ötesinde bulunan ülkede bizden izler olması çok hoşuma gitmişti. Dünyanın bir köy kadar küçük olabildiğini ispatlayan bir olaya şahitlik etmiştim. Pozitif ve parlak bir etkileşim. Hazır şehre inmiş ve okyanus kenarına gelmişken Miraflores ilçesine gidelim. Hemen her gün akşamüzeri pembe ve mor renklerle harikulade bir gökyüzüne şahit olursunuz burada. Bu ferahlatıcı atmosferde yürüyüş yapabilir, isterseniz 12-15 dakikalık paraşüt keyfi deneyimleyebilir veya okyanusun büyüklüğüne rağmen kendinize güveniyorsanız okyanus sörfünü yaz kış demeden yapabilirsiniz. Emin olun ki burada yaşadığım süre boyunca bulunmaktan en çok keyif aldığım yer burasıdır. Denize, okyanusa ilginiz ve zaafınız varsa sizin için de öyle olacaktır, eminim. Ben hiç paraşüt veya okyanus sörfü deneyimlemedim. Anadolu'da bir inşaat çalışmasını izleyen insanlar gibi ben de paraşütçüleri ve sörfçüleri izlemekten zevk alıyorum. Ancak bir gün bunları da deneyimleyeceğim. Artı, spor yürüyüşü yaparken yetenekli insanların ip üstündeki akrobatik hareketlerine ve birçok köpeğin koşarak sahipleriyle eğlenmesini görecek olmanız da aklınızın bir köşesinde dursun. Size bahsetmek istediğim başka bir şey; geldiğimiz yerde büyük bir lüks olsa da burada fakirlerin meyve ve sebzeleri sayılan ürünleri. Ejderha meyvesi, avokado, mango, granada ve daha nicesi. Burada o kadar ucuz ve her evde olması o kadar normal ki bu meyveleri özgürce hiç maddi sıkıntı çekmeden yiyebildiğinize şaşırabilirsiniz. Ayrıca Peru, patatesin ana vatanı. Kiminin 20 bin, kiminin 10 bin tür dediği Peru patatesleri hayatın her yerinde. Bazılarının odunsu görünüşü sizi yanıltmasın. Acıya ve tatlıya çalan türleri ile bütün Peru restoranlarında ana menü yanında mutlaka patates geleceğini bilmelisiniz. Peru'ya has sarı sosları orijinal tadı manipüle etse de ona bir şans vermenizi tavsiye ederim. Burada çok farklı kültürlerden mutfaklar var ve tabi Türk mutfağı da. Bu yüzden ne yesem diye çok araştırmanıza gerek yok. Ayrıca her sokak başında chifa adlı Çin restoranları göreceksiniz. Çinliler hem işlerini hem de yemek kültürlerini buraya oldukça başarılı bir şekilde taşımış durumda. Tabii Kore ve Japon mutfakları da size özel menüleri ile sırada. İster tatile ister yaşamaya gelin, Peru sizin için unutulmaz anılara gebe bir ülke. Elbette her ülkenin kendine göre farklı özellikleri vardır. Sizler de benim gibi ilk zamanlarda alışılmadık uygulamalarla karşılaşabilirsiniz. Bu, bazen güzel heyecanlara bazen hafif şaşkınlıklara sebep olsa da hayatın akışı, size gelecek günün ümitlerini sunmaya devam edecektir. Yani bir ülke genç bir insanın gözünden bu kadar sade, güzel ve doğal anlatılır. Çok tebrik ediyorum. MaşaAllah. Okurken hiç mola vermeden bir solukta okunan yazılar vardır. İşte bu. Peru nun her yerine gitmişsininiz, gezmişsiniz ve o anı hissetmişsiniz gibi oldu. Emel Hanım, yazınızı çok beğendim. Hatta beni çok etkiledi. En kısa zaman da Peru'ya gelmek isterim. Türkiye'den gelen gazeteyle ilgili hatıranız beni ayrıca duygulandırdı. Eminim Peru'lu dostlarınız kendi ülkeleri için yapmış olduğunuz bu güzel tanıtımdan çok menmun kalmışlardır. Böyle başarılı tanıtım ve yazılarınızın devamını dilerim."} {"url": "https://helezondergisi.com/pitraklarin-siyah-solugu/", "text": "Gecenin üçünde sıralamıştım bu Twit dizisini. Yanardağlarımın hesaplanamayan kilometreküplük lavlarını avuç içi kadar yazım karakterine bir güzel sıkıştırıp büzüştürmüştüm. Usanmadan, gözümden tek damla uykunun akmasına müsaade etmeden... Birçok insan: Manyak mıdır nedir, gece gece lüzumsuz işlerle ne diye uğraşıp duruyo bu kadın? diye sorgulamış olabilir. Ya da laf ebeliğinin altında dizi dizi sıraladığım görselleri inceledikten sonra, şu zamanda manyaklık emaresi sergilemenin gerekliliğini cüretkarlıkla gösterdiğim için takdir etmiş de olabilir. Her iki taraf da haklı. Zira şu zamanda sosyal medyada gecenin üçlerinde bir yerleri tırmalamaya çalışan, ciyaklarken kafasına terlik yiyen ne kadar insanoğlu varsa ya delidir ya da hakkaten delidir. Ülkede olan biten, yaşanan her şeyden sonra beyinlerin içinde dönüm dönüm mayın tarlası oluştuğu için birçok insanın bırakın beynini; organizmaları tümden patladı, bazılarının ise patladı patlayacak. Beyinlerinin patlamasına ramak kalanlar son kozlarını oynayıp megafonu kalplerinin eline verdiler. Dolayısıyla sosyal medya ciyak ciyak. Hal böyleyken, ben de çok farklı olamayacaktım sanırım. Beynim nöronlarına ayrılmadan o geç vakitlerde rulette kalbim, kalbimde megafon, megafonda Bu nedir? soruları vardı. Bunca soru soran twitlerin altına Manavgat'tan, Marmaris'ten ya da başka bir kıyı şehrinden resimler koymuştum. Yalnız kastettiğim görsellerle ilgili akıllara mavi denizin şezlongdan süzülen kokusu, yeşil iğne yapraklı, kozalaklı dokunuşlar, kıyısında şampanya patlatılan yakamozlar, selfilerden şıpır şıpır akan turkuazlar gelivermesin. Çay kaşığı şakırtısı, tavşan kanı höpürtüsüne bir son verilmeli artık; çünkü üzerimizden koskoca 2021 Ağustos'u geçti. O Ağustos, Marmaris, Fethiye, Manavgat vs.'nin görünmeyen yanardağlarından hepimize mağmalar içirdi. Lav kadehlerinin tokuşma seslerini duyurdu. Buldozer postunun altında kalbimizi, kemiğimizi kırarken; ejderha kılığıyla ağzından ateşler püskürdü. Hektarlarda nektar bırakmazken, ağaç dallarında elma ısıran kuşların gagalarından sarkan kurtlara dahi 'maktul' sıfatını verdi geçti. Ormanın yanı başında ocağı tüten çiftçinin, köylünün yüreğinde yağ bırakmazken 'söndürülemeyiş' kelimesinin sözlük anlamını köküne kadar bize öğretti. Bu kısımda yangın söndürme helikopterinin gelmeyişi sonrası, olmayan kanatlardan meleklik yapmaya çalışan yurdum insanının görüntüsünü gözünüzün önüne getirmeye çalışın. Hatırlarsınız, hani şu sekiz-on tane iki buçuk litrelik şişelere musluktan su doldurup da sırtına yüklenenler vardı. Bir görüntüleri vardı, bir de hektarları söndürmeye mıhlanmış inançları. Bir fotoğraf vardı, yine görsellerimin arasında: Alevin kıyısında bir adam, yanan kuşun bedenini kendi yanık yüreğine yaslamıştı, ayakta sallanıyordu. Gören de kuşun ölmeden önce kalbinin adama verilmesini vasiyet ettiğini sanırdı. Bu yüzden miydi bilmem, adamın yüreği pır pırdı; dönüp duruyordu acıdan. 2021 Ağustos'u galiba bana kanatlanan yürekleri öğretmişti, bir de karalama defterime kocaman yürekli siyahlıklar çizmeyi. Bu kadar karamsar olmasak mı ki? Ne de olsa; ahırı, harmanı, kuzusu, koyunu yok olan köylüye bıraktığı bir iyilik de vardı: Tarla diplerinde yılın belli zamanlarında gürbüzleşip de köylüyü çapanla, tırmıkla saatlerce uğraştıran yabani otları bir güzel halletti, onları ceset cılızlığında bırakıp kaçtı. İşte görsellerim böyle birbiri ardına sarı, turuncu ve en sonunda siyaha evirilen kömürümsü anılarla dolu. Kömür madeni görmüşleri bilirsiniz: Yüzleri de solukları da siyahtandır. Benim görsellerimin de beş duyu organına maden siyahı hakimdi. 2021 Ağustos'unun eli, ayağı birbirine dolanan bahtsız Anadolu'sunda; sanki masallardaki kötü kalpli cadının hazırladığı alevden bir büyü vardı. Bu büyü dizisine bir fon müziği eklemek istemiştim; daha çok beğeni, daha çok retweet almak istediğimden falan değil; lavlarımı artık daha fazla dizginleyemediğimden. Dilimde günlerdir Fazıl Say'ın 'İnsan İnsan'ı dönüp duruyordu. Bayağı bir uğraştım, twitlerimin arka fonuna koyabilmek için; ama maalesef bu teknolojik işleri beceremedim. Keşke dedim, teknoloji de yağmalansaydı. Hani binlerce hayvan son nefeslerinde itaatkar bir son bakış bırakmıştı ya, teknolojinin bana itaatkarlığı için acaba onun da katlini mi istemem gerekirdi? Hatta şu da aklıma gelmişti; hektarlar yerlerine dikilecek muazzam binalara böylece itaat ettiğinde amel defterleri sağdan verilenlerden mi olacaktı? Bu sorular tıpkı bendeki lavlar gibi büyüdükçe büyümüştü. Bu twit dizisi kaç kişiye ulaşır, kaç 'beğen' tuşunun muhatabı olurdu onu bilmezdim de İyi ki anacığımın bu sosyal medya işlerine aklı pek yatkın değil diye şükrediyordum. Zira Manavgat tarafları onun çocukluğunun geçtiği yerlerdi. Gündemi meşgul eden tüm bu akıl almaz fotoğrafların çekildiği yerler onun bir zamanlar naylondan köy pabuçlarıyla davar güttüğü kızılçam aralarıydı. Elli sene öncesinin tazecik bedeninde pamuklu basma şalvarlarına yapışıp kalmış pıtrakları yolduğu upuzun dağ koridorlarıydı. Amca kızlarıyla kıkırdadıkları sırada yan taraflarında bekleşen davarlarını tümüyle akıllarından çıkardıkları stabil piknik yerleriydi. Komşu köyün oğlanları çamların gövdelerine annemgilin isimlerini kalplerle kazıdıklarında: Elalem duyar da laf söz olur korkularını yaşadıkları üç dört dönümlük mekanlardı. Bir karaçam gölgesinde ayaklarını uzatıp 'Fotoroman' okumalarını; Ses dergisindeki ışıltılara bakıp Tarık Akan mı yakışıklı, Cüneyt Arkın mı? iddilarına kendilerini kaptırmalarını gözümün önüne getiriyorum da pek bir hoşuma gidiyor. Annemin bu tarz paspas altına süpürdüğü anılardan bazılarına eski aile albümlerinde rastlamıştım. Yeşilin kucağına serili köy yaşantılarının tepelerden çekilmiş siyah beyaz karelerini çocukluğumdan beri defalarca elimde döndürüp durmayı adet edinmiştim. 1971, 1973... Keşke o fotoğrafları da twitlerime ekleyebilseydim. Ekrana aynı mekanların 1971 halini bir de 2021 halini yan yana yapıştırıp altına da Yorumsuz yazmak ve gelen binlerce yorumu hayretle, hüzünle, üşenmeden okumak isterdim."} {"url": "https://helezondergisi.com/poczta-polskaya-mor-valizle-zebunniso-asrorova/", "text": "Ne ara 19 Mayıs oldu? Zaman yine çabuk geçme konusunda şaşırtmadı. Hafızamı yoklamakta zorluk çekiyorum. Mart ayında kalmıştım de mi en son? Sonrası sanki ışık hızıyla geçip gitti. Fakat tek bir farkla: Olayları takip etme becerim videodaki Slow motion hızında. Şimdi Poczta Polska'ya doğru yürüyorum. Bir yanım sebebini bilmiyor ama çok heyecanlı diğer yanımsa gitme diyor, gitme! Kulak vermiyorum o sese çünkü artık çok geç. Sahi gerçekten mi çok geç? Bu ifade istemediğin bir karara varırken söylenmiyor muydu? Dedim ya Poczta Polska'ya doğru yürüyorum diye. Ha, elimde ne mi var? El valizi! El valizi mi? Aynen el valizi doğrusu ben de şaşırdım ama doğru duydun! Senin için o kadar da bilindik bir renk olmayan mor el valiziyle Poczta Polska yolunda ne işin var hacı? diye sorma bana. Sen de alıştın benim marjinal huylarıma! Neyse yola devam edelim biz. Hep mi unutur insan bilet almayı? Yoksa içimden İki kişi için de bilet alıp sıraya girmek neden? adlı isyandan mı geliyor bu? diye düşünmekle vakit harcamadan hemen elime valizimi alıp tekrar kapıya doğru bilet almaya gittim. Numaramı aldıktan sonra aklımda kalmayacağını bile bile her seferinde merakla bu sefer hangi numara geldi diye, bakmama şaşırmıyorum artık. Belki bir gün bir yerde lazım olur hastalığı bu; bir kitaba, bir şiire katacağım malzeme diye cepte saklama çabası. Numaramı da usulünce aldığıma göre artık gönül rahatlığı ile kendi sıramı bekliyordum ki amaan yine bir şey unutmuşum: Mor valiz! Yok yok valizi bir yerde unutmadım; onun içindekileri acilen bir koliye boşaltıp öyle sıraya girmem lazımdı. Hemen etrafa bakıyorum ve gözüm raflara takılıyor. Üç farklı boyda koliler... HARİKA! Şimdi de seçme zamanı. Hangi boy? İlki çok küçük, yanındaki orta boy ama ya sığmazsa? En büyüğü? Yok yok, kolinin içinde boşluk kalırsa içindekiler yıpranır. Tamam hızlıca karar vermem lazım diye, sıradan çekilip orta boy koliyi alıp önce güzelce kuruyorum, sonra da yere koyup mor valizin ağzını açıp içindekileri olabildiğince hızlıca koliye yerleştiriyorum. Bir, iki, üç... Yirmi dokuz, otuz. Otuz bir tane. Aklımda tutmalıyım, diyerek tam kalkıp sıraya tekrar girecekken koli bandı getirmediğim gerçeğiyle yüzleşiyorum. Hay Allah! Olacak iş mi şimdi! Saate bakıyorum aceleyle. Tam 29 dakikam var! Gözlüklü hanımefendinin yanına gidip koli bandı satıp satmadıklarını soruyorum. Yokmuş, bitmiş, bir iki gün öncesi olsaymış varmış, üstelik fiyatı da sadece 6 zl imiş. Hanımefendinin konuşmasını sabırsızlıkla, bir o kadar saygısızlık etmeden dinledim. Sonra mor valizi uzatarak dedim ki: Rica etsem şu valizi yanınızda tutsanız, ben hızlıca eve gidip bant getirsem. Önce şaşırdı, sonra tebessüm ederek kabul etti. Kaşlarını biraz çatarak: 'Yalnız, sen o koliyi orada öyle bırakamazsın, onu da getir.' Hiç itiraz etmeden kendisi küçük ama taş gibi ağır, kargo olmak nasibinde olmayan kolimi kaldırıp arka kapıdan hanımefendiye verdim. Elimden: 'Ah bu ne! İçine ne koydun öyle? Çok ağır! Kalsa da olurmuş.' diyerek aldı. Ben de tebessüm ederek uzaklaşıp eve koştum. Kırmızı ışıkta beklerken gözüm yan köşedeki fotokopiciye takılmasın mı! Harika! Hemen rota değiştirip oraya doğru koşuyorum. İçeride yaklaşık otuz yaşlarında bir hanımefendi ile yirmi beş yaşlarında bir beyefendi çalışıyorlar. Burada da sıramı beklemem lazım diyerek sessizce kenarda bekliyorum. Habire saate bakıyormuşum oysa. Hanımefendi sabırsızlığımı fark etmiş olmalı ki gülerek bana seslendi. Yanına gittim. Burası fotokopici, bant satmıyoruz ama kendimizin var. Kullanıp geri getirebilirsin. Benim artık bir adresim yok! Bu anı, yıkıcı anı sonraya bırakıp şu an bir şeyler yazmam lazım. Polonya'dan ayrılıyor olduğum yerin adresini ve gidiyor olduğum yerde de daha bir adresim olmadığı için arkadaşımın adresini yazıyorum. Koliyi uzatırken içimden bir şeyler kopuyormuş gibi hissettim. O an bana ait her şey o koli ile beraber gitti sanki! Hanımefendi, kargonun üç hafta sonra ulaşmadığı takdirde üstteki adrese iade edileceğini söyledi. 'Ulaşmadığı takdirde' kısmına takılı kaldı zihnim ve gözlerimin dolduğunu hissettim. Hemen teşekkür ettim ve ödemeyi de yapıp son iki günümü geçiriyor olduğum eve doğru yürüdüm. YAŞASIIINNN!!! diye haykırmaya başladım. Çocukların sevindiği kadar zıpladım mutluluktan. Hemen geliyorum! dedim ve yola çıktım. Evlerine vardığımda kapılarının önünde benim koli bana bakıyordu. Yıpranmış, bir ucu yırtılmış ve içindekiler gözüküyordu. Bu durum hiç moralimi bozmadı. Olsun, geldiniz ya, şükür! diyerek hepsini tek tek kucakladım. Bakıştık, gözlerimiz gülümsedi! Demek istediklerimi anladığını biliyordum. Sonunda kitaplariniza kavusmaniz guzel olmus. Yazinin tamamini merakla okudum."} {"url": "https://helezondergisi.com/politik-sinema-uzerine-semih-yilmaz/", "text": "Sinemanın icadından bu yana, bir film çekmek aynı zamanda seyirciyi eyleme sevk etmenin de bir yolu olmuştur. Sinemanın diğer sanat dallarından farklı olarak düşünceyi şoka uğratıp hareketli imgelerle kurguladığı gerçekliği izleyiciye iletme işlevi, onun politik, ekonomik ve toplumsal bir değişim aracı olarak kullanılmasına da yarar. Hakim düşüncenin bir nevi propaganda görevini üstlenen sinema, özellikle II. Dünya Savaşı öncesi ve sırasında neredeyse savaşın her iki düşmanı tarafından da sıklıkla kullanılmıştır. İdeoloji olmadan sanat olmaz. görüşünü savunanlara göre her film aynı zamanda politik bir duruş sergilerken İdeolojinin olduğu yerde sanat olmaz. inancını paylaşanlara göre de sinema estetik bir sanat olarak kalmalı, içinde siyaset barındırmamalıdır. Politik sinema denince elbette akla sadece propaganda ve ideoloji gelmemelidir. Haksızlıkları duyurmak, insan hakları, işkence, derin devlet kanunsuzlukları, her türlü adaletsizlik, açlık grevleri, terör tanımı ve yaklaşımı, etnik ayrımcılık, faşizme karşı mücadele ve elbette olmazsa olmaz savaşlar her zaman politik sinemanın konusu olmuştur. Kitleleri büyüleme özelliği fark edilir edilmez politika için kullanılmaya başlanan sinema, icadından kısa bir süre sonra I. Dünya Savaşı sonucu yıkılan imparatorlukların yerine kurulan ulus devletler için çok etkili bir silah olmuştur. Yeni devletlerin halk tarafından benimsenmesi ve kuruluş ideolojilerine halkın ikna edilmesi adına sinema güçlü bir araçtır. Sinema, seyircinin sadece görüp seyretme yoluyla ihtiyaçlarını karşılayabildiği canlı ve şiirsel bir yapıdır ve seyredenlerden de hiçbir beklentisi yoktur, hatta seyircinin okuma yazma bilmesine bile gerek duymaz. İşte bu yüzden seyrederken alınan hazzın içine yerleştirilen ideoloji, hakim güçlere geniş bir alan sağlar. Sinemanın bu sihirli işlevini ilk fark edip kullanmaya çalışan Lenin olmuştur. Sinema bütün sanatlar içinde en önemli olanıdır. diyen Lenin, 1919'da ülkedeki tüm film endüstrisini devletleştirmiş ve ardından Sovyetler Birliği Devlet Sinema Enstitüsü'nü kurmuştur. 1925 yılında çekilen Potemkin Zırhlısı, politik sinemanın ilk ve en başarılı örneklerinden biridir. Devrim öncesi Çarlık Rusyası'nın işçiler üzerinde uyguladığı acımasızlığı anlatan Sergei Einstein yapımı film, Rusya'nın en ücra kasabalarına kadar gösterime sokulmuş ve halka bu film sayesinde sosyalist ideoloji anlatılmaya çalışılmıştır. Hatta yıllar sonra filmi izleyen Hitler'in propaganda bakanı Goebbels bile filmi izleyince neredeyse Bolşevik olacağını söylemiştir. Film teknikleri açısından Potemkin Zırhlısı o yıllardaki imkanlara rağmen o kadar başarılı olmuştur ki 1989'da Brian De Palma tam bir yıldızlar geçidinden oluşan Dokunulmazlar filminde meşhur Odessa Merdivenleri sahnesini kullanmaktan çekinmemiştir. Sinema ve politika dendiğinde elbette Hitler ve Nazi Almanyası'na değinmeden olmaz. 1934 yapımı İradenin Zaferi filmi, Nazilerin sinemayı bir propaganda aracı olarak başarılı bir şekilde nasıl kullandıklarının en büyük örneğidir. Leni Riefenstahl yönetmenliğinde on binlerce figüranın kullanıldığı filmin başarısı sonrası Yahudilerin şeytanlaştırılıp faşizmin kutsandığı pek çok film daha çekilmiş ve böylece halk Nazi iktidarına ve Yahudilere karşı yapılacak soykırıma rıza gösterecek hale getirilmiştir. Bu filmde kullanılan askerlerin topluca yürüyüş sahneleri o kadar etkilidir ki onlarca yıl sonra Yıldız Savaşları ve Yüzüklerin Efendisi İki Kule filminde neredeyse aynen kopyalanarak kullanılmıştır. Nazilerin propagandalarına Amerika'dan verilecek cevap elbette gecikmez. Hitler ve benzeri tüm diktatörlerle dalga geçen Charlie Chaplin, Büyük Diktatör filmiyle gerçekten de sinema tarihine geçen bir komedi çeker. Bu filmle birlikte sinemaya politik komedi kavramı da yerleşmiş olur. II. Dünya Savaşı'nın ardından gelen Soğuk Savaş ve sonrasındaki Vietnam Savaşı, politik sinemanın 1960 -1970'li yıllarda yükselişe geçtiği dönem olur. Bu yıllar ve sonrasında özellikle Vietnam Savaşı'nda verilen kayıpların artması ve Watergate gibi skandallar sinemada işlenmeye başlar. Sinema tarihinin belki de en savaş karşıtı filmi olan 1971 yapımı Johny Askere Gitti o yılların en politik filmlerinden biridir. 1976 yapımı Başkanın Bütün Adamları ise Watergate'i anlatan oldukça cesur bir film olarak tarihe geçer. Stanley Kubrick'in 1987 yapımı Vietnam Savaşı'nı farklı boyutlarıyla işlediği Full Metal Jacket ise savaşı sorgulatan yaklaşımıyla büyük ilgi toplamıştır. Politik sinemanın etkili anlatımlarından biri de biyografik hikayelerdir. Gandhi, Malcom X, Mandela, Ömer Muhtar gibi tarihte yer edinmiş büyük şahsiyetlerin hayatları, savundukları fikirler ve ortaya koydukları mücadele, kitlelere ulaştırılması adına politik sinemanın bir başka yüzü olmuştur. Türk sinemasına baktığımızda ise yeni kurulan cumhuriyet ideolojisinin pekiştirilmesi adına dini geleneklerin eleştirilip modernizmin savunulduğu başarısız filmlerden sonra özellikle 70'li yıllarda başlayan sosyalist eğilimli filmler politik sinemanın en başarılı örneklerini vermiştir. Bu dönemde sosyal haklar, grevler, kan davası, töre, sosyal adaletsizlik gibi konular filme aktarılırken 1980 darbesiyle bu süreç bitmiş ve Türk sineması ciddi bir krize girmiştir. Krizi gayriahlaki filmlere yönelerek aşmaya çalışan Türk sineması, bu dönemde ciddi bir yara almış ve kendisini toparlaması biraz zor olmuştur. 1980 darbesinin etkilerinin geçmeye başlamasıyla darbenin sorgulandığı, o dönemde uygulanan işkencelerin, hapishane koşullarının ve çiğnenen insan haklarının anlatıldığı filmler çekilmeye başlanmıştır. Yılmaz Güney'in Duvar, Tunç Başaran'ın Uçurtmayı Vurmasınlar filmi o dönemin etkili politik filmleridir. Daha sonra çekilen Beynelmilel, Pardon, Mavi Gözlü Dev gibi örneklerin yanında özellikle Takva gibi günümüzde en çok eleştirilen din-siyaset-para ilişkilerinin anlatıldığı konuları, erken dönemlerde işleyen politik filmlerin yanında İki Dil Bir Bavul gibi ana dil konusunu işleyen filmler de listemize girebilir. Tüm bunların yanında başrolünü Kemal Sunal'ın oynadığı akıllara kazınan Zübük, Kibar Feyzo, Davacı, Katma Değer Şaban, Çöpçüler Kralı, Propaganda gibi filmler de politik komediye verilebilecek en güzel örneklerden bazılarıdır. Bu filmlerden bir kısmı her ne kadar politik komedi olsa da aslında politik sinema izlemek çoğu zaman seyirci için zordur, öyle elde patlamış mısır koltuğa yaslanarak izlemenize izin vermez bu filmler. Keyfinizi kaçırır, içinize bıçaklar saplar, göğsünüze oturup nefesinizi keser, en azından canınızı sıkar ama sizi bilinçlendirir, harekete geçirir, inisiyatif almanızı sağlar. İyigüngör, V. (2015). Demokrasi Dışı Rejimlerde Devlet-Birey Devlet-Toplum İlişkisinin Sinemada Temsili. İstanbul: Marmara Üniversitesi Yayınları. Yetişkin, E. (2010). Güncel Politik Sinemayı Yeniden Düşünmek. Akademik İncelemeler Dergisi, 5(2), 95-116."} {"url": "https://helezondergisi.com/pollyanna-eli-degmemis-asitli-bir-mektup-tuba-sina-aydin/", "text": "Hani sana demiştim ya bir kitap yazacağım diye. Yazdım, vallahi billahi bitirdim. Ancak pek bir para etmeyebilir belki yazdıklarım. Okuyucu eline düşecek olursa Kağıt israfı! diye yafta yeme olasılığı oldukça yüksek. Okumaya başladıktan sonra sen de fark edeceksin zaten; girişlerimin patavatsızlığını, gelişme ve sonuçlarımda labirentin ucunun görünmediğini. On iki puntonun içine sığdırmaya çalıştığım harflerimin artık baston tutan, emeklilik isteyen hallerini. Muhtemelen kelimelerimin aldığı kilolar da gözüne çarpacaktır. Kız Ayşegül bu ne? N'aptın bu kelimelere? Bunlara hormon ilaçları mı içirdin, yağlı Adana mı yedirdin? dediğini duyar gibiyim. Sorma Ahmet'çim, her bir kelimemin basenleri korkularla, baldırları küskünlükle şişti. Ne yazık ki hiçbir cümlem, gülücük emojili, öpücük GIF'li, pipet çekimli, kadeh tokuşturmalı değil artık. Sana işin açığını söyleyeyim mi? İğnesinden ipliğine, noktasından virgülüne kadar yazılarımın her birinden Pollyanna maskesini çıkardığım, onları bir köşede kefenlediğimden beri bu böyle. Yazdığım her şey makyajsız, ekranında filtresi yok. Yalın ayak, dımdızlaklar. Eğer kafamdan maske düşüklüğüne dair bir sendrom uyduracak olursam tam da o hizada dolanacaklar. Bak, özellikle maske diyorum, dikkat et! Burada maske meselesine azıcık ekmek bandırmazsam vallahi içimde kalır. Ben bu zımbırtıyla alakalı ne diyorum biliyor musun? Hani kapalı alanlarda maske kullanma zorunluluğuna rağmen, korona vücudumuzda gerdan kırıp halaya tutuşmuştu ya, bu Pollyanna maskesi de bana biraz öyle gibi geliyor. Allah aşkına bir Allah'ın kulunu gördün mü? Bu maske üzüntü virüslerini gık diye kesiyor; aha bak, ben nasıl musmutluyum. diyen... Bana sorarsan vaktiyle Elenor H. Porter'ın çoluk çocuğu sevindirip bu kitabı yazmasına Eyvallah! derim demesine de maskesini icat etmek bizim bu koltuk değnekli ruhlarımıza pek bir yavan durdu sanki. Adides, Fuma, Sunbacks Cafe, Coca Cola vb. bunların her biri neyse, bizim bu Polyanna maskeleri de bir o kadar ucuz, asidi kaçmış, naylona boğulmuş gibi geliyor bana. Benim kitabın yaşadığı serüvene dönecek olursak, sana harflerimin ebesinden, kelimelerimin sülalesinden ve hatta cümlelerimin dıdısının dıdısından gelen sitemli selamlarla sözüme devam etmek isterim. Her biri bu süreçte okuyucuyu sürükleyebilmek için var güçleriyle küpeştelerini ittirip küreklere sarıldılar. Çok çabaladılar, Yelkenler fora! demek için ama ben yelken direklerini de ılıman rüzgarı da onlardan epey bir esirgedim. İçimden de dışımdan da hep aynı şeyi söyledim: Öyle kolaya kaçmak yok! Zavallı metinlerim, cümle içlerine yerleştirdiğim kimi ifadelerin çıkardığı hortumlarda boğulma tehlikesi atlata atlata bugünlere geldiler. Altı yıldır yavrularıma geceleri etten kemikten 'baba' hikayeleri okuyorum! ifadesinde ünlem işaretinin nefesi kesilmişti. Yavrularımın babası hücreden gönderdiği bu mektubunda ise iki nokta üst üstenin kısa süreli bitkisel hayata girdiğini görmüştüm. Ben var ya, bazen kendimi gişe rekortmeni bir aksiyon filminin hasis yönetmeni gibi hissediyorum. Başroldeki kahramanlarımın acı çeken sahnesi ne kadar fazla olursa bu filmden o kadar ekmek yeriz. diyenlerden. Normalde kırmızı halıda yürüyen Tom Hanks'in, Natalie Portman'ın makyajı ve kıyafeti eyvallah yerinde olur da benim Natalieler, Tomlar aynı zamanda metin içinde dublörlük vazifesi de yaptıkları için kafaları, gözleri yarılmış vaziyette yürüyorlar. Yumuşak G'lerimin şapkası parça pinçik, K'lerim karnına yediği yumruklar yüzünden biraz geriden geliyor. B'lerim dersen gözlerinin morluğundan kafasını yerden kaldıramıyor... Ara sıra kulak kabartıyorum. Bana; Yaşadıkların mızrak, bizlerse sanki çuvaldık. Mızrak çuvala sığmaz, dediysek de sana bir türlü dinletemedik. Bizi deldin, kanattın, yırttın. diyorlar. Haklılar. Bu altı yıllık cehennemi onlara anlatmanın, anlattırmanın sabıkalısıyım ben. Günün birinde Harflerden uzaklaştırma cezası verilecek olursa, herhalde metinlerim beni ihbar etmek için zil takıp oynayacaklardır. Ama neylersin harf görmeden, onlara içimde yürüyen TOMA'lardan travmalarımızı püskürtmeden, savrulduğumuz fırtınaları estirmeden ben de yaşayamıyorum. Bakalım ben ne derim ünlü yayınevi organizatörlerine? Harflerim aynı Orhan Pamuk'un harflerinden, pamuk gibi, oku be abi! Yumuşacık, kadife gibi değil mi bu yazılar? Öyle deme be abi, yazıların canına okumak kim, ben kim? Telefonu niye yüzüme kapattın be abi? Sen şimdi bu kısımda kocaman kocaman gülücük emojileri yerleştirdiğimi farz et. Benimki hayal zinciri işte Ahmet'çim! Fırtınaların kucağında bire yedi yüz veren sararmış kelimelerimi akşam pazarında iskontoya serme mücadelesi. İmamesi husufa, boncukları küsufa, ipliği arafa doğru yol almış bir tespihin tüttürdüğü sarı çizmeli Mehmet Ağa türküsü. Allah'a emanet ol hayat arkadaşım. Seni çok seviyorum."} {"url": "https://helezondergisi.com/psikedelik-elif-ozsoy/", "text": "Bir iki Fredy senin için geldi. Devlet hastanesinin çay bahçesinde oturuyordu. Halasını ziyarete gelmişlerdi. Annesi hasta odasında, halasının yanındaydı. Saat gece yarısını geçmişti ama etraf kalabalıktı. Birkaç adam, büfe önünde sıraya girmiş; çocuklara meyve suyu, çikolata ve şeker almayı bekliyordu. Hiç durmadan çay ve kahve servisi yapılıyor, masaya ilave şeker isteniyordu. Yaşlı çınar ağaçları ile kaplı; aynı acıları, dertleri paylaşanların rutubetli uğultusunun hakim olduğu bu küçük çay bahçesinde hasta yakınlarının sesleri çay kaşığı seslerini bastırıyordu. Arya meyve suyunu höpürdetene dek içine çekti. Ardından kendisini masaya bırakıp çenesini kollarının üzerine yerleştirdi. Uğultuyu duymuyor, sesleri ayırt etmeye çalışmıyordu. Çoğu zaman bir düğün salonu dolusu insanın içinde dahi bulunduğu ortamdan ruhen uzaklaşır ve yalnızlaşırdı. Çay bahçesinin istisnasız her masasından kolaylıkla görünen bir ağacına küçük bir televizyon monte edilmişti. Televizyona en yakın masaya geçip pür dikkat izlemeye başladı. Henüz ilkokulda olmasına rağmen korku filmlerini çok severdi. Filmde bir salgın anlatılıyordu. Salgının bulaştığı herkes yavaş yavaş mazoşist oluyor ve kendilerine zarar veriyorlardı. İki sevgili kendilerini bir hücreye kilitliyorlar, burada en azından bir süre dinlenebilmeyi umut ediyorlardı. Sonrası malum; sarılıp korkuyla uykuya dalıyorlardı. Birkaç saat sonra çocuk gözlerini açtığında maalesef kız arkadaşına da virüs bulaşmış olduğunu ve kızın etrafta bulduğu iğne gibi eşyaları kendine sapladığını görüyordu. Cesaretini toplaması uzun sürmedi. Film bitmemiştir inşallah. diye dua ederek: Anne, ben bir terasa çıkıyorum! nidasını salonun orta yerine bıraktı. Nasılsa kısa zamanda yankısı o sırada mutfakta olan annesine ulaşacaktı. Apartman iki katlıydı. Üst katta dedesi ve babaannesi oturuyordu. Teras kardeşleri ile ikinci evleri gibiydi. Bu sebeple bu eyleminin başkaldırı gibi hissedilip soruna dönüşeceğini sanmıyordu. Terasın geriliminden ve de TV'nin çalışıp çalışmamasından önce aşılması gereken kocaman bir engel vardı. Ya merdivenin ışığı yarı yolda sönerse! Hep böyle olurdu. Ablası tek nefeste çıkabiliyordu ama Arya henüz bunu başaramıyordu. Bu yüzden yarı yolda kalıp ışıkta görünmeyen, karanlıkta ortaya çıkan ve ne olduklarını bilmediği birtakım sıfatsızlar tarafından yakalanabilirdi. Yine derin bir nefes alıp lambayı yaktı ve yayından fırlamış ok gibi merdivenleri soluksuz tırmandı. Terasın ışığını açması ile merdivenin ışığının sönmesi aynı ana denk gelirse o gün tüm evrenin kendi etrafında döndüğünü sanırdı. Ama o gece de yine birkaç basamak önce ışık söndü. Çünkü bunu başarabilmek v=x:t'ye tersti. Arya, her şeyden korkan ama bunu kendi içinde aşmaya çalışan bir çocuktu. Her zaman arkasından birileri takip ederdi. Yatağının altı başka bir boyuta açılan tavşan delikleri gibiydi. Tuvalet deliğine kapak alınınca Allienın kapağı açamama ihtimali biraz içini rahatlatmıştı ama yine de orda olduğu düşüncesinden kurtulamamıştı. Doğup büyüdüğü ev çoğu zaman kendi iç dünyasında ona yabancılaşırdı. O apartmanı tabandan tavana dedesinin yaptığını bilse de Sanki başkasınınmış da varlığı ile hazretlerini rahatsız ediyormuş. gibi hissederdi. O geceyi de diğer geceler gibi yorganına sıkıca sarılarak geçirdi. Sadece oksijen girebilecek küçük bir hava boşluğu bırakarak uykuya daldı. Sıfatsızlar kesinlikle uyuduğunda etrafında olamıyorlardı. Bunu zihnine derin bir şekilde kodlamıştı. O Oscar'lık performansı takip eden gecelerden birinde babası terastan vida getirmesini istedi. Eline de örnek bir vida tutuşturdu. Vidalar terasın koltuklu kısmında değil, odunluk tarafındaydı. Baba, korkumdan altıma yaparım ben orada. diyemedi. Elm Sokağı Kabusu filminde geçen tekerleme. Çoğu kişinin çocukluğuna dokunmussunuz. Keyif aldım. Tek nefeste okudum. Alya'nın başka maceralarını da okumak ümidiyle.. Tebrikler. 48 yaşımdan 8 9 yaşlarıma hızlı bir dönüş oldu. Sanki çatıya Alya değilde ben çıktım. Elinize sağlık. Yazinizi geç okuyabilmekle beraber, okumuş olmaktan dolayi mutluluk duydum. Buyumuş olamamiza rağmen hepimiz icimizde bir yerlerde hala yorganin altinda korkuyla uyuyan ve korkulari ile yuzleşmeyi bekleyen cocuklariz aslinda. Kucukken abimle izledigimiz korku film sonrasi banyoya bile gidemeyişlerimizide gulumseyerek hatirladim Kaleminize sağlik cok keyifle okunasi bir hikaye. Keyifle okudum, çocukluğuma bir yolculuk gibiydi. Kaleminize sağlık. Merhaba Elif hanım, ben 48 yaşındayım bende çocukluğuma gittim. Çok güzel olmuş emeğinize yüreğinize sağlık. Soluksuz okudum. Kelimeleri kullanis tarzınız ve kaleminiz cok yakın hissettirdi. Emeğinize sağlık. Himayeyi hissettirebildigime çok sevindim. Değerli yorumunuz için teşekkür ederim. Çok teşekkür ederim. Ben de yeni yazını heyecanla bekliyorum. Bunu basarabildiysem ne mutlu... Değerli yorumunuz için teşekkür ederim. Bizi her şeyden koruyan yumuşak yorganlarımız 🙂 Yorumunuz için teşekkür ederim. Çok çok güzel bir hikaye. Çocukluğumuzun aynı döneme rastladığını düşünüyorum. Aynı hisler aynı korkular. Keyif alarak, anı yaşayarak okudum. Kaleminize sağlık. Çocukluğumuz aynı dönem, korkularımız ortak 🙂 yeni hikayeni heyecanlanla bekliyorum. Geçmişime gittim bu güzel yazıyı okurken... Asıl korkmam gereken şeyleri hiç bilmeden suni korkularka cevrili küçücük dünyama... Ne güzeldi korktuklarının gerçek olmadığını bilmek ve ne kadar kötü hiç bilmediklerinden korkacağın kötü günlere kalmak???? Kaleminiz daim olsun, iyi geldi. çocukluk korkuları korkular hepimiz çok tanıdık. cok teşekkür ederim. Çocukluğu geçtim neredeyse 20 li yaşlara kadar ardımda hep birileri gelir gibiydi 🙂 korku filmi izleyip wc ye kardeşimle giderdim merak ve korku anlaşan ikili.... Belli bir yaştan sonra korku filmleri komedi gibi geliyor 🙂 Yinede kapüşonu kürklü bir gölge yüreğimi hoplatmıyor değil 🙂 kaleminize sağlık...."} {"url": "https://helezondergisi.com/recelsiz-ev-feride-akdag/", "text": "Babaannemden dinlemiştim doğduğum günü. Bahçedeki erik ağaçlarının ortasına reçel kazanları kurup tüm çocuklarına kış için reçeller yapardı. Kayısı, erik, vişne, çilek reçelleri. Bu tatlı telaşın olduğu bir gün, henüz doğumuma iki hafta varken birdenbire annemin çığlıklarıyla telaş kaplamış haneyi. Mavi pervazları olan kapının yanı başındaki gizli bölmede, radyodan etrafa yayılan Türk halk müziği eşliğinde olmuş doğumum. Giden gitti, bense bir türkü eşliğinde yaptım ilk erik reçelimi. Radyodan yükselen Türk halk müziği ve yüzümde bir gülümsemeyle. Eşyaları ve anları değerli ılan insanın yaşanmışlıkları. Benim basımdan geçmese de kahramanımızın başından geçen güzel bir anı gerçekten. Teşekkürler. Bütün yaşanmışlıklar güzel olsun. Yorumunuz için teşekkür ederim. Bu hikayeyi yasamadım. Yaşamış gibi hissederek yazdım. O kadar seviyorum ben de. Bu arada gerçekten iyi ki doğmuş kahramanımız kim ne yapsın reçeli Handan Hanım. Yorumunuz için teşekkürler. Simdilerde babaannen yok belki, ama sen bizimde recelimizsin. Akılda taptapli bir anı bırakmış. Kaleminize sağlık."} {"url": "https://helezondergisi.com/renkler-kusagi-seher-saglam/", "text": "bu ne işve, bu ne naz! Sevgili Elif hanım, güzel ve kıymetli yorumunuz için çok teşekkür ederim. Sağ olun."} {"url": "https://helezondergisi.com/rica-tahsin-i-kelam/", "text": "Ayb arama gel gör nefsin savletin, Etme can, et icabet, gel hicab et.. Aman derim zann, haset harab ede, Etme can, et icabet, gel hicab et.. Sokma sakın nefs ki mekkar işe, Billur taş ser dil'de her bir karışa, Gel kulak ver şu fakir yakarışa,"} {"url": "https://helezondergisi.com/rock-ve-protest-muzigin-gur-sesi-cem-karaca-hizir-ilyasoglu/", "text": "O, müziğe o denli gönül vermişti ki onun dışında hiçbir şey umurunda değildi. Öyle ki bu yolda karşılaştığı bütün engelleri aşıyor ve önüne set çekenleri her seferinde hayrete düşürüyordu. Onun en çetin engeli ise babasıydı. Zira o, oğlunu bir diplomat olarak görmek istiyordu. Dolayısıyla onu vazgeçirmek için öyle gayret sarf etti ki seslendirme sanatçısı Fikri Çöze'nin jübile konserinde Elvis Presley şarkıları söyleyen oğlunu mahcup edebilmek için adam tutup onu yuhalattı. Ancak o, müziğe öylesine inanmıştı ki hal diliyle babasına Kır kalemi kes cezamı, yaşamayı neyleyim? diyordu. Müzik hayatında grup kurduğu arkadaşlarıyla bazen fikir ayrılıklarına düştüğü oluyor ve ayrılıyorlardı. Ancak o, her seferinde düştüğü yerden kalkıp yola devam etmenin bir hal çaresini buluyordu. Dolayısıyla gittiği her yerden heybesinde müzikle dönüyor ve sanki bu tavrıyla hep Bekle beni, döneceğim... diyordu. Evet, yukarıda genel karakterini vermeye çalıştığımız sanatçı, rock ve protest müziğin gür sesi Cem Karaca'dır. O, aynı zamanda türkünün modern zamanlardaki Dadaloğlu'su olup bizim irfani geleneğimizin de sanata yansıyan yüzüdür. Güftesi ve bestesi kendine ait birçok müzik eserine imza atan bu sanatçının aynı zamanda tiyatro ve sinemada da ustalığı vardır. 5 Nisan 1945'te, Toto ve Mehmet Karaca çiftinin oğlu olarak İstanbul'da dünyaya geldiğinde ailesi, ona Muhtar Cem Karaca adını verdi. Annesi Ermeni, babası ise Azeri asıllı olup sanat aşığı bir aileydi. Böylece sanatla iç içe büyüyen Karaca, ortaöğrenimini Robert Kolejinde tamamladı. (biyografya. com, 2022). Aslında o da, her çocuk gibi altı yaşına kadar normal çocukluğunu yaşıyor ve akranları gibi ileride doktor ya da mühendis olmayı hayal ediyordu. Ancak bir tatil döneminde teyzesi Rosa Felegyan, ona piyano notaları öğretince annesi oğlunun müziğe olan yatkınlığını fark etti. İşte, müzikle tanıştığı o günden itibaren Karaca'nın tüm çocukluk hayalleri yerini notalara bıraktı. O dönem dünyada giderek yaygınlaşan rock müzik, onun da en büyük tutkusu haline geldi. Özellikle karşı cinsten arkadaşlarını etkilemek için rock starlarının şarkılarını her ortamda söylemeye başladı. Bu şekilde arkadaş çevresi genişleyince Beyoğlu Spor Kulübünde (1962) sahneye çıktı. Bu, onun profesyonelliğe doğru attığı ilk adım oldu ve arkadaşlarıyla 1963'te Dinamikler (muzikdefterim. com, 2022) grubunu kurdu. Kurdukları bu grup maalesef yıl sonunda dağıldı. Ancak ilk başta da söylediğimiz gibi o bir kere müziğe gönül vermişti. Dolayısıyla bu durum onu ne müzikten, ne de yeni gruplar kurmaktan vazgeçirebilirdi. Kısa zaman sonra Cem Karaca ve Bekledikleriniz (muzikdefterim. com, 2022) adlı bir grupla şarkılarını söylemeye başladı. Yıl bitmeden de Cem Karaca ve Jaguarlar grubunu kurdu. Bu arada 1965'te tiyatro sanatçısı Semra Özgür ile ilk evliliğini yaptı ve üç gün sonra da askere gitti. Hatay'da askerliğini yaparken nöbetçi olduğu bir gün, Parsel parsel eylemişler dünyayı / Bir dikili taştan gayrı nem kaldı sözleriyle başlayan Nem Kaldı (Kalitenin Kanalı, 2021) türküsünü ilk defa duydu. Sazın tellerinden dökülen bu yanık nağmeler, onu Anadolu müziğine hayran bıraktı. Bu durumu da bir röportajında şöyle dile getirdi: Ben o güne kadar ne gariptir ki o tür müzikleri ilkel bir müzik diye düşünürdüm. Bir de baktım ki benim o anda içinde bulunduğum hissiyatı o müziğin canlandırdığını, dile getirdiğini ve anlattığını fark ettim (yenicag. info, 2021). Askerlik dönüşü (1967) Apaşlar ile başlayan Karaca, artık yüzünü Batı müziğinden Doğu'ya döndürdü. O dönem bir gazetenin düzenlediği Altın Mikrofon Yarışmasına katılan Karaca, Erzurumlu Emrah'ın şiiriyle ikinci oldu. Aynı grupla 1968'de Almanya'ya giden Karaca, Ferdy Klein Orkestrası ile 45'likler kaydetti. 1969'da siyasi müziğe yönelince grupla fikir ayrılığına düştü ve Bu Son Olsun/Felek Beni (muzikdefterim. com, 2022) plağını kaydettikten sonra ayrıldılar. Artık istediği gibi siyasi müzik yapmaya başlayan Karaca, Kardaşlar (1970) grubuyla Dadaloğlu/Kalender 45'liğini çıkarttı. Fakat Trabzon'daki konseri sırasında (1971) patlatılan bombalar neticesinde 30 kişi yaralandı. Bu hadiseden sonra grubun gitaristi ile anlaşamadı ve Kardaşlar'dan da ayrıldı. Bundan sonra dönemin rock müziğinin güçlü ismi Moğollar, Karaca ile birleşti. Moğollarla hızlı başlayan Karaca, yine bir gazetenin anketinde En İyi Erkek Şarkıcı kategorisinde ikinci seçildi. Karaca, Moğollar ile 1973'te Obur Dünya/El Çek Tabip 45'liğini çıkarttı. Arkasından çıkardığı Namus Belası/Gurbet 45'liği yok satınca özellikle Namus Belası onun hit şarkıları arasına girdi. Ancak Moğollar uluslararası bir kimlik kazandırmak için Fransa'ya gitmeyi planlayınca Cahit Berkay, bu gruptan da ayrıldı. Bunun ardından Dervişan'ı (1974) kurdu ve bu grupla ilk olarak Kıbrıs harekatından sonra hava kuvvetlerine yardım konserleri verdi. 1975'te onun hit şarkıları arasına Tamirci Çırağı girdi. Yıl bitmeden bir dergi, Karaca'yı En İyi Erkek Şarkıcı seçti. Yıl sonuna gelindiğinde Dervişan, Mutlaka Yavrum/Kavgam 45'liğini çıkarttı. Ancak Urfa'daki (1977) bir konserde grubun gitaristi ve bateristi saldırıya uğradı. Bu tatsızlıkla morali bozulan Karaca, tamamı kendi bestelerinden oluşan Yoksulluk Kader Olamaz ilk uzunçalarını yaptıktan sonra bu grupla da yollarını ayırdı. Ardından, Kurtalan Ekspres üyeleriyle bir araya gelen Karaca, Türkiye'nin iki uç şehri olan Edirne ve Ardahan şehirlerinin isimlerinden oluşan Edirdahan grubunu kurdu. Fakat, bu grupla sadece bir tekli kaydedebildi. Bu arada Londra'nın (1979) dünyaca ünlü Rainbow Arena'sında konser verme fırsatı yakalayan Karaca, kariyeri adına enfes bir başarıya imza attı. 1979 yılında konser için gittiği Almanya'da ülkeye dönünceye kadar kaldı. Bu arada Türkiye hasreti, kültürel farklılıklar, çalışma şartları, eşitsizlik gibi problemlerin ağırlığı altında ezilen gurbetçilerin sorunlarını dinleyen Karaca, Almanca öğrenmeye de başladı. Ayrıca gurbetçilerin hayatını benimseyerek onlar gibi yaşamaya ve sorunlarına çözüm bulmaya odaklanan Karaca, bu dönemin ilk meyvesi olarak, Alamanya, Entegrasyon Dedikleri ve Alamanya Berbadı şarkılarını çıkardı. Bu arada tiyatro oyunları için Almanya'ya gelen annesiyle bir nebze hasret giderseler de Toto Hanım'ın oğluna olan özlemi asla bitmedi. Dolayısıyla Almanya'da yaşayan Türk müzisyenlerden oluşan Kanaklar grubuyla tek Almanca albümü olan Die Kanaken'i yayınladı. Bu şarkıların teması ise genel olarak iş, emek ve gurbetçilerin sorunları üzerineydi. Alman öykü yazarı Harry Böseke tarafından bu albüm, Ab in den Orient-Express adlı bir tiyatro oyununa çevrildi. Ayrıca Wilkommen, Mein Deutscher Freund ve Was Sagst Du parçalarını bu albüm için özel hazırladı. Karaca, 1 Mayıs plağı bahanesiyle Mart (1980) ayında yargılandı. Açılan davada kesin ceza alacağı endişesiyle Almanya'ya gitti. Bu arada babası vefat edince yaşadığı hüznü giderme adına Hasret adını verdiği albümü çıkarttı. Bu arada 13 Mart 1981 tarihine kadar yurda dönme çağrısı yapıldı. Ancak dönmeyince 6 Ocak 1983'te vatandaşlıktan çıkartıldı. Bu dönemde oğlu Emrah ile sekiz yıl boyunca sadece telefon ve mektupla görüşebildi. Bağrını yakan bu hasretin bir neticesi olarak Oğluma ve Bekle Beni şarkılarını yaptı. Almanya'da şarkılarını özgürce söyleme imkanı bulsa da ülkesinin hasreti giderek içinde büyüdü. 1985'te Münih'e gelen Özal'a ulaşarak ülkeye dönme isteğini bildirdi. Özal, olumlu sinyal verince hukuki işlemleri başlattı. Bu girişimlerin neticesinde hakkındaki tutuklanma kararı kaldırıldı ve 29 Haziran 1987'de ülkeye döndü. Hemen müzik çalışmalarına başlayan Karaca, aynı yıl çıkardığı ilk albümüne Merhaba Gençler ve Her Zaman Genç Kalanlar adını verdi. Kalpten gelen bu selamlaması karşılık buldu ve albüm yılın en çok satanları arasına girdi. Ancak Özal ile görüşmesini hazmedemeyen eski çevresi ona dönek dedi. O da, Ben döneksem döndüm diye memleketime / Döndüm baba, döndüm işte, oh be! (Kumrular, 2019) şeklinde şarkı sözleriyle cevap verdi. O daha sonra Kahya Yahya (1990) ile sevenleri karşısına çıktı. Sözleri kendisine, bestesi ise Cahit Berkay'a ait bu şarkı, ona Altın Güvercin (Kumrular, 2019) ödülünü getirdi. Ancak beklenmedik bir anda bu sefer annesinin ölümüyle sarsılan Karaca, her şeye rağmen Nerde Kalmıştık albümü ile yoluna devam etti. Albümdeki Islak Islak ve Raptiye Rap Rap çok beğenildi ve hit şarkıları arasına girdi. Karaca'nın müzikle olan bağı onu tiyatro ve sinemaya sürükleyince ilk tiyatro deneyimini Hamlet (1961) ile yaptı. Daha sonra Münir Özkul'un da oynadığı General Çöpçatan (1964) oyunuyla büyük bir sahne tecrübesi kazandı. Bu tecrübesini askerdeyken Cahit Atay'ın Pusuda ve Aziz Nesin'in Toros Canavarı oyunlarını sahneleyerek ilerletti. Askerlik dönüşü İstanbul Tiyatrosu'nda Anahtarı Bendedir oyununu hem Türkçeye çevirdi hem kendisi de bu oyunda oynadı. Nerde Kalmıştık albümünden sonra bir süre müziğe ara veren Karaca, TRT'de Raptiye (1994) adlı bir program yaptı. Flash TV'de ise Karaca Show (1995) ve Efendime Söyleyeyim (1996) ile seyirci karşısına çıktı. Bu arada bir sanatçı grubu ile destek için Bosna-Hersek'e (1995) gitti. Bundan sonra, 1997'ye kadar aktif müziğe ara veren Karaca, o günlerde vizyona giren Ağır Roman filmi için seslendirdiği Resimdeki Gözyaşları ile müziğe tekrar döndü. Filmin ana müziği olan bu şarkı sayesinde, bundan sonraki film müziklerinin aranan ismi oldu. Bu arada Cahit Berkay ve arkadaşlarının desteğiyle Bindik Bir Alamete (1999) adını verdiği albümü çıkarttı. Cem Karaca, Türk usulü rockun folktan beslenen protest ve gür sesli prensi olarak bizim irfani geleneğimizin kılcal uçlarına doğru sızmayı başaran nadir sanatçılarımızdandır. Karaca, 59 yıllık kısa denebilecek hayat yürüyüşüne çok şey sığdırdı ve Anadolu rock türünün kurucuları arasına girdi. Robert Kolejinde, bir kızı etkilemek üzere başladığı müzik hayatı, bir musiki cenneti olan geleneksel dergahlarımızdan Allah yar, yar! isimli bir besteye kadar uzandı. Özellikle son zamanlarda Anadolu musiki geleneğine şiddetli bir arzu duyan Karaca, sanki zamanının daraldığını biliyormuşçasına bir vasiyette bulundu. Bunun ardından 8 Şubat 2004 sabahı geçirdiği kalp kriziyle hastaneye kaldırıldı. Bu protest ve gür sesli prens bir anda hayata gözlerini kapadı. O, sessizliğe bürününce yerine eşi İlkin Hanım konuştu: Son zamanlarda herkesle vedalaşır gibi sohbet ediyordu. Bayramın ilk günü babasının mezarı başında dua ederken 'Babam beni çağırıyor.' dedi ve hepimize babasının mezarına alkışlarla değil tekbirlerle gömülmek istediğini söylemişti. (bilgileri. net, 2022). Bu vasiyeti üzerine tekbirler eşliğinde bir ikindi namazı sonrası Karacaahmet Mezarlığına uğurlandı."} {"url": "https://helezondergisi.com/ruhlarin-diyalogu-talha-ercevikbas/", "text": "Ocak ayı sıcak ve nem demekti, dünyanın öbür ucunda. Kumsalın bulunduğu sokağın hemen sonunda kahve satışı yapan bir işletme vardı. Saatine baktı; Açılmış, kahve kokusundan belli! dedi mırıldanarak. Adımlarını hızlandırarak ulaştı. Kapısı ve pencereleri açık olan küçük işletmeden, sıcakla birlikte beyninin en uç noktasına kadar ulaşan kahve çekirdeklerinin kokusu, iştahını bir kat daha arttırmıştı. Karton bardaklarının baskı kalitesi ve üzerindeki sanatsal renkler göze çok iyi hitap ediyor. diye geçirdi içinden, üzerine sabah güneşinin aksi vururken. Biraz daha gittiğinde denizin uçsuz bucaksız, masmavi görüntüsüyle karşılaştı. Bir çıplak yamacın altına, Pasifik'in veda köpüklerinin vurduğu kayalıklara oturdu. Tatlı bir esinti eşlik ediyordu kahvesini yudumlarken. Sarı enerjinin zarafeti ve turkuaz inceliği, manzaranın inanılmaz güzelliğini oluşturuyordu. Kahvesinden bir yudum daha aldı. O anda sahildeki dalgaların erişemediği kum tanelerinden oluşan, mezara benzer bir şekil almış birkaç yosunu fark etti. Bu yeşilimsi ve siyahımsı yosunların üzerinde ufacık bir dal parçası vardı. Sonra küçük ve yeni mezar şeklindeki tepeciğe ilişiverdi gözleri. Doğruldu ve birkaç adım atarak yaklaştı. Tepeciğin çevresindeki karınca kolonisini fark etti. Hepsi cenaze namazı kılar gibi dizilmişlerdi. Vefat eden arkadaşlarına matem tutuyorlardı. Yas tutmaları ve ölüm sonrası özen gösterme davranışları... Bir an donakaldı. Avustralya'ya geleli 4 yılı geçmişti. Bu küçücük karınca dünyası, onda bir farkındalık oluşturmuştu. Ne bir cenaze törenine katılma fırsatı bulabilmiş ne de bir mezarlık ziyaret edebilmişti. Saatine baktı. Gün yeni başlıyordu. Bugün kesinlikle bir mezarlık ziyaret etmeliyim. diye düşündü. Nasıl olur da bugüne kadar bu ziyareti unuturum? diye hayıflandı. Telefonundan en yakın mezarlığa baktı. Bulunduğu yere çok fazla uzakta olmayan, üstelik deniz manzarasına sahip bir mezarlık olduğunu fark etti. Yol kılavuzunu ayarlayarak kabristana doğru yol almaya başladı. 30-35 dakika sahil boyunca yürüdükten sonra tepedeki mezarlığı görmüştü. Denizin masmavi rengini izleyen bu mezarlık, -konumundan olsa gerek- kendisine huzur vermişti. Farklı duygular arasında kaybolmaya başlayalı çok da olmamıştı. Mezarlığın içinde belirli aralıklarla dikilmiş küçük aydınlatma direkleri ve yemyeşil ağaçlar vardı. Genelde gece ortaya çıkan, gündüzleri ise ağaçlarda asılı olarak dinlenen ve Avustralya'ya özgü yarasaların çığlıkları, yaşlı tropik ağaçlar arasında belirli aralıklarla yankılanıyordu. Uçan tilkiler, biraz içini ürpertmiş olsa da yürürken tabiatın tüm seslerini duyabiliyordu. Girişteki sol taraf, Hristiyan mezarlarının olduğu kısımdı. Bazı mezarların üzerinde mermer, granit veya mermer-granit karışımı devasa haçlar, bazılarının üzerinde gösterişli melek heykelleri vardı. Sağ tarafı ise Müslüman mezarlarının olduğu kısımdı. Zaten doğrudan fark ediliyordu. Müslüman mezarlarında baş taraf batıyı, ayaklar doğuyu gösteriyordu. Hristiyan mezarlarının ise baş tarafı güneyi gösteriyordu. Müslüman ülkelerde mezar taşları ve minareler de kıble istikametine bakardı. Çevrede cami yoktu. Büyük ihtimalle o kurala uyulmuştur. diye düşündü. Mezarlıkta Müslümanlara ayrılmış kısımda her ülkenin vatandaşı olduğu gibi neredeyse tüm farklı mezhep ve düşüncede Şii, Alevi, Sünni, Vehhabi ve Selefi mezarları yan yanaydı. İnce işçiliğin ve zarafetin surete bürünmüş hali olan bu mezar taşlarının ruhlarla diyaloğu onu mest etmişti. El emeği, göz nuru sanat vardı her birinde. Biraz daha ilerleyince Katolik, Ortodoks, Ermeni, Rum, Asuri-Süryani, Budist, Hindu, Yahudi, Agnostik ve Ateist mezarlarının olduğu kısımları gördü. Karıncaların tek saf olduğu gibi tüm insanlık tek saf. diye içinden geçirmeye devam etti. Hepsinin üzerlerinde bulunan dini, kültürel ve sanatsal kısımlarına ayrı ayrı büyülenmişcesine baktı. Aklına Çanakkale'nin ilk şehitleri Gül Muhammed ve Molla Abdullah geldi. Bunlar Afganistanlı 2 Müslümandı. Ekmek parası için Avustralya'ya gelmişler, Broken Hill'e yerleşmişlerdi. Bu iki mücahit, Çanakkale'nin ülke dışındaki ilk şehitleriydi. Yerinden hafifçe doğruldu ve yan tarafındaki çalışma masasına yöneldi. Avustralya'daki mezarlar hakkında bilgi almak için bilgisayarının arama motoruna Avustralya'daki mezarlıklar diye yazdı. Dünyanın en iyi mezarlıklarının Avustralya'da ve en iyi mezarlığının da Victoria eyaletindeki Melbourne şehrinde yer alan Springvale Mezarlığı olduğunu öğrenince aslında çok da şaşırmamıştı. Kabir ziyareti, dünya bağını kırar, ahireti hatırlatırdı. Oğluna okuduğu bir hikaye, onu sanal mezarlığa kadar getirmişti. Her toplumu kucaklayan mezarlıklarda, ruhların diyaloğu huzur içinde dinleniyordu. Bir yandan şimdilerde mezarların pek çokları için bir şey ifade etmediğine hayıflanırken diğer yanda da ruhların diyaloğuna bir kez daha hayran kalmıştı."} {"url": "https://helezondergisi.com/sabani-bir-kult-karakter-yapan-gulduru-ustasi-kemal-sunal-hizir-ilyasoglu/", "text": "... sezon açılınca Tatlı Dillim, Beyoğlu Saray Sinemasına geldi. İlk gün, ilk seansta en arka koltukta yerimi aldım. Salonun ışıkları söndü ve film başladı. Perdede 8 kere ancak görünüyorum. Her görünüşümde salon yıkılıyordu adeta. Suratımı görür görmez büyük alkış koptu ve herkes kahkahayla gülüyordu. Filmin sözlerini duymuyorlardı bile. Filmdeki basketçi duruşumla, mimiklerimle salak bir tipi andırıyordum. Suratım enteresan geldi seyirciye. Sıcak ve kendinden birini buldu sanırım. O zaman şöyle arkama yaslanıp, 'Bu iş tamamdır' dedim. (Yaman, 2020). Bu paragraftaki cümleler, tahmin edeceğiniz gibi Türk sinemasında hala yeri doldurulamayan ve 56 yıllık kısa denebilecek ömre 82 film sığdıran güldürü ustası Kemal Sunal'a aittir. Tam adı, Ali Kemal Sunal olup aslen Malatyalıdır. Mustafa ve Saime Hanım çiftinin ilk çocuğu olarak 11 Kasım 1944'te İstanbul'da doğmuştur. İlköğretimi Mimar Sinan'da okuduktan sonra Vefa Lisesine devam eder. Ardından üniversiteye başlamışsa da 12 Eylül döneminde devam edemez. Ancak yıllar sonra üniversiteye geri döner ve 1995'te Marmara Üniversitesi İletişim Fakültesi Radyo Televizyon ve Sinema Bölümünden mezun olur. Mezuniyetin ardından yüksek lisans yapmaya karar verdiğinde tez konusu olarak kendi filmlerinin sosyolojik incelemesini seçer. Daha sonra Televizyon ve Sinemada Kemal Sunal Güldürüsü adıyla bu tezi bir kitap haline getirir. Sunal'ın yeteneğini ilk defa Vefa Lisesinde iken felsefe öğretmeni fark eder ve onu Kenterler Tiyatrosu'na kaydettirir. Dolaysıyla o, tüm oyunculuk serüvenini felsefe öğretmenine borçludur. İlk olarak Fadik Kız ve Deli İbrahim gibi oyunlarda oynar. Ardından Pendik Tiyatrosu'na geçer ve Orhan İyiler'in Şarkıcı Kız adlı oyununda rol alır. 1967 ile 70 yıllar arasında Ulvi Uraz Tiyatrosu'nda oynayan Sunal, daha sonra buradan da ayrılır ve Devekuşu Kabare Tiyatrosu'na geçer. Burada ileriki dönemde sık sık görüşeceği Zeki Alasya, Metin Akpınar ve Ayşen Gruda gibi sanatçılarla tanışır. Kısa denebilecek tiyatro hayatına 12 oyun sığdırır (Sunal, 1998, s. 107-108). Tiyatrolarda farklı tiplere ve karakterlere bürünen Sunal, oyunculuğunu burada pekiştirdikten sonra profesyonel oyunculuğunu beyaz perdede sergiler. Beyaz perdeye geçişi ise onu tiyatroda izleyen Münir Özkul ve Ertem Eğilmez'in sayesinde olur. Eğilmez, onu ilk defa 1973 yılında Tatlı Dillim filminde oynatır. Filmde tüm figüranlara konuşmaları için bazı cümleler yazılıp verilir. Sunal'a gelince söylenecek söz bitmiştir ve ona, Sen de gülersin. denir. İşte tüm seyircinin içini ısıtan gülüşü bu filmden sonra keşfedilir (Yaman, 2020). Bu tavsiye, filmin en komik sahnesini oluşturmakla kalmaz, aynı zamanda Sunal'ın ölümüne kadar beyaz perdede göstereceği performansını da belirler. Oynadığı filmlerde genellikle saf ama aynı zamanda şanslı ve iyi yürekli bir karakteri canlandıran Sunal, bu yönüyle Yeşilçam'ın komedide aranan yüzü olur. İlk rol aldığı birkaç filmde yardımcı oyuncu statüsünde oynarken daha sonra seyircinin gönlünde oluşturduğu sevgiyle başrol oyuncusu olur. 1974 yılında çekilen ve senaryosunu Eğilmez'in yazdığı Salako filmi, onun başrol oynadığı ilk filmidir. Onun arkasından aynı yönetmenin çektiği Salak Milyoner, güldürü türü olarak en başarılı filmlerinden birisi olur. Filmin konusu, define bulma hayaliyle İstanbul'a göç eden dört kardeşin büyük kentteki hikayesini anlatırken aynı zamanda paranın toplum üzerindeki etkisine değinir. Sunal, Salako ve Salak Milyoner filmlerinden bir yıl sonra, Hababam Sınıfı (1975-1977) serisiyle seyircinin karşısına İnek Şaban olarak çıkar. Ve bu karakteriyle sinema seyircisinin sevilen yüzü olur. Bu seri sırasıyla; Hababam Sınıfı (1975), Hababam Sınıfı Sınıfta Kaldı (1975), Hababam Sınıfı Uyanıyor (1976), Hababam Sınıfı Tatilde (1977), Hababam Sınıfı Dokuz Doğuruyor (1979) ve Hababam Sınıfı Güle Güle (1981) olmak üzere altı filmden oluşur. Bu serinin ilk filmi, Hababam Sınıfı ismiyle bilinen 6A edebiyat öğrencilerinin entrikalarını anlatır. Serinin ikinci filmi, Hababam Sınıfı Sınıfta Kaldı ilk filmin devamı niteliğinde olup öğrenci ve okul ilişkilerini anlatır. Ondan sonra çekilen Hababam Sınıfı Uyanıyor (1976) ise Hababam'a yeni katılan Ahmet isimli çalışkan bir öğrencinin etrafında örgülenir. Dördüncü film olan Hababam Sınıfı Tatilde (1977) Sunal'ın bu seride oynadığı son filmdir. Konusu, daha fazla para kazanmak için Hababam'a alınan kız öğrencilerin gelmesiyle gelişen yeni olaylara dayanır. Bu filmleri izleyenler hatırlayacaklardır. Hababam'ı seyirci nazarında sevdiren en önemli faktör, Sunal'ın canlandırdığı İnek Şaban karakteridir. Zira Halit Akçatepe bu serinin 4'üncüsünde, Tarık Akan ise hem 3'üncü hem de 4.'üncüsünde yoktur. Ancak onların yokluğu hiç fark edilmediği gibi Sunal olmaksızın çekilen Hababam serisinin son iki filmi de ilk dördün havasını asla yakalayamaz. Usta sanatçı, Hababam Sınıfı serisine başlarken aslında Şaban tiplemesini oluşturduğunun farkında değildir. Tüm güldürü tipleri içinde onun canlandırdığı Şaban, seyircinin en çok tuttuğu karakter olur. Saf ve salak bir karaktere sahip olan Şaban, tüm arkadaşları tarafından alay konusu olsa da aynı zamanda çok sevilen bir tiptir. Dolayısıyla Şaban tiplemesi onunla bütünleşmiş olup daha sonraki filmlerde de o karakter üzerinden seyirciye ulaştırılmıştır. Hababam serisi dışındaki Şaban filmlerinden biri, Şabanoğlu Şaban'dır. Konusu, Şaban ile Ramazan arasındaki komik olayları anlatır. Bu karakterin çok beğenilmesi, senaristlere aynı tipleme üzerinden yeni senaryolar yazdırır. Bu senaryolardan biri de Osman Seden'in (1978) yönettiği İnek Şaban filmidir. Konusu, biri futbolcu diğeri karpuzcu olup birbirine benzeyen iki karakter üzerinde yoğunlaşır. Yine Seden'in yönettiği Yüz Numaralı Adam (1978) filmi de aptallığı yüzünden hiçbir işte tutunamayan Şaban'ın bir reklam şirketiyle olan güldürüsünü anlatır. Bu filmde, tüketiciye belli mesajlar verilirken aynı zamanda tüketici haklarının korunması da dile getirilmektedir. Onun ardından Bekçiler Kralı filmi de aynı yönetmen tarafından çekilmiş olup görev yaptığı mahalledeki vatandaşları sömürenlere karşı başkaldıran Bekçi Şaban'ı anlatır. Daha sonra yönetmenliğini Kartal Tibet'in yaptığı Şark Bülbülü (1979) filmi ise başlık parası için İstanbul'a gidip sonradan köyüne türkücü olarak dönen Şaban'ı anlatır. Onun ardından Umudumuz Şaban (1979) filmi çekilmiştir. Filmde, mahalleli ile arsa ağası arasındaki sürtüşme neticesinde bir cinayet işlenir. Kovboy filmlerinin etkisindeki Şaban, bu giysilerle dolaşırken cinayetle suçlanır ve suçsuz yere hapse atılır. Hapisten çıktıktan sonra tüm mahalleli ona kurtarıcı nazarıyla bakar. O da muhtarı seçimde yenerek kendine umut bağlayanların kahramanı olur. Ardından tekrar Tibet'in yönettiği En Büyük Şaban (1983) filmi de tarlasını satmak için İstanbul'a gelen, ancak burada dolandırıldıktan sonra cebindeki son parasıyla çiçekçi ama bir kızdan çiçek alan ve o kızla arkadaş olan Şaban'ı anlatır. Bu film, aslında Charlie Chaplin'in Şehir Işıkları filminden uyarlanmıştır (Yaman, 2020). 1984 yılında Atla Gel Şaban filmi çekilir. Bunun yönetmeni de Natuk Baytan'dır. Filmde, aylık geliri ailesine yetmeyen Niyazi, can sıkıntısıyla hep doğru çıkan at yarışı tahminleri yapar. At yarışı oynayan bir çete, bunu öğrenince onu kaçırır. Umudunu bunun gibi şans oyunlarına bağlayan insan tipini anlatan bu film, hala gerçekliğini korumaktadır. 1984 yılında Tibet, tekrar devreye girer ve bu defa Şabaniye adıyla yeni bir film çeker. Filmin hikayesi ise kocası kan davası sonucu katil olup cezaevindeyken ölen Hatice Ana ve oğlu üzerinden gelişir. Şaban'ı davadan uzak tutmak için İstanbul'a göçen Hatice Ana bir gazinoda çalışır. Davalıları onları keşfedince Hatice Ana oğlunu kadın kılığına sokar ve Şaban ismini de Şabaniye olarak değiştirir. Sunal'ın kadın kılığında oynadığı tek filmdir bu. Evet, artık Şaban ismiyle çekilen her film gişe rekorları kırmaktadır. Bunu fark eden yönetmenler, Sunal'ın rol alacağı her filme -ismi ne olursa olsun- mutlaka Şaban ismini ekleyip bir yenisini çekerler. İşte bunlardan biri de yine Tibet'in yönettiği Sosyete Şaban (1985) filmidir. Bu filmde, Perihan Savaş ile Şaban beşik kertmesidir. Fabrikatör babasını iflastan kurtarmak için Peri, köylü Şaban'la evlenmeye razı olur. Bu şekilde ilerleyen film her zamanki gibi çok beğenilir. Uzun lafın kısası, Sunal'ın oynadığı 82 filmin neredeyse üçte biri Şaban tiplemesi ile devam eder. Diğer filmleri her ne kadar farklı isimlerle çekilmiş olsa da yönetmenler, dikkatleri çekmek için afişlerde her daim, Şaban ismini yazarlar. Örneğin bunlardan biri Atla Gel Şaban filmidir. Bu filmde Sunal'ın oynadığı karakterin adı Niyazi olmasına rağmen filmin adında Şaban geçmektedir. Yine, Gerzek Şaban'da Sunal'ın canlandırdığı iki farklı karakterin adı da Şaban değildir. Şaban, her ne kadar saf ya da aptal gibi görünse de gerçekte çelişkilerle dolu bir takım değerleri ya da değersizlikleri alaya almakta çok mahirdir. Tabiri yerindeyse aptal tiplemesiyle dalgasını geçerken aynı zamanda zekidir ve hazırcevaptır. O, bu yönüyle bir yandan güldürürken diğer yandan da düşündürmeyi başarmıştır. Sunal, özellikle Şaban'ın toplumsal yapıdaki işlevini ve eleştirel yaklaşımlarını kendi kaleminden şöyle anlatır: ... Sunal klasikleri, bütün itilmelerin arkasındaki sosyal çelişkileri, bu itilmenin bahanesi düzleminde tutarak, itilmenin oluşturduğu karakteristik özelliği ayağa diker. Bu açıdan, Şaban karakteri, Türk sinemasında ilk 'korkak' askerdir. Paşalığı, hizmetkarlığı, gangsterliği, şarkıcılığı vs. aklınıza gelebilecek her türlü sistemi, yıkıcı bir anarşinin hedefine çevirir. Bunun yapılabilmesinin ön koşulu olarak o, bu düzen içinde kendine tutunacak bir yer aramaz. Bulsa da kısa süre sonra orada anarşiyi egemen kılar. Şaban, anarşinin içinde yüzerken, utanma başta olmak üzere, bütün bu değerlerin, kendine ait olmayan o dışın içine geldiğini bilircesine, onları daha baştan dışlar. Bol bol küfredişi de bu yüzdendir. (Sunal, 1998, s. 45-46). Şaban karakterinin yoğun eleştirilerini anarşi olarak adlandıran Sunal, bu tipleme üzerinden doğal insanı sosyal ilişkilerin göbeğine oturtur. Yani bir bakıma, komedinin en ilkesel ilişkisini yeniden kurar. Bu doğal olanın kırsal insanda temsil edilmesidir. Çünkü sanayileşmenin, toplumun bütün düzlemlerini yuttuğu, kırsal-kent ayrımını biçimlendirdiği bir dünyada doğal karşıtlık, buradaki kadar kolay anlatılamaz. Zira o, orada köydedir. Ancak o doğallık, kentte ağırbaşlı bir karşı öneri olmaktan çıkıp anarşinin enerjisine dönüşür. Kaldı ki Şaban, o kırsal alanın içinde de insana aykırı bir düzenin pekala hüküm sürebileceğini anımsatarak kargaşayı Şaban tipiyle oluşturduğu anarşiye teslim eder (Sunal, 1998, s. 46-47). Evet, o, özellikle kendisinin karar verdiği senaryolarda önce mizahla onu kolaj yapmış ardından da güldürüye dökerek kaşla göz arasında toplumsal sorunları seyirciye ulaştırmıştır. Diğer yandan oluşturduğu Şaban tiplemesine fazla anlam yüklemeden yıllarca aynı karakter üzerinden eleştiri üslubunu tereyağından kıl çekme inceliğiyle takdim etmiştir. Seyirci onun karakterine gülerken yaptığı eleştirinin dozunu fark edemez. Tabiri yerindeyse izleyiciyi hipnotize eder. Onun Şaban tiplemesi dışındaki filmlerine Davacı (1986) filmi üzerinden kısaca değinmek gerekirse şöyle denebilir: Bu filmlerinde güldürü yerini korurken genellikle dram daha ağır basar. Zeki Ökten'in yönettiği Davacı gerçek bir hikayeden alıntıdır. Konusu, ülkemizdeki adalet sisteminin ne kadar ağır işlediğini, tabiri yerindeyse atı alanın Üsküdar'ı geçtiğini anlatır. Uzun lafın kısası Sunal, sadece eleştiri amaçlı değil aynı zamanda ezilen ya da hakkını arayanların sesi olmak için sosyal sorumluluk projesi diyebileceğimiz filmlere de imza atmıştır. Sonuç olarak Sunal, İnek Şaban serisiyle çıktığı aktörlük yolunda bu karakteri zirveye taşımıştır. En son (83'üncü) Balalayka filminin çekimleri için bindiği Trabzon uçağında, takvimler 3 Temmuz 2000'i gösterirken kalp krizi sonucu hayata veda etmiştir. Cenaze namazı Teşvikiye Camii'nde kılınan sanatçı, Zincirlikuyu Mezarlığı'nda toprağa verilmiştir. Sunal, A. K. (1998). TV ve Sinemada Kemal Sunal Güldürüsü, Marmara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü. Yaman, Y. Ş. (2020). Kemal Sunal filmlerinde toplumsal eleştiri biçimlerinin analizi. , İstanbul Aydın Üniversitesi Lisansüstü Eğitim Enstitüsü. Vefat yıl dönümünde Kemal Sunal'ın anılmasına vesile olan, onu çok iyi anlatan ve keyifle okunan güzel bir biyografi yazısı. Tebrikler."} {"url": "https://helezondergisi.com/sair-ilinca-bernea-ile-siir-uzerine-bir-soylesi-seher-saglam/", "text": "Helezon dergisi olarak, mart sayısıyla birlikte Beş Kıta Beş Şair isimli yeni bir projeye başlıyoruz. Projemiz, dünyanın beş ayrı kıtasından birer şairle yapılacak röportajları içeriyor. İlki bu ayda yayımlanmaya başlayan röportajlara, birbirini takip eden diğer aylarda devam etmeyi planlıyoruz. Bu proje sayesinde, dergimizin bir misyonu olan edebiyatın evrensel yüzünü yansıtmak, sanatın inceliklerine ayna tutmak ve birbirinden zengin birikimleri bir araya getirmek suretiyle, edebiyat ve sanat dünyasına da bir katkıda bulunmayı umuyoruz. Bu vesileyle bizler de proje çerçevesinde, her ay yeni bir şairi tanımış olurken, aynı zamanda onların duygu ve düşünce perspektiflerinden, günümüz şiir dünyasını okuma fırsatı bulacağız. Beş Kıta Beş Şair Projesi kapsamında, bu ayki konuğumuz Romanyalı şair Ilinca BERNEA. Ilinca Bernea roman yazarı ve şair. Ayrıca tiyatro oyunları ve film senaryoları yazdı. Felsefe alanında doktorası var. O, aynı zamanda ulusal ve uluslararası sergilere katılan ve Romanya Yazarlar Birliği ödülü kazanmış bir görsel sanatçı. Bükreş'in çeşitli üniversitelerinden öğrenciler için seminerler verdi ve atölyeler düzenledi. Sanat teorisi ve küratörlük alanında uzmanlaşmış olan şair, Liternet Dergisi'nde sanat eleştirmenliği yapıyor. Aynı dergide sürekli yazdığı bir şiir köşesi var. Bağımsız bir sanatçı olarak, profesyonel oyuncular tarafından sahnelenen çeşitli şiir ve tiyatro gösterileri yönetti. 2017 yılında Convorbiri Literare tarafından edebiyat ödülüne de layık görüldü. Roman: Adın ve Diğer Sapkınlıklar / Numele tau şi alte erezii (2017), Polirom Yayınevi. Roman: Kara Kutu / Cutia Neagra (2015), Timpul Yayınevi, Iaşi. Roman: Androjen Efsaneleri / Legende Androgine (2004), Cartea Romaneasca Yayınevi. Düzyazı: Deli Gömleğinde Aşk / Iubiri in camaşa de forta (2003), Cartea Romaneasca Yayınevi. Helezon dergisi olarak başlattığımız Beş Kıta Beş Şair Projesi kapsamında öncelikle bizimle röportaj yapmayı kabul ettiğiniz için çok teşekkür ederiz. Şimdi izninizle şu soruyla röportajımıza başlamak istiyorum. Ilinca Bernea: Çok erken başladım. Sanırım ilk şiirimi on iki yaşındayken yazdım. O dönemlerde serbest dizeleri ile modern şiirden çok etkilenmiştim; ama aynı zamanda hece ölçüsünden de hoşlanıyordum: Soneler, kafiyeler... Lisede bir yorum bile yazmıştım. Modern ruhu klasik şekille birleştiren ve harika soneleriyle beni ilk etkileyen şair olan Constanta Buzea ile tanışma ve yakınında olma şansım da olmuştu. Zaman içerisinde başkalarını da sevdim ve etkilendim. Açıkçası ilk başta orijinal bir şey yoktu. Tüm yaptığım, verilen formlar üzerinde değişiklik ve üslup alıştırmalarıydı. O yaşta, yani ergenlikte yalnızca belirsiz bir kişiliğe sahip olabilirsiniz. Şiiriniz okumanıza ve kültürel içeriklere fazlasıyla bağlı; çünkü henüz hayata dair hiçbir şey bilmiyorsunuz. Henüz kendi deneyimlerinize sahip olacak fırsatınız oluşmamış. En sevdiğim şair Shakespeare'dir. Hatta o kadar ki onun sonelerinin önemli bir bölümünü Romenceye çevirdim. Yurttaşlarım arasında kendime en yakın hissettiklerim Matei Vişniec, Traian T. Coşovei ve Ruxandra Cesereanu. Angela Furtuna, Dan Sociu, Lia Faur, Violeta Pintea, Ciprian Popescu büyük bir zevk ve duyguyla okuduklarım arasında. Birçok var aslında, aklıma ilk gelen isimler bunlar. Ruhuma en yakın Türk şairleri Ataol Behramoğlu ve Nilgün Marmara. Ama benim kuşağımdan şairler olan Can Yücel ve Efe Duyan'ın şiirleri de bana heyecan veriyor. Pablo Neruda'yı ve aslen Bağdatlı olan ama ABD'de yaşayan çağdaş bir şair, Dunya Mikhail'i de severim. Modern Japon şair Ryuichi Tamura'yı ve Sun Wenbo adlı Çinli bir şairi ve Nijeryalı olan Chris Abani'yi de çok takdir ediyorum. Ayrıca ünlü İran şairi Nizar Kabbani ve Füruğ Ferruhzad'ın şiirlerine karşı duyarlı bir eğilimim var. Sonuncu ama bir o kadar önemlisi, iyi de bir arkadaşım olan çağdaş İngiliz şairi: Sam Brenton. I. B: Olmazsa olmaz mı? Bilmiyorum. İlham kaynakları çok çeşitlidir... Asla aynı değildirler. Şiirimin felsefi bir tarafı var, bu yüzden tema aşktan insan aptallığına kadar her şeyden ilham alabilir. Nerede ve ne zaman istersem yazıyorum. Çok yürüdüğümde, -özellikle yaz günlerinde gezmeyi severim- yanımda bir not defterim olur. Ansızın ilham gelirse, sokakta bir bankta durur ve yazarım. I. B: O yıllar benim en iyi yıllarımdı. Orada yaşadım büyük aşk hikayemi... Gerçek tutkuyu kastediyorum: Çılgın arzuyu, derin duyguları ve özlemi; hepsi bir arada. Elbette bu sadece şiirimi değil, varoluşa bakışımı da kökten değiştirdi. Aşk, karşılıklı olduğunda her zaman bir aydınlanmadır. I. B: Fransızca benim ikinci ana dilim ve doğrusu İngilizceyi de akıcı bir şekilde konuşuyorum. Üstelik İngilizceden şiirler çeviriyorum. Kendimi her dilde farklı tarzlara sahip birisi olarak algılıyorum. Az da bir fark değil bu. Demek istediğim, bu sadece bir kelime dağarcığı meselesi değil. Dil organik olarak belirli bir duyarlılık türüne bağlıdır, her birinin bir dehası vardır. Fransızcada Romenceden farklı bir mizahım var ve hatta İngilizcedeki mizah anlayışım daha da fazla. Ayrıca Romencede daha az sentetiğim. Latin halkı sohbet etmeyi çok sever. Konuları uzatmayı ve genişletmeyi severler. Benim şiirim kesinlikle Romence için türetilmiştir. Onu İngilizceye çevirdiğimde sonuç, aslında başka bir şiir. I. B: Her nedense kaçınılmaz surette. Sanatçılarda bence estetik duygu gereksinimi var. Tıpkı bazı insanlarda glikoz, serotonin yahut kalsiyum, demir eksikliği olması gibi. Onlar, içlerinde yalnızca şiirin, sanatın ya da sevginin söndürebileceği bir çeşit ateş barındırırlar. Burada bir tür kişisel ihtiyaçtan söz ediyoruz... Elbette bilgi, anlama ve iletişim arzusu da paralel bir sendrom üretir. Sanatla bağ bir seçim, oyalanmak değil; bir tür ateş, bir basınç, neredeyse zorunludur... Şiirle ve diğer çeşitli güzellik kaynaklarıyla temas kurmak benim için hayati bir gereklilik. I. B: Ne diyeceğimi bilmiyorum. Belli bir perspektiften bakıldığında, herhangi bir konu siyasi olabilir. Çok pragmatik, alaycı ve ego yönelimli olan postmodern ve tüketici toplumlarda romantik aşk veya geleneksel değerler hakkında yazmak, politik imaları olan hümanist bir protesto olabilir. Her kamuya açık konuşma ve geniş bir kitleye yönelik olarak ifade ettiğimiz her şeyin siyasi sonuçları olabilir. Her zaman sosyal ve kültürel bir ana akım vardır. İyi sanatçıların bir şekilde yıkıcı olduklarını düşünüyorum; çoğunlukla eserlerinde egemen söylem vardır ya da değerlere açıkça muhalefet ederler, eleştirirler yahut en azından belli ölçüde onları kabullenmezler. Yaşadığım dünyada egemen söylem zaten hümanist kavramlarla yapılandırılmıştır. Görünüşe göre, en azından. Postmodernizm paradigması ana akımdır. Diğerlerinde olduğu gibi aşırılıkları, istismarcı yaklaşımları ve görüşleri vardır. Bir sanatçı olarak kesinlikle bir felsefeyi benimsiyorum. Önem verdiğim ve zamanımızda yok olmak üzere olan şeylerin, nesli tükenmekte olan değerlerin yanındayım. Elbette beni en üst düzeyde ilgilendiren bazı sosyal konular var. Şiirimin yüzleştiği birkaç canavar var: Yoksulluk, insan kaçakçılığı, sosyal izolasyon ve marjinalleştirme, kabul görmeme, yalnızlık, istismarcı davranışlar, metropol yaşamının gizli veya açık sefaleti. I. B: Eski Yunanlılar gibi, şiirin mutlaka kelimelerle ilgili olmadığına, tüm sanatların özü olduğuna inanıyorum. Estetik bir deneyimin derin özüdür. Dolayısıyla bana göre şiir, sözcükleri veya hareketleri, jestleri veya gülümsemeleri, bakış alışverişlerini şekillendirebilen bir incelik durumudur. Şiir elbette sadece metinsel bir mesele değildir. Beden dilinin bile onu gören gözleri olan biri için, hikayeleri ve ortak şiirleri vardır. Benim şiirsel metinlerim bazen bir hayat hikayesine, bazen de felsefi sezgilere bağlıdır. Yazdığım her şiirin arka planındaki her bir olay örgüsünü hatırlarım. I. B: En çok hayatla ilgileniyorum. Kendimi varoluşçu olarak görüyorum. Edebiyat, hayatı keşfetmenin ikinci bir yoludur. 20. yüzyıl edebiyatını daha çok seviyorum. Takdir ettiğim yazarların hepsi büyük hümanistler ve varoluşçulardır: Albert Camus, Marguerite Yourcenar, Hermann Hesse, Aldous Huxley, Stanislaw Lem, Andre Malraux, Aleksandr İsayeviç Soljenitsin, Antoine de Saint-Exupery, Thomas Mann, Heinrich Böll, Marguerite Duras, Jorge Luis Borges, Vladimir Nabokov, Italo Calvino, Milan Kundera, Danilo Kis. 21. yüzyıldan en sevdiğim, açık ara Orhan Pamuk. Bilim kurgudan savaş dramalarına veya seyahat günlüklerine kadar birçok türe değer veriyorum... Ama en çok felsefe okuyup yazıyorum. Bu benim akademik eğitimim. I. B: Tavsiye almaktan hoşlanmadığım için genellikle tavsiye vermekten kaçınırım. S. S: Değerli Ilinca Hanım, kıymetli zamanınızı bize ayırdığınız için Helezon dergisi olarak çok teşekkür ederiz. I. B: Ben de size teşekkür ederim. Yazacağımı yazardım ve o tekrar başlardı. Ekmek aldım, bütün bir mahalleye yetecek! O ise beni hiç terk etmedi. On yıldır sadece çiğ sebze yiyorum. Şimdi bile sözlerim anlamsız! Biliyorsun, taşımaktan başka bir şey yapmıyorum. Teşekkür ederim. Beş Kıta Beş Şair projemizle beş ay boyunca yeni şairler tanımaya ve tanıtmaya devam edeceğiz. Çok keyifli bir röportaj olmuş. Proje harika????Teşekkürler Seher Hanım. İlginiz için ben teşekkür ederim Feride Hanım. Sağ olun."} {"url": "https://helezondergisi.com/sair-shailja-patel-ile-siir-uzerine-soylesi-aslan-gumus/", "text": "Helezon dergisi olarak Mart sayısında başladığımız Beş Kıta Beş Şair adlı projemiz devam ediyor. Bilindiği üzere projemiz dünyanın beş kıtasından şairlerle yapılan röportajları kapsıyor. Bu proje ile gayemiz, dergimizin misyonu olan edebiyatın evrensel yüzünü yansıtmak, sanatın inceliklerine ayna tutmak zengin birikimleri bir araya getirerek edebiyat ve sanat dünyasına katkı sağlamak. Bunun da sonucu olarak proje çerçevesinde bir yandan yeni bir şairi tanımış olurken, diğer yandan günümüz şiir dünyasını onların duygu ve düşünce perspektifinden okuma fırsatı da bulmuş oluyoruz. İlk olarak Romanyalı şair Ilinca Bernea ve Kırgızistanlı şair Dogdurbek Yusupov'un ardından Beş Kıta, Beş Şair Projesi kapsamında dergimizin Haziran sayısının konuğu Kenyalı şair Shailja PATEL. Shailja Patel, Amazon ve Seattle Times'ın şiir kategorisinde en çok satanlar listesine girmiş olan ve İtalya'nın Camaiore Ödülü için kısa listeye giren Migritude'un yazarıdır. Dünya çapında 150'den fazla kolej ve üniversitede öğretilmekte olan Migritude, Patel'in dört kıtada ayakta alkışlanan ve çok beğenilen tek kadın tiyatro gösterisine dayanıyor. Patel'in şiirleri 17 dile çevrildi. Makaleleri ve yorumları, Guardian, Le Monde Diplomatique ve Internazionale'de ve daha başka yayın organlarında yer almaktadır. Kendisi BBC, Al-Jazeera ve NPR'de yayınlara çıkmıştır. Aldığı ödüller arasında Sundance Tiyatro Bursu, Uluslarımızın Sesleri Şiir Ödülü, Fanny-Ann Eddy Şiir Ödülü, Brittle Paper Yıldönümü Ödülü, İskandinav Afrika Enstitüsü Afrika Yazar Bursu ve Jozi Kitap Fuarı Konuk Yazar Ödülü gibi ödüller bulunmaktadır. Afrikalı Kadınları Geliştirme Fonu, onu Elli İlham Veren Afrikalı Feministlerden biri olarak seçti. ELLE India Magazine, 25 Yeni Muhafız Etkileyicisinden birisi olarak kabul ederken Poetry Africa ise ünlü apartheid karşıtı aktivist şair Dennis Brütüs'ün mirasını sürdüren Şair Dennis'e Mektuplar olarak onurlandırdı. Londra Kültür Olimpiyatları'nın şiir yazma kategorisinde Kenya'yı temsil etti. Çalışmaları şu anda Smithsonian Müzesi'nin çığır açan Beyond Bollywood sergisinde yer alıyor. Nobel Kadın Girişimi, Patel'i, 2019'da Küresel Feminist Projektörü ile onurlandırdı. Halen Civitella Ranieri 2021-2023 Üyesi olan şair, Massachusetts, ABD'deki Five College Kadın Çalışmaları Araştırma Merkezi'nde araştırma görevlisi olarak çalışmaktadır. Shailja Patel: Şiir, gerçeğin bulabildiğimiz en güçlü ve unutulmaz dile damıtılmasıdır. Kalbimiz yoluyla içimize girer. Görmeye, bilmeye, hissetmeye karşı savunmamızı atlar. Bilinçaltımıza derinden dokunur. Bu yüzden şiir beni hep çağırdı. S. P: Kültürel melezlik, göç ve enternasyonalizm, bana dünyaya birçok farklı mercek ve yararlanabileceğim birçok farklı edebiyat ve şiirsel gelenek sunuyor. Şiir ve edebiyattan çoğul olarak bahsetmeyi tercih ederim: Şiirler ve edebiyatlar. Şiir bizim için sıradan olanı tuhaflaştırır. Yeniden görmemizi ve yeniden hissetmemizi sağlar. Çalışmalarımın çoğu okuyucunun bakışını değiştirmek, onları merkezden uzaklaşmaya ve görme çerçevelerini genişletmeye davet etmekle ilgili. S. P: Hayır. Kitapların pahalı bir lüks olduğu bir dünyada büyüdüm. Eserimi okuyan her insan benim için bir hediyedir ve eserim bu kadar çok okunduğu için kendimi çok şanslı hissediyorum. Ben de geleneksel olmayan bir yoldan yayıncılığa başladım. Kitabım bir tiyatro gösterisi olarak başladı. Bu nedenle çalışmalarıma yönelik izleyici kitlesi, bir sanatçı olarak yıllarca süren turnelerle oluştu. S. P: Bunlar benim için temalar değil. Yüzdüğüm sular, yürüdüğüm toprak, soluduğum hava onlar. Yaşadığım, gördüğüm ve bildiğim hayatları, her gün müzakere ettiğim şiddet olaylarını yazıyorum. S. P: En kötü alışkanlıklarım kahve ve şeker. Yazarken onlara ulaşıyorum hatta yazmaktan uzak dururken daha da fazla. Yazmamı en iyi destekleyen alışkanlıklar; günlük yürüyüşler, gerilme ve sıvı tüketme, sabah internete girmeden veya sosyal medyayı kontrol etmeden önce ilk iş olarak yazmak ve onları tekrar ettiğimde yüksek sesle şiir okumaktır. S. P: Beni etkileyenler listesi çok büyük. Diğer şair ve yazarların çok ötesine uzanır. Şiirimi yerel işçiler, dansçılar, ekonomistler, sanatçılar, siyaset bilimciler, davulcular, mekanikçiler, fizikçiler, atık toplayıcılar, kodlayıcılar, vücut işçileri şekillendiriyor; öğretmenlerim her yerde. S. P: Çalışmalarım bazen şiir yoluyla anlatılan siyasi tarih olarak tanımlandı. Ve aynı zamanda lirik denemeler olarak. Kendimi belirli bir kategoriye yerleştirmekten çok, türün yapay sınırlarını ortadan kaldırmakla ilgileniyorum. S. P: İnternet şiir için muazzam bir hediye olmuştur. Erişimin önündeki pek çok yapısal engeli ortadan kaldırır. Uluslararası şiir topluluklarını ve sınır ötesi dayanışmaları kolaylaştırır. Şimdi görevimiz, bir kamu malı olarak evrensel dijital erişimi talep etmektir. Herkes, her ülkede, ücretsiz internet erişimine sahip olmalıdır. S. P: Umut, bu kıyamet zamanında kullandığım bir para birimi değil. Özgürlük, adalet, acıların hafifletilmesi ve kaynakların radikal bir şekilde yeniden dağıtılması için olanaklara yatırım yapıyorum. Ben de bu işi yapan şairlerle cemiyet ve dayanışma kuruyorum. S. P: Evrenselliği hedeflemeyin. İnsanlığınız üzerinde çalışın. Olabileceğiniz en büyük, en cesur, en dürüst ve şefkatli kişi olun. Elinizden gelenin en iyisini yapın, dünyaya yayın ve ihtiyacı olanlara ulaşacağına güvenin. Sevgili Shailja Patel, Helezon dergisi olarak değerli zamanınızı bize ayırdığınız için çok teşekkür ederiz."} {"url": "https://helezondergisi.com/sanat-karin-doyurur-mu-dogan-yucel/", "text": "Hiç düşündünüz mü, yazarlık maddeten ne kazandırır yazana? Neden çoğu yazar maddi imkansızlıklar içinde yaşar? Yeri gelir, neden paltosunu satacak hale bile gelir? Yazdıklarını okuyanlardan hiç mi maddi, manevi vefa görmez? Öncelikle ifade etmem gerekirse hem dünyevi bir işle meşgul olup hem de çok iyi bir şair veya yazar olan kimse çok azdır. Çoğu kalem erbabı Bir koltukta iki karpuz taşınmaz. deyip daha işin başında kendilerine bir yol çizmişlerdir. Bir kısım ehl-i kalem ise şairlik ve yazarlıklarına yakın muharrirlik, gazetecilik, öğretmenlik, müderrislik vb. işleri icra etmişlerdir. Eskiden şairler iki kısımdı; divan şairi ve saz şairi. İlk kısımdaki şairler şehirli ve tahsilli kimselere, diğerleri ise ekseriyetle köylü ve tahsilsiz insanlara matuf eserler vermişlerdir. Divan şairleri umum itibariyle şimdi bir belediye veya valiliğin kültür-sanat dairesine girmek gibi; bir bey, paşa veya sultanın himayesine girerlerdi. Onların sünnet, düğün ve bayram gibi önceden tarihi bilinen merasimlerine ıydiyye ve suriyye gibi kasideleriyle katkıda bulunurlar ve konukları mest ederlerdi. İkinci bir yanıyla da cenaze ve seferlerin akabinde mersiye ve methiyeler düzerlerdi. Şiirlerinin hüsnükabulüne ya da hamisinin maddi imkanına vabeste atiyyelere mazhar olurlardı. Halk ozanları, halkın bir araya geldiği merasimleri kollardı. Bayramlar, düğünler, panayırlar ve bağ bozumu şenlikleri bu kabildendi. Sahne aldıkları şenliklerde, dinleyenleri sazlı sözlü coşturmaya çalışırlardı. Bazen de karşılıklı atışmalara girip vadedilen hediyeyi kazanmaya gayret ederlerdi. Neticede hem divan şairleri hem de halk ozanları ikinci bir işin yanında şairlik ya da ozanlığın gitmediğini göstermişlerdir. Üçüncü bir sınıf olarak hem divan hem de halk şiiri yazan tekke şairleridir. Bu sınıf şairlerin ekserisi okuma ve yazma faaliyetlerinin temel olduğu bir vasatta yaşamaktaydılar. Bu yüzden yazmaya vakitleri vardı ve yazdıklarını elden ele, dilden dile yayacak vasata sahiplerdi. Sonraki devirlerde matbaanın icadı, muvasala araçlarının gelişmesi ve nüfusun artışıyla birlikte divan şairleri halk içine çıkmadan da eserlerini daha geniş kitlelere ulaştırma imkanına kavuştu. Halk ozanları ise at sırtında köy köy ve şehir şehir dolaşmaya devam etti. Günümüzde divan şairlerinin yerinde şiir ve sanat eserlerini önceden yazan veya yapan sanatkarların olduğunu söyleyebiliriz. Halk aşıklarının çalışma usulü ise günümüzde de çoğunlukla aynı şekilde devam ediyor. Köylerdeki derneklerde ve şehirlerdeki festivallerde sahne alıyorlar. Televizyonlarda az da olsa arzıendam ediyorlar. Ancak o eski kural hiç değişmedi. İki işi bir arada götürebilen neredeyse hiç olmadı. Başlarda sanattan başka işlerde çalışanların da birçoğu, zamanla mürekkebin ya da sanatın cazibesine dayanamayıp kendilerini sadece yazmaya veya söylemeye verdi. Son dönemde şarkıdan, türküden para kazananlar da oldu. Bunlar bir yandan sanatlarını icra ile meşgulken diğer yandan kazandıklarından ilerisi için yatırımlar yaptılar. Yakınlarından birilerini de bu işletmelerine nezaret için tuttular. Şarkı, türkü ve sinemadan iyi para kazananlar çıktı sanatçılar arasından. Fakat ressamlar, şairler, romancılar, heykeltıraşlar gibi erbab-ı sanatın kahir ekseriyeti hayatlarını zar zor idame ettirdiler. Tiyatrocuların bir kısmı tiyatroyu önceleri radyoya, sonrasında televizyona ve günümüzde internete de taşıdılar. Böylece hem sanatlarını icraya devam edebildiler hem de maddi imkanlarını daha iyi bir noktaya taşımış oldular. Cumhuriyetin ilk dönemlerinde şair ve yazarlar, sanatlarını ancak bir devlet memurluğunun yanında icra edebilmekteydi. Az bir kısım ise kendi ayakları üzerinde durmaya kararlıydı. Maddi imkan elde etmenin yollarından biri de ülkedeki ana siyasi akımlardan birinin taraftarlarından destek görmekti. Böylece vilayet ve belediyeler, günümüzde adı sponsorluk olan destekler veriyordu. Yazarlardan son dönemde piyasada çokça görünerek kitaplarının satışını artırma yolunu seçenler de ortaya çıktı. Bu, bir nevi eskiden şiirini öven şairlerin yaptığına benzer bir haldi. İnternetin icadı kağıt ve dağıtım masraflarını büyük ölçüde ortadan kaldırdı. İstenen şair ve yazarın eserlerine kağıt baskıya nazaran çok cüzi ödemelerle ulaşma imkanı hasıl oldu. Dileyenler yine matbu nüshaları alabiliyor. Tiyatro oyunları ve sinema filmlerine internet üzerinden küçük bir ödemeyle veya birkaç saniyelik reklam seyrederek ulaşmak artık mümkün. Bununla birlikte bizzat gidip seyretmenin yolu da hala açık. Tiyatro salonlarında farklı fiyatlarla satılan koltuklar var. Sinema salonlarında ise iki, üç ve hatta dört boyutlu seçenekler sunulmaya başlandı. En son biz de ailecek Avatar 2 filmini dört boyutlu salonda seyrettik. Birinci filmini ise evimizde, televizyondan seyretmiştik. Arada alınan ciddi keyif farkı vardı ama aynı zamanda da fiyat farkı. Sonuçta sanat eseri üretmek bir kabiliyet ve zaman harcama işi. Çoğu zaman ciddi masraflı da bir sektör. Mukabilinde çoğunlukla takdir ve iltifat beklenen bir uğraşı. Okuyan, dinleyen ve seyredenlerin, hayatlarında sanat olmasaydı ne olurdu, diye düşünmeleri icap etmez mi? Sanat, şekli her ne olursa olsun hep bir ihtiyaç, insani duygular taşıyana. Bize insan olduğumuzu hissettiren sanat eserleri, her devirde olduğu gibi günümüzde de gerçek değerini görmeyi hak ediyor. Bize insan olduğumuzu hissettiren sanat eserleri, her devirde olduğu gibi günümüzde de gerçek değerini görmeyi hak ediyor. Başlığı okuyunca ilk tepkim 'doyursa iyi olur' oldu ama ne yazıkki çoğu sanat karın doyurmuyor. Sanırım bu konuda biz fotoğrafçılar epey şanslıyız."} {"url": "https://helezondergisi.com/saril-dunyaya-emre-ozan/", "text": "Bu günlerde yaşadığım şehrin sokaklarını mor çiçekleriyle jakarandalar süslüyor. Kuzey ülkelerine ise çoktan sonbahar geldi. En son Moğolistan'da güz yaşamıştım. Moğolistan'a sonbahar çok erken gelir. Ağustosta otlar sararır. Ayın sonunda ise ağaçlar sararmaya başlar. Eylülde çamlar hariç bütün ağaçlar sararmış olur. Ekim ayında sıra çamlara gelir. Çamların da sararıp yaprak döktüğünü ilk kez Moğolistan'da gördüm. Altın sarısı çamlar arasında dolaşmayı çok severdim orada yaşadığım yıllarda. Rüzgarla birlikte toplu iğne büyüklüğünde ışıl ışıl yapraklar yağardı her yana. Bu zamanlarda hem gezmek hem de fotoğraf çekmek için kendimi dışarıya atardım. Yine kendimi sonbahar rüzgarlarına bıraktığım bir gündü. Ağaçların arasından büyülü bir masal evi gibi çıkıveren bu ahşap kulübeye rastlamıştım. Sonbaharda sararan dünya ve akşam üzeri sararan gün... Her şey gibi güneş de veda edecekti az sonra ama bu görüntünün zihnime kazınacağını biliyordum."} {"url": "https://helezondergisi.com/seker-hamurundan-cicekler-zehra-canbaz/", "text": "-Üç, iki, bir! Kayıt başlıyor. -Merhaba sevgili takipçilerim! Ben Murat, eşim Selda ile yine yayındayız. Nasılsınız? Umarım hepiniz iyisinizdir. Bugün sizlerle şeker hamurundan çiçek yapacağız. Beğenmeyi ve yorum yapmayı unutmayın lütfen! -Hayatım, Mustafa Bey, Zeliha Hanım selam veriyor. Ayşenur yine bizi takipte. Ümmühan kızıyla beraber izliyor. -Bizi takip edip destek verdiğiniz için ne kadar teşekkür etsem az. Eşim Selda yorumları okumaya devam edecek. Haydi biz başlayalım. Daha önceki videolarda kek ve kremanın nasıl yapıldığını anlattım. Kabaran pandispanya ve pasta kreması başlığıyla aratabilirsiniz. Selda bir yandan kamera takibi yapıyor diğer yandan da yorumları okuyordu. Youtube canlı yayınını dikkatle yönetiyordu. -Şimdi çiçeklerimizi yapmaya geçebiliriz. Murat daha önceden hazırladığı renk renk şeker hamurlarını gösterdi. Şekil verici aparatları tanıttı. -İnce uçlu ve kalın uçlu fırça, kürdan, makas, kalem uçlu parça, küçük merdane. -Siz bu yöntemlerle başka çiçekler de yapabilirsiniz. Papatya yaparken küçük küçük kestiği parçaları fırçaya aldığı azıcık suyla yapıştırdı. Selda, yorumlarda ısrarla sorulan Bu işe nasıl başladınız? sorusunu özellikle es geçiyordu. Murat bahar çiçeklerine kürdandan çizikler atarken bir noktaya daldı gitti. Eşinin konuşmasını duymadı. Bu küçük odadan yirmi yıl öncesine seyahat etmekteydi. Zihninde on yaşındaki Murat'ın yanına gitti. Özel günleri çok da önemsemeyen babası Murat'ın yanındaydı. Murat pastanın üzerindeki mumları üfledi. Babası Aslan oğlum! deyip alnından öptü. Sert bakışları aynı olsa da gözlerinin içi gülüyordu. Herkes şaşkındı. Murat gururla etrafına baktı. Hem LGS'de Türkiye üçüncüsü olmuştu. Bu kadarcık olsun şımarsındı. Başını daha da dikleştirdi. Kardeşleri gıpta ile belki de kıskançlıkla babalarına ve ona bakıyorlardı. Çocuklarınıza en güzel ve özel pastaları bu tarifle sizin yapacağınızdan eminiz. cümlesini duyduğunda eğik başını kaldırdı Murat. İrkildi. İri bedeninde yüzü sanki daha küçük duruyor, yeşil gözleri kanlanmış görünüyordu. Hamurdan çiçeklere özenle, ağır ağır ince uçlu bıçakla şekil vermeye devam etti. O sırada telefonu çaldı. Titreşim masayı zınlatıyordu. Murat hemen telefonunu sessize aldı. Ters çevirip tekrar masaya bıraktı. Elleri titreyerek gözlüğünü çıkardı. Vücudundaki ani harareti dindirmek için bir bardak su aldı. Selda kamerayı Murat'ın ellerinden mutfağa çevirdi. Bakın, merak ettiğiniz mutfağımız. Murat çok temiz çalışır. derken Selda, Murat'a kaş göz hareketi yapıyordu. Murat esmer teninden süzülen terleri peçeteyle sildi. Çiçeklerin yanına pembe kurdela yaptı. Telefon susmuştu. -Evet arkadaşlar, pastamızın son hali karşınızda. Yorumları videonun altına bırakmayı ve beğenmeyi unutmayın lütfen. -Murat, sen bir şey demek ister misin? -Bizi takipte kalın. Görüşmek üzere sevgili takipçilerimiz... Bilgisayar tuşuna basan Selda, kıvırcık saçlarına parmaklarını geçirdi. -Bir video çekmek için ne kadar emek veriyoruz, biliyorsun di mi Murat? Beni kızdırıyorsun. Koca adamsın ama hala baban aradığında kızacak diye panik oluyorsun. Canlı yayında girdiğin hallere bak. Başını sağa sola istemsizce sallayan Murat Selda'ya sinirle baktı. Sakalıyla oynarken çıkıştı. -Bilmiyormuş gibi konuşma. Babam o benim. Ne emeklerle okuttu beni. Öğretmen olduğu halde cumartesi günleri pazarda satış yaptı. Sırf altı çocuğunu okutmak için... Anlıyor musun? Sesi çatallandı. Selda bir şey diyecekti ki elini ona doğru aniden uzattı. -Yeter meseleyi uzatma. Aynı şeyleri anlattırıyorsun bana. Selda bu defa hızla söze girdi. -Asıl sana yeter. Bunca şey yaşadın. İşinden atıldın. Beş parasızken ne yaptı baban? Laf saymaktan başka. -Ne olursa olsun o benim babam. Atamam. Hakkını ödeyemem. -Ben sana at demiyorum. Her aradığında konuşmak zorunda değilsin. Bu kanal için ne kadar çok uğraştık. Ödün kopuyor işten atıldığını insanlar öğrenecek, takibi bırakacak diye. -Sus, sus!!! -Susmuycam. Psikolojin düzeldi mi? Kardeşlerin mi destek verdi? Sevindiler hatta babanın gözünden düştün diye. Sakalınla oynamaya, kafanı sallamaya devam ediyorsun. Annen, Oğlum başımızı öne eğdirdin. demedi mi? Murat, masanın üzerindeki çiçekleri, aparatları yere fırlattı. Selda önce irkildi, sonra devam etti. -Sen Brüksel'e göreve giderken övünmeyi biliyorlardı ama. Oğlumuz üç dil biliyor. diye. Şimdi ne oldu? İki pasta siparişi alıcaz diye canımız çıkıyor. Sense hala ailemi bırakamam deyip yurt dışına çıkmayı bile reddediyorsun. Murat hınçla yerinden fırladı. Çarpılan kapının sesi geldiğinde Selda hala söyleniyordu. Hem hıçkırıklarla ağlıyor hem de yerden rengarenk çiçekleri eline almış onlara bakıyordu. Zayıf, uzun bedeni yorgundu. Bilgisayar kamerasındaki ışık dikkatini çekti. Koştu. Yorumlar yağıyordu. Canlı yayını açık unuttuğunu anlayan Selda Hiiihhh! diye uzunca nefes aldı. Açık kalan ağzını eliyle kapattı. Yayını sonlandırdığında yere yığılmıştı. Okuyucuyu beklenmedik bir sonla şaşırtan, akıcı bir hikaye... Tebrikler Zehra hanım. Sürpriz sonlu bir hikaye. Tebrikler Zehra Canbaz. Kaleminize sağlık. Tebrikler Zehra Hanım. Çok akıcıydı. Okurken tüylerim diken diken oldu. Hele ki son kısım müthiş heyecan katmış. Kaleminize sağlık."} {"url": "https://helezondergisi.com/sekili-istasyonunda-ibrahim-turkhan/", "text": "Onlarsa bir çift paslı raya boyun eğmekte. Geçmişin suskun hülyaları her şeye rağmen, Bu istasyona dönüşte de gelinse, değer."} {"url": "https://helezondergisi.com/semtlerin-isigi-elif-altintas/", "text": "- Kaligrafi Meryem TUNCA (11.888) - Dora Maar Ağlayan Kadın mı? Elif ALTINTAŞ (3.383) - ARALIK SAYIMIZ YAYINDA! (3.204) - Soraya'ya Mektup Elif ÖZSOY (2.202) - Sevgi Boyutunda Kal Emin Osman UYGUR (1.865) - An Interview On Poetry With The Poet Ilinca BERNEA Seher SAĞLAM (1.756) - Johan Vandewalle ve Türkçenin Matematiği Emin Osman UYGUR (1.678) - Neden Pink Floyd / Elif ÖZSOY (1.671) - Sürgündeki Şair Yırçı Kazak / Erdal KARAMAN (1.606) - YÜZÜKLERİN SIRRI Elif ÖZSOY (1.585)"} {"url": "https://helezondergisi.com/sevda-getiren-nagihan-sultan-coskun/", "text": "Anadolu'da güllerin yanında uzayan gül dalına benzeyen ama asla gül açmacak ayrıksıya verilen ad. Nagihan hanım, bu güzel şiirinizi paylaştığınız için teşekkürler."} {"url": "https://helezondergisi.com/sevgi-boyutunda-kal-emin-osman-uygur/", "text": "Dünya zıtlıklar üzerine kurulu bir hayat sistemidir. Sıcak soğuk, uzak yakın, iyi kötü, yüksek alçak... İnsan da dünya toprağından yaratılmış bir canlı olarak içinde birçok zıtlıklarla yaşar hayatını. Sevgi nefret, ümit inkisar, öfke sükunet... Kader dünyanın dengesini zıtlıklarla sağladığı gibi insan da kendi dengesini içindeki bu uçlarda bulabilir. İnsanın bu uçlarda dengeli düşünmesi, dengeli yaşaması ise içindeki sonsuz ve coşkun bir sevgi kaynağına bağlıdır. Fark etmektir önemli olan. Sanatın ve bilimin sunduğu inceliklerin nasıl aktığını fark ettin mi hayata? Zamanı kuşatan bütün görsellerin senin dünyanı nasıl doldurduğunu bildin mi? Bir boşluk olsaydı ne ederdin? Bir dağ yamacından süzülen pınar olmak istemez misin? Ya da bir yaz akşamı ruhlara sürur veren bir yakamoz? Kuş cıvıltılarının kulaklara ipek gibi dokunduğu bir yemyeşil orman? Adına rahmet denmiş bir yağmur damlası? Bunlar sevgi değil de nedir? Beklemekten vazgeç. Sevgi boyutunda beklemek diye bir şey olmaz. Ah bir bilsen her yer sevgiden nasıl da renk renk, desen desen. Gerçekten sevgi olmayı dene istersen. Düşünsene kainat kadar büyümeyi. Zorluk mu? Elbette. Sevgiyi her şeyiyle hayata katmak, onu sözde bırakmayıp heyecan verici yaşantıların kollarına takmak kolay değildir. Ne duygusal savaşlar olur bu süreçte, bilirsin. Kırılır, dökülür ama yeniden toparlanırsın. Umudun biter, dermanın kalmaz, olmuyor dersin. Anka kuşudur biraz da bu boyut. Kendi küllerinden doğman gerekir nihayetinde. Mücadeleden vazgeçmeyen kazanır. Yol uzundur, sabır da yeteri kadardır. Geri dönme sakın. Orada seni bekleyen kömürleşmiş sönük bakışlar bulursun. Sen azmedince yanında, üstünde beklemediğin ne yüce duyguların kanat çırptığını görürsün. Gözünü aç, gönlünü aç, etrafına bak. Yüksektesin işte. Aç kanatlarını. Gör ve hisset; acıları, sevinçleri, hasretleri, kavuşmaları, hüzünleri... Sonra yeryüzündeki her toprak parçasına bak. Sen de her yerdensin işte. Siyahsın, beyazsın, grisin, kahverengisin. Bu yüzden ses veren her sese ses vermelisin. En güzel sesler kalplerden geçer. En güzel vadiler de kalplerdedir. Ey dışarda bahar arayan gözler! Solup solup gitmiyor mu o gördüğün çiçekler? O halde durma, insanlara koş. Sadece insanlara. Elini ver, gönlünü ver, güzellikler ikram et. Nasıl olur, deme. Adım at, gerisi gelecek. Yol yokuş deme, az gayret et yokuş bitecek. Sen yürü nice gözler seni zaten görecek. Sevgide körlük vardır, derler. Yerinde doğrudur belki ama sevgi görmektir, derim ben de. Tüm renkleri kendi güzelliği içinde sımsıcak görmektir. Kalplerden gökyüzüne süzülen kanatlar gibi yükselen güzellikleri, evrensel fotoğraf galerisinde sergilemek ve onları gelen gidene anlatmaktır. Ne güzel düşünmüş, ne güzel hissetmiş, ne güzel bakmış deyip her kalbin yerini, değerini göstermektir. Aklın en uçarı zirvelerinde sisten dumandan serüvenlerle tozmaktır. Sevgi görür, sevgi bilir, bilerek kabul eder, görerek kabul eder. İçtendir. İçten içe coşan nehirlerdendir. Sen bir dağsın, ne kadar da güzelsin; sen bir çölsün, kumdan tepelerin, inanılmaz vahaların ve şafak vakti göz kamaştıran güneşinle ne çok hayret veriyorsun; sen bir denizsin, beni ruhumdan tutmuş ha bire çekiyorsun. Sen bir rüzgar gibi geliyorsun kapımdaki ağacın dallarına ve her gelişinde o nadide ellerinle bana inanılmaz bir bahar bırakıyorsun. Bir iş yapmak gibi değildir sevgi. Mesaisi yoktur onun. Hani kuantum varlığına benzer biraz. Kıpır kıpırdır. Vardır ama o boyuta sıçrarsan bulursun onu. İnsan onda şekillenir durur an be an. Bir bakarsın başı göklere ermiş, anla ki sevgi ile gezip tozmuş, yarenlik etmiş. Bir bakarsın yerlerde yalnız taşlar gibi verimsiz, anla ki terk etmiş onca güzellikleri ve öylece kalakalmış. Mevsimi olur mu sevginin? Sanmam. Mevsimler sevgiyle gelip gitmez mi zaten? Ey gönlümün çağlar aşan mermer heykeli, seninle bu zamana her çağdan nice düşler gelmeli! Dökülmeli bir bir doğan günün şafağına ve bir tebessüme hasret nice yüzleri güldürmeli. Dokunmalı bulutlarla aklın en vahşi yamaçlarına, bir işaret olmalı hayatın en kıvrımlı yollarına. Canlılık yeniden hem bakmalı hem akmalı heyecanla, insan olmanın onuruna. Güneşi bilirsiniz. Hani çok uzaktadır. Ama o uzaklıktan sayısal ifade ile sekiz saniye gibi kısa bir zaman diliminde geliverir evimize, bahçemize, içimize. Onun ışığı kendine değildir. O yanar. Bak milyonlarca çiçek onunla açar. Korkma, sevince çoğalırsın güneş gibi. Yoksa paylaşmaktan korkuyor musun? Kendine saklasan ne kadar saklarsın dünyayı? Kendini sevdiğini söylemen de yalan olmaz mı bu durumda? Sevgi dar mekanları sevmez ki. Bak bir atmosfer olmuş sarmış hepimizi. O kadar çok ve o kadar canlı ki. Sadece dokunmak, sadece hissetmek ve kabul etmek... Ama onu kendine saklamayı düşünme sakın, yazık edersin. Kalbin güneş gibi olsun ya, işte daha ne istersin? Bedenin gurup etse de sen her gün fecir vakti yeniden tulu edersin. İşte o zaman mecazlar aleminden hakikatler şehrine inersin. Sevgi dar mekanları sevmez, demiştim. Gerçekten sevgi mekanları genişletir, sevgisizlik ise aynı mekanları daraltır. Bunu temsil eden ne çok zavallı var dünyada. Koca dünyayı dar ederler insanlara. Daraltırlar mekanları; ışıktan, çiçekten mahrum, taş ve demir kesilmiş kendi kalpleri gibi. Ama bilmez onlar o dar ve karanlık mekanların sevgiyle nasıl aydınlandığını, genişlediğini. Biz vadi deriz nehirlerin aktığı yerlere. Dedim ya sevgi dar mekanları sevmez, sevgi üç boyuta sığmaz. Sevginin olduğu yer dar olmaz. İnsan sevgi boyutunda ise uzun süre darlanmaz ki. Maddenin üçüncü boyutunda duyguları yorumlamak için kelimeler yetersiz kalıyor. Fiziki alemde bir buhar zerresinin, gözüne bir toz tanesi kaçınca nasıl yağmur olup yağdığını izah etmek mümkün. Ancak bir kötü sözden dolayı iki insan arasındaki mesafe birdenbire nasıl oluyor da kilometrelerce açılıyor, kim izah edebilir? Sevginin genişliğini, nefretin darlığını, kim resmedebilir? İnsan sevgi alemine girince içinde gezdiği boyutları hayretle izler. Yanlış anlaşılmasın sevginin bütün boyutları, örnekleri var bu alemde. Bir çocuğun elini tutup onunla şarkı söyleyin ya da dua edin. Umutları suya düşmüş bir gönle yaklaşın, onun umudu olun, sıcaklığınızı samimiyetinizi ona hissettirin. Yalnızlığın çekingen, tedirgin ayak izlerinde bir gölgeyi takip edin. Sonra güneş gibi açın ufkunu. Hangi dili konuşursan konuş, sevgi alfabesini kullan veya hangi alfabeyi kullanırsan kullan sevgi dili ile konuş. Gördün ya sen de bir nehrin üzerine kurulmuş köprünün korunaklarına renk renk kilitler asılmış. Kilitlerin üstlerine de kalpler çizilmiş ve anahtarlar suya atılmış kilitler sonsuza değin açılmasın diye. At anahtarı suya. Anladın ya suyun, anahtarın, kilidin dilini. Bu bir temsil sadece. Kaç dünya bir sevgi eder düşünsene. Ancak bu kadar güzel anlatılabilirdi sevgi herhalde. teşekkür ederim hocam. hasbel kader böyle güzel bir platformda olmanın semeresi belki.."} {"url": "https://helezondergisi.com/sevgili-mahatmaya-2/", "text": "Geçmiş zaman mezarlığında, isimsiz milyonlarca insan ve onların hiç bilmediğimiz işleri yatmakta. Tozlarla kaplı koca bir arşiv olan mazi, birçoğu itibarıyla unutulmuş insanlar çöplüğü. İstisna olarak çok azı geleceğe taşınabilmiş; ne yazık ki onların da bir kısmı hakikaten kötüler. Neden oldukları tahribat büyük olduğu için insanlar lanet ve utançla anıyorlar onları. Çağdaşlarının yapamadıklarını yapıp adaletsizliklerine, zulümlerine, acımasızlıklarına başkaldırıyorlar. Öte yandan bir de çığır açmış iyiler var. Onlar, bazen tek başlarına kalma pahasına, gidişata, bozuk düzene Dur! demişler. Yeri gelmiş, milyonları peşlerinde sürüklemiş; onlarla tek yürek olup gerçeği haykırmışlar. İkinci grup olan bu kimseler, imar için çalıştıklarından dolayı asla unutulmamışlar. Sana yazmamdaki en büyük etken, milyonlarla birlikte yürüdüğün halde hep baba olarak kalman. Öyle bir baba ki sadece kendi dört oğlunun değil; aynı zamanda dil, din, ırk ayırt etmeksizin herkesi kucaklamaya azmetmiş, tıpkı kendinden yüzyıllar önce yaşamış Rumi gibi sineni dünyaya açmışsın. Sana yazmam, ötekileştirildiğimiz ve ötelendiğimiz bir dünyada davetkar ve içten bir dost sıcaklığına ihtiyacımdandır. İnsanı sevmek için ortak noktalar bulmaya çabalamadın. İnsan olması yeterli sebepti senin için. Sana göre insan ve onun işleri iki ayrı şeydi, birbirinden ayrı düşünülmeliydi. İyi ve güzel işleri her zaman alkışlamak, kötülükleri de yermek gerekir. İyi ve kötü iş yapanlar, yaptıkları iyilik ve kötülük nispetinde ya takdir edilmeli ya da tenkit edilmelidir. Günahtan nefret edilmelidir, günahkardan değil. demen de o yüzdendi. Ahimsa ise doğruyu aramanın esasıydı senin için. Doğruyu aramak isteyenin bu ilkeden uzak kalması düşünülemezdi. Bir insanı değersiz görmek Tanrı'yı değersiz görmektir ve bu yaklaşım insanlık için zararlıdır. diyordun. Ruhun, yenilip içilenle alakasının olmadığı görüşünün aksini savunman, ayrıca dikkate değer bir mesele oldu benim için. Hayatının her anında yeme içmeyle içli dışlı olan bizlere sesleniyor gibiydin: Ruh bir şey yiyip içmez. Ruh için dışarıdan içeriye dökülenlerin önemi yoktur. Tanrı sevgisi ile doğruluğu aktaran bir insan için yemeğin miktarı ve çeşidi çok önemlidir. Düşünce ve konuşmaya edilen dikkat kadar bu konuya da dikkat edilmelidir. Yeme içmedeki bu sadeliğin hayatının her alanına yansıdığı dikkatli gözlerden kaçmayacaktı. Kullandığın eşyadan giydiğin kıyafete kadar hayatındaki her ayrıntı bize minimal yaşam tarzından örnekler sunuyordu. Hayatına dair yaptığım araştırmalarda yer yer kendimden bir şeyler bulmam hem merakımı kamçıladı hem de beni sana dair daha fazla şey öğrenmeye itti. İlkokulda zor şartlar altında okula gittiğini öğrendim. Alfabeyi parmağınızla toprağa yazdığınızdan bahsediliyordu senin ve arkadaşların için. Sonra yerel bir okula burslu gitmiştin. Sene sonu raporunda, İngilizcede iyi, matematik normal, coğrafyası zayıf, el yazısı kötü denilmişti. Yorum yapmak bana düşer mi bilmem ama demek ki her mükemmel insanın her şeyi mükemmel olmak zorunda değil. On üç yaşında kendinden bir yaş büyük biriyle evlendirildiğini duyunca şaşırdım. Ama senin şikayet ettiğine dair hiçbir bilgiye rastlamadım. Yalnızca eşine yeterince zaman ayıramamaktan ve sorumluluk alamayacak yaşta evlendirildiğin için ona karşı olan vazifelerini eksik yapmış olmaktan kaynaklanan bir mahcubiyet vardı. Kasturba, sana hep destek olduğu için görünmeyen kahraman bana göre. Onu sevdiğini onun da seni sevdiğini okudum. Önceleri bir şaşkınlık, çocuksu bir utanç olduysa da sonradan senin ifadenle Onu daha çok sevdiğimi itiraf etmeliyim. Hatta okulda sürekli onu düşünürdüm akşam olsa yine beraber olsaydık. Ondan ayrı kalmak benim için dayanılmazdı. Genelde anlamsız sözlerimle onun geceleri uyanık kalmasına sebep olurdum. Sosyal işlere meyletmeseydim ona olan bu kadar aşırı bağlılığım büyük ihtimalle beni hasta edecek ya da erken ölüme sürükleyecekti. Doğduktan kısa bir süre sonra ölen bir oğlunun olduğunu öğrendim. Bir anne olarak kendimi Kasturba'nın yerine koyunca içim yandı. Çok zor olmalı. On altı yaşında babanı kaybettiğini, son anlarında yanında olamadığın için kendini suçladığını fark ettim. Ölürken son anlarında sevdiklerimizin yanında olma arzusu gayet doğal. Yanlarında olamadığımızda ruhumuzda derin yaralar açıldığı kesin. En azından kendim için öyle diyebilirim. Bir Brahman olan aile dostunuz, senin eğitim için İngiltere'ye gitmen gerektiğini söyleyince annenin şiddetle karşı çıktığını okudum otobiyografinde. Dindar bir kadındı annen Putlibai. Zamanını ailesi ve tapınak için ikiye ayırmış, ne mala ne de mülke tenezzül etmiş. Hindu Tanrısı Vishna'ya inanan bir insan olarak hayatı perhizle, oruçla geçmiş. Şiddetten uzak durma, kainattaki her şeyin sonsuz oluşuna inanç var hayatında. Ağzına et koymamış bu yüce kadın; Ahimsa felsefesine, yani hiçbir canlıya zarar vermeme kuralına göre yaşamış ve seni de öyle bir ortamda büyütmüş. Bozulacağından, inancını kaybedeceğinden, et yiyeceğinden korkmuş. Bana güvenmiyor musun? dedin. Sana olan güvenini boşa çıkarmadığını hep beraber gördük. Ama o göremedi. Eğitimin bitip de geri döndüğünde öldüğünü öğrendin. İngiltere'deki hukuk eğitimin esnasında vejetaryenliğin, önce bir utanç kaynağı iken sonrasında kişiliğini ve siyasi görüşünü şekillendiren bir unsur oldu. Vejetaryen topluluğunun bir üyesi olduktan sonra makaleler yazdığını, burada önemli insanlarla tanıştığına şahit olduk. Eğitimini tamamlayıp memleketine döndüğünde seni Hindistan'da maişet derdi karşıladı. Aileni geçindirmek için öğretmenlik de dahil çeşitli işler yaptın. Kendine ait hukuk bürosu açtın, olmadı. Sonunda Güney Afrika'dan gelen cazip iş teklifine evet deyince 21 yıllık Afrika hayatın başladı. Güney Afrika hem zorluklar hem fırsatlar ülkesi oldu senin için. İlk yıllarında zengin bir avukat olarak yaşadın. Batılı gibi giyindin mesela. Bir gün Pretoriya'ya yapacağın tren yolculuğu hayatını değiştirdi. Birinci sınıf yolcu biletine rağmen renginden dolayı senin orada yolculuk yapamayacağını söylediler. İtiraz edince trenden attılar. Trenden atılınca hukukun kişinin haklarını koruması için yeterli olmadığını fark ettin. Artık avukat olarak hayatını devam ettiremeyeceğini, ama mazlum halkı savunabileceğini düşündün. Çünkü renginden dolayı ikinci sınıf insan muamelesi gören binlerce Hindistanlı vardı Güney Afrika'da. Kalıp eşitlik için savaşmaya karar verdin. Yine merkezde Ahimsa vardı. Barışçıl bir yol izledin. 1915'te Hindistan'a 45 yaşında bir aktivist olarak döndün. Fakir halkın giydiği geleneksel kıyafet vardı üstünde. Trenden atıldıktan sonra Batı tarzı kıyafet giymediğin hepimizin malumu. Yolculuklarını üçüncü sınıfta yapıyordun. Tüm Hindistan'ı geziyor, herkesle konuşuyordun. Kalabalıklara seslenişinde; Eşitlik, adalet, bağımsızlık diyordun. Köleliğe karşıydın. İnancını çok sevmene rağmen dokunulmazlar sınıfının varlığını hiç kabul etmedin ve onlara Tanrı'nın çocuğu dedin. Hayatın tam anlamıyla bir mücadeleydi. Seni tuz yürüyüşünde gördük milyonlarla birlikte. 358 km'yi yalın ayak yürüdün. Yarı çıplak bir fakir! olarak kendinden ve davandan söz ettirdin. Defalarca hapse girip çıkmana neden olan davanda silahın sivil itaatsizlik, pasif, bir başka deyişle şiddetsiz direnişti. Bütün dinlerle ve her çeşit insanla omuz omuza yürüdün. Hakikat birdir değişmez, inancındaydın. Sen ne kadar birlik desen de çatışmayı, bölünmeyi engelleyemedin. Birbirlerini doğradılar Müslümanlar ve Hindular. Tüm çabalarına rağmen durduramadın. Belki durdurabilirim, düşüncesiyle korumasız olarak tek başına liderleri ile konuştun. Yollarına cam kırıkları bile döktüler. Onlara inat çarıklarını çıkardın. Bölünmeyin! dedin. Bölünmek ölüm getirir. Bölündüler. Bu bölünmeden sonra milyonlarca insan yollara döküldü. Müslümanlar Pakistan'a, Hindular Hindistan'a göçtüler. Tarihteki en büyük göç denildi bu yola düşmeye. Dile kolay on milyon insan. Birçoğu hırsızların ve silahlı militanların saldırısına uğradı. Bir milyon insan hayatını kaybetti yollarda. Yer yer açlık oruçların oldu. İnsanlar kurşunlarla ölmesin diye sen açlıktan ölmeye razıydın. Mazlum halkın sesini bir şekilde duyurmaya çalıştın. Asanı, not defterlerini, mektuplarını, gözlüğünü ve kanlı kıyafetlerini müzeye koydular senden sonra. İnsanlar akın akın seni ziyarete geliyorlar. Seni anmak üzere gelen binlerce ziyaretçi, kapıda ayakkabılarını çıkarıp yalınayak adımlıyor toplantılar yaptığın, dostlarınla söyleştiğin ve en son üç kurşunla vurulduğun yeri. Yalın ayak yürüdüklerinde sıkılan üç kurşunu hissedeceklerine inanıyorlar. Mektubuma son verirken gözümün önünden hiç gitmeyen kara kuru bir adam olarak yuvarlak gözlüklerinin ardından bana bakıyorsun. Kemikleri belirgin ellerinle vedalaşıyorsun benimle. Avurtları çökmüş küçücük yüzünde hafif bir kıpırdama var. Tebessüm edince dişsiz ağzını görüyorum. Yeni bir sözüm yok... diyeceksin açsan ağzını. Mektubumu bitirmeliyim yeniden yazma arzusuyla. Hoşça kal Bapu. Farklı zamanda yaşamış olmakla birlikte seni tanıma mutluluğuna ermiş yol arkadaşın."} {"url": "https://helezondergisi.com/siirde-sanat-yuklu-sozcukler-mazmunlar-seher-saglam/", "text": "Sözlükte anlam, kavram gibi karşılıkları bulunan mazmun; edebiyatta bazı duygu ve düşünceleri ifade etmek için kullanılan sözcüklerdir. Kökeni, Arapçada iç, içyüz, dahil anlamlarına gelen zımn kelimesine dayanır. TDK sözlüğünde Divan edebiyatında bazı kavramları dolaylı anlatmak için kullanılan nükteli ve sanatlı söz şeklinde tanımlanan mazmun için, Ali Nihat Tarlan da Bir şeyi o şeyin vasıflarını veya o şeyi tedai ettirecek kelime ve kavramları zikrederek bir ibarenin içinde gizlemektir. der. Ona göre mazmun, mektubun konulduğu bir zarftır ve zarfın dış görünümünden bir tahmin yapılabilir, ancak içinde ne olduğu kesin olarak bilinemez (Çavuşoğlu, 1984, s. 388). Genel olarak tanımlarda mana, kavram, nükteli, cinaslı, sanatlı söz ve bir sözün içinde gizli olan sanatlı anlam gibi birbirine yakın ifadelerle anlatılan mazmun, Mana şairin karnındadır anlamındaki bir Arap atasözünden yola çıkarak şiirin farklı anlamlarla yorumlanmasına kapı açar. Nitekim Musset'in, Gerçek şiirin her güzel mısraında söylenilenden birkaç defa fazlası vardır. sözü bu anlayışı destekler niteliktedir. Klasik şiirimiz, birçok özelliğiyle olduğu gibi mazmunlar yönüyle de son derecede zengin bir birikime sahiptir. Bu zenginlik tabiat terimlerinden çiçek isimlerine, gökyüzü cisimlerinden savaş aletlerine kadar geniş bir yelpazeyi kapsar. Bunların başında abıhayat, ateş, güneş vb. tabiat kavramları; gonca, gül, lale, nergis, sümbül vs. çiçek adları ve ok, yay, kılıç gibi bazı savaş aletleri gelir. Pala'nın (2004) sözlüğü mazmunların topluca derlendiği gibi çalışmalar da vardır. matlalı meşhur Güneş Kasidesi edebiyatımızın unutulmaz eserlerinden biridir. Şiirde en çok sözü edilen çiçek güldür. Sevgilinin yüzü ve yanağıyla sıkı bir bağı vardır. Bazen gül her şeyiyle sevgilidir. Sevgilinin endamı, güzelliği, teri, yanağı ve zarafeti gülün özelliklerindendir. Aynı zamanda cennet çiçeği olan gül, baharın da vazgeçilmez öğesidir. Saba yeli gülün yapraklarını yavaşça açar ve kokusunu her yere yayar. Onun açılması bir neşe ve sevinç belirtisidir. Gül, bizzat kendisine mahsus gülşen, gülistan, gülzar gibi bileşik isimlerle de yaygın kullanılır. Edebiyatımızın vazgeçilmez ikilisi olan Gül ve bülbül, birçok alegorik eserin konusu olmuştur. Güle olan aşkıyla dillerde dolaşan bülbül, şakımalarıyla ağlayıp inleyen ve sevgiliye nağmeler düzen bir aşık gibidir. Hep çaresizdir ve sevdaya mağlup olmuştur. Gül, onun için yaprakları yeni açılmış kitaptır. Bülbül, seher vaktinde gülü karşısına alarak öter. Gül naz, bülbül niyaz için yaratılmıştır (Pala. 2004: 182). Tir ve yay ikilisi de şiirde sıkça karşılaşılan mazmunlardandır. Okun kirpiklere benzemesi ve aşığın gönlünde yaralar açması, yayın ise kaşlar yerine kullanılması tenasüp sanatı çerçevesinde gelenek halini almıştır. Gamze, en çok ok ve kılıç benzetmeleriyle karşımıza çıkar. Hedefi gönül olup zaman zaman fitneler koparır, acımasızdır ve afettir. Aşık ise gönül evine gamze oklarını bir misafir gibi davet eder. Bunlardan başka Arap alfabesindeki bazı harfler de klasik şiirin sıkça kullanılan mazmunları arasında yer almıştır. Örneğin, mim küçük ve kibar olması açısından çoğu kez sevgilinin dudağının yerine kullanırken sad harfi de göze benzetilmiştir. Herhangi bir manayı, farklı niteliklerini sözcük ya da sözcük grupları içinde gizleme sanatı olan mazmun, bir hüner olmasının yanı sıra başlı başına sanattır. Şiirdeki bu sanat yüklü sözcükler, bir yönüyle şairle okuyucu arasında çözülmeyi bekleyen bilmece gibidir. Şiirde, mazmunla belirtilmek istenen özelliklerden biri veya birkaçı, ipuçlarıyla birlikte dolaylı olarak ifade edilir. Buna göre şair; hüneri nispetinde teşbih, istiare, mecaz-ı mürsel, tenasüp ve mübalağa gibi edebi sanatlarla bağlantılar kurar. Böylece mazmun şiirin estetik gücünü belirleyen önemli bir faktör olarak büyük rol oynar (Akün, 1994, s. 423). Eski şairlerimiz, sanat anlayışları içerisinde mazmuna son derece önem vermişler ve onu doğru ve yerinde kullanmayı büyük bir hüner olarak kabul etmişlerdir. Nef'i'ye göre bu hüneri elde etmenin ilk şartı yeni ve zekice mazmun söylemeye bağlıdır. Sonuç olarak, klasik şiirimizde hala tam manasıyla anlaşılmayı bekleyen binlerce beyit vardır. Şiirin biçim ve içerik özellikleri çerçevesinde mazmun kültürüne sahip olmak, bu anlaşılmayı büyük ölçüde kolaylaştıracak ve böylece şiirle okur arasındaki engeller aşılmış olacaktır. Dolayısıyla şiirlerin dünyasında mazmunlar yoluyla bir keşif yolculuğuna çıkmak ve dizelerdeki gizlenmiş güzellikleri fark etmek, okur için ne büyük bir zevk ve tecrübedir."} {"url": "https://helezondergisi.com/sinemanin-can-simidi-urun-yerlestirme-semih-yilmaz/", "text": "Bir sinema filmi çekmek, yapımcı adına gerçekten de riskli bir ticari eylemdir. Bazen milyonlarca dolara mal edilen bir film, gişede çakılmakta ve hem oyuncuların itibarları zedelenmekte hem de yapımcıları iflasın eşiğine getirebilmektedir. Bugüne kadar gişede en fazla hayal kırıklığı yaşayan filmlerin başında gelen Waterworld, 200 milyon doları geçen maliyetine karşılık 90 milyon dolara yakın zarar etmiştir. Üstelik başrol oyuncusu Kevin Costner da çizilen karizmasını toparlamak için uzun süre mücadele etmek zorunda kalmıştır. Yapımcıların artan maliyetleri düşürmek hatta filmi neredeyse bedavaya getirmek adına icat ettikleri sihirbazlık harikalarından biri de ürün yerleştirme product placement denen gizli reklam uygulamalarıdır. Maliyeti azaltma yanında oyunculara gerçek bir kimlik kazandırma amacı da güden ürün yerleştirme, son yıllarda dikkatleri üzerinde toplayan bir kullanıma ulaşmış; pek çok büyük Hollywood şirketi bu konuda ayrı departmanlar kurarak ürün yerleştirmeyi yapımın içine dahil etmiştir. Filmde mekan olarak kullanılan otel, restoran, eğlence merkezleri ve tarihi yerlerin yanında oyuncuların kullandığı araba, saat, gözlük, telefon; giydikleri ayakkabı, pantolon, gömlek hatta içtikleri içeceklere kadar ürünlerin bizzat marka ya da logolarının yüksek ücretler karşılığı ve reklamın tersine doğal seyri içinde senaryoya eklenmiş olarak kullanılması, ürün yerleştirmenin günümüzde geldiği noktayı göstermesi adına dikkate değerdir. Filmdeki kahramanla kendini özdeşleştiren seyircinin kahramana benzeme adına sinemada gördüğü ürünlere elindeki imkanlar ölçüsünde sahip olma arzusu, yerleştirilen ürünlere talebi artırmakta ve markanın global çapta bir farkındalık kazanmasına ciddi katkıda bulunmaktadır. Sinemada ürün yerleştirme neredeyse sinema kadar eskidir. Sinematografın mucidi Lumiere Kardeşler, bir temizlik maddeleri üreticisi olan Lever'le iş birliğine gitmiş ve bu birliktelik Lever'in reklam faaliyetlerini yürüten yapımcılarla ortaklık kurmalarına yaramıştır. Film sektöründe ürün yerleştirme 1930'lu yıllarda başlamış ve bu vesileyle ilk defa ürünlerin kendisi, logoları ve markaları film içinde görünür hale gelmiştir. 1932 yapımı Scarface filmine bir sigara firması başaktör Paul Muni'nin film boyunca sigara içmesi şartıyla 250 bin dolarlık reklam desteği vermiştir. 1934 yapımı bir komedi filmi olan Bir Gecede Olduda ünlü aktör Clark Gable, gömleğinin altına atlet giymemiş ve bunun filmde görünmesi sonucu atlet satışlarında büyük düşüş yaşanmıştır. Dolayısıyla filmlerde kullanılan ürünlerin izleyiciyi etkileme gücü fark edilince ürün yerleştirme giderek önem kazanmaya başlamıştır. Sinema tarihinin kayıtlara geçmiş ilk resmi ürün yerleştirmeleri ise 1945 yapımı Mildred Pierce filminde, aktör Joan Crawford'un susuzluğunu gidermek için, bilinen bir içkiyi sık sık tüketmesinin yanında, 1951 tarihli Afrika Kraliçesi filminde yine bir başka içki markasının kullanılmasıdır. Elbette bilinmesi gereken, o yıllardaki ürün yerleştirmelerin, çoğunlukla set masraflarını kısmak için yapıldığıdır. Çünkü filmde kullanılması gereken araba, mekan için seçilen otel ya da kulüpler o yıllarda bu şekilde sağlanırdı. 1955 yapımı Asi Gençlik filminde dönemin gençlik idolü James Dean'in saçlarını Ace tarakları ile taraması, firmanın satışlarında patlama yapmış ve tarak bir klasik haline gelmiştir. Ünlü yönetmen Spielberg'in 1982 yapımı E. T. filmi, ürün yerleştirme adına önemli bir sıçrama taşıdır. Bundan önce yapılan anlaşmalar paradan ziyade genellikle filmde kullanılmak üzere bedava ürün almak üzerine yapılırken E. T. ile birlikte sistem değişmiş ve sinemacılar artık ürün yerleştirme karşılığında ciddi paralar kazanmaya başlamışlardır. Bu filmde E. T. nin ünlü bir şekerleme ürününden yemesi, satışlarda %6 bir artışın yaşanmasına yaramıştır. Spielberg daha sonra çektiği pek çok filmde bu yöntemi kullanmaktan çekinmemiştir. Tom Hanks'in başrolünü oynadığı Terminalde 40 farklı mağazanın ürün yerleştirmesini kullanmıştır. 1982 yapımı Rocky 3 filminin senaryosundaki bazı sahneler, başrolü oynayan aktörün, sırf kahvaltıda tahıllı gevrek yediğini gösterebilmek için yeniden yazılmıştır. 2017 yapımı Blade Runner 2049 filmi distopya temalı bir evrende geçer. Dünya felaketler yaşamış, evrensel çapta savaşlara sahne olmuş ve büyük bir yıkım yaşamışken Coca Cola ve Renault markaları halen varlığını sürdürmekte ve gökdelenlerde reklamları gösterilmektedir. Bu sayede izleyicinin bilinçaltına bu markaların ne olursa olsun var olacağı, hep talep edileceği mesajı iletilmektedir. 2000 yapımı Cast Away filmi bir kargo şirketi çalışanı olan ana karakterin bindiği kargo uçağının düşmesini ve bir adada hayatta kalan çalışanın mücadelesini işler. Kargo şirketi filmde FedEx'tir ve film sonrası şirketin ülkeler arası teslimat oranları yükselmiş ve FedEx'e iş başvurularında da %30 artış gözlemlenmiştir. Ray-Ban güneş gözlükleri piyasasını kaybetmek üzereyken, 1980 yapımı Blues Brothers filminin ana karakterleri, filmde bu marka gözlükler ile görününce gözlüklerin popülerliği artmaya başlamış ve marka 1982-1987 arası 60'tan fazla Hollywood filminde yer almıştır. Özellikle Tom Cruise'un The Risky Business filminde aynı gözlükleri kullanması sonucunda model. o yıl 360 binden fazla satılmıştır. 1999 yapımı Matrixte ana karakter Neo'nun, peşindekilerden kurtulmak için bir Nokia 8110 model telefondan aldığı çağrı, izleyicinin bilinçaltına; Sizi kurtaracak çağrıları biz iletiriz. Farklı boyut ve evrenler arasında bile bizi kullanabilirsiniz. mesajı vermesi açısından ayrıca önem taşır. Telefonların yanında Apple, ürün yerleştirme uygulamasına yönelik ilk bilgisayar firması olmuş ve bu alanda çalışanlar istihdam ederek önemli başarılar yakalamıştır. Günümüzde film başına düşen ürün sayısı 22'nin üzerindedir. James Bond: Skyfall filminde 29, The Amazing Spiderman filminde 26, Ted filminde 38, Pink Panther filminde 30 marka yer almıştır. Markalar, ürünlerinin olumlu kullanımlarından yarar sağlarken olumsuz kullanımlardan doğacak problemlerden de kaçınmaya çalışırlar. Örneğin Mercedes, kötü karakterler tarafından arabalarının kullanılmasına karşı çıkarken Katil Doğanlar filminde cinayet işlenen bir sahnede Coca Cola logosunun fonda kullanılması üzerine firma, sahnenin kaldırılması için yoğun uğraş vermiş ama başarılı olamamıştır. Ürün yerleştirme sadece yetişkinler için çekilen filmlerde değil son zamanlarda özellikle çizgi filmlerde de kullanılarak hedef kitlesini genişletmiştir. Sevdiği karakterin süt içtiğini ya da ıspanak yediğini gören çocuklar başarılı ve güçlü olabilmek için bu ürünlere yönelim göstermişlerdir. Bunun yanında aileler tarafından eleştirilen ürün yerleştirmeler de yok değildir. Özellikle şekerlemeler, atıştırmalıklar ve fast-food ürünlerinin yanında oyuncaklar ve bazı elektronik ürünler; çizgi filmlerde, son zamanlarda en çok kullanılan ürünler haline gelmeye başlamıştır. Sinema ve televizyonla sınırlı kalmayan ürün yerleştirme alanları günümüzde radyo, elektronik oyunlar ve kitapları da bünyesine alarak her geçen gün büyümeye devam etmektedir. Etkisinin büyüklüğü, global çaplı her ülkeden potansiyel müşteriye hitap etmesi ve reklamların aksine doğal olarak izleyiciye ulaşması bakımından ürün yerleştirme sinemanın can simidi olmuş ve hem büyük bütçeli yapımların paydaşı hem de bağımsız yapımların destekçisi olarak değerini sağlamlaştırmıştır."} {"url": "https://helezondergisi.com/sinemanin-cikmaz-sokagi-alt-yazi-mi-dublaj-mi-semih-yilmaz/", "text": "Modern zamanlarda en fazla zaman geçirilen mekanlar, her gün farklı içerikleriyle yenilerinin eklendiği dijital platformlar olmaya başladı. Bu platformların temelini de film ve diziler oluşturuyor. Özellikle pandemi sürecinde insanların uzun zaman dilimlerinde evde kalmak zorunda bırakılmaları da bu platformlara olan ilgiyi artırdı. Maddi sebeplerden bunlara ulaşamayanlar içinse internet okyanusunun sınırsız kaynakları zaten her zaman mevcut. Dünya sinema ve dizi pazarının en büyük payı İngilizceye ayrılmış durumda. Eğer güzel bir zaman geçirmek için neredeyse iki buçuk saate yaklaşan süresi, tekrar edip duran konusu ve dakikalarca süren anlamsız bakışmalarıyla Türk yapımlarından sıkılıp yabancı bir film ya da dizi izlemek istiyorsanız önünüzde iki seçenek kalıyor. Ya alt yazı tercih etmek ya da Türkçe dublaj. Konunun uzmanları seyircinin bu tercihini Sinemayı sanat olarak görenler alt yazıyı, eğlence olarak görenler ise dublajı tercih eder. şeklinde yorumluyorlar. Elbette bu yoruma katılıp katılmamak size kalmış. Sinema tarihine baktığımızda ilk sesli film olan 1927 yapımı The Jazz Singer'in aynı zamanda başka bir dilin alt yazısı ile gösterime giren ilk film olma özelliği de taşıdığını görüyoruz. Film 1929'da Fransızca alt yazıyla Paris'te, İtalyanca alt yazıyla da İtalya'da gösterime girmiş. Yine aynı yıl The Singing Fool adlı film de Danca alt yazıyla Kopenhag'da gösterilmiş. Neredeyse 100 yıllık bir geçmişe sahip alt yazı, tercih açısından gerilerde kalan dublaja göre açık ara önde gidiyor. Öncelikle sinemada alt yazı kullanımı, dublaja göre daha ekonomik. Dublaja harcanan para istenen kaliteye göre alt yazının neredeyse 10-20 kat fazlasına mal olabiliyor. Hatta bazı dublaj sanatçılarının kazançları, neredeyse Hollywood starlarıyla karşılaştırılıyor. Bunun yanında yapımcıya zamandan tasarruf sağlaması da ayrı bir artısı. İşin seyirciye bakan yönüne geldiğimizde ise alt yazının daha çok tercih edilmesinde karşımıza pek çok neden çıkıyor. Bunların başında alt yazının orjinal dile sadık kalması geliyor. Dublajda tercümeye kurban edilen diyaloglar, sansüre uğrayan bölümler, ağız senkronizasyonu için kısaltılan cümleler orijinalliğin önündeki en büyük engeller. Elbette tercüme hataları ve sansür, alt yazı için de geçerli olsa da orijinal dile hakim olan izleyiciler için en azından kıyas imkanı sağlaması açısından daha olumlu. İkinci olarak alt yazının özellikle oyuncuların gerçek yeteneklerini gösterdikleri aksan, ses tonlaması ve vurguları ortadan kaldırmaması ve seyir keyfini dinleme keyfiyle birlikte koruması da tercih edilmesinin nedenlerinden. Örneğin Godfather filminde Marlon Brando'nun Don Corleone karakterini bir buldok havası içinde konuşması aynı filmin dublajında tamamen kaybolan bir durum. Brando, sırf karaktere bu havayı verebilmek için deneme çekimlerinde ağzına koyduğu bir pamuk topağıyla konuşurken gerçek çekimlerde ise dişçisine yaptırdığı bir ağızlık kullanmış. Bunun yanında oyuncuların, karakterin kimliğine göre kullandıkları İrlanda, İngiliz, İskoç, Alman ya da Fransız aksanlarıyla konuşmasının yapıma kattığı farklılık yine dublajda kaybolup giden güzellikler arasında. Mumya filminde eski Kıpti dilinin kullanılması, Tutku: İsa Mesih'in Çilesi'nde Hz. İsa'nın günümüzde yok olan Aramice konuşması ya da Çağrı filminde okunan ayetlerin Arapça verilmesinin seyirci üzerindeki etkisi asla dublajda korunabilecek nitelikler değil. Özellikle bazı filmlerde söylenen şarkıların Türkçeye çevrilerek aynı melodiyle seslendirilmeye çalışılması ise dublajın bazen komediye dönüşmesine bile yol açabiliyor. Alt yazının en fazla tercih edilme sebeplerinden biri de dil öğrenimine ciddi katkılar sağlamasıdır. Özellikle sokak dili, alt yazılı filmlerde günlük pratik içinde kullanıldığından dolayı dil öğrenenlere hem telaffuz hem sözcük hem de konuşma kalıpları öğrenme adına imkan sağlar. Elbette alt yazı kullanmanın olumsuz eleştirilere yol açan yönleri de yok değil. Neredeyse hayatı boyunca okuduğu kitap ortalaması bir bile olmayan biz Türkler için alt yazı okumak tam bir işkence gibidir. Yazıların ortalama sahne başı 2-7 saniye içinde değişmesi, yazıyı okumaya çalışırken konunun, mimiklerin ve oyunculukların kaçırılması, bazen çevirinin yerel dilde örneklerle desteklenmesinden dolayı komik durumların yaşanması alt yazının dezavantajlarından bazıları. Olaya bir de dublaj açısından bakacak olursak, ilk başta söylenecek şeyin, dublaj sayesinde seyircinin filme odaklanmasının daha kolay olduğudur. Alt yazıda yaşanan muhtemel okuma problemleri, sahneleri kaçırma, oyunculuklara odaklanamama gibi problemler dublajda karşımıza çıkmaz. Alman filmi Gün Batarken bizde Türkçe dublajı yapılan ilk filmdir ve o günden bu yana Türk dublaj sanatçıları pek çok filme başarılı dublajlar yapmışlardır. Özellikle tiyatro kökenli aktörlerin bu işte başı çekmesi, Türkçe dublajın başarılı kabul edilmesinin başlıca etkenleridir. Sezai Aydın, Sungun Babacan, Alev Sezer, Umut Tabak ve Uğur Taşdemir gibi dublaj sanatçılarının seslendirdikleri isimlerle adeta özdeşleşmeleri sonucunda, adı geçen oyuncuları başka seslerle duymak artık garip hale bile gelmiştir. Özellikle Shrek, Garfield ve Buz Devri gibi animasyonlarda dublaj yapan Mehmet Ali Erbil, Okan Bayülgen ve Yekta Kopan gibi sanatçılar ise dublajı sanat olarak üst seviyeye taşıyan isimler olmuşlardır. Başarılı örneklerinin yanında elbette kötü tercümeler, karaktere uymayan ses tonlamaları ve aşırıya kaçan sansürlemeler ve yerel espri kullanımları yüzünden dublajın eleştirildiği pek çok film ve dizi de vardır. Özellikle Rusya ve Polonya başta olmak üzere, bazı Doğu Avrupa ülkelerine özgü tek bir sesin orijinal sesin arkasından, vurgusuzca sadece tercüme amaçlı dublaj yaptığı seslendirmelerin neredeyse bir faciaya dönüştüğü örnekler de yok değildir. Bizde de Amerikan Dublaj denilen köylü şehirli, kadın erkek demeden herkesin İstanbul Türkçesiyle ve gayet düzgün konuştuğu bir dublaj yöntemi vardır ki zamanında TRT filmlerinde başvurulan bir türdür. Herkesin Türkçeyi düzgün konuşması gerektiğine inanılarak tamamen bir misyon çerçevesinde yapılan bu dublaj türü, günümüzde ancak komedi programlarında skeçlere konu olur hale gelmiştir. Sonuç olarak baktığımızda Robert De Niro'yu Azerice, Brad Pitt'i Kıbrıs Türkçesi ya da Kemal Sunal'ı Almanca dublajla izlemek, bu büyük oyuncuların oyunculuklarından ya da filmin mesajından bir şey kaybettirmese de bu durum bize biraz komik biraz da tuhaf geliyorsa, bence bunları alt yazılı seyretmek daha makul olabilir. Elbette sizin bir film ya da diziyi nasıl izleyeceğinize kimse karışamaz ama en azından alışkanlıklarınızı değiştirip aradaki farkı gözlemledikten sonra gerçek tutumunuzu bulmak, tavsiye edebilecek yegane yol olur. Sinemayla ilgili yine güzel bir yazı olmuş. Şahsen ben alt yazıyı tercih ederim, dublaj sanki yapmacık oluyor gibi. Bence de altyazı ama bu sefer de yazıyı okuyalım derken görüntuye odaklanma zorlaşıyor."} {"url": "https://helezondergisi.com/sirada-bekleyen-dunya-halit-omer-camci/", "text": "Kenya'da yıllar önce çektim bu fotoğrafı. Yaklaşık on gün kadar Dadap Kampı'nda kaldım. Gönüllü doktorların, dünya yardım örgütlerinin olduğu bir kamptı. Somali'den kaçan göçmenlerin yaşadığı bu kampta suya, ekmeğe, ilaca, insanca her şeye ihtiyaç vardı. İnsanlar su, yiyecek ve bazen de çocuklarını ve kendi hastalıklarını tedavi ettirebilmek için böyle sıraya giriyorlardı. Onlarca ülke görmüş, milyonlarca insanın yüzüne bakmış biri olarak unutamadığım anlardan biridir. Dünya güzel, insanlar güzel ama bazı insanlar insan değil... Çok az insanın dünya nimetlerinden yararlandığı bu yaşlanmış evrende milyonlarca insan açlıkla, hukuksuzlukla, hastalıkla ve daha birçok şeyle sınanıyor. Annesinin kıyafetine bir kanguru gibi kundaklanmış bu küçük insan, tüm insanlığa bakıyor. Gözüne bir sinek konmuş. Dünyanın gözüne bir sinek konmuş... Durum bu. Dünyanın gözüne kalbine ruhuna koca bir sinek konmuş hemde maalesef......."} {"url": "https://helezondergisi.com/siradaki-parca-askerdeki-nisanlima-dogan-yucel/", "text": "Galiba her insan çocukluğunu özler. En azından hatırında kalmış güzel anlar vardır. Çoğunlukla insanlar çocukluğunda var olan ama ileriki yaşlarında olmayan şeyleri dile getirmekten haz alır. Öyle anlar vardır ki hayali bile cihan değer. Ahmet Haşim'in Müslüman Saati, Yahya Kemal'in Üsküp şiiri ilk aklıma gelen eskiyi anma/anlatma yazılarından. Hemen herkes ilerleyen yaşlarında zamanın değiştiğinden dem vurur. Ah, o eski bayramlar!;Bizim zamanımızda böyle miydi?; Siz bilmezsiniz, ben çocukken... diye başlayan cümle veya ifadeleri sıkça duymuşuzdur. Gerçekten de zaman değişiyor mu? Yoksa değişen bizim alışkanlıklarımız yahut kabuk değiştirmelerimiz mi? Belki de artık dost canlısı değilizdir, kim bilir? Hep anlaşılmayı, başkalarının sözlerimize kulak vermesini mi bekler olduk? Bu soruların hepsinin az ya da çok haklılık payı var. Bu yazıda zamanın değişmesine dair nostaljik bir yolculuk yapıp damaklara bir kaşık bal tattırmak niyetindeyim. Neden insanın zamanı değişir? Yani neden kendini içinde yaşadığı zamanın dışında görür? Çünkü insanın yaşı ilerlemiştir ve çocukluğundaki sağlığı, arkadaşları veya yaşama keyfi yoktur. İçinde büyüdüğü sokaklardan, şehrinden ve belki de memleketinden mesleki, iktisadi yahut da siyasi sebeplerle ayrılmak zorunda kalmıştır. Fennin ve teknolojinin ilerlemesiyle yeni nesillerin kültür yahut adetleri onun çocukluğundan farklı hale gelmiştir. İlerleyen yaşlarda insanda yerleşen adetlerin değişmesi zorlaşır. Fertlerin çoğunda bildiği gibi yaşamaya devam etmeyi istemek, değişmeye ya da değiştirilmeye farklı derecelerde direnme davranışı vardır. Şahsi hayatında eski adetlerini devam ettirenler çokça bulunsa da ticari yahut içtimai değişimlere direnenler ya mücadeleyi kaybetmiş ya da ekseriyetle tam değiş memiştir. Eskilerin deyimiyle zurnanın zırt dediği yer burası. Kendi küçük dünyasında değişime direnen ama sosyal hayatta giderek yabancılaşan fert. Uyum sağlan mayan yeni nesiller bu değiş meyenlerin nazarında yatağına kırgın ırmaktır, yerden bitmedir, yeni yetmedir, sonradan görmedir... Bunlar hep icat çıkaran, eski köye yeni adet getiren, teamüllere zıt davranan, atalardan kalma geleneklere burun kıvıran... tiplerdir. Diğer taraftan ise eskiler tutucudur, daha hafifiyle eski modeldir. Tarihte nesiller arası kültür çatışması var mıydı, yoksa sadece son dönemde mi yaşanıyor? Eskiden hayat şartları ve düzeni hemen hemen sabit kaldığı için bir çatışmadan söz edilemez. Ancak siyasi, dini, kültürel ve sosyal değişiklikler hep var olagelmiştir. Son dönemde bu değişimlerin hızı iyice artmış ve süreleri de kısalmıştır. Önceleri yüzyıllara yayılan siyasi ve sosyolojik akımlarla kültür değişimleri söz konusuydu. Artık bu meselede ilim ve teknoloji ana belirleyici unsur haline geldi. Biz çocukken dede torun kültür farklılığından bahsedilirdi. Zamanla baba oğula döndü. Artık günümüzde nesiller 10 yılla hesaplanıyor. Yani aynı aile içinde büyük kardeşle küçük kardeş değişik kültürde yetişebiliyor. Hayatın değişim hızı daha ne kadar artacak bilemiyorum. Belki de ileride aynı insan birkaç farklı kültürün bir parçası olacak. Kültür ve toplumsal davranış biçimlerine daha hızlı uyum sağlayan fertler ortaya çıkacak. Bir kısmı da uyum sağlayamayarak ana akım kültür tarafından dışlanacak. Psikologların ve pedagogların yaptıkları işlerin bir kısmını internet kanalı olan insanlar üstlenecek. Modayı takibin yerini internet kanallarını takip alacak. Bu hamur çok su götürür diyerek meseleye bir virgül koyalım. Gelin, yakın tarihte günümüz internet neslinin pek bilmediği bir sosyal paylaşım adetine nostaljik bir bakış yapalım. Radyolu günleri orta yaşın üzerindekiler hatırlar. Telefon etmenin, uzaktaki sevdiğinin sesini duymanın, karşılıklı konuşmanın zor olduğu günlerde radyo aynı zamanda bir selamlaşma aracıydı. Radyolu günlere gelene kadar uzaktaki tanıdıkları, akrabaları ve sevdiklerini insanlar birileri gelen gidenle sorup soruştururdu. Pencereden bakılınca arada görülen dağlar buluşup konuşulmaya yol vermez, uçan kuşlar onlardan haber getirir, saba rüzgarı kokusunu iletir, aylarca hacı yolu gözlenirdi. Zamanla şimdilerde posta teşkilatı denilen menzil hizmetleri sivil halka da açılınca mektuplar ana iletişim yolu oldu. Mektuplarla yollanan saç telleri, yazmalar, kuru çiçekler ve sonraları çekilmiş siyah beyaz resimler mektup zarflarının içinde kağıtlarla birlikte duyguları da taşırdı. Bu mektuplar aziz birer hatıra şeklinde sandıklarda yıllarca saklanırdı. Mektuplar uzun bir dönem toplumda öyle yer edinmiştir ki nice şarkılar ve türküler yakılmıştır. Bir sonraki adımda radyo icat edilince insanlar ücreti mukabili birbirlerine selam ve sevgilerini göndermeye başladı. Askerdeki nişanlıya, gurbette hamallık yapan babaya, fındığa giden akrabalara selam ve sevgi iletmenin bir yoluydu radyo. 90'lı yıllardan itibaren telefon yaygınlaşınca hal hatır sorma işi telefonla yapılmaya başlandı. Birbirlerini seven gençler, konuştuklarını ailelerinin duymasını istemeyen yavuklular ya da nişanlılar belli saatlerde anlaşırlardı. O saatlerde anlaştıkları sayıda telefonu çaldırınca ya anlaştıkları yere giderler yahut evde başka kimse yoksa telefona ancak bakarlardı. Karşıya istenmeyen birinin çıkma ihtimali de her zaman vardı. Aradan çok uzun yıllar geçmeden cep telefonu icat edildi. SMS gönderme, gelen SMS'leri kimse görmesin diye zamanında silme, şifreli kelimeler ve isimler kullanma bu dönemin tatlı adetlerindendi. SMS'ler belli paketler dahilinde aylık 100, 200, 500 vb. gibi sayılı olarak verilirdi. Boş yere mesaj yazmanın da bir bedeli vardı. Onun için 250 karaktere sığabilecek en fazla şey ifade edilmeye uğraşılırdı. Arada yapılan şakalar ve kazalar da bu mesajlaşmanın tabii halleriydi. Bilgisayar üzerinden başlarda sadece sesli ve ilerleyen dönemlerde görüntülü aramalarla ulaşmak istediklerimize diyeceklerimizi iletme imkanımız oldu. Aradan beş on sene geçtikten sonra internetli cep telefonları da hayatımıza girdi. Artık değerli bir anı gibi saklanan sözler tarih olmuştu. İleride ne olur ne olmaz diye ekran görüntüsü alınan devir başlamıştı. Artık bundan sonra hologramik konuşmalara geçeceğiz galiba. Neyse biz konumuza yani radyoya dönelim. Radyo uzunca bir dönem insanların haber alma, eğlenme ve hatta iletişim yolu oldu. Savaşlarda ordu mensuplarına manevi destek ve düşman askerlerine kinayeli mesaj vermede de kullanıldı. Örnekleri saymakla bitmez. Onlardan birisine geçenlerde denk geldim. Kıbrıs Çıkartması öncesi adadaki Rum tarafı on bir yıl radyoda ve sonra cephede hoparlörde 'ten Bekledim de gelmedin şarkısı dinletmişti. O günlerin kayıtları internette var. Karşılığında da Türk tarafı Yaşar Özel'den Bu kadar yürekten çağırma beni şarkısını çalıyordu. Aradan 20 yıl kadar geçtikten sonra Türkiye'nin şarkında bu sefer Dağlara gel dağlara şarkısına cevap yine radyodan Dağlar seni delik delik delerim oluyordu. Orta mektep ve lise yıllarımda radyodan istek parça dinletimi yapılırdı. Bizzat defalarca çevremden şahit olmuştum. Devlet yurdunda bir arkadaş Walkman'ini açardı. Dakikalarca ve hatta bazen birkaç saatlik beklemek gerekirdi. Ardından sıradaki parça veya bilmem hangi şarkıcının şu şarkısı falancadan filancaya diye beş on saniyelik bir ses gelirdi. Radyoya gidip akşam için istek parça çaldırmak için parayı ödeyen mutlu olurdu. Bütün koğuş o anı beklerdi. Bazen çaldırılan şarkılar güncel şimdiki tabirle trend şarkılardan da seçilirdi. Birilerine mesaj vermek isteyenler H.'den M.'ye gibi sadece isimlerinin baş harflerini söyletirlerdi. Biraz daha cesur olanlar ya da nişanlı veya evli olanlar tam isimlerini verirdi. Askerdeki nişanlım falana filandan sevgilerle diye anons edilirdi. Tatlı bir hatırası olurdu. Kızının adı denk gelenler işkillenir bazen de kızlar radyoyu anne babalarından gizlice dinlerdi."} {"url": "https://helezondergisi.com/sirilsiklam-yolculuk-mehme-k-selim/", "text": "Bıçakla kazıyınca görünür her bir yanımdan. Gizliden kabuğunu kırar, sezince gelen yağmuru."} {"url": "https://helezondergisi.com/sivil-haklar-hareketinin-annesi-rosa-parks-hizir-ilyasoglu/", "text": "Tarih, 19 Ocak 1999'u gösterirken dönemin cumhurbaşkanı, Amerikan Kongresi'nde tarihi bir olayın kayıtlara geçmesi adına bir konuşma yapar. Bu konuşmada, aslen Afro-Amerikalı olan ve Sivil Haklar Hareketi'nin Annesi unvanına sahip bir kadından bahseder. Sonra da kongrenin özel davetlisi olarak şeref locasında oturmakta olan bu kadını göstererek: Şu an o da aramızda. Bugün ayağa kalkıp kalkmayacağına kendisi karar verecek. (Kadıbeşegil, 2021) der. Bunun üzerine, hem ABD başkanı, hem yüksek yargı üyeleri, hem de bütün milletvekilleri ve senatörler onu ayakta alkışlar. O da onların bu tezahüratlarını karşılıksız bırakmaz ve oturduğu yerden ayağa kalkarak kongre üyelerini selamlar. ABD'nin 42. Başkanı William J. Clinton'ın kongre konuşmasından aldığımız bu paragrafta resmedilen kadın Rosa Louise Parks'tır. Kendisi otobüste beyaz bir insana yer vermeyi reddederek Sivil Haklar Hareketi adına ilk kıvılcımı başlatan insandır. Rosa Parks, 4 Şubat 1913'te ABD'nin Alabama eyaletinde marangoz bir babanın evladı olarak dünyaya gelir. Sonrasında anne ve babası boşanırlar. O da hayatının ilk yıllarını annesi, büyükannesi ve erkek kardeşiyle birlikte Pine Level bölgesindeki küçük bir çiftlikte geçirir. İlk eğitimini öğretmen olan annesinden alır. Daha sonra Alabama İlkokulu'na ve ardından Kız Meslek Lisesi'ne gider. Ancak büyükannesinin ölümü üzerine eğitimini yarıda bırakır. Okula tekrar devam etmeye karar verdiğinde ise bu sefer annesi hastalanır. Bu yüzden kardeşiyle birlikte çalışmaya mecbur kalır. Zaman hızla ilerlemektedir ve Rosa 19 yaşında Raymond Parks ile evlenir. Eşinin de desteğiyle 1934 yılında lise eğitimine kaldığı yerden devam ederek Afro-Amerikalıların ancak %7'sinin lise diplomasına sahip olduğu bir dönemde okulunu bitirir. Bundan sonra ev temizliği dahil pek çok işte çalışır. En son terzilik yapmaya karar verir. Eşi Raymond, Renkli İnsanların Gelişimi Ulusal Birliği (Şenol, 2019) NAACP aktif üyesidir. Rosa da eşiyle birlikte bu derneğin çalışmalarında faaliyet gösterir. Onun için hayat inişli çıkışlı devam ederken ülkedeki adaletsizlik de zirveye ulaşmıştır. Öyle ki derilerinin renginden dolayı bu insanlar, yalnızca alt düzey okullara gidebilmekte ve kütüphanelerden ödünç kitap almalarına izin verilmemektedir. Parks, bu adaletsizliği sona erdirmek için aktif olarak mücadeleye başlar. Kısa sürede Montgomery'nin önde gelen aktivistlerinden biri olarak NAACP'ın sekreterliğine yükselir. Ardından takvimler, 1940'ı gösterirken Parks, NAACP Gençlik Konseyi'ni kurar. Daha sonra eyalet çapında ayrımcılık kurbanlarıyla röportajlar yapar. Takvimler, 1 Aralık 1955'i gösterirken onun ismini tarihe yazdıran olay yaşanır. Geçimini terzilik yaparak karşılayan Parks, iş gününün sonunda sadece bir an önce otobüse binerek eve gitmek ve dinlenmek istemektedir. Otobüs şoförü, Afro-Amerikalı yolculara karşı tahammülsüzlüğüyle bilinen James Blake'dir. Onun özelliği ise beyazlara ait sıralar dolduğunda colored tabelasını iki sıra arkaya çekerek siyah yolcuların arkaya geçmesini istemesidir. O gün şoförün isteği üzere Parks'ın yanında oturan erkek yolcu kalkıp arkaya geçerken o ise boşalan cam kenarına geçerek şoföre umursamaz bir bakışla bakar. Artık bu aşağılayıcı düzenden, itilip kakılmaktan ve yok sayılmaktan bıkmıştır. Şoförün Niye kalkmıyorsun? sorusuna gayet rahat bir tavırla; Çünkü kalkıp yerimi bir başkasına vermem gerektiğine inanmıyorum. (Şenol, 2019) der. Parks, ayrımcılığın neden olduğu bu durumu direnişten sonra katıldığı bir programda şöyle anlatır: Otobüslerdeki bu muameleye direnişim 1 Aralık günü başlamadı. Aslında bu aşağılanma duygusu yüzünden işime yürüyerek gidip geldiğim çoktur. (Şenol, 2019). Onun bu ruh haletini ise Martin Luther King Jr, 1958'de yayımlanan 'Stride Toward Freedom' adlı kitabında şöyle yorumlar: Kimse, bardağın dolması kuralını bilmeden Rosa Parks'ın eylemini anlayamaz. Bir an gelir insan 'Artık yeter!' der, daha fazlasını kaldıramaz ve taşar. İşte o an geldiğinde, yoksul ve çelimsiz bir kadın bile olsa, en kudretli düzeni sarsar. (Tunçdemir, 2015). Onun bu tutumu kamu düzenini bozan bir davranış olarak görülür ve derhal polis çağrılır. Gelen polis onu tutuklar. 1992 yılında kendisi, o günü şöyle anlatır: Tutuklanırken tek bildiğim, bir daha asla bu aşağılamayı kabullenmeyeceğim ve bu utancın yolcusu olmayacağımdı. Zira parasını ödediğim koltuktan kaldırılarak aşağılanmak istemiyordum. Tutuklanma arzum da yoktu. Ancak yol ayrımına gelince, direnişi seçmekte tereddüt etmedim. Çünkü buna yeterince katlandığımı hissettim. (Tunçdemir, 2015). Tutuklanarak gözaltına alınan Parks, NAACP Başkanı Edgar Nixon'ın kefaleti (100 $) ödemesiyle tutuksuz yargılanmak üzere serbest bırakılır. Nixon, bu durumu Politik Konsey üyesi ve Eyalet Üniversitesi Profesörü Jo Ann Robinson'u haberdar eder. Bunun üzerine Robinson, o gece hiç uyumadan 35 bin el ilanı hazırlatır ve halkı otobüsleri boykot etmeye çağırır. Kadınların Politik Konseyi, boykotu örgütleyen ilk grup olur. Siyahların gittiği kiliseler, İnsani muamele görünceye, siyahi şoförler de işe alınıncaya ve ortadaki değişken statülü koltuklara 'ilk gelen oturur' statüsü verilinceye kadar boykota devam (Kandilli, 2019) kararı alır. Advertiser gazetesi de habere ilk sayfada yer verince eylem bütün şehirde duyulur. O günden sonra bu insanlar tam 381 gün her yere yürüyerek giderler. Halktan bir kadının anlık direnci neticesinde oluşan bu eylem, arkasındaki isimle beraber büyümeye başlar. Siyahlar buldukları her özel araçla, bilet fiyatına yolcu taşımaya başlar. Bazı beyazlar da arabalarıyla siyahlara destek verir. Otobüsleri işleten şirket büyük maddi zarara uğrar ve bir süre sonra iflas etme noktasına gelir. Bu arada Parks, hakkındaki davadan ayrımcılık yasalarını ihlal ettiği gerekçesiyle 5 Aralık günü hapis cezasına çarptırılır. Ancak mahkeme bu cezayı erteler. Bu insanların boykot çağrısına katılım, beklenenden çok fazla olunca Nixon, yakalanan bu ivmeyi fırsata çevirir ve Montgomery İyileştirme Derneği'ni kurar. Derneğin başkanlığına ise Dr. Martin Luther King Jr'i getirir. Yapılan bu boykot, beyazları büyük bir öfkeye sevk eder. Bunun neticesinde Nixon ve King'in evleri bombalanır. Bu şiddet eylemleri, onları aldıkları bu boykot kararından vazgeçiremez. Ancak bu kaosun oluşturduğu dram her geçen gün daha fazla ilgi çekerek ülke gündemine oturur. King, boykota katılan herkesi bu şiddet eylemleri karşısında pasif direnişe çağırır. Yapılan bu protesto kısa sürede ülkenin diğer bölgelerine de sıçrar ve her renkten binlerce insan, eşit haklar talebiyle sokaklara dökülür. İş bu noktaya taşınınca Yüksek Mahkeme, 13 Kasım 1956'da ayrımcılığın anayasaya aykırı olduğu kararını verir ve bu karardan sonra 20 Aralık 1956'da boykot sona erer. Bu karardan sonra bile devamlı ölüm tehdidi alan Parks, Michigan eyaleti şehirlerinden olan Detroit'e kalıcı olarak yerleşir. Kongre üyesi olan John Conyers ise onu 1965'te kendi ofisinde idari yardımcı yapar. Parks, 1988'de emekli oluncaya kadar bu görevi sürdürür. 1970'li yıllarda hem eşini, hem erkek kardeşini ve hem de annesini kanserden kaybeden Parks, 1987'de gençliğe hizmet etmek için Detroit'te Rosa ve Raymond Parks Kişisel Gelişim adında bir enstitü kurar. Ayrıca ülkenin değişik yerlerinde yaşanan insan hakları ihlallerine destek vermek için davalara katılan Parks, boş kalan zamanlarında Rosa Parks: My Story (Saçı, 2021) ismiyle kendi otobiyografisini yazar. İşte bu hikayeyi merak eden bazı gazeteler, zaman zaman onunla röportajlar yapar. 1990'lı yıllarda kendisiyle yapılan bir röportajda otobüsteki o eylemi hakkında şunları söyler: Artık bir insan ve bir vatandaş olarak hangi haklara sahip olmadığımı kesin olarak bilmek istiyordum. İnsanlar, benim o gün çok yorgun olduğum için koltuğumdan kalkmayı reddettiğimi sanıyorlar. Doğru, yorgundum ama asıl sebep fiziksel yorgunluğum değildi. Yaşım, henüz 42 idi ve yaşlı da sayılmazdım. Benim yorgunluğumun asıl sebebi, sürekli aşağılanmak ve bunu kabullenmiş olmamdı. Zira, artık teslim olmaktan bıkmıştım. Tek yorgunluğum buydu. (Saçı, 2021). ABD'nin 42. Başkanı olan Clinton, 1996 yılında kendisine özgürlük madalyası verir. Ertesi yıl Michigan eyaletinde 4 Şubat'ı takip eden ilk pazartesi, Rosa Parks günü ilan edilir. 1999 yılında ise ABD yasama organı kendisine Kongre Altın Madalyası'yla ödüllendirir (Saçı, 2021). Sivil Haklar Hareketi Annesi olarak tarihe geçen Parks, her fani gibi 24 Ekim 2005 tarihinde hayata veda eder. Detroit Belediyesi, onun öldüğü günden itibaren beş gün boyunca şehirdeki belediye otobüslerinin ilk dört sıradaki koltuklarına siyah kurdela taktırır. Ayrıca o, bir eyalet kongre binası içine defnedilen ilk sivil Amerikalıdır. ABD'nin ilk siyah kadın dış işleri bakanı olarak onun cenaze törenine katılan Condoleezza Rice, 'Parks olmasaydı muhtemelen ben bugün dış işleri bakanı olamazdım.'(Tunçdemir, 2015) der. Onun ardından ABD'ye aynı renkte ilk başkan olan Barack Obama, 1 Aralık 2013'te Henry Ford Müzesi'nde sergilenen o otobüste, Parks'ın zorla kaldırıldığı koltuğa oturur. Onun objektiflere verdiği bu fotoğraf, ABD'de yaşanan insan hakları mücadelesini göstermesi açısından çok önemlidir."} {"url": "https://helezondergisi.com/sohrete-nayir-nolamaz-diyen-adam-fahrettin-cureklibatir-hizir-ilyasoglu/", "text": "Türk Sineması'nın 'Dört Yapraklı Yoncası'ndan biri olan Fatma Girik, Etiler'deki bir hastanede son nefesini verdiği gün, NTV muhabiri onun da duygu ve düşüncelerini almak için arar. O, yangın yerine dönmüş yüreğinin bütün titreşimlerini harekete geçirerek içinin sesini şöyle dile getirir: Bağıra bağıra ağlamak geliyor içimden... Of of of... Ah canım... Benim de bir parçam gitti... Yüreğim yanıyor, yüreğim dostlar... Fatma'm bekle beni orada geliyorum. (Eyüboğlu, 2022). Onun bu sözlerinin üzerinden henüz beş ay geçmemişti ki sanırım, o da ambulansla aynı hastaneye kaldırılmış ve orada son nefesini verirken 'Fatma'm bekle beni orada geliyorum' sözü gerçekleşmiş olmalıydı. Evet, ilk paragrafta duygularını aktardığım şahsiyet, bizim kuşağın çocukluğunun kahramanı, gençliğimizin rol modeli, sonraki yıllarımızın ortak değeri Cüneyt Arkın'dır. Asıl adı Fahrettin Cüreklibatır olan Cüneyt Arkın, 8 Eylül 1937 tarihinde Eskişehir'in Odunpazarı ilçesine bağlı Karaçay köyünde, Halise Hanım ve Hacı Yakup Bey'in on üç çocuğundan biri olarak dünyaya gelir. Bu çocuklardan üçü hariç diğerleri vefat eder. Köylerinin ismi ise 1900'lü yılların başında Kafkasya'nın Karaçay bölgesinden göç etmiş topluluklardan gelmektedir. Babası Hacı Yakup, aslen Nogay Türklerinden olup Kurtuluş Savaşı gazilerindendir. Ülke gibi onların da yokluk ve kıtlık yıllarıdır. İlkokulu Eskişehir Necatibey'de okuyan Fahrettin, lise öğrenimini Eskişehir Atatürk Lisesi'nde tamamlar. Hayali, iyi bir gelecek vaat eden doktorluk mesleğidir. Bu maksatla 1955 yılında İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi'nde eğitime başlayan Arkın, 1961 yılında mezun olur. Cüneyt Arkın, Ben dostluğu, vefayı, sevgiyi, köpeklerimden, eşeğimden, kuzularımdan, kuşlarımdan öğrendim (Yıldız, 2021) dediği bir aile ortamında büyür. Anadolu'ya göre metropol görünümlü İstanbul yılları bu yüzden hiç kolay olmaz. Yokluk ve fakirlik ona trenden indiğinde şöyle bir soru sormasına sebep olur: İstanbul'da en ucuza nerede kalabilirim? Bu yüzden Sirkeci'de bir otel odasını iki inşaat işçisiyle iki yıl paylaşarak geçirir. Lise yıllarında yazmaya başladığı hikayelerini üniversitede de devam ettirir. Bir aralık arkadaşlarıyla Erek adında bir dergi bile çıkarırlar. Hikayelerini, 1957'de tanıştığı Cemal Süreya vasıtasıyla Pazar Postası'na da gönderdiği olur. Ancak o tıp öğrencisidir ve kendi mesleğinde ilerlemek istiyordur. Bu yüzden hocası Prof. Dr. Cihat Abaoğlu ona evlerde hasta bakıcılığı işi ayarlar. O günleri daha sonra şöyle anlatacaktır: Evlerde 24 saat ağır hasta bekliyordum. Altlarını temizliyor, kriz anlarında doktorun talimat yazısına göre hemen müdahale ediyordum. İlk gün on lira aldım. Hemen fırına koştum ve ekmek aldım. Adeta çiğnemeden yutuyordum. Kalanları yatağımın başucuna koyuyordum ki onları göz önünde tutarak açlık korkumu yeniyor, huzur buluyordum. (Milliyet, 2014). Hayata Fahrettin olarak devam ederken tıp fakültesini bitirip doktor olur. Askerliğini, memleketi Eskişehir'de, yedek subay tabip olarak Hava Kuvvetleri'nde yapar. Bu sırada doktorluk mesleğini tamamen sonlandırıp ona yepyeni bir hayatın kapılarını arayacak birisiyle tanışır. O da ünlü yönetmen, senarist ve yazar Halit Refiğ'dir. Refiğ, o sırada askerlik yaptığı hava üssünde Şafak Bekçileri filmi için gerçek subaylar kullanmaktadır. Arkın, askerliği bittikten sonra bir süre Adana ve civarında doktorluk yapar. Her ne kadar şöhret olma iddiası olmasa da 1963 yılında Artist mecmuasının düzenlediği yarışmaya katılır ve birinci olur. Bu yarışma sebebiyle İstanbul'a gelen Arkın, Beyoğlu'nda yürürken tesadüfen Halit Refiğ ile karşılaşır. Ayaküstü lafladıkları sırada Refiğ, Gurbet Kuşları filmini çektiğini ve kabul ederse orada kendisine bir rol verebileceğini söyler. O da bu teklifi kabul eder ve böylece Yeşilçam macerası başlamış olur. Bir tarihte kendisiyle röportaj yapan gazeteci ona şöyle bir soru sorar: Asıl adınız Fahrettin. Soyadınız da Cüreklibatır. Cüreklibatır ne anlama geliyor? O, bu soruya kısa ve net olarak şöyle cevap verir. Biz Kırımlıyız. Cürekli, yürekli demek olup Batur da kahraman (Milliyet, 2002) demektir. Arkın'ın kendisinin de izah ettiği gibi Cüreklibatır soyadı birleşik bir kelime olup 'C' harfinin 'Y' harfine dönüşümüyle, 'cürekli' kelimesi 'yürekli' anlamına gelir. Soyadını oluşturan ikinci kelime batır ise 'bahadır, yiğit' anlamına gelir ki bu iki kelimenin birleşmesiyle ortaya çıkan kelime, mecazi anlamıyla korkusuz yiğit manasına gelir. Ses dönüşümleri, memleketi olan Eskişehir'deki Kırım-Tatar kökenli toplulukların lehçelerinden kaynaklanmaktadır. Ona Cüneyt Arkın ismini veren Gazeteci Vecdi Benderli'dir. Bu ismi oluştururken Türk sinema ve tiyatro oyuncusu Cüneyt Gökçer'den Cüneyt, yayıncı ve şair Ramazan Arkın'dan ise Arkın isimlerini alır. Artık o tarihten sonra Türk sinemasında bu isimle meşhur olur. Onun kariyerinde bir kırılma noktası oluşturan sahne, Gurbet Kuşları (1964) filminin finalindeki kavga sahnesi olur. Ardından 1966 yılında Ziya Kozanoğlu'nun romanından sinemaya uyarlanan Kolsuz Kahraman filmi sadece Arkın için değil Türk sineması için de bir milat olur. Arkın, bu filmdeki Alpago karakteri ile tarihi macera filmlerine bir kapı aralar. Bu filmden sonra da bir süre duygusal-romantik jön karakterlerini canlandıran Arkın, Refiğ'in önerisiyle aksiyon filmlerine yönelir. Ancak aksiyon filmlerinde ciddi hareket gerektiren sahneler çekilmektedir. Arkın'ın bunu başarabilmesi için bir eğitime ihtiyacı vardır. Bu maksatla 1873'te Fransa'da kurulmuş olan ve o günlerde İstanbul'a gelen Medrano sirkinin kapısını çalar. Orada bir şeyler öğrenebilirim. düşüncesiyle neredeyse kapılarında yatar. Onlardan alacağı akrobasi eğitimleri karşılığında bir sene boyunca geceleri bu sirkte, ahır temizleme dahil en ağır işlerde çalışır. Ardından gelen Kazak sirkinde at binme tekniklerini öğrenir. Bu arada siyah kuşağa ulaştığı 6 sene süren bir karate eğitimi de alır. İşte Malkoçoğlu ve Battalgazi gibi film serileri böylesine hummalı bir çalışmanın neticesinde beyaz perdeye yansıtılır. Bu türler aynı zamanda Türk sinemasının da ilk örneklerini oluşturmakta olup büyük bir hayran kitlesi toplar. Zira halk, takım elbiseli romantizm senaryolarından sonra, Anadolu ve tarih kültürünü yansıtan bu filmlerde kendinden bir parça bulur. Tarihi kostümlerle beraber kılıç, ok ve at figürlerinin yan yana getirildiği bu filmlerde iyiler ve kötüler en şiddetli ortamlarda karşı karşıya gelir ve sonuçta iyi olan kazanır. Anadolu'nun değerleri, kahramanın kendini feda eden sonsuz cesareti, bükülmeyen bileği ilk kez beyaz perdeye bu şekilde yansımış olur. Bu aynı zamanda insan fıtratında var olan hak arayışının bir tezahürü olması nedeniyle ciddi bir izleyici bulur. Romantik jön filmleriyle başladığı sinema kariyerini hareketli filmlerle sürdüren Arkın, hemen her karakterde rol alır. 70'ler, onun şöhrette zirveye ulaştığı zamanlardır. Öyle ki sadece ülkede değil, yurt dışında da tanınır hale gelir. Nitekim hakiki ismi Fahrettin ile İran sinemasında sevilir. İtalya'da ise John Arkin namıyla tanınır. Ancak dil problemini çözemediği için yurt dışı hikayesi kısa sürer. Oysa Refiğ'e göre, dil problemini halletmiş olsaydı dünyaca tanınan bir oyuncu olabilirdi. Arkın'ı esas şöhret yapan Malkoçoğlu serisi olur. Bu karakter, Arkın ile Türk izleyicisi arasında kopmaz bağlar kurulmasına vesile olur. Dolayısıyla art arda; Malkoçoğlu Krallara Karşı, Hacı Murat, Alparslan'ın Fedaisi Alpago, Malkoçoğlu Karakorsan, Hacı Murat Geliyor, Osmanlı Kartalı, Malkoçoğlu Cem Sultan, Akıncılar Geliyor, Fatih'in Fedaisi Kara Murat... gibi tarihsel filmler çekilmeye başlanır. 70'li yılların ortalarında çektiği polisiye filmlerle ise çarpık, adaletsiz bir düzene ve sisteme karşı onurlu bir şekilde savaşan Komiser Cemil karakteri, seyircinin gönlünde yer bulur. Dünyayı Kurtaran Adam, Aslan Adam, Süpermen gibi fantastik filmlerle de izleyicinin karşısına çıkan Arkın, ülkede esen siyasi rüzgarlar ne kadar sert olursa olsun izleyiciden hep rağbet gören bir aktör olur. Arkın, rol aldığı hareketli filmlerde akıl almaz ölçüde performans sergiler. Zira o dönemde şimdiki gibi geniş çaplı bir prodüksiyon imkanı yoktur. Bunun yanında o, filmlerdeki at binme, kılıç kullanma ve ok atma gibi rollerde canı pahasına da olsa dublör kullanmaz. Bu, her seferinde kendini büyük tehlikeye atmak demektir. Bu yüzden sayısız kaza atlatır ve defalarca hastanede yatar. Bir defasında senaryoda at ile kale duvarını delip geçme sahnesi vardır. Yeşilçam, kendine münhasır bir yöntemle kale duvarındaki bir boşluğa, boş çimento torbalarıyla bir duvar efekti yapar. Planlanan duvar biter bitmez yağmur yağar ve çekim ertesi güne kalır. Ancak yağan yağmur, içi tam boşaltılmamış çimento torbalarını betonlaştırır. Yönetmen ve ekibin bundan haberi yoktur. Motor denildiğinde dörtnala duvara toslayan Malkoçoğlu'nun atı tökezler ve oracıkta ölür. Cüneyt Arkın'ın ise hem ellerinde hem de ayaklarında kırıklar oluşur. Gazeteler, bunun üzerine Sakatlıklar serisine bir yenisi daha eklendi. diye atar manşetlerini. 80'ler Ölüm Savaşçısı, Sürgündeki Adam, Kavga, İki Başlı Dev gibi aksiyon filmleriyle geçer. Ancak bir tanesi vardır ki onun yeri ayrıdır. Bu da 1982 yılında, Çetin İnanç'ın yönettiği, Dünyayı Kurtaran Adam filmidir. Bir kült film olan bu senaryonun devamı niteliğinde, 2006 yılında, Dünyayı Kurtaran Adamın Oğlu çekilir. Bu kez Arkın, oğlu Murat ile kamera karşısına geçer. 90'lar ise televizyonun revaçta olduğu yıllardır. Bu yüzden sinema oyuncuları da yavaş yavaş bu tarafa yönelir. Haliyle Arkın da televizyon dizilerinde rol almaya başlar ve 1992'de Polis, 1993'te Zirvedekiler ve Merhamet; 1995'te ise Bizim Ev gibi dizilerde yer alır. Takvimler 1998'i gösterirken Gülün Bittiği Yer adlı filmde oynar. 2000 yılında ise yönetmenliğe soyunur ve Oğulcan adını verdiği filmi çeker. En son 2003'te Serseri, 2005'te ise Köpek adlı dizilerde oynar. Arkın, kendisini bir kahraman gibi gören Türk halkı için de ömrünün sonuna doğru bir kitap yazar ve adını da Benim Kahramanım Türk Halkıdır koyar. O, kendisini kahraman yapan Türk halkı için Onlar olmasa ben kimdim ki? sorusunu sorduktan sonra esas hak sahibinin hakkını şu ifadelerle teslim eder: Bana diyorlardı ki 'Sen Malkoçoğlu'sun.' Yani tam bir kahraman. Kahraman nedir biliyor musunuz? Türkiye'de evine alın teriyle, namusuyla ekmek götürüp ailesini doyuran her anne baba kahramandır. Bir diğer kahramanlık ve şerefli görev ise çocuklarımıza iyi bir eğitim vermektir. (Gürsoy Cimin, 2022). Arkın, henüz sanat hayatının başındayken kendisi gibi doktor olan Güler Mocan ile 1964'te evlenir. 1966'da Filiz adını verdikleri kızları dünyaya gelir. Ancak bu evlilik pek de uzun sürmez ve 1968'de boşanırlar. Onların bu mutlu evliliğinden 1975'te adını Murat koydukları ilk erkek çocukları dünyaya gelir. Bir yıl sonra ise Kaan Polat adını verdikleri ikinci oğullarını kucaklarına alırlar. Elbette onun için yazılacak çok şey var. Fakat bir özet halinde vermeye çalıştığımız hayat hikayesine burada nokta koymak gerekiyor. Aslında onun için Yeşilçam'ın efsanesi dense yeridir. Arkın, sinema alanındaki bu başarıları, inandığı değerler karşısındaki dik duruşu, babacan tavırları ve sempatik kişiliğiyle yüz binlerce insanın gönlüne girmeyi başardı. Profesyonel kariyerinden sonraki hayatında, bazı rahatsızlıklarına rağmen, kendini alkol ve uyuşturucu ile mücadeleye adadı. Ona hiçbir filminde ölme fırsatı verilmedi. Ancak yaşadığı 85 yıllık hayat filminin son sahnesinde kendisine bu kez gerçek bir rol verildi. İşte o sahnede ölmesi gerekiyordu ve 28 Haziran 2022 tarihinde, bu sefer kaderin kendisine seçtiği o rolü kabul ederek gerçekten öldü. Cüneyt Arkın; 1969'da İnsanlar Yaşadıkça, 1976'da da Mağlup Edilemeyenler filmleriyle Antalya Altın Portakal Film Festivali'nde En İyi Erkek Oyuncu Ödülü'nü kazanmıştır. Bunlardan başka 1999'da Antalya Altın Portakal Film Festivali'nde, 2013'te Sadri Alışık Tiyatro ve Sinema Oyuncu Ödülleri'nde Yaşam Boyu Onur Ödülü ile Engelsiz Yaşam Vakfı tarafından Yaşam Boyu Meslek ve Onur Ödülü'ne layık görülmüştür. Son olarak 2013'te, kendisine Türkiye Cumhurbaşkanlığı Kültür ve Sanat Büyük Ödülü takdim edilmiştir."} {"url": "https://helezondergisi.com/somut-siir-sis-koprusu/", "text": "Şair, hayallerine, yaşanmışlıklarına veya kurgularına bir iletken arar. İletkenin, Hadi bana duygunu ver! dediği noktada şair, Orhan Veli'nin kelimelerin kifayetsizliğinden yakınması gibi arayışa sürüklenir. Şairin zihninde; kelimeler, harfler uçuşur, gider. Gitmesin, kaybolmasın dediği yerde somut şiir göz kırpar. Şair, harfleri ve sembolleri materyallerle bağlayarak şiirini yaslayacağı bir zemin hazırlar. Retinanın diğer tarafında doyuma ulaşma çabasındaki algılarımızdan sıyrılır ve yok olmaya müsait izlenimlerini bir düzlemde toplar; şiir görselleşir. Tek kelime ile harika bir eser ortaya çıkarmışsıniz Elif hocam. Siir soyut resim arasi bir şaheser olmuş, aralarindaki dans uyum harika."} {"url": "https://helezondergisi.com/somut-siir-yanki-elif-altintas/", "text": "- Kaligrafi Meryem TUNCA (11.888) - Dora Maar Ağlayan Kadın mı? Elif ALTINTAŞ (3.383) - ARALIK SAYIMIZ YAYINDA! (3.204) - Soraya'ya Mektup Elif ÖZSOY (2.202) - Sevgi Boyutunda Kal Emin Osman UYGUR (1.866) - An Interview On Poetry With The Poet Ilinca BERNEA Seher SAĞLAM (1.756) - Johan Vandewalle ve Türkçenin Matematiği Emin Osman UYGUR (1.678) - Neden Pink Floyd / Elif ÖZSOY (1.671) - Sürgündeki Şair Yırçı Kazak / Erdal KARAMAN (1.606) - YÜZÜKLERİN SIRRI Elif ÖZSOY (1.585) Her bacadan tüten alev, memleket semalarında gezinen ağıtlar, arşa değen dualı başlar! Elleriniz dert görmeye. Pek anlamlı bir eser."} {"url": "https://helezondergisi.com/son-bakis-mehmet-karadayi/", "text": "Güneşin ilk ışınları, telefonunun ekranını görünmez yapınca gözlerini kapatıp bir müddet dinlendirdi. Güneş, dağın arkasından bütün parlaklığı ile yükselmeye başlamıştı. Telefonu şarja takıp kalktı. Salonun penceresinden bir müddet bahçeyi seyretti. Yeşil bir manzara, ekran yorgunu gözlerine adeta bayram ettirmişti. Hafifçe gerindikten sonra mutfağa geçti. İki gün önce pişirdiği ciğer, kendisinden başka kimse yemeyince bayatlamış ve hafiften kokmaya başlamıştı. Kediye yine ziyafet var. diye düşündü. Bir kedisi yoktu aslında. Nereden geldiğini bilmediği ve kahverengi mi hardal rengi mi olduğuna bir türlü karar veremediği bir kediyi besliyordu uzun süredir. Vakur bir hayvandı. O kadar yemek vermesine rağmen hiç sırnaşmamış, yemeklerini yedikten sonra yan bahçedeki çatısı yıkık kulübenin üzerine çıkarak bahçe gözetleme görevine geri dönmüştü her seferinde. O, orada oldukça bahçe güvendeydi. Çileklerini talan eden, salatalıklarını ve kabaklarını dişleyen fareler ortadan kaybolmuştu. Çünkü bu vakur ve kirli hardal rengindeki -en son bu renkte karar kılmıştı- kedi hiçbir fareye göz açtırmıyor, bahçeye yaklaşmalarına izin vermiyordu. Ama yaklaşık bir haftadır ortalarda görünmüyordu. Bahçe duvarına koyduğu yemekleri yedikten sonra sırra kadem basıyordu. Nankördü kediler! Evet, evet, nankördü... Ama faydalıydılar işte. Tencereyi dikkatlice bir kaba sıyırıp lavaboya özenle yerleştirdi. Bu ciğerin kokusunun kediyi oraya ok gibi getireceğini ve mıh gibi çakacağını hayal ediyordu. Bahçe kapısını açtı. Ters dönen terlikleri bir ayak darbesi ile düzelttikten sonra giydi. Tam yürümeye başlamıştı ki yerde taze bir patates gördü. Topraktan daha yeni sökülmüş, her tarafından tazelik akan yumruk büyüklüğünde sarı bir patates yerde yatıyordu. Hemen eline aldı ve sağına soluna bakındı. Patatesin düşebileceği bir yer değildi orası. Devam edince biraz ileride bir patates daha gördü. İleride bir tane daha... Patatesleri birer birer yerden aldı, avuçlarına sığmadığını görünce çiçekliğin yan duvarının üzerine yerleştirdi. Yönünü yeniden bahçeye döndüğünde de nereden geldiklerini anladı. Bir fare! Evet, büyük bir fare toprağı kazıyor ve bir patatesi yerinden çıkarmaya çalışıyordu. Hafif bir gürültü yapınca fare birden yerinden fırladı ve patates çalılarının arkasına saklandı. Kaçmadı. Bir müddet sonra yavaş yavaş eski yerine döndü ve toprağı eşeleyerek patatesi çekiştirmeye devam etti. Kısa bir uğraştan sonra da çıkardı. Patatesi yavaş bir şekilde biraz yuvarladıktan sonra da hemen çalıların arkasına koştu. Adam, elindeki ciğer kasesi ile olanları şaşkınlık içinde izliyordu. Patateslerin hasadını bir fare yapmış, üstelik hasat ettiği patatesleri yemeyip ona getirmişti. Kendisinden de korkmuyordu. Elinde ciğer kasesi vardı ama kedi ortada yoktu. Fare çalının arkasından merakla ona bakıyordu. Önünde, topraktan yeni çıkarılmış bir patates vardı. Diğer patatesler ise duvarın üzerindeydi. Ciğer, elindeki kasedeydi. Fare vardı ama kedi yoktu. Çalının arkasındaki fare birdenbire koşmaya başladı. Bahçeyi bir çırpıda geçti. Beton zemine çıkınca dönüp baktı biraz. Sonra tekrar koşmaya başladı. Bir nefeste duvarı tırmandı. Kedi için yemek koyduğu yerde durdu. İki ayağı üzerinde dikildi ve ellerini Haydi! der gibi açtı. Bir anda bir rüyadan uyanır gibi silkindi adam. Her şeyi anlamıştı. Bir süredir görmediği kedi değil de bu fare yiyordu yemekleri. Üstelik aralarında bir anlaşma var gibi fare ona karşılık veriyor, patatesleri onun adına hasat ediyordu. Bir çeşit teşekkürdü bu. Ne yapacağını bilemedi önce. Bir kaseye, bir patatese, bir de fareye baktı. Sonra kaseyi kararlı bir şekilde yere bıraktı. Yerden patatesi aldığı gibi duvarın üzerinde yemek bekleyen fareye fırlattı. Patates, duvarın yanındaki tahta çite çarpmış büyük bir gürültü çıkarmıştı. Dondu kaldı fare. Elleri hala yukarıdaydı. Ama bu sefer Ne oluyor? şaşkınlığı ile açmış gibiydi ellerini. Göz göze geldiler. Fare bakışlarını kaçırmadı hiç. Baktı, baktı... Sonra arkasını döndü, tahta çitin yanındaki deliğin önüne geldi. Bir daha dikildi ayaklarının üzerine. Bir daha baktı. Adam bu kadar uzaktan bile farenin gözlerindeki hayal kırıklığını görebiliyordu. İçi cız etti bir an ama çabuk toparlandı. Çiçekliğin duvarındaki patateslerden birini aldı. Atmadan kaçtı fare. Delikten geçip kayboldu. Sonra tekrar girdi. Daha doğrusu kafasını soktu delikten. Bir daha baktı ve çekildi. Tamamen gitmişti artık. Patatesleri teker teker çitin arkasına fırlattı. Ciğer kasesini çöpe boşalttı. Tahta çitin deliğini, eline geçen ne varsa tıkıştırarak kapattı. Fasulye, salatalık, kabak; ne gördüyse küçüğüne, büyüğüne bakmadan topladı. Bir yandan da kediye söylenip duruyordu. Mutfağa geçip topladığı her şeyi iki üç kere yıkadı. Suya yatırdı. Ferahlamıştı. Salona dönüp telefonu eline aldı. Bahçedeki fareden nasıl kurtulurum? diye yazdı. Tam arama tuşuna basacakken ekranda iki küçük göz belirdi. Üzgün, kırgın, yıkılmış iki göz. Hayal kırıklığı yaşayan farenin içine işleyen gözlerini gördü. Ne oluyor ya! dedi şaşkınlıkla. Bir fareye mi üzüleceğim? Telefonu yeniden şarja takıp bulaşıkları yıkamak için mutfağa girdi. Ertesi gün daha güneş doğmadan çıktı bahçeye. Yerde birkaç tane taze patates vardı. Bir tebessümle aldı patatesleri ama üzerlerinde iki dişin açtığı iki ince çizgiyi görünce hemen yere attı. Salatalıklara koştu. Daha yeni büyümeye başlamış salatalıklarda, kabaklarda, patlıcanlarda hep o aynı iz vardı. Çok teşekkür ederim Semih hocam. Yazmaya heveslendiriyorsunuz. Sade, hayatından içinden akıp gelen güzel bir hikayeydi. Tebrikler. Görmek için bakmak gerek. Çok teşekkür ederim desteğiniz için. Çok güzel bir hikaye. Anlatım çok canlı ve merak unsuru yerinde. Teşekkür ederim hocam. Destekleriniz çok değerli."} {"url": "https://helezondergisi.com/sorayaya-mektup/", "text": "Sen gittiğinden beri maalesef dünya çok değişmedi. Her şeye rağmen iyi kalmaya çalışanlar çok yorgun... Sürekli aynı sorular ve aynı cevaplar içinde bir kıyamet öncesi kabusu yaşanıyor adeta. Neden bütün peygamberlerin çoğu orta doğudan gelmiştir? sorusunun cevabını şak diye cebinden çıkaran koca koca adamlar, Neden kadın peygamber gönderilmemiştir? sorusuna aynı minvalde cevap veremiyor mesela. Köşe kapmaca oynayıp yine kendilerine en yakışan cevapları saçıyorlar etrafa. Kadınlar duygusal yaratıldığı için mi? Otoriter olamadıkları için mi? Yönetim kabiliyetleri olmadığı için mi? Bunların hiçbiri değil elbette Soraya ama soru kalıbındaki hatayı göremiyorlar. Kadınlar bir doğru ile karşılaştıklarında o yalnızca bir doğrudur. Doğruyu göremediklerinde ise sebep eğitimsizliktir. Erkekler bir doğru ile karşılaştıklarında doğru geldiği yere göre anlam değiştirir. Doğru; eril kalıbına uymayan birinden geliyorsa o artık doğru değildir. Kendisini bile korumaktan aciz olan, korunmaya muhtaç bir varlıktan gelen doğru önce binlerce duvara çarpar. Eksilir, yıpranır ve yere çakılır ve inan bütün bunlar çok sessizce ve çok zarif kılıklara bürünerek gerçekleşir. Biliyor musun Soraya, aslında ben feminist değilim. Çünkü feminizmin doğmak zorunda olduğu bir dünyayı kabullenemiyorum. Üstünlüğün sadece takva ile olabileceği bir dünyada sesimizin duyulması için bağırmak zorunda olmamızı kabullenemiyorum. İçinde bulunduğumuz bu koca yuvarlağın her dönüşünde, daha maskülen bir dünyaya uyanıyor olmayı kabullenemiyorum. Eğer hala hayatta olsaydın Soraya; ilimde, bilimde, sanatta geliştikçe canavara evrilen insan yığınları arasında belki yeniden ölmeyi dileyecektin. Burada hala kadınların ölümüne sebep olanlar sokaklarda dolaşıyorlar. İstismar edildiğinde tahrik etmiş deniyor. Bununla da kalmıyor. Bana en acımasızca geleni de Bu canavarları anneler yetiştiriyor. cümlesi... Kimse Baba neredeydi o zaman? demiyor. Gel seninle Göğe Bakma Durağını okuyalım. Sonra Hepsinin canı cehenneme! diyerek çöpe atalım. Biz artık şiir yazılan değil, şiir yazan olmak istiyoruz! diye haykıralım. Aslında dünyayı kurtarmak adına erkekler de emek vermedi değil Soraya. Çabaladılar. Çok düşündüler. Hatta hala düşünüyorlar. Yüzyıllardır adaletsizliğin aksini dahi etkileyecek bir fezleke yayımlamış değiller. Onlar düşünürken kadınlar mutfakta yaptığı yemeyi sevmekle meşguldü. Çocukları, saksıdaki çiçekleri, hatıra kutularındaki minik patikleri, resimleri, duvardaki tabloyu, masadaki vazoyu, vitrindeki kitapları, gökyüzündeki kuşları, çiçekleri, pencere kenarını, kapı önünü, yağmuru, güneşi, karı, soğuğu... Düşünsel serüven nihayete erdiğinde, kainatın çekirdeğinin sevgi olduğunu keşfettiklerinde, etraflarında artık kendilerine inanan kadınlar bulamayacaklar. Olur da bu mektup bir gün bir başkasının eline geçerse dileyen bu mektubu feminen bir çığlık olarak algılayabilir. Dileyen Kırgınlıkla yazılmıştır. diyebilir. Hapishanelerde sütlerini lavaboya sağan, istismar edilen, katledilen tüm kadınlar adına bir haykırış olarak görebilir. Dileyen Safsatadan ibaret... diyebilir. Bu mektubun nasıl hissettirmesi gerektirdiği ile ilgili hiçbir dileğim yok. Bu dünya gerçek değil ve kesinlikle Tanrı var. Çünkü Tanrı'nın olmadığı varsayılan bir dünyada bu kadar acıya katlanmak mümkün değil. Tanrı var! Tüm Sorayalar için olmak zorunda. Eğer yaşasaydın mektubumu iyi dileklerle bitirebilirdim. Ama boynundan aşağı diri diri gömüldün ve taşlanarak öldürüldün. Baktıkları her yer şiir olan insanlar tarafından taşlandın. Çok güzel bir yazi olmus emeğinize sağlik. Aleyküm selam sevgili Elif... Gönlüne yüreğine ve kalemine sağlık ????. Okudum yazını çok çok güzel.. ve harika cümleler kurmuşsun ve konuyu çok güzel anlatmışsın.. İçimizin kanayan yanları ne çok.. Adaletsiz bir dünyada iyiliğe yazılmış içeriği can yaksa da, kalemi harika bir yazı.. umarım hayat bu güzel kaleme çok güzel şeyler yazdırır. Emeğinize sağlık.. Çok etkileyici bir yazi teşekkür ederim. En iyisi mi yüreğimize iyi gelen şeyleri cogaltalim. ... izm ilk bakışta bağımsızlık-farkındalık oluşturma-bireylerin güçlendirilmesi vb. davranış tarzlarını benimsemiş olsa da zamanla yeni bir ayrımcılığa sebep olabilir. Bu nedenle sizin de söylemiş olduğunuz gibi bireysel haklar aranırken etikete gerek yok. çok teşekkürler değerli yorumunuz için. Kardeşlerim kadın ve erkek bir elmanın ikiye bölünmüs hali. Hangisini kötülüyelim sağ taraftaki ile sol taraftakinimi yere düşenle düşmeyenimi... hangisine kadın diyelim hangisine erkek. Haydi bir mum yakalım sadece iyi bir evlat yetiştirmek için iyi insan olma kursuna gidelim o zaman. Yoksa hz. Havva anamız mı. En sonki iyi insan hz muhammed s. a. v e müracat edelim ki O da KUR'AN ı ışaret ediyor. çok teşekkür ederim. Çok güzel temenniler. Allah insan olduğumuzu unutturmasın. Kainatta hiç bir sey ne eksik ne fazla. Herşey olması gerektiği gibi, olduğu ile güzel.... Diliniz ne kadar sade ve akıcı. İfadenizdeki samimiyet okuyucuya çok kolay geçiyor. Bahsettiğiniz konular o kadar içimizden, o kadar bizi inciten, kıran, yok sayan hadiseler ki etkilenmeden okumak mümkün olmadı benim için. Her şey bu kadar göz önünde yaşanıyorken bu kadar adaletsizliğe nasıl kayıtsız kalınıyor aklım almıyor benim. Seni güzel kalbinden öpüyorum kardeşim. Cesaretin bol, karşılaştığın insanlar güzel kalpli olsun. Üslup namusdur. Allah razı olsun. yazının genel teması on numara, sizinde değindiğimiz yerlere açıklık getirilşrse güzel olur. Kadınların değersizleştirildiği, şiddete maruz kaldığı günümüz dünyasında böyle bir yazı ile farkındalık oluşturduğunuzu düşünüyorum. Soraya şahsında tüm kadınların sorunlarına dikkat çekmişsiniz. Kaleminize sağlık, bir kadın olarak sizi ayrıca tebrik ediyorum. Değerli yorumunuz için çok teşekkür ederim. Maskulen bir dünyada yaşanan sorunların sosyolojik olarak değerlendirildiği daha bilimsel bir yazı ile sanırım sorunun çıkış noktalarını daha iyi vurgulayabilir ve de çözümü adına daha sağlam bir adım atmış olabilirdim. Bu anlamda değerlendirmelerinizi çok kıymetli bulduğumu ve hazır olduğumda böyle bir yazıyı da yazmayı çok istediğimi belirtmek isterim. Farklı bir pencereden bakıldığında farklı görülmemesini de sadece ümit edebilirim yalnız bunun pek mümkün olabileceğini ne yazık ki düşünmüyorum. Okuyucularımızın anlamlı değerlendirmeleri gönül kırmaz- can sıkmaz bilakis bizlere yol gösterir. Çok teşekkürler. Değildir. Bu, yazının amacına ters. Bilakis erkekler ve kadınlar değil insanlar olarak algılanmanın doğruluğunu savunan bir yazıdır. Tüm değerli yorumlara cinsiyet gözetmeksizin teşekkür ederim. çok teşekkür ederim. Bu temenni çok kıymetli.. Çok etkileyici.. farkındalık oluşturan.. mükemmel bır yazi olmuş.. kalemine sağlık.. Harika bir yazı. Gönülden tebrik ediyorum. çok teşekkürler hocam. yorumunuz benim için çok kıymetli. Elif hanım, kendi içinizde çelişki yaşamışsınız mektubunuzda. En başlarda Rabbimiz demiş, sonrada Tanrı demişsiniz. Bu islam litaratüründe bir çelişkidir. Tanrı, ilah anlamına matuf kullanılır. Rabbimiz ise Allah anlamında. Neden kadından peygamber gönderilmemiş? bu sorıyu sanki Rabbinize ince bir sitemle kullarına sormuş gibi bir tezata düşmüşsünüz. Evet hanınlar zarif ve naiftirler. Ama aciz değildirler. Kadınların zulme maruz kalması sistemlerin kokuşmuşluğundandır. Eğer birileri Allahın kanunlarına gökten inmiş dogmalar yada bedevi kanunları deyip küçümseyerek öteliyorsa balık baştan kokmuştur. Mantıken düşünün lütfen. Allahın kanunlarına dogma deyip red edeceksiniz ama Allahın yarattığı kullarının hazırladıkları kuralları baş tacı yapacaksınız. Bu bilmem ne menem tezatlarla insanlık yaşatılıyorsa kitleler arasında zulümler olmasın dememizin ne anlamı olacaktır. Sorayayı taşlayan zihniyette kokuşmuş. Hemde iğrenç kokuşmuş. Sanırım recm edilen bir hanım bu soraya. Recm asla dogma değil, asla bedevi kanunu değildir. Recm kanununun varlığını hissetmek, fiilen uygulamaktan çok daha caydırıcıdır. Yani bir insanın recm edilmesi imkansıza yakındır. Elif hanım, öfkenizin yönünü lütfen değiştiriniz. İncedrn Rabbinize sitemden vaz geçiniz. Kadın peygamber göndermeyen de Rabbimiz değil mi? İtimat edin bunun mutlak geçerli sebepleri var. Peygamber efendimiz kaç savunma savaşına iştirak buyurmuş, kol kaldırıp kılıç sallamış, gerektiğinde arkadaşlarıyla koyun koyuna yatmış, günlerce iftarsız oruçlar tutmuş vs. vs. Bu öyle bir kaç gerekçeyle ilişkilendirilecek kadar yüzeysel değildir. Limdi aklıma geldi, ben 18 yaşlarında 50 kg. lık çimento torbalarından ikisini sırtıma yükletir bir üs kata taşırdım. Çok soğuk havalarda saatlerce dışarıda durabilirdim gibi. Elif hanım, sizin canınız çok acıyor. Bu gibi sosyal dayanışmalar içinde dertlenmenizede gıpta ettim. Lakin sorgulanacak adresiniz Rabbinizin kadın peygamber göndermemesi olmamalıdır. Kokuşmuş sistemleri insanoğluna dayatan küf'lü zihniyetlerle hazırlanmış kanunların inat ve ısrarla işletilmekte dayatıcı olanlar olmalıdır. Ve ayrıca iffet mevzusuda var elbetteki. Bu mevzu okadar komplike ki çok yönlü tahlili gerektiriyor. Yazı kendi içinde çelişkide değildir. Birinci benim inancım Allah. İkinci ise herkese hitap edilen bir cümle. Bu sebeple Tanrı. Sitem Rabbimize değil. Bu mümkün değil. 'koca koca adamlar' a seslenildiği vurgulanıyor. Kadın peygamber gönderilmesi sorgulanmamaktadır. Erkeklerin doğuramıyor olması nasıl bir eksiklik değilse zira bu da asla eksiklik değildir. Yazıda da belirtildiği üzere her şey olduğu ile güzeldir. Yaratılmış hiçbir şey başı boş ve zayıf değildir. Yazının tamamı dinimizin yanlış yorumlanmasından kaynaklı yaşanmış haksız bir muamele hakkında. Din ya da herhangi bir inanç, sistem, yol vs. kendi çıkarları doğrultusunda birileri tarafından yanlış yorumlanırsa doğruya en büyük zararı verir. Öfkemin yönü net bir şekilde bunadır. Çok güzel bir yazi olmus emeğinize sağlik. Gerçekten yaşanılanları kaleme almışsınız, kadınların hislerine tercüman olmuşsunuz. Kaleminize ve yüreğinize sağlık. Çok beğendim yazınızı. Çok güzel bir uslüp kullanmışsınız. Değindiğiniz her konu için ayrı ayrı yazılar kaleme alabilirsiniz. Kalemimize sağlık! Etkileyici bir anlatım ile can alıcı bir konuyu ele almışsınız. Tebrikler!"} {"url": "https://helezondergisi.com/sozcukler-de-olur-semih-yilmaz/", "text": "Sözlükler canlı bir organizmaya benzer. Sözcükler de canlılar gibi dünyaya gelir, olgunlaşır ve vakti geldiğinde ruhunu teslim eder. Dil, her an kendini yenileyip taze kalmanın yolunu ihtiyaç halinde yeni sözcükler türetmekte bulmuştur. Haliyle her doğan yeni gün yeni sözcüklere de gebedir. Özellikle 21. yy'ın ilk çeyreğinde, dünyanın karşılaştığı nice sosyal problem, aynı zamanda onları tanımlayan yeni sözcükleri de beraberinde getirmiştir. Covid-19 salgınından sonra tüm dünya dillerine aynı anda giren pandemic, corona virus, lockdown, keyworker, furlough, social distancing ve self-isolate gibi sözcükler, ışık hızıyla kıtalar dolaşarak sözlüklerde hemen kendilerine yer edinmiş ve insanların en fazla kullandığı sözcükler arasına girmiştir. Yaşanan birkaç yılı özetleyen bu sözcüklere elbette dünyaca ünlü Oxford, Webster ve Collins gibi sözlükler de kayıtsız kalmamış, online yaptıkları anket ve çalışmalarla yılın sözcüğünü seçmeye başlamışlardır. 2003'ten beri bu çalışmayı yapan Merriam-Webster Sözlüğü, bu yılın sözcüğü olarak Gaslihtingi belirlemiş. Kelime; Belirli bir süreye yayılan ve sonunda kurbanın düşüncelerinin, gerçeklik algısının ve anılarının geçerliğini sorgulamasına neden olan psikolojik manipülasyon anlamına geliyor. Aynı zamanda İkili ilişkilerde taraflardan birinin kendi çıkarı için karşı tarafı söz ve davranışlarıyla yanıltarak şüpheye düşürmesi gibi bir tanımı da var. Bu sözcüğün seçilmesinin nedeni ise yapılan anketlerde en çok oyu alması ve 2022'de %1740 kat daha fazla aranması olmuş. Ayrıca Tiktok'ta bu başlık altında toplanan videolar 1.9 milyar kez seyredilmiş. Aynı sözlük yılın sözcüğü olarak 2021'de vaccine, 2020'de pandemic ve 2019'da da theyi seçmişti. Özellikle they sözcüğü cinsiyet ayrımcılığı gözettiğine inanılan he ve she sözcüklerine karşı bir hassasiyet içerdiği için oylamalarda birinci olmuştu. Aynı sözlüğün daha önceki listelerinde justice ve feminizm kelimeleri de yer almıştı. Dünyanın en büyük içeriğe sahip ve seçkin sözlüklerinden biri olan Oxford ise bu yılın sözcüğünü internet üzerinden bir oylamayla belirledi. Anketlerle belirlenen metaverse, standwith ve goblin mode sözcükleri oylamaya sunuldu ve goblin mode oylamaya katılan 340 bin kişinin %93'ünün oyunu alarak yılın sözcüğü seçildi. Batı mitolojisinde huysuz cüce cinleri karşılayan goblin sözcüğü, ilk defa 2009 yılında internet ortamında goblin mode olarak kullanılmaya başlandı. Kavram, Tipik olarak sosyal normları reddedecek şekilde, özür dilemeden, kendini beğenmiş, tembel veya açgözlü bir davranış tutumu, toplumsal beklentileri reddeden yaşam biçimi olarak tanımlanıyor. Özellikle pandemi döneminde sokağa çıkma yasağı ve aşı dayatmalarına karşı çıkanlar tarafından sıklıkla kullanılan sözcük, pandemi sonrası normalleşme döneminde normal yaşama dönme fikrine karşı çıkan ve sürdürülemez yaşam tarzlarına isyan eden bireyin ruh halini anlatmak için kullanılıyor. Oxford Sözlüğü'nün önceki yıllarda seçtiği sözcükler arasında selfie ve post truth sözcükleri de bulunuyor. Bunlardan post truth, Halkın önüne gelen bilgiyi sorgulamadan kabul edip inanması ve yalanların gerçek gibi sunulması anlamlarına geliyor. Özellikle 2016'daki ABD başkanlık seçimlerinde ve Brexit oylamaları sırasında popüler olan sözcük, sonuca ulaşmak adına yalan haberlerle gerçek dışı bir algı dünyası oluşturup halkı bu algı doğrultusunda dizayn etme çabasının bir ürünü. Son yılların popüler kelimelerinden biri de 2020'de polisin acımasız ırkçı yaklaşımı sonucu hayatını kaybeden George Floydun ardından yaygınlaşan BLM kısaltması. Sözcük, aynı yıl internette %581 aranma artışıyla hala en popüler sözcüklerden biri olmaya devam ediyor. Tüm bu şampiyon sözcüklere bakarak diyebiliriz ki her biri aslında içinde yaşadığımız bu tuhaf zamanların, eskilerin deyimiyle ahir zamanın da bir özeti. Her biri aslında eksik kaldığımız, çözemediğimiz dertlerimizin bir yansıması... Çağımızın en büyük sorunlarından olan adaletsizliğin, kadın olmanın, farklı olmanın yani insan olmanın onurunu koruma arayışının yanında bencilliğin, aldatmanın, yozlaşmanın cisim bulmuş halleri bu sözcükler. Türkçede henüz yılın sözcüğünü seçme gibi çalışma yapan bir sözlük yok ama son üç yıldır Deutsche Welle Türkçe Servisi takipçilerinin oylarıyla yılın Türkçe sözcüğünü seçmeye çalışıyor. Servis 2019'da mazbata, 2020'de korona ve 2021'de dolar sözcüklerini yılın Türkçe sözcüğü olarak seçti. Bu yıl ise aday dört sözcük arasındaki oylama devam ediyor. Enflasyon, zam, savaş ve normalleşme sözcükleri arasındaki yarışta enflasyon açık ara önde ve oylamayı kazanacak gibi görünüyor. Daha önce seçilen ve bu yıl için aday sözcüklere baktığımızda Türkiye'nin nasıl yıllar geçirdiğini de bir nebze görmüş oluyoruz. Umarız 2023, hem dünyaya hem de Türkiye'ye daha anlamlı ve güzel sözcüklerin kullanıldığı mutlu, sağlıklı ve huzurlu bir hayat getirir. Kaleminize sağlık. Çok güzel bir çalışma olmuş. Ölene de doğana da selam."} {"url": "https://helezondergisi.com/st-petersburgdaki-turk-emanetleri-senato-meydanindaki-turk-ati-minahanim-nuriyeva-t/", "text": "Petersburg'un merkezinde yer alan Senato Meydanı'ndaki İmparator I. Peter'in, Petersburg`un sembolü sayılacak kadar muhteşem anıtı (1778), asla solmayacak, göz kamaştırıcı bir biyografiye sahip... Faaliyetleriyle I. Peter'in izinden gittiğini ima eden II. Katerina'nın iktidara gelir gelmez yaptığı işlerden biri de Peter'in adına ve kendi büyüklüğüne yakışır tarzda, azami bir anıt dikmek oldu. Katerina, Peter'in kendi ihtişamını gösteren, zafer sahibi bir imparator heykeli dikmek istedi. Her zaman mektuplaştığı Fransız dostu filozof ve yazar Denis Diderot, bu amaçla Fransız heykeltıraşı Etienne Falcone'u İmparatoriçe'ye tavsiye etti. Fikir ise imparatoriçe tarafından verildi: Peter'in at üstünde bir heykelini yapmak. Ne de olsa Peter'in 30 yıllık hükümdarlığı sırasında Rusya'nın savaşsız geçen sadece bir yılı olmuştu. Heykeltıraş gelip işe başlar başlamaz yaptığı ilk iş, heykel için bir at aramak oldu; amacı, şaha kalkmış at üzerinde çılgın bir imparator ortaya koymaktı. Bu amaçla Rusya'nın en zengin adamlarından biri olan at yetiştiricisi Kont Orlov'u ziyaret edip onun ahırından iki doru renkli at seçti. Bunlar, Rus donanması başkomutanı Kont Orlov'un yenice biten Osmanlı-Rus Savaşı'ndan ganimet olarak getirdiği Kapriz ve Pırlanta adı verdiği iki güzel efsanevi Türk atıydı. I. Peter'in bindiği bu dizgini kemiren ateşli Türk atının görüntüsü, bu çılgın imparatorun kendisinden daha etkileyiciydi. Kısa süre sonra heykel, halk arasında Bakır Süvari adı ile popüler oldu. Böylece Kont Orlov'un Peter'in heykelinde ölümsüzleştirdiği Pırlanta ve Kapriz adlı Türk atları, kendileri gibi çılgın bir yapıya sahip olan bu süvariye, 200 yılı aşkın süredir eşlik eder oldu. Orlov atlarının sırrı: 1768-1774 Rus-Türk Savaşı, Küçük Kaynarca Antlaşması ile Ruslara büyük kazançlar getirerek onların lehine sonuçlandı. Zafer, beceri ve cesaretten çok, Rusların kurnazlığı ve zulmü pahasına elde edilmişti. Bu savaşta Rus ordusunun ünlü generali Aleksey Orlov, artık yurda dönüyordu. Rus donanması komutanı General Aleksey Orlov, gerçek zaferi Çeşme Savaşı'nda (1770) elde etmiş ve hayatı boyunca soyadına Çeşme adını ekleyerek onurlu bir unvan kazanmıştı. Bundan sonra Orlov-Çesmenskiy olarak anılacak ve Rusya tarihinde bu unvanla kalacaktı. Katerina, barış sonrası ona ödül olarak pahalı hediyeler verdi: Elmaslarla süslenmiş madalyalar, zenginlik ve yeni ele geçirilen Türk topraklarından neredeyse bir ülke değerinde arazi. Fakat Orlov, bunlar olmadan da zengindi; onun asıl ödülü, savaş ganimeti olarak eline geçen Türk atlarıydı. Orlov'un masalsı itirafına göre, deniz savaşlarından birinde, bir Türk paşasının ailesi olan bir gemiyi ele geçirdiğinde mertlik göstermiş; gemideki paşa ailesinin, koruma altında evlerine gönderilmesini ve geminin ise yağmalanmasını emretmişti. Muhterem paşa, buna karşılık olarak, ona eşi benzeri görülmeyen 12 güzel at gönderdi. Bu eşsiz atlar arasında beyaz bir at her şeye değerdi. Zaten bu at, gelecekte onun en sevdiği atı olacaktı. Bu at, yılkıdaki diğer atlar gibi ateşli ve oynaktı. Dört nala koşuşu suda yüzmek gibiydi. Bir peri gibi güzel ve bembeyazdı. Kont, ona Smetan adını verdi. Sonra ondan olan tayı Pelikan, ondan da doğan ve sonraları artık aile reisi olacak atı da Bars diye adlandıracaktı. İmparatoriçeye bu atlardan bağışlasa da o beyaz atı elinde tuttu. Sebepler efsaneye benzer... Aslında bunlardan bazıları hakikate uygun gelir. Söylenene göre atlar hediye değil, rüşvettir. Çılgınlığıyla adından söz ettiren Orlov, barış görüşmeleri sırasında karşı tarafı, savaşı üç yıl daha uzatmakla ciddi şekilde tehdit etmişti. Ne de olsa Fokshan'da Türkiye ile barış görüşmelerinde Rus temsilcilerine liderlik ediyordu. Kontun biyografisi söz konusu olduğunda, cömertlikten uzak, kışkırtıcı denebilecek birçok faaliyeti vardı. Ondan her şey beklenebilirdi. Katerina'yı iktidara getirecek olan 1762 darbesinde, ev hapsine alınan silahsız bir adamın, Katerina'nın eşi, Peter'in torunu, taht ve tacın asıl sahibi, tutsak bir imparatorun öldürülmesi... Sonra bu güncel savaş sırasında, eski imparatoriçenin kızı olduğunu ilan eden Prenses Tarakanova'nın, Orlov'un eliyle, İtalya'dan Katerina'nın emriyle kandırılarak Petersburg'a getirilmesi, ölümün ağzına atılması... Bu güzel tutsak kıza bir daha bu taş zindandan kurtulmak nasip olmayacaktı... Orlov, barış görüşmeleri ilerledikçe atları özel koruma altında Rusya'ya gönderdi. Atlar önce Orlov'un Moskova yakınlarındaki malikanesine alındı ve ardından Voronezh'deki Khrenovoe malikanesine gönderildi. ... Kont ciddi bir şekilde tarımla uğraşır ve at bağımlısı olarak adından söz ettirirdi. Orlov'un büyülendiği beyaz Türk atı, dört tay doğurduktan sonra aniden ölür. Hayattayken onun portresini yaptıran kont, bu resmi evinin duvarına asar ve bu asil atın derisinin, hatta kemiklerinin bile korunmasını emreder. Birkaç yıl sonra, o beyaz atın yavrularından Hrenovo'da bütün bir yılkı oluşur. Ünlü Orlov atları böyle doğar. O zamandan beri Orlov atları, Rusya'da iyi atların yetiştirilmesinde devrim oluşturur. Ayrıca bu atlar, coşkulu mizaçları ve oyunculuklarıyla ayırt edilip yorgunluk nedir bilmezlerdi. Bugün de bu atlar, Batı Avrupa ve Amerika'da oldukça değerli sayılmaktadır. Bu atları, artık ulusal başarılarından biri olarak gören Ruslar, birer canlı abide gibi onların 1875'te 100. yılını, 2020 yılında ise 250. yılını kutladılar. Ne de olsa bu atlardan önce Ruslar, Türklerin Azak bozkırlarından getirip Rusya pazarlarında sattıkları kısa boylu atlara binerlerdi. Bu, eski Türk Bulgarları tarafından yetiştirilen bir at cinsiydi ve bu at cinsi Bahmat adı ile tanınırdı. Bu atların boyu 140 cm'den çok olmasa da boyunlarındaki yelesi çok kalın, kuyruğu toprağa dokunacak kadar çok uzun, harika görünüşlü idiler. Daha sonra Rus soyluları kendileri için dışarıdan at ithal etmeye başladılar. Konuyla ilgili görüşlerin ışığında ilerliyoruz. Eski Türklerin güçlü bir at kültürü vardı. Bu, eski Türk kültüründe ve gelişimi boyunca atın ve biniciliğin nasıl güçlü, istikrarlı bir yere sahip olduğunun göstergesiydi. Bu sırada Karabağ'ımızın yakın tarihinden ibret verici bir hikaye gelir akla: Tarihçi ve Karabağ Hanlığı subaylarından olan Mirza Adıgözel Bey'in anılarına göre, İbrahim Halil Han, çok gençken, İran'da Nadir Şah Avşar'ın sarayında rehin olarak tutulduğunda, serbest bırakılması için uzun müzakerelerin etkisiz kaldığını gördükten sonra kaçmayı seçmiştir. Karabağ'daki evine yani babasına gizlice haber göndermiş: Benim kaledeki kızıl atımı gönderin... Kuş kanadı ile, er atı ile sözcüğünün anlamı bu olsa gerek. ... Artık Katerina onu iktidara getiren sevgilisi Grigory Orlov'dan çoktan soğumuş ve uzaklaşmıştı; Çeşmenin kahramanı bu soğukluğu her gün hissediyordu. 1775 yılında kendi isteği ile hizmetten ayrıldı. Artık tüm hayatını atlara adayacaktı... Tek varisi olan kızı için öyle ciddi bir görevi yoktuysa da vasiyetinde (1807'de öldü.) sadece atları koruma talimatı verdi. Kardeş ülke Azebaycan Devlet Pedagoji Üniversitesi'nden Profesör Doktor Minahanım Nuriyeva TEKLELİ'ye bu kıymetli çalışmasını dergimiz okurlarıyla paylaştığı çin teşekkür ederiz."} {"url": "https://helezondergisi.com/susam-cicegi-durdu-ozan/", "text": "Bu hayatta herkes birini ya da bir şeyi bekliyor. Bazen umutla bazen heyecanla bazen de korkuyla. Bu satırları okuyanlar içinde Ben hiçbir şey beklemiyorum. diyen var mıdır? Meraktan soruyorum. Öyle kişilerle karşılaştım ki hayattan bir beklentileri yoktu ve sadece ölümü bekliyorlardı. Beklemek kaderimiz sanırım."} {"url": "https://helezondergisi.com/tahir-dizdari-ve-sozlugu-dogan-yucel/", "text": "Balkanlarda yaklaşık 500 yıl hüküm süren Osmanlıdan geriye binlerce eser ve dili Türkçeden de binlerce kelime kalmıştır. Bu yapı ve kelimelerin dökümü üzerine sayılamayacak kadar çok çalışma yapılmıştır. Ancak her bir çalışma çoğu zaman bir insanın yıllarına mal olmaktadır. Hatta bazen en namüsait şartlar altında bu çalışmalar vücuda getirilmiştir. Böyle bir ilim ve araştırma aşığı da Tahir Dizdari'dir. Tahir Dizdari, aslen Türk olan ve II. Bayezid zamanında İznik'ten İşkodra'ya göç eden, vatansever bir ailenin çocuğu olarak 1900 yılının Mart ayında İşkodra'da dünyaya gelmiştir. İşkodra'da kale muhafızlığı yaptıkları için dizdar olarak tanınmışlardır. Osmanlı sultanı II. Bayezid Han'ın damadı Nasuf Dizdari, sultan tarafından İşkodra'ya kale muhafızı olarak vazifelendirilmiştir. Meşhur bir dilci olan babası Nasuf Dizdari, ana dili Arnavutçanın yanında çok iyi derecede Türkçe, Almanca ve İtalyanca bilmekteydi. Birçok dergide yazılar yayımlamıştır. Folklorik değerleri toplayan iyi bir dil bilim tarihçisi ve vatansever kimliğiyle öne çıkmış biri olup mektup ve şarkı metinleriyle tanınmıştır. Dizdari küçük yaşlardan itibaren babası vesilesiyle yazı dünyasını tanımıştır. Çocukluk yılları medeni ve ilmi bir ortamda geçmiştir. Müslüman olan Dizdar ailesi, sahip olduğu entelektüel ortamın yanı sıra hem zenginliği hem de Osmanlı padişahına yakınlığı ve bağlılığı ile bilinmekteydi. İptidai mektepten sonra rüştiye mektebine başlayan Dizdari, Balkan Harpleri sebebiyle okulu kapanınca eğitimini yarım bırakıp ülkesine dönmek zorunda kalmıştır. Bu sırada çok iyi bir derecede Türkçe ve Arapça öğrenmiştir. Daha sonra Arnavutluk'ta genellikle Müslüman ailelerin çocuklarını okuttuğu Katolik Okulu olan Saverian Kolejinde eğitimine devam etmiştir. 1920 yılında Saverian Kolejinde lise eğitimini yüksek ortalama ile bitirdiğinde Fransızca ve İtalyancaya da iyi şekilde hakim olmuştur. 1920-1924 yılları arasında İstanbul'da mülkiyeyi bitirmiş ve yine aynı yıl içinde İşkodra Belediyesinde memur olarak işe başlamıştır. İstanbul'da okurken tanıştığı ve Arnavutluk'a gelmesi için teşvik ettiği Türk bir ebe olan İstanbullu Fatma Makbule Hanım ile 1925'te evlenmiştir. 1924'ten sonra ilk olarak İç İşleri Bakanlığında, daha sonra da Nüfus Müdürlüğünde sekreterlik yapmıştır. 1931 yılında İstihbarat Daire Başkanlığına baş sekreter olarak atanmıştır. 1935'te bu görevden Fier vali yardımcılığı görevine, 1937 yılında ise Puke'de vali yardımcılığına tayin olmuştur. 1929 yılında 109 sayfalık bir eser olan Kasabalar Kanunnamesi'ni yazmıştır. Yazar, kendisinin de yöneticilik yaptığı yıllarda yazdığı bu eserle, karşılaştığı sorunlara çözümler üretmeye çalışmıştır. 1935 yılında devlet adamlarına bir rehber hükmündeki 185 sayfalık Konferanslar Rehberi adlı eseri yazmıştır. Bu çalışma büyük yankı bulmuş Hylli Drites ve Leka gibi dergilerde yayınlanmıştır (Balaban & Yılmaz, 2012). 1937 yılından 1939'a kadar Puke şehrinde vali yardımcısı iken, faşizm işgalindeki İtalyanlara karşı gösterdiği üstün çaba ve onlara verdiği zarar yüzünden İtalyanlarca 1939 yılında Pavia'ya sürgüne gönderilmiştir. 1942'ye kadar İtalya'nın Colfiorito Di Foligno ve Pavia bölgelerinde sürgünde kalmıştır. 1942 yılının ortalarında sürgünden döndükten sonra bir kitapçı dükkanı açar ve bu arada takma isimlerle zamanın gazetelerinde yazılar yazmaya başlar (Balaban & Yılmaz, 2012). 1944 yılında Bashkimi i Kombit gazetesinde Pyes Vetveten isimli köşede yazılar yazar. Burada da takma isim kullanmıştır. Daha sonra yine aynı gazetede Bishtiqindija takma adıyla Arnavutçadaki Farsça Kökenli Kelimeler yazısını yazmaya başlamıştır. Toponimi üzerine yaptığı çalışmalar Kraja adıyla Bashkimi i Kombit gazetesinde basılır. Sonrasında değişik gazete ve dergilerde çeşitli konularda yazılar kaleme alır. 25 Ocak 1946 tarihinde Yazarlar Birliği üyesi olarak seçilir. Sözlük ve folklor çalışmaları yapmaya başladığı 1946-1951 yılları Dizdari için dilcilikte bir dönüm noktasıdır. 1946-1949 yıllarında etimolojik ve folklorik derlemeler yapmak amacıyla bir grup gençle tüm Arnavutluk'u gezer ve topladığı materyalleri 800 sayfa halinde Folklor Enstitüsüne teslim eder. 27 Şubat 1951 tarihinde siyasal olaylar nedeniyle hapse atılır. 13 ay süren soruşturma sonunda delil yetersizliğinden serbest bırakılır. Hapisten çıktıktan sonra Folklor Enstitüsünde çalışmaya başlar ve bu zaman diliminde daha önce topladığı milli şarkılar, öyküler, bulmacalar, vecizeler ve atasözlerinden oluşan derlemeler yapar. Bu derlemelerin çoğu daha sonra kitap haline gelir (Balaban & Yılmaz, 2012). Dizdari bu eserinde, Arnavutluk'un bütün bölgelerini dolaşarak halk ağzındaki Türkçe kelime ve deyimleri sistemli bir şekilde derlemiş ve işlemiştir. Bu sözlük çalışması, 1960-1962 yıllarında USHT bülteninde tefrika şeklinde yayımlanır. 1964-1966 yılları arasında Filoloji Çalışmalar Bülteni'nde çalışmalarının devamı yayımlanır. 1962, 1968 ve 1969 yıllarında Tiran'da Albanoloji Çalışmaları Konferansı'nda yazılar kaleme alıp bunları konferanslarda sunar. Kasım 1962'de gerçekleşen 1. Albanoloji Araştırmaları Konferansı için Arnavutçadaki Türkizmler Hakkında Bazı İncelemeler isimli bildirisini hazırlamıştır. Dönemin resmi dil biliminin yazara ve çalışmasına karşı umursamaz tavrı net görülebilmektedir. Bildirisi konferans bildirisi olarak değil de konferans tartışması olarak listelenmiştir. Bu durum dönemin resmi tavrının aşikar göstergesidir. 1965 yılında kıdemli ilim meslektaşı olarak Arnavutça Dil Enstitüsünde çalışmaya başlar. İtalya'da faşistlerce hapsedildiği dönemde başladığı yaklaşık 30 yıllık kapsamlı ve fedakar bir çalışmadan sonra Arnavutçadaki Türkizmler eserini, Tiran'da vefat ettiği 6 Mayıs 1972 tarihinden birkaç hafta önce tamamlayabilmiştir. Bu eser, daktiloyla yazılmış 2045 sayfadan oluşmaktaydı. Dizdari dil bilimci değildi fakat medrese ve katolik Saverian Kolejinde eğitim görmesinden dolayı neredeyse tüm Doğu ve Batı dillerine son derece vakıftı. Arnavutluk'ta komünizm rejimi döneminde Türk dili ya da diğer Doğu kültür ve dillerinin bölümleri bulunmadığından oryantalizm alanındaki araştırma ve çalışmalar çok eksik ve yetersizdi. Dizdari bu manada devasa bir çalışma gerçekleştirmiştir. Bu alanda akademik araştırma imkanı olmamasına rağmen Arnavutçadaki türkizmlerin derlenmesi için ayak basılmadık köy ve okunmadık metin bırakmamıştır. Komünistler tarafından kovalanmış, tutuklanmış fakat yine de vazgeçmemiştir (Xhanari, 2017). Sözlüğün derlenmesi esnasında ne kadar büyük zorlukların yaşandığını anlayabilmek için tarihi bir gerçeği paylaşmak yeterlidir. Sözlükle ilgili sıkça ilmi meselelerde Türk ve Balkan türkologları ile görüşmesi gerekiyordu fakat komünist rejim altında yaşayan bir Arnavut'un yurt dışına mektup göndermesi ve yabancılardan mektup kabulü yapması mümkün değildi. Çok ilginç bir çözüm bulmuştur. Yabancı diplomatların haftalık pazar alışverişlerini perşembeleri yaptıklarını keşfetmiştir. Evde türkologlara ithafen 3x4 cm boyutlarında çok küçük mektuplar hazırlar ve küçük zarflar içine yerleştirirdi. Bir keçi alıp perşembe günleri pazarda gezdirirdi. Hiç konuşmadan yaklaşır ve gizlice ceplerine kendisi için o denli değerli zarfları koyuverirdi. Aynı şekilde bir ya da iki ay sonra cevaplarını alırdı. Bazen mektup cevapsız kalırdı. Bugün asıllarıyla tüm yazışmalar elde mevcuttur. Özellikle 1963-1971 yılları arasında Türk Dil Kurumunda çalışan Hikmet Dizdaroğlu ile ve o yıllarda Ankara'da çalışan Arnavut-Türk tarihçi Necip Alpan ile görüşmüştür. Aynı zamanda Macar türkolog H. Nemeth ile çokça yazışmaları mevcuttur. Tüm bu türkologlar başladığı çalışmayı bitirebilmesi için tebrik ve teşvik etmişlerdir. Ünlü Macar türkolog Nemeth mektuplarından birinde: Eserinizden bütün dünya türkologları yararlanacaktır. Topladığınız malzemeler hem çok güzel, hem çok değerli, hem de sağlamdır. Balkan Yarımadası dillerinden hiçbirinin Türkçe unsurları bu kadar yetkinlikle toplanmamıştır. Derslerimde ve yazılarımda da adınızdan ve çalışmalarınızdan birçok kereler bahsettim. ifadelerini kullanır. Hikmet Dizdaroğlu ile yazışması hakkında Türk Dili dergisinde bir yazı da çıkar. Bu mektuplarda bir yandan bulduğu kelimeler ve toplayabildiği sözlük serveti için benzersiz bir mutluluk ifade ederken öbür yandan bu eserin Arnavut bilim kurumlarının yayımlanmasını engelleyeceği hissiyle üzüntüsünü dile getirmiştir. Dizdari, eserini 1966'da bitirdikten sonra 1972 yılına kadar düzenlemelerini gerçekleştirmiş ve onu Arnavutluk'un en yüksek dil kurumu olan Albanoloji Enstitüsüne resmen teslim etmiştir. Tahmin ettiği gibi Arnavut dil bilim ve bilim akademisi eseri teslim aldıktan sonra kasaya kilitlemiş ve yayımlamamıştır. Uzun yıllar enstitüde yayımlanmayı beklemiş ve nihayet İslam Düşüncesi ve Medeniyeti Arnavutluk Enstitüsünün sponsorluğunda bu kıymetli eser, 2005 yılında bitiminden yaklaşık 40 yıl sonra basılabilmiştir. Dünyaca bilinen College de France kurumundan oryantalistlerin kongresine katılmak üzere meşhur oryantalist olarak davet edilmiş fakat kongreden önce vefat etmesinden dolayı katılamamıştır. Sözlük, her bir kelime için detaylı bilgi verdiğinden leksikografi alanında benzersiz bir eserdir (Xhanari, 2017). Bu çalışma Divanü Lügati't-Türk'te olduğu gibi daha çok ansiklopedik bir eser olarak meydana getirilmiştir. Eserde, Türkçe kelime ve deyimler, atasözleri, özel isimler, Türkçe yer adları ve Türkçe ekler de ele alınıp incelenmiştir. Eserin baş tarafında Arnavut birkaç akademisyen tarafından yazılmış takdim ve değerlendirme yazıları, tanıtım yazılarından sonra yazarın ön sözü bulunmaktadır. Bu ön sözde Türkçenin etkisiyle Arnavutçaya 4406 kelime geçtiğini belirterek bu sözcükleri tasnif etmiş ve sayısal olarak değerlendirmiştir. Bu rakam Yılmaz'a (2018) göre mükerrer kelimeler çıkarılınca 4370'tir. Daha sonra kısaltmalar tablosu ve içindekiler listesi verilmiştir. Sözlük kısmı (s. 1-1168) ve sonda ise bibliyografya, yayıncıların takdim yazılarının İngilizce, Türkçe ve Arapça çevirileri ve yazarın ön sözünün İngilizce tercümesi bulunmaktadır. (s. 1168-1201) Birinci bölümde Türkçe, Arapça ve Farsça sözcüklerin etimolojik dökümü ve iki dilden gelen kelimelerin oluşturduğu bileşik şekillerin etimolojik dökümünü Arapça 1460, Farsça 505, Türkçe 1732 kelime olarak vermiştir (Balaban & Yılmaz, 2012). Sözlüğün hazırlanış usulünü Xhanari dokuz madde olarak verir; 1. Kelimenin Türkçedeki karşılığını verir ve Türkçenin diğer oryantal dilleriyle bağlantısının izlerinden giderek kelimenin aslını sunar. 2. Arnavutçadaki detaylı kullanımı gösterilir, ilk anlamı ve yıllar boyunca kazandığı diğer ikinci ve mecaz anlamları verilir. 3. Kelimeyi fonetik ve semantik örneklerle eşleştirerek detaylı bir şekilde Arnavutçadaki coğrafi ve diyalektolojik dağılımını da gösterilir. 4. Diğer Balkan dillerindeki dağılımını gösterir ve bu yöntemle doğrudan diğer Balkan dillerinin Türkçeden aldığı ve ortak olarak Arnavutçada da kullanılan ortak alıntıları gösterir. Balkan dilleri hakkındaki tüm açıklamaları için kaynakçalarını da zikreder. 5. Özenle topladığı türkülerdeki kullanımlar hakkında ilginç veriler vardır. 6. Birçok alıntı için Osmanlı İmparatorluğunun Arnavutluk'taki 500 yılı boyunca yayılmış Doğu kökenli adet, melodi, oyun ve enstrümanlar hakkında bilgi verir. 7. Birçok alıntı için kullanımına göre eş anlamlı kelimeleri ve anlatım biçimlerini verir. 8. Kelime açıklamaları vasıtasıyla Osmanlıca kökenli yer adları hakkında bilgi verir. 9. Her kelime çok zengin bir bibliyografya eşliğinde verilir (Xhanari, 2017). Sözlükteki kelimelerin türleriyle ilgili Harri geniş biz analiz çalışması yapmıştır (Harri, 2015). Yılmaz ise bu kelimelerin tematik ve dil unsurları bakımından tasniflerini yapmıştır (Yılmaz, 2018). Dizdari'nin sözlüğü Arnavutluk ile sınırlıydı. Yugoslavya döneminde Türkoloji ve oryantalizm çalışmaları bölümü bulunan Kosova ve Makedonya'da bildiri, makale ve doktora tezi seviyelerinde çalışmalar da yapılmıştır. Prof. Mehdi Polisi ise Makedonyadaki Arnavutların dilindeki oryantalizmler hakkındaki doktora tezini hazırlarken Makedonya'da Arnavutların yaşadığı Kalkandelen, Gostivar, Debre ve Kumanova gibi şehir ve bazı köylerde Türkizmlerin dağılımına dair detaylı bir analiz çalışması yapmıştır. Böylece Türkçeden bu lehçelere de giren alıntıların gramer özelliklerini ve aldığı eklerin özelliklerinin incelenmesi tamamlanmıştır. 2010 yılında Prof. Dr. Emil Lafe'nin düzeltmeleriyle Botim i Fondacioni Kulturor İranian Saadi Shirazi tarafından yayımlanan yazarın 500'e yakın kelime bulunan Sözlüklerden Toplanmış Kelimeler ve Bashkimi i Kombit gazetesinde yazdığı Arnavutçadaki Farsça Kökenli Kelimeler adlı yazılarından oluşan iki sözlüğü daha vardır. Dizdari'nin bu eserine ilave olarak Kosovalı yazar Mikel Ndreca Arnavutçadaki Yabancı Kelimeler ve Deyimler Sözlüğünü hazırlamıştır. Ayrıca Xhanari'nin (2006) iki monografisini de burada eklemek gerek. İlki Diğer Balkan Dilleri ile Kıyasen Arnavutçadaki Türkçe Alıntılar Üzerine ismini taşımakta olup 544 sayfalık epey hacimli bir eserdir. İkinci monografisi ise Arnavutça Sözlüklerdeki Türkçe Alıntılar ve Semantik Bakımdan İncelemeleri adındadır. Arnavutçada, Türkizmler hakkında, ilk defa yapılan bu tür analiz 311 sayfadır. Balkan Dillerindeki Ortak Türkizmalar Sözlüğü ise Xhanari'nin (2015) 905 sayfalık en hacimli eseridir. Kendi türünde ilk olan bu sözlük Balkanlardaki sekiz dilde ortak Türkizmlerin belirlenmesi olup yaklaşık 5.000 ortak anlamdaş sözcük barındırmaktadır. Değeri öldükten sonra anlaşılan usta dilci ve Türkologa vefa borcunu zamanın Cumhurbaşkanı 16 Ekim 1995 tarihinde Arnavutluk'un en önemli nişanı sayılan Naim Frasheri ödülü takdim ederek öder (Balaban & Yılmaz, 2012). Balaban, A., Yılmaz, S. (2012). Arnavutluk'ta Yaşamış Bir Türkolog: Tahir Dizdari. (ss. 13-19). İçinde: ULUSLARARASI DİL VE EDEBİYAT ÇALIŞMALARI KONFERANSI, Türk ve Arnavut Kültüründe Ortak Yönler, 25-26 Mayıs 2012, Tiran-Albania. Harri, U. (2015). Veçori te Turqizmave ne Gjuhen Shqipe Permes Fjalorit te Orientalizmave te Tahir Dizdarit. Universiteti i Tiranes fakulteti i gjuheve te huaja. Lafe, E. (2010). Persizmat Ne Gjuhen Shqipe dhe Studimi i Tyre. Botimet ide art. Latifi, L. (2006). Huazimet turke ne gjuhen shqipe krahasuar me gjuhet e tjera te Ballkanit. Tirane. Özler, A. B. (1961). Dil: Arnavutçada Türkçe Kelimeler. Türk Dili Dil ve Edebiyat Dergisi, XI(121), Xhanari Latifi, L. (2012). Turqizmat dhe Semantika e Tyre ne Fjaloret e Shqipes. Tirane. Xhanari Latifi, L. (2015). Balkan dillerindeki ortak türkizmalar sözlüğü, Pamukkale Üniversitesi Yayınları No:30. Xhanari Latifi, L. (2017). Arnavut Araştırmacılarının Arnavutçadaki Turkizmalara Yönelik Hazırladıkları Sözlükler ve Dil Araştırmaları. (ss. 438-449). (Ed. Erdoğan Boz, Ferdi Bozkurt, Fatih Doğru, Duygu Kamacı, Ezgi Girişen Aslan, N. İçinde: II. Uluslararası Sözlükbilimi Sempozyumu Bildiri Kitabı. Yılmaz, S. (2018). Tahir Dizdari'nin 'Arnavut Dilindeki Oryantal Kelimeler Sözlüğü' Adlı Eserine Göre Türkçenin Arnavutçaya Etkisi. Yayınlanmamış yüksek lisans tezi, University of Prishtina."} {"url": "https://helezondergisi.com/taksimde-yiten-dag-kokulu-bogurtlen-recelleri-talha-ercevikbas/", "text": "Bir yılda tam dört mevsim... Hele kozmopolit İstanbul'da; hepsi ayrı bir tat, ayrı bir resim. Kozmopolit, farklılık ve çeşitlilik anlamlarına gelir. Belki de en çok bu nedenle İstanbul'a çok yakışan bir sözcüktür. Diyaloğu, farklılıkların hoş görülmesini, tüm insanların aynı topluluğun bir parçası olduğunu, insanların birlikte yaşama eğilimini anlatır bu güzel Yunanca kelime. Hepimiz aynı dünyada aynı hedefin yolcusuyuz; sağcı, solcu, Alevi, Sünni ya da komünist... Rengarenk, olağanüstü bir mozaiğin can alıcı parçalarıyız İstanbul'da. Önemli olan taşıdığımız farklı fikirler değil, hayata ve insanlara ne verdiğimiz. Son yıllarda yaşanan ekonomik kriz, özellikle hayat pahalılığının getirdiği geçim sıkıntısı, büyük acılara ve aile içi onulmaz yaralara neden olmaktaydı. Çocukluğu geldi aklına. 1980 yılındaki Petrol Krizi sonrası gibi fiyatlar şimdi de başını alıp gitmiş, insanlar evlerine ekmek götürmeye zorlanır olmuştu. Pek çok insan işini kaybetmiş, enflasyonun gerçekten bir canavara dönüşmesinden sonra ise krizin aşılması için sıkı kararlar yürürlüğe konulmuştu. O zor günler şimdi tekrar kapısını çalınca enflasyon baskısına daha fazla dayanamamış, ödemeleri artık onu zorlayınca yıllar sonra yeniden memlekete dönmek zorunda kalmıştı. Aslında memleket hasreti, geçen onca yıla rağmen hep yanı başındaydı, hiç kaybolmamıştı. Çocukluk günlerinden aklında kaldığı kadarıyla memleket havası, burnunda hep tütmüştü. Buna rağmen özlediği memleketine, hasret gidermek yerine zorunluluktan dönmüş olmak, onu fazlasıyla üzüyordu. Taksim'de yıllarca işlettiği, türlü kahrını çektiği ama bir sürü güzel anı da biriktirdiği dükkanına kilit vurmak, yaşadığı acıların en büyüklerinden biriydi. Ev yapımı, doğal, katkısız, çeşit çeşit reçeller satardı dükkanında. Aklınıza gelmedik bir sürü reçel; süt reçeli, nane reçeli, limon reçeli, acı biber reçeli, hatta soğan reçeli bile vardı satardı. En sevileni ise dükkanını tüm İstanbul'da meşhur eden dağ böğürtleni reçeliydi. Artık memleketindeydi. Eşine az rastlanır güzellikte bir doğa harikasıydı burası. Sık sık kendini dışarıya atar, dağ bayır dolaşırdı. Böylelikle hem zihnini boşaltmaya çalışır hem de çocukluğunda dolaşarak anılarını tazelerdi. Yine böyle bir gün derin kanyondaydı. Dikenli çalılar arasındaki mayhoş, sulu ve kırmızımsı siyah böğürtlenlere dalmıştı. Telefonun acı sesi ile irkildi. Arayan, uzun yıllar ona komşuluk yapmış esnaf arkadaşlarından biriydi. Sesine yansıyan büyük bir acı ve ağlamaklı bir ses ile Merhaba, nasılsın? bile demeden Taksim'de yine bir bomba patladı abi, sekiz can daha kayıp gitti... deyiverdi. Maşallah Talha bey kalemine sağlık olayları farklı pencerelerden ele almanın edebi güzelliği."} {"url": "https://helezondergisi.com/tarihi-turk-dizileri-ve-propaganda-semih-yilmaz/", "text": "Son yıllarda tarihi Türk dizilerinin dünya dizi sektöründeki pasta payı giderek artmakta. Özellikle Güney Amerika ve Uzak Doğu bölgelerinde her geçen gün çoğalan talep, dizi yapımcılarını daha da cesaretlendiriyor. Diriliş Ertuğrul dizisinin, 25 farklı dilde, 85 ülkeye pazarlanması sektör adına büyük bir başarı. Aslında Muhteşem Yüzyıl'la ilk açılım örneklerini veren sektör, Filinta, Payitaht Abdülhamit, Kut'ül Amare, Kuruluş Osman, Uyanış Selçuklu, Alparslan ve Barbaroslar gibi yapımlarla yeni örnekler vermeye devam ediyor. Yapımcılar açısından bakıldığında, aslında tarihi dizi çekmek oldukça riskli ve bir o kadar da zahmetli bir iş. Döneme ait farklı mekanlar için devasa setler kurmak ; savaş sahnelerinde kullanılmak üzere büyük prodüksiyonlara girişip bazen yüzlerce figüran, at, kılıç, ok gibi malzemeler ayarlamak; oyuncuların kostümlerine ve onların yanı sıra ata binmek, kılıç kullanmak, ok atmak, dövüş sanatları gibi pek çok alanda eğitilmelerine oldukça ciddi emek, zaman ve para ayırmak bu zor işlerden sadece birkaçı. Büyük harcamalarla başlanan tarihi bir dizinin tutmaması, aynı zamanda yapımcının büyük paralar kaybetmesi anlamına da gelebiliyor. Kenan İmirzalıoğlu, Çetin Tekindor ve Gürkan Uygun gibi önemli sanatçıların rol almasına rağmen Mehmet: Bir Cihan Fatihi dizisi daha 6. bölümde final yaptığı zaman kaybedilen paranın yanında sarsılan oyuncu prestijleri de cabası olmuştu. Tarihi dizilere olan ilginin muktedir siyasi otoriteler tarafından keşfinden sonra, devlet destekli diziler çekilmeye başlandı. Bir müddet sonra para kaybı korkusu ve pazarlama sıkıntısı ortadan kalkan bu tür diziler, iki saati aşan süreleriyle, bir yandan da siyasi propaganda aracına dönüştüler. Parayı verenin düdüğü çalmaya hak kazanmasıyla, günlük siyasi her türlü çekişmenin günümüzden bin yıl öncesini anlatan dizilerde güncel olarak senaryoya girmesi de olağan hale geldi. Tarihi anlatma gayesinin neredeyse bir tahrife dönüşmesiyle tepki çekmeye başlayan tarihi diziler, televizyon karşısında tencere kapağını miğfer yapıp imitasyon kılıçlarla poz veren, küçük çocuğunun tekerlekli oyuncak atına binip düşmana korku salmaya çalışan kendine has bir izleyici kitlesi oluşturmasıyla da incelenmesi gereken sosyolojik bir vaka aslında. Senaryoya uyarlama adı altında tarihin eğilip bükülmesi hatta bazen amaca göre yeniden yazılmasının gayet doğal karşılandığı bu yapımlarda, 13 yaşında tahta çıkan Sultan Ahmet'in 25 yaşında gösterilmesi, o dönem 44 yaşındaki Kenan İmirzalıoğlu'nun 21 yaşındaki Fatih'i canlandırması, hiçbir tarihi kayıtta Kayı Obası'na gittiği geçmeyen Muhyiddin İbn-i Arabi'nin neredeyse her hafta Ertuğrul Gazi'yi obasında ziyaret etmesi, sarayda büyüyen bir melik olan Sencer'in Alparslan'dan habersiz bir obada babasız büyümesi, koca bir devlet olan Anadolu Selçuklularının birkaç yüz çadırlık bir boy gibi gösterilmesi ve dizinin anlatıldığı tarihlerde çoktan Alamut Kalesi'ne yerleşen Hasan Sabbah'ın hala Selçuklu Sarayı'nın koridorlarında gezmesi, tarihi gerçeklerle uyuşmayan durumlardan bir kısmı. Bunun yanında hem karakter hem mekan hem de kostümler açısından yabancı dizilerden ciddi esinlenmeler de tarihi dizilerin bir başka eleştirilen yanı. Allame kişiliği ile tarihe geçmiş Nizamü'l Mülk'ün örgülü saçlarıyla, simsiyah uzun sakalı ve elinde savaştığı baltasıyla Yüzüklerin Efendisi karakterlerinden Cüce Gimli'ye benzemesi, Barbaroslar dizisinin neredeyse tüm korsan tiplemelerinin Karayip Korsanları'ndan fırlamış gibi durması, Filinta'daki Fotoğrafçı Abdullah karakterinin James Bond'un gizli teçhizatlarını yapan Mister Q ile benzerliği ya da Alperen tiplemelerinin kostümlerinin Game of Thrones'taki Gece Nöbetçileri'nin acemi bir taklidi olması bunlardan sadece birkaçı. Son zamanlarda çekilen tarihi dizilerin yapımcılığını, senaristliğini ve bizzat sponsorluğunu yapan devlet tarafından bir propaganda malzemesine dönüştürülmesi de dikkatleri çeken bir diğer durum. Ekonominin sıkıntılı zamanlarında Ertuğrul Gazi'nin pazarda yabancı tüccarları kovması, dış politikanın çıkmaza girdiği bir zamanda Abdülhamit'in büyükelçi tokatlaması, ülkeyi yönetenlerin saraylarda lüks içinde yaşadıkları söylemine karşı yine sarayda yaşayan Abdülhamit'in mütevazi hayatının bu iddialara karşı ön plana çıkarılması, Ertuğrul'un oba içinde kendisine darbe yaparak beyliği ele geçirmeye çalışanların komplosunu boşa çıkarıp isyancıları bizzat cezalandırması şimdiki zamanda yaşananların geçmişle harmanlanarak muktedirlerin söylemlerinin haklılığını gösterme çabasından başka bir şey olmadığı da apaçık ortada. Aynı zamanda Ertuğrul'un darbeye yardımcı olan kadın karakteri konuşturmak için işkence yaparken Kadın bile olsa haini öldürürüz. diyerek öldürmesi gündemdeki işkence iddialarına bir cevap niteliği taşırken Abdülhamit'in ağzından dökülen Gidip o eski vekilleri bulun. 'Gül' ağacına su veririz, lakin su hem güle yarar hem de dikene. Yakınımızda yöremizde su verdiklerimiz diken olmaya meyletmişse sonunda mutlaka budarız. sözleriyle bir zamanlar dava ve yol arkadaşlığı yapıp daha sonra yolların ayrıldığı bazı muhaliflere bizzat soy ismiyle adrese teslim gözdağı vermesi de bu propaganda faaliyetleri içerisinde incelenebilir. Otoriter rejimlerini ayakta tutup halkı rejimin yaptıklarına inandırmak adına tarihi dizilerdeki dost ve düşman ayrımı da önemli bir ayrıntı olsa gerek. Neredeyse bu dizilerin tamamında birbirleriyle iş birliği içinde bulunan iç ve dış düşmanlar varken bir de bunlara hainlikleriyle destek veren karanlık mihraklar bulunmakta. Uyanış Selçuklu'da devletin her kademesine sızan, hayatı pahasına davası için ölen, öldüren Hasan Sabbah'ın Haşhaşi fedaileriyle Alparslan'daki dilsiz Karmati hainler birbirinin kopyasıyken bunların Haçlılarla sıkı bir ittifak halinde olması da yine benzer özellikler. Aynı durumu Diriliş Ertuğrul'da obayı yönetmek uğruna düşmanla iş birliği içindeki satılmış darbeci beyler ve Barbaroslardaki para ve makam uğruna Haçlılarla ortak hareket eden yerli hainlerde de görebiliriz. Dört tarafı hain iş birlikçiler ve acımasız düşmanlarla çevrili karakterlerimiz ise darda kaldıkları her an manevi bir koruma kalkanına alınmakta; bazen İbn-i Arabi'nin, bazen Derviş Hasan'ın, bazen Kadı Gıyaseddin Hatemi'nin, bazen de İmam Gazali'nin dualarıyla her türlü zorluğu aşmaktalar. Elbette bununla da halihazırda ülkeyi hainlere karşı korumaya çalışan idarecilerin de manevi bir koruma altında oldukları, yaptıkları icraatların İlahi bir iradeyle gerçekleştirildiği ve de buna karşı çıkmanın Allah'a karşı çıkmakla eş değer görüldüğü, dizilerdeki pek çok diyalogla izleyici kitlesine vurgulanmakta. Seçim zamanlarında bizzat ülkeyi yönetenlerin dizi setlerini ziyaret edip dizi oyuncularıyla pozlar verdiği, dizi müziklerinin seçim şarkılarına çevrildiği, Venezuela'nın diktatör başkanının bile bu setlere götürülüp oyuncularla tanıştırıldığı, hatta yeni kurulan bir partinin amblem olarak kendine dizideki Kayı Obası'nın sembolünü seçtiği bir ortamda bu dizilerin bir propaganda aracı olarak kullanıldığına itiraz etmenin kolay olmadığı ortadadır. Üstelik dizilerin her bölümünde sosyal medya üzerinden yapılan hesaplaşma vakti, oyuna gelme, büyük imtihan, davamız, adalet ordusu... gibi tag çalışmaları da bu propagandanın yayılması adına kullanılan tekniklerden bazıları. Elbette bu dizilere bir dizi olarak değil, hikayesini tarihten alan bir kurgu masal olarak bakılması gerektiğini söyleyenler de olacaktır. Senaristlerinin bir tarih kalpazanı haline dönüştüğü, anakronizmin dibine vurulduğu bir gerçekken başarılı kostüm ve mekan setlerinin kurulması ve diyaloglara sıkça imdi, zinhar, kat'a... gibi kelimeler eklenmesi elbette o diziyi tarihi yapmaz. Türk dizilerinin dünya çapında popüler hale gelip seyredilmeye başlanması, Türk kültür ve dilinin tanıtımında büyük faydalar sağlayacakken, kısır iç siyaset tartışmalarına bu güzelliklerin kurban edilmesi hiç de olumlu bir gelişme olarak değerlendirilemez. Umarız her yabancıyı Haçlı, her muhalifi hain damgasıyla etiketleyen bu diziler yerine kültürümüzün güzelliklerini yansıtan daha başarılı diziler de yakında ekranlarda yerlerini alır. Zevkle okuduğum harika bir yazı olmuş. Türkiye'de halkın parasıyla halka yapılan propagandayı çok güzel anlatmış. Kaleminize sağlık. Önemli tespitler! Her alanda yozlaşma ve çürümenin yaşandığı Türkiye de, dizilerle tarihi değerlerin nasıl suisitimal edildiğini iyi anlatışsınız. teşekkür ederiz. Değerli yorumlarınız için teşekkürler hocam sağ olun."} {"url": "https://helezondergisi.com/tdk-sozlugunde-duzeltme-isaretine-dair-bir-kritik-emin-osman-uygur/", "text": "Günümüz Türkçesinde farklı dillerden ödünçlenmiş ve günlük dile girmiş pek çok kelime bulunmaktadır. Dili eski haline döndürmek, saf Türkçe yazmak iddiasında olmak kadar, dilde başka dillerden alınan kelimelere ağırlık vererek onların kullanımını artırmak da birer uç anlayıştır. Dile kabul edilen her kelime bir zenginliktir. Ancak bu kelimeler, Türkçenin yapısına uygun doğru bir elbise ile temsil edilmelidir. Dilin ahengine, akışına, akustiğine ve telaffuz geleneğine uygun olmalıdır. Bu yazıda, Türkçe kelimelerde ince sesler ve uzun sesler konusuna örnekler verip doğru kullanımlar üzerinden çıkarımlar yapılmaya gayret edilecektir. Bilindiği gibi eski Türkçede ince ses ve uzun ses yoktur. Tarih içinde Türkçede özellikle Farsça ve Arapçanın tesiri ile bu seslere sahip kelimeler de kullanılmaya başlanmıştır. Arap harflerinin kullanıldığı dönemlerde ince, uzun seslerin okunmasında ve telaffuzunda sorun yaşanmıyordu. Ancak Latin alfabesi ile durum değişiklik gösterdi. Bu yazımlarda sorun yok. Sitede yer verilmemiş ama mesela, ama ile amanın yazımında farklılık olması kaçınılmaz bir durumdur. Arapça ve Farsçadan dilimize giren birtakım kelimelerle özel adlarda bulunan ince g, k ünsüzlerinden sonra gelen a ve u ünlüleri üzerine konur: Dergah, gavur, karargah, tezgah, yadigar, Nigar; dükkan, hikaye, kafir, kağıt, Hakkari, Kazım; gülgun, merzenguş; mahkum, mezkur, sükun, sükut vb. Kişi ve yer adlarında ince l ünsüzünden sonra gelen a ve u ünlüleri de düzeltme işareti ile yazılır: Haluk, Lale, Nalan; Bala, Elazığ, İslahiye, Ladik, Lapseki, Selanik vb. Bu kural şu esasla tespit edilmiştir: Türkçede uzunluğunu muhafaza eden bütün sesler ve l sesinin ince okunduğu her durum imlada gösterilmemekte ancak a ve u ünlülerinin yanında ince okunan g, k sesleri yanındaki ünlünün üzerine düzeltme işareti konularak belirtilmektedir (Altun, 2010 s. 2). Burada dikkat çeken ilk örnek Haluk kelimesidir. İkinci hecedeki u harfi uzun mu, ince mi? Ayrıca kelime gerçekte bir uzun sese ve bir ince sese sahip. Haluk. Ancak ince sesi ifade etmek için de uzun sesi ifade etmek için de aynı işaret kullanılmak zorunda. İkincisi Nalan kelimesi. Bu kelime de ilk hecesinde uzun sese sahip olmasına rağmen yazımda gösterilmemiş. Doğrusu Nalan olmalı. Ama ikinci sesteki işaret farklı olmalı. Yine sitede yer alan Bala yerleşim yerinin yazımı bir kurala göre yazılmış ancak kelime güncel kullanımda bu şekilde telaffuz edilmez. Aslında Bala olması gerekir ki özel isim olarak kullanılırken de bu şekilde hem ince hem uzun sesle ifade edilir. Lapseki yerleşim yeri için de Lapseki yazımı uygun görülmüş. Fakat bu kelimenin ilk hecesi sadece ince okunur, uzun ses yoktur. Hal kelimesi hem ince hem de uzun okunurken Lapseki sadece ince okunmaktadır. Bütün benzer kullanımlarda harfi ile ilgili kurala uydurma gibi bir zorlamaya gidilmiştir. Elazığ olarak yazılan kelimedeki a sesi hiçbir zaman ince okunmaz. Bu arada şu kural da hatırdan çıkarılmamalıdır: Türkçede ince a taşıyan her kelime yabancı kökenlidir (Ergin, 2013, s.72). Bunlar dışında sitede uzun ve ince okunma ile ilgili kural yok. Ancak ilk akla gelen ahlak kelimesinin yazımı ve telaffuzu arasında sorun görülmektedir ve maalesef günümüzde kelimenin ikinci hecesini kalın a ile telaffuz edenler var. Kelimenin ikinci sesi ince olmalıdır. sesinin inceltme gibi bir özelliğinden bahsedilse bile mesela salak kelimesinde bu durum görülmez. Her kelimeye bir kural konulamayacağına göre bir işaretle bu sorunu çözmek mümkündür. Latince kardia, Arapça kalb olan kalp kelimesi, TDK sözlüğünde inceltme olmadan yazılmıştır. Günümüzde genel kullanım açısından sorun olmayan bu kelime gerçekte telaffuz edildiği gibi ince a ile yazılmalıdır. Türkçeyi bilmeyen birinin bu kelimeyi okuması durumunda kalın a ile çıkacak olan ses kaba olacak ve ses kelimeyi yansıtmayacaktır. Sitede katil ve kadir kelimelerinin uzatma işareti olmadan kullanımının yaygın olduğu ifade edilmektedir ancak kadir kelimesi için bu tespit artık çok geride kalmıştır. Kadir özel isim olarak kullanıldığında uzatma olmaz ancak ilahi bir sıfat olan Kadir olduğunda anlam değişmektedir. Fakat bu kelimenin Türkçede daha çok Kadir formu kullanıldığı için yazımda veya telaffuzda çok sorun olmamaktadır. Katil ise çok yaygın bir kelimedir ve telaffuzda sorun yaşanmamaktadır. Ancak yine de ilk seslinin uzun yazılması gerekmektedir. İlahi kelimesi, TDK sözlüğünde, ilaha ait olan ve bir şiir türü gibi farklı anlamlarda kullanılmasına rağmen aynı şekilde yazılmaktadır. Ancak kelime her iki anlamda da uzun a ile okunmaktadır. Yani söyleyişte farklı yazımda farklı bir durum söz konusudur. Yine TDK sözlüğünde ahiret kelimesinin a harfi uzun telaffuz edilmekte ama harf kısa yazılmakta. Bu genel kabul görmüş bir yazım durumu ancak benzer o kadar kelime var ki bunlar uzatma işareti olmazsa yanlış telaffuz edilmektedir. Alet mi alet mi? Nasıl ayırt edilecek? Sözlükte alet şeklinde yazılmış. Bu durumda akıl yazıp akıl olarak mı telaffuz etmek gerek? Akıllı, tecrübeli insan anlamındaki akil kelimesindeki a uzun okunmak zorunda ama kısa yazılmakta. Türkçeye başka dillerden girmiş kelimelerle, Türkçe kelimelerin telaffuzları adına birçok kural öğrenmek zordur ama tek bir işaretle bu sorun ortadan kaldırılabilir. Hayal kelimesinin yazımında ikinci a için bir inceltme gerekmektedir. Hayali derken sondaki i sesi uzun olduğu gibi utanma duygusu olan anlamında hayalı derken de işaretin inceltme değil uzatma olduğunun belli olması gerekmektedir. Bu konu yeniden ele alınmalı ve dilimiz güncel vaziyete göre formatlanmalıdır. TDK sitesinde olması gereken güncellemelerin yanında bazı kitap ve platformlarda kimi kelimelerin yazımı ile ilgili olarak güncel olmayan durumlara da rastlanmaktadır. Mesela Kur'an-ı Kerim uzatma olmadan yazılmaktadır. Ancak bazı metinlerde ısrarla Kur'an şeklinde a seslisinin uzun olduğu görülmektedir. Bunun sebebi Arapça yazılışa bağlı kalma anlayışıdır. Kur'an ve Kerim kelimeleri hidayet, ibadet, rıza, ebedi kelimelerinde olduğu gibi uzun sesle kısa ses arasında bir sesle ile telaffuz edilir. Birkaç örnek daha vermek gerekirse: Günümüzde çok kullanımı olmasa da katip kelimesindeki a harfinin ince sesli olarak işaretlenmesi gerekmektedir. Ahlak kelimesi de çok yanlış telaffuz edilen kelimelerdendir. Yazılışında hiçbir işaret kullanılmayan kelimenin ikinci a'sı inceltme işareti ile yazılmalıdır. Bunlar gibi kullanımlar özellikle yurt dışındaki Türkçe konuşan topluluklar için telaffuz sorunlarına yol açmaktadır. Her bir kavram kullanıldığı kültür topluluğu içinde tam olarak bilinir ve doğru olarak telaffuz edilir. Dil içinde önemli bir durumdur bu. Ayet ve sure kelimeleri bu kabildendir mesela. Bu kelimeler eskiden beri kullanılagelen ve eğitimde bir yeri olan kavramlar olduğu için yanlış telaffuz edilmezler. Ancak iş yine Türkçe öğrenenlere, başka ülkelerde yaşayıp da Türkçe konuşan topluluklara geldiğinde yanlışlık başlar. Bu yüzden örnek olarak ayet ve sure gibi terim şeklinde kullanılan kelimelerinin uzatma ile yazılmaları, telaffuzda ciddi bir rahatlama sağlayacaktır. Görüldüğü gibi Türkçe kelimelerin bazılarında uzatma, bazılarında inceltme işareti kullanılması kaçınılmaz bir durumdur. Buna benzer bir durum da bazı kelimelerde kullanılan, kullanılması gereken ve kullanılmaması gereken kesme işaretlerinde görülmektedir. Altun, H. O. (2010). Düzeltme İşareti ve Türkçede Yazıldığı Gibi Okunmayan Kelimeler. Atatürk Üniversitesi Türkiyat Araştırmaları Enstitüsü Dergisi, 17(43), 167-179. Ergin, M. (2013). Türk Dil Bilgisi, Bayrak Yayınları."} {"url": "https://helezondergisi.com/tercume-tahsin-i-kelam/", "text": "Gönül ister ki hep hoş diyeyim, Söz ezen dilbaza ne diye ezileyim! Her huydan her boydan var bende, Kimi uysal çocuk kimi az yaramaz, Neyse çok bile bu kadar izahat beyim, Kendine güzel tercüman olmuşsun üstad. Kalemine sağlık."} {"url": "https://helezondergisi.com/thilo-von-trotha-ve-500-yillik-karga-emin-osman-uygur/", "text": "Doğu Almanya'da Merseburg şehrindeydik. Sachsen-Anhalt eyaletinin güneyinde, Saale Nehri kıyısında kurulmuş küçük ve eski bir şehirdi burası. Şehrin ve şehir merkezine bağlı beldelerin isimleri, yönetim tarafından nehir adıyla anılmış ve Saale Kreis olmuş. Bahar ve yaz mevsimlerinde, Saale Nehri boyunca, yeşillikler arasında kıvrılan yollarda, özellikle hafta sonları yürüyüş yapmak, bisiklet sürmek, Saale Kreis'in vazgeçilmezlerindendir. Buraya gelmişken görülmesi gereken yerleri görmek istiyorduk. Kısa bir internet aramasında şehrin en çok göze çarpan görselleri, eski bir şato ve kilise oldu. Almanca öğretmeni Schulz bize rehberlik etti. Önce Domm adı verilen eski kilisenin olduğu yere gittik. Burada, uzaktan kuleleri görülebilen eski bir kilise ile karşılaştık. Ne kadar yaşlı olduğu taşlardan belliydi. Kilise iki adet yüksek ve işlemeli kulesiyle göz kamaştırıyordu. Sonra şatonun içindeki eski saraya yöneldik. Şato girişinde, duvardaki levhalarda, bazı isimler ve tarihi bilgiler gördük. Rehberimiz tarih boyunca bu şehirden iki tane Alman kralı çıktığını söyledi. Bilet alıp içeri girdik. Taş yapının içindeki odalara tarihi eserler ve kalıntılar koymuşlar. Eski Alman hayatına dair görseller ve eşyaları da ihmal etmemişler. Çıkışa yakın bir salonda camlı büyük bir şehir haritası yer alıyordu. Bir görevli, bize kısaca şehrin genel özelliklerini ve önemli yerlerini harita üzerinden anlatınca şehri daha iyi tanımış olduk. Epeyce yorulmuştuk ama görülmesi gereken önemli bir yer daha vardı. Dışarı çıkınca rehberimiz bize beş yüz yıllık kargadan bahsetti. Hepimiz meraklandık. Hatta Azerbaycanlı bir bayan anlatılanları tam anlamadığı için karganın beş yüz yıldan beri yaşadığını sanmıştı. Hafif bir tebessüm oldu. Yavaşça rehberimizi takip ettik. Şatonun sol yanında büyük bir kafes ve içinde iki karga vardı. Kargalar simsiyahtı ve gerçekten çok büyüktü. Kafesin üstünde ise parlak bir madenden yapılmış bir karga figürü vardı. Karganın gagasında bir yüzük dikkat çekiyordu. Ziyaretçilerin kargalara bir şeyler vermeleri yasaktı ama yine de özellikle çocuklar ve gençler çaktırmadan bir şeyler atıveriyorlardı kafesten içeri. Karganın hikayesi bir taş levha üzerinde yazılı idi ama yazıların tamamını anlamamız mümkün olmadı. Rehberimiz Schulz'a yöneldik ve hikayeyi ondan dinledik. 1500'lü yıllarda bu şehirde Thilo von Trotha adında bir piskopos yaşıyormuş. İyi bir idareci olarak nam salmış. Piskopos Thilo'nun John adında sadık bir yardımcısı varmış. John onun en yakın arkadaşı ve sırdaşıymış. Ayrıca piskoposun vereceği kararlarda özel bir yere sahipmiş. Yani bir anlamda veziriazam veya başdanışmanmış. Bu yüzden o sarayda göze batan hatta kıskanılan biriymiş. Onu kıskananlar arasında, piskoposun kargasının bakımını yapan, onu eğiten avcı Ulrich de varmış. Ulrich piskoposa daha yakın olmak ve insanlar nazarında daha gözde bir konuma sahip olmak istiyormuş. Bundan dolayı da içten içe John'u devre dışı bırakacak bir fırsat kolluyormuş. Thilo von Trotha, bir gün çok değerli mühür yüzüğünü yerinde bulamamış. Odasına kendisi ve yardımcısı John dışında hiç kimse giremezmiş oysa. Ortalık bir anda karışmış. Saray dedikodularla çalkalanmış. Bazı hizmetçiler yüzüğü John'un çalmış olma ihtimali üzerinde birleşmişler. John, bu iddialara karşı kendini savunmuş, piskoposa asla ihanet etmeyeceğini ısrarla anlatmış. Ortamın tam istediği kıvamda olduğunu hisseden Ulrich, hemen Johannes Dieb yani Hırsız John diye bir söylenti çıkarmış ve bunda da başarılı olmuş. Piskopos, John'a çok güvendiği için söylentilere çok kulak asmıyormuş. Ancak bir gün, kargasının Johannes Dieb gibi bir şeyler mırıldandığını duyunca fikri değişmiş. Karganın konuşmasını ilahi bir uyarı olarak algılamış. Ulrich'in karga eğitmeni olduğunu hiç düşünememiş. Kararını vermiş; kendisine ihanet eden sadık dostu Johannes idam edilecekmiş. Herkese ibret olsun diye infaz, yüzüğün kaybolduğu odada gerçekleştirilecekmiş. Kararı duyan Johannes tekrar tekrar yemin etmiş, Böyle bir şey yapsam burada durmazdım. demiş ama Thilo von Trotha'yı bir türlü ikna edememiş. -Ben masumum. Yüzüğü ben çalmadım. Başım kesildikten sonra masum olduğumun göstergesi olarak ellerimi yukarı kaldıracağım ve üç adım atacağım. Kimse buna ihtimal vermemiş tabi. Ancak infazdan sonra John ellerini yukarı kaldırmış ve üç adım yürümüş ve yere yığılmış. Herkes şok olmuş. Piskopos ne diyeceğini bilememiş; sadık dostunun halinden çok etkilenmiş. Olayı izleyen Ulrich çok korkmuş ama yalanı ortaya çıkmasın, piskoposun vicdanı rahat etsin diye kargaya o sözleri tekrar ettirmiş. Karganın sürekli Johannes Dieb sözlerini tekrarlaması nedeniyle bir süre sonra piskoposun endişesi de ortadan kalkmış. Artık Ulrich piskoposa daha yakınmış. Sarayda onun sözü dinleniyormuş. Ancak Ulrich ilahi adaletten habersizmiş. Aradan birkaç yıl geçmiş. Bir gün şiddetli bir fırtına, piskoposun sarayının çatısına da hasar vermiş. Çatının acilen tamir edilmesi gerekiyormuş. Çatı tamiri sırasında ustalar karganın yuvasına rast gelmişler. Usta yuvaya yaklaşınca yuvanın içinde piskoposun mühür yüzüğünü görmüş. Yüzüğü alıp doğruca piskoposa götürmüş. Dostu ve yardımcısı Jonh'un haklı olduğunu anlayan Thilo von Trotha, çok üzülmüş. Artık iş işten geçmiş ama bir daha böyle bir yanlış yapılmasının önüne geçmek için bir şeyler yapmak, bir işaret bırakmak istemiş. Önce mühür yüzüğündeki sembolü karga figürü ile değiştiren piskopos, ardından şatonun hemen yanına bir kafes inşa ettirmiş ve buraya Johannes Dieb sözünü tekrar eden kargasını hapsetmiş. Bu sırada Avcı Ulrich ortadan kaybolmuş. Kim bilir, belki Jonh'un başına gelen kendi başına da gelir diye, korkup kaçmıştır. Ne de olsa John'un idamına kendisi sebep olmuştu. Onun pişman olup olmadığını hiçbir zaman bilemeyeceğiz. O karganın ne kadar yaşadığı bilinmemiş ama ölünce yerine yeni bir karga getirilmiş. Günümüze kadar da bu böyle devam etmiş. Ancak yakın zamanda kafese konan karganın tek olması adil bulunmayınca o olayı temsil eden karganın yanına bir eş getirilmiş. O gün kafeste gördüğümüz kargalar beş yüz yıllık olayın şahitleriymiş gibi etkiledi bizi. Bir de kafesin üstündeki metal karga figürü ve gagasındaki yüzük, olayın hep taze kalmasını sağlıyor gibiydi. Şimdi kafesteki kargalar, gelip gidenlere ve zamana Johannes'in suçlu olmadığını, haksız yere idam edildiğini, Thilo von Trotha'nın yanlış karar verdiğini, Ulrich'in ihanetini söyleyip durmakta. Ancak bu figürlerin yine piskoposun pişmanlığı sebebiyle günümüze kadar geldiğini de unutmamak gerek. Merak uyandıran ve zevkle okunan güzel bir yazı olmuş. Çok beğendim. Tebrikler."} {"url": "https://helezondergisi.com/tokezleme-taslari-ve-tuna-kiyisindaki-ayakkabilar-hizir-ilyasoglu/", "text": "Derler ki: Gözden ırak olan gönülden de ırak olur. Yani, kişinin görmediği ve iletişim kurmadığı kişileri unutması, her gün göz önünde olanla kıyaslandığında daha kolaydır. Bu yüzden göz önünde olmayan şeyler er ya da geç unutulur ve hatta hafızalardan silinir gider. İnsan hafızasının bu yönünü iyi bilenler, yaşanan kimi hadiseleri canlı tutma adına insan zihni üzerinde hatırlatıcı birtakım unsurlar geliştirmişlerdir. Adına, Tökezleme Taşları ve Tuna Kıyısındaki Ayakkabılar denen hatırlatıcı unsurlar bunlardan sadece ikisidir. Avrupa'nın farklı şehirlerinde, sokakta yürürken üzerinde isimler yazılı ve özellikle evlerin kapı girişine döşenmiş, altın sarısı renginde işaret taşları görürsünüz. Belki de birçok kimse, günlük koşuşturmanın telaşı içerisinde, bu taşların mahiyetini bilmeden, merak edip bakma ihtiyacı da hissetmeden geçip gider. Halbuki çok uzak değil, yakın bir tarihin en büyük dramını, insanlığın yaşadığı en büyük vahşeti kendi dilince anlatmaya çalışır bu taşlar. Farkında olmadan üzerine basıp geçtiğimiz bu pirinç renkli levhalar, Nazi dönemi katliamını her gün göz önünde tutarak gönüllerden uzaklaştırmama ve hafızalardan silmeme adına yollara döşenmiştir. Bu Tökezleme Taşlarının dile getirdiği milyonlarca insan, o dönem toplama kamplarında en ağır işkencelere tabi tutulmuştur. Bazıları buralardan gaz odalarına götürülürken bazıları da laboratuvarlarda acımasız deneylere araç olmuştur. Hayatta kalanlar ise ömür boyu unutamayacakları bu soykırımın acılarıyla hayatlarına devam etmişlerdir. O gün yaşananların acı yüzünü anlatma adına, sonraları binlerce kitap ve makale yazılmış, yüzlerce film ve bir o kadar da belgesel çekilmiştir. Bu taşlar, ilk defa Alman sanatçı Gunter Demnig'in gayretleriyle hazırlanmıştır. Hitler döneminde soykırıma uğrayan başta Yahudiler olmak üzere eş cinsellerin, Roma-Sintilerin... en son ikamet ettikleri evlerinin önüne döşenmiştir. Boyutları 96 x 96 x 100 mm olan bu taşların üzerine Burada Oturuyordu (deutschland. de, 2015) başlığı altında isimlerinin yanı sıra biliniyorsa doğum, ölüm tarihleri ve nerede öldüğü de yazılmıştır. Dünyada ilk defa böyle bir projeye imza atan Demnig, 1992'de izinsiz olarak Köln kentinde bu taşları yerleştirmeye başlamıştır. Büyük ilgi çeken bu taşlar, kısa sürede gündeme oturmuştur. Bunun üzerine 1994 yılında Antonier Kilisesi, 250 taştan oluşan bir sergiye ev sahipliği yapmıştır. İki yıl sonra resmi olarak ilk defa 19 Haziran 1996 yılında, Avusturya'nın Salzburg kentinde, bu taşlar ait oldukları yerlere yerleştirilmiştir. Soykırımın merkezi olan Almanya'da ise ancak 2000 yılında, yine Köln kentinde belediyenin desteğiyle yerleştirilmeye başlanmıştır. O tarihten sonra büyük bir kampanyaya dönüşen bu proje, Almanya'nın 1.099 şehir ve kasabasında kendine yer bulmuştur. Şu an itibariyle bu taşlardan toplamda 23 Avrupa ülkesinde, yaklaşık 70 bin civarında döşenmiştir (Kozan, 2018). Kampanya bu şekilde bütün hızıyla sürerken sanatçı Demnig, çeşitli eleştirilere de maruz kalmıştır. Bazı kesimler, bu taşlara basarken; İsimler ayaklar altında eziliyor ve hakarete uğruyorlar. eleştirisinde bulunmuştur. Demnig'in buna cevabı ise: Taşların üzerindeki yazıyı okumak için eğilenler, kurbanlar önünde eğiliyor. Tökezleme taşları belleklerde bir iz bırakıyor, böylece unutulmaya yüz tutmuş geçmişi taşlarla görünür kılmak istedim. (Kozan, 2018) şeklinde olur. Bu projenin asıl amacı ise kurbanların isimlerini ve itibarlarını geri vermek ve onların bir zamanlar o civarda yaşayan insanların en yakın komşuları olduklarını göstermektir. Yerde öylece, sıradan gibi duran bu taşlar, insanların hayalen ve fikren o günlere gitmesi adına iyi birer hatırlatıcı oluşturmaktadır. Bu taşların sıkça bulunduğu yerlerden yürüyerek bir yerlere gitmek zorunda kalan bazı insanlar, o taşların üzerindeki isimlere olan saygılarının gereği dikkatlice yürüdükleri görülmüştür. Yaptığı bu projeden dolayı Demnig'e birçok ödül de verilmiştir. Bunlar arasında Federal Almanya Liyakat Nişanı da vardır. İlk kez çocukluğumda duymuştum, Tuna Nehri kıyısındaki infazları. Ruhumda derin yaralar açmıştı bu savunmasız insanların hunharca katledilişleri... (Mitrani, 2016). Bu sözün sahibi, aradan yıllar geçmiş olmasına rağmen yüreğinde büyüttüğü acıyı -bir daha yaşanmaması için- bütün insanlığın ibret alacağı bir eser haline getirmeyi hayal etmiştir. İşte bu maksatla aralarında, kadın, erkek ve çocuk ayakkabıları da olan altmış çift eski moda ayakkabı tasarlamıştır. Tasarladığı bu ayakkabıları ünlü heykeltraş Gyula Pauer'e anlatır. O da suyun kenarında öylece duran, sahipleri onları yeni çıkarmışçasına tekrar gelip giyeceklermiş gibi muhteşem ve bir o kadar da dramatik bir eser ortaya çıkarmıştır. Bu tasarımın fikir babası Türk asıllı Macar film yönetmeni, senarist, oyuncu, şair ve kültür ataşesi Can Togay'dır. O, hayal ettiği bu Cipök a Duna-parton (Kozan, 2018) anıtını 2005'te kalıcı ve hatırlatıcı bir eser haline getirmiştir. Bu ayakkabılara daha yakından bakıldığında onların paslanmış demirden yapıldıkları göze çarpmaktadır. Bunlar, 1944-1945 kışında Arrow Cross Partisi milisleri tarafından, Tuna Nehri kıyısında vurulan Macar Yahudilerinin ayakkabılarını temsilen yapılmıştır. Tuna Gezinti Yolundaki Ayakkabılar olarak da bilinen bu anıtın üç yerinde Macarca, İngilizce ve İbranice: Ok ve Haç milisleri tarafından vurularak nehre atılan kurbanların anısına (Yiğit, 2022) yazmaktadır. Bu vahşice katliam, Almanların, Milos Horty hükümetini devirip yerine geçirdikleri Arrow Cross Partisi genel başkanı Ferenc Szalasi döneminde yapılmıştır. Mevsim kışa devrilirken bu partinin milisleri, o insanları Tuna Nehri kıyısına sürüklemişlerdir. Gece adeta buz çölüdür. Nehrin kıyısına dizdikleri bu insanları -kadın, erkek, çoluk çocuk ayrımı yapmaksızın- çırılçıplak soyduktan sonra ayakkabılarını da çıkarttırıp ondan sonra kurşuna dizmişlerdir. Anıta geri dönecek olursak, o ayakkabılara dikkatlice bakıldığında her birinin farklı olduğu gözden kaçmayacaktır. Bazılarının topukları aşınmış, bazılarının ise perişan bir duruşu vardır. Bazıları bağlanmış, bazılarının bantları açık bırakılmıştır. Klasik kadın iskarpinleri de işçi botları da bulunmaktadır. Kimisi dümdüz ayakta dururken diğerleri sanki aceleyle çıkarılmış gibi yana yatmıştır. Bir de minik çocuk ayakkabıları vardır ki vicdanı olan herkesin yüreğini sızlatmaktadır. Budapeşte Parlamento Binası'nın önünde duran bu ayakkabılar, o kadar gerçekçidir ki onlara bakarak; öldürülmeden önce çıkarmak zorunda kalan insanları hayal etmek hiç de zor değildir. Çünkü her ayakkabının bir kişiliği ve bir de onu giyenin ayak izleri vardır. Eksik olan tek şey onların gerçek sahipleridir. Bu ayakkabılar, adeta sahiplerini canlı birer insana dönüştürür. Onlara bakarken ayaklarından çıkarmak zorunda kalan insanların derin üzüntü ve dehşetini duyar ve ardından buz gibi sulara gömülerek korkuyla nasıl yüzleştiklerini görür gibi olursunuz. Sonra da bu anıt, sizin daha büyük resmi görmenizi ve yapılan toplu katliamı hissetmenizi sağlar. İşte bu yönüyle anıt, geçmişi unutturmama ve hafızalarda canlı tutma adına muhteşem bir yapıttır. Evet, ister Tökezleme Taşları isterse Tuna Kıyısındaki Ayakkabılar anıtı olsun bu tabloların asıl failleri, o trajik olayın meydana gelmesine sebep olanlardır. Aynı zamanda bu anıtlar her bir insana acının ırkı, dini, dili ve renginin olmadığını da gösterir."} {"url": "https://helezondergisi.com/tonyukuk-durdu-ozan/", "text": "Yazmak çok eski bir eylem. İçgüdüsel olarak insan bir şekilde varlığını aleme duyurmak istiyor. Duyurmakla da yetinmiyor, kalıcı olmak peşine düşüyor. Bu noktada yazmak, bir var olma ve hep akıllarda kalma çabası. Moğolistan'da yaşadığım altı yıl boyunca coğrafyanın birçok yerini ziyaret ettim. Bazen kültürel ve dini zenginliklerine bazen olağanüstü doğal güzelliklerine şahit oldum. Bazen de tarihi kovaladım. Moğolistan'dan ayrılmadan ziyaret ettiğim son duraklardan biriydi Tonyukuk Anıtları. Anıtları ziyaretim tam anlamıyla eski bir dostla yeniden kavuşmak gibiydi. Tarih kitaplarında gördüğüm, hep orada kalacağını düşündüğüm bir dost... Soğuk bir Moğolistan şubatında selamlaştık. Karlarla kaplı koca bir düzlükte, ayakta, dimdik, tek başına... Demiştim ya; yazmak, bir var olma ve kalma eylemidir. Karşımdaydı ve taş diliyle konuşuyordu. Tonyukuk'u duydum ben satır satır, harf harf. Altımda beyaz örtü, üstümde mavi gökyüzü, bir süre kaldım orada. Bir taş dikerek kalamasam da fotoğrafla kalmak için fotoğraflarını çektim. Birlikte de fotoğraflarımız oldu elbette. Harika! Bizi tarihi gerçeklerle buluşturduğunuz için teşekkür ederim."} {"url": "https://helezondergisi.com/toprak-renkli-beser-emin-osman-uygur/", "text": "Osman hocam eline sağlik. Enfes olmuş."} {"url": "https://helezondergisi.com/travnik-gezisi-dogan-yucel/", "text": "Güneşli bir günde kahvaltılarımızı yapıp yola çıkıyoruz. Hedefimiz günübirlik Ekşisu üzerinden Travnik'e gitmek ve otobandan Saraybosna'ya geri dönmek. Eski Osmanlı ordu güzergahı da olan yolu kullanıyoruz ve ilk durağımız Kiselyak. Saraybosna'dan 40 km kadar sonra. Eskiden insanların çadır kurup şifa aradıkları bir nokta. Şifalı bir kaynak çıkıyor. Osmanlı sonrası Almanlar bir dolum tesisi kurmuşlar. Halen tesis işlemeye ve suyu insanlara şifa vermeye devam ediyor. Dolum tesisinin yanındaki parkta musluklardan akan ekşi suyu hem içiyor hem de şişelerimize dolduruyoruz. Bu ekşi sudan yöre halkı sodalı poğaça yapıyor. Ee, haliyle almamak olmaz. Aracı, şehre girmeden bir fırıncıda durdurup Ekşisu'yun meşhur ekşi sulu poğaçasını tadıyoruz. Unutmadan söyleyim, arasında yoğurt kaymağı da koydurmadan olmaz. Adet öyle! Yarım saat daha gittikten sonra Milodraj köyüne ulaşıyoruz. Ana yolda Bilalovası'ndan beş dakika soldan dağa doğru ilerlemek yeterli. Milodraj, Bosna-Osmanlı tarihi açısından mühim bir nokta. Günümüzde 12 hane olan bu köy, 1461 yılında Fatih Sultan Mehmed'in meşhur Ahidnamesinin yazıldığı nokta. Kendisine ziyarete gelen Fransisken papazlarına bir emanname olarak takdim edilmiş. Bu Ahidname dağın hemen arkasındaki kaplıcaları ve eskiden yapılan altın madenciliğiyle ünlü Foynitsa'daki Fransisken Manastırı'nda muhafaza ediliyor. Birkaç defa gördüğüm bu manastırın müzesi, vakti olanların muhakkak görmesi gereken bir yer. Oldukça zengin bir koleksiyona sahip. Milodraj'da köylü Müslüman kadınlar, ellerinde ikramlarla çıkageliyorlar. En beğendiğim, bahar aylarında yaptıkları ısırgan şerbeti. Taze isli peynirden erik marmelatına, ahududu reçelinden bahçe meyvelerine, ellerinde o gün ne varsa seriyorlar önümüze. Ürünlerin bir fiyatı yok. Onlar bize ikram ediyor, biz de ikramlarını karşılıksız bırakmıyoruz. 20 dakikalık bir seyahat sonrası yol üzerinde Kaçuni Kasabası'nda halen faal Mevlevi tekkesi olduğunu öğreniyoruz. Neyse daha epey yolumuz var. Ahmiçi Köyü'nde duraklıyoruz. Son Bosna İç Savaşı'nda bir köyün nasıl yok edildiğini ve harbin nasıl acımasız bir şey olduğunu görmek çok acı verici. Silahsız ve masum 116 sivil evlerinde katledilmiş. Biraz kalıp düşündükten sonra yola devam ediyoruz. Travnik, Saraybosna'nın kuzeybatısında kalıyor. Trava, Boşnakça ot demek. Travnik ise otlak veya mera şeklinde çevrilebilir. Laşva Vadisi'nin Travnik'e dönen yerinde, yolda bizi ilk olarak Fatih Sultan Mehmed döneminin Bosna Beyi Malkoçoğlu'nun kalesi karşılıyor. Travnik, kuzeyde Vlasiç Dağı ve güneyde Vilenitsa Dağı'nın arasında Laşva Irmağı vadisinde yer alıyor. İlk Slav yerleşimcilerinin Travnik bölgesine gelişinden 500 yıl sonrasına kadar varlıklarından geriye çok az eser kalmıştır. Neyse biz kaleye geri dönelim. Kalenin girişindeki köprüye kadar araçla da çıkılabiliyor. Biz aşağıda Plava Voda kenarında 300 yıllık Elçi İbrahim Paşa Medresesi'nin karşısında aracımızı park ediyoruz. Medrese daha eskiden Travnik içindeyken Avusturyalılar başka binalar yaptıkları ve demiryolu getirdikleri için bazı binaları yıkmışlar ya da bazılarını şehir dışına taşımışlar. Medrese, günümüzde yatılı lise olarak eğitim veriyor. Kız ve erkek kısımlarının sınıfları ve yurtları ayrı. Almanlar, Bosna'da iken Osmanlı eserlerini, Kuzey Afrika mimarisi ile yeniden yaptıklarından medrese, asli mimari hususiyetlerini göstermiyor. İçinde biraz durduktan sonra çıkıyoruz. Göksu Deresi kenarında konaklamanın zamanı geldi. Bosna çevapilerinin ardından kaymaklı cevizli lokum var acı kahvenin yanında. Dere kenarında, biraz su sesiyle dinlendikten sonra yeni durak Travnik Kalesi. Ayrıca bu derenin bulunduğu noktada yaşanan çok tarihi hadise var ama bizde o kadar yazacak yer yok. Göksu Deresi'ni geçip halen ismi Hendek Mahallesi olan mahalleden yukarıya, kaleye doğru çıkmaya başlıyoruz. 15 dakikalık basamakları çıktıktan sonra kaleye ulaşıyoruz. Köprünün dağ tarafında hendeğe çıkan gizli geçit görülebiliyor. Kaledeki eski mescidi, rasat kulesini ve su kuyusunu falan gezdikten sonra ayrılıyoruz. Travnik'e dair el sanatları, resim sergisi, Travnik kültürünü yansıtan eşyalar sergileniyor rasat kulelerinde. İlk girişte misafirleri karşılayan avluda, yazları konserler veriliyor. Travnik'te evlenen gençler, düğün öncesi burada fotoğraf çektiriyorlar. Kalenin eski fotoğraflarında Bosna valisinin konağı görülüyor. Şimdilerde yerinde hediyelik eşya satan işportacılar var. Yanda Bizans prens ve prenseslerinin resimleriyle resim çekiliyoruz. Bir saat kadar sürüyor kale gezintisi. Kaleden şehri ve vadiyi seyrediyoruz biraz. Eskiden resim çektirenler, her fotoğraf karesine 40 cami sığardı diyorlar. Bizim karelerimizde sadece yedi cami yer alıyor. Beylik merkezi olan Travnik, Bosna'da Osmanlı eserlerinin belki de en fazla yapıldığı yer olmuştur. Laşva Vadisi, ilk tarihi kayıtlara göre, 1244 yılında Macar Kralı IV. Bela'nın krallığı döneminde, önemli eserlerinden birisini Laşva'ya verdiğinde ortaya çıkmıştır. O zamana kadar bölge, Bosna Devleti'nin feodal bir parçası idi. Bu yüzyıllardan vadiden kalan kalıntılar Roma döneminden bilinen kale ve köşklerin kendi payına düşen zenginliğini pek göstermemektedir. Travnik Kalesi, o dönemin en göz alıcı kalesiydi. Günümüzde ise hala diğerlerinden daha iyi korunmuş olarak ön plana çıkmaktadır. Aynı zamanda bu devir Travnik'e de adını veren devirdir. Kale çıkışında Dokuzi Kaynakları var. Adı üzerinde dokuz farklı noktadan su çıkıyor. Şimdilerde en büyüğü Yeni Cami yakınındaki çeşme. Yeni Cami'nin haziresinde manzaralı bir noktada Defterdar Ahmed Paşa'nın cennet gibi rengarenk türbesi de yer alıyor. Bayırdan aşağı yürüyerek Alaca Cami'ye ilerliyoruz. Bu arada Osmanlı dönemi, Travnik'in şanını da yücelten devirdir. Bu şehir, Osmanlı İmparatorluğu'nun Bosna'daki siyasi ve askeri merkeziydi. Osmanlılar şehre camiler, medreseler, yollar ve su şebekeleri getirdiler. Orta Çağ'dan kalma kalesini güçlendirdi ve kalenin yüksek taş duvarları içinde mini bir şehir inşa ettiler. 150 yıldan uzun bir süre (1699-1851) Osmanlı padişahının Bosna'daki temsilcisi Bosna Beyi'nin, Bosna'daki merkezi bu şehirdi. Bu dönemde hem yabancılar hem de ticaret için bir cazibe merkezi haline gelmişti. Bu dönemde Travnik'i ziyaret eden seyyahlar şehirden öyle etkilendiler ki onu Avrupai İstanbul ve Bosna'nın en oryantal kasabası olarak nitelendirdiler. Ivo Andric'in meşhur Travnik Kroniği, bize bu dönemle alakalı yeterince fikir vermektedir. Bu düşünceler içinde diğer adıyla Süleymaniye Camii'ne ulaşıyoruz. Klasik Osmanlı camilerinden tezyinatı ile ayrılan ve çok az örneği olan bir mimarisi var. Alaca camiler adı üstünde allı, güllü ve renkli. Dahasını bir rehberden dinlemenizi tavsiye ederim. Bu şehir, günümüzde Bosna'da Vezirski Grad olarak biliniyor. Osmanlı döneminde şehirden 77 vezir çıkmıştır. Şehir, çok çeşitli kültürel ve tarihi olayların dolu dolu olduğu bir hazinedir ve çok sayıda önemli şahsiyetin de yetiştiği bir memleket olmuştur. Travnik aynı zamanda birçok sanatçının, bilim insanının, seyahatname yazarının ama hepsinden önce de hoşgörülü ve medeni insanların memleketidir. Adı üzerinde, otlak demek travnik. Hususen otlakta otlayan koyunların sütünden mamul ünlü Travnik beyaz peyniri almak, şehre gidip de yapmadan dönülmeyecekler listesinde ilk sıradadır. Belediye binasının ve eski tarihi tren istasyonunun karşısındaki dükkandan 40 çeşidi satılan peynirlerden tadıp tadıp alıyoruz. Sokaklarında Travnik'in meşhur kısa gagalı güvercinlerini gördükten sonra Babanovac dağındaki çekici yayla alanından da bahsetmemek olmaz. Travnik, ayrıca Nobel ödüllü Ivo Andric'in de doğduğu memlekettir. Doğduğu evi de gezip bu eşsiz açık hava müzesi yerindeki şehrin çıkışından aracımızla dağa tırmanıyoruz. Yarım saatlik bir yoldan sonra Vlaşiç Dağı'ndayız. Burada bir kayak merkezi var. Yazları serin havasıyla insanları çekiyor. Turistler için villalar ve oteller mevcut. Fis Hotel yakınındaki küçük hayvanat bahçesini geziyor ve dumanlar altındaki vadiyi seyre dalıyoruz."} {"url": "https://helezondergisi.com/tuna-deltasi-seher-saglam/", "text": "Bahar mevsiminin, yerini yaza bırakmaya hazırlandığı güzel bir gün. Güneş, birkaç gündür aralıklarla yağan yağmurların ardından, parlak yüzünü bütün cömertliği ile gösteriyor. Hayatımız boyunca unutmamız belki de mümkün olmayacak bir güne hazırlanıyoruz. Güzel bir gezi grubuyla Tuna Deltası'nı, Romence adıyla Delta Dunarii 'yi gezmeye gidiyoruz. Avrupa'nın en büyük ikinci doğal deltası olarak da bilinen Tuna Deltası hakkında daha önceden okuduğum bazı bilgilerle gezi turuna hazır sayılırım. Ellerinde cep telefonları, fotoğraf makineleri ve çeşitli atıştırmalıklarıyla otobüsteki yerlerini almış olan grubumuzun bütün üyelerini de gezinin heyecanı çoktan sarmış durumda. Bükreş'ten başlayan gezimiz Köstence üzerinden devam ediyor. Köstence'den Tuna Deltası'na ulaşmak için Tulça'ya uğramak gerekiyor. Kara yolu ile yapılan yolculuk yaklaşık iki saat sürüyor. Tulça ile Tuna Deltası arasındaki mesafe de oldukça kısa. Tulça'nın hemen güneyinde bulunan Babadağı, adını buraya yerleşen Sarı Saltuk Baba ve mahiyetindeki Türk nüfusundan alıyor. Kaynaklarda geçtiğine göre Sarı Saltuk, Dobruca'ya yerleşmesinden vefatına kadar çeşitli tekke ve zaviyeler açmış. Bu mekanda da bizzat tekke açıp faaliyetlerde bulunmuş. Burası II. Bayezid'in emriyle 1484'de külliyeye dönüştürülmüş ve çevresinde yeni bir şehir olarak Babadağı kurulmuş. XVIII ve XIX. yüzyıllarda istilalara uğrayan külliye, 1828'den sonra tek kubbeli bir türbe olarak korunmuş ve bazı restorasyon çalışmalarından sonra 2007'de ziyarete açılmış. Önceleri Hristiyanların da ziyaret ettiği türbe, günümüzde hem ziyaretgah hem de tarihi bir yapı olarak korunmaya devam ediyor. Babadağı Sarı Saltuk Türbesi, Ali Gazi Paşa Camisi ve Doğu Sanat Müzesi ile ziyaret edilmeyi hak eden önemli yerleşim yerlerinden. Turizm açısından fazla gelişmiş olmasa da Tuna Deltası'nın kıyılarında bazı oteller mevcut. Biz grup olarak Tulça'da üç yıldızlı bir otelde bir gece konaklayacağız. Romanya'nın güneydoğusunda, Tuna Nehri'nin St. George kolunda yer alan Tulça, antik bir şehir. Ayrıca önemli bir liman kenti ve dolayısıyla küçük delta kıyıları boyunca balıkçılık ve turizm merkezi. Halen önemli bir Tatar ve Türk azınlığın yaşadığı bu küçük şehri, vaktimiz sınırlı olsa da gezip görme fırsatı buluyoruz. Gün batımı manzarasının bütün çıplaklığıyla seyredildiği nehir kıyısıyla, sakin ve huzurlu sokaklarıyla, Aziziye Camisi ve bazı turistik mağazalarıyla bu kentten belleğimizde hoş anılar kalıyor. Gezi rehberlerimiz tur için büyük bir tekne rezervasyonu yaptırmışlar. Gezimiz çift taraflı onlarca tür ağaçların arasında Tuna boyunca devam ediyor. Yaklaşık 5-6 saat süren tekne turumuza, yanık türküler ve hararetli sohbetler olabildiğince renk katıyor. Deltada ilerledikçe tabiatın güzelliğini daha da iyi hissediyoruz. Mis gibi hava, farklı tonlardaki kuş nağmeleri, sazlıkların arasından yayılan kurbağa sesleri, iç içe girmiş yeşil ve mavi insana büyük bir huzur veriyor. Tuna Deltası'nın büyük kısmı Romanya'da, kuzeybatı yönünde kalan bir bölümü de Ukrayna sınırları içinde yer alıyor. Edindiğim bilgilere göre deltanın ortalama alanı, çevresindeki kesimle beraber 5165 km 'yi buluyormuş. 10 bin yıl gibi uzun bir sürede oluşmuş olan Tuna Deltası, Tuna Nehri'nin yılda 67 milyon ton alüvyon boşaltmasıyla büyümesini devam ettiriyor. Üç büyük koldan oluşan deltanın kuzeydeki kolu Chilia, orta kolu Sulina ve güney kolu da Sfantu Gheorghe adıyla anılıyormuş. Bizim de görme fırsatı bulduğumuz Tulça, yukarıda bahsettiğim gibi güneydeki koluna sınır teşkil ediyor. 28 köy ve bir şehri kapsayan delta bölgesinde yaklaşık 15 bin kişinin yaşadığını öğreniyoruz. Çoğunluğunun Romanyalı olduğu bu yerleşim bölgelerinde yaşayan azınlıklar Türkler, Yunanlılar ve Bulgarlardan oluşuyormuş. Üç ana kolunun yanı sıra çeşitli su yollarının ve göllerin oluşturduğu deltada doğal yaşam bütün canlılığıyla ve renkliliğiyle devam ediyor. Devasa delta alanı içinde akarsular, kanallar, çeşitli bitkilerinin saçakları altında irili ufaklı göletler ve sazlık adalar gözlerimizin önünden birer birer geçerek geride kalıyor. Avrupa'nın Volga'dan sonra en uzun nehri olan Tuna, Almanya'nın güneyinden doğarak uzunca bir yol alıp Karadeniz'e dökülüyor. İngilizcede Danube, Romencede Dunarea olarak bilinen Tuna, havzasıyla birlikte geniş bir alana yayılmış olup gerek akarsu kolları, gerekse de ana kolu itibariyle geçtiği topraklara hayat kaynağı oluyor. Almanya'da doğan bu büyük nehir Avusturya, Slovakya, Macaristan, Hırvatistan, Sırbistan, Romanya, Bulgaristan, Moldova ve Ukrayna'dan geçiyor. 10 ayrı ülkenin sınırları içinden geçmesinin yanı sıra ayrıca Viyana, Bratislava, Budapeşte ve Belgrad gibi dört önemli başkentin de merkezinden geçiyor olması, bu ülkelerin tarihinde ona özel konumunu kazandırmış. Tuna'nın, özellikle Karadeniz ile birleştiği ve peyzajın değiştiği alanı kapsaması nedeniyle, Sfantu Gheorghe kolunun, gezi tutkunları için harika bir görünüme sahip olduğunu belirtmek yerinde olur, sanırım. Tuna Deltası'nın, 1839'u bitki olan yaklaşık 5.500 türü barındırdığını öğrenince olağanüstü bir şaşkınlık yaşadım. Bu durum, doğal olarak inanılmaz bir biyolojik çeşitlilik demek. Deltanın bitki örtüsü, esas olarak sulak alanlara özgü olup yüzde 78'i saz ve bodur söğütlerden ibaretmiş. Deltada 1.750 km 'lik bir alana sahip dünyanın en büyük sıkı ve yoğun sazlık alanı olduğu vurgulanıyor. Nehir kıyılarında en yaygın türler olarak; ağaçlar ve çalılar, ak kavak, kara kavak, deniz topalak, funda ve böğürtlen çalıları vb. bulunuyormuş. Bütün bunlara ilave olarak iki etçil bitki olan aldrovanda ile su samurunun varlığını öğrenmiş oluyoruz. Deltada, Romanya'nın en eski tabiat rezervlerinden biri ve dünyanın en kuzeydeki subtropikal ormanı olan Letea Ormanı, önemli bir yer işgal ediyormuş. Buradaki manzara, orman yamalarının bir zamanlar deniz tabanında oluşan kum tepeleriyle değiştiği özel bir görünüm arz ediyormuş. Orman arazisinde bazılarının yaşı 300'ü aşkın meşe ağaçlarının yanı sıra 10'dan fazla orkide türü, buna ilave olarak da 25 metreye kadar ulaşabilen bir liana türü de bulunuyormuş. Genel olarak ormanlık, kumsal ve kayalık bölgelerin tamamında görülen 12 farklı habitat formun arasında sazlık ve söğüt bölgeleriyle birlikte hasır tarlalarının ve sarp kayalık alanların da önemli bir yeri var. Bu denli çeşitliliğin arasında, kanalların kıyılarına damgasını vuran muhteşem nilüferler, farklı renk tonlarıyla hepimizi mest ediyor. O büyüleyici beyaz, pembe ve mor renklerinin arasında tur boyunca şiirsel dakikalar geçirmiyor değiliz. Tuna Deltası pelikan, ak balıkçıl, karabatak, ak kuyruklu kartal, turna ve ördek gibi kuşlar da dahil olmak üzere toplamda 300 farklı kuş türüne ev sahipliği yapıyor. Buranın kuş gözlemcileri ve yaban hayat tutkunları için bir cennet olduğunu duymuş ve defalarca okumuştum. Bütün Avrupa'nın kuş kolonilerini bir arada görebileceğimiz müthiş bir doğa harikası karşısında olmak gerçekten heyecan verici. Bunların yakın bölgelerin yanı sıra Çin ve Afrika gibi çok uzak ülkelerden de gelebilen göçmen kuşlar da olabildiğini biliyoruz. Bu büyüleyici atmosferde kuş gözleme sezonu, ilkbahardan yaz sonuna kadar devam ediyor. Tur boyunca birbirinden hoş kuş sesleri bize eşlik ediyor. Deltanın misafirleri sadece kuşlar değil tabii ki. Yaban kedileri, tilkiler, kurtlar, yaban domuzu ve geyiklerle birlikte balıklar da dahil olmak üzere toplamda 3.450 çeşit hayvan, bu muhteşem tabiat köşesini doğal bir hayvanat bahçesi haline getiriyor. Delta, balık çeşitleriyle oldukça meşhur. Alabalık, hamsi, istavrit, levrek, kalkan, kefal, sazan ve uskumru gibi yaklaşık 150'den fazla balık çeşitleri bu harika yerin sevimli ve vazgeçilmez konukları. Hal böyle olunca öğle yemeğimizin menüsüne de doğal olarak balık damgasını vuruyor. Söz konusu hayvanlardan başka deltanın arazi yüzeyi, kurbağaların yaşam alanı oluşturmaları için çok uygun. Bu yüzden yeşil kurbağa, büyük göl kurbağası, kahverengi kurbağa ve ağaç kurbağası dahil olmak üzere 10'dan az olmayan kurbağa türü deltayı minik cüsseleri ve güçlü sesleriyle dolduruyorlar. Pelikanlar, deltanın en sembolik kuşları kuşkusuz. Burada çok yaygın olarak görülen kıvırcık pelikan türü yaşıyormuş. Genellikle diğer pelikanlar sarı ve pembe tüylere sahipken kıvırcık pelikan çoğunlukla açık gri tonlara sahipmiş. Adı ise üreme mevsiminde kafasında oluşan kıvırcık tüylerinden geliyormuş. Sıradan bir pelikandan biraz daha büyük olan ve boyu uzun kanatları ile birlikte 3 m'ye kadar ulaşan bu pelikan türü, Romanya'daki en büyük kuş olarak biliniyormuş. Kıvırcık pelikan, yaygın olandan çok daha nadir olup yuva yapan nüfusu yaklaşık 500 bireyden ibaretmiş. 100 yıl önce, Tuna boyunca yaygın bir tür olan pelikanlar, bugün Kuzeydoğu Afrika'dan Hindistan'a kadar uzanan bir bölgeden, sıcak aylarda ve kışlarda buraya göç ediyorlarmış. Üstelik her yaz mevsimi, milyonlarca beyaz Mısır pelikanları, yavrularını büyütmek için buraya geliyorlarmış. Balık tutmak için bir araya geldikleri karabataklarla birlikte genellikle büyük gruplar halinde beslenen bu pelikanlar günde yaklaşık 1 kg balık yiyebiliyorlarmış. Sonuç olarak, Tuna Deltası, uzun kanalları ve kendine ait özellikleriyle dünyanın en önemli doğal güzellikleri arasında sayılıyor. Fransız Kaptan Custo tarafından keşfedilen bu güzide mekan, yine Custo'nun ciddi gayretleriyle, 1990 yılında UNESCO tarafından koruma altına alınmış. Dolayısıyla UNESCO tarafından dünya mirası olarak kabul edilen, Avrupa'nın ikinci büyük, korunma bakımından ilk sırada yer alan bu harika delta, gezilecekler listesinde yer almayı fazlasıyla hak ediyor."} {"url": "https://helezondergisi.com/turk-siirinde-kendine-ozgu-bir-anlayis-gelistiren-sair-can-yucel-hizir-ilyasoglu/", "text": "... Kendime haksızlık ettim, kimseye etmediğim kadar. Herkesi dinledim, kendimi dinlemediğim kadar. Kimse benim yüzümden mutsuz olmasın diye, hiçbir şeyin sebebi ben olmayayım diye... Ama bir gün bir bakmışım ki paramparça olmuşum. Tutunacak tek duygu bırakmamışım kendime. Kendimi teselli edecek tek şey yokmuş hayatımda. Allak bullak olmuşum. Kendimi aramaya çıktığımda yorgun, yılgın, bitkin bir köşede saklanıp ağlayan bir erkek çocuğu olarak buldum. Ve ona elimi uzattım diyebildiğim tek şey GEÇTİ, bir daha seni kimse üzemeyecek. Şimdi senden özür diliyorum. Seni bu kadar hiçe saydığım için, insanların seni bu kadar üzmelerine müsaade ettiğim için, seni hiç bir zaman dinlemediğim için, üzerine bu kadar sorumluluk yüklediğim için, hakkın olan bütün duyguları sana yaşatmadığım için çok özür diliyorum. Galiba ben almadan vermenin Allah'a mahsus olduğunu unutmuşum... (Yücel, 2017). Bu satırlar, Bir ihtimal daha var, o da ölmek mi dersin repliği ile meşhur edebiyatçımız Can Yücel'e aittir. Yücel'in mensur olarak yazdığı bir şiirinden alınan bu satırlar, onun Türk şiirine getirdiği yeni söyleşi tarzına güzel bir örnektir. Can Yücel, Hasan Ali ve Gülsüm Refika çiftinin ikiz çocuklarından biri olarak İstanbul'da 21 Ağustos 1926 tarihinde dünyaya gelmiştir. Çocukluk yıllarının bir kısmını babaannesi Neyire Hanım ve dedesi Ali Rıza Bey'le beraber geçirir. Hem babaannesi hem de dedesi bir tasavvuf düşüncesi olan Mevleviliğe mensup oldukları için onun yetişmesinde ve hayata bakışında etkin bir rol oynar (Celal vd., 1996, s. 25-27). İlkokula kendi ikizi olan Canan ile birlikte Boğaziçi İlkokulunda başlar. Kardeşiyle sürekli kavga ettiği için üçüncü sınıftan itibaren yatılı okumak zorunda kalır (Oral, 1999). Babasının milletvekili olması üzerine Ankara'ya taşınan Yücel, ortaöğretime 1938 yılında Ankara Taş Mektep'te devam eder. 1941 yılında Ankara Erkek Lisesine başlayan Yücel, önceleri hiç hoşlanmadığı bu okulu zamanla çok sever. Lise yıllarında Cevdet Kudret'ten edebiyat dersleri alırken dünya klasikleriyle tanışan Yücel, ayrıca burada Latince öğrenme fırsatı da bulur (Erol, 1996, s. 16). Liseyi tamamladıktan sonra Ankara Dil Tarih ve Coğrafya Fakültesinde, Klasik Filoloji Bölümünde bir süre Alman Filolojisi okur. O yıllarda bazı solcu sanatçı ve yazarlarla yakınlaşmasından dolayı babası Hasan Ali Yücel tarafından Cambridge Üniversitesine gönderilir (Özgentürk, 2000, s. 8-9). Burada henüz öğrenci iken çeviriler yapmaya başlar. Bir süre sonra Linkfield'e geçen Yücel, burada arkadaşları olan Bülent Ecevit, Rahşan Hanım ve Yavuz Bayraktar ile beraber yaşar. Ardından Londra'da resmi tarih öğrenmek için Court of Institude of Art'a gider (Erol, 1996, s. 16). Ancak hem Ankara Üniversitesi hem de Cambridge'de sürekli karar değiştirmesinden dolayı eğitim hayatı bir diplomayla sonlanmaz. Askerliğini 1953'te Kore Savaşı'na katılan Türk tugayında yapar. Askerden döndükten sonra bir süre İzmir Bornova Devlet Su İşlerinde görev yapar. O yıllarda tanıştığı Güler Hanım'la 1956 yılında evlenir. Bu evlilikten Yeni Hasan, Güzel ve Su adını verdikleri üç çocukları olur. Evlendikten sonra tekrar yurt dışında yaşamaya başlayan Yücel, bir yandan Londra'da BBC Türkçe Yayınlar Bölümünde spikerlik yaparken diğer taraftan İngiliz şiirinden birçok çeviri yapar. 1963'te tekrar Türkiye'ye dönen Yücel, Marmaris ve Bodrum'da iki yıl kadar turist rehberi olarak çalışır (Özgentürk, 2000, s. 15-16). Ardından İstanbul'a yerleşerek çevirmenlik yapar. Sonraki dönemlerde hem yaptığı çevirilerle, hem çeşitli gazete ve dergilerde yazdığı yazılarla, hem de yayımlanan şiir kitaplarının çok ilgi görmesiyle geçimini sağlar (Gülgen Börklü 2012, s. 13). Kendisi ile yapılan bir röportajında şiiri kendini anlatma olarak değil, bir üretim girişiminin sonunda ortaya çıkarılan bir iş gibi gördüğünü dile getirir. Genel anlamda şiiri kendisine uğraş olarak belirleyen şair; şiiri dünyayı etkilemek ve değiştirmek gibi bir amaçla yazdığını söyler (Buharalı, 1981, s. 11). Bir dizesinde, Yaşamım benim en güzel şiirim diyen şairin şiirindeki temel hareket noktası, kendi yaşamı ve deneyimleridir. Bir sarraf titizliğiyle dış dünyayı gözlemleyen şair, bu dünyayla kurduğu ilişkiler örgüsünü, bireysel olmaktan daha çok, toplum meselelerine tutulan birer ayna gibi görür. O, yaşamı boyunca şairi, toplumsal meselelerden sorumlu görür ve bireysel görünen şiirlerinde bile toplumsal sorunlara ışık tutar (Gülgen Börklü, 2012, s. 44). Dilin mucizelerinden biri ve aynı zamanda dilin sınırlarını zorlayarak daha geniş ifade imkanı sunan ironi, onun şiirlerinde vazgeçilmez bir anlatım tekniğidir. O, yaptığı ironiyle Türkçeye çevirdiği bir kitap yüzünden 12 Mart döneminde on beş yıl hapis cezası alır. Bu hapishane serüveni onun hem hayatında hem de sanatında bir dönüm noktası olur (Özbay, 2001, s. 52). Şiirlerinde günlük dille, samimi, rahat bir söyleyiş kullanırken, doğallığı yakalamak için kalıp ifade ve deyimlere sıklıkla başvurur. On yaşından itibaren şiirler yazmaya başlayan Yücel'in şiire yönelmesinde Türkçenin güzelliği ve İstanbul ağzıyla konuşan babaannesinin çok büyük tesiri olduğu gibi yetiştiği çevrenin de etkisi vardır (Oral, 1999). 1940'lı yıllardan itibaren yazdığı çocuk şiirlerini Peyami Safa Çocuk Haftası dergisinde yayımlar. Bu dönemde Beethoven ve Mozart üzerine de şiirler yazan Yücel, babasının ısrarı ve desteği ile 1950 yılında çıkan ilk kitabı Yazma, edebiyat dünyasında fazla bir ilgi uyandırmayınca yaklaşık 1970'li yıllara kadar şiirden uzaklaşarak çeviri üzerine yoğunlaşır (Celal, vd., 1996, s. 21). 1945'ten başlayarak Yenilikler, Beraber, Seçilmiş Hikayeler, Dost, Sosyal Adalet, Şiir Sanatı, Dönem, Yön, Ant, İmece, Papirüs, Yeni Dergi, Birikim, Sanat Emeği, Yazko Edebiyat, Yeni Düşün, Adam Sanat, Sonbahar, Leman gibi dergilerde yayımlanan şiirleriyle, Türk şiirinde kendine özgü bir söyleyiş geliştirmeye çalışır. Geçiş niteliğinde bir eser olan ikinci eseri Sevgi Duvarı'ndan itibaren doğayı ve insanı bir bütün halinde ele alan şiirlere yönelir. Onun 1974 yılında yayımlanan Bir Siyasinin Şiirleri eseri kendisini geniş bir okuyucu kitlesi ile buluşturur. Ayrıca sanat yaşamında bir milat olan bu eser, onun hapishane döneminin bir meyvesidir. Hapisten çıktıktan sonra yazdığı şiirlerin toplamı olan ve 1976 yılında yayımlanan Ölüm ve Oğlum'daki şiirlerde şair, mahpusluktan özgürlüğe; karanlıktan aydınlığa; ölümden yeniden doğuşa kavuşan bir insanın hayat karşısındaki güçlü duruşunu ve iyimserliğini ele alır. İki yıl sonra yayımladığı, Gökyokuş isimli eserinde günlük yaşamından izler vardır. 1986'da yayımlanan Canfeda ise susmayışın, başkaldırının şiiri olarak tanıtılır. 1988'de Çok Bi Çocuk, 1990'da Kısa Devre, 1993'te Güle Güle/Seslerin Sessizliği, 1994'te ise Gezintiler isimli eserleri yayımlanır. 1995 yılında yayımlanan Maaile adlı eserinin ilham kaynağı, şairin hayatı boyunca bağlılığını sıklıkla dile getirdiği aile fertleridir. O, bu eserinde ailesine duyduğu sevginin, bağlılığın yanında hayranı olduğu Datça'nın güzelliklerini, şiirin güzellikleriyle buluşturur. Şairin, bütün olumsuzluklara rağmen iyimser ve mücadeleci duruşunu anlattığı, ayrıca yaşlılığı ve hastalığı dolayısıyla daha çok kendi ölümünü anlattığı şiirlerini içeren Seke Seke 1997 yılında; son eseri olan Alavara ise 1999 yılında yayımlanır. Onun şairliğinin yanı sıra çevirmenlik yaptığını yukarıda belirtmiştik. William Shakespeare ait bir şiiri çeviren Yücel, aslı Olmak ya da olmamak, işte bütün mesele bu şeklindeki To be or not to be, that is the question. satırını Bir ihtimal daha var, o da ölmek mi dersin? şeklinde çevirmiştir. Bu satırlar, onun çeviri becerisi sayesinde bir Türk Sanat Müziği şarkısının tınısı olmuştur. Aslında o, Shakespeare'in sonelerini kendi deyimiyle; Türkçe ile yeni baştan yazmıştır. Dolayısıyla çevirisini yaptığı bu mısralara yeniden hayat vermiş ve bu toprakların dili olan Türkçeye yeniden uyarlamıştır. Üniversite yıllarında Ahmet Muhip ve Cahit Sıtkı'dan etkilenmiş olsa da onun şiirlerinde Dylan Thomas, E. E. Cummings, Ezra Pound ve T. S. Eliot gibi isimler oldukça etkin bir yere sahiptir (Gülgen Börklü, 2012, s. 25-27). Evet, uzun lafın kısası Yücel, Türkçeye, Bir ihtimal daha var o da ölmek mi dersin? şeklinde çevirdiği mısrada dediği gibi 12 Ağustos 1999 tarihinde o ihtimalle karşılaşmış ve bu dünyaya veda etmiştir. Buharalı, G. (1981). Bir Sanatçının Günlüğünden Can Yücel. Varlık, 886, 11. Celal, M., Kahyaoğlu, O., vd. (1996). Can Yücel'le Söyleşi: O Şiir Nesnesi Hiçbir Şeye Benzemiyor Benzese Zaten Aptalca Bir Şey Olurdu. Sombahar. 34, 21-29. Erol, M. (1996, Aralık). Can Yücel Genç Bir İhtiyar. Hürriyet Gösteri. 193, 16-21. Gülgen Börklü, J. (2012). Can Yücel'in Hayatı, Edebi Çevresi ve Şiirlerinin İncelenmesi. . Gazi Üniversitesi. Oral, Z. (1999, Eylül 1). Can Yücel: Şiir Düzerken Kahkaha Çiçekleri Üretmek. Milliyet Sanat. 463, s.4, s. 8. Özbay, E. (Kasım-2001). Her Dem Yeni Can Yücel. Evrensel Kültür, 119, 52-55. Özgentürk, N. (2000). Bir Yudum İnsan: Can Yücel. Video CD Kitap. Boyut Yayıncılık."} {"url": "https://helezondergisi.com/turkcede-fiillerin-tanimi-ve-tasnifi-uzerine-emin-osman-uygur/", "text": "Fiiller, anlam bakımından genelde üç kategoride incelenir. Bunlar; iş, oluş ve durum fiilleridir. İş fiilleri hareket anlamı taşıyan, etken ve nesne alan fiilleri kapsar. Oluş fiilleri belli bir sürece bağlıyken, durum fiilleri ise sabitlenmiş veya özellik haline gelmiş durumları ifade eder. Fiillerdeki bu kullanım, hemen her dilde ortak olmakla birlikte dilin kendi işlerliği içinde farklılıklar gösterebilir. Öncelikle hiçbir fiil failsiz olmaz. Kim ve ne soruları bu konunun en sağlam kanıtlarıdır. Her dilde var olan dönüşlü fiil anlamı, biraz farklı düşünmeye yol açsa da yine fail bellidir. Dövünmeye gerek yok. cümlesinde yapılan eylem, kişinin kendisi üzerindedir ve fiil geçişli değildir; eylem kendi kendine anlamı vermektedir. Edilgen formdaki fiillerde de fail söylenmez ama cümlenin söz diziminden eylemin kim ve ne tarafından yapıldığı belli olur. Mahkuma işkence yapılmış. cümlesinde olduğu gibi. Bu cümlede öge olarak özne yoktur ama failin bir insan olduğu bellidir. Kısaca bir fiil cümlesinin öznesi yazılmamış olabilir ama failsiz olmaz. İş ve eylem bildiren fiiller, geçişli yani nesne ala n fiillerdir. Bulutları izliyor., Her şeyi O yarattı., Denizlerden getirdi. cümlelerinde olduğu gibi. Durum fiilleri, geçişsiz yani nesne ihtiyacı olmayan fiillerdir. Mışıl mışıl uyuyor., Ayağa kalktı. gibi. Oluş fiilleri zamana bağlı fiiller olarak daha çok tabiat içinde meydana gelen değişimlere bağlıdır. Sararmak, kızarmak, ağarmak, olgunlaşmak vb. gibi. Bu fiiller geçişsizdir ve özne konusunda farklı bir durum arz eder. Her fiilin bir faili olması tespitinden yola çıkılırsa mesela bir meyvenin olgunlaşması, çocuğun büyümesi veya havanın ağarması için net bir fail söylemek mümkün olmaz. Meyve olgunlaştı. cümlesinde özne meyvedir ama meyve fail değildir. Çocuk ne çabuk büyümüş. cümlesinde yine özne çocuktur ama fail değildir. Oluş fiilleri için dil bilgisi kaynaklarında Öznenin bilinçli olmadığı, kendiliğinden gerçekleşen hareketler olduğu, öznenin kendi iradesi dışında geçirdiği değişiklikleri bildiren fiillerdir ve zaman içinde kendiliğinden oluşu bildirir. şeklinde tanımlamalar vardır (Hengirmen, 2006, s. 200). Bu tanımlarda irade kavramından bahsedildiğine göre özne ve fail meselesi de farklı olmalıdır. Yani sürece bağlı ve irade dışında gelişen olaylar için kullanılan eylemlerin olduğu cümlelerde özne olsa bile bu özne, işi yapanı işaret etmemektedir yani fail değildir. Bu durumda bu eyleme başka bir tanım getirmek gerekir. Yani oluş fiillerinde bir tanımlama eksikliği sorunu vardır. Dil, bir anlam taşıyıcısıdır. Düşünce de anlamın oluşmasına doğrudan etki edici bir özelliğe sahiptir. Maddi varlıklar için kendi kendine olma cümledeki yüklem ile gösterilse dahi anlam açısından mümkün olmayan bir durumdur. Yara iyileşti. cümlesinde yara, bedende gözle görülen bir durumun adıdır ve iyileşme zamana bağlı bir olgudur. Çocuk sevindi. cümlesindeki durum ile buradaki durum çok farklıdır. Çocuk, eylem olarak kendi kendine sevinmiştir ve iradi bir durum söz konusudur. Ancak yaranın iyileşmesi kendi kendine olan bir durum değildir. Bu olaya kendiliğinden diye bir tanım getirmek, hayatın tabii akışına ters olur. Bu durumda insana ait eylemlerle tabiata ait eylemleri birbirinden ayırmak gerekmektedir. Tabiat; inşa edilmiş, bir sistem halinde işlerlik kazandırılmış ve buna göre sanki otomatik bir şekilde çalışan bir mekanizmadır. Bu nedenle tabiatta meydana gelen olayları, durumları ifade etmek için bağımlı eylemler gibi farklı bir fiil tanımı kullanmak gerekmektedir. Buna göre insan için kullanılan durum fiilleri için de bağımsız eylem denilebilir. Diyet yaptı, zayıfladı. cümlesinde zayıflamak fiili, insanların isteklerine göre değişir yani bir başka özneden bağımsız gelişir. Ancak Domatesler kızardı. cümlesinde kızarma eylemi her zaman domatesin iradesi dışında gelişen belli şartlara bağlıdır. Yani kendi kendine olma söz konusu değildir. Bir fabrikada soğutma işlemi yapılıyorsa işlemi yapan bellidir. Ürünleri soğuttuk. cümlesinde özne biz zamiridir, fail ise yetkili şahıslardır. Havalar soğudu. cümlesinde özne havalar kelimesidir ancak fail belli değildir. Bu durumda soğuma eylemi için bağımlı fiil ifadesini kullanmak icap eder. Yeryüzünde iklimsel soğuma işlemi, dünyanın dönmesine ve güneşe göre konumuna bağlıdır. Bir fabrikada üretilen ürünlerin her şeyi önceden ayarlanmıştır. Temel maddeleri, katkı maddeleri, renkleri, tatları, şekilleri, hacimleri ve kullanım süreleri gibi. Tabiat da kendi içinde sonuçlar üreten bir fabrika gibi düşünüldüğünde oluş fiillerinin faili konusunda bir çıkarımda bulunulabilir. Çiçek açtı. denildiğinde açılan, gözle görülür hale gelen renkli yapraklardır. O renkli yaprakları tutan bir dal, gövde ve kök vardır. O güzelliğin olması için güneşe, havaya, suya ve toprağa ihtiyaç vardır. Bunların da ötesinde çiçek tohumunda bulunan kodlara ihtiyaç vardır. Çünkü her çiçek türü kendi kodları ile açar. Burada asıl cümle şudur: Bitki çiçek açtı veya çiçeklendi. Bu cümlede nesne olan çiçek, Çiçek açtı. cümlesinde özne durumundadır ve açmak eylemi bağımlı fiildir. Çünkü özne fail değildir. Dili dizge seviyesinde gören, nesneye indirgeyen ve özneden koparan yapısalcı görüşün sonrasında Chomsky'nin derin yapı teorisi ortaya çıkmıştır. Bu teori açısından bakıldığında fiillerin salt bir fiil olmadığı görülür. Her bir cümle kendi içinde farklı anlamlar barındırır. Onun Görülmeyen Tanrı, görülen dünyayı yarattı. örnek cümlesi, sözün salt söz diziminden ibaret olmadığını göstermek içindir ve cümlede üç farklı hüküm vardır. Derin yapıda başka anlamlar da vardır. Buna göre Güneş doğdu. cümlesi sadece güneşin doğması değildir. Güneş ufukta belirmiştir. cümlenin öznesi güneştir ama fail güneş değildir. Çünkü güneş de büyük bir sistemin içinde ışıklı bir çark gibidir. Bu yüzden buradaki eylem sadece oluş fiili değil, bağımlı oluş fiili olmalıdır. Bu durumda oluş fiillerinin tanımında da değişikliğe gitmek gerekmektedir. Çünkü hiçbir oluş fiili kendi kendine olmaz. Bu fiiller için öznenin iradesinin olmadığı konusu aynı kalmakla birlikte failin ifade edilmesine ihtiyaç vardır. Oluş fiilleri üstte anlatıldığına göre ikiye ayrılır: 1. Bağımlı oluş fiilleri. 2. Bağımsız oluş fiilleri. Bağımlı Oluş Fiilleri: Öznesi bilinçli olmadığı için kendiliğinden gerçekleşmesi mümkün olmayan eylemlerdir. Bu yüzden zaman içinde oluşması da kendiliğinden olmaya bağlanamaz. Her oluş fiilinin kendi içinde süresi, şartları ve kanunları vardır. Kanunlarda bilimsel formüller vardır. Nihayet bu formüller de fail olamaz. Tabiata mal olmuş eylemlerde şu hakikat rahatlıkla görülebilir: Şuurlu gibi işler yapan şuursuz varlıklar, kendilerinde kanunlarla iş yapan şuurlu birini gösterir. Paslanma fiilinde metal edilgen durumdadır, fail değildir. Bu yüzden eylem, bağımlı oluş fiilidir. Bağımsız Oluş Fiilleri: Öznesi bilinçli olduğu için eylemin oluşumunda öznenin etkisi vardır. Bu fiillerde de bir süre ve belli kanunlar vardır. Ancak süreç içinde insanın iradesi dahil olduğu için eylem onunla irtibatlı olarak ifade edilir. Özne: Ben, Zarf: Çok, Yüklem: Acıktım. Acıkma eylemi zamana bağlıdır ama bir insanın iradi söylemidir. Dolayısıyla fiil, bağımsız oluş fiilidir. Sonuç olarak hemen her dilde var olan bu dilsel sistemin Türkçedeki tanımlanmasında semantik bir sorun yaşanmaktadır. Öyle ki bu sorun sadece bir tanımlama düzeyinde kalmamakta, ana dili Türkçe olan bireylerin düşünce sistemlerine de etki etmektedir. Böyle düşünüldüğünde ise her yıl binlerce öğrencinin eksik ya da yanlış olan bir bilgiyi öğrendikleri görülmektedir. Hengirmen, M. (2006). Türkçe Temel Dilbilgisi. Engin Yayınları. Bakış açısıyla, örnekleriyle farkındalık oluşturan, ufuk açıcı bir makale. Emekleriniz için ben teşekkür ederim hocam...."} {"url": "https://helezondergisi.com/turkcenin-dargin-sesleri-dogan-yucel/", "text": "Dilin en temel işlevi anlaşmadır. Anlaşmanın olabilmesi için meramını anlatan bir hatip ve hitabı anlayacak bir muhatap gereklidir. Anlaşma iki tarafın varlığıyla meydana gelen bir fiildir ancak belli kanallar üzerinden yapılır. Ses ve ışık iki temel iletim kanalıdır. İletişim çoğunlukla hatip ve muhatabın karşı karşıya olmadıkları zamanlarda yaşanır ki bunun gerçekleşmesi yazıyla mümkün olur. Son dönemde icat edilen görüntülü kayıtlar yazıya ilave sayılabilir. Yazı icat edilmeden önce iletişim nasıl kuruluyordu? O tarihlerde belli başlı şekiller insanoğlunun anlatmak istediği şeylere yeterliyken zamanla ilim ve fennin ilerlemesiyle kifayet etmez olmuştur. Bu durum, neticede her kelimeye veya her sese bir şekil icat edilmesine yol açmıştır. Yazı, ortak kabulle belirlenmiş şekil veya işaretlerle anlatılmak istenenin muhatap olmadan da aktarılması yoludur. Böylece her iki tarafın anlık karşılıklı bulunması gerekliliği ortadan kalkar. Zamana bağlı kalmadan iletişim kurulup mesaj karşıya ulaştırılmış olur. Bu yönüyle de yazı zaman üstüdür. Yazı nasıl icat edilmiştir? sorusunun iki maddeli cevabı vardır: Dildeki seslere veya bu seslerden teşekkül etmiş hece ya da kelimelere birer şekil icat ederek. Dünyada Çince gibi hemen bütün kelimelerine has birer şekil yazmaya devam eden çok az sayıdaki yazı sistemi varlığını halen devam ettirmektedir. Ancak genel uygulama, seslerin ağızdan çıkış sırasına göre belli sayıdaki şekillerle dizilmesi şeklindedir. Yine dillerdeki umumi kabullere göre yazılar her zaman sağdan sola, soldan sağa veya yukarıdan aşağıya yazılır. Bu mantıkla tarihte pek çok alfabe icat edilmiştir. Bu alfabelerin temel olarak 14 tanesi değişik versiyonlarıyla günümüzde varlığını devam ettirmektedir. Alfabeler tarihi seyir içerisinde değişikliğe uğramışlar mıdır? Arap elifbası, ilk başlarda tamamen noktasızken ihtiyaç gereği bazı harflere nokta ve hatta zamanla seslerin değişik hallerini gösteren ilavelere ihtiyaç doğmuştur. Bu amaçla bazı açıklayıcı harekeler eklenerek geliştirilmiştir. Yine bu alfabeyi kullanan Türkçe, Farsça, Urduca, Sindice, Pencapça, Beluçça, Peştuca ve Sorani Kürtçesi gibi diller, kendilerince yeni ilaveler yapmışlardır. Osmanlı Türkçesi elifbası bu konuya güzel bir örnektir. Diğer bazı diller ise temel seslerinden farklı olarak temasta oldukları başka dillerden alınan sesler için ya mevcut harflerden yeni türetimler ya da birden fazla harften oluşan kombinasyonlar üretmişlerdir. İngilizcede, Fransızcada, Arnavutçada, Almancada.. vb. Bir diğer nokta da mesela Latin alfabesini kullanan bazı dillerde, kimi harflere birbirinden farklı seslerin karşılanmasında görev verilmesidir. Mesela; harfi Türkiye Türkçesine göre ele alındığında İngilizcede c, İspanyolcada h, Slav dillerinde y olmaktadır. Hatta İngilizce gibi bazı dillerde, aynı harf birden farklı sese de karşılık gelebilmektedir. C harfinin cut kelimesinde k, cicayda kelimesinde s, cake kelimesinde k olması gibi. Hangi şeklin hangi dilde neye karşılık geldiğini göstermek maksadıyla transkript alfabeleri meydana getirilmiştir. Bu sebeple ISO-8859-1 (Latin-1) gibi ortak ses kodları listesi dahi yapılmıştır. Türkçe hep aynı alfabeyi mi kullanmıştır? Günümüzde dünyada birbirinden etkilenmeyen ve kelime alışverişinde bulunmayan bir dil bulma ihtimali hemen hiç yoktur. Sadece kelime değil, bu kelimelerle birlikte diğer dillerden yeni sesler de alınabilmektedir. Bu yeni sesler başlarda sadece mahalli iken hedef lisanda zaman içinde yerleştikçe yazı diline de alınmaktadır. Türk dili tarihi de üstte ifade edilen serüvenleri yaşamıştır. 1300 yıl kadar geriye giden Türk yazı tarihi, bu zaman zarfında Uygur, Göktürk, Arap, Kiril ve Latin alfabelerini kullanmıştır. Günümüzde Türkçe konuşan toplulukların bir kısmı Latin, bir kısmı Kiril ve diğer bir kısmı da Arap harfleriyle yazıp okumaya devam etmektedir. Türkler, 10. yüzyılın ortalarında İslamiyeti topluca kabul ettikten sonra, 1000 yıl süreyle kutsal kitabın yazıldığı Arap alfabesini temel almışlardır. On asır sonra Garplılaşma cereyanıyla birlikte Latin hurufatı Türkiye Türkçesinde esas olmuştur. Orta Asya'da ise Sovyetler Kazakistan, Tataristan, Yakutistan, Dağıstan, Türkmenistan, Azerbaycan, Kırgızistan ve Özbekistan'da Kiril alfabesini resmen mecbur etmiştir. Ancak bu ülkelerde Rus Kiril alfabesinde yer almayan Türkçe sesler, bazı ilavelerle gösterilmiştir. Çin'deki muhtar Uygurlar ise Arap elifbası ile yazmayı sürdürmektedirler. Ancak Türkçe sesler için bazı ilaveler de yapmışlardır. Türkçede olan veya sonradan alınan seslere ne oldu? Türklerin hem İslamiyeti kabulü hem de Türkçenin Arapça ve Farsçayla uzun süreli ilişkisi sonucu önceleri kendinde bulunmayan bazı sesler de alınmıştır. Bu seslerin j gibi bazıları, günümüz Türkiye Türkçesi Latin alfabesinde gösterilirken h, h, k, a, 'ayn, e, n, s 29 harf arasında bulunmamaktadır. On asır süreyle kullanılan 28 harfli Arap alfabesinde değişik versiyonlarıyla 40'a yakın harfle Türkçenin bütün sesleri gösteriliyordu. Latin alfabesine geçişte neden 29 sese düşürülmüştür? Bu sorunun cevapları arasında kimi seslerin aslen Türkçede olmadığı sadece Arapça vb. kelimelerde olduğu vardır. Ancak n, e, a, k gibi sesler aradan geçen yüzyıla rağmen halen Türkiye Türkçesi ağızlarında yaşamaya devam etmektedir. Mesela İspanyolcada n, Fransızcada e günümüzde alfabelerde hala kullanımdadır. Ayrıca n'nin alfabede olmamasından kaynaklanan Türkçede bazı dil bilgisi problemleri de yaşanmaktadır. Son dönemde Latin alfabesine geçen Azerbaycan bu durumu bütün sesleri göstererek çözmüştür. Alfabede gösterilmeyen sesler için bundan sonra ne yapılabilir? Her şeyden önce dilin yaşayan ve değişen bir varlık olduğu unutulmamalıdır. Bu değişim ve gelişim sırf Türkçeye mahsus da değildir. Hemen bütün dünya dillerinde vakidir. Dilimizde kadimden bu yana var olan veya bir şekilde sonradan dilimizin bir parçası haline gelmiş seslerin tamamının alfabede gösterilmesi gerekmektedir. Dilin tabii bir seyir içerisinde yaşadığı değişime suni müdahaleler doğru değildir. Aynı zamanda dili sabit bir noktada tutmaya çalışmak da bir diğer önemli yanlıştır. Son dönemde dilimize Batı lisanlarından X gibi sesler de girmiştir. Türkçenin ses zenginliğini ortaya koyan alfabesinin yüzyıl önceki bir noktada sabit tutulması doğru gözükmemektedir. Bir şekilde ya yeni harflerin ya da harf kombinasyonlarının, üstte verilen örnekler çerçevesinde, Türkiye Türkçesi alfabesine alınması veya gösterilmesi doğru olacaktır."} {"url": "https://helezondergisi.com/turkcenin-izini-surenler-1/", "text": "Helezon dergisi, Nisan 2023 sayısıyla birlikte, Türkçenin İzini Sürenler adlı yeni bir projeye başlıyor. Bilindiği gibi Türkçe, gerek anlatım gücü, gerekse söz varlığı açısından güzel ve zengin bir dil. Uzun bir geçmişi olan dilimizin, günümüze gelinceye dek pek çok aşamalardan geçtiğini biliyoruz. Biz, bu projede, dünyanın farklı ülkelerinden Türkçeye gönül vermiş ve bu konuda çalışmalar ortaya koymuş isimlerle Türkçenin geçmişini, bugününü ve geleceğini konuşuyoruz. Minahanım Nuriyeva, Azerbaycan'ın yetiştirdiği önemli Türkologlardan birisidir. 1983 yılından itibaren filoloji ilimleri sahasında çalışmakta olup 2006 yılında profesör unvanını almıştır. Bilimsel çalışmalarında daha çok Rus yazarların eserlerindeki Türkçe unsurların incelenmesine büyük önem vermiştir. Bundan başka Türklerin dünya kültüründeki yeri, Türk kültür mirasının araştırılması, Türk dillerinin tarihi vb. konularında da araştırmalarına devam etmektedir. Bilimsel araştırmaların yanı sıra sanata da ilgi duyan Prof. Minahanım Nuriyeva, Türk dünyasının efsaneleri ile büyük şahsiyetlerin hayatlarının portrelerini kaleme almaktadır. Vugar'ımı O Dağlardan Aldım, Sarı Gelin ve Sırrımı Bilmedin eserleri, yazarın bu yönünü yansıtmaktadır. Minahanım Nuriyeva, akademik çalışmalarının ve yazarlığının yanı sıra radyo ve televizyon programlarında dil, tarih ve edebiyata dair konuşmalar yapmaktadır. Bugüne kadar farklı ülkelerde düzenlenen birçok Türkoloji konferanslarına katılmıştır. Son yıllarda Kaşgarlı Mahmud Türk Ocağı'nın San Yarlığı, Kafkas-Medya Kuruluşunun Cesur Kalem ödülü ve Yazarlar Sendikasının Vatan ödülüne layık görülmüştür. Aynı zamanda Azerbaycan Yazarlar Birliği üyesi olan Minahanım Nuriyeva, çok sayıda bilimsel kitap ve makalenin de yazarıdır. Başlıca eserleri arasında Türk Asıllı Ruslar, Türk Kitabı, Türkoloji Etütler ve Türk İmzası sayılabilir. Minahanım Nuriyeva TEKELİ: Aslında böyle bir kitap yazmalıyım. Bunu bütün dostlarım bana söylüyor. Hayatım onlara meraklı geliyor, oysa kendime hiç değil. Çok çocuklu ailede doğmuşum. Evimiz hastanenin yanında idi. Sağlık görevlileri ile sanki bir aile kadar yakın olmuştuk. Doktor olmak istiyordum ve çok okuyordum. Kitapları alıp bir köşeye çekiliyordum. Evimiz oldukça büyüktü, alanı genişti. Gizlenmeye yer çoktu... Elime aldığım kitabı bitirmeden açığa çıkmıyordum. Aç kalsam da beni arayan annem bana seslense de... Tarihi edebiyat kadar, edebiyatı ve ana dilimizi tarihimiz kadar seviyordum. Bu gün imzam tanınıyor. Bunu, zahmetimin semeresi olarak kabul ediyorum. Zaten ben dinlenirken yoruluyorum. Çalışırken tüm yorgunluğum çıkıyor. Öğrencilik yıllarımızda sık sık Türk sinemalarına giderdik. Şehir, bayramlardaki gibi sevinirdi Türk filmi geldi diye. Fakat bu filmler Rusça olurdu. O zamanlar Moskova, o filmleri çevirip dağıtıyordu. Bir film vardı: Kızgın Toprak. Fatma Girik, eşinin gelişini görünce yüksek sesle bağırmıştı: Geldi! Bir tek o kelimeyi duyduk. Tüm salon el çırptı. Ben o bir kelime ile mutlu olmuştum. M. N. T: Sınırlar kapalı... Radyo dalgaları bile kesilmişti. Yani ne kadar güçlü radyo olsa da Türkiye radyosunun sesine karşı gür motor sesleri, duyulmasına engel oluyordu. Ben ders çalışırken, çoğunlukla da sınavlara hazırlanırken bazı geceler çok oturuyordum. Saat 3-4 den sonra tahminen 2 saat sakin kalan radyodan bal gibi Türkçe akıp geliyordu. Türkçenin altın gibi kıymetli ahenk kuralları var. Bu kurallar, dile gereken düzeni vermekle birlikte musiki havası da hissettiriyor. Bu dilin mükemmel bir cümle kuruluşu var, cümlede sözün boncuk gibi mantıklı dizilişi var... Konuşmamızı dinleyen bir yabancı neredeyse bizim şiir okuduğumuzu ya da şarkı söylediğimizi zanneder. Keşke bu güzelliği koruyabilsek, kadrini bilebilsek... Bu dil, benim için vatan kadar, inancım kadar azizdir. Bu dil, bana ana öğüdü, ruhumu okşayan ninni gibidir. 4000 yıllık ulu ecdadımın asırlar arkasından gelen sesidir. Nesimi bu dilde yazmış, Fuzuli bu dili övmüş. Tarihimiz bu şirin dilin aşkıyla dolmuş. Mahmud Kaşgari'dir, Kutadgu Biligtir Türkçemin solmayan sayfaları. Bu dil, benim vefalı dostumdur. Ben, Dedem Korkut'u da Kadı Burhanettin'i de Mehmet Akif' i güçlük çekmeden okuyorum. M. N. T: Evet. Bu uzun tarih, Türk diline öyle bir inkişaf seviyesi kazandırmış ki ben okuduğum kitaplarda Türk dilinin kibarlığına, ifade zenginliğine hayran kalıyordum. Maalesef bu keyfiyetler o kitaplarda kaldı... Konuşmaların bayağılaşması beni üzüyor. O nezaketli, kibar ve eşsiz ünsiyeti bulamıyorum. Rus dilindeki kitapları çok okurdum. Hayranlıkla okuduğum büyük Rus yazarlarının edebi dilinde çokça Türkçeye rastlardım. Rusçada Türk Sözleri monografim bu şekilde ortaya çıktı. Rusya'yı gezdikçe aslında bu topraklarda eski Türk medeniyetinin iz düşümü gözlerim önüne gelirdi. Böylelikle başka sınırlara dahil olan, geçmiş Türk diyarlarından bahseden Türk Kitabı: Unutulan Tarih, Türk Asıllı Ruslar, Merkezi Rusya'nın Türk Coğrafyası', Türkoloji Etütler vs. kitaplarım meydana geldi. Türkoloji sahasında yıllarca süren araştırmalarımın sonuçları olan kitaplarımın yayımlanmasından gerçek manada kendimi bahtiyar sayıyorum. M. N. T: Türk edebiyatını en az kendi edebiyatımız kadar seviyorum. Benim için M. A. Ekber Sabir ile Zeki Paşa, Hüseyin Cavid ile Mehmet Akif Ersoy, Y. V. Çemenzeminli ile Halit Ziya Uşaklıgil ve Mirze Celil ile Aziz Nesin aynıdır. Şimdiye kadar okuduğum bütün kitaplar, bana Türk insanının hayatını, Türk insanını ortaya koyuyor. Kendime yakın biliyorum onları. M. N. T: Kesinlikle zor değil. Sevgi her bir zorluğu defeder... Profesör Afad Kurbanov, benim tez danışmanım idi. Tüm üniversitelerde en uygun ders kitabı olan Muasır Azerbaycan Edebi Dilini tekrar yayına hazırlıyordu. Zaten hocamın kitaplarında yer alan örnek metinleri ve cümleleri edebi kaynaklardan ben seçmiştim. 405 sayfalık kitabın ilk sayfalarında Azerbaycan Türkçesi ile Türkiye Türkçesi kıyaslanıyordu ve çok güzel dörtlükler vardı. Hocama, Bu Türkçe alıntıları nereden elde ettiniz? diye sorduğumda şöyle cevap vermişti: Yaz tatilinde Erivan'daki dükkanlardan tane tane satılan Türk şekerleriyle sakızlarını çocuklara alıyordum. Onlarda şiirler yazıldığını gördüm ve kağıtlarının hepsini biriktirdim. Bu şiirler, işte o biriktirdiğim kağıtlardaki manilerdir. Tabii ki bizim dükkanlarda Türk malı bulunmuyordu. Ama Türkiye'den, Erivan'dan gelen turistler bazı dükkanlarda az da olsa Türk malı satabiliyorlardı. M. N. T: Namık Kemal, Tevfik Fikret, Halit Ziya Uşaklıgil, Samipaşazade Sezai, Ömer Seyfettin, Mehmet Akif, Orhan Veli, Hüseyin Rahmi Gürpınar, Peyami Safa gibi kalemleri olan bir dil zengin olmalı, söz varlığı muhteşem olmalı. Ana dilimizin açar, katar, sürücü gibi kelimeleri varsa anahtar, tren, şoför sözcüklerini tercih etmenin gereği var mı? O da doğru. Dil başka dillerle alakasız yaşayamaz. Çünkü halklar arasında ekonomik, medeni, sosyal ve siyasal bağlar, dilin etkileşiminde rol oynamıştır. Yeniden her gün açarmış kanayan rengiyle. Gönlü her yerde buhurdan gibi yıllarca tüter. Bu, Yahya Kemal Beyatlı'nın Doğu'nun kırmızı güllerinin kokusunu veren, Şark dünyamızı hatta bütün dünya zevkimizi canlandıran, ruhumuzun tercümanı olan Rindlerin Ölümü şiiri idi. O anda şairin, o sırlı dünyayı sanki bir buket gül şeklinde bana armağan ettiğini hissettim. O gün bugündür her açılan sabahların gülü, çöken akşamların bir bülbülü olup Türk edebiyatının esiri oldum. M. N. T: Türkiye tarihini öğrensinler. Çok kitap okusunlar. Türk edebiyatı zengindir. Kadimdir. Türk dilimiz bizim milli irsimizdir... O korunup sahip çıkılmayı talep ediyor bizden. Her millet, kendi tarihini bilmeye ve tarihi, medeni mirasına sahip çıkmaya borçludur. Bütün Türk ülkelerinde genel Türk tarihinin ve medeniyetinin öğretilmesine yönelik çalışmaların yapılmasını ve devam ettirilmesini önemli buluyorum. Bu çalışmaya, ilk etapta Türk halklarının tarihinin yazılması ile başlamak gerekir. Bana göre bu çalışmayı, farklı araştırmacıların sorumluluğuna bırakmak doğru değildir. Aksine bu sahada tanınmış bilim adamlarının belli bir koordinasyonu çerçevesinde idare edilerek yürütülmesi, bunun en verimli biçimi olacaktır. M. N. T: Şimdilerde kütüphanelerin fonksiyonunu çoğunlukla YouTube ve diğer sosyal medya hesapları yerine getiriyor. Dinlemek yahut indirip okumak mümkün. İtiraf ediyorum ki beni Türk klasikleri; özellikle de Memduh Şevket Esendal, Ömer Seyfettin, Mehmet Rauf, Halit Ziya Uşaklıgil, Nabizade Nazım, Osman Cemal Kaygılı gibi isimler cezbediyor. M. N. T: Biz bir millet, iki devlet olarak vasıflandırılıyorsak bir millet olmamızın önemli bir şartı, dilimizin aynı yuvadan yani Oğuz-Selçuk yuvasından doğmuş olmasıdır. Halk birliğimiz de malumdur. Tekelerin yarısı burada, yarısı orada; Dulkadiroğulları, Develi, Bayat, Karamanlar vs... Biz hakikaten bir milletiz; dilimizin ortak yönleri bu yüzden çoktur. Birçok ortak yönler halk şivelerinde kalmakta. Bir dil örneğinin ya Anadolu ağızlarında veya bizim bölge ağzında bulunması güzeldir. M. N. T: İlk çalışmam, Karadeniz'in Kafkas kıyılarından Sibirya'nın son noktasına kadar tarihi Türk topraklarındaki coğrafi adların değiştirilmesi konusunda oldu. Binlerce Türk adı silinmiş, esasen Rusça adlarla değiştirilmişti. Türk yer adlarının büyük ansiklopedisinin oluşturulmasını ve bu tarihten itibaren silinmiş Türk adlarının ansiklopedide yer almasını çok istiyordum. Bunun üzerine daha ciddi araştırmalara başladım: Rus Dilinde Türk Sözleri. Ama bu bir linguistik araştırma değil, Türk kültürünün büyük, güçlü etkileri demekti. Türkoloji Etütler kitabım bunları ifade ediyordu. Bir de beni bu hususta Rusya'nın Türk bölgeleri çok düşündürüyordu. Böylece Türk Kitabı ve Merkezi Rusya'nın Türk Coğrafyası da bu nedenle ortaya çıktı. M. N. T: Doktora tezimi tamamlamıştım ama son noktayı koyamıyordum. Bu güzel konunun bitmesine asla gönlüm razı değildi. Bunu yakın dostlarımın hepsi biliyordu. Bana, Kürsüye çık ve savun. diyorlardı. Bense sanki bir masaldaki gibi mağaraya girmiştim ve hazine bulmuştum. Bir türlü dışarı çıkamıyordum. Ta ki bana Tezini savun, sonra o konuyu yine araştırmaya devam edersin. dediklerinde rahatlamış ve savunmamı yapmıştım. Bu çalışmalarımla, Türk Dünyasına Hizmet Ödülünene layık görüldüm. Bu, beni çok sevindirdi. Bu sevince ilave olarak, bu iki ödüle Prof. Mustafa Kafalı, Prof. Halil İnalcık, Osman Karatay, -oldukça ilginç ve önemli bir televizyon programı olan- Tarihin Arka Odası ve Kırgızistan'ın Manas Üniversitesi ile birlikte layık görülmek benim için ayrıca onur verici olmuştur. M. N. T: Araştırılmayı bekleyen konular çoktur. Benim bilimsel danışmanlığım altında doktora tezleri hazırlanmaktadır. Doktora öğrencilerimin bir kısmı diğer Türk ülkelerinden olup esas itibarıyla Azerbaycan-Türk dillerinde karşılaştırmaya yönelik konular üzerinde çalışıyorlar. Ama sırf Türkoloji mevzularında çalışabilecek araştırmacı yolu beklemekteyim. Bu tür konulara, biraz zorluğundan ve zahmetinden dolayı gönülsüz yanaşılıyor ama ben gözlemekten usanmıyorum. S. S: Değerli Hocam, son olarak, büyük bir nezaket gösterip bizimle röportaj yapmayı kabul ettiğiniz için Helezon dergisi adına çok teşekkür ederiz. M. N. T: Türk diline, kültürüne gösterdiği ilgiden ve bu konudaki çalışmalarından dolayı Helezon dergisini tebrik eder, yayınlarının devamını dilerim. Bu kıymetli projeye davet ettiğiniz için ben de size teşekkür ederim. Türkolog ve yazar Prof. Minahanım Nuriyeva Hanımefendi, Türkçenin İzini Sürenler projesinin ilk konuğu oldu. Kendisiyle Türkçe hakkında röportaj yaptık. Harika ve tatlı üslubuyla sorularımıza cevaplar verdi. Buradan kendisine çok teşekkür ederiz. Ben size teşekkür edirem... Sayğınız, dikkatınız karşısında minnettarlığımı bildirirem. Kıymetli Hocam, her zamanki gibi çok naziksiniz. Güzel çalışmalarınızın devamı dileğiyle. Selam ve hürmetler. Minahanım Nuriyeva Hanım'ın, Türkoloji sahasında çok kıymetli kitapları var. Bu röportajın, Hocamızın bu değerli eserlerin tanınıp okunmasına vesile olmasını ümit ediyorum. Helezon dergisi edebiyat ve kültür sahasına kıymetli katkılarda bulunuyor. Türkçenin İzini Sürenlerprojesi de çok anlamlı. Zaman içinde bu çalışmalar daha çok kimseye ulaşacaktır."} {"url": "https://helezondergisi.com/turkcenin-izini-surenler-2-turkolog-gulzura-cumakunova-roportaj-ibrahim-turkhan/", "text": "Türkiye ile kardeş Türk devletleri arasındaki ilişkiler, 1990'lı yıllardan itibaren artmaya başlamıştır. Kırgızistanlı Türkolog Gülzura Cumakunova da o yıllarda Türkiye'ye gelmiş ve Türk-Kırgız dil bilimi, sözlük ve edebiyatları alanında birçok güzide çalışmalara imza atmış önde gelen bilim insanlarından biridir. Onun en önemli çalışması, Türkçe-Kırgızca sözlükler ve Kırgız edebiyatının önemli temsilcilerinin eserlerini Türkçeye kazandırma alanındadır. Gülzura CUMAKUNOVA: Ben, Prof. Dr. Gülzura Cumakunova. Ankara Üniversitesi emekli öğretim üyesiyim. Kırgızistanlıyım. Bundan 30 yıl önce Ankara Üniversitesinin daveti üzerine Türkiye'ye geldim. O zamandan beri ailemle birlikte Ankara'da yaşıyorum. Eşim Razak Saydilkanov. 3 çocuğumuz var. G. C: Mesleğim itibari ile Türkolog olduğum ve tezimi de Manas Destanı'nın tarihi ve karşılaştırma incelemesi üzerine yaptığım için bir şekilde Türkiye Türkçesiyle önceden de temasım olmuştu. Fakat aktif konuşma becerisi farklı oldu tabii. 1993 yılında Türkiye'ye gelince Ankara TÖMER Dil Öğretim Merkezinden tam kurs alarak öğrendim. En ilginç şey de öğleden önce Türkçe dersi alıp öğleden sonra ise Kırgızca dersler vererek çalışmam olmuştu. Hızla yol aldığımı, 4 ay sonra Türkçe Öğreniyoruz kitabının Türkçe-Kırgızca Sözlükünü hazırladığımı hatırlıyorum. Türkçenin yapısı özellikle şekil bilgisi, Kırgızcadan epeyce farklı. Örneğin, fiil zamanlarından sadece di'li geçmiş zamanın tam uyduğunu, diğer zaman kalıplarının hepsinin farklı olduğunu söylersem anlaşılır. Genel olarak baktığımızda, çok işlek olan Türkiye Türkçesinin gramer yapısı, Kırgızcaya göre çok daha kolaylaştırılmış unsurlara sahiptir. G. C: Türk dilini bütün diğer Türk dillerinden ayıran en iyi şey, kendi kendine yeter düzeyde olması yani Türk toplumunun bütün kesiminin tüm ihtiyaçlarını herhangi bir başka dile ihtiyaç duymadan karşılayabilmesidir. Türk dili, ülkenin devlet dilidir. Böyle de olmalıdır ki bazı ülkelerde olduğu gibi iki dillilik karmaşıklığına kapılmasın. İsteyen, elbette ihtiyacı olduğunda başka dilleri de öğrenebilir ve kullanabilir. Ona engel ya da zorlama yoktur. Bizim gibi eski SSCB'den ayrılan bağımsız ülkelerde günümüzde de ulusal dillerimiz tam bağımsızlığına kavuşmuş değildir. Hala Kiril alfabesini kullanan da tam olarak kendi alfabesine geçen de kısmen geçen de ülkeler bulunmaktadır. Fakat hepsinin de imlası, terminolojisi hala Rusçanın etkisi altındadır. G. C: Yukarıda belirttiğim gibi, ben önce Kırgız Bilimler Akademisinin Türkoloji Bölümünde çalıştığım ve ilk araştırmalarım hep karşılaştırmalı Türk dilleri üzerine olduğundan, bu sahaya erken adım atmıştım. Türkiye'ye geldikten sonra bir yüksek öğretim kurumunda çalıştığım, derslerimi lisans, lisansüstü seviyelerde Türkçe yürütme zorunda olduğumdan o seviyeye göre uygun dil becerisini geliştirmem ve bunu sağlamak için büyük çaba harcamam gerekiyordu. Ben onun üstesinden çabuk gelebildiğimi düşünüyorum. 1993 Mart ayında gelmeme rağmen, 1995 Ağustos ayında ilk monografim olan Manas Destanı, Kırgız Dilinin Tarihi Kaynağı adlı kitabımı yayınlamayı başarmıştım. Manas Destanı'nın 1000. yılına hitap eden bu kitap, aynı zamanda da bir Kırgızistanlı Kırgız'ın Türkiye'de Türkçe yazıp yayımladığı ilk eser sıfatına da sahiptir. G. C: Kırgız dili, edebiyatı, tarihi, etnografyası, Türk dilleri tarihi, Türk sözlük bilimi, halk bilimi, Manas Destanı, Aytmatov araştırmaları gibi alanlar üzerine Amerika Birleşik Devletleri, Azerbaycan, Güney Kore, İngiltere, İsveç, Rusya, Kazakistan, Kıbrıs, Kırgızistan, Kosova, Macaristan, Makedonya, Özbekistan, Romanya, Tataristan, Türkiye ve Türkmenistan'da uluslararası 81, yerel 19 olmak üzere toplamda 100 bilimsel toplantıda bildiriler sundum. Bunların bazıları Kırgızca, Rusça ve İngilizce sunulmuş olmakla birlikte, çoğunluğu Türk dilinde yazılmış ve sunulmuştur. Türk diline, daha doğrusu, Kırgız diline yaptığım en göze görülür katkım, herhalde akademik seviyede hazırladığım ve yakında ikinci baskısı da çıkmış olan Türkçe-Kırgızca Sözlüktür. İlki 2005 yılında yayımlanmış 50 bin kelime kapasiteli bu sözlük, sözlük biliminin bugünkü taleplerine göre yapılmış, hayatımın dokuz senesine mal olmuş bir yayındır. Ayrıca 25 yıllık eğitimci tecrübemin meyvesi diyebileceğim Türkçe Açıklamalı, Uygulamalı Kırgız Grameri kitabım da yoldadır. Gramer kitabının Türkiye'de birçok üniversitede açılmış Çağdaş Türk Lehçeleri ve Edebiyatları Bölümlerindeki önemli bir eksikliği dolduracağını düşünüyorum. G. C: Bağımsızlık öncesi yıllarda Türkiye, dolayısıyla Türk edebiyatı bize kapalı vaziyette idi. Yazarlardan Nazım Hikmet, Aziz Nesin ve Reşat Nuri Güntekin'in bazı eserlerini Kırgızca, Rusça çevirilerinden okuyorduk. Yaşar Kemal ve Zülfü Livaneli'yi Cengiz Aytmatov önderliğinde oluşturulan Isık-Köl Forumu vasıtasıyla tanıdık. Buraya yerleştikten sonra Cahit Sıtkı Tarancı, Atilla İlhan, Sabahattin Ali, Orhan Kemal, Orhan Pamuk gibi şair ve yazarların başını çektiği zengin Türk edebiyatı ile tanışma ve sevme imkanımız oldu. G. C: Evet, ülkem Kırgızistan'da Türkçe çok iyi tanıtılıyor. Üniversitelerimizde Türkoloji kürsüleri bulunmakta olup en çok okunan ve araştırılan dillerden biri de Türkçedir. Hem Türk edebiyatı hem Türk dili üzerine araştırmalar, tezler yapılmaktadır. Türkiye'ye gezmeye veya çalışmaya gelecekler için açılmış özel dil kursları bu konuyu daha ileri boyutlara taşımaktadır. Türkiye tarafından açılan ve Türk dilinde eğitim veren Kırgız-Türk Manas Üniversitesi ile özel sektöre ait Ala-Too Üniversitelerinin başarıları, onlara olan dolayısıyla Türkçe olan talebin gittikçe artmasına vesile olmaktadır. Türkçenin yaygınlaşmasında Türk dizilerinin de yadsınamayacak rolü vardır. Türk dizileri çevrilmiş ya da altı yazılı gösterilmeleri sayesinde halkın çoğunun Türkçeye epeyce aşina olmasına da vesile olmaktadır. G. C: Türkçe, asırlar boyunca üç kıtaya hükmeden bir imparatorluğun dili olarak tabii ki hem zengin, hem yaygın bir dil olarak gelişmiştir. Onun çok çeşitli alanlarda kullanılması kullanım kapasitesini, anlatım çeşitliliğini artırmıştır. İyi ki de öyle olmuştur. Çünkü bu sayede önümüzde örnek alabileceğimiz bir kardeş dilimiz vardır. Yeni bağımsızlığını kazanmış Türk dillerinin, Türkçenin tarihi gelişimi ile özellikle de Atatürk tarafından başlatılan, halen de sürdürülmekte olan dil reformundan öğreneceği çok şey vardır. G. C: Genel Türk dilleri konjonktüründen bakıldığında, Türkiye Türkçesinin hem yurt dışında hem yurt içinde kapsamlı çalışmalara tabi tutulduğunu söyleyebiliriz. Örneğin Kırgızistan'da Kırgız-Türk Manas Üniversitesi, Ala-Too Üniversitesi, Kazakistan'daki Yesevi Üniversitelerinde yapılan araştırmalar, Türk Akademisi tarafından yapılmakta olan ortak çalışmalar buna örnek olarak gösterebilir. Ayrıca Türk Dil Kurumunun son yıllarda çıkardığı farklı sözlükler ve üniversitelerde yapılan yüksek lisans ve doktora tezlerindeki konu çeşitliliğinden de bunu görmek mümkündür. Bugünlerde TDK tarafından çok kapsamlı bir proje olarak Türk Dillerinin Karşılaştırmalı Sözlüğü projesi yapılmaktadır. Ben de o çalışmada Kırgız Türkçesini temsil etmekteyim. Bu çalışmanın dillerimiz arasındaki büyük bir boşluğu dolduracağına inanıyorum. G. C: Bizlere ya da kendi dilini iyi bilen Türk kökenlilere Türkiye Türkçesinin öğrenilmesi zorluk teşkil etmeyecek, fazla uzun da sürmeyecektir diye düşünüyorum. Çünkü Türkçe mümkün olduğu kadar kolaylaştırılmış işlek bir dildir. Ama farklı dil gruplarından gelen öğrencilere tabii ki zor olacaktır. Türkçe bir eklemeli dil olduğundan fazla kelimeye ihtiyaç duymaksızın cümle yapısını eklerle düzenleyebilecek imkanlara sahip. Fakat başka dillerin böyle bir imkanı olmadığı için aynı anlamı verebilmek için bir sürü kelime kullanması gerekmektedir. Örneğin, ben öğrencilerime 36 harften oluşan bir Kırgızca soru kelimesini yazarım: Kırgızcası: Tegirmençilerdikindegilerdensizderbi? Türkçesi: Değirmencilerdekindekilerden misiniz? Rusçası: , ? İnglizcesi: Are you one of those who stays in the millers' house? Fakat Türkçede de bu eklerin sıralanması, sıralanırken değişimleri, her ekin anlamları bilinmesi gibi zorlukların aşılması gerekmektedir. G. C: Türk kökenlilere Türkçenin söz varlığındaki Arapça, Farsça ve diğer dillerden Türk yapısına uydurulmuş alıntılar zorluk yaratabilmektedir. Çünkü Türk dillerinin çoğu alıntıları Rus dili vasıtasıyla ve Rus imlasına göre aldıkları için dilin bu katmanı ile ilgili karmaşıklığı çözmeleri de bayağı bir zaman alacaktır. Uluslararası terminolojideki farklılıklar de benzer zorluklar yaşatabilmektedir. Latin alfabesine Türkiye Türkçesinden farklı alfabelerle geçmiş olan kardeş dillerdeki durum da belli engellerin aşılmasını zorunlu kılmaktadır. G. C: Türkçe, dünyada bugüne kadar bütün Türk dillerinin temsilini yapagelmiş bir dildir. Dünyanın en uzak köşelerinde bile bir Türk restoranını bulabileceğiniz gibi Türkçe konuşan kardeşlerimizi de bulabileceğinizi unutmayınız. Türkiye'den çok uzak Türk dili temsilcisi de olsanız, derdinizi çat pat anlatabilirsiniz ve yalnız olmadığınızı anlarsınız. Ama ciddi öğrenmek isterseniz, bu dilin en az 600 yıllık cihan devlet dili tecrübesine ve her konuda yazılı eserleriyle büyük bir havuza sahip olduğunu da bilmeniz gerekir. G. C: Bir yıl, öğrencilerime Konstantin Kuzmiç Yudahin'in 40 bin kelimelik Kırgızca-Rusça Sözlükünün Kırgızca-Türkçe tercümesindeki ortak kelimeler üzerine bitirme tezleri yaptırmıştım. Sonuçta 7 binden fazla ortak kelime bulunmuştu. Genel olarak ortaklığın organ adları, sayılar, renkler, hayvan ve coğrafi terimler gibi söz varlığının temel gruplarda daha fazla olduğu ortaya çıkmıştı. Bu, tercümansız anlaşabilecek düzeyde ortak kelimeye sahip olduğumuz anlamına gelmektedir. Kırgızca ile Türkçe mesafe olarak en uç noktalarda bulunan diller arasındadır. Söz dizimi kalıplarının de benzer olduğuna göre gramerlerdeki farklılıkları uygun yöntemlerle hafifleterek direkt konuşabilme imkanlarını yaratma üzerinde çalışmalıyız. G. C: Türkçe, esas Türkçe kelimelerin yanı sıra tarihi komşularından kendi yapısına uydurarak oluşturduğu zengin söz varlığını milli gramer ve söz dizimi kalıplarına mükemmel oturtabilen; son iki yüzyılda bilinçli Türkçeleştirme politikası sayesinde halk dilinden yoğun beslenerek sözlük kapasitesini sürekli artıran; uluslararası kelimelerin kimini kendi sistemine göre uydurarak kimine güzel eş değerler bularak çağa uygun sözcük ve terimler oluşturabilen; ahenkli, yumuşak telaffuzu sayesinde Dünyanın Beşinci En Güzel Dili unvanını kazanan; Türk Dünyası'nda en fazla konuşma sayısı ve oranına sahip tarihi tecrübesinden örnek alınabilecek güçlü bir dildir. G. C: Helezon dergisinin, bugün bana yöneltildiği gibi güncel ve aktüel konular üzerinde yayınlar yaparak okur kitlesini artıracak başarılar elde etmesini, popüler bir dergi haline gelmesini temenni ediyorum. İ. T: Vakit ayırıp bizimle röportaj yaptığınız için çok teşekkür eder, iş ve aile hayatınızda başarılar dileriz. Gülzura Cumakunova, Orta Asya ülkelerinden gelip de ilk prof. luk ünvanını alan değerli bir ilim adamı ve Türkologdur. Onun bu alandaki en önemli katkısı yetiştirdiği öğrenciler ve Kırgızca -Türkçe olarak karşılıklı hazırladığı sözlüklerdir diyebiliriz. Gülzura Eceye bundan sonra da başarılar diliyorum."} {"url": "https://helezondergisi.com/turkcenin-izini-surenler-3-mehmet-hasim-salihi-roportaj-mehmet-toprak/", "text": "Mehmet Haşim Salihi, Iraklı gazeteci ve yazardır. Yükseköğretim tahsilini Musul Üniversitesinin Jeoloji Bölümünde yapar. Türkçeye ilgisi şarkı ve şiirlerle başlayan M. H. Salihi, zamanla kendisi de Türkçe eserler kaleme almaya başlar. İlk eseri Yurt gazetesinde yayımlanan yazar, bugün Arap ve Türk dillerinde 10 eserin müellifidir. Onun Covid-19 ile ilgili Arapça romanı, Irak'ta Coronavirüs vakası hakkında yazılan ilk roman olur. M. H. Salihi'nin faaliyetleri yazı ve kitap çalışmalarıyla sınırlı kalmaz. Bununla birlikte Irak tarihine dair makaleler kaleme alıp konferanslar düzenler. Ayrıca 1 Nisan 2018 tarihinde Kerkük'te radyo kurar ve bu radyo aracılığıyla radyo oyunları ve programlar yazıp sunar. Yazarın son eseri Türkçe bir roman olup halen bu kitabı üzerindeki çalışmaları devam etmektedir. Mehmet Haşim SALİHİ: Ben Mehmet Haşim Salihi. 07.09.1970 tarihinde Irak'ın Kerkük şehrinde doğmuşum. Babamın mesleği röntgencilik olup devlet memuru olarak çalışıyordu. Annem ise tarih öğretmeniydi. İlk, orta ve lise öğrenimimi Kerkük'te tamamladım. Musul Üniversitesi, Fen Fakültesi, Jeoloji Bölümünden 1994-1995 eğitim ve öğretim yılında mezun oldum. Arapça ve Türkçe basılı 10 eserim var. Son olarak 15 Plakalı Kerkük adındaki Türkçe romanım üzerinde çalışmalarım devam ediyor. M. H. S: Türkçe'yi önce şarkılardan ve şiirlerden duydum. Sonra Türk müziğini sevdiğim için türkü sözlerini ve şarkı güftelerini ezberlemeye başladım. Daha sonra kendim de yazmaya heveslendim. Yazdım, çizdim ve nihayet Türkçe yazdığım şiirlerimin gazetede neşredildiğini gördüm. İlk eserim, 1988 yılında, Bağdat'ta Türkçe basılan Yurt gazetesinde yayımlandı. M. H. S: Yazmanın oldukça önemli olduğuna inanan bir insanım. Zira konuşulanlar savrulup giderken yazılı her şey sonsuza kadar kalır. Arapça eğitim görmemize rağmen kendi ana dilimizde de roman yazmıştım. Önce kısa hikayeler, sonra sahne oyunları ve piyes, daha sonra da roman yazmayı denedim. İlk romanımı Arapça yazdım. Roman, Covid-19 döneminde, Kerkük'teki devlet hastanesinde oksijen bittiğinden dolayı -aralarında kardeşim de olmak üzere- boğularak hayatını yitirenleri ve 26 Temmuz 2021 Salı günü olup bitenleri anlatıyor. Yazdığım bu roman, Irak'ta Coronavirüs vakası hakkında yazılan ilk roman olmuştur. Şimdilerde üzerinde çalışmakta olduğum Türkçe bir roman var. Romanın konusu Kerkük hakkında. 1991 senesinin 20 Mart'ında Kerkük, silahlı güçlerin saldırısına maruz kaldı. Bunun üzerine resmen bir hayalet kentine dönüştü. Sivil insanların evleri yağmalandı. Bizim de evimiz yağmalandı hatta aracımız bile çalındı. İnsanlar artık Kerkük'ü terk etmeye başladılar. Oraya yakın bir kasaba olan, Kerkük-Erbil arasında, 30 km uzaklığındaki Altunköprü'ye sığındılar. 8 gün sonra yani 28 Mart günü Saddam'a bağlı ordu Kerkük'ü geri aldı ve Kerkük'ün kuzeyinde olan Altunköprü kasabasına sığınan Türkmenlere büyük bir katliam yaşatıldı. Irak rejimi Amerika ile anlaşarak yeniden güçlendirildi ve asker önce Kerkük'ü daha sonra Altunköprü kasabasını ele geçirdi. Altunköprü ele geçer geçmez sivil ve silahsız insanlara saldırıldı. Çocuk, kadın, yaşlı ve genç demeden insanlar açık bir arazide kurşuna tutuldular. Böylece 101 Türkmen o olayda şehit düştü. Ben olayı şahsen yaşadım ve birebir detaylarına vakıf oldum. Aklımdan hiç çıkmayan bu acı günleri ölümsüzleştirmek için roman şeklinde yazdım ve olup bitenleri bir kitaba sığdırmaya çalıştım. Genel şartlar gereği basılı kitaplarımı kendi hesabıma bastım ve yaptığım faaliyetlerimin birçoğunun maliyetini kendim üstlendim. Hep zorluklar içinde çalışmalarımı sürdürdüm. M. H. S: Bir gazeteci, herhangi bir olayı kaleme aldığında bir milletin adına yazmış oluyor, o milletin öz geçmişinin bilinmesini sağlıyor. Irak, 1918 senesinde İngiliz işgali altına girmiştir. Bu tarihten sonra okuduğumuz tarihlerin birbirini tutmadığının farkına varınca kendim farklı tarih kaynaklarını araştırmaya başladım ve halkımızı gerçek tarih ile tanıştırmak için pek çok makaleler yazıp konferanslar düzenledim. İnsanların bu hususta aydınlatılmasını üzerimize düşen bir sorumluluk olarak kabul ettim. İster Arapça isterse de Türkçe yazdığım makalelerde bu konu üzerinde hep durdum ve durmaktayım. M. H. S: Radyo, dış dünyaya açılan penceremiz olduğu için onu çok sevdim. Başucumdan eksik olmadı ve radyo dinlemeden uyuduğum gece de neredeyse hiç olmadı. 1999-2002 senelerinde Bağdat Radyosu Türkmence Bölümünde folklor programı sundum. Daha sonra TV programlarını da uydu kanallarından sundum. Radyo sevdam program sunmakla da sınırlı kalmadı. 1 Nisan 2018 tarihinde Kerkük'te radyo kurma şansım oldu. Bu radyo aracılığıyla programlar ve radyo oyunları yazıp sundum. Irak gibi kaoslu ortamlarda radyo oldukça önem arz etmektedir. Zira elektrik olmadığı için iletişim en iyi radyo aracılığıyla sağlanmaktadır. Arabada, iş yerinde ve tarlada insanlara en kolay bir şekilde ulaşılabilir. M. H. S: Türk edebiyatı beni kendine bağladı. Yaşadığımız ülkenin Arap, kültürümüzün de Arap kültürü olmasından ötürü Türk edebiyatında farklı bir güzellik olduğunu sezdim. İnsana ait duygular, Arap edebiyatında olduğundan farklı anlatıldığı için Türkçe'ye bağlılığım daha da arttı. M. H. S: Birden fazla dilde yazıyorum. Her dilin kendine özel bir yönü vardır. Gramer ve cümle kurmak dilden dile oldukça değişmektedir. Türkçenin de kendine özgü kuralları vardır ve bu özellikleri benim için bir ayrıcalık olmuştur. Türkçeye vakıf olmak için bu hususiyetleri hep aradım ve araştırdım. Geçmişten bugüne Türkçe çok değişmiş. Değişen yönlerinin büyük kısmının olumlu olduğunu bir kısmının da olumsuz olduğunu fark ettim. M. H. S: Türk edebiyatına şiir ile başladığım için öncelikle Yunus Emre, Fuzuli, Orhan Veli, Yahya Kemal Beyatlı, Necip Fazıl Kısakürek gibi şairlerin etkisi altında kaldım. Daha sonra Aziz Nesin, Namık Kemal vb. gibi birçok hikaye ve roman yazarını takip ettim. M. H. S: Yöresine göre Türkçenin öğretimi değişebilir. Öğrencilerin isteklerine göre öğrenme kabiliyetleri de farklı olur. Türkçe'de Arapça kelimelerinin oldukça fazla kullanılması yüzünden, Araplar arasında Türkçe öğrenmenin başkalarına göre daha kolay olduğunu fark ettim. Latin alfabesi ile Türkçenin çok daha kolay öğrenilebilir bir dil olduğunu söyleyebilirim. M. H. S: İlkokuldayken saz çalmaya merak saldım. Benim sazım yoktu ve Kerkük'te de saz fazla satılmıyordu. Amcam, 1978 senesinde yaz tatili için Türkiye'ye gitmişti. Fırsat bu fırsat diyerek kendisinden bana bir bağlama getirmesini istedim. Geri dönmesini sabırsızlıkla beklediğim amcam, bana istediğim hediyeyi getirdi ve düşlerim gerçek oldu. Sazı bir annenin çocuğunu kucaklarcasına kucağıma bastım ve bağlama çalmayı 10 yaşındayken öğrendim. Daha sonra saz ekiplerine katıldım. Irak'ta düzenlenen Uluslararası Babil Festivali'ne, 1992-1993 senelerinde bağlama çalarak katıldım. Bağdat, Kerkük, Erbil vs. illerde yapılan birçok festivalda bağlama çaldım. Kerkük Televizyonu ile Bağdat Radyosunun Türkmence bölümlerinde ses sanatçılarının kayıt yaptıkları türkülerde saz çaldım. Aslında bir insanın tek bir merak üzerinde odaklanmasını çok daha iyi görüyorum. Tek bir ilgi alanına yoğunlaşan insan mutlaka merakını geliştirmekte ve dikkatini dağıtmadan eser ortaya koymakta daha şanslı olur. Birden fazla konulara merak duyan insan ise tutkuları arasında çoğu zaman dağılır kalır. Ben hislerimi bazen hat ve resim sanatıyla aktarıp bazen de müzikle ifade ediyorum. Zaman zaman da sahne oyunları, hikaye ve roman yazarak iç dünyamı yansıtıyorum. Kimi zaman sanat ve kültürün bu dallarının biri, beni diğerinden alıkoymuştur. M. H. S: Türkçe zengin bir dildir. Orta Asya'dan Avrupa kıtasına kadar geniş bir coğrafyada konuşulan Türkçe, zenginliğini bir kez daha artırmıştır. M. H. S: Irak'ta Bağdat Üniversitesi başta olmak üzere Türkçe okutulan bütün üniversitelerde nitelikli tezler hazırlanmaktadır. Bunun yanında yazarlar da Türkçe hakkında iyi sayıda kitaplar ortaya koymuşlardır. Tabii ki yeterli olmadığını düşünüyorum ancak iyi bir miktarda olduğu da bir gerçek. Türkçeyi öğrenmek isteyenlere tavsiyem çokça dinlemektir. Önce kulak, sonra dil. Türkülerdeki sözleri, Arkası Yarın radyo tiyatrosundaki seslendirmeleri ve sesli öyküleri dikkatlice dinlemek ve kelime fonetiğine vakıf olmak. Daha sonra sesli okumak ve Türkçe kurallarına göre cümle kurmak. M. H. S: Evet, çok iyi tanıtılıyor. Müzikten sinemaya, tiyatrodan TV dizilerine kadar birçok yayınlar, Türkçenin adına iyi bir propaganda vesilesi olmuştur. M. H. S: Arap öğrencilerinin karşılaştığı sıkıntıların başında sesli harflerin çıkarılmasıdır. Zira sesli harfler, Türkçe'ye özel olup başka dilde olmadığı için öğrenciler başta zorlanırlar. Bunun yanında ö-u-ü gibi ünlü harflerin arasındaki farkı çok zor öğrenirler. M. H. S: Bir cümleyle Türk dili bir şiir dilidir. M. T: Değerli Hocam! Son olarak, vakit ayırıp bizimle röportaj yaptığınız için Helezon dergisi adına size çok teşekkür ederiz. M. H. S: Türkçenin İzini Sürenler projesinde bana da yer verdiğiniz için ben de size teşekkür eder, çalışmalarınızda kolaylıklar dilerim."} {"url": "https://helezondergisi.com/turkcenin-sinonim-sozlugu-meselesi/", "text": "İyi bir hatip veya edip olmanın alamet-i farikalarının başında kelimeler arasındaki incelikleri bilmek ve ona göre kullanmak gelir. Kelime incelikleri esasında birbirleriyle ilişkili sözlerde görülür. Böyle kelimelerdeki münasebet üç çeşittir; 1. Aynı anlam. 2. Yakın anlam. 3. Zıt anlam. Lügatler genellikle bir kelimenin kazanmış olduğu tüm manaları veya bir ilim sahasındaki mana/manaları verilerek hazırlanır. Bu durumda çoğunlukla birinci anlamıyla farklı bir sahaya, ikinci, üçüncü.. farklı anlam gruplarına dahil olabilir. Elektronik tercüme programları da bu temel prensiple hazırlanırlar. Kelimelerin hangi anlam sahasına ait olduğu kelimenin köküne bakılarak değil ilişkide olduğu diğer kelimelerle tespit edilir. Bu bakımdan bir dilin sinonim ve antonim sözlüklerinin hazırlanmış olması çok kıymetlidir. Yani sinonim bir kelimenin kaç manaya sahip olduğuna değil bir anlam grubunda kaç kelimenin bulunduğuna bakılarak tespit edilir. Türk dilinin sözlükçülük tarihinde bazı dar kapsamlı sinonim ve antonim sözlükleri vücuda getirilmiştir. Bu çalışmalardan üçünü burada zikretmek yerinde olur. Ali Seydi Bey'in hicri 1324 (1909) yılında hazırladığı Defter-i Galatat lügatidir ki Şişman (2019) bu lügatlerin yeni harfle tab'ını yapmıştır. Bu lügatte 700 civarı elfaz-ı müteşabihe ve müteradifenin kısa kısa izahları yapılmıştır. 1989'da Emine ve Yavuz Kandemir bir Eş Anlamlı ve Karşıt Anlamlı Kelimeler Sözlüğü hazırlamışlardır. Bu sözlükte 2500 kadar kelimenin 185 sayfada izahları verilmeden ve nüans farkları açıklanmadan sadece kelime grupları verilmiştir. Türk Dil Kurumu'nun sayfasında da bir dönem elektronik ortamda Eş Anlamlı ve Karşıt Anlamlı Kelimeler Sözlüğü kullanıma açılmıştı. Bunlarla beraber kimi divan ve edebi eserlerde kullanılan sinonimler de listelenmiş ve izahları yapılmıştır. Bunlardan birisi Mirzaahmad Olimov'un Boburnoma'da Kullangan Sinonimlar Lugati isimli eseridir. Anılan çalışmalara ilaveten internetteki bazı derleme listeler haricinde Türkçenin kapsamlı bir müteradifat lügati yazıl mamıştır. Lügat-i müteradifat veya sinonim adıyla Arapça, İngilizce ve Urduca gibi dillerin müstakil lügatleri vardır. Bazen sinonim sözlüklerinin zıt kelimelerle birlikte basıldığı görülür. Bir sinonim sözlüğünde neler olmalı veya yapılmalıdır? Ekseriyetle üç veya daha fazla kelime bulunan başlıklar derlenmiş olmalıdır. Nüans farkları olan kelimeler izah edilmelidir. Her bir alt madde için mümkün oldukça aslen Türkçe yazılmış edebi eserlerden misaller derlenmelidir. Çünkü bir kelimenin diğer bir dile geçtiğinin en muteber ölçüsü yazılı edebi eserlerde kullanılmasıdır. Tarama sözlüğü, Derleme sözlüğü ve Kamus-i Türki gibi temel eserler böyle bir lügatin omurgasını teşkil etmelidir. Bu ana eserlerle beraber Hemşirelik terimleri, coğrafya terimleri, edebiyat ıstılahatı gibi sözlükler de çalışmaya dahil edilmelidir. Lügat ana konular, ana konuların altındaki alt başlıklar ve her bir alt başlık altındaki maddelerden meydana gelmelidir. Misal verilecek olursa mutfak ana konusunda tencere başlığı altında maddeler ve örnek kullanım cümlelerinin verilmesi gibi. Hayır: Yok, öyle değil, olmaz anlamlarında onamama, inkar ve ret bildiren bir söz. Na: Olmayan şey, istisna veya hariçte tutmak için kullanılan ön ek. Ör: Gün olur bir olmaz hayale dalar, La: Genellikle edebi eserlerde hayır ve olumsuzluk manasına gelir. Evet: Öyledir anlamında kullanılan bir doğrulama veya onaylama sözü, olur, oldu, peki, tamam, ya, beli, ha, he. Hay hay: Evet kabul ediyorum, olur, baş üsütüne manalarında kullanılan bir ünlem. Olur: Evet anlamında kullanılan bir kabul sözü. He ya: Halk dilinde evet, öyle. Bir gün böyle bir kapsayıcı lügate Türkçenin de sahip olması temennileriyle.."} {"url": "https://helezondergisi.com/tutsak-seher-saglam/", "text": "İlginiz ve dikkatiniz için çok teşekkürler! Sağ olun."} {"url": "https://helezondergisi.com/umit-bahtiyar-vahabzade/", "text": "Ne şöhret, ne mansıp ne de devlet, Ey gönül! Dünyada ancak sen ümit iste!.. Hasret de hicran da değil korkunç. Bir yıl bir an gibi görünür bana. Hasret, vüsal, keder hoş gelir bana, Ümit ver bana! İman ver bana! Bahtiyar Vahabzade, Azerbaycan'ın Şeki şehrinde dünyaya gelir. Küçük yaşlarından itibaren edebiyata ve şiire ilgi duymaya başlar. Ailesi, tıp fakültesine kaydını yaptırır. Bir türlü sevemediği bu fakülteden kaydını alıp gizlice edebiyat fakültesine geçirir. Genç yaşlarında ilk şiirleri dergilerde yayımlanmaya başlar. Milli ve manevi değerleri işlediği eserleri halkın takdirini kazanır. Sovyet Dönemi'nde manevi değerlere vurgu yapması idareyi rahatsız eder. KGB tarafından sorgulanır, görev yaptığı Bakü Devlet Üniversitesindeki vazifesinden uzaklaştırılır. Rejimle verdiği mücadeleden dolayı birçok araştırmacı kendisine İstiklal Şairi'' payesini verir. Ümit başlıklı şiirini, baskı ve tazyiklerin birçok insanın kabusu haline geldiği 1967 Sovyet iktidarında kaleme alır. Kim bilir şair onca zulüm ve baskıdan yorulmuş olmalı ki dostlarından hayallerinin gerçekleşmesi için, haklı olarak, ısrarla ümit ister. Yaşadığı dönemde yakınları kendisine istediği ümidi vermiş midir, bilinmez ama hayatının son döneminde özlemini çektiği, eserlerinde dillendirdiği hayallerinin çoğuna erişmiştir. Ruhu şad olsun!"} {"url": "https://helezondergisi.com/umudum-tahsin-i-kelam/", "text": "Salınan bir endam rüzgarı okşuyor gibi. Umutla dopdolu olmak ne güzel. Kaleminize sağlık. Hisleri de de sözü de derin hocam. Evet, çok Güzel olmuş gerçekten de. Anların, saliselerin asra döndüğü, sanki zamanın genişlediği ve bir türlü bitmek bilmediği, sıkıntılı yüreklere bir nebze sevinç ve guzel duygular katan harika bir parmak bal olmuş bu güzel şiir. Yoğun duygu selinin etkleriyle kelama dönmüş, ruhun coştuğu kanatlanıp empati gemisiyle yola çıktığı yolculuk olmuş adeta. Benim küçük oğlum bu duyguyu ve heyecanı daha minicikken şöyle tarif ederdi. Evet iyiyim, cok mutluyum sanki ben, ???? iki eliyle, pencerenin hızla şiddetli rüzgarda açılıp kapanmasını tarrif ederek, çünkü kabimin pencereleri o akadar hızlı hızlı çarpıyor ki.... dedi. Buda yarihe boylece not olsun minik bir hatıra ile çalışmalarınızın devamını dileriz."} {"url": "https://helezondergisi.com/umutlarim-mi-hizir-ilyasoglu/", "text": "Gece, bir kabus gibi çökmüştü, sabaha kadar ışıkları sönmeyen güzelim şehrin üstüne. Şafak bir türlü sökmek bilmiyordu. Uzun kış gecelerinden biriydi ve gitmemek için direniyordu. Bu uzun gecenin sabahına uyandığımda her yer korkunç seslerle irkiliyordu. Halbuki yaşadığım şehir, bu tür hadiselerin yaşanma ihtimali en az olan yerlerden biriydi. Biraz korku biraz da ürpertiyle karışık olarak odanın bir sağına bir soluna baktım. Oysa ki canım annem bu seslerden etkilenmeyeyim diye her yeri sıkı sıkıya da kapatmış. Hayatın bütün coşkusuyla sabaha dek uyumazdı bu göz kamaştırıcı şehir. Şehir yine uyanıktı. Ancak bu sefer farklıydı zira havada kavis çizen mermiler bir şimşek gibi ortalığı aydınlatıyordu. Silah seslerinden başka hiçbir şey fark edilmiyordu bu atmosferde. Yataktan fırladığım gibi annemin bulunduğu odaya giderek ne olup bittiğini anlamaya çalıştım. Ancak anlamı olmayan şeyleri anlamak hiç de kolay değildi. Mevsim sonbaharı geride bırakmış ve ağaçlardaki yapraklar gülkurusu bir renge bürünmüştü. Hatta bazı ağaçlar çoktan güz mevsimini sona erdirmiş ve bütün yapraklarını dökerek kışın sert soğuğundan en az etkilenmenin tedbirini almıştı bile. Havanın iyiden iyiye soğuduğu bir demdi. Evimizin camları ha şimdi ha birazdan kırılacak ve soğuktan donacağız endişesiyle titremeye başladım. Uçakların alçaktan sorti yapmasıyla sarsılan pencere camları, sanki dışarıdaki korkunç atmosferi bize haykırıyordu. Biraz daha uyumak istediğim halde bir türlü uykunun rahatlatan gölgesine giremiyordum. Meğer savaşta çocuk olmak ne korkunç bir şeymiş! Bu savaş, yaşadığı hayatı bir oyun zanneden her çocuğun masum hayallerinin içinde bir yanardağ gibi patlamıştı ve yanardağ lavlarının her şeyi alıp götürdüğü gibi hayallerimizi de alıp götürmüştü. Çünkü kurşun ve bomba sesleri arasında bir siper aramak, ürperten bir korkuyla sığınılacak bir mekan bulmak ve iletişimin tamamıyla çöktüğü bir ortamda yaşamaya çalışmak, hayal ötesi korkunç bir durumdu. Sevdiklerin savaş ortamında birer birer yiterken elinden hiçbir şeyin gelmeyişi... Aciz ve mazlum olmak, dahası sivil insanlar arasında çocuk olup hiç dikkate alınmamak meğer ne acı bir şeymiş! Konuşurken düz cümleler kuramamanın, hissedilen şeyleri söyleyemeden karşıdakinin yüzüne bakmanın ne kadar acınası bir durum olduğunu içten içe duymak. Ezkaza bir kamera çekiyorsa şayet, o güne kadarki sükutun çığlıklarını bir anda muhabirin yüzüne haykırmak! Ya da avazın çıktığı kadar savaşa lanet yağdırmak. Hayatı kanıksamak ve hiçbir anlamının olmadığını fark etmek. Yaşanan her bir şeyi oyun sanmakla beraber yalan olmadığını da bilmek meğer ne büyük bir çaresizlikmiş! Oysa bugüne kadar her şeyi bir oyun sanmış ve hayallerimi televizyonlarda gördüğüm korkunç silah oyunlarıyla süslemiştim. Benim oyuncaklarımın hepsi silahlar, bombalar ve mermilerden ibaretti. Bu yüzden olsa gerek silahların bu denli korkunç şeyler olduğunu hiç düşünmemiştim. Arkadaşlarımla beraber oyun oynadığımda oyun gereği bazımız yaralanıyor bazımız da ölüyordu. Aslında bu çok normaldi. Ancak gerçekte ölüm denen şeyin yüzü ne kadar da soğukmuş! Sahipsiz cesetlerin görüntüsü ne kadar da korkunçmuş! Patlayan silahların sesiyle akli melekesini kaybeden hayvanların anlamsız bakışları ne kadar da yürek yaralayıcıymış! Bir barikat gibi yol kesen dikenli teller de neymiş öyle? Geçiş noktaları diye bir şey mi olurmuş? Mehtaplı bir gecede denizde tekne turuna çıkmışken azgın dalgalara mağlup olmak hiç olacak şey mi? Sabahın erken vaktinde ayçiçeği tarlalarında fark edilmeden yol almak... Kaçakçıların o korkunç ve bir o kadar da korkutan Hadi sessiz ve hızlı hareket edin. cümlesi bir yarış pistinde yarışçılara söylenecek sözler değil miydi ki? Nehrin ortasında suyun akımına kapılan botun üzerinde yol almak niye korkutuyordu annemi? Hayat ile ölüm arasında kenara çıkmış iken bir daha geri dönememek? Suyun bu yakasına piknik yapmak için geldiğimizi sanırken bu polis amcalar da neyin nesiydi? Yanlış bir şey mi yapmıştık? Yoksa biz buraya ait değil miydik? Neler oluyor? Bunların hepsi bir rüya olmalıydı. Keşke bunların hepsi bir rüya olsaydı. Çocukların uyanacakları güzel sabahları, yanı başlarında aileleri, oynamaktan korkmayacakları sokaklar ve eskitebilecek spor ayakkabıları... Savaş dursa, mermiler sussa... Bombaların, mermilerin nereye geleceğini, nereye düşeceğini bilmeden sokağa çıkıp oyun oynamak ne güzel olurdu. Bugün bunların hepsi ama hepsi uzak birer hayal. Çünkü hayallerimizi bize sormadan alıp götürdü bir hiç uğruna savaşanlar. Kirli emelleri uğruna duygularımızı kirlettiler. Rengarenk düşlerimizi soldurdular. Kısacası çocuksu saf zihinlerimizi allak bullak ettiler. Ama şimdi her şey yarım kaldı. Evde yapılan mis kokulu kekler yarım kaldı. Gardıroptaki güzelim elbiseler sahipsiz kaldı. Eskimiş, eskimemiş ayakkabılar ve futbol topları vestiyerde kaldı. Pencere kenarına dizdiğim yarış arabalarım, bahçemizde oynadığım ok ve yayım, dahası bıraktığım yerde kaldı. Arkadaşlarımla yarış yaptığım dağ bisikletim, sanal ortamda oynamak için para verip aldığım oyunlarım... Sabun kokulu çarşaflarım, kuş tüyü yastığım, elyaf yorganım ve hepsinden öte kırmızı Ferrari araba yatağım, hepsi ama hepsi terk etmek zorunda kaldığım evimde kaldı. Anneannem, babaannem ve dedelerim, oynamaya doyamadığım kuzenlerim, şimdi adına gurbet dediğim vatanımda kaldı. Velhasıl hatıralarımı ve hayallerimi süsleyen her şey ama her şey savaşın tam ortasında kaldı. Umutlarım mı? Biraz flu olsa da onlar hala tükenmedi!.. Bu yazarımız savaşın o acımasız yüzüyle karşılaşmış olmalı. Zira masa başında bu kadarı yazılamaz. Gerçekten çok güzel tasvir edilmiş. Tebrik ediyor ve 2023 ve diğer yılların savaşsız bir zaman dilimi olmasını umuyorum."} {"url": "https://helezondergisi.com/vatan-kockar-narkabil/", "text": "Madem öyle, peki. Kimseye ayıp olmasın. Kızımı arka koltuğa yerleştirdikten sonra arabayı çalıştırdım. Direksiyona geçip üniversiteye doğru yola çıktım. Bizim evden üniversiteye daha kısa sürede ulaşmak için geniş caddeden sürerek, Karakamış Mahallesi'nin tam ortasına geldim. Kavşağa yaklaştığım sırada arkada oturan kızım omzuma dokunmaya başladı. Ne diyorsun? Dikkatimi dağıtıyorsun. Az sabırlı ol, dedim dikiz aynasına bakarak. Baba, Babaa! Şuradaki kanala daha önce gelmiştik değil mi? Ağabeyim suya girmişti. Şura... Şuraya baksana. İlerde çocuk yuvası var. Ben o çocuk yuvasına gitmiştim değil mi? Baba, işte trafik ışıklarına yaklaştık. Şu ilerdeki binalar da devlet babanın evi. A, bak! Gülümse Market. Bizim evimiz de şuradaydı. Biz şu evde yaşadık değil mi? İşte, şu dördüncü kattaki, penceresi açık olan evde... Biz o evde yaşamıştık. Ben pencereden caddeye bakardım, değil mi? Baba, lütfen arabayı durdur, arabayı durdur! Kızım ağlamaya başladı. Ne olduğunu tam anlamasam da yol kenarında boş bir yerde arabayı durdurdum. Bu sırada elim ayağım birbirine dolanıyor gibi hissettim. İçimden bir şey koptu sanki. Kızım arkamdan boynuma sarılmaya çalışarak hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladı. Baba, arabadan inelim, tamam mı? Ne olur inelim! Arka kapıyı açtıktan sonra emniyet kemerini çözüp arabadan indi. Daha önce oturduğumuz apartmandan tarafa yürümeye başladı. Vücudum hafiften titrerken çaresizce kızımın ardından yürümeye başladım. Eski evimizin yanına gidelim baba. Peki kızım, tabii ki kızım! Kızım elimden tutarak hızlı adımlarla yürüyordu. Yol kenarındaki dört katlı apartmana yaklaşıyorduk. Elim ayağım titriyordu. Bu minik kalpli, yumruk kadar kızcağızdaki heyecan, onun elindeki ılıklık benim damarlarıma da ulaşıyordu. Yüreğimde daha önce bilmediğim, hissetmediğim bir özlem duygusu alevleniyor, boğazıma kadar gelip orada birikiyordu. Kendine has yaşam tarzı ile şehirde farklı bir yere sahip olan, çocuklarımın doğup büyüdüğü bu seçkin apartmandaki dairemizi satarak, dört sene önce, odası daha fazla olan başka bir ev satın almıştım. Sekiz yaşına daha yeni giren kızımın hafızasına o kadar yerleşebilen bu kutlu yer karşısında, şu an kendimi çok suçlu hissediyordum. Kızım elimden tutup beni çekiştirircesine yürürken, ben de onun peşinden taş gibi sert bir halde yürüyordum. Sonunda apartmanın önüne geldik ve içeri girdik. Ben istemsizce kızımın ardından adımlıyordum. Hızlı bir şekilde merdivenlerden yukarıya çıkıyorduk. Kalbim yerinden çıkacak gibiydi. Göğsüm hızla kalkıp iniyordu. Dördüncü kata çıktık. İşte, şu sol taraftaki kapı, 60 numara. Hala o şekilde kalmış, hiç değiştirmemişler. Artık burada başka insanlar yaşıyor, kızım. Peki baba! Hiç olmazsa merdivenlerde birazcık oturalım, dedi. Baba, sen git. Ben sana yetişirim, dedi. Çaresizce merdivenlerden aşağıya inmeye başladım. Omzumda ne olduğunu bilmediğim birşey beni eziyordu sanki. Üçüncü katta durdum ve arkama hafifçe dönüp kızımı takip etmeye başladım. Kızım dairenin kapısının yanındaki duvarları okşuyordu. Bir ara kapının önünde durdu, yavaşça öptü ve nihayet ardına dönerek merdivenlerden aşağıya inmeye başladı. Ben hızlı bir şekilde girişe ulaştıktan sonra kurşun gibi atılarak dışarı çıktım. Arabaya bindik. Gözlerim nemliydi. Biraz kendimi toparladıktan sonra yolumuza devam ettik. Kızım arabanın arka camından apartmandan tarafa, eve el sallayarak kendince vedalaşıyordu. Üniversiteye yaklaşmıştık ki cep telefonum çalmaya başladı. Filozof arkadaşım arıyordu. Nerede kaldın? Öğrenciler büyük bir sabırsızlıkla seni bekliyor. Senin şu geç kalma alışkanlığın yok mu! Ya hu, senin aklın yerinde değil mi yoksa? Üniversiteye. Vatan hakkında söyleşi yapacaktın ya! Hayır, ben gelemem! Benim bu konu üzerinde konuşmam için daha çok hazır olmam, konuyu önce iyice özümsemem gerekmiş. Maalesef ben gelemeyeceğim, diyerek telefonu kapattım. Öğrencilerin karşısına geçip vatan hakkında öylesine konuşmamak için! Aslında anlaması kolay. Bir topluluğun önünde vatan hakkında konuşmadan önce, nerde doğduysan o doğup büyüdüğün evi, göbek bağından damlayan kan nereye düştüyse orayı ziyaret etmeyi, o ziyaretin anlamını kavrayabilmeyi, o evi kalbinin baş köşesinde taşımayı öğrenmek lazımmış. Bu dediklerimi hafife alma. Ben bunu bugün, az önce öğrendim. Kızımdan! İlkokul ikinci sınıfta okuyan kızım öğretti! Vallahi, resmen delirmişsin. Bu gidişle, yakında gideceğin yer de belli gibi! Evet, belli. Şimdi doğrudan tren istasyonuna gideceğim. Bilet satın alacağım. Hava karardığında trene bineceğim. Kendi köyüm olan Möminkul'a gideceğim. Babamın evi, anamın kapısına başımı eğerek tazim edip bahçemizin her tarafına, avlumuzun her duvarına yüzümü süreceğim. Biliyor musun, neden? Çünkü yüreğimde bu zamana kadar uyanmayan bir şey uyandı sanki. Bırak bu saçmalıkları! Delirdin mi ne! Ben, seni bu zamana kadar gözümde büyütmüşüm meğer! Telefonun diğer yanından gelen ses kesildi. Sonra köydeki erkek kardeşim Talı'yı arayıp bugün köye gelmek üzere yola çıkacağımı haber verdim. İyi düşünmüşsün, ağabey! En son, Samadil yürümeye başladığında gelmiştiniz! Şimdi iyice büyümüştür. Allah'a şükür, büyüyor. İlkokul ikinci sınıfa gidiyor. Şimdi yanımda, kendisiyle konuşabilirsin. Arkaya baktığımda, Samadil koltuğa başını koyarak sanki uyuyormuş gibi gözlerini kapatmıştı. Şair ve yazar. 1968'de Surhandarya eyaletine bağlı Altınsay ilçesinin Möminkul köyünde doğdu. 1992'de Taşkent Devlet Üniversitesinin Gazetecilik Fakültesinden mezun oldu. Koçkar Narkabil'in Avucumdaki Kızcağız, Faziletli Alem, Pencere Kenarındaki Çiçek isimli şiir kitapları ile Derya Arkasındaki Ağlayış, Gülümse, Kıymetlim, Güneşi Kim Uyandıracak?, Gözlerini Görmeye Geldim, Afgan 2. Bölük, Buralarda Hayat Başkadır isimli nesir türünde eserleri bulunmaktadır. Yazdığı birçok oyun sahnelenmiştir. K. Narkabil, Özbekistan Yazarlar Birliği üyesi olup 2001'de gazetecilik alanında, Özbekistan Yüksek Hizmet Ödülü almıştır."} {"url": "https://helezondergisi.com/ve-sehre-yagmur-yagar-erhan-bozkurt/", "text": "Keşke türkü formunda bestelense. O kadar güzel. Ümidi hissettiren bir şiirdi. Kaleminize sağlık Erhan Bey."} {"url": "https://helezondergisi.com/visegrad-dogan-yucel/", "text": "Bu yazıda Saraybosna'dan 90 km ötede bir cennet parçasını ziyarete çıkacağız. Buranın en eski yaşam izleri İliryalılar döneminden (İ. Ö. 1500). İllik kavimleri Otariatlar ve Ardilerin yerleşiminden kalma 3500 yıllık tarihi bir şehir. Onların kalıntıları yakınlarda bir yerde bulunmuş. Daha sonra bu bölge Malavico adıyla Roma eyaletinin bir parçası haline gelmiş. Böylece sadece vadinin değil tarihin de derinliklerinde bir seyahat bizi bekliyor. Yolculuğumuza Via Drina adı verilen ve Drina Nehri'nin aktığı vadinin bir kısmından da devam edeceğiz. Vişegrad'a gidiş ve dönüşümüz iki farklı yoldan olacak. Sabah en geç dokuzda yola revanız. 40 km sonra Trnovo bizi karşılıyor. Durmadan devam ediyoruz. Yarım saat kadar daha ormanlık vadi içerisindeki dolambaçlı yolda ilerliyoruz. Foça'ya girmeden önce on beş dakikalık bir orman yolundan sonra meşhur kum piramitlerini görüyoruz. Peri bacalarını andırıyor. Fotoğraf çekiminden sonra Foça'ya ulaşıyoruz. Foça'da çok durmadan son Bosna Savaşı'nda yıkılan ve daha birkaç yıl önce yeniden inşa edilen Alaca Camii'nin fotoğraflarını çekip devam ediyoruz. Foça, Drina Nehri kenarında ormanlık bir dağın eteklerine kurulmuş küçük bir şehir. Biraz ileride Osmanlı Devleti'nin günümüz Bosna sınırları içindeki ilk giriş noktası olan Ustikolina bizi bekliyor. Burada 1448'de Bosna'da inşa edilen en eski camii olan Turhan Emin Beg Camii'ne uğruyoruz. Bu cami de savaşta yıkılmış ve tekrar inşa edilmiş. Drine Nehri kenarında devam ederken bir sonraki durağımız Gorajde olacak. Yarım saat daha yolumuz var. Bu arada bu nehre neden Drina dendiğine dair bir rivayet paylaşayım. Osmanlı askerleri Ustikolina-Gorajde yakınlarında ilk defa ırmağı geçmek istediklerinde derinliğini ölçmek durumunda kalıyorlar. Bir yeniçeri ırmağa dalıyor. Yüzeye çıkınca suyun derinliğini soran diğer çerilere Amma derin ha! diyor. Zamanla amma derin ha drina şekline dönüşüyor:) Gorajde'ye girerken Drina ortasında insanların yazları ırmağa girdikleri Ada bizi karşılıyor. Gorajde'de ilk durak Drina kenarında Kayseri Melikgazi Belediyesi'nin inşa ettirdiği Kayseri Camii. Burada namaz kılmak isteyenler ve ihtiyaç gidermek isteyenler için duruyoruz. Ardından kısa bir yürüyüş yapıyor ve eski taş köprünün yerine yapılan yeni betonarme köprüye kadar 500 metre yürüyoruz. Burada şehirde savaş sırasında hayatını kaybeden anne ve çocukların hatırası için yapılan anıtı ile savaşta vurulmamak için köprü altında yapılan ahşap köprüyü görüyoruz. Eski taş köprünün nehirdeki ayaklarının temelleri hala duruyor. Ardından Gorajde'de savaşın ilk başladığı nokta olan nehrin batı tarafındaki Rorovi Parkı'na arabayla çıkıyoruz. Harika bir şehir manzarası var. Sırp ordusundan kalma uçaksavarlar ve bir tank bu parkta sergileniyor. Gorajde'ye Sırplar saldırmadan önce altı ay burada hazırlık yapmışlar. Çok durmadan 25 km ötedeki Bijela Voda'ya gidiyoruz çünkü orman havasında iyice acıktık. Burada kısa bir kayak parkuru ve Avrupalı geyik avcıları için küçük villalardan müteşekkil bir orman oteli var. Havuz kenarındaki lokantasında orman manzarası eşliğinde öğle yemeği yiyoruz. Kahvelerimizi yudumladıktan sonra enfes Drina Vadisi manzarası eşliğinde Gorajde'ye geri dönüyoruz. Ağustos ayında yaban mersini de bol bulunur yol boyunca toplamak isteyenlere. Gorajde'den hemen sonra yolun dağdan yana sol tarafında Tito'nun yaptırdığı sığınak bulunur. İçine girmedik ama epeyce uzun olduğu söyleniyor. Vişegrad'a yaklaştıkça birbiri ardınca uzunlu kısalı tünellere girip çıkıyoruz. 30 tane olduktan sonra saymayı bırakıyorum. Vadi ortasında Drina Nehri'nin baraj gölü iki tarafında yemyeşil dağlar... İyice şehre yaklaştık. Vişegrad ile ilgili ilk kayıtlar 1433'te Ortaçağ şehri Dobrun'un güçlü Pavloviç hanedanı zamanından kalma. Tepenin üstünde ve hemen Drina Köprüsü'nün yakınında eski şehrin izlerini ya da Pavlovina olarak da adlandırılan kalıntılarını görebilirsiniz. Son dönemeçten önce eski şehrin harabeleri vardır ki iki yerde bulunur ve Gornji grad ve Donji grad olarak adlandırılır. Drina kenarına indikten sonra yarım saat daha yolumuz var Vişegrad'a. Gelin, biraz daha tarihinden bahsedelim. Zamanında buraya Alman madenciler Saselerin gelmesiyle bugün Vişegrad'ın bir kısmı Sase olarak da adlandırılıyor. Bölgede Constantinus I ve II olarak adlandırılan Roma sikkeleri, Vişegrad Nehri üzerindeki Zupa'da bulunmuştur. Ayrıca VI. ve VII. yüzyıllarından kalma Slovenik seramik kalıntıları, Saraybosna'daki Doğa Bilimleri Müzesi tarafından 1966 yılında Musici köyünde yapılan araştırmalar sırasında ortaya çıkarılmıştır. Bu kazı, Slovenlerin bölgeye yerleşmesinin kanıtıdır. Sayısız ortaçağ Stecak yerleşim yerlerinden en ünlüleri Velika ve Mala Gostilja olan yakınlardaki Vişegrad'dır. Vişegrad coğrafi, stratejik ve ekonomik konumu nedeniyle çok hareketli bir geçmişe sahip olup tarihte birçok kez orduların hedefi de olmuştur. Stefan Nemanja zamanında bütün bölge Sırp Nemanjici ülkesinin bir parçası haline gelmiştir. 14. yüzyılın ortalarında Sırp kumandanı Nikola Altomanoviç'in kontrolü altına girmiştir. Daha sonra bölge, Bosnalı Kral Tvrtko tarafından yönetilmiş ve Bosna Krallığına katılmıştır. Vişegrad'ın eski yerleşim yeri olan Stari Grad'ın alt kısmında yaklaşılması zor kayaların tepesinde, Drina'nın nöbet kulesi olarak kullanılan Kraljevic Marko Kulesi adlı bir nokta yer alır. Kaçakçılığın önlenmesi ve Sırp ayaklanmalarını bastırmak için, Türk yönetimi sırasında taştan örülmüş ve yüksekliği 8 m olan oval bir binadır. Evliya Çelebi, Sokollu Mehmed Paşa'nın 1577 yılında Vişegrad kasabasını kurduğunu yazar ancak şehrin biraz yukarısında Vişegrad olarak adlandırılan eski bir yerleşim yerinin de olduğu sabittir. Türk kaynaklarına göre kent, Osman Paşa tarafından 1544'te alınır ve o tarihten sonra 1878'de bütün Bosna'nın Avusturya-Macaristan tarafından ele geçirildiği Berlin Kongresi'ne kadar Türk yönetimi altında kalır. Avusturya-Macaristan'ın gelişiyle Vişegrad daha derli toplu bir kent merkezi haline gelir. Su şebekesi inşa edilir, tapu kayıtları tutulur, dar ölçülü demiryolları ve diğer devlet binaları yapılır. Birinci Dünya Savaşı'ndan sonra Vişegrad, Bosna ve Hersek'in de bir parçası olduğu Yugoslav Krallığının bir parçası haline gelir. Günümüzde Vişegrad, Bosna-Hersek'te özerk Sırp Cumhuriyeti'nin bir şehridir. Bu kadar bilgiden sonra şehri görelim artık değil mi? Gözetleme kulesini gördükten bir iki dakika sonra karşımızda tüm endamıyla Sokollu Mehmed Paşa'nın Drina Köprüsü... Bosna Hersek ve Doğu Avrupa'daki köprülerin mimari bakımdan en güzellerinden biri olan yapı, 1571-1577 yılları arasında inşa edilmiş olup Sokol köyünün yakınındadır. Köprü, tarihte Bosna eyaleti ile Osmanlı Devleti'nin başkenti olan İstanbul arasındaki ana yol üzerinde inşa edilmiş ve etrafının gelişmesinde kilit rol üstlenmiştir. Köprü araç trafiğine kapalı günümüzde. Arabamızla altı kilometre ilerideki yeni beton köprüden geçerek Sokollu Mehmed Paşa'nın hamamında ter atıyoruz. Yorgunluğa sıcak kaplıca suyu çok iyi geliyor. Önceden yer ayırtınca saatlik özel havuz kısmı kiralanabiliyor. Öte yandan büyük havuz kaplıca suyu ile herkese açık. Bir saatlik kaplıca sefası sonrası şehre dönüyor ve köprünün diğer başındaki ücretli park alanına bırakıyoruz. Artık akşam oldu. Köprüye sadece 20-25 metre uzaklıktaki lokantanın balkonunda Drina'dan tutulmuş alabalık ile akşam yemeğimizi yiyoruz, yanında yaban mersini meyve suyuyla. Ardından açık havada kahvelerimizi yudumlayıp dinlenmeye çekiliyoruz. Otelimiz lokantanın üst katında. Harika bir ışıklandırması var. İsteyen arkadaşlar köprü üzerinde gezintiye çıkıyor. Aslen Saraybosnalı Müslüman bir ailenin çocuğu olan Sırp film yönetmeni Emir Kusturica burasını 2003-2004 yılları arasında Life is a Miracle filmi için inşa ettirmiş. Sırbistan'ın batısındaki Mokra Gora köyünün yakınındaki bu sinema köyü, Kusturica'ya, 2005 yılında Philippe Rotthier Avrupa Mimarisi ödülü kazandırmış. 2008'den beri köyde her yıl dünyanın her yerinden film ve müziklerin sergilendiği Küstendorf Film ve Müzik Festivali yapılmaktadır. 2010 yılında aktör Johnny Depp tarafından ziyaret edilmiştir. Drvengrad'daki kahve içimi sonrasında bir sonraki etkinliğimiz 15 dakika uzaklıktaki tarihi Sargan tren istasyonuna yürümek. Turistik tren yılın belli aylarında açık. Tren belli saatlerde kalkıyor. Ormanlık tren yolunda eski çufçufla farklı bir eğlence sonrası Vişegrad'a geri dönüyoruz. Vişegrad'ın kalbi yerindeki turistik Andriçgrad'da margarita yiyeceğiz. Andriçgrad iki ırmağın birleştiği noktada bir yarım ada üzerine kurulu. Üç tarafı su. Ücretli otoparka aracı bıraktıktan sonra pizzalarımızı yiyoruz. Az ilerideki küçük meydandaki kafelerden birinde birer kahve ısmarlıyoruz. İsteyenler ırmak kenarında fotoğraf çekiyor. Ayrıca meydanda İvo Andriç'in heykeli var. Kapıdan girişte de Sokollu Mehmed Paşa ile abisinin heykelleri yer alıyor. Turistik köyün girişinde üç farklı mimaride inşa edilmiş kuleler bulunuyor. Bunlar şehrin tarihteki üç dönemine ait: Roma, Bizans ve Osmanlı. Bu meydan yıl içerisinde birçok sanat etkinliğine ev sahipliği de yapıyor. Kısa bir alışveriş ve gezinti sonrası arabayla beş dakika ilerideki Vişegrad Köprüsü'ne ulaşıyoruz. İlk işimiz Kaptan Igor'un teknesiyle Drina üzerinde yarım saatlik bir tur. Kişi başı 5 euro. Kaptanımız Vişegrad'ın tarihini, İvo Andriç'in yaşadığı evi, Sokollu Hamamı'nı vs. anlatıyor. Şehir üzerine yazılmış enfes bir sevdalinka olan U lijepom starom gradu Visegradu çalıyor. Teknemiz Sokollu'nun köprüsünün ayaklarının arasından geçiyor ve dönüyor. Biraz daha vaktimiz var. Onun için köprünün diğer tarafındaki tepelikten yol kenarına inen Ziplinela kayanlarımız da oluyor. Son olarak Saraybosna dönüş yolundayız."} {"url": "https://helezondergisi.com/we-talked-about-poetry-with-american-poet-sandra-beasley-handan-tunc/", "text": "Beasley graduated from Thomas Jefferson High School for Science and Technology. Earned a BA degree in English from the University of Virginia, and later received an MFA degree from American University. For several years, she worked as an editor for The American Scholar before leaving the position to write full-time. Beasley is the author of the poetry books; Theories of Falling (New Issues, 2008) and I was the Jukebox, (W. W. Norton, 2010), as well as the memoir, Don't Kill the Birthday Girl: Tales from an Allergic Life (Crown, 2011). Her poetry has been rewarded in The Best American Poetry 2010, Poetry Daily, Verse Daily, and Best New Poets 2005. She has received fellowships to the University of Mississippi, the Sewanee Writers' Conference, and the Virginia Center for the Creative Arts, among other honors. She serves on the Board of the Writer's Center and is also a member of the Arts Club of Washington. Dear Sandra Beasley, firstly I would like to thank you for accepting to have a conversation with us as a part of the journal Helezon's five continents five poet project. I would like to start our conversation with this question. Sandra Beasley: If asked to describe what my poems speak about most freely over my entire collected works, I would say that I try to be very honest about the fickle and flawed aspects of the human heart. That's no great surprise; most poets write about that. As topics go, love and family dynamics are both entirely subjective and oddly universal. What's probably more distinctive about my recent work is examinations of disability politics, whiteness as a cultural construct, and the perils of American patriotism. In taking on those topics in poems, I push myself to speak as freely and frankly as possible. That often means voicing difficult truths about my personal experience, and our larger culture. S. B: I do not ascribe to the advice, Write every day, for the sake of writing. That kind of routine can work for some, but for others especially those who take care of others, or who work grueling jobs, or who live with illness that advice can be stifling. I may go weeks without creative drafting, or even months. In the meantime, what matters is doing other things that will ultimately feed my creative work. For me, those things include reading; looking at art in museums in the company of my husband, who is a painter; and traveling, especially by car. That said, I understand calling it a vicious cycle of not-writing. I can sympathize with writers who are craving tricks to get themselves out of what might feel like a dry spell or a writing block. So I'll share two of my favorite approaches. One approach is writing what I call a doorstep poem: Imagine a door opening. The door can be personal to you, part of a room or a house you recognize, or it can be something entirely made up. What's the creature or danger or discovery waiting on the other side of that door? Wherever you go from there, it'll be an interesting journey. The other approach is writing what I call a failed poem. Put the word right there in the title: A Failed Poem About. Worst case scenario, you write something that fails. Just maybe, you write something that succeeds. Have fun with it! You've taken the pressure off yourself, right? Frequently, we worry a poem will fail because it is about a familiar topic, one many have written about before: music, or love, or death, or the rain, or the moon, or birds. But there are very good reasons poets turn to these topics over and over. They are inexhaustible. Write a failed poem about one of those topics, then find out what you've now given yourself permission to say. S. B: In praising poems that arouse curiosity, I encourage writers to research the literal world that informs verse usually by educating themselves about science or history relevant to what their poem captures instead of simply reflecting their first, immediate level of observation about the subject. Don't merely show me how beautiful the bird is; explain to me why its beak is shaped that way, or the ritual it uses when mating, or how its feathers were used as a form of currency back in 1743. Help me appreciate that to live in this world means being constantly surrounded by the astonishments of natural and invented bodies, and the visceral passage of time through the Holocene Era. Direct images are important, and a poem that delights is fine, but I'm most excited to read a poem that makes me wonder and question. S. B: I try to avoid characterizing my experience with allergies as a struggle, in a literary context or otherwise. In my community, we emphasize understanding a person as a whole and disabled person, without regret. I can't imagine who I would be without my food allergies, nor would I accept a cure for them if you offered me one tomorrow. Not everyone approaches disability on these terms. For example, I realize that in a larger society, it can be a useful organizing tool to fight certain chronic illnesses in terms of fundraising and research. We need to critique socio-economic and environmental decisions that are causing a rise in allergies and asthma, especially since that increase is disproportionately felt in certain communities. But as an individual, it is important to model that I'm someone who thrives with my allergies, not someone who suffers from them. That doesn't mean I don't carry medicines, or what I don't do everything I can to avoid reactions or mitigate their severity; I'm not foolhardy with my life. But I embrace who I am, as I am. S. B: Wow, not sure I can measure up to those examples! I need to have an uncluttered surface, a desk or table, that is facing a window. Hmmm... I'll have to invest in a face-painting kit. S. B: Anything, any sight or sound or moment of dialogue, can become the catalyst for poem. In recent years I have drawn on the scenery and politics of my home regions of Washington, D. C., and Virginia, where I was raised. I'm particularly fond of writing about food traditions, animals, and the codification of monuments and memorials. In terms of poets who are important to my work, I return again and again to Gwendolyn Brooks, Sylvia Plath, and Elizabeth Bishop. I'm fortunate to have been mentored by extraordinary poets during my time at the University of Virginia, including Rita Dove, Lisa Russ Spaar, and Gregory Orr; as well as during my MFA program at The American University, where I workshopped with Myra Sklarew, Cornelius Eady, and Henry Taylor. Their words echo in my head every day. S. B: The virtual world is a facilitator of poetry, especially in a pandemic-shaped era when readings can be distributed via livestream internet. We can and should do better in terms of embedding sign language interpretation, CART, captioning, and other accessibility tools. My capybara-themed poem, Unit of Measure, has been read by people who never may have read it otherwise thanks to social media, being hosted at the Poetry Foundation's website, and the undeniable charm of capybaras. My disability-justice poem, Say the Word, was emailed to the inboxes of thousands thanks to the Academy of American Poets' Poem-a-Day series. I don't use all the digital platforms, but I don't disdain them. Anyone who begrudges the power and potential of the digital world is waging a larger, embittered battle against time. S. B: A real poet is someone who loves reading poetry as much as they love writing it. Here's what I don't think matters to being a real poet: record of publication. S. B: Translation is an astonishingly important, difficult, and gorgeous art. Is encountering a translated poem the same as encountering the original poem, as a speaker native to the language in which the original poem was written? No. But that's beside the point. The more international the dialogue is in poetry, the better, particularly if you understand your responsibility to learn more about the place and era that yielded the poems in question. Valzhyna Mort and Ilya Kaminsky have been very helpful in guiding my thinking about this. I am always embarrassed to admit that I am not fluent in a second language. The non-American poet who has most influenced me, in the canonical sense, is Wis awa Szymborska, thanks to her translator Clare Cavanagh. I enthusiastically steer people toward the work of two younger, contemporary poets who work nimbly as both translators and poets: Ron Winkler, of Germany, and Senem Gökel, of Cyprus. I also admire the translations of Polish poet Tomasz Rozycki by American poet Mira Rosenthal, and the translations of Albanian poet Moikom Zeqo by American poet Wayne Miller. S. B: Don't worry about writing a universal poem. Write a poem that means everything to you, in the brightest and most specific language that you can. People will connect with that, across languages and across eras. The fight for freedom and human rights is big and ongoing. For as long as poetry gives people energy to live and love, poetry is contributing to that fight. H. T: Dear Sandra, Thank you so much for your warm and sincere response to my interview request. We would like to thank you as Helezon Journal for having a conversation with us."} {"url": "https://helezondergisi.com/ya-bir-gun-kavanoz-kapaklari-biterse-zebunniso-asrorova/", "text": "Ya Bir Gün Kavanoz Kapakları Biterse? Şeyma Çekici'nin yazdığı, fırından yeni çıkmış, sıcacık ekmek tadında 10 öyküden oluşmuş bir kitap. Kitabı okumak için elime aldığımda hava buram buram sonbahar kokuyor, hafiften yağmur yağıyordu. Ben de çay, battaniye ve kitap üçlüsünün eşliğinde öykülerin derinlerinde kaybolmayı becermiştim. Okurken ani bir heyecanla ayraç bulma çabasına girişerek kitabı kapatıp bir kenara koydum. Hemen sonra edebiyatla yakından ilgili bir dostumu aradım ve bir okur olarak zihnimde canlanan sahneleri kağıda dökmeyi, kitabı tanıtmak için zihnimde tasarladığım projemi aktardım. Dostum ne dese beğenirsiniz? Bu şekilde bir tanıtımın çok orijinal olacağını düşünüyorum. Eminim ortaya çok güzel bir çalışma çıkacak. Merakla bekliyorum.'' Böyle dostlar eksik olmasın hayatlarımızdan. Artık hiçbir bahanem kalmadığına göre aklımdakileri kağıda dökme zamanı. Altı çizilmiş cümlelerin çokluğuyla ve her sayfasına not iliştirilmesiyle yıpranmış olan bu kitap, içindeki her öykünün verdiği umutla canlılığını koruyor. Şeyma Çekici, bu eserinde de kendi tarzını hissettiriyor. Her öykünün kahramanı kendi hayatında zorlukları aşma çabasında oldukları halde hiçbirisi ümidini yitirmiyor. Yeri geliyor öykülerin ana karakterleri umut oluyorlar, yeri geliyor umut ara karakterler tarafından yardıma koşuyor. Yazarımız da bu konudaki ince dokunuşunu dikkatli okuyucuların fark etmesine bırakarak; Kendini yalnız hissedenlere ve umuda ihtiyacı olanlara...'' mesajıyla kitabına başlıyor ve Umut, iyi ki var!'' başlıklı öyküyle sonlandırıyor. Yazar, Ya Bir Gün Kavanoz Kapakları Biterse?'' öyküsünde sizi samimi, meşgalesi başından aşkın, hayatın anlamını mutfaktaki başarısında bulan, konserve yapmayı hayatın enerjisi olarak gören Menekşe Hanım'la baş başa bırakıyor. Nice Menekşe Hanımları göz önünüze getirip üzülmeye başlamışken Muharrem Bey karakteriyle, birbirine tutunan sadık yaşlı çift portresi oluşuyor sonra. Menekşe Hanım da tatlı üslubuyla; Bundan gayrı Muharrem bana hiç gül almadı ama koca bir poşet kapak aldı!'' diye aralarındaki derin sevgiyi dile getiriyor. Tatlı mı tatlı yaşlı çiftimizi ele alır da gençlerin evlenememe sorununu ele almaz mı yazar? Gitgide büyümekte olan sosyoekonomik problemlerden biri, evlenmeden önce kız tarafının bitmeyen alınacaklar listesini bitirmeye çalışmak ve beraberinde gelen türlü türlü sıkıntılar... Adem karakterindeki damat adayımızın çektikleri ve bitti dediği anda açılan kapılar... Hayal kırıklığı, çaresizlik ve umut üçlemesine şahit olacaksınız. Bir tüp çikolata genç kızın kalbini fethetmeye yeter mi? Ataerkil kültüründe büyüyen ve varoluş sebebi Belki bu sefer oğlan olur! beklentisiyle gerçekleşmiş bir Son Gül hikayesi düşünün. Bir tüp çikolata, çocukluk arzularının toplamı haline gelir. İşte Sütlü Çikolata Aklımda, tüm Songüllerin sevgi ihtiyacını içinde barındıran bu öykünün adıdır. 1 Resimlerin çiziminde teknik ve bolca motivasyon açısından yardımını eksik etmeyen Ayşe Merve YAĞMUR'a çok teşekkür ederim. Harika bir yazı ve harika çizimler olmuş. Yeni bakış acisiyla böyle bir çalışmayla karşılaşmam inanılmaz keyif verdi.. Tebrikler Zebunniso hanım. Özgün ve sempatik bir kitap tanıtımı olmuş. Çok beğendim. Özellikle çizimler de harika. Emeğinize sağlık. Yeni çalışmalarınızı okumak dileğiyle. Orijinal, samimi ve akıcı bir çalışma olmuş. Kaleminize, gönlünüze sağlık."} {"url": "https://helezondergisi.com/yabanci-dil-ogrenme-sureci-erdal-karaman/", "text": "Bugün yeryüzünde 6000 civarında dil konuşulmaktadır. Yerküre her dil için bir renge boyansaydı dünyamız farklı çiçeklerin bulunduğu bir bahçe gibi rengarenk olurdu. Bunca dilin konuşuluyor olması farklı milletlerle irtibata geçmemize, onlarla iletişim kurmamıza, elbette mani olamamıştır. Yüzyıllardır ekonomik, kültürel, siyasi vb. birçok sebepten ötürü kendi dili dışında başka dilleri öğrenmek için insanlar değerli vakitlerini feda etmektedir. Zahmetli, uzun soluklu ve sabır gerektiren bu süreç, birçok insanı farklı arayışlara sevk etmiş/etmektedir. Pek çok düşünür, bazen insanı canından bezdiren bu vetireyi kısaltmak, zamandan tasarruf etmek maksadıyla harekete geçmiş ve herkesin kolayca anlaşabileceği suni diller dahi icat etmiştir. Sınırlı söz varlığına ve basit gramer kurallarına sahip olan yapay dilleri insanların istifadesine sunmuşlardır. Suni dillerin tarihi çok eskidir. İlk suni dil, mucidi olan Mehmet Muhiddin'in, 1580 yılında kurallarını tespit edip insanlara sunduğu ve dilsizlere dil veren'' anlamına gelen Baleybelen'dir. Bugüne kadar kimsenin yapmadığı bir hizmeti icra ettiğini belirten müellifin eseri Arapça, Farsça ve Türkçeden alınan 10.000 kelimeden oluşmaktadır (Koç, 2015). Mehmet Muhiddin'den sonra Alman Papaz Johann Martin Schleyer, 1879 yılında İngilizce, Almanca, İtalyanca, Rusça, Fransızca, İspanyolca ve Latinceyi örnek alarak Volapük adlı dili geliştirir (İlkhan, 2013, s. 168). Daha sonra suni dil denemeleri devam eder. 1887 yılında Polonyalı Doktor Ludvig Zamanov, kelime türlerinden isim sonlarına -o, fiil sonlarına -i, sıfat sonralarına -a, zarflara da -e harfi getirmek suretiyle tertip ettiği Esperanto (Baykal, 1966, s. 563) dilini insanların hizmetine sunar. Esperantonun restore edilmiş varyantı olan İdo dili de bu gruba dahil edebileceğimiz yapay dillerdendir. Bahsedilen suni dillerin dışında daha birçok dil icat edilmiştir. Bugün de tecrübe ettiğimiz gibi kısa sürede herkesin öğrenip ünsiyet kurması planlanan yapay diller insanların yarasına, maalesef tam merhem olamamıştır. Bu dillerde hedeflendiği gibi iletişimi kolaylaştıracak pratik çözümler de henüz keşfedilmediğine göre, önem derecesine ve ihtiyaca göre kendi tabii seyrinde teşekkül etmiş dilleri öğrenmenin tek çözüm yolu olduğu görünmektedir. Hal böyle olunca dil edinimindeki süreyi en aza indirecek teknik ve metotlar geliştirilmiştir/geliştirilmektedir. Binlerce uzman farklı çalışmalar yapmış yapmaya da devam etmektedir. Elbette çevre, uygulanan metotlar, dilin ana dilimizin dışında farklı bir dil ailesinden olması, yaş, motivasyon düzeyi, zaman, araç ve gereç gibi etkenler dilin ediniminde önemli rol oynar. Fakat bütün bunlara rağmen bahsedilen süreci kısaltmak ve efektif fayda sağlamak mümkündür. Yeni bir dili öğrenmek için yola çıkanları, öncelikle seslerden telaffuza, kelimelerden manaya, kelime gruplarından mecazlı anlatımlara kadar iç içe girift yapıların yanında farklı kültür, inanç ve yaşam tarzından beslenen zengin ve çetrefilli bir dünya bekler. Her birisi binlerce yıldan beri toplumun kullanageldiği ve toplumsal anlaşmayla mana kazanan, binlerce kelimeden oluşan bu yapının her geçen gün bir çocuk gibi büyüyüp gelişmesi de işin cabasıdır. Yabancı bir dil öğrenimini beş başlık altında ele almak mümkündür: Kulağa hitap eden yönüyle dinleme, farklı seviyelerde farklı söz varlığına sahip metinleri okuma-anlama, benimsenilen kelimelerle meramını anlatmaya yönelik konuşma, herhangi bir konuda dilin kurallarına uygun yazma ve dilin kurallarını ihtiva eden gramer. Dil ediniminde birbirleriyle iç içe olan bu yapılar aynı anda yürütülmelidir. Ana dili ediniminde çocuk anne karnından itibaren dilinin seslerine aşina olur. Doğduğunda etrafında dilini konuşan insanların olması ve kısa sürede bazı kelimeleri telaffuz etmeye başlamasıyla çocuk önce konuşmayı öğrenir ve dilin ses sistemini benimser. Ne yazık ki yabancı dil öğrenimi her zaman konuşulan dilin ortamında olmayabilir. Bahsedilen eksiklik dinleme, telaffuz çalışması, farklı sesleri ayırt etme gibi etkinliklerle telafi edilebilir. Malumdur ki yeni bir dilin ediniminde kulağın seslere aşina olması önemli bir basamaktır ve zaman ister. Hedefteki dilden dilimize geçen kelimeler dahi farklı bir ses yapısına bürünmüş olabilir. Arapçadan aldığımız mucize kelimesini Arapçada olduğu gibi ayn harfini bastırmak suretiyle Araplar gibi telaffuz etmeyiz. Ayn'' sesi Türkçede olmadığı için kendi dilimizin ses sistemine uydurur, dilimizin fonetik yapısına uygun telaffuz ederiz. Yabancı dil öğrenirken ses cihazlarımızı kendi dilimizden farklı olarak kullanmaya zorlayan yeni bir ses örgüsü ile karşılaşırız. Ses yapısının farklı olmasından dolayı çoğu zaman yabancı kelimeleri kullanırken ekstra çaba harcamamız gerekir. Bundan dolayı da associated press'' gibi yapıların ses cihazlarımız tarafından teşekkülü bir hayli meşakkatli olur. Dilin fonetik yapısına kulağın alışması ve bu süreci kısa sürede tamamlamak önemlidir. Diğer taraftan bu evrede edinilen kelimelerle konuşmak, sözcükleri benimsemek ve telaffuzun yerleşmesi açısından elzemdir. Bu süreçte kitle iletişim araçlarının yanı sıra kelimelerin telaffuzunu o dili konuşan birisinden de duymak birçok kelimeyi somut hale getirir. Okuduğunu anlama; bir metinde geçen temanın ana fikrini ve konusunu tespit etme, dil öğreniminin önemli basamaklarındandır. Bu, metinleri çözme ve kelime hazinesini artırmada da önemli rol oynar. Bulunulan seviyeye göre farklı ihtisaslara ait metinleri okumak ve kelimelerin farklı anlamlarda kullanıldığı yerleri görmek dil edinim sürecini hızlandırır. Yani kelime hazinesini zenginleştirmenin yolu, farklı alanlara ait metinleri okumak ve anlamaktan geçer. Kelimeler, tanıştığımız insanlar gibidir. Yeni tanıştığımız birisi ile ne kadar sık karşılaşırsak o şahsı daha sonra hatırlamamız ve tanımamız da o kadar kolay olur. Yeni tanıştığımız birisiyle aradan uzun süre geçtikten sonra karşılaştığımızda bazen, Sizi bir yerden gözüm ısırıyor ama...'' şeklinde kurduğumuz cümleler oldukça yaygındır. Kelimeler de öyledir. Diğer taraftan metinleri çözmede yeterli söz varlığına sahip olmak önemlidir. Bu aşamada farklı metotlar denenebilir. Aynı kökten gelen ve farklı şekilde karşımıza çıkan kelimeleri birlikte öğrenmek zamandan tasarruf etmemizi sağlarken birçok kelimeyi edinmemizi kolaylaştırır. Arapçadan dilimize geçen alim, muallim, ta'lim, i'lam, allame vb. kelimeler ilm kelimesinden türemiştir. Her dilde Arapçadaki gibi vezinlerle kelime türetme söz konusu olmasa da aynı kökten ekler vasıtasıyla türetilen kelimeleri öğrenmek, anlamları farklı olsa da yeni kelime ediniminde önemli bir metottur. Dilimizden ya da bildiğimiz yabancı dillerden yeni öğrendiğimiz ve aynı zamanda bizim o dilden ödünçlediğimiz kelimeler, fonetik değişikliğe uğrasa da dil edinim sürecini hızlandıracaktır. Yeni dil öğrenen birçok insanın çekindiği, hata yapmaktan korktuğu bir alandır konuşma. Dil öğrenmeye başladığımızda belli bir süre yeni öğrenilen kelimeleri kendi dilimizdeki gibi telaffuz ederiz. Ses cihazlarımızın kendi dilimize aşina olmasından dolayı bu süreç gayet normaldir. Öğrendiğimiz kelimeleri pratiğe dökme diyebileceğimiz konuşmada anadili olan biriyle sohbet etmek gerekir. Böylece kelimelerin telaffuzunu, söz kalıplarını, eş anlamlı kelimelerin nerede ve nasıl kullanıldığını, kelimelerin vurgusunu, her şeyden önemlisi, zihnimizde bir yerlerde yarım yamalak hatırlayabildiğimiz yeni kelimeyi kullanmakla konuşma fobisinin üstesinden gelinmiş olur. Bu süreci hızlandırmanın yolu, öğrendiğimiz kelimeleri yalnızken sesli olarak tekrar etmek veya bir metni yüksek sesle okumak konuşmada kısa sürede mesafe katetmemizi sağlayacaktır. Kendi gibi aynı dili yeni öğrenen birilerini dinlemek ve konuşmasına şahit olmak yabancı dil ediniminde Ben yapamam.'' ön yargısını Benim neyim eksik?'' noktasına taşımada önemli bir eşiktir. Tabii ki yabancı dili, ana dili olan birisiyle konuşmak, kelimelerin telaffuzunu ve hangi anlamda kullanıldığını görmek önemlidir. 50 dil bilen Johan Vandewalle bir röportajında, Türkçe öğrenirken saatlerce pratik yapacağı konuşma arkadaşları bulduğunu ve onlarla sürekli konuştuğunu söyler. Söz Vandewalle'den açılmışken onun yabancı dil öğreniminde belli noktaya gelenlere, Bir dili öğrenmeye başladığınızda o dili öğrenmek isteyen birilerine öğrendiklerinizi öğretin.'' tavsiyesi de çok manidardır. Malum bu metot bir zamanlar medreselerde uygulanmıştır. Derse başlayan bir öğrenci, ilk dersinden itibaren, bir sonraki yıl gelecek öğrencilere öğrendiklerini okutmak düşüncesiyle dersleri takip eder ve öğrenir. Yabancı dil ediniminde yazma, birçok duyu organımıza aynı anda hitap etmesinden dolayı kelimelerin yazılışını öğrenmede ve benimsemede önemli bir süreçtir. Cümleleri kurmada, yeni öğrenilen kelimeleri farklı kelime gruplarında kullanmada ve dilin sentaks düzeyine taşınmasında yazma, önemli bir faaliyettir. Bir yönüyle sözün sesle, kelime ve kelime grupları ile somut bir hal alması diyebileceğimiz yazma eyleminde öğrenilen bütün yapıları bir araya getirme söz konusudur. Gramerde öğrenilen kuralların burada hayata geçirilmesine imkan verir. Serbest metin yazma becerisi yanında bir edebi metni kopya etmek de farkına varmadan birçok yapıyı öğrenmemize yardımcı olur. Mehmet Kaplan; belli bir yaştan sonra, İngiltere'de İngilizce öğrendiği dönemde, öğrencisi Orhan Okay'a yazdığı mektuplarında, İngilizce öğrenirken bir kitabı günde üç saat ayırarak baştan sona yazdığını anlatır. Dilin en önemli yapı taşlarından birisi de gramerdir. Yabancı dil denildiğinde sadece gramer öğretimi gündeme geldiğinden bazen dil bilgisi öğretimi eleştirilmektedir. Çoğu zaman hedefteki dilin konuşulduğu yerde olmadığımızdan, dilin genel yapısını kavrama, gramer unsurlarının cümleye kattığı anlamı fark etme ve hepsinden önemlisi dilin yapısına mahruti bir bakış kazanılması açısından gramer öğrenimi önem arz eder. Elbette yabancı bir dilin öğrenilmesi de hemen gerçekleşecek bir süreç değildir. Bazen aylarca çabalama neticesinde konuşulanı anlamadığımızda Hala anlamadığım, bilemediğim kelimeler var, bu iş olmuyor duygusu ile sık sık karşılaşmamız mümkündür. Bu süreçte ümitsizliğe kapılmamak, pes etmeden ısrarla öğrenmeye devam etmek dil edinimini yarıda bırakmamıza mani olur. Kitle iletişim araçları ile dünyanın küçüldüğü çağımızda materyal bulma, seviyelere göre ses kayıtlarına ulaşma, istediğimiz zaman değişik konularda yapılan konuşmaları dinleme ve çeşitli kaynaklara erişme, yabancı dil edinme sürecine ivme katmıştır. Yeni bir dil öğrenme sürecine girenlere netice elde edinceye kadar sabretmek ve sürekli çalışmak düşüyor."} {"url": "https://helezondergisi.com/yagmur-ve-gozyasi-seher-saglam/", "text": "Çok teşekkür ederim Gülseher hanım. Duygularınızı nazım olarak ne güzel ifade etmişsiniz. Çok beğendim. Bilmukabele diyor, selam ve sevgilerimi gönderiyorum."} {"url": "https://helezondergisi.com/yalnizlik-kuyusu-esra-bal/", "text": "Nasılsın? Ben yine sana yazmaya nereden başlayacağımı bilemediğim bir mektubun başındayım. Zaten sen gittiğinden beri yaşamaya bile nereden başlayacağımı bilemediğim sabahlara uyanıyorum. Her geçen gün türlü türlü handikabın içinde kayboluyorum. Bazen öyle yazmak geliyor ki içimden, kalbimden, ruhumdan... Dünyadaki tüm kağıtları, kalemleri tüketecekmişim gibi... Bazen de kalemim hiç oynamıyor; ne yazsam zaten söylenmiş, yazılmış gibi... Bunca yaşananların üzerine yazılacak bir harf dahi kalmamış gibi... İşte bu ikilem, beni kafes gibi sardığında nefes alamıyorum. Aklıma ilk gelen seni aramak oluyor. Seninle dertleşmek, sesini duymak... Sonra artık seni arayamadığımı hatırlayınca dipsiz bir kuyuya düşerken buluyorum kendimi. Yokluğunun beni ittiği bu dipsiz kuyuya bugün bir isim verdim: ''Yalnızlık kuyusu'' Gittiğinden beri kana kana içiyorum. Yaşadığım kalem tutulmasının bu kez ne kadar süreceğini bilmiyorum. Hayatımın kaçıncı kez altı üstüne geliyor, zaman kaçıncı kez donuyor, bilmiyorum. Yazacağım tüm hadiseleri içimde sıraya koydum. Biliyorum, anlatmazsam altından kalkıp üstesinden gelemeyeceğim. Delirecek gibiyim. Pencereleri açsam, bağırsam avazım çıktığı kadar; atsam kendimi yollara ve koşsam, koşsam, koşsam... Dizlerimin üzerine yığılsam, düştüğüm yerlerden sen kaldırsan beni. Çıkamıyorum bu kuyulardan. Hayatın terazisinde bir kefeye sensizliği koyuyorum; diğerine ne koyarsam koyayım sensizlik ağır basıyor. Keşke gitmeden bu duyguyla nasıl başa çıkacağımı da öğretseydin. Belki de ilk kez bu kadar kızgınım sana. Yokluğunla nasıl dertleşilir bilemediğimden her mektupta aynı yörüngede turumu tamamlayıp vedalaşıyorum seninle. Sonra sahile gidip tek başıma saatlerce denizi izliyorum. Bana kilometrelerce uzun gelen iskelede sana yazamadığım onca yükün ağırlığıyla yürüyorum. Bu sahile ilk geldiğim zamanlar, içimden seninle konuştuğumu bilmediği için dertli duruşuma bakarak iskeleden atlayacağımı sanan memura acı bir tebessümle selam veriyorum artık. Sonra ne mi yapıyorum? Denize karşı oturup hiçbir açıdan yüzümün görünmediği o bankta gözyaşlarıma kavuşuyorum. Gözlerimde yaş, kalbimde sızı... Kulağımda Barış Manço şarkısıyla birlikte içinde olduğum kafesten, üzerimden uçup giden kuşların özgürlüğünü izliyorum. Belki senin yanına göç ediyorlardır diye onlarla uçtuğumu hayal ediyorum. İnsanın hayalleri de tutsak olamaz ya! Hayat kimileri için tek bilinmeyenli bir denklem iken kimileri için sonsuz bilinmeyenli bir çıkmazmış. Sen gittiğinden beri benim denklemimin bilinmeyenleri her geçen gün çoğalıyor. Şimdi sonsuz bilinmeyenli bir çıkmazdayım. Hangi bilinmeyene ne değer verirsem vereyim, yok çözülmüyor. Nefes alamıyorum. Bak ellerim de titriyor ve yine aynı yörüngede tamamlıyorum cümlelerimi. Kalemi bırakır bırakmaz sahile gideceğim. O bankta yalnızlığı içerken deniz kokusunu sığdırabildiğim kadar çok sığdıracağım içime. Ve yarın kahvenin en acısını yapıp bitip tükenmeyecek bir kalemle içimi tümden dökeceğim sana. Yarın. Mektup yazmayı sevdiğim kadar okumayı da severim. Mektup almadım sanırım ama mektup açacağım oldu benim. Kullanamadım. Ellerinize sağlık. Devamı gelir umarım."} {"url": "https://helezondergisi.com/yankisiz-tahsin-i-kelam/", "text": "Eksik olma İbrahim abi, çok teşekkür ederim.."} {"url": "https://helezondergisi.com/yapay-zeka-bir-gun-nobel-alir-mi-semih-yilmaz/", "text": "Akıllı yazılımların hayatın her alanında kullanıldığı günümüzde, edebiyatın bundan etkilenmemesi elbette kaçınılmazdı. Geliştirilen Yapay Zeka programları, henüz dört dörtlük olmasa da şimdiden senaryodan şiire, tiyatro oyunlarından romana kadar her dalda klavye oynatmaya başladı bile. AI terimini ilk defa 1956'da bir konferansta kullanan John McCarthy'di. O günden bu yana AI'nın gelişimi ve kullanımı hızla arttı. Artık arabamızı tek başına süren AI'lar, yüzlerini tarayarak suçluları bulup güvenliğimizi sağlarken günlük ajandamızı ayarlayıp satrançta dünya şampiyonlarını yenebiliyorlar. Ünlü edebiyat teorisyeni Roland Barthes, Okurun doğuşu, yazarın ölümü pahasına gerçekleşmelidir. derken, muhtemelen yazarı bir bilgisayar programının öldüreceğini öngörmemişti. Yine Barthes'e göre metin, sadece bir anlam taşımaz; kültürün farklı kaynaklarından beslenen alıntılarla var olur, bu yüzden yazarın özgünlüğünden de bahsedilemez. Beğenerek ve etkilenerek okuduğumuz bir kitabın yazarının kim olduğu aslında o kadar önemli değil gibi, onu yazan bir bilgisayar olsa bile. İşte geçtiğimiz aylarda AI alanında son büyük atılım gerçekleşti ve GPT-3 yayımlandı. Şu ana kadar yapılmış en büyük insan dillerini taklit programı olan bu AI, kendisine sorulan pek çok alandaki soruyu cevaplarken farklı dillerden çok hızlı tercümeler yapıyor, istenilen başlık ve konularda şiir, hikaye, senaryo hatta roman bile yazıyor. Hatta bunu yaparken belli bir yazar veya şairin üslubunu taklit edebiliyor. Programın yayımlanmasından sonra pek çok insan ve özellikle bazı araştırmacılar, AI ile ilgili deneyimlerini paylaşmaya başladılar bile. Bunlardan biri olan İsveçli araştırmacı Almira Osmanoviç Thunston; programa 500 kelimelik akademik bir makale yazdırdığını, AI'nın iki saat içinde uygun alıntı, kaynak gösterimi ve doğru bir akademik dil kullanımıyla görevi başarıyla tamamladığını belirtiyor. Yazar Jennifer Lepp ise %80'ini yazdığı romanının yayınevine teslim tarihi yaklaşınca aynı AI programıyla romanını hızlıca tamamladığını ve küçük düzeltmelerle vaktinde teslim edebildiğini anlatıyor. Bir başka romancı Joanna Penn, bu konuda eleştirel yaklaşanlara Zaten AI destekli bir yazarsınız, Amazon'u alışveriş yapmak için kullanmıyor musunuz? Google'ı araştırma için kullanmıyor musunuz? diyor. Bu konudaki belki de en kayda değer çalışma ise Japonya'da gerçekleşti. Bir Bilgisayar Roman Yazarsa adlı bir bilgisayarın yazdığı roman, katıldığı roman yarışmasında seçmeleri başarıyla geçti. Yarışmanın hakemleri bu yöntemle yazılan 2 romandan birinin ilk elemeyi geçmesi yönünde oy kullandılar. GPT'nin ilk sürümleri yayımlandığında ortaya çıkan ürünlere bakıp alay ederek gülenler, şu anda az da olsa panik havasına girmiş durumdalar. Her geçen gün kalitesi artmaya başlayan AI ürünleri, geçimini yazarak sağlayan yazarları henüz endişeye sevk etmese de yayınevleri ellerini ovuşturmaya başladı bile. Sonuçta yazarın ölümünü dört gözle bekleyen yayınevleri, edebiyatın makineler tarafından yapılmasına sıcak baksalar bile AI'ların kullandığı algoritmalar, yine insan yazarların eserlerinden etkilendiği için yazarların bir şansı olduğunu söylemek hala mümkün. AI programları elbette sadece yazma üzerine kurulu programlar değil. Yazara çok faydalı olacak işlevleri de var. Ne kadar iyi yazarsa yazsın yine de hata yapan yazarlar için harika düzeltme programları mevcut. Üstelik bu düzeltmeler sadece yazım ve noktalamayla sınırlı değil, her türlü cümle yapısını düzeltme imkanına da sahip. Özellikle akademik çalışmalar yapanlar için intihal kontrolü yapan AI programları da her geçen gün geliştirilmeye devam ediyor. Yapıları değiştirilmiş cümleleri tespit edip orijinaliyle kıyaslayan programlar, bu konuda ciddi sonuçlar elde etmeye başladı bile. Uzun metinleri hızlıca tarayıp okuyucuya sağlıklı ve kısa özetler yapan programların yanında, hedeflenen içerikleri en kısa zamanda ve en doğru şekilde karşınıza çıkaran programlar da AI'nın sağladığı önemli avantajlardan birkaçı. Bu yüzden AI'yı ve gelecekte yazar üstündeki konumunu kabullenmeye başlamak belki de ondan korkmaktan çok daha faydalı. Sonuç olarak, AI, edebiyatın tabutuna çakılan bir çivi mi, yoksa onu başka evrelere taşıyacak bir yeni araç mı? sorusuna şu an için cevap vermek zor olsa da şimdiden Nobel Edebiyat Ödülü kazanacak ilk AI'nın hangi program olacağına dair bahisler dönmeye başladı bile. AI ile yazılan romanlar, ileride içerik ve kalite açısından insan yazar ürünlerinden daha iyi olsalar da hep bir şeylerin eksik kalacağı duygusu, aklımızın bir köşesinde durmuyor değil. Zannedersem o da okur için atan bir kalp olacaktır."} {"url": "https://helezondergisi.com/yaprak-ve-hayat-omurbek-tillebayev/", "text": "Hafif rüzgarda hışırtı çıkarır bir yaprak, Göğe kanat açan kavağın en ucunda. Bulutu gömlek eder, dumandan eşarp örter. Çok sürmez, boynu bükük sessizce düşer. Hayatın türlü derdi başlar en başından. Ardından iz bırakarak gökte yol alan uçak, Kırgızistanlı şair Ömürbek Tillebayev, 1961 yılında Oş eyaletinin Kara-Suu ilçesine bağlı Miyalı köyünde doğdu. 1979 yılında Kara-Suu Lisesi'nden mezun olduktan sonra, 1984 yılında Kırgız Milli Üniversitesi'nin İletişim Fakültesi'ni bitirdi. Tacikistan Özerk Pamir Bölgesi'ndeki Murgab ilçesinde öğretmenlik yaptı. Mugalimder Gazetası, Erkin Too gibi gazete ve dergilerde edebiyat sayfası editörü olarak çalıştı. İlk kitabı 1987 yılında Kün Cıtı adıyla, son kitabı 2004 yılında Kut Cıldız adıyla yayımlandı. Çeviri şiirleri oldum olası sevmem zaten. Bu çeviride şiir kumaşı yok. Keşke daha kaliteli bir çeviri yapılmış olsaydı. Derseniz ki şiirin orijinaline yakın bir çeviri yaptık, o zaman da şiir çok kaliteli değilmiş demek zorunda kalacağım. Şiirin kırgızcasını da koysanız güzel olurdu bence. Her şeye rağmen insanın faniliğini hatirlatiyor. Şiiri her zaman sanat olarak bakmak gerekmez sanirim."} {"url": "https://helezondergisi.com/yarali-melek-elif-altintas/", "text": "Farz edin ki şu an güvende değiliz. Duymak istemediğimiz sesler, görmek istemediğimiz görüntüler var. Aklımıza neler gelir ya da neler gelmez? Yaralı bir meleği gördüğümüzde, gözlerimizi kapatıp susabilir miyiz? Kulaklarımızı Munch gibi kapatıp haykırmak işe yarar mı? Güvende değilsek çepeçevre sarılmayan benliğimizle eksile toplaya hayatımıza nasıl devam ederiz? İlk önce kendimize Neler oluyor? diye sorarız. Bundan sonra farkında olduğumuz güvensiz durumdan kurtulmak için yardım bekler ve herkesin duymasını isteriz. Sonrasında her şey biter. Her şey! İnsanlık, yaşadığı olumsuzlukları DNA sarmalına kodlarken yeni nesillere aktarmaya devam eder; bunlardan birisinin adı 'savaş' olarak kalır. Bencil, düşüncesiz, bozguncu kişilerin iyi insanlardan hep daha az olduğunu varsayarım. Nitekim baskın dil, genellikle olumsuzu konuşur. Eylemlerde bu dil daha etkindir. Bir kısım insan, idealleri uğruna hırslarına yenik düşerken bir kısım insan da huzuru arar. Hatta ses olmak için hikayeler, masallar, bildiriler, şiirler, romanlar, şarkılar yazarlar. Teması barış olan resimler, karikatürler, hicivler yaparlar. Birçoğu ileriki nesillere ibretlik birer belge niteliğinde ulaşır. Dünyanın herhangi bir yerinde kargaşa ya da savaş olsa tüm insanlar tarafından fark edilmesi istenir. Kuşkusuz bunu anlatmanın en etkili yolu yine sanatla olur. Çünkü doğrudan evrensel dille tüm kitlelere ulaşmak elzemdir. Aslında size anlatmak istediğim bir resim var: 'Yaralı Melek' (Görsel 1). Bu tablo Finlandiya'nın en ünlü resmidir. Hugo Simberg'in, bu eseri neden yaptığı pek bilinmez. Picasso'nun Guernica'sını da birçok kişi bilmesine rağmen o da Simberg gibi resim hakkında hiç konuşmaz. Oysa onu İspanya İç Savaşı'na atıf olarak yapar. Picasso'nun bir de Paloma'sı vardır. O, sadece beyaz bir güvercin resmi değil; insanlığın huzurla, güvende yaşayabilmesi için barış adına yapılmış mücadele örneği olup kapkara bir resmin içinde bembeyaz havalanmayı bekler. Bansky takma adıyla bilinen ve kimliğini saklayan grafiti sanatçısının resimleri çok yerde gözümüze çarpar. O, duvarları savaş karşıtı grafiti ve resimlerle doldurur. Kimliğini saklaması namıdiğer Bansky'nin fırçasını daha cüretkar ve özgür kılarken dikkat çekmeyi de başarır. Bir duvara çizmiş olduğu resim 'barışın sembolü + kalp ve o kalbi muayene eden bir doktor'dan ibarettir. Kısa ve net olan resim, düşününce çok anlamı da içine alır. Ne enteresan bir resim, öyle değil mi? Evet, barış gerekli. Onun yaşamını sürdürmesi için hayati organ olan kalp de gerekli. Fakat o kalp yorgun mu, sağlıklı mı? Bunun için iyileştirici adımlar olmalı mı? Hepsi kalbin yaşamasına veya ne kadar süre dayanacağına bağlı, değil mi? Az önce bahsettiğim 'Yaralı Melek' isimli resim de bana bu gerekliliği hatırlatır. Tabii ki savaşın birçok çeşidi var. Bu çeşitliliğin içeriği ne olursa olsun, durumun bize o anla sınırlı kalmayacak olduğunu da düşündürür. Kayıplar zamanla kapanamayacak ölçüde ağırlaşır. Gelecek ve geçmişi andan ibaret olan çocukların kaybettikleri sadece yakınları değil, çocukluklarıdır. Resme her baktığımda sağdaki çocuğun bakışlarında bu serzenişi görürüm. Bizi yalnız bıraktınız. diye seslenişini duyarım. Melekse artık konuşamayacak kadar bitkin ve solgun. Soldaki çocuk yardım umamayacak kadar bezgin ve umutsuz. Yaralı olan meleğin de çocuk olması, sanki tüm acı çeken çocukları sembolize eder. Turgut Uyar'ın Sevgim Acıyor. demesi gibi bu resme baktıkça Çocukluğumuz acıyor, duyun bizi! sesi; çığlığı bastırılmış renklerle ve küçük bedenlerin tavırlarıyla yükselir. Bendeki yankısı ile de denkleşir. Öncelikle resmi derinden anlayabilmek için bazı ipuçlarını toplamak gerekir. Ressam eseri tarihsel bir olaya gönderme olarak mı yapmış, onu etkileyen bir durum mu yaşamış? Birçok şeyin olması mümkün. Etkilendiği olay her ne ise bunları öğrenmeden önce resmi kendi sezgilerimle harmanlamayı severim. Bu ön yaklaşımla resmin bizim üzerimizdeki etkisinin yalın haline dönüp bakmak isterim. Bu durum beni, resmin hikayesini ön yargısız ortaya çıkardığım konusunda ikna eder. Resmin içinde daha çok yer bulmama neden olur. Çünkü eseri düşüncelerimle kendimin tamamladığını algılarım. Gözleriniz alt satırlara doğru kaymadan burada bir süre durun. Resme uzun uzun bakın ve sizin üzerinizde bıraktığı izlenimini düşünün. Zira benim anlatacaklarımla sınırlı kalmanızı istemem. Haydi, şimdi resme birlikte misafir olalım. Esere baktıkça sağdaki çocuk gözleriyle diğerleri suskunlukları ile bizi oraya çağırmaya devam eder. Resmin merkezine yerleşmiş üç figür var. Arkadan öne doğru nehirle başlayan paralel çizgilerin desteklediği sedyede, gözü kapalı olan melek; resmin ortasında, beyaz elbisesi ve kanatlarıyla -resimde renkler ve atmosfer donuk olsa da- beyaz melek ambiyansı yumuşatır. Ressamın, küme küme kardelenlerin olduğu toprakta yer yer kırmızıya dönük fırça darbeleri ise resimdeki tek sıcaklık olur. Sarı renkler ise beyazla soğutulmuş olup yaygın bir hastalığı betimler. Koyu renkli pantolonu ile toprak rengi ceket giymiş olan çocuk sedyeyi tutar. Sağdaki çocuk izleyici ile doğrudan iletişim kuran tek figürdür. Çocuğun, çatık kaşları ve alt dudağının hafif yukarı kalkmasıyla bezginlik, öfke ve küskünlükle karışık olan duygularının anlamını çözmeye çalışırız. Gözlerimiz resimde sırayla gezerken meleğin bakışlarını yere doğru çevirmiş olduğunu görürüz. Melek, gözleri beyaz bir örtüyle kapalıyken bir kurbanı andırır. Kollarının ve yorgun omuzlarının ağırlığı onu öne doğru çeker. Süzgün vücuduyla sedyeyi oturarak tutar. Sağ elinde ise yeniden doğuşun ve iyileşmenin sembolü olan beş kardelen taşır. Yaralı kanatları ve çıplak ayakları ile bu sarı saçlı melek resme ismini verir. Bir sonraki siyah elbiseli ve şapkalı çocuğun bakışları gidecekleri yere doğru bakar. Yüzü profilden görünse de çocuğun gözlerinde taşıdığı yükle boynu hafif aşağı eğilir. Çaresizlikle ilerlemenin getirdiği ilginç kararlılığın verdiği sessizlikle yürür. Önde olmanın ayrı zorluğunu çeker. Onun bize bakmaya bile lüksü yoktur. Büyük ayakları sanki yaratıcının ona anlamlı bir armağanı gibidir. Yaralı Melek, 2006 yılında oy birliğiyle Finlandiya'nın ulusal tablosu seçilir. Eserin yapılışının üzerinden yüz on dokuz yıl geçmiş olmasına rağmen hala kendi adından söz ettirir. Bu da Hugo Simberg için büyük bir başarıdır. Resmi bu denli etkileyici kılan ressamın tek bir sembolle çoklu anlatımı hedeflemesidir. Tabloya baktıkça anlamlar çoğalır. Fakat resme her baktığımda resmin özüne indiğimi hissettiren tek bir şey görürüm; günahsız yaralı meleği yine masum ve günahsız iki çocuk taşır."} {"url": "https://helezondergisi.com/yater-ki-jozef-kilciksiz/", "text": "Ağzının kenarından kan damlar gibi okuyanlar bilir, yarım kalmışlığa koca bir direniştir şiir. Tüm olabilme sızısını alt alta yazabilme çabası. Ne büyük bir çığlıktır ki dünyanın öbür ucundan duyulabilme mucizesi en çok ta. En kibar kafa tutma çelişkisi. İnsanın en kendi içinde çekilmiş savunması."} {"url": "https://helezondergisi.com/yayindayiz/", "text": "- Kaligrafi Meryem TUNCA (11.888) - Dora Maar Ağlayan Kadın mı? Elif ALTINTAŞ (3.383) - ARALIK SAYIMIZ YAYINDA! (3.205) - Soraya'ya Mektup Elif ÖZSOY (2.203) - Sevgi Boyutunda Kal Emin Osman UYGUR (1.866) - An Interview On Poetry With The Poet Ilinca BERNEA Seher SAĞLAM (1.756) - Johan Vandewalle ve Türkçenin Matematiği Emin Osman UYGUR (1.678) - Neden Pink Floyd / Elif ÖZSOY (1.671) - Sürgündeki Şair Yırçı Kazak / Erdal KARAMAN (1.606) - YÜZÜKLERİN SIRRI Elif ÖZSOY (1.585) İçeriği ile heycan veren hatta ve hatta hayal ve düşlere sürükleyen ekibi, çalışmaları ve tasarımlarıyla enfes bir lezzet bırakıyor bende HELEZON! Edebiyat ve sanat dolu nice yıllara Helezon."} {"url": "https://helezondergisi.com/yesi-yildizi/", "text": "Sayram'da sonbahar rüzgarları serin serin esiyordu. Ahmet, evin avlusuna çıkmış, saçlarını savuran rüzgara aldırış etmeden yere düşen yaprakları izliyor; bazen birini tutmaya çalışıyor, bazen de yere düşenleri alıp havada yeniden uçuruyordu. O sırada pencereden ablasının seslenmesi üzerine elindeki sararmış yaprakla eve doğru koştu. Ev kalabalıktı. Hafif bir sesle okunan Yasin suresi, evin hüzün havasını biraz olsun dağıtıyordu. Ahmet, hasta yatan annesinin yanına geldi. Ayşe Hanım, bir ara gözlerini açtı. Yanında oğlunu görünce hafifçe tebessüm etti. Elini oğlunun başında gezdirdi, ağladı. Son nefeslerini alıp veriyordu. Kısık bir şahadet duyuldu, gözleri kapandı. Ahmet'in ablası annesine sarılarak ağladı. Ahmet bir şey anlamadı. Elindeki sararmış yaprak yere düştü. Birisi elinden tutup dışarı çıkardı. Aradan üç yıl geçmişti. Sayram camisinin minaresinden yükselen ezan sesi sonbahar rüzgarlarına karışıyordu. Hz. Ali'nin neslinden gelen İbrahim Efendi'nin fani alemdeki son günüydü. Ezan sesiyle gözlerini açan İbrahim Efendi, namazını oturduğu yerden eda etti. Namazdan sonra kızını yanına çağırdı. Odada kimse yoktu. İbrahim Efendi kızına, Ey benim kızım! Kardeşin bu dünyaya ender gönderilen mübarek bir kişi olacaktır. Ona göz kulak ol. Benim dergahımda, bağlı bir sofra var. Ahmet o sofrayı kendi kendine açtığı zaman onun cihan mülkünde görünme vaktinin geldiğini bilmelisin. Zamanı gelmeyince bu sırrı kimseye açma. diye vasiyet etti. Küçük yaşta yetim ve öksüz kalan Ahmet, ablasıyla birlikte Sayram'dan dedesi İlyas'ın şehri olan Yesi'ye hicret etti. O sıralarda yaşı hayli ilerlemiş olan Aslan Baba Hazretleri, Yesi'de gönülleri irşat etmekle meşguldü. Gevher Şehnaz, kardeşi Ahmet'i Aslan Baba'ya talebe olarak verdi. Ahmet, Aslan Baba'yla ilk karşılaşmasında emaneti istedi. Henüz yedi yaşındaki bir çocuğun Aslan Baba'ya böyle pervasızca hitabından oradaki büyükler rahatsız oldular. Aslan Baba müdahale etti ve Ahmet'i yanına çağırdı. Onu kucakladı, öptü. Cebinden emanet hurmayı çıkardı ve Ahmet'e, Evladım, aç ağzını; Efendiler Efendisinden gönderilen hurma seninmiş demek. Allah sana mübarek kılsın! dedikten sonra besmele çekip hurmayı Ahmet'in ağzına koydu. Ahmet, bir yıl kadar Aslan Baba'dan ders aldı. Ancak kaderin cilvesi, bir yılın sonunda Aslan Baba da Hakk'ın rahmetine kavuştu. Onun gidişi Ahmet için yeni bir seferin habercisi olacaktı. Aslan Baba ölmeden önce ona Buhara'yı, Yusuf Hemedani Hazretlerini işaret etmişti. Ahmet, ablasına veda ettikten sonra bir kervanla İmam Buhari hatırası Buhara'nın yolunu tuttu. Emanetinde Hz. Selman-ı Farisi Hazretlerinin sarığı ve asası olan Yusuf Hemedani Hazretleri, Ahmet'i dergahına kabul etti. Ahmet, geceleri yalnızlığı acı bir ilaç gibi yudumlarken tek sığınağı olan Allah'a iltica ediyor, O'nun merhametini diliyordu. Öte yandan Efendimizin de küçük yaşta annesiz ve babasız kalışını kendine misal yapıyor, teselli oluyordu. Gündüzleri kendisine verilen görevleri küçük bedenine aldırış etmeden kusursuz yerine getiriyor; kah odun taşıyor, kah temizlikle meşgul oluyor, kah meraya çıkıp çobanlık yapıyordu. Yemesi ve uyuması çok azdı. Açlığı, uykusuzluğu ve kalp zikrini hayatının bir parçası haline getirmişti. On altı yaşında iken rüyasında ilk peygamber Hz. Adem'i, on sekiz yaşında ise son peygamber Efendimizi görmesi hayatının çok farklı ve güzel mecrada devamına işaret olacaktı. Hz. Adem'in ona Evladım! diye hitap etmesinden çok mutlu olmuş ve bunu şiirlerine taşımıştı. Yaranlar meclisinde nur yağar sohbetinde mısraları ile dile getiriyordu. Kaygım sensin dün ü günü, bana sen gereksin sen. Mecnunlara Leyla gerek, bana sen gereksin sen. Yusuf Hemedani'nin vefatından sonra hizmetlerin idamesi Yesi Yıldızı'na verildi. Hocasından sonra şeriat, tarikat, marifet ve hakikat vadilerinde talebe yetiştirmeye devam eden Yesevi Hazretlerinin, bir süre sonra Buhara'dan tekrar Yesi'ye dönmesi istendi. Yesi'de eğitime devam eden Yesevi Hazretlerinin dergahı, kısa zamanda Orta Asya'nın her yerinden talebelerle doldu. Tarikatı Efendimiz 'in fiilleri olarak gören Yesi Yıldızı, talebelerine özellikle kalb-i selime ulaşmaları adına; dünya, halk, şeytan ve nefis deryalarından geçmelerini salık veriyor ve bu konuda onlara yardımcı oluyordu. Ahmet Yesevi Hazretlerinin, gönül ufkunda yükselebilmek için zamanın arızalarından masuniyetin ve içinde bulunulan mekanın mamur olmasının gerekliliğini zikretmesi günümüz salih düşünce anlayışına benzerliği açısından da dikkate şayandır. Her devirde olduğu gibi o zamanlarda da dar görüşlüler ve kıskanç ruhlar, Hak dostlarına laf atmaktan geri durmuyorlardı. Bu ham ruhlar, gönül insanı Yesevi Hazretlerine de iftira atmaktan çekinmediler. Kadınların uygunsuz vaziyette meclise girdiklerini, talebelerinin hırsızlık yaptıklarını söylediler. Kısa bir araştırma sonunda bunların iftira olduğu anlaşıldı. Bu arada Yesi Yıldızı'nı imtihan etmek için gelen birçok kişi tövbe ederek geri döndü. O zamanlar bölgede dönemin en yaygın dili Farsçaydı. Arapça, Kuran dili olarak kullanılırken Farsça, hayatın her alanında kendini hissettirmekteydi. Türkçe, henüz İslami tabirler ve manalarla tam kaynaşmamıştı. Ahmet Yesevi Hazretleri, Türkçenin de dini anlam derinliğine kavuşması için Türkçe konuşup yazmayı tercih etmiş, böylece onun çağın anlayışına uygun bir seviyeye gelmesini sağlamıştır. Nitekim Anadolu topraklarında duru bir Türkçe ile ilahiler söyleyen Yunus Emre de Ahmet Yesevi'den etkilenip Türkçenin aslına bağlı, verimli bir nehir gibi akmasında önemli bir vazife ifa etmiştir. Yirmi dört saatin önemli bir kısmını ibadete ayıran Ahmet Yesevi Hazretleri, gündüz talebelerine verdiği derslerden arta kalan zamanda ise tahta kaşık yaparak geçimini temin ediyordu. Hatta onun Akıllı diye bilinen bir öküzü vardı. Tahta kaşıkları öküzün üzerindeki heybeye koyar ve onu çarşıya gönderirdi. İhtiyacı olanlar kaşık alırlar, parasını da heybenin diğer kefesine koyarlardı. Eğer biri kaşık alır da parasını ödemezse öküz, parayı alıncaya kadar adamın peşini bırakmazdı. Ahmet Yesevi Hazretleri de gelen paraların çoğunu talebeleri için harcardı. O, Allah Resulü'nün kul peygamberliğini örnek alarak, Hakk'ın vuslat bağında budağı akıl, kökleri hayat, meyvesi hayır ve cömertlik, gölgesi kanaat ve kokusu şevk olan bir ağaç olarak tavsif ettiği fakr halinde yaşamayı tercih ediyordu. Başkalarının kusurları ile meşgul olmayıp sürekli kendi nefsini kınayan Yesi Yıldızı, günahlarından dolayı Hakk'ın kapısına nasıl varacağının hesabını yapıyordu. Kendini o kadar değersiz ve günahkar kabul ediyordu ki cenazesinin arkasından taş atılmasını, ayaklarından tutulup sürüklenerek mezara götürülmesini, Hakk'a kulluk yapmadığı için tekmelenip dövülmesini istiyordu. Bir yerde ise kendini şom ağızlıkla suçluyor ve dağların, taşların bile amelinin olmadığını yüzüne vurduğunu söylüyordu. Kendi kendine; Eğer sen aşıksan önce Hakk'ı tanı! diyerek sürekli nefsini hırpalıyordu. Bu ciddi iç murakabe ile yaşayan Ahmet Yesevi, öte yandan yetiştirdiği talebelerini başka şehirlere; Çin, Hint gibi ülkelere tebliğ için gönderiyordu. Özellikle Anadolu, onun için ayrı bir önem arz ediyordu. Gelecekte Şeyh Edebali, Hacı Bayram, Yunus Emre, Mevlana çiçekleri açacak tohumları büyük bir tevekkülle saçıyordu Anadolu'nun bağrına. Alp erenler, kendilerinden asırlar sonra bir vefa timsali olarak memleketlerine habersizce gidiyorlardı her şeylerini arkada bırakarak ve birer yol evladı olarak. Mansur Ata, Abdülmelik Ata, Süleyman Hakim Ata, Muhammed Damişmend, Sarı Saltuk, Zengi Ata, Tac Ata vs. gibi önemli isimler sevgi halesi olup nur saçıyorlardı. Zaman içinde bu halelerden Kübreviyye, Mevleviyye, Bektaşiyye gibi insanları müstakim yola götüren tarikatlar doğacaktı. Ahmet Yesevi Hazretleri, altmış üç yaşına geldiğinde; Yazık, Hakk'ı bulamadım. diyerek içindeki peygamber sevgisiyle yer altında yaşamaya karar verdi. Üç arşın (bir arşın 68 cm.) derinlikteki çilehaneyi tamamladıktan sonra talebelerini topladı ve: Ey gönül dostları, Allah'ın en sevgili kulu olan Peygamberimiz Muhammed Mustafa Hazretleri 63 yaşında bu dünyadan ayrıldı. Ben de şimdi 63 yaşındayım. Artık şu gördüğünüz çilehaneye çekilecek, ömrümün kalan günlerini bu hücrede tamamlayacağım. dedi. Talebeleri gözyaşlarını tutamıyordu. Zaten ne zaman kutlu adını ansa gözleri dolan Yesevi'nin peygamber sevgisi, gönülleri bir daha coşturmuştu. Yesi Yıldızı, ruhunu Rahman'a teslim edinceye kadar talebe yetiştirmeye bu çilehanede devam etti. Bu halini de ucu yanık bir name gibi, Başım toprak, kendim toprak, cismim toprak; Hakk'a kavuşur muyum diye ruhum müştak. hasret damlalarıyla hemhal gönüllere gönderiyordu. Her ihlaslı mümin gibi o da akıbetinden endişe ediyor ve ölüm murakabesi yapıyordu. Kim bilir, bu ipek yolunun ipek gönüllü insanı, kaç gece sabahlara kadar bu tefekkürle gözyaşları dökmüştü. Birçok Hak dostları gibi hayal ekranı ile gözünün önünde canlandırdığı ölüm murakabesini şiirlerinde şöyle ifade ediyordu."} {"url": "https://helezondergisi.com/yine-bir-keresinde-cindeyken-durdu-ozan/", "text": "Gün doğmadan ayrıldım otelden, arkadaşlarım henüz uykudaydı. Biraz para bıraktım benim için de alışveriş yapsınlar diye. Zira onlar öğleye kadar alışveriş yapacaklardı. Pekin'deki son günüm, tek başıma gezeceğim. Bir gün öncesinden rehberime yolu güzelce tarif ettirdim. Metro ile gideceğim için harita üzerinde aktarma yapacağım metroyu ve ineceğim istasyonları tek tek işaretledim. Hangi kapıdan çıkacağımı, hangi hattı kullanacağımı iyice öğrendim. Hava temiz, gökyüzü berraktı. Rüzgar gökyüzünün kirini, dumanını temizlemişti. Metro istasyonuna inip yolculuk için kart aldım. Bu arada Pekin'de ulaşım oldukça ucuz, bilhassa metro. Tek kullanımlık kartlar satılıyor. Girerken okuttuğunuz kartı, çıkarken cihazın içine bırakıyorsunuz. Metroya binmeden güvenlik kontrolünden geçiyor olmak, alışkın olmadığım bir şeydi. Burada birkaç gün içinde ona da alıştım. Sağ salim ve rahat bir yolculuktan sonra tapınağa vardım. Tapınağın içinde bulunduğu avluya girmeden giriş için bir bilet daha alıp selamladım yapıyı. Bu avluda ağaç yoktu. Taş ve ahşabın hakimiyeti vardı her yerde. Taşın renksizliğine inat ahşabın renkliliği; kırmızı, yeşil, mavi, sarı. Hemen yanımda rehber, bir grup turiste bu renklerin anlamlarını anlatıyordu. Söylediğine göre bu renkler dört elementi temsil ediyormuş. Şehir içindeki ticari taksilerde bile görebilirsiniz bu renkleri. diyordu. Dikkat edebildiğim kadarıyla taksiler yeşil-sarı idi. Cennet Tapınağı, bir zamanlar tüm dini ayinlerin ve ritüellerin yapıldığı bir yer imiş. Ana binanın özelliği, tamamen ahşap olması ve inşasında çivi kullanılmamış olmasıydı. Mimarisine daireler ve kareler hakimdi. Kare dünyayı, daire ise cenneti temsil ediyor. Tapınak dünya ile cennetin birleşme noktası olduğundan, kare ve daireler buradaki binalarda birleşiyor. Halk ile tanrılar arasında aracı kabul edilen imparator, kışın gün dönümünde, senenin mahsullerinin iyi olması için dua edermiş burada. Üç gün öncesinden oruç tutar, meditasyonla arınır ve Tanrılarla konuşurmuş. Geceyi mahsul duası binasında geçirir, ertesi sabah yuvarlak sunakta tanrılara hayvan kurban edermiş. O anın temsili olarak sunumunu tapınak içindeki özel bölmede görebilirsiniz. Tapınak kompleksinin içinde ve bahçede birçok bina var. İmparatorun kurban için kullandığı sunak üç kademeden oluşuyor. Bu üç kademe; insan, dünya ve cenneti temsil ediyor. Beyaz mermerden yapılmış. Merdivenlerin ortalarında, yasak şehirdekiler gibi kabartmalar... Sunağın tam ortası, dünyanın merkezi kabul ediliyormuş. Çin'e gelip sembollerinden biri olan pandaları görmemek olmazdı. Tapınaktan sonra kalan vaktimi burada geçirmek oldukça isabetli bir karar olacaktı ve oldu da. Çok bir beklentim yoktu açıkçası çünkü yeterince hayvanat bahçesi görmüştüm. Amacım panda görmekti desem yalan olmaz. Bir daha gelememe ihtimali korkuttu açıkçası. Gitmişken niye görmedim, pişmanlığını yaşamak istemedim. Bilet alıp hızlı bir tura karar verdim. Önce bambu ağaçları -ki onları görmek de benim için ilkti- ve pandaları görmeye gittim. Sürekli uyuyan tembel pandalar... Hoştular. Biri ağacın başında uyuyor, biri kendisi için hazırlanan sedirde. Biri bahçede uyuyordu oraya vardığımda. Ayağa zorla kalktı. Küçük bir tur attı ve yine yattı. Sevimli hayvanlar şu pandalar. Birbirinin üzerinden bir şeyler ayıklayan yetişkin maymunları ve oyuncaklarla oynayan küçük maymunları izlemek eğlenceli idi. Bir o yana bir bu yana dolaşan kutup ayısını, kirpiyi, tilkiyi, deve kuşunu, havuz başında güneşlenen boz ayıyı, çeşit çeşit kuşları, suda süzülen kuğuları görmek de güzeldi. Su, yeşillik, salkım söğütler, kuş sesleri, çiçekler, çeşit çeşit hayvanlar, neşeli çocuklar, cıvıl cıvıl insanlarla güzel bir etki bıraktı üzerimde hayvanat bahçesi. Akvaryuma da gireyim tam olsun, deyip çok da ucuz olmayan bileti aldım. Çeşit çeşit balıklar, su sesleri ve balıkların hareketini izlerken müzik dinleyebileceğiniz loş seyir odaları... Hızlı bir turdan sonra çıkıp yolumun üzerindekileri pandaları bir kere daha ziyaret ettim. İlginç bambulara baktım bir daha göremeyeceğimi düşünerek. Oysa şimdi bambu hayatımın merkezinde, jakarandalarla birlikte. Son bir kez yemek yemek üzere restoranda arkadaşlarımla buluştuk. Biraz geç kalmıştım. Yemeğimizi yer yemez havalimanına geçecektik. O heyecanı hala hissedebiliyorum. Hala rüyalarımda uçak kaçırırım. Neyse ki bu sefer şansım yaver gitti. Hem yemeğe hem uçağa yetiştim."} {"url": "https://helezondergisi.com/yirci-kazak-erdal-karaman/", "text": "Yıl 1830. İsmini geçit vermez yalçın dağlardan alan Dağıstan'ın, güzide beldelerinden Kumuk Türklerinin meskun bulunduğu Temirhan Şura'ya bağlı Atlan Avul köyünde, yoksul bir çiftçi ailesinde bir bebek dünyaya gözlerini açar. Aile, evlerinde bayram havası estiren yavrucağa hür, yiğit, cesur ve mert anlamlarına gelen Kazak ismini verir. İsimlerin ve coğrafyanın şahsiyet ve karakter üzerine tesiri ne kadardır, ölçülebilir mi bilinmez ama kendisine verilen adın Kazak'ın şahsında tezahür ettiğini hayatında görmek mümkündür. Kazak'ın çocukluğu Atlan Avul köyünde geçer. Gençlik çağlarına geldiğinde şiirler söylemeye ve şiirlerini besteleyip düğünlerde terennüm etmeye başlar. Kısa sürede Dağıstan'da meşhur olan ve sevilen Kazak, şenliklerde aranan bir ozan olur. Eserleri dilden dile dolaşır. Halk, Kazak'a şiirlerini besteleyip düğünlerde okumasından dolayı şarkıcı anlamına gelen ''Yırçı'' ismini verir, Yırçı Kazak ismi ile günümüze kadar anılagelir. Kazak'ın yaşadığı dönemde Dağıstan Çar idaresi altındadır. Çar yönetimi Dağıstanlı yerli prensleri iş başına getirmiş, merkeze sıkı sıkıya bağlı idari bir sistem kurmuştur. Yönetimde, her ne kadar, yerli yöneticiler olsa da kararlar Çar tarafından dikta edilir. Yerli Prenslerin icraatları zaman zaman Çar'a rahmet okutacak mahiyettedir. Bahsedilen dönemde yoksulluk hat safhada iken, şairin bir şiirinde ifade ettiği gibi, sülük gibi insanların kanını emen idarecilerin lüks hayatları ve baskıları Kazak gibi hassas insanları rahatsız eder. Yönetimin keyfi uygulamalarına ve zulümlerine şahit olan genç şair, daha çok, memleketini, tabiatın güzelliklerini, köy hayatını ve sevgilisini anlatan şiirler söylerken yavaş yavaş eserlerinde işlediği tema da değişmeye başlar. Şair, Çar idaresi ve yerli Prenslerin hak ihlalleri ve yolsuzluklarından rahatsız olduğunu dillendirmeye, şiirlerinde işlemeye başlar. Eserlerinde dile getirdiği hususlar aslında herkesin şahit olduğu, fakat söylemekten çekindiği acı gerçeklerdir. Şair, böylece toplumda cari olan sömürü düzenine başkaldırmak suretiyle yoksul düşen halkın da sesi olur. Geniş kitleler üzerinde tesirli olan Kazak'ın tenkitlerinden idare rahatsız olmaya başlar, onu susturmak, kendilerine bağlamak için çareler arar. Kumuk Prens Ebu Müslim Şavhal Yırçı Kazak'ı sarayına davet eder. Ona iltifatlarda bulunur, övgüler yağdırır. Kazak'a geri çevrilemeyecek meblağda maddi tekliflerde bulunurlar. Şairden kendilerini ve Çar idaresini eleştirmekten vazgeçmesini isterler. Kazak, Şavhal'ın iltifatlarına aldırmaz, yaptıkları zulümleri sarayında da dillendirir. Onlara gittikleri yolun yanlış olduğunu söyler. Sarı yağ olup erir, gider yağımız, Hanımız bizi sarı Rus'a bağlayıp verdi. Şair, Sibirya'ya gönderildiğinde 25-30 yaşlarındadır. Bu süreçten sonra onu Dağıstan'dan başlayıp Sibirya'ya kadar sürecek çileli ve tahammül sınırlarını zorlayan bir yolculuk bekler. Elleri ve ayakları zincirle bağlanır, bin bir türlü hakaretlere ve tahkirlere maruz kalır. İnsanı canından bezdiren yedi ay sürecek zorlu yolculuğa katlanmak zorundadır. Dil berbat, diş ağrır, dert çektirdiler. Bunu yapmaya güç de yok takat de, Şair, üç yıla yakın Sibirya'da sürgünde kalır. Sibirya'dan ailesine ve dostlarına sürekli manzum mektuplar yazar. Sibirya'nın soğuk günlerinde gönlünü, kaleme aldığı içli ve hasret dolu mısralar ısıtırken nameleri dinleyenin gözyaşlarını akıtacak evsaftadır. 1855-1858 yılları arasında yazılan mektuplar yaşlı babasına ulaşır. Bahsedilen mektuplar daha sonra unutulur, uzun süre hiçbir kaynakta yer almaz. Kazak'ın mektupları, yazıldıktan bir asır sonra, 1953 yılında bulunur. Vahab Zahirov, Heli köyünde bulunduğu bir gün köyün sakinlerinden birisi elinde balmumuna sarılı bir tomar kağıtla çıkagelir. Kendilerinin bu yazıları okuyamadıklarını, yıllardır evlerinde bulunduğunu söyler. Arap alfabesi ile yazılı metinlerin ilk sayfalarını Zahirov okur, fakat Arapça dualar olduğu için anlayamaz. Girişteki dua kısmından sonra Kumukça ''Sizden sağ olarak ayrıldık'' mısralarına geldiğinde metni anlamaya başlarlar. ''Kazak'ıma kara kaygı değdi'' dizelerini okuduklarında metnin Yırçı Kazak'a ait olduğunu anlaşılır. Metni okuyan Zahirov, mektupların Heli'ye nasıl geldiğini araştırır, köyün en yaşlılarından İdris Muhammet'e Kazak'ı sorar. İdris Muhammet, Yırçı Kazak'ın babası Tatarhan'ı tanıdığını ve hocası Akay Kadı'yla medresede belli aralıklarla görüştüğünü söyler. İdris Muhammet, Tatarhan'ın, Sibirya'daki oğlundan gelen mektupları, kendisi okuma yazma bilmediği için, Akay Kadı'ya getirdiğini ve ona okuttuğunu daha sonra arkadaşlarından öğrendiğini belirtir. Akay Kadı, Tatarhan'ın izni ile mektupları çoğaltır. Bir nüshasını kendisinde alıkoyar. Diğerini de köyün ileri gelenlerinden birisine verir. Orijinali Tatarhan'da kalır. Akay Kadı'nın kendisindeki nüshalar hariç hepsi kaybolur. Akay Kadı, mektupları oğlu Abuhayra verir, o da Heli köyünden bir gençle evlenen kızına emanet eder. Heli köyünde bulunan ve bugün elimize geçen mektuplar, Akay Kadı'nın kendisi için ayırdığı nüshadır. Koca dünyada göreceği günü yarım edip, Güzel kuşlar gün gibi, ay gibi olsun, Tarihi öneme haiz Sibirya mektupları şairin yakınlarını teselli etmesi yanında, bir dönemde Kafkaslarda binlerce insanın maruz kaldığı zulme tanıklık eder, Kafkaslarda cari olan baskı ve istibdadın boyutlarını gözler önüne serer. Mektuplar her ne kadar Sovyetler Birliği döneminde bulunsa da birçok şiiri gibi mektupları da yasaklılar listesindedir ve sansürden payını alır. Bu dönemde hakkında geniş çaplı araştırma yapılamaz. Mektuplar Hasan Orazayev'in eline geçer, Orazayev mektupları gözü gibi koruduğu şahsi kütüphanesinde muhafaza eder. Zengin bir kütüphane kuran Orazayev, Sovyetler Birliği döneminde mezarlıklara gömülmek suretiyle uzun süre toprak altında saklanan birçok el yazması eseri de köylerden toplar, tekrar ilim alemine kazandırır. Kazak'ın mektuplarının fotokopilerini 1997 yılında kendisini evinde ziyaret ettiğimizde şahsi kütüphanesinden almıştık. Kazak, Kumuk Prens Şavhal öldükten sonra Dağıstan'a döner. Memleketine dönmesi onu mutlu etmez. Bir taraftan cemiyetteki yozlaşma, hassas ruhlu şairi derinden yaralarken diğer taraftan da Şavhal'ın haleflerinin aynı minval üzere zulümlere devam etmesi onun mücadelesinin bitmediğini gösterir. Şavhal'dan sonra iş başına geçen prensler şairi birkaç kez tutuklatır. Kazak önce Temirhan Şura'ya yerleşir, burada Şavhal idaresi kendisini rahat bırakmaz. Hasavyurt'un Batayurt köyünde yaşamasına izin verilir, köyde göz hapsinde tutulur. Kazak kırk dokuz yaşına geldiğinde esrarengiz bir şekilde hayatına son verilir. Ölümü ile farklı rivayetler bulunmaktadır: Bir sabah erkenden köylüler tarlalarına giderken şairin cansız bedenini bir köprü altında bulurlar. Güya Kazak'ın nasıl ve kimler tarafından öldürüldüğü tespit edilemez. Bazı araştırmacılara göre Şavhalların görevlendirdiği kiralık bir katil Kazak'ı öldürür. Diğer bir görüşe göre ise şair tutuklanır, tekrar Sibirya'ya gönderilir. Sibirya'da 1879 yılında azap çekerek ölür. Şairin vefatı ile ilgili farklı görüşler olsa da kim tarafından niçin öldürüldüğü aşikardır. Kazak'ın hayatına son verseler de Kumuk edebiyatının temellerini atan ve kurucusu kabul edilen şair, eserleri ve fikirleri ile halkının gönlünde yaşamaktadır. Dünya durdukça da onun adı ve mücadelesi yaşayacağa benzer."} {"url": "https://helezondergisi.com/yogun-yasayip-sessizce-giden-bir-is-adami-aydin-bolak-hizir-ilyasoglu/", "text": "O, bir iş adamından az beklenen bir kültür birikimine sahipti. Boğaziçi Grubu adıyla Türkiye'nin siyasi ve kültürel yapısıyla ilgili bir grup akademisyen ve fikir adamıyla ilginç çalışmalar yürüttü. Vehbi Koç, onun Türk Eğitim Vakfı'nın yıllarca başkanlığını yapmasını istedi. Zira onun ismi vakıfla özdeşleşiyordu. Onlarca vakıf ve dernekte kurucu olarak görev aldı ve yaptıklarıyla yeni bir yol çizdi. İstanbul Ortaköy'de memleket sevdalısı aydınları toplar, onlardan bu ülkenin fikri ve siyasi geleceği için düşüncelerini vakfetmelerini isterdi. İnsanlara hep daha fazla bir şeyler verebilmek için inanılmaz gayret gösterdi. Kendi yönetimindeki otuzu aşkın şirketin yanında, yaklaşık yirmi civarında vakıf ve dernekle bizatihi ilgilendi. Vefatından az bir zaman önce yeni bir konservatuvarın mütevelli heyetini oluşturmuştu. Fakat onun için vakıf kurmaya ömrü yetmedi. Bu paragrafta sözü edilen iş adamı; ince ruhlu, mütevazı, saygın, gününü çok iyi okuyan, yorumlarında oldukça isabetli, Türkiye'yi ve dünyayı çok iyi bilen bir Türk aydını olan Aydın Bolak Beyefendi'dir. Aydın Bolak, 13 Ağustos 1925'te Mehmet Vehbi Bey ve Fatma Safvet Hanım'ın beş çocuğundan dördüncüsü olarak Balıkesir'de dünyaya gelir. Onun tam adı Ahmet Aydın Bolak'tır. Osmanlı'nın zor zamanlarında, Kurtuluş Savaşı'nda ve genç Cumhuriyet'in kuruluşunda en üst seviyede görev yapan soylu ve köklü bir aileye sahiptir. Babası Vehbi Bey, Osmanlı'nın son dönem ve Cumhuriyet'in ilk Balıkesir milletvekili ve aynı zamanda ilk TBMM hükumetinin de üçüncü Milli Eğitim Bakanı'dır. Dedesi Yahya Nefi Efendi'nin evlatlarına bıraktığı manevi miras, üç neslin hayat felsefesi mahiyetinde olup şöyledir: Hayatınızda, dünya malı için tasa çekerseniz, soyumdan geldiğinize dair şüphe ederim! (Tuncay, 2006, s. 119). Bolak, ilk mektebi Balıkesir 6 Eylül İlkokulunda, Lise eğitimini ise Balıkesir Lisesinde tamamladıktan sonra 1948'de İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesinden mezun olur. Aynı yıl Balıkesir'de Maiyet Memurluğu ve 1948'de Çağış Nahiye Müdürlüğü görevlerini üstlenir. 1949-50 (13. dönem) kaymakamlık kursunu takdire şayan olarak bitiren Bolak, bakanlık hesabına İngiltere'ye gönderilme teklifini reddeder. 1950'de Kadirli Kaymakamlığına atanan Bolak, kısa süren kaymakamlık döneminde Çukurova'daki toprak sancısını (Bolak, 1994, s. 9) dindirmeye çalışır. Aydın Bolak, Kadirli günlerini şöyle anlatır: Kadirli uzun asırlar boş kalmış. Türkiye'ye traktör gelince, bütün hazine arazileri birdenbire sürüldü ve büyük çeltik sahaları oldu. Bu araziler zamanında şark muhaciri olarak gelen aşiretlere tahsis edilmiş. Ancak ağalar bu arazileri onların ellerinden alarak dağa sürmüşler. Eski tapu kayıtlarını, iskan dosyalarını bularak bütün o araziyi eski sahiplerine, yani ilk gelen şark muhacirlerine tahsis ettim. Hem de bir bölük jandarmayla!.. Silahlar... Bir sürü gürültü patırtı!.. Serde gençlik olunca insana kurşun da vız geliyor. (Bolak, 2000, s. 335-336). O, bu yiğitçe tavrını hayatı boyunca hep sürdürmüştür. Çukurova köylüleri, bu tavrından dolayı onu halk kahramanı ilan ederler. Devletin adalet ve merhamet ışığının henüz sönmediğini, genç bir kaymakamın yüreğinde yaşadığını bu vesileyle görmüş olurlar. Ezilenler onun himmetiyle yeniden hayata tutunur ve toprak bereketlenir. O bütün ezilen köylüleri korusa da maalesef köylüler onu koruyamazlar. Toprak ağaları önce köylüleri sonra da Ankara'yı satın alırlar ve hakkında üç defa Meclis tahkikatı yapılır. Genç bir kaymakam bu güç karşısında daha fazla dayanamaz. Bolak'ın Kadirli'de yaptıklarını ve yaşadıklarını kendisi de Kadirlili olan Yaşar Kemal, Teneke isimli romanında anlatır. Genç yaşında kaymakamlık koltuğuna oturan Bolak'ın kabadayılara karşı verdiği amansız savaşın anlatıldığı romandaki Kaymakam Fikret, Aydın Bey'in ta kendisidir. Yaşar Kemal, ağaların her şeye rağmen güçlü çıkıp onu Kadirli'den doğuya sürdükleri ve arkasından teneke çaldıkları şeklinde hikayeyi örgüler. Ancak işin aslı öyle değildir. Ağalar hariç arazileri teslim ettiği bütün aşiretler, bağlılık içinde onu gözyaşlarıyla uğurlarlar. O, kısa süren Kaymakamlık vazifesinden sonra (1958) serbest avukatlık yapar. O sırada Balıkesir'deki arkadaşlarıyla beraber Hürriyet Partisi'ni kurar. Böylece üniversite yıllarındaki münazaralarla başlayan Topluma Sesleniş anlayışını siyasi arenada da sürdürür. Ülkesine, milletine ve vatan topraklarına aşk derecesinde bağlı olan Bolak, okuyarak ve araştırarak elde ettiği tecrübelerini insanlığın hizmetine sunabilen sayılı insanlardandır. Daha geniş kitlelere ve genç nesillere ulaşabilmek için Demokrat Parti döneminde vakıf kurmak için çok gayret eder. Ancak gerekli kanun olmayınca güç yetiremez. İşte sırf bunun için CHP'den 12. Dönem Balıkesir Milletvekili olur. Türk Petrol Vakfı Sekreterlerinden Uğur Derman, onun siyasete girmesini şu satırlarla özetler: Aydın Bey, bir dönem CHP'den siyasete atıldı ve milletvekili oldu. Parlamentoya girmeyi sırf vakıflarla ilgili kanuni düzenlemeleri yapmak için istemişti. Zaten CHP'nin teklifinin ardından Hasan Basri Çantay ile görüşüp izin almıştı. İstediklerini gerçekleştiremeyeceğini düşündüğü zaman siyasetten ayrılacaktı. Uzun uğraşlar sonucu vakıflarla ilgili kanunu çıkarttı (Göksoy, 2006, s. 56). O, bugünkü vakıf sisteminin kurulmasını sağlayan 903 Sayılı Kanun'un hazırlanıp teklif edilerek çıkarılmasına kadar işin takipçisi olur. Onun bu gayretleriyle çıkartılan vakıf kurma yasası sayesinde Cumhuriyet döneminde kapatılarak atıl bırakılan vakıflar yeniden hayat bulur. Vakıf kurmadaki bütün hayali ise ülkenin istikbal vadeden gençlerine sahip çıkmaktır. Bunun üzerine 1969'da ilk defa Türk Petrol Vakfı'nı kurar. Şirketlerinin yüzde 49 karını Türk Petrol Vakfına ayıran Bolak, ömrünün sonuna doğru iflas noktasına gelmesine rağmen vakıflarını ayakta tutar. Onun kurduğu vakıflar arasında ilk akla gelenler şunlardır: Türk Eğitim Vakfı, Türk Petrol Vakfı, Türk Kalp Vakfı, Türk Kültürüne Hizmet Vakfı, Türk Musikisi Vakfı, Türkiye Üçüncü Sektör Vakfı, TEMA Vakfı, İstanbul Trafik Vakfı... Agah Oktay Güner, onun kurduğu Türk Petrol Vakfı için şöyle der: Bu vakıf hiçbir şey beklemeden 30.000 gence burs verdi. O, bu gençlerden bir tekini tanımadı ve tek bir şey talep etmedi. Bundan önceki mecliste bir partinin genel başkanı, (2004) benim de hazır bulunduğum görüşmede ona, Sizin bursunuzla okumuş gelmiş bu mecliste 61 kişi var. Birisi de benim (Güner, 2020) dedi. Bolak, Hukuk Fakültesinden de arkadaşı olan ve Hayattaki en büyük şansım dediği Selma Gürsan'la 1959 yılında evlenir. Bu evlilikle ilgili bir konuşmasında şöyle der: Seven, mes'ut bir erkeğin, eşinin doğum gününü ve evlenme yıl dönümünü hatırlaması onun büyük gururu ve zevkidir. O günlerde beraberliklerinin güzelliğini eşine hatırlatması kadar, eşine ve kendisine onur veren başka bir şey yoktur. (Bolak, 1996, s. 287). TV konuşmalarında yeri geldikçe, Oktay Rifat'ın Karıma adlı şiirini, mükemmel ses tonu ve enfes Türkçesiyle, eşi için ezberden okur. Edebiyat ve şiirin onun hayatında ayrı bir yeri vardır. Şiirin insanların rafine olmasında, incelmesinde, hislerini ifade etmesinde önemli bir yol olduğunu söyleyen Bolak, Şiirin her türünden zevk aldım (Tuncay, 2006, s. 130) demeyi de ihmal etmez. Bolak, güzel olan her şeye hayranlık duyan bir mizaca sahiptir. Bu yüzden çok iyi fotoğraf çeker; hat, tesbih, el yapımı çakı, kaliteli kalem ve hayatında hiçbir canlıya ateş etmediği halde silah koleksiyonu vardır. O, bir röportajında koleksiyon merakıyla ilgili şunları söyler: Çocukluğumdan beri tesbih, çakı, silah, fotoğraf, fotoğraf makinesi gibi şeyler hep ilgimi çekmiştir. Bu yüzden 1941'den beri tesbih toplarım. Ustalarını tanırım, onlarla dostluğum vardır. Cep çakısı koleksiyonu; zannediyorum benden başka meraklısı yok. Her memleketten bir parça alır koleksiyonuma eklerim. (Göksoy, 2006, s. 60). Bolak, ekonomiden kültüre, sanattan siyasete, TRT'de Barış Manço'dan sonra en çok program yapan isimdir. Yaptığı bu programlardan birinde, hürriyet üzerine şöyle konuşur: Allah, insanlara doğduğu andan itibaren, vazgeçilmez, terk edilmez, devredilmez birtakım haklar bahşetmiştir. Bunlar yaşama, düşünme, serbest hareket etme ve birbirlerinin haklarına riayet ederek toplu halde yaşama haklarıdır. Çünkü Allah'ın yarattığı en değerli varlık olan insanı hürriyetsiz tasavvur etmek mümkün değildir. Zira hürriyet, insan aklının bir mahsulüdür... (biyografi. net, 2022). Bolak, TRT'de yaptığı bu programları daha sonra Söylediklerim ve Yazdıklarım (1987), Sohbetler (1994), Hayatın İçinden (1996), Hayatın Öğrettikleri (1998) ve Yüz Yılın Yetmişbeşi (2000) isimli kitaplarıyla bir araya getirir. O, tarih ve hukuk alanında da fırsat buldukça konferanslar vermiştir. Verdiği bu konferanslardan ötürü kendisine Marmara Üniversitesinden Tarih (1992), Selçuk Üniversitesinden de Hukuk (1995) konularında fahri doktorluk unvanları verilmiştir. Bolak, yaşadığı müddetçe Yunus Emre ve Mevlana'nın hayat felsefesini benimsemiştir. Kendisini tanıyanlar onun Mevlana'nın sandukası üzerinde yazılı bulunan kitabeyi çok sevdiğini bilir. O kitabede şöyle yazmaktadır: Öldüğüm gün beni omuzların üzerinde tabutta gördüğün zaman bende bu cihanın derdi var sanma. Bana ağlama, yazık yazık deme. Cenazemi gördüğün zaman ayrılık deme, benim buluşmam, görüşmem o zamandır. Mezar hapishane gibi görünür ama canın hapishaneden kurtuluşudur orası... (Tuncay, 2006, s. 285). Halbuki o bu kitabeyi, öldüğü gün yediden yetmişe genç ve yaşlı sayısız dostuna bir teselli olur düşüncesiyle okusa da onun arkasından binlerce insan gözyaşı döktü. O da her fani gibi 79 yıllık uzun yürüyüşünü 27 Temmuz 2004'te tamamlayarak Hakk'ın rahmetine kavuştu."} {"url": "https://helezondergisi.com/yol-nehir-aydin/", "text": "Yaşadığımız hayat bizim yolumuz. Bu yol ki her gün adım attığımız... Uyuyup uyandığımız, yediğimiz, içtiğimiz, koşturduğumuz... Bir yol ki yaşadığımız veya yaşadığımızı sandığımız. Soru sormak pek sevilmez bizde. Kurcalama! denir. Neden? Kurcalarsak farkına varırız! Farkına varırsak soru sorarız, soru sordukça cevaplarını vermeye başlarız. Aldığımız cevaplardan sonra o yola yabancılaşırız. İşte bu yüzden kimse soru sormamızı istemez. Onlar gibi, herkes gibi, diğerleri gibi olmamız istenir. Oysa cevaplarımızda samimi olursak kendimizi ait hissetmediğimiz o yoldan en yakın çıkışa gider ve yeni bir yola gireriz. Bundan sonrası zorluk, risk, mücadele demektir ve hayatın altını üstüne getirmektir. Bunu kaçımız yapabiliriz? Bir, iki, üç... Şems'in dediğini hatırlar, Belki de hayatın altı üstünden daha güzeldir. deriz. Vazgeçmeyiz; çünkü o yolun sonunu sadece vazgeçmeyenler görebilir. Vazgeçersek, korkarsak yalnızca hayatı seyrederiz. Hayat Aşık veysel'in dediği gibi iki kapılı bir han. O iki kapının arası bizim hayat dediğimiz seyahat ve yolu. Hayat, içini doldurabildiğin kadar değerlidir. Yazıda güzel tespitler var. Teşekkürler."} {"url": "https://helezondergisi.com/yolculuk-mervece/", "text": "Baba Zula'nın Bir Sana Bir de Bana isimli şarkısından alıntıdır."} {"url": "https://helezondergisi.com/yorgun-duzlem-seyma-deniz/", "text": "Bir mezar doğar, bir bebek ölür!"} {"url": "https://helezondergisi.com/yorgun-kugularin-aski-cihangir-asyali/", "text": "Hangi alanda olursa olsun, istisnai yıldızlar doğar mutlaka. Fakat bu yıldızlar yüzyılda bir ya gelir ya gelmez. Güneş, Sirüs, Aldebaran, Vega nasıl göz kamaştırıcı iseler bu yıldızlar da öyledir. Değişmez bir gerçek vardır ki gerek şiirde, nesirde, resimde, müzikte ve gerekse bilim, düşünce ve maneviyat ekseninde majör yıldızlar hiç eksik olmaz. Bunlar, zaman olur dürr-i yekta gibi tek başına görünürken, zaman olur aynı anda birkaçı birden tarih sahnesine çıkar. Farklı farklı sahalarda kimler kimler yoktur ki... Bestekar olarak Itri, Dede Efendi, Bach, Haydn, Mozart, Beethoven...; şair olarak Baki, Fuzuli, Hafız Şirazi, Ali Şir Nevai, Yunus Emre, Mevlana, Rimbaud, Gothe...; ressam olarak Leonardo da Vinci, Michelangelo, Rembrandt, Vermeer, Delacroix, Monet, Vincent van Gogh, Picasso ve daha nicesi. Şairin, Zambaklar en ıssız yerlerde açar. dediği gibi bunlar da dünyanın bir köşesinde doğmuş ve kendileri için biçilmiş kaderi yaşamak için binbir emekle çırpınarak hafızalardaki müstesna yerlerine kaydolmuşlardır. Her birisinde ayrı bir ikram göze çarpan bu deha şahsiyetler, farklı bir pencereden bakabilenler için en yüce sanatkarın birer tecellisidir. Yalnızca yaşadığı çağa değil, çağlara damga vuran bu kimseler, sadece içinden çıktıkları milletin değil, sevme bahtiyarlığına eren her insanın övüncü olmuş ve olacaktır. İşte henüz çocukken fark edilen ve ilk gençliğinde başlara taç edilen bu yıldızlardan biri de şüphesiz Dimash Kudaibergen'dir. Daha şimdiden müzik dünyasına mührünü vuran Dimash; Elvis Presley, Michael Jackson, Ümmü Gülsüm, Celine Dion ve Andrea Bocelli gibi ses abideleri arasındaki yerini çoktan alarak geleceğe emin adımlarla yürümektedir. Aldığı eğitim, aileden gelen yetenek ve zarafeti bir yana, onu böyle kıymetli kılan şey o enfes sesidir. Bir rüyayı ya da göğe yükseliş anını çağrıştıran The Love of Tired Swansı, ses perdeleri içinde dalga dalga süzülüşünün canlı bir imgesi gibidir. Yorgun kuğuların aşkı der şarkısında. Ayrılıktan şikayet eder. Mevlana'nın, ney sesinde ayrılıktan şikayeti bulması misali, Dimash da Kuğular ayrı yaşayamaz. diyerek romantizmin sularında yelkenlerini doldurur. Bu tür şarkıları vect ile dinleyince İyi ki aşk var! diyesi geliyor insanın. Değilse böyle içten, böyle duygu dolu ve samimi bir icra, böyle güzel bir ahenk yakalanabilir miydi? Sanmıyorum. Evet, Dimash, Kazak bozkırlarından doğarak nice diyarlara çağıltılarla akan dev bir ırmak gibi İdil'e, Nil'e, Amazon'a, Mississippi'ye, Murray'e, Tuna'ya kardeş olmuştur çoktan. Olmuştur ve Olimpico, Love is Like a Dream ve Know gibi nice şaheser yorumuyla müzik dünyasının dağlarına, vadilerine, ovalarına elmas, zümrüt ve safir yapraklı rengarenk ormanlar gibi otağını kurmuştur. Şayet o, magazin dünyasına tatlı bir mesafe koyarak ve sosyal projelerde yer alarak, bir sanatçıyı sanatçı kılan değerleri yaşayarak ve yaşatarak yol alırsa, popülizmden ziyade kalıcı olana kıymet vererek yepyeni bestelere ve şarkılara imza atarsa, gönüllerdeki yerini sağlamlaştırarak geleceğe yürüyecek ve daha nice nice kalplere kuracaktır otağını."} {"url": "https://helezondergisi.com/yorgunlugun-sairi-omor-sultanov-ibrahim-turkhan/", "text": "İnsan, zaman zaman hayatında dönüm noktası oluşturacak bazı hadiseler yaşar ya, öyle bir hadise birkaç kere benim de başımdan geçti. Onlardan biri kısaca şöyle oldu: Avrasya Yazarlar Birliği'nin, 2013 yılının Aralık ayında, Ankara'da düzenlemiş olduğu Türk Dünyası Hikaye Yarışması ödül töreni ve Türk Dünyası edebiyatı ile ilgili yapılacak bir dizi etkinlik kapsamında, Kırgızistan heyetine mihmandarlık ve tercümanlık yapmam için beni de davet etmişlerdi. Kırgız edebiyatıyla ilgilenen biri olarak, böyle bir davete hayır diyemeyeceğim için hazırlanarak yola çıktım ve Ankara'ya vardım. Heyette yer alanlardan Aydarbek Sarmanbet Bey ile 1994'lerden beri tanışıklığımız vardı. Gazeteci-yazar olarak Kırgızistan'da tanınan ve çalışmaları Türkiye'deki çeşitli dergilerde yayınlanmış, bir kitabı da Bengü Yayınları'ndan çıkmıştı. O yılki hikaye yarışmasında ikincilik kazandığı için, ödül törenine o da davet edilmişti. Uzun yıllardan beri görüşemediğimiz için kucaklaşıp hasret giderdik. Hal hatır sorma faslından sonra, beni heyetteki diğer edebiyatçı ile İşte, size çoktan beri sözünü ettiğim Kırgız İbrahim! Bizim, Türkiye'deki temsilcimiz. diyerek tanıştırdı. Övgü dolu sözlerden mahcup olmuştum ama diğer yandan daha önce ismini çok kez duyduğum ancak henüz tanışamadığım ünlü bir şairle tanışmış olmanın sevincini de yaşamıyor değildim. Uzun yoldan gelmelerine rağmen 80 yaşına merdiven dayamış o edebiyat adamı, Kırgızların ünlü Halk Şairi Omor Sultanov'dan başkası değildi. Benim hayatımdaki dönüm noktalarından biri, işte o tanışmaydı. O gün, ilk defa görüşüyor olmamıza rağmen, sanki uzun yıllardan beri tanışıyormuşçasına ya da ağabey ve kardeşmişçesine birbirimizle kaynaştık. Ben, çoktan beri o yaşlarda bir edebiyat adamıyla sohbet etmediğim için, vakit epey ilerlemesine rağmen uzun yoldan gelen Omor Sultanov'u sorularımla yormuştum. Sohbet sırasında, Kırgız edebiyatının günümüzde önemli temsilcilerinden ve aksakallarından birisi olması hasebiyle, sorduğum her soruya tatmin edici cevaplar almanın sevincini yaşamıştım. Düşünün bir kere, Cengiz Aytmatov, Aalı Tokombayev, Alıkul Osmonov, Hüseyin Karasayev gibi her biri Kırgız edebiyatının birer çınarı olan çok sayıda edebiyat insanıyla ilgili, birinci ağızdan bilgi verecek biri duruyordu karşımda! Omor Sultanov'a, kendi başından geçen olayların yanı sıra, yukarıda adı geçen edebiyatçılarla ilgili doyurucu şeyler de anlattırmış, o zamana kadar aklıma takılan ama soracak kimse bulamadığım birçok sorunun cevabını alma şansı yakalamıştım. Sohbetin bitmesini istememiştik ama ertesi gün yapılacak epeyce iş vardı programda. Gözlerimden uyku aka aka odama giderken, kendisini isteği üzerine, sohbetimizin bir kısmını kayda alamayışıma hayıflanmıştım. Bana hediye etmiş olduğu Can Bereli Süyüügö adlı kitabını okumaya başladım. Kitabın ilerleyen sayfalarında, Çarçoonun Cüzünçü Irı bölümü vardı ve adı üstünde o bölümde, 'yorgunluk' üst başlıklı ama ayrı isimlerle kaleme aldığı şiirler yer alıyordu. Kitabı okurken aklımdan şöyle geçirmiştim: Eğer ileride Omor Sultanov'la ilgili bir makale yazacak olursam, başlığını Yorgunluğun Şairi koyacağım. Kitabını tercüme edecek olursam da ismini Yorgunluk Şiirleri koyacağım. İşte o gün, beklediğim fırsat, onun Türk Dünyası'nda 2015 yılının edebiyat adamı seçilmesi münasebetiyle elime geçmişti. Ona ithafen çıkan Kardeş Kalemler Dergisi'nin nisan sayısında yer alan yazıma, hayalini kurduğum o başlığı koydum! 80. doğum yıldönümü için tercüme ettiğim 80 şiirden oluşan kitabına ise Yorgunluk Şiirleri ismini verdim. O kitabın tanıtımı, Ankara'da büyük bir katılımla gerçekleştirildi. Şiirlerini tercüme ederken de Omor Sultanov'un yaşı 80'e çıkmış bir edebiyatçı olmasına rağmen, 30'dan fazla şiir kitabı olan biri olarak, aslında yorulmak bilmeyen bir edebiyatçı olmasının yanı sıra, bir halk ve kültür insanı olduğunu da öğrenmiş oldum. Zira o, eserleri farklı dillere çevrilmiş ve birçok şiiri bestelenmiş bir şair; birkaç ülkenin şehirlerinin fahri hemşehrisi; türlü sosyal faaliyetlerin, derneklerin düzenleyicisi, katılımcısı ve başkanı olarak da tanınıyordu. Sonraki yıllarda da Omor Sultanov ile irtibatımız devam etti. Kırgızistan'da Ala Too adlı edebiyat dergisinin genel yayın yönetmenliğini ve kendi adıyla kurmuş olduğu Uluslararası Şiir Akademisi'nin başkanlığını yaptığı için, Türkçeye çevirmek istediğim Kırgız edebiyatçıların eserlerinin temini konusunda destek oldu. Zaman zaman yol gösterdi. Bir süre sonra'Kırgız edebiyatına katkılarından dolayı' diyerek, bana Uluslararası Şiir Akademisi'nin 'Akademisyen' unvanını verdiler. O unvan, benim açımdan, o güne kadar yaptığım çalışmalara teşekkür babından olsa da aslında gelecek için omzuma büyük bir görev yüklemiş oluyordu. Omor Sultanov, gerek çeviri çalışmalarımı gerekse Kırgızca yazdığım şiirlerimi bir aksakal şair olarak el üstünde tutarak, bu tip çalışma yapanlara kol kanat gerilmesi gerektiğini de göstermiş oluyordu. 2013 ve 2014 yıllarında, iki defa daha Eskişehir'de Türk Dünyası Yazarlar Toplantısı münasebetiyle bir araya geldik. Her ikisinde de onun edebi kişiliğinin yanı sıra, hayat tecrübesinden de kendime örnekler almaya gayret ettim. Her gelişinde yanında başka edebiyatçıları da getirdiği için onlarla tanışma fırsatımız da oldu. Bu vesileyle yeni edebiyatçı ağabeyler ve dostlar kazandım. Omor Sultanov, Kırgızistan'ın başından geçirmekte olduğu zor şartlardan dolayı, bir bakıma duraklama dönemini yaşamakta olan Kırgız edebiyatının nefes almasını sağlayacak çalışmalar yapıyor, Türk Dünyası'ndan gelen edebiyatçılarla bağlantı kurmaya gayret ediyordu. Toplantılar sırasında sunduğu teklifler sonuç bildirilerinde yer alacak kadar el üstünde tutuluyor, ona başköşede yer veriliyordu. 2014 yılının Temmuz ayında ve 2015 yılının Haziran ayında Kırgızistan'a gelince, ilk yaptığım şeylerden biri de Omor Sultanov'la buluşmak, edebiyatçıları ziyaret etmek ve o zamana kadar tercümelerimin yayınlandığı dergileri ve tercümemle çıkan kitapları takdim etmek oldu. Kendisiyle memleketi Isık Göl'de ve Bişkek'te buluştuk. Isık Göl'ün başkenti Karakol'a yakın Irdık Köyü'nün yukarısında yer alan Irdık Vadisi'nde edebiyat adamlarıyla, doğanın kucağında, Kırgız sofrasında, yine başköşede o olmak üzere, derin sohbetlere daldık. Aslında o anlatıyor, bizler ise dinliyorduk. Gerek başından geçen ilginç olaylardan, gerek Kırgız edebiyatının dünü, bugünü ve yarını hakkındaki meselelerden, gerekse kendi şiirlerinin hikayelerinden oluşan geniş bir yelpazede, bize tadı damağımızda kalan şeyler anlattı. Onun, o dere kenarında yaptığı sohbette şunu anladım ki Omor Sultanov, Kırgızistan'ın ücra bir köyündeki insanlardan, dünyanın herhangi bir ülkesinde yaşayan insanlara gönderebilecek mesajlar bulmayı başarmış bir edebiyatçıydı. 2016 yılında ben Kırgızistan'a geldikten sonra da, Omor Sultanov ile irtibatımız devam etti. Türkçeye tercüme ettiğim ya da Kırgızca olarak çıkan kitaplarımın tamamının tanıtım gecelerine katılıp destek verdi. Benim Kırgız dili madalyası ile Kırgızistan Yazarlar Birliği'nin Onur Üyeliği almam dolayısıyla düzenlenen gecelere katıldı. Şu sözü her zaman aklımda: İbrahim, biz Kırgızistan Yazarlar Birliği'nin normal üyesiyiz. Sen ise Onur Üyesi olan iki kişiden birisin. Bundan dolayı derecen bizden yüksek. Ona göre ha! Buluştuğumuz zaman, ilerlemiş yaşına rağmen kullandığı arabasıyla beni sağa sola götürecek kadar alçak gönüllü olan Omor Sultanov, 2020 yılındaki korona salgını öncesi ameliyat olmuştu. Akabinde iki defa daha ameliyat oldu. Bir kere evinde ziyaret edip geçmiş olsun dileklerimizi ilettik. Pandemi sürecinde, sağlığı sıkıntıda olduğu için maalesef sadece telefonla irtibat kurabildik. En son girdiği ameliyattan çıkamayarak 3 Nisan 2022 tarihinde, 87 yaşında hayata gözlerini yuman Omor Sultanov'un cenazesine de katılarak son görevimizi yerine getirmeye çalıştık. O, Kırgız şiirinin Cengiz Aytmatov'u olarak, Türkiye'de de çok tanınan bir şair konumuna yükselmeyi çoktan hak eden bir şairdi. Gönül isterdi ki onun bütün şiirleri Türkçeye tercüme edilip okurlara ulaşsın ama şartlar gereği bunu şimdilik gerçekleştirmek zor. Buna rağmen ilk şiirlerinden son şiirlerine kadar değişik yıllarda yazdığı 80 şiiri tercüme ederek, 80. yaş gününe ithafen yayınlanmasına vesile olduğum kitabın, Türkçe olarak yayınlanan ilk ve tek kitap olmasının haklı gururunu da taşıyorum. Omor Sultanov'a bir kere daha Allah'tan rahmet diliyorum. Isık Göl, yaşama sevinci gibi şen, Isık Göl gençlik neş'esi gibi doyumsuz, Isık Göl, hayatın tadı gibi eşsiz, Isık Göl, yaşama sevinci gibi şen, Dinlerlerdi bir çocuktan bile fikir olunca. Göz açıp kapatacak kadar durmaz devranlar. Huyu suyu başka olan o ihtiyarlar. Belki de bir hastaneye gitmen gerekiyordur, O zaman doktor kim bilir neler söyleyecek. İstesen de istemesen de omzunda görevdir, Yürümen gerek kendi kendine gayret vererek. Bende alışkanlık yapsa da gönül sancısı, -Ne! Esengul? Ne diyorsun?.. ibrahim bey'den bu kıymetli şairin biyografisini de bekliyoruz birinci elden."} {"url": "https://helezondergisi.com/yurdum-rene-char/", "text": "Sıcacık ön dokunuşları baharın ve yoluk kuşlar, Bir habis gölge aranmaz alabora olan teknede. Zorluğu bilinmez yarım ağız merhaba demenin. Emanet alınır sırf fazlasıyla verilecek olan. Rene Char, Avignon Lisesi ve d'Aix-en-Provence Üniversitesinde öğrenim görmüştür. II. Dünya Savaşı'nda Nazi işgaline karşı Direniş Hareketinde görev alarak Provence bölgesinde 'Yüzbaşı Alexander' takma adıyla bir taşra çetesinin komutanlığını yapmıştır. Savaştan sonra doğduğu yer olan L'Isle-sur-la-Sorgue'a yerleşmiştir. Rene Char, kendinden sonraki kuşakları hem biçim hem de içerik açısından etkilemiştir. Başlangıçta gerçeküstücülüğü benimsemiş, sonradan uzaklaşmış; özdeyişler ve yoğun imgelerle gelişen kısa ve özlü şiirler yazmıştır. Mağrur ama gösterişsiz bir alay içeren, yer yer ahlaki bir boyut taşıyan, ekonomik ve son derece çetin bir hermetik şiire yönelmiştir. Düzyazı şiirler de yazan Char, karşıt düşünceleri iç içe geçirişiyle Heraklitos-Heidegger esintileri de barındıran farklı ve özgün bir söyleyiş elde etmiştir. 1966'da tüm yapıtları için Eleştirmenler Ödülü'nü almıştır."} {"url": "https://helezondergisi.com/yurumekten-baska-secenegi-olmayan-kisi-sair-fuat-eren/", "text": "Kelam ezeldir. Henüz hiçbir şey var olmamışken söz vardı. Ruh ve madde sonradan oluştu. Yani söz en kadim varlık olarak huzurumuzda. Öncesiz. Sonrası da yok. Bizler de bu öncesi ve sonrası olmayan sözün anlık izdüşümlerini yakalayıp algılarımızın kavrayabildiği kadarıyla varlığı anlamaya ve nitelemeye çalışıyoruz. İşte tam bu noktada bütün sanatların atası şiir devreye giriyor. Ansiklopedilerde, sözlüklerde veya akademik çalışmalarda illaki karşımıza söze ve şiire ait matbu tanımlar çıkmakta. Ancak şiirin genel geçer ve sınırları bulunan bir tanımından bahsetmek pek de mümkün görünmüyor. Tabii ki sözün şaire, hatta okura göre farklı karşılığı olabilir. Çünkü herkesin evrene baktığı açı birbirinden değişik. Yani algıların beynimizde oluşturduğu fotoğraf. Bu çok başka bir konu olduğundan yüzeysel geçmek istiyorum. Sonraki yazacaklarımda bu meseleye derinlemesine değinmek isterim. Yani herkes çilek yediğinde aynı tadı mı alıyor? Bu bakış açısı 'şiir okunduğu kadardır' savını güçlendirmekte. Şiiri bir şeylere benzetmekten elimden geldiği kadar kaçınmak istiyorum ama meramımı anlatmak için betimlemelerden yararlanmak durumundayım. Şiiri suya, şairi de nevi şahsına münhasır bir bardağa benzetecek olursak, şiir döküldüğü bardağın şeklini alacaktır. Burada su sudur, yani bildiğimiz H2O ama karşımızda ilk insandan günümüze birbirinden farklı milyarlarca bardak duruyor. Camın şekli, inceliği, üzerindeki desenler, kısacası görünen özellikleri bizim içindeki suyu algılamamızda farklılıklar gösteriyor. Bardak, içinde barındırdığı suyu kendi kılıfıyla yansıtmakta. Su söz, şair bardak, şiir ise diğer kişilerin bardağın içindeki suyu dışarıdan bakarak algıladığı kadarıyla görünen su. Suyumuz aynı su ama gördüklerimizin her biri birbirinden ayrı. Burada en karmaşık iş ise kendini göremeyen ve sürekli kendine bakma uğraşında olan şairin. İşte bu noktada biraz daha konuyu genelleştirmemiz gerektiğini düşünüyorum. Yukarıda mikroskobik fikir yürütmeler yaptık galiba. Şimdi kendimize bir uydu bulalım ve resmi biraz daha yüksekten okumaya çalışalım. Bana sorarsanız şiirin makro düzlemde iki temel öğesi var. Bu iki öğe arasında simbiyotik bir ilişkiden söz edebiliriz. Evet, karşımıza söz ve anlam çıkıyor. Söz dediğimde aklıma aslında şekil, anlatım, ifade gibi kelimeler de geliyor ama bunlardan birini seçecek olursam sözü tercih ediyorum. Üç aşağı beş yukarı aynı karşılığa sahipler çünkü. Anlam dediğimde de aklıma hakikat, mutlakıyet gibi kavramlar geliyor. Ama biz yine anlatmak istediklerimizi söz ve anlam üzerinden anlatalım. Evren sınırsız anlamı barındıran bilinmezler yumağı. İnsan da evrenin bir yerlerinde sadece bir noktadan ibaret. Aynı zamanda da evrenin şifrelerini barındıran bir çekirdek. Düşünerek yazıyor, yazarak sorguluyor, sorguladıkça yol alıyoruz. Bu yolculuk sizce biteceğe benziyor mu? İşte size bir bilinmez daha. O halde kurcalamaya devam. Evet, anlam sonsuz, sürekli ve sınırsız. Söz ile kısıtlı. Temelde birkaç harf sözümüzün ham maddesi. Bu harflerden kelimeler, kelimelerden cümleler. İlk insandan beri söylenenler, yazılanlar, çizilenler. Ne kadar çok değil mi? Peki sonsuz anlam karşısında bu çokluk neyi ifade ediyor? Uçsuz bucaksız kozmosu, galaksileri, sistemleri, yer küreyi, katmanları, atmosferi, döngüleri, atomu, kısacası her şeyi ve bunların sonsuzluktan dökülen karşılıklarını beş duyumuzla algılama çabasındayız. Elimizde de birkaç harften başka bir şey yok. Anlam, okyanus; söz ise bir damlacık. Şair bu damlacıkla sayısız alemiyle okyanusu çözümlemeye çalışıyor. Anlam; en uzak yakın, öncesiz ve sonrasız bir gerçekliğin yayılımı. Hem de sayısız boyutuyla yayılıyor. Söz, yani şiir sadece dört boyutlu dünyasında olanı biteni algılamaya çalışıyor. Mutlak gerçekliğe göre bu anlık bir algıdan ibaret ve çok da kıymetli. Şair ona verilmiş görme, işitme, dokunma, koklama, tatma ve düşünme yetileriyle şekillendirdiği 'görünürde' sığ ve kısır sözünü düşünsel dünyasında bir kalıba sokma çabasında. Bu çabayla da gerçek anlamın neresinde olduğunu kendisi de bilemiyor. Şair için varmak değil yolda olmak kıymetli ve bu durum onun ruh dünyası için hayati önem taşıyor. Anlam; ışığın görünen kaynağı olan güneşse, şairin kurmacası olarak şiir de sadece yansı olabilme uğraşı. Anlam; üzerinde miyarlarca canlının hayat bulduğu toprağın ardındaki gizse, şiir; yer kabuğunun yapı taşı olarak bir kum tanesi olma cesaretinde. Bu cesaretle döngüler arasındaki şifrelerin peşine düşüyor. Anlam; sonsuz kilitli, sonsuz kapılı, sonsuz odalı bir labirentse, şiir; şairin maymuncuğu. Buna benzer örnekleri atomdan kozmosa, mikrodan makroya, noktadan sonsuza, tekten çoğula çoğaltmak mümkün. Şair, yukarıda saydığımız eylemler çerçevesinde yoruldukça yorulan ve koşmaya doymayan bir atlet gibi düşünsel pistinde koşmaya başlıyor. Kılcallarına işlemiş sezgisel ve girift hakikat sokakları arasında kaybolan şair, aslında kendisinin peşinde koşuyor. Belki de bu durum dünyada var olmamızın temel amacı. Bu maratonda bitkin düşen şairin terlemesi önemli. Ruhundan akan fizik ötesi ter damlaları da şiiri oluşturuyor."} {"url": "https://helezondergisi.com/yuzuklerin-sirri-elif-ozsoy/", "text": "Amazon Stüdyolarının Tolkien'in eserlerine dayanan şimdiye kadar yapılmış en pahalı ve iddialı dizisi Yüzüklerin Efendisi: Güç Yüzükleri prömiyeri 2 Eylül'de Amazon Prime Video platformunda yayımlanacak. Tolkien hayranlarının heyecanla beklediği bu dizinin yapımcıları John D. Payne ve Patrick Mc Kay. Howard Shore leitmotif tekniğini kullanarak yaptığı muazzam bestelerle Orta Dünya evrenine adeta ruh katmıştı ve bu efsane albüm Lord of The Rings Senfonisi olarak dünyanın birçok yerinde sahnelenmişti. Orkestranın sahne aldığı yerlere göz atabilir ve sizler de unutulmaz anlara eşlik edebilirsiniz. Yüzüklerin büyülü atmosferine geçmeden önce tüm LotR sevenlere bir müjde verelim! Yeni albüm yine Howard Shore tarafından bestelendi ve bu albümde Bear Mc Creary de yer aldı. Güç Yüzükleri soundtrack albümü 20 Ağustos'ta yayımlandı. Müzikleri dijital platformlardan dinleyebilirsiniz. Yayımlandığı gün tüm sevenler tarafından ilgi ile karşılanan albüm, dinleyicileri biraz kararsız bıraktı. Yeni albüm Birinci albümün yerini asla alamaz. mı yoksa Bu albüme de bir şans tanımalıyız. mı? Fantastik kurgu sevenlerin yenilikçi bakış açıları ve tüm deneysel çalışmalara, farklı prodüksiyonlara olumlu yaklaşımlarından dolayı bu albümün de zamanla liste başlarına oturması mümkün. Hatta Khazad-dum parçası şimdiden dinleyicilerden olumlu oy aldı bile. Sanırım LotR senfonisinin hayranları daha sağlıklı yorum yapabilmek için bestelerin sahnelerle buluşma anını biraz daha beklemek zorunda kalacak. Tolkien, Orta Dünya'yı kurgularken tüm karakterlerin kendi coğrafyasını, tarihini, dillerini, soy kütüklerini, takvimlerini oluşturdu. Çok fazla karakter tasarladı ve karakterlerin gerçekçiliği ile büyülendikçe içinde kaybolabileceğimiz hikayeler yazdı. Böylelikle okuyucular kendilerini bitmeyecek bir keşfin içinde buldu ve bu keşif, okuyucu ile eser arasında duygusal bir bağ oluşturdu. Orta Dünya'nın etkisi zamanla öyle çok büyüdü ki eserlerinde kullanılan birçok terim Oxford İngilizce Sözlüğü'ne girdi. Legendarium(4)'un şüphesiz en büyük etkilerinden biri edebiyat dünyasına oldu. LotR, eseri yayımlandığı yıl elbette birçok olumsuz eleştiri de aldı. Ama zamanla 'Yüzüklerin Efendisi'nin olay örgüsüne benzeyen eserleri tanımlamak için kullanılan Tolkienesque terimi Oxford Sözlüğü'ne girdi. Diğer birçok yazar Tolkien'den önce fantastik eserler yayımlamış olsa da fantezi dünyasının yere bakan çehresi Tolkien'in çaba ve cesareti ile sönmemek üzere yeniden parladı. Elfler ve Sauron tarafından toplam on altı Güç Yüzüğü dövüldü. Elfler, daha sonra üç yüzük daha yaptı. Bu üç yüzük diğer tüm yüzüklerden daha kudretliydi. Bunlara Narya, Nenya ve Vilya deniyordu. Son olarak Hüküm Dağı'nın kalbinde Sauron tarafından gizlice Tek Yüzük dövüldü. Şimdi kısaca bu yirmi yüzüğü inceleyelim. Narya: Ateş Çemberi veya Kızıl Yüzük olarak da adlandırılan Narya, Üç Yüzük'ten biriydi. Bitmemiş Öyküler Kitabı'na göre bu yüzük Cirdan the Shipwright'tan Gandalf'a verilmiştir. Nenya: Su Yüzüğü, Beyaz Yüzük ve Adamant Yüzüğü olarak da adlandırılan Nenya, Üç Yüzük'ten biriydi. Yüzük Lothlorienli Galadriel tarafından taşınıyordu. Vilya: Hava Yüzüğü, Mavi Yüzük, Safir Yüzük. Üç Yüzük'ün en büyüğüydü. Yüzüklerin dağıtımı sırasında Gil-galad, Noldor'un Yüce Kralı olduğundan, üç Elf yüzüğünden en güçlüsünü taşımak için en uygun kişi olduğu düşünülüyordu. Son İttifak Savaşı'ndaki ölümünden sonra yüzük, üçüncü çağ boyunca onu taşıyan Elrond'a geçti. Sauron, Yedi Yüzük'ü Cüce Lordlara sundu. Yüzüklerini alan Cüce Lordlar: Durin'in Halkı, Ateş Sakallar, Geniş Kirişler, Demir Yumruklar, Sert Sakallar, Kara Kilitler ve Taş Ayaklar. Cüceler yüzüklerini efsanevi hazinelerini biriktirmek için kullandılar. Ancak Sauron, Silmarillion kitabına göre, Cüce taşıyıcıları iradesine boyun eğmeye zorlayamadı. Cüceler, Sauron'a karşı bazı halklardan daha dayanıklıydı. Bu yüzüklerin amacı taşıyıcılara büyük bir zenginlik getirmek ve aynı zamanda açgözlü birine dönüştürmekti. Bu da kullananların sonunu getirdi. Yüzük Savaşı sırasında dört yüzük ejderha ateşi tarafından yok edildi ve geri kalanı Sauron tarafından yeniden ele geçirildi. Ölümlü İnsanlar için dokuz yüzük... Bu yüzük taşıyıcıları, Sauron tarafından kontrol edilen yüzüklere sahiptiler ve taşıyanlar onun hizmetkarları oldular. Yüzüklere sahip olan insanlar güç ve zenginlik elde ettiler ve sonsuz yaşama sahip oldular. Ancak bir süre sonra yüzükleri taktıklarında sanrılar görmeye başladılar ve Sauron'un kontrolü altına girdiler. Sadece Sauron'a itaat eden hayaletler haline dönüştüler. Onlara Nazgul, Yüzük Tayfları da denir. Diğer adları ise Kara Süvariler, Dokuz Süvari ya da kısaca Dokuzlar'dır. Ash nazg durbatuluk, ash nazg gimbatul, - Henüz çocuk yaşta Orta Dünya'nın ilk haritalarını çizen Christopher Tolkien olmasaydı Silmarillion, The History of Middle-Earth ve babası tarafından yarım kalan diğer fantastik hikayelerin hiçbiri günümüze kadar ulaşamazdı. Kendisini saygıyla anıyoruz. - Tolkien'in ölüm yılındaki sayılar, her ırka kaç yüzük verildiğine karşılık gelir: 1973; Sauron için bir yüzük, İnsanlar için 9, Cüceler için 7 ve Elfler için 3 yüzük. - Güç Yüzükleri ve Orta Dünya ile ilgili detaylı bilgi için https://ortadunya. com/ adresini ziyaret edebilirsiniz."} {"url": "https://helezondergisi.com/zaman-t-artisi-emin-osman-uygur-2/", "text": "en can alıcı mısra en sona gelmiş. Sanki yüzyıllardır söylenen darbımesellerden olmuş. Biçim olarak çok orijinal içerik olarak da harika bir şiir... Kaleminize sağlık.. Gönlüne ve eline sağlık. Milyonların hatta milyarların hissine tercüman olmuşsunuz. Tebrikler."} {"url": "https://helezondergisi.com/zamanin-masali-hatice-can/", "text": "Bir varmış, bir yokmuş... Etrafı yemyeşil ovalarla kaplı, ormanlarından şırıl şırıl derelerin aktığı uzak diyarların birinde başına buyruk bir kral yaşarmış. Bir sabah canı sıkılmış olmalı ki uyanır uyanmaz ilk işi, ülkesinin sınırlarının yeniden gözden geçirilmesini emretmek olmuş. Muhafızlar hemen işe koyulmuşlar. İnsanların tecrübelerine, söylediklerine aldırmadan kralın emrettiği şekilde ölçümler yapılmış, yeni sınırlar için kalın dikenli teller hazırlanmış. Tabii ki teller çekilirken ülkenin kimi yerinde evler, kimi yerinde bahçeler ortadan ikiye bölünmüş. İnsanlar o anda oldukları yerde kalakalmışlar. Anneler evladından, babalar ekmek tarlalarından, kardeşler de birbirinden ayrılmışlar. Kırk yıllık dostluklar tellerin ardında kalmış. Gökyüzünde neşeyle cıvıldaşan kuşlar dahi ne yöne gideceklerini şaşırmışlar. Nihayet çalışmalar bitip ülke boydan boya yeni sınırlarıyla çevrelendikten sonra kral iki taraf arasında iletişimi yasaklamış. Giriş çıkışların kontrol edilmesi için sınır muhafızlarını görevlendirmiş. Ama çoğunun tuzu kuruymuş. Onlar kralın ülkesinde eski düzenlerinde yaşıyorlarmış. Tellerin ardında kalanlar için düzenlerini değiştirmek istememişler. Kardeş kardeşin sesini duymaz olmuş. Kimi sadece omuz silkmekle yetinmiş, cevap veren de Hadi git kardeşim, bir gören olur. demiş sadece. Az da olsa haksızlık karşısında konuşmaya çalışanları da muhafızlar engellemiş. Sınırın diğer tarafında sıkışıp kalmış ötekiler. Şaşkınlıklarını üzerlerinden atmaları bir müddet sürmüş. Fakat zaman bu yaraya da ilaç olmuş; nelere olmamış ki... Onlar da alışmışlar yeni durumlarına. Oturup Ne yapabiliriz? diye kafa yormuşlar geceler boyu. Sonunda civardaki başka ülke insanlarıyla irtibata geçmeye karar vermişler. Gel zaman git zaman aralarındaki ilişkiler güçlenmiş, bu vesileyle onların dilini öğrenmeye başlamışlar. Zamanla ticaret yapacak seviyeye gelmişler. Patatesi pamukla, buğdayı pirinçle değiş tokuş etmişler. Hem ticaret yapmışlar hem de daha önce tanımadıkları bu farklı dünya insanlarından birçok şey öğrenmişler. Uğradıkları haksızlıktan aldıkları dersle adaletli bir dünya inşa etmişler ve böylece çoluk çocuk huzur içinde yaşamışlar. Öyle bir huzur yayılmış ki etrafa kuşlar yeniden semalarında şarkı söylemeye başlamış. Aradan uzun yıllar geçmiş. Kralın ülkesinde işler yolunda gitmemeye başlamış. Çitlerin diğer tarafında da onlar sıkışmışlar aslında ama farkında değillermiş. Dünyadan bihaber yaşadıkları yetmezmiş gibi bir de kıtlık baş göstermiş. Artık fazla da yapacak bir şey kalmayınca kibirli kral, sınırın diğer tarafında kalanların kapısını çalmak zorunda kalmış. O zaman aklına gelmiş aynı toprağın insanı oldukları. Gelin, kaldıralım şu dikenleri! demiş, sanki yapan kendisi değilmiş gibi. Düşünmüş taşınmışlar ama bir delikten iki kez ısırılmak da istememişler. Geçen zamanla anlamışlar ki teller sınırlara değil, zihinlere çekilmiş aslında ve zihinler değişmedikçe tellerin nerede durduğunun çok da bir anlamı yokmuş. Sınırın diğer tarafında kalanlar, ellerinden geleni yapmışlar geçmişleri aynı kardeşlerine ama artık tellerin onları değil, asıl kral ve yardımcılarını dünyadan ayırdığını bildiklerinden tellerin içinde değil, dışında kalıp dünya insanı olmayı yeğlemişler."} {"url": "https://helezondergisi.com/zarafetin-turkcedeki-karsiligi-olan-bir-sanatci-zeki-muren-hizir-ilyasoglu/", "text": "Bir gün lisenin kantininde otururken zarif bir hanımefendi ziyaretine gelir ve: Merhaba, ben Suzan Güven. Hani senin ilk besteni okuyan şarkıcı.. der. Sonra da Radyo, sanatçı almak için bir sınav açtı. Kazanabilirsin, bu sınava girmelisin. der. Hava yağmurludur. Fakat o, heyecandan ıslandığının farkında değildir. 186 kişi içinde ismi ilk sıradadır. Jüride Orhan Veli Kanık, Yorgo Bacanos, Refik ve Fahire Fersan, Cevdet Çağla, Baki S. Ediboğlu, Şerif İçli gibi usta sanatçılar vardır. Okuduğu birkaç şarkıdan sonra kabiliyeti karşısında şaşırırlar. Ardından: Repertuvarın ne kadar? diye sorarlar. Üç bin civarında efendim! deyince inanmakta zorlanırlar ve şöyle sorarlar: Hepsi aklında mı? Cevap, soru bitmeden gelir: Evet efendim! Verdiği cevabı kimsenin inanmadığını görünce dosyasını jüriye uzatır ve: Bildiğim şarkıların hepsinin giriş bölümleri notalarıyla beraber yazılıdır, efendim! der. Yaklaşık iki saattir içeridedir ve diğer 185 kişi onu beklemektedir. Jüri ise dosyadan rastgele, Bu şarkıyı oku. Bu parçanın meyanını söyle. Bu şarkının sonunu oku. der. Şarkıya baştan girilirse sonu hatırlanabilirdi. Ancak sonunu okumak pek kolay değildi. Neyse, ismi gibi Allah vergisi zekasıyla istedikleri bütün şarkıları okudu. Bunun üzerine jüri, hep birlikte onu alkışladı ve koro halinde, Fevkalade, fevkalade... diyerek tebrik ettiler. . Yukarıdaki satırlarla tasvir etmeye çalıştığımız usta sanatçı, şarkıcı, besteci, oyuncu ve şair Zeki Müren'dir. Zeki Müren, 6 Aralık 1931 yılında, Bursa'nın Hisar semtinde, Kaya ve Hayriye Müren çiftinin tek çocuğu olarak dünyaya gelir. Ailesi Bursa'ya Üsküp'ten göç etmiştir. Dedesi Mehmet Efendi hafız olup tilavetiyle meşhurdur. Müren dedesini şöyle anlatır: Güzel sesli dedem Mehmet Efendi, çok ünlü bir hafızdı. Her gün beş namaz vaktinden önce Şehadet Camii'ne gider, ezan okurdu. O ezan okurken herkes sokaklara dökülür, tüyleri ürpererek dinlerdi. (Çelik, 2020). İlkokulu, Bursa Osmangazi'de, Ortaokulu Tahtakale'deki ikinci okulda bitirir. Liseyi ise İstanbul Boğaziçi'nde tamamlar. Ardından çok istediği İstanbul Devlet Güzel Sanatlar Akademisinde okur. Müzik hayatına ilk defa Bursa'da aslen hafız olan tamburi İzzet Gerçekler'den aldı. Boğaziçi Lisesinde okurken (1949) Agopos Efendi ile udi Kirkor'dan ders alarak musiki eğitimini sürdürdü. Daha sonra fasıl musikisini iyi bilen, geniş bir repertuvarı da bulunan ve aynı zamanda hafız olan Şerif İçli'den de ders aldı. Ayrıca Refik Fersan, Sadi Işılay ve Kadri Şençalar'dan da yararlandı. İstanbul Radyosundan sonucu beklerken lise eğitimini de devam ettiriyordu. Bir hafta sonu Refik Fersan Bey: Zeki Bey evladım, Perihan Altındağ rahatsızmış, programına gelemiyor. Saat 20.30'a kadar nota dosyanı al, radyoevine gel. der. Hicaz makamını sevdiği için o dosyayla gider ve mükemmel bir program çıkartır. Bu, ilk radyo konseri (1951) çok beğenilir ve programdan sonra telefonla onun kim olduğunu öğrenmeye çalışanlar olur. Bunlardan biri de Hamiyet Yüceses'tir. Müren'e telefonla ulaşarak aynen şunları söyler: Evladım seni radyodan 45 dakika boyunca ağlayarak dinledim. Çok merak ediyorum, kimsin sen? . Bu arada İstanbul'dakiler, onu sahneye çıkarmak için yarışır. Karşısına çok astronomik rakamlarla çıkmalarına rağmen o hep Hayır, hayır efendim, akademiyi bitirmeden kesinlikle sahneye çıkmam. der. Bu derece popülerliği sadece Marmara Bölgesi'ne yayın yapabilen İstanbul Radyosu sayesinde yakalamıştır. Fakat onun asıl gayesi Anadolu'nun tamamına ulaşmaktır. Bu niyeti plakçıların ve filmcilerin işine yarar ve İstanbul'daki bütün plak şirketleri onun kapısını çalar. Fakat parayı veren düdüğü çalar hesabı iyi bir teklifle gelen birisi: Sadece bir plak Zeki Bey, sadece bir plak.. der. Buna 'evet' diyen Müren, Şükrü Tunar'ın, Bir Muhabbet Kuşu bestesini okur. Zeki Müren, yıl 1954'ü gösterirken henüz akademi üçüncü sınıftadır. Sahneye çıkmadığı için insanlar yüzünü merak etmektedir. Bunu fırsat bilen film yönetmenleri onu ikna eder ve ilk beyaz perde çalışmasını Beklenen Şarkı filmiyle yapar. Bu müzikal filmde on bestesini okuyunca, onu görmek isteyenler salonları ağzına kadar doldurur. Bundan sonra 17 filmde daha oynayan sanatçı, sinema oyuncusu olarak da oldukça yüksek rakamlı sözleşmelere imza atar. Filmlere Hayat Bazen Tatlıdır, Altın Kafes, Bir Yaz Yağmuru vs. gibi kendi bestelediği şarkıların isimlerini verir. 1955 yılında Arena Tiyatrosu'nun Çay ve Sempati adlı oyununda da başrol oynar. O, müzik kariyerinde önemli bir noktaya geldiğinde henüz 24 yaşındadır. 1955 yılında Manolyam adlı kürdilihicazkar parçasıyla, Türkiye'de ilk defa verilmeye başlanan Altın Plak Ödülü kendisine verilir. Sanatını bu ödülle taçlandıran şarkıcı, artık dönemin en popüler sanatçısı haline gelir. Öyle ki ünlü gazinolar birbirleriyle kıyasıya rekabet eder. Dinleyicileri arasında devlet adamları da vardır. Vurgulu ve ahenkli sesiyle kulağa; gösterişli ve ilgi uyandıran kostümleriyle de göze hitap eder. O, her daim yenilikler peşinde olup saz ekiplerine ilk defa smokinli kıyafetler giydirendir. Kendisini dinlemeye gelenlere hem yakın olmak hem de hakim durumunu koruyabilmek için, seyirciler arasına uzanan T şeklindeki sahne yapısını ilk planlayan da odur. Bu yüzden, ona, adıyla birlikte telaffuz edilen Sanat Güneşi betimlemesi atfedilir (yenicaggazetesi. com. tr, 2020). Ayrıca o Müziğin Paşası olarak da meşhurdur. O lakabı da 1969'da Aspendos'ta verdiği konserde Antalya halkı verir. Artık Anadolu insanı tarafından çok beğenilen bu sanatçı, turnelere başlar. Bir yılda bazen yüz konser verdiği olur. Verdiği konserlerin ünü Anadolu'yla sınırlı kalmaz, yabancı ülkelerde de birçok konser verir. On yedi yaşında iken bestelediği Zehretme Hayatı Bana Cananım mısrasıyla başlayan şarkı ilk bestesidir. Onun bestselleri ise Şimdi Uzaklardasın Gönül Hicranla Doldu, Manolyam, Bir Demet Yasemen, Gözlerinin İçine Başka Hayal Girmesin şarkılarıdır. Bunlarla beraber aralıksız 11 yıl Behiye Aksoy ile Maksim Gazinosu'nda sahne alır. Müren'in sanat hayatı çok renklidir. Radyodan sahne hayatına, oradan da film, tiyatro ve plak çalışmalarına kadar çok farklı alanlarda sanatını icra etmiştir. Fakat bunların içinde sahnenin yeri başkadır. Orası onun için ışıltılı, spotlar altında terlenen, bol alkışlı bir dünyaydı. Bu aslında her kesimden insanla yakın göz teması kurmak demekti. Böyle bir yaşam, elbette insan egosunu bir balon gibi şişirebilirdi. Fakat o, hep kendi olarak kalmayı başardı. Dolayısıyla, konser verirken de film çevirirken de bitmek tükenmek bilmeyen alkışlarla dolu sahne hayatında da hiç değişmedi. Adeta kendisini seyredenler için çok özel bir Zeki Müren kültü oluşturdu. Bu yüzden olsa gerek onun cinselliği ile ilgili pek çok şey kulaklara fısıldansa da belki de insanlar, ona olan saygısını yitirme endişesiyle kimseciklere bir şey söylemiyordu. Dolayısıyla dünya onun etrafında dönüyor olmasına rağmen o her daim halkın Sanat Güneşi olarak parlamaya devam etti. Onu dinlemek, 'Bir Hoş Sada' olsa da esas onun zarifliği, inceliği ve saygınlığı Türkçeyi çok iyi kullanmasındandır. Bunu programa başlamadan önce seyircilere yaptığı hitap cümlelerinde görmek mümkündür. Mesela: Her zaman olduğu gibi hepinize en engin sevgilerimi, en derin hürmetlerimi arz ederim, lütfen kabul buyurunuz efendim!, Canımdan çok sevdiğim aziz ve muhterem dinleyicilerim; şu anda huzurlarınızda olmak ne kadar mutluluk veriyor bana, bir bilseniz... Hatta 1951 yılında Ankara'da ilk konserini vereceği zaman salonda yer kalmaz. Birtakım gençler bilet bulamayınca onu taşlamak ister. Bunu önceden öğrenen Müren, arabadan iner ve Hoş geldiniz efendim, hoş geldiniz, benim için rahatınızı kaçırmışsınız, buyurun, misafirimsiniz efendim, açıkta kalmayın efendim. (Çelik, 2020) diyerek onları da içeri alır ve böylece mesele suhuletle çözülür. Onun yaşamında sıra dışı denebilecek bazı şeyler vardır. Mesela her akşam mutlaka saunaya girmesi ve genellikle günde dört saat kadar uyuması. O, nükteli konuşan, gerektiğinde argoyu da kullanan ve lafını hiç esirgemeyen biridir. Arabeskten klasik musikiye kadar her tür müziği okuyabilmekteydi. Tavırlarında bazen kıskanç, bazen nazik, bazen narin, çoğu zaman da baskındır. Ayrıca hem papyon takıp hem etek giyen, hem tıraş olup hem de ruj süren bir kişilikti. Akademinin Süsleme Atölyesinden mezun olduğu için hem desen hem de resim çalışması yapabiliyordu. Dolayısıyla akademi yıllarında yaptığı süsleme ve resimlerden oluşan birkaç sergi de açmıştır. Ayrıca akademide desinatörlük de öğrendiği için sahne kostümlerini de kendi tasarlar. Onun bir de 1965 yılında Bıldırcın Yağmuru ismiyle yayımladığı bir şiir kitabı da vardır. Zeki Müren'in toplamda 24 albümü vardır. Bunlardan en çok bilinenleri şunlardır: Senede Bir Gün, Anılarım, Güneşin Oğlu, Kahır Mektubu, Eskimeyen Dost, Gözlerin Doğuyor Gecelerime, Ayrıldık İşte, Karanlıklar Güneşi, Zirvedeki Şarkılar, Bir Tatlı Tebessüm, Doruktaki Nağmeler. Evet, o altmış beş yıllık kısa denebilecek bir ömre çok şeyler sığdırır. Burada hepsini saymak elbette mümkün değil. Repertuvarında 4000 dolayında eser bulunan ve bugüne kadar yapmış olduğu bestelerin sayısı 200'ü aşan bir sanat güneşiydi o. Çevirdiği filmler, yurt dışı ve Anadolu turneleri, sahne hayatı vs. derken, gerçekten çok hızlı ve aynı zamanda akıl almaz bir tempoyla yaşar. Bu aşırı tempo ve yalnızlık onda kalp rahatsızlığı meydana getirince, 1980'den sonra sahne hayatından uzaklaşarak Bodrum'daki evine kapanır. 45 yıl önce Ankara Radyosunda ilk şarkısını 12 numaralı mikrofona okur. Tarihler 24 Eylül 1996'yı gösterirken, TRT stüdyolarında yine aynı mikrofon ödül olarak verileceği sırada yaşamını yitirir. Cenazesi görülmemiş bir halk kitlesiyle uğurlanır. TRT'de başlamış olan sanat yaşamı, aynı yerde son bulur. Kabri Bursa'dadır."} {"url": "https://helezondergisi.com/zebun-tahsin-i-kelam/", "text": "Hepsi de renk renk yüzüme demirlemiş. Hepsi de renk renk yüzüme demirlemiş."} {"url": "https://helezondergisi.com/zencefilli-ihlamur/", "text": "Yazmak; aynı zamanda susmak, söylememek, sesini kesmek demektir. Sandalyeye çekingen bir tavırla oturup atmaya kıyabileceğim eski defterimi yavaşça masaya koydum. Dargın kalemimi yazmak için değil de evirip çevirmek için elime almışım gibi oynatmaya başladım. Tavanla duvarın birleştiği noktalarda, kıyı köşelerde gözlerimi gezdirdim. Farkında olmadığım bir çok ayrıntıyı görmeye başladım. Çok önce müdahale etmiş olmam gereken karınca topluluğunu mesela. Bu kıyı köşe onlar için büyük bir dünyaydı. Odam dediğim bu dört duvarda benim kadar onların da hakkı vardı. Belki de benden daha mutlu, daha doğru yaşıyorlardı bu evde. Hatta şikayet ediyor bile olabilirlerdi. Çok gürültücü biri olabilirdim onlar için. Beynimde uzayıp giden alakasız bir örgü hızla büyüyordu ve onu asıl onun asıl üzerinde çalışması gereken gereken noktaya çekemiyordum. Odaklanmak için gözlerimi kapattım. Karanlık helezonlar yine karanlığın içinde dönüyor, arada bir yıldızlar görünüp kayboluyordu. Düşüncelerimin kalemimi takip ettiği zamanlarımı hatırlamaya çalıştım. Her bunaldığımda defterimi açar yanlış doğru, eksik fazla demeden yazardım. Ama başımda dönmeye başlayan, beni toz duman eden sorunlarım, tüm reflekslerimi almış ve zamanla yazma tutkumu da acımasızca sökmüştü içimden. Kurduğum tüm düzen çöküp dağılırken kalemim susmuştu. Nihayetinde onu metruk bir eve dönen ruhumun içine mühürlemiştim. Kalemimi ani bir hareketle durdurdum. Defterime eğildim ve o noktada kendimi dinledim. Bir anda beynimin içi sustu. Odada kalbim ve karıncalar dışında hareket eden hiç bir şey yoktu. Bir fotoğraf gibiydim. Sonra Her vaktin bir kokusu, her kokunun bir vakti vardır. Kokulardır bizi bir anda geçmişe götüren ve gelecektir bizi aradığımız kokulara taşıyacak olan. yazıverdim. Kahvemi alıp masama döndüğümde kendimden daha emindim. Kelimeler havada uçuşan tozlar gibiydi ve onları yakalamak için acele etmem gerekiyordu. Yüzümde hafif bir telaş ve gizli bir tebessüm vardı. Hayattaki dönüm noktam. diye mırıldandım. Evet, yazmak için umutsuzca masaya oturduğum konu buydu. Ama ben kör düğüm olmuş çözümsüz bir hayatın merkezinde hissediyordum kendimi. İşte tam bu noktada dönüm soru işaretlerimi, dönüm ünlemlerimi yazabilirdim uzun uzun. Gelecek ise önümde üzerinde uzun yol resmi olan bir sahne dekoruydu. Sanki hayat bana Bu yapay yolda adımlarını at ama sakın ilerleme. diyordu ve ben terbiye edilmiş gibi yerimde sayıyor, o dekoru yıkmıyordum. Geçmişte ise bıraktığım bir bahar vardı. Vanilya kokan evi, saksıda çiçekleriyle... Aklıma esip gitmelerim, dönüp derin bir oh çekmelerimle... İçine doğan güneşi ve her akşam çalan kapısıyla... Öylece solmuştu bu bahar. Geçmişi kolundan tutup bir hamleyle geleceğe fırlatmak, sonra da peşinden koşup onu yakalamak istiyordum. Olmuyordu. Yanlış olan, ters giden hayatım değil, düşüncelerimdi. Sınırlarımı zorlayarak etrafıma çizdiğim kendimce güvenli hattın dışına çıkmalıydım. Beni hayallerimin ötesine bu çıkış taşıyabilirdi. Denemeden bilemez, cesaret etmeden de deneyemezdim. Yıllar sonra yazdığım basit bir cümle, anahtara dönüşmüştü. Geçmiş ve gelecekte takılıp kalmış olan beni, asıl olmam gereken noktaya çekmişti. O anda evi vanilya ve saksıdaki çiçeklerimin kokusu sarmalıydı. Ama öyle olmadı. Çünkü bugünün mücadelesi ve kokusu başkaydı. Dargın kalemime baktım ve düşündüm dediklerinizi.."} {"url": "https://helezondergisi.com/zifiri-beyaz-ayaz-talha-ercevikbas/", "text": "Burnundaki akıntıyı bile silme imkanı vermeyen 2005 kışıydı. Soğuk kelimesinin, ifadesini yitirdiği buz gibi bir gündü. Üşüdükten sonra ısınsan da soğuğu atamıyordun içinden. Hava o kadar soğuktu ki demiri tutunca elin demire yapışıyordu. Keskin, kuru, sert bir soğuk! Sibirya Soğukları. Dışarı çıkmak istediğimizde soğuk havanın etkisiyle akmaya başlayan gözyaşımız, daha kirpiklerimizden süzülemeden kar kristali haline gelirdi. Soğuk, sadece insanları ve eşyaları değil, içindekilerle birlikte tüm hava boşluğunu donduruyordu sanki. İşte bu kadar soğuktu Moğolistan. Hava sıcaklığı, eksi 30'lardan eksi 20'lere inince Havalar ısındı! diye sevinir ve pikniğe giderdik. Sadece biz değil, güneş bile sevinirdi. Türkiye'deyken kış aylarındaki haberlerde hava durumu hep şöyle derdi: Sibirya'dan gelen soğuk hava dalgası Türkiye'yi etkisi altına alacak. Sıcaklıkların 12 derece birden düşeceği belirtilirken.... O haberler geldi aklıma, bir an için o anlara gittim. Şimdi daha iyi anlıyordum Sibirya soğuklarının ne demek olduğunu. Kar renkleri, her şeyi çok sessiz hale getirmişti. Pencereden sokağa bakıyordum. Üzerindeki karları kaldıramadığı için kamburlaşıp yere yanaşmış bir ağacın dallarına daha fazla tutunamayan bir kar yığını, ağacın altına park etmiş kardan rengi belli olmayan bir arabanın üzerine ses çıkararak birden düşüverdi. Her yerin bembeyaz olduğu, yerlerde ne bir çift ayak izinin ne de derin tekerlek izlerinin görüldüğü bu soğuk ve pürüzsüz görsel şölenin keyfini çıkarırken uykum gelmişti. O sırada içeriye oda arkadaşım Davut girdi: Hayırdır, dalgınsın yine! dedi soğuk bakışlarıyla yüzüme öylesine bakarak. Havanın soğukluğundan daha soğuk olan bakışları canımı çok acıtmıştı. Yorgunum, uzanacağım. dedim usulca. Davut'la paylaştığımız odadaki ranzanın ilk katı bana aitti. Mütevazı bir odamız vardı. Ranza, dolap ve çalışma masaları haricinde odada çok az bir boşluk kalıyordu. Uyuyalı ne kadar olmuştu tam emin değildim. Birden nefesimin daraldığını, üzerime kapkara ve kocaman bir bulutun oturduğunu hissettim. Buluta benziyordu ama insan gibiydi de. Gözlerimi açmamla birlikte bir ayağımı bir bulut, diğer ayağımı ise diğer bulut ters yöne doğru ayırmaya başladı. Tam göğsümün üzerinde olan karaltı, göğüs kafesime öyle bir bastırıyordu ki nefes almakta zorlanıyordum. O an ezberimdeki tüm duaları ve sureleri okudum. Zaman durmuştu sanki. Bana hiç bitmeyecek gibi geliyordu. Çırpınıyordum ama çırpınışlarımı duyan yoktu. Nefes almakta giderek daha fazla zorlanıyordum. Bu soğuk havada, sanki yaz sıcağında güneşin altında kalmış gibi sırılsıklam terliyordum. Kendimi bu karanlıkta çakılı kalacakmış ve hiç kurtulamayacakmış gibi hissediyordum. Çaresizce çırpınırken bir an -ne olduysa- kendime geldim ve bu cendereden kurtuldum. Kurtulmamla birlikte dehşet içinde yataktan fırlamam ve o hızla başımı ranzaya vurmam bir oldu. Davut, o sırada ranzanın üst katındaki yatağındaydı. Terli ve korkmuş halime bakıyordu onu fark ettiğimde. Ben, yaşadığım şeyi anlamlandıramamanın verdiği karmaşık hisler ve büyük bir mücadeleden kurtulmanın verdiği duygu patlamasıyla Davut'a çıkışıverdim: Davut, beni neden kurtarmıyorsun? Saatlerdir yatakta bağırıyorum, terliyorum, çırpınıyorum. Neden yardım etmiyorsun? Davut, bu ani -ve kabul ediyorum ki çok da yersiz- çıkışımı şaşkınlıkla karşıladı. Tabii ki neler olduğuna dair hiçbir fikri yoktu. Uzanalı 5 dakika olmadı daha, hem hiç ses duymadım, ne oldu ki? dedi. Soğuk bir insanla uğraşmak asla kolay değildir, hele de siz tam aksi karaktere sahipseniz. Oda arkadaşım Davut, gözden uzak bir yaşam sürmeyi seven, sessiz, sakin ve mesafeli bir karaktere sahipti. Onu tanıdıkça içtenliğini ve derin bir dünyası olduğunu yıllar sonra anlayacaktım. Sadece konuşkan değildi ve -ne yazık ki insanın bazen ihtiyaç duyduğu- ilgi sözcüklerini kullanmazdı. Hala duygularımı kontrol edemiyordum. Bir yandan soğuk suda duş almışçasına titrerken diğer yandan da kalbim hızla çarpıyor, gözlerim seğiriyordu. Gördüklerimin hayal mi yoksa gerçek mi olduğunu bilmiyordum. Suskunlaştım, yüzümü yıkamak için lavaboya gittiğimde aynada kireç rengi bir beniz ve düşünceli gözlerle karşılaştım. Kendimi, yüzüme su çarpa çarpa, gözlerimin içine baka baka sakinleştirdim. Yavaş yavaş bakışlarım normalleşiyor, yüreğim sakinleşiyordu. Fakat içime bir sıkıntıdır yerleşmişti. Davut'un ilgisizliği, mesafeli davranışları ve soğukluğu, bana kendimi çok yalnız ve güvensiz hissettirmişti. Canım acıyordu. Gözyaşını donduran hava soğukluğuyla değil, ruhunu kaskatı eden yürek soğukluğuyla başlarmış insanın gerçek kışı. diye söylenirken hala yaşadığım olayın şokunu atlatamamıştım. Talha Hocam kaleminize zeval gelmesin... yaşar gibi içindeki karekterlere büründük.."} {"url": "https://helezondergisi.com/zumrut-bekleyis-tahsin-i-kelam/", "text": "Ve bir o kadar ısrarcı ve aymaz."}